Etiket: sünni

  • ‘Alevi ile Sünni’nin arasındaki düşünsel çelişki endişe verici’-VİDEO

    ‘Alevi ile Sünni’nin arasındaki düşünsel çelişki endişe verici’-VİDEO

    PİRHA- Bir önceki dönem CHP Milletvekili Eren Erdem, “Türkiye’de barışın hakim olacağı yeni bir dile ihtiyaç var” dedi. Erdem, parlamentoya şu çağrıda bulundu: Barışı gerçekleştirmek siyasetin sorumluluğundadır. Türkiye’deki temel sorunların çözümü adına parlamento ivedi olarak harekete geçmelidir.

    Haberin videosu

    Yeni yargı paketi ile birlikte geçen haftalarda tahliye olan CHP Parti Meclisi (PM) üyesi ve eski İstanbul Milletvekili Eren Erdem, Alevilere yönelik baskılara ve gündeme dair açıklamalarda bulundu.

    “Suç işlediği için cezaevine girmiş biri değilim. İşlenen suçlarla mücadele ettiğim için cezaevine girmiş biriyim” diyen Eren Erdem, Türkiye’de siyasi faaliyetleri, düşüncelerinden dolayı çok sayıda insanın da bu minvalde içeride olduğunu hatırlattı.

    “KENDİ ÖZGÜRLÜĞÜMÜZDEN UTANIR NOKTADAYIZ” 

    Bu noktada tahliyesine sevinemediğini söyleyen Erdem sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Bizler tahliye olduğumuz zaman doğal olarak sevinemiyoruz. Bu ortam kendi özgürlüğünden utanır hale getiriyor. Maalesef kendi özgürlüğümüzden utanır noktadayız. Gönül dolusu kucaklaşamıyoruz. Çünkü onların ailelerinin buruk bir duygu yaşamaması için bunu yapamıyoruz. Çünkü bu duyguyu da içselleştirmiş durumdayız. Burada bir meselemiz var aslında. Meselemiz şu: Biz demokratik bir hukuk sisteminde bırakın tutuklanmayı yargılanması bile mümkün olmayan insanlarız. Çünkü biz siyasetçiyiz düşüncelerimizi ortaya koyduk. Çoğulculuk adına mücadele ettik. İçerideki arkadaşlarımız da böyledir. Ancak gelgelim ki hesaplarla, ayak oyunlarıyla, yargıya müdahalelerle insanlar kumpas kurularak içeri atıldılar.”

    “AYM DEMOKRATİK SÜREÇLERİN ÖNÜNÜ AÇMALI”

    Geçtiğimiz günlerde Anayasa Mahkemesi’nin yasal bir derneğe üyeliğin, terör örgütüne üye olmanın delili olamayacağına yönelik aldığı kararı değerlendiren Erdem, “Geçmişte o dernekte bu dernekte üye olduğu için terör örgütü üyesi sayılmış yüzlerce insan var. Bu emsal olumlu bir adım. En büyük temennim Anayasa Mahkemesi’nin asli görevine dönerek bu tür demokratik süreçlerin önünü açabilmesidir. En büyük dileğim de bir an önce içerideki siyasi tutukluların serbest kalmasıdır.” İfadelerini kullandı.

    31 Mart seçimlerinin Türkiye’nin normalleşmesi ve demokratikleşmesi açısından bir ivme kazandırıp yeni bir sürecin önünü açtığını düşünen Erdem, kimsenin düşüncesinden dolayı cezaevine girmemesi için bu sürece emek ve mücadele ile katkı sunacağını söyledi.

    “YENİDEN BARIŞMA İKLİMİNE İHTİYACIMIZ VAR”

    ‘Barış’tan bahsetmenin suç sayıldığını hatırlatan Erdem, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Barışın ne kadar değerli bir şey olduğunu ancak geçmişi savaşlarla dolu olan toplumlar bilebilir. Bunu zannediyorum en çok biz bilmeliyiz. Çünkü bir emperyalizmle mücadeleyle kurulmuş bir ülkeyiz. Çok ağır bedeller ödendi. Barışın ne kadar değerli bir şey olduğunu sadece bölgesel değil küresel ölçekte barışı savunmanın bir mücadele hattı olduğunu kavramak gerekir.

    Barışı gerçekleştirmek siyasetin sorumluluğundadır. Bugün de siyasetin yapılması gereken yer parlamentodur. Türkiye’deki temel sorunların çözümü adına parlamento ivedi olarak harekete geçmelidir. Kürt sorunu ve bütün demokratik hak ve hukuk sorunlarının çözümü adına parlamento toplumdan aldığı yetki ve iradeyi kullanmalı ve Türkiye’nin demokratik ve barışçıl bir gerçeklikle bütünleşmesinin önünü açmalıdır. Aksi takdirde bu parlamento olmaktan başka sürece evrilecektir. Bizim yeniden kucaklaşma barışma iklimine ihtiyacımız var.”

    Geleceği hep birlikte kuracak bir iklimin oluşması gerektiğine dikkat çeken Eren Erdem, bunun da yeni bir dil geliştirerek mümkün olacağının altını çizdi.

    “NEFRET, ÖFKE VE ŞİDDETTEN UZAK YENİ BİR DİL”

    Erdem sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Bugün Kürt ile Türk’ün, Alevi ile Sünni’nin arasında bir takım ontolojik ve düşünsel çelişki ve ayrılıkların oluşmaya başladığını gözlemliyorum. Bu korkutucu endişe verici bir durumdur. Bunu aşabilmenin yolu yeni bir medeni ilişki geliştirmekten geçer. Bu ilişkiyi en aşağıdan başlatacak en yukarıya sirayet ettirecek yeni bir dil geliştirmemiz gerekiyor. Bu dilin nefretten öfkeden şiddetten uzak bir dil olması gerekiyor. Barış dili öncelikle siyasete akabinde Türkiye Cumhuriyetinin bütün siyasal kesimlerine ve toplumsal gerçekliklerine yansımadığı sürece bizim geleceği birlikte kurabileceğimiz bir iklimin oluşması çok zor.

    Herkesi kucaklamak zorundayız. Bu ülkede 81 yurttaşımız vardır. Ben geçmişte başörtüsü yasağına karşı çıkmış biriyim. Hayatımın her aşamasında başörtüsü yasağını eleştirmiş biriyim. Bugün de benzeri kısıtlamaları bu ülkenin iktidarındaki sosyolojinin eleştirmesi gerekiyor. Kardeşlik, birlikte yaşam ve barışı işte biz bu şekilde kurabiliriz. Yeni bir dile ihtiyacımız var. Yeni bir siyaset biçimine ihtiyacımız var.”

    (HABER MERKEZİ)

     

  • Arnavutköy Cemevindeki kadınlar: Hala baskı görüyoruz-VİDEO

    Arnavutköy Cemevindeki kadınlar: Hala baskı görüyoruz-VİDEO

    PİRHA-Arnavutköy Cemevinde yıllardır gönüllü hizmet veren Alevi kadınlar, cemevlerine  ibadethane statüsü verilmesini ve Aleviler olarak eşit haklara sahip olmak istediklerini söylediler.

    Haberin videosu

    İstanbul Arnavutköy Cemevinde yıllardır gönüllü hizmet veren Alevi kadınlar Alevilere yönelik uygulanan baskılara, ayrımcılığa ve yaşadıkları sorunlara ilişkin Pir Haber Ajansı’na konuştu.

    Sivas Divriği’den İstanbul’a gelen ve 7 yıldır cemevinde gönüllü hizmet veren Cemile Kaya, “Biz burada devletten  yardım görmüyoruz, kendi imkanlarımızla, kendi birliğimiz ve beraberliğimizle bu zamana kadar gelebildik. Burada kadınlı erkekli çalışıyoruz. Kadınların görevleri olduğu gibi erkeklerin de görevleri var. Kadınlar genellikle yemek yapıyorlar, erkekler ise akşam dışarıya masalara yemek dağıtıp, topluyorlar” diye konuştu.”

    “ALEVİLER BİRÇOK ALANDA BASKI GÖRÜYOR”

    Alevi toplumunun birçok alanda baskı gördüğüne dikkat çeken Kaya, “Başbakanımız bile ayrımcılık yapıyor. Alevilere olmayacak sözler söyleniyor. “Aleviler Müslüman değil, onları Müslümandan saymayın” bu tarz söylemleri çok duyuyoruz” dedi.

    Arnavutköy Cemevinde 13 yıldır hizmet veren Elif Kılıç ise, “Burada çalışan herkes imece usulü çalışıyor. Temizlik olsun, mutfak olsun aynı şekilde. Bizim burada akar çeşmemiz yok.  Kendi yağımızda, suyumuzda hiçbir belediyenin, hiçbir kurumun yardımı olmadan tek başımıza kendi başımıza cemevinin işlerini yürütmeye çalışıyoruz” şeklinde konuştu.

    “SESSİZ SEDASIZ ORUÇ TUTUYORUZ”

    Aleviler için kutsal olan matem ayı içinde olduklarını ve oruç tutuklarını kaydeden Kılıç,“Biz orucumuzu sessiz sedasız tutuyoruz. Hiç kimse Alevilerin oruç tutup tutmadığını, matem ayında olup olmadığını bilmiyor ve fark etmiyorlar bile. Çünkü bizde, “orucumuz bozuldu, karşımızdaki insan su içti, yemek yedi gibi” bir söylem yok. Biz sakince, sessizce kendi halimizde Aleviliğimizi yaşıyoruz” diye konuştu.

    “İKİNCİ VATANDAŞ OLMAYALIM”

    Bir Alevi yurttaş olarak haklarını istediklerini belirten Kılıç, “Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşıyorsak bu ülkeye vergi ödüyorsak haklarımızı istiyoruz. Nasıl ki camiilerde her şeyleri karşılanıyorsa bizim de aynı şekilde karşılansın ve ikinci vatandaş olmayalım. Eğer bizi ikinci vatandaş olarak görüyorlarsa bizden vergi almasınlar, biz de ikinci vatandaş olarak kalalım. Bir Alevi olarak tüm haklarımı istiyorum, ben de insanca, özgürce yaşamak istiyorum. Yanlış anlamayın Sünni kardeşlerime hakaret etmiyorum sadece onlar gibi birinci vatandaş olarak görülmek istiyoruz” şeklinde konuştu.

    “Malatya’dan İstanbul’a gelen ve 15 yıldır Arnavutköy Cemevi’nde  hizmet veren Songül Duman’da, “Burada yemek olsun temizlik olsun, cenaze hizmetleri olsun her şeyi yapıyoruz. Cenazeleri ben yıkıyorum. Her şeyi kendimiz yapıyor, devletten hiçbir şey almıyoruz” dedi.

    “HAKKIMIZ NEYSE ONU İSTİYORUZ”

    Alevilerin halen inançlarını rahat sürdürmediklerine ve halen baskıların olduğuna dikkat çeken Duman, Günümüzde Alevi olduğunu dillendiremeyen çok insanın olduğunu, hepsinin baskıdan dolayı kendini saklamaya çalıştıklarını dile getirdi.

    “Beraber komşuluk yapıyoruz, beraber askere gidiyoruz her şeyi beraber yapıyoruz işte de okulda da beraberiz. Ama konu Aleviliğe geldiğinde bizi itiyorlar kenara. Haklarımız neyse onu istiyoruz, herkes rahatça ibadetini yapsın istiyoruz.”

    “ORUÇ TUTMUYORSUNUZ, NAMAZ KILMIYORSUZ” SORULARI

    Arnavutköy Cemevi’nde 12 yıldır gönüllü hizmet veren Melahat Gümüştekin ise, “İnançlarımızı geçmiş zamana kıyasla daha iyi yaşayabiliyoruz. Eskiden daha çok saklama oranı  vardı ama şimdi bu durumlar eskiye bakıldığında biraz daha azalmış durumda. Şimdi komşularımıza rahatlıkla cemevine gidiyoruz diyebiliyoruz. İbadetimizi yaptığımızı, oruç tuttuğumuzu, yemek verdiğimizi her şeyimizi rahatlıkla söyleyebiliyoruz. Ancak ayrımcılık var mı, var. Yok desek yalan söylemiş oluruz. Bize sürekli dillendirdikleri şeyler “Oruç tutmuyorsunuz, namaz kılmıyorsunuz” şeklinde. Ama eskiye rağmen yine de iyi yaşadığımızı düşünüyorum” dedi.

    “KADIN ERKEK ELİMİZDE GELEN HER ŞEYİ YAPIYORUZ”

    Arnavutköy Cemevi’nde 12 yıldır hizmet veren Gülsen Yılmaz da, “Devletten herhangi yardım almadığımız için temizlik, yemek ve diğer bütün işleri kendimiz imece usulüyle yapıyoruz. Mesela Muharrem ayında yemekler yapılır, dağıtılır. Cemevimizin giderine katkıda bulunabilmek adına kermeslerimiz oluyor, erişte gibi şeyler satıyoruz. Suyumuzu, elektriğimizi her şeyimizi kendimiz karşılıyoruz. Devletten destek almadığımız için kadınlar ve erkekler hep birlikte elimizden geldiğince her işi yapıyoruz” şeklinde konuştu.

    “DEVLET ALEVİLERE YÖNELİK AYRIMCI POLİTİKA UYGULUYOR”

    Devletin Alevilere yönelik ayrımcı politika uyguladığını düşünen ve her ay cemevinin camlarının kırıldığını kimsenin önlem almadığını belirten Yılmaz, şöyle konuştu:

    “Bu sorunların kaynaklarından biri de biziz çünkü kendi aramızda tamamen birlik beraberlik sağlayamıyoruz. Bu yüzden devlette, “Nasıl olsa Aleviler kendi içinde bile bir araya gelemiyorlar” şeklinde düşünüyor. Ama biz tek yumruk olsak hiçbir zaman kimse bizim önümüzde duramaz. Cemevlerimizin ibadethane olmasını istiyoruz, camiler nasıl ki ibadethaneyse biz de kendi cemevlerimizin ibadethane olmasını istiyoruz.”

    Arnavutköy Cemevinde 7 yıldır hizmet veren Huriye Baysak ise, “Cemevinde erkekli kadınlı eşit bir şekilde herkes hizmet veriyor. Cemevimize sadece biz Aleviler değil, Sünni kardeşlerimiz de geliyor. Burada pek ayrım görmüyoruz ama genç çocuklarımız bu durumdan daha fazla etkileniyorlar. Çalıştıkları yerlerde rahat bir şekilde oruç tutamıyorlar, iş zamanı olduğu için buraya katılım yapamıyorlar” dedi.

    Dilan MORSÜNBÜL/İsmet SEFER
    İSTANBUL

  • ‘Mevcut Anayasa erkek egemendir, dolayısıyla doğaya da duyarlı değildir’-VİDEO

    ‘Mevcut Anayasa erkek egemendir, dolayısıyla doğaya da duyarlı değildir’-VİDEO

    PİRHA – Yeni Anayasa tartışmaları dahilinde konuşan DAD Genel Sekreteri Murat Işık, “Alevilerin vergileri ile Sünni inancı besleniyor. Camiler yapılıp Sünnilere olanaklar sağlanıyorsa bu devlet demokratik değildir. Devlet, Alevilere yönelik asimilasyon politikalarından vazgeçmelidir. Demokratik bir Anayasanın temelinde bunlar yatar” dedi. 

    Eşit yurttaşlık temelinde taleplerinde ısrarlı olan Aleviler yeni bir Anayasa yapılması konusunda ısrarını sürdürüyor. Demokratik Alevi Derneği (DAD) Genel Sekreteri Murat Işık, “Tüm toplumsal kesimler gibi Aleviler de demokratik bir zeminde, özgür, gerçekten ortak bir yaşamı arzu ediyor” dedi.

    Işık, demokratik bir sistemde yaşama arzusunu hiç gündemden düşmeyeceklerini de dile getirerek “Yeni bir anayasa yapım süreci olacaksa bir kere devletin demokratik bir zemine çekilmesi gerekiyor. Her kesimin kendini özgürce ifade edebileceği bir zemine geçilmesi lazım. Dolayısıyla yürürlükte olan başkanlık rejimi Anayasası ve 1980 askeri faşist Anayasası da dahil ki yürürlüktedir ve onu temel alarak bugün hukuk işletiliyor ya da Türkiye’deki siyasal sistem bunun üzerinden işletiliyor. Bunun bir kere ortadan kaldırılması ve yeni, gerçekten tüm toplumun kendini içinde hissedebileceği demokratik bir Anayasa süreci başlatılması lazım. Biz buna Alevice şöyle diyoruz; ‘tüm toplumsal kesimler razılı rızalı bir şekilde bu sürece dahil olmalıdır’. Çünkü biliyoruz ki bu sistem otokratiktir, faşisttir, dincidir, Türkçüdür ve sadece bir etnik siteyi ifade ediyor ve bu anayasa erkek egemendir. Dolayısıyla doğaya duyarlı değildir. Bugünkü zemini normalleştirip demokratikleştirmeliyiz” diye konuştu.

    “HENÜZ BİR AKIL ORTAYA ÇIKMADI”

    Işık, yeni bir Anayasanın mutlaka tüm toplumun gündemine girmesi gerektiğini vurgularken “Ama bir şartla. Burada devletinde adım atması lazım. Bir tür demokratik tartışma düzeninin oluşması gerekiyor fakat görülüyor ki bugün henüz böyle bir zemin oluşmadı. Henüz bir aklın ortaya çıkmadığı gerçeği var” notunu da düştü.

    “ANAYASAL EŞİTLİK İSTİYORUZ”

    Demokratik bir Anayasa çerçevesinde Alevilerin taleplerini de sıralayan Murat Işık sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Her şeyden önce bizim eşit yurttaşlık talebimiz öteden beri mevcut. Hiçbir zaman ülkenin eşit, özgür bir yurttaşı olmadık. Diğer toplumsal kesimlere ya da devletin inanç olarak da Sünni inanca hizmet eden bir devlet yapısı olduğu için ötekileştirilen inançlar gibi biz de Aleviler olarak demokratik bir ortamda anayasal eşitlik istiyoruz. Öncelikle anayasada bir etnisite, bir inanç olmamalı. Devlet inanç alanından Kendini geri çekmelidir. Eğer rızalı bir toplumdan bahsediyorsak her kesimin bu Anayasanın içerisinde kendini hissetmesi gerekiyor. Özgürce sözünü söyleyebileceği ‘İşte bu benim Anayasam’ diyebileceği bir zeminin oluşması lazım.”

