Etiket: Soykırım

  • Suriye’deki Alevi köylerinin yollarını kapatıldı: Yeni bir katliam hazırlığı mı yapılıyor?

    Suriye’deki Alevi köylerinin yollarını kapatıldı: Yeni bir katliam hazırlığı mı yapılıyor?

    PİRHA- Suriye’yi yöneten HTŞ’ye bağlı güçler, IŞİD ve SMO’lu çeteler Alevilerin yaşadığı bölgelerde soykırım saldırılarına devam ediyor. Son gelen görüntülerde Lazkiye ve Ceble’deki Alevi köyleri ve kasabalarına giden yolların kapatıldığı görüldü. Halk yeni bir katliamın yapılacağından endişe ediyor. 

    Suriye’yi yöneten HTŞ’ye bağlı güçler ile birlikte IŞİD ve Türkiye destekli SMO çetelerinin 6 Mart’tan bu yana Alevilere yönelik başlattığı soykırım saldırıları devam ediyor. Alevilerin yaşadığı bölgelerde kötü muamele, hakaret, darp, kaçırma ve infazlarla birlikte bir soykırım yaşanıyor.

    ALEVİ KÖYLERİNE GİDEN YOLLAR KAPATILDI

    Son çekilen fotoğraflarda HTŞ’nin Alevi köy ve kasabalarına açılan yolları iş makineleriyle yardımıyla kapattığı görülüyor. Yerel kaynakların aktardığı bilgilerde bütün Lazkiye ve Ceble’nin giriş ve çıkışları kapatılarak bölgeye yoğun bir HTŞ gücü sevk edildiği kaydedildi. Barikatların kurulduğu Tartus ve Dreykist’te kent girişlerinde ayrıca gece boyu kurşun ve ses topları duyulduğu ve tüm bu önlemlerin halk içerisinde yeni bir katliamın hazırlığı olabileceği endişesini oluşturduğuna dikkat çekiliyor.

    100’ÜN ÜZERİNDE ALEVİ KADIN KAÇIRILDI

    Lazkiye, Humus ve Tartus’ta Alevi nüfusun yoğun olduğu bölgelere düzenlediği soykırım saldırılarında yine çok sayıda kişi gözaltına alınmış durumda. Son bir haftalık saldırılarda ayrıca 100’ün üzerinde kadının çeteler tarafından kaçırıldığı biliniyor.

    Akdeniz kıyısında Alevi nüfusun yoğun yaşadığı “sahil” denilen bölgede bulunan Tartus ve diğer bölgelerinden sanal medyaya düşen videolarda HTŞ güçlerinin Alevileri hakaretler eşliğinde gözaltına aldıkları, tekmeledikleri hatta infaz ettikleri görüldü.

    CEBLE’YE ASKERİ YIĞINAK YAPILDI

    Yine Alevilerin yoğun yaşadığı Ceble şehrinde sanal medyaya düşen görüntülerde yüzlerce ağır silahlı HTŞ’linin sokaklarda yürüyerek şehri kontrol altına almaya çalıştığı görülüyor. Yerel kaynaklar Alevilerin soykırım saldırılarına karşı bölgeden çıkmak istemesine engel olmak için şehrin her yerine barikatlar ve askeri kontrol noktaları kurulduğunu aktardı.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Halepçe Katliamı’nın üzerinden 37 yıl geçti

    Halepçe Katliamı’nın üzerinden 37 yıl geçti

    PİRHA- Halepçe’de kimyasal gaz saldırısı sonucu binlerce kişinin hayatını kaybettiği katliamın üzerinden 37 yıl geçti.

    Saddam Hüseyin’in 16 Mart 1988’de düzenlediği ve insanlık tarihine kara bir leke olarak geçen Halepçe Katliamı’nın üzerinden 37yıl geçti. Federe Kürdistan Bölgesi’ne bağlı Süleymaniye kentinin yaklaşık 100 kilometre uzağındaki İran sınırı yakınlarında bulunan Halepçe’de yaşanan olay dünyada 20’inci yüzyılda yaşanan en acı katliamlardan biri olarak kabul edildi.

    KÜRT’ÜN PAYINA ‘KATLİAM’ DÜŞTÜ

    22 Eylül 1980’de İran ile Irak arasında baş gösteren savaşın sonlarına doğru Saddam Hüseyin, 1986 ile 1988 yılları arasında Kürtlere karşı Enfal Harekatı operasyonu başlattı. Saddam Hüseyin, dönemin Kürt partilerinden Kürdistan Yurtseverler Birliği (YNK) ile Kürdistan Demokratik Partisi’nin (KDP) birbirleri arasındaki çatışmalara son verip, İran ordusunun Halepçe’ye girmesine izin vermesi üzerine kente yöneldi. Halepçe’de başlayan isyan üzerine Saddam Hüseyin, “Kimyasal Ali” ismiyle tanınan Korgeneral Ali Hasan al-Majid al-Tikriti’ye kimyasal bombaları kullanma talimatı verdi.

    “Kimyasal Ali”nin verdiği emirle havalanan Irak ordusuna bağlı 8 MiG-23 uçaklar, Halepçe’yi 3 gün boyunca bombardıman altına aldı. İlk olarak konvansiyonel silahlarla camların kırılması sağlandı, daha sonra ise, harekatın ikinci aşmasına geçildi. Kimi araştırmalara göre 12 kimyasal maddenin karışımından meydana gelen kokteyl, kimi araştırmalara göre ise hardal ve sarin gazları olarak bilinen bombalar harekatın ikinci aşamasında kente bırakılmaya başlandı.

    5 BİNİ AŞKIN KİŞİ KATLEDİLDİ

    Bombardımandan dolayı yayılan zehirli gazlar, kısa sürede birçoğu binlerce insan yaşadığı alanları kapladı. Can havliyle kendini sokaklara atan binlerce insan, gazlardan dolayı can verdi. Küçük bir çocuğun koşarak, “Dayê bêhna sêva tê. (Anne elma kokusu geliyor)” diyerek annesiyle son kez konuştuğu yerde, bombardımandan dolayı 5 bini aşkın insanın yaşamını yitirdiği, 7 binden fazla insanın ise yaralandığı açıklandı.

    GERÇEK RAKAMLAR AÇIĞA ÇIKMADI

    Ancak gittikçe şiddetlenen “elma kokusu”ndan dolayı yaşamını yitirenlerin sayısının daha fazla olduğu, bölgeye gelen yabancı heyetler tarafından daha sonra tespit edildi. Katliama dair gerçek rakamlara ulaşılamasa da, Dünya Sağlık Örgütü (WHO), katliamın bugüne kadar 43 bin 753 kişinin hayatını kaybetmesine, 61 bin 200 kişinin de sakat kalmasına yol açtığını açıkladı.

    O dönem 75 bin civarında nüfusu sahip olan Halepçe’nin büyük bölümü bu saldırıdan sonra boşaldı. Binlerce insan, ölümün nerden geldiğini anlayamadan hayata veda eden yakınlarını toprağa veremeden, İran ve Türkiye tarafına geçmeye çalıştı. İnsanların yanı sıra, kentteki tüm canlılığın yok olmasına neden olan bombardımandan kaçan çok sayıda kişi ise, sonradan yerleştikleri yerlerde açlık ve susuzluktan dolayı yaşamını yitirdi. Bombardıman son bulduktan sonra geriye yıkık bir şehir kaldı.

    ETKİLERİ HALEN SÜRÜYOR 

    Halepçeliler, katliamın üzerinden uzun yıllar geçmesine rağmen atılan gazların etkisini hala hissediyor. Geçici ve kalıcı körlüğe neden olan kimyasallar, engelli doğum, kolon kanseri, solunum hastalıkları ve kadınlarda düşük ile kısırlık vakalarının kat ve kat artmasına neden oldu.

    Halepçe Katliamı’ndan kısa bir süre sonra 19 Ağustos 1988 tarihinde 8 yıl savaşan Irak ve İran arasında ateşkes anlaşması imzalandı. Ateşkesten 5 gün sonra da Irak ordusu Halepçe’yi geri aldı.

    Tüm bunlara rağmen Halepçeliler, maruz kaldıkları soykırımın ardından uzun bir süre yalnızlığa terk edildi. Kentte yaşamını yitirenler için yapılan anıt ve müzede her yıl 16 Mart’ta anma etkinlikleri düzenleniyor.

    SADDAM HÜSEYİN İNSANLIĞA KARŞI SUÇTAN YARGILANDI

    Halepçe soykırımının emrini veren Saddam Hüseyin rejimi, ABD’nin 2003 yılında giriştiği müdahaleyle devrildi. Kürtlere karşı yürüttüğü Enfal Hareketi kapsamında 180 bin kişinin ölümünden sorumlu tutularak yargılandı. Başka bir hükümden aldığı idam cezasıyla 30 Aralık 2006’da infaz edilen Saddam Hüseyin, ölümünün ardından Kürtlere karşı “soykırım” uygulamaktan yargılandığı davada suçlu bulundu.

    Yine Enfal Katliamından yargılanıp, “İnsanlığa karşı suç işlemek ve soykırım” suçlarından ölüm cezasına çarptırılan “Kimyasal Ali” lakaplı al-Tikritî ise 25 Ocak 2010’da infaz edildi.

    SOYKIRIM OLARAK TANINDI

    Irak Yüksek Ceza Mahkemesi, 1 Mart 2010 tarihinde Halepçe Katliamı’nı “soykırım” olarak tanıdı. Bu karar akabinde Irak Meclisi ve Federe Kürdistan Bölgesi Meclisi’nin yanı sıra Norveç, İsveç ve İngiltere Halepçe’de yaşananları “soykırım” olarak kabul etti.

    (HABER MERKEZİ)

  • FEDA: Suriye’de Arap Alevi soykırımın yaşandığı bu süreçte birbirimizin Xizir’ı olalım

    FEDA: Suriye’de Arap Alevi soykırımın yaşandığı bu süreçte birbirimizin Xizir’ı olalım

    PİRHA- Hızır’ın her durumda ve koşulda aranan, barışın, paylaşmanın, ortaklaşmanın adı olduğunu ifade eden Demokratik Alevi Federasyonu, “Alevilerin fişlendiği, köyleri ve evlerinin işaretlendiği, şeriat bildirilerinin dağıtıldığı, zorunlu din dersleri ve ÇEDES üzerinden kültürel ve inançsal asimilasyonun dayatıldığı, Suriye’de Arap Alevi soykırımının yaşandığı bu süreçte gelin birbirimizin Xızır’ı olalım” çağrısında bulundu.

    Demokratik Alevi Federasyonu, içinde bulunduğumuz Hızır aylarına dair açıklama yaptı.

    !Ya Heq/Haq! Ya Xizir!’ başlığıyla yayınlanan açıklamada, Alevi inancının evliya, enbiya ve ziyaretleri arasında en önde gelen kutsalın Hızır olduğuna vurgu yapılarak, “Aleviler; “Ya Xizir‘e/Xizir o Kal diye yakarışta bulundukları Xizir, sadece insan için değil, tüm doğa ve eko-sistem için kutsal kabul ederler.  Îniyi/Kaniya Xizir’ ı, Kalê Sipê, Gola Xizir’ e diye ziyaret edilen bir çok su kaynağı, Xizir’ın aynı zamanda doğa ve eko- sistemle özdeşleştirerek bolluk ve bereketinde kutsalı görmelerindendir” denildi.

    “XIZIR SADECE İNSAN İÇİN DEĞİL TÜM EKO-SİSTEM İÇİN KUTSAL KABUL EDİLİR”

    Demokratik Alevi Federasyonu’nın Hızır aylarına ilişkin açıklaması şöyle:

    “Her sürekten Alevi inancında evliya, enbiyalar arasında en önde gelen kutsal Xizir’dir. Xizir her durumda ve koşulda aranan, yardıma çağrılan ve sonsuz derecede güven duyulan, barışın, paylaşmanın, ortaklaşmanın kutsalı, can yoldaşıdır. Mezopotamya ve Anadolu’nun farklı inançtan halkları Şubat ayına Xizir ayı diye farklı bir anlam yükler, değer biçerler. Xizir ayında Pîrler talip topluluklarını ziyaret eder, Cem yürütürler.

    Alevi inancı; cümlesinde Heq/Haq’ı gördükleri için tüm varlıklara kutsallıkla yaklaşır, cümle canla ikrarlaşmanın inancıdır. Aleviler; “Ya Xizir‘e/Xizir o Kal diye yakarışta bulundukları Xizir, sadece insan için değil, tüm doğa ve eko-sistem için kutsal kabul ederler.  Îniyi/Kaniya Xizir’ ı, Kalê Sipê, Gola Xizir’ e diye ziyaret edilen bir çok su kaynağı, Xizir’ın aynı zamanda doğa ve eko- sistemle özdeşleştirerek bolluk ve bereketinde kutsalı görmelerindendir.

    SOSYAL VE İNANÇSAL SORUNLAR TOPLUMUN ETİK KURALLARIYLA ÇÖZÜLÜR

    Biz Aleviler; “her an ve her yerde hazır ve nazır”, “cantêzik” olduğuna inandığımız Xizir’ı karda, tipide, denizde ve doğal afetlerde; “Ya Xizir’ ê kelek û gemîyan” diye çağırırız. Raa Heqî-Alevilerin yaşadığı Toros-Zagros dağ silsilesinde, kış mevsiminde tipi ve fırtına hiç eksik olmaz. Bu aylarda yardıma çağrılan Xizir için hem oruç tutulur, hem Xizr Cemi yürütülür. Xizir Cemi’nde Aleviler siyasal, sosyal, kültürel, inançsal ve maddi-manevi sorunlarını devletli sistemin hukukuna muhtaç kalmadan paylaşır, dayanışır, ortaklaşır ve toplumun etik kurallarıyla çözüme kavuştururlar. Şubat ayında Xizir için üç gün oruç tutan canlar mümkün olduğunca kötülüklerden uzak, ahlaklı ve temiz kalpli olmayı esas alırlar.

