PİRHA- 38 Dersim Tertelesi’nin tanığı, sürgün ve direnişle harmanlanmış bir asırlık çınar olan Hanife Güleç (Anê Xatun) Hakk’a yürüdü. PİRHA Yayın Kurulu Üyesi Veli Haydar Güleç’in de annesi olan Anê Xatun, vasiyeti üzerine 11 Mayıs’ta Ovacık’ın bağrında toprağa sırlanacak
Dersim’in acıyla, sürgünle ama en çok da onurla örülmüş tarihinin en önemli canlı tanıklarından biri olan, halkın “Anê Xatun” olarak bildiği Hanife Güleç aramızdan ayrıldı. PİRHA (Pir Haber Ajansı) Yayın Kurulu Üyesi Veli Haydar Güleç’in annesi olan Anê Xatun, bir asra yaklaşan ömründe ne Dersim’in kadim inancından ne de mazlumun yanındaki duruşundan taviz verdi.
TERTELE’DEN SİNOS SÜRGÜNÜNE BİR ÖMÜR
Anê Xatun, 1937-38 Dersim Tertelesi’nde babasını, kardeşlerini ve tüm komşularını kaybederek kırımın ortasında kalmış bir candı. Katliamın ardından 10 yıl boyunca Nevşehir Ürgüp’ün Sinos köyünde zorunlu sürgün hayatı yaşayan Güleç ailesi, on yılın sonunda inancına olan bağlılıklarıyla yeniden ata topraklarına dönerek kök salmıştı.
ACILARI UMUDA KATIK ETTİ
Yaşamı boyunca acı peşini hiç bırakmadı. Henüz 13 yaşında olan kızı yakalandığı amansız bir hastalık sonucu yaşamını yitirdiğinde Anê Xatun ilk büyük evlat acısıyla tanıştı. Asıl büyük yıkımı ise 1994 yılında yaşadı. Oğlu Hasan’ı gerillada kaybettikten sonra dünyasını yas evine çevirdi, o günden sonra ne bir düğünde görüldü ne de bir eğlencede.
Ancak kendi yası, başkasının acısına merhem olmasına engel değildi; 94 köy yakmaları döneminde elinde avucunda ne varsa kapısına sığınan köylülerle paylaştı, “Fakir fukaranın dostu” olarak nam saldı.
Aynı zamanda PİRHA Yayın Kurulu Üyesi ve gazeteci Veli Haydar Güleç’in annesi olan Hanife Güleç, sadece bir aile büyüğü değil, Dersim’in toplumsal hafızasının en saf haliydi. İnançlı kimliğiyle, paylaşımcı ruhuyla ve “kapısı herkese açık” sofrasıyla bir hakikat nişanesi olarak yaşadı.
11 MAYIS’TA OVACIK’TA SIRLANACAK
Dersim’in bu ulu çınarı, 11 Mayıs günü Ovacık ilçesinde gerçekleştirilecek törenle Hakk’a uğurlanacak. Anê Xatun doğduğu, acısını çektiği ve her şeye rağmen terk etmediği toprakların bağrında ebedi istirahatgahına sırlanacak.
PİRHA çalışanları olarak arkadaşımız Veli Haydar Güleç’in acısını paylaşıyoruz. Hızır yoldaşı, devri daim, mekanı gönüller olsun.
PİRHA – Güleç ailesinin bireyleri, Dersim soykırımıyla birlikte bölge halkının yaşadığı fiziksel, kültürel ve psikolojik tahribata işaret etti. Soykırımın sonraki nesillere bıraktığı travmayı hatırlatan Veli Haydar Güleç, “Acımasızlık tavan yapmıştı!” diyerek yüzleşmenin kaçınılmaz olduğunu vurguladı. Leyla Güleç ise devlet pratiği sebebiyle Dersim halkında hâlâ ağır basan güvensizlik duygusuna dikkat çekti.
Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından 1937 Mart ayında Dersim’de başlatılan harekâtla birlikte binlerce kişi katledildi, binlercesi de sürgüne yollandı. 15 Kasım 1937’de Dersim’in Kürt Alevi önderi Seyit Rıza ve arkadaşlarının idamı da Reya Heq coğrafyasındaki soykırımın amaç ve sınırlarını ortaya koyan gelişmelerden biriydi. Ölüye saygısızlığın en ağır örneklerinden biri olarak Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yerleri bile açıklanmadı.
