Etiket: siyaset

  • Sanat, siyaset ve akademi camiasından Karakaya köyünün direnişine destek-VİDEO

    Sanat, siyaset ve akademi camiasından Karakaya köyünün direnişine destek-VİDEO

    PİRHA- Sanat, siyaset ve akademi camiasından bir çok isim Çorum’un Sungurlu ilçesine bağlı Karakaya köyünde yapılmak istenen taş ocağına karşı tüm duyarlı kamuoyunu desteğe çağırarak, köylülelerin direnişinin yanında oldukları mesajını verdi.

    Çorum’un Karakaya köyü yakınında planlanan taş ocağı ve kırma-eleme tesisi için Çorum Valiliği Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü “ÇED olumlu” kararı vermiş ve  köylüler kararın yetki aşımıyla alındığını savunarak yargıya başvurmuştu.

    Aynı zamanda 68 kuşağının devrimci önderlerinden İbrahim Kaypakkaya’nın doğduğu köy olan Karakaya’da, köylüler taş ocağına karşı hukuksal mücadele başlatmıştı.

    Taş ocağı madenine karşı köylülerin direnişi sürerken, sanat, siyaset ve akademi camiasından birçok isim, tüm duyarlı kamuoyunu Karakaya köylülerine destek olmaya çağırdı.

    “YAŞAM ALANLARINI SAVUNANLARIN MÜCADELESİNİN YANINDAYIZ”

    Sanat, siyaset ve akademi camiasından isimlerin çağrıları şöyle:

    Eğitim-Sen Eski Genel Başkanı Nejla Kurul: Karakaya köyü bugün tehdit altında. Köylüler tehditin farkında ve taş ocağı madenine karşı direniyorlar. Karakaya köyünde taş madenine hayır diyoruz.

    Şair Şükrü Erbaş: Size sular deniliyor, siz taş ocağı diyorsunuz. Size hayatımız deniliyor, siz taş ocağı diyorsunuz. Biz yaşamı, siz ölümü savunuyorsunuz. Bunu yapmayın.

    EMEP Milletvekili Sevda Karaca Demir: Karakaya’nın mücadelesi yalnız değil. Kaz Dağları’ndan Munzur’a, Hasankeyf’ten Salda’ya kadar yaşam alanlarını savunmak için direniliyor. Her direniş tek bir köyün değil, hepimizin yaşam hakkının mücadelesi.

    Şair ve Fotoğraf Sanatçısı Mehmet Özer: Ağaçlarımızın gökyüzüne uzanan ellerimizdir bizim. Taş ocağı doğamızı katletmek, dağımızı parçalamak istiyor. Can ve mal güvenliğimizi tehdit ediyor. Bizde aklımızla, kalbimizle yaşam alanlarını, dağını savunan Çorum Sungurlu Karakaya köylülerinin yanındayız.

    İkizköy Muhtarı Nejla Işık: Karakaya köyünde toprağı, havası, suyu için mücadele eden köylüleri Akbelen’den sevgiyle selamlıyoruz. Mücadeleleri mücadelemizdir, yalnız değiller.

    Fatih Mehmet Maçoğlu: Karakaya köyündeki taş ocağına karşı köylülerin meşru direnişi var. Köylülerin yaşam alanlarını şirketlere peşkeş çekenlere karşı mücadele veriliyor. Köylülerin mücadelesini sahipleniyor ve selamlıyorum.

    “TAŞ OCAĞI PROJESİNİ DURDURUN!”

    Prof. Dr. Özlem Şahin Güngör: Gözü doymayan vahşi madenciler bilsinler ki bizim onlara verecek ne bir damla suyumuz, ne bir dal yaprağımız, ne de tek avuç toprağımız var.

    Sanatçı Oğuz Boran: Karakaya köyünün sırtını verdiği dağa bir şirket taş ocağı yapmak istemekte. Karakaya köylüleri 5 aydır direniş göstermektedir. Direnişlerinin yanındayız ve bu yanlıştan dönülmesi çağrısında bulunuyoruz.

    Sanatçı Efkan Şeşen: Karakaya köylüleri yapılmak istenilen taş ocağı ile doğalarının yok olmasını istemiyorlar. Seslerini duyurmaya çalışıyorlar.

    Sanatçı Suavi: Karakaya köyünün yaslanmış olduğu dağı  taş ocağına çevirmek istiyorlar. Valilik izninin verilmiş olması köyü ve oradaki yaşamı allak bullak etmektedir. O halkın yaşam hakkına ve mal güvenliğine saygı duyun.

    Sanatçı Orhan Aydın: Bu bir akıl tutulması değil ise nedir? İnsanlığın yaşam alanlarına saldırmaktan vazgeçin. Bırakın Karakaya köyü özgür yaşasın.

    SOL Parti Eş Sözcüsü İlknur Başer: Halka rağmen bu projeyi uygulayamazsınız. Gelin halk için, yaşam için bir karar verin ve taş ocağı projesini durdurun.

    Yazar ve Çevirmen Emrah Cilasun: İbrahim Kaypakkaya’nın köyü olan Karakaya köyünün yanındayım. Çeliker Holding, köyden defol diyorum ve herkesi destek olmaya çağırıyorum.

    (HABER MERKEZİ)

  • CHP Grup Toplantısı-CANLI

    CHP Grup Toplantısı-CANLI

    CHP Genel Başkanı Özgür Özel, partisinin Meclis’teki Grup Toplantısında konuşuyor.

    HABER MERKEZİ

  • Veli-Der’den hükümete tepki: Çocuklarımızı siyasetinize alet etmeyeceğiz

    Veli-Der’den hükümete tepki: Çocuklarımızı siyasetinize alet etmeyeceğiz

    PİRHA- Veli-Der 31 Mart yerel seçimler öncesi okullarda öğrencilere dönük iktidarın siyasi çalışmalar yürütmesine tepki gösterdi. Yapılan açıklamada, “Veli-Der olarak çocuklarımızın siyasal iktidarın seçim çalışmalarının nesnesi olmasını kabul etmiyoruz. Tarikatlara, cemaatlere ve siyasi partilere okullarda yer yoktur” denildi. 

    Öğrenci Veli Derneği (Veli-Der) 31 Mart yerel seçimlerine sayılı günler kala iktidarın cemaatlerle işbirliği yaparak okullarda propaganda yapmasına ve kimi okulların bahçelerinde aday pankartlarının açılmasına tepki gösterdi.

    Veli-Der tarafından yapılan yazılı açıklamanın öne çıkan başlıkları şöyle:

    “Geçen hafta Cuma günü İstanbul’un Maltepe ilçesinde; Kaymakamlık ve İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünden onaylı ücretsiz tiyatro etkinliği adı altında, her okuldan 70-80 öğrenci toplanarak TÜGVA’nın tiyatro etkinliğine götürülmüş, öğrenciler tiyatro seyrederken “bir büyüğümüz” var diyerek, AKP Maltepe Belediye Başkan Adayı Kadem Ekşi sahneye çıkarılmıştır. Kadem Ekşi sahneden ‘ücretsiz tiyatro seyretmeye gelen öğrencilere’ hitap etmiştir. AKP’nin Maltepe Belediye Başkan Adayı Kadem Ekşi, öğrencilerimiz tiyatrodan çıkarken kendi projelerini tanıttığı kitapçığı ücretsiz şekilde çocuklarımıza dağıtmıştır. Yine Maltepe ilçesindeki 12 liseye gelen yazıda 11. ve 12. sınıf öğrencilerinden 75’er öğrenci belirlenerek ertesi günlerdede yapılacak tiyatro gösterimine TÜGVA’nın araçlarıyla götürüleceği belirtilmektedir.

    “OLAYLARIN TAKİPÇİSİ OLACAĞIZ”

    Veli-Der olarak çocuklarımız siyasal iktidarın seçim çalışmalarının nesnesi olmasını kabul etmiyoruz. Maltepe ilçemizde yaşanan bu olayın münferit bir olay olmadığını ve ülkemizin genelinde yaşandığını biliyoruz. Diğer taraftan hemen hemen tüm okulların dış duvarları özellikle iktidar partisi başta olmak üzere siyasi partilerin belediye başkan adaylarının pankartlarıyla donatıldığını da görüyoruz. Bu ve bu gibi olayların takipçisi olacağımızın bilinmesini isteriz.

    “BİR ÖĞÜN ÜCRETSİZ YEMEK VERİN”

    Okullarımız bilim yuvasıdır. Tarikatlara, cemaatlere ve siyasi partilere okullarda yer yoktur. Bu nedenle Veli-Der olarak biz MEB’in tarikatlar, cemaatler ve tüm gerici vakıf ve derneklerle imzaladığı tüm protokollerin iptal edilmesini istiyoruz. Okullarımızın ve çocuklarımızın iktidarın seçim çalışmalarında kullanılmalarını Veli-Der olarak asla kabul etmiyoruz. MEB öğrencilerimiz için bir şey yapmak istiyorsa; öncelikli olarak yaşanan derin yoksulluktan etkilenerek, okula aç gelip aç giden öğrencilerimize bir öğün ücretsiz sıcak yemek ve su vermelidir.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Gültekin’in ‘Siyasal Alevicilik’ sözlerine AVF Başkanından sert tepki: Sığ, bilinçsiz!-VİDEO

    Gültekin’in ‘Siyasal Alevicilik’ sözlerine AVF Başkanından sert tepki: Sığ, bilinçsiz!-VİDEO

    PİRHA- Gazeteci Levent Gültekin’in konuk olduğu Medyascope’de, “Siyasal Alevicilik yapılıyor” sözleri tepki çekti. Alevi Vakıfları Federasyonu Genel Başkanı Haydar Baki Doğan, Gültekin’e Twitter’dan verdiği yanıtta, “Çok sığ ve basit bir altyapınız ile yeni sosyolojik yaklaşımlar yapma hevesindesiniz. Alevilerin siyaset yapma hakkını elinden almaya yönelik bilinçsizce bir davranış içindesiniz” dedi. 

    Medyascope’den Ruşen Çakır’a konuk olan Gazeteci Levent Gültekin’in “Siyasal Alevicilik yapılıyor” sözleri tepki çekti.

    Gültekin, konuşmasında “Bu kurguyu dağıtmalıyız. Bir tarafta İslamcı otoriter lider, öbür tarafta ‘siyasal Alevicilik’, öbür tarafta milliyetçilik, öbür tarafta Kürtçülük… Türkiye bu dört ayak arasına sıkıştırılmak isteniyor” ifadelerini kullandı.

    Twitter’dan Levent Gültekin’e tepkiler geldi. Alevi Vakıfları Federasyonu Genel Başkanı Haydar Baki Doğan, Levent Gültekin’e sert tepki gösterdi.

    Doğan, “Alevi Federasyon başkanı olarak bu sözleri dinlerken sizin adınıza, ülkem ve insanlık adına utandım. Çok sığ ve basit bir altyapınız ile yeni sosyolojik yaklaşımlar yapma hevesindesiniz. Alevilerin siyaset yapma hakkını elinden almaya yönelik bilinçsizce bir davranış içindesiniz” dedi.

    Doğan ayrıca, “Dünyanın her yerinde ezilenler sol partilerde birleşmiş ve kendini korumaya almışlardır. Aleviler AKP’ye mi gitsin, MHP’ye mi yönelsin? Tabii ki bir Alevinin doğal olarak siyaset yapacağı yer merkez sol CHP olması son derece doğaldır” ifadelerini kullandı.

    PİRHA/İSTANBUL

     

  • Ferhat Tunç: Gündelik siyasetle ilişkimi şu an için kestim, müziğe yoğunlaşacağım

    Ferhat Tunç: Gündelik siyasetle ilişkimi şu an için kestim, müziğe yoğunlaşacağım

    PİRHA- Sanatçı Ferhat Tunç, şu an için güncel siyasetle ilişiğini kestiğini açıkladı. Yazılı bir açıklama yapan Tunç, kararımın bir küsme, mücadeleden çekilme gibi algılanmasını istemediğini belirterek, “Siyasetin de bir an önce umudu azaltan değil, dirilten ve topluma hak ettiğini veren düzeye gelmesini dilerim” dedi. 

    Milletvekili Genel Seçimi ve Cumhurbaşkanı Seçimi’nin ardından tartışmalar devam ederken, Sanatçı Ferhat Tunç, şu an için güncel siyasetle ilişiğini kestiğini duyurdu.

    Her zaman olduğu gibi müziğe yoğunlaşarak kalıcı eserler sunmanın çabası içinde olacağını belirten Tunç, “Bilinmesini istiyorum ki müziğimi her zaman halk için yaptım, öyle de devam edecek” dedi.

    Kararımın bir küsme, mücadeleden çekilme gibi algılanmasını istemediğini ifade eden Tunç, “Zaten siyasette aktif bir konumum yok, kararım bir sanatçının protestosu olarak görülebilir ve umudumun diri olduğunun bilinmesini isterim. Siyasetin de bir an önce umudu azaltan değil, dirilten ve topluma hak ettiğini veren düzeye gelmesini dilerim” diye belirtti.

    Sanatçı Ferhat Tunç’un açıklaması şöyle:

    “Kırk yıllık sanat hayatım boyunca, yaşadığımız o toprakların acısını ve sevincini şarkılarına taşıyan bir sanatçı oldum. Herkesin derdini tasasını, mücadelesini işleyen şarkılardı bunlar. Bu duyarlılık, beni hiç düşünmediğim halde aktif siyaset alanına da çekti. Sanatçı kimliğimin yanında, gündelik siyaseti de bu vesileyle yorucu olmakla birlikte deneyimlemiş oldum.

    “ÜLKEYİ TERK ETMEK ZORUNDA KALDIM”

    Bu sürece dair söylediğim her şey, attığım her adım ne yazık ki dava konusu yapıldı. Hakkımda açılan sayısız dava ve aldığım hapis cezaları nedeniyle ülkeyi hiç istemediğim halde terk etmek zorunda kaldım. 5 yıla yakın bir zamandır evimden ve ülkemden uzaktayım. Doğrusu bu sürecin bu kadar uzun süreceğini hiç düşünmemiştim.

    Tüm insanların yaşam hakkına aynı mesafede duruyorum. Birbirimize iyilik ve cesaret bulaştırarak ayakta ve hayatta kalacağımıza inanıyorum. Demokrasinin, insan hak ve özgürlüklerin tüm insanlar için vazgeçilmez olduğuna inanıyorum. Haliyle sanatın ve sanatçının hiçbir tehdit altında kalmadan özgürce kendini ifade etmesinin sağlanması gerekir.

    “GÜNDELİK SİYASET GİDEREK AÇMAZA DÖNÜŞTÜ”

    Türkiye’de gündelik siyasetin giderek bir açmaza dönüştüğünü ve sorunları çözmenin bir alanı olmaktan çıktığını üzülerek görüyorum. Böylesi kirli ve kaotik bir sürecin içinde olmak istemediğimi özelikle belirtmek istiyorum. Moral bozucu gelişmelerin ruh sağlığımızı tehdit edecek nitelikte olduğunu gördüm.

    Bugünden itibaren gündelik siyasetle ilişkimi şu an için kestiğimin ve her zaman olduğu gibi müziğe yoğunlaşarak kalıcı eserler sunmanın çabası içinde olacağımın bilinmesini istiyorum ki müziğimi her zaman halk için yaptım, öyle de devam edecek.

    “KARARIMIN KÜSME, MÜCADELEDEN ÇEKİLME GİBİ ALGILANMASINI İSTEMEM”

    Kararımın bir küsme, mücadeleden çekilme gibi algılanmasını istemem; zaten siyasette aktif bir konumum yok, kararım bir sanatçının protestosu olarak görülebilir ve umudumun diri olduğunun bilinmesini isterim. Siyasetin de bir an önce umudu azaltan değil, dirilten ve topluma hak ettiğini veren düzeye gelmesini dilerim.

    Kutuplaştırıcı siyaset dilinden etkilenerek duygusal çıkışlarım olmuş olabilir. Hiç istemediğim halde kırdığım insanlar olmuşsa, özrümü kabul etsinler.

    Umuyor ve diliyorum ki her şeyin güzel olacağı ve yeniden bir arada özgürce şarkılarımızı söyleyeceğimiz günleri görelim.
    Sevgiyle kalın!”

