Etiket: sezgin tanrıkulu

  • Gözaltında kaybedilen babaya mektup: Belki bizim masalımız da güzel sonla biter umuduyla yaşıyoruz-VİDEO

    Gözaltında kaybedilen babaya mektup: Belki bizim masalımız da güzel sonla biter umuduyla yaşıyoruz-VİDEO

    PİRHA- Cumartesi Anneleri’nin 723. haftasında 2001 yılında Silopi’de gözaltında kaybedilen HADEP ilçe yöneticisi Kürt siyasetçiler Serdar Tanış ve Ebubekir Deniz’in akıbetleri sorularak adalet istendi.

    Cumartesi Anneleri eylemi 723. haftasında da devam etti. 700. haftadan bu yana Galatasaray Meydanı’nda yapılması yasaklanan eylem bu hafta da Beyoğlu Çukurlu Çeşme Sokak’ta bulunan İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi’nin önünde yapıldı. Polis ablukası altında gerçekleşen eyleme CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, HDP Milletvekili Garo Paylan, sanatçı Nur Sürer ve kayıp yakınları katıldı.

    Bu haftaki eylemde 2001 yılında Silopi’de gözaltında kaybedilen HADEP Silopi ilçe yöneticisi Kürt siyasetçiler Serdar Tanış ve Ebubekir Deniz’in akıbetleri soruldu. Ebubekir Deniz’in kızı Ceylan Deniz’in gönderdiği mektubu Cumartesi insanlarından Maside Ocak okudu. Mektupta şu ifadeler yer aldı:

    “YOKLUĞUNA NE YÜREĞİMİZ NE DE GÖZÜMÜZ ALIŞIYOR”

    “Canım babam. Senden ayrılalı tam 18 sene oldu. Seni bizden almadan önce yeni doğmuş erkek kardeşim şimdi kocaman yakışıklı bir erkek oldu. Senin yokluğuna, olmayışına bir türlü ne yüreğimiz ne de gözümüz alışıyor. Bazen yemek yerken bilmeden sana da kaşık getiriyoruz. Sonra duvardaki resmine bakıp saatlerce dalıp gidiyoruz. Seni fazla hatırlamıyorum çünkü sen gittiğinde daha 5 yaşındaydım. Babaannem çocukluğunu, gençliğini anlatıyor. en son anıların, gülüşlerin bize masal gibi geliyor. Bir vardın ve şimdi yoksun. Tatlı bir rüya gibi. Doyasıya yaşamadık ki. Seninle ne sarılabildik, ne de öpebildik canım babam. Düşünün ki bir gün kalkıyorsunuz o günün diğer günlerden hiçbir farkı yok. Ansızın hayatının en kötü günü oluveriyor. Alıyorlar seni bizden, ocağımızdan. Geçen her gün bir umut, bir bekleyiş ve bir hayal kırıklığıyla son buluyor. Öyle günler, aylar, yıllar geçiveriyor. Belki bizim masalımız da güzel sonla biter umuduyla yaşıyoruz…”

    “BABAMI ARAMAKTAN VAZGEÇMEYECEĞİM”

    Arkasından Serdar Tanış’ın oğlu Diyar Tanış konuştu. Babası gözaltında kaybedildiğinde henüz bir yaşında olan Diyar Tanış, 2001 yılından beri babası ve arkadaşının faillerinin belli olmasına rağmen herhangi bir işlem yapılmadığını ve akıbetlerinin belli olmadığını dile getirdi. Tanış, “Umarım bir gün bağımsız bir yargı çıkar ve babam gibi on binlerce faili belli olan insanın akıbeti açıklanır. Biz yaşadığımız sürece babam ve arkadaşlarının akıbetlerinin açığa çıkma mücadelesini sürdüreceğiz. Babamı aramaktan vazgeçmeyeceğim” diye konuştu.

    “TUGAY KOMUTANI ‘ŞIRNAK’A KAFA KOPARMAYA GELDİM’ DEDİ”

    CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu da Serdar Tanış ve Ebubekir Deniz gözaltına alınmadan önce HADEP Şırnak İl Başkanı ve arkadaşlarının gözaltına alındığını aktardı. Gözaltına alınanların araçlarından silah, mühimmat, örgütsel döküman vb. materyaller bulunduğu şeklinde tutanak tutulduğunu belirten Tanrıkulu, Savcı ve Osman Baydemir ile birlikte Şırnak’ta tugay komutanlığına gittiklerini, Şırnak’ın yakılıp yıkıldığı dönemde Tugay Komutanı Levent Ersöz’ün Şırnak’ta kurmay başkanı olarak görev yaptığını öğrendiklerini dile getirdi.

    Tanrıkulu, “‘Şırnak nasıl bugün?’ diye bir soru sorduk. Bize dedi ki, ‘Şırnak gelişmiş, büyümüş ama insanların kafa yapısı değişmemiş. Ben bu insanların kafalarını değiştirmeye ve koparmaya geldim’. Bu ifadeyi bize savcının yanında kullandı.” dedi.

    “O GÜN SİVİL SİYASETİ ÖLDÜRMEYE ÇALIŞANLAR BUGÜN DE AYNI ŞEYİ YAPIYOR”

    Tanış ve Deniz’in gözaltına alındıklarını öğrendiklerinde Silopi’ye gittiklerini ifade eden Tanrıkulu, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Savcı bize bilgi vermekten kaçındı ve imalı bir şekilde ‘Burada boşuna uğraşmayın, Şırnak’a gidin’ dedi. Biz de Osman Baydemir ile birlikte Şırnak’a gittik. Başsavcı, ‘komutanlıktan cevap yazısı beklediğini’ öne sürerek yetkisi olmasına rağmen gözaltı menfezlerini gezmeye gitmedi. O güne kadar iki siyasetçinin de yaşadıkları ve gözaltına alındıkları konusunda fikir sahibiydik. Basına herhangi bir bilgi vermedik onları sağ bulabilmek amacıyla. O gün sivil siyaseti öldürmeye çalışanlar, bugün de aynı şeyi yapıyorlar.”

    “BİZE GALATASARAY’I YASAKLAYANLAR TÜRKİYE’NİN DEMOKRATİKLEŞMESİNİ ENGELLİYOR”

    Haftanın basın metnini gözaltında kaybedilen Fehmi Tosun’un kızı Besna Tosun okudu. Geçmişin suçlarının inkarının ve cezasız bırakılmasının, bugün Türkiye’nin demokratikleşememesinin ve hukuk devletine dönüşememesinin en önemli sebebi olduğunun altını çizen Tosun, 24 haftadır Galatasaray’a çıkışlarını polis zoru ile engelleyenlerin aslında Türkiye’nin demokratikleşmesini engellediğini belirtti.

    SERDAR TANIŞ TEHDİTLER ALIYORDU

    25 yaşındaki Serdar Tanış’ın 2000 yılının Eylül ayında Silopi’de HDEP ilçe teşkilatını açmak üzere parti genel merkezince görevlendirildiğini belirten Tosun, “Çalışmalara başlayan Tanış, Şırnak İl Jandarma Alay Komutanı General Levent Ersöz ve Silopi İlçe Jandarma Karakol Komutanı Yüzbaşı Süleyman Can tarafından ağır tehditlere maruz kaldı. Tüm baskı ve tehditlere rağmen 3 Ocak 2001 tarihinde Silopi’de HADEP ilçe teşkilatı açıldı ve Serdar Tanış İlçe Başkanı oldu” dedi.

    Baskı ve tehditlerin artması üzerine Serdar Tanış’ın Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’e, Adalet Bakanlığı’na, İçişleri Bakanlığı’na ve bütün resmi makamlara gönderilmek üzere bir yazı hazırladığını ifade eden Tosun, Tanış’ın yazısında maruz kaldığı tehditleri anlattığını, can güvenliğinin sağlanması ve siyaset yapma hakkının engellenmemesi talebinde bulunduğunu belirtti.

    “TANIŞ VE DENİZ’İN SİLOPİ JANDARMA KOMUTANLIĞI’NA GELDİKLERİ İNKAR EDİLDİ”

    25 Ocak 2001 tarihinde Astsubay Taşkın Akgün’ün Serdar Tanış’ı telefonla arayıp Silopi Jandarma Komutanlığı’na gelmesini istediğini söyleyen Tosun, “Serdar Tanış, ilçe yöneticisi 27 yaşındaki Ebubekir Deniz’le birlikte Silopi Jandarma Komutanlığı’na gitti ve onlardan bir daha haber alınamadı. 5 gün boyunca onların Silopi Jandarma Komutanlığı’na geldikleri inkar edildi” dedi.

    “LEVENT ERSÖZ ‘OĞLUN SERDAR ŞIRNAK TOPRAKLARINA AYAK BASARSA YAŞATMAM’ DEDİ”

    Kamuoyu baskısının artması üzerine Şırnak Valisi Hüseyin Başkaya’nın, Serdar Tanış ve Ebubekir Deniz’in 25 Ocak’ta Silopi Jandarma Komutanlığı’na geldiklerini ama yarım saat kalıp tutanak imzaladıktan sonra oradan ayrıldıklarını açıkladığını kaydeden Tosun, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Baba Şuayip Tanış, kamuoyuna yaptığı açıklamada ‘Oğlum, İlçe teşkilatını açmaya çalışırken Levent Ersöz bizi sürekli tehdit etti. Beni Şırnak İl Jandarma Komutanlığı’na götürdüler. Levent Ersöz, ‘Oğlun bu işten vazgeçsin, yoksa sizin için iyi olmaz.’ dedi. Oğlum parti çalışmaları için Diyarbakır’a gittiğinde Levent Ersöz beni telefonla aradı. ‘Oğlun Serdar, Şırnak topraklarına ayak basarsa yaşatmam.’ dedi. Oğlum geldiğinde Silopi İlçe Jandarma Karakolu’na çağrıldı. Gitti ve bir daha da dönmedi’ dedi”.

    “HİÇBİR SONUÇ ALINAMADI”

    İnsan hakları örgütleri, aydınlar, BM Yargısız ve Keyfi İnfazlar Komisyonu’nun Tanış ve Deniz’in akıbetinin araştırılması için devreye girdiğini söyleyen Tosun, hiçbir sonuç alınamadığını ekledi. AİHM’e taşınan davada mahkemenin Serdar Tanış ve Ebubekir Deniz’in kaybolmasında devletin sorumluluğunun olduğu tespitini yaparak AİHS’nin 38-2-3-5-13. Maddelerinin ihlal edildiğine oy birliği ile karar verdiğini kaydeden Tosun, “İç hukukta ise AİHM mahkumiyetine ve faillere yönelik İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 3 1.07.2012 tarihli ve 212 no’lu celsesine ait duruşma tutanağında geçen iddialara rağmen hiçbir ilerleme sağlanmadı.” dedi.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Bakan Turhan, İstanbul Havalimanı inşaatında ölen işçi sayısını açıkladı

    Bakan Turhan, İstanbul Havalimanı inşaatında ölen işçi sayısını açıkladı

    Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Cahit Turhan, İstanbul Havalimanı’nda yaşanan ölümlere ilişkin açıklama yaptı. Buna göre İstanbul Havalimanı inşaatında 30 kişi iş kazaları, 25 kişi de doğal ölümler sonucu hayatını kaybetti.   

    CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Cahit Turhan’a işçilerin kötü çalışma koşullarıyla gündeme gelen İstanbul Yeni Havalimanı’nın inşaatında kaç işçinin hayatını kaybettiğini ve ölüm nedenini sordu.

    Bakan Turhan Tanrıkulu’nun yazılı önergesine Devlet Hava Meydanları İşletmesi Genel Müdürlüğü’nün İstanbul Havalimanı yapımından sorumlu İGA Havalimanları İnşaatı Adi Ort. Tic. işletmesinden aldığı bilgilerle yanıt verdi.

    İstanbul Havalimanı inşaatı süresinde 200 bin 460 kişinin şantiyede çalıştığını ve proje başından itibaren 244 milyon 690 bin 364 adam saat çalışma yapıldığını belirten Bakan Turhan, “Bu süre çerçevesinde gerekli tüm önlemlerin alınmış olmasına rağmen 30 kişi iş kazaları sebebiyle, 25 kişi de doğal ölümler sonucu hayatını kaybetti. Doğal nedenlerle meydana gelen ölümler iş yerinden ve işverenden kaynaklanmamaktadır” dedi.

    Bakan Turhan’ın açıklamasına göre, ‘ihmal ve kusurlar’ ile ölüm nedenlerinden bazıları şöyle:

    “Yasak olduğu halde göle aşırı yaklaşma, tedbirsizlik dikkatsizlik

    Döküm sahasında güvensiz alanda durması

    Damperin hareketi sırasında vücudunu damper ile şasi arasına sokması

    Döküm sahasında güvensiz alanda durması

    Karayolunda aşırı hız ve dikkatsizlik

    Uygun olmayan elektrik kablosu kullanılması

    Sabotaj

    Çalışanın çalışma bölgesinde, güvenli iş ekipmanlarını kullanmayarak, kalıp üzerine tırmanarak çalışma yapması

    Alt işveren tarafından bölge işaretlenmesinin yapılmaması ve yeterli önlem alınmaması

    Hız ihlali, şerit ihlali

    Toplu koruma önlemlerinin söküldükten sonra yerine takılmaması

    Çalışanın kendisini yaşam hattına veya güvenli bir ankreaj noktasına bağlamaması, bireysel ihlal, mevcut kişisel koruyucu donanımın lanyartlarını kullanmama (genel vücut travması)

    Vinç operatörünün malzemeyi uygun taşımaması.”

    Bakan Turhan’ın ölüm nedenlerini açıklarken çalışan kaynaklı hataları sıralaması dikkat çekti.

  • Gazeteci Metin Göktepe katledilişinin 23. yılında mezarı başında anıldı

    Gazeteci Metin Göktepe katledilişinin 23. yılında mezarı başında anıldı

    Görevi başındayken polislerce gözaltına alınan ve dövülerek öldürülen Evrensel Muhabiri Gazeteci Metin Göktepe, katledilişinin 23. yılında mezarı başında anıldı. 

    Haber takibi yaptığı sırada gözaltına alındıktan sonra dövülerek öldürülen Evrensel Gazetesi Muhabiri Metin Göktepe, katledilişinin 23’üncü yılında mezarı başında anıldı. Esenler’de bulunan Kemer Mezarlığı’ndaki kabri başında yapılan anmaya Göktepe’nin çalışma arkadaşları, ailesi, meslektaşları, ve çok sayıda siyasi parti temsilcisi ile basın meslek örgütleri katıldı.

    “Metinler ölmez evrensel susmaz”, “Özgür basın susturulamaz” sloganlarının atıldığı anmada “Tutuklu Gazeteciler Serbest Bırakılsın”, “Metin’in Katili Çete Devlet” dövizleri taşındı. Göktepe’nin mezarına Evrensel gazetesi ile karanfiller bırakıldı.

    “METİN’İN KALEMİ YERDE KALMAYACAK”

    Anmada ilk olarak konuşan Evrensel Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Fatih Polat, dün öldürülen gazetecilerin bugün de öldürülmek istendiğinin altını çizerek, “Dün Karşı Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Eren Erdem hakkında tahliye kararı verildi. Aynı gün yakalama kararı çıktı. Küçük oğlu babasının tahliye sevincini yaşayamadı. Bu da ayrı bir üzüntü kaynağı gazeteciler açısından” dedi. Göktepe şahsında halkın haber alma hakkına, basın özgürlüğü mücadelesine sahip çıktıklarını sözlerine ekleyen Polat, “Metin’in ve kaybettiğimiz bütün meslektaşlarımızın kaleminin yerde kalmayacağı sözünü bir kere daha veriyoruz” diye ifade etti.