Devlet, Dersim’de bir “isyan” sebebiyle harekât başlattığını ileri sürse de dönemin Emniyet Genel Müdür Yardımcısı İhsan Sabri Çağlayangil’in itirafları, gerçeği açıkça ortaya koyuyordu. Dersim’de bir isyanın olmadığını anlatan Çağlayangil, devletin Kürt ve Alevi kimliğini ortadan kaldırma hedefini dile getirmişti.
“KIYIMIN HAFIZADA BIRAKTIĞI İZLER HALA CANLI”
Kıyımın üzerinden 87 yıl geçti ancak hafızada bıraktığı izler hâlâ canlı. Bu travmayı kuşaklar boyunca gözlemleyen Can TV programcısı Veli Haydar Güleç, ailesinden dinlediği tanıklıkları şöyle anlattı:
“Hayatımın büyük bir kısmı Ovacık’ta geçti. 1994 yılına kadar orada kaldım. Tabii çocukluğumuzda bu konu yanımızda öyle çok fazla konuşulmuyordu. Kimi şeyler ifade ediliyordu ama biz çocuklar, olayın vahametini daha çözememiştik. Zaman içerisinde okuyarak, gözlemleyerek bir de anlatılanlara biraz daha farkındalıkla yaklaşarak öğrenmeye başlıyoruz. Mesela annemden, nenemden, yakın çevreden Dersim’e dair çok fazla zulmün yaşandığını duydum. Soykırımın ne kadar vahim olduğunu tarihi okuyarak öğrenmeye başladık. 1924 sonrası devlet, Dersim üzerinde çok yoğun çalışmış. 1925 Şark Islahat Planı ile birlikte deyim yerinde ise bütün enerjisini Dersim’e harcamış. Bana göre tarihin gördüğü en büyük kıyımlarından birine tanık oluyor Dersim. Acımasızlık tavan yapıyor!
Devlet, Dersim’e gönderdiği askerini eğitmiş, ne yapmaları gerektiğini çok iyi anlatmış. Hiç kimsenin gözünün yaşına bakılmamasını telkin etmiş. Ki bunu Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen anılarında şöyle ifade etmişti; ‘Bize verilen emir, coğrafyada hareket eden her canlıyı öldürmemizdi.’
Ben özellikle annemle birlikte yaşananları öğrendim. Annem, Dersim sürecinde yaklaşık 8’li yaşlardaymış. Babasını, amcasını, kardeşlerini; kapı komşusunu kaybetmiş. Mesela bir anekdotu var; erkekler öldürülür, çoğu da dağlara sığınmak zorunda kalır. Kadınlar, çocuklar resmen ortada kalıyor ve hepsi ormana kaçıyor. Yani barınabilecek yerleri yok! Coğrafya, askerin denetimi altına girmeye başlıyor. Annem, nenem, teyzem, dayım kaçarken bir de nenem, yanına yakın çevreden bir sürü çocuk alıyor. Ormana sığınıyorlar. Dayım 5-6 aylık bebekmiş. Ormanda 10 gün kalmışlar. Ne ekmek var, ne su… Her tarafı asker sarmış. Bir ara bebek olan dayım, ağlamaya başlıyor ve o an 100 metre aşağıdan askerin geçtiklerini görüyorlar. Nenem o korkuyla dayımın üzerine oturuyor! Ya o 20-30 kişiyi feda edecek ya da çocuğunu… O asker geçtikten sonra nenem kalkıyor ki dayım mosmor olmuş. Ama sonradan kurtuluyor.
20 gün geçiyor ve artık herkes açlıktan yürüyemez hale geliyor. Suya ulaşmak da çok zor. Devlet, köylerdeki ekinleri de hep ateşe veriyor. Ne hayvan bırakıyor, ne ekin… Yani yaşamı idame ettirecek hiçbir şeyi bırakmıyorlar. Nenem geceleri gidip o ekinlerin dökülen başaklarını toplayıp, getirip kendi ağzında önce çiğniyor ardından diğerlerine veriyormuş. Çünkü kimsenin çiğneyecek mecali de kalmamış. Onları bu şekilde yaşatmış.”