    (HABER MERKEZİ)

     

  • Mustafa Sazcı: Alevi toplumu kurumları, artık siyaset sahnesinde de yer almalı-VİDEO

    Mustafa Sazcı: Alevi toplumu kurumları, artık siyaset sahnesinde de yer almalı-VİDEO

    PİRHA – Kızıl Deli Ocağı Yol Hizmetkârı Mustafa Sazcı, Alevi kurumlarının sadece din, inanç ve kültür işleriyle uğraşması algısının yıkılması gerektiğine değinerek, Alevi toplumu ve Alevi kurumlarının artık siyaset sahnesinde de yer alması gerektiğini söyledi.

    Kızıl Deli Sultan Ocağı Yol Hizmetkârı Mustafa Sazcı ile Alevilerin seçimlerde taleplerinin ne olması gerektiği üzerine konuştuk.

    Alevi toplumunun oylarının çantada keklik olarak görülmemesi gerektiğini söyleyen Kızıl Deli Ocağı Yol Hizmetkârı Mustafa Sazcı, “Saray iktidarının kurduğu ittifak aslında kimlerin temsilcisi olduğunu gösteriyor. Buna karşın Alevi toplumsallığı doğal olarak iki kutba bakıyor. İki kutbun yayınladığı mutabakat metninde yüzyıllardır asimilasyona, inkâra, imhaya, katliama uğrayan Alevi toplumunun bir kez dahi ismi ve talepleri geçmiyor. Kimsenin Alevi toplumunun oylarının çantada keklik olarak görmemesi gerektiğini, Alevi toplumunun taleplerinin artık kabul edilmediği bir coğrafyada gerçek barışın, gerçek adaletin, gerçek demokrasinin olmayacağının farkına varması gerekiyor” dedi.

    “EMEK VE ÖZGÜRLÜK İTTİFAKININ GÜÇLÜ HALE GETİRİLMESİ GEREKTİĞİNİ DÜŞÜNÜYORUZ”

    Alevi toplumunun taleplerinin önemine dikkat çeken Sazcı, Emek ve Özgürlük İttifakı hakkında şunları dile getirdi:

    “Alevi toplumunun talepleri bir mihenk taşı haline gelecek. Üç ittifakın da son süreçteki politikalarına, söylemlerine baktığımızda millet ittifakına nazaran Alevi toplumsallığının taleplerini gören, doğrudan Alevi toplumunun sesini alanlarda duyurmaya çalışan bir ittifak oluşturuldu. Mecliste yine Alevilerin, Kürtlerin, kadınların, LGBT +Q plusların, ezilen, sömürülen, yok sayılan tüm toplumsal kesimlerin sözünün söylenmesi için Emek ve Özgürlük ittifakının güçlü hale getirilmesi gerektiğini düşünüyoruz.”

    “ALEVİ KURUMLARIN SADECE İNANÇ, KÜLTÜR İŞLERİYLE UĞRAŞMASI GEREKTİĞİ ALGISI YIKILMALI”

    Mustafa Sazcı, yayınlanan mutabakat metinlerinde Alevilerin taleplerinin de yazılması gerektiğine değinerek şöyle devam etti:

    “Cumhuriyet tarihi içerisinde dahi sayısızca katliama, inkara, asimilasyona maruz kalmış bu toplumsal kesimin doğrudan sesini çıkartabilecek, taleplerini aktarabilecek bir siyasi erki olmadığı için bugün elbette Alevi kurumları siyaset alanında sözünü söyleyebilmeli. O nedenle Alevi kurumların sadece din ve inanç işleriyle, kültür işleriyle uğraşması gerektiği algısı yıkılmalı. Ali Kenanoğlu’nun dediği gibi ‘ilerleyen süreçlerde eğer bu taleplere riayet edilmezse hesap sorulması gerekiyor. Bu nedenle aslında o masada varlığını güçlü bir şekilde göstermesi gerekiyor.’ Yayınlanan mutabakat metinlerinde Alevilerin taleplerinin de yazılması gerekiyor. Elbette bu taleplerimiz kurumlarımız arasında deklare edildi, birçok kez yayınlandı. Bu taleplerin olduğu bu mutabakat metni ile aslında hem Millet İttifakı’nı hem de üçüncü bir çıkış yolu olan emek ve özgürlük ittifakına sunulması gerekiyor. Bugüne kadar yaptığımız yanlışları düzelterek artık siyaset sahnesinde de varlığımızı göstermemiz gerektiğini düşünüyorum.”

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

  • Karakaya: Yeni bir siyasal sürece giriyoruz, Alevilik siyasete alet edilmemeli

    Karakaya: Yeni bir siyasal sürece giriyoruz, Alevilik siyasete alet edilmemeli

    PİRHA-  ABF ve PSAKD Genel Başkan Yardımcısı İbrahim Karakaya, yaklaşan genel seçimlere ilişkin bir yazı kaleme alarak, “Aleviler kendilerine düşen tarihsel bir görevi yerine getirmenin onurunu yaşamaktadırlar. Yeni bir siyasal sürecin başlangıcındayız. Hiçbir kurumumuzun genel başkanlarının bulundukları görevleri bırakarak milletvekili adayı olmaları kabul edilemez. Tüm kurum başkanlarımızın bu sorumlulukla davranacaklarına inanıyoruz. Alevilik siyasete alet edilmemeli” dedi.

    Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkan Yardımcısı İbrahim Karakaya, yaklaşan genel seçimlere ilişkin bir yazı yayınladı.

    Karakaya, kritik bir seçim süreci yaşandığına dikkat çekerek Alevi kurumlarına düşen görevleri sıraladı.

    Karakaya, Alevi kurumlarının başkanlarının görevlerini bırakarak herhangi bir siyasi partiden aday olmaması gerektiğini vurgulayarak Aleviliğin siyasete alet edilmemesi gerektiğini ifade etti.

    “BU SEÇİMİ ÖNEMLİ KILAN DEMOKRATİK PARLAMENTER SİSTEME GEÇİŞ SÜRECİDİR”

    Karakaya yazısında şu ifadelere yer verdi:

    “Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılında yeni bir seçim sürecine giriyoruz. Bu seçim sürecini önemli kılan, “tek adam rejimi” olarak tarif ettiğimiz sistemin devam etmesi veya demokratik parlamenter sisteme geçiş sürecinin başlamasını sağlamaktır. Bunun için tüm toplumsal kesimlere düşen sorumluluklar vardır. Aleviler ve Alevi örgütleri olarak da sorumluluklarımızın bilincinde olduğumuza inanıyorum. Bütün dünyadaki demokrasi ve devrim mücadele tarihlerine bakıldığında haklar, iktidarlar tarafından verilmemiştir. Kazanımlar, iktidarda kimin olduğuna bakılmaksızın verilen mücadeleler ve ödenen bedeller sonucu elde edilmiştir. Alevilerin ve tüm ezilenlerin taleplerini elde etme yöntemi de, meşru mücadele yöntemidir.

     “AYRIMCILIĞA KARŞI EŞİT YURTTAŞLIK HAKKI İSTİYORUZ”

    Aleviler ve onların örgütlü gücü olan demokratik Alevi örgütlenmesi de, kazanımlarını meşru mücadele yöntemiyle, alanlarda siyasal iktidarlara karşı kazanacaktır. Bunun için inanca, bilince ve dirence ihtiyaç vardır. Birde bu ilkeleri özümsemiş yöneticilere ihtiyaç vardır. Unutulmamalı ki halkımız her koşulda inançlı, bilinçli ve dirençli yöneticilerimizin yanında olacaktır. Alevi Örgütlerimiz, “Ayrımcılığa karşı eşit yurttaşlık hakkı istiyoruz” diyerek büyük bir mücadele yürütmektedirler. Bu mücadele, baskı ve sömürünün en acımasız yaşandığı bir dönemde elinde “Telli Kuran’ı” sazıyla Anadolu halkının umudu olarak mücadele eden Pir Sultan Abdal’ın ve Yol Ulularımızın bilinci, direnci ve inancını içeriyordu. Bugünde yoksulluğun, yolsuzluğun ve baskıların en yoğun yaşandığı, gericiliğin, faşizmin ve militarizmin hüküm sürdüğü, toplumsal muhalefetin sindirildiği veya psikolojik olarak kendine olan güvenini yitirdiği bir dönemde, Alevilerin bu mücadelesi karanlığı aydınlatan bir ışık olmuştur. Demokratik ve laik bir ülkede birlikte yaşamak iradesini ortaya koyan Aleviler ve onların dostları, emekçiler verdikleri bu mücadele ile ezilen halkımıza kendi güçlerine inanma ve mücadele azmi vermiştir. Aleviler kendilerine düşen tarihsel bir görevi yerine getirmenin onurunu yaşamaktadırlar.

    “YENİ BİR SİYASAL SÜRECİN BAŞLANGICINDAYIZ”

    Son dönemde Alevilerin birlik çalışmaları ile ortaya koyduğu mücadele sonucunda elde ettiği kazanımlar çok değerlidir. Başta Alevi toplumu olmak üzere tüm demokratik kamuoyunun da Alevi kurumlarımızdan beklentileri vardır. Bu nedenlerle, birliği bozan, mücadelemizi zaafa uğratacak ve toplumumuzun kurumlarımıza duyduğu güven duygusunu yitirecek her türlü olumsuz davranış ve yöntemden uzak durmak gerekmektedir.

    Yeni bir siyasal sürecin başlangıcındayız. Bu seçim sürecinde örgütlerimizin tüm yöneticilerine düşen sorumluluklar vardı. Kişilerin siyasal partilerde aday olma, siyaset yapma hakları ve özgürlükleri sonsuza kadar vardır. Fakat Alevi örgütlerimizde yönetici olmak üzere genel kurulların iradesi ile rızalık alan yöneticilerimizin, örgütlerimizin genel kurullarından rızalık almadan aday olmaları ve kurumlarımızı tartışmaların içinde bırakma hakları yoktur. Özellikle, geçmiş dönemlerde “Biz Alevilerin sorunlarını çözmek için siyasete gireceğiz, siyaset yapacağız” diyen yöneticilerimizin milletvekili olmak için uygulamaya koydukları ve başarılı olunmayan bu yöntemin Alevi kurumlarımıza verdiği zararları biliyoruz. Bu nedenlerle, hiçbir kurumumuzun genel başkanlarının bulundukları görevleri bırakarak milletvekili adayı olmaları kabul edilemez. Tüm kurum başkanlarımızın bu sorumlulukla davranacaklarına inanıyoruz. Bu güne kadar sıkça eleştirdiğimiz, Aleviliği siyasete pazarlık konusu ediyorlar diye yerden yere vurduğumuz kimi kişi ve örgütlerle aynı konuma gelinmek durumunda kalınır.  Pir Sultan Abdal’ın bilinci, direnci ve inancıyla.”

    (HABER MERKEZİ)

     

  • Sancar: Gün birlik günüdür, sorumluluklarımızın farkındayız -VİDEO

    Sancar: Gün birlik günüdür, sorumluluklarımızın farkındayız -VİDEO

    PİRHA- HDP Genel Merkezinde açıklama yapan Eş Genel Başkan Mithat Sancar, “Çözüm tüm anlayışların buluştuğu tüm halk kesimlerinin ortak çıkarını esas alan en geniş iradeyi ortaya koymalıyız. Umudu büyütmek için adalet, özgürlük ve demokrasi etrafında birleşmeliyiz dedi.

    İYİ Parti’nin 6’lı Masa’dan kalkmasının ardından yaşanan siyasi gelişmeleri değerlendirmek için HDP MYK üyeleri olağanüstü toplantı yaptı.

    Toplantının ardından HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar basın açıklaması yaptı.

    “TÜRKİYE HALKLARININ GÖNLÜ RAHAT OLSUN, UMUDU BÜYÜTECEĞİZ”

    Sancar şunları dile getirdi:

    “Maraş merkezli yaşanan depremlerde oluşan yıkıcılıkta iktidarın payı çok büyük. Bunu asla unutmayacak ve unutturmayacak. Deprem bölgesiyle gösterilen dayanışma devam ettirilmelidir. Halkımıza çağrımız, yardımlarını eksik etmesinler.

    Son süreçte yaşanan siyasal gelişmeleri takip ediyoruz. Türkiye halklarının özgürlük, demokrasi, adalet ve barış isteğini geliştirmek için mücadele etmeye devam edeceğiz. Yapılan ayak oyunlarına karşı toplumsal barışı savunacağız. Çözüm tüm anlayışların buluştuğu tüm halk kesimlerinin ortak çıkarını esas alan en geniş iradeyi ortaya koymalıyız. Umudu büyütmek için adalet, özgürlük ve demokrasi etrafında birleşmeliyiz. Yapılan gece yarısı operasyonlarla iktidar kendini kurtarma planları yapıyor. Türkiye halklarının gönlü rahat olsun. Bizler buradayız, hep birlikte değiştireceğiz. Gün mücadeleyi büyütme günüdür. HDP bu sorumluluğun farkındadır. Kimse umutsuzluğa, güvensizliğe kapılmasın. Buradayız hep birlikte yürüyecek ve değiştireceğiz.

    Depremden önce cumhurbaşkanlığı konusunda nasıl bir yol izleyeceğimizi açıklamıştık. Ancak oluşan yıkım ve sonrasında yaşananların ardından ittifak ortaklarıyla birlikte yeniden bir değerlendirme yapıp ona göre yol alacağız.”

    PİRHA/ANKARA

  • Prof. Dr. Atilla Güney: Çözüm için seçim ittifakı pratiğinden uzaklaşılmalı-VİDEO

    Prof. Dr. Atilla Güney: Çözüm için seçim ittifakı pratiğinden uzaklaşılmalı-VİDEO

    PİRHA-Barış Akademisyeni/Siyaset Bilimci Prof. Dr. Atilla Güney, Türkiye’deki sorunların kalıcı çözümü için alternatif mücadeleyi benimseyen güçlerin seçim ittifakından çıkıp, tabana yayılan, halkla beraber, yerinden yönetilen ve üretilen bir siyasetin de var olması gerektiğini ifade etti. Güney, ittifakları siyaseten çaresizliğin ürünü olarak değerlendirdi. 

    Türkiye seçim gündemine girdi. Zamanında yapılacak seçime 9 ay gibi bir zaman kalmışken, toplum Kürt ve Alevi sorunu gibi çözülmeyen sorunlarının yanında artan hayat pahalılığı, yoksulluk, açlık, işsizlik gibi sorunlarla boğuşuyor.

    Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, hayata geçirildiğinden bu yana ise, tarihsel olarak varolan siyasal kriz derinleşerek sürüyor. Türkiye siyaseti Cumhur ve Millet İttifakı olarak ikiye bölünmüşken, Emek ve Özgürlük İttifakı her iki ittifaka alternatif bir “Üçüncü Yol” söylemiyle yola çıktı.

    Halkların Demokratik Partisi (HDP), Emek Partisi (EMEP), Türkiye İşçi Partisi (TİP), Toplumsal Özgürlük Partisi (TÖP), Sosyalist Meclisler Federasyonu (SMF) ve Emekçi Hareket Partisi’nin (EHP) içerisinde yer aldığı Emek ve Özgürlük İttifakı, 24 Eylül’de İstanbul’da “Yol Haritası”nı deklere etti. Açıklanan deklarasyonda, ülkenin en büyük sorunlarının başında gelen Kürt sorunu, ekonomi, emek, kadın, doğa gibi birçok başlığa dair çözüm önerileri yer aldı. Deklarasyonda ayrıca toplumun tüm dinamiklerine mücadele çağrısı yapıldı.

    Barış Akademisyeni/Siyaset Bilimci Prof. Dr. Atilla Güney ile yaklaşan seçimleri, Avrupa’da yükselen faşist dalgayı, bunun Türkiye’ye yansımalarını ve Emek ve Özgürlük İttifakı’nı konuştuk.

    “KÜRESEL KAPİTALİZM ÇOK CİDDİ BİR İKTİSADİ VE SİYASİ KRİZLE KARŞI KARŞIYA”

    PİRHA- Avrupa’nın çeşitli kentlerinden Norveç’ten, İtalya’ya kadar birçok ülkede seçimler oldu. Özellikle Avrupa’da sağ, aşırı sağ faşist partilerin oylarını arttırdığını, iktidara ortak olduğunu ya da iktidar olduğunu gördük. Türkiye’de de benzer bir süreç uzun zamandır karşımızda duruyor. Birçok aşırı sağ parti var, faşist parti var ve sağ eğilimli iktidarlar gerçekliğiyle karşı karşıyayız. Bugün bunun örtüşüyor olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Yani Türkiye’de ve dünyadaki bu hali nasıl yorumluyorsunuz?