    KADIN, BOLLUK VE BEREKETİ KARŞILAMADA XIZIR AŞKI İLA HAEKET EDER

    Aleviler Xizir Orucu’nun lokmasını dağıtmadan önce, varsa evin kedi ve köpeği doyururlar. Evin pencere önlerine kuşlar için, evin uygun köşesine, ya da odalardan birine evliyalar için lokma indirilir. Önce komşulara, sonra hane halkına lokma pay edilir. Görüleceği üzere Alevi inancında tüm canlıları gözeten, onları pay ve hak sahibi gören ortaklaşmacı bir toplumsallık söz konusudur. İnanç sahipleri kendilerinden ve ailesinden önce, cümle alemde darda ve zorda olanlara, çaresiz ve kimsesizlere, kapı komşuları ile tanıdıklarına dua eder, sonra ailesi ve kendisi için dilekte bulunurlar. Bütün bu hizmetleri üreten, onları çocuklarına aktaran, sürüdürüp toplumsallaştıran kadındır. Bugüne değin inanç ve inanç değerleri sürdürülmüşse bunun önemli nedenlerden biri Pîr ocaklarıysa, diğer bir nedeni de; kadındır. Kadın, Şubat’ta düşen cemre ile birlikte doğadaki döngüselliğinin neden olacağı bolluk ve bereketi karşılamada, kendisini sürece katmada Xizir aşkı ile hareket eder.

    “SOYKIRIMIN YAŞANDIĞI BU SÜREÇTE BİRBİRİMİZİN XIZIR’I OLALIM”

    Xizir Orucu’ nun üçüncü günü akşamı, musahipler/misahibler yanlarına niyaz/miyazını alarak musahiplerine giderler. Evine gittikleri musahiplerine ve birinci derecede yakınlarına hediye götürürler. Ziyarete gittikleri müsahip evi Xizir için kurban keser, çeşitli hediyeler sunar. Bütün bunlar Xizir’in korku ve cezanın değil, barışın, paylaşmanın ve ortaklaşmanın kutsalı olduğunu göstermektedir. Xizir’ dan korktukları için değil, onun sırrına ermek istedikleri için üç gün oruç tutar, Cem yürütürler. Xizir sadece dar günün dostu da değildir. O aynı zamanda bolluğun ve bereketin de kutsalıdır. Bir Alevi, misafir olduğu evin ikramı sonrasında, teşekkürle birlikte, “Xane Xizir bo.”(Hızır’ ın hanesi olsun) dileğinde bulunur.

    Alevilerin fişlendiği, köyleri ve evlerinin işaretlendiği, şeriat bildirilerinin dağıtıldığı, zorunlu din dersleri ve ÇEDES üzerinden kültürel ve inançsal asimilasyonun dayatıldığı, Suriye’de Arap Alevi soykırımının yaşandığı bu süreçte gelin birbirimizin Xizir’ı olalım.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Avrupa Arap Alevileri Federasyonu’ndan çağrı: Suriye’de Alevi soykırımı ihtimaline karşı harekete geçilsin

    Avrupa Arap Alevileri Federasyonu’ndan çağrı: Suriye’de Alevi soykırımı ihtimaline karşı harekete geçilsin

    PİRHA- Avrupa Arap Alevileri Federasyonu, Suriye’de yaşayan Arap Alevileri başta olmak üzere etnik ve dini toplulukların tehlike altında olduğunu belirterek, dünya kamuoyuna duyarlılık çağrısı yaptı. Federasyon, “Suriye’nin birliğini ve çeşitliliğini koruyacak çözümler bulunması hayati önem taşımaktadır. Özellikle muhtemel bir Alevi soykırımına karşı herkesi dayanışmayı güçlendirmeye ve harekete geçmeye çağırıyoruz” dedi. 

    Avrupa Arap Alevileri Federasyonu, Suriye’de tehdit altında olan Alevilere ilişkin yazılı bir açıklama yayınladı.

    Suriye’de yıllardır süregelen savaş ve şiddetin, İslamcı cihat örgütü HTŞ’nin ülkede iktidarı ele geçirmesinden sonra yeni ve tehlikeli bir aşamaya ulaştığının belirtildiği açıklamada, Suriye’nin çeşitli etnik ve dini topluluklarının geleceğini tehdit ettiğine vurgu yapıldı.

    “ARAP ALEVİLERİN KORUNMASI GEREK”

    Arap Alevileri, Kürtler, Ezidiler, Süryaniler, Dürziler, İsmaililer, Ermeniler ile diğer Hristiyanlar, seküler bir yaşam tarzını benimsemiş çevrelerin kaderlerine terk edildiğinin kaydedildiği açıklamada şu ifadelere yer verildi:

    “Suriye’de istisnasız tüm dini ve etnik toplulukların korunması için çalışmalar yürütmek ve bu hususta özel olarak Arap Alevilerinin korunmasına önem vermek gerekmektedir. Bazı kesimlerin haksız bir şekilde Arap Alevilerini önceki rejimle ilişkilendirip, rejimin hatalarından sorumlu tutma çabaları, onları intikam ve misilleme eylemlerine açık hale getirmektedir.

    Yeni iktidar, intikam alınmaması ve azınlık haklarının korunması çağrısında bulunmuş, Arap Alevi topluluğunun ileri gelenleri ve kanaat önderleri de bu çağrıyı memnuniyetle karşılamıştır. Kanaat önderleri, yeni iktidara yönelik olarak yeni bir sayfa açılması, sürgün edilenlerin güvenli bir şekilde evlerine dönmelerine izin verilmesi ve genel bir af çıkarılması çağrısında bulunmuşlardır. Ayrıca, tüm Suriye halklarının haklarını ve çeşitliliğini garanti altına alan bir devletin inşası için yeni iktidarla iş birliğine hazır olduklarını belirtmişlerdir. Bizler de bu tutumu destekliyoruz.

    “SURİYE’DE BARIŞ VE HUZUR SAĞLANSIN”

    Avrupa Arap Alevileri Federasyonu olarak, Suriye’deki tüm halkların güvenliğini, barış ve huzur içinde bir arada yaşamasını ve evrensel hak ve özgürlüklere dayalı bir siyasal-hukuksal yapının tesisini talep ediyoruz. Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygı gösterilmesi, ülkenin birliğini ve çeşitliliğini koruyacak çözümler bulunması hayati önem taşımaktadır. Bu doğrultuda, yeni iktidarın intikam almama çağrısını destekliyor ve bu sözlerin yerine getirilmesini yakından takip ediyoruz. Avrupa’daki uluslararası ve ulusal kuruluşları, sivil toplum örgütlerini, siyasi partileri ve insan hakları savunucularını, bu insanlık dramına ve özellikle muhtemel bir Alevi soykırımına karşı duyarlı olmaya, dayanışmayı güçlendirmeye ve harekete geçmeye çağırıyoruz.

    Avrupa Arap Alevileri Federasyonu olarak, dileğimizin savaşın ve ülkedeki kaosun bir an önce son bulması ve bölgedeki tüm halkların barışçıl bir ortamda yaşaması olduğunu açıkça beyan ediyor ve bu yönde çaba harcamaya devam edeceğimizi duyuruyoruz.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Dersim Soykırımı’nda yaşamını yitirenler Dortmund’da anıldı-VİDEO

    Dersim Soykırımı’nda yaşamını yitirenler Dortmund’da anıldı-VİDEO

    PİRHA- Dortmund Alevi Kültür Merkezi (DAKME), Dersim Soykırımı’nın 87.  yıl dönümünde yaşamını yitirenler için anma düzenledi.

    Dersim Soykırımı’nın ilk adımı kabul edilen 4 Mayıs 1937 yılında alınan Bakanlar Kurulu kararının 87. yıl dönümünde yaşamını yitirenler anılmaya devam ediyor.

    Dortmund Alevi Kültür Merkezi binasında gerçekleşen anmada Hakk’a yürüyen canlar Ağuçan Ocağı Pirlerinden Cemal Canan’ın verdiği gülbeng sonrasında  çerağlar uyandırıldı. Yaşamını yitirenler anısına saygı duruşu ile başlayan anmada ayrıca Dersim Tertelesine dair sinevizyon gösterimi yapıldı.

    Dersim Tertelesine dair panele Zarife Atik ve Akife Polat katıldı.

    Panelde soykırımı lanetlenirken, Dersim coğrafyasının, dilinin, inancının, hafızasının her gün parça parça elinden alınmak istendiğine vurgu yapıldı. Harde Dewreş olarak adlandırılan Dersim toprağındaki ocaklar, ziyaretler ve tarihsel hafızanın yok edilmesi karşın söz ve direncin sahibi olamamanın tarih karşısında mahcubiyet olacağı kaydedildi.

    Ayrıca bu katliamlarla yüzleşilmediği, katliamların failleri ortaya çıkarılmadığı ve  hesaplaşılmadığı sürece benzer katliamların yaşanmaya devam edeceğine işaret edildi.

    Anmanın sonunda Sanatçı Beser Şahin klam ve ağıtlar seslendirdi.

    PİRHA/ALMANYA

  • İHD: Arşivler açılsın, Dersim halkından özür dilensin!

    İHD: Arşivler açılsın, Dersim halkından özür dilensin!

    PİRHA-İnsan Hakları Derneği, Dersim Tertelesi’nin 87. yıl dönümü sebebiyle açıklama yaptı. Devletin, Dersim’le yüzleşmesi için öncelikle TBMM bünyesinde ‘Dersim İçin Hakikat Komisyonu’ kurulması gerektiği vurgulanan açıklamada “Soykırımın tanınması, özür dilenmesi ve onarıcı adalet çözümleri üzerinde durulması gerekmektedir” ifadelerine yer verildi.

    İnsan Hakları Derneği (İHD), 1937-38’de yaşanan kadın, çocuk dahil en az 13.160 Dersim’linin öldürüldüğü; 11.818’inin sürüldüğü Dersim Tertelesi’nin 87. yıldönümü sebebiyle açıklama yaptı.

    “ON BİNLERCE KÜRT VE ALEVİ KATLEDİLDİ”

    İHD’nin yazılı yaptığı açıklamada, soykırımda yaşamını yitirenler anılarak şu ifadelere yer verildi:

    “1925 yılında çıkarılan Şark Islahat Planı, 1936 yılında çıkarılan Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkında Kanun, Şark Islahat Planına dayanılarak kurulan ve Dersim’in de içinde yer aldığı 4. Umumi Müfettişlik’in kurulması ile adım adım ‘ulus devletin’ inşası önünde engel olarak görülen Dersim’in öncelikle kanaat önderlerinin yok edilmesi, karşı çıkanların soykırımdan geçirilerek yöre halkının sürgüne tabi tutulmasının hedeflendiği görülmektedir.

    25.12.1935 tarih ve 2884 sayılı Tunceli Kanunu çerçevesinde 4 Mayıs 1937 tarihli Bakanlar Kurulu kararı ile Dersim’e yönelik askeri operasyonlar başlatılmış ve bu operasyonlar sırasında on binlerce Kürt/Alevi katledilmiştir. Askeri operasyonlar 1938 yılı boyunca devam etmiş ve katliam ile birlikte zorunlu göç (sürgün) ile Dersim coğrafyası büyük oranda insansızlaştırılmıştır.

    15 Kasım 1937 yılında Dersim’in Kürt Alevi kanaat önderi Seyit Rıza (74 yaşında), oğlu Resik Hüseyin (16 yaşında) ve toplam 7 kişi (bazı rivayetlere göre 11 kişi) yürürlükteki hiçbir hukuk kuralına uyulmadan, yargılama yapılmadan, usulüne uygun mahkeme kurulmadan Elâzığ Buğday Meydanı’nda idam edilmişlerdir.

    Dönemin Emniyet Genel Müdür Yardımcısı İhsan Sabri Çağlayangil’in anılarında anlattığı bilgilerde iddia edildiği gibi Dersim’de bir isyanın olmadığını doğrulamaktadır.

    “BU KATLİAMLARI SOYKIRIM OLARAK NİTELENDİRMEKTEYİZ”

    İnsan hakları savunucuları olarak Dersim’de 1937-38’de yapılan bu katliamları TCK 76. Maddesinde tanımlandığı gibi soykırım olarak nitelendirmekteyiz. Dersim halkı ise yaşananları ‘Tertele’ olarak nitelendirmeye devam etmektedir. Ayrıca Birleşmiş Milletlerin 1948 yılında kabul ettiği Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi çerçevesinde de Dersim’de yaşananların Soykırım Suçu oluşturduğu doğrulanmaktadır.

    1937-38’de yaşanan Dersim Soykırımı’nda kadın, çocuk dahil 13.160 Dersimlinin öldürüldüğü, 11.818’inin sürüldüğü resmi kayıtlarda yapılan araştırmalarda ortaya konmuştur. Dersim’in Kayıp Kızları olarak bilinen bir kuşağın ise ailelerinden koparılarak tanımadıkları, bilmedikleri ailelere evlatlık, eş olarak verildiği gerçeği de soykırımın bir başka boyutunu oluşturmaktadır.”

    “YÜZLEŞMEK İÇİN GÜÇLÜ BİR SİYASİ İRADENİN VARLIĞI GEREKMEKTEDİR”

    İHD, Dersim’de 1937-1938’de yapılanların tarihsel bir trajedi olduğunu vurgulayarak, katliamla yüzleşilmesi gerektiğini belirtti. Açıklamanın devamında şu ifadelere yer verildi:

    “Geçmişle yüzleşmenin yaşanabilmesi ve tüm hakikatin ortaya çıkarılabilmesi için güçlü bir siyasi iradenin varlığı gerekmektedir. 2011 yılında dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, AKP’nin Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı’nda Dersim Tertelesi hakkında konuşmuş; Jandarma Genel Komutanlığı’nın hazırladığı Dersim Raporu’nu göstermiş ve yukarıda ifade edilen bilgileri doğrulayarak dönemin CHP’sini suçlamıştır. ‘Eğer devlet adına özür dilenecekse, böyle bir literatür varsa ben özür dilerim, diliyorum. Dersim yakın tarihimizdeki en acı en trajik olaylardan biridir. Dersim aydınlatılmayı bekleyen bir faciadır’ demiş ancak özrün yerini bulması için bugüne kadar hiçbir somut adım atılmamıştır.

    Devletin Dersim’le yüzleşmesi için öncelikle TBMM bünyesinde ‘Dersim İçin Hakikat Komisyonu’ kurulmasını, komisyon çalışmaları tamamlandıktan sonra komisyonun önerileri doğrultusunda gerekli yasal düzenlemelerin yapılarak soykırımın tanınması, özür dilenmesi ve onarıcı adalet çözümleri üzerinde durulması gerekmektedir.”