“ŞU ANDA BİZ DE KENDİ İÇİMİZDE TRAVMA YAŞIYORUZ”
Veli Haydar Güleç, annesinin tanık olduğu toplu ölümler ve katliam sahnelerini de aktardı:
“Annem, öldürülenlerin çığlık ve bağırtılarını anlatırdı. Çok acımasızlarmış. Mesela topladığı bütün köylüleri, en büyük ev hangisiyse içerisine dolduruyorlarmış. Etrafını otla çevirip ateşe veriyorlarmış. Annem insanların orada nasıl canlı canlı yakıldığını anlatıyordu. O çığlıkların arşa erdiğini… Bazen günlerce uyuyamadıklarını söylüyordu.
Katliam sonrası sürgün var. Bu sürgün kabilesinin içerisinde annem, dayım, nenem de var. Herkesi bir kara trene bindirip, bir yerlerde atıyorlar. Çocukları, aileden koparıyorlar. Örneğin nenemleri Nevşehir’in Ürgüp ilçesinde Sinasos (Mustafapaşa) diye bir köye bırakıyorlar. Dayım ise onlardan kopuyor ve Bolu’nun Mengen ilçesine götürülüyor. Yıllarca birbirini göremiyorlar.”
Güleç, ailesinin İsmet İnönü ile yaşadığı acı dolu karşılaşmayı da şöyle aktardı:
“Dayım, yıllar sonra ailenin nerede olduğunu öğreniyor. Dönemin Bolu valisi ‘yarın İsmet Paşa gelecek, istersen paşaya aktar’ diyor. Dayım bütün gece kapının önünde bekliyor. Paşa çıkınca yanına koşuyor ve ‘Paşam ben Dersim sürgünüyüm. Ailemden ayrı bir yerde kalıyorum. Bana yardımcı olun’ diyor. Paşanın dönüp söylediği şeyi ‘çok acı bir sözdü’ diye anlatıyordu. İsmet Paşa, dayıma ‘hak ettiniz’ demiş.”
“EN BÜYÜK ACIYI ÖZELLİKLE KADINLAR YAŞADI”
Güleç, kimlik hedefli kıyımın özellikle kadınlarda yarattığı kırılmayı da şu sözlerle anlattı:
“Dayımla yaptığımız bir programda nenemle yaşadığı bir diyaloğu anlatmıştı. Annem ‘Ne istediler? Neydi yani bu kadar düşmanlığın sebebi?’ diyor ve nenem ‘Biz Kürt’üz. O yüzden buna reva görüldü’ diye cevaplıyor. İttihatçı zihniyet, yeni bir ulus devlet yaratırken homojen bir kimlik yaratmak istiyordu. Dersim’e baktığımızda hem Kürtlerdi hem Aleviydi. İkisi de ölüm sebebi!”
“AKP ‘KATLİAM’ DEDİ CHP YAPILANI SAVUNDU”
Güleç, devlet politikaları ve resmî tarih söylemini de değerlendirerek 2009’daki tartışmaları işaret etti:
“2009 yılında dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, siyasi amaçlarla da olsa ‘Devlet, Dersim’de soykırım, katliam yapmış’ dedi. O dönem CHP Grup Başkan Vekili Kemal Kılıçdaroğlu hiçbir açıklama yapmadı. Onur Öymen ise Dersim’de devletin yaptığı soykırımı savundu.
Yaşanan ciddi bir soykırım. Devlet, ‘katliam’ diyerek aslında olayı hafifletmeye çalışıyor. Bir özür dahi yoksa, herhangi bir çalışma yoksa, devlet nezdinde özellikle bir yüzleşme yoksa o travma devam edecektir.”
“BUNLARI YAŞAMIŞ BİR İNSAN DEVLETE GÜVENEBİLİR Mİ?”
Travmayı en yakından hissedenlerden biri de sağlık emekçisi Leyla Güleç. Eğitim hayatıyla birlikte yüz yüze geldiği kimlik baskısını şöyle anlattı:
“Ovacık’ta doğdum, büyüdüm. Yatılı okulda okudum. İl dışına gittim. Bu yaşımıza kadar da daima büyüklerimizden Dersim’i dinledik. Bizde bıraktığı şey; biz annemin yaşadıklarının tanığıyız. Kayınvalidemin yaşadıklarının tanığıyız.