    Prof. Dr. ATİLLA GÜNEY: Dünyada aşırı sağın özellikle de Batı Avrupa’da yükseldiği bir vaka, bir gerçek. Fakat Avrupa’da sağın yükselişinin kendi içinde tarihsel bir takım nedenleri var. Avrupa’nın tarihsel geçmişiyle bir alakası var. İtalya geçmişten gelen çok ciddi faşist damarı olan bir ülke. Hakeza Almanya benzer şekilde geçmişten gelen bir faşist damarı olan, öyle bir toplumsal tabanı olan bir ülke. Fakat bu son dönemlerde özellikle son on yılda aşırı sağan yükselişinin daha konjonktürel nedenleri de var. 2008’den bu yana batı kapitalizmi ya da küresel kapitalizm çok ciddi bir iktisadi krizle karşı karşıya. Bu krizler karşısında sosyalist ve sol mücadelenin, sol kalkışmaların, ayaklanmaların önüne geçebilmek için batıdaki düzen ya da sistem her zaman bu Neo Nazi grupları ya da yapılanmaları elinin altında bir supap olarak tutar her zaman. Bu soğuk savaş döneminden beri böyledir. Bu yaşananları biraz buna yormak gerekiyor. Bu Türkiye için de geçerli. 1960’lardan 70’lerden bu yana bunu biliyoruz.

    Özellikle yine krizle birlikte hatta belki iktisadi krizden önce emarelerini gördüğümüz bir siyasal kriz var. Avrupa’da parlamenter sistemin krizi var. Verili siyasal partilerin yani İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulu düzen partilerinin artık kitleler nezdinde bir anlam ifade etmediğini de biliyoruz. Parti sistematiğinin girdiği bir kriz var.

    Bu siyasal krizle bağlantılı olarak göz ardı edilen bir nokta var. Son 15 yıla baktığımız zaman Amerika’dan tutalım Batı Avrupa’daki seçim
    analizlerine baktığımız zaman katılım oranları gittikçe düşüyor. Örneğin Biden’ın seçildiği son seçimde Amerika’da yanılmıyorsam yüzde 40’lar civarında bir katılım vardı. Yani seçmenlerin yüzde elliden fazlası sandık başına gitmedi. Bu da yine sisteme duyulan güvensizlik ya da sistemin bir alternatif ortaya çıkmasının önüne vurduğu ketten kaynaklı bir umutsuzluğun ya da belki de bir seçmenin kinik tavrının bir sonucu. Dolayısıyla aslında bu seçime katılıp da ortaya çıkan oy dağılımı değil, seçime gelmeyen yüzde 60’ın kim olduğuna da bakmak gerekiyor bu ülkelerde.

    Türkiye biraz daha farklı tabii. Türkiye’de geçmişinden gelen milliyetçi, ırkçı bir siyasal damar her zaman vardı. Cumhuriyet kurulduğundan beri bu vardı. Çok partili siyasal hayata geçildikten sonra da bu hep oldu zaten.

    “TOTALİTER REJİMLERİN ALAMETİ FARİKASIDIR”

    -Türkiye’de Avrupa ve ABD’dekinin aksine seçime katılım da çok yüksek. Bu durumu nasıl okuyorsunuz?

    Batı Avrupa’da oylar seçime katılım oranları düşerken Türkiye’de bunun yüzde seksen beşlerde hatta zaman zaman yüzde doksanlarda olması şaşırtıcı gibi görünebilir ama bence çok şaşırtıcı değil. Aslında bu kadar katılım oranının yüksek olması parlamenter sisteme ya da liberal demokrasinin seçim sistemine duyulan güven ile alakalı değil. Aslında özellikle AKP’nin neredeyse çeyrek yüzyıla varan bir iktidarı var. Son 25 yılına baktığımız zaman bu seçimlerin hepsinin birer plebisiter seçim yani iktidarı oylama seçimi, gitsin mi kalsın mı oylaması olduğunu görürüz.
    Seçime giren partileri test etme, deneme ya da onları bir şekilde iktidara taşıma seçimi olmadığını görüyoruz. Dikkat edelim son 25 yıla baktığımız zaman, yapılan hem yerel seçimler hem genel seçimler aslında AKP’nin gidip gitmemesi üzerinden yapılan seçimler. Aslında bu da totaliter rejimlerin alameti farikasıdır. O yüzden yüksek katılım oranlarını çok da böyle demokrasi sevdasına ya da parlamenter sisteme, liberal demokrasinin seçim sistemine duyulan güven ve sadakate bağlamamak gerekiyor. Bu katılım oranları bazen aslında tam tersine otoriter ve totaliterliğin de bir göstergesi olabiliyor Türkiye örneğinde olduğu gibi.

    “SİYASETEN ÇARESİZLİĞİN ÜRÜNÜ!”

    -İttifaklar da bu mantık üzerine mi şekilleniyor?

    2015 yılından bu yana farklı mecralarda, farklı platformlarda bu ittifak siyasetini eleştiriyorum. Bunun doğru bir siyaset biçimi olmadığını söylüyorum ve çok ciddi tepkiler de alıyorum her taraftan.

    “Eğer ittifak siyasetini beceremiyorsanız, diktatörlük istiyorsunuz” gibi bir söylem vardı. Ben buna cepheden itiraz ediyorum. İttifaklar tam da biraz önce konuştuğumuz o çerçevesini kabaca çizmeye çalıştığımız totaliter ya da otoriter siyasetin bir sonucu aslında. Eğer siz 25 yıldır iktidarda olan bir partiyi oylarını koruyarak hatta zaman zaman daha da yükselterek direngen bir biçimde iktidarda duran bir partiyi kendi parti politikalarınız, kendi parti söylemleriniz, kendi parti programınız üzerinden saldırarak, siyaseten rekabet ederek götüremiyorsanız, gönderemiyorsanız, programınız ve söylemleriniz kitle tabanında bir karşılık bulamıyorsa ve siz bunun sonucunda da artık bir ittifak arayışına giriyorsanız, ortada bir sıkıntı var demektir. Bu anlamda da çok sıcak bakmıyorum ittifaklara. Bir çaresizliğin ürünü işin açığı. Siyaseten çaresizliğin ürünü.

    “İTTİFAKLAR SEÇİM ODAKLI OLMAKTAN ÇIKMALI”

    -Hafta sonu yaptıkları dekorasyonda, açıklamada, halk buluşmasında yoğun bir katılım da vardı. Büyük bir coşku da vardı. Emek ve Özgürlük İttifakını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Kürt siyasal hareketinin özellikle Türkiye’deki sol, sosyalist, demokrat, özgürlükçü yapılarla ve partilerle bir arada bulunma inadının çok eskilere dayandığını biliyoruz. Bugün gelinen noktada kurulan ittifakın, üçüncü yol ittifakının aslında biraz da ben yine HDP’nin ve onun tabanını oluşturan Kürt siyasal hareketinin inadından ve azminden kaynaklandığını düşünüyorum. Bu anlamıyla elbette ben de halk buluşması adı altında hafta sonu yapılan toplantıyı coşkuyla karşıladım ve selamladım. Fakat bu eleştirilerimin baki olacağı ve bunları yöneltmeyeceğim anlamına da geliyor. Geçmişteki ittifaklara baktığımız zaman bunların ne kadar kısmi olduğunu, ne kadar seçime odaklı olduğunu, ne kadar milletvekili pazarlığı üzerinden yürüdüğünü, seçimler sonrasında bu ittifakların devam etmediğini, bu ittifakların toplumsal yaşamın içerisinde bir taban bulacak düzeyde direnç ile devam ettirilmediğini gözlemlediğim zaman kuşkusuz bu ittifaka da aynı biçimde eleştirel bakmayı bir görev biliyorum kendime.

    Bunun değişmesi gerekiyor. Yani ittifaktan çok daha tabana yayılan, daha halkçı, daha halkla beraber belki de yerinden yönetilen, yerinden üretilen bir siyasetin de var olması gerekiyor.

    Söylem düzeyinde seçim ittifakı olmadığı söyleniyor ancak bu söylemin ne kadar hayata yansıyacağını geçmiş deneyimlerimizden, geçmiş ittifaklardan, geçmiş birlikteliklerden de çok iyi biliyoruz. Genelleştirilmiş bir dilin bileşen parti ve yapılarda hakim olması gerekiyor.
    Aslında beni en çok belki de hayal kırıklığına uğratan şey yayınlanan altı maddelik deklarasyondu. Ülkenin böylesine muazzam bir ekonomik bunalım içerisindeyken halk yoksulluk altında inim inim inlerken, üstüne üstlük inanılmaz hak insan hakları ihlallerinin yaşandığı, totaliterleşmenin gittikçe dozunu arttırdığı bir ortamda, ben çok daha ayakları yere basan, kitlenin ya da seçmenin ya da halkın beklentilerine karşılık verecek, daha oturaklı bir deklarasyon beklerdim.

    -Peki nasıl bir yol izlemeli? Yani bu seçim ittifakından öteye, bir toplumsal mutabakata, toplumsal mücadele hattına mı dönüşmeli?

    Elbette. Türkiye’nin ihtiyacı olan şey bu. Bu aslına bakarsan bütün partiler yani bu üçüncü yolu hedef edinmiş “Emek ve Özgürlük İttifakı”na baktığımız zaman bu ittifakın içerisinde yer alan bütün bileşenler, yapılar ve partiler de bunu söylüyorlar. Fakat söylemek başka bir şeydir. Bunu hayata geçirmek, hayata geçirmek için çaba harcamak başka bir şeydir. Bir yandan bunu söylerken bir yandan da kendi yapılarınızı direngen bir biçimde korumak niye? Bu mantığın değişmesi gerekiyor.
    Son olarak “Emek ve Özgürlük İttifakı”nın seçim ittifakı olmadığını sadece deklare etmekle kalmayıp bunu fiiliyatta da gösterecek bir siyaset tarzının izlenmesi gerekiyor.

    Diren KESER/MERSİN

  • ‘Politik dilden yansıyan nefret dili topluma hızla yayılabiliyor’-VİDEO

    ‘Politik dilden yansıyan nefret dili topluma hızla yayılabiliyor’-VİDEO

    PİRHA-Türkiye’de nefret dilinin siyasette yer bulmasını ve topluma yansımasını değerlendiren Prof. Dr. Aziz Yağan, “Nefret söylemini önlemenin yolu toplumun buna karşı direnç göstermesinden geçiyor. Bir söylemin veya davranışın nefret suçu olduğunu ve yasada bir cezai karşılığının olduğunu insanların bilmesi gerekiyor” dedi.

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırıları devam ederken, nefret dili siyasette karşılığını buluyor ve saldırıların beslendiği alan haline geliyor. Aleviler, Ermeniler, Kürtler, Romanlar, mülteciler, LGBTİ+’lar, iktidardan muhalefete, sokaktan meclise, törenlerden toplantılara kadar günlük siyasetin hedefi haline gelebiliyor.

    Türkiye’de nefret dilinin siyasette yer bulmasını ve topluma yansımasını Prof. Dr. Aziz Yağan’a sorduk.

    “TÜRKİYE’DE NEFRET SÖYLEMİ ETKİSİNİ KORUYARAK DEVAM EDİYOR”

    PİRHA: Türkiye’de ayrımcı politikaların beslendiği bir tarihsel arka plan var mı?

     AZİZ YAĞAN: Dünya’da ve Türkiye’deki nefret söylemi binlerce yıl öncesine gidiyor. Günümüz dünyasında insanlar bu tür dışlayıcı nefret söylemi içeren tutum ve sözlerden kaçınmaya çalışıyor ama Türkiye’de nefret söylemi etkisini koruyarak devam ediyor. Türkiye’de millete, dile ve dine karşı tereddüt var bu da insanların birbirlerine karşı dışlayıcı olmalarını getiriyor. Oysaki bunların aşılmasının en önemli yolu eğitim veya bu dile sahip insanların toplum ve medya karşısında dillerine dikkat etmesinden geçiyor.

    Kürt olduğunuzdan, Kızılbaş olduğunuzdan veya kendi tercihinizden dolayı yapılabilecek herhangi bir dışlayıcılığın üzerine gitmek gerekiyor. Bunun teorik ve pratik tartışmasını yapmadığınız zaman bu tarihsel arka plan güçlenerek devam ediyor. Yapılması gereken ayrımcılığa uğrayan insanların seslerini çıkarması. Diğer bir yöntem ise buna maruz bırakılan ama bu durumdan hoşnut olmayan kesimlerin buna karşı bir direnç göstermesi gerekiyor. Örneğin, siz bir Kızılbaş’a söz söylediğinizde Müslüman toplum onu koruyabilmeli o zaman çok daha etkili olunacaktır.

    “SİYASET VE KAMUSAL ALANIN AYRIMCI DİLDEN ARINDIRILMASI GEREKİYOR”

    -Günümüz siyasal ikliminde ayrımcılık içeren dilin topluma yansıması nasıl oluyor?

    Günümüz siyasal politika yapıcıları dışlayıcılıkla ilgili kelimeler kullanabiliyor. Bunun en son örneğini Kemal Kılıçdaroğlu’nun Alevi olması üzerinden yapılan tartışmalardan gördük. Topluma karşı bu tür nefret dilini kullanan politikacılar televizyonlarda, sosyal medyada gösterildikçe artık normal bir durummuş gibi görülüyor. Politik dilden yansıyan nefret dili topluma hızla yayılabiliyor. Biz sadece açığa çıkmış olan, ekranlarda bize gösterilen dışlayıcılık üzerine konuşuyoruz. Bunun dışında toplum içinde dışlayıcılığın normal bir tutum gibi içselleştirip bunun üzerinden yayılıp insanları zor durumda bırakan durumlarda olabilir. O nedenle bu tür durumların çok dikkatle takip edilmesi gerekiyor.

    Argo, küfür, nefret söylemi gibi sözler psikolojik şiddete giriyor. Eğer psikolojik şiddet toplum tarafından benimsenirse bir yerden sonra toplumsal şiddete dönüşebiliyor. İster siyasi lider olsun, ister öğretmen olsun veya ailesinden birisi olsun çocuklar bu yaygın olan nefret dilini kendi hayatına da uyarlayabiliyor. Eğer bir çocuk toplumdaki nefret söylemiyle ilgili durumları kendi içinde konuşmaya başlayıp, kendi davranışlarına yansıtmışsa çok tehlikeli bir durum. O nedenle siyaset ve kamusal alanın bu tür ayrımcı dilden ve davranışlardan arındırılası gerekiyor.

    “DIŞLAYICILIĞIN BİR HAK OLARAK GÖRÜLMEMESİ GEREKİYOR”

    -Alevi Kürt, Ermeni, Roman gibi kimliğe sahip siyasetçiler sosyal medyadan miting alanlarına hedef haline getiriliyor. Peki buna karşı nasıl bir yol izlenmeli?

    Nefret dilini önlemenin yolu, toplumun buna karşı direnç göstermesinden geçiyor. Bir söylemin veya davranışın nefret suçu olduğunu ve yasada bir cezai karşılığının olduğunu insanların bilmesi gerekiyor. Bir söylemin bir millete karşı yapılmaması gerektiği, cenazesine, geleneklerine, türkülerine saygılı olunması gerektiğini bilmezse veya nefret dilini kendine hak olarak görürse toplumsal barış zedelenir. Bunun önüne geçebilmek için nefret dilinin yanlış olduğunun ortaya konulması gerekiyor ve bu ayrıştırıcı dile karşı insanların tepki göstermesi gerekiyor. Çok büyük bir sorun. Çünkü siz bugün birini dışlarsanız yarın siz dışlanabilirsiniz. Problem dışlayıcılığın bir hak olarak görülmesi veya bir sorun olarak görülmemesinden kaynaklıdır.

