Etiket: sünni

  • ‘Diyanet, artık yargının da üzerinde bir güç’-VİDEO

    ‘Diyanet, artık yargının da üzerinde bir güç’-VİDEO

    PİRHA – Gazeteci Ali Duran Topuz, 12 Eylül 1980 darbesi ve 2015’teki rejim değişikliğiyle beraber Diyanetteki değişimin altını çizdi. Topuz, “Diyanet, bir cumhuriyete yakışmayacak, hatalı bir arzunun ürünü olarak var oldu. Artık yargının da üzerinde bir güçten bahsediyoruz. Diyanet, bir teokrasiye gidişin koçbaşı değil fakat teokrasiye yakın bir dindarlığı devlet yönetiminin bir parçası olarak tutma arzusunun ana kurumu olarak beliriyor” diye konuştu.

    Pir Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisi başlattık, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluşundan günümüze faaliyetlerini tartışmaya açıyoruz.

    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı, her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalarla, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet, Milli Eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum olan Diyanet’in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Gazeteci Ali Duran Topuz ile konuştuk.

    “MEŞAYİH İDARESİNİN DEVAMIDIR”

    PİRHA-Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    ALİ DURAN TOPUZ: Diyanet İşleri Başkanlığı, dinsel bir takım kaygılar, dinin kamusal yaşam içerisinde sonradan laiklik prensibi olarak tanımlanan ilke gereğince toplumsal ve siyasal sisteme bir baskı unsuru olarak kullanılmasını aradan çıkarma ya da laikliği seküler bir devlet ve toplum modelini güçlendirme amaçlı olduğu iddiası tepeden tırnağa bir palavradır. Zaten sekülerizmin gelişi, anayasaya girme tarihi epey sonradır.

    Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluş kanununa baktığımızda çarpıcı bir ayrıntıyla karşılaşırız. DİB, Genelkurmay Başkanlığı ve dönemin Milli Haber Alma Teşkilatı ile birlikte peş peşe sıralı kanunlarla kurulur. Bunun bize ilk işaret ettiği şey, Genelkurmay, Türk Silahlı Kuvvetleri, bir devlet yapısının askeri aygıtı, Milli Haber Alma Teşkilatı, sonraki adıyla Milli İstihbarat Teşkilatı ise yine askeri amaçları olan teşkilat… Bunlara dikkatle baktığımızda bir devletin hegemonyasını sürdürmek için gerekli olan temel çatışma araçlarıdır. DİB, devlet açısından kuruluş mantığı itibarıyla bir çatışma kurumu niteliğini taşır.

    Peşinden gelen süreçte Diyanet’e yüklenen vazife şudur; kuruluş zamanında henüz bir hedef olarak belki sekülerizm olsa bile, laiklik adıyla da olsa kabul edilmiş bir prensip değil. O tarihi itibarıyla ileride kabul etmeye hazırlandığı düşünülebilir. Fakat sekülerizm ya da laiklikten bahsettiğimizde bunun iki modeli var. Bir, Fransız modeli; bildiğimiz Türkiye’nin de kendisine model aldığı, bir de Amerikan modeli var. ‘Laiklik’ adı da Fransız modelini seçtiğimiz için alınıyor fakat ikisinin de aslında çok temel özelliği devletin, dinsel alana, gruplara, eğilimlere kör olmasıdır. Yani bunları kendi faaliyet alanı içerisinde dinsel herhangi bir ilkeyi prensip alamayacağı gibi bunun olmasını sağlayan, kamusal alanda dini bireyler üzerinde bir belirleyici otorite olma iddialarını kabul etmez. Özellikle semavi denilen 3 din, aynı kökten gelen İbrahim’i dinler, bütün toplum hayatını düzenleme; sadece bireylerin kendi içlerindeki inanç ve tanrı ile ilgili duygu ve düşüncelerini değil, bireylerin davranış ve hareketlerini kontrol etmeyi hedefler. Sekülerizmin geliştiği Avrupa toplumlarında bu gelişme, dinsel kurum ve kuruluşlara karşı çok uzun süren kanlı mücadelelerden sonra mümkün olabilmiştir. Türkiye tarihinde bu türden bir mücadele söz konusu değil.

    Devlet, Diyanet’i kurarken seküler bir yaşam tesis etme değil, dini kendi arzuladığı biçimde yeniden şekillendirmek ve toplumsal bir baskı aracı olarak kullanma ve denetimini elde tutmayı hedefler. Ve bu amaç, vatandaşların inançlarına eşit mesafe gibi bir fikri içermez. Yani kuruluş itibariyle Türkiye’nin seküler bir hedefi ve iddiası yoktur, laiklik ilkesinin anayasaya girmesi de bu durumu değiştirmemiştir. Hedeflediği şey şudur; işte nasıl ki etnos olarak Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının hepsi Türk olma mecburiyeti; yani kavramsal olarak ‘Yurttaşlık bağıyla bağlı herkes Türk’tür’ dediğinde öyle olmayanların her ne iseler öyle kalmasına da izin vermemeyi buna ek kural olarak getirir. Ve cumhuriyetin kuruluş sürecindeki faaliyetlerine bir Türkleştirme operasyonu eşlik eder. Lozan’da kabul edilen 3 azınlık hariç Türklük, kabule şayan tek etnisite olarak benimsendikten sonra Lozan azınlıklarından olmayan, Müslüman olan ama Türk olmayanlara yoğun bir asimilasyon olmuştur. Konu Kürtler olduğunda özellikle denasyonilazyon, yani ulus olmaktan çıkarma, kavimsel özelliklerini yok etme operasyonu yürür. Dinsel planda ise Sünniliğin bir versiyonu, meşru din olarak kabul edilmiştir. 2 Hristiyan ve Yahudilik olmak üzere üç azınlık hariç…

    Sünniliğin bu versiyonu kabul edilirken uygun olmayan Sünnilikler ve Sünni olmayan kesimler ve yine Lozan’dan yararlanamayan diğer inanış alanları örneğin Ezidilik, Süryani, Nasturi gibi diğer kadim Hristiyan kiliselerine mensup kişiler dahil yoğun bir baskı altına alınırlar. Mekanizma basittir, hem eğitim süreci içerisinde hem de kamusal alanı belirleyen bütün medya imkanları çerçevesinde bu Sünnilik makbul ve propagandası, eğitimi yapılan bir şey olarak getirilir. Diğer inanışların tasfiyesine yönelir ve uzun süre suç olarak; 1950’li yıllara kadar Alevi ya da Bektaşi ayinlerinin basıldığı haberleri gazetelerde rahat rahat yer bulmaktadır. Bu haberleri 1930’dan sonra çok yaygın bir şekilde görürüz. Bu durumda Diyanet aslında modern bir sekülerizmi sağlamak için ihtiyaç duyulan bir kurum değil Osmanlı’nın dinsel denetimi elden kaybetmemek için kendisinin de dayandığı İslam Sünni inanışını denetim ve yönetim altında tutmak için kurduğu meşayih idaresinin devamıdır.

    SÜNNİ OLMAYANLARA YAŞAM HAKKI TANIMAYAN BİR MODEL”

    -Tarihsel olarak faaliyetleri nasıl bir yol izledi?

    Diyanetin devlet lehine baskıcı karakterinden rahatsız olan Sünni gruplarla çoğu zaman mücadeleden çok takiyyeye dayalı bir toplumsal ilişki geliştirmeyi de ihmal etmedi. Yani hem devlet patentli Sünnilik hem de bundan hoşlanmayan diğer Sünnilikler lehine faaliyetler geliştirdi. 1950 ve 1960 yılları arasında dini güçlü politik bir referans olarak kullanan Demokrat Parti’nin etkisiyle gayet bir Sünni propagandisti, Sünni yayılmacı, Sünni olmayanlara yaşam hakkı tanımayan bir modele büründü. 1960 darbesinden sonra anayasasının oluşturduğu nispeten özgürlükçü ortam içerisinde de yine bu fonksiyonu sürdürmeye çalıştı ve Alevilikle ilgili meseleler tartışma konusu olduğunda Aleviliğin kendi müdahalesi asla söz konusu olmadan kendi varlığını sürdürebilecek bir toplumsal entite olmaya hiç yanaşmadı. Bütün kritik anlarda, örneğin Alevi gençlerin eşit yurttaşlık talep ettiği ünlü bildirisinde, Alevi aydınlarının bildirilerinde, Aleviliğe yönelik saldırılarda; Ortaca, Elbistan, Kırıkhan gibi olaylarda bu Sünni üstünlükçü pozisyonu hiç kaybetmedi.

    Son ve bugünkü Diyanet’i de hazırlayan en önemli kırılma 12 Eylül’de geldi. Din dersinin resmi olarak mecburi hale yeniden getirilmesi; çünkü bu 1961 Anayasası’nda seçimlik bir ders fonksiyonundaydı. Yani Diyanet’in sekülerizm ile uyumlu bir kurum olmasını 1961 Anayasası hedefliyordu ama buna gitmediği gibi Diyanette bir düzenleme ya da tasfiyeye de gitmemişti. Zaman zaman 1960 ve 1970’lerde Diyanet yapısı içinde Alevilik ve Bektaşilik gibi diğer inanış grupları ile ilgili masalar, birimler oluşturulması falan da düşünüldü. Bunların hiçbirine girilmedi fakat 12 Eylül, Diyanet’e cumhuriyetin kuruluş dönemindeki fonksiyonun bir benzerini verdi. Neydi o? Askerler darbe yaptığı her şeyi askeri bir nizam içerisinde yeniden yerleştirdiler ve neoliberal politikaların uygulanması için gerekli olan 24 Ocak kararlarının uygulanmasının altyapısını hazırlarken bu uygulamaların garantörü olarak dinin, politik bir baskı, propaganda aracı ve arzulanan dinsellik özelliklerine sahip olmayan yurttaşların da tasfiyesi, asimilasyonu, kamusal alanının dışında tutulmasına yönelik görevi yeniden güçlü bir biçimde 12 Eylül’de kazandı.

    SAHNEYE GÜÇLÜ BİR BİÇİMDE ÇAĞRILDI”

    – Sizce süreç içerisinde misyonunda bir değişiklik yaşandı mı?

    Aslında bir değişiklik değil, başlangıçtaki misyonun güçlü ve mevcut koşullara göre yeniden düzenlenmesi söz konusuydu. Mesele 1960’lardan sonraki toplumsal planda yürüyen liberalizm anlamında değil de özgürlükler anlamında liberalizasyon; yani özgürlüklerin genişlemesi sırasında kaybettiği fonksiyonlarını yeniden kazanması hedeflendi. Fakat belki cumhuriyetin başlangıcındaki projenin içerisinde Sünni dindar yurttaşları devlete bağlı bir inanış çerçevesinin dışına taşmaması için baskılamak önemli bir hedefti. 12 Eylül’den sonra bu hedeften çok gerçekten artık sekülerleşmiş toplum kesimleri ve hala inançlı bir Sünni olsa bile sekülerizmin varlığına inanan toplum kesimlerinin arzularının hilafına yeniden bir devletin baskı aygıtı olarak düzenlendi. Yani en önemli fark, artık sekülerleri de baskı altına alan devletin, anayasadaki laiklik prensibine karşı hareket eden bir konuma gelmesiydi. Bu kuruluş zamanındaki mantıktan biraz farklıdır ve bu aynı zamanda şu anda içinde yaşadığımız ortamı hazırladı. Fakat burada 12 Eylül tasarımına da uygun bir biçimde din, kamusal alanda görünür bir biçimde yurttaşların duygu, düşünce, siyasal, kültürel, sanatsal bakışları da dahil olmak üzere her şeyi şekillendirmek üzere sahneye güçlü bir biçimde çağrıldı.

    Turgut Özal döneminde başlayan bu eğilim Refah Partisi’nin yükselişi ile beraber 1990’larda daha da ön plana çıktı. En son Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara gelmesi ile de artık başlangıçta olmayan bir takım görevleri de üzerine alarak yerine oturmuş oldu.

    Şu noktaya işaret etmekte yarar var; Adalet ve Kalkınma Partisi iktidara gelmeden, Refah Partisi de iktidara yürümeden önce Diyanet’i, Alevi toplumundan bile daha fazla eleştirdiği siyasal hareketlerdi. Tıpkı YÖK’ü eleştirdikleri gibi… 12 Eylül sonrası kurulan üniversiteleri bir devlet organına çeviren ve bir komiserlik idaresi altına alan anlayışta olduğu gibi Diyanet’in de bu işi yaptığını öne sürüyorlardı. Fakat Adalet ve Kalkınma Partisi hükümet olduktan bir süre sonra devletin yönetimini güçlü bir biçimde ele alma arzusu ile hareket ettiğinde ilk olarak bunu başardığı yer Diyanet oldu.”

    “CUMHURİYETE YAKIŞMAYACAK BİR ÜRÜN DİYANET”

    -AKP’nin iktidar olduğu günden itibaren Diyanet’te nasıl bir değişim yaşandı?

    “2010 yılından sonra henüz kamusal alanda etkili bir politik aktör ve ajan niteliğinde olan bir Diyanet ortada yoktu. Çünkü Diyanet, devletin arzulamadığı Sünni akımlarla da güçlü ilişkiler kurmuştu. Bu akımlardan birini oluşturan milli görüş ekolünün iyice yaygınlaşması ile diyanetteki partiye bağlılığı da temin eden ve ona ileride yeni görevler verebilecek şekilde onun yönetimini ele geçirmeyi daha kolay başardılar. Örneğin bunu YÖK’ten, Genelkurmaylıktan daha kolay başardılar. Fakat 2010 yılına kadar aşağı yukarı demokratik iddialar Avrupa Birliği perspektifi, sekülerizme dair düşünceler vardı ve Diyanet’in varlığı güçlendirilerek ve içinde partiden örgütlenmeler sağlanarak devam ettirilse bile Diyanet’e yönelik eleştirilere nisbi bir hoşgörü ile bakılıyordu. Fakat 2010’dan sonra iktidar partisi, denetimsiz bir tek parti modeline doğru; diktatoryel, otoriter ve totaliter bir formata doğru evrilmeye başladığında Diyanet’i o zamana kadar hiç kendisinden talep edilmemiş sahalarda da kullanmaya başladı.

    Örneğin Alevilerin büyük şehirlerde örgütlenip hak ve hukuklarını savunmak için taleplerini kamusal alanda güçlü bir biçimde ortaya koyduktan sonra cemevlerinin hukuken inanç kurumu ve kuruluşları olarak tanımlanması talebine itiraz Diyanet’ten alınan görüşle yapıldı. Bu aslında hükümetin itirazıydı ama Diyanet’i bu göreve koştu. Yine 2010’ların başında bu vakalar çok tekrar etmişti; cezaevinde olan yurttaşların inandıkları dinin yetkili, etkili isimleriyle görüşme hakları vardı. Yargıya taşındığı için en ünlü örnek Kocaeli Cezaevinde kalan bir yurttaşın, bir Alevi dedesi ile görüşme arzusu, İslami bir kurum olmadığı gerekçesiyle geri çevrilirken yine Diyanet’e başvuruldu. Bu başvuruların alanı çok hızlı gelişti. Özellikle 2015’ten sonraki rejim değişikliği ile hızlanan otoriter format içerisinde Diyanet çok güçlü bir politik kamu kurumu olarak öne çıkarıldı. Dinsel ve ekonomik alandaki birçok uygulama ‘Nas’ denilen yani Sünni İslam açısından emredici nitelikte olan Kur’an-i ilkelere göre örneğin ekonomideki düzenlemeler Diyanet’ten alınan görüşler ya da Diyanet’e atfedilen görüşler ekseninde yapılabildi. Yani cumhuriyetin başlangıcındaki bütün toplumu tek bir dinsel inanca yönlendirme eğilimi çok daha güçlü bir biçimde, cumhuriyetin kuruluşundaki mantığa da uymayacak, onu da aşacak şekilde. Çünkü o mantığın içerisinde Diyanet’in bir politik aktör ya da figür olarak önde durması yoktur.

    Cumhurbaşkanının bütün seyahatlerinde, özellikle yurt içinde siyasetle bağlantılı işlerde Diyanet İşleri Başkanını gördük. Diyanet İşleri Başkanı, protokolde çok ön sıralara doğru taşındı. En son Ayasofya’daki kılıçlı gösteriye kadar iş gelmiş oldu. Dolayısıyla Diyanet, bir cumhuriyete yakışmayacak, hatalı bir arzunun ürünü olarak var oldu.