    “SÜRECİN TAKİPÇİSİ OLACAĞIZ”

    İnsan Hakları Derneği (İHD), Dersim’e yönelik taleplerini şöyle sıraladı:

    “Dersim halkından resmi olarak özür dilenmesini, ‘Dersim’ isminin iade edilmesini, Dersim Soykırımı ve diğer toplu katliam ve sürgünlere ilişkin devlet arşivlerinin kamuoyuna ve üniversitelere açılmasını, Dersim Soykırımı’nda idam edilen Seyit Rıza ve arkadaşlarının itibarlarının iade edilmesini, mezar yerlerinin açıklanmasını, diğer toplu mezarların usulüne uygun olarak açılması için çalışma yürütülmesini, yapılan askeri operasyonlar sonucu katledilmeyip asker ailelerine evlatlık ya da ev işlerine yardımcı olarak verilen ve kamuoyunda ‘Dersim’in Kayıp Kızları” olarak bilinen kız çocuklarının akıbetinin açıklanarak aileleri ile buluşturulmasının sağlanmasını, Dersim’in insansızlaştırılması politikasından vazgeçilerek halen yapımı süren HES ve diğer barajların iptal edilerek doğal ve kültürel tahribata son verilmesini, Dersim’deki doğal ve kültürel inanç merkezlerinin muhafaza altına alınarak Dersim halkının yerel temsilcilerine (Dersim Belediyesi gibi yerlere) devrinin sağlanmasını, yetkililerden talep ediyor ve bunların gerçekleşmesi için sürecin takipçisi olacağımızı kamuoyuna duyuruyoruz.”

    PİRHA/ANKARA

  • Karababa: Madımak Davası’nı bir soykırım davası olarak Lahey’e götüreceğiz- VİDEO

    Karababa: Madımak Davası’nı bir soykırım davası olarak Lahey’e götüreceğiz- VİDEO

    PİRHA-Madımak Katliamı’nda hayatını kaybeden Gülsüm Karababa‘nın ağabeyi Hüseyin Karababa, Madımak Davası’nda yaşanan süreci PİRHA’ya değerlendirdi. Davayı Lahey Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne götüreceklerini belirten Karababa, “Maraş, Çorum, Malatya, Gazi Mahallesi, birinci Sivas, ikinci Sivas, bunlar katliamlar serisidir. Davayı insanlığa karşı işlenmiş suç ve soykırım olarak Lahey’e götüreceğiz” dedi.

    Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu, Sivas’ta 2 Temmuz 1993’te binlerce dinci/faşist kalabalık tarafından askerin, polisin, valinin gözü önünde yakılan Madımak Oteli’nde hayatını kaybeden 33 kişinin yakınlarının 10 yıl önce yaptıkları bireysel başvurusunu geçen hafta görüştü. Anayasa Mahkemesi, Alevilerin zaman aşımına karşı yaptığı başvurunun ek rapor hazırlandıktan sonra görüşülmesine karar verdi.

    Madımak Katliamı’nda hayatını kaybeden Gülsüm Karababa‘nın ağabeyi Hüseyin Karababa, Madımak Davası’nda yaşanan süreci PİRHA’ya değerlendirdi.

    “1512’DE ALEVİLERE DÖNÜK FETVA VERİLDİ”

    1512’de Yavuz Selim’in Şeyhülislamı El Hamza’nın fetvasını hatırlatarak konuşmasına başlayan Hüseyin Karababa, Alevilerin her dönem yaşam haklarının yok sayıldığına işaret etti. Karababa, “El Hamza yayınlamış olduğu fetvada şunları söylüyor: ‘Osmanlı padişahı gerek ki bunların (Kızılbaşların) ileri gelenlerini öldürüp, mallarını ve kadınlarını dahi, çocuklarını İslam gazilerine taksim ede ve bunlar ele geçirince tövbeliklerine ve pişmanlıklarına inanmayıp öldürülmeli ve de bir kimse ki vilayette olup onlardan olduğu bilinirse ya da onlara giderken yakalanırsa öldürülmelidir’. Şimdi 1512 yılında bizim yakalandığımız, görüldüğümüz yerde öldürülüp, mallarımıza el konulması ve kadınlarımızın ve çocuklarımızın ganimet olarak taksim edilmesi, 1512’de Yavuz’un Şeyhülislamı El Hamza tarafından -ki Şeyhülislamlık hem hukuken hem de dinen en üst makamdır- fetvası geçerlidir.

    Aşağıdaki yamyamlara yani Sivas’ta insan yakanlara o tarihten beri sürekli ödün vererek, ‘öldürün bunları, günahı yoktur, cennete gidersiniz. Sonra herhangi bir suç ceza görmezsiniz’ denildi. Bu alışkanlık, bu gelenek, devlet geleneği bizimle ilgili yürüttükleri antik propaganda, kirli propaganda, haksız propagandalar sonucunda aşağı tabanda iyi bir haydut çetesi yarattılar kendilerine. Soykırım halkalarından birini işlemiş oldu. Maraş, Çorum, Malatya, Gazi Mahallesi, birinci Sivas, ikinci Sivas, bunlar katliamlar serisidir. Bunların toplamına biz soykırım diyoruz. Çünkü 1945 Nürnberg Mahkemelerine baktığımızda soykırımı böyle tarif ediyor. Yerinden yurdundan etmek, kimliğinden yoksun bırakmak, öldürmek, sakat bırakmak, yaralamak bunların tümü var bu işin içerisinde” diye ekledi.

    “TARİHE NOT DÜŞMEK AMACIYLA RECEP TAYYİP ERDOĞAN’A DAVA AÇTIM”

    Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın davaya ilişkin zaman aşımı kararına ‘hayırlı olsun’ sözleri ile karşılık verdiğini, Karababa’nın o dönem konuyla ilgili Recep Tayyip Erdoğan’a dava açtığını belirten Hüseyin Karababa, şunları söyledi:

    “13 Mart 2012’de 1. Ağır Ceza Mahkemesi -o dönem 11. Ağır Ceza Mahkemesiydi- 7 kişi hakkında zaman aşımı verdi. Bunların içerisinde Cafer Erçakmak’ta var. O gün Recep Tayyip Erdoğan Başbakandı, mikrofon uzattılar, ‘Hayırlı uğurlu olsun’ dedi. Şimdi şöyle adam yirmi yıl aranmış ama hiç yakalanmamış, ceza da yatmamış. Dolaşması serbestleştirilmiş oldu. Başbakan olarak bunlara ‘Hayırlı uğurlu olsun’ dedi. Ben 12 Nisan 2012’de bir basın açıklaması ile birlikte Recep Tayyip Erdoğan hakkında bir dava açtım. Hayırlı uğurlu olsun demek düğün, bayram, nişan vesairesi olanlara denir. Peki bunlara, bu haydutlara, bu yamyamlara, hayırlı uğurlu olsun da benim anama ne olacak? Bize ne olacak? Bize ne diyorsun, Başbakansın sen!

    Eşitsizliğin daniskası, hukuksuzluğun daniskası… Sen bir başbakan olarak böyle bir davada laf etme, söz etme hakkına sahip misin? Ki şuradan söylüyorum Tayyip’e, bu kez ne diyeceksin? Evet, seni yargılatamadım çünkü meclis iç tüzüğünün 107. maddesi gereğince bakanlar, başbakanlar meclis kararıyla yargılanabiliyorlar. Ama ben tarihe not düşmek adına gittim davamı açtım. Amacım da buydu. Bakalım bu karardan sonra ne konuşacak? O zaman başbakandı şimdi cumhurbaşkanı. Bir daha konuşun, bir kez daha dava açacağım. Zaten bunun tümünü kitaba basıyorum, Uluslararası Mahkeme’ye Recep Tayyip Erdoğan’ın bu durumda olduğuna dair de evraklarla birlikte gidiyorum. Bir ülkenin başbakanı vatandaşlar arasında ayrışma, ayrım yaparsa; sokaktaki haydutlar, çeteler neler yapmazlar? Dolayısıyla 1512’de verilen fetva bizim üzerimizde devam ediyor.”

    “DAVAYI LAHEY’E SOYKIRIM DAVASI OLARAK GÖTÜRECEĞİZ”

    Karababa, Anayasa Mahkemesi’ne başvurularını 10 yıl önce yaptıklarını belirterek, kararın olumsuz çıkması halinde Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne başvurunun önünün açıklacağının altını çizdi. Karababa, davayı Lahey Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne bir soykırım davası olarak götüreceklerini kaydetti ve şunları kaydetti:

    “Soykırımlar, katliamlar, baskılar bizim üzerimizde devam ediyor. Bu nedenle 10 yıl oldu, 2014 yılında biz Anayasa Mahkemesi’ne başvurduk. 10 seneden beri bu dosyayı Anayasa Mahkemesi ele almadı. Ne olduysa bayram değil, seyran değil son üç aydan beri hızlı bir şekilde ele almaya başladı. Geçen gittim Anayasa Mahkemesi’ne, oradaki hanımefendiye ‘ne zaman tekrar görülecek’ diye sordum. ‘Size söyleyemem zamanını, çünkü yanıltırım’ dedi. Haklıydı. Çünkü onun tek başına verebileceği bir karar değil. Ama ben hemen hemen haftada iki defa gidiyorum kapıya.

    Tabii bizi çok ilgilendiren ana konu Hollanda Devleti. Hollanda Devleti’nin 30 yıldan beri burada vatandaşı Carina Cuanna Thedora Thuys katledildi. Vatandaşına sahip çıkmıyor Hollanda Devleti; avukat göndermedi, davalara girmedi. Son 2 yıldır bizim baskımızla birlikte bir gözlemci gönderdiler. Gözlemci de elin adamıymış gibi notlar alıp gözlemledi, gitti. Net bir sahiplenme söz konusu değil.

    “YAŞANAN KATLİAMLARDAN SONRA DEVLETTEN KİMSE YARGILANMADI”

    Bizim muhatabımız Dilan Yeşilgöz, yani Hollanda’nın Adalet Bakanı ve Hollanda Kralı Willem Alexander’dır bizim muhatabımız. Kral vatandaşına sahip çıkmak zorunda. Çünkü biz davayı Lahey Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne götüreceğiz. Soykırım davası olarak götüreceğiz, insanlığa karşı suç ve soykırım olarak gidecek. Lahey Hollanda’nın başkenti, mahkeme de Kral da parlamento da Lahey’de.
    İster ‘zaman aşımını onadım desin, isterse ‘hayır zaman aşımına uğrayamaz böyle bir dava’ desin bizim için fark etmiyor. Uluslararası Mahkeme’nin önü açılmış olacak.

    Biz her şekilde soykırım olarak götüreceğiz. Zamanında el atsalardı, bizi bu kadar germeselerdi bu noktaya gelmezdi. Devlet, bir adım atmadı. Devletten hiç kimse yargılanmadı bu davada, sorgulanmadı hiç, ihmalden bile… Maraş Katliamı’nda devletten hiç kimse yargılanmadı. Çorum’da devletten kimse yargılanmadı. Malatya Katliamı’nda devletten kimse yargılanmadı. Ne işse devlete ait kimse yargılanmıyor ve bu adamlar bir hafta boyunca katliamlar var, binlerce insan öldürülüyor ‘görmedim, duymadım, bilmiyorum’u oynuyorlar.”

    Buse Nehir DEMİR/PİRHA

  • İzmir’de anma: İdam edilen Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yerleri açıklansın-VİDEO

    İzmir’de anma: İdam edilen Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yerleri açıklansın-VİDEO

    PİRHA- İdam edilişlerinin 86. yılında Seyit Rıza ve arkadaşlarını anan İzmir Dersim Dernekleri, DAD İzmir Şubesi, DEDEF ve ABF İzmir bileşenleri soykırımla yüzleşme ve adalet talebinde bulundular. Açıklamada, soykırımın başlıca sorumlusu olan ırkçı ideolojinin aynı uygulamayı 86 yıldır sürdüren mevcut devlet aklıyla sürdürdüğü vurgulandı.

    İzmir Dersim Dernekleri, Demokratik Alevi Dernekleri İzmir Şubesi, Dersim Dernekler Federasyonu ve Alevi Bektaşi Federasyonu İzmir bileşenleri, idam edilen Dersim direniş önderi Seyit Rıza ve arkadaşlarını anmak için Karşıyaka’da basın açıklaması yaptı.

    “Az Birnayîs û Az Vurnayîs Qewul Nê Keme! Serba Seyîdunê Xo Dare De Rîme- Kefensiz Toprağa Düşenlerimizi Unutmadık, Unutmayacağız” pankartlarının açıldığı açıklamada “Arşivler açılsın hesap verilsin”, “Dersim, Maraş, Koçgiri, Roboski unutulmaz hiçbiri” ve ” Tertele Dersim Xo Vira Meke” sloganları atıldı. Açıklamaya kentte bulunan siyasi parti ve kurum temsilcilerinin yanı sıra çok sayıda yurttaş katıldı.

    Açıklamayı Demokratik Alevi Dernekleri İzmir Şube Eş Başkanı Fırat Dikmen okudu.

    “KATLEDENLERİN DEĞİL, HAKLARIN VİCDANINA SESLENİYORUZ”

    Dersim Soykırımı şahsında tüm travmaların halkların özgürlükçü, eşitlikçi birlikteliği ve mücadelesiyle aşılacağını söyleyen Dikmen, “Evet, halklarımızın vicdanına sesleniyoruz, çünkü Dersim halkını soykırıma uğratan ve uğratmaya devam etmekte olan zihniyet ve muktedirlerden bir beklentimiz yoktur. Çünkü dünden bugüne, tüm çağrılarımıza, en demokratik hak taleplerimize aynı tekçi-ittihatçı zihniyet ve fiillerle karşılık verildiğini görmekte, yaşamaktayız. Bu mana da halklarımıza sesleniyor, gerek Dersim meselesinin, gerekse bu topraklarda yaşanmış ve yaşanmakta olan tüm travmaların ancak halklarımızın özgürlükçü, eşitlikçi birlikteliği ve ortak mücadelesiyle aşılabileceğine inanıyoruz” dedi.