     “O GÜN GAZETECİLER BUGÜN GERÇEKLER ÖLDÜRÜLÜYOR”

    Ardından söz alan Göktepe’nin ablası Meryem Göktepe, “Bizim için 23 yıldır burada olmak Metinle buluşmaktır. Ülkenin ve o günden bugüne gazeteciliğin geldiği nokta demokrasinin nerede olduğuna ışık tutmaktır. Metin gerçeğin peşinde koşan genç bir gazeteciyken, takip ettiği haber sırasında gözaltına alınmış, adını haykırarak belki de kendi haberini yapmış, gerçek bir gazetecidir. O günlerde gazeteciler öldürülüyor bugünlerde de gerçekler öldürülmek isteniyor. Gazetecilerin gazeteciliği öldürülüyor. Ya hapiste atılıyor ya da para cezaları veriliyor. O günden bugüne değişen bir şey yok” dedi.

    “BASKILARA KARŞI DEMOKRASİYİ VE ÖZGÜRLÜĞÜ SAVUNACAĞIZ”

    Emek Partisi (EMEP) Genel Başkanı Selma Gürkan da, Göktepe’nin katledildiği siyasal koşullarının karanlığının bugün yeniden yaşandığını ifade ederek, “Bugün tek adam ve tek parti yönetimine dayanan siyasal rejim, yeniden şekillendirilmeye çalışılıyor. Bu şekillendirme baskı üzerinde, yasaklar üzerinden, şiddet kutuplaştırma ve savaş üzerinden yapılmaya çalışıyor. Biz Ocak ayında elbette Metin Göktepe’yi anıyoruz ama onun nezdinde iktidarların baskı rejimine otoriterliğine karşı mücadele eden ve bütün kaybettiklerimizi anıyoruz. Baskılara karşı demokrasiyi özgürlükleri savunmaya devam edeceğiz” dedi.

    “ÖLÜMLERİN KATLİAMLARIN TAKVİME SIĞMADIĞI BİR TARİH YAŞIYORUZ”

    “Ölümlerin, katliamların takvim sayfalarına sığmadığı bir tarihi yaşıyoruz” diyen Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Milletvekili Sezgin Tanrıkulu ise “Her gün bir ölümü, katliamı anıyoruz. Bugün gazeteciliğin Türkiye’de hangi bedellerle yapıldığını görüyoruz. Onlarca yüzlerce basın şehidimiz var. Bugünde Metin Göktepe’yi anıyoruz. Katilleri yakalandı ve yargılandı ama faili meçhul onlarca gazeteci var. Gazeteciler bugün yargı eliyle yargısız infaz ediliyorlar. Böyle bir dönemden geçiyoruz. Bugünler elbette bitecek basının özgür olduğu günleri göreceğiz. Metin’in anısı önünde saygı ile eğiliyorum” ifadesinde bulundu.

    (HABER MERKEZİ)

  • Cumartesi Anneleri: Tarih bizi direncimizle yazacak-VİDEO

    Cumartesi Anneleri: Tarih bizi direncimizle yazacak-VİDEO

    PİRHA- Cumartesi Anneleri eylemlerinin 704’üncü haftasında yapılan polis saldırısına tepki gösterdi. Galatasaray Meydanı’ndan vazgeçmeyecekleri mesajını yineleyerek, “Tekrar canımızı mı almak istiyorlar? Tarih bizi direncimizle yazacak” dedi.

    Kayıpların faillerinin bulunması ve sorumlulardan hesap sorulması için 704’üncü kez Galatasaray Lisesi önünde toplanmak için İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi’nde bir araya gelen Cumartesi Anneleri, karşılaştıkları polis saldırısı ve engelinin ardından basın toplantısı düzenledi. İHD İstanbul Şubesi’nde yapılan toplantıya Cumartesi Anneleri’nden Maside Ocak, İlkbal Eren, Hanife Yıldız, Hanım Tosun, Besna Tosun, Sebla Arcan ve İHD İstanbul Şubesi Başkanı Gülseren Yoleri katıldı.

    Toplantıda polisin kalkanlı ve coplu saldırısı sırasında bazı insan hakları savunucusunun da yaralandığı bilgisi paylaşıldı.

    “HAKİKATİN PEŞİNDE OLMAYA DEVAM EDECEĞİZ”

    İlk olarak konuşan Cumartesi Anneleri’nden Sebla Arcan, kaymakamlığın yasak kararının uluslararası sözleşmelere aykırı olduğunu belirtti. OHAL’in kalkmasına rağmen İHD’lilere OHAL’in de ötesinde bir baskı yapıldığını söyleyen Sebla, “Aramızda yaralı arkadaşlarımız var. Bize çok sert müdahale yapıldı” ifadesini kullandı. Cumartesi Anneleri’nin TBMM’deki görüşmesini hatırlatan Sebla, “Bize bu baskıların nedenini açıklamak zorundalar. Bundan birkaç yıl önce anneleri TBMM’de seslendirenler bugün ne oldu da bu baskı aşamasına geçtiler. Biz Galatasaray Lisesi’nden vazgeçmeyeceğiz. Hakikatin peşinde olacağız” dedi.

    YOLERİ: DEVLET AÇIKLAMA YAPMAK ZORUNDA

    Daha sonra söz alan İHD İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri, devletin bu suçu aydınlatması gerektiğini kaydederek, “Devlet annelere çocuklarına ne olduğunu anlatmak zorunda. Bunu devlet yapmak zorunda. Devletin adaleti sağlaması gerek. Kendisi tarafından işlenmiş suçları aydınlatması gerek. Bugüne kadar bizim talebimiz bu oldu. Devlet bunu gerçekleştirmedi.  Biz bu kayıplar açıklanana kadar, failler cezalandırılana kadar bu mücadele devam edecek. İnsan hakları savunucuları olarak biz bu mücadelenin parçasıyız. Bu talepler kabul edilene kadar mücadeleye devam edeceğiz” şeklinde konuştu.

    HANIM TOSUN: GALATASARAY’DAN ASLA VAZGEÇMEYECEĞİZ

    Ardından söz alan Hanım Tosun şunları söyledi: “Biz bugün iki anne karar verdik. Oraya gitmek istedik. Yanımızda milletvekilleri Serpil Kemalbay ve Sezgin Tanrıkulu vardı. Biz çiçek bırakmak istedik. ‘Eyleme kapalı’ dediler. Orada direndik ve karanfil atmak istedik. Bize izin verilmedi. Vekiller Vali ve Kaymakamlığa ulaşmak istedi ancak kimse telefona çıkmadı. Biz geçerken karanfillerimizi bariyerlerin ötesine attık. Hemen karanfillerimizi aldılar. Maalesef biz oradan gelirken sokağın başında öyle kötü bir manzara ile karşılaştık. Kapıdaki herkesi İHD’ye sokmaya çalışıyorlar. Bu analara İHD kapısı önünde işkence yaptılar. Bu analardan neden korkuyorlar. Biz bu devletten kayıplarımızı istiyoruz. Onlar bizden ne istiyor? Tekrar canımızı mı almak istiyorlar? Biz yetkililere siz neredesiniz neden bunu bize yaşatıyorsunuz diye soruyoruz. Galatasaray’dan asla ve asla vazgeçmeyeceğiz.”

    HANİFE YILDIZ: 23 YILDIR VERİLECEK CEVAPLARI YOK

    Daha sonra Hanife Yıldız konuştu. “Biz sadece karanfilleri bırakıp İHD’ye gelecektik” diyen Hanife, “Siz bu yasağı kime koyuyorsunuz. Ben evladımı verdiğim gibi bana verirler ya da bu alanı açarlar. ‘Siz de bizi anlayın’ diyorlar. Bizi anlayın siz. Ben çocuğumu size verdim onu aramakta benim hakkım. Onun hakkını aramak da benim hakkım. Bu iktidar ‘Biz mazlumun yanındayız’ diyor. Biz sessizce eylem yapıyorduk. Bizden ne istiyorlar. ‘Sadece size değil herkese kapalı’ diyorlar. Biz 23 yıldır buradayız. Bize verilecek cevapları yok. Biz orada çocuklarımızı büyüttük, orada aramızda toprağa verdiklerimiz oldu, orada askere gidenlerimiz oldu, orada cezaevlerine konulan gençlerimiz oldu. O alanı bize açana kadar oradan vazgeçmeyeceğiz” dedi.

    İKBAL EREN: MÜCADELEDEN VAZGEÇMEYECEĞİZ

    İlkbal Eren ise, şu şekilde konuştu: “Bize izin verilmedi. Zor koşullar altında basın açıklamamızı okuduk. Aramızda arkadaşlarımız yaralandı. Besna Tosun ‘bana babamı verin’ diyor. Bu ses kulaklarımızdan gitmedi.  Besna ‘Kayıplarımızın akıbetini soruyoruz. Biz okul etkinliği yapmıyoruz orada’ dedi. Biz her hafta kayıplarımızı andığımızda mezar yeri ziyaret etmiş gibi oluyoruz. Her koşul altında yapmamız gerekeni her hafta yapacağız. En son kaybımız bulunana kadar mücadeleden vazgeçmeyeceğiz.”
    Daha sonra söz alan Ali Ocak ise, “Devlet saldırma ve susturma politikası yürütüyor. Biz ısrarla inatla bu vahşi politikalar karşısında dik durmaya çalışıyoruz. 23 yıldır sürdürdüğümüz mücadelemizi sürdüreceğiz. Bu kirli politikaların merkezinde oturanlar da bunu böyle bilsin” diye konuştu.

    “TARİH BİZİ DİRENCİMİZLE YAZACAK”

    Son olarak konuşan Besna Tosun ise, dünyanın en barışçıl eylemlerinden birini gerçekleştirdiklerini söyledi. Besna, “Devlet barışçıl eylemimizi savaş alanına çeviriyor. 12 yaşında ben o meydandaydım. Annemi saçından sürüklediler. Bugün de beni saçımdan sürüklediler. Bütün olanları dünya görüyor. İHD önünde hepimiz işkenceye uğradık. Bugün arkadaşımız darp edildi. Geçen sefer kalp krizi geçirmişti. Bugün bütün bedeninde morluklar var. Bunun da hesabını soracağız. Bizi bu derneğe sokmak istiyorlar. Biz Galatasaray Meydanı’ndan vazgeçmeyeceğiz. Bu mücadele bizim direncimizi yazacak, onların annelere uğradığı şiddet utancını yazacak. Tarih bizi direncimizle yazacak” dedi.

    Öte yandan Hanım Tosun ve Hanife Yıldız’ın attığı çiçeklerin de polisler tarafından Galatasaray Meydanı’ndan hızlıca alındığı öğrenildi. (HABER MERKEZİ)

     

  • ‘Doğa ile savaşan insanla barışamaz’ – VİDEO

    ‘Doğa ile savaşan insanla barışamaz’ – VİDEO

    PİRHA – Dersim’de son bir haftadır devam eden orman yangınlarına ilişkin Türkiye’nin pek çok bölgesinde  eş zamanlı ortak açıklama yapan Munzur Koruma Kurulu (DEDF), Dersim halkı ve Türkiye halklarının yasakçı, rantçı anlayışa karşı mücadele edeceğini belirterek, “Doğa ile savaşan insanla barışamaz, insan ile savaşan doğa ile barışamaz” dedi.

    İstanbul Galatasaray Lisesi önünde bir araya gelen Dersimliler, Alevi kurumları, çevreciler ve siyasi parti temsilcileri, son bir haftadır Dersim’deki Ovacık, Çemişgezek ve Hozat arasında bulunan Bozan Yaylası, Zoğar, Derekoy, Kozulca, Koçkozulca, Zengi, Değirmendere, Dündül deresi ve Geyiksuyu bölgelerinde devam eden orman yangınlarına karşı basın açıklaması yaptı.

    ‘Dersim dört dağ içinde dört dağ ateş içinde’ Türkçe ve Kırmancki yazılı pankartın açıldığı eylemde ‘Dersimde yanan yüreğimizdir’ dövizleri taşındı. ‘Katil devlet hesap verecek,’ ‘Ormanlar bizim yakanlar devlet eli,’ ‘Dersim’de yanan yüreğimizdir’ sloganlarının atıldığı eylem Türkiye’de eş zamanlı olarak Adana, Mersin, Bursa, Ankara, İzmir ve birçok bölgede yapıldı. Eyleme HDK Eş Başkanı ve HDP Muş Milletvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanırkulu ve çok sayıda kurum temsilcisi katıldı.

    Basın açıklamasını Dersim Dernekleri Federasyonu Başkanı Ali Haydar Ben okudu. Orman yangınlarının geleneksel hale geldiğini söyleyen Ben, “Dersim halkının tüm çabaları ve isteklerine rağmen ” yasaklı bölge” denilerek kolluk kuwetleri tarafından yangınların halk tarafından söndürülmesine izin vermedikleri gibi ilgili hiçbir devlet kurumu da yangınlara müdahale etmemiştir” dedi.

    “DOĞA SAVAŞ ARACI HALİNE GETİRİLİYOR”

    Yangının geniş bir coğrafyaya yayılarak devam ettiğinin altını çizen Ben, yangının bir an önce  söndürülmesi ve ormanda yaşayan canlıların varlığının sürdürmesi gerektiğini belirtti.

    Dersim’de “terörle mücadele” adı altında uzun yıllardan beri binlerce hektar ormanın yok olduğunu kaydeden Ali Haydar Ben, şöyle devam etti;

    “Doğanın; savaşın aracı haline getirilmesi de iç yakıcı bir durumdur. Buradan bir kez daha haykırıyoruz. Doğa ile savaşan insanla barışamaz, insan ile savaşan doğa ile barışamaz. Biz sizin yalan ve hilelerinizle baş edemedik bize dert oldu. Ama Dersim haklı da doğasına, yaşam alanlarına sahip çıkarak size boyun eğmeyecektir, bu da size dert olsun.”

    Ben, Dersim halkının  yasakçı, rantçı bir anlayışa karşı mücadeleyi büyüteceğini belirterek, “Dersim’de orman kundaklamalarına, HES’lere, madenlere karşı devlet eliyle girişilen sermaye yağmasına Dersim halkı izin vermeyecektir” dedi.

    “SİYASETTE EŞİT DEĞİLSİN BARİ DOĞAYA KARŞI EŞİT DAVRAN”

    Açıklamanın ardından CHP İstanbul Milletvekili Sezin Tanırıkulu kısa bir konuşma yaptı. Tanrıkulu, siyasette eşit davranmayan iktidarın hiç olmazsa doğaya karşı eşit davranması çağrısında bulundu.

    İktidara ve kamuoyuna seslenen Tanrıkulu, “Aynı yangın bu boyutta ve bu sürede Türkiye’nin herhangi bir bölgesinde olsaydı Türkiye’deki kamuoyu böyle mi davranırdı veya hükmet böyle mi davranırdı?” diye sordu.

    “Dersim bugüne kadar kimliğiyle nasıl direndiyse, doğasıyla da direnmeye devam edecektir” diyen Tanrıkulu, “Siz ne kadar yakarsanız yakın. İnsan doğası ölümlerden doğacaktır ve yaşamaya devam edecektir” ifadelerini kullandı.

    “KARDEŞLİK KÖPRÜLERİNİ KURACAĞIZ”

    Ardından HDK Eş Sözcüsü ve HDP Muş Milletvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit de Dersim’deki yangınları 38’den  bildiklerini söyledi. Dersim’deki ağacın sadece bir ağaç değil kültürün bir parçası olduğunun altını çizen Koçyiğit, AKP eliyle o kültürün yok edilmeye çalışıldığını söyledi.

    Dersim coğrafyasını güvenlikçi politikalarla ele alıp insansızlaştırmaya çalıştıran ve  bunun için barajlar ve HES’leri yaptıklarını söyleyen Koçyiğit, “Bizi güvenlik gerekçesiyle terbiye etmeye çalışanlara karşı doğamıza, ovamıza sahip çıkmaya devam edeceğiz” dedi. Koçyiğit, doğayı yakanlara karşı kardeşlik köprülerini kuracaklarını söyledi.

    Açıklama atılan sloganlarla ve zılgıtlarla son buldu. PİRHA – İSTANBUL

     

  • Anne Kadriye Baykal: Adaletin gerçekleşmemiş olmasından yoruldum-VİDEO

    Anne Kadriye Baykal: Adaletin gerçekleşmemiş olmasından yoruldum-VİDEO

    PİRHA – 14 yıl önce Kırklareli İğneadası’nda kaybedilen Tolga Baykal Ceylan’ın annesi Kadriye Baykal, “Evlatsız geçen bu 14 sene de ben çok yoruldum. Özlemekten, O’nu bulamamaktan, adaletin gerçekleşmemiş olmasından, insan kaybedicilerin entrikasından, suça katılanların çokluğundan çok yoruldum”dedi.