    “DİYANET, TEOKRASİ ARZUSUNUN ANA KURUMU”

    -Diyanet bir taraftan en güvenilmez ikinci kurum olurken, Meclis’e sunulan 2025 bütçesinden 130 milyar 119 milyon TL ile 6 bakanlığın bütçesini geride bırakarak bütçeden aslan payını almasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    “Bu manzara, bu ekonomik güç, aynı zamanda büyük bir örgütlenme gücü demek. Teşkilat üyeleri, imamlar ve bütün ara kademeler dahil olmak üzere bu dini, devlet yönetiminin ve toplum idaresinin güçlü bir aktörü olarak gördüğünü, yani anayasadaki laiklik ilkesinin hiç de önemsenmediğini öncelikle açık bir biçimde ortaya koyar. Eğer 6 bakanlıktan daha güçlü ise diyanet, bütçesinin daha az olduğu diğer bakanlıklardan da daha güçlü olduğu anlamına gelir. Bir politik güç statüsü verildiğini aslında bize gösteriyor. Çünkü düşük bütçeli bakanlıkların faaliyet sahaları içerisinde de diyanet var. Bu manada Diyanet, bir teokrasiye gidişin koçbaşı değil fakat teokrasiye yakın bir dindarlığı devlet yönetiminin bir parçası olarak tutma arzusunun ana kurumu olarak beliriyor. Evet eleştiriler var ama biraz dikkatli bakarsak Diyanet’in varlığını ve bu yeni fonksiyonunu güçlü biçimde onaylayan Türkçü, İslamcı ideolojik ittifak ve bunları destekleyen toplum kesiminin hala en büyük kısmının Diyanetten yana olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Çünkü Alevi toplumu eleştiriyor, Alevi olmamakla beraber sekülerizmi ciddiye alan kesimler eleştiriyor fakat iktidarları destekleyen kesimler için ve iktidarların yönettiği medya ve akademi dahil olmak üzere bu eleştiri söz konusu değil. Yani toplumun çok büyük bir kesiminin, belki %50’ye yakın bir nüfus bundan derin bir biçimde rahatsız. Fakat bu rahatsızlık bu durumu değiştirecek bir politik birlik anlamına da gelmiyor.

    Politik sahne içerisinde de bununla mücadele arzusunun giderek zayıfladığını görüyoruz. Örneğin bu Türkçü, İslamcı iktidar yapısıyla mücadele etmek için dinselliği politik bir imkan olarak iktidarın yaptığı gibi kullanmaya çalışan muhalefetlerin çok önemli bir kısmı bu konuda çekingenler. Ve bunu kökten değiştirecek bir politik program Cumhuriyet Halk Partisi dahil o güçlü partilerin hiçbirinde yok.

    YARGININ DA ÜZERİNDE BİR GÜÇ”

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçen faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    Sadece milli eğitimle değil, aslında bütün bilgiye dayalı okuma yazma işlerini de ilgilendiren kamusal sahanın denetiminde de Diyanet çok güçlü bir role sahip. Örneğin artık Diyanete kitap toplatma ve yok etme yetkisi yasayla tanınmış durumda. Diyanet, bir kitabın toplatılıp yok edilmesini talep ettiğinde savcılar buna uymak mecburiyetindeler. Yani yargının da üzerinde bir güçten bahsediyoruz artık. Bunun en önemli örneği de biri İhsan Eliaçık’a ait olmak üzere Kur’an tefsirlerinin toplatılıp yakılma kararı oldu. Dolayısıyla eğer devletin onayladığı inanç dışında inançların toplumdan temizlenmesi hedefleniyor Diyanet de bunun için güçlendiriliyorsa toplumun duygu düşünce ve bilgilenmesini belirleyen milli eğitimin, yani bunu ilk, orta ve lise anlamında alalım; bunun devamını da oluşturan yüksek eğitim, öğretimin zaten Diyanet’in denetimine verilmesinin şaşırtıcı olmadığını görürüz. Dolayısıyla bugün sadece milli eğitim değil yargı da Diyanet’e karşı birçok bakımdan daha zayıf konumda. Teokrasi benzeri bir düzenleme derken kabaca bunu kastediyorum. Gerçek manada bir teokrasi, Osmanlı çağları boyunca da belki uygulanmadı. Çünkü Osmanlı’da da örfi hukuk, genellikle şerri hukukun üstündeydi. Kardeş katli bunun en önemli örneğidir. Şer’i Hukuk da hiçbir şekilde onaylanması mümkün olmayan bir normdur.

    Osmanlı, bir teokrasi değil, dini kendi arzu ve çıkarları için ideolojik koçbaşı olarak kullanan bir imparatorluk formudur. Şu anda Türkiye’de olan da buna benzeyen bir şey. Ki hani mevcut iktidarın tanımlarını yapmaya çalışanların bir kısmı da bunu ‘Neo Osmanlıcı’ iktidar olarak tanımlıyor. Bu manada bir ‘Neo Osmanlıcı’ bir yapı içerisinde söyledikleriniz ne yazık ki şaşırtıcı değil.

    “İNANÇ AŞILAMA FAALİYETİ”

    -Diyanet ve laiklik bir arada olabilir mi?

    Hayır. Bu fazla tartışılacak bir iş değil. Dinsel kurum ve kuruluşların örgütlenme, var olma hakkı ayrı bir mesele, bütün dinsel kurum ve kuruluşları bir dinsel anlayışa yönlendirecek şekilde kamu otoritesini kullanan bir varlık olması ayrı bir mesele. Dolayısıyla Diyanet gibi bir kurumun bulunması halinde bunu nasıl cilalarsınız cilalayın, nasıl makyaj yaparsınız yapın sekülerizmin prensibi ile uyuşacak bir yön bulamazsınız. Elbette dinsel grupların, diğer yurttaşların hak ve özgürlüklerine müdahale etme eğilimleri ve arzuları olduğu biliniyor ve bunun bir kamusal denetime tabi olması lazım. Suç varsa yargı mekanizmaları da var. Tehlike varsa asayiş mekanizmaları var ve elbette eğitimin içeriği konusunda da belli sınırlar getirilebilir, Fransız metodorisinde olduğu gibi. Ama kamu kendi yürüttüğü eğitim faaliyetleri dahil olmak üzere dinsel endoktrinasyondan yani inanç aşılama faaliyetinden köklü bir şekilde çekilmediği sürece laiklikle uyumlu bir yapı ortaya çıkmaz. Diyanet zaten tam da bunun tersi amaçla kurulmuştur. Laikliğin prensip olarak kabul edilmesinden önce toplumu, devletin onayladığı bir dinsel anlayışla yoğurmak; hani ‘tek dil, tek bayrak, tek devlet’in yanında aslında tek inanç da var.

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER

    ‘Diyanetin varlığını sorgulamayan her laiklik tartışması yanlıştır; Diyanet vergilerle finanse edilmemeli’
    ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO
    ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO
    ‘Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor’-VİDEO
    ‘Fetihçi iktidarın, böyle bir din ulemasına ihtiyacı vardı, Diyaneti bu amaçla kullanıyor’-VİDEO
    ‘Diyanet İşleri Başkanlığı misyonerlik görevi yapıyor; büyük bir holding durumunda’-VİDEO

  • Alimler, Analar ve Pirler Buluşması’nda iktidara karşı ‘ortak mücadele’ mesajı verildi

    Alimler, Analar ve Pirler Buluşması’nda iktidara karşı ‘ortak mücadele’ mesajı verildi

    PİRHA-DEM Parti Halklar ve İnançlar Komisyonu tarafından gerçekleştirilen “Alimler, Analar ve Pirler Buluşması” başlıklı çalıştay sona erdi. Demokrasi ve insan hakları mücadelesinde herkesin ortak olması gerektiğini belirten DAD Eş Genel başkanı Kadriye Doğan, “Önce savaşı sonlandıran, barışı egemen kılan ortak mücadeleyle Türkiye’yi demokratikleştirmemiz gerekiyor” dedi.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Halklar ve İnançlar Komisyonu tarafından düzenlenen “Alimler, Analar ve Pirler Buluşması” çalıştayı, “Deneyim paylaşımı ve ortak mücadele olanakları” başlıklı forumla devam etti. Katılımcılar söz alarak, düşüncelerini ve deneyimlerini paylaştı.

    “HEPİMİZİN HIZIR’I OLMALIYIZ”

    Coğrafyada yaşanan sorunlara karşı alınması gereken sorumluluğun herkesin vicdan meselesi olduğunu belirten DEM Parti İstanbul Milletvekili Celal Fırat, “Sorunları neden paylaşamıyoruz. Kızılbaş Alevilerin ibadethaneleri kabul görmüyor. Bu hepimizin sorunu. Kürdistan’daki sorunlara karşı bir araya gelmiyorsak bu hepimizin sorunu. Bu çerçevede geçekten gönüllerimizi birbirimize açmamız lazım. Birbirimizin Hızır’ı olmalıyız” dedi.

    “TÜRKİYE’Yİ DEMOKRATİKLEŞTİRMEMİZ GEREKİYOR”

    “Biz bugüne kadar neden ayrıştık” sorusuna herkesin ayrı cevaplar vereceğini söyleyen Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Kadriye Doğan ise konuşmasında şunları dile getirdi:

    “Bizi birbirimizden ayrıştıran yasalardır, devlet algısıdır. Bizi ayrıştırmayı kendine görev edinen sistemin bizi getirdiği nokta; arkadaşlıktan, dostluktan birbirimizi anlamaktan uzak insanlar olduk. Devletin tanımlaması yasal bir meseledir, birbirimizi kabul eden yasal süreci inşa etmek zorundayız. Artık Alevilerin ve Kürtlerin kendilerini tek başına inşa edebilmeleri mümkün değil. Kadınların da emekçilerin de kendini demokrasiye evirmesi mümkün değil. Demokrasi, insan hakları mücadelesinden herkesin ortak olması lazım, önce savaşı sonlandıran, barışı egemen kılan ortak mücadeleyle Türkiye’yi demokratikleştirmemiz gerekiyor. Yani sistemin değişmesi gerekiyor.”

    “TOPLUMSAL ÇÜRÜMEYLE KARŞI KARŞIYAYIZ”

    Çok ciddi problemlerin olduğunu vurgulayan Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski Milletvekili Hüda Kaya, “Toplumsal çürümeyle karşı karşıyayız. İnsanlıktan çıkıp, insanlığı, değerleri çürüttüler. İnsanlığı bilenler eşit mahlûkattır. İnsanlaşamayanlar eşit olamaz. Müslümanım diyenler, her gün ağzınızdan düşürmediği besmelede ‘Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla’ diyoruz. Rahim, yaratıcının yarattığı bir varlığa kendi vasfını organ olarak da ikram eden bir kavramdır. Bunu kadına vermiştir. Her gün ‘Bismillahirrahmanirrahim’ diyen insanlar; her gün kadınlar öldürülürken nerede?” diye sordu.

    “BİRBİRİMİZİ ANLAMAYA İHTİYACIMIZ VAR”

    Çalıştayda son olarak söz alan DEM Parti Halklar ve İnançlar Komisyonu Eş Sözcüsü Mahfuz Güleryüz, toplantıda ortaya çıkan kimi başlıkları şu şekilde sıraladı:

    “* Sadece bir inancın mensuplarının değil, birçok inancın mensupları olarak birlikte yaşamın zeminini oluşturmak zorundayız.

    * Birbirimizi tanımlamaya değil, anlamaya ihtiyacımız var.

    * Kendi kimliğimiz kendi ortak değerimiz olan etnik kimliğimiz ve Türkiye’de yaşanan sorunlar konusunda ortak dil oluşturmalıyız. Bunun için bir inisiyatif oluşturulması önerisi geldi.

    * Tarihsel olarak halen bir araya gelemememizin yarattığı sorunlar tartışıldı.

    * Sorunların aşılması konusunda ortak mücadele ve direniş yaratmanın önemine değinildi.”

    Yapılan konuşmalar ardından çalıştay sona erdi.

    (HABER MERKEZİ)

    İLGİLİ HABERLER:
    -Alimler, Analar ve Pirler Buluşması: Ahlaklı toplum vicdanda başlar

  • Necla Genç Köyceğiz’de HBVAKV yöneticisi; ‘Sünniyim ama Alevi inancı bana uzak değil’-VİDEO

    Necla Genç Köyceğiz’de HBVAKV yöneticisi; ‘Sünniyim ama Alevi inancı bana uzak değil’-VİDEO

    PİRHA- Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Köyceğiz Şubesi yönetiminde görev yapan Nejla Genç, Sünni olmasına rağmen Alevi inancına ve kültürüne yabancı olmadığını söyledi. Genç, “Ben bu kültüre çok uzak değilim ve bu kültürün içerisinde büyüdüm. Çok yakın aile dostlarımız hep Aleviydi. Yönetimde olmaktan dolayı çok mutluyum” dedi.

    Muğla Köyceğiz’de yaşayan Necla Genç, mali müşavir. Nejla Genç aynı zamanda Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Köyceğiz Şube yönetiminde görev yapıyor. Sünni kökenli Genç, Alevi kurumunda görev alması ile ilgili süreci PİRHA’ya anlattı.

    “ALEVİ İNANCI VE KÜLTÜRÜ İÇİNDE BÜYÜDÜM”

    Sünni kökenli olan ancak Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Köyceğiz Şube Yönetimi’nde görev yapan Nejla Genç, “Yeni kurulan bir şubeyiz. Henüz kurulalı 2 yıl oldu. Kurulma aşamasında ben de burada görev aldım. Sivaslıyım. Sivaslı olmamdan dolayı zaten ben bu kültüre çok uzak değilim ve bu kültürün içerisinde büyüdüm. Çok yakın aile dostlarımız hep Aleviydi.
    Hayata inanç çerçevesinde değil, insan çerçevesinde bakıyorum. İlk Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Şubesi Köyceğiz’de kurulacağı zaman, o sürecin içerisinde olan insanlar hep yakın görüştüğüm insanlardı” dedi.

    Daha önce HBVAKV’nin düzenlemiş olduğu bir kahvaltıya katıldığını belirten Genç, “Aşure lokması olacağı zaman ‘gelebilir miyim?’ dediğimde ‘tabi gelebilirsin’ dediler. Çok güzel bir organizasyonla aşurelerimizi yaptık. Sonrasında seni de alalım yönetime diye konuşuldu ama ciddi değildi sadece sohbetti” diye ifade etti.

    “ALEVİ İNANCI VE KÜLTÜRÜ BANA UZAK DEĞİL”

    Yönetimde nasıl görev aldığını da anlatan Necla Genç konuşmasını şöyle sürdürdü:

    “Kongre olduğunda beni aradılar ‘gelir misin?’ diye. Gelebilirim dedim ve kongreye gittim. Orada beni kâtip üye diye yazmışlardı. Sonrasında liste önüme geldi. Listeye baktığımda yönetime yazılmışım. Oysaki daha önce sadece sohbetini yapmıştık, direkt konuştuğumuz bir mevzu değildi, sadece sohbetti. Alevi inancı ve kültürü bana uzak değil. Burada olmaktan çok mutluyum. 2 yıldır burada çok güzel işler yaptık. Sünni olup HBVAKV Köyceğiz Şubesi’nde görev aldığım için çevrem tarafından çok tepki ve eleştiri aldım. Benim yakın arkadaşlarım ’30 yıldır bizden Alevi olduğunu saklamış’ diye söylediler. Zaman zaman merak edip ‘siz orada ne yapıyorsunuz?’ şeklinde soru soranlar var. Ben de anlatıyorum.”

    “CEMEVİNE GİDERKEN CAMİ GİBİ BİR YER SANIYORDUM, ÇOK FARKLIYMIŞ”

    İlk cemevine gidişi ile ilgili anılarını da paylaşan Genç, “İzmir’de oturuyorduk. Apartmanda ısınma sorunumuz vardı ve hemen yanımızda da Buca Cemevi vardı. İnsanlar ‘cemevinde doğalgaz var ısınmaya gidiyoruz’ diyorlardı. Kış aylarıydı. Ben de merak ettim ve cemevine gittim. Cemevini cami gibi bir yer olarak kafamda canlandırmıştım. Cemevine girdiğimde kocaman bir kitaplık vardı. Saatlerce orada insanlar ısınmak için sohbet ederlerken, ben de kitapları karıştırdım” diye konuştu.

    “DEDENİN ‘SİZ ÖLÜLER İÇİN, BİZ İSE YAŞAYANLAR İÇİN DUA EDİYORUZ’ SÖZÜNDEN ÇOK ETKİLENMİŞTİM

    En ilginç anısının ise komşusunun çocuğunun doğum töreni olduğunu belirten HBVAKV Köyceğiz Şube yöneticisi Nejla Genç, şunları kaydetti:

    “Oraya bir dede gelmişti. Dede, bana ‘sizden farkımız ‘siz ölüler için dua ediyorsunuz, ibadet yapıyorsunuz; biz ise yaşayanlar için bir araya gelip onların hayatına dokunuyoruz” diye söylediğinde çok etkilenmiştim.”

    Cebrail ARSLAN/MUĞLA

  • Dede Mustafa Özgün: Alevi gibi yaşıyoruz, Sünni gibi defnediliyoruz; gücüme gidiyor-VİDEO

    Dede Mustafa Özgün: Alevi gibi yaşıyoruz, Sünni gibi defnediliyoruz; gücüme gidiyor-VİDEO

    PİRHA- Gönen’de bulunan Şeyh Saadettin Balım Sultan Cemevi Dedesi Mustafa Özgün, eskiden yasaklandığı için gizli yapılan görgü cemlerinin nitelikli olduğunu ancak günümüzde yapılan cemlerin eskisi gibi olmadığını söyledi. Özgün, “Isparta’da Alevilerin Alevi gibi yaşadığını ancak Hakk’a yürüdüğü zaman camiden gelen hoca tarafından defnedildiğini belirterek, “Alevi gibi yaşıyorsak Alevi gibi de ana kucağına sırlanmalıyız” dedi.