    “DERSİM, SOYKIRIMLAR ZİNCİRİNİN SON HALKASIYDI”

    Dikmen, halkların ortak yaşam alanı olarak bilinen toprakların tekçi ittihatçı zihniyet ve politikalar ile ‘halklar mezarlığına’ çevrildiğini belirterek, “Oysa Türk-İslam sentezi olarak formüle edilen resmi ideoloji ne Türklüğün, ne de kültürel İslam’ın gerçeği olmadığı gibi, özünde onların doğasına saldıran, tahakkümcü sisteme esir ederek araçsallaştıran bir olgudur. Dersim 1937-38’de yaşananlar, İttihatçı zihniyetin 1. Paylaşım savaşı süreciyle Müslüman olmayan halklardan başlayarak 1938’e kadar Anadolu ve Kürdistan’da yürüttükleri soykırımlar zincirinin son halkasıydı” diye konuştu.

    “DERSİM’E KÜRT VE ALEVİ KİMLİĞİ NEDENİYLE MAKRO DÜZEYDE SOYKIRIM PLANLANDI”

    Dikmen, Dersim’in hem Kürt, hem Alevi kimliği nedeniyle makro düzeyde planlanan soykırım saldırısına maruz bırakıldığına işaret ederek,
    uçak filolarının, zehirli gazların ve on binlerle ifade edilen askeri güçlerin kullanıldığı bu saldırıda, cenazelerimize çoğu zaman bir mezar dahi çok görülerek ya nehirlere dolduruldu, ya da güneş altında bırakılarak kurda kuşa yem edildi. Hayatta kalabilen ve sayısını bilemediğimiz özellikle kız çocuklarımız gasp edilerek bilinmeyen yerlere götürüldü, bir daha da kendilerinden haber alınamadı. Yürürlüğe konulan militarist-cinsiyetçi politikalarla Dersimli kadınlar teslim alınmak istendi. Tüm saldırılara rağmen, teslim olmayarak uçurumdan Munzur’a kendini atan Dersimli kadınların ve Bese’ler ve Zarifelerin şahsında çizgisel bir kadın direniş geleneği oluşturdu” ifadelerini kullandı.

    “SOYKIRIM DEVAM EDİYOR”

    Dersim’e yönelik 1937-38’de yürürlüğe konulan politikaların göçertme, asimilasyon ve yoksullaştırma biçiminde sürdürüldüğünü ifade eden Dikmen, “Kadın-kırım, eko-kırım ve toplum-kırım politikaları olarak özetleyebileceğimiz yönelimler hala Dersim üzerinde işletilmekte olup, toplumsal varlığımızı yok etme odaklı kurgulanan zihniyet; göçertme, asimilasyon, yoksullaştırma ve gereğinde fiziki tasfiye biçiminde güncel olarak da kendini göstermektedir” şeklinde konuştu.

    “SEYİT RIZA VE ARKADAŞLARININ MEZAR YERLERİ AÇIKLANSIN”

    Demokratik Alevi Dernekleri İzmir Şube Eş Başkanı Fırat Dikmen, 15 Kasım 1937’de, Elazığ Buğday Meydanında idam edilen Seyit Rıza ve yoldaşları şahsında yaşamını yitirenleri anarak talepleri şöyle sıraladı:

    -Seyit Rıza ve beraberinde idam edilen canlarımızın mezar yerleri açıklanmalı ve cenazelerin Dersime nakli engellenmemelidir.
    -Arşivler açılmalı, Dersim ismi iade edilmelidir.
    -Sürgünler, kayıplar, el konularak götürülen çocuklarımızın listesi ve akıbetleri açıklanmalıdır.
    -Asimilasyon, göçertme ve her türlü şiddet biçimine son verilmelidir.
    -Dersim halkından özür dilenilmeli, toplumsal haklarımız tanınmalı, anayasal güvenceye kavuşturulmalıdır.

    PİRHA/İZMİR

  • İHD: Dersim Soykırımını ‘Tanı, af dile, tazmin et’ amaçlı bir çalışma yapılmalıdır

    İHD: Dersim Soykırımını ‘Tanı, af dile, tazmin et’ amaçlı bir çalışma yapılmalıdır

    PİRHA – İnsan Hakları Derneği (İHD), Seyit Rıza’nın idam edilişinin 86. yılına ilişkin açıklama yaptı. Aradan geçen 86 yıla rağmen Seyit Rıza’nın ne ile suçlandığının bilinmediğine işaret eden İHD, “Dersim Soykırımını ‘Tanı, af dile, tazmin et” amaçlı bir çalışma yapılmalıdır” diye belirtti.

    İHD, Seyit Rıza’nın idam edilişinin 86. yılında yazılı açıklama paylaşarak “Dersim Soykırımını tanı, soykırımla yüzleş, onarıcı adaleti sağla” ifadelerini kullandı.

    “DERSİM HALKINDAN ÖZÜR DİLENMELİ”

    İHD açıklamasında İktidar ve TBMM’de grubu bulunan siyasi partilerin sorumluluk alması gerektiğini belirterek şu açıklamayı yaptı:

    “15 Kasım 1937 yılında Dersim’in Kürt Alevi kanaat önderi Seyit Rıza (74 yaşında), oğlu Resik Hüseyin (16 yaşında) ve toplam 7 kişi (bazı rivayetlere göre 11 kişi) yürürlükteki hiçbir hukuk kuralına uyulmadan, Seyit Rıza’nın yaşı küçültülerek, oğlu Resik Hüseyin’in yaşı büyütülerek; adeta yargısız infaz yoluyla Elazığ Buğday Meydanı’nda idam edilmişlerdir.

    Dönemin Emniyet Genel Müdür Yardımcısı İhsan Sabri Çağlayangil’in anılarında anlattığı bilgiler ile sonradan bir parti liderine söyledikleri Dersim’de iddia edildiği gibi bir isyanın olmadığını doğrulamaktadır.

    1925 yılında çıkarılan Şark Islahat Planı, 1936 yılında çıkarılan Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkında Kanun, Şark Islahat Planına dayanılarak kurulan ve Dersim’in de içinde yer aldığı 4. Umumi Müfettişlik’in kurulması; adım adım “ulus devletin” inşası önünde engel olarak görülen Dersim’in öncelikle kanaat önderlerinin yok edilmesi, karşı çıkanların soykırımdan geçirilerek yöre halkının sürgüne tabi tutulmasının hedeflendiği görülmektedir.

    5-22 Aralık1936 tarihlerinde yapılan Umumi Müfettişler Toplantı Tutanaklarından geçen “Kürtlüğün ve şekavetin [haydutluğun] merkezi sayılan Dersim, (…) Türkiye Cumhuriyeti camiasının fethedilmiş ayrılmaz bir parçası haline girmiştir. Bölge asayişinde %99 nispetinde salah vardır” belirlemesi de Dersim’de Seyit Rıza ve arkadaşlarının idam edilmesinin arka planı hakkında yeterince açıklayıcı bilgiyi vermektedir.

    1937-38’de yaşanan Dersim Soykırımın’da 13.160 Dersimlinin kadın, çocuk dahil öldürüldüğü; 11.818’inin sürüldüğü resmi kayıtlarda yapılan araştırmalarda ortaya konmuştur. ‘Dersim’in Kayıp Kızları’ olarak bilinen bir kuşağın ise ailelerinden koparılarak tanımadıkları, bilmedikleri ailelere evlatlık olarak, eş olarak verildiği gerçeği de soykırımın bir başka boyutunu oluşturmaktadır. Bugün bile Dersim’in toplam nüfusunun 86,500 olduğu düşünülürse 86 yıl önce adeta bir soykırım yaşandığı daha da berrak hale gelmektedir.

    Aradan geçen 86 yıla rağmen Seyit Rıza’nın ne ile suçlandığı ve nasıl bir yargılamanın yapıldığı açıklanmadığı gibi mahkeme tutanakları da tıpkı Maraş Katliamı davasında olduğu gibi “Devlet Sırrı” denilerek kamuoyuna açıklanmamıştır. Üstelik Seyit Rıza’nın nereye defnedildiği de halen saklanmaktadır.

    2011 yılında dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan AKP’nin Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı’nda Dersim Soykırımı hakkında konuşmuş; Jandarma Genel Komutanlığı’nın hazırladığı Dersim Raporunu göstermiş ve yukarıda ifade edilen bilgileri doğrulayarak dönemin CHP’sini suçlamıştır. “Eğer devlet adına özür dilenecekse, böyle bir literatür varsa ben özür dilerim, diliyorum” “Dersim yakın tarihimizdeki en acı en trajik olaylardan biridir. Dersim aydınlatılmayı bekleyen bir faciadır” demiş ancak; özrün yerini bulması için hiçbir somut adım bugüne kadar atılmamıştır.

    İnsan Hakları Derneği olarak;

    İktidara, TBMM’ye ve TBMM’de grubu bulunan siyasi partilere sesleniyoruz:

    Dersim Soykırımını “Tanı, af dile, tazmin et” amaçlı bir çalışma yapılmalıdır.

    Seyit Rıza ve arkadaşlarının itibarlarının iadesi için özel bir kanun çıkarılmalı, gerçekleştirilen hukuka aykırı yargılama tüm sonuçları ile ortadan kaldırılmalıdır.

    Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yerleri açıklanmalıdır.

    Dersim halkından özür dilenmeli, Dersim ismi iade edilmelidir.”

    PİRHA/ANKARA

  • ‘100. yılda kimi dışlıyorsanız hepimiz oyuz!’

    ‘100. yılda kimi dışlıyorsanız hepimiz oyuz!’

    PİRHA – İHD Irkçılık ve Ayrımcılık Karşıtı Komisyon ile Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe Platformu, Cumhuriyetin 100. yılı sebebiyle yaptığı açıklamada “Yüzleşme” vurgusu yapılarak, “Eşitliğin, özgürlüğün, adaletin, demokrasinin her düzeyde hakim olduğu bir cumhuriyet inşa edilecekse bu 100 yılla yüzleşmek ve 100 yıl boyunca dışlananların sesi olmayı sürdürmek bir zorunluluktur. Herkesi bu yüzleşme mücadelesini güçlendirmeye davet ediyoruz” denildi.

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Irkçılık ve Ayrımcılık Karşıtı Komisyon ve Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe Platformu, cumhuriyetin 100. yılı vesilesiyle açıklama yaptı.

    Çok sayıda gazeteci, yazar, akademisyen, sanatçı ve insan hakları savunucusunun destek verdiği açıklamada “100. Yılda kimi dışlıyorsanız hepimiz oyuz!” denilerek şu ifadelere yer verildi:

    “Cumhuriyetin 100. yılı hakkında açıklama yapanlar, ister iktidar ve devlet erkanından isterse ana muhalefetten olsunlar, esas olarak gerçekleri gizlemeye çalışıyorlar. 100 yıllık tarihin içinde ezilen, ötekileştirilen, dışlanan, imha edilen, imha edildiği gerçeği gizlenen, sürülen, idam edilen, yok sayılan, sömürülen, hakları, inançları, özgürlükleri, yaşamları, dilleri devlet şiddetiyle gasp edilen, soykırıma uğratılan milyonları hatırlatmayı kaçınılamaz bir sorumluluk olarak görüyoruz.

    Sadece hatırlatmanın yeterli olmadığını biliyoruz. 100 yıl, yüzleşme ve hesaplaşma dinamiğiyle eleştirilmezse, dün bugünün kabusu olmaya devam eder. Düşmanlaştırılacak kesimlerin adları değişir ama hedef gösterme, düşmanlaştırma ve linç kültüründe hiçbir gerileme yaşanmaz. Dünün Ermenilerinin, Yahudilerinin, Rumlarının yerini Kürtler, Suriyeli göçmenler alır. İşçiler sistematik olarak sömürülmeye devam eder.

    Türkiye kapitalizminin tarihi kandan ve ateşten harflerle yazılmaya devam eder.

    Bu yüzden milliyetçiler, tarihi hamaset yüklü yalanlarla çarpıtır ve resmileştirirken bizler, resmi tarihin dışladıkları, hatta düşmanlaştırdıkları toplumsal kesimler hakkındaki gerçekleri açıklayacağız.

    Onlar 1915’i gizleyecek, biz gerçekleri anlatmaya devam edeceğiz.

    Onlar 1938 Dersim’ini gizleyecekler, biz anlatmaya devam edeceğiz.

    Onlar mübadeleyi çarpıtacaklar, biz gerçekleri ortaya sereceğiz.

    Onlar 6-7 Eylül pogromunu görmezden gelecekler, biz her yönüyle açıklamaya devam edeceğiz.

    Onlar darbeleri gizlemeye devam edecekler, biz cumhuriyet tarihinin darbeler tarihi olduğunu anlatmayı sürdüreceğiz.

    Onlar siyasilerin, devrimci gençlerin idamını yok sayacaklar, biz göstereceğiz.

    Onlar 2 Temmuz Sivas’ını, Gazi katliamını sıradanlaştıracaklar, biz pogromların ve linç kültürünün sıradanlaştırılamayacağını savunmaya devam edeceğiz.

    Her gün kadın cinayetlerinin işlenmesi, cumhuriyet tarihinin aynı zamanda bir işçi katliamı tarihi olması, LGBTİ+’lara yönelik düşmanlık ve linç politikaları, Kürtlerin anadilinin yok sayılması, göçmenlere yönelik aralıksız şiddetin rahat rahat örgütlenebilmesi tesadüf değil. Bu toplumun her bireyi, her toplumsal grubu ayrı bir cumhuriyeti deneyimliyor kuşaklar boyunca. Egemenlerin, milliyetçilerin yaşadığı cumhuriyet, dışlananlar açısından bütünüyle farklı bir cumhuriyettir.

    Tarihsel bir sorun olan Kürt Sorunu’nu tüm ağırlığıyla yaşayanlar açısından farklı bir cumhuriyet tarihidir tanık olduğumuz.

    Eşitliğin, özgürlüğün, adaletin, demokrasinin her düzeyde hakim olduğu bir cumhuriyet inşa edilecekse bu 100 yılla yüzleşmek ve 100 yıl boyunca dışlananların sesi olmayı sürdürmek bir zorunluluktur. Herkesi bu yüzleşme mücadelesini güçlendirmeye davet ediyoruz.”