    Cihan BERK-Diren KESER/PİRHA

     

    İLGİLİ DOSYALAR:

    1-‘Erdoğan da, Bahçeli de nefret dilini değiştirmez, muhalefet bu dili reddetmeli’
    2-‘Milliyetçi, ırkçı yaklaşımları reddetmeli, teşhir etmeliyiz’
    3-‘AKP, Türkiye’nin genetiğiyle oynuyor, büyük bir toplumsal barışa ihtiyaç var’
    4-‘Ayrımcı dile karşı birleştirici, toplumu kucaklayıcı politikalar izlenmeli’
    5-‘Kemal Kılıçdaroğlu üzerinden Alevilere yönelik ayrımcı dil meşrulaştırılıyor’
    6-‘Nefret diline sahip olanların siyaset sahnesinden silinmesiyle toplum rahatlayacak’
    7-‘Çoklu demokratik yaşama uygun bir anayasal sistem inşa edilmeli’

     

  • ‘Çoklu demokratik yaşama uygun bir anayasal sistem inşa edilmeli’-VİDEO

    ‘Çoklu demokratik yaşama uygun bir anayasal sistem inşa edilmeli’-VİDEO

    PİRHA-Türkiye’de nefret dilinin siyasette yer bulmasını ve topluma yansımasını değerlendiren Prof. Dr. Atilla Güney, bütün anayasaların ruhuna bakıldığında ayrımcılığın çok net bir biçimde yansımalarının olduğuna dikkat çekti. Güney, “Ayrımcı anayasal mantığın yerine demokratik, çok kültürlü ve çoklu demokratik yaşama, topluma uygun bir anayasal sistemin yapılması için mücadele edilmesi gerekiyor” dedi.

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırıları devam ederken, nefret dili siyasette karşılığını buluyor ve saldırıların beslendiği alan haline geliyor. Aleviler, Ermeniler, Kürtler, Romanlar, mülteciler, LGBTİ+’lar, iktidardan muhalefete, sokaktan meclise, törenlerden toplantılara kadar günlük siyasetin hedefi haline gelebiliyor.

    Türkiye’de nefret dilinin siyasette yer bulmasını ve topluma yansımasını Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilen Prof. Dr. Atilla Güney‘e sorduk.

    “AYRIMCI POLİTİKALAR CUMHURİYET KURULDUĞUNDAN BERİ UYGULANIYOR”

    PİRHA: Türkiye’de ayrımcı politikaların beslendiği bir tarihsel arka plan var mı?

    ATİLLA GÜNEY: Böylesine heterojen, çok katmanlı, çok kültürlü bir toplumsal coğrafyada bu çok katmanlı toplumsal dokuya hiç de uymayan otoriter bir milliyetçilik anlayışından yola çıkan bir devlet kurgularsanız ayrımcılık da bu devletin ve bu devlet üzerinden siyaset yapmanın alametifarikalarından bir tanesi olur kuşkusuz. Dolayısıyla bu topraklarda ya da günümüzde ayrımcı siyasetin, ayrımcı siyasi dilin cumhuriyetin kuruluşuna kadar giden tarihsel kökleri olduğunu söylemek mümkündür.

    Ayrımcılığı önce siyaseten tanımlamak gerekiyor. Ayrımcılık siyasi literatürde bir toplumdaki bireyin temel hak ve özgürlüklerden yaşam hakkı, konut hakkı, seyahat hakkı, ifade özgürlüğü, düşünce özgürlüğü, toplumsal cinsiyet özgürlüğü gibi özgürlüklerinden ve haklarından toplumsal yapı içerisindeki konumu, kimliği, etnik, cinsel, dinsel aidiyeti hatta ve hatta siyasi görüşü, sınıfsal konumlanışı itibariyle bu haklarından bir birey mahrum kalıyorsa, mahrum bırakılıyorsa siyasi otorite tarafından, bu ayrımcılık olarak tanımlanıyor. Türkiye’de ayrımcılık meselesini, bu devletin içerisine oturttuğunuzda ayrımcılığın son derece köklü tarihsel dayanakları olduğunu görüyoruz. Cumhuriyetin ilk kuruluşundan itibaren ulus devletin tanımlanışı, dinin tanımlanışı ya da 1921’den itibaren bugüne kadar yapılan bütün anayasalara baktığımızda aslında bu ayrımcılığı görebiliyoruz.

    Biraz abartılı bir cümle olacak belki ama ben şunu iddia edebilirim. Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduğundan bu yana yapılan bütün anayasalar ayrımcı anayasalardır. 1982 de dahil olmak üzere bugün devleti şekillendiren ve siyasetin üzerinden yürüdüğü anayasalar ayrımcı anayasalar. Neden ayrımcı anayasalardır? Çünkü belli bir ulus tanımı üzerinden, bir Türklük tanımı üzerinden bir vatandaş tanımı yapıyorsunuz. Dolayısıyla bu tanıma uymayan herkes doğal, dolaylı ya da doğrudan ayrımcılığa uğruyor.

    Diyanet İşleri Başkanlığını kurduğunuz andan itibaren, o tanımladığınız Diyanet İşleri Başkanlığı’nın misyonunun içerisine girmeyen bütün inanç gruplarına bir tür ayrımcılık uyguluyorsunuzdur aslında. Dolayısıyla Diyanet’in kuruluşundan beri bir ayrımcılık var. 1937 yılında laiklik anayasaya giriyor. Anayasanın temel ilkelerinden bir tanesi haline geliyor. Fakat bu öylesine jakoben, tepeden ve antidemokratik bir laiklik anlayışı ki bu savunduğunuz ya da anayasaya koyduğunuz laiklik anlayışınız dahi bir inanç perspektifinden baktığınızda ayrımcılığa yol açıyor. Dolayısıyla böylesine tarihsel kökleri var. Hakeza toplumsal cinsiyet meselesi açısından baktığınızda da eril bir bütün anayasaların Türkiye Cumhuriyeti anayasalarının eril anayasalar olduğunu söylemek çok mümkün. Çok basit bir örnek vereyim. Türkiye’de kadınların hakim, kaymakam ve vali olmaları 1990’lı yıllara kadar yasayla engellenmişti. Ancak 1989 yılında yapılan bir yasa değişikliğiyle kadınlara kaymakam ve vali olma hakkı tanındı. Bu bile aslında bu anayasaların ne kadar eril olduğunu, toplumsal cinsiyet açısından dahi bir ayrımcılığı barındırdığını söylemek mümkün.

    Bütün anayasaların ruhuna baktığınızda bu ayrımcılığı çok net bir biçimde görebiliyorsunuz. Doğrudan ayrımcılık biçimleri var. Mesela iskan politikaları, ayrımcı zihniyet üzerinden yürütülen ve bu ulus devletin otoriter biçimde tanımlamış millet anlayışı üzerinden şekillenmiş ulus devletin bu tanımın dışında kalan halklara, etnik gruplara, inanç gruplarına nasıl davrandığının da göstergesi.

    90’larda Kürt illerinde, kırsalda uygulanan köy boşaltmalar, zorunlu köy boşaltmalarla yine Kürt nüfusunun oldukça hatırı sayılır bir kısmı, asimilasyon politikasının gereği olarak yine batıya göçertilmesi ayrımcılığın doğrudan biçimine verilecek örnekler arasında sıralanabilir. Tabii dolaylı örnekleri de var ayrımcılığın. Örneğin cumhuriyet kurulduğundan beri bu topraklarda bulunan anayasada tanımlanan ulus anlayışının dışında kalan ya da anayasada tanımlanan laiklik anlayışının çerçevelediği Sünni İslam’ın dışında kalan halkların kamu görevlerinden mahrumiyeti dolaylı bir biçimde yaratıldı. Bir politika olarak izlendi. Gayrimüslimlerin devlet memuru olmaları devletin kritik noktalarında görev almaları dolaylı bir biçimde engellendi. Hakeza Aleviler için de aynı şey söylenebilir. Kürtler için de aynı şey söylenebilir. Dolayısıyla bu kamu politikaları üzerinden yani devlet memurları alımı üzerinden de dolaylı bir biçimde bir ayrımcılık politikasının tarihsel olarak cumhuriyet kurulduğundan beri uygulandığını görüyoruz.

    “SİYASETEN AYRIMCI DİL ŞİDDETİN DİLİDİR”

    -Günümüz siyasal ikliminde ayrımcılık içeren dilin topluma yansıması nasıl oluyor?

    Tekleştirilen bir süreç de var. Kuşkusuz biraz önce çizdiğim bu tarihsel panaromanın toplum nezdinde de bir karşılığı olmuştur. Bu yapısal ve tarihsel nedenler halihazırda bugün içinde bulunduğumuz toplumu da ayrımcılık noktasında etkiliyor, etkilemeye de devam ediyor. Siyaseten ayrımcı dil şiddetin dilidir. Bu şiddetin dili de toplumdaki şiddete yansıyor. Çok katmanlı, çok kültürlü ve demokratik yaşama son derece uygun toplum öyle bir hale getirildi ki bu bahsettiğim tarihsel ve anayasal süreçler sonrasında şu anda halihazırda polarize olmuş bir toplumla karşı karşıyayız. Toplum da ayrışmış. Siyasetin bu ayrımcı diline denk düşen bir ayrışmış toplum var. Etnik gruplar, inançsal olarak kendisini tanımlayan gruplar neredeyse birbiriyle artık iletişimi koparmış, teması kesmiş durumdalar. Dolayısıyla siyasetin bu şiddet dilinin toplumsal karşılığını gündelik yaşamın içerisinde görmek de mümkün. Bugünlerde Kürtçe tiyatro ve konser yasaklarından, bir iş yerinin tabelasındaki sarı, kırmızı, yeşil renklere, düğünde takılan şaldan söylenen şarkıya kadar bir çok şey yaşanıyor.

    Bugünleri yaşarken ya da analiz ederken akil adamlar, entelektüeller, muhalifler 90’lı yıllara referans verirler, ’90’lara geri mi dönüyoruz’ diye. 1990’lardan daha vahim bir durumdayız. Ayrımcılık bağlamında daha vahim durumdayız. Çünkü 1990’larda devlet özellikle Kürt hareketine ve Kürtlere karşı uyguladığı ayrımcılık daha çok bir siyasal mekanizma içerisinde cereyan ediyordu ve bu ayrımcılık toplumsal yapıya bu kadar sirayet etmemişti. O zaman da Kürtçe kasetler yasaklıydı. Fakat bu yasaklara rağmen toplumun geri kalanında bu tür bir tepki, bu tür bir ayrımcı tepki çok da rastlanan bir şey değildi. Fakat bugün geldiğimiz nokta çok vahim. Biz bugün Alevilere, Kürtlere, Ermenilere, kadınlara yönelik ayrımcı dili konuşuyoruz. Bu sadece AKP’ye kendisini angaje etmiş bir kitlenin ayrımcı dili değil aslına bakarsanız. Yani toplumun genelinde de böyle bir sirayet var.

    Bugün Aynur Doğan’ın konserinin yasaklanmasından bahsediyoruz. Hatırlayalım, çok değil üç beş sene önce Aynur Doğan Kadıköy’de uluslararası bir caz konserinde Kürtçe bir şarkı söylediği için şişe yağmuruna tutulmuştu. 90’lardan farkımızı belirtmek için bu örnekleri vermek gerekiyor. Yine çok çarpıcı bir örnektir. Ankara Gar katliamında katledilen yurttaşlar için Konya’da maça çıkan futbolcuların saygı duruşunu 42 bin kişilik stadyumun tamamına yakını yuhalamıştı. Bugün bu ayrımcı dilin toplumsal yaşamın içerisine de nüksettiğini ve artık toplumun polarize edildiğini ve siyasetin de ne yazık ki ve ne yazık ki bu polarizasyondan, bu kutuplaşmadan beslenir bir hale geldiğini görüyoruz. Bu çok tehlikeli bir durum. Bunun vurgulanması gerekiyor.

    “SİYASETÇİLER TOPLUMDA KARŞILIĞI OLMAYAN HİÇBİR JARGONU KULLANMAZLAR”

    -Alevi Kürt, Ermeni, Roman gibi kimliğe sahip siyasetçiler sosyal medyadan miting alanlarına (Kılıçdaroğlu örneğinde olduğu gibi) hedef haline getiriliyor. Muhalefetin ayrımcı dile karşı yeterli bir refleks ortaya koyduğunu düşünüyor musunuz?

    Kemal Kılıçdaroğlu örneği çok vahim bir örnek. Yani bir ülkenin cumhurbaşkanının çıkıp böyle bir üslupla ana muhalefet liderine seslenmesi ayrı bir vahamettir. Fakat bunun karşısında Kemal Kılıçdaroğlu’nun iki kimliği karşısında da bu kadar suskun olması başka bir muhalefet liderinin Meral Akşener’in Kemal Kılıçdaroğlu’nu savunuyor hale gelmesi ayrı bir vahamettir. Tabii bunu bu toplumsal ve tarihsel dokuyla da çok net biçimde örtüştürmek mümkün.

    Siyasetçiler toplumda karşılığı olmayan hiçbir jargonu kullanmazlar. Dikkat edelim AKP’nin son 21 yıllık iktidarı dönemindeki dönem dönem benimsediği jargonlara ve kamuoyunun tartışmasının önüne koyduğu konulara baktığımızda aslında bugün Suriyeliler üzerinden yürütülen ayrımcı siyasi dilin, bir ana muhalefet liderinin Alevi olmasının üzerinden yürütülen ayrımcı siyasi dilin toplumda bir karşılığı olduğunu varsayıyorlar ki böyle bir dil kullanıyorlar ve böyle bir dil üzerinden siyaset yapmaya başlıyorlar kuşkusuz. Fakat bunun yanında Ahmet Şık’ın böyle bir açıklama yapması da ayrı bir vahamettir. Yani bunu sanki böyle bu bu mecraya su taşıyan bir dil kullandı. AKP’yi eleştiren bir noktadan hareket etse bile aslında bu mecraya su taşıyan, bunu tartışmanın bile abes olması gerektiğini düşünülmesi gerekirken ya da böyle bir tartışmaya girmemesi gerekirken bu tartışmaya bir şekilde angaje olmak bile durumun vahametini gösteren korkunç bir nokta aslına bakarsanız.

    İktidardaki iki partide bu dili çok sıklıkla meydanlarda kullanıyorlar. İşte belirttiğim gibi Berkin Elvan’ı kendisini dinleyen on binlere yuhalattı bu ülkenin siyasi liderlerinden bir tanesi. Sadece bu değil, meclis kürsüsündeki konuşmalara baktığınız zaman bu dilden ne kadar beslendiklerini ve bu dilin de toplumsal yaşamın içerisinde seçmen nezdinde bir karşılığın olduğunu düşünüyorlar ki böyle bir dil kullanmakta ısrarcı ve inatçılar.

    “TOPLUMUN HÜCRELERİNE KADAR İNECEK BİR MÜCADELE BİÇİMİ ŞART”

    -Peki buna karşı nasıl bir yol izlenmeli?

    Çok zor bir soru. Yani çözümü de oldukça zor. Bu dilin değişmesi için bahsettiğim tarihsel ve toplumsal koşulların üzerine gitmek gerekiyor. Siyaseti üstten  ve yeniden dizayn etmenin ötesinde toplumsal yapıda kökleşmiş derin tarihsel kökleri olan bu anlayış biçimini değiştirmek çok kolay bir şey değil. Fakat siyaseten belki bir noktadan başlanabilir. Ayrımcı anayasal mantığın yerine demokratik, çok kültürlü ve çoklu demokratik yaşama uygun, topluma uygun bir anayasal sistemin yapılması için mücadele edilmesi gerekiyor. Siyasi mücadele bugün ne yazık ki özellikle muhalefet tarafından sadece parlamenter mücadele ve seçim yarışının cenderesine hapsedilmiş durumda. Bu bahsettiğimiz ayrımcı dili bu var olan ayrımcı siyasal söylemlerle ve ayrımcılık esası üzerinden kurmuş siyasi partilerle çözemezsiniz zaten. Seçim kazansanız da çözemezsiniz. Dolayısıyla daha topluma hitap edecek, toplumun hücrelerine kadar inecek bir mücadele biçimi ancak bu sorunu ortadan kaldırır.

    Diren KESER/PİRHA

     

    İLGİLİ DOSYALAR:

    1-‘Erdoğan da, Bahçeli de nefret dilini değiştirmez, muhalefet bu dili reddetmeli’
    2-‘Milliyetçi, ırkçı yaklaşımları reddetmeli, teşhir etmeliyiz’
    3-‘AKP, Türkiye’nin genetiğiyle oynuyor, büyük bir toplumsal barışa ihtiyaç var’
    4-‘Ayrımcı dile karşı birleştirici, toplumu kucaklayıcı politikalar izlenmeli’
    5-‘Kemal Kılıçdaroğlu üzerinden Alevilere yönelik ayrımcı dil meşrulaştırılıyor’
    6-‘Nefret diline sahip olanların siyaset sahnesinden silinmesiyle toplum rahatlayacak’

  • Kılıçdaroğlu sert konuştu: Burnunuzdan fitil fitil getireceğim!-VİDEO

    Kılıçdaroğlu sert konuştu: Burnunuzdan fitil fitil getireceğim!-VİDEO

    PİRHA-Partisinin Meclis grup toplantısında konuşan CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu, Hazine ve Maliye Bakanı Nurettin Nebati’nin itiraflarıyla ilgili olarak “Bu iktidarı hep birlikte göndereceğiz tepedekini de emekli edeceğiz. Sarayda oturup fakirden alıp bir avuç tefeciye dünyanın kaynağını aktarıyorsan senin bu memlekete hiçbir faydan artık olamaz” dedi. Kılıçdaroğlu vurgunculara seslenerek, “Burnunuzdan fitil fitil getireceğim” dedi. 

    Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, partisinin Meclis grup toplantısında gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu. Kılıçdaroğlu, Hazine ve Maliye Bakanı Nurettin Nebati’nin “Bu sistemden dar gelirliler hariç üretici firmalar, ihracatçılar kâr ediyorlar. Çarklar dönüyor” itirafıyla ilgili olarak “Bu iktidarı hep birlikte göndereceğiz, tepedekini de emekli edeceğiz. Zalim sarayında oturur halkı görmezmiş. Sarayda oturup fakirden alıp bir avuç tefeciye dünyanın kaynağını aktarıyorsan senin bu memlekete hiçbir faydan artık olamaz” ifadelerini kullandı.

    “SADAT VE BENZERLERİNDEN ASLA KORKMAYIZ”

    “Hiçkimse şunu unutmasın. Bu topraklarda umusuzluğun yeşermesine asla izin vermeyeceğiz. Bu toprakların ruhunda umut, gelecek, beraberlik, kucaklaşma vardır. Bunu yapacağız” diyen Kılıçdaroğlu, SADAT ve benzeri örgütlerden korkmadıklarını belirtti.

    Kılıçdaroğlu, iktidara geldiklerinde uyuşturucu ile de güçlü şekilde mücadele edeceklerini vurgularken, “Evlatlarımızı zehirleyen bu uyuşturucu baronlarına da sözümdür: İktidarımızda bütün uyuşturucu baronlarının saltanatına son vereceğiz. Onların burunlarından fitil fitil getirmezsem bana da Kemal demesinler. Gencecik çocuklarımızın zehirlenmesine de asla izin vermeyeceğiz” dedi.

    “İKTİDAR KENDİ KUYUSUNU KAZIYOR”

    Nurettin Nebati’nin “Bu sistemden dar gelirliler hariç üretici firmalar, ihracatçılar kâr ediyorlar. Çarklar dönüyor” ifadeleriyle ilgili olarak ise Kılıçdaroğlu, şunları kaydetti:

    “Bir ülkenin hazine ve maliye bakanı var olan sistemden dar gelirlilerin zarar gördüğünü itiraf ediyor ve bu zarar aynen devam ediyorsa hiçbir önlem alınmıyorsa bu iktidar kendi kuyusunu kazıyor demektir.

    Bu iktidarı hep birlikte göndereceğiz tepedekini de emekli edeceğiz. Zalim sarayında oturur halkı görmezmiş. Halkı için çalışan kişiye saygı duyarız. Ama sarayda oturup fakirden alıp bir avuç tefeciye dünyanın kaynağını aktarıyorsan senin bu memlekete hiçbir faydan artık olamaz. Hele hele evlatların buralardan malları alıp Amerika’ya götürüyorsa senin bu ülkeye faydan olmaz.

    “BURNUNUZDAN FİTİL FİTİL GETİRECEĞİM”

    Cumhuriyet tarihinin en büyük kaynak transferini yaşıyoruz. Büyük ihalelere çağırıyorlar, sana verdim diyor ihaleyi. Kanunların hiçbir önemi yok. Biz bunlara beşli çete diyoruz. İkincisi tamam ben yapacağım ama bankalar bana para vermiyor. Doları, Avro’yu nereden alacağım? Yurtdışından.

    Bu Saray beslemelerine aynı zamanda Hazine’yi garanti ediyorlar. Üçüncüsü, gelir garantisi veriyorlar. Şimdi yap işlet devret. Dördüncü, dolar bazında aldım Amerika’da enflasyon acaba onu da bizim vatandaşların sırtına yıksak mı diyorlar. Evet yıkalım diyorlar. Yani gelir garantisinin dışında enflasyon garantisi de veriliyor. Ya iktidar değişirse ne olur diyorlar. İktidar değişirse yetkili İngiliz mahkemeleri olsun diyorlar. Hepinizin huzurunda söz veriyorum ister İngiliz İster Amerikan ister Japonya mahkemelerini nereyi yetkili kılarsanız kılın burnunuzdan fitil fitil getireceğim. O hakkı alıp bu millete teslim edeceğim. Daha yetmiyor diyorlar ki parayı ihaleyi garantiyi aldık e ben dağıttım bu parayı, meraklanma diyor sana ayrıca ek gelir garantisi veriyorum diyor. Örnek vereyim Kuzey Marmara Otoyolu’nun Kurtköy Akyazı kesimi sözleşme süresi 2 bin 222 gün uzatıldı.”

    “BÖYLE BİR SOYGUN HİÇBİR YERDE GÖRÜLMEDİ”

    Kılıçdaroğlu sözlerine şöyle devam etti:

    “Atatürk Havalimanı’nı çalıştırmama sözü almışlar. Sözleşmeye hüküm koymuşlar, ‘İstanbul’un Trakya yakasında ikinci bir havalimanı çalıştırılmayacak’ diye. Orada duruyor, boş. Çalıştırmıyorlar, beyler kazanacak… 22 milyara mal et, 59 milyar TL dolar elde et. Böyle bir soygun dünyanın hiçbir yerinde görülmedi.”

    (HABER MERKEZİ)

  • ‘Erdoğan da, Bahçeli de nefret dilini değiştirmez, muhalefet bu dili reddetmeli’-VİDEO

    ‘Erdoğan da, Bahçeli de nefret dilini değiştirmez, muhalefet bu dili reddetmeli’-VİDEO

    PİRHA-Türkiye’de nefret dilini ve siyasetteki yerini, topluma yansımasını değerlendiren Avukat İbrahim Sinemillioğlu, “Ne Erdoğan, ne Bahçeli dilini değiştirmezler. Giderek arttırırlar. Buna karşı muhalefet kanadı gerçekleri ortaya çıkarmalı ve nefret dilini özellikle reddetmelidir” dedi. Sinemillioğlu, ayrımcı dilin topluma enjekte edildiğini vurguladı. 

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırıları devam ederken, nefret dili siyasette karşılığını buluyor ve saldırıların beslendiği alan haline geliyor. Aleviler, Ermeniler, Kürtler, Romanlar, mülteciler, LGBTİ+’lar, iktidardan muhalefete, sokaktan meclise, törenlerden toplantılara kadar günlük siyasetin hedefi haline gelebiliyor.

    Türkiye’de nefret dilinin siyasetteki yer bulmasını ve topluma yansımasını Avukat İbrahim Sinemillioğlu‘na sorduk.

    PİRHA: Türkiye’de ayrımcı politikaların beslendiği bir tarihsel arka plan var mıdır?

    İBRAHİM SİNEMİLLİOĞLU: Tabii Türkiye’de ayrımcı politikalar çok eskiden beri var. Bir kere Osmanlı döneminde Kanuni dönemindeki Ebu Suud’u hatırlamak bile buna yeterli. Osmanlı Devleti kuruluşu itibariyle aslında Alevi ağırlıklı bir devlet olarak kuruldu. Ama Aleviliğin devlet yönetiminde yeterli olmadığı düşüncesine varan yani astığı astık; kestiği kestik mutlak bir idari sistem elbette ki Aleviliğin kul hakkı yememe prensibiyle kesinlikle bağdaşmaz. En başında vergi bile kul hakkı sayılmakta zaman zaman. Osmanlı döneminde özellikle devletin artık bütçesinin zora girdiği dönemlerden itibaren Aleviler çeşitli bölgelerde bazı hak taleplerinde bulunmaya başlayınca Aleviler hakkında müthiş bir ayrımcı yaygara çıktı ve akla hayale gelmez söylemlerle Aleviler kötülenmeye başladı.

    Bu ‘mum söndü’ hikayesi falan yeni değil. Ta o dönemden beri yani Kanuni döneminden ve belki daha öncesinden beri yürütülmekte. Biz Aleviler hakkında yapılan dedikoduları, yapılan söylemleri eskiden beri biliriz. Özellikle 18. yüzyılın sonu ve 19. yüzyılın başından itibaren de Osmanlı Devleti’nde boy gösteren Türkçe akımlar bu sefer Türk olmayanlar hakkında bir sürü söylemlerde bulunmaya başladılar. İşte Ermeni kırımı, Süryanilere, Yahudilere karşı yapılanlar ve bunlar zaman içinde sürekli gelmekte.

    Ben 1954’ten bu yana gazete okuyan biriyim. Zaman zaman gazetelerde şöyle haberler çıkardı. Bilmem nerede bir tarikat baskını yapılmış. Yani Ege’de olurdu, Orta Anadolu’da olurdu. Bu tarikat baskınlarının hepsinde Alevi cemleri ele alınır ve Alevi cemleri kötülenirdi. Tarikatlar deyince Sünni tarikatlar, Nakşibendilik başta olmak üzere hiçbir zarar görmedi Türkiye’de. Ve bunların hepsi çok rahat bir şekilde faaliyetlerini yürüttüler, medreselerini açık tuttular. Hatta şu anda bile medreseleri var ve onların bir sürü kendilerine göre Kur’an kursları adı altında eğitim verdikleri yerler var. Bu söylemlerin ta o zamandan beri süregelen Alevileri dışlayan, Alevileri hor gören Türk, Sünni olmayanlar hakkında Hristiyanlar ve Museviler için de gavur, kafir sözü çok eskiden beri kullanılmakta. Bu ötekileştirmedir. Atasözlerine girmiştir. Mesela bizim oralarda yaygın bir söz vardır. Hristiyanlarla ilgili kadını aşağılayıcı sözler ‘gavur’ sözüyle kullanılır. Yani o nedenle bu ayrıştırıcı söylemler eskiden beri var.

    “TÜRKİYE’DE AYRIMCI DİL YAYGINLAŞMAKTA”

    -Günümüz siyasal ikliminde ayrımcılık içeren dilin topluma yansıması nasıl oluyor?

    Zaten şu anda Türkiye’de siyaset ayrımcılıktan besleniyor. Özellikle sağ siyasi partiler açıkça ayrımcılık yapıyorlar ve müthiş bir aşağılama edebiyatı, bir ayrıma tabi tutma edebiyatı kullanıyorlar. Daha 1967’de Elbistan olayları çıktığında dönemin Maraş Valisi ki sonradan meclis başkanlığına kadar yükseldi Necmettin Karaduman. Bir köyde toplanırlarken tarafları karşı karşıya getirmiş. Olayları çözmeye yönelik diyor ki; “yahu işte sizinkiler de bizimkiler de böyle yapsınlar, engel olmaya çalışsınlar bu gençlere.” Rahmetli ağabeyim de o zamanlar 32 yaşındaydı. Vali bey diyor, “Siz hepimizin valisisiniz. Sizinkiler de bizimkiler de derseniz bu ayrım işini siz yapıyorsunuz.” Bu demokrasi döneminin valisi bunu söylüyor. Ve abimi azarlıyor. Nasıl bana böyle bir toz kondurursun dercesine. Günümüzdeyse en ağır hakaretlere kadar vardırıyorlar. Mezhebini, soyunu, sopunu hesaba katıyorlar. Atatürk’ün Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt ile Medeni Kanunu Türkiye’ye getirmekle övünülüyor. Bir yerdeki konuşmasında diyor ki; “Bu ülkede Türk milletinden olmayanların yapabilecekleri bir tek iş vardır. Türk milletine kölelik yapmak, hizmet etmek.” Ve bu adam bizim Türkiye’de ilerici, demokrat dediğimiz baroların hemen hemen büyük bölümü, kütüphanelerine ‘Mahmut Esat Bozkurt’ adını koyuyorlar.

    “SİYASETTE AYRIMCI DİL ÇOK KÖTÜ KULLANILIYOR”

    Bundan daha ala ayrımcılık olur mu? Şimdi Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanı adayı olacağı konuşuluyor. Ben kişisel olarak, Kılıçdaroğlu’nun partisinden de değilim. Kişisel olarak tanıdığım biridir. Dürüsttür, namusludur. Ama Kılıçdaroğlu’nu ben mezhebinden, dininden, ırkından, soyundan, sopundan dolayı değil; bu işi yapar mı yapmaz mı? Ona bakarak oyumu kullanacağım. Ama bakıyorum ki, solcu, demokrat, özgürlükçü geçinenler, “efendim Kılıçdaroğlu cumhurbaşkanı olamaz, çünkü Alevi’dir” diyor. Yahu ırkçı Amerika’da bir siyah rahatlıkla Cumhurbaşkanı olabiliyor da, Kılıçdaroğlu Türkiye’de niye cumhurbaşkanı olamasın? Olup olmaması beni ilgilendirmiyor. Benim için önemli olan gerçek demokrat birinin cumhurbaşkanı olması Türkiye’de. Ama bunu rahatlıkla kullanabiliyorlar. Aleviliğini, Kürt kökenini öne çıkararak “Cumhurbaşkanı olamaz” diyorlar. Şu anda Cumhurbaşkanı adayı olarak Sünni ve Türk biri aranıyor.

    Siyasette ayrımcı dil çok kötü kullanılıyor. Ya Kılıçdaroğlu’nun ya da bir Akşener’in ya da Erdoğan’ın kişisel olarak yaptığı hataları sayabilirsiniz. Bunlar ayrı. Ama ne Kılıçdaroğlu, ne Erdoğan ne Akşener’in ne de bir başkasının babasından, annesinden dolayı geçmişinden, soyundan, sopundan dolayı olabilecek bir olumsuzluğu onlara mal etmenin anlamı yok. Kendi yaptıkları neyse onunla konuşun, hatalarını söyleyin. Yanlışları neyse onları söyleyin. Hırsızlık yaptıysa hırsızlığını, yolsuzluk yaptıysa yolsuzluğunu, kayırmacılık yaptıysak kayırmacılığını söyleyin.

    “SİYASETTE AYRIMCI DİL TOPLUMU BÖLMEYE GÖTÜRMEKTE”

    Ama Türkiye’de konuşulan ayrımcı dil son derece çirkin ve bu giderek yaygınlaşmakta. Giderek toplumu bölmeye götürmekte. Ben Türkiye’nin geleceğinden son derece kaygılıyım. Türkiye bu gidişle ikiye, belki üçe bölünme noktasına geliyor. Bu çok hoş bir şey değil. Türkiye’nin bütünlüğünü eğer koruyacaksak Alevisi, Sünnisi, Kürt’ü, Türk’ü, Çerkezi, Arap’ı, Rum’u, Ermeni’si hepsiyle birlikte eşit yurttaşlık temeli içinde herkese aynı saygıyı göstererek bunu yapmak zorundayız. Birilerine ayırırsak bu iş olmaz.

    “AYRIMCI DİLİ ORTADAN KALDIRMAK ZORUNDAYIZ”

    -Alevi Kürt, Ermeni, Roman gibi kimliğe sahip siyasetçiler sosyal medyadan miting alanlarına (Kılıçdaroğlu örneğinde olduğu gibi) hedef haline getiriliyor. Toplum bu dile nasıl bakıyor? Bu dile karşı nasıl bir yol izlenmeli?

    Toplum dünyanın her tarafında böyledir. Dünyanın edebiyat, müzik, resim, heykel gibi sanat alanında ve bilim alanında en ileri halklarından biri olan Almanlar, toplum psikolojisi sonucu Hitler gibi bir caniyi yıllarca başlarında tuttular. Yahudileri fırınlara attılar. Toplumlar bir siyasetçiye gönül verdikten sonra ve o siyasetçinin birçok hatasını görmüyor ve belli noktadan sonra rahatlıkla onun söylemlerine sahip çıkıyor. 2015 öncesi barış sürecinde Türkiye toplumunun yüzde yetmiş beşten fazlası barış sürecinden yanaydı. Kürt sorununun çözümünden yanaydı. Çünkü o toplumun önde gelen siyasetçileri bunu topluma lanse etmişlerdir. Toplum kabul etmişti bunu. Toplumlar böyledir. Yani onları yönlendirmek çok kolaydır. Şimdi siyasetçi çıkıp cumhurbaşkanı ya da parti genel başkanı, bakan, başbakan önemli bir milletvekili, önemli bir kişi çıkıp birine mezhebinden dolayı soyundan sopundan dolayı hakaret ederse çok rahatlıkla o toplum da bunu alkışlar. Berkin Elvan’ın annesi niye yuhalansın? Ne yapmış ki Berkin Elvan’ın annesi? Oğlu suçsuz, sebepsiz yere kör kurşunla ölmüş. Bunun ne kabahati var? Ama o kadın yuhalatılabiliyor. Ankara’da Kılıçdaroğlu’na linç girişimi yapıldı.