    Isparta Gönen’de bulunan Şeyh Saadettin Balım Sultan Cemevi Dedesi Mustafa Özgün, Geçmişte yürütülen cem ile günümüzde yürütülen cemler ve ‘Alevlikte Hakk’a yürüme erkanına ilişkin PİRHA’ya konuştu.

    Şeyh Saadettin Sultan Ocakzadesi olan Dede Mustafa Özgün, “Isparta Manastır köyünde 17 haneydik. 17 hanenin neredeyse hepsi her sene o zaman görgü ceminden geçerdi” dedi.

    “YASAKTI, CEMLERİMİZİ GİZLİ YAPARDIK”

    O zaman yapılan cemlerin yasak olmasından dolayı gizli yapıldığını aktaran Özgün, “Çok sıkı mıydı korkudan mıydı dışarıda Alevi sözcüğünü kullanamazdık. Yabana gittiğimizde Alevi olduğumuzu söylemezdik ve cemlerimizi gizli yapardık, cemlerimizde kapıya gözcü, pervane koyuyorduk” diye ifade etti.

    Babasının döneminde yürütülen cem erkanlarına çok baskı olduğunun altını çizen Özgün, “Jandarma basıyormuş, o zorluklara rağmen her sene cemlerimizi görünmeden gizli yapardık. Şimdi o kadar rahatlıkla kimse karışamazken şu tarihte yaptığımız cemler o zamanki yapılan cemler gibi gelmiyor bana, yozlaştık mı acaba” diye sordu.

    Tüm yaşananlara rağmen hala umudunu koruduğunu belirten Mustafa Özgün, “Yavaş yavaş da olsa Alevilik konusunda dünyada ilerleme ve çok gelişme oldu. Ta önceki tarihtekilere göre şimdiki tarihte çok serbestiz, çok açığız, dünyadan haberdarız. En uzak kıta olan Avustralya’ya bizim mürşidimiz Veliyettin Hürrem Ulusoy, davetle gitti” dedi.

    “HAKK’A YÜRÜNDÜĞÜNDE SÜNNİ GİBİ KALDIRILINCA ÇOK GÜCÜME GİDİYOR”

    Alevilerin inancını yaşadığını ancak Hakk’a yürüyünce Alevi inancına göre sırlanmadığının altını çizen Dede Mustafa Özgün, şunları ifade etti:

    “Alevi gibi yaşıyoruz ama ne zaman Hakk’a yürürsek imam çağırıyorlar, Sünni inancına göre defnediyoruz. Bu benim çok gücüme gidiyor. Anlatıyoruz konuşuyoruz. Evet Aleviyiz, Aleviliğimizi de yaşıyoruz ama Hakk’a yürüyünce camiden Sünni inancına göre kaldırılıyoruz. ‘Ey Allah’ım ben Alevi idim Alevİ gibi de yaşadım. Hakk’a yürüdüm bildim ki yanlış yoldaymışım. Şimdi senin Sünni imamlarına döndüm, affet beni’ anlamıdır bu.”

    Her insan ‘ben Aleviyim’ diyorsa Alevi ritüellerine göre sırlanması gerektiğini belirten Özgün, Aleviliğini yaşayan canımız Hakk’a yürüyünce Alev inancına göre ana karnında ana kucağında sırlanmalıdır. Aleviliğimizi dürüst yaşayıp yolumuzdan hiçbir zaman sapmadan dosdoğru gitmektir” diye belirtti.

    Dünyadaki tüm inançlara ve mezheplere saygısının olduğunu belirten Şeyh Saadettin Balım Sultan Cemevi Dedesi Mustafa Özgün, “Tek saygı göstermediğim unsurlar din adına, inanç adına insanlara zarar veriyorsa vurup, kırıp, öldürüyorsa hiç onlara saygım yok. Dünyada kaç milyon dürüst insan varsa hepsi de Hakk tarafından kardeş sayılır” ifadelerini kullandı.

    Cebrail ARSLAN/ISPARTA

    İLGİLİ HABERLER

    > Dede Mustafa Özgün: Alevilikte en büyük asimilasyon Hakka uğurlama erkanında oluyor-VİDEO

  • ‘Türk, Sünni, kapitalist bir cumhuriyet inşa edildi; hala demokratikleşememe sancısı yaşıyoruz’-VİDEO

    ‘Türk, Sünni, kapitalist bir cumhuriyet inşa edildi; hala demokratikleşememe sancısı yaşıyoruz’-VİDEO

    PİRHA- Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın CAN TV’de yayınlanan Bizim Gündem programına konuşarak, “Alevi toplumu bugün Siyasal İslamcılığın kurmuş olduğu hegemonyanın yarattığı dehşet karşısında adeta cumhuriyetin kuruluş konseptine, onun kurucu önderine güzellemeler yaparak kendini kandırma eğilimi sergiliyor. Oysa ögeler bize ne yazık ki böyle bir tabloyu doğrulamıyor” dedi.

    Cumhuriyet, halkın ülke yönetiminde egemen olduğu bir devlet şekli olarak tanımlanır. Erkin tek elde toplanmasına karşı olan cumhuriyet anlayışı, Anadolu’da Osmanlı’nın tasfiyesi ile şekillendi. Saltanatın kaldırılması ile cumhuriyet ilan edildi. 100 yıl geçti. Türkiye, geride kalan 100 yılda “tek dil, tek din, tek kimlik” ile yönetildi.

    100 yılda Aleviler, kırım, yok sayma ve asimilasyon uygulamalarıyla karşı karşıya kaldı. Alevi toplumu, kendi varlığını korumak için yoğun bir çaba harcıyor.

    CAN TV’de yayınlanan, Elif Sonzamancı’ın sunduğu Bizim Gündem programının konuklarından Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın, Aleviler ve Cumhuriyetin 100. yılına ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

    “ALEVİLER OSMANLI’DAN KURTULMA UMUDUYLA CUMHURİYETÇİ GELECEKTEN YANA FAZLA UMUT ÜRETMEYE BAŞLADI”

    Cumhuriyetin yüzyıl önce, kendi kuruluş konseptinde de belirtildiği gibi Türkleştirmek, Müslümanlaştırmak ve muasırlaştırmak üzerinden kurulduğunu belirten Aydın, “Muasır kastedilen şeyin de aslında kapitalist bir düzen için gerekli yeniden üretim ilişkilerini sağlamaya yönelik olan bir durum. Çoğu zaman bu konuda da kafa karışıklığı olabiliyor. Muasırlaştırmak derken akla laiklik geliyor. Akla kadın hakları geliyor. Yüzyılın başına gittiğimizde bildiğiniz gibi bir milli mücadele söz konusuydu. O Milli Mücadele’de insanlar kendi kimliklerini saklama gereği duymadan, dönüşmeden, asimile olmadan rahatlıkla ifade ediyorlardı. Dolayısıyla çok kimlikli bir coğrafyada, çok inançlı bir coğrafyada yaşıyorduk. Milli Mücadele’nin ilk dönemi, birinci meclis dönemi yani 1923-24 arasındaki dönemde işlerin iyi gibi gittiğini, dolayısıyla geleceğe dair pekala herkesin kendi kimliğiyle eşit ve özgür olacağı bir hayal üzerinde bir mutabakat sağlamıştı. Hatta bu mutabakat içinde örneğin Aleviler artık Osmanlı’dan da kurtulma olasılıklarını dikkate alarak görece cumhuriyetçi, laik bir gelecekten yana daha fazla umut üretmeye başlamışlardı. Fakat bir müddet sonra görüldü ki özellikle Lozan’da Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası platformlarda kabul görmesinin akabinde görülmeye başlandı ki aslında işler özellikle Kürtlerin, Alevilerin, emekçilerin hayal ettiği gibi kurgulanmıyor. Ağır bir aldatma durumu söz konusu” dedi.

    “1924 ANAYASASI İLE BİRLİKTE ARTIK ALEVİLİK, KÜRTLÜK, ÇERKESLİK, EMEK, KADIN HAKLARI YOKTU”

    Aydın, 1921 ve 1924 anayasasıyla tekçiliğin başladığını belirterek şunları kaydetti:

    “Örneğin kongrelerinin birinci maddesinde gelecekten söz edilirken ırk ve inanç haklarını garanti eden cümleler kullanılırken Amasya protokollerinde benzeri ifadeler kullanılırken, Misak-ı Milli’de tarifi yapılırken Kürtlerin ve Türklerin yaşadığı topraklar diye ifade edilirken, giderek bu durumlarda değişmeler başladı. İlk değişim mecliste de temsil edilen dönemin sosyalistlerin, komünistlerin polisiye operasyonlar ile tasfiye edilmesi şeklinde gerçekleşti. Arkasından 1921 Anayasası’nın bir maddesinde değişiklik yapılarak o ana kadar olmayan bir şey Türkiye Devleti’nin dini İslam’dır maddesi eklendi. Oysa bu söz konusu madde eklenmezden önce o mecliste Sünni dindarlar, şeyhler falan da olmasına rağmen ortak mutabakat böyle bir şey değildi, ortak mutabakat egemenlik kayıtsız şartsız milletindir şeklindeydi. Ortak mutabakat seçimlerle vilayetlerin kendi belediye başkanlarını seçip kendilerini özgürce yönetmesiydi. 1924 Anayasası’nda birdenbire o ana kadar sürekli cümlelere biz Kürtler ve Türkler diye başlanırken birdenbire herkes Türk’tür denildi. Bunlar peş peşe geldi. Artık yeni cumhuriyette bir şeyler bir önceki dönem olan bir şeyler artık yoktu. Ne yoktu? Artık Alevilik yoktu. Artık Kürtlük yoktu. Artık Çerkeslik yoktu. Gayrimüslimler Lozan’da mecburen kabul edilmiş fakat bir müddet sonra diş sıkılan bir küçük topluğa dönüşmüşlerdi. Emek yoktu. kadın hakları şu aşamada yoktu.”

    “TEKKE VE ZAVİYELERİN KAPATILMASI İLE BEKTAŞİ DERGAHLARI KAPATILDI”

    Alevi toplumunun Osmanlı’dan kurtulma umudu ile cumhuriyetçi söylemler geliştirdiğine vurgu yapan Erdoğan Aydın, “Alevi toplumu bugün siyasal İslamcılığın kurmuş olduğu hegemonyanın yarattığı dehşet karşısında adeta cumhuriyetin kuruluş konseptine, onun kurucu önderine güzellemeler yaparak kendini kandırma eğilimi sergiliyor oysa ögeler bize ne yazık ki böyle bir tabloyu doğrulamıyor” dedi.

    Aydın, devamında şu ifadelere yer verdi:

    “1924’te çıkartılan köy kanunu, köyün tarifini cami ekseninde yapıyor ve eğer o ana kadar camisi olmayan köyler söz konusuysa 13. maddesi köyün meydanlık yerine mutlaka meydana bakacak şekilde bir cami inşasını zorunlu kılıyor. Bir müddet sonra Tekke ve Zaviyeler Yasası çıkacak. Yine bu söz konusu yasa Türkiye’nin ilerici kesimlerinde, sosyalist kesimlerinde, Alevi kesimlerinde genellikle şöyle okunmak istenir, ‘Bak işte gericiliğe karşı bir ilerici düzenleme’. Oysa tekke ve zaviyelerin kapatılma yasasının ayrıntılarını okumaya başladığımızda gördüğümüz tablo bize böyle demiyor. Türkiye çapında çok daha yaygın olan, ağırlıkla Bektaşilere ait olmak üzere dergahların kapatılması ve en ağır kapatılma operasyonuna tabi olanın da bugün Hacı Bektaş’taki Dergah olduğu gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Adeta tekke ve zaviyelerin kapatılma yasası 1826 ikinci Mahmut’un yeniçeri teşkilatının tasfiyesi sonrasındaki Bektaşi tekkelerine yönelik operasyonu andıran bir şiddet ve kararlılıkla gerçekleşiyor. Söz konusu yasanın diline baktığımızda işte ilk kelime, ilk kavram olarak şeyhlikten söz etmesine rağmen dede, baba ve benzeri Aleviliğe özgü kavramların büyücü gibi kavramlarla, aşağılayıcı kavramlarla aynı anda aynı cümlenin içinde kullanıldığını görüyoruz ki bu söz konusu yasadan sonra çok net bir şekilde karşımıza çıkan gerçek, Aleviliğin, yasalarla Kürtlerin ötekileştirildiği bu topraklarda artık yasaklı bir inanç haline getirildiği gerçeğidir. Nitekim bu yasadan sonra Aleviler bırakın dergahlarını sabit bir yer olmamakla birlikte ocaklarını sürdürebilme imkanlarını, aynı zamanda cem yapamaz hale geleceklerdi veya inanç önderi diye gördükleri insanların eziyetlere uğradığını görecekler. Üstelik oluşturulan bürokrasi şöyle bir bürokrasi, iki ayaklı, bir ayağı geleneksel Osmanlıcı muhafazakar bir bürokrasi. Bir de bu modern, Kemalist, muasırlaşmacı her ikisi de Alevilere farklı gerekçelerle, biri büyücülükle, falcılıkla özdeşleştirerek, diğeri ise işte sapkınlıkla, mürtetlikle özdeşleştirerek ama ikisi de adeta Alevi toplumunun, Alevilerin kendilerini ifade etme imkanlarını ortadan kaldıracak.”

    “TÜRK, SÜNNİ, KAPİTALİST BİR CUMHURİYET İNŞA EDİLDİ”

    Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulması ile Sünniliğin desteklendiğini belirten Yazar Erdoğan Aydın, mevcut iktidarın da kurulan kapitalist cumhuriyet nedeniyle hala egemenliğini sürdürdüğünü söyledi.

    Aydın, Diyanet’in devletin tek inanç mekanı olarak kurulduğunu, Türkiye’nin hala demokratikleşememe sancısı yaşadığına dikkat çekti.

    Aydın şunları ifade etti:

    “Diyanet İşleri Başkanlığı kuruluyor. Diyanet İşleri Başkanlığı örneği şöyle tarif edilmiyor. Bu ülkede çoğunluk olan Sünni inanca sahip insanların kendi ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurumlar diye değil, devlet kurumu, devletin tek inanç mekanı olarak örgütleniyor. Alevilerin o günden bugüne nasıl azaltılmaya devam ettiğini de görüyoruz. Yani Aleviler nasıl azaltılıyor?
    1- Asimile edilerek,
    2-Kendilerini ifade etme özgüvenleri kırılarak, suçlu, sapkın gösterilerek, kendini gizlemek zorunda bırakılarak ve zamanla da duruma adapte olup olmak üzere.

    Özetle temel dini kurum Diyanet, temel inançsal çerçeve İslam, Sünni, Hanifilik, farklı inançların örgütlenme imkanları yok.

    Cumhuriyet öyle bir düzen kurdu ki, laikliği gerçek anlamda laiklik olmayan, sadece muasırlaşma, modernleşme ile sınırlı, öyle bir laiklik kurdu ki, örneğin Alevi inançlı yurttaşlarına, Hristiyan, Musevi inançlı yurttaşlarına öteki gözüyle baktı ve onları azaltmayı kendisine tıpkı Kürtlere yaptığı gibi, tıpkı emekçilere yaptığı gibi sol siyasetlere, sol aydınlara yaptığı gibi dolayısıyla Alevi’nin, Kürt’ün, sosyalistin adının geçmeyeceği, Türk, Sünni, kapitalist bir cumhuriyet inşa etti. Hala demokratikleşememe sancısı çekiyoruz. O nedenle bugün son 20 yılını cumhuriyeti bile reddeden ve Sünnilik konsepti üstünden yükselip egemen olmuş olan Siyasal İslamcılığın iktidarı ile karşı karşıyayız.”

    Programın tamamını buradan izleyebilirsiniz.

    PİRHA/İSTANBUL

  • FEDA: Müdahaleyi geciktiren devlet büyük kayıplara neden olmuştur

    FEDA: Müdahaleyi geciktiren devlet büyük kayıplara neden olmuştur

    PİRHA – Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) 10 ili etkileyen ağır depreme ilişkin devletin yaklaşımını eleştirerek, Devlet başından beri deprem bölgesinde bulunmamış, depremin yaşandığı ilk dört günden sonra kısmi görünse de bu kez İŞİD’çi, ırkçı slogan ve tekbirlerle vatandaşları ayrıştırmıştır” ifadelerini kullandı.

    Depremin üzerinden bir hafta geçse de yaşanan mağduriyet gün geçtikçe artıyor. Enkazlardaki arama kurtarma çalışmalarının henüz tam anlamıyla yapılmadığına dikkat çeken FEDA, devletin, deprem bölgesine dönük politikalarını eleştirdi.

    “Bu katıksız düşmanlığı, vahşi ve barbarlığı yüzyıldır halkalarımıza yaşatan nahak zihniyet, insanların cesetlerini sokaklara terk etmiş, acıyı yaşayan canlarımıza insanlık dışı muamelelerle yaklaşmış, cenazelerin motosiklet ve kamyonetler üzerinden taşınmasından utanç duymamıştır” denilen açıklamada ırkçılık yapıldığı vurgusu da öne çıktı.