    Cumartesi Anneleri, gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak ve faillerinin yargılanması talebiyle 697’inci kez Galatasaray Meydanı’nda bir araya geldi. Cumartesi Anneleri, 697’inci haftasında 14 yıl önce Kırklareli’nin İğneadası’nda kaybedilen Tolga Baykal Ceylan’ın akıbetini sordu.

    “Failler belli, kayıplar nerede” pankartının açıldığı eylem de gözaltında kaybedilenlerin fotoğrafları taşındı. 697’inci oturumda ilk sözü CHP İstanbul milletvekili Sezgin Tanrıkulu aldı.

    “BERBAT BİR YARGI UYGULAMASI İLE KARŞI KARŞIYA KALDIK”

    10 Ekim Ankara Garı patlamasında yargılanan ‘9 piyonun’ ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası almasını değerlendiren Tanrıkulu, berbat bir yargı uygulamasıyla karşı karşıya kaldıklarını, Cumhuriyet tarihinin neredeyse en kanlı katliamı olduğunu ifade ederek, faillerin Gaziantep’ten Ankara’ya kadar gözetim altında, yolları açılarak katliamı gerçekleştirdiklerini, kamu görevlilerinin yargı önüne çıkmadığını ve kamuoyunun gözünü boyamak için, müdavimlerin, STK’ların bütün taleplerini dışlayarak, davanın sonuçlandığını belirtti.

    “KATLİAM DEVLET GÖZETİMİNDE GERÇEKLEŞTİ”

    Tanrıkulu, “Ama biz biliyoruz ki bu katliam, devlet gözetiminde, adete izin verilerek, yolları açılarak gerçekleşti. Bu karar hiçbir zaman bizim içimizdeki adalet duygusunu tatmin etmeyecek. Ve gerçek canilerin, suç ortaklarının yargılandığı güne kadar mücadele etmeye devam edeceğiz” dedi.

    “OĞLUM DEFALARCA KAYBEDİLDİ”

    Tanrıkulu ardından 14 yıl önce evinden tatile gitmek üzere çıkan ve bir daha kendisinden haber alınamayan Tolga Baykal Ceyhan’ın annesi Kadriye Baykal konuştu. Oğlunun defalarca kaybedildiğini söyleyen Baykal, başvurduğu her yerde, her mekanda defalarca kaybedildiğini belirtti. Oğlunun kaybedilmesinden sorumlu olanların halen iktidarda olduğunu belirten anne Baykal, “14 senedir oğlumu kaybetme suçunu devam ettirmektedirler. Kaybedenleri korumaktadırlar” dedi. Oğlunu inandığı ve savunduğu değerlerin toplumum çoğundan farklı olduğunu, oğlunun son zamanlarda uğradığı haksızlıktan dolayı çok masum olduğunu dile getiren Baykal, insan kaybedicilerin oğlunun o masum halinden korktukları için kaybettiklerini söyledi.

    “NE GÖĞÜN NE DE YERİN ADALETİNDEN KORKMADILAR”

    Baykal, “Bütün kaybedilen insanlarda yaptıkları gibi bu korkunç suçu işlerken ne göğün ne de yerin adaletinden korkmadılar’ diyerek, başvurduğu İğneada Karakolu’nda sorduğu sorulara yön değiştirici cevaplar vererek kendilerini 1 ay boyunca ‘şunu yaptık, bunu yaptık diye’ yanılttıklarını, aradan geçen onca yıldan sonra Tolga’nın kaybedilmesinde acabalarının kalmadığını, neden ve niçin kaybedildiğinin iyice netleştiğini söyledi. ”

    “EVLATSIZ GEÇEN 14 YILDA ÇOK YORULDU”

    “Evlatsız geçen bu 14 sene de ben çok yoruldum. Özlemekten, O’nu bulamamaktan, adaletin gerçekleşmemiş olmasından, insan kaybedicilerin entrikasından, suça katılanların çokluğundan çok yoruldum” diyen anne Baykal, devlete seslenerek, oğlunun kaybedilmesinde rol oynayan faillerin ortaya çıkarılmasını istedi.

    Haftanın açıklamasını İHD İstanbul Şube üyesi Meryem Bars yaptı. 697 haftadır Galatasaray’a “Cezasızlıkla mücadele, herkes için adalet ve yeni ihlallerin önlenmesi mücadelesidir” diyerek çıktıklarını belirten Bars, “697 haftadır Galatasaray’dan kamuoyuna sesleniyoruz: Ağır insan hakları ihlallerine yol açan eylemlerden sorumlu kişilerin hesap vermek zorunda kalmalarını sağlayacak bir adalet sistemi olmadan Türkiye demokratikleşemez. Bugün bir kez daha iktidarı; gözaltında kaybetme suçundaki cezasızlık politikasına son vererek, acilen Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin ağır insan hakları ihlallerinde cezasızlığın ortadan kaldırılması için 2011 ilkelerini hayata geçirmeye çağırıyoruz” dedi.

    CEYLAN’DAN 14 YILDIR HABER ALINAMIYOR

    14 yıl önce evinden tatile gitmek üzere çıkan ve bir daha kendisinden haber alınamayan Tolga Baykal Ceylan’ın durumuna değinen Bars, “24 yaşındaki İstanbul Teknik Üniversitesi öğrencisi Tolga Baykal Ceylan, İstanbul’da annesiyle birlikte yaşıyordu. 7 Ağustos 2004 tarihinde tatil amacıyla Kırklareli’nin İğneada ilçesine gitti. Aynı gün telefonla annesini arayarak İğneada’ya ulaştığını söyledi. 10 Ağustos 2004 tarihinden sonra annesiyle haberleşmesi kesildi. Tolga’dan bir daha haber alınamadı” ifadelerini kullandı.

    TÜM BAŞVURULARA RAĞMEN SONUÇ ALINMADI

    Anne Kadriye Ceylan’ın tüm başvurularına rağmen bir sonuç alamadığını aktaran Bars, 2004 yılında Demirköy Savcılığı’nın başlattığı soruşturma dosyasının 2006 yılında “kovuşturmaya yer olmadığı” kararı verilerek kapatıldığını söyledi. Anne Kadriye Ceylan’ın başvurusu üzerine İHD’nin de yasal girişimlerde bulunduğunu ifade eden Bars, şöyle devam etti: “9 Şubat 2011 tarihinde Tolga Baykal Ceylan’ın akıbetini araştırmak için Türkiye Büyük Millet Meclisi İnsan Hakları Komisyonu bünyesinde bir alt komisyon kuruldu. Komisyon 4 aylık çalışması sonucunda yayımladığı raporda, ‘Komisyonumuz bu aşamada, elindeki verilerin değerlendirilmesi sonucunda, Tolga Baykal Ceylan’ın gözaltında kaybolmadığına, ancak bu güne kadar ailesi ve çevresinden hiçbir kişiyle temas kurmaması gerçekliği karşısında da normal asayiş olayı olarak değerlendirilmesi gereken bir kayıp olayı ile karşı karşıya olduğumuz sonucuna ulaşmıştır’ denildi. Ayrıca raporda adli işlemlerin ifasında gösterilen dikkatsizlikler nedeniyle ailede haklı olarak bazı şüpheler oluştuğu kaydı düşüldü.”

    “SORUMLULUĞUNUZU YERİNE GETİRİN”

    Anne Ceylan ve İHD’nin bütün girişimlerinin sonuçsuz kaldığını dile getiren Bars, “Bugün bir kez daha yetkililere sesleniyoruz: Kadriye Ceylan’ın oğlunun akıbetini öğrenme hakkının gereği olarak Tolga Baykal Ceylan’a ne olduğunu açığa çıkarma sorumluluğunuzu yerine getirin. ‘Tolga Baykal Ceylan nerede’ sorumuzu cevaplayın” dedi.(HABER MERKEZİ)

     

  • CHP’li vekiller Boğaziçili öğrencilerin aileleriyle Meclis önündeydi- VİDEO

    CHP’li vekiller Boğaziçili öğrencilerin aileleriyle Meclis önündeydi- VİDEO

    PİRHA- CHP’li vekiller Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşanan olaylar sonrası tutuklanan öğrencilerin aileleriyle birlikte Meclis önünde basın açıklaması yaptı.

    Toplantıya CHP’li Orhan Sarıbal, Sezgin Tanrıkulu, Nurettin Demir, Hüseyin Çamak ve Ali Şeker katılırken, öğrenci ailelerinden ise Bülent Nazım Yılmaz, Hasan Yıldız, Belgin Öztürk ve Tevfik Tulay katıldı.

    “ANAYASA, ERDOĞAN’IN TALİMATIYLA RAFA KALDIRILIYOR”

    Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşanan ‘Afrin protestosu’ sonrasında 10 öğrenci Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın açıklamaları sonrasında tutuklanmasına değinen CHP’li Mehmet Tüm, “Erdoğan yargıya talimat veriyor, yargı da hemen harekete geçiyor. İfade özgürlüğü, eğitim hakkı, kısacası Anayasa, Erdoğan tarafından talimatla rafa kaldırılıyor. Hiç kimse düşüncesinden dolayı Anayasal hakkından mahrum bırakılamaz. Üniversiteler bilimin ve aydınlığın merkezi olarak, her zaman özgür düşüncenin ifade edildiği ortamlar olmuştur. İnsanlar savaşa karşı barışı savunduğu için asla haklarından ve özgürlüklerinden alıkonulamaz, hedef gösterilemez ve yargılanamaz” dedi.

    CHP olarak, eğitim hakkına sonuna kadar sahip çıkacaklarını vurgulayan Tüm, “Eğitim hakkı Anayasal bir haktır, hiç kimse engelleyemez. Üniversiteler halkımızındır, gençlerimizindir. Tutuklanan gençlerin bir an önce serbest bırakılmasını talep ediyoruz. Ülkemizde savaş çığırtkanlığının değil, barış dilinin kazanacağından hiç kimsenin şüphesi olmasın” ifadelerini kullandı.

    TANRIKULU YARGIYA SESLENDİ

    CHP’li Sezgin Tanrıkulu konuya ilişkin “Toplantı ve gösteri ve yürüyüş hakkı temel bir insan hakkıdır, hiçbir şekilde suç değildir. Öğrenciler Boğaziçi’nde görüşlerini ifade etmiştir. Cumhurbaşkanı ise kutuplaştırıcı ve ötekileştirici bir üslupla öğrencileri hedef göstermiştir. Ben yargıya sesleniyorum, sizin de evlatlarınız var. Türkiye’nin en gözde üniversitesinin en parlak öğrencilerini böyle baskı altında tutmayın” dedi.

    CHP’Lİ SARIBAL: ÖĞRENCİLERİ SERBEST BIRAKIN

    CHP’li Orhan Sarıbal ise “Gençler üniversitelerde huzursuz. Sokakta insanlar huzursuz doğada canlılar huzursuz. AKP ve Saray rejimi topluma zarar veriyor. OHAL koşullarıyla ülkeyi zapturapt almaya çalışmaktadır. Kimsenin ses çıkarmasını istememektedir. Barış, demokrasi, özgürlük kelimelerinin konuşulması dahi istenmemektedir. Boğaziçili çocukları içeri atabilirsiniz ama seslerini kesemezsiniz. Onların bir an önce serbest bırakılmalarını ve eğitim haklarının iade edilmelerini talep ediyoruz” dedi.

    “ÇOCUKLARIN GELECEĞİ İLE OYNAMAYIN”

    CHP’li Nurettin Demir, “Bugün 100 binin üzerinde öğrenci ya hapishanede, ya tutuklu ya da okullardan uzaklaştırılmış durumda. Biz aileleri ve öğretim üyeleri adına iktidarı aklıselime davet ediyoruz. Bu çocukların geleceğiyle oynamayın. Bunların geleceğiyle oynayanlar kendi gelecekleriyle oynarlar” ifadelerini kullandı.

    “ÖĞRENCİLERİN HEDEF TAHTASINA ÇIKARILMASINI KABUL ETMİYORUZ”

    Tutuklu öğrencilerden Deniz Yılmaz’ın babası Bülent Yılmaz şu ifadeleri kullandı:

    “Bizim görüşme talebimiz tüm siyasi partileredir. Tutuklanan öğrenciler, öğrencilik yaşamlarının her döneminde birçok başarıya imza atmış öğrencilerdir. Bu öğrenciler sanata, resme, tiyatroya, folklora düşkün ve yetenekli öğrencilerdir. Bu öğrenciler insanı seven, iyilikten yana olan ve kötülüğü de kabul etmeyen bunu da toplumla paylaşabilen öğrencilerdir. Ortada ne şiddet, ne yaralama ve hatta ne de bağırma vardır. Biz bu öğrencilerin hedef tahtasına çıkarılmasını kabul etmiyoruz. Çocuklarımızın eğitim hakkı kısıtlanmıştır. Dünyanın en büyük üniversiteleri bu öğrencilere kapılarını açtı. Bu yetenekli öğrencilere ‘Türkiye’de okumak hakkı vermek istiyor musunuz’ sorusunun yanıtını vermek durumundayız. Taraflı basın organları ve köşe yazarları çocuklarımızı aşağılayan yayınlara devam ediyorlar. Bizim çocuklarımızın yetenekleriyle, zekalarıyla baş edemeyeceklerini hepsi görecektir.”

    “OĞLUMLA GURUR DUYUYORUM”

    Tutuklu öğrenci Yusuf Noyan Öztürk’ün annesi Belgin Öztürk ise “Yerli ve milli olmadığı söylenen çocuklardan birinin annesiyim. Yusuf Noyan Öztürk’ün annesiyim. Oğlum Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü ve Sosyoloji Bölümü çift anadal öğrencisidir. Fakülte birincisidir. Bir anda terörist, komünist ilan edildi. Ben bana oğluma ailemize yapılan bu şiddeti kabul edemiyorum; çünkü benim oğlum hayatınızda tanıyabileceğiniz en naif insandır. Geçen yıl yemekhane iftar saatinde kapatılıyor diye, imza toplayıp arkadaşları rahat yemek yiyebilsin diyen bir çocuktur. Benim oğlum vatan haini değil ama benim oğlum düşünen, zeki, olayları anlamaya çalışan biridir. Ben oğlumla gurur duyuyorum” dedi. (HABER MERKEZİ)

  • Cumartesi Annelerinin 677. haftasında Mirza Ateş’in akıbeti soruldu-VİDEO

    Cumartesi Annelerinin 677. haftasında Mirza Ateş’in akıbeti soruldu-VİDEO

    PİRHA – Cumartesi Anneleri eyleminin 677. haftasında konuşan 18 Mart 1993 yılında gözaltında kaybedilen Mirza Ateş’in eşi Rınde Ateş, “Gece saat 02:00’de askerler ve korucular evimize baskın yaptılar ve Mirza’yı aldılar. O gün bugündür haber alamıyoruz, bekliyoruz” dedi.

    Cumartesi Anneleri eyleminin 677. haftasında 18 Mart 1993 yılında gözaltında kaybedilen Mirza Ateş için adalet istendi. “Failler belli kayıplar nerede” pankartının açıldığı eylemde kayıpların fotoğrafı ve kırmızı karanfiller taşındı. Eyleme kayıp yakınlarının yanı sıra CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu ve gazeteci Ahmet Şık da destek verdi.