    “VERGİLERİMİZLE SÜNNİ İNANÇ FİNANSE EDİLMESİN”

    Bugüne kadar yapılan anayasaların tümünün eşitlik ve özgürlükçü yanlarının eksik kaldığını söyleyen Murat Işık, “Kürtlerin, Alevilerin ve diğer toplumsal kesimlerin kendilerini içerisinde hissedebilecekleri bir anayasal zemin henüz oluşmamıştır. Dolayısıyla yeni bir süreçten bahsedilecekse bunun eşit yurttaşlık temelinden gelişmesi gerekiyor” dedi ve şunları ekledi:

    “Dolayısıyla bizim vergilerimizle Sünni inancının finanse edilmesini istemiyoruz. Bizden toplanan vergilerle Milli Eğitim’de oluşturulan müfredatla Alevilerin asimile edilmesini reddediyoruz. Örneğin Diyanet kurumunun lağvedilmesi gerekiyor. Demokratik bir devlet yapısında Diyanet’in işi olmamalıdır. Elbette laiklerin kadar dindar kesimlerin de bu Anayasada kendini rahatça ifade edebilecekleri, inançlarını yerine getirebilecekleri bir demokratik zemin oluşması lazım. Ama eğer Alevilerin vergileri ile Sünni inancı, örneğin camiler yapılıp onlara olanaklar sağlanıyorsa bu devlet o zaman demokratik değildir. Devlet Alevilere yönelik asimilasyon politikalarından vazgeçmelidir. Demokratik bir Anayasanın temelinde bunlar yatar.

    Örneğin cemevleri meselesinde devlet bir taraftan bir inancı finanse ederken 7-8 tane Alevi çalıştayı yaptı. Cemevlerinin Alevilerin ibadethanesi olması meselesini bir türlü kabul etmiyor. Bunu kabul etmediği oranda da cemevleri üzerinden dergahlarımıza da el koyup bizi Şii ve Sünni İslam içerisinde bir noktaya çekip eritmeye çalışıyor. Bu tutumdan devletin vazgeçmesini istiyoruz ve her inanç kendi kendini finanse etmelidir.”

    Eren GÜVEN-Cebrail ARSLAN/ANKARA

  • Tan: Kimse boşuna uğraşmasın Abdal Musa da Kaygusuz Abdal da Alevidir

    Tan: Kimse boşuna uğraşmasın Abdal Musa da Kaygusuz Abdal da Alevidir

    PİRHA- Yazar Abbas Tan, Abdal Musa ve Kaygusuz Abdal’ı Sünni ve Şii gibi gösterenlere tepki gösterdi. Aleviliğin yok edilmeye çalışıldığını belirten Tan, Alevi kurumlarına ve dedelere Abdal Musa’ya ve Aleviliğe sahip çıkma çağrısında bulundu. 

    Abdal Musa Anma Törenleri’nin 2. gününde, düzenlenen ‘Alevi Bektaşi İnancında Abdal Musa ve Kaygusuz Abdal’ panelinde İslam vurgusunun öne çıkmasına ve panelistlere Yazar Abbas Tan tepki gösterdi.

    Sosyal medya hesabından “Abdal Musa ve Kaygusuz Abdal Alevi mi, Müslüman mı?” başlığıyla kaleme aldığı yazısında, “Kim Alevi kim Müslüman belirsiz oldu ve birbirine karıştı.
    Binlerce yıldır Aleviliği yok etmeye çalışanların yapamadıklarını günümüzde Aleviler kendi elleri ile yapmaktadırlar ve Aleviliği ortadan kaldırdıkları gibi Alevi değerlerini de bir yerlere yamamaya başladılar. Elbette bunları yapanlara Alevi denir ise” ifadelerini kullandı.

    “Sözde Aleviler, kimlerin nasıl destek verdikleri de ortada; bu desteklerle bütün güçleri ile Aleviliği yok ediyorlar” diyen Abbas tan, şöyle devam etti:

    “ALEVİLERİ KANDIRMAKLA MEŞGULLER”

    “Bir taraftan Şia diğer taraftan Sünni anlayış ve onların destekçileri sözde Alevileri kullanarak Aleviliğe iyice saldırmaya başladılar. Aleviliği bilmediği halde bildiğini sananlar ya da öyle görevlendirilenler çıkmışlar ortaya her yerde ‘Alevi İslam, Müslüman Alevi’ gibi Alevilikle ilgisi alakası olmayan kelimeler kullanarak bazı zavallı Alevileri kandırmakla meşguller.
    Alevilikte Yol nedir, erkan nedir? Dört kapı anlayışı nedir? Nasıl kamil insan olunur ve Rıza Şehri anlayışı, yaşam biçimi nedir? Rıza şehrine nasıl ulaşılır? Bunların hiç birisini bilmeyen sözde yazar çizerler ve kimi Ocak mensubu zavallılar çıkarlar ortaya ahkam keserler. Son dönemlerde bu çalışmalar hızla artmaya başladı.”

    “CEMEVLERİNE GÖNDERİLEN YÜZLERCE KİTAPLA ÇOCUKLARI ASİMİLE EDİYORLAR”

    Alevilik üzerine tez hazırlayanların ve onların hocalarının Alevilikle ilgisi olmayan insanların, Alevilikle ilgili yazılar yazdığını ve tezler hazırladığını belirten Yazar Abbas Tan, “Tezler kısa süre sonra kitaba dönüştürülerek cemevlerine, dergahlara parasız gönderilmektedir. Hem de onlarca, yüzlerce kitap cemevlerine bedava gönderilmektedir. Bazı cemevi yöneticileri ve cemevi dedeleri de kendileri dahi okumadan bu kitapları bedava diye Alevi çocuklarına vererek kendi elleri ile asimile politikalarına destek vermektedirler” dedi.

    “ABDAL MUSA DERGAHINI ZİYARETE GELENLERİN KAFASI KARIŞTIRILIYOR”

    Abdal Musa dergahını ziyarete gelenlerin kafasının karıştırılmak istendiğini, sadece Abdal Musa’yı değil Kaygusuz Abdal’ı da değiştirmeye çalıştıklarını ifade eden Tan, “Kimse boşuna uğraşmasın Abdal Musa da Kaygusuz Abdal da Alevidir. Başka bir inancı yoktur, başka inançlara da sığmazlar” vurgusunu yaptı.

    Abbas Tan, Kaygusuz Abdal’dan bir dörtlük de paylaştı.

    Kıldan bir köprü yapmışsın
    Gelsin kullar geçsin diye
    Hele biz şöyle duralım
    Yiğit isen sen geç tanrı

    Yücelerden yüce gördüm
    Erbapsın sen koca tanrı
    Allahlığı sen nereden
    Satın aldın koca tanrı

    Kaygusuz’um der burada
    Cümle mahluku yaradan
    Kaldır perdeyi aradan
    Gezelim beraber tanrı.

    ALEVİ KURUMLARINA VE DEDELERE ÇAĞRI

    “Alevi ulusu Kaygusuz Abdal’ın bu sözlerini şimdilerde Kaygusuz’a sahiplenen, ahkam kesen sözde Aleviler söyleyebilirler mi?” diye soran Tan, Alevi kurumlarına ve dedelere Abdal Musa’ya ve Aleviliğe sahip çıkma çağrısında bulundu.

    PİRHA/İSTANBUL

     

  • ‘Çorum’da Allah Allah diyerek insanları diri diri yaktılar’-VİDEO

    ‘Çorum’da Allah Allah diyerek insanları diri diri yaktılar’-VİDEO

    PİRHA – Çorum Katliamı tanıklarından Yazar Gazi Eke, “Devlet, karşı devrimci gösteri biçiminde olayları planladı. Askerler ‘Allah Allah’ nidalarıyla köy bastı. Çorum’da adeta bir vahşet yaşandı. Yaşlı kadınlar işkence sonrasında benzinle yakıldı. Vatandaşların karnı yarılıp, kafa derileri yüzüldü” dedi.

    Cihat çağrıları eşliğinde Mayıs 1980’de Çorum’da başlayan ve Temmuz’a kadar sürdürülen saldırıların perde arkasında neler vardı? Dönemin tanıklarından Yazar Gazi Eke PİRHA’ya anlattı.

    MHP’li Gümrük ve Tekel Bakanı Gün Sazak’ın Dev-Sol üyelerince Ankara’da öldürülmesinin ardından Çorum merkezde harekete geçen gericiler, “Kanımız aksa da zafer İslam’ın, Kana kan intikam” sloganları atarak yürüyüşe geçmişti.

    “DEVLET, SALDIRILARI KARŞI BİR AYAKLANMA BİÇİMİNDE ÖRGÜTLEDİ”

    Yazar Gazi Eke, “Devlet, sol hareketler, Alevi ve demokratlar da 28 Mayıs’tan önce hazırlık yaptı” diyerek o günlere dair şunları söyledi:

    “Devletin hazırlık yaptığı şuradan belliydi: 8-10 Eylül’den itibaren mahallelere bildiriler dağıtıldı. Bunlar milliyetçi ve dinci bildirilerdi. ‘Aleviler size saldıracak, kendinize sahip çıkın’ diye… Dolayısıyla Maraş olaylarından sonra bir hazırlık olduğu biliniyordu. Özellikle devlet, bu saldırıyı karşı devrimci bir ayaklanma biçiminde örgütledi. Milliyetçi güçler de Gün Sazak’ın ölümünü de buna dahil etti. Sazak’ın ölümünün bu olaylarla ilgisi yok. Bakıyorsunuz Gün Sazak Çorumlu değil, Eskişehirli. İlişkisi var mı, yok. Nitekim arabalarla Ankara’dan, İstanbul’dan, Yozgat’tan, Alaca’dan, Eskişehir’den ve çeşitli yerlerden Çorum’a gelenler oldu. Yekün bir hazırlık olduğu görülüyordu. En başından itibaren ‘Toplumsal olaylar var, bu toplumsal olaylara biz müdahale edemeyiz’ gibi göstermeye çalıştılar. Yani şöyle diyeceklerdi: ‘Bizler toplumsal olaylara karşı bir şey yapamadık.’ Ama bunu diyemediler. Yekün bir hazırlık direnişte somutlandı, sonuçlandı. Direniş içerisinden halk komiteleri, silahlı milisler ile örgütlü bir yapı ortaya çıktı. Dolayısıyla saldırılar geri püskürtüldü. Bu olayların Alevi-Sünni meselesi ile bir ilgisi yok. Genel olarak devrimci demokrat güçler ile toplumsal muhalefet birleşerek yekün bir direniş ruhu oluşturdu.

    Örgütlü bir direnişle karşılaştılar. Kimi mahallelerde % 60 Alevi % 40 Sünni vatandaş yaşıyordu. Özellikle olayların olduğu dönemde Sünnilerin ayrıştırılması için paramiliter güçlerin çalışmaları oldu ve bunu başaramadılar. Alevi-Sünni birlikteliği korundu. Şu anda da baktığımızda bu oranlarda bir değişiklik yoktur. % 40 Sünni, % 60 Alevi…”

    “ALLAH ALLAH DİYEREK SALDIRDILAR”

    Eke, askerlerin katliam sürecinde İbrahim Kaypakkaya’nın köyüne “Allah Allah” sözleriyle saldırdığını da söyleyerek,28 Mayıs’tan önce demokrat, ilerici, Alevi olarak bilinen insanların kaçırılıp, öldürülme olaylarıyla birlikte dükkanların yağmalanması, hırsızlık olayları oldu. Çorum olayları içerisinde İbrahim Kaypakkaya’nın köyüne gece saldırı düzenlendi. Köylülere sorduğumuzda olayı şöyle anlatıyorlardı: Gece ‘Allah Allah’ nidalarıyla köye girmeye çalışıyorlar, köylüler, faşist grupların geldiğini sanıyorlar. Bakıyorlar ki askerler, Karakaya köyüne ‘Allah Allah’ diyerek saldırıyor. O gün dört kişi yaralanıyor. Ardından da büyük bir tutuklama süreci gerçekleştiriliyor” dedi.

    “BARİKAT İÇİ ÇATIŞMALARDA DA KADINLAR CİDDİ ROL ALDI”

    Gazi Eke, Çorum direnişinde kadınların da rol üstlendiğine değinerek şöyle devam etti:

    “Özellikle saldırılar gece oluyordu. Gündüzleri pek de çatışma olmuyordu. Dolayısıyla geceleri erkekler, gündüzleri de ağırlıklı olarak kadınlar nöbet tutuyordu. Özellikle Alevilerin yoğun olduğu bölgelerde ve barikatlar içerisinde yiyecek ve içecek teminini kadınlar organize etti. Kadınlar bir fiil direnişin içerisinde bu şekilde yer aldı. Kadınlar aynı zamanda çatışmalarda da yer alıyordu. Kadınlar olmasaydı gündüz nöbette kim bekleyecekti? O kadar insanın ihtiyacını kim karşılayacaktı? Kadınların ağırlıkta olduğu yerlerde, özellikle barikat içi çatışmalarda da kadınlar ciddi rol aldı.”

    İNSANLAR DİRİ DİRİ YAKILDI

    Çorum’da adeta bir vahşetin yaşandığına da vurgu yapan Eke, “Yaşlı bir kadının evini çeviriyorlar. Kocası kaçıyor. Kadını alıp bir sürü işkenceye maruz bırakıyorlar. Sonrasında da benzin döküp yakıyorlar” dedi. Eke, aynı süreçte işlenen cinayetleri şu sözlerle anlatı:

    “Hıdırlık katliamında bir şahsın karnı yarılıyor. Ayrıca bir vatandaşımız, yanan sacın üzerine koyularak yakılıyor. Yine genç bir çocuğun kafasına poşet sarıp yakıyorlar. Yine Alevi köyünden bir şahsın kafa derisini yüzüyorlar. Bu şekilde resimlerle anlattığım bir kitabım mevcut.”

    Cebrail ARSLAN – Eren GÜVEN / ANKARA

  • Öztürk: Sünni yöntemlere gerek yok; Alevilikte tasfiyeye hayır!

    Öztürk: Sünni yöntemlere gerek yok; Alevilikte tasfiyeye hayır!

    PİRHA- Güvenç Abdal Ocağı dedelerinden Sefa Öztürk, “Alevilikte tasfiyeye hayır” dedi. Öztürk, “Paylaşımı kaldıramayanlar, kavramların içini boşaltarak tasfiyeciliği yola karşı silah olarak kullanmışlardır. Dolayısıyla görgü-sorgu, dar- tercüman işlevsiz hale getirilmiştir. Yol kuralı koymuş. Sünni yöntemlere gerek yok. Dar var, tercüman var” hatırlatmasında bulundu. 

    Güvenç Abdal Ocağı dedelerinden Sefa Öztürk, bazı Alevi kurumlarındaki ihraçlara tepki gösterdi.

    Sosyal medya hesabından “Alevilikte tasfiye” başlıklı yazısında “Çağın bir yaşam tarzı haline gelmiştir tasfiyecilik. Kapitalizmin dayattığı dejenere (yoz) insan ilişkileri en belirgin bir şekilde kendisini tasfiye ile somutlaştırmıştır. Tasfiye sadece insan ilişkilerinde değil ekonomik , sosyal ve siyasal alanda iktidarlaşmıştır” dedi.

    “TASFİYENİN AMACI GÜVENİ YOK ETMEKTİR”

    Tasfiyenin bir amacının da güveni yok etmek olduğunu belirten Sefa Öztürk, “Duygusal alanda ortaklıklar dahil tasfiye yöntemiyle birbirini batırmıştır. Dostluk, yoldaşlık gibi kavramlar içeriği boşaltılarak tasfiyenin bir aracı durumuna getirilmiştir. Kimsenin kimseye güveni kalmamıştır; tasfiyenin bir diğer amacıda güveni yok etmektir. Güven olmayınca dayanışma da olmuyor. Havayı, suyu satanlar, insanı satmakta ve harcamakta zerre tereddüt etmemektedir. Bu durum insanı daha bir yalnızlığa ve umutsuzluğa sürüklemektedir” ifadelerini kullandı. 

    “Alevilik yarattığı değerlerle (Pir, mürşit, rayber, talip, müsahiplik) bir yere kadar kendini koruyabilmiştir” diyen Öztürk, şöyle devam etti:

    “Paylaşımı kaldıramayanlar, kavramların içini boşaltarak tasfiyeciliği yola karşı silah olarak kullanmışlardır. Dolayısıyla görgü-sorgu, dar- tercüman işlevsiz hale getirilmiştir. Bütün bunlar olurken, kendilerini iktidar olarak görenler yüzlerce canı tasfiye etmişlerdir. Tasfiyecilik bir ahlâksal sorundur. Takiyye kadar tehlikeli ve yakıcıdır. Bir çok sorunla boğuşan Alevilik kendi içine ihraç ettiği sorunlarla biraz daha hırpalanır. Can cana her zaman muhtaç, her zaman hasret. Yol kuralı koymuş, Sünni yöntemlere gerek yok. Dar var, tercüman var. Alevilikte tasfiyeye hayır!”

    PİRHA/İSTANBUL

  • Ortaca olayları, devrimcilerin müdahalesiyle sonlandırıldı/3-VİDEO

    Ortaca olayları, devrimcilerin müdahalesiyle sonlandırıldı/3-VİDEO

    PİRHA – Muğla’nın Ortaca ilçesinde 5 Haziran 1966 yılında yaşanan olayları durdurmak için Ortaca’ya giden devrimci öğrencilerin arabuluculuk yapmasıyla ‘Ortaca Barış Belgesi’ imzalandı. Hem Alevi hem de Sünnilerle görüşen devrimci öğrencilerden İTÜ Talebe Birliği Başkanı Baykan Kalaba, bir röportajında, “Olay henüz, kıvılcım aşamasında, çok büyümeden önlendi. Dostluk ve barış yeniden sağlandı” diyor. 

    Muğla’nın Ortaca ilçesinde 5 Haziran 1966 yılında bazı Sünni ve Alevi yurttaşlar arasında çıkan toprak kavgasıyla başlayan olayların bir katliama dönüşmeden nasıl sona erdirildiğini ‘Ortaca Olayları Dosya 3’te okuyacaksınız.

    Bu bölümde, Alevi Sünni çatışmasının nasıl yaratılmak istendiği ve devrimcilerin olası bir katliamı nasıl durdurduklarına işaret ediliyor.

    İşte tanıkların anlatımıyla Ortaca olayları ve olayların sona erdirilmesi…

    “VALİNİN YAPTIĞI TOPLANTILAR HİÇ İŞE YARAMADI”

    O dönem Mergenli Köyü’nde okul müdürü olan Bahri Ersoy, “Muğla Valisi Hasan Basa köye gelip bir toplantı yaptı. Ben okul müdürü olduğumu söyleyip söz istedim. Bana okulda neden beklediğimi sordu. Kendisine 222 Sayılı Kanun gereği okulu beklediğimi söyledim ve konuşmama şöyle devam ettim: ‘Ben Fevziye Köyü’nde doğdum ve bir Aleviyim. Bu olayda kabahatli olan Alevi değil, Sünni hiç değil! Asıl suçlu vali olarak, hükümet olarak sizsiniz! Alevi ya da Sünni vatandaş anlaşmazlık yaşadığında, birbirlerinden şikayetçi olarak size geldiği zaman onları dinlemediniz ve kulak ardı ettiniz. İnsanlar da bu kez kendi sorunlarını kendileri çözmeye kalktı ve anarşi doğdu. Olay bu kadar basit’ dedim” diye belirtti.