    (HABER MERKEZİ)

  • HDK’den İstanbul’da İsrail devletine protesto: İsrail’le ilişkiler kesilsin-VİDEO

    HDK’den İstanbul’da İsrail devletine protesto: İsrail’le ilişkiler kesilsin-VİDEO

    PİRHA-Halkların Demokratik Kongresi (HDK), İsrail devletinin Filistin’de yaptığı hastane katliamını İstanbul’daki İsrail Konsolosluğu önünde protesto etti. HDK adına yapılan açıklamada, “Gazze’de soykırımın durdurulması için İsrail’le ilişkileri kesin! İsrail’i durduracak olan budur” çağrısı yapıldı. 

    Dün akşam saatlerinde Gazze’deki Sağlık Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada İsrail’in Gazze Şeridi’ndeki El- Ehli Baptist Hastanesi’ne saldırı düzenlediğini duyurdu. Saldırıda çok sayıda kişi hayatını kaybederken binlercesi yaralandı.

    Halkların Demokratik Kongresi (HDK) yöneticileri ve üyeleri, İstanbul’da bulunan İsrail Konsolosluğu önüne giderek Filistin’deki işgale ve katliama ilişkin açıklama yaptı. Barbaros Hayreddin Paşa Camii önünde toplanan kitle yürüyerek İsrail Konsolosluğu önüne geçti. Açıklamada “Anlaşmalar iptal, İsrail’i boykot” , “Nehirden denize özgür Filistin” sloganları atıldı.

    Konsolosluk önünde yapılan açıklamayı HDK Eş Sözcüsü Esengül Demir yaptı.

    “BU AÇIK SOYKIRIM EMPERYALİST GÜÇLERCE DESTEKLENİYOR”

    Demir, açıklamada insansızlaştırma hedefiyle Gazze’yi günlerdir bombalayan İsrail uçaklarının dün el-Ehli Baptist Hastanesi’ni hedef alarak yüzlerce Filistinli’yi katlettiğini dile getirerek, “İsrail, 2007’den beri kesintisiz olarak uyguladığı ablukayla bugüne kadar Gazze’yi bir açık hava hapishanesine dönüştürdü. Gazze bombalanırken katliam, işgal altındaki Batı Şeria’da da devam ediyor. İşgal askerleri ve Siyonist yerleşimciler 7 Ekim’den beri Batı Şeria’da en az 51 Filistinliyi öldürdü. Dünyanın gözü önünde gerçekleşen soykırıma, Batılı medya kaynakları ve onların aparatlarınca çarpıtılarak, açıkça yalan haberler üretilerek yol veriliyor, bu açık soykırım emperyalist güçlerce destekleniyor” dedi.

    “FİLİSTİNLİLER SOYKIRIM TEHDİDİ ALTINDA”

    Demir, şöyle devam etti:

    “Bugün de Rojava’da birlikte yaşadıkları halklarla birlikte Kürtler, Gazze’de Filistinliler soykırım tehdidi altında. Siyonist rejimin Gazze’de yaptıklarının benzerini Rojava’da yapan Saray rejimi halklarımızın Filistin’e duyarlığını kendi işlediği suçları örtmek için kullanmak istiyor. Filistin meselesinden din kardeşliği temelli hamasetle nemalanırken İsrail’le iş ortaklığını sürdürüyor. El-Ehil’nin bombalanmasıyla yaklaşık aynı saatlerde Rojava’da etnik temizlik için istenen tezkereye bir kez daha oy veren muhalefet partilerinin yöneticileri de Filistin davasından dem vurup duruyor. Bakışların kendi üzerlerinden uzaklaştırmak için sözü İsrail’in savaş suçlarına getiriyorlar. Karabağ/Artsakh’ta Ermenilere etnik temizlik uygulayan Azerbaycan’ı birlikte silahlandırıyorlar.”

    “FİLİSTİN SORUNU BİR DİN ÇATIŞMASI DEĞİLDİR”

    “Filistin sorunu bir din çatışması değildir” diyen Demir, “Filistin halkı Yahudilere değil Yahudi üstünlükçü Siyonist rejime karşı mücadele ediyor” dedi. Demir, sonrasında şunları dile getirdi:

    “Rojava’da Kürt halkına ve birlikte yaşadığı halklara karşı tezkere çıkaran AKP, 21 yıllık iktidarı süresince İsrail’le ticaret hacminin %532 arttırırken Filistin sorununu, Siyonist soykırımı ülkemiz halklarının gözünü boyamak için sahtekarca kullanıyor. Oysa Filistin halkının dünya halklarından istediği başlıca eylemli dayanışma, İsrail rejimiyle siyasal, askeri, ekonomik ilişkilerin kesilmesi. Buna rağmen daha geçen ay Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, New York’ta bir araya geldi. Türkiye tarafından yapılan açıklamada, Erdoğan ve Netanyahu’nun siyasi, ekonomik ve bölgesel konuların yanı sıra İsrail-Filistin meselesini ele aldıkları belirtildi. Cumhurbaşkanlığı, Erdoğan’ın Netanyahu’ya iki ülkenin enerji, teknoloji, inovasyon, yapay zeka ve siber güvenlik konularında işbirliği yapabileceğini söyledi.”

    “FİLİSTİN HALKININ DİRENİŞİNİ DESTEKLİYORUZ”

    Açıklamaya şöyle devam edildi:

    “Filistin’den Kürdistan’a tüm Ortadoğu’nun, ulusların ve halkların eşit ve özgür birlikteliğinin demokratik konfederal evi olmasına inanıyor ve destekliyoruz. Bizler, Türkiyeli demokrasi güçleri olarak, işgal, ayrımcılık ve sömürgeciliğin son bulacağı, tüm inanç ve kimliklerin tanındığı, tüm yaşayanların eşit yurttaşlar olduğu/Araplarla Yahudilerin birlikte yaşayacağı bir ülkede Filistin halkını ve direnişini destekliyoruz. Direnişin kendi araçların seçme hakkını tanıyoruz.

    “GAZZE’DE DE ROJAVA’DA DA SOYKIRIMA HAYIR”

    İsrail 1967’de işgal ettiği topraklardan çekilinceye, Kuruluş sürecinde yerinden ettiği Filistinlilerin yurtlarına dönüşünü sağlayıncaya, Filistinlilerin eşit yurttaşlık haklarını tanıyıncaya kadar, Ve hemen: Gazze’de soykırımın durdurulması için İsrail’le ilişkileri kesin! İsrail’i durduracak olan budur. Hükümetleri buna zorlayacak olan da halkların basıncıdır. ABD ve Avrupa hükümetleri İsrail’in suç ortağıdır; ABD ve Avrupa basını, haber ajansları, yayın kuruluşları da. Gazze’de de Rojava’da da etnik temizliğe, soykırıma hayır.”

    Devrim FINDIK-Zafer TAŞKIN/İSTANBUL

  • ‘AKP hükümetinin dedelere maaş projesi soykırım politikasıdır’-VİDEO

    ‘AKP hükümetinin dedelere maaş projesi soykırım politikasıdır’-VİDEO

    PİRHA – AKP hükümetinin görevlendirdiği memurlar, Alevi köylerini, cemevlerini dolaşarak dedeleri maaşa bağlamak için çalışmalarını sürdürüyor. Uygulamaya tepki gösteren Yol hizmet yürütücüsü Enver Cemal Şahin, benzer girişimin kendi köyünde de olduğunu belirterek, “AKP’nin uyguladığı proje, bir kültürü yok etme projesidir. Soykırım politikasıdır” dedi.

    Türkiye’de Alevi inancının ve ibadethanesinin hala devlet tarafından tanınmadığı bir süreç yaşanıyor. Alevi toplumunun; zorunlu din dersinin kaldırılması, cemevine ibadethane statüsü verilmesi, eşit yurttaşlığı içeren yeni bir anayasanın yapılması, Alevilere karşı işlenen nefret suçlarının açığa çıkarılması ve bu gibi nefret suçlarının önüne geçilmesi için gerekli hukuki tedbirlerin alınması, Alevilere karşı yapılmış olan kıyım, katliam ve asimilasyon uygulamalarıyla yüzleşilmesi, gerek kamu kaynaklarının ve gerekse kamu kadrolarının liyakat, adalet ve eşitlik ilkelerine göre dağılımının sağlanması gibi temel talepleri var. Ancak bu talepler hükümet tarafından yerine getirilmiyor, mahkeme kararları bile tanınmıyor.

    Alevi toplumunun ve örgütlerinin taleplerini görmezden gelen AKP hükümeti, 9 Kasım 2022 tarih ve 32008 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 112 numaralı cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurdu. Başkanlığın görev alanındaki çalışmalarını değerlendirmek ve önerilerini bildirmek üzere başkan ve 11 üyeden oluşuyor. Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanı, aynı zamanda danışma kuruluna da başkanlık ediyor. Danışma kurulu üyeleri, hükümetin seçtiği kişilerden oluşuyor ve Cumhurbaşkanı tarafından 3 yıllığına seçiliyor.

    Neredeyse tüm Alevi örgütleri, Alevi Diyaneti olarak adlandırdıkları Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı‘na ve üstelik de Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde kurulmasına büyük tepki gösterdiler. 

    İki yıldır yüzlerce cemevini dolaşarak liste tutan, Aleviliği bir inanç olarak görmeyen ve kültürel bir öğeye indirgeyen AKP hükümeti, şimdi ise bir ekip oluşturup Alevi köylerini, cemevlerini ve dernekleri dolaşarak maaşlı dedeler, elemanlar arıyor.

    Aleviler ise, AKP iktidarının Alevileri, Alevi inancını kontrol altına almayı ve Alevileri bölmeyi hızlandıran bu çalışmalarına tepkileri yükseltiyor.

    Yol hizmet yürütücüsü Enver Cemal Şahin, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı‘nın maaşlı dedeler bulma arayışını ve Alevileri bölme girişimlerini PİRHA’ya değerlendirdi.

    “AKP’NİN BU PROJESİNİ CİDDİYE ALMALIYIZ”

    Yol hizmet yürütücüsü Enver Cemal Şahin, iktidarın, Alevi inancını kontrol altına almayı hedefleyen girişimlerine tepki gösteren isimlerden oldu. Şahin, yapılanları “AKP hükümeti, Aleviliği ve Alevileri kafes içine alma projesinde” sözleriyle ifade etti.

    Enver Cemal Şahin, devletin görevlendirdiği kişilerin, Şarkışla’daki Alevi köylerine gidip, dedeleri maaşa bağlama konusunda girişimlerde bulunduğunu da aktardı. Şahin, yapılanları ‘Soykırım politikası’ sözleriyle yorumlayarak şöyle devam etti:

    “Genel olarak tarihi yolculuğumuzda gerek cumhuriyetten önce gerekse de cumhuriyetten sonra her hükümet, kendilerinin güdümünde bir Alevi yaratma uğraşı içerisinde bulundular. 22 yıllık AKP hükümeti döneminde ise bu çaba daha görünür hale geldi. Bildiğiniz gibi 9 Kasım 2022 tarihinde ise Cumhurbaşkanlığı tarafından bizlerin açısından ‘Kayyum ataması’ olarak değerlendirdiğimiz Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı bir Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı adı altında bünye oluşturuldu. AKP’nin bu projesini ciddiye almalıyız. Çünkü o tarihten bugüne kadar devletin memurları, şehirlerdeki cemevi ve dernek yöneticilerini, cemevi olmayan köylerde ise muhtarlarla görüşüyor. Bu kişiler cemevlerinin, Kültür Bakanlığı bünyesindeki Alevi Bektaşi Cemevi Başkanlığı’na bağlanması durumunda cemevinde görevli ana, baba, dede gibi yol yürütücülerinin devlet tarafından maaşa bağlanacaklarını ve cemevleri ile ilgili bütün masrafların da devlet tarafından karşılanacağı telkininde bulunuyor. Ülkemizin her tarafında olduğu gibi bu memurlar, Sivas’ın Şarkışla ilçesindeki bize ait köyleri de ziyaret ediyor. AKP hükümetinin uyguladığı bu proje aslında bir kültürü yok etme projesidir. Soykırım politikasıdır.”

    “ALEVİLİĞİ KAFES İÇERİSİNE ALAMAYACAKSINIZ!”

    Enver Cemal Şahin, AKP iktidarına seslenerek, “Öncelikle toplumun her kesimini teslim almak için yürüttüğünüz gerici, dinci, ırkçı, şoven ve sinsi asimilasyon politikasından vazgeçin” dedi.

    Şahin, düşünce özgürlüğü önündeki engellerin kalkması gerektiğini vurgulayarak şu değerlendirmeyi yaptı:

    “Çünkü bu alemi, bu evreni kafes içerisine alamayacağınız gibi Alevileri ve Aleviliği de kafes içerisine alamayacaksınız. Eğer ülkemiz için iyi bir şey yapmak istiyorsanız tüm ülke insanları için eşit yurttaşlık haklarını sağlayın. 40 yıldır kaldırmak için uğraştığımız; çağdaş, demokrat ve laik ülkelerde olmayan, okullardaki zorunlu din dersi uygulamasını kaldırın. Gençlerimiz ve yol yürütücülerimiz için bir asimilasyon politikası olan gezi ve kamplardan vazgeçin. Bunlar gibi daha onlarcasını sayabileceğimiz asimilasyon politikasından vazgeçin. Ülkemiz insanlarının, barışın, sevginin, kardeşliğin, özgürlüğün ve hoşgörünün hakim olduğu bir düzende yaşamasını istiyoruz. Sizler de istiyorsanız eğer insanlar arasında dil, din, etnik köken ayrımcılığından vazgeçin. Çok kültürlü bir yapı içerisinde herkes, bırakın kendisini özgürce ifade edebilsin. Düşünce ve inanç özgürlüğündeki bütün engelleri kaldırın. Cinsiyet ayrımı yapmayın. Demokrasinin, laikliğin, insan haklarının ve hukukun üstünlüğünü hayata geçirin.

    Ozan Aşık Veysel bir şiirinde sizler gibilere şöyle sesleniyor:

    ‘Devri Cumhuriyet asırı yirmi
    Uyan bu gafletten uyuma yurttaş
    Dünya ayaklanmış aya gidiyor
    Uyan bu gafletten uyuma yurttaş.