    Kılıçdaroğlu eğer onların arasına düşseydi o eve içeri girmeseydi. Ölebilirdi. Ya da emniyet müdürü büyük bir basiret gösterip “benim cesedimi çiğnersiniz” demeseydi o evi başına yıkarlardı. Madımak’ta olanlar gibi. ‘Yakın’ diyen kadın serbest dolaşıyor. Evi yakacaklardı içindekilerle birlikte. Madımak’ta nasıl yaktılarsa. Madımak’ta ben seyrederken videoyu itfaiye eri kurtarmak isterken Aziz Nesin’i yumruklayarak çıkarıyor aşağıya doğru çekiyor. Yani böyle bir toplum her yerde maalesef var. Maraş Katliamı’nı günü gününe biliyorum. Çünkü davanın avukatlığını yaptım.

    “TOPLUMU SİZ NASIL YÖNLENDİRİRSENİZ ÇOK BÜYÜK BİR BÖLÜMÜ ÖYLE GİDER”

    Maraş Katliamı öncesinde “Ben kızımı aşirete vereceğim” diyen; orada Kürtlere, Alevilere aşiret diyorlar. Kürt ve Alevi lafını kullanmamak için. “Ben kızımı aşirete vereceğim” diyen komşusu, Kürt’ü, Alevi’yi öldürmekten sanık olarak yargılandı. Toplum budur. Toplumu siz nasıl yönlendirirseniz çok büyük bir bölümü öyle gider. Bu Emevi’de de böyle olmuştur. Ama toplumu rahat bırakırsanız, serbest bırakırsanız, topluma her şeyi özgürlükler içinde anlatırsanız, ayrımcı dil kullanmasanız doğru yolu toplum bulur gene. Yani halkın basiretine ben güvenirim. Ama yeter ki halka doğruları anlatabilelim. O nedenle bu ayrımcı dili ortadan kaldırmak zorundayız.

    Ermeni kırımında, Süryani kırımında en büyük payı olan ve Osmanlı Devleti’ni savaşa sokarak devletin parçalanmasına yol açan Talat Paşa’nın, Enver Paşa’nın, Cemal Paşa’nın heykellerini dikiyoruz. Adlarını caddelere, yollara, sokaklara, okullara veriyoruz. Sivas’ta Aşık Veysel’in adını taşıyan bir okula hükümet yanlısı Eğitim Bir Sendikası’nı kuran ve AKP’nin militanı olan bir adamın adı veriliyor. Bu ülkenin kültür varlığı, Aşık Veysel’dir, Yunus Emre’dir, Hacı Bektaş’tır, Mahsuni’dir, Neşet Ertaş’tır. Bunlar Alevi diye nasıl bu kültür şehrinin dışına çıkarırsınız? Bunları çıkarsanız Türkiye’de kültür diye bir şey kalmaz. Ama bunlar hakkında en aşağılayıcı sözler kullanılabiliyor.

    “AYRIMCILIĞI TOPLUMA ENJEKTE EDİYORLAR”

    Yani şimdi Pir Sultan’a küfrediliyor. Sen Pir Sultan’a küfretmekle bana küfrediyorsun. Benim halkıma, inancıma küfrediyorsun. Bunları engellemek lazım. Şu anda Türkiye’de Yunus, Mevlana, Hacı Bektaş Sünnileştirilmeye çalışılıyor. Çünkü bütün dünyanın kabul ettiği değerlerdir. Bir Nazım Hikmet’i, bir Yunus’u, Fuzuli’yi, Pir Sultan’ı, Nesimi’yi çıkarırsanız Türkiye’de kültür diye bir şey kalmaz ki. Bunu yapıyorlar ve bunları ayrımcı bir biçimde topluma enjekte ediyorlar.

    Ben iktidar kanadından umudum kestim. Ne Erdoğan, ne Bahçeli dilini değiştirmezler. Giderek arttırırlar. Benim istediğim buna karşı muhalefet kanadının gerçekleri ortaya çıkarması ama bu dili özellikle reddetmesi. Yani bu insanları dışlayıcı, insanları hor gören, hakaret dolu dili terk etmeleri, birbirlerine bunu söylememeleri. Halkımızın da buna prim vermemesi gerektiğini düşünüyorum. Özellikle sizin hitap ettiğiniz Alevi camiasının kendi değerlerini unutmamalarını ve kendi değerlerine göre eline, diline, beline sahip olmalarını en önemli özellikleri de diline sahip olmaktır. Dilini sadece doğruyu söylemek için kullanmasını dilerim.”

    Barış KOP-Diren KESER/PİRHA

  • Britanya Alevi Festivali’nde, ‘Siyaset’ paneli: Bu iktidar gidecek bu zülüm bitecek-VİDEO

    Britanya Alevi Festivali’nde, ‘Siyaset’ paneli: Bu iktidar gidecek bu zülüm bitecek-VİDEO

    PİRHA- ‘Barış ve Adalet’ şiarıyla gerçekleşen 11. Britanya Alevi Festivali’nin 3. gününde ‘Siyaset’ başlıklı panele Şenyaşar ailesine karşı yapılan adaletsizlik damgasını vurdu. Gazeteci Can Dündar, “Bu iktidar gidecek bu zülüm bitecek. Bize verilen cezalar çöpe gidecek bizler ülkemize gideceğiz” dedi. 

    ‘Barış ve Adalet’ şiarıyla gerçekleşen 11. Britanya Alevi Festivali paneller ile devam ediyor. Ev sahipliğini  İngiltere Alevi Kültür Merkezi Cemevinin yaptığı festivalin 3. gününde ‘Siyaset’ başlıklı panel gerçekleşti. Moderatörlüğünü İngiltere Cemevi Eşit Başkanı İbrahim Has’ın yaptığı panele Gazeteci Çilem Küçükkeleş, TİP Milletvekili Barış Atay ve Gazeteci Can Dündar konuşmacı olarak katıldı.

    Panele, Yazar Abbas Tan, Piri Er, Pir Mehmet Turan, Pir Haydar Buga, Pir Mehmet Yüksel, Ana Yadigar Arslan, AABK Eşit Başkanı Nevin Kamilağaoğlu’nun yansı sıra çok sayıda kişi katıldı.

    Panelde ilk konuşan Gazeteci Çilem Küçükkeleş ülkedeki adaletsizliğin ve hukuksuzluğun Avrupa’dan protesto edilmesinin kendilerini çok etkilediğini, cesaretlendirerek umutlarını yeşerttiğini söyledi.

    TİP Milletvekili Barış Atay da, Avrupalı yetkililerden kendilerine gelen, ‘Sizin için ne yapabiliriz, nasıl destek olabiliriz?’ sorusuna karşılık olarak hiçbir şeyin yapılmadığı, hatta kendi ülkelerindeki hak ihlallerinin  giderek büyüdüğüne işaret etti.

    Gazeteci Can Dündar ise, “Bu iktidar gidecek bu zülüm bitecek. Bize verilen cezalar çöpe gidecek bizler ülkemize gideceğiz” diye konuştu.

    Elif TABAK/İNGİLTERE

  • Kılıçdaroğlu: Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır-VİDEO

    Kılıçdaroğlu: Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır-VİDEO

    PİRHA-Partisinin Meclis grup toplantısında konuşan Kemal Kılıçdaroğlu, Van’da gerçekleştirdikleri çalıştaya değinirken, “Van’da bir bölgeye gittik orada Selahattin Bey’in çok sevildiğini gördüm. Haksız, adaletsiz uygulamalardan şikayet ediliyor. Ben de bu kürsüden defalarca şikayet ettim. Bir kişi adaletsizlikle karşı karşıyaysa ona sahip çıkmak insani görevimizdir, politik değil. Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” dedi.

    Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, partisinin Meclis grup toplantısında gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu. Konuşmasında CHP’li belediye başkanları ile geçtiğimiz günde Van’da gerçekleştirdikleri çalıştaya değinen Kılıçdaroğlu, “Van’da bir bölgeye gittik orada Selahattin Bey’in çok sevildiğini gördüm. Haksız, adaletsiz uygulamalardan şikayet ediliyor. Ben de bu kürsüden defalarca şikayet ettim. Bir kişi adaletsizlikle karşı karşıyaysa ona sahip çıkmak insani görevimizdir, politik değil. Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır. Mahkeme kararlarını uygulamıyorlar, AİHM kararlarını uygulamıyorlar. Osman Kavala’dan da Selahattin Demirtaş’tan da Harp okulu öğrencilerinin de hakkını, hukukunu savunmak istiyorsanız bize katılacaksınız. Bütün Mardinli kardeşlerime sözümdür. İktidarımızda Diyarbakır, Şanlıurfa, Mardin, Şırnak, Siirt ve Batman’da çiftçiye elektriği ücretsiz vereceğiz. Yatırım yapacağız” ifadelerini kullandı.

    “KUTUPLAŞTIRMAK İSTİYORLAR AMA İNADINA BARIŞ DİYECEĞİZ”

    “Hiçbir gücün karşısında hiçbir arkadaşımız diz çökmedi ve çökmeyecek” diyen Kılıçdaroğlu, baskı ve şiddete boyun eğmeyeceklerini söyledi. Ülkeyi sevdiklerini belirten Kılıçdaroğlu, şunları söyledi:

    “Biz ülkemizi seven insanlarız. Çünkü biz bizim gibi düşünmeyen insanların da özgürlüğüne kapı aralayan insanlarız. Çünkü biz herkesin inancına, kimliğine, yaşam tarzına saygı duran insanlarız. Biz bölen değil, beraber olmayı düşleyen insanlarız. Bölmek, ayrıştırmak, kutuplaştırmak, kavga istiyorlar inadına barış diyeceğiz. Demokrasiye inanmayanları sandık yoluyla göndereceğiz. Demokrasinin bize sağladığı bütün imkanları kullanacağız. Baskı mı kuruyorlar göğsümüzü açacağız, yasak mı getiriyorlar yasağa karşı yürüyeceğiz. Sanattan kültürden mi korkuyorlar sanatı ve kültürü yücelteceğiz.”

    “ASLA ONURUMUZDAN ÖDÜN VERMEYECEĞİZ”

    Kılıçdaroğlu, CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’na verilen cezaya da değinirken, “İstanbul İl Başkanımız adaletsiz, hukuksuz kararlarla mahkum edildi. Bugün savcılığa gitti. Silivri’de şu anda. Morali gayet iyi. Bir suç işlediği için değil onurlu ve dik durduğu için cezalandırılıyor. Biz onların hiçbir siyasi hükmünü tanımıyoruz. Duruşumuz, onurumuz, insanlığımız, hedefimiz bellidir. Hapse atarlar, tutuklarlar, gözaltına alırlar. Ne yaparlarsa yapsınlar asla ve asla onurumuzdan ödün vermeyeceğiz. Vermeyenlerden birisi de CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu” diye konuştu.

    “KAYBEDECEKLER, BIÇAK KEMİĞE DAYANDI”

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun yargılandığı davayla ilgili olarak da Kılıçdaroğlu, “İBB Başkanımız içinde yarın duruşma var. İstanbullulara hizmet ediyor, hala İstanbul’u kaybettiklerine inanamıyorlar. Hala ‘Acaba Ekrem Başkanı oradan nasıl alırız’ arayışı içindeler. ‘İstanbul’u kaybeden Türkiye’yi kaybeder’ demişti. Zaten kaybedecekler. Bıçak kemiğe dayandı… Beyler Türkiye-ABD arası paraları transfer ediyorlar. Hiç kimse unutmasın, hiçbir CHP’li yönetici sahipsiz değildir. Arkasında milyonlar vardır. Arkadaşlarımızın arkasındayız. Dik ve onurlu duruşları bizi mutlu eden en önemli tavırdır. Hazmedemedikleri için nasıl Ekrem Başkan’ı alırız da birisini tayin ederiz, atarız… Bu arayışa girmek vatana ihanettir. Bu arayışa girmek demokrasiye, millete ihanettir. Halkın iradesine saygı göstereceksiniz” ifadelerini kullandı.

    BAHÇELİ’NİN TEHDİDİNE YANIT: DÜN TÜKÜRDÜĞÜMÜZÜ BUGÜN YALAMAYIZ

    Kılıçdaroğlu, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin tehdidine de yanıt verirken, “Birileri beni de hapisle tehdit ediyormuş. Yahu sizin feriştahınız gelse diz çökmeyiz biz. Siz kimsiniz? Biz hapislerden korksaydık bu kadar cesur olmazdık. Hapislerden korksaydık sizin gibi olurduk. Dün tükürdüğümüzü bugün yalamayız biz. Ne söylediysek sözümüzün arkasındayız” dedi. Kılıçdaroğlu sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Bir siyasetçinin hesabını veremeyeceği bir şey olmamalı. Bir siyasetçinin evlatları para pul işine girmemeli. Operasyon yapacağım diyor, sınır ötesi operasyon. E senin oğlun var, milyon dolarları var. Ok atmakta da başarılı, gönder. Garibanın çocuğunu gönderiyorsun, şehitler geliyor. Senin çocukların milyon dolarlarla oynuyor. Tüyü bitmemiş yetimin hakkını sormak boynumuzun borcudur.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Yeşiller Partisi Eş Sözcüsü Teke: Çocuklara din dayatmasına karşı Kadıköy’de olacağız (2)-VİDEO

    Yeşiller Partisi Eş Sözcüsü Teke: Çocuklara din dayatmasına karşı Kadıköy’de olacağız (2)-VİDEO

    PİRHA-Türkiye gündemine dair PİRHA’nın sorularını yanıtlayan Yeşiller Partisi Eş Sözcüsü Özlem Taşdemir Teke, Aysel Tuğluk özelinde binlerce hasta tutuklunun yaşadığı sürecin çok olumsuz olduğunu, bunun örtülü ölüm cezasına dönüştüğünü söyledi. Teke, din eğitiminin 4-6 yaş grubuna da dayatılmasının şimdiye kadar yaşanmış en büyük korkunçluklardan biri olduğunu kaydederek, laikliğin sadece Alevilerin meselesi olmadığının altını çizdi. Teke, 27 Şubat’ta Kadıköy’de saat 15.00’de gerçekleşecek ‘Demokrasi ve Laiklik’ buluşmasında yerlerini alacaklarını söyledi. 

    Kuruluşu İçişleri Bakanlığı tarafından engellenen Yeşiller Partisi’nin eş sözcüsü Özlem Taşdemir Teke ile Türkiye gündemindeki birçok konu başlığını konuştuk.

    Teke, altı muhalefet liderlerinin buluşmasından, Aysel Tuğluk özelinde hasta tutukluların durumuna, ekonomik krizden, işçi eylemlerine, cemevlerine ‘ticarethane’ statüsünde gelen yüksek elektrik faturalarından, 20. Milli Eğitim Şûrası’nda 4-6 yaş grubundaki çocuklar için alınan ‘din eğitimi’ tavsiye kararına kadar birçok konuda PİRHA‘nın sorularını yanıtladı.

    PİRHA: Altı muhalefet partisi liderinin geçtiğimiz günlerde verdiği fotoğrafı nasıl değerlendiriyorsunuz? Kimileri, “HDP neden yok?” şeklinde eleştiride de bulundu.

    ÖZLEM TAŞDEMİR TEKE: Dünyada da örnekleri var. Sağ popülist, otoriter liderlerden toplumların kurtulması için geriye kalan muhalefetin ittifak yapması gerektiğiyle ilgili birçok deneyim var. Macaristan bunu deneyimliyor. Orban’a karşı birleşmiş bir muhalefet görüyoruz orada da. Yine Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde yeşil-sol siyasetin birleştiği bir takım ortaklıklar var. Türkiye de çok uzun süreli tek parti iktidarı ile ilgili ciddi bir otoriterleşme sorunu ile baş başa. Kutuplaştırıcı ve otoriter rejimden kurtulmak için muhalefetin bir arada olmasını gerektirecek çok önemli sinyaller var.