    Daha sonra Vali Hasan Basa’nın bir Cuma günü Cengiz Topel İlkokulu’nda toplantı düzenleyeceğini duyduğunu ve o toplantıya katıldığını sözlerine ekleyen Ersoy, “Bir ara söz istedim, beni hatırladı ve ‘söz hakkın yoktur’ dedi. İstanbul’dan gelen gazeteci Murat Sertoğlu Hasan Basa’ya ‘Vali Bey, Bahri Hoca ile daha önce nasıl karşılaştınız ne oldu’ gibi sorular sordu. Vali sert bir şekilde ‘mülakat yok’ dedi ve polisler beni toplantıdan dışarı çıkarttılar. Bana göre valinin yaptığı toplantılar hiçbir işe yaramadı.” dedi.

    “SÜNNİLER BİR ALEVİ HEMŞİREYE SAHİP ÇIKTILAR” 

    İşin bir Alevi ve Sünni çatışması olmadığının altını çizen Ali Altın da “Öyle olsaydı barış bu kadar erken sağlanmazdı. Ben olaylar sırasında asla bir Ortacalı’dan korkmadım. Dışarıdan gelebilecek yabancılardan çekindim. Olayların olduğu gün oğlum Süleyman Altın, öğretmeni Ahmet Ağartan’ın Ortaca merkezindeki evindeydi. Ben çekinmeden onu almaya gittim. Ertesi gün Ahmet Ateş’in arabasıyla Fevziye Köyü’ne gidip akrabalarımızla görüştük. Ahmet Ateş arabasıyla döndü, ben kaldım. O gün akrabalarım, Ortaca’ya yaya gitmememi söylediler. Ancak ben, yürüyerek Güzelyurt, Akıncı Köyü içinden Ortaca’ya dönmeye karar verdim ve ‘korkunun ecele faydası yoktur’ deyip yola çıktım. Birkaç cahil insanın mezhep çatışmasına dönüştürmek istediği olaya karşı direnmeliydim. Güzelyurt Köyü’ne geldim. Bu köyde Günlükbaşı Alevileri’nden ebe olarak görev yapan Sevim Hanım vardı. Onun durumunu öğrenmek için yanına uğradığımda şaşırdım, çünkü Sünni Güzelyurt köylüleri, Alevi olan hemşirelerini korumak için nöbet tutuyorlardı. Buna çok sevindim ve hem Sevim Hanım ile hem de Güzelyurtlu köylülerle gayet samimi sohbetler edip ayrıldım. Buradaki Sünnilerin bir Alevi hemşireye sahip çıkmaları olayların mezhep çatışmasından ne kadar uzakta olduğunu gösteriyordu. Çıkan hadiseler sonrasında Sünnilerle Alevilerin arasını açmak isteyenler oldu” diye konuştu.

    “DEVRİMCİLER ARABULUCULUK YAPTI”

    Daha sonra Ortaca’ya İstanbul Teknik Üniversitesi Talebe Birliği Başkanı Baykan Kalaba ve arkadaşlarının geldiğini ifade eden Altın, “Bunlar 68 kuşağının temellerini oluşturan çocuklardı. Onlar her iki grubun insanlarıyla görüşüp arabuluculuk yaptılar ve barış sağlandı” diye belirtti.

    21 Haziran 1966 tarihli Devrim Gazetesi’nin sürmanşetine “Ortaca’ya giden Teknik Üniversite Talebe Temsilcileri olaylarla ilgili temaslar yaptı, bugün bir barış toplantısı daha yapılacak” başlığı atıldığını söyleyen Altın, “Bu başlığın altında özetle şunlar yazmaktadır: ‘Bir süre önce İstanbul Teknik Üniversitesi’nden bir heyetin Ortaca’ya gideceği haberini bildirmiştik. Olayları yerinde tetkik etmek üzere İTÜ’den bir heyet önceki gün Ortaca Bucağına gitmiştir. Teknik Üniversite Talebe Birliği Başkanı Baykan Kalaba, Üniversite Elektrik Bölümü Başkanı Hasan Yalçın, Haydar Gürbüz ve Osman Saffet Arolat isimli talebelerden kurulu heyet, önceki gün Ortaca’ya gelerek her iki tarafla da temaslarda bulunmuştur” dedi.

    “BARIŞ İMZALANDI”

    Ortaca’ya gelen devrimci öğrencilerden Osman Saffet Arolat, Ege Yolcu Dergisi’nde geldikleri zamanı şöyle anlatmış:

    “O dönemde biz üniversite öğrencileri ülkemizdeki olaylar karşısında büyük duyarlılık içindeydik. İstanbul Teknik Üniversitesi Öğrenci Birliği bu duyarlılığı yoğun hisseden gençlerin yönetimde olduğu bir kuruluştu. Ben ise gazeteci olarak onların bildirilerini yazan, katıldıkları olayların röportajlarını kaleme alan kişiydim. İTÜTB kantin gelirleri nedeniyle sahip olduğu imkanı, olayları yerinde inceleme ve kendi yayın organı Oturum Yayınları’nda öğrencilere ve kamuya duyurma olanağı sağlıyordu. Bir dönem bir aylık bir gezi ile Harran’da sosyal yapı araştırması yapmış ve onu benim ve Güney Dal’ın imzasıyla ‘Oy Cehennem İlleri’ başlıklı röportajla Akşam Gazetesi’nde yayınlamıştık. 1966 yılında Ortaca’daki çatışmayı öğrendiğimizde de İstanbul’dan 13 saatlik bir otomobil yolculuğuyla o güne kadar hiç bilmediğimiz ve gittiğimizde ‘Yeşil bir cennetle karşılaştığımız’ Ortaca’ya ulaştık. Benim dışımdakiler İTÜTB Başkanı Baykan Kalaba, daha sonra İTÜTB başkanlığı yapacak rahmetli Hasan Yalçın ve sonradan Alevi olduğunu öğrendiğim İTÜ öğrencisi Haydar Gürbüz’dü. Bir kovboy kasabası alanı gibi gördüğüm, Ortaca meydanında önce kahveden alıp koyduğumuz masaya oturduk. Yarım saat kadar Ortacalılar bizi etraftan izlediler. Yarım saat sonra ilk gelenleri sonra başkaları izledi. Olayları Alevilerden de Sünnilerden de dinledik. Bir jeeple çevre gezisi yapıp olayların geçtiği yerleri gördük. Cengiz Topel Okulu’nda iki tarafın katıldığı toplantı yaptık. Ülkede hakim olması gerekenin ‘Dostluk içerisinde Alevisi Sünnisi ile bir arada yaşamak olduğunu, bizim bu dostluğu yeniden pekiştirmek için geldiğimizi’ anlattık. Toplantı sonunda ‘Ortaca Barış Belgesi’ni onlara imzalattık, sanırım biz de taraf olarak imzaladık. Bu toplantı sonrası çıkıp açık alanda çay içtiğimiz sırada bölge jandarma komutanı albay geldi, bize teşekkür ederken, ‘Sizin için komünist öğrenciler geldi’ demişlerdi. Ama siz ülkesini seven gençlermişsiniz. Çok önemli bir iş başardınız teşekkür ederim’ dedi.

    Ben, dönüşte Akşam Gazetesinde ‘Ortaca’da Barış Toplantısı’ röportajımda yayınladım.”

    “NEDEN ALEVİ-SÜNNİ BİRBİRİNE DÜŞSÜN”

    Ortaca’ya gidenler arasında bulunan İTÜ Talebe Birliği Başkanı Baykan Kalaba Ege Yolcu Dergisi’nde tarafları nasıl barıştırdıklarını anlatmış. Ege Yolcu Dergisi’nin Kalaba ile yaptığı röportaj şöyle:

    “İstanbul’daki gazetelerden Ortaca’da bir mezhep çatışmasının çıktığını okuduk. 4 arkadaş Ortaca’ya gittik. Olayların taraflarıyla görüşünce işin özünde mezhep kavgası olmadığını bir arazi çatışması olduğunu öğrendik. Bir arkadaş bize jeep tahsis etti (Mehmet Aysel) ve onun eşliğinde Fevziye Köyü’ne, oradan da söz konusu arazinin bulunduğu bölgeye gidip olay yerinde incelemeler yaptık. Arazi sahibinin (Nazmi Yavuz) zarar verilen traktörünü gördük. O gün köyde kaldık. Daha sonra bütün köylülere haber yollayıp ertesi gün için Ortaca’daki bir okulda (Cengiz Topel İlkokulu) toplantı düzenledik.” Toplantıda yaptığım konuşmada şunları söyledim; ‘Sevgili Ortacalılar, bizler buraya sizden ne oy istemeye geldik ne de kişisel bir çıkarımız var. Bizim bir tek düşmanımız var o da emperyalizm ve dış güçler. Biz, ülkemizin bağımsızlığını tehdit eden, bölüp parçalamak isteyenlere karşı bu savaşı Alevisiyle, Sünnisiyle, Kürt’üyle yani sizlerle birlikte vereceğiz. Bu nedenle neden Alevi-Sünni birbirine düşsün? Sizden beklentimiz, birlik ve beraberlik ile huzur içinde yaşamanızdır. Biz evlatlarınız olarak sizleri örnek almak durumundayız. Sizler ne kadar dost ve kardeşçe yaşarsanız bize güzel örnekler sergilemiş olursunuz ki; biz de yarınları dostça yaşamaya devam ederiz.’

    Kendilerine bir barış metni hazırladık ve onu okuduk. Köyün ileri gelenleri bu metni imzaladılar. Toplantı sonunda herkes birbiriyle kucaklaştı ve öpüştü. Olay henüz, kıvılcım aşamasında, çok büyümeden önlendi. Dostluk ve barış yeniden sağlandı.

    “TOPLANTIYA ÇOK SAYIDA KİŞİ KATILDI”

    Cengiz Topel İlköğretim Okulu’nda tertiplediğimiz barış toplantısına Köyceğiz Kaymakam Vekili Muammer Bey, Nahiye Müdürü Kamil Korkmaz, Belediye Başkanı Hüseyin Yılmaz, Muhtar Mehmet Yıldırım, Ortaca İmamı Muhammet Kundakçı, Alevi ve Sünni vatandaşların ileri gelenleri ile köylüler katıldı. Her iki grubun ileri gelenleri tarafından Muğla Valisi Hasan Basa toplantıya davet edildi. Toplantı sonunda şu barış metni okunup taraflarca imza altına alındı.”

    İmzalanan barış metni şöyle:

    “Hepimizin atalarının sınırını kanlarıyla çizdikleri güzel yurdumuzun bu yeşil köşesinde, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra ve her zaman dostça, kardeşçe, el ele, omuz omuza, ulusun ve ülkenin yücelmesine çalışacağımıza, olmuş ufak olayları unutup, suçluların bulunmasını adliyeye bırakarak, tahrikçilere uymayacağımıza, onlara mani olacağımıza, Türk ulusu ve yöneticileri ve gençliği önünde söz veriyoruz.”

    Rohat EMEKÇİ/İsmail SİVASLI

    Ortaca Olayları Dosya 1

    Ortaca Olayları Dosya 2

     

  • ‘Alevilikte ibadet korku üzerine değil sevgi üzerine kuruludur’- VİDEO

    ‘Alevilikte ibadet korku üzerine değil sevgi üzerine kuruludur’- VİDEO

    PİRHA- HDK Halklar ve İnançlar Komiyonu’nun düzenlediği “Halklar ve İnançlar Kendini Anlatıyor” program dizisinin bugün ikincisi gerçekleştirildi. Arap Alevilerinin kendini anlattığı programda konuşan araştırmacı yazar ve sosyolog Tevfik Usluoğlu, “Alevilerde din yaşamdır; gericilik, katletme kültürü üzerine kurulu değildir. Alevilikte cihat ilimle, nefisle ve malla olur, kılıçla cihat olmaz” dedi. 

    Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Halklar ve İnançlar Komisyonu’nun düzenlediği “Halklar ve İnançlar Kendini Anlatıyor” program dizisinin ikincisi gerçekleştirildi. Programda Arap Alevileri kendini anlattı. Konuşmacılar Musa Özuğurlu Arap ‘Alevilerinde Hz. Ali ve Ehl-i Beyt’in önemi’ , Ahmet Kara ‘Hatay Alevi toplumunun özgünlüğü’, Tevfik Usluoğlu ise ‘Tarihsel, kimliksel, inançsal boyutlarıyla Arap Alevileri’ konularını işledi.

    Moderatörlüğünü HDK Halklar ve İnançlar Komisyonu Üyesi Meryem Fehime Oruç’un yaptığı programa Demokratik Alevi Derneği (DAD) Eşbaşkanı Selda Güneş, DAD yöneticilerinden Bülent Felekoğlu, DAD Eyüp Şube Eşbaşkanı Nergiz Güzel ve HDK bileşenleri katıldı.

    Programda ilk sözü alan gazeteci Musa Özuğurlu, ‘Arap Alevilerinde Hz. Ali ve Ehl-i Beyt’in önemi’ konusunu anlattı.
    Arap Alevilerinin peygambere uyduklarını belirten Özuğurlu, İslamın içinde sayılması için önce bir Allah inancının olması ve peygambere inanması gerektiğini ve sonradan ayrışmaların çıktığını ifade etti.

    “İNSANLARIN ALEVİ OLUP OLMADIĞINI BELİRLEYEN ALİ’YE OLAN YAKINLIĞIDIR”

    “Neden Arap Aleviliği diyoruz?” noktasında Anadolu Aleviliği ile Arap Aleviliği arasında anlayışlarda ve ritüellerde farklılıklar olduğunu kaydeden Özuğurlu, Arap Alevilerinin Allah’ın birliğine ve peygamberin son peygamber olduğuna inandıklarını söyledi. Ayrımın Hz. Ali ile başladığını dile getiren Özuğurlu, “Arap Alevilerine göre insanların Alevi olup olmadığını belirleyen Ali’ye olan yakınlığıdır” dedi.

    “ARAP ALEVİLERİ İSLAMIN MERKEZİNDE”

    Arap Alevilerinin kendilerini İslam’ın merkezinde gördüklerini dile getiren Özuğurlu, Hz. Muhammed’in Hz. Ali’nin çocukluğundan beri onu vasi atadığını aktardı. Sünni kesimin Ali’ye bir görev verilmediğini ifade ettiğini ancak bir başka kesimin de bunun tam tersini söylediğini aslında Muhammed’in ölmeden önce Ali’yi halife atadığını söylediğini belirten Özuğurlu, Muhammed’in ölümünden sonra iki emanet bıraktığını ve bunların Kuran ve ehlibeyti olduğunu ancak Sünni kesimin bunu ‘Kuran ve sünnetim’ olarak çarpıttığını, Şia kesiminse daha çok Kuran ve ehlibeyti sahiplendiğini kaydetti.

    Alevilerin Hz. Ali’nin yolundan gittiğini ve Ali’nin Arapçanın gramerini yazdığını dile getiren Özuğurlu, Hz. Ali’nin peygamberin ve Kuran’ın bütün ilmine hakim olduğunu bu yüzden Arap Alevilerinin Ali’nin yolundan gittiğini belirtti.

    “BÜTÜN DİNLERİN BATINİ TARAFI VARDIR”

    Alevilerin yüzyıllar boyunca katliamlara uğramalarına rağmen yine de inançlarını ve dillerini korumayı başardıklarını dile getiren Özuğurlu, “Bütün dinlerin gizli tarafları vardır. Ancak bir şeyin gizli olmasıyla yanlış olması ayrı şeylerdir. Bütün dinlerin batıni tarafı vardır ve Alevilerin de batıni tarafı vardır. Felsefi bir tutum olarak insanı en üstün tuttukları için Aleviler Ali’yi merkeze koyarlar” dedi.

    Arap Alevilerinin Kur’an’ı, peygamberi ve Hz. Ali ile ehlibeyti temel aldıklarını ve kendilerini asıl İslam olarak adlandırdıklarını ifade eden Özuğurlu, Arap Alevilerinde ramazan orucu ve namazın var olduğunu dile getirdi.
    Alevilerin kutsal kitaplara ve kişilere eşit derecede kutsiyet atfettiklerini ifade eden Özuğurlu, Arap Aleviliği içinde “Alevilik İslam’ın içi midir, dışı mıdır?” tartışmasının olmadığını kaydetti.

    “GENÇLERDE KAYMA VAR”

    Antakya Kültürünü Tanıtma ve Yaşatma Derneği Başkanı Ahmet Kara, Hatay Alevi toplumunun özgünlüğü konusunu anlattı. Asimilasyona vurgu yapan Kara, Arap Alevilerinin inançlarını çocuklarına çocuklukta öğretmeleri gerektiğini belirtti. Arap Alevi toplumunun kültürünün unutulmaması için Antakya Kültürünü Tanıtma ve Yaşatma Derneği’ni kurduklarını söyleyen Kara, Hatay’da 72 milletin yaşadığı bir Alevi kültürü olduğunu aktardı. Çocukluktan beri Alevi kültürünün iyi verilmediği için gençlerde bir kayma olduğuna işaret eden Kara, resmi kurumların sadece Sünni kesime göre kararlar aldıklarını ve bu yüzden de Alevi inancının yok sayıldığı ve bir adım ileriye gitmediğini ifade etti.

    “ALEVİ KÜLTÜRÜ ÜZERİNDE DAHA ÇOK DURULMALI”

    Hatay’da işlenen suç oranlarının Türkiye genelindeki istatistiklerde düşük olduğunu söyleyen Kara, Hatay’ın 72 milletin var olduğu, insan merkezli evrensel değerlere sahip laik insanların çok olduğu ve kimsenin kimseye karışmadığı güzide bir kent olduğunu dile getirdi. Kara, git gide asimile olan Alevi kültürü üzerinde daha çok durulması gerektiğini de ekledi.

    “ARAP ALEVİLER DİĞER  SÜREKLERDEN KOPUK DEĞİL”

    Kara’nın arkasından söz alan araştırmacı yazar ve sosyolog Tevfik Usluoğlu tarihsel, kimliksel ve inançsal boyutlarıyla Arap Alevileri konusunu işledi.

    Alevi kelimesinin “Ali’ye bağlı olanlar” anlamına geldiğini söyleyen Usluoğlu, kimliksel olarak Arap Alevilerinin Arap oldukları bilgisini verdi. Alevi kelimesinin tarihteki kullanımlarından örnekler veren Usluoğlu, Alevlerin ilk yazılı kaynaklarından biri olan İmam Muhammed Bakır’ın kitabında da Alevi kelimesinin geçtiğini ve bunun 699 yılına tekabül ettiğini belirtti.