    “IRKÇI ZİHNİYETİ ŞİDDETLE KINIYORUZ”

    FEDA’nın yazılı açıklamasında, hiçbir insani ve dini görevin yerine getirilmeden cenazelerin gömüldüğü ifade edilerek şöyle devam edildi:

    “Türkiye ve Kürdistan’da büyük bir felaket ve travma yaşanıyor. Deprem bölgesi, Kürt, Arap Alevi coğrafyasıdır. İktidar bu nedenle yapılması gerekenler yerine, Kürt, Arap, Alevi kırımına seyirci kalmış, Alevi katliamına dönüşmesinde taraf olmuştur.

    Depreme müdahale etmeyi kasıtlı olarak geciktiren devlet, halklarımızın karlı kış günlerinde enkaz altında soğukta daha çok acı çekmesine, büyük kayıplara neden olmuştur.

    İnsanlık dışı bu ırkçı zihniyeti reddediyor şiddetle kınıyoruz. Savaşa trilyon dolarları harcayan bu faşist zihniyet, canlarımıza kefeni çok görüyor, Hakk’a yürüyen canlarımızın pirüpak gitmesine müsaade etmiyor, geride kalan bebek ve çocukları kaçırmaktadır. Saraylarında, sırça köşklerinde her türlü olanak ve imkanı kendilerine hak gören bu nahak zihniyet, insanlarımızın tüm değerleriyle oynamakta, her türlü insani görevi yerine getirmekten bilinçlice kaçınmaktadır. Devletin enkaz altındakilerini hem çok erken, hem de en özenli şekilde çıkartması beklenirdi. Bu devlet olmanın zorunluluğudur. Aynı şekilde hayatını kaybeden insanlarımızın cenazelerini, ailelerinin bilgisi ve onayı ve gerekli dini ve insani görevleri asgari düzeyde yerine getirerek defnetmesi de temel görevidir. Bütün bunları ve daha fazlasını yapmak için devlet halklardan vergi almaktadır.

    Devlet başından beri deprem bölgesinde bulunmamış, depremin yaşandığı ilk dört günden sonra kısmi görünse de bu kez İŞİD’çi, ırkçı slogan ve tekbirlerle vatandaşları ayrıştırmış, Türkçü- Sünni İslam’ı topluma dayatmıştır. Bu faşist sloganların genellikle Kürt- Arap Alevi halkımızın yaşadığı alanlarda atılmış olması ise manidardır.

    FEDA olarak devletin Alevi ve Kürt halkının hassasiyetleriyle oynamasını, bu türden ırkçı ve gerici yaklaşımlarını şiddetle kınıyoruz. Bu tutumu, Kürt, Arap, Alevi halkının hem inancına hem kimliğine yönelik bir saldırı olarak görüyor ve reddediyoruz.”

     “HALKIMIZIN YANINDA OLMAYA DEVAM EDECEĞİZ”

    Açıklamanın devamında birlik ve beraberlik mesajı veren FEDA, “Bütün dergahlarımız, pirlerimiz ve analarımızla görev ve sorumluluklarımızı yerine getirmede dün olduğu gibi bugün de, yarın da hep halkımızın yanında olmaya devam edeceğiz. Halklarımızla nefes alacak, halklarımızın dertleriyle dertleneceğiz. Kimse ne halklarımızı yalnız görsün, ne de yapabileceklerimizi hafife alsın. Biz halkların bilinci, iradesi ve hafızasıyız. Halklarımızın özgür geleceği ve Alevi inanç hakikatini yaşatma mücadelesinde daha da kararlıyız.

    Bu vesileyle bir kez daha FEDA olarak tüm halklarımızın acısını paylaşıyor, başı sağolsun diyoruz. Hayatını kaybedenlerin devirleri daim olsun diyor, yaralılara acil şifalar diliyoruz.

    Toprak canlarımızı incitmesin” ifadelerini kullandı.

    (HABER MERKEZİ)

  • Diyanet için ayrılan bütçe 114 üniversiteyi geride bıraktı

    Diyanet için ayrılan bütçe 114 üniversiteyi geride bıraktı

    PİRHA-Diyanet’e, 2023 yılı için Türkiye’deki 127 üniversitenin 114’ünden daha fazla eğitim yatırımı ödeneği ayrıldı. “Mesleki ve Teknik Eğitim” kalemine yönelik eğitim yatırımları için Diyanet’e ayrılan ödenek tutarı 112 milyon 300 bin TL. 

    Her dönem büyüyen devasa bütçesi ile tartışma konusu olan Diyanet İşleri Başkanlığı, 2023 yılı için öngörülen eğitim yatırımları ödeneği ile üniversitelerin yüzde 90’ını geride bıraktı. BirGün Gazetesi’nde yer alan habere göre başkanlığın ödeneğini solladığı 114 üniversite arasında Anadolu ve Ege gibi köklü üniversiteler de yer alıyor.

    2023 yılına yönelik eğitim sektörü yatırımlarının kuruluşlara göre dağılımı belli oldu. Diyanet İşleri Başkanlığı’na, “Mesleki ve Teknik Eğitim” kalemine yönelik eğitim yatırımları için 112 milyon 300 bin TL’lik yatırım ödeneği verildi. Başkanlığın toplam 112,3 milyon TL’lik eğitim yatırımları ödeneğinin 67,3 milyon TL’sinin devam eden projeler, 45 milyon TL’sinin ise yeni projeler için kullanılacağı bildirildi.

    YÜZLERCE ÜNİVERSİTE GERİDE KALDI

    Diyanet’e 112,3 milyon TL olarak öngörülen eğitim yatırımları ödeneklerinden Türkiye’nin en iyi üniversiteleri arasında yer alan Çukurova Üniversitesi’ne ayrılan pay 90 milyon TL, On Dokuz Mayıs Üniversitesi’ne ayrılan pay ise 65 milyon TL olarak kaydedildi. Diyanet’in eğitim yatırımı ödeneği ile geride bıraktığı üniversitelerden Anadolu Üniversitesi’ne öngörülen yatırım ödeneği 75 milyon TL, Ege Üniversitesi’ne öngörülen yatırım ödeneği 95 milyon TL, Kocaeli Üniversitesi’ne öngörülen yatırım ödeneği ise 45 milyon TL ile ifade edildi.

    DİYANET’İ GEÇEBİLENLER

    Yatırım ödeneği itibarıyla Diyanet’i geçebilen bazı üniversiteler ve ödenekleri ise şöyle sıralandı: Ankara Üniversitesi (151,5 milyon TL), Boğaziçi Üniversitesi 150 milyon TL, Hacettepe Üniversitesi (181 milyon TL), İstanbul Teknik Üniversitesi (175 milyon TL), İstanbul Üniversitesi (190 milyon TL).

    (HABER MERKEZİ)

  • KESK’ten Maraş Katliamı açıklaması: Unutmadık, unutturmayacağız!

    KESK’ten Maraş Katliamı açıklaması: Unutmadık, unutturmayacağız!

    PİRHA – Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) Maraş Katliamı’nın 44. yılı sebebiyle açıklama yaptı. KESK, “Maraş Katliamı öncesinde olduğu gibi bugün de Alevilerin yaşadığı evlerin kapılarına kırmızı boyayla çarpı işaretleri atılmakta, farklı kimlik, inanç ve siyasi düşünceden olanları hedef alan açıklama ve saldırılar yaşanmaktadır” denildi.

    KESK, 19–26 Aralık 1978’de faşistler tarafından Alevilere yönelik yapılan Maraş Katliamı’nın yıldönümü sebebiyle yazılı açıklama yaptı.

    KESK Yürütme Kurulu adına yapılan açıklamada Maraş Katliamı’nın “başından sonuna örgütlü bir şekilde hayata geçirildiği” vurgulandı.

    “GERÇEK FAİLLER ORTAYA ÇIKARILMADI, SORUMLULAR ÖDÜLLENDİRİLDİ”

    Yapılan açıklamada Maraş Katliamı’nın, Türkiye’yi 12 Eylül darbesine götüren sürecin önemli dönemeçlerinden biri olduğu belirtilerek şu ifadelere yer verildi:

    “Maraş Katliamı’nın gerçek failleri aradan geçen süreye rağmen hiçbir zaman ortaya çıkarılmadı, gerçek sorumlular cezasızlık politikasıyla ödüllendirildi.

    19 Aralık 1978 gecesi, Maraş’ta Çiçek Sineması’na bomba atıldığı yönündeki yalan haberlerle başlatılan ve kentte bilinçli olarak tırmandırılan Alevi-Sünni gerginliği, kısa süre içinde Alevi yurttaşlara yönelik acımasız saldırılar üzerinden kanlı bir katliama dönüştürülmüş, ülke tarihinin en vahşi, en kanlı katliamlarından birisi olan Maraş Katliamı yaşanmıştır.

    20 Aralık’ta Alevilerin oturduğu bir kıraathane bombalanmış, 21 Aralık’ta iki TÖB-DER’li öğretmen faşistler tarafından katledilmiştir. 22 Aralık’ta cenaze töreni sırasında halka saldıran gerici güçler, kalabalığı dağıttıktan sonra kent merkezine yürüyüşe geçmiş, polis engeli ile karşılaşmadan kent merkezinde bulunan Alevilerin işyerlerini tahrip ederek üç kişiyi katletmiştir. 23 Aralık’ta ‘polis-halk çatışmasını önlemek iddiasıyla kentteki bütün polislerin geri çekilmesi sonrasında 24 Aralık’ta çevre il ve ilçelerden getirilen silahlı gerici-faşist grupların takviyesi ile Alevilerin yaşadığı mahallelerde ülke tarihinin en acımasız katliamlarından birisi gerçekleştirilmiştir.

    “KATLİAMIN ÜZERİ ÖRTÜLMÜŞTÜR”

    Maraş’ta insanlar; kadın, çocuk, genç, yaşlı, hamile, hasta, yaralı ayrımı yapılmaksızın devletin gözü önünde göz göre göre katledilmiştir. 26 Aralık’ta durdurulan saldırılarda resmi kayıtlara göre 111 kişi hayatını kaybetmiş, yüzlerce kişi yaralanmıştır. Ancak katliamda hayatını kaybedenlerin sayısının açıklanan rakamlardan çok daha fazla olduğu bilinmektedir. Katliam sonrası binlerce Alevi Maraş’ı terk etmek zorunda kalmıştır. Maraş katliamının sorumluları göstermelik olarak yargılanmış, göz göre göre yaşanan katliamın üzeri örtülmüştür.

    Türkiye’de geçmişte halkları birbirine karşı kışkırtarak, kitlesel katliamlara ve cinayetlere zemin hazırlayanlar, bugünkü iktidar bloğu tarafından da benzer siyasal-ideolojik yaklaşımlar üzerinden tekçi, ayrımcı ve kutuplaştırıcı, düşmanlaştırıcı politikalarını sürdürmektedir.

    Maraş Katliamı öncesinde olduğu gibi bugün de Alevilerin yaşadığı evlerin kapılarına kırmızı boyayla çarpı işaretleri atılmakta, duvarlara tehdit mesajları yazılarak, farklı kimlik, inanç ve siyasi düşünceden olanları hedef alan açıklama ve saldırılar yaşanmaktadır. Alevi yurttaşların eşit yurttaşlık taleplerini görmezden gelen iktidar kendi Alevi’sini yaratmaya dönük adımlar atmakta, Alevi inancını kültürel ritüel olarak görmektedir.

    Geçmişte Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta acımasızca katliam yapan ırkçı-faşist zihniyet ile bugün kendilerinden farklı düşünen ve yaşayanları ‘hain’, ‘düşman’, hatta ‘terörist’ ilan eden karanlık zihniyet arasında hiçbir fark bulunmamaktadır.

    İktidarın, yıllardır bilinçli olarak hayata geçirdiği kutuplaştırma ve ayrıştırma politikalarına rağmen, Türkiye’de yaşanan farklı kimlik ve mezheplerin barış içinde bir arada yaşama iradesini sürdürmesi önemlidir.

    “UNUTTURMAMAK HEPİMİZİN GÖREVİ”

    İnsanlığın hedef alındığı katliamları ve katliamların arkasındaki kirli ilişkileri unutmak değil hatırlamak, hafızalarımızdan sildirmek isteyenlere karşı inatla unutturmamak hepimizin görevidir. Ne Maraş’ı ne Çorum’u ne Sivas’ı ne de 10 Ekim Ankara katliamını unutmadık, unutturmayacağız!

    KESK olarak Maraş Katliamı’nda ve sonrasında yaşanan bütün katliamlarda kaybettiğimiz canlarımızı bir kez daha saygıyla anıyor, ayrım yapmaksızın dünyanın neresinde yaşanırsa yaşansın ‘insanlığa karşı suç’ olarak görülmesi gereken bütün katliamları lanetliyoruz.”

    PİRHA/ANKARA

  • FEDA Eş Başkanı Çelik: Alevi kurumlarına çağrımdır, Nehak zihniyete karşı tedbir almak durumundayız

    FEDA Eş Başkanı Çelik: Alevi kurumlarına çağrımdır, Nehak zihniyete karşı tedbir almak durumundayız

    PİRHA – Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) Eş Başkanı Demir Çelik, AKP hükümetinin cemevleri ile ilgili almış olduğu kararları eleştirerek “Devletin, Alevi inancına müdahalesi tamamıyla inancı başkalaştırmak hamlesi olarak görülmeli” uyarısını yaptı.

    AKP-MHP hükümetinin, Alevi inancına müdahalesi ve cemevleri ile ilgili almış olduğu kararlara bir tepki sürüyor.

    Aleviliği bir “Kültürel faaliyet” olarak tanımlayan AKP cephesine ek olarak “Cemevleri ibadethanedir” diyen MHP kanadı da Aleviliği “İslam’ın bir kolu” olarak tanımladı.

    FEDA Eş Başkanı Demir Çelik ise hükümetin Alevi inancına yaklaşımını eleştirerek yapılanları “Kültürel soykırım” olarak niteledi.

    “İNANCI BAŞKALAŞTIRMAK HAMLESİ”

    FEDA Eş Başkanı Demir Çelik, değerlendirmesinde AKP’nin Aleviliği tanımayarak Alevilerin örgütsel gücünü dağıtmaya dönük hamle içerisinde olduğunu vurguladı. Çelik, siyasal iktidarın, Alevi inancını başkalaştırma amacında olduğunun da altını çizerek şu konuşmayı yaptı:

    “Devletin, özellikle Erdoğan üzerinden Alevilere yönelik son dönemde açığa çıkan anlayışı kesinlikle sorunları çözme, Alevi inancının Hakk ve hakikatini kabul etme, bu Hakk ve hakikati neticesinde devletin Alevi itikatına, edebine, sosyal kültürel değerlerine sahip çıkmak anlamıyla atılmış adımlar değil. Her şeyden önce Alevi Bektaşi Cemevi Başkanlığı adı altında Kültür Bakanlığı’na bağlı bir başkanlığın kurulacağını söylüyor olması Alevi inancının tarihsel hakikatiyle bağdaşmaz. Çünkü Alevilik tarihi boyunca hiçbir devlet ve iktidara bulaşmamış, boyun eğmemiş, hep insanlığın evrensel hakları neticesinde sorunlara yaklaşıp irade göstermiştir. O anlamıyla Erdoğan üzerinden devletin, Alevi inancına müdahalesi tamamıyla inancı başkalaştırmak hamlesi olarak görmek gerekiyor. Eğer niyetleri Alevi inancının Hakk ve hakikatini kabullenmek olmuş olsaydı her şeyden önce 100 yıl öncesinde devletin, inancı inkar eden, yetinmeyip katliam ve soykırımlardan geçiren durumuyla yüzleşme ihtiyacı hasıl olurdu. Bırakınız 100 yıl öncesini 1970’lerden bu yana onlarca kez katliamlardan geçirilmiş Aleviler, devlet tarafından devletin İttihat ve Terakki zihniyeti, inkarcı, katliamcı zihniyeti tarafından her seferinde ‘zındık, sapkın mezhep’ denilerek katli vacip görülmüştür. O yönüyle de Erdoğan’ın cemevlerine ‘cümbüş evi’ yakıştırmasından vazgeçmediği, Alevi inancının kendi başına özgün, özerk bir inanç olduğu, otantik ve gelenekçi toplumsal hakikatine bağlı doğal, demokratik bir inanç olduğunu kabul etmiş değildir. Aksine bu inancı kabul etmiyor yol önderlerinin Hüseyin Gazi Cemevi’ne giderken posterlerini duvardan indirme ihtiyacı duymasından anlaşılıyor olması gerekir. O anlamıyla ne Aleviliğin kendine özgü bir inanç olduğunu ne de yol önderleri ve değerlerini kabul eden bir zihniyet ve anlayış söz konusu değildir. Aksine önemli bir örgütlü güce sahip olan Alevilerin örgütsel gücünü dağıtmaya dönük kendine bağlı Aleviler üzerinden, Sünni, Hanefi mezhebini Alevilere dayatmaktır. Bu yönüyle Türkçü, İslamcı sentez anlayışını Alevi toplumsallığına dayatıp onları başkalaştırmaya uğratmaktır bu. Yani bir kültürel soykırımdır.”