    Set çekme gözlere herkes ayılsın
    Her köşeye bir fabrika koyulsun
    Uyan bu gafletten uyuma yurttaş.

    Diyorlar ki dünya evvel su imiş
    Oku anla dünya nedir ne imiş
    Yükselenler bilgi ile büyümüş
    Uyan bu gafletten uyuma yurttaş.’

    Aşık Veysel’in bu sözleri de ülkeyi yönetenlerin kulaklarına birer küpe ve yöneticilere birer ders olsun. Aşk ile…”

    Eren GÜVEN/ANKARA

    İLGİLİ HABERLER:

    1-‘İnce bir Sünnilik yaparak Alevileri asimile etmek amaçlanıyor’- VİDEO
    2-‘Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, toplumumuza ‘Alevisiz Aleviliği’ vaat etmektedir’
    3-‘AKP üzerimizde at oynatıyor; bizi yok etmeye çalışan zihniyetle beraber olmayın’-VİDEO
    4-‘Maddi teklifleri reddettik; biz Alevi köyleriyle iletişim sağlamalıyız’-VİDEO
    5-‘AKP, Cemevi Başkanlığı’yla sinsice bir çalışma yapıyor, Alevileri avlamaya çalışıyor’-VİDEO
    6-‘Cemevi Başkanlığı’nda görev kabul edenler inancına ihanet içindedir’-VİDEO
    7-Baba Demir: Alevi kurumları birlikte hareket etmeli-VİDEO
    8-Pir Mustafa Mısır: Ulularımız hiç biat etmedi, lokmanın peşine düşmedi!

  • HDP’den 24 Nisan açıklaması: Yüzleşmek ortak gelecek için vazgeçilmez bir adımdır

    HDP’den 24 Nisan açıklaması: Yüzleşmek ortak gelecek için vazgeçilmez bir adımdır

    PİRHA-24 Nisan Ermeni Soykırımı’nın 108. yılı nedeniyle yazılı bir açıklama yayımlayan HDP, “Tarihsel hakikatlerle yüzleşmek, mağdur halklar ve inançlardan özür dilemek ve onarıcı adalet yollarına başvurmak, birbirini anlamak ve tarihsel yaraları samimi bir yaklaşımla sarmak ortak bir gelecek için vazgeçilmez adımlardır” dedi.

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Merkez Yürütme Kurulu (MYK) 24 Nisan Ermeni Soykırımı’na ilişkin yazılı bir açıklama yayımladı. Açıklamada, soykırım ile yüzleşme çağrısı yapılırken, toplumsal barışın bu şekilde sağlanabileceği belirtildi.

    “YAŞAMINI YİTİRENLERİ SAYGIYLA ANIYORUZ”

    Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

    “Tarihsel hakikatlerle yüzleşmek, mağdur halklar ve inançlardan özür dilemek ve onarıcı adalet yollarına başvurmak, birbirini anlamak ve tarihsel yaraları samimi bir yaklaşımla sarmak ortak bir gelecek için vazgeçilmez adımlardır.

    Farklılıkları silmek ve homojen bir toplum yaratmak; tek ırk-tek din-tek dil anlayışını hakim kılmak; bu topraklarda farklı halkların ve inançların yaşadıklarını unutturmak hedefi o günden bu yana süregeldi. Bu topraklar üzerindeki hiçbir etnik kimlik, dil, kültür ya da inancın bir diğerinden üstün olmadığı gerçeği halen toplumsal ve siyasal genel kabul görmedi. İnsanlığa karşı işlenen suçlarla yüzleşmek ortak ve eşit bir geleceği, toplumsal barışı kurmanın da önemli bir adımıdır. Coğrafyamızı çoraklaştıran utançlarla yüzleşmeyi ertelemek, toplumsal barışa ve hakikatlerin konuşulmasına hizmet etmemektedir. Bu duygu ve düşüncelerle, Anadolu ve Mezopotamya’nın kadim halkları olarak, 108 yıllık acıları paylaşıyor, yaşanmış olan Büyük Felaketi, bu insanlık trajedisini yüreğimizin derinliklerinde duyuyor, o süreçte yaşamını yitirenleri bir kez daha hüzün ve saygıyla anıyoruz.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Ermeni Soykırımı’nın bugün 108’nci yılı

    Ermeni Soykırımı’nın bugün 108’nci yılı

    PİRHA- 108 yıl önce yani 24 Nisan 1915’te İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin örgütü Teşkilat-ı Mahsusa tarafından 250 Ermeni aydın ve siyasetçi evlerinden alınarak zorla sürgüne gönderildi ve katledildi. Bu tarih Ermeni Soykırımı’nın başladığı gün oldu, Ermeni halkının katledildiği ve Anadolu’nun Hıristiyansızlaştırıldığı tarihtir. 

    27 Mayıs 1915 tarihinde çıkarılan Tehcir Kanunu ile Osmanlı Ermenileri, ilk kafile ile açılan bu kapıdan kan revan içinde sürgüne çıkarıldılar.

    II. Abdülhamit döneminde de Ermenilere karşı yaygın yerel katliamlar yapıldı. Ancak Osmanlı Ermenilerinin asıl tasfiyesi İttihat Terakki iktidarı tarafından 1915 yılında uygulandı. Osmanlı dönemindeki azınlıkların tasfiyesi, Cumhuriyet döneminde de devam etti.

    24 Nisan 1915, Ermeni Soykırımın simgesel tarihi olarak tarihin kayıtlarına girdi.

    Katledilen Ermenilerin bankalardaki hesaplarına, değerli eşya kasalarına da el konulmuştu. Soygunun bu boyutunun tutarı 1915 yılının parasıyla 22 milyon dolar olarak hesaplanıyor.

    1915’te başlayan süreçte Anadolu’nun diğer Hıristiyan halkları, Süryaniler, Nasuriler, Ezidiler Keldaniler ve Rumlar da soykırıma uğratıldı. 20. yüzyılın başında bugünkü Türkiye sınırları içinde her beş kişiden biri, yani nüfusun yüzde 20’si Hıristiyan, Yahudi, ya da Êzidi gibi farklı dinsel inançlara sahipti.

    (HABER MERKEZİ)

  • ‘Dersim Katliamı’na dair okuması zor bir yazı’

    ‘Dersim Katliamı’na dair okuması zor bir yazı’

    PİRHA-Dersim Katliamı’na ilişkin “Dersim Katliamı’na dair okuması zor bir yazı” başlıklı yazı kaleme alan Taner Akçam, Ali Öz adlı askerin bir bakana yazdığı mektuba yer vererek, “Her büyük katliam, kendi başına ötekilerde izole ederek konuşuluyor. Herkes kendisine yapılan ile ilgili. Oysa öyle çok kesişme noktaları var ki… Bu mektup sadece bir örnek… Alpdoğan Paşa, “Ermeni’nin kökünü kuruttuk şimdi sıra Kürde ve Kızılbaşa geldi”, diyor. Bizim ayrı ayrı anlattıklarımızı onlar bir seferde anlatıyorlar” sözleriyle Anadolu ve Mezopotamya topraklarında yapılan katliamlara dikkat çekti.

    Agos gazetesi yazarlarından Taner Akçam, Dersim Katliamı’na dair “Dersim Katliamı’na dair okuması zor bir yazı” başlıklı yazı kaleme aldı. Hakk’a yürüyen araştırmacı Hasan Saltık’ın arşivinden yararlanarak kaleme alınan yazıda, 17 Aralık 1946 tarihli, askerliğini 1937/38 yıllarında Dersim’de çavuş olarak yapmış Ali Öz isimli bir kişiye ait bir mektup yer aldı.

    Yazının, devamında şunları yer alıyor:

    “Ali Öz’ün, Dersim’de katliamları doğrudan örgütleyen Abdullah Alpdoğan’ın koruması olarak görev yapmış ve birçok cinayete hem şahitlik etmiş hem de doğrudan katılmış. Özellikle Abdullah Alpdoğan’ın doğrudan işlediği cinayetleri anlatıyor.

    Mektubun, yazım ve imla (noktalama vb.) hatalarını koruduk. Sadece, okumayı kolaylaştırmak için paragraflara ayırdık.

    1988 yılından bu yana işkence ve şiddet konusuyla uğraşırım. Şiddet içeren, şiddet sahnelerinin anlatıldığı o kadar çok metin okudum ki… Zamanla, alışkanlık kazanıyor insan ve başlangıçta okumakta zorlandığınız şeyleri okumanız sorun olmuyor; deriniz kalınlaşıyor.

    Ama bu mektubu okurken böyle olmadı, çok zorlandım, okuyamadım. Gözlerim doldu. Yarısında masayı terk ettim. Bitirmek için çok zorlandım kendimi. Sonra da alacağınız cevapları bilseniz bile sizi asla tatmin etmeyecek soruları tekrar edip durdum: bir insan bir başka insana bunları niye yapar? Küçücük çocuklardan ne istiyorsunuz? Mektup şöyle:

    Hürmetli Bakanım Şükrü bey,

    Ben Dersim harekâtına katılan Çavuş Ali Öz, beni hatırlar mısınız bilemem. 937/938 Dersim harekâtında çavuş olarak görev yaptım. Alpdoğan paşamın sağ koluydum. Koruması olarak bütün harekât boyunca yanında görev yapma şerefine nail oldum. Allah razı olsun paşamızdan, tezkeremde size telefon ederek bana işe girmem konusunda yardım etmenizi rica etti. Ben direk Ankara’ya yanınıza geldim. Birlikte yemek yemiştik. Seka Genel Müdürünü arayarak işe girmemi sağlamıştınız. Allah sizden de razı olsun bakanım. Sayenizde ekmek yuva sahibi oldum, evlendim. İkisi kız, bir oğlan ellerinizden öper üç evlat sahibiyim.

    Bugüne kadar her şey mecrasında yürüyordu. İzmir’den asker arkadaşım Ethem yanıma ziyarete geldi. Tamamen kendini kaybetmiş. Onu da İzmir’de siz işe yerleştirmiştiniz. İşten kovmuşlar kendine iş arıyor. On beş gün misafir ettim. Sayın Bakanım, kafayı tamamen üşütmüş fırlayarak yataktan kalkıyor. Komutanım ben yapmayacağım, elini ayağını öpüyüm diye bağırarak sokağa çıkıyor, zor zaptediyorum. Öldürdükleri çocuklar sürekli rahatsız ediyorlarmış. Uyku filan uymuyor, zor bela İzmir’e ailesinin yanına götürüp teslim ettim. Ben geldikten sonra haber aldım. Bileklerini kesip intihar etmiş, çok üzüldüm, Bakanım.

    Bu olay beni derinden etkiledi. Benim de yaşadığım üzücü olaylar bir bir aklıma gelmeye başladı. Öldürdüğüm çocukların gözleri beynime işlemiş bende uymamaya, yememeye başladım. Sıçrayarak yataktan kalkıyorum, kendimi kaybediyorum, nereye gittiğimi ne yaptığımı bilemez duruma düştüm. Müdürlerim zorla akıl doktoruna gönderdiler. Sayın Bakanım doktor tüm yaşadıklarımı kâğıda yazdırıp imzalattı. Şimdi ilaç kullanıyorum. Üç ay izin verdiler. Yalnız Bakanım, Paşamız bu yaşananları sivilde kimseye anlatmayın, ananıza, babanıza bile. Yoksa hepiniz asılırsınız demişti. Ben olanları yazdım ve imzaladım. Başıma bir şey gelir mi şimdi bundan korkmaya başladım. Doktordan yazdıklarımı geri istedim, mümkün değil vermiyor. Sayın bakanım Paşama üç defa yazdım, cevap alamadım. Bu konuya el atıp doktordan yazıları alırsanız çok memnun olurum bakanım. Doktora yazdığım yaklaşık olarak şöyleydi.

    Mazkirt Tersemek konusunu biliyorsunuz. 937/938 Dersim harekâtına katıldım. Paşanın koruması idim. Şakilerle çok çatışma yaşandı. Kıstırdığımız veya teslim olan şakiler kadın, kız demeden öldürüyor, sonra da tamamını benzin döküp yakıyorduk. Bazen paşa canlı canlı benzin döküp yakın diyordu. Bağırışlar, çığırışlar içinde yanıp kül oluyorlardı, et kokusu bütün genzimizi yakıyordu.

    Tersemek başkaydı, Tersemek’ten paşama ihbar geldi. Çocuk ve kadınlar dere kenarına sarp bir yere saklanmışlar ne yapalım diyorlardı. Öldürün, yakın hepsini dedi paşa. İki saat sonra Teğmen bilgi verdi. Hiç kimse çocuklara zarar vermek istemiyormuş, emirleri dinlemiyorlarmış, paşa çok sinirlendi. Bir cemse askerle yola çıktık. Herkes hazır ola geçti, Teğmene ve askerlere vurmaya başladı. Küfür ederek, getirin hepsini düzlüğe dedi. Çocuklar, kadınlar çığrışarak, bağrışarak feryat figan paşanın ayaklarını yalıyorlardı. Ayaklarında üst başlarında doğru düzgün bir şey yoktu. Hepsinin ellerini ayaklarını bağlattı, ağızlarını çaputlarla kapattırdı.

    Şimdi askerler size sesleniyorum, bu kızılbaş dölleri hepsi vatan hainlerinin piçleri, arkadaşlarınızın katillerinin piçleri, bunlar büyürse kardeşlerinizi öldürmeye devam edecekler. Bunların kökü kazınmalı, ermeni döllerinin kökünü kuruttuk, bir tek bu kürtlerle, kızılbaşlar kaldı. Çocuklarınızın bu ülkede mutlu yaşamasını istiyorsanız acımadan öldüreceksiniz, hükümet, Cumhurreisimiz taş üstünde taş bırakmayın yakın yıkın talimatını vermiştir. Kimse bu yaptıklarınızdan dolayı yargılanmayacak size söz veriyorum dedi.

    Herkes sıra ile birer ikişer kişi öldürecek, bölükte sessizlik, Teğmen başla getirin iki kişi dedi, iki çocuk getirdiler, kafalarına sıktı. İkisi de öldü, üçüncü askere gelince Diyarbakırlı Salih çocukların yanına gitti, önlerine düştü. Komutanım ben yapamam, benim de çocuklarım var, çocuklar masum dedi, yazık bunlara dedi. Paşa, a.na koyduğumun kürdü. Senin ırkın ondan acıyorsun değil mi dedi. Askeri alnından vurdu. Her kim ki emri yerine getirmez sonu onun gibi olur diyerek herkes birer ikişer çocuk, kadın öldürmeye başladı.