    “ÇAĞLAYAN ADALET SARAYI’NIN DSİ’DEN FARKI YOK”

    Eylemde ilk olarak söz alan CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, Mirza Ateş’in memleketi olan Kulp’un kendisinin de memleketi olduğunu hatırlatarak o dönemlerde yapılan askeri operasyonlarda Kulp ve Lice’nin neredeyse tüm köylerinin tanklar ve toplarla yok edildiğini, bir sürü köylünün kaybedildiğini ve savcılıkların kayıp dilekçelerini almadığını dile getirdi. O günden bugüne değişen hiçbir şeyin olmadığını söyleyen Tanrıkulu, işkence ve kötü muamelenin Türkiye ölçeğinde 81 ile yayıldığını, o zaman da yargının olmadığını şimdi ise hiç olmadığını şu sözlerle ifade etti: “Ha DSİ ha Çağlayan Adalet Sarayı hiç farkı yok.” Tanrıkulu, toplumun vicdanında kayıpların katillerini cezalandırmaya devam edeceklerini vurguladı.

    “KAÇ SENEDİR BEKLİYORUZ”

    Tanrıkulu’nun ardından söz alan Mirza Ateş’in eşi Rınde Ateş, “Gece saat 02:00’de asker ve korucular evimize baskın yaptılar. Mirza’yı aldılar. O gün bugündür haber alamıyoruz. Kaç senedir bekliyoruz. Onun için buradayız” dedi.

    “İÇ HUKUKTA ZAMAN AŞIMIYLA SONUÇLANDIRILIYOR”

    Haftanın basın metnini Cumartesi insanlarından Nimet Tanrıkulu okudu. “Yaşam hakkını ihlal eden bir suçun işlenmiş olma ihtimali öğrenildiği anda ulusal merciiler herhangi bir şikayete bağlı olmaksızın etkin soruşturma başlatma yükümlülüğü altındadır. Uluslararası hukuka göre kamu görevlilerinin yaşam hakkı ihlali ve işkence ile suçlandıkları davalar, zaman aşımı nedeniyle sonlandırılamaz ve af nedeniyle kapatılamaz.” diyen Tanrıkulu, AİHM’in hükümetin sorumlu olduğuna hükmettiği kayıp davalarının iç hukukta takipsizlik, zaman aşımı ya da beraatle sonuçlandırıldığını kaydetti.

    “BİR DAHA HABER ALINAMADI”

    24 yıl önce gözaltında kaybedilen Mirza Ateş’i unutmadıklarını belirten Tanrıkulu, şunları ifade etti: “37 yaşındaki 5 çocuk babası Mirza Ateş Kulp’un İnkaya Köyünde yaşıyordu. Köyün güvenlik güçleri tarafından yakılması üzerine ailesi ile birlikte Konuklu (Duderya) Köyüne bağlı Sadıka Mezrasına göç etti. Göç etmelerinin üzerinden 3 ay kadar geçmişti ki bölgede operasyona çıkan asker ve korucular civar köylere baskın düzenledi ve çok sayıda köylüyü gözaltına aldı. 18 Mart 1994 tarihinde gerçekleşen bu baskınlardan biri de Ateş Ailesi’nin evine yapıldı. Gece yarısından sonra gerçekleşen baskında önce Mirza Ateş’in evi ateşe verildi. Ardından Mirza Ateş asker ve korucular tarafından darp edilerek gözaltına alındı. Elleri kelepçelenen, başına torba geçirilen Mirza Ateş, aynı durumdaki Kuddusi Adıgüzel ve diğer köylülerle birbirlerine halatla bağlandı. Gözaltına alınanlar önce Sivrice Karakoluna oradan Kulp Jandarma Komutanlığına götürüldü. Burada 3-4 gün tutulan köylüler Diyarbakır Jandarma Alay Komutanlığına sevk edildi. Olaydan bir ay sonra Mirza Ateş’in kardeşi Eşref Ateş de gözaltına alındı. Eşref Ateş Diyarbakır Jandarma Alay Komutanlığında gözaltında tutulurken kardeşi ile aynı tarihte gözaltına alınan akrabaları Kuddusi Adıgüzel ile karşılaştı ve ondan kardeşi Mirza Ateş’in de aynı yerde olduğunu öğrendi. Gözaltına alınan köylüler aylarca gözaltında tutuldu ve ağır işkence gördü. DGM’ye çıkartılan bu insanlardan bazıları serbest bırakıldı, bazıları tutuklandı, Mirza Ateş ve Kuddusi Adıgüzel’den ise bir daha haber alınamadı.”

    “DELİLLER VE TANIKLAR DİKKATE ALINMADI”

    Mirza Ateş ve Kuddusi Adıgüzel’in gözaltına alındığına ve aylarca gözaltında tutulduğuna dair çok sayıda tanık olmasına rağmen ailelerinin bütün girişimlerinin sonuçsuz kaldığını vurgulayan Tanrıkulu, deliller ve tanıkların dikkate alınmadığını, akıbetlerinin karanlıkta bırakıldığını, onları gözaltına alanların ve kaybedenlerin bilinmesine rağmen faillerinin cezasızlıkla korunduğunu kaydetti. (HABER MERKEZİ)

  • 24 yıldır soruyoruz: Cüneyt Aydınlar’a ne oldu?-VİDEO

    24 yıldır soruyoruz: Cüneyt Aydınlar’a ne oldu?-VİDEO

    PİRHA- Cumartesi Anneleri 675. haftada 20 Şubat 1994 yılında gözaltında kaybedilen Cüneyt Aydınlar’ın akıbetini sordu. 

    Eylemlerinin 675. haftasında Galatasaray Meydanı’nda buluşan Cumartesi Anneleri 20 Şubat 1994 yılında gözaltında kaybedilen Cüneyt Aydınlar’ın akıbetinin açıklanmasını istedi. Kayıpların fotoğraflarının taşındığı eylemde “Failler belli kayıplar nerede?” pankart açılarak pankartın üzerine kırmızı karanfiller ve barışı temsilen beyaz tülbentler kondu.

    CHP milletvekilleri Sezgin Tanrıkulu ve Hilmi Yarayıcı’nın destek verdiği eyleme kayıp yakınları ve insan hakları savunucuları katıldı.

    “SUYUNU BİLE KENDİ BAŞINA İÇEMEZ DURUMDAYDI”

    Eylemde ilk olarak İHD adına Cüneyt Aydınlar’ın gözaltında kaybedildiğini araştıran avukat Eren Keskin söz aldı. Cüneyt Aydınlar’ın 1994 yılında arkadaşlarıyla birlikte gözaltına alındığını ancak arkadaşlarıyla birlikte DGM’ye (Devlet Güvenlik Mahkemesi) çıkartılmadığını kaydeden Keskin, Cüneyt Aydınlar’ın arkadaşlarıyla konuştuklarını, arkadaşlarına ve Cüneyt Aydınlar’a ağır işkenceler edildiğini ancak Cüneyt Aydınlar’ın suyunu bile kendi başına içemez durumda olduğunu aktardıklarını belirtti.

    “HİÇ BİR KAYIP ORTAYA ÇIKARILMADI”

    Görgü tanıklarının Cüneyt Aydınlar’ın yer gösterme amacıyla Cihangir’deki mahallelerde dolaştırıldığını ve tek başına ayakta duramayan Cüneyt Aydınlar’ın iki kişi tarafından bir inşaata götürüldüğünü ardından silah sesleri duyulduğunu söylediklerini ifade eden Keskin, devlette devamlılığın söz konusu olduğuna vurgu yaptı. Cüneyt Aydınlar’ın ‘beyaz toroslar’ döneminde kaybedildiğini hatırlatan Keskin, Türkiye Cumhuriyeti tarafından hiçbir kaybın ortaya çıkarılmadığını da ekledi.

    “DEVLET POLİTİKASI OLARAK DEVAM EDİYOR”

    Keskin’in arkasından söz alan CHP milletvekili Sezgin Tanrıkulu, zorla kaybedilme ve işkencenin devlet politikası olarak devam ettiğini, AKP’nin 2002 yılında iktidara gelirken işkenceye karşı sıfır tolerans ancak şimdi ise sonsuz tolerans dediğini kaydetti. “Gözaltı merkezlerinde ve tüm cezaevlerinde işkence bir pratik haline getirilmiş durumda” diyen Tanrıkulu, Galatasaray Meydanı’nın bir hafıza meydanı olduğunu, bu yaşananların hesabının hukuk içerisinde ve adil bir biçimde bir gün mutlaka sorulacağını ifade etti.

    “KAYIPLAR MEZARLIĞINA SON VERMESİ LAZIM”

    Aydınlar ailesi adına konuşan Recep Aydınlar, Cumartesi Anneleri eyleminin her bir haftasının suç duyurusu niteliğinde olduğunu belirtti. Ülkedeki hukukçuların FETÖ davalarında nasıl çalıştıklarını bildiklerini ancak ‘beyaz toroslar’ davasında hiçbir aşama kaydedilmediğini vurgulayan Recep Aydınlar, konuşmasına şöyle devam etti: “Bu devletin fıtratında ne yazık ki yaşatmak gündem olmadı. Bu ülkenin kayıplar mezarlığına son vermesi lazım. Siz bunun vebalinin altındasınız. Kayıp akıbetlerini çözmek ve hukukun atağa geçmesini bekliyoruz.”

    İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi Gözaltında kayıplara Karşı Komisyon adına açıklamayı cumartesi insanlarından Hatice Onaran okudu.

    Onaran, güvenlik güçleri tarafından gözaltına alındıktan sonra kendilerinden bir daha haber alınamayan insanların akıbetlerinin açığa çıkartılması, bu insanlığa karşı suçtaki cezasızlığın son bulması talebiyle 675 haftadır Galatasaray’da olduklarını hatırlattı.

    Onaran, 675 haftadır Galatasaray’dan devlete, zorla kaybetme suçlarında maddi gerçeği açığa çıkartacak etkinlikte soruşturma-kovuşturma yapma ve failleri işledikleri ağır suçla orantılı olarak cezalandırma yükümlülüğünü yerine getirme çağrısı yaptı.

    “BİLMEYE HAKKKIM VAR: GÖZBEBEĞİME NE YAPTINIZ?”

    Menekşe Aydınlar’ın, “24 yıl oldu. Bilmeye hakkım var; oğluma, göz bebeğime ne yaptınız?” sorusunu devleti yönetenlere ve adli yetkililere birlikte sormak için buluştukları aktaran Onaran Cüneyt Aydınlar’ın kaybedilme sürecini anlattı:

    “Diyarbakırlı Cüneyt Aydınlar üniversite eğitimi için 90’ların  başında İstanbul’a geldi. 23 yaşındaki Cüneyt, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi 3.sınıf öğrencisiydi. 20 Şubat 1994 tarihinde Bakırköy, İncirli’de bulunan Ömür Durağı’nda Terörle Mücadele polisleri tarafından gözaltına alındı. Aynı operasyonda gözaltına alınan ondört kişi gibi Cüneyt de Gayrettepe’deki İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü. Emniyette yedi gün kayıt dışı gözaltında tutulduktan sonra, 27 Şubat 1994 tarihinde gözaltı kaydı yapıldı. Ancak emniyette birlikte gözaltında tutulduğu 14 kişi, mahkemeye sevk edildiklerinde aralarında Cüneyt yoktu.

    Bu kişiler 17 Mart 1994 tarihinde avukatları aracılığıyla kamuoyuna yaptıkları açıklamada; Cüneyt Aydınlar’ın 20 Şubat 1994 tarihinde gözaltına alındığını ve 2 Mart 1994 tarihine kadar birlikte gözaltında tutulduklarını, Cüneyt’in başına geleceklerden Gayrettepe Terörle Mücadele Şubesi’nin sorumlu olduğunu söylediler. İstanbul Emniyet Müdürlüğü ise Cüneyt Aydınlar’ı soran ailesine oğullarının yer gösterme esnasında ellerinden kaçtığını söyledi. Terörle Mücadele Şubesinde görevli polisler, 28 Şubat 1994 tarihinde Cüneyt Aydınları’ın yer göstermek için götürdükleri Beyoğlu Çukurcuma’da “Dur” ihtarına uymayarak kaçtığına ve arkasından koşmalarına rağmen onun firar ettiğine dair bir tutanak düzenlediler.

    Ailenin başvurusu üzerine İnsan Hakları Derneği avukatları olayı araştırdı ve yapılan araştırma sonrasında, İHD İstanbul Şubesi, 25 Mart 1994 tarihli basın açıklaması ile İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesinin gözaltına aldığını kabul ettiği Cüneyt Aydınlar’ı kaybettiğini duyurdu.”

    DOSYA ZAMANAŞIMI GEREKÇE GÖSTERİLEREK KAPATILDI

    Bugüne kadar Cüneyt Aydınlar’ın akıbetini açığa çıkartacak, onu kaybedenleri yargılayarak ceza adaletini sağlayacak idari ve adli bir süreç işletilmediğini söyleyen Onaran, ailenin başvurduğu tüm yetkili merciler, elleri kelepçeli, ayakkabıları bağcıksız, görgü tanıklarının beyanına göre desteksiz ayakta duramayan birinin 30 kadar polisin elinden nasıl kaçabileceğini sorgulamadan polisin firar senaryosunu esas aldığını vurguladı.

    Savcılar olayı soruşturmak yerine, Cüneyt Aydınlar hakkında firar ettiği iddiasıyla yakalama kararı çıkardığını hatırlatan Onaran, “Hakimler Cüneyt Aydınlar’ı kaybeden polislerin ifadelerini esas alarak haklarında beraat kararı verdi. Cüneyt Aydınlar dosyası evrensel hukuka aykırı bir biçimde zaman aşımı gerekçe gösterilerek kapatıldı” dedi.

    “FİRAR DEĞİL, GÖZALTINDA KAYIP”

    Onaran, Aydınlar Ailesi’nin ‘Cüneyt firar etmedi, gözaltında kaybedildi. Biz onun için Galatasaray’dayız. Cüneyt’i bulana kadar, onu kaybedenler adil bir yargı önünde hesap verene kadar burada olmayı sürdüreceğiz’ diyen sesi devleti yönetenler ve adli makamlar nezdinde karşılık bulmadığını söyledi.

    Onaran, “Gözaltında kaybedilişinin 24. yılında Cüneyt Aydınlar’ın gerçek akıbeti açıklanana ve failleri yargılanana kadar bu dava bizim için kapanmayacak!  Cüneyt Aydınlar için adalet talebimizden vazgeçmeyeceğiz” ifadelerini kullandı. (HABER MERKEZİ)

     

  • Cumartesi Anneleri adalet istedi: 22 yıl önce Abdullah Canan’ı öldürenler cezalandırılsın-VİDEO

    Cumartesi Anneleri adalet istedi: 22 yıl önce Abdullah Canan’ı öldürenler cezalandırılsın-VİDEO

    PİRHA – Cumartesi Anneleri 669. haftasında, 22 yıl önce gözaltında kaybedilen Abdullah  Canan dosyasındaki cezasızlığın son bulmasını talep etti. Abdullah Canan’ın oğlu Tayyüp Canan ise babasını öldürenlere “Katiller, korkaksınız ve katilsiniz” diye seslendi. 

    Haberin Videosu

    Cumartesi Anneleri 669. haftada İstanbul Galatasaray Lisesi önünde bir araya geldi. Eylemde açılan “Failler belli, kayıplar nerede?” pankartının üzerine 22 yıl önce gözaltında katledilen Abdullah Canan’ın fotoğrafı, kırmızı karanfiller ve barışı temsilen beyaz tülbent bırakıldı.

    “KATİLLER; KORKAKSINIZ, KATİLSİNİZ!”

    Eylemde ilk konuşmayı Abdullah Canan’ın oğlu Tayyüp Canan konuştu. Canan, anne ve babasının sağlık sorunlarından dolayı katılamadıklarını belirtti.

    Tayyüp Canan “Bazen bir insan bir asır yaşar, ölür ve gider; ardından bir süre yas tutulur ve unutulur” diyen Canan, kimi insanların ise mücadelesiyle tarihe adını yazdırdığına dikkat çekti ve ekledi: 17 milyon kayıp gibi.

    Abdullah Canan’ın ardından güçlü olmaları gerektiğini söyleyen Canan, “Hesap sormak için güçlü olmalıydık, boyun eğmemiz beklenemezdi. Babam son nefesinde bile katillerin yüzüne tükürecek yiğitlikteydi” dedi.