    Usluoğlu, Arap Alevilerinin Suriye Humus, Lazkiye, Tartus, Hama, Şam ve Lazkiye, Türkiye’de Adana Mersin, Hatay Filistin Ürdün’de, Lübnan’da, Mısır’da, Irak’ta Arna ve Sincar bölgelerinde, İran, Pakistan, Hindistan, Avustralya Sidney, Melbörn, Şili, Arjantin, ABD Pensilvanya ve Kanada da yaşamakta olduğu dikkat çekti.

    Usluoğlu, Arap Alevilerinin diğer Alevi süreklerinden kopuk olmadığını ve yol bir sürek bin bir düsturuyla süreklerin birbirine bağlı olduklarını kaydetti.

    “ÖZGÜN BİR UYGARLIĞIN ORTAYA ÇIKIŞI GADİR HUM”

    Peygamberin son haccı yani veda haccı olan Gadir Hum’da Ali’nin yolunu tutarak onu vasisi ilan etmesiyle birlikte Aleviliğin ortaya çıktığını ve orada Ali taraftarlarının oluştuğunu belirten Usluoğlu, dinlerin birbirinin devam olduğunu kaydetti. Usluoğlu, Alevilere göre tarihte özgün bir uygarlığın ortaya çıkmasının Gadir Hum’da gerçekleştiğini dile getirdi.

    “ALEVİLİKTE İBADET SEVGİ ÜZERİNE KURULUDUR”

    “Din insan için vardır, insan din için yoktur. Din insanın hizmeti için indirilmiştir” diyen Usluoğlu, Kuranın ilk ayeti olan ‘oku’ kelimesinin insanların sürekli okuyup araştırması gerektiğini vurguladığını ve Alevilerin bunu esas aldıklarını ifade etti. Usluoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Alevilerde din yaşamdır, gericilik, katletme kültürü üzerine kurulu değildir, bu din değildir. Alevilikte cihat ilimle, nefisle ve malla olur, kılıçla cihat olmaz. Zahir, batın meselesi tüm dinlerde vardır. Aleviliğin ibadet algısı ilaha duyulan sevgi üzerine kuruludur, korku üzerinde değil. Alevilik tüm peygamberlere eşit yaklaşır. Arap Alevilerinde İsa’nın havariler bayramı kutlaır 14 Temmuz’da. Farısi kökenli olan Newruzi bayramlar Alevilerde de kutlanır. Birisi Hz. Ali’nin doğumudur. Tecelli, Mihrican bayramları da kutlanır. Arap Aleviliğinde tüm insanlık hazinesi birleştirilerek bir dini ve kültürel algı oluşturulmuştur.”

    Alevilerin merkezi iktidarlara olan tavırlarından dolayı tarih boyunca sürekli katliamlara uğradıklarını hatırlatan Usluoğlu, “Suriye’de kadınlar Fatiha okunarak katledildi. Bunu tarih boyunca yaşanan Alevi katliamlarından da biliyoruz” dedi.

    PİRHA/İSTANBUL

     

  • Konya Ereğli’de Hızır cemi yapıldı lokmalar pay edildi

    Konya Ereğli’de Hızır cemi yapıldı lokmalar pay edildi

    PİRHA- Aleviler için kutsal olan bolluğu bereketi, hoşgörüyü ve barışı simgeleyen Hızır ayı vesilesiyle Konya Ereğli Özgürler’de Hızır cemi yapılarak lokmalar dağıtıldı.

    1960’lı yılllarda Erzincan Tercan, Dersim Pülümür, Bingöl Kiğı bölgelerinden gelerek Konya Ereğli Özgürler’de satın aldıkları bir çiftliği köye dönüştürüp yaşayan Alevilik inançlarına sahip çıkıyorlar.

    Büyük bir mücadeleyle, asimilasyon gayretlerinin de artması sonucu, bilinçli birtakım canların öncülüğünde, şimdi Konya’nın Ereğli ilçesine bağlı bir mahalle olan Özgürler’de halkın kendi emekleri ile yaptıkları cemevi geçen yıl hizmete açıldı. Alevi Kültür Dernekleri’nin bir şubesi olan cemevinin hizmete açılmasına rağmen sıkıntılar devam ediyor. Cemevi başkanı ve bu tip çalışmalara öncülük eden isimlerden Ali Sığırcı dertlerinin büyük olduğunu Ankara ve İstanbul’daki Alevi kurumlarından beklenti içinde olduklarını söyledi.

    “SÜNNİ HOCAYA MAHKUMUZ”

    Pir Haber Ajansı’na konuşan Ali Sığırcı, “İmkansızlıklar nedeniyle senede iki kez cem yapabiliyoruz. Kendi insanımızı yetiştiremediğimiz için Sünni hocaya mahkumuz. Kendi cenazemizi kaldıramıyoruz, köye bir cami yapıldı, asimilasyon çalışmaları var. İnsanları eğitecek yetişmiş insanımız yok.” dedi.

    Kureyşan Ocağı talipleri olan mahallenin çok önemli bir genç ve çocuk potansiyeli var. Buradaki kitlenin bağlı olduğu pirler aslen Erzurumlu ve şimdi İzmir’de oturan çok köklü Kureyşan Ocağı Dedeleri.

    Burada gelenek yaşatılmak istense de özellikle gençlerin önündeki işsizlik ve inanç konusunda danışacakları, beslenecekleri bir potansiyelin olmaması sıkıntıların başında geliyor.

    Yörede olan ve aynı şekilde kurulan diğer iki Alevi köyü Zengen ve Orhaniye. Buralarda da Alevi geleneği yaşatılmaya çalışılıyor ve Hızır aşkıyla yol yürüyor.

    İzmir’den gelen Turabi, Lütfü, İsmail Alkan Dedeler,14 Şubat perşembe günü Ereğli Özgürler Cemevi’nde Hızır aşkıyla cem yürüttüler.

    Köylünün ortaklaşa aldıkları kurbanların tığlanması, hazırlanan lokmaların dağıtılmasından sonra yüzlerce canın katılımıyla Hızır Cemi yapıldı. Gençlerin ve çocukların yoğun olarak katılımları geleneğin yaşatılması açısından önemliydi.

    EZELİ DOĞANAY’DAN EĞİTİM SEMİNERLERİ

    Aynı zamanda Kureyşan Ocağı dedelerinden, yöre halkının da piri pozisyonundaki buradaki insanlar tarafından çok sevilen araştırmacı-yazar-şair Ezeli Doğanay, daha önceki senelerde olduğu gibi bu sene de özellikle gençlere yönelik Alevilik eğitim seminerleri verecek. Seminerler bir hafta boyunca devam edecek.

    YAŞAYAN GELENEKSEL ALEVİLİK

    Yöreyi ziyaret eden ve Hızır cemine katılmak için bölgede bulunan Araştırmacı-Yazar Ayhan Aydın, 15 Şubat cuma günü, Ezeli Doğanay’la birlikte Cemevi’nde bir sunum yaparak bilgilerini dinleyenlere paylaştı.

    Ayhan Aydın/KONYA

  • Baba Ali Özen’den asimile olanlara çağrı: Alevi Yolu’na dönün-VİDEO

    Baba Ali Özen’den asimile olanlara çağrı: Alevi Yolu’na dönün-VİDEO

    PİRHA- Urfa’da Sırrın Mahallesi’nde ve Kısas’ta Babalık (Dede) yapan Ali Özen, “Cenazeleri erkanımıza göre kaldıralım” dedi ve tüm canları, Alevi yolunu, deyişleri, görgüleri, ikrarları görmeleri, öğrenmeleri için cemevine davet etti. Özen, Şiileşen ve Sünnileşenlere de Alevi Yolu’na dönmeleri çağrısında bulundu. 

    Urfa’da Sırrın Mahallesi’nde ve Kısas’ta Babalık (Dede) yapan Ali Özen, Urfa’da Alevi inancına ve yeni yapılan cemevine ilişkin PİRHA‘ya konuştu.

    2009 yılında Urfa Kültür Derneklerini; Sırrın, Kısas, Akpınar’ı merkez alarak kurduklarını belirten Özen, daha sonra babalık unvanını Veliyettin Hürrem Ulusoy tarafından aldığını kaydetti.

    “DERNEKLERİ KENDİ İMKANLARIMIZLA KURDUK”

    Şehir merkezi içerisinde Hekim Dede Mahallesi’nde babalık görevine başladığını ifade eden Ali Özen, şöyle konuştu:

    “O vakitlerde rahmetli Ali Güleç babalık makamındaydı. Onun ardından Yahya Baba ile beraber çalıştık. Kültür derneklerini kendi imkânlarımızla, devletten herhangi bir destek almadan kurduk ve yönettik. Birçok yere başvurup mekân için uygun bir yer bulduk. Sağa sola gittik; topladığımız beş lira, on lira, yirmi lira, yüz lira ile bu cemevi (Sırrın Cemevi) kuruldu. Bazı canlar, bu yola düşkün olanlar daha fazla katkı sağladılar. Hatta bazıları 1 ila 20 milyar lira arasında katkıda bulundular. Viran Belediyesi’nden 15 bin lira aldık. Şanlıurfa’dan ve buradan ziyaret etmek üzere bakan ve vali geldi. Validen 70 bin liralık destek adına imza aldık. Ancak sonrasında bu parayı tahsis etmedi. Aldığımız duyuma göre İzmir Valisi telefon ederek, “Siz o parayı o cemevine verirseniz Türkiye’deki tüm cemevleri aynı desteği bekleyecektir” demiş. Bu telefonun ardından vali bey kendi imzaladığı evrakı il meclisine gönderip orada iptal ettirmiş. Tüm bu olayların neticesinde biz bu cemevini tamamen kendi imkânlarımızla inşa ettirdik.”

    “ESKİ CEMLERDE MUHABBET, İNSAN SEVGİSİ FARKLIYDI”

    Çocukluğundan itibaren cemlere katıldığını söyleyen Ali Özen, “Eskiden Ali Baba da burada, Sırrın’daki evinde cem yapıyordu. Arada sırada geliyordum. Ancak o zamanki muhabbet, aşk, insan sevgisi şu dönemdekinden daha farklıydı” diyor.

    Baba Ali Özen, “İnsan değişmedikçe yaşaması mümkün değildir. Bir iki hususta değişiklik oldu. Bazı kısımları eskiden Arapça okuyorduk. Örneğin Nur Suresi’nin 35. Ayeti. Postnişimiz, ‘Biz direk Hacı Bektaş’a bağlıyız’ dedi. Nur Suresi’ni kaldırarak yerine, ‘Allah-ı eyvallah, secde haktır’ dedi” diyerek öze dönüşe işaret ediyor.

    “CENAZELERİ ERKANIMIZA GÖRE KALDIRALIM”

    Baba Ali Özen, Hakka uğurlama erkanlarının Alevi ritüeline göre yapılmasına ilişkin sorumuzu yanıtlarken kendi yaşadığı bir olayı anlatıyor:

    “Amcamın oğlu hakka yürüdüğünde Urfa’da Kısas Köyü’ndeydik. İlk olarak o cenazeyi erkanımıza göre yürüttüm. Tepki aldık, çeşitli dedikodular da oldu. Bunların hiçbiri mühim değil. Ben derim ki cemevine gelen canlar kendi büyüklerine, ailesine bu erkanı anlatarak Türkçe’nin faydasını vurgulasınlar. Cenaze erkânında namaz var mı? Hayır. Hakka yürüyen bir kişinin cenazesi namaz kılarak uğurlanır mı? Böyle bir kaide var mı? Alevî ritüelinde olmadığı gibi Kur’an-ı Kerim’de de yok. Ben buradaki gençlere, canlara diyorum ki, kim cenazesini kaldırıyorsa erkanına göre kaldırmaya uğraşsın. Töreden ve gelenekten bununla birlikte kınamalardan çekiniyorlarsa, bilsinler ki bu usulü anlatmak bizim görevimiz. Bütün canlara sesleniyorum; Urfa’daki, Sırrın’daki, Kısas’taki, Akpınar’daki bütün canlar buraya gelsin. Bilmediklerini biz öğretelim. Bizi örnek alsınlar.”

    “HAK İÇİN YAPILAN İBADET ALEVİ İBADETİDİR”

    Urfa’da Alevi gençlerin, çocukların inanca düşkünlüğü göze çarpıyor. Baba Ali Özen, “Tüm canlar cemevine gelip, yolumuzu, görgümüzü, ikrarlarımızı, deyişlerimizi ve onların manasını öğrensinler. Zaten öğrendikten sonra bu yoldan vazgeçmezler” diyor.

    Alevilerin, “Saz bizim telli Kur’an’ımızdır” sözünü hatırlattığımızda Ali Özen,”Sazsız muhabbet olmaz. Öncelikle biz Sünni kardeşlerimize tepki göstermediğimizi belirtelim. Camiye gidip namaz kılıyorlar. O camiye katil de gidiyor, hırsız da gidiyor. Onlar atadan öyle görmüşler o şekilde öğrenmişler. Ancak gerçekte Hak için yapılan bir ibadet Alevi erkanında yapılan ibadettir. Hak Muhammed Ali, On iki İmamlar tarafından günümüze kadar yapılan ibadetler, günümüze kadar getirilmiş olan deyişler, gülbengler, Hacı Bektaş-ı Veli’nin soyundan gelenlerin hizmetlerinin yanında bizim de hizmetlerimiz olursa ne mutlu” diye konuştu.

    ŞİİLEŞENLERE VE SÜNNİLEŞENLERE ÇAĞRI

    Alevi inancından uzaklaşan, Şiileşen ya da Sünnileşenlere de seslenen Baba Ali Özen, şunları kaydetti:

    “Hakkı kalplerinde görsünler, hakkı başka yerde aramasınlar. Kul hakkını bilsinler ki o yalnız bir kişinin malını çalmak, gasp etmek ya da menfaat gütmek değildir. Örneğin siz benimle röportaj yapıyorsunuz ve ben size hoşnut olmayacağınız bir davranışta bulunuyorum. Bu da kul hakkına girmez mi? Bütün canlara sesleniyorum. Gençlerimiz ritüellerini öğrensin; sazını çalsın, deyişleri öğrensin, hizmet görsün, büyüğüne karşı saygıda kusur etmesin. Özellikle büyükler olarak biz onlara gerekli sevgiyi ve ilgiyi göstermeliyiz.”

    “DEYİŞLERİMİZDE İNSAN, HAYVAN, TABİAT SEVGİSİ VAR”  

    Alevi inancındaki doğa sevgisine de değinen Ali Özen, “Sevgi dediğiniz zaman, dağı, taşı, insanı 7 kat yerde, 18 bin alemde varlığını her şeye, her yere nakşedelim. Cenab-ı Allah’ın varlığı orada, ağaçta, insanda. Kendini Adem’e bahşeylemiş. Deyişlerimizde insan sevgisi, hayvan sevgisi, tabiat sevgisi var. Tüm bunlar Alevi ritüelleri içerisinde mevcut” şeklinde konuştu.

    PİRHA/URFA

     

  • ‘Sünniler baskı yapıyordu; kendi köyümüzde azınlık olmuştuk’

    ‘Sünniler baskı yapıyordu; kendi köyümüzde azınlık olmuştuk’

    PİRHA- Hozan Dilgeş’in hikayesi memleketimizde saklı kalmış milyonlarca hikayeden yalnızca biri. Bu kez Ezidi bir insanın baskı ve zulme maruz kalmasına tanıklık edeceğiz. Ezidilerin yaşadıkları hikayeye bir örnek de Hozan Dilgeş’ten. Kendisiyle son yolculuğuna çıkmadan  önce konuşmuştuk. 

    Ezilmişliğe maruz kalmış hikayelere konu olmak zordur. Aslında ezenler için hikayeler kolaydır da ezilmemek için direnenlerin yaşanmışlıkları zordur. Azınlık olmak ne hikmetse Türkiye’de hep ezilmiş olmaya tekabül etmekte. Nerede bir hor görülmüş, ötekileştirilmiş, zorbalığa maruz kalmış insana denk gelseniz, kendi toprağında azınlık gruba dahildir. Bu gezegende hala yanlışa karşı bir şeyler söyleyen, sözlerini söylemekten vazgeçmeyen, direnen ve direnişi anlatan insanlar var. Hozan Dilgeş de bunlardan biri… Kendi çorak topraklarında çocuk yaşta çobanlık yapabilecek kadar da güzel insan üstelik.

    Biliyoruz ki doğup büyüdüğün topraklara yabancı kalmak ya da bırakılmak diyelim, sadece bizim toprağımıza özgü bir hikaye değil. Dünyanın hangi noktasına gidersek gidelim, elbet karşımıza benzer zorbalıklara maruz kalmış insanlara denk  gelebileceğiz.

    Hozan Dilgeş’in hikayesi ülkemizde saklı kalmış milyonlarca hikayeden yalnızca biri. Bu kez Ezidi bir insanın baskı ve zulme maruz kalmasına tanıklık edeceğiz.

    Ezidilerin yaşadıkları hikayeye bir örnek de Hozan Dilgeş’ten. Kendisiyle iki yıl önce son yolculuğuna çıkmadan önce konuştuk.

    “Çok özledim topraklarımı”

    Ezgilerinde hep yaşama, aşka, özgürlüğe, sürgüne ve kahramanlığa yer veren bir idealist sanatçıydı Hüseyin Yıldırım yani nam-ı diğer Hozan Dilgeş. Şarkılarında hep aynı kavram vardı; er geç ‘Barış’ kazanacak…

    Yaşamına 9 albüm sığdırdı sanatçı. Hiçbirinde de söylemek istediğini sakınmadı. Meryemxan, M. Arif Cizrewi, Mihemed Şêxo, Seid Gabari, Said Usiv gibi sanatçıları dinleyerek ve onlardan etkilenerek aslında kendi müziğine yön veren sanatçı, onların bestelerini söylerken kendi bestelerini de dile getirmeyi kafasına koyarak müzik kariyerinde önemli bir noktaya geldi. İnatçılığı ve savaşçılığı her an onun yanında olmalıydı. Köylerinde ve küçük yaşında başlayan baskı ve zulümlerin yanı sıra, ileride yakalandığı şeker hastalığıyla da mücadele etmek zorunda kaldı. Uzunca bir süre hastalığa da boyun eğmeyen Hozan Dilgeş, birçok gencin yüreklerine umut aşıladı. Ancak sanatçı; çobanlık yaptığı köyüne ve toprağına olan özlemine ne yazık ki çare bulamadı…

    Hozan Dilgeş aramızdan ayrılmadan 15 gün önce arayıp hal hatır sormak istedim. Aradığımda hasta yatağındaydı ve zor da olsa sorularıma cevap verebildi. O halkı için özel biriydi. Sesi, söyledikleri, yaşadıkları, idealleri birçok Ezidi ve Kürt gencine ümit verdi. Dertlendirdi bazen, bazen katliamlardan bahsedip üzdü, bazen de onun sesinden direniş sözcüklerini dinleyenler umuda yürüdü…

    Hasta yatağında dahi zulüm gördüğü toprakları merak eden “Pir”

    Söylediklerinde hep özgürlük, hasret ve bir ümit besleyen Hozan Dilgeş, 15’inde alıyor sazı eline. Saz çalan babasından etkilenmiş olabileceğini düşünüyor. Gurbet yollarına erken düşen ve gerçekten sanatına sevdalanan sanatçı, yaşadığı sağlık sorunlarına rağmen Avrupa’yı gezerek müziğini icra etmekten hiç vazgeçmiyor. İnatçıydı, ablasının tabiriyle ateş gibi bir çocuktu aslında Hozan Dilgeş. İlk sahnesine Nusaybin’de çıkan ve gerçekten kalabalıktan haz aldığını dile getiren sanatçı, halkının söyleyemediklerini söyleyen, katliamlara ve zulümlere başkaldırabilen sözler yazarak gönüllere taht kuran bir isim…

    Sünni bir köyde Ezidi olarak yaşayan ve tüm toprağın sahibinin Ezidiler olmasına rağmen Sünnilerin baskı ve zulmünden kurtulamayan bir çocukluk yaşamış Dilgeş. Aslında toprakta söz sahibi olamamayı yine kendi halkının göç serüvenlerine bağlayan sanatçı, kendi köylerinde azınlık olmanın ne demek olduğunu ta o zamanlar yaşadığını dile getiriyor. Babasının Ezidi kültüründe “Pir” olduğunu ve kendisinin de aynı şekilde “Pir” olduğunu söyleyen Hozan Dilgeş, birçok köye giderek insanların acılı günlerinde dini vecibeleri yerine getirdiklerini söylüyor.