Kendi jenerasyonumda ve çocuklarımda gördüğüm bir durum var. Mesela devlete güvenmiyoruz. Okuldaki idareciye; genel anlamda otoriteye güvenmiyoruz. Tepkiliyiz. Hastaneye gittiğinde doktorun söylediğine de tepkilisin! Güvenmiyorsun. Bütün bunlar yaşadığımız travmalardan kaynaklı.
Resmi ideolojinin hâkim olduğu bir okulda okudum ve okula gittiğimde hiç Türkçe bilmiyordum. Aniden birileri sana diyor ki ‘bu dili konuşmayacaksın. Sen Kürt değilsin. Türksün, Alevi değil Sünnisin.1980 darbesinden sonra okullarımıza askeriye yerleştirildi. Her sabah yatakhanelerimiz basılıyordu. Bir ilkokul çocuğu dolabında ne barındırabilir? Bunlar bilinçli yapılıp taciz etmek, korkutmak içindi. Bütün bunları yaşamış bir insan sizce devlete güvenebilir mi?”
Leyla Güleç, kimlik baskısının yarattığı çelişkiyi örneklerle anlatırken, çocukluğunda yaşadığı bir anıyı şöyle paylaştı:
“14 yaşımda Antep’e gitmiştim. Bir gün yanlışlıkla Kürtçe bir kelime söyledim. Bir arkadaşım ‘Sen Alevi ve Kürt müsün?’ diye sordu. ‘Evet’ dedim.”
Leyla Güleç son olarak şunları söyledi:
“Artık bu ülkede acıların yaşanmaması için devletin bir an önce gerçeklerle yüzleşmesi lazım. Çocuklarımızın kaç tane yaşamı var ki? Mutlu, huzurlu yaşasınlar; kimlikleriyle gurur duyarak yaşasınlar.”
PİRHA – Gazeteci Veli Haydar Güleç, 31 Ocak’ta Alevi kurumları ile DEM Parti arasında yapılan toplantıyı yorumladı. Demokrasinin sağlanması adına benzer buluşmaların daha sık yapılması gerektiğini belirten Güleç, “Kamuoyunda suyu bulandıran, manipüle eden haberler var. 2012 yılında başlayan süreçte muhalefet, köşeye çekildi ve bu işi iktidara bıraktılar. Bu defa Aleviler, CHP’ye sürece katılması konusunda baskı yapmalı” diye konuştu.
Devlet yetkilileri ile PKK Lideri Abdullah Öcalan arasında süren görüşmelerin yanı sıra DEM Parti heyeti de İmralı ile temaslarını sürdürüyor.
Kalıcı bir barış olması adına gözler İmralı’dan gelecek açıklamaya çevrilmişken Alevi örgütleri de müzakere sürecinde yer almak adına ilk kez girişimde bulunarak DEM Parti ile bir araya geldi.
31 Ocak’ta İstanbul’da Alevi kurum temsilcilerinin çağrısıyla yapılan toplantıda kurum temsilcileri, kaygı ve önerilerini dile getirildi.
Toplantı sonrası her iki taraf da memnuniyetlerini dile getirirken, daha çok bir araya gelinmesi yönünde uzlaşı sağlandığı bilgisi verildi.
“BİRARADA OLMAK ÖNEMLİ”
Toplantıyı takip eden Pir Haber Ajansı Yönetim Kurulu Üyesi Veli Haydar Güleç, yaklaşık 7 saat süren toplantıya dair değerlendirme yaptı. Kürtler ile Alevilerin bu tarzda bir toplantıda bir araya gelmesini olumlu gören gazeteci Güleç, şunları söyledi:
“Türkiye şu anda ciddi sıkıntılarla boğuşuyor. Ekonomik sorun, gerçekten ciddi bir boyut kazanmaya başladı. Herkes bir şekilde yaşama tutunmaya çalışıyor. Artı, bu paralelde gelişen birçok sorun Türkiye’yi zorluyor. Türkiye, kendi içerisinde demokratik anlamda sıkıntılı bir sürecin içerisinde. İfade ve basın özgürlüğü konusunda çok ciddi sorunlar yaşanıyor. Neredeyse ağzını açan herkes, mahkeme kapılarında süründürülüyor. Bu anlamda İmralı ile başlatılan sürece bakarken bunları da göz ardı etmemek gerekiyor.