    Her infazdan sonra paşa kesin ölmeleri için birer ikişer kafalarına kendi ateş ediyordu. Herkes mecburen görevini yaptı, bana gel çavuş sıra sende, üç kız çocuğu kalmıştı. Bunları da sen hallet dedi, çocuklar yere kapanmış altlarına yapmışlardı. Üstü başı perişan vaziyette ağlıyorlardı. Onların gözlerine baktım. Üçünü de öldürdüm, gözleri ciğerime saplandı. Gözlerini unutamıyorum. 70, 80 çocuk, 30 da kadın o gün infaz edildi. Hepsi Murat suyuna atıldı, dere kana bulandı. Birçok asker istifar (istifra. TA) etti, birçok insan öldürdüm, yaktım ama o çocukların gözleri gibi delen göz görmemiştim.

    Sayın Bakanım yaklaşık olarak bunları yazdım. İmzaladım eğer doktor bunları savcılığa verirse hepimiz zor duruma düşeriz. Emir kuluyuz, verilen emirleri yaptık ama çoluğumun çocuğumun yüzüne nasıl bakarım. Sayın Bakanım Paşamla da görüşürseniz bu anlattıklarımı kendisine anlatın.

    Acele cevap beklerim sayın Bakanım. Yalvarırım o yazıyı doktordan alın Bakanım.

    Ellerinizden öperim sayın Bakanım.

    17/12/946
    İmza

    Mektubun akla getirdikleri

    24 Nisan yaklaşıyor. Yine 1915 Ermeni soykırımı gündeme gelecek ve sonrasında konu gene ‘konuşulmayanlar’ arasında katılacak. Yayınladığımız mektubu bu gözle okumak gerekiyor. Yani, sanki 24 Nisan üzerine yazılmış gibi… 24 Nisan üzerine yazılacakları da Dersim üzerine yazılmış gibi okumak gerekiyor. Bugüne kadar bu yeterince yapılmadı.

    Dikkatinizi çekiyor mu bilemedim. Her büyük katliam, kendi başına ötekilerde izole ederek konuşuluyor. Herkes kendisine yapılan ile ilgili. Oysa öyle çok kesişme noktaları var ki… Bu mektup sadece bir örnek… Alpdoğan Paşa, “Ermeni’nin kökünü kuruttuk şimdi sıra Kürde ve Kızılbaşa geldi”, diyor. Bizim ayrı ayrı anlattıklarımızı onlar bir seferde anlatıyorlar.

    Sedat Ulugana, Bir Yarbayın Günlüğünden önemli pasajlar yayınladı. Yarbay, Dersim soykırımını anlatıyor ve “İn köyüne geldik, birçok Ermeni yakalanıp icabına bakıldı,” diyor. Dersimliyi imha ederken, Dersimin Ermeni’si unutulmuyor.

    Elinizdeki mektup birçok açıdan çok önemli. Birincisi, bir itiraf. İtiraf, bu topraklardaki kitlesel katliamlarda pek karşılaşmadığımız bir durum. Ermeni soykırımına katılmış, katliamlarda görev almış kişilerin açık itiraflarını içeren hiçbir anı hatırlamıyorum. Evet, bazı anılarda kenarda köşede geçen, “öldürdük” vb. gibi ifadelere rastlanır ama ‘hak ettiler’ havasında söylenir bunlar, sorumluluğu doğrudan üstlenen ve yaşananları açıkça anlatan metinler bulmak zordur. Genellikle, “bildiklerimi benle birlikte mezara götüreceğim,” tutumu egemendir.

    Son yıllarda, sözlü tarih anlatımlarıyla birlikte bu tür ‘itirafların’ yer aldığı görüşmeler de yapılmadı değil. Ama o görüşmelerde bile anlatan kişi kendisini soyutlar, olayların dışına çıkartır ve olayları “yaptılar”, “öldürdüler” gibi üçüncü şahıs üzerinden anlatırlar.

    Zeynep Türkyılmaz’ın, Dersim’de görev yapmış bir askere ait bulduğu bir anı defteri ve Sedat Ulugana’nın Yarbayının Günlüğü örnek olarak ele alınabilirler. Her iki günlüğün ortak bir özelliği var. Yazarlarının sadece kendilerine yazılmış notlar… İçinde, Türkyılmaz’ın aktardığı anıdaki “Her gün kafa kesmekle uğraşıyoruz”, “dere içinde kurşunla öldürdük” veya Yarbay’ın günlüğündeki “birçok Ermeni yakalanıp icabına bakıldı” gibi ifadeler olmasına rağmen, yazılanlara, Zeynep’in çok yerinde tanımladığı biçimiyle, ‘kötülüğün sıradanlığı’ egemen. Günlük sahipleri, bir ‘itiraf’ta bulunmuyor; imhalardan ‘yemek yedik’, ‘su içtik’ gibi son derece sıradan ifadelerle bahsediyorlar. Türkyılmaz’ın aktardığı günlükte imhalar, askerin soğuktan üşümesi, karnının acıkması veya İzmir’e ve sevgilisine duyduğu özlemle yan yana durur. Hatta, anı sahibi bizden, asıl acı çekenin, zorluklara göğüs gerenin ve acınması gerekenin öldürülen insanlar değil, kendisi olduğuna inanmamızı ister.

    Faillerin ismi
    Ali Öz’ün mektubunu, bu iki metinden farklı kılan ‘şahitliği’, faillerin isimlerini doğrudan anmasıdır. Örneğin, Alpdoğan Paşa’nın sadece örgütleyen değil, birincil el cinayetleri işleyen bir katil olduğunu uzunca anlatır. Alpdoğan’ın, ‘Ermenilerin kökünü kuruttuk şimdi sıra Kürtlere ve Kızılbaşlara geldi’ yollu sözleri Türkiye tarihinin çok özlü bir anlatımı gibidir. Hristiyanlarla başlayan, ‘Kızılbaşlarla’ ve Kürtlerle devam eden katliamlar ve cinayetler serisi… Bu tabloya, şiddet gösterilerine karşı çıktıkları için imha edilen gençleri, aydınları da eklerseniz, Türkiye’nin özet şiddet tarihini yazmış olursunuz.
    Abdullah AlpdoğanAbdullah Alpdoğan

    Diyarbakırlı bir Kürt askerin, çocuk öldürmeyi reddettiği için Alpdoğan tarafından öldürülmesi Kürtlerin, Hristiyanların (özellikle Ermeni ve Süryanilerin) imhasından Dersimlilere uzanan katliamlar sırasında değişen rollerine ilişkin yaşadıklarının çok özlü bir anlatımı gibi durur. Öldürmeyi, fail olmayı reddettikleri durumda öldürüleceklerdir… Bu topraklardaki Kürdün dramı budur.

    Benim için Ali Öz’ün mektubunda çok farklı olan bir boyut, anlatımdaki ‘insanilik’ ve şiddetin ‘sıcak’ anlatımıdır. ‘İnsanilik’ tanımı doğru mu emin değilim ama kastım öldürülenler, canlı canlı yakılan kadın ve çocuklar, okumaktan zorlanacağımız bir açıklıkla ve acıma duygusu ile anlatılır. Her bir kurban, bir insan olarak karşınızda durur, hepsini tek tek görür ve hissedersiniz. Sanki onları tanıyorsunuzdur… Ağlayan çocukların korkundan altlarına işediklerini okuduğunuzda tüyleriniz diken diken olur.

    Kurbanların ‘insan’ olarak tanımlandığı ender itiraf metinlerinden birisi bu. Katliamlarda öldürülenlerden genellikle ‘öteki’ olarak bahsedilir. Kurban, eğer ‘hain’, ‘düşman’ değilse ‘bilinmez’dir. Arada büyük bir mesafe vardır. Burada ise kurbanın ötekileştirilmesi değil aksine bizden birisi olarak anlatılmasına şahit oluruz. ‘Sıcak’ şiddetten kastım ise tanınmış Alman psiko-analist Alexander Mitscherlich’in Naziler örneğinde yaptığı ‘sıcak’ ve ‘soğuk’ şiddet ayırımıdır. Teknolojinin verdiği imkanları kullanarak, kurbanla araya büyük mesafe koyan endüstriyel ‘soğuk’ şiddet ile insanın içindeki vahşet duygularını da açıktan ifade ettiği, kurbanla aradaki mesafenin hemen hemen kaybolduğu ‘sıcak’ şiddet.

    Mektubun bir başka özelliği hasta olan, intihar eden faillerden bahsetmesidir. Bu çok önemli konuşulmayan bir gerçekliğimizdir, Türkiye’nin bir aynası gibidir. Öldürülen çocukların ‘gözlerinin ciğerlere saplandığı’ hasta faillerin dolaştığı bir ülkedir burası. ‘Yapamayacağım komutanım” diye uykusunda uyanan ve sokaklarda deliler gibi dolaşan faillerin ülkesi… Ve bu hastalıktan kurtulmanın tek yolunun anlatmak, konuşmak olduğu bilinir ama yapılmaz. Anlatılmaz, konuşulmaz ve susulur. Bilinenler bir sır gibi saklanır. Çünkü anlatılırsa ucunda ölüm vardır, anlatan öldürüleceğini bilir. Ama anlatılmadığı, saklandığı müddetçe de hastalıktan kurtulunamaz. Türkiye’nin bugünkü dramı budur. Öldürüleceği korkusuyla yaşadıklarını anlatmayan ama anlatmadığı müddetçe de hasta olmaya mahkûm bir ülke. Ermeni soykırımında da, Koçgiri’de, Şeyh Sait’te, Zilan ve Ağrı’da olan da budur. Bu nedenle, ayırmadan konuşmamız gerekiyor bu katliamları ve faillere ve onların torunlarına, “konuşun ve ruhunuzu kurtarın,” diye bağırmak gerekiyor. Toplumun hastalıktan kurtulmasının başka şansı yoktur.

    * Mektup, Hasan Saltık Arşivinden. Arşivdeki belgeleri benle paylaşan Nevzat Onaran’a ve belgeyi kullanmama izin veren Nilüfer Saltık’a teşekkür ederim.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Viyana Parlamentosu, Halepçe Katliamı’nı ‘soykırım’ olarak tanıdı

    Viyana Parlamentosu, Halepçe Katliamı’nı ‘soykırım’ olarak tanıdı

    PİRHA-Avusturya’nın Viyana eyalet parlamentosu bütün milletvekillerinin oy birliğiyle 1988 yılında Halepçe’de gerçekleşen kimyasal gaz saldırısını ‘soykırım’ olarak tanıdığını bildirdi.

    Avusturya’nın Viyana eyalet parlamentosu, Yeşiller, Avusturya Sosyal Demokrat Partisi (SPÖ) ve Yeni Avusturya ve Liberal Forum (NEOS) partilerinin verdiği ortak önergeyi oybirliğiyle kabul ederek Halepçe katliamını ‘soykırım’ olarak tanıdı.

    Kararı duyuran Yeşiller vekili Berivan Aslan, “Avusturya siyasi tarihinde ilk kez Kürtlere karşı işlenen kitlesel bir suç ‘soykırım’ olarak tanındı” dedi. Kararı, 23 Mart’ta yapılan oturuma ilişkin yazılı açıklamasında paylaşan Viyana Parlamentosu, açıklamada, Yeşiller Partisi Milletvekili Berivan Aslan’ın sözlerine de yer verdi. Aslan, konuşmasında, 35 yıl önce Saddam Hüseyin tarafından düzenlenen zehirli gaz saldırısında 5 bin Kürt’ün öldürüldüğünü ifade etti.

    Açıklamaya göre, yapılan oylamada, Yeşiller, SPÖ ve NEOS’un verdiği önerge oy birliğiyle kabul edildi ve Halepçe katliamı Viyana Parlamentosu tarafından ‘soykırım’ olarak tanındı.

    NE OLMUŞTU?

    Saddam Hüseyin’in 1986-1988’deki ‘Enfal Harekâtı’nda, 182 bin Kürt sivil ölmüş, çok sayıda sivil de kaybedilmişti. Saddam Hüseyin yönetimi 16 Mart 1988’de de, Peşmergenin savaşta İran’ın tarafında yer almasını gerekçe göstererek, Halepçe’ye kimyasal silah saldırısı düzenlemiş, kadın ve çocuklar dahil 5 bini aşkın kişi öldürülmüştü.

    Irak Yüksek Mahkemesi 2010 yılında verdiği bir kararda, Halepçe katliamını bir ‘soykırım eylemi’ olarak niteleyip, ‘Kürt halkının hafızasında kalıcı bir yara açtığını’ ifade etmişti.

    Devrim FINDIK/İSTANBUL

     

  • Hüseyin Karababa, Sivas Katliamı için ‘Soykırım’ başvurusu yaptı

    Hüseyin Karababa, Sivas Katliamı için ‘Soykırım’ başvurusu yaptı

    PİRHA- Sivas Katliamı’nda kardeşini kaybeden Hüseyin Karababa, Alevilere yönelik soykırım suçu işlendiği gerekçesiyle Sivas Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunarak ilgili kişilerin cezalandırılmasını talep etti.

    Sivas’ta 33 aydın ve sanatçının yakılarak öldürüldüğü katliamda kız kardeşi Gülsüm Karababa’yı kaybeden Hüseyin Karababa, Alevilere yönelik soykırım suçu işlendiği gerekçesiyle Sivas Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulundu.

    Karababa, avukatı Coşkun Özgür Piroğlu aracıyla yaptığı başvuruda katliam ile ilgili soykırım suçundan soruşturma yürütülmesini ve soykırımı yapanların cezalandırılmalarını talep etti.

    SONUÇ ALINAMAZ İSE KONUYU ULUSLARARASI YARGIYA TAŞIYACAK

    Öncelikle iç hukuk yollarını zorlayacaklarını kaydeden Karababa, sonuç alamadıkları taktirde konuyu Uluslararası Ceza Mahkemesine taşıyacaklarını söyledi.