    Yürüttükleri adalet mücadelesini aktaran Canan, “Evet babam Abdullah Canan fiziken aramızda değil ama babamın onurla yaşamını, onurlu duruşunu anlatmak görevimiz” ifadesini kullandı. Yüksekova kayıp yakınlarıyla aile olduklarını dile getiren Canan, defalarca meydanlarda babasını katledenlere “katil” diye haykırdığını söyledi ve hakkında kimsenin soruşturma dahi açmaya cesaret edemediğini belirtti. Zaman zaman duygulanan Canan, Cumartesi Anneleri’nin şahit olmasını istedi ve şöyle haykırdı: “Katiller; korkaksınız, katilsiniz!”

    OHAL: ÖLÜM, İŞKENCE, KAYIP…

    Canan’dan sonra Cumartesi Kayıpları’nın Avukatı ve CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu konuştu. Tanrıkulu, 17 aydır OHAL’in devam ettiğini belirtti. OHAL’in, ölüm, işkence, kayıp demek olduğunu söyleyen Tanrıkulu, “Milletvekillerinin, gazetecilerin hapse atıldığı  yargının ve parlamentonun olmadığı bir dönemdir OHAL” dedi.

    Türkiye’de hiçbir yargı kararının olmadığı bir dönem yaşadıklarının altını çizen Sezgin Tanrıkulu, “Savaşa karşı barışı, ölüme karşı yaşamı ve umudumuzu hiçbir zaman kaybetmeden mücadeleye devam edeceğiz” vurgusunda bulundu.

    “ABDULLAH CANAN SEVİLEN BİRİYDİ”

    Cumartesi Annelerinin 669. hafta basın açıklamasını Cumartesi İnsanlarından Leyla Kaya okudu. Kaya, Geçmişin OHAL hukuksuzluğunda işlenmiş ve 22 yıldır iç hukukta cezasız bırakılmış bir insanlığa karşı suçu hatırlatmak için buluştuklarını söyledi.

    43 yaşındaki Abdullah Canan’ın Yüksekova’da yaşayan bir iş insanı olduğu ve sevilen sözüne itibar edilen biri olduğu belirten açıklamada, 1995 yılında Yüksekova Dağ Komando Taburu’na bağlı askerler tarafından Abdullah Canan’ın köyü olan Befircan’a (Karlı) operasyon düzenlendiğini aktardı.

    Operasyonda Abdullah Canan’ın evi dâhil 10 evin tahrip edildiği ve bunun üzerine Abdullah Canan ve köyde evleri tahrip edilen 7 akrabası ile birlikte savcılığa, Tabur Komutanı Binbaşı Mehmet Emin Yurdakul hakkında suç duyurusunda bulunduğu ve mahkemede hasar tespiti yaptırdığı belirtilen açıklamada, şöyle denildi:

    “Binbaşı Yurdakul, Abdullah Canan ve şikâyetçilerden 2 kişiyi taburdaki makamına çağırdı. Onlardan kendisi hakkındaki şikâyetlerinden vazgeçmelerini istedi. Abdullah Canan şikâyetinden vazgeçmeyeceğini söyleyince, Binbaşı Yurdakul tarafından tehdit edildi.”

    “GÖZALTINA ALINDIĞI İNKAR EDİLDİ”

    Açıklamada yapılan tehditlerden bir kaç gün sonra 17 Ocak 1996 yılında Abdullah Canan’ın gözaltına alınma sürecine dair ise şunlar belirtildi:

    “17 Ocak 1996 sabahı Abdullah Canan, Hakkâri’ye gitmek üzere Yüksekova’daki evinden ayrıldı. Yolda askerler tarafından otomobili durdurularak gözaltına alındı ve askeri bir araçla Yüksekova Dağ Komando Taburu’na götürüldü.

    Ailesi yerel ve ulusal tüm makamlara başvurdu. 80 yaşındaki anne Bınevş Canan “ Oğlumu siz aldınız, onu istiyorum!” diyerek Yüksekova Hükümet Konağı ve askeri tabur önünde çocukları ve akrabaları ile oturma eylemi yaptı. Ancak tüm girişimler sonuçsuz kaldı. Abdullah Canan’ın gözaltına alındığı inkâr edildi.

    21 Şubat 1996 günü Abdullah Canan’ın ağır işkence görmüş cansız bedeni, köylüler tarafından Yüksekova-Esendere Karayolundaki bir menfezde bulundu. Canan, yakın mesafeden atılan 7 kurşunla öldürülmüştü.”

    “AHİM OY BİRLİĞİYLE MAHKUMİYET KARARI VERDİ”

    Hakkâri Ağır Ceza Mahkemesinde görülen davada, ailenin ve tanıkların iddialarının yeterli ve inandırıcı bulunmadığı belirtilen açıklamada, “12 Kasım 1999 tarihinde sanıklar hakkında beraat kararı verildi ve 2 Nisan 2001 tarihinde de Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin beraat kararını onadı” denildi.

    Açıklamada şunlar dile getirildi:

    “AİHM’e taşın davada mahkeme “Aralarında askeri personelin de yer aldığı tanık beyanlarından da anlaşılacağı üzere, Abdullah Canan’ın gözaltında öldürüldüğü mahkememizce saptanmıştır” tespitinde bulundu ve Türkiye’nin yaklaşımı şaşkınlık verici olarak bulundu ve oy birliğiyle mahkumiyet kararı verdiği ifade edildi.”

    Son olarak açıklamada Abdullah Canan’ı gözaltına alanların ve işkence ile sorgulayanların, savcılık ifadelerinde, mahkeme tutanaklarında, AİHM kararında TBMM Araştırma Komisyonu Raporu’nda isimlerinin yazılı olduğu ifade edildi. Abdullah Canan’ı katledenler ve kaybedenlerin yargılanarak cezalandırılması istendi. (HABER MERKEZİ)

     

  • CHP’li Tanrıkulu: 7 yılda 3 bin 947 çocuğun yaşam hakkı ihlal edildi

    CHP’li Tanrıkulu: 7 yılda 3 bin 947 çocuğun yaşam hakkı ihlal edildi

    PİRHA – CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, çocuklara yönelik hak ihlallerini raporlaştırdı. Raporda yer alan bilgilerde 2011-2018 yılları arasında en az 3 bin 947 çocuğun yaşam hakkının ihlal edildiği, sadece son bir yılda 243 çocuğun cinsel istismara maruz kaldığı belirtildi. 

    Hukukçu CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, son 7 yılda çocuklara yönelik hak ihlallerini raporlaştırdı. 2011-2018 yılları arasında en az 3 bin 947 çocuğun yaşam hakkı ihlal edildi. 2017 yılı içinde meydana gelen çocuğun yaşam hakkı ihlalleri ise şöyle:

    -2017 yılının ilk 11 ayında 56 (4’ü mülteci) çocuk, trafik kazası, okul kazası, boğulma gibi yeterli önlemlerin alınmasıyla önüne geçilebilecek nedenlerle hayatını kaybetti.

    -2017 yılında en az 31 çocuk şiddet olayları sonucunda yaşamını yitirdi. Bu olayların en az 10’unun bireysel silahlanma sonucunda meydana geldiğine dikkat çekmekte yarar var.

    -2017 yılında Adana’nın Aladağ ilçesinde yangın çıkan bir yurtta 12 çocuk yaşamını yitirdi.

    -2017 yılında 3’ü mülteci en az 4 çocuk sağlık kurumlarının ihmali nedeniyle yaşamını yitirdi.

    -2017 yılında cezaevlerinde çıkan olaylarda en az 3 çocuk yaşamını yitirdi.

    -2017 yılında polis ve asker araçlarının neden olduğu olaylarda en az 8 çocuk yaşamını yitirdi.

    -2017 yılında polisler tarafından dövülen 1 çocuk (Yiğitcan Camgöz) yaşamını yitirdi.

    -2017’de cinsel şiddet nedeniyle 1’i bebek 3 çocuk yaşamını yitirdi. (30 Ocak 2017’de tarihinde Van’da erkek ya da erkekler 38 günlük bir bebeğe cinsel istismarda bulundu, darp ederek ağır yaraladı, hastaneye getirilen bebek hayatını kaybetti.)

    -Çocuk evliliklerin neden olduğu olaylarda en az 1 kişi yaşamını yitirdi. (23 Temmuz 2017 tarihinde T.E. (16), dört ay önce dini nikahla evlendiği kocası O.K.’yı (18) silahla vurarak öldürdü.)

    -2017 yılında meydana gelen iş kazalarında en az 57 çocuk yaşamını yitirdi.

    -2017 yılında göç yollarında (Türkiye sınırlarında ve karasularında) meydana gelen olaylarda en az 6 çocuk yaşamını yitirdi.

    -2017 yılında en az 243 çocuk cinsel tacize maruz kaldı. Bu olaylar içinde okulların, yurtların ve kursların ağırlığı dikkat çekicidir. Şikayet edilmeyen, kayıtlara geçmeyen, basına ve sivil toplum örgütlerine yansımayan olaylar düşünüldüğünde gerçeğin bunun kat be kat üzerindedir.

    -Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2015 verilerine göre toplam 602 bin 982 resmi evlilikten 31 bin 337’sinde 16-17 yaşındaki kız çocukları “gelin”. Bu rakam toplam evliliklerin yüzde 5,2’sine denk.

    -Adalet Bakanlığı verilerine göre 2017 yılı Temmuz ayı itibariyle cezaevlerinde annesinin yanında kalan 0-6 yaş grubu çocuk sayısı 668. Bu çocukların 249’u da bir yaş ve altında. Bu sayı yine Adalet Bakanlığı verilerine göre 30 Ocak 2014 tarihi itibarıyle 339, 7 Nisan 2017 tarihi itibarıyle 594’tü.

    -Altınbaş Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Fulya Giray Sözen’in verdiği bilgiye göre cezaevinde 12-18 yaş arasında yaklaşık 200 bin civarında çocuk bulunuyor.

    -Türkiye’de halen 1 milyon 500 bini aşkın geçici koruma statüsü almış -18 yaş altı- Suriyeli sığınmacı çocuk yaşıyor. Resmi verilere göre çocuklardan 120 bine yakını aileleriyle birlikte 25 ilde oluşturulan geçici barınma merkezlerinde yaşıyor. Türkiye’ye kaçak yollardan giren ve kayıt altına alınmayanların sayısı ise net olarak bilinmiyor.

    -Yaşam hakkı ihlallerinin dışında evde, sokakta, okulda şiddete maruz kalan hatta yaralanan çocukların sayısı da bilinmemektedir.

    (HABER MERKEZİ)

  • MEB, ders programındaki ‘cihat’ı bakın nasıl açıkladı

    MEB, ders programındaki ‘cihat’ı bakın nasıl açıkladı

    CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun, ders kitaplarında yeni programa ‘cihat’ konusunun ‘İslam’da temel ibadet olarak eklenmesi’ ve Mustafa Kemal Atatürk ile ilgili bölümlerin çıkarılmasına ilişkin yazılı soru önergesine Milli Eğitim Bakanlığı’ndan (MEB) yanıt geldi. ‘Laiklik’ konularının daraltılmasının söz konusu olmadığı ileri sürülen yanıtta, bu konuların öğrencilerin seviyeleri gözönüne alınarak, yeniden düzenlendiği kaydedildi.

    CHP’li Tanrıkulu’nun müfredat değişikliği tartışmalarına ilişkin Başbakan Binali Yıldırım tarafından yanıtlanması istemiyle TBMM’ye sunduğu yazılı soru önergesine MEB Strateji Geliştirme Başkanlığı, yanıt verdi. ‘Laiklik’ ile ilgili konuların daraltılmasının söz konusu olmadığı kaydedilen açıklamada, bu konuların öğrencilerin seviyeleri göz önünde bulundurularak, yeniden düzenlendiği belirtildi. Bakanlığın yanıtında, şöyle denildi:

    “Arapça’da ‘güç ve gayret sarf etmek, bir işi başarmak için elinden gelen bütün imkanları kullanmak’ manasındaki ‘cihad’ kavramı günümüzde, bağlamından koparılarak ve farklı anlamlar yüklenerek tanımlanmakta, salt savaş ile özdeş hale getirilmekte, böylece gençlerimizin zihnini bulandırma ve kavram kargaşası oluşturma yoluna gidilmektedir. Oysa ki anlam genişliği dikkate alındığında ‘savaş’, cihad kavramının anlamlarından yalnızca biridir. Öğretim programlarında cihad ve benzeri kavramlar anlam genişlikleri ve derinlikleri göz önünde bulundurularak verilmesi hedeflenmiş, böylece kavramı kötüye kullanma hevesinde olan yapıların beyhude çalışmalarının boşa çıkarılması amaçlanmıştır. Öğretim programlarında tarih boyunca İslam’ın medeniyetler kuran orta yolunu ve ana damarını temsil eden yorumu öne çıkarmak suretiyle istismarcı akımların çabalarını boşa çıkarma hedeflenmektedir.”

    “Terör örgütlerinin emellerine ulaşmak için” Kur’an’ın bu kavramını tek yanlı, dar kapsamlı ve keyfi şekilde istismar aracı olarak kullandığı, İslam’ı ve şiddeti aynı düzlemde ele alan yaklaşımlara zemin hazırlayıp, İslamofobik kampanyalara davetiye çıkardığı ileri sürülen yanıtta, “Marjinal yapı ve grupların çocuklarımızın ve gençlerimizin zihnini bulandırmasına izin vermemek amacıyla bu kavramların en doğru şekilde okullarımızda öğretilmesi hedefi benimsenmiştir” denildi.

    “TEKRARLARDAN KAÇINMAK GİBİ NEDENLERLE YER VERİLMEMİŞTİR”

    MEB Strateji Geliştirme Başkanlığı’nın yazısında, hem temel eğitim hem de ortaöğretim düzeyinde güncellenen öğretim programlarının, ‘Atatürkçülük konuları’nın, öğrencilerin Mustafa Kemal Atatürk’ü tanıma, anlama, Atatürk’ün fikir ve ideallerini yaşatma, Atatürk’e vefa duygusu besleme konusunda bilgi ve bilinç kazandıracak yeterlilikte hazırlandığı da iddia edilerek şunlar belirtildi:

    “Bu nedenle Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi taslak programı hazırlanırken temel eğitim ve ortaöğretim düzeylerindeki diğer öğretim programlarında (Hayat Bilgisi, Türkçe, Sosyal Bilgiler, Tarih, İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük) yer alan ‘Atatürkçülük konuları’ gibi bazı konulara, öğrenme ve öğretme süreçlerinin bütünlüğü dikkate alınarak ve tekrarlardan kaçınmak gibi sebeplerle yer verilmemiştir.”

  • Cumartesi Anneleri’nden adli makamlara ve AİHM’e çağrı-VİDEO

    Cumartesi Anneleri’nden adli makamlara ve AİHM’e çağrı-VİDEO

    PİRHA – Cumartesi Anneleri 659. haftada Yüksekova kayıplarından Abdulselam Şahin için bir araya gelerek adalet taleplerini yenilediler. 

    VİDEO GELECEK…

    Kayıplarının akıbetini sormak ve adalet aramak için her hafta Cumartesi günü Galatasaray Meydanı’nda toplanan Cumartesi Anneleri 659. haftada yine Galatasaray Meydanı’ndaydı. ‘Failler belli kayıplar nerede’ pankartının üzerine Abdulselam Şahin’in fotoğrafları, kırmızı karanfiller bırakıldı.  Eyleme bu hafta Gezi Aileleri, CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, HDP İstanbul Milletvekili Pervin Buldan destek verdi.

    Cumartesi Anneleri 659. haftasına giren eylemlerinde, 27 Kasım 1993 tarihinde  Yükselova kayıplarından Abdulselam Şahin’in akıbetinin açıklanması ve faillerinin yargılanmasını istedi.

    “HER GÜN YARGININ YENİ UYGULAMALARIYLA KARŞI KARŞIYAYIZ”

    Eylemde ilk olarak söz alan CHP Milletvekili Sezgin Tarıkulu, her gün yargının kahreden yeni uygulamalarıyla karşı karşıya kalındığını belirterek, “Tahir Elçi dostumuza yönelik Diyarbakır Cumhuriyet savcısının birinin yaptığı paylaşımına ne diyeceğimi bilmiyorum. ‘Teröristin cenazesi’ demiş. Ben de ona terörist diyenler, onun katillerinin ta kendisidir. CNN Türk’te hedef gösterenlerin ta kendisidir. Katilleri biliyoruz. Onlardan hesap sorana kadar bu meydanda olacağız” ifadelerini kullandı.