Türkiye’de dinamik iki kesim var; Kürtler ve Aleviler. İki kesim de tarihsel sorun olarak Türkiye’de yer alıyor. Son yüzyılın iki sorunudur aslında birikip bugüne gelen. Bir taraftan Kürtler, bir taraftan Aleviler, asimilasyona maruz kalıyor, reddedilip, inkar ediliyor. Bu iki kesimin bir araya gelmesi bu anlamda çok değerliydi. Mutlaka daha önceden bir araya gelmeler ve temaslar olmuştur ama sürecin bu aşamasında bir arada olmak çok önemliydi.
Süreçte gelişen olaylara hiçbirimiz hakim değiliz. İmralı’da ne konuşulduğunu bilmiyoruz ama bir gerçeklik var; bunun evveliyatı mutlaka vardır. Yani DEM Parti grubuyla tokalaşma yapan Bahçeli, durup dururken böyle bir noktaya gelmedi. Bunun bir evveliyatı var. Görüşmeler yapılıp temaslar kurulmuştur. Devlet bir şey söylüyorsa bunun hazırlığını mutlaka yapmıştır. Yani devlet açısından hazırlıksız bir süreç değil. Bu anlamıyla İmralı’dan bir açıklama yapılması da bekleniyor. Bu açıklamanın görüntülü mü yoksa canlı mı yapılacağı konusu dahi şu an tartışılıyor. Görebildiğimiz kadarıyla Öcalan’ın, direkt çıkıp hitap etmesi, birilerine mesaj vermesi gibi bir talep söz konusu.”
“SÜREÇ MANİPÜLE EDİLİYOR”
Veli Haydar Güleç, müzakere görüşmeleri nedeniyle Aleviler de dahil olmak üzere bütün kamuoyunun kaygıları olduğunu belirtti. “Bilgisiz olmak doğal olarak kaygıyı da beraberinde getiriyor” diyen Güleç, sözlerini şu cümlelerle sürdürdü:
“Alevilerin kaygı taşıması çok normal. Çünkü Aleviler hem Türkiye’de hem de Suriye’de ciddi bir kıyımla karşı karşıya. Burada asimilasyon ve ret politikaları sürdürülürken Suriye’de de bir kıyım söz konusu. Bu anlamda yapılan toplantı önemliydi.
Kamuoyunda gerçekten suyu bulandıran, çok ciddi manipüle haberler var. Süreci magazinleştiren, sanki Kürtler birilerine yeniden kapı aralayıp iktidar oluşturacak gibi bir algı yaratılmaya çalışılıyor. Özellikle ulusalcı kesim içerisinde, Kemalist basın yayında bu çokça işleniyor. DEM Parti eş genel başkanlarının buna ilişkin toplantıda yaptığı açıklamaları önemliydi. Dile getirilen şu düşünce önemli; ‘2015’ten beri biz, iktidarla mücadele ediyoruz ve iktidara karşı duruşu bugüne kadar biz sergiledik. Her seçimde onlara karşı mücadele ettik, artı son iki seçimde CHP’nin kazandığı belediyelerin büyük çoğunluğu Kürtlerin oylarıyla kazanıldı’.
İktidara yakınlık gösterecek bir yapı neden CHP’ye belediye kazandırsın? En azından bunu hesaplayıp düşünmek gerekiyor. Bu anlamda kamuoyundaki bu algıları giderecek önemli açıklamalar yaptılar. Ama asıl sorun, Alevilerin ne düşündüğü konusuydu. Aleviler süreci nasıl karşılayacak konusu bende de merak uyandırıyordu. Toplantıya katılan kurum başkanları ve diğer katılımcıların konuşmalarından benim çıkardığım sonuç şu; evet Aleviler bu süreçte yer almak istiyor. Yani bu sürecin bir parçası olmak gibi bir niyet var ortada. Ama bu niyeti ete kemiğe büründürmesi gereken kesim yine Aleviler. Yani Alevilerin bu süreçte yer alması demek şu anlama gelmiyor; ‘Aleviler gelsin bu sürece katılsın’ değil. Aleviler bir tartışma süreci başlatmak zorundalar. Yani kamuoyunu bir şeye hazırlamak çok önemlidir. Yani siz bir konuyu tartışmadan, müzakere etmeden bir şeyin içerisinde zaten yer alamazsınız. Önemli olan o tartışma sürecini başlatabilmek. Mesela Kürt sorunu tartışılamıyor. Bu ve benzeri toplantıların çok sıklıkla yapılması gerektiğini düşünüyorum.”