    Ezidî ve Alevîler arasındaki benzerlikler var. Biraz kendinizden bahseder misiniz?

    Ben Nusaybin’in Fıskın köyünde doğdum. Ama benim ailem ve daha da önceki kuşak, yıllar boyunca baskı ve zulüm yüzenden Irak Türkiye arasında sürekli göç etmek zorunda kalmışlar. Yani aslında kökenimiz Irak, ama en son göçte annem ve babam Mardin Nusaybin’e yerleşmiş. Babam da köyde hayvancılıkla uğraşıyordu. Ben 15 yaşına kadar köyde çobanlık yaptım.

    Kaç kardeştiniz?

    Biz 7 erkek, 5 kız kardeştik.

    Aynı zamanda Ezidisiniz ve babanız da pirdi. Ve siz de pirsiniz.

    Evet, babam pirdi, ben de öyle.

    Ezidi Piri olarak babanız neler yapardı?

    Mesela bir Ezidi vefat ettiğinde diğer köylerden gelip babamı çağırırlardı. Babam Ezidi geleneklerine göre cenazeyi kaldırırdı. Ve diğer dini görevlerini yapardı. Biz Ezidi köyünde oturmuyorduk, yaşadığımız köy bir Sünni köyüydü.

    Alevilikte de pirlik var. Ezidilikte de. Ezidî ve Alevîler arasındaki benzerlikler neler?

    Bir çok benzerlikler var. Bunları saymakla bitmez. Ben bir kaç örnek vereyim. Alevilikte de Êzîdîlikte de  kendi dinlerini yaymazlar. Bütün dinlere hoşgörü ile bakarlar. Güneşe dönerek dua etmek her ikisinde de vardı. Alevilikte, Êzîdîlikte saz kutsaldır. Kaderlerimiz ortak. (baskı ve katliamlardan dolayı  ibadetlerimizi hep gizli yapmak zorunda kaldık.) Bu nedenle kaderlerimizin ortak olduğunu düşünüyorum. Güneş, ay ve ateş Êzîdîlik’te olduğu gibi Alevilerde de kutsaldır.  Daha bir çok örnek verebilirim…

    Tekrar köyünüze dönelim. Siz neden bir Sünni köyüne yerleşmişsiniz?

    Aslında köyün tamamı bizimdi. Ama Ezidiler defalarca göç edip geri döndükleri için, Sünniler de bunu fırsat bilip, bizim köyümüze yerleşmişlerdi.

    “KENDİ KÖYÜMÜZDE AZINLIK OLMUŞTUK”

    Sünniler arasında yaşamak zor muydu?

    Zordu zor olmasına ama köy bize aitti. Kendi köyümüzde azınlık olmuştuk. Ne zaman bir tarla veya hayvan yüzünden anlaşmazlık yaşasak, onların istediklerini yapmak zorunda kalıyorduk. Aslında topraklar da hayvanlar da bize aitti. Bütün köy bizim olmasına rağmen yarısı onların sayılıyordu. Bazen hayvanlarımızı bile çalıyorlardı. Biz istesek bile geri vermiyorlardı. Bizi bilerek zor durumda bırakıyorlardı. Aslında bırakıp gitmemiz için uğraşıyorlardı ama biz köyümüzü terk etmedik. Her şeye rağmen orada yaşamak zorundaydık.

    Başka ne tür sorunlar yaşadınız?

    Çok sorun yaşadık, sayması bile zor diyebilirim. Örneğin ağabeyimi Sünni yapmak istediler. “Sünni olursan sana kız veririz” dediler.

    Ağabeyinizin cevabı ne oldu?

    Kabul etmedi. Kimsenin duymasını da istemedi. Bu durumu çevremizden de sakladık.

    Şu anda köydeki durum nedir?

    Aslına bakarsanız hala köyü bizden almak için uğraşıyorlar. Ama biz gerekenleri yaptık ve köyümüzü onlara vermedik. Baskı ve zulümden dolayı ibadetlerimiz hep gizli yapmak zorunda kaldık.

    Êzidi inancına mensup olanların ibadet anlayışları nasıldır?

    Öncelikle çok teşekkür ederim bu soru için. Bana pek sormuyorlardı böyle sorular. Benimle yapılan röportajlarda genel de siyaset ve sanat ile ilgili sorular soruluyordu, sizden bu soruları almak beni mutlu etti ve daha da umutlandırdı… Bizler önce 72 milletin huzur ve mutluluğu için dua ederiz, sonra kendimiz için… Buna rağmen 74 ferman ile karşılaştık… 74 fermana rağmen içimizdeki insan, doğa sevgisi asla azalmadı. Kin, nefret asla yoktur. Ancak baskı ve zulümden dolayı ibadetlerimiz hep gizli yapmak zorunda kaldık.

    Peki, Ezidiler’in ibadetleri neler? Nasıl yerine getiriliyor ibadetler?

    Her dinde olduğu gibi Êzidilerin din konusunda yerine getirmesi gereken önemli ibadetleri arasında namaz kılmak, zekât vermek, oruç tutmak, hacca gitmek vardır. Namaz için Êzidiler günde iki kez; sabah güneş doğarken ve akşam güneş batarken, yüzlerini güneşe dönerler. Güneşe dönerken ayakta durup ellerini bağlar ve dua okurlar.

    Kutsal mekânlarınız nerede? Nasıl hacı oluyorsunuz?

    Ezidilerin kutsal mekânları Irak Laleş Vadisi’nde bulunuyor. Dünya üzerinde yaşayan bütün Êzidiler, her yıl eylül ayında Laleş Vadisi’ni ve özel olarak da Şeyh Adiy’in kabrini ziyaret eder. Bu ziyarette de hac töreni düzenlenir. Hacı olmak için Laleş Vadisi’ni ziyaret eden Ezidiler, bu törende kurbanlar keser, def eşliğinde dini ritüelleri uygular ve ilahiler söylerler… Böylece “hacı” olurlar.

    Bir tören eşliğinde mi oluyor bunlar?

    Tabii ki. Genel de törenleri yönetenler Koçekler ve kavallardır.

    Kaç kutsal kitabınız var?

    Ezidilerin Meshaf Reş ve Kitab el Celve adında iki kutsal kitabı var.  Meshaf Reş 15’inci yüzyılda yazılmıştır. Aynı zamanda “Kara Kitap” olarak da adlandırılır. Kürtçesi Mishefa Reş’tir. Ezidilik inancına göre, tanrı Siyah Dağ’a indiğinde Siyah Kitap doğmuştur. Meshaf Reş’de Ezidiler için yapılacaklar yazılmıştır.

    Peki, Kitab el Celve?

    Kitab el Celve ise daha derin konuları barındırır. Daha geniş bir zaman diliminde yazılmış ve Ezidiler’i bilgilendiren bir kitaptır.

    Bu kitabın sadece Ezidiler tarafında okunduğunu biliyorum, yanılıyor muyum?

    Evet. Doğru biliyorsunuz. Bu kitabın içinde bu kitabın sadece Ezidiler tarafından okunması gerektiği ve yabancıların eline geçmemesi gerektiği söylenir. Kitap, beş bölümden oluşur.

    Özgür UTUŞ/İSTANBUL

  • ‘Alevilikte hakka uğurlamada Kuran yoktur; üç telli saz çalınır deyiş okunur’-VİDEO

    ‘Alevilikte hakka uğurlamada Kuran yoktur; üç telli saz çalınır deyiş okunur’-VİDEO

    PİRHA -Alevilikte hakka yürüme erkanına ilişkin konuşan Celal Abbas Ocağı dedelerinden Zeynel Batar, günümüzle ile geçmişteki ritüelleri karşılaştırarak, “Şu anda bizim eski hakka uğurlama erkanına göre cenazelerimiz kaldırılmıyor. Baskı altında kaldırıyoruz. Korkuyoruz. Bir şey yaptığımız zaman bize karşı geliyorlar” dedi.

    Alevi yol erkanını sürdüren, cemleri yürüten ve Dersim’de yaşayan Celal Abbas Ocağı dedelerinden Zeynel Batar Alevilikte hakka uğurlama erkanına ilişkin Pir Haber Ajansı’na konuştu.

    Hakka uğurlama erkanını hala eski kültüre göre yaptığını kaydeden Batar, “Benim dışımda kimse bunu yapmıyor. Biliyorlar belki de çekinerek yapmıyorlar, onu biliyorum. Biz eskilerde cenazemizi morga götürmüyorduk. Akşam vefat ettiği zaman evde bırakıyorduk, sabah vefat ettiği zaman yine evde bırakıyorduk. Onun üstüne çıra yakıyorduk, çıracı orada görev yapıyordu, hizmet ona aitti. Cenazeyi dışarı çıkarana kadar çıra yanıyordu. Akşam da zaten vefat ettiği zaman, sabaha kadar yanıyordu” dedi.

    “ÇIRA BİZİM YAS IŞIĞIMIZDIR”

    Alevilikte bir can vefat ettiğinde onu hakka uğurlarken akşamdan sabaha kadar çıra yakıldığını belirten Batar Alevilikte hakka uğurlamada yakılan çıranın Alevi inancındaki önemine ve cenaze ritüellerine ilişkin şunları ifade etti:

    “Çıra ahiret ışığıdır, dünyanın, Allah’ın, Peygamberin, İmam Hüseyin’in nurudur. Çünkü Allahın nuru insanda tecelli etmiş olduğu için o çıra bizim yas ışığımızdır. Hem bu dünyanın hem ahiretin. Çıra sabaha kadar yanar. Sabahleyin güneş doğduğu zaman o çırayı söndürüyorduk. O ışık sır oluyordu ve biz yeni bir ışıkla aydınlanıyorduk. Cenazeyi ondan sonra dışarı çıkarıp sabaha kadar üzerinde üç telli Kur-an ile beyitler, ilahiler okuyorduk. Cenaze dışarı çıkarıldığı zaman yine dışarıda sazlı sözlü çalıp söylüyorduk. Hocalar yıkıyordu, biz çalıp söylüyorduk. Cenaze yıkandıktan ve kefene sarıldıktan sonra biz dede olarak hocayla beraber ilahi tutuyorduk, 12 İmam ehli beyitleri zikir ediyorduk. Ondan sonra helallik alınıyordu.”

    “ALEVİLİKTE HAKKA UĞURLAMADA KURAN OKUNMAZ”

    Hakka uğurlama sırasında Kuran’ın okunup  cenaze namazı kılınmasına tepki gösteren Batar şunları kaydetti:

    “Bizde Kuran yoktu. Bizde cenaze kaldıran dede olması lazım. Dede; cem ceme, can cana, cemal cemale karşılıklı ibadet etmeli. Ama maalesef bizim şu anki Alevi toplumu hakka uğurlamada hala Kuran okuyor ve hala o toplumu kendi arkasına alıp, Allah’ın nurunu söndürüyorlar. Allah’ın nurunu arkana alamazsın. Can cana, cemal cemale olman lazım. Kaldı ki bunu hala yapıyorlar. Ve bazı yerlerde biz cemal cemale yaptığımız zaman bize bilmeyen, aklı ermeyen insanlar tepki gösteriyor. “Neden bunu yapıyorsunuz?” diyorlar. Biz kendisine detaylı anlatıyoruz, durum budur ama onlar gene de karşı çıkıyorlar.”

    “BÜTÜN ALEVİ BÖLGELERİNE İMAM GÖNDERDİLER”

    Günümüzde Alevilikte hakka uğurlamanın eskideki gibi yapılmadığına Sünni inancından etkilendiğine dikkat çeken Batar, “Cenazelerimiz eski hakka uğurlama erkanına göre kaldırılmıyor. Baskı altında kalmış gibiyiz. Korkuyoruz. Bir şey yaptığımız zaman cemaat bize karşı geliyor. Özellikle Alevilikte bunun olmaması lazım ama oluyor. Bizde eskiden Kuran yoktu mesela. Bu Kuran ne zaman geldi? Yavuz döneminde, Emeviler’in sürdürmüş olduğu geleneği getirip biz Alevilere mal ettiler. Bütün Alevi bölgelerine hocaları ve cami imamlarını göndermişler. Bütün Alevileri Sunnileştirmek için çaba harcamışlar ve Kuranı öğretmişler” dedi.

    “ALEVİLİKTE HAKKA UĞURLAMA ÜÇ TELLİ SAZ İLE YAPILIRDI”

    Alevilikte hakka uğurlamada cenazenin başında üç telli sazın çalındığını ve asıl canlı Kuran’ın o olduğunu belirten Celal Abbas Ocağı dedelerinden Zeynel Batar sözlerini şöyle tamamladı:

    “Aslında asıl Kuran bizim çaldığımız üç teli sazdır. Hz. Ali’nin kendisi demiş ki “Bu canlı kitabi Kurandır, canlı kuran benim, Kuran bendedir.” Ve o Ali’nin bütün gizli vasıflarının hepsi 7 tane ulu ozan da tekmil edip gelmiştir ve bize intikal etmiştir. Asıl Kuran o Kurandır. Kitabi Kuran değildir. Kitabi Kuran öğütten, nasihatten bahsediyor, doğruluktan bahsediyor. Kaldı ki bütün ümmet o Kuran’a da uymuyor. Kuran’ın içinde olan doğru yönlere uymuyor. Kuran diyor ki mesela haram yeme, zina etme, kimsenin hakkını yeme, kul hakkı yeme, kimseye zarar verme. Evlilik bir tanedir, iki tane evlilik değildir. Birisiyle evleneceksin sonuna kadar. Ama kaldı ki bu da yok ve Kuran’a uyma da yok. Kuran diriler için gelmiştir, ölüler için değil. Ölüler için telli sazdır, üç telli Kurandır, ayettir. Bizim Alevi toplumu kendi kültürünü, kendi yol erkanını bırakmıştır. Ama doğrusu budur. Ancak bir çiçekle bahar olmuyor. Bir ben ile iş olmuyor ki. Kaç tane dede varsa hepsi aynı uygulamayı yapmış olsa el ele verseler aynı eski tarikatımız, eski geleneklerimiz, bütün cenaze erkanlarımız o şekilde devam eder.”

    PİRHA/DERSİM

  • Maraş Katliamı tanığı Polat: Bir yumurtanın yarısını paylaşıp yedikleri komşuları öldürdü-VİDEO

    Maraş Katliamı tanığı Polat: Bir yumurtanın yarısını paylaşıp yedikleri komşuları öldürdü-VİDEO

    PİRHA- Maraş, 1978…Sokaklar yangın yeri. Tüm ayrıntılarıyla organize edilmiş, siyasilerce desteklenen vahşi nedensiz bir saldırı. Hiç bir şeyden haberi olmayan Aleviler en yakın komşusundan gelen ihanetle vahşice katledildiler. Genç, yaşlı, kadın, erkek, çocuk, bebek…Zulüm Maraş’taydı. Katliamın tanıklarından Sevim Polat, 40 yıl önce yaşadıklarını PİRHA’ya anlattı. 

    İnsanların yakıldığı, parçalandığı; çocukların tekmelerle yuvarlandığı, hatta anne karnındaki bebeklerin bile kurşunlandığı bir katliam. Türkiye tarihinde yaşanan ne ilk ne de son vahşet Maraş Katliamı.

    Maraş, 1978, sokaklar yangın yeri. Tüm ayrıntılarıyla organize edilmiş, siyasilerce desteklenen kalleş ve nedensiz bir saldırı. Hiç bir şeyden haberi olmayan Aleviler en yakın komşusundan gelen ihanetle vahşice katledildiler. Genç, yaşlı, kadın, erkek, çocuk, bebek… Yürekleri dağlayan acılar… Ölüm, alevler, yıkım, sürgün, şiddet, yağma, ihanet, korku… Zulüm Maraş’taydı. Canlarını kurtarabilenler şanslıydı. Zira evleri, malı, mülkü talan edilmeyen bir Alevi kalmamıştı Maraş’ta.

    Pek çok alanda, siyasilerin beslenebileceği unsurlar yaratabilmek için iki kutuplu bir toplum hedeflenmiştir. Kin ve nefret tohumları ekilerek hep bir kesim hedef gösterilmiş; ötekileştirilip, sindirilmeye çalışılmıştır. Alevi-Sünni, sağ-sol en çok kullanılan ayrımlar olmuştur. İşte hedeflenen bu kutuplaştırmanın ne kadar ileriye gidebileceğinin en çarpıcı örneklerinden biridir Sevim Polat’ın yaşadıkları. Komşu komşuyu kesmiş, çocuk yaşlı demeden kıyım gerçekleşmiştir. Aslında tüm dinlerin barış, sevgi ve kardeşliği öğütlediği bu dünyada neden din bir saldırı aracı olmuştur? Tek bir sebebi vardır aslında, cehalet! Bir halkın kışkırtıcı söylemler, provokatif planlar ile gözü kapalı bir şekilde gerçekleştirebildiği bu vahşet, cehaletin ne denli tehlikeli ve kullanıma açık olduğunu gözler önüne seriyor. Sevim Polat’ın da işaret ettiği gibi, cehalet bu çirkin lekenin, bu korkunç kıyımın baş aktörüdür.

    Cenazelerini kaldırmak için toplanan metanetli kalabalığa tarifi imkansız acılar yaşatmak için tüm caniliğiyle örgütlenen bir güruhun saldırısıyla başlıyor bu kara vahşet. Olaydan habersiz olan Alevileri tamamen hazırlıksız yakalamak amaçlandığı için tüm çalışmalar gizli yapılmıştı. Bir anda cenazede taşlı, sopalı grubun saldırısına uğradılar. Saldırıdan kurtulanlar Yörükselim’e götürüldü. Dışarıda kıyım tüm sıcaklığıyla cereyan etmekteydi. Bu yaşananların ağır bilançosu çok sonra öğrenilecekti.