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi seçimlerinde muhalefet bunu deneyimledi. Gerçekten bunun başarılı bir yol olduğu görüldü. Bir ortaklaşma mutlaka gerekiyor. “Altı parti içinde HDP niye yoktu?” gibi bir takım eleştiriler oluyor ama orası daha çok sağ ve merkeze yönelik bir oluşum. HDP aslında kendi yolunu aylar öncesinde çizmişti. Sol partiler ile bu üçüncü yolun güçlenmesi bence solun da oylarını artıracak bir ittifak olacaktır. Aslında bunu doğru buluyorum.

    “KÜRT SORUNUNDA MERKEZ SAĞ PARTİLER İLE CHP’NİN DAHA CESUR OLMASI GEREKİYOR”

    Kılıçdaroğlu’nun oluşturduğu ittifak ile HDP’nin sol partiler ile oluşturacağı diğer ittifakın iyi bir yönelim olacağını düşünüyorum. Tabi cumhurbaşkanlığı adaylığında tek bir adayın çıkarılması başka bir şey. Seçim ittifakları farklı nitelikler taşıyabilir. Kürt sorununun dillendirilmiyor olması demokrasi sorunumuzdaki en büyük problemlerinden birisidir. Bu konuda merkez sağ partilerin de, CHP’nin de daha cesur söylemlerinin olması gerekiyor.

    Türkiye’deki tabanın sanki daha sağ eğilimli olduğu, daha muhafazakar politikaları destekleyeceği gibi bir anlayışın yanlış olduğunu düşünüyorum. Tabanların artık partilerin önüne geçecek şekilde Kürt sorununa yaklaştığını düşünüyorum. Sağ partiler de bence bunu kendi içlerinde değerlendirmeli. Kürt sorunu ve HDP ile ilgili olarak kendilerini sorgulamaları, yüzleşmeleri gerekiyor. Kılıçdaroğlu’ndan da bir yüzleşme çağrısı gelmişti. Cumhuriyet’in sonraki yüzyılının nasıl şekilleneceği ile ilgili yüzleşme çok önemli bir adım. Umarım bu adımı da atacaktır partiler.

    -Aysel Tuğluk gibi sağlık sorunlarına rağmen tahliye edilmeyen birçok hasta tutuklu var. Tedavi haklarının engellendiğini belirten insan hakları savunucuları bir an önce tahliye ve tedavi çağrısında bulunuyor. Bu sürece dair neler söylersiniz?

    Bu çok önemli bir sorun. Aysel Tuğluk özelinde binlerce hasta tutuklunun yaşadığı süreç çok olumsuz. Bunun bir şekilde örtülü ölüm cezasına dönüştüğünü görebiliyoruz. Kanunlarımızda ölüm cezası yok ama insanlar, hasta, yaşlı tutsaklar bir takım engellemelerle, Adli Tıp raporlarına müdahale edilerek, tahliye edilmeleri engelleniyor. Ölüme terk ediliyorlar. Bunun birçok örneğini görebiliyoruz. Toplum ve siyaset üzerinde iktidarın yürüttüğü baskının bir devamı bu.

    “ADLİ TIP RAPORLARINA MÜDAHALE EDİLİYOR”

    Buna karşı yürütülen kampanyaların içinde yer almak, bu sesi çoğaltmak zorundayız. O insanlar zaten tutsak. Çok kısıtlı imkanlar ile seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Bu içinde bulunduğumuz siyasi iklimin toplumun bütün kesimlerine ödettiği bedellerden birisi ki tutsaklar en kırılgan alandalar. Siyasetin, sivil toplumun, aktivizmin bu konuda sesini çok yükseltmesi ve bu insanların sesini duyurması gerekiyor. Kanuna aykırı şekilde yapılıyor. Adli Tıp raporlarına müdahale edildiğini görüyoruz. Aysel Tuğluk’un çok ciddi sağlık sorunları var. Çok yaşlı tutsakların evinde ölmelerine bile izin verilmiyor. Bu içinde bulunduğumuz demokrasi probleminin bir parçası.

    -Ekonomiye gelelim. Ülke genelinde yükselen işçi eylemliliği, grevler var. Enflasyon altındaki zam teklifini kabul etmeyen işçiler iş bırakıyor. Kazanımla sonuçlanan eylemler olduğu gibi halihazırda devam edenler de var. Buna ilişkin yorumunuz nedir?

    Ekonomide geldiği aşamada zaten böyle bir sonucun oluşması gerekiyordu. İşçilerin sokakta olması, seslerini duyurması, mücadele etmesi bizi de çok mutlu eden, umutlandıran gelişmeler. Emek hareketi ve ekoloji hareketinin birlikteliğinin çok büyük kazanımları getireceğini zaten düşünüyoruz. Yeşiller her zaman emekçilerin yanında oldu, olmaya da devam edecek. Ekonomik koşulların zaten toplumun en yoksul kesimleri üzerindeki baskısı o kadar arttı ki, insanlar artık nefes alacak durumda değiller. Enerji yoksulluğu gibi çok büyük bir sorun ile karşı karşıyayız. Bu yöndeki yanlış politikaların toplumu getirdiği sonuç ortada.

    “ASGARİ ÜCRETE YAPILAN GÖRECELİ ZAMMIN HİÇBİR İŞE YARAMADIĞINI GÖRÜYORUZ”

    Göreceli olarak yapılan asgari ücret zammının aslında hiçbir işe yaramadığını görüyoruz. Yine yanlış gıda politikalarının, siyasetteki bu basiretsizliğin topluma büyük bedeller ödettiğini görüyoruz. Emekçiler de bundan en çok etkilenen kesimler oluyor. Türkiye’de çalışanların büyük bölümü asgari ücret ile çalışıyor. Avrupa’da bu orana baktığınızda toplumun yüzde 5’i veya 10’u asgari ücret ile çalışırken, Türkiye’de bu oran sanırım yüzde 60 civarında. İnsanlar asgari ücrete talimler. Onunla geçiniyorlar ama enflasyon oranları çok yüksek. Grafikler ile oynayarak ya da algı yöneterek birkaç gün belki unutturulabildi. Ama sonunda halk doğru bir şekilde haklarını aramak için tabi ki işçiler başta olmak üzere sokaktan seslerini duyuruyorlar, biz de bu direnişleri selamlıyoruz.

    -İnsanların şu anda bir numaralı gündem maddesi yüksek gelen elektrik faturaları. Alevilerin ibadethaneleri de ‘ticarethane’ statüsünde faturalandırılıyordu biliyorsunuz. Son olarak da ‘konut’ statüsünde faturalandırılacakları ifade edildi. Buna dair neler söylersiniz?

    Tabi ki burada çok büyük bir haksızlık var. Biz vergilerimizi veriyoruz. Bir inanç sisteminin insanları hiçbir zaman o vergilerden faydalanmazken diğer tarafta kamu kaynaklarının bazı tarikatlara nasıl aktığı ile ilgili çok ciddi sorunlar bugün yaygın olarak konuşuluyor. Devletin imkanlarından nasıl faydalandıklarını biliyoruz. Bu ötekileştirmenin, Alevi toplumunu her zaman baskılamanın, onları marjinalleştirmenin yollarından birisidir. Bu uzun yıllar boyunca bütün hükümetlerin sistematik olarak uyguladıkları bir yöntem. Cemevlerini en fazla konut statüsüne getirmek gibi sanki bir şeyler yapmışlar gibi gösterecekler. Camiler veya kiliseler ile ilgili tutum ne ise cemevleri ile ilgili tutum da o olmalıdır. Toplumların dinsel inanışıyla ilgili devlet nasıl konumlandırıyorsa kendini, nasıl tavır alıyorsa; bunu tüm din seçenekleri için gerçekleştirmek zorundadır. Demokratik tutum budur.

    20. Milli Eğitim Şûrası’nda 4-6 yaş grubundaki çocuklar için alınan ‘din eğitimi’ tavsiye kararı ile bu karara karşı Aleviler öncülüğünde başlatılan imza kampanyasını nasıl değerlendiriyorsunuz? 27 Şubat’ta Kadıköy’de kitlesel bir buluşma olacak. Laiklik yalnız Alevilerin, anadil de sadece Kürtlerin sorunuymuş gibi senelerdir hakim olan bir kanı var. Katılır mısınız?

    Tabi ki bütün toplumun sorunu. Din eğitiminin o yaş grubuna dayatılması şimdiye kadar yaşanmış en büyük korkunçluklardandır. Bütün toplumun problemi. Kendisini dindar olarak tanımlayan insanların da problemidir. Şûraya bir kere dayatma olarak getirildi bu konu. Zaten AKP iktidarının son yirmi yıllık sürecinde küçük adımlarla din eğitimini toplumun bütün sistemlerine oturtmaya çalıştığını biliyoruz. Buna karşı mücadele etmeli, sesimizi yükseltmeliyiz. Biz de Kadıköy’deki eylemde yerimizi alacağız. Bu asla sadece Alevilerin problemi değil ya da anadil sorunu sadece Kürtlerin sorunu değil. Asıl bu ülkede yaşayan Türk-Sünni olarak kendilerini tanımlayan insanların da en önemli sorunu olmalı. Bununla hep birlikte mücadele etmeliyiz.

    -Yeşiller Partisi’nin ‘alındı’ belgesi sorunu devam ediyor. Nedir son durum? 

    Şu an hukuki süreç hala devam ediyor. İlk başvurduğumuzda görevsizlik kararı verilmişti ama buna itiraz ettik. İtirazımız kabul edildi. İlk davayı açtığımız mahkeme davamızı görmeye devam ediyor. Hukuksal süreç devam ederken bir taraftan da seçimlerin yaklaştığı bir dönemde parti olarak seçime girme hakkımızın engellenmesiyle ilgili de bir takım girişimler de bulunacağız ilerleyen günlerde. Yeşillerin siyaset yapamaması sadece Yeşillerin sorunu olmamalı. Nasıl ki laiklik sadece Alevilerin, anadil sadece Kürtlerin sorunu değilse Yeşillerin siyaset yapamaması da hem diğer bütün siyasi partilerin sorunu olmalı hem de toplumdaki diğer vatandaşların sorunu olmalı. Bu Anayasa hakkının ihlali ve daha önce görülmemiş bir durum. Buna da hep birlikte ses çıkarmalıyız. Yeşillerin bu alanda toplumdan ve siyasetten destek görmesi gerekiyor. Bunu talep ediyorum.

    Barış KOP / İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER:

    >Yeşiller Partisi Eş Sözcüsü Taşdemir: İklim krizi altıncı kitlesel yok oluşa sürüklüyor

     

  • TBMM Hazırlık Komisyonu Semra Güzel’in dokunulmazlığının kaldırılması yönünde karar verdi

    TBMM Hazırlık Komisyonu Semra Güzel’in dokunulmazlığının kaldırılması yönünde karar verdi

    PİRHA-Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Hazırlık Komisyonu, Halkların Demokratik Partisi (HDP) Diyarbakır Milletvekili Semra Güzel’in oy çokluğuyla dokunulmazlığının kaldırılması yönünde karar verdi. Güzel hakkında nihai karar TBMM Genel Kurulu’nda kesinleşecek.

    HDP Diyarbakır Milletvekili Semra Güzel’in dokunulmazlığının kaldırılması için hazırlanan Cumhurbaşkanlığı tezkeresini görüşmek için bugün toplanan TBMM Hazırlık Komisyonu, oy çokluğu ile Güzel’in dokunulmazlığının kaldırılması yönünde karar verdi.

    Hazırlık Komisyonu, Güzel hakkındaki raporunu Anayasa Adalet Karma Komisyonu’na 8 Şubat 2022 günü sunacak. Semra Güzel için nihai karar ise TBMM Genel Kurulu’nda kesinleşecek.

    (HABER MERKEZİ)

  • DAD İstanbul Eş Başkanlarından, HDP İstanbul il örgütüne ziyaret-VİDEO

    DAD İstanbul Eş Başkanlarından, HDP İstanbul il örgütüne ziyaret-VİDEO

    PİRHA-Demokratik Alevi Dernekleri İstanbul Eş Başkanları, HDP İstanbul il örgütünün yeni seçilen yönetimini ziyaret ederek, başarılar diledi. Toplumun demokratikleştirilme sürecinde inanç kurumlarına önemli görevler düştüğünü vurgulayan HDP İstanbul İl Eş Başkanı İlknur Birol, “Kürtlerin ulusal birliği bu süreçte ne kadar önemliyse çeşitli inanç kesimlerinin birliği ve ortak sesi de o kadar önemlidir” dedi. 

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul il örgütünün yeni seçilen yönetimini ziyaret etti. HDP İstanbul il binasında gerçekleşen görüşmeye HDP İstanbul İl Eş Başkanı İlknur Birol, DAD Eş Başkanı Kadriye Doğan, DAD İstanbul Eş Başkanları Dilber Asla ile Ali Şeker de katıldı.

    Yeni seçilen yönetimi tebrik eden Kadriye Doğan, “Türkiye’de yaşayan bütün inançların birbirini tanıma, birlikte hareket edebilme çağrısını iletmek için buradayız” dedi. Görüşme sırasında ayrıca tedavi edilebilmek için tahliye edilmeyi bekleyen hasta tutukluların durumu da konuşuldu.

    “ACILAR, ZULÜMLER İNSANLARI BİRLEŞTİRİR”

    HDP İstanbul İl Eş Başkanı İlknur Birol‘a, zorlu bir görev üstlendiklerini belirten Ali Şeker ise halkların beklentisi olduğunu kaydetti. Şeker şöyle konuştu:

    “Alevilik kadim bir inançtır. Acılar, zulümler insanları birleştirir. Herkesin kendi anadiliyle eğitim gördüğü, anayasal eşitlik hakkı istiyoruz. Büyük bedeller ödedi bu halk. Bir araya gelerek mücadeleyi yükseltmemiz gerekiyor. Aleviler olarak kim zulme uğruyorsa onun yanında olduk, olacağız. Son günlerde DİAYDER’e yönelik de büyük bir baskı ve saldırı var. DİAYDER’in yanında olduğumuzu belirtmek isteriz.”

    “TOPLUMUN DEMOKRATİKLEŞTİRİLMESİNDE ALEVİLERİN GÜÇLÜ VE BİR ARADA OLMASI ÇOK ÖNEMLİ”

    “Kişisel hiçbir kurtuluş yok. Kapsayıcı dile çok ihtiyacımız var” diyen İlknur Birol, toplumun demokratikleştirilme sürecinde inanç kurumlarına önemli sorumluluklar düştüğünü söyledi.

    Birol, şöyle devam etti:

    “Demokratik toplumun kurulabilmesinin esaslarından biri, özgürlük alanlarının kendisinin güvencede olduğu bir toplum yapısı oluşturmaktır. Kolay bir şey değil. Bin yıllık alışkanlıkların, kaç yüzyıllık devlet geleneğinin kemikleşmiş kurumlarını, ideolojik arka planını bir anda tuzla buz etmek çok mümkün olmuyor. AKP-MHP döneminde stratejik olarak sistemde demokratik bir değişimin gerçekleşebilmesi için kuvvetli bir toplumsal ittifaka ihtiyacımız var.

    Savaş siyaseti karşısında toplumsal barışın inşası için de buna uygun adımlara ihtiyacımız var. İnanç kurumlarına bu yönde çok büyük görev düşüyor. Kürtlerin ulusal birliği bu süreçte ne kadar önemliyse çeşitli inanç kesimlerinin birliği ve ortak sesi de o kadar önemlidir. Özellikle çok büyük bir demokratik dinamik olan Alevi toplumu da, toplumun demokratikleştirilmesinde güçlü ve bir arada dönüşümün aktörü olarak kendini var eden pozisyonda olması bizim için çok önemli. Ama üzülerek söylemek isterim ki; birçok kesimden daha çok tartışmanın olduğu bir yer Alevi toplumu.”

    PİRHA / İSTANBUL

  • Kılıçdaroğlu: AKP ve MHP milletvekilleri fakirin değil soyguncuların yanında yer almıştır-VİDEO

    Kılıçdaroğlu: AKP ve MHP milletvekilleri fakirin değil soyguncuların yanında yer almıştır-VİDEO

    PİRHA-CHP grup toplantısında konuşan Kılıçdaroğlu, 20 Aralık günü dövizde yaşanan hareketliliğin araştırılması için partisi tarafından verilen önergenin reddedilmesiyle ilgili olarak, “AK Parti’nin milletvekilleri MHP’nin milletvekilleri fakirin fukaranın yanında değil soyguncuların yanında yer almıştır. Siz o soyguncuların ortağı mısınız? Niye izin vermiyorsunuz?” ifadelerini kullandı. 

    Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, partisinin Meclis grup toplantısında konuştu. Döviz kurlarında yaşanan artışların ve artışlar sırasında yapılan işlemlere ilişkin CHP grubu tarafından geçtiğimiz günlerde TBMM’ye verilen araştırma önergesinin reddedildiğini hatırlatan Kılıçdaroğlu, “AK Parti’nin milletvekilleri MHP’nin milletvekilleri fakirin fukaranın yanında değil soyguncuların yanında yer almıştır. Siz o soyguncuların ortağı mısınız? Niye izin vermiyorsunuz?” dedi.

    “BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ KADAR DEĞERLİ BİR ŞEY YOKTUR”

    10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü’ne dair açıklamalarda bulunan Kılıçdaroğlu, şunları söyledi:

    “Siyasetçiler için aslında basın özgürlüğü kadar değerli bir şey yoktur. Çünkü, biz siyasetçiler, Türkiye genelinde hatta dünyada nelerin olup bittiğini belki yeteri kadar öğrenemeyebiliriz. Hele bugünkü medya bize bütün doğruları araştırır ve önümüze koyar. Biz de gerçekleri öğreniriz. Ama siz tek sesli bir basın yaratırsanız o zaman haksızlığı gideremezsiniz. Siyasetçinin alkışa değil sağlıklı ve tutarlı eleştiriye ihtiyacı var. Buradan basın dünyasına da bir şeyler söylemek isterim. Hiç meraklanmayın az kaldı, kim olursa olsun hangi kalem olursa olsun, ahlaklı davrandıkları sürece basın özgürlüğünü görecekler, biz de o eleştirilerden ders almasını bileceğiz.”

    “ENGELLİLERİN EĞİTİMİNE YETERİ KADAR KAYNAK AYIRMAYAN BİR İKTİDAR VAR”

    Kılıçdaroğlu, engelli vatandaşların eğitimlerine yeterli kaynak ayrılmadığını belirterek, “2006 yılında her bir engelli için MEB asgari ücret kadar özel eğitim kurumlarına bir para ödüyorsun. Bugün bu rakam asgari ücretin yüzde 20’sine kadar indi. Dün bir tebliğ yayınlandı yüzde 35 zam yapmışlar. Ya arkadaş asgari ücret yüzde 50 arttı, elektrik fiyatları yüzde 127 arttı. Bu insanlar nasıl yapacaklar bu eğitimi? Engellinin eğitimine bile yeteri kadar kaynak ayıramayan bir iktidar var. Bizim iktidarımızda göreceksiniz bütün engelliler okullarında rahat huzur içinde eğitim alacaklar. O çocuklar mezun olduklarında da inşallah işleri hazır olacak” ifadelerini kullandı.

    MÜLAKATTA ELENEN KPSS MAĞDURU’NDAN KILIÇDAROĞLU’NA MEKTUP

    Sosyal Demokrasi Vakfı (SODEV) tarafından yayımlanan anketi paylaşan Kılıçdaroğlu, şöyle konuştu:

    “SODEV’in bir anketi var soruyorlar “Türkiye ekonomik olarak iyiye gidiyor mu, nereye gidiyor?” “İyiye gidiyor” diyenlerin oranı yüzde 10.8. Gerçeği her birimiz tek tek görüyoruz. Görmenin ötesinde tek tek yaşıyoruz. Bu zamları da fakirliği de birilerinin zenginliğini de görüyoruz. Mülakat dolayısıyla haksızlığa uğrayanlar vardı onlarla toplantılar yaptım. Cahide diye bir kardeşimiz bir mesaj göndermiş, Ordu milletvekilimize: “Size KPSS mağduru yüzlerce gençten biri olarak Ordu’dan yazıyorum. Ben iki branşta öğretmenlik bitirmiş, iki yüksek lisansı olan, KPSS’den de kendi branşında 96 puan alan birisiyim. Mülakatım da çok iyi geçmesine rağmen elendiğimi öğrendim. Elenme sebebimizi hiçbirimiz bilmiyoruz. O puanlar hiç kolay alınmıyor. Örneğim ben her gün Ordu’dan Giresun’a gidip, geldin okul için ki bunun 7 ayını da hamile olarak geçirdim. Bir yandan ev işleri bir yandan okul işleri ile gecemi gündüzüme katarak aldım o puanı. Bu konuda sesimize ilk kulak veren de yine adalet ve hakkaniyet noktasında hassasiyetiyle genel başkan Kılıçdaroğlu oldu. Ben bu konuda sesimize ses olmanızı hakkımızın iadesi konusunda bizi yalnız bırakmamızı arzu ve rica ediyorum.” Biz de CHP’den bütün Cahidelere sevgi ve saygılarımızı gönderiyoruz. Adalet öyle yüksek boyutlara ulaştı ki kişinin elinden ekmeği alamaya başladılar. Cahide bunlardan biridir işte.”

    “AYM BAŞKANI DA ADALETSİZLİĞİ SÖYLÜYOR”

    “Sadece biz değil AYM Başkanı da adaletsizliği söylüyor” diyen Kılıçdaroğlu, 2021 yılında 66 bin 121 bireysel başvurunun yapıldığını kaydetti. Kılıçdaroğlu, “Bunların yüzde 73’ten fazlası adil yargılama hakkı için. Bu sayı ve oranlar bize aslında vahim bir durumu işaret ediyor. Adil yargılanma hakkıyla ilgili temel bir meselemiz var’ diye. Evet. Adaleti sağlamazsanız bir araya gelmezsiniz, toplumsal bilinciniz gelişmez, dostluk kuramazsınız düşmanlık yaratırsınız. E devletin dini adaletse bunların yaptığı ne?” dedi.

    “AKP VE MHP MİLLETVEKİLLERİ SOYGUNCULARIN YANINDA YER ALMIŞTIR”

    CHP grubu tarafından 20 Aralık günü dövizde yaşananların araştırılmasına yönelik geçtiğimiz günlerde TBMM’ye sunulan araştırma önergesini de hatırlatan Kılıçdaroğlu, şunları kaydetti:

    “‘Bunu araştıralım’ dedik. AKP ve MHP’nin milletvekilleri ‘hayır araştırmayın’ dediler. Buradan açık bir şekilde milletime şikâyet ediyorum. AK Parti’nin milletvekilleri MHP’nin milletvekilleri fakirin fukaranın yanında değil soyguncuların yanında yer almıştır. Siz o soyguncuların ortağı mısınız? Niye izin vermiyorsunuz?

    Yoksulluk artıyor. Bir de milletvekili arkadaşımız soru önergesi vermiş, kaç kişi doğalgaz faturalarını ödeyemedi diye. 2019’da 74 bin 61 kişinin doğalgazı faturasını ödeyemediği için kapatılmış. 2020’de 87 bin 626’ya çıkıyor. 2021’in ilk 8 ayında 87 binden 107 bin 679’a çıkıyor. Şimdi saray ve şürekâsına sormak zorundayız; beyefendi sen orada rahat oturuyorsun, 107 bin 679 kişinin doğalgaz saati kapatılıyor. Kim soracak bunu? Kim bunun hesabını soracak? Kim doğalgazı kapatılan fakirden yana olacak? Saray görmüyor bunları, biz olacağız. Halkın partisi olarak yanlarında olacağız.

    Bir yılda akaryakıta tam 46 kez zam geldi. Cumhuriyet tarihinde hiç böyle bir şey yaşamadık. E sormak lazım AKP ve MHP’ye oy veren kardeşlerimize, e dolar artınca zam yapıyorsun biz bunu anladık e dolar düşünce niye zam yapıyorsun? Hazine tam takır ondan mı? Galiba trafik sorununu böyle çözecekler öyle anlaşılıyor. Elektriğe yüzde 127 zam, insaf ya!”

    PİRHA / ANKARA

  • Sancar: Kayyımları gönderip, yerine utanç müzeleri kuracağız-VİDEO

    Sancar: Kayyımları gönderip, yerine utanç müzeleri kuracağız-VİDEO

    PİRHA-HDP Meclis grup toplantısında konuşan Eş Genel Başkan Mithat Sancar, Devlet Bahçeli adına Diyarbakır’da kurulmak istenen ormanlık alana tepki gösterdi. Sancar, “Diyarbakır halkının kimliğine, onuruna saldırılarda pervasızlığın son örneği. Devlet Bahçeli, Diyarbakır halkına ne verdi? Kayyımları göndereceğiz, yerine utanç müzelerini kuracağız” dedi. 

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Mithat Sancar, partisinin Meclis grup toplantısında gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu. Sancar, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli adına Diyarbakır’da kurulmak istenen ormanlık alana dair tepki göstererek, “Bu Diyarbakır halkının kimliğine, onuruna saldırılarda pervasızlığın son örneği. Devlet Bahçeli, Diyarbakır halkına ne verdi? Bu kayyımları bu iktidarla birlikte göndereceğiz, yerine utanç müzelerini kuracağız” dedi.

    “MUTLAKA KAZANACAĞIZ, ASLA VAZGEÇMEYECEĞİZ”

    “Hukuksuzluk diz boyu saymak bile gereksiz, örgütlü kötülük gece gündüz devrede” diyen Sancar, karamsar olunmaması çağrısında bulundu. Sancar, şöyle konuştu:

    “Bizlerin kazanmaya odaklanmış demokrasi ve adalet yürüyüşü var. Onlarda korku, bizlerde ise büyük cesaret var daha da büyüyen bir mücadele azmi ve kararlılığı var. Zulmün karşısında boyun eğmeyen milyonların temiz vicdan var. Hakikatin yanında esaslı demokratik bir duruş, cesaret, kararlılık, inanç ve başarma isteği var. Açılan bu umut dolu yolda haklarımızla birlikte güçlü ve kararlı bir biçimde ilerlemeye devam edeceğiz, kazanıncaya kadar. Mutlaka kazanacağız, asla vazgeçmeyeceğiz.”

    “KARANLIKTAN BESLENEN BİR ZİHNİYET İLE KARŞI KARŞIYAYIZ”

    Sancar konuşmasında ekonomik krize de değinirken, “Artık ekonomik kriz sözü yaşananları anlatmaya yetmiyor ortada bir çöküş var ve bu çöküşün faturasını halka ödetmek isteyen iktidar anlayışı var. Bir avuç sermayedar, yandaşa, saraya, savaşa kaynak aktararak, halkı enkaz altında nefessiz bırakmaya azmetmiş bir yönetim var. Artık bir geçim mücadelesi de değil söz konusu olan. Ortada bir yaşam mücadelesi var. Açlık sınırı 4 bin lira, yoksulluk sınırı 13 bin lira. Böyle bir ülkede geçim değil yaşam derdi artık söz konusu. Yeni yıla da bütün zamanların en büyük zam operasyonuyla girdik. İktidar gece yarısı operasyonuyla kendini var ediyor, bunu biliyoruz. Gündüzleri bol bol hamaset ve nutuk geceleri ise kararname ile halkın cebine, sofrasına, hayatına ve nefesine pusu kurmak var. İktidarın gün ışığındaki hayal satan sözlerine değil gece karanlığında yaptıklarına bakın. En nihayetinde karanlıktan beslenen bir zihniyet ile karşı karşıyayız” ifadelerini kullandı.

    “HALKIN MUTFAĞINA DARBE YAPAN BİR İKTİDAR VAR”

    Sancar sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Elektrik, doğalgaz, akaryakıt, temel gıdalar kalem kalem saymaya gerek yok iğneden ipliğe bir insanın asgari yaşamı için zorunlu olarak tüketmesi gereken her şeye yüzde 1000 ve daha yukarıda zamlar yapıldı. Zamlarla temel gıdaların 250 gramdan sonrası lüks tüketim, haline getirildi. İktidarın yandaşları, ortakları halk ile dalga geçmeye devam ediyorlar. En son ufacık bir ortakları var ya bunların tek işi bize sataşmak. Koyun satın almaktan, et tüketimine çareyi koyun alıp kesmekten geçtiğini söylüyor. Utanmazlığa bakın. Bundan önce söylenen sözleri hatırlatmıyorum bile. Halkla dalga geçen, ülke gerçekliğinden kopmuş, kendi çıkarları dışında hiçbir şeyi gözü görmeyen iktidar ve avanesi ile karşı karşıyayız.

    Bugün etin, sütün, peynirin mutfaklara giremediği bir yoksulluk ülkesi yaratıldı, açlık yaygınlaşıyor, yoksulluk derinleşiyor. Artan ulaşım zamları ile insanları bir yerden bir yere gidemez hale getirdiler. Yüksek doğalgaz zammı ile haneleri dondurucu karakışla baş başa bıraktılar. 2022’ye girerken asgari ücrete yüzde 50, memura 30,5, emekliye 25 yaptılar. Daha o zamlı maaşlar halkın cebine yansımadan iktidar bunların üzerine bu zamlarla ve diğer operasyonlarla çöktü. Veriyormuş gibi yapıyorlar, vermeden alıyorlar. Aldıklarıyla yetinmiyorlar cepte kalanı da gasp etmeye çalışıyorlar. Halkın mutfağına, tenceresine, sofrasına darbe yapan bir iktidar var.”

    “AYSEL TUĞLUK SERBEST BIRAKILMALIDIR”

    Tutuklu bulunan ve tedavisi için infaz erteleme başvurusunda bulunulan Aysel Tuğluk için bir kez daha çağrıda bulunan Sancar, “Demokrasi, adalet, özgürlük isteyen herkes sesini çıkarmalı. Aysel yoldaşımızı ölüme mahkum etmek isteyen bir zihniyet var, Aysel Tuğluk derhal serbest bırakılmalıdır” dedi.

    İBB’YE BAŞLATILAN ÖZEL TEFTİŞ: GASP ETME YOKLAMALARIDIR

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne (İBB) yönelik İçişleri Bakanlığı tarafından başlatılan ‘özel teftişe’ de değinen Sancar, şunları söyledi:

    “İstanbul ve diğer büyükşehir belediyelerini de gasp etme yoklamaları yapmaktadır bu iktidar. Zemin yoklamaktadır. Direnç yoklamaktadır. Eğer, hatırlatmak istemem ama bu ülkede ilk belediye kayyım atandığında tereddütsüz demokrasiden yana en ufak derdi olan çevreler ortak irade koyabilseydi, iktidar bugün kayyım operasyonlarını hazırlayacak kirli oyunlara başvuramazdı.

    Bu acı gerçekle samimi bir yüzleşme gerçekleştirebilirsek, yani ilk kayyım atandığında gerçekten kuvvetli bir demokratik irade konamadığı, bunun da bugünkü gelişmelerin önünü açtığı gerçekliğiyle yüzleşebilirsek onu telafi edecek yolları daha kolay yaratırız.

    Kayyım atama hazırlıklarının başlangıcı 1 Nisan 2019. Yani 31 Mart’ta seçimler yapılmış, kesin resmi sonuçlar açıklanmamış, mazbatalar hazırlanmamış ama İçişleri Bakanlığı’na kayyım için hazırlık yapılmak üzere yazı yazılmış. Demek ki sonradan isnat ettikleri her şey yalan, buradan da anlaşılıyor.”

    “BAHÇELİ, DİYARBAKIR HALKINA NE VERDİ?”

    Sancar, Diyarbakır’da Devlet Bahçeli adına kurulmak istenen ormana ilişkin ise tepkisini şu sözlerle dile getirdi:

    “Diyarbakır halkının kaynaklarını talan etmekle kalmıyorsunuz, kültürüne, kimliğine saldırıları hızla sürdürüyoruz. En son bir hatıra ormanı kuracaklarmış, adı da Devlet Bahçeli hatıra ormanı olacakmış. Bu Diyarbakır halkının kimliğine, onuruna saldırılarda pervasızlığın son örneği. Devlet Bahçeli, Diyarbakır halkına ne verdi? Bu kayyımları bu iktidarla birlikte göndereceğiz.

    O kayyımları ormanlarda fidan dikmekle göndereceğiz. Kayyım uygulamalarının hepsini utanç müzesi kurarak sergileyeceğiz.

    Her türlü hırsızlığı yapıyorlar. Bu iktidar kayyım uygulamalarıyla halkın iradesini çaldıktan sonra halkın hem kaynaklarını hem değerlerini gasp etme hakkını kendinde görüyor. Diyarbakır halkı sesleniyor. Diyarbakır bizimdir diyor.”

    PİRHA / ANKARA