    “KÖR, SAĞIR OLAN ADALETTEN ADALET BEKLENMEZ”

    Daha sonra TBMM Başkanvekili Pervin Buldan ise, 22 yıldır Galatasaray Meydanı’nda adalet aradıklarını hatırlatarak, ”Ancak kör, sağır, vicdanı olmayan bir adaletten adalet beklemek doğru değildir” dedi. Kaybedilen insanların terörist olarak ilan edildiğini bir coğrafyada yaşadıklarını ifade eden Buldan, “Kürtleri katledip, terörist diyenler unutmasınlar, o katledilenler barışı savundular. Bu ülkeyi yönetenler insanlık suçundan vazgeçmedi. Tecrit uygulayanlar insanlık suçu işliyor. Burada adalet ve vicdan sağlanana kadar, kayıplarımızın faillerini bulana kadar mücadele edeceğiz” dedi.

    “İKTİDAR BELGELERİ KARARTMAK İÇİN ÇALIŞIYOR”

    Buldan’dan sonra Hasan Ocak’ın abisi Ali Ocak söz aldı. Ocak, hukukun az çok işlediği ülkelerde bir belge, bir ipucu ortaya çıktığı vakit iktidarların onu araştırdığını belirterek, “Maalesef bu iktidar belgeleri karartmak için çalışıyor. Geçen hafta savcı kendi kafasına göre Murat Yıldız’ın dosyasında gaiplik davası açtı. Devlet bunda da aynı şeyi yapıyor. Sevdiklerimize ulaşıncaya kadar devletin kirli yüzünü ortaya çıkaracağız” diye konuştu.

    “TEK TALEBİMİZ KAYIPLARIN FAİLLERİ YARGILANSIN”
    Kenan Bilgin’in abisi İrfan Bilgin de, her Cumartesi, Galatasaray Meydanı’nda aynı şeyleri dile getirdiklerini hatırlatarak, artık diyecek bir şeyin kalmadığını söyledi. Tek taleplerinin kayıplarının faillerinin yargılanması olduğunu dile getiren Bilgin, “ Bu meydan iktidarın yüz karasıdır. Devlet yetkilileri dönüp buraya bakmadı hiç. Bu insanlar sorgusuz sualsiz kaybedildi. Yetkililerin tek yaptıkları, 20 yıl sonra dosyaların kapatılması için ailelere haber vermektir. Biz katliamları yapanları teşhir etmeye devam edeceğiz” dedi.
    Eyleme katılamayan Abdulselam Şahin’in oğlu Ferdi Şahin ise yazılı bir mesaj gönderdi.

    “ETKİN BİR SORUŞTURMA YAPILMADI”

    24 yıldır akıbeti açıklanmayan ve dosyasında hukukun işletilmediği Abduselam Şahin’in akıbetini sormak için toplandıkları dile getiren Yoleri, Şahin’in kaybedilmesini şöyle ifade etti:

    “43 yaşındaki 6 çocuk babası Abduselam Şahin Yüksekova / Çukurca’da 9 yıl kamu personeli kadrosunda imam olarak görev yaptı. Bu sırada askerler tarafından gözaltına alınarak Yüksekova Jandarma Taburuna götürüldü ve ifadesi alındıktan sonra serbest bırakıldı. Daha sonra ailesi ile birlikte Yüksekova/ Mune (Yılmazlar) köyüne taşındı ve burada imamlık yapmaya başladı.  27 Kasım 1993 tarihinde Yüksekova’dan birkaç ay önce taşındığı köyüne gitmek üzere A.Ö.’ye ait Toyota marka araca bindi. Araçta Şahin ve sürücü dışında 3 kişi daha vardı. Köye doğru yol alan araç arama noktasında özel harekât timleri tarafından durduruldu. Yapılan kimlik kontrolü sonrasında, Abduselam Çelik gözaltına alındı. Araçta bulunan diğer kişiler Şahin Ailesi’ni durumdan haberdar etti. Abduselam Şahin’in nerede olduğunu öğrenmeye çalışan ailesi onun F.D.’ye ait kırmızı renkli Toros marka arca bindirilerek Yüksekova Komando Taburuna götürüldüğüne dair bilgiye ulaştı. Ancak kendisinden haber alamadı. Saadet Şahin, Yüksekova Cumhuriyet Başsavcılığına başvurarak bu bilgileri verdi ve eşinin akıbetinin araştırılmasını talep etti. Abduselam Şahin’in yolda gözaltına alındığına tanık olan dört kişi de savcılığa giderek ifade verdi. Ancak bugüne kadar etkin bir soruşturma yapılmadı. Abduselam Şahin’in akıbeti açıklanmadı, onu kaybedenler yargı önüne çıkartılmadı.”

    Ailenin iç hukuktan sonuç almadığını ve ailenin 2012 yılında davayı AİHM’e taşıdığını dile getiren Yoleri, “AHİM, 14 Eylül 2017 tarihli tek yargıçlı oturumda “şikayette bulunulan olayların gerçekleştiği 1993 yılıyla, mahkemeye başvurunun sunulduğu 2012 yılı arasındaki ciddi zaman farkı dikkate alınarak” gerekçesi ile başvuruyu kaybetme suçunun süreğenliğine aykırı biçimde kabul etmedi” dedi.

    “Şahin Ailesi’nin 24 yıldır yaşadığı belirsizlik işkencesinin sonlandırılması adaletin gereğidir” diyen Yoleri, “Abduselam Şahin’in akıbetinin açıklanması ve faillerinin yargılanması talebimizin karşılanması hukukun gereğidir. Artık yeter! Gözaltında kayıp davalarında adli makamları ve AİHM’i hukukun üstünlüğüne bağlı kalmaya çağırıyoruz” ifadelerini kullandı. (HABER MERKEZİ)

     

  • Eğitim-Sen konferansında HDP ve CHP’li vekillerin katılımıyla ‘OHAL ve Müfredat’ tartışıldı

    Eğitim-Sen konferansında HDP ve CHP’li vekillerin katılımıyla ‘OHAL ve Müfredat’ tartışıldı

    PİRHA- OHAL ve Müfredat panelinde konuşan Eğitim -Sen Genel Başkanı Feray Aytekin Aydoğan, “Neden bilimsel eğitim diyoruz? Çünkü bilimsel eğitim öğrencilerin inançlarından ve ailelerinin kimliklerinden dolayı ayrımcılığa uğratılmamasıdır” diye konuştu.

    Eğitim Sen İzmir 2 Nolu Şubesi tarafından “OHAL ve Müfredat” konulu panel düzenlendi. Karşıyaka Belediyesi Nikah Salonu’nda düzenlenen panele konuşmacı olarak Çukurova Üniversitesi Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Adnan Gümüş, Eğitim Sen Genel Başkanı Feray Aytekin Aydoğan, Halkların Demokratik Partisi (HDP) Antep Milletvekili Prof. Dr. Mahmut Toğrul ve Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu konuşmacı olarak katıldı. Panelin moderatörlüğünü ise Eğitim Sen İzmir 2 Nolu Şube Başkanı Hasan Ali Kılıç yaptı. Panel Müfredat ve OHAL konularının ayrı ayrı ele alındığı iki bölümle devam etti.

    ZORUNLU DİN DERSİ AİHM KARARINA RAĞMEN KALDIRILMADI

    Yeni müfretatı ve eğitim sistemini değerlendiren Çukurova Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Adnan Gümüş şunları söyledi:

    “11 ve 12’nci sınıflarda liselerde matematik, fizik, kimya, biyoloji ve psikoloji dersleri zorunlu olmaktan çıkarıldı. Din kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerini AİHM kararına rağmen zorunlu ders olmaktan çıkarılmadı. Her defasında Anayasayı önümüze çıkarıyorlar. Ama Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi İmam Hatip Lisesi (İHL) dersleri arasından çıkarıldı. İmam Hatip Liselerinden Din Kültürü Dersinin çıkarılabildiği gibi diğer liselerden de çıkarılabilir. Çünkü kültürden rahatsızlar. Bu nedenle çıkardılar.”

    “İTAATKAR DEĞİL SORGULAYAN BİREYLER YETİŞTİRİYORUZ”

    Eğitim Sen Genel Başkanı Feray Aytekin Aydoğan da, Eğitim Sen üyelerinin TÖBDER döneminden bu yana her türlü bedeli ödediğini ve ödemeye devam ettiğini belirterek şunları dile getirdi:

    “4+4+4 sisteminin hayata geçirildiği günden bu yana bilimsel eğitim ortadan kaldırılmak isteniyor. Neden bilimsel eğitim diyoruz? Çünkü bilimsel eğitim öğrencilerin inançlarından ve ailelerinin kimliklerinden dolayı ayrımcılığa uğratılmamasıdır. Bilimsel eğitim toplumsal cinsiyet eşitliğini hedefler. İtaatkar değil, sorgulayan bireyler yetiştirir. Cumhurbaşkanı Erdoğan “Dindar, kindar nesil yetiştireceğiz” diyerek yoksul ailelerin çocuklarının eğitim haklarının ortadan kaldırıldığı bir süreçten geçiliyor. 2016 yılından bu yana her türlü cemaate okullarda faaliyet yürütmesinin ve bununla birlikte 15 Temmuz sonrası kapatılan bazı derneklerin başka isimlerle faaliyetlerini yürütmesinin önünü açtılar. İmam Hatiplerin 7 kat, özel okulların sayıları ise 12 kat arttırıldı.”

    OKULLARDA MESCİT YAPILARAK FARKLI İNANÇLARDAKİ ÇOCUKLAR MAĞDUR EDİLİYOR

    Yeni müfredatlar ile mescitlerin okulda zorunlu hale getirildiğine değinen Aydoğan şunları kaydetti:

    “Laboratuvarların, spor salonlarının ve konferans salonlarının olmadığı yerlere yeni müfredatlar ile mescit yapılması zorunlu hale getirildi. Kamusal alanda hiçbir ibadet dayatılamaz. Hiçbir çocuğun farklı inanca sahip olması mağduriyetini hiçbir devlet kaldıramaz. Kamusal alandaki en büyük saldırılardan biridir. Kız öğrencilerin başları yasal olarak 9 yaşından itibaren, fiilen ise okul öncesi kapatılmıştır. Çocuk hakkı ihlalilidir. 2013 yılından bu yana hayatını kaybeden işçi çocuk sayısını 260’ı buldu ve okul okumaları engellenen yoksul çocuklarının çocuk işçi olarak iş cinayetlerine kurban gitmesinin önü açıldı. Tüm baskı ve zorluklara teslim olmayacağız.”

    “ALEVİLERİN AİHM İLE KAZANDIĞI YASAL HAKLAR KABUL EDİLMİYOR”

    “Anayasamız ülkemizde yaşayan farklılıkları nasıl tanımlıyorsa, müfredatta Anayasanın yansımasıdır” diyen HDP Gaziantep Milletvekili Mahmut Toğrul ise şunları belirtti:

    “Müfredat bir ülkenin Anayasası gibidir. Anayasamız ülkemizde yaşayan farklılıkları nasıl tanımlıyorsa, müfredatta Anayasanın yansımasıdır. Devlet Alevileri nasıl tanımlıyor nasıl var ediyor ise müfredat da bunun yansımasıdır. Tüm farklılıkları yok sayan, inkar eden ve kendine göre bir nesil yetiştirmeye çalışan bir iktidar var. Aleviler yıllardır bu ülkenin ulusal mahkemelerinde olmadı, uluslararası mahkemelerde haklarını savundular ve kazandılar. Ama buna rağmen AKP ihtiyaçları karşılamadı. Tam anlamıyla farklılıklarımızı reddeden bir müfredat. 7 Haziran 2015 seçimleri sonrası saldırılar ve 15 Temmuz ile birlikte gazetecilerin tutuklandı, kamu emekçileri ve akademisyenlerin ihraç edilerek toplum zapturapt altına alındı. İşte bu dönemde müfredat değişikliğinin gündeme getirilmesi bilinçlidir. Bu girdaptan çıkışın bir tek yolu var. Tüm farklılıklarımızla bir araya gelmeliyiz. En geniş zeminde ortak bir platforma bir araya gelmeliyiz. Korku bulaşıcıdır. Ama cesaret de bulaşıcıdır. Bizim cesareti bulaştırmamız gerekiyor.”

    “İNSAN HAKLARI SAVUNUCULARI AJAN İLAN EDİLİYOR”

     

    İnsan hakları savunucularını tutukladılar, gazetecileri tutukladılar, dernek ve kurumlar kapatıldı” diyen CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu da şöyle konuştu:

    “80’li ve 90’lı yılların başında yine aynı şeyleri söylemeye başladık. 2000’li yıllar oldu yine böyle demeye başladık. 2017 yılına gelmişiz gerçekten ben böyle bir dönem görmedim. O dönem insanlar ‘hele bir mahkemeye çıksak’ diyorlardı. Ne olursa olsun bir mahkemeydi. İyi kötü. Ama şimdi ‘Mahkemeye gitmeyelim. Cezaevinde kalalım’ diyecek duruma geldi insanlar. İnsan hakları savunucularını tutukladılar, gazetecileri tutukladılar, dernek ve kurumlar kapatıldı. En baştaki adam da kalkıp insan hakları savunucularını ajan ilan ediyor. Ve bu yapıldıktan sonra hangi hakim çıkıp da bunları serbest bırakacak. Bunların ajan olmadığını söyleyecek.”

    ÇOK KIRILDIM DEDİĞİ KİŞİYE TEŞEKKÜR EDİYOR

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bugün İstanbul’da kendi adının verildiği İmam Hatip Lisesi’nin açılışını hatırlatan Tanrıkulu son olarak şunları aktardı:

    “Ne yaptılar Erdoğan’ın okuduğu imam hatip lisesini yıkıp yerine yenisini yaptılar. Adına da Erdoğan’ın adını verdiler. Yerine 60 milyon değerinde bir imam hatip lisesi yapıldı. Kim yaptı peki biliyor musunuz? O imam hatip lisesini İstanbul’un siluetini bozan ikiz kulelerini inşa eden, o gökdelenlerin müteahhidi Mesut Toprak yaptı. 60 milyon değerinde imam hatip lisesini yaptı. Bugün o ‘çok kırıldım. Bir daha selam vermeyeceğim’ dediği kişiye imam hatip lisesi yaptığı için teşekkür ediyor. Ne oldu o kuleler tıraşlandı mı? Tıraşlanmadı.”

    Ersin ÖZGÜL / İZMİR

     

        

  • Cemil Kırbayır’ın kardeşi Fatma Kırbayır: Ölürsem bu devlete hakkımı helal etmeyeceğim-VİDEO

    Cemil Kırbayır’ın kardeşi Fatma Kırbayır: Ölürsem bu devlete hakkımı helal etmeyeceğim-VİDEO

    PİRHA – Hakikat ve adalet talebiyle 651. kez Galatasaray Meydanı’nda bir araya gelen Cumartesi Anneleri, gözaltında kaybedilen Cemil Kırbayır’ın akıbetini soruldu. Eylemde konuşan Cemil Kırbayır’ın kardeşi Fatma Kırbayır “12 Eylüller gelince bana dünya zindan oluyor. Ağabeyimin bir mezar taşı olsun. Cumhurbaşkanı sen beni öldürdün. Sen anama söz verdin. Neden diyorsunuz ki hiç aramadılar. Cemil Kırbayır aranmaz mı? Ben ölürsem bu devlete hakkımı helal etmeyeceğim” dedi.

    Video gelecek…

    Cumartesi Anneleri 651. kez Galatasaray Lisesi önünde bir araya geldi. Eylemde açılan “Failler belli Kayıplar nerede” pankartının üzerine kayıpların fotoğrafları, kırmızı karanfiller ve barışı temsilen beyaz tülbentler bırakıldı.