    “KIZILBAŞIN BİRİ EKMEK SANDIĞIN İÇİNDE”

    Sevim Polat ve ailesi o kadar büyük bir savaş, tehdit içinde ki; kendi kardeşlerine, kendi evlatlarına ulaşabilmek için birkaç gün beklemek zorunda kalıyorlar. Çocuklarının canını korumaya çalışan babası için “Kızılbaşı öldürün” naraları duyuluyor. Nasıl bir çaresizlik, nasıl bir yangın yeri? Malını, mülkünü tüm mağdurlar unutmak zorunda kaldı. İnsan kendini, kendi kanını canını zor kurtarabilmişken yıllarca uğraşıp didinip yaptığı malını, mülkünü önemsemiyor tabii. Ama yaşamak, sadece yaşamak için harcanan bunca emek, rızk ne uğruna hiç oluyor? Neye güvenerek hayata tutunulabilir ki bunlardan sonra?

    Sevim Polat’ın akrabalarını, aşını, ekmeğini paylaştığı komşuları sırtından vuruyor; “Kızılbaşın biri ekmek sandığının içinde.” İnsanlığın durduğu, hayret verici bir nokta. En acısı belki de en yakınından en beklemediğinden gelen bir saldırı olsa gerek. Sadece komşularıyla sınırlı değil tabi bu ihanet. “Bir şehrin yüzde ellisi işin içinde” diyor Sevim Polat. Bu, korkunç bir tablo. Kin ve nefretle örülmüş korkunç bir vahşet.

    GÜNAHLAR TOPLUCA İŞLENDİ

    Sevim Polat ile akrabalarının olduğu evden bir tek beş aylık bebeği ile sağ çıkan kuzeni, katliamdan sonra davayı takip etmek için Maraş’ta bulunuyorlar. Baltayla kocasını öldüren cani hala sokakta elini kolunu sallayarak dolaşıyor. Bir insanın bundan utanmamasının tek sebebi bu günahın topluca işlenmesi olsa gerek.

    Vicdanı rahat etmeyen bir kayınvalide damadını ifşa ediyor, bu olaylardan sonra. Damadının evinde bir ev dolusu caninin silahlandığına, örgütlendiğine şahit oluyor. Kim bilir duymadığımız, günümüze ulaşmayan, gizli kalmış daha nice toplantılar yapılmıştır?

    Sevim Polat aslında bu cahil halkın bir maşa olduğu kanaatinde. Kimse ne yaptığını, niye yaptığını bilmiyordu. Ama olan oldu, yürekler dağlandı kor ateşlerle. “Böyle cahil insanların kurbanı olduk” diyor Sevim Polat. Barış ile gittiğin insanlar gün geliyor sana savaş açabiliyorlar. Dün yardımını aldıkları bir aileye, kimseye hiçbir zararı dokunmadığı halde, ertesi gün taşla, benzinle, odunla, baltayla saldırıyorlar.

    MARAŞ BİR VAHŞET ZİNDANI; GİRİŞ YOK, ÇIKIŞ YOK

    Sevim Polat’ın anlattıklarında polislerin ortadan tamamen kaybolduğunu görüyoruz. “İlk gelen asker üç hilal bayraklarını cemselerinin üstüne takıp, onlar da Alevilerin üstüne yürüdü.” Askerin ilk etapta saldırının yanında yer alması cani hareketi daha da yüreklendirdi. İş işten geçtikten sonra, olan olduktan sonra ise askerin “yardıma geldiğini” görüyoruz.

    Kurandan ayet okuyamayanları diri diri kireç kuyularına atıyorlar. Sevim Polat’ın bu utanç kuyularından geçen, Kuran’ı hatmeden bir hacı olan akrabasını daha iyi bir Kuran bilgisi olduğu için yine kireç kuyusuna atmakla tehdit ediyorlar.

    Bu katliamı bizzat yaşamış olan, 9 akrabası öldürülen gencecik bir kız o dönem Sevim Polat. Öldürülen öğretmen Hacı Çolak’ın akrabası. Neleri geride bırakmak zorunda kaldıklarını, ne koşullarda canlarını kurtarabildiklerini, Alevilerin yaşadığı ihaneti, onlara yapılan insanlık dışı muameleyi tüm çıplaklığıyla anlatıyor.

    İsterseniz olayların başına dönelim. 2 öğretmenin öldürülmesi ve sonra gelişen olaylar. Aynı zamanda öldürülen öğretmenlerden Hacı Çolak akrabanız.

    Olayı başından anlatmam gerekirse; biz Maraş’ta kimseye zararı olmayan, kendi halinde, onlara nazaran biraz medeni yaşıyorduk galiba. Hiç fark etmedik yani nasıl hazırlandılar, bu olay nasıl gelişti. Demek ki içimizden bir kişi şüphelenmedi, biri fark etseydi birbirimize haber verirdik zincirleme. Bu olay da doğmazdı. 2 öğretmen öldürülmüştü. Öldürülen öğretmenlerden bir tanesi çok yakın akrabamızdı. Biz evden onun cenazesine gittik. Yani bir cenaze haberi duyduğunuz zaman evi emniyete alayım, bir hazırlık yapayım diye çıkmazsınız. Zaten annemle babam Almanya’da çalışan işçilerdi. Henüz 2 sene olmuştu döneli. Kardeşlerim küçük. Evin en büyüğü benim. Bir akşam annemin kuzeni, “Hacı Çolak vurulmuş” diye haber verdi. Hava kararmak üzereydi. Annem panikle hazırlandı. O arada bana öldüğünü söyledi. Annemi, “yaralı” diyerek götürdü.

    O zaman kaç yaşındaydınız?

    Ben de 20 yaşında genç kızım. Ben de üzüldüm tabii. Onların peşine takıldım. Evde de küçük kardeşlerimin hepsini bıraktık, geri döneceğiz ya cenazeden evimize. Gittik Yörükselim Mahallesi’nde devlet hastanesine. Hastanenin önü kalabalık, gençler ateş yakmış. Orada bekledik. Öldüklerini haber aldık. Ondan sonra cenazeyi götürmek için Maraş Ulu Cami’ye götürdük. Ulu Cami’nin önünde kıyamet koptu. Yani evlerin pencerelerinden tüpler, taşlar, kiremitler, sopalar, sokak aralarından sürüyle insanlar, bir anda neye uğradığımızı şaşırdık, cenazeyi kaçırdılar. O esnada aile birbirini göremez oldu. Kıyamet koptu. O esnada askeri cemseler geldi. Askeri cemseler bizi aldı Yörükselim’e, Alevi mahallesine götürdü. Yine bizim düşüncemiz “o an siyasi bir tavır takındılar, bir olay patladı ama ertesi gün herkes evine dağılacak, bu olay bitecek” diye düşünüyorsunuz. Ama öyle olmadı. Biz gittiğimiz yerde kaldık. Evimize de gidemedik. Kimse bir yere kımıldayamadı.

    Ya kardeşleriniz, onları evde bıraktığınızı belirtmiştiniz?

    Gelen duyumlar; her mahallede evlerin yakıldığı, insanların öldürüldüğü ama her sokakta bir insan sürüsü akıyor. Bu kadar insanın nereden geldiğini de algılayamıyorsunuz. İşte önceden yapılan hazırlıklar. Sonra 3 gün biz eve gidemedik. Orada benim 3 küçük, onlardan büyük olan yani benden birkaç yaş küçük olan 2 kardeşim bir şekilde gelmişti. Diğer kardeşlerim evde kalmışlardı. Babam bir şekilde saklana saklana gitti yani “öldürdüler mi, evi yaktılar mı ?” diye. Eve yaklaştığında babamı koymamışlar, bir asker engel olmuş. İşte oradan saldırmışlar “Kızılbaş’ı öldürün”. Daha ev yanmamış ama asker müdahale etmiş “eğer yaklaşırsanız hepinizi tararım diye”. Babam geri eve döndü. Babam döner dönmez eve saldırıyorlar, evi yakıyorlar. Yani yakmıyorlar; bitişik nizamda müstakildi ev, bitişiğimizdeki Sünni olduğu için, Maraş’ın yerlisi olduğu için, onun evine intikal eder diye bizim eşyalarımızı yağmalıyorlar, dışarı çıkarıp bir kısmını götüremediklerini yakıyorlar. Kardeşlerimi bitişik komşu alıyor, saklıyor, bildiğiniz sandığa saklıyor.

    “KIZILBAŞ’I ÖLDÜRÜN”

    Kardeşlerinizin o ailede olduğunu fark etmiyorlar mı?

    O arada, işte onların evlerine hücum ediyorlar; “Açın, çocukları verin, asacağız, keseceğiz” diye. Kadın ikna ediyor, onları inandırıyor; “askere teslim ettim, bende çocuk yok” diye. Birkaç gün sonra, İstanbul’dan akrabamız vardı, astsubay, o bir askeri cemseyle bizi merak edip gelmişti. Onunla birlikte ben cipin içine saklanarak, o resmi kıyafetle, eve gittik. Yani evi izah etmek istiyorum da çok zor. Bin tane insanı evin içine sokarsın, ancak o hale gelir. Kardeşlerimi sordum; komşu “bana askeriyeye teslim ettim diyor”, inanmıyorsunuz tabii.

    Kardeşleriniz nerede bu arada? Nerede buldunuz?

    Ben Maraş Kız Öğretmen Lisesi mezunuyum. Öğretmen okulu karargâh olmuş. Askerin bizi karargâh diye götürdüğü, benim okuduğum okul. Orada kardeşlerimi buldum. Sınıflara evleri yakılan, birbirini kaybeden insanları yerleştirmişler. Orada biz birbirimizi bulduk. Artık eşyaları, evi çok önemsemedik, can kaybımız olmadı diye.

    Bir şeyi özellikle söylemek istiyorum; bu öldürülen akrabalarımız bizi ziyarete geldiklerinde hep “siz bu mahallede, bu semtte çok yalnızsınız, bizim öyle iyi komşularımız var ki biz bir yumurtanın yarısını paylaşıp yiyoruz” derlerdi. Öyle diyen komşuları bunları öldürüyor. Hatta bir tanesi bir komşusuna güveniyor, evine saklanıyor. Eskiden ekmek sandıkları olurdu; yuvarlak yufka ekmek koyarlardı, onun içine saklanıyor. O eve akın eden kalabalık belki düşünüp bulamayacaktı. Kadın bağırıyor “Kızılbaş’ın biri ekmek sandığının içinde” diye.

    Kızılbaş ekmek sandığının içinde deyip yakalattıran o komşunuza daha sonra ne oldu?

    Onlara hiçbir şey olmadı; yani şu an, bir kere Maraş’ın yüzde 50’si bu işin içinde. Ben yaşadıklarımı anlatmak istedim size. Başına dönerseniz, çok iyi organize edilmiş bir şeydi bu. Bu işin içinde öğretmenler var, cami hocaları var, mahalle bakkalları var, pastaneler var, postaneler var, aklınıza gelen bütün kurumlar vardı. Fakat çok iyi hazırlanmıştı bu. Kimse anlamadı. Milli piyangocular, az evvel size Sümerbank’ta çalışan birini söyledim. Biz olaydan sonra 2 oda bir yer tuttuk. Sokakta kaldık. Sağ olsun, çok yardım edip evinde barındıranlar oldu.

    Siz bu katliamları yapanlarla hiç karşılaşmadınız mı?

    Yani çok acı yaşandı. Onlardan, katillerden birkaçını biz yakalattık. Tesadüfen yakalattık. İçlerinden bir tek annemin kuzeni o evden sağ çıkmıştı, 5 aylık bebeği vardı. Olaydan sonra biz davaları takip etmek için bir ev kiraladık, orada beraber kaldık. Bebeğin ihtiyacını almak için çarşıya indiğimizde tesadüfen kocasını baltayla öldüren adamı gördü yolda, Maraş Belediyesi’nin önünde. Karslı komşusu, onu yakalattık. Sümerbank’ta çalışıyormuş bir tane daha, onu gittik oradan aldırdık. Yani ne kadar yattılar onu bilemiyorum tabii ki, yatmadılar da.

    Katliamları yapanlar arasında komşularınız da var. Başka hatırladığınız benzer olaylar var mı?

    Tabii ki… Bu zarar ziyan tespit için de şehri terk edemiyorsunuz, bekliyorsunuz. O süre içinde bize sürekli, her gün kucağında bebekle bir hanım geliyor, hiç konuşmadan gidiyor. Sonra bir gün geldi; “kapıyı, pencereyi kapatın” dedi, “ben size bir şey söyleyeceğim, bir daha da gelmeyeceğim”. “Sizin akrabanızın evine giren, o insanları o eve götüren benim damadımdı” dedi. Kadın Alevi Adanalı, kızı Maraş’ın yerlisinden birini seviyor, ikna edemiyor, evleniyor. Bu bir gün kızını özlüyor, gidiyor kızı yok evde ama evin içinde oturacak değil, ayakta duracak yer yok, insan dolu. Damadına diyor ki “bu ne, kız nerede?” Kızı, diyor “köye gönderdim hava alsın diye çocukla birlikte, ben de tarlalara işçi getirdim, amele getirdim, para kazanacağım” diyor.

    “MARAŞ’I GAVURLAR BASTI, GELİN ÖLDÜRÜN”

    Yani katliam için adam mı getirmiş? Katliamdan günler öncesi hazırlıklar yapıldığını gösteriyor bu durum.

    Ever. Adam toplamış, bunları kimse anlamadı. Bir kere ben okurken, birkaç günlük olay değildi bu organizasyon. Ben mezun olmuştum olay patladığında, ben okurken bütün evlerimizin, bizim takip edildiğimizi biz sonradan öğrendik. Sınıfta öğretmenlerin ders arasında mezheplerden bahsetmesi, Alevi’si var, Sünni’si var derken, ben de çok iyi hatırlıyorum parmağımı kaldırıp “evet ben de Aleviyim hocam, gurur duyarım Aleviliğimden” demiştim. Bunlar ifşa etmek için kurulan bir tuzakmış ama parçaları sonradan koyuyorsunuz yerine.

    Dışarıdan gelen halk genel olarak Maraş’ın dağlık köylerinden, yani çok cahil insanlar.

    Evet. Yörükselim Mahallesi’nde bunlar Maraş’ın dağlık köylerinde, yani çok cahil insanlar, insan da demeye dilim varmıyor da artık demek zorundayım. Köyleri geziyorlar, diyorlar ki “Maraş’ı gavurlar bastı, gelin öldürün, eşyalarına evlerine oturun”. İki kardeş Yörükselim’de iki katlı evdeki insanları öldürüyorlar, yerleşecekler ama iki kardeş kavga ediyor. Biri diyor “üst kat benim”, öbürü “hayır ben daha çok gavur öldürdüm, üst kat benim.” Bunlar birbirine girince komşular şikayet ediyorlar. Tabii o zaman sıkıyönetim ilan edildiği için askeriye geliyor. Gidiyor, “durum ne diyor”, “böyle böyle komutanım ben gavuru daha çok öldürdüm, üst katta oturmak istiyorum ama ağabeyim alt katı veriyor bana” diyor.  “Gelin” diyor, “Ben size tapusunu vereceğim”, getirdi dedi “bakın ben de bunları getirdim size, tapu vermeye getirdim bunları.” Böyle insanlar vardı yani katledenlerin içinde. Organizasyonu yapanlar başkaları. Kullanılan da cahil, ne yaptığını bilmeyen, böyle yaratıklardı. Ondan sonra ne oldu, onlar yattı mı yatmadı mı? Yatmadı kimse zaten de, böyle cahil insanların kurbanı olduk.

    “BAYRAMLARDA HEPSİ EVİMİZE GELİP GİDEN İNSANLARDI”

    Yaşadığınız mahallede tek Alevi eviydiniz. Sizin orada, hiç komşularınızla herhangi bir sorun yaşıyor muydunuz? Yani buna dönük ufak da olsa

    Hayır, hayır hayır! Hiç, hiç hiç olmadı. Yalnız şu öldürülen öğretmenlerden Hacı Çolak’ın kayınbabası babamın dayısıydı. Bitişik oturuyorduk. Oturduğum semtin ilkokulunda müdürdü. 12 Şubat İlkokulu’nun müdürüydü. Onu herkes bilirdi; çok aydın, Atatürkçü, ilerici bir insandı, solcuydu. Onu biliyorlardı. Yani o olaydan 1-2 sene evvel İzmir’e taşınmıştı. Onun ayağına birkaç kez çelme takıp otobüs duraklarında düşürmüşlerdi. O İzmir’e taşınmıştı. Hacı Çolak da evlendikten sonra Maraş’a yerleşti. Mersin’de yaşayan biriydi. Yani Maraş’ı tanımayan bilmeyen bir öğretmen. Daha birkaç senelik evli, 3-4 yaşında çocuğu vardı. O nedenle bizim onunla akraba olduğumuzu biliyorlardı. Hiçbir komşu bizi incitmezdi. Mahallenin bakkalı sermayesi kalmadığı zaman babama haber gönderip para isteyen bir adamdı. Bayramlarda hepsi evimize gelip giden insanlardı, çok sayıyorlardı seviyorlardı ama nasıl oldu onu çözemedik.

    “ZATEN POLİSİN MÜDAHALESİNİ HİÇ GÖRMEDİK”

    Devletin tutumu nasıl oldu? Mesela bu şehirde polis de vardı, en azından polis müdahale etti mi?

    Evet, şimdi bu soru çok güzel oldu. Unuttuğum şeyleri hatırlatıyorsunuz bana. Zaten polisin müdahalesini hiç görmedik; polis görmedik biz. Askeriyede ilk gelen asker de eşlik etti. İlk gelen asker üç hilal bayraklarını cemselerinin üstüne takıp, onlar da Alevilerin üstüne yürüdü. Onun için zaten katliam çok oldu. Yani belki ilk etapta o furya, cahil insanlar kullanılacaktı bitecekti. Askeriyeden de kuvvet alınca organizasyon daha da büyüdü. Sonra Kayseri komandoları geldi, böyle 5-6 gün sonra. Kayseri komandoları işimize yaradı.

    5-6 gün çok uzun bir süre. Onların oraya geç yollanmasının bir sebebi var mı?