“ÜLKENİN DEMOKRASİ SORUNU VAR”
31 Ocak toplantısında DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ın “Bu ülkede sorun çözerken Alevileri, kadınları, dezavantajlı grupları düşünmeden bir adım atamayız” sözünün de altını çizen Güleç, şöyle devam etti:
“Tuncer Bakırhan, ‘Kürt sorunu çözülsün de diğerleri önemli değil’ algısının doğru olmadığını özellikle belirtti. Evet bu ülkenin demokrasi sorunu var. Çünkü demokrasiyi inşa edebilirsek bu ülkedeki temel sorunların da önünü açmış olacağız. ‘Demokrasi’ derken eşit olmak isteniyor, yani toplumda bir eşitlik kavramını oturtmak gerekiyor. Yani Türkler ne kadar hak sahibi ise Kürtler de o kadar hak sahibidir. Sünni İslam toplumu ne kadar hak sahibi ise Aleviler de o kadar hak sahibidir. Yani eşitlik sadece birilerinin sorununun çözümü ile sağlanabilecek bir sorun değil.”
“CHP’YE BASKI YAPMAK GEREKİYOR”
Gazeteci Veli Haydar Güleç, müzakere sürecinde muhalefetin daha fazla rol alması gerektiğinin altını çizdi. 2012 yılında başlayan müzakere sürecine değinen Güleç, “O yıllarda muhalefet köşeye çekildi ve bu işi iktidara bıraktılar. Muhalefet, soruna muhalefet etmeye başlamıştı” diye de ekledi. Veli Haydar Güleç, mevcut süreçte CHP’nin daha fazla rol alması gerektiğini de ekleyerek şöyle devam etti:
“Alevilerin bu konuda CHP’ye yoğun baskı yapması lazım. Alevi nüfusunun önemli bir kesimi CHP’ye oy veriyor, böyle bir gerçeklik var. O nedenle buraya baskı yapmak gerekiyor. En önemlisi bütün kamuoyunda sorunun tartışılacak kanallarınon açılması lazım. Herkes kendi tabanına buna ikna etmek zorunda. Bu süreci bir sonuca erdirmek istiyorsak burada herkesin elini taşın altına koyması lazım. Başka bir çözüm yolu bulamazsınız. Ancak bu kesimlerin ortak çalışması, birlikte adım atmasıyla sorun çözülebilir. Bu kesimler, ortak bir toplumsal baskı oluşturamazlarsa, iş iktidarın inisiyatifine kalıp onun merhameti çerçevesinde bir noktaya gelecektir.
Süreç çözümsüzlüğe de gidebilir, çözüme de gidebilir, bunu bilemeyiz. Çünkü Ortadoğu’daki koşullar şu anda çözümü zorluyor. Ortadoğu’da taşlar yerinden oynamış durumda. Kürt sorunu, Ortadoğu’daki başat sorunlardan bir tanesi. Kürt sorunu İran’ı, Türkiye’yi, Irak’ı ve Suriye’yi ilgilendiriyor. Ayrıca bu ülkelerin hepsi de kendi içerisindeki sorunu çözmek gibi bir zorunlulukla şu an karşı karşıya. Öcalan’ın işaret ettiği konu biraz da bu; yani biz bu sorunu kendi içimizde çözebiliriz, bunun koşulları var ama biz çözmezsek uluslararası güçlerin çözümüne razı olmak zorundayız gibi bir noktaya getiriyor.”
MEDYANIN SÜREÇTEKİ ROLÜ!
Barış arayışında medyanın alması gereken tavır da Veli Haydar Güleç’in değerlendirdiği bir diğer başlık oldu. “Toplumun haber alma hakkı çok temel bir haktır” diyen Güleç, sözlerini şu cümlelerle sürdürdü:
“Bakın, iktidar sürekli medyaya baskı uyguluyor. Çünkü iktidar, herkesi kendi yarattığı medyanın gölgesinde tutmaya çalışıyor. İktidar, şu an bu süreci özgür habercilik yapan medyayı bir şekilde susturmak üzerine kurgulamış.