    “BU VİCDAN MEYDANI ONLARI YARGILAYACAKTIR”

    Eylemde ilk olarak konuşan CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Berfo Ana’ya verdiği sözü tutmamasını hatırlatarak Cemil Kırbayır’ın AİHM’deki başvurusunun düşürülmeye çalışıldığını ancak bunu başaramayacaklarını kaydetti. Tanrıkulu, “Bu vicdan meydanı onları yargılayacaktır” dedi.

    “ÖLDÜRMEKLE KALMIYOR MEZARSIZLAŞTIRIYOR”

    Tanrıkulu’nun ardından konuşan gözaltında kaybedilen Hayrettin Eren’in kardeşi İkbal Eren, 12 Eylül’ün bu ülkenin karanık yüzü olduğunu ve 37 yıldır hiç aydınlanmayan bir ülkede yaşadıklarını belirtti. 37 yıldır anneleri, çocukları ve eşlerinin Cemil’in, Hayrettin’in, Maksut’un, Nurettin’in kemiklerini  aradıklarını kaydeden İkbal Eren, “Berfo anne Cemil’in kemiklerine kavuşamadan, onları kucaklayamadan göçtü gitti. Bir ülke düşünün devlet sorunlarını çözmek için insanları öldürüyor. Öldürmekle kalmıyor öldürdüklerini mezarsızlaştırıyor. Ondan sonra birileri de çıkıp diyor ki bu cenazeyi buraya gömemezsiniz” şeklinde konuştu. İkbal Eren hükümete şöyle seslendi: “Daha fazla kaldıramıyoruz yeter. Berfo anneye, Hanife anneye verdiğiniz sözleri tutun. Kemiklerinin yerlerini bize gösterin. Faillerinin yargılayın.”

    “CUMHURBAŞKANI SEN BENİ ÖLDÜRDÜN, SEN ANAMA SÖZ VERDİN”

    İkbal Eren’in ardından konuşan Cemil Kırbayır’ın kardeşi Fatma Kırbayır, “12 Eylül’de biz ağabeyimle beraberdik. 12 Eylüller gelince bana dünya zindan oluyor” dedi. Annesi ve babasının ağabeyinin acısıyla gittiklerinin söyleyen Fatma Kırbayır, Ağabeyi Cemil Kırbayır’ın gözaltına alındığı zaman bir askere “Buradakileri çıkardılar mı?” diye sorduğunu belirten Fatma Kırbayır, askerin kendisine “Buradakiler hep öldürüyorlar. Cemil Kırbayır diye sarışın bir çocuğa işkence ediyorlar.” dediğini kaydetti. Yetkililere seslenen Fatma Kırbayır şunları söyledi: “Bizim vergilerimizi yiyorsunuz. Ağabeyimin bir mezar taşı olsun. Cumhurbaşkanı sen beni öldürdün. Sen anama söz verdin. Neden diyorsunuz ki hiç aramadılar. Cemil Kırbayır aranmaz mı? Ben ölürsem bu devlete hakkımı helal etmeyeceğim. Bize göstermediniz bari öbür analar görsün. Kemiklerini bize verin.”

    “DEVLET SADIK YURTTAŞINA MEZAR YERİNİ ÇOK GÖRDÜ”

    Fatma Kırbayır’ın ardından konuşan ağabeyi Mikail Kırbayır, 37 yıl önce bugün Cemil Kırbayır’ın hayatta olduğunu, bu ülkenin bir yurttaşı olarak bu dünyada yaşamaya hakkı olduğunu söyledi. Fırın emekçisi olan babası İsmail Kırbayır’ın Cemil Kırbayır’ın üstüne titrediğini belirten Mikail Kırbayır, “Baba İsmail vergisini vermiş, 4 yıl askerliğini yapmış, oyunu kullanmış sadık bir yurttaştı. Devlet bu sadık yurttaşına bir mezar yerini bile çok gördü” dedi.

    “SEN KARDEŞ DEĞİL KARNIMDA TAŞ OLDUN”

    Son 22 yıldır bu meydanda adalet aramadıklarını adalet istediklerini ve bu adaleti devletten istediklerini ifade eden Mikail Kırbayır “Çünkü adaletsiz devlet, devletsiz adalet olamaz.” şeklinde belirtti. Cemil Kırbayır’ın davasının parlamentoya taşındığını, 350 sayfalık rapor hazırlandığını söyleyen Mikail Kırbaır bu raporlarda kardeşi Cemil Kırbayır’ın işkenceyle öldürüldüğünün yazdığını ancak 2011’den 2017’ye kadar Kars Savcılığının bir iddianame bile hazırlamadığını vurguladı. Bunu 12 Eylül’ün devam ettiği anlamına geldiğini belirten Mikail Kırbayır, faillerin korunduğunu, 12 Eylül zihniyetinin devam ettiğini kaydetti. 80 yaşındaki Hatun Tuğluk’a bir mezar yerinin bile çok görüldüğünü, o zihniyet tarafından haram edildiğini söyleyen Mikail Kırbayır, “Hani vatan bir bütündü. Vatan bir bütünse Hatun ananın da bu vatanın her santimetre karesinde bir hakkı vardır. Sen mezar yeriini katlederek böldün ve parçaladın. Ulan bu nasıl düşmanlık. Ulan biz kardeştik. Nasıl birbirimizin yüzüne bakacağız. Bakamayız. Çünkü sen kardeş değil karında taş oldun, karnımda taş. Senin karnıma koyduğun taş sindirim sistemimi allak bullak etmiş. Sancılar içindeyim.” şeklinde konuştu. Mikail Kırbayır, bütün bu olup bitenlere karşı hukukun üstün kılındığı bir yarınlarda buluşmak dileğinde bulundu.

    Basın metnini okuyan cumartesi insanlarından sanatçı Nur Sürer Cemil Kırbayır’ın gözaltında kaybedilmesi ve sonrasında yaşananları şöyle anlattı.

    “Kırbayır ailesi Ardahan’ın Göle ilçesindeki Okçu köyünde yaşıyordu. 12 Eylül askeri darbesinin ertesi günü 13 Eylül 1980 tarihinde askerler, Kırbayır Ailesinin evine baskın düzenledi. Kars Eğitim Enstitüsü’nde öğrenci olan oğulları Cemil Kırbayır’ı gözaltına aldı.  Cemil, önce Göle’ye, oradan da Kars Askeri Gözetimevi’ne getirildi. İşkencehaneye dönüştürülen Eğitim Enstitüsü’nde sorgulandı. Onu işkencede koma halinde gören çok sayıda tanık vardı ama ailesine “Firar etti, bir daha bize sormayın” denildi ve Cemil’den bir daha haber alınamadı.”

    “6 YILDIR SORUMLULAR HAKKINDA DAVA AÇILMADI”

    2011 yılında hazırlanan TBMM İnsan Hakları Komisyonu raporunda; Cemil Kırbayır’ın gözaltında öldürüldüğü ve bedenin bilinmeyen bir şekilde yok edildiği kararına varıldığını kaydeden Sürer, raporda kaybetme suçuna karışan asker, polis ve Mit mensuplarının açık kimliklerinin yer aldığını ve komisyonun tüm belge, bilgi ve beyanları göndererek Kars Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunduğunu ancak Kars Cumhuriyet Başsavcılığı 6 yıldır sorumlular hakkında dava açmadığını vurguladı.

    “HÜKÜMET’İN AHİM’E GÖNDERDİĞİ SAVUNMADA 12 EYLÜL SAVUNULDU”

    İç hukuktan sonuç alamayan İHD avukatı Eren Keskin’in davayı AİHM’e taşıdığını ifade eden Sürer, “Hükümet bu yıl AİHM’e gönderdiği savunmada, Anne Berfo Kırbayır’ın 26 Ekim 2011 tarihli başvuruyu yaptıktan sonra öldüğünü, varislerinin de davayı onun ölümünden sonra sürdürme niyeti olduğunu gösteren bir bilgi ya da belge yoktur diyerek, AİHM’in yargılamayı dava listesinden çıkarmasını istedi. Ayrıca savunmada Cemil Kırbayır’ın gözaltında kaybedilmesiyle ilgili; “Bu tekil olayın darbe rejiminin toplumun bir kesimine karşı devlet politikası çerçevesinde olduğuna dair bir bulgu yoktur” denilerek 12 Eylül savunuldu” dedi.

    “BERFO ANANIN MÜCADELESİNİ SÜRDÜRECEĞİZ”
    105 yıllık ömrü oğlunu bulmaya yetmeyen Berfo Kırbayır’ın, Cemil’e ulaşma mücadelesi çocukları, torunları ile süreceğini belirten Sürer, Berfo annenin bıraktığı yerden Cemil Kırbayır’ı aramaya faillerinden yargı yoluyla hesap sormaya devam edeceğini söyledi. (HABER MERKEZİ)

  • CHP’li Tanrıkulu, TV10 ve İMC TV’nin mal varlıklarının satışa çıkarılmasını meclise taşıdı

    CHP’li Tanrıkulu, TV10 ve İMC TV’nin mal varlıklarının satışa çıkarılmasını meclise taşıdı

    CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, OHAL sürecinde kapatılan basın kuruluşlarının mallarının TMSF tarafından satışa çıkarılmasını Meclise taşıdı.

    OHAL sürecinde hukuksuz bir biçimde kapatılan basın kuruluşlarının mallarının Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) tarafından satışa çıkarılmasını CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu Meclis gündemine taşıdı.

    Tanrıkulu, Başbakan Binali Yıldırım’a, “Başbakanlığa bağlı Tasarruf Mevduatları Sigorta Fonu’nun, OHAL sürecinde kapatılan İMC TV ve TV10’un mallarını, yargı sürecini beklemeden satışa çıkarmasının sebebi nedir?” diye sordu.

    OHAL süreciyle birlikte baskınlar yapılarak el konulan İMC TV, TV10, Jiyan TV, Azadi TV, Radyo Nur, Meydan, Yayına Bakış, Yeni Hayat, Kocaeli Manşet, Demokrat Gebze gazetesi ve Dost Ajansın demirbaş eşyalarının satışa çıkarılması, kurulan OHAL Komisyonunun mağduriyetleri giderme iddiasını da çürüttüğüne dikkat çeken Sezgin Tanrıkulu, “Zira söz konusu basın kuruluşlarından İMC TV, TV10, Yeni Hayat TV, Jiyan TV, Azadi TV, Gün TV, Van TV el konan demirbaşlarının iadesi konusunda OHAL Komisyonuna başvuru yapması, internet formunda söz konusu kuruluşların isimleri olmadığı yapılamamıştır. Ayrıca basına yansıyan bilgilere göre İMC TV ve TV10’un İdare Mahkemelerinde yaptıkları itiraz daha devam ederken; yargının bu konuda vermesi muhtemel herhangi bir kararını beklemeden TMSF’nin bu kuruluşlara ait eşyaları apar-topar satışa çıkarması da düşündürücüdür” dedi.

    YAYIN HAYATLARINA DÖNEBİLECEKLER Mİ?

    Tanrıkulu, Başbakan Binali Yıldırım’dan şu sorulara yanıt vermesini istedi:

    – Başbakanlığa bağlı Tasarruf Mevduatları Sigorta Fonu’nun, OHAL sürecinde kapatılan İMC TV ve TV10’un mallarını, yargı sürecini beklemeden satışa çıkarmasının sebebi nedir?

    – Basına yansıyan bilgilere göre İMC TV yöneticileri, el konulan mallardan bazılarının kendilerine zimmetli Reuters ekipmanı olduğunu, bazı malların ise başka bir şirkete ait olduğunu ifade etmektedir. Bu durumda hangi dayanakla İMC TV binasında el konulan her malzeme, sahibine bakılmaksızın satışa çıkarılabilmektedir?

    – El konulan basın kuruluşlarının mallarının, ederinden çok daha düşük fiyata satışa çıkarıldığı iddiası doğru mudur? Bu iddia doğruysa, TMSF ne amaçlamaktadır?

    -Kapatılan basın kuruluşlarının mallarının iktidara yakın şirketlere satılması mı planlanmaktadır?

    – Söz konusu basın kuruluşları KHK ile kapatılmadıkları için OHAL Komisyonuna da başvuramamakta, yargı sürecinin de yılları alabileceği ifade edilmektedir. KHK ile kapatılmamış ama OHAL döneminde el konulmuş basın kuruluşlarının da OHAL Komisyonuna başvuru yapabilmesi için herhangi bir düzenleme yapacak mısınız?

    – OHAL döneminde kapatılan söz konusu basın kuruluşlarının tekrar yayın hayatlarına başlamaları söz konusu olacak mıdır?”

    (HABER MERKEZİ)

  • ‘Ben neden bir günün annesiyim?’-VİDEO

    ‘Ben neden bir günün annesiyim?’-VİDEO

    PİRHA-Cumartesi Anneleri eyleminin 643. haftasında Galatarasay Meydanı’nda buluşan kayıp yakınları 1995 yılında Mardin Ömerli’de gözaltına alınarak kaybedilen Cemil Çelik için adalet istediler.

    Haberin Videosu

    Cumartesi Anneleri eyleminin 643. haftasında kayıp yakınları ve insan hakları savunucuları 1995 yılında gözaltında kaybedilen Cemil Çelik’in akıbetinin açıklanması talebiyle Galatasaray Meydanı’nda bir araya geldiler.

    Eylemde açılan “Failler belli kayıplar nerede?” pankartının üzerine “Nuriye ve Semih yaşasınlar” yazısı ile kırmızı karanfiller ve barışı temsilen beyaz tülbentler kondu. Eyleme CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, kayıp yakınları ve insan hakları savunucuları katıldı.

    Eylemde 136 gündür işlerine geri dönme talebiyle açlık grevinde olan eğitimciler Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın taleplerinin kabul edilmesi istendi. Ayrıca insan hakları savunucularına yönelik baskılara son verilmesi talep edildi.

    “BİR GÜN MUTLAKA SİZİN İÇİN DE ADALET İSTEYECEĞİZ”

    Eylemde ilk olarak konuşan CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu AKP’nin iktidara geldiği dönemde sadece Şırnak ve Diyarbakır’da sokağa çıkma yasağının olduğunu ancak şimdi ise Türkiye genelinde bir yıldır OHAL’in hüküm sürdüğünü kaydetti. İnsan haklarının askıya alındığını söyleyen Tanrıkulu yargıya şöyle seslendi: “Bir gün mutlaka sizin için de herkes için adalet diyeceğiz.”

    “BUGÜN HEM DUYGU YÜKLÜ HEM ÖFKELİYİM”

    Tanrıkulu’nun ardından konuşan Murat Yıldız’ın annesi Hanife Yıldız Suruç ailelerinin acısını paylaştığını belirtti. Bugün hem duygu yüklü hem de öfkeli olduğunu söyleyen Hanife Yıldız, “Duygu yüklüyüm çünkü bir anneyim. Öfkeliyim çünkü ben neden bir günün annesiyim?” dedi. Hükümetin “Var mı bize yan bakan?” dediğini ifade eden Hanife Yıldız “Var elbet. Bugün yurt dışı olsun, komşu ülkeler olsun sizi bizden daha iyi tanıyorlar” şeklinde konuştu. Hanife Yıldız oğlunun doğum günü için yazdığı “Ne çare” adlı şiiri okudu:

    “…Yine bir doğum günün arifesindeyim
    Çok üzgünüm çok. Ne bir pasta keseceğim
    Ne de iyi ki doğdun canım oğlum, Muradım, arkadaşım
    Diyebileceğim benim yakışıklı oğlum…
    Ne çare ne çare dostlar
    Bu acıya, bu hasrete sizlerden
    Yok mu bana bir çare?”

    “OHAL UZATILARAK KEYFİ YÖNETİM KALICILAŞTIRILMAYA ÇALIŞILIYOR”

    Haftanın basın metnini okuyan Cumartesi İnsanlarından Gülseren Yoleri, OHAL’in hukuksuz bir şekilde uzatılarak keyfi yönetimin kalıcılaştırılmaya çalışıldığını vurguladı. “İnsan haklarının korunması ve geliştirilmesi mücadelesinin aynı zamanda insan  olma mücadelesi olduğuna dikkat çeken Yoleri, insan hakları savunucularının üzerindeki baskılara ve hukuk dışı uygulamalara son verilmesini istedi.