    “YARIN ÇOK GEÇ OLMADAN BUGÜN TEDBİR ALAMALIYIZ!”

    FEDA Eş Başkanı Demir Çelik, büyük bir tehlikenin söz konusu olduğunu söyleyerek “Sadece karşı çıkmak yetmiyor, bu kültürel soykırıma karşı tedbir almak, geçmişte olduğu gibi devlete bulaşmamış ocaklar sistemi benzeri toplumsallığımızı meşru savunma temelinde dilimizi, kimliğimizi, kültürümüzü sahiplenmek onları yarınlara taşımanın örgütsel yapısını kurumsallığını harekete geçirmemiz gerekiyor” vurgusunu yaptı.

    “TEHLİKEYİ ÖNLEMEK ADINA ALEVİ KURUMLARINA BÜYÜK GÖREV DÜŞÜYOR”

    Çelik, Alevi örgütlerine “Topyekûn harekete geçme” çağrısı da yaparak sözlerini şu cümlelerle sürdürdü:

    “Aleviler bir yanıyla bu anlayışa karşı olumlu tepkiler verdiler; kabul edilmez bulduklarını ifade ettiler. Ancak onunla yetinmemek gerekiyor. Çünkü devlet durmayacaktır. Devlet dün olduğu gibi kışla, okul, cami ve kendisine bağlayacağı Alevi Bektaşi Kültür Başkanlığına bağlı cemevleri üzerinden ideolojik, siyasi, kültürel, felsefik noktada bizi kuşatma altına alıp tamamıyla inancı ortadan kaldırmaya yeminli. Bu anlamıyla da planlı siyasal proje ile karşı karşıyayız. Bu çerçevede biz bu sürece yaklaşmak durumundayız. Yarın çok geç olmadan bugün tedbir alamazsak yarın Alevi Hakk ve hakikatini, onun evrensel değerlerini bulamayabiliriz. Çocuklarımız ve torunlarımızı bu inancın hakikatiyle buluşturamayabiliriz. Bu yönüyle de tehlike büyüktür. Bu tehlikeyi önlemek adına Alevi kurumlarına, dergahlarına, cemevlerine çok büyük sorumluluk düşüyor.

    Alevi kurumlarına çağrımdır; bu siyasal soykırımın yanı sıra kültürel soykırıma karşı nasıl birlikte karşı koyabileceğimizi tartışmak üzere konferans, sempozyum ve benzeri buluşmaları çoğaltıp zamana yaymadan tedbir almak durumundayız. Amasız fakatsız her Alevinin, düsturumuz olan ‘Yol bir sürek bin bir’ gereği ayrıştırmadan dönemin hakikati olan ortak yaşam gereğince yan yana gelmeliyiz. Birlikte bu Nehak zihniyete karşı inancımızın evrensel ve tarihsel değerlerine uygun bir pozisyon içerisinde olmalıyız.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

  • ‘Aleviler, kimliklerine sahip çıkmalı, dışlananların, emekçilerin, kadınların yanında olmalı’

    ‘Aleviler, kimliklerine sahip çıkmalı, dışlananların, emekçilerin, kadınların yanında olmalı’

    PİRHA – Avukat İbrahim Sinemillioğlu, AKP’nin Alevilerin yaşadığı sorunları çözebilecek kabiliyetten yoksun olduğunu belirterek, “AKP’nin Alevi sorununu çözme konusundaki samimiyetinin en güzel ölçüsü, bugüne kadar iktidar eliyle yapılan 10’a yakın Alevi çalıştayıdır. Hepsinde çözüm için parlak sözler söylenmiş, cemevlerini ‘cümbüş evi’ olarak nitelendiren düşünce tarzı değişmemiştir” dedi.

    AKP Hükümeti tarafından önce cemevlerine dağıtılan paralar, yardımlar, ihtiyaç ziyaretleri ve ardından ibadethanelere yönelik saldırılar yeni bir sürecin de başlangıcı oldu.

    İçişleri ile Kültür ve Turizm Bakanlıklarının koordinasyonunda “Milli Birlik ve Beraberlik Çalışması” kapsamında 58 ildeki 1585 cemevi ziyaret edilip çok sayıda talebin yerine getirildiği öne sürülmüştü.

    “AKP yeni bir açılım süreci mi başlatıyor?” sorusu tartışıla dururken, yakın süreç içerisinde beş cemevine saldırı yapılması, Hüseyin Gazi Cemevi bahçesindeki dilek ağacının yakılması toplumun tedirginliğini de arttırdı.

    Alevi kurumları, AKP iktidarının saldırılara karşı sessiz kalıp, özellikle kurumları dışlayıp, bağımsız cemevleri üzerinden Alevilere yönelmesini eleştiriyle karşıladı. Yeni eğitim yılının açılmasıyla birlikte Alevi toplumunun en çok itiraz ettiği sorunlardan biri olan ‘zorunlu din dersleri’ de iktidar tarafından yine görmezden gelindi.

    Tüm bu saldırı politikalarına karşı PİRHA olarak “Aleviler ne yapmalı?” başlığını tartışmaya sunduk. Eğitimciler, hukukçular, akademisyenler ve toplumun birçok kesiminden yurttaşlardan asimilasyonun mevcut işleyişini ve “Nasıl karşı durulmalı?” sorusunun cevabını aldık.

    “ORTAÇAĞ ÜRÜNÜ EĞİTİM SİSTEMİYLE DEMOKRASİ OLMAZ”

    Son gelişmelere dair görüşlerine başvurduğumuz isimlerden biri Avukat İbrahim Sinemillioğlu oldu. Hukukçu Sinemillioğlu, yeni eğitim-öğretim yılının toplumun hassasiyetleri göz önüne alınmadan açıldığına vurgu yaptı. Toplumun bilimsel eğitim talebine karşılık zorunlu din dersi uygulamasını yorumlayan Sinemillioğlu, şu değerlendirmeyi yaptı:

    “Yalnız yeni eğitim yılında değil, Cumhuriyetin kuruluşundun sonra kurulan ve laik devlet yapılanmasına tamamen aykırı bir biçimde düzenlenen Diyanet İşleri örgütü yanı sıra ırkçı ve tekçi bir anlayışa hizmet eden Milli Eğitim teşkilatı yalnızca Alevilerin değil, diğer tüm grupların hassasiyetlerini göz ardı etmiştir. Ne ana dil eğitimiyle milyonlarca Kürt’ün, Çerkes’in, Laz’ın, Gürcü’nün, Boşnak’ın, Arap’ın dili var, farz edilmiş; gayrımüslim azınlıklara ise ancak Lozan Antlaşmasıyla tanınan haklar çerçevesinde olanaklar tanınmıştır. O alanda bile Süryanilerin ve özellikle Hatay-Mersin ekseninde yaşayan Hristiyan Arapların varlığı bile hatırlanamamıştır.

    ‘Toplumun hassasiyeti’ deyimi ile Türkiye’nin hakim zümresi olarak kendilerini ülkenin tek ve gerçek sahibi olarak farz eden Türk-İslam sentezinin sahipleri olan ve İslamı sadece Sünni/Hanefi mezhebiyle özdeşleştiren kesimin hassasiyetleri anlaşılmaktadır. Ramazan’da açıkta yemek yemek toplumun hassasiyetine aykırıdır ama Muharrem’de pekala yenir ve toplumsal hassasiyet diye bir şey olmaz. Açıkta her dilden şarkı söylenir ama Kürtçe toplumun hassasiyetlerine aykırıdır, hatta dayak, işkence, gözaltı ve ölüme bile sebep olabilir.

    Ana dili eğtimini nazara almayan ve adına ‘Milli’ sıfatı eklenen, tek etniğe dayalı 4+4+4 gibi ucube bir eğitim sistemi, felsefeyi okutmayan, din dersinin matematik, fizik, kimyadan önemli olduğunu iddia eden, Evrim Teorisini müfredattan çıkaran Ortaçağ ürünü bir eğitim sistemiyle ne demokrasi olur, ne kalkınma olur, ne de çağdaş ülkeler arasında yer alınabilir.

    Daha önce sadece belli sınıflarda okutulan din dersleri, 12 Eylül darbesiyle birlikte zorunlu hale getirilmekle kalmadı, Anayasaya da konularak kaldırılması zorlaştırıldı. Anayasada yer almasına rağmen Anayasaya aykırı olarak Hristiyan ve Museviler için bu zorunluluk gevşetilmesine rağmen Aleviler için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararına karşı bile bu zorunluluk devam edegeldi. Memlekette açılan binlerce imam hatip lisesi olmasına, maddi olanaklar bakımından bu liselere ayrılan tahsisatın diğer liselerin çok çok üstünde olmasına rağmen eğitim yerlerde sürünmekte, imam hatip liseleri, üniversite girişlerinde diğer liselere göre çok geride kalmaktadır. Çünkü bu toplumda üzülerek belirtelim ki ‘dininiz varsa bilimin de ahlakın da olmaması önemli değil’ düşüncesi revaçtadır.”

    “ULUSLARARASI HUKUK HİÇE SAYILIYOR”

    İbrahim Sinemillioğlu, zorunlu din derslerinin hukuki boyutunu da yorumladı. AİHM-Eylem Zengin kararlarını ele alan Sinemillioğlu, siyasal iktidarın “hukuk tanımadığını” vurgulayarak şunları söyledi:

    “Hukuki boyutu bakımından da din dersinin zorunlu olması zaten mümkün değil. Anayasanın 90. Maddesi’ne göre Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden usulüne uygun olarak geçmiş bir uluslararası antlaşma, tüm kanunların üzerindedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararından sonra din derslerinin yalnız Aleviler için değil, ülkede yaşayan herkes için zorunlu olmaktan çıkarılması gerekmektedir. Ama biz işimize geleni uygularız, ‘gerekirse tazminatını öderiz’. Eylem Zengin davasında AİHM kararının uygulanmaması, Uluslararası Hukukun hiçe sayılması olmayacak da uygulanması mı olacak?”

    “MUHALEFETİN SESSİZLİĞİ GELECEĞE DAİR UMUTLARA GÖLGE DÜŞÜRMEKTE”

    Alevi toplumunun zorunlu din derslerinin kaldırılması konusundaki çabası da Sinemillioğlu’nun değerlendirmeleri arasındaydı. Din dayatmasının kaldırılması konusunda toplumun tüm kesimlerinin sorumluluk alması gerektiğini ifade eden Av. Sinemilliolu “Toplumun ve Alevi kurumlarının zorunlu din derslerinin kaldırılması yolundaki talepleri ve bu konudaki çabaları elbette saygıdeğerdir. Seçimlerin yaklaştığı bu dönemde yeni ve sağlıklı bir demokratik düzen kurma çalışmalarını sürdüren, muhalefeti teşkil eden altılı masa mensuplarının bu çabalara sahip çıkacaklarına yukarıda değindiğimiz ‘toplumsal hassasiyet’ ve oy kaygısıyla sessiz kalmaları da geleceğe dair umutlara gölge düşürmektedir” dedi.

    “YILMADAN MÜCADELE ETMELİ”

    İbrahim Sinemillioğlu, “Zorunlu din dersleri konusunda hukuken yeni bir girişim mümkün mü? Sizce ne yapılmalı?” sorusuna ise şu cümlelerle cevap verdi:

    “Hukuk, durağan değil, yaşayan bir kurumdur. Her olay karşısında daha yeni, daha farklı bir çözüm yolu bulabilir. Aynı hukuk normuna rağmen dün doğru bulunan bir karar zamanın ve toplumun değişimine paralel olarak bugün yanlış çıkabilir, farklı bir çözüme ulaşabilir. Dün uygulanmayan ve yürürlükten düşmüş bir karar gene rahatlıkla alınabileceğine göre yılmadan mücadele etmeli, biri uygulanmamışsa ikincisi için uğraşmalı. Elbette her hak ihlali karşısında hukuk yollarına başvurulmalıdır.”

    “KURUMLARA YAPILAN SALDIRILAR SİSTEMLİ BİR HAL ALMAKTA”

    Av. İbrahim Sinemillioğlu, Alevi kurumları ve yöneticilerine yapılan saldırıları da değerlendirdi. Sinemillioğlu, oluşan şiddet furyasının sebebi olarak hükümet politikalarını işaret ederek şunları kaydetti:

    “Türkiye’de 1950’den sonraki demokrasi denemesinde demokrasinin tek taraflı ve rövanşist bir biçimde uygulanmasının sonucu olan 27 Mayıs 1960 darbesi sonunda hazırlanan 1961 Anayasası’nın getirdiği, solu ve Kürtleri dışarıda bırakan, görece rahatlamayı ve sendikal hareketlerin güçlenmesini hazmedemeyen kapitalizmin kışkırtmaları sonucu çıkan 1971 darbesi. 24 Ocak kararları ve 12 Eylül darbesi, toplumu kamplara ayırdı, ekonomik başarısızlıklar iç ve dış düşmanlara yüklendi. İç düşman olarak da Aleviler, Kürtler, Komünistler gösterildi. İnsanlar polis fezlekelerinden ‘K’ harfinin sayılarıyla kodlaştırıldı. Fezlekede adı geçen birinin adı önündeki ‘KKKK’ harfleri, o kişinin Kürt, Kızılbaş, Komünist, Kadın olduğunu gösteriyordu. Maraş, Malatya, Çorum ve benzeri olaylar bu ayrıştırmanın ve düşmanlaştırmanın sonucudur. Alevi kurum ve yöneticilerine yapılan saldırılar sistemli bir hal almakta ve seçime doğru bu olayların daha da artabileceği akla gelmektedir.

    Bu olaylara karşı yalnızca Alevilerin kişisel ve kurumsal olarak değil, başta Altılı Masa mensupları, tüm demokratik kurumların, sendikaların, mesleki ve sivil toplum kuruluşlarının, baroların karşı çıkması gerekir.”

    “CEMEVLERİNİ ‘CÜMBÜŞ EVİ’ OLARAK NİTELENDİREN DÜŞÜNCE DEĞİŞMEMİŞTİR”

    Yaşanan saldırıların ardından AKP’nin, Alevi sorununa yaklaşım tarzı da İbrahim Sinemillioğlu’nun eleştirileri arasındaydı. “AKP’nin, Alevi sorununu çözebilecek kabiliyeti var mı?” sorusuna Sinemillioğlu, “AKP’nin Alevi sorununu çözme konusundaki samimiyetinin en güzel ölçüsü, bu güne kadar iktidar eliyle yapılan 10’a yakın Alevi çalıştayıdır. Hepsinde çözüm için parlak sözler söylenmiş, cemevlerini “cümbüş evi” olarak nitelendiren düşünce tarzı değişmemiştir” sözleriyle yanıt verdi.

    “ALEVİ, ALLAH’I İÇİMİZDEKİ SONSUZLUK OLARAK DEĞERLENDİRİR”

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, ‘Alevilik’ tanımlaması da toplumun çokça eleştirdiği bir diğer konu oldu. AKP hükümeti, yaptıkları ile “Alevilerin oylarına mı oynanıyor yoksa Aleviliğin özüne mi?” sorusu da tartışılıyor. Av. İbrahim Sinemillioğlu ise “Sayın Erdoğan’ın Alevilik tanımının Alevilikle pek ilgisini görmedim” diyerek şu yorumu yaptı:

    “Sayın Erdoğan Aleviliği, yalnızca Ali sevgisiyle açıklayan, Ortodoks İslam’dan farksız görmektedir. Halbuki Aleviliğin hayata, ölüme, insana, doğaya bakışı çok farklıdır ve derin bir felsefi içeriğe sahiptir. Ali sevgisi Alevilikte farklıdır. Alevi, Alevinin savaşlarıyla değil, Nahcul Belaga’daki düşünceleriyle sever Ali’yi. Alevi, Allah’ı soyut bir kavram olarak değil, içimizdeki sonsuzluk, vicdan olarak değerlendirir. Oy, elbette her şeye kadirdir.”

    “ALEVİ GİBİ DAVRANMALI”

    “Aleviler ne yapmalı?” sorumuzu da yanıtlayan Av. İbrahim Sinemillioğlu, “Aleviler, her türlü baskıya, şiddete, horlamaya, ve ötekileştirmeye rağmen kimliklerine sahip çıkmalı” dedi. Sinemillioğlu, Alevilerin, tüm insan hakları ihlallerine karşı mücadele vermesi gerektiğini belirterek sözlerini şöyle sonlandırdı:

    “Empati yapmalı, Kürtlere, Romanlara, dışlanan ve horlanan kesimlere sahip çıkarak onların da sorunlarını kendi sorunları olarak görmeli ve onların yanında yer almalı.

    Emekçi sınıfların haklarının korunmasında, kadın kimliğine karşı işlenen suçlarda kendilerini asli muhatap saymalı. Doğa tahribatına, çevrenin kirletilmesine, yağmalanmasına ‘Dur’ diyenlerin ön safında yer almalı.