    Karababa, üç firari sanık yönünden devam eden davanın 25 Ocak’ta Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye devam edeceğini ve bu konuyu orada da dile getireceklerini aktardı.

    PİRHA/ANKARA

  • KKK, mahkeme kararını tanımadı; Maraş Katliamı dava dosyalarını avukatlara vermiyor

    KKK, mahkeme kararını tanımadı; Maraş Katliamı dava dosyalarını avukatlara vermiyor

    PİRHA- Maraş Katliamı dava dosyaları, o dönem yargılamalar Sıkıyönetim Mahkemelerinde olduğu için Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nda (KKK) bulunuyor. “Devlet sırrı” denilerek avukatlara verilmeyen dosyalar için İdare Mahkemesi’ne gidilmiş, mahkeme de “devlet sırrı” gerekçesini hukuki bulmayıp, davayı kabul etmişti. Ancak KKK, mahkeme kararını kabul etmedi ve dava dosyalarını avukatlara vermiyor. Komutanlığın hukuk tanımaz tavrına yapılan itirazı bu kez de Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı kabul etmedi, soruşturma izni verilmediği Av. Seyit Sönmez’e bildirildi. 

    Maraş’ta 19-26 Aralık 1978’de Alevi oldukları için 111 kişinin katledilmesinin üzerinden yaklaşık 44 yıl geçti.

    Katliam dosyasının örneğini alabilmek için yıllardır mücadele veren Avukat Seyit Sönmez’in başvurusunu Anayasa Mahkemesi (AYM) 2019 yılında reddetmişti. Kararda, “Başvuruda ileri sürülen iddialar, mahkemelerce delillerin değerlendirilmesi ve hukuk kurallarının yorumlanmasına ilişkin olup mahkeme kararlarında bariz takdir hatası veya açık bir keyfilik oluşturan bir hususun da bulunmadığı dikkate alındığında ihlal edilen iddiaların kanun yolu şikayeti niteliğinde olduğu anlaşılmaktadır. Açıklanan gerekçelerle başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir” denilmişti.

    Hukuki süreçlerde bir ilerleme yaşanmadığı gibi dosyayı incelemek isteyen müdahil avukatlara da zorluklar çıkarılıyor.

    Maraş Katliamı’nın 30 yıl önce yargılaması bitmiş olan dava dosyası, ‘devlet sırrı’ olduğu gerekçe gösterilerek avukatlara verilmiyor. Yargılamalar, Sıkıyönetim Mahkemelerinde yapıldığı için dosya Kara Kuvvetleri Komutanlığı (KKK) arşivinde bulunuyor.

    KKK GÖREVLİLERİ HAKKINDA SUÇ DUYURUSUNDA BULUNULDU ANCAK SORUŞTURMA İZNİ VERİLMEDİ

    10 yılı aşkın süredir hukuk mücadelesinden sonra geçen yıl (2021) İdare Mahkemesi “devlet sırrı” gerekçesini hukuki bulmadı ve bununla ilgili davayı kabul etti.

    Av. Seyit Sönmez, İdare Mahkemesi’nin bu kararına Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın itiraz ettiğini ancak yürütmeyi durdurma talebinin de reddedildiğini bildirdi.

    Bu durumda mahkeme kararının uygulanmasından başka bir seçenek bulunmadığını belirten Sönmez, “Mahkeme kararının uygulanması için Kara Kuvvetleri Komutanlığı’a başvuru yaptık. Talebi bu kez başka gerekçe ile reddetti” dedi. Sönmez bunun üzerine Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na red kararında adı geçen görevliler ile ilgili ‘görevi kötüye kullanmak’tan suç duyurusunda bulunduklarını ancak geçen hafta “Soruşturma izni verilmemesi” kararı verildiğini ve kesin bir şekilde itiraz yolunun kapatıldığını kaydetti.

    “AV. SEYİT SÖNMEZ: YERYÜZÜNDE BÖYLE KEYFİ, ÖZELLEŞTİRİLMİŞ BİR YARGI YOKTUR”

    Türkiye’de bir hukuksuzluk yaşandığını belirten Av. Seyit Sönmez bugün, Twitter’da şu bilgileri paylaştı:

    1-Gündemde Aleviler varken Maraş Katliamı davası ile ilgili son güncel bilgiyi paylaşayım ki Aleviler kimden ne beklediğini iyi anlasın. Kamuoyunun bildiği üzere uzun yıllardır dava dosyasını “devlet sırrı” gerekçesiyle vermiyorlardı.

    2-10 yılı aşkın bir hukuk mücadelesinden sonra geçen yıl İdare Mahkemesi “devlet sırrı” gerekçesini hukuki bulmadı ve bununla ilgili davamızı kabul etti.

    3-Kara Kuvvetleri Komutanlığı karara itiraz etti ama yürütmeyi durdurma talebi de reddedildi. Bu durumda mahkeme kararının uygulanmasından başka bir seçenek bulunmuyordu. Mahkeme kararının uygulanması için KKK’na başvuru yaptık. Talebi bu kez başka gerekçe ile reddetti. Yani mahkeme kararının uygulamayacağını tarafıma bildirdi.

    4-Bunun üzerine Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na red kararında adı geçen görevliler ile ilgili suç duyurusunda bulunduk.

    5-Suç duyurusu sonunda yargı kararını uygulamayan görevliler hakkında yargılama yapılmasını beklerken geçen hafta “soruşturma izni verilmemesi” kararı verildi. Üstelik bu karar verilirken bir başka garabet ile “kesin” bir şekilde itiraz yolu kapatıldı.

    6-Savcılık 2005 yılında verilen Bir Danıştay İçtihadını gerekçe gösterdi ve “itiraz yolu yok” dedi. Oysa 2016 yılında 6745 sayılı Kanunun 44’üncü maddesiyle, kanun değişikliği yapılarak bu kararalar itiraz usulu getirilmişti.

    7-Yani Savcılık ya 17 yıldır bilgisine bir şey katmamış ya da bile isteye böyle bir karar veriyor.

    8-Devamında “işleme koymama” kararına itiraz edebilmek için bu kararı veren kuruma karşı dava açmak gerekmektedir. Oysa Savcılık kararından bu kurumu belirtmediği gibi soruşturma dosyasında da bununla ilgili bir evrak yok. Yani itiraz etmeyelim diye her şey yapılmış görünüyor.

    9-Ve son olarak şunu iddia ediyorum. Yeryüzünde günümüz itibariyle böyle keyfi-özelleştirilmiş bir yargı yoktur.

    “YASAL YOLLAR KAPALI DEĞİL AMA KKK KARARI UYGULAMIYOR”

    PİRHA‘ya konuşan Av. Seyit Sönmez, “Kara Kuvvetleri Komutanlığı (KKK) yeni bir bahaneyle dava dosyalarını vermiyor. Yasal yollar kapalı değil aslında. Yasal düzenleme var ama dosyayı vermiyorlar. KKK mahkeme kararını tanımıyor, uygulamıyor. Mahkeme KKK’ya ‘devlet sırrı olanları ayıkla, dosyaları ver, dedi. Ancak kararı uygulamıyorlar” diye konuştu.

    “221 KLASÖRLÜK DAVA DOSYASINDA GEÇEN TUTANAKLAR İNCELENDİĞİNDE SOYKIRIM SUÇU AŞİKAR”

    Av. Seyit Sönmez, 19 Aralık 2019’da bir panelde yaptığı konuşmada, “221 klasörlük dava dosyasında geçen tutanaklarda o dönemde neler yaşandığını açıkça görmek mümkün. Dava dosyalarındaki tutanaklarda incelenip, irdelendiğinde soykırım suçundan Birleşmiş Milletler’e kadar gidebilecek evraklar olduğu aşikar. O dönemin siyasal tartışmalarının, TRT arşivlerinin olduğu bir dosya. Sosyologlara, psikologlara, avukatlara birçok malzeme olacak bir dosya. O nedenle verilmiyor. Bu bir bellektir, tarihtir ve bunu yok etmeye çalışıyorlar, inkar etmeye çalışıyorlar” demişti.

    PİRHA/ İSTANBUL

     

  • 38 Dersim Katliamı tanığı Zeynep Tanay, Hakk’a yürüdü

    38 Dersim Katliamı tanığı Zeynep Tanay, Hakk’a yürüdü

    PİRHA- Dersim 38 Tertelesi’nin tanıklarından 94 yaşındaki Zeynep Tanay Hakk’a yürüdü. Tanay, Seyit Rıza’nın kardeşi Seyit Keko’nun torunuydu. 

    Dersim 38 Tertelesi’nin tanıklarından 94 yaşındaki Zeynep Tanay, rahatsızlanması üzerine kaldırıldığı Elazığ Devlet Hastanesi’nde tüm müdahalelere rağmen kurtarılamayarak Hakk’a yürüdü.

    1928 yılında Dersim Ovacık’a bağlı Tilek (Yoğunçam) köyünde doğan 94 yaşındaki Zeynep Tanay, Dersim Katliamı’nı görmüş ve sonrasında ömrü sürgünlerle geçmişti. Tanay, Seyit Rıza’nın kardeşi Seyit Keko’nun torunuydu.

    94 yaşındaki Zeynep Tanay, dün Elazığ Cemevinden Hakk’a uğurlanarak Gülmez Mezarlığı’nda toprağa sırlandı.

    PİRHA/DERSİM
  • DAD İzmir Şubesi Dersim Tertelesi’nde katledilenleri andı-VİDEO

    DAD İzmir Şubesi Dersim Tertelesi’nde katledilenleri andı-VİDEO

    PİRHA- DAD İzmir Şubesi Dersim Tertelesi anmasında konuşan Asil Benler, katliamın Reya Haq inancı etrafında oluşan Ahlaki Politik Rıza toplumsallığının hedef alındığının altı çizerek katliamın unutulmaması vurgusunda bulundu.


    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) İzmir Şubesi  dernek binasında yaptığı etkinlikte ‘roza şaye’ (kara gün) olarak adlandırılan Dersim Tertelesi’ni andı.

    Anma etkinliği Baba Mansur Ocağından Elif Hurustan Ana çerağ uyandırması ve gulbang okumasıyla başladı. Ardından lokmalar pay edildi. Katledilenler adına gerçekleştirilen bir dakikalık saygı durusunun ardından konuşmalara geçildi.

    “DERSİM’İN AHLAKİ POLİTİK YAPISI HEDEF ALINDI”

    Anma etkinliğinde açılış konuşmasını DAD İzmir Yönetimi adına Asil Benler gerçekleştirirken DAD İzmir Eşbaşkanı Nebat Çelik de söz aldı.

    DAD İzmir Şube yönetimi adına konuşan Asil Benler “6 Mayıs 1972’de ‘Yaşasın Kürt ve Türk halklarının kardeşliği ve yaşasın devrim ve sosyalizm’ diyerek idam sehpasına yürüyen devrimci gençlik önderleri Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ı anıyoruz” diyerek sözlerine başladı. Dersim Tertelesi’nde yitirilen canları anan Benler, “Dersim’in neden hedef haline getirildiğini sorgulamak yaşanan acıların sebebini ortaya çıkarmak için zaruridir. Dersim; kendini tekçi inkarcı ve imha karakterleriyle inşa etmek isteyen yeni ulus devlete karşı çok açık şekilde taşıdığı kimliklerden dolayı hedef seçilmiştir. Bu kimlikler bizlerin ‘Reya Haq’ dediği ve alt başlık olarak Kürt ve Alevi kimlikleri olduğu aşikardır. Bir diğer faktör ise bu ulusal ve inanç kimliklerinin simbiyotik ilişkisiyle açığa çıkan ahlaki politik yapısının özerk sosyal yaşam gerçeğidir” diyerek Dersim Tertelesi’nin unutturulmaması gerektiğini dile getirdi.

    “BU DERDİ UNUTMAYIN”

    Dersim’de soykırımın kültürel olarak devam ettiğini ifade eden Benler, bu soykırımın Tertele sonrası yatılı okullara alınan çocuklardan Gülistan Doku’nun akıbetine kadar sistematik bir şekilde devam ettiğini dile getirdi. Benler, “Katliam tanığı Dünya Ana’nın ‘bu derdi unutmayın’ deyişinde dile gelen öfke umut ve acıyı hissederek unutmamak gerekiyor” dedi.

    “AMAÇ DERSİM TOPRAKLARINI VE REYA HAQ İNANCINI YOK ETMEKTİ”

    Ardından söz alan DAD Izmir Sube EsbaskanI Nebat Çelik  Kürtçenin Kırmançki lehçesinde yaptığı konuşmada katliam kararının TBMM’de alındığının altını çizerek Dersim’in kutsal topraklarının ve reya haq inancını yok etmenin amaçlandığını ifade etti. Çelik, binlerce Dersimlinin katledilmesinden sonra geride kalanların dört bir yana sürüldüğünü belirterek “Koparılıp sürülenler vatanlarını unuttular, dillerini, itikatlarını unuttular. 4-5 yaşındaki çocukları yetimhanelere verdiler, daha büyüklerini ise kendilerine köle olarak aldılar. Küçük kız çocuklarını yetimhanelere verdiler kimisini ise köle veya evlatlık olarak aldılar” diye konuştu.

    “ALEVİLER DAVALARINI BIRAKMAYACAK”

    Katliamdan sonra Reya Haq Alevi ocaklarının cem ve civatlarının çözülmesinin amaçlandığını ifade eden Çelik, yine de Alevilerin davalarının peşini bırakmadığını dile getirdi. Çelik, “Rea Haq Alevileri ocaklarını, ikrarlarını, rızalık inancını esas alıyorlardı, toplumu bir araya getiriyorlardı. İktidardan uzak hakikate yakınlardı. İktidar zihniyeti ocakları cem civatlarından, Reya Haq inancından uzak tuttu. İktidar ziyaretleri, kutsal mekanlarını bombaladı, ocaklara saldırdı. Dileriz ki 38 Dersim Tertelesi’ni planlayanlar hak ettiklerini bulurlar. Bu kara günü kefesiz yatanları, asılarak katledilenleri unutmayalım” dedi.

    Ardından Dersim tertelesini anlatan belgesel gösterimi gerçekleştirildi. Etkinlik belgesel gösterimi sonrasında katılımcıların değerlendirmeleriyle son buldu.

    PİRHA/İZMİR