    Tabii vardır. Organizasyon nereden geliyorsa, onlar göndermemiştir. Zaten bizi koruma amaçlı gelecek insanlar, Maraş’a nereden giriş varsa her tarafı kapatmışlardı. Benim amcam, bir de bu öldürülen kuzenimin babası Elbistan’dan merak edip yola çıkıyorlar. Elbistan’la Maraş arasında Tekir diye bir yer vardı şimdi ilçe olmuş orası, orada kireç kuyuları açmışlardı. Yolda her gelen Alevi’yi sorguya çekiyorlar; Kuran’dan ayetler soruyorlar, bilmeyeni kireç kuyusuna atıyorlar. Şimdi kuzenimin babası da ciddi Kuran’ı hatmetmiş bir hacı. Aleviydi, ama hacıydı, Kuran’ı da çok iyi bilirdi. Bu onlara “Ben size ders vereyim istiyorsanız Kuran’dan” deyince amcama da diyorlar “senin hatırın için seni de affettik, hadi dön yoksa kuyuya atarız.” O Tekir yolunda da bir sürü insanları kuyuya attılar, kimse giremedi. Dışarıdan devlet tarafından da yardım gelmedi.

    Devletin o katliamdan sonra oradaki Alevilere yönelik tutumu hiç değişti mi? Mesela Aleviler devletten herhangi bir destek gördü mü?

    Zarar ziyan tespiti için geldiler. Kimisi zaten canı yanmış, mal mülk aklına gelmedi. Oradan çıkmak isteyenler de 3-5 kuruş alayım gideyim diye onu bekledi. Ben biraz özgür bir genç kızdım, bir gün birisi bana “Maraş merkezde bir düğün salonuna Ankara’dan bakanlar geldi, toplantı yapıyorlar” diye duyurdular. Annem, bir de bir komşumuz vardı. Gittik 3 kadın, salon tamamen dolu. İsimlerini hatırlayamıyorum, epey, o zamanın bakanlarından, Ankara’dan birkaç kişi daha gelmişler. Köşede oturuyoruz. Hepsi Alevileri suçlayarak konuştu. İşte sırayla “niye böyle yapıyorsunuz, niye kışkırtıyorsunuz, niye olay yaratıyorsunuz, niye kardeşçe barışık yaşamasını bilmiyorsunuz?” Ben de oturduğum yerde bağırdım. Orada bakanlardan birisi “genç kızımızın adını yazın, sırası gelince o da konuşsun” dedi. Ben “okulda tahta sırasına mı, sözlüye mi kalkacağım da benim ismimi yazıyorsunuz. Buraya niçin geldiniz? Suçlamaya geldiyseniz zaten biz yeteri kadar yaşadık. Sizin bize gereğiniz yok” dedim, ben salonu terk ettim. Yani manevi bir destek görmedi kimse. İşte o zarar ziyan tespitinden alabilenler şehri terk etti.

    Özgür UTUŞ-HABER
    Murat DEMİR-KAMERA

     

  • ‘Çocuk kitabında Hızır’ın tacizci gösterilmesi inancımıza yönelik nefret suçudur’-VİDEO

    ‘Çocuk kitabında Hızır’ın tacizci gösterilmesi inancımıza yönelik nefret suçudur’-VİDEO

    PİRHA – Çocuk kitabı olarak yazılan ‘Keloğlan Ak Ülkede’ kitabında Hızır adında bir karakterin masal kahramanı kız çocuğuna cinsel istismarda bulunması ve çocuğun hamile kalması konusunun işlenmesine tepki çekti. Demokratik Alevi Derneği Adana Şube Eş Başkanı Zeynel Kete, “Alevi toplumunu  kültürel kodlarıyla birlikte bir bütün olarak çarmıha germeye çalışıyorlar” dedi.

    Çocuk kitabı olarak yazılan ‘Keloğlan Ak Ülkede’ kitabında Hızır adında bir karakterin masal kahramanı kız çocuğuna cinsel istismarda bulunması ve çocuğun hamile kalması konusunun işlenmesine tepkiler sürüyor.

    Duran Yılmaz imzalı kitapda “Hızır, baygın kızın üstüne, eğri büğrü dişlerini, çarpık suratını göstere göstere, şaşı gözleriyle baka baka yaklaştı. Baygın kızın ırzını lekeledi. Sonra oturdu, kızın başucuna. Onun ayılmasını bekledi. Kız ayılınca da: ‘Bunu ağabeyine söylersen gebe kalırsın,’ diyerek birden yok oldu.’ bölümü kan dondurdu. Küçük çocukların psikolojik olarak etkileneceği metinlerde ‘Artık sen benim karım oldun. Karnında bir erkek çocuğu var. Yakında doğacak” ifadeleri yer alıyor.

    Demokratik Alevi Derneği Adana Şube Eş Başkanı Zeynel Kete, çocuk kitabı olarak yazılan ‘Keloğlan Ak Ülkede’ kitabında Hızır adında bir karakterin masal kahramanı kız çocuğuna cinsel istismarda bulunması konusunun işlenmesini PİRHA’ya değerlendirdi.

    Müfredat programların aynı zamanda tekçi zihniyetlerin kendilerini inşa eden programlar olduğunu belirten Kete, “Bütün sistemler kendi eğitim sistemlerini oluştururken zihinlerde bir inşa sürecine gidiyorlar. Son süreçte keloğlanla beraber gündeme gelen Hızır’ı gerçekten de çok tehlikeli adeta tacizci, tecavüzcü bir şekilde göstermeleri bizi çok derin düşündürmesi lazım” dedi.

    KELOĞLAN ANADOLU’NUN ORTAK DEĞERİ”

    Keloğlan Anadolu’da çok önemli bir karakterdir. Padişahlara, iktidarcı anlayışlara karşı kemaletiyle, duruşuyla esprisi ile onları dile getirmiş, dize getirmiş ikna etmiş bölgenin bütün hakikati zihnini, kendi bünyesinde barındıran bir masumu pak kişiliğidir Keloğlan kişiliği “diyen Zeynel Kete şöyle devam etti:

    “Bunu Keloğlanla dile getirmeleri Anadolu’daki bu kültüre karşı da ciddi bir suçtur. Başta Rehak  Alevi inancı olmak üzere iktidardan uzak olan bu inançlar kendi düşüncelerini, sistematiğini oluştururken Nevrudi zihniyetler tarafından fiziki soykırıma tabi tutulmuş. Rehak Alevi inancı sadece günümüzde değil, birçok imparatorluklar zamanında kültürel ve fiziki soykırıma uğramış. Günümüzde soykırımdan kurtulanlar bu defa kültürel olarak soykırıma tabi tutuluyor.”

    “ALEVİLER TOPLUMSAL OLARAK ÇARMIHA GERİLMEYE ÇALIŞILIYOR”

    Alevi toplumunun kültürel kodlarıyla birlikte bir bütün olarak çarmıha gerilmeye çalışıldığına dikkat çeken Kete, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Alevilik Hızır’sız bırakılmaya çalışılıyor. Hızır’sız bırakılan bir Alevilik üzerinde çok rahatlıkla Şii ve İslami bir hat oluşturulabilir. Birçok İslami ekol Hızır’ı evliya mertebesine getirme anlayışına sahipken bizde böyle değildir. Biraz önce tanımladığım gibidir. Bundan dolayı biz diyoruz ki kesinlikle ve kesinlikle kutsal değerlerimizdir, bizi var eden değerlerimizdir. Sadece bize ait olan değerler değildir. Farklı coğrafyalarla farklı isimlerle adlandırılan bir Hızır kültürü vardır. Özgürlük arayışıdır, Hızır zulmünden kurtuluşun aklıdır.”

    Alevilerin kültürel olarak çarmıha gerilmeye çalışıldığını dile getiren Kete, “Mevcut tekçi zihniyet, müfredat programlarında körpe dinamiklere, masumu pak olan en rahatlıkla hakkı, kemaleti, güzelliği, kendi bünyesinde barındıran bu çocuklara karşı da bir suç işliyor. Bu kitabı o masumu paklar okuyacak ve devlet bu çocukları kendisi gibi gene masumu pak olan bir başkasına karşıda düşman olarak yetiştiriyor. Alevi inancında düşman kavramı yoktur.Bu sorun bizim sorunumuz olmaktan çıkmıştır” diye konuştu.

    “ALEVİ İNANCINA KARŞI NEFRET SUÇU İŞLENİYOR”

    İslamiyet’teki demokratik özü kendisine ilke edinen Müslüman ve Sünni kardeşlerimizin de bunu kendi sorunları olarak görmeleri gerektiğini vurgulayan Kete, “Bu karakterlerle bir toplum ötekileştiriliyor düşman hale getiriliyor. Bizden önce onların buna dur demesi lazım. Ayrıca program olarak burada suç işlenmiştir. Burada bir inanç ötekileştiriliyor, bir inanca karşı bir nefret suçu işleniyor. Hukuki olarak buna karşı çok ciddi boyutta durmak gerektiğine inanıyoruz. Hızır bizim değerimizdir, varoluşta kurtuluşumuzun ismidir” diye konuştu.

    “HIZIR BİZİM DEĞERİMİZ, KURTULUŞUMUZUN İSMİDİR”

    Kete, “Biz diyoruz ki bizi tanımlamasınlar, bizim değerlerimizi erozyona uğratmasınlar. Çünkü bu insanlığa karşı ve insanlığın ortak erdemlerine karşı bir suçtur. Rehak Alevi inancındaki hakikat anlayışı bütün kitabı dinlerdeki hak paydasının ortak ismidir. Bu çerçevede kuranda da, İncilde de, Tevrat’ta da, Zeburda da bir hak paydası vardır. Bu hak paydası kendisini Hızır kültürüyle tanıtmıştır. Bu güne kadar getirmiştir. Bizde Hızır üzerine yemin edilir. Hızır’la ilgili bütün toplumsallık bütün cem-i cevat  Hızır üzerinde inşa edilir. Aynı zamanda bir dardır. Hızır üzerine yemin edilir, sorunlar Hızır aklıyla çözülmeye çalışılır” dedi.

    “TEKÇİ ZİHNİYETE DUR DEMEK GEREK”

    Rehak inancının Alevi inancının toplumsal hafızası olduğunu belirten Kete, “Bu toplumsal hafızaya karşı çok yoğun bir şekilde müfredat programı üzerinden saldırılıyor, biz buna karşı duracağız. Kendi ocaklarımızla, kutsal değerlerimizle bir araya gelip, bundan sonra inadına daha fazla Hızır aklıyla Hızır ismiyle yek olacağız. Ve yine bu zulme karşı ancak bu topluluk Hızır aklıyla kendisini kurtuluşa ve kemalete erdirir. Bu tekçi zihniyet bugün kendisini artık çok düşürmüş gerçekten de çocukları bile karşı karşıya getirip halkları karşı karşıya getiren bir duruma gelmiştir” dedi.

    “HIZIR’LA YEK OLMAK, HIZIR’LA BÜTÜNLEŞMEK GEREK”

    “Bunların özü eğri ve içimizdeki Hızır paşalardan da destek alarak  cemevlerimizin içi Hızırsız bırakılmaya çalışılıyor” diyen Kete sözlerini şöyle tamamladı:

    “Bir Rehak Alevi, ocak mensubu olarak diyorum ki Hızır’la bütünleşilir, Hızır’la yek olunursa, bu tekçi zihniyete karşı gelinir. Bütün canlar, bütün Rehak Alevi mensupları, ahlaki politik bütün güçler, emek, barış, demokrasi mücadelesi veren bütün canlar ve İslamiyet’in demokratik çizgisini savunan bütün Sünni canlarla beraber bu nefret suçuna karşı bu ötekileştirme suçuna karşı bizim kültürel kodlarımızı tacizci ve tecavüzcü olarak gören anlayışa karşı dur demek gerektiğine inanıyorum.”

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

     

  • Bu nasıl ayrımcılık? Sünni köyüne su verildi, Alevi köyüne yok-VİDEO

    Bu nasıl ayrımcılık? Sünni köyüne su verildi, Alevi köyüne yok-VİDEO

    PİRHA-Malatya merkeze bağlı Cumhuriyet Örnekköy’de su sıkıntısı tankerlerle giderilmeye çalışılıyor. Köy sakinlerinden Medet Kılınç, köylerinden AKP’ye oy çıkmadığı için hizmet verilmediğini vurguladı.

    Cumhuriyet Örnekköy, Malatya merkeze bağlı bir Kürt Alevi köyü. Kışın şehirlere göç veren, yazın ise nüfusu artan köyde su ihtiyacı tankerlerle karşılanmaya çalışılıyor. Ayrıca halk kayısı bahçelerini sulamak için de taşıma su kullanıyor.

    “BU YIL ÖRNEKKÖY’E SU VERİLMEDİ”

    Köy sakinlerinden Medet Kılınç, AKP’li Öznur Çalık’ın, Örnekköy’ün var olan su kaynaklarını HES’e sattıktan sonra su sıkıntısının yaşandığını ifade ederek, “İleride Cafana Köyü var, Sünni köyüdür. Burası da Alevi köyü. Su Cafana’dan geri dönüyor. Bu sene dört kez su verildi ama hala Cumhuriyet Örnekköy’üne su verilmedi” dedi. Su verilmeyince kayısı bahçelerinin kurumaya başladığını vurgulayan Kılınç, sondajı olanların sadece ağacı kurutmamak için bir- iki saat su verebildiğini belirtti. Kılınç, bu sıkıntılar yüzünden yurttaşların tarım alanında verdiği emeğin karşılığını alamadığını kaydetti.

    Eski ile karşılaştırıldığında kayısı ile insanların ev, traktör gibi yatırımlar yapabildiğini bunun için de herkesin kayısı dikmeye başladığını söyleyen Kılınç, Çat barajı yapıldıktan sonra durumlarının daha kötüye gittiğini ve bu politikanın yanlış bir politika olduğunu ekledi.

    “AKP’YE OY ÇIKMADIĞI İÇİN HİZMET VERİLMİYOR”

    İnsanların susuzluktan kuruyan ağaçları kesmeye başladığını ve böyle giderse ağaçların kesilmeye devam edeceğini ifade eden Kılınç, köylünün su sıkıntısını gidermek için kendi imkanlarıyla bir pompa ve depo yaptırdığını ancak bu pompalanan suyun da köye yetmediğini kaydetti. Kılınç, şu anki hükümetin kendine siyaseten yakın olan köylere hizmet verdiğini ancak Örnekköy’den AKP’ye oy çıkmadığı için hizmet verilmediğini vurguladı.

    Mustafa YÜKSEL/Suay ABAK
    MALATYA

  • Pir Celal Fırat: Hüseyni duruş Alevice yaşamaktır-VİDEO

    Pir Celal Fırat: Hüseyni duruş Alevice yaşamaktır-VİDEO

    PİRHA – Alevilerin 12 gün boyunca Kerbela’da katledilenler için oruç tutup yas ilan ettikleri Yassı Muharrem ayındayız. Garip Dede Dergahı Başkanı,İmam Rıza Ocağı pirlerinden Celal Fırat, “Biz her gün Şah Hüseyin’e ağlıyoruz. Şah Hüseyin bu halimizi görse ‘Bana niye ağlıyorsunuz kendi halinize ağlayın’ derdi. Bu nedenle biz Hz. Hüseyin’in Yezid’e karşı duruşunu ve söylemlerini örnek almalıyız” dedi.

    Gelenek olarak Kurban Bayramı’ndan yirmi gün sonra tutulan Matem orucunun bugün 2. günü. Kerbela’da şehit edilen 72 kişi için tutulan matem orucu, gün batımında, gösterişsiz bir şekilde açılır. 13. gün ise Aşure verilir. Garip Dede Dergahı Başkanı, İmam Rıza Ocağı pirlerinden Celal Fırat, matem orucuna ilişkin Pir Haber Ajansı’na konuştu.

    “Matem oruçlarında biz de birilerini taklit etme konumuna geldik” diyen Fırat, “Sünni ve Şii dostlarımız Ramazan ayı geldiğinde koltuklarının altına birer tane Kuranı Kerim alıyorlar ev ev dolanıyorlar. Aynısını biz yapmaya başladık. Mahallelerde cemevlerine 10-15 kadın birlikte gelerek koltuk altlarında birer Kuranı Kerim koyuyorlar aynı muhabbeti, aynı olguyu aynı versiyonu insanlara anlatmaya ve insanları aynı çerçeveye getirmeye gayret ediyorlar. Bu doğru bir şey değil” diye konuştu.

    “HZ. HÜSEYİN’İN DURUŞUNU ÖRNEK ALMALIYIZ”

    Fırat, “Biz Kızılbaş Alevileriz. Ancak  birilerine benzemeye çalışanlar Matem oruçlarını sadece ağlama ayı haline getirmeye çalışıyorlar. Böyle bir mantık bir zihniyet var ve bunları da cemevleri yarattı. Oysaki biz Hz. Hüseyin’in Yezid’e karşı vermiş olduğu o duruşu örnek almamız lazım” dedi.

    Kerbelalar günümüzde de etkin bir şekilde yer alıyor ve yaşatılıyor. Ancak biz halen Şah Hüseyin’in niçin başını verdiğini algılamamışız. Bu konu ile ilgili bence herkes özeleştirisini yapmalı. Hz. Hüseyin’in yaşamış olduğu o acıyı kimsenin yaşamamasını temenni ediyoruz. Ama halen her gün katliamlar yaşatılıyor insanlara” diyen Fırat şöyle devam etti:

    “Cemevlerinde her gece muhabbetler ediliyor. Ancak cemevlerinin şu olgudan çıkması lazım. Biz her gün Şah Hüseyin’e ağlıyoruz. Şah Hüseyin bu halimizi, görse ‘Bana niye ağlıyorsunuz kendi halinize ağlayın’ derdi. Bu nedenle biz Hz. Hüseyin’in Yezid’e karşı duruşunu ve söylemlerini örnek almalıyız. Hz. Hüseyin Yezid’e  ‘Onursuz bir şekilde yüz gün yaşayacağıma izzetli bir şekilde bir gün yaşarım. Ve aç kal alçalma’ diyor. Bu anlamda biz bu değerlerde bir şey almalıyız. Aleviler bu Yassı Muharrem ayında bir direnç göstermeli seslerini biraz çıkartmalıdırlar. Cemevlerine gelmelidirler ama başları dik bir şekilde gelmelidirler.”

    “ZALİMLERE VE FİRAVUNLARA KARŞI TEK VÜCUT OLMALIYIZ”

    İnsanların Kerbela’da yaşanan katliama yüreklerinin yandığını ve gözlerinin yaşardığını ifade eden Fırat “İnsani olarak düşündüğümüzde onlara yapılanları hiçbir vicdanın kabul etmeyeceği bir katliam yaşanmıştır. Günümüzde de halen aynı Kerbelalar yaşanıyor ve yaşatılıyor. Bu nedenle bu bizi daha da yakınlaştırmalı yeryüzündeki bütün topluluklarla halklarla bu zalimlere, firavunlara karşı tek vücut olarak karşı durmamız kanısındayım” şeklinde konuştu.