    22 yıl önce Mardin Ömerli’de gözaltına alınarak kaybedilen ve failleri cezasızlıkla korunan Cemil Çelik’i unutmadıklarını dile getiren Yoleri, 26 Eylül 1995 tarihinde Ömerli’de bir kahvehanede oturan Cemil Çelik’in yanına iki sivil polisin gelip kendisine “Sen Necim Çelik misin?”  diye sorduklarını, Cemil Çelik’in de “Hayır ben Cemil Çelik’im” dedikten sonra polislerin yanından ayrıldığını, Cemil Çelik’in tedirgin olarak oğlu Suat Çelik’in dükkanına gittiğini, kısa bir süre sonra aynı iki sivil polisin dükkana gelip zor kullanarak Cemil Çelik’i gözaltına aldığını ifade etti.

    Cemil Çelik’in ailesinin bir tanıdıkları aracılığıyla emniyette görevli bir komiserden Cemil Çelik’in başka bir birim tarafından gözaltına alınarak emniyete götürüldüğü bilgisini aldığını belirten Yoleri, “Emniyete başvuran aile ‘Bizdeydi götürdüler’ cevabını aldı. Bunun üzerine aile Cumhuriyet Savcılığı’na başvurdu. Gözaltına alındığı reddedilen Cemil Çelik’ten bir daha haber alınamadı” dedi.

    Cemil Çelik’in akıbetinin gizlendiğini, etkin bir soruşturma yürütülmediğini kaydeden Yoleri, Cemil Çelik için adalet istemekten vazgeçmeyeceklerini belirtti. (HABER MERKEZİ)

  • CHP’li Tanrıkulu’ndan kayyum raporu: Asimilasyon, inkar ve imha

    CHP’li Tanrıkulu’ndan kayyum raporu: Asimilasyon, inkar ve imha

    CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, görevden alınan DBP’li belediye başkanlarının yerine atanan kayyumların uygulamaları konusunda hazırladığı raporu, fotoğraflar eşliğinde açıkladı.

    CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, görevden alınan DBP’li belediye başkanlarının yerine atanan kayyumların uygulamaları konusunda hazırladığı raporu, fotoğraflar eşliğinde açıkladı.

    “KAYYUM BÖLGEDE KİMİ TEMSİL ETMEKTEDİR?”

    CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu hazırladığı ‘kayyum’ raporunda, Eylül 2016 tarihinden itibaren DBP’li belediyelerin eş başkanlarının görevden alınmaları veya tutuklanmaları üzerine atanan kayyumların uygulamaların bölgede ciddi rahatsızlıklar yarattığını, halkın kendi oylarıyla seçtiği belediye başkanları yerine Ankara’dan atanan kayyumların yerel yönetimin başına getirilmesinin kendisinin zaten bölge halkının iradesine yönelik saygısızlık olduğunu söyledi. Bu uygulamanın kendisinin bölge halkında derin bir incinme yaratırken, kayyumların gerçekleştirdikleri faaliyetler de bu duyguyu daha da derinleştirdiğini belirterek, şöyle dedi:

    “Kayyumların, bölgedeki çeşitli heykel, anıt, dikit veya sembolleri, bölge halkının ortak acı veya mirasını anımsatan yapıları kaldırtmaları meşru olmadığı gibi hiçbir izahı da mümkün değildir. AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın her seçim propagandasında adını ağzından düşürmediği Ahmedi Hani’nin anıtını yıkan kayyum bölgede kimi temsil etmektedir?

    Tıpkı Nazım Hikmet gibi, Kürtlerin milli şairi olan Cegerxwîn ismine tahammül edemeyip tabelasını söken kayyum bölgede kimi temsil etmektedir?

    Diyarbakır’ın tarihi mirası olan Dört Ayaklı Minare’nin zedelenmesine basın açıklamasıyla tepki gösterdiği sırada katledilen insan hakları savunucusu, Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi’nin ismini parktan sildiren kayyum bölgede kimi temsil etmektedir?

    12 yaşında, 13 kurşunla, babasıyla birlikte katledilen Uğur Kaymaz’ın, eski milletvekili Ortan Doğan’ın, Roboski’de katledilen 34 köylünün anıtını söktüren kayyumlar bölgede kimi temsil etmektedir?

    Tarihe dair ne varsa silip süpüren, Kürtçe tabelaya bile tahammül göstermeyen, bölge halkının iradesine de kültürüne de diline de saygısı olmayan bu kayyumlar ne hedeflemekte ve kimi temsil etmektedir?

    Özellikle bölgedeki kadınların ekonomik ve sosyal yaşama katılımını artırmayı hedefleyen projelerin iptal edilmesi, kurumların kapatılması veya devredilerek etkisizleştirilmesindeki amaç nedir?

    Belediyelerin desteği ve kadınların kendi inisiyatifleriyle, kadın bakış açısıyla gerçekleştirdiği çalışmaların iptalinin veya engellenmesinin, çocuklar için geliştirilen projelerin iptalinin, belediye bünyesinde çalışan tiyatrocuların ihracının yerel yönetimle değil doğrudan siyasal bir hedefle ilgisi vardır. Bu siyasi hedefin adı da açıktır: Asimilasyon, inkâr ve imha! Oysa AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan defalarca ‘asimilasyon ve inkâra son verdik’ demişti.”   (HABER MERKEZİ)

  • CHP, Gülmen ve Özakça için Meclis araştırması istedi

    CHP, Gülmen ve Özakça için Meclis araştırması istedi

    CHP İstanbul Milletvekili Tanrıkulu, TBMM’nin Gülmen ve Özakça’nın açlık grevine son vermesi için gerekli koşulların oluşmasını sağlamaya çalışması amacıyla, Meclis Araştırması istedi.

    CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, TBMM Başkanlığı’na sunduğu araştırma önergesinin gerekçesinde, 11 Mart’ta başladıkları açlık grevleri, 131 güne yaklaşan ve çok ciddi sağlık sorunlarıyla karşı karşıya kalan Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın cezaevinde tutulmalarının, sağlık sorunlarının her geçen gün daha da ciddileşmesi riskini artırdığını belirterek Meclis Araştırması istedi.

    Dünyanın hiçbir yerinde, en otoriter, antidemokratik ülkelerde bile dört ayı aşan açlık grevine hükümetlerin sessiz kalmadıklarını ifade eden Tanrıkulu, şunları kaydetti:

    “Ancak ne yazık ki AKP Hükümeti, ciddi sağlık riskiyle karşı karşıya bulunan iki eğitimciyi ağır cezaevi koşullarında ölüme terk etmiştir. Gülmen ve Özakça’nın açlık grevinde çoktan kritik eşiği aştığı hekimler tarafından açıklanmış, iki eğitimcinin kalp yetmezliği başta olmak üzere çok ciddi sağlık sorunları yaşadıkları belirtilmiştir.

    Gülmen ve Özakça, tüm çağrılara rağmen işe iadeleri gerçekleşene kadar açlık grevini sürdüreceklerini açıklamışlardır. Her ne kadar açlık grevi tasvip edilmese de, iki eğitimci bu konudaki kararlılıklarını sürdürmektedir. Ayrıca açlık grevindeki Semih Özakça’nın yine KHK ile ihraç edilen eşi Esra Özakça da eşinin talebi karşılanana kadar açlık grevini sürdüreceğini açıklamıştır. Esra Özakça’nın açlık grevi de kritik aşamaya yaklaşmaktadır.

    İki eğitimcinin işe iade taleplerinin TBMM bünyesinde oluşturulan OHAL Komisyonu tarafından incelenip sonuçlandırılmasını beklemek, tüm dünyanın dikkatle izlediği açlık grevindeki eğitimcilerin yaşamlarını riske atmaktır. Zaten AKP Hükümetinin yargısız infazla iki eğitimciyi terör örgütü üyesi olarak yaftalaması, yargının verdiği siyasi tutuklama kararı, Gülmen ve Özakça’nın hayatlarını riske atmıştır. Bu bakımdan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin vakit kaybetmeksizin bu olayı her yönüyle incelemesi ve iki eğitimcinin açlık grevine son vermesi için gerekli koşulların oluşmasını sağlamaya çalışması amacıyla Anayasa’nın 98’inci, İç Tüzüğün 104’üncü ve 105’inci maddeleri gereğince Meclis Araştırması açılması için gereğini saygılarımızla arz ve teklif ederiz.”

     

  • Anne Güney: Seni kaybedemezler oğul çünkü resmini gözüme çizdim-VİDEO

    Anne Güney: Seni kaybedemezler oğul çünkü resmini gözüme çizdim-VİDEO

    PİRHA-Cumartesi Anneleri eyleminin 637. haftasında özel kanunla 10 Haziran 1981’de Gaziantep E Tipi Cezaevi’nde idam edilen 24 yaşındaki Veysel Güney’in mezar yerinin açıklanması talep edildi. Eylemde aradan geçen 36 yıl boyunca hiçbir şeyin değişmediği hala kayıplar ve yargısız infazların devam ettiği vurgulandı.

    Haberin Videosu

    Kayıplarının akibetini sormak ve adalet aramak için her hafta Cumartesi günü Galatasaray Meydanında bir araya gelen Cumartesi Anneleri bu hafta 24 yaşında özel kanun ile idam edilerek bedeni kaybedilen Veysel Güney’in mezar yerinin açıklanmasını talep ettiler.

    HDP İstanbul Milletvekili Pervin Buldan, CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, sanatçı Pınar Aydınlar kayıp yakınlarının katıldığı eylemde “Failler belli kayıplar nerede?” pankartı açılarak üzerine kayıpların resimleri, kırmızı karanfiller ve barışı temsilen beyaz tülbentler kondu.

    Eylemde açlık grevlerinin 94. gününde olan eğitimciler Nuriye Gülmen ve Semih Özakça ölüm riski taşıdıkları ifade edildi. Ayrıca onların insan haklarına saygı ve insan onurunu içeren taleplerinin kabul edilmesi istendi.

    “YARGISIZ İNFAZLAR SİYASİ FAALİYET HALİNE GELDİ”

    Eylemde ilk olarak konuşan HDP İstanbul Milletvekili Pervin Buldan haftalardır, aylardır hatta yıllardır kayıpların bulunması ve faillerin yargılanmasının talepleri arasında olduğunu ancak ülkeyi yönetenlerin hiçbir adım atmadığını belirtti. Ölümlerin, kayıpların ve yargısız infazların bu ülkenin siyasi faaliyetleri haline geldiğinin altını çizen Buldan bir insanı yok etmenin bu kadar kolay olmadığını, kayıplar bulunana ve sorumlular yargılanana kadar çığlıklarını yükseltmeye devam edeceklerini vurguladı.

    “SİVİL ÖLÜMLER DEVAM EDİYOR”

    Buldan’ın ardından konuşan CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu Veysel Güney’in kaybedilmesinin ardından geçen 36 yılda hiçbir şeyin değişmediğine dikkat çekerek “Bugün de iktidar söylemlerini idam üzerinden devam ettiriyorlar. Değişen bir şey yok. Sivil ölümler devam ediyor. Onlardan ikisi açlık grevinde olan eğitimciler” dedi. Tanrıkulu, TİHV temsilcisinin tutuklanmasına değinerek insan haklarının onlar için de lazım olacağını dile getirdi.

    “HUKUK SKANDALINDAN DA ÖTE”

    Güney ailesinin avukatlarından olan Ercan Kanar, Veysel Güney olayının bir hukuk skandalında da öte 12 Eylül’ün kendisi ve aynası olduğunu belirterek “AKP iktidarının da aynasıdır” şeklinde konuştu. Veysel Güney’e ne alt derece mahkemelerde ne de askeri mahkemelerde savunma hakkının bile tanınmadığını söyleyen Kanar, İHD olarak insanlığa karşı suç işleyenlerin yargılanması için 2011 yılında Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunduklarını ancak davanın zaman aşımından düşürüldüğünü belirtti. Anayasa Mahkemesi’ne başvurularının da reddedildiğini ifade eden Kanar AİHM’e başvurdukları ve AİHM’in kararını bekledikleri bilgisini verdi.

    “DEVLET VE İNSANLIK İÇİN BİR KARA LEKE”

    TİHV’in Türkiye ile ilgili raporuna değinen Kanar, Cizre, Sur ve Nusaybin’de çatışmalarda öldürülenlerin cenazelerini kimlik tespiti için beklediğini ekledi. Türkiye’nin uluslararası ceza mahkemesinde taraf olması gerektiğinin altını çizen Kanar Türkiye’nin uluslararası ceza mahkemesinde taraf olmaması devlet için de insanlık için de bir kara leke olduğunu ifade etti.

    “36 YILDIR VEYSEL SİZLERLE BULUŞMAYI BEKLİYOR”

    Veysel Güney’in mezarını aramada ailesi ile birlikte çaba gösteren Ethem Dinçer’in Veysel için yazdığı mektup okundu. Mektupta şu ifadeler yer alıyor. “Benim güzel annelerim… 36 yıldır Veysel sizlerle buluşmayı bekliyor. Darbeci katiller 1981’in 10 Haziran’ında idam ettiler onu. Hem de isnat ettikleri bir suçu işlemediği halde. Ve bu suç araştırılması diye cenazesini kaybettiler. Ailesine yazdığı son mektubu bile vermediler. Neyse ki sizler de, ailesi de, arkadaşları da mektubunu ve cenazesinin aramaktan vazgeçmediniz. Mektubu 26 yıl sonra bulundu ama cenazesi ne yazık ki hala bulunamadı…”

    “GÖZÜ AÇIK GİDEN BİR CUMARTESİ ANNESİNİN HESABININ SORULMASINI İSTİYORUM”

    Güney ailesi adına konuşan Veysel Güney’in yeğeni Doğan Güney şunları belirtti: “36 yıl önce bir annenin evladını hukuksuz bir şekilde elinden aldılar ve katlettiler. 30 yıl boyunca sadece 1 dakikalık bir görüşmeye izin verildi. 30 yıl boyunca 1 dakikayla yetindi o anne. Mezarını bile çok gördüler. Gözü açık giden bir Cumartesi Annesinin hesabının sorulmasını istiyorum”

    “BEDENİ KAYBEDİLDİ”

    Basın metinini okuyan Cumartesi insanlarından Yeter Gülcan şunları dile getirdi: “36 yıl önce bugün, 10 Haziran 1981 tarihinde, Veysel Güney idam edildi ve Veysel’in ailesine teslim edilmeyen bedeni kaybedildi.
    Anne Zeynep Güney 86 yaşında aramızdan ayrılmadan evvel, yıllarca, bu meydandan aynı öfke, aynı acı ve aynı dirençle şu sözleri haykırdı: ‘Seni kaybedemezler oğul çünkü resmini gözüme çizdim./ Adını dilime yazdım./Mezarını kalbime kazdım.”

    36 yıl sonra anne Zeynep Güney’in bıraktığı yerden mücadeleye devam ettiklerini belirten Gülcan Veysel Güney’in ilk ifadesini alan ve idamında hazır bulunan savcı Mete Göktürk’ün “Adaleti Gördünüz mü?” adlı kitabında onu suçlayacak delillerinin olmadığını açıkladığını kaydetti.

    “TÜM HUKUKİ GİRİŞİMLER SONUÇSUZ KALDI”

    Ailesi ve arkadaşlarının  yıllarca Veysel Güney’in mezarını bulmak için mücadele ettiğini ifade eden Gülcan “Bütün mercilere başvurular yapıldı; kampanyalar yürütüldü; hukuk mücadelesi verildi. Milletvekilleri soru önergeleri ile konuyu defalarca meclisin gündemine taşıdı. Bu girişimlerin tümü sonuçsuz kaldı. Savcılıklara yapılan başvurular takipsizlikle sonuçlandı. Devlet her ay emekli maaşı ödediği Yüzbaşı Burhan Erdem’i bulamadığını iddia etti” şeklinde konuştu. (Haber Merkezi)