    Kime karşı olursa olsun, insan hakları alanında yapılan her türlü ihlalin karşısına dikilmeli. Cemevine yapılan saldırıya olduğu gibi başörtüsü takana müdahale edenin karşısında aynı kararlılıkla durmalı. Hasılı bir Alevi gibi davranmalı.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

     

  • HDP’li Bülbül Arguvan’da: Arguvanlı olmak çok kültürlülüğü gerektiriyor-VİDEO

    HDP’li Bülbül Arguvan’da: Arguvanlı olmak çok kültürlülüğü gerektiriyor-VİDEO

    PİRHA-“Alevilerin eşit yurttaşlık hakkı” kampanyası kapsamında Malatya’nın Arguvan ilçesini ziyaret eden HDP Antalya Milletvekili Kemal Bülbül, “Arguvanlı olmak çok kültürlülüğü gerektiriyor. Kürt kimliğine de, Türkmen halkının sorunlarına da, Alevi kimliğinize de, Arguvan’da azınlıkta olan Sünnilerin haklarına da sahip çıkacaksınız. Çünkü demokrasi kültürü bunu gerektirir” dedi. 

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Halklar ve İnançlar Komisyonu Alevi Masası tarafından başlatılan “Alevilerin eşit yurttaşlık hakkı” kampanyası çerçevesinde ziyaretler sürüyor. HDP Antalya Milletvekili Kemal Bülbül ile HDP PM üyesi ve Alevi Masası Eş Sözcüsü Songül Tunçdemir, Malatya’nın Arguvan ilçesinde Alevi yurttaşlar ile bir araya geldi. Bülbül ve Tunçdemir yürütülen kampanyaya ilişkin açıklamalarda bulundu.

    “HERKESİN ÖZGÜRCE VE KENDİ RENKLERİYLE YAŞAMASI İÇİN MÜCADELE EDİYORUZ”

    Zorlu bir süreçten geçildiğini belirten Songül Tunçdemir, “Siyasi iktidar kendi bekasını güçlendirmek için halklara daha fazla baskı uygulamaktadır. Her geçen gün nefes alamaz duruma gelmekteyiz. Bu ülkede herkesin kardeşçe ve kendi renkleriyle yaşaması için mücadele ediyoruz” dedi. Arguvan’ın çok kimlikli kültürüne dikkat çeken Milletvekili Kemal Bülbül ise şunları söyledi:

    “Arguvan’ın siyaset, etnik ve inanç kültürü hem sisteme hem de AKP ve ondan önceki hükümetlere aykırıydı. Gelmiş geçmiş bütün hükümetler Arguvan tarihine, kültürüne, inancına ve etnik kimliğine karşı suç işlemişlerdir. Bu suçu Ermeni toplumuna, Kürt halkına, Alevi toplumuna karşı işlemişlerdir. Arguvan’ın Ermeni, Türkmen, Kürt, Alevi ve Sünni kimliği de var. Bu kadar geniş boyutlu kimlik ve inanca sahip olan Arguvan bir tür küçük Türkiye sayılabilir. Arguvan’ın ayrıca sazı, sözü, curası, bağlaması, kavalı, türküsü, stranları ve kılamları var.”

    “ARGUVANLI OLMAK ÇOK KÜLTÜRLÜLÜĞÜ GEREKTİRİYOR”

    Arguvan’ın bir tarım, emek ve hayvancılık kenti olduğunu belirten Bülbül, “AKP-MHP iktidarı ya da geçmiş bütün iktidarlar ne söylerse söylesinler hepsi sahtekar ve yalancıdır. Bu konuda bir tavır konulmalıdır. Öncelikle kendi kimliğine, kültürüne, toprağına, havasına, suyuna, geçmişine sahip çıkılmalıdır. Diyarbakır, Şırnak, Hakkari ile, İstanbul’daki emekçi ile, Trakya’daki Bektaşi ile, Ege’deki Tahtacı ile el ele olunmalıdır. Onlar ile ortak düşünceyi ve eylemi sergileyebilmek önemlidir. Arguvanlı olmak çok kültürlülüğü gerektiriyor. Kürt kimliğine de, Türkmen halkının sorunlarına da, Alevi kimliğinize de, Arguvan’da azınlıkta olan Sünnilerin haklarına da sahip çıkacaksınız. Çünkü demokrasi kültürü bunu gerektirir.”

    PİRHA / MALATYA

  • Kopuz çalıp deyişler söylüyor: Köylerde yürütülen cemlerden çok etkilendim-VİDEO

    Kopuz çalıp deyişler söylüyor: Köylerde yürütülen cemlerden çok etkilendim-VİDEO

    PİRHA- Tasavvuf, Alevilik, Bektaşilik, halk kültürü, ozanlık geleneği üzerine yazılar kaleme alan ve “Anadolu Tasavvufu” kitabının yazarı Akın Gülyurt, aynı zamanda öğretmenlik yapıyor ve amatör olarak kopuz çalıp deyişler söylüyor. Gülyurt, “Köylerde yürütülen geleneksel cem ortamından çok etkilendim. Zaten yolun temeli de cem olmak, vahdet neşesi içerisinde olmak yani cem olduğumuz canlarla, dostlarla o muhabbeti yaşayabilmek” diye konuştu.

     

    Akın Gülyurt, kopuz çalıp, deyişler söylüyor. Alevilik, deyişler ve kopuz ile olan ilgisini PİRHA‘ya anlatan Gülyurt, “Köylerde yürütülen geleneksel cem ortamından çok etkilendim. Zaten yolun temeli de cem olmak, vahdet neşesi içerisinde olmak yani cem olduğumuz canlarla, dostlarla o muhabbeti yaşayabilmek” dedi.

    “ANADOLU BİLGELİĞİNİ ANLAYIP, ANLATABİLMEYİ HEDEFLİYORUM”

    Gülyurt, Alevilik ile olan yakınlaşmasını şöyle anlattı:

    “Anadolu bilgeliğinin, Anadolu erenlerinin kelamını hem anlayabilmeyi hem de anlatabilmeyi naçizane hedefliyorum. Aslında böyle bir misyonu kendime yüklememiştim. Daha çok kendi hâlimde çalıp söyler, gezer dolaşır, okur yazardım. Fakat Alevilik ve Bektaşilikle birlikte daha kadim olan Melamilik, Kalenderilik veya Sünni ekolün içerisinde de sayabileceğimiz Bayramilik gibi farklı tasavvufi akımların bugün yaşadığımız İslam çizgisinden çok farklı akımlar olduğunu fark ettim deyişlerden, menakıpnamelerden, velayetnamelerden.

    Bu İslam algısının, yani şeriat temelli olmaktan ziyade şeriat ötesi diyebileceğimiz veya bâtıni diyebileceğimiz, fıkhi bir sisteme değil, daha çok muhabbete, sevgiye, varlığın birliğine, vahdete dayalı bir itikat olduğunu hissettim, gözlemledim, yaşadım ve bunu derli toplu bir şekilde aktarmayı kendime adeta haddimi de aşarak ödev belirledim. Daha önce bahsettiğim yazılı kaynaklardan ya da deyişlerden tanımaya çalıştığım o manevi iklimi cemlere katıldığımda yakinen hissetme imkanına ulaştım.”

    “GELENEKSEL CEM ORTAMINDAN ÇOK ETKİLENDİM

    Geleneksel cem ortamından çok etkilendiğini söyleyen Gülyurt, “Kurumsal cemevleri var ama bir tarafta da evde yapılan o geleneksel cem ortamından özellikle daha çok etkilendim. Yüzyıllara belki binyıllara dayanan bir itikadın son somut nişaneleri diyebileceğimiz bir ortam cem meydanı. O yüzden çok kıymetli. Zaten yolun temeli de cem olmak, vahdet neşesi içerisinde olmak yani cem olduğumuz canlarla, dostlarla o muhabbeti yaşayabilmek” ifadelerini kullandı.

    “CEM OLABİLMEYİ SAĞLAYANLARA NE MUTLU”

    Sünni bir ailenin mensubu olan Gülyurt, geleneksel köy cemlerine ilişkin şunları söyledi:

     

    “‘Cemi’ ya da ‘cemevi’ dediğimizde etimolojik olarak da aynı kökenden geliyor ya da İslam’ın ilk yıllarına gittiğimizde aslında Hz. Peygamber’in sağlamış olduğu mescit ortamı bugünkü camilerden ziyade cemevine daha yakın bir atmosfer. Orada yine sohbet, muhabbet, müşküllerin çözülmesi, toplumsal meselelerin görüşülmesi, insanların eğitilmesi gibi durumlar söz konusu. Ama maalesef bugüne gelindiğinde camiler kurumsallaşmış ve sadece ritüeli yerine getirip sonra dışarı hayata devam etmek gibi bir durumla karşı karşıyayız. Özellikle geleneksel, kurumsallaşmanın henüz ulaşmadığı geleneksel köy cemlerinde İslam’ın ilk dönemlerindeki mescit ortamına yakın bir atmosferi görüyoruz. Tabii diğer kültürler ve geleneklerle de Alevilik beslenerek ortaya çıktığı için İslam’ın ilk yıllarında olmayan ama diğer geleneklerin etkisi ile Aleviliğin içerisinde var olan bir takım farklı ritüeller, telli Kuran dediğimiz saz, semah gibi unsurlar da bu inancın içerisine girmiş.

    Elbette bütün cemevlerinde de belki bahsettiğimiz bu ortam sağlanmış değildir. Sadece ritüeli gerçekleştirip dışarıya çıkıp normal hayatın akışına devam etme durumu olan cemevi de cami de vardır. Mesele burada gerçekten kelimenin tam anlamıyla “cem olabilmek, hasbihal edebilmek” onu sağlayanlara ne mutlu. İster Sünni olsun ister Alevi olsun isterse dünyanın öbür ucunda herhangi bir kabileye mensup olsun kâinata vahdet nazarıyla bakıp her yerde Hak Teala’nın tecellisini görüp yaşadıktan sonra insan elbette cem olacak, elbette karşısındaki canda, dostta Hakk’ın nurunu görecek.”

    “FARKLILIK HER ZAMAN ZENGİNLİKTİR”

    Akın Gülyurt, Alevilere yönelik yüzyıllardır süren ayrımcılığa dair ise, “Bunlar bana çok yapay ayrımlar gibi geliyor. Tabii ki böyle ayrımlar hâlâ var ve toplumun birçok kesimine nüfuz etmiş durumda. Ama meselenin aslına baktığımızda çok yapay ayrımlardır. Çünkü zaten Alevilik yetmiş iki millete bir nazarla bakma üzerine kurulu bir itikat. Sünnilik: Kuran’ı Kerim’de “Ne tarafa dönerseniz Allah’ın yüzü oradadır” denilir. Ya da “Biz sizleri tanışıp kaynaşasanız diye farklı kabileler kavimler olarak yarattık” denilir. Dolayısıyla farklılık her zaman zenginliktir. Kesretten vahdet doğar. Bizim de yüzyıllardır bu topraklarda bir arada yaşayan, komşuluk eden, akrabalık ilişkileri kuran toplumlar olarak aslında bu ayrımlardan sıyrılıp her iki geleneğin -aslında her iki geleneğin özü aynı noktadan geliyor, o noktanın- işaret ettiği gibi birliği, muhabbeti, dostluğu, sağlamak gerektiğini düşünüyorum. Etiketleme, kimlikler üzerinden ayrıştırma her dönemde olduğu gibi geçmişte de yapılmış, şimdi de devam ediyor. Keşke olmasa ama bahsettiğimiz bu bilinç durumuna toplum ulaşamadığı sürece var olmaya maalesef devam edecek” diye konuştu.

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

     

     

  • Akşener, Kılıçdaroğlu’ndan ve Alevilerden özür diledi

    Akşener, Kılıçdaroğlu’ndan ve Alevilerden özür diledi

    İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, İYİ Parti Ankara Milletvekili İbrahim Halil Oral’ın CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu hakkında “Alevi kimliği sünniler için endişe” ifadesi nedeniyle Kılıçdaroğlu’ndan özür diledi.

    İYİ Parti Ankara Milletvekili İbrahim Halil Oral’ın, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu ile ilgili yaptığı açıklamalar tepki çekti.

    Oral açıklamasında, “Alevi olması benim açımdan bir engel değil, çünkü ben tanıyorum, ilkelerini biliyorum. Ancak siyasette maksat kazanmaktır. Türkiye’deki genel objektif açısından baktığımda bir çekince görürüm. Türkiye’nin yüzde 65’i yüzde 70’i muhafazakar profil çiziyorsa, ona hitap edebilen, farklı bir isimle çıkılır” demişti.

    Oral açıklamasının devamında ise “Türk toplumu açısından, yani sünni diyebileceğimiz daha müslüman kesim tarafından bu bir endişedir. Bu bir oy verilmemesi gereken bir problemdir. Bu açıdan bakılabilir. Ama Alevi olduğu için Kılıçdaroğlu’nun (aday) yapılmaması, bence bir engel değil” diye konuşmuştu.

    AKŞENER ÖZÜR DİLEDİ

    İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, İYİ Partili Oral’ın ifadelerinden sonra Kemal Kılıçdaroğlu’ndan özür diledi.

    Akşener, “Ankara milletvekilimiz Halil İbrahim Oral bir YouTube kanalında bir konuşma yaptı. Ben başkalarının yaptığını, bizlerin yapmasını kesinlikle tasvip etmiyorum” dedi.

    Akşener şunları söyledi:

    “Alevilik üzerinden yapılan tarife kim için yapılırsa yapılsın şiddetle reddediyorum. Ve sayın Kılıçdaroğlu olmak üzere üzülen her bir kardeşimden İYİ Parti Genel Başkanı olarak özür diliyorum.”

    Bu arada, Yİ Parti TBMM Grup Başkanlığı, İbrahim Halil Oral’ın disiplin kuruluna sevk edildiğini bildirdi.

    (HABER MERKEZİ)

     

  • AVF Başkanı Doğan: Alevilere yönelik aşağılayıcı dili devletin üst kademeleri de kullanıyor!

    AVF Başkanı Doğan: Alevilere yönelik aşağılayıcı dili devletin üst kademeleri de kullanıyor!

    PİRHA- İlahiyatçı Hayrettin Karaman’ın skandal sözleri hakkında suç duyurusunda bulunan Alevi Vakıflar Federasyonu Genel Başkanı Haydar Baki Doğan, Alevilere yönelik aşağılayıcı dilin devletin üst kademeleri tarafından da kullanıldığını belirtti. Doğan, “Esas sorun, din adına konuştuklarını iddia edenlerin kul hakkının yenmemesi, hırsızlık, haksızlık, yolsuzluk ve adaletsizlik yapılmaması yönünde görüşleri dile getirmemesidir” dedi.

    Yeni Şafak yazarı ve ilahiyatçı Hayrettin Karaman’ın, “Alevi genç ile Sünni bir kadın evlenemez” sözlerine yönelik tepkiler sürerken; Karaman hakkında peş peşe suç duyurularında bulunuluyor.

    Karaman hakkında ilk suç duyurusu geçen günlerde Alevi Vakıflar Federasyonu (AVF) Genel Başkanı Haydar Baki Doğan ile AVF Yönetim Kurulu üyeleri Ali Ulu ve Mehmet Boy tarafından bulunuldu.

    Alevi Vakıflar Federasyonu yöneticileri bir inancın aşağılanması ve halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçu işlediği gerekçesiyle Karaman hakkında kamu davası açılarak cezalandırılması talebiyle İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulundu.

    Dünyanın dört bir yanında insan ilişkilerinin gerildiğini, toplumsal hayatın da çatışmalı bir hal aldığını belirten AVF Genel Başkanı Haydar Baki Doğan, gerginliğin ilahiyatçılar tarafından yükseltilmesinin ayrı bir sorun olduğunu dile getirdi.

    “DEVLETİN EN ÜST KADEMESİ DE ALEVİLERE YÖNELİK AŞAĞILAYICI DİLİ KULLANIYOR”

    “Esas sorun, din adına konuştuklarını iddia edenlerin kimin kimle evleneceği, 12 yaşında mı 15 yaşında mı, kimin kimle evlenmesi caizdir gibi boş konular ile uğraşması yerine, kul hakkının yenmemesi, hırsızlık, haksızlık, yolsuzluk ve adaletsizlik yapılmaması yönünde görüşleri dile getirmemesidir” diyen Doğan, Alevilere yönelik kullanılan aşağılayıcı dilin, devletin en üst kademeleri tarafından da sarf edildiğini söyledi. Doğan şöyle konuştu:

    “Alevilere karşı kullanılan bu aşağılayıcı dil, bugün sadece kendisine akademisyen ilahiyatçı denen şahıs tarafından değil, daha önce de devletin en üst kademelerindekiler tarafından kullanılmıştı. Bugün biz buraya bu suç duyurusunda bulunarak artık karanlığına kızacağımıza, bir mum yakmalıyız düşüncesiyle geldik.

    Bu anlamda Türkiye’nin son derece ciddi bir toplumsal gerginliğe sürüklendiği bir ortamda, tüm toplum kesimlerine ve özellikle hükümete şu çağrıda bulunmak istiyoruz.