    “HER ALANDA MÜCADELE ETMEK LAZIM”

    Hüseyin’i bir duruşun, gelenek ve göreneklerimizi yalın bir şekilde yaşamak, kimseye benzememek ve Alevice yaşamak olduğunu belirten Fırat, şunları kaydetti:

    “Cemevlerinde mersiyeler okunmasına ve saz çalınmasına yönelik Hz. Hüseyin saz mı çalıyor denilerek çocuklarımızın kafalarını bulandırmaya gayret ediyorlar. Net bir şekilde bunun cevabını vermek lazım. Biz ne Sünni’yiz ne de Şii’yiz biz Aleviyiz. Onlar kendi geleneklerini kendi gibi yaşamalı biz de kendimiz gibi olmalıyız. Ama bugün cemlerimiz fatihalar ile açılıyor ve fatihalar ile kapatılıyor. Değişik değişik emareler cemlere dahil edilmiş durumda. Bu nedenle Hüseyini duruş  hayatın her platformunda olmalıdır. İş hayatında, evimizde ve her alanda mücadele etmek lazım. Aleviliği öz olarak yaşamamız lazım. Kimseye benzemeden ben Aleviyim demek lazım.”

    “BİZ TAŞLARA VE AĞAÇLARA GİDİP DUA EDERDİK”

    Garip Dede Dergahı Başkanı, İmam Rıza Ocağı pirlerinden Celal Fırat son olarak şunları ifade etti:

    “Bizim köylerin çoğu yerinde ziyaretgâhlar vardı. Kimi yerde biz taşlara gidip duamızı verirdik ve kutsaldı bizim için. Aynı şekilde biz gidip bir ağaca dua verip önünde kurbanlar keserdik. Buralara bazen yalın ayak giderdik. Bu nedenle biz bir yere dua edip niyaz edeceksek birilerine benzeşmemize gerek yok. Bir insan bir yerde var ise orası değerlidir. Şu an Garip Dede Dergahındayız sizler bizler olmasak buranın bir içeriği bir anlamı olmaz. Biz inancımızın içini güzel insanlar ile donatmamız lazım.”

    PİRHA/İSTANBUL

  • Türkiye Gazetesi yazarından skandal sözler: Sünni olmayan kafirdir

    Türkiye Gazetesi yazarından skandal sözler: Sünni olmayan kafirdir

    Işıkçılar cemaatine ait İhlas Grubu bünyesindeki Türkiye Gazetesi’nde yer alan bir köşe yazısında, mezhep, inanç ayrımcılığını kışkırtan skandal ifadeler yer aldı.

    Türkiye Gazetesi yazarlarından Osman Ünlü, “İtikadı doğru olan Müslümanlara Ehl-i sünnet vel-cemâ’at veya Sünnî denir.” diyerek başladığı köşe yazısında “İslâm dinini, doğru olarak nereden, hangi âlimlerin kitaplarından öğrenebiliriz?” sorusuna yanıt verirken, “Sünni alimler”in bildirdikleri dışındaki bilgilere inanmayanların “kâfir” olacağını ve “cehenneme gideceğini” iddia etti.

    Sünniliğin dört mezhebe ayrıldığını belirten yazar, “Dört mezhepten birinde bulunmayan kimse, Ehl-i sünnet olmaz.” derken, Sünni olmayanın da ‘kafir’ sayılacağını savundu.

    “SÜNNİ OLMAYANLARIN KAFİR OLDUĞU YAZILIDIR”

    Ünlü’nün yazısındaki o bölümler şöyle:

    “İslâm dininin bildirdiği din bilgileri, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında yazılı olan bilgilerdir. Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri iman ve İslâm bilgileri arasında, manaları açık olan nasslardan yani âyet-i kerimelerden, hadîs-i şeriflerden birine inanmayan Kâfir olur. İnanmadığını gizlerse, buna Münafık denir. Hem gizler, hem de, Müslüman görünerek Müslümanları aldatmaya çalışırsa, buna Zındık denir. Manası açık olmayan nassları yanlış tevil ederek, yanlış inanırsa, kâfir olmaz. Fakat, Ehl-i sünnetin doğru yolundan ayrıldığı için, Cehenneme girecektir.”

    “İtikadı doğru olan Müslümanlara Ehl-i sünnet vel-cemâ’at veya Sünnî denir. Sünnî olanlar, ibadet yapmakta dört mezhebe ayrılmışlardır. Bu dört mezhepte bulunanlar, birbirlerinin Ehl-i sünnet olduklarını bilirler ve birbirlerini severler. Dört mezhepten birinde bulunmayan kimse, Ehl-i sünnet olmaz. Ehl-i sünnet olmayanın da, kâfir veya bidat ehli olacağı, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Mektûbâtında, Dürr-ül-muhtârın Tahtâvî hâşiyesinde, El-besâir li-münkîr-it-tevessül-i bi-ehl-il-mekâbir kitabında vesikaları ile yazılıdır.”

    (HABER MERKEZİ)

  • HDP’nin Alevi vekilleri: Mahkumların inanç hakkı gasp ediliyor

    HDP’nin Alevi vekilleri: Mahkumların inanç hakkı gasp ediliyor

    PİRHA – HDP’nin Alevi Milletvekilleri Zeynel Özen, Ali Kenanoğlu ve Kemal Bülbül, tutuklu bulunan CHP eski milletvekili Eren Erdem’in Alevi dede isteğinin geri çevrilmesine tepki göstererek, Diyanet İşleri Başkanlığı ile Adalet Bakanlığı arasında imzalanan protokol gereği cezaevlerinde sadece İslam’ın Sünni mezhebine hizmet verilip diğer inançlar yok sayılıyor denildi.

    Geçtiğimiz günlerde Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan Eski CHP Milletvekili Eren Erdem inancı gereği cezaevine Alevi dedesi çağırmak istemiş ancak cezaevi yönetimi mevzuata uygun değil ‘imam çağırın’ demesine ilişkin HDP’nin Alevi Milletvekilleri Zeynel Özen, Ali Kenanoğlu ve Kemal Bülbül mecliste basın toplantısı düzenledi.

    Alevi vekiller cezaevlerinde sadece Sünni İslam inancına hizmet verilmesine ve diğer inançların yok sayılmasına tepki gösterdi. Ortak açıklamayı HDP’nin Alevi Milletvekilleri adına HDP İstanbul Milletvekili Zeynel Özen okudu.

    “DİYANETİN VARLIĞI LAİK BİR ÜLKE İÇİN ÇELİŞKİ DEMEK”

    Özen, “10 Şubat 2011 tarihinde Diyanet İşleri Başkanlığı ile Adalet Bakanlığı arasında imzalanan protokolün ardından cezaevlerinde vaizler görev yapmaya başladı. Bu kapsamda görevlendirilen hocalar sadece İslamın Sünni mezhebine hizmet ettikleri için cezaevlerinde başka inançlardan olan tüm mahkumlar görmezden gelinmiştir. Bu anlamda bu toprakların kadim inançlarından birisi olan Alevi inancındaki canların, Sünni mahkumlara sunulduğu gibi kendileri için de talep ettikleri inanç hizmeti mütemadiyen reddedilerek ciddi bir hak ihlali yapılmaktadır. Diyanet’in varlığı zaten başlı başına laik bir ülke için büyük bir çelişki iken, sadece bu kurumu muhatap alıp Alevilerin ve diğer inançlardaki mahkumların varlığının yok sayılması asla kabul edilemez. Şu an Manevi Rehberlik Hizmetleri Birimi ile 360 cezaevinde 75’i kadın olmak üzere 680 din görevlisi tarafından mahkumlara manevi destek hizmeti sunulurken, diğer inançlardaki mahkumların bu ihtiyacının karşılanmasına asla müsaade edilmemektedir” diye konuştu.

    “İNANÇ HAKKI GASBI YENİ BİR KONU DEĞİL”

    “Eski milletvekili Eren Erdem’in talebi ile son günlerde gündem olan ve öncesinde TV10 emekçisi Veli Büyükşahin dahil bir çok mahkum tarafından dile getirilen inanç hakkının gaspı yeni bir konu değildir” diyen Özen şunları kaydetti:

    “Bu hakkın Sünnilere sunulduğu 2011 yılından beri Alevi mahkumların yıllardır böyle bir talebi söz konusudur. Şu an Eren Erdem dahil cezaevlerindeki maalesef Sünni inancın dışındaki binlerce mahkum bu hak gaspının mağdurudur. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Türkiye’de Alevilere ayrımcılık yapıldığına dair verdiği birçok karar ortadayken, bu gibi örneklerle her geçen gün bu ayrımcılıkların alanı genişleyerek devam etmektedir.  Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde de karara bağlanan Alevilerin eşit yurttaşlık hakkı tanınarak, mahkum olan Alevi canlara kendi inançlarını tutukluluk süreçleri içerisinde yaşayabilmelerinin önünün açılması en azından hukuk devleti olduğunu iddia eden bir ülkenin görevidir. Bu anlamda Eren Erdem vesilesiyle tekrar gündem olan bu hak talebinin yerine getirilmesi için yetkilileri sorumlu davranmaya davet ediyoruz.”

    Alevi inancı gereği her Talib’in kendi dahil olduğu ocağın dedesine bağlı olduğunu belirten Özen” “Alevi mahkumlar diyanetin atadığı vaizlerle inançlarının gereğini yerine getiremeyeceği gibi, rastgele görevlendirilen dedelerden ve analardan da bu hizmeti alamayacakları için her mahkumun bağlı bulunduğu ocağın dedeleri ve anaları veya mahkumların kendileri tarafından belirlenen dedelerle ve analarla bu ihtiyaçları yerine getirilmelidir” ifadelerini kullandı.

    “DEVLETİN DİN TANIMLAMASI YAPMASI DOĞRU DEĞİL”

    Özen’den sonra konuşan HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu ise, “Devletin bir din tanımlaması yapması doğru değildir. İnançlar kişilerin kendi beyannamesine bağlıdır. Aleviliğin ne olup ne olmadığı veya korumak, kollamak ne devletin ne Diyanet İşleri Başkanlığının ne de biz siyasetçilerin görevidir. Bu Alevi inancına bağlı insanların beyanına bağlı bir şeydir” dedi.

    “ALEVİ MAHKUMLARIN İNANÇ TALEPLERİ BİR AN ÖNCE KARŞILANMALIDIR”

    “Bu ülkede inanç özgürlüğünden bahsediyorsak ve özellikle dini inancı kendine referans olarak gören iktidarın her fırsatta inançsal atıflarda bulanan, insanların bu konulardaki eğilimlerini dikkate alan hükümet inançların sadece kendilerine ait olmadığını bilmesi gerek” diyen Kenanoğlu, “Bu kadim topraklarda birçok farklı inanç vardır. Dolayısı ile Alevi toplumunun ve Alevi mahkumlarının inançlarının ne olduğunu ne olmadığını tanımlamak ne hükümetin nede Diyanet İşleri Başkanlığının görevidir. Bir an önce bu taleplerin karşılanması gerekiyor. Bu talepler karşılanırken de Diyanet İşleri Başkanlığı ile değil mahkumun kendi talebi doğrultusunda karşılanmalıdır” diye konuştu. (HABER MERKEZİ)

    https://www.facebook.com/cantv.tv/videos/2174720365874660/

     

     

  • Oyuncu Dorman: İktidar kendi Alevisini, Sünnisini yaratmak istiyor-VİDEO

    Oyuncu Dorman: İktidar kendi Alevisini, Sünnisini yaratmak istiyor-VİDEO

    PİRHA-AKP Hükümetinin Alevilere bakış açısını değerlendiren Ankara Sanat Tiyatrosu Oyuncusu ve aynı zamanda Tiyatro Yönetmeni Yeşim Dorman, devletin kendi Alevisini, Sünnisini, Kürt’ünü yaratmak istediğini vurguladı. 

    Ankara Sanat Tiyatrosu Oyuncusu ve aynı zamanda Tiyatro Yönetmeni olan Yeşim Dorman, hükümetin Alevilere bakışını PİRHA’ya değerlendirdi.

    Hükümetin kendi Alevisini yaratmak istediğini ifade eden Dorman, hükümetin sadece Alevilerle kalmayıp kendi Kürt’ünü, kendi Sünnisini de yaratmak istediğini belirtti. 

    “DEVLETİN KURMUŞ OLDUĞU KALIPTAN ÇIKMAYA ÇALIŞIYORUZ”

    “Hepimiz devletin kurmuş olduğu bu kalıptan dışarı çıkmaya çalışıyoruz” diyen Dorman, Aleviliğin hala bir inanç mı, dil mi, din mi, yoksa İslam’ın içinde bir fraksiyon mu olduğuna karar verilemediğini kaydetti. Dorman, şöyle devam etti:

    “Eğer inançsa ben inancımı değiştirebilirim. Ancak anne, babadan Alevi olmak var. O zaman tam inanç da olmuyor. Yani bizim de öğrenmemiz, karar vermemiz gereken şeyler var. Asıl önemli olan ‘Biz neyiz?’ önce onu öğrenmemiz lazım.”

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

  • Ovacıklı Hüseyin, Munzur kıyısında Dersim ağıtları söylüyor-VİDEO

    Ovacıklı Hüseyin, Munzur kıyısında Dersim ağıtları söylüyor-VİDEO

    PİRHA – Ovacıklı Hüseyin, Munzur kıyısında Dersim Katliamı’nda yaşananları 38 ağıtlarıyla dile getiriyor. Dersim’in acılarını anne ve babasından duyduğunu dile getiren Hüseyin, günümüzde yaşananların 38’de yaşananlar kadar kötü olduğunu söylüyor. 

    Dersim Katliamı’nda günlerce kan akan Munzur Suyu’nun kıyısında bugün ağıtlar yakılıyor. O gün yaşanan acılar bugün ağıtlarla toplumda yer ediniyor.

    Munzur’un kıyısında 38’de yaşanan katliam ve sürgünleri; Ovacıklı Hüseyin yaktığı ‘Biye’ ağıdıyla dile döküyor.

    Yaktığı ‘Biye’ ağıdının hikayesini anlatan Hüseyin, “Eski ismi Çukur olan Kocakoç nahiyesinin ağaları Sülü Ağa, Hasan Ağa, Hüseyin Ağa kardeşlerin ailece kırılmasını, öldüklerini anlatıyor bu ağıt. O zamanın şairleri yaşanan acılardan etkilenerek bu ağıdı bestelemişler ve günümüze kadar gelmiş.

    Bir zamanlar köyde yaşayıp daha sonra köyden şehre göçen ve kazma kürek işleriyle uğraşan Hüseyin, “38’i yaşayan yaşlılarımızdan öğrendiklerimizi, onların anlattıklarını anlatıyoruz. Biz o dönemlerde yoktuk ama 1938’i yaşayan yaşlılarımız, annemiz, babamız, yakınlarımız anlatıyordu. 34’lerde, 35’lerde asker olarak gelip Dersim’e yerleşiyorlar. Ondan sonra 38’de Dersim kırımı başlıyor. Milleti hep kırıyorlar, anlattıkları bu.”

    “TÜRKİYE’DE 60 YILDIR VUR, KIR DEVAM EDİYOR”

    Günümüzde yaşananların Dersim 38’de yaşananlar kadar kötü olduğunu ifade eden Hüseyin, “Bugün Dersim’de ve Türkiye’de yaşadığımız 38’den daha kötü. 38 hadisesi, 38 kırımı bir harekatla devam etmiş, bitmiş. Ama bütün Türkiye’de 50-60 yıldır vur kır devam ediyor. Bunun bitmesini istemiyorlar” dedi.

    “ALEVİ, SÜNNİ OLAYI DEĞİL”

    Pir Sultanlar, İmam Hüseyinler, Nesimiler, Koçgiri İsyanı, Dersim 38 gibi aynı baskı ve zulümlerin bugün de yaşandığını ifade eden Hüseyin, “Bugün düşünebiliyor musunuz; kendi rantı için, insanların arasındaki fesat tohumlarını ekmek için yüz bin çeşit politika uyguluyorlar. Peygamberler devrinde bu ikilik gelmiş, şimdi de bitmez. Bu Alevi Sünni olayı da değil. Bizde bir atasözü var: Ben oldum bir kazan bana dokunan bir kepçe karıştır şeytanım karıştır. Şeytan olmuş bir kepçe durmadan karıştırıyor. Ne benim yüzüm güler ne şeytanın yüzü güler. Bu devir o devirdir” diye konuştu.

    “CEMEVİNİ NİYE BANA FAZLA GÖRÜYORSUN”

    “Ben diyorum ki; Aleviliğe dokunma sana ne, sen kendi işinle uğraş. İşsizlikle uğraşın, bu katliamları durdurun, akan kanı durdurun. Gitti Suriye’ye girdiler, ne diyorlar biz terörü temizliyoruz. Şimdi yarın seçim malzemesi yaparlar. Biz kahramanca gittik, geldik gibisinden. Kimse kahraman değil, kahraman cenabı Haktır” diye konuşan Hüseyin, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Cami fesatlıktır, cemevi fesatlıktır. Niye fesatlıktır? Fesat olmasa cemevi bir ibadet yeri, hak ibadetidir. Eğer sen fesatçı değilsen cemevini niye bana fazla görüyorsun. Ben sana camiyi fazla gördüm mü yıllardan beri, yok. Ben namaz kılmam. Zorla mı kıldırıyorsun bana namazı.”

    “SENİN DÜŞÜNCEN NAMAZ, BENİM DÜŞÜNCEM NİYAZDIR”

    Aleviliğe dönük baskı politikalarına değinen Hüseyin, tepkisini şöyle dile getiriyor:

    “Şimdi senin düşüncen namaz düşüncesidir, benim düşüncem niyaz düşüncesidir. Ben namaza gelemem. Ben seni zorluyor muyum niyaza gel diye, yok. Senin inancın neyse o, sen sana ben bana. Bana dokunma yeter. Yeri geldiği zaman vergiyi benden alıyorsun. Her türlü yükü bana yüklüyorsun. Her türlü zorluğa beni koşturuyorsun. Cemevine geldiğinde 25 kuruş bana nasip etmiyorsun. Benim vergilerimle cami yapıyorsun. Peki bu haram değil mi? Sen benim rızalığımı aldın mı cami yapıyorsun. Dindar insan vardır, saygım var. Kimse zorla gitmesin. Tuttukları oruç haramdır, namaz kıldıkları cami de haramdır. Çünkü rızalığım yoktur. Hakkımı da helal etmiyorum. Bir Alevi olarak helal etmiyorum, etmem.”

    “BARIŞ VE HUZUR İÇİNDE YAŞAYALIM”

    Ovacıklı Hüseyin, “Hiç kimse kusura bakmasın, bu söylediğim sözün kusuru yok. Dokunma işime kendi işine bak. Benim görüşüm neyse düşüncem odur. Vicdanım neyse merhametim odur. Tunceli’de Sünni yok mu, var. Biz yıllardan beri insanca, kardeşçe yaşayalım, dünyada da insanca yaşayalım, barış içinde, huzur içinde yaşayalım, benim çocuğum okula gittiğim zaman benim gözüm arkada kalmasın, bunu istiyoruz biz. Alevi yurttaş olarak bunu istiyorum” diye konuştu.

    İsmet SEFER-H. Yaşar SEZGİN/DERSİM