    Türkiye cumhuriyeti Anayasası’nın maddelerinin uygulanması; Anayasanın 1. maddesi 10. maddesi 24. 90. 138. maddelerinin işletilmesini  talep ediyoruz. Anayasanın 90. maddesi Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelere uyma zorunluluğunu getirmektedir. Türkiye’nin de içinde bulunduğu 47 devletin yargıçlarının bulunduğu Avrupa insan hakları Mahkemesi’nin 2016’da yılında vermiş olduğu karar ile Alevilere karşı ayrımcılık yapıldığı tescillenmiştir. Bu kararda Alevilerin cemevlerinin ibadethane olarak kabul edilmesi,  Alevilerin inanç önderlerinin çalışmalarının kamu hizmeti olarak kabul edilmesi ve Alevilere devletin genel bütçesinden pay ayrılması yönünde karar vermiştir.

    Her ne kadar, Uluslararası Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde Türkiye 127 ülke arasından 105. sıraya düşmüş ise de, Türkiye yargısından umudumuz var.

    Bu kararların uygulamaya koyulması ile hükümet, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını uygulayarak Türkiye’de Alevilere karşı bir haksızlığı ortadan kaldırmış olmanın yanı sıra, aynı zamanda Alevilere karşı kullanılan bu çirkin dilin önüne geçip eşitlik ve inanç özgürlüğü temelinde, Türkiye’nin birlik ve beraberliğine katkıda bulunmuş olacaktır.”

    KARAMAN AYRICA VAKIF KATILIM DANIŞMA KOMİTESİ BAŞKANI

    İktidara yakınlığıyla bilinen ilahiyatçı yazar Hayrettin Karaman’ın ayrıca kamuya ait Vakıf Katılım Danışma Komitesi Başkanı olduğu ortaya çıktı. Karaman, kendisine ait internet sitesinde, kendisini Sünni olarak ifade eden bir kadının, “Alevi ile evlenilir mi?” yönündeki sorusuna “Eğer bilerek Aleviliğini koruyorsa, Alevilere ait olup İslam ile bağdaşması mümkün olmayan inançları ve uygulamaları muhafaza ediyorsa o genç ile Sünni bir kadın evlenemez” yanıtını vermişti.

    Bu arada dün de Garip Dede Dergahı Vakfı Yönetim Kurulu adına Celal Fırat, Hayrettin Karaman hakkında suç duyurusunda bulundu.

    (HABER MERKEZİ) 

  • ‘Kürt ve Alevilere yönelik ırkçı makaleleri hazırlayanlar hakkında ne tür işlemler yapıldı?’

    ‘Kürt ve Alevilere yönelik ırkçı makaleleri hazırlayanlar hakkında ne tür işlemler yapıldı?’

    PİRHA- Milletvekili Alican Önlü, Prof. Dr. İbrahim Yılmazçelik ile Doç. Dr. Sevim Erdem’in birlikte yazdıkları makalelerde, “Kürt” kelimesini “adi” olarak çevirmelerine ilişkin Meclis’e soru önergesi sundu. Önlü, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’a “Kürtler ve Alevilere yönelik ırkçı ve ayrımcı ifadeler içeren kaç makale bugüne kadar tespit edilmiştir? Bu makaleleri hazırlayanlar hakkında ne tür işlemler yapılmıştır?” diye sordu.

    Dersim Milletvekili Alican Önlü, Fırat Üniversitesi Tarih Bölümü’nden Prof. Dr. İbrahim Yılmazçelik ile Bitlis Eren Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Sevim Erdem’in nefret içerikli makalelerini Meclis gündemine taşıdı.

    Alican Önlü, her iki ismin birlikte yazdıkları “II. Abdülhamid Döneminde Dersim Sancağındaki İdari Yapı ve Ulaşım Ağı” başlıklı makalelerinde, 1892 tarihli Mamuretülaziz (Elazığ) vilayetine ait salnameden (yıllık) gerçekleştirdikleri doğrudan alıntıda “Kürt” kelimesinin “adi” olarak çevrildiğini belirtti. Önlü, konuya ilişkin hazırladığı önergenin, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay tarafından yanıtlanmasını talep etti.

    HDP’li Alican Önlü, “Bilindiği gibi bu tür ‘ırkçılık’ içeren ‘sözde çeviri’ hataları Kürtler ve Alevilere ilişkin yapılan araştırmalar ya da kaynak çevirilerinde sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. Daha önceleri de farklı makalelerde ‘ensest’ gibi kelimeler ‘Kızılbaş’ olarak çevrilmiş ve kamuoyunun gündemine gelmişti. Yine 2018 yılında Eğitim Sen’in yaptığı incelemeler sonucu Milli Eğitim Bakanlığı’nın, 11-14 yaş arasındaki çocuklara şeriat ve cihat propagandası yapılan, Alevilere hakaretlerin yer aldığı ve günümüz yaşamının ‘cehennemlik’ sayıldığı bir kitap dağıttırdığı ortaya çıkmıştı. Çeviri konusunda uzmanların değerlendirmelerinde, İbrahim Yılmazçelik ve Sevim Erden’in birlikte yazdıkları makalenin kaynak gösterme noktasında tutarsızlıklar içerdiği ve bağlamdaki muğlaklıklar nedeniyle toplumsal infiallere yol açabileceği vurgusu yapılmıştır” ifadelerini de kullandı.

    Alican Önlü, konuya ilişkin Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’a şu soruları yöneltti:

    *“Kürtler ve Aleviler başta olmak üzere Türk ve Sünni olmayan toplumlara ilişkin ırkçı ifadeler içeren araştırmaların denetimleri hangi kurul ve yapılar tarafından yapılmaktadır?

    *Kürtler ve Alevilere yönelik ırkçı ve ayrımcı ifadeler içeren kaç makale bugüne kadar tespit edilmiştir? Bu makaleleri hazırlayanlar hakkında ne tür işlemler yapılmıştır?

    *Bugüne kadar ırkçı ve ayrımcı ifadeler geçen kaç makale yayından kaldırılmıştır?

    *Kürtlere yönelik ırkçı ve ayrımcı ifadeler kullanan İbrahim Yılmazçelik ve Sevim Erden hakkında yürütülen bir soruşturma var mıdır? Varsa bu soruşturma hangi kapsam ve içerikle yürütülmektedir?”

    PİRHA/ANKARA

  • Alevi köyüne yerleşen Sünni yurttaşların mezarlarını ayırdığı ortaya çıktı-VİDEO

    Alevi köyüne yerleşen Sünni yurttaşların mezarlarını ayırdığı ortaya çıktı-VİDEO

    PİRHA-Kars’ın Selim ilçesine bağlı Katranlı Köyü’nden Alevi yurttaşların göç etmesiyle birlikte bu köye yerleşen  Sünni yurttaşların Alevilerle ortak olan mezarlıklarını ayırdığı ortaya çıktı. Durumu fark eden Eski Arnavutköy Cemevi Başkanı Yüksel Yılmaz, “Aleviler çeşitli nedenlerle yerlerini satıp gidince burada yaşayan Sünni yurttaşlarımız mezarları ayırdı. Anladığımız kadarıyla Alevilerin mezarlarını mezarlıklarına koymak istemiyorlar. İçler acısı bir durum” dedi. 

    Kars Selim’e bağlı Katranlı Köyü daha önce Alevilerin yaşadığı bir köyken, Alevilerin çeşitli nedenlerle başka şehirlere göç etmesi nedeniyle köye Sünni nüfus yerleşti. Nüfusu çoğalan Sünni yurttaşlar daha önce Alevi yurttaşlarla ortak olan mezarlıklarını ayırdı.

    “SÜNNİ YURTTAŞLARIMIZ MEZARLARI AYIRDI”

    Yaşanılan durumu fark ederek kayda alan Eski Arnavutköy Cemevi Başkanı Yüksel Yılmaz şunları aktardı:

    “Bu mezarlığın olduğu köy geçmişte Alevi Bektaşi köyüydü. Ama maalesef Aleviler Bektaşiler çeşitli nedenlerle yerlerini satıp gidince burada yaşayan Sünni yurttaşlarımız mezarları ayırdı. Anladığımız kadarıyla Alevilerin mezarlarını mezarlıklarına koymak istemiyorlar. İçler acısı bir durum maalesef böylesi bir düşünceyle karşı karşıyayız bu ülkede.

    Alevi Bektaşiler buradan taşınınca mezarlık bakımsız kaldı. Mezarlıkta yer olmasına rağmen buraya sonradan gelip yerleşen Sünni yurttaşlar kendilerine ayrı bir mezarlık alanı yapmışlar.

    Burada Alevilerin onlarca köyü böyle kaldı. Bu nefret ve kin Alevilere neden yapılıyor?”

    PİRHA/KARS

     

  • Ergül Şanlı Dede, Hakk’a yürüme erkanına ilişkin yazdı: Anormal bir durum söz konusu

    Ergül Şanlı Dede, Hakk’a yürüme erkanına ilişkin yazdı: Anormal bir durum söz konusu

    PİRHA-Ergül Şanlı Dede, Hakk’a yürüme erkanları üzerinden süren tartışmalara ilişkin yazı kaleme alarak “Halen Aleviler, komşu inançlardan, özelliklede Caferiler ve Hanefi inançlı Sünni kardeşlerin inançlarından ritüel, eylem, söylem, Arapça alıntıları araklayarak bunu da bir maharet sanarak cenaze namazı kıldırıyor” dedi.

    Hakk’a yürüme erkanlarında başka inançlara ait geleneklerin uygulanması eleştirileri de beraberinde getiriyor. Son olarak Alevi Bektaşi Federasyonu’nun kurucularından Ergül Şanlı Dede, konuya dair bir açıklama yaparak, “Tek Tanrılı dinlerin Musevi, İsevi, Muhammedi vb. hiç birisinde Hakk’a yürüme erkanı ile ilgili hiç bir kayda rastlamadım. Kutsal kitapları; Tevrat, Zebur, İncil, Kuran, hiç birisinde de konu ile ilgili elle tutulur bir bilgi yok” dedi.

    Ergül Şanlı Dede, çok tanrılı dinlerde de konu ile ilgili hiçbir kayıda rastlamadığını belirterek şunları aktardı:

    “Eski Mısır inançlarında ölüler kitabında bu konuyla çok sınırlı bir bilgi var. O da kişi Hakk’a yürüdükten sonra diğer dünyada kendisini bekleyen sorguçların sınav sorularını vb. içerir yönde.

    Günümüzde ister İlahi, ister Düşünsel inançların var olan Hakk’a yürüme erkanlarına baktığımızda her inanç kendi içinde barındırdığı söylem, eylem ve ritüellerine uygun olarak cenaze erkanlarını belirlemişler. Yani yaşarken inanç ibadetlerini nasıl yapıyorlarsa cenaze erkanlarını da ona uygun bir şekilde uygulamışlar. Ve hiç bir inancın üyeleri de cenaze erkanları üzerinden birbiriyle tartışmıyorlar. Neden? Çünkü yaşarken nasıl ibadet ediyorlarsa Hakk’a yürüyen için de aynı yönde ibadet ritüelleri, söylemleri ve eylemleriyle defin işlemlerini sorunsuz bir şekilde yapıyorlar.

    “BENİ DERGAHIN HAZIRLADIĞI ERKANNAMEYE GÖRE SIRLAYIN”

    Buraya kadar her şey normal ama Alevilerde anormal bir durum söz konusu. Tarih boyu yasaklı, istenmeyen, muhalif, katli vacip olan bu inanç, iyi kötü bu günlere ağır bedeller ödeyerek, bozulmadan gelmesine rağmen halen kendi inanç ritüelleri, eylemleri, söylemlerine göre Hakk’a yürüme erkanlarını yaratabilmiş değil. Halen Aleviler, komşu inançlardan, özelliklede Caferiler ve Hanefi inançlı Sünni kardeşlerin inançlarından ritüel, eylem, söylem, Arapça alıntıları araklayarak bunu da bir maharet sanarak cenaze namazı kıldırıyor. Bir kısım Aleviler ise ‘İçerik aynı ama biz Türkçe söylüyoruz. Biz onlardan değiliz’ diyerek kendisini avutuyor. Bir de bu konu da Veliyettin Hürrem Ulusoy Efendi’nin Başkanlığını yaptığı Hünkar Hacı Bektaş Veli Vakfı, yani Pir Dergahında büyük emek verilerek günümüz diline uygun herkesin anlayacağı dilde Yol erkana uygun çok da güzel bir dizi Erkannameler kitapçıkları hazırlandı. Başta asimilasyonun en fazla olduğu Hakk’a Yürüme Erkanı olmak üzere Musahip Erkanı, İkrar Erkanı, Görgü Erkanı, Dardan İndirme Erkanı, Muhabbet Erkanı, Nikah Erkanı… Bu erkanlar beklenenden çok da fazla kabul gördü. Buradan yeri gelmişken söyleyeyim, vasiyetimdir. Beni Dergahın hazırladığı Erkannameye göre sırlayın…

    Evet Kıymetli canlarım, yarenlerim, yol arkadaşlarım, sıra geldi ilk cenaze merasimini, törenini veya Hakk’a yürüme erkanını öğrendiğimiz ve günümüze kadar da bildiğimiz ama düşünemediğimiz o ulu Pirin öğrettiklerini günümüze kadar süsleyerek, bezeyerek uyguladığımız ama hakkını da vermediğimiz, insanoğluna ilk cenaze sırlamayı öğreten o akıllı kuş, Kabil, Habili öldürünce Kabil’e yol gösteren cenaze sırlamasını öğreten o akıllı kuş olmasaydı nereden öğrenecekti İnsanoğlu cenaze sırlamasını? Birde derler ki ”Kılavuzu karga olanın burnu bo. tan çıkmaz”… Helal olsun sana Karga. Eğer sen olmasaydın dünya kokudan helak olurdu. O nedenle de kargadan başka kuş tanımam. Pir, inançta Yol kurucusuna denir. Meslek dalında ise hangi mesleği icat ettiyse o mesleğin Piri olur. Eee nasıl ki Sezar’ın hakkı Sezar’a veriliyorsa ilk cenaze sırlamayı insanoğluna öğreten karga hazretlerinin de hakkını vermek gerek diye düşünüyorum.”

    PİRHA/ İSTANBUL

  • Kenanoğlu: Hasan Saltık’ın uğurlanması Sünni ritüellerle gerçekleştirildi; üzücü!

    Kenanoğlu: Hasan Saltık’ın uğurlanması Sünni ritüellerle gerçekleştirildi; üzücü!

    PİRHA- HDP İstanbul Milletvekili, Hasan Saltık için yapılan uğurlama erkânınında Alevi inancına uzak ritüellerin gerçekleştirilmesine hem bir milletvekili, siyasi olarak hem de Alevi bir vatandaş olarak üzüldüğünü söyledi. Kenanoğlu, “Hasan Saltık gibi toplumun tüm kesimlerinin yer aldığı bir cenazenin nasıl kaldırıldığı bütün toplum açısından bir örnektir. Bizim tartışmamız gereken asıl mesele bir Alevi bu şekilde mi yolcu edilmelidir? Ya da Hasan Saltık topluma bu kadar emek vermiş, Alevi bir arkadaşımız bu şekilde mi yolcu edilmeliydi?” diye sordu. 

    Alevi inancı yerine Sünni-Şii geleneğin hakim olduğu bazı cemevlerinde yürütülen Hakk’a uğurlama erkanları konusunda tartışmalar sürüyor.

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu, Kalan Müzik’in sahibi Hasan Saltık için yapılan uğurlama erkanı üzerinden tartışılan konuya ilişkin PİRHA’ya değerlendirmelerde bulundu.

    Kenanoğlu, Hasan Saltık’ın cenaze erkanının Alevilik inancına uygun olmadığını, Sünni ritüellerle gerçekleştirildiğini söyleyerek, bu gibi durumların Alevilik inancını asimile etmeye çalışanlara karşı mücadele edenleri ve Aleviliği savunanları zayıflattığını vurguladı.

    “CENAZE DE YAŞANANLARA ÜZÜLDÜM”

    Hasan Saltık’ın hem Alevi toplumuna hem de genel olarak bu ülkenin kültürüne hizmet etmiş birisi olduğunu ifade eden Kenanoğlu şunları dile getirdi:

    “Hasan Saltık’ın emekleri var herkesin üzerinde, hepimizin üzerinde. Bu anlamıyla yapmış olduğu arşiv derlemelerinden tutun da bize kattığı zenginlikler çok fazla. Birçok insanda ve toplumumuzda emeği olan birisi olduğu için dolayısıyla onun cenaze töreninin kalabalık olması ve insanların orada onu uğurlamak istemesi son derece önemliydi. Böyle olması bekleniyordu zaten. Cenaze töreninde beni iki şekilde üzen durum oldu. Birincisi bir milletvekili, bir siyasetçi olarak üzüldüm. İkincisi de bir Alevi olarak üzüldüm.”

    “CENAZEDE PROTOKOL OLUR MU?”

    Saltık’ın uğurlanması sırasında protokole de değinen Kenanoğlu üzüntüsünün nedenini şu sözlerle açıkladı:

    “Siyasetçi olarak üzülmeme neden olan şey şudur. Cenazede örgütümüz, eş başkanlarımız, arkadaşlarımız, milletvekillerimiz, ilçe de çalışan arkadaşlarımız ve Hasan Saltık’a karşı son görevini yerine getirmek isteyen tüm arkadaşlarımızla birlikte oradaydık, bekliyorduk. Orada dediler cenaze törenine geçilecek. Bu tarafa ileriye doğru yanaşalım dediler. Biz de o tarafa doğru gittik tabutun konacağı yere, önüne geldik. Orada tabutun en önünde duran insanlar vardı. Biz de onların arka tarafına geçtik. Daha sonra CHP’li Milletvekilleri, belediye başkanları, ilçe yöneticileri, üyeleri falan gelmeye başladı. Onlar geldiği zaman tabutun konulduğu yerin en ön sırasında olan kişiler yerlerini gelen vekillere, belediye başkanlarına ve parti yöneticilerine verdiler. Meğer zaten onlar önceden gelip orada onlar için yer tutmuşlar. Yani vekiller ve belediye başkanları adına orada yer tutmuşlar. Bunu görünce çok hayret ettim, şaşırdım, üzüldüm. Bu nasıl bir anlayıştır? Cenaze de protokol olur mu? Bu nasıl bir siyasi yaklaşımdır? Bilemedim, tarifte edemedim. Hatta benim yanıma CHP’li ilçe belediye başkanları durdu. Onlara söyledim. Dedim ben bu cenaze töreninde yer tutma meselesini ilk defa burada öğrenmiş oldum, meğer böyle bir şeyde varmış. Hayret ettiğimi ve şaşkınlığımı da belirttim kendilerine. Onlarda sadece gülümsemekle yetindi. Başka bir şey demediler. Bu durum beni üzdü.

    “MEĞERSE BİRİLERİ SADECE FOTOĞRAF VERMEK İÇİN GELİYORMUŞ”

    Sonuçta biz bu cenaze törenlerine fotoğraf çektirmek için mi gidiyoruz? Bu arkadaşlar demek ki bunun için gidiyor. Biz sadece vefa borcumuzu ödemek ve son yolculuğunda yanında olmak için gidiyoruz. Bu topluma kattığı emeklerden dolayı orada olma ihtiyacına binaen biz oradaydık. Dualarımızı ettik, kendi inancımıza göre yapmamız gerekenleri yaptık ama birileri demek ki buraya sadece görüntü vermek, fotoğraf vermek için geliyormuş bazı cenazelere. Bunu da orada görmüş olduk. İşin bu tarafı siyasetçi kimliği ile vekil kimliğiyle üzüldüğüm kısmıydı.”

    “ALEVİ BİR ARKADAŞIMIZ BU ŞEKİLDE Mİ YOLCU EDİLMELİYDİ?”

    Alevi Hakk’a uğurlama erkanlarının Sünni ritüellere göre yapılışına yönelik son süreçte yaşanan tartışmaları hatırlatan Kenanoğlu sözlerine şöyle devam etti:

    “Hani Twitter’da Yeni Şafak Gazetesi yazarlarından birisi şöyle yazmıştı: İslam’da böyle bir şey yok, kadın erkek birlikte cenaze namazı kılmaz, saf tutmaz diye. Bunu Canan Kaftancıoğlu üzerinden söylemişti. Hasan Saltık’ın cenaze töreninde de Canan Kaftancıoğlu geldi. Orada protokol olarak tutulmuş olan yerde oda en ön safa geçti. Aileden kadınlar da vardı. Bu cenaze cemevinden Alevi cenaze erkanına göre kaldırılsaydı zaten saf tutmak diye bir şey olmazdı. Zaten cenaze namazı diye bir şey olmazdı. Böylelikle oda bu lafı söyleyemezdi. Ama şimdi burada ortada bir cenaze namazı var. Doğal olarak İslami kuralları uyguluyorsun. O zaman bir başkası da diyor ki kardeşim siz İslami kuralları yanlış uyguluyorsunuz. İslamiyet’in de kendi içerisinde bir kuralı vardır ve bu kurallara ya uyarsınız ya uyumazsınız. Bunu böyle çocuk oyuncağı gibi kullanmayın, gevşetmeyin, farklı yönlere çekmeyin diyorlar. Bu da ayrı bir konu tartışılabilir ama biz bunu tartışmayız. Bizim meselemiz değil bu.

    Bizim tartışmamız gereken asıl mesele bir Alevi bu şekilde mi yolcu edilmelidir? Ya da Hasan Saltık topluma bu kadar emek vermiş, Alevi bir arkadaşımız bu şekilde mi yolcu edilmeliydi? Tabii ki böyle değil. Alevi yol ve usullerine göre bir canın Hakk’a uğurlanması bellidir. Alevilikte namazdır, saf tutmadır böyle şeyler yoktur. Saf tutmak zaten başlı başına bir sorun Alevilikte. Çünkü Alevilikte cemali herkes görecek şekilde durulur. Hakk’a yürüyen canı da o halkanın içine alır ve o şekilde durulur. Cem yapılır gibi ama burada bu cenaze töreninde bunlar uygulanmadı.”

    “BÖYLE OLACAĞINI BİLSEYDİK ÖNCEDEN AİLEYİ UYARABİLİRDİK”

    Cenaze erkanını yürüten Dedeye de değinen Kenanoğlu; “Tabi diğer taraftan da cenaze erkanı yürüten Dede var. Aile kendisine görev vermiş. Bize bu cenaze töreninden sonra neden müdahale etmediğimiz soruldu. Ancak biz yol yordam bilen insanlarız. Bu hiç hoş olmazdı. Ailenin kararıydı sonuçta. O cenaze erkanı sırasında müdahale edemezdik ama öncesinden bilseydik böyle olacağını tabii ki müdahale ederdik. O da bizim eksikliğimiz. Öncesinde aile uyarılabilirdi. Hasan Saltık bu topluma emek vermiş, tanınan, sevilen bir insan. Bunun böyle olması gerekirdi, buna dikkat edelim diyebilirdik. Bu bizim eksikliğimiz tabi. Ama cenaze erkanı sırasında bir müdahale en başta Hasan Saltık’ın kendisinde bir saygısızlık olurdu. Orayı kargaşaya çevirmek açısından hoş bir görüntü olmazdı. O yüzden biz öyle bir müdahalede bulunamazdık. Bu hiç hoş olmayan bir şeye yol açardı” dedi.

    “SÜNNİ ESASLARINA GÖRE BİR CENAZE TÖRENİ YAPILDI”

    Hasan Saltık’ın cenazesinde yapılan ritüellerin Alevilik inancına uygun olmadığını vurgulayan Kenanoğlu sözlerini şu şekilde sürdürdü:

    “Hasan Saltık‘ın ağabeyi dedeyi anons etti. Görevi ona devretti gelenlere hoş geldin dedikten sonra. Dede orada ortaya karışık bir cenaze töreni yaptı. Ortaya karışıktan kastım şu: Biraz Alevilikten bahsetti daha doğrusu Alevilikten değil de Alevi inancına uygun olabilecek cümleler kurdu ama ondan sonra da işte Sünni esaslarına göre bir cenaze töreni yaptı. Biz bulunduğumuz yerde kendi bildiğimizi yaptık. Yani imama uymadık. Bizim açımızdan imamlar 12’dir ve 12. imam mehdi olup gitmiştir. O yüzden bizim açımızdan oradaki imamın yaptıklarına uyumamız söz konusu olamazdı. Biz kendi yolumuza uygun bir şekilde dualarımızı ettik. Bunu şahsım adıma söylüyorum. Dualarımızı edip orada durmamız gereken gibi durduk. Bu durum bir Alevi olarak bizi üzdü tabi.”

    “ALEVİLERİN ASİMİLE EDİLMESİNE FIRSAT VERİLMEMELİ”

    Hasan Saltık gibi topluma mal olmuş kişilerin cenaze erkanlarının kendi inançlarına göre yapılması gerektiğini söyleyen Kenanoğlu şunları kaydetti:

    “Hasan Saltık topluma çok faydası olmuş birisi. Bu tür cenazeler şunu göstermesi açısından önemlidir. Özellikle yarın öbür gün biz de göçüp gittiğimiz zaman bizim ailemizin de şunu bilmesi lazım: Hasan Saltık gibi toplumun tüm kesimlerinin yer aldığı bir cenazenin nasıl kaldırıldığı bütün toplum açısından bir örnektir. Örnek teşkil etmelidir.

    Yarın öteki gün cenazeye gelen Sünni yurttaşlar diyecekler ki, biz cemevinde cenazeye gittik, namaz kıldık, saf tuttuk. Hiç sizin dediğiniz gibi değil Alevilik inancı. Bizim Alevilerle bir farkımız yok. Siz marjinalleştiriyorsunuz durumu. Ayrımcılık yapıyorsunuz, bölücülük yapıyorsunuz. Bizi Alevi-Sünni diye ayırmaya, bölmeye çalışıyorsunuz diyebilir. Buna fırsat verildiği zaman Aleviliği asimile etmeye çalışanlara karşı da mücadele de de eksik kalıyoruz. Aleviliği savunmada da eksik kalıyoruz, savunamıyoruz. Dolayısıyla bizi zorda bırakan, Alevi mücadelesini verenleri de zorda bırakan bir uygulama oluyor. Bu anlamıyla aileler, bu tür insanların aileleri özellikle cenazeleri mutlaka kendileri ve etrafındakilerin dışında herkesle, kamuoyundaki insanlarla, kurumlarla, cemevleri ile fikir alışverişinde bulunup öyle yapmalıdır. Bu cenazeler sadece o ailenin cenazesi olarak görülmemelidir.”

    PİRHA/ANKARA

  • Karahalil: Yoldan çıkmışlar için en kolay yöntem, dilimizi Sünnileştirmek olmuştur!

    Karahalil: Yoldan çıkmışlar için en kolay yöntem, dilimizi Sünnileştirmek olmuştur!

    PİRHA-HBVAKV önceki dönem Genel Sekreteri Seyit Karahalil, Hakk’a uğurlama erkanlarında Alevi inancına ait olmayan ritüelleri eleştirerek, “Bu yoldan çıkmışlar için en kolay yöntem, dilimizi Sünnileştirmek olmuştur. Hançerlerini biz Alevilerin telli kuranı olan sazımıza, deyişlerimize, mersiyelerimize saplamak için bilemeye başlamışlardır” ifadelerini kullandı.

    Asimile olmuş kimi gerici grupların, başka inançların kurallarını Alevilere dayatmasına tepkiler hız kesmiyor.

    Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) önceki dönem Genel Sekreteri Seyit Karahalil, özellikle Hakk’a uğurlama erkânlarında bağlama çalınıp deyiş okunmasını “yanlış” bulanlara tepki gösterdi. Karahalil, “Yoldan çıkmışlar” diye ifade ettiği bu grupların, asimilasyon hizmeti verdiklerini ifade etti.

    “ALEVİLİĞİ YOK ETME YOLUNA YÖNELDİLER”

    Seyit Karahalil, “Biz Aleviler için ortalık yine toz bulutu. Bunun altında mı kalsak, üstüne mi çıksak! Bu toz bulutu ne hazindir ki kendi ciğerlerimizden çıkıyor ve soluyabilirsen solu…” sözleriyle konuşmasına başlayarak şunları ekledi:

    “Özünü kaybetmiş yapılarla uğraşmak, bir deli kuyuya taş atmış kırk akıllı çıkaramamış misali kadar zor. Ulu pirimiz Hace Bektaş Veli derki ‘Özünü kaybeden özürlü olur.’

    Tarih boyunca ırkçılık, faşizm ve insanlık dışı davranışlar acıdan, gözyaşından feryat, figandan başka bir şey getirmemiştir. Kin ve nefrete dayalı bu zihniyet dünyanın her yanında olduğu gibi bugün de kendine yandaş bulmakta zorlanmamıştır. Şu bilinmelidir ki; bu ülkede Alevi sorunu büyük bir siyasal sorundur. Çakma piyonları satın alarak yapay tartışmalarla, antidemokratik yöntemler ile sorunlarımızı daha çok düğümleyerek, bizleri yürüdüğümüz aydınlık yoldan çıkarmaya, asimile etmeye, Sünnileştirmeye, Şiileştirmeye güçleri yetmedi. Çünkü biz Alevilerde ‘Yol cümleden uludur. ‘Enel Hakk’ diyen aşk ehli erenlerin yolundayız.

    Yıllar boyu yurdumuzda Alevileri yok etmeye yönelik katliamlar hiç bitmedi. Ulularımızı, pirlerimizi, semah dönen gençlerimizi, çocuklarımızı, o kutsal saydığımız topraklara yolcu eyledik. O kirli ve bozuk düzenin çarkları bütün bu vahşete rağmen, bizleri bitiremedi. Bu çarkları çevirenler artık maskelerini çıkararak Aleviliği yok etme yoluna yöneldiler. İranlı ajanlar, Şiileştirmeye; ülkemizde ise Sünnileştirme yolunda Aleviliğini kaybetmiş, ihanet içinde olanların gözlerini kör etmekte zorlanmadılar. Bu yoldan çıkmışlar için en kolay yöntem, dilimizi Sünnileştirerek ve Hakk’a yürüme erkanlarımızı yok etmek olduğunu görmüş ve hançerlerini biz Alevilerin telli kuranı olan sazımıza, deyişlerimize, mersiyelerimize saplamak için ağızlarında akan salyaları ile bilemeye başlamışlardır. Oysa bu kişiler iyi bilirler ki, şehirlere inmeden önce köylerimizde, hayata veda eden canlarımızı Hakka uğurlarken, canlardan rızalık alınır ve sazla, deyişlerle, gülbenglerle torağa emanet ederdik. Şehirlerde bu yolumuzu ilk zamanlar yeteri kadar örgütlenmeyi gerçekleştiremediğimiz için sürdüremedik. Ancak örgütlenme gerçekleşince, kurumsallaşma yönünde adım atınca yeniden özümüzün gereğini yerine getirerek inadına ‘Şah’ diyerek, telli kuranımıza niyaz eyledik.

    “YOLDAN ÇIKMIŞLARLA ASİMİLE ÇARKLARI DÖNMEYE DEVAM EDİYOR”

    “Hakk’ı aşkta, aşkı Hakk’ta bulmuşuz” diyen Seyit Karahalil, Alevi inancında “Kabesini insan görmeyen mendeburlarla yolumuz da özümüz de aynı olamaz” diyerek sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Bizleri Diyanete, İslam Aleviliğine çekmeye çalışanlarla yan yana gelemeyeceğimiz gibi, canlarımızı da özünden uzaklaştıramazlar. Bu konuda özellikle, üst kurumlarımıza önemli görevler düşmekte. Öncelikle bu kapılarda görev yapanlar, özümüze uygun eğitilmeli ve dara çekilmelidir. Eğitilen canlarımız da insanlara dokunmayı hedef edinerek, özümüz ve ilkelerimiz konusunda bilgilendirme yapma görevini üstlenmelidir. Çünkü TV kanalları, Diyanet, eğitim kurumları ve satılık Yoldan çıkmış Alevilerle, asimile çarkları dönmeye devam ediyor. Tarihimizi, Yolumuzu, erkânımızı anlamak Hak ve hakikatin farkına varmak, deyişlerimizin, mersiyelerimizin sırrını çözmek bizler için tek yoldur.

    Şimdi hep birlikte ikrara duralım ve diyelim ki; and olsun ki, siz ve sizlerin satın aldığı bu güruhların çarkları istediğiniz gibi dönmeyecek ve bozuk düzeniniz asla sürmeyecektir.”

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

  • Yandaş yazardan skandal ifadeler: İyi bir insan olmak için Sünni olmak gerekir

    Yandaş yazardan skandal ifadeler: İyi bir insan olmak için Sünni olmak gerekir

    AKP’ye yakınlığıyla bilinen, Işıkçılar cemaatinin yayın organı Türkiye gazetesinde “İyi insan olmanın”  ön şartı olarak “Sünni olmanın” gerekliliği iddia edildi.

    Türkiye gazetesinin ilahiyatçı yazarlarından Prof. Dr. Ramazan Ayvallı’nın “İyi bir insan olmak için…” başlıklı yazısından bazı bölümler şöyle:

    “İyi insan nasıl olunur ve nasıl mesut ve bahtiyâr yani mutlu olunur?
    İyi bir insan olmak için evvelâ, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına göre yaşamak lâzım. Yani kâmil [yani olgun] bir Müslümân olmak gerekir. Zâten Müslümân kimse, iyi insan demektir.

    İyi bir insan, kâmil bir Müslümân olmak için, ilk olarak, doğru bir itikâda sâhip olmak, yanî Ehl-i Sünnet itikâdında olmak lâzım.”

    “İyi bir insan, kâmil bir Müslümân olmak için, ilk olarak, doğru bir itikâda sâhip olmak, yanî Ehl-i Sünnet itikâdında olmak lâzım. İkinci olarak, fıkhî bilgilere vâkıf olup onlarla amel etmek gerekir”.

    “Ehl-i Sünnet”, alelâde herhangi bir mezhebin, meşrebin, tarîkatin, ekolün, kliğin, grubun, hizbin, cemâatin adı ve karşılığı değil, İslâm’ın kendisi ve medeniyetimizin ana omurgasıdır.”

    Türkiye gazetesinde daha önce de “Sünni olmayanların kafir olduğu ve cehenneme gideceği” ifadelerinin yer aldığı köşe yazısı yayınlanmıştı.

    (HABER MERKEZİ)