Medyanın dili tabii ki çok önemli. Bizim de amacımız bu sürece hizmet etmek. Çözüm arayanların sesi olmak çok önemli. O yüzden biz, Alevi haberciliği yaparken onların sesini kamuoyuyla buluşturmak istiyoruz. Ama bunu yaparken özellikle Alevi dünyasından daha etkin olmalarını istiyoruz. Yani biz, Alevilerin günde 3-5 etkin haberini servis etmek isteriz. Yani Alevi kurumlarını, şahsiyetleri bir faaliyet halinde görmek isteriz. Eğer bir çalışmayı toplumla buluşturmazsanız o iş orada kalıp sönümleniyor. Bu yüzden medya çok önemli ve herkesin bu alanı iyi kullanması, faydalanması gerekiyor.
Beklentimiz tabii ki bu ülkede toplumsal barışın sağlanması, akan kanın durmasıdır. Yani sorun şu değil; ‘birilerine danışalım, onlar ne der’ sözünün ötesinde bir annenin bir daha gözyaşı dökmemesini sağlayabilmektir, acı haber duymamasını sağlamaktır. Sürece herkesin bu noktadan bakması gerekir diye düşünüyorum.”
PİRHA- Geçirdiği kalp krizi sonucu Antalya’da Hakk’a yürüyen hak savunucusu Avukat Zülfikar Erden, memleketi Dersim Ovacık’ta toprağa sırlandı. Gazeteci Veli Haydar Güleç, “Yaşamı hep büyük bir mücadeleyle geçti. Kendi toplumuna genel anlamda da Türkiye’deki yaşanan bu sürece sırtını dönmemiş, kendi yaşamını öncelememiş birisiydi” dedi.
Spor salonundan çıktıktan sonra geçirdiği kalp krizi sonucu 44 yaşında Hakk’a yürüyen hak savunucusu, Avukat Zülfikar Erden Ovacık’ta toprağa sırlandı.
Evli ve bir kız ve bir erkek çocuğu babası olan Erden, pandemi döneminde İstanbul’dan Antalya’ya göç etmişti. Özgürlükçü Hukukçular Derneği (ÖHD) İstanbul Şubesi eski üyesi Erden, TV10’un kapatılması, Sağlık Emekçileri Sendikası (SES) Eş Genel Başkanı Gönül Erden ve Merkez Yürütme Kurulu (MYK) üyelerinin yargılanması ve ÖHD’li dokuz avukat hakkında açılan davada avukatlık yapmıştı.
Erden’in cenazesi yapılan otopsi işleminin ardından memleketi Dersim’e doğru yola çıkarıldı. Ovacık Cemevinde düzenlenen cenaze erkanına meslektaşları, SES yöneticileri, yerine kayyım atanan Dersim Belediyesi Eş Başkanı Cevdet Konak, Dersim Milletvekili Ayten Kordu, PSAKD Dersim Şubesi yöneticileri, PİRHA yöneticileri, siyasetten sivil topluma kalabalık bir kitle katıldı.Erden’in dayısı Zeynel Örnek’in sunumuyla yapılan konuşmaların ardından cenaze erkanını Fransa Alevi Birlikleri Federasyonu’nda (FUAF) yol erkan hizmetlerini yürüten Firaz Ana Kırmancki ve Türkçe olarak yürüttü.
Zülfikar Erden’i en çok toplumcu kimliğiyle tanıdıklarını ifade eden Gazeteci Veli Haydar Güleç, “Toplumsal duyarlılığını kimliğiyle bütünleştiren birisiydi. Her türlü haksızlığa, hukuksuza karşı, haksızlıklara uğrayan insanların yanında oldu. Onların arkasında durdu. Hiçbir maddi çıkar gözetmeden bu işleri yaptı. Aynı zamanda Türkiye’deki sorunlara da kayıtsız değildi. Zaten müvekkillerinin çoğu bu ülkenin sorunlarıyla özdeşleşmiş insanlardı, Kürt sorunuyla Alevi sorunuyla.. Kendisini bu sorunların bir parçası gibi görüyordu ve o şekilde yaklaşıyordu. Yaşamı hep büyük bir mücadeleyle geçti. Haksızlık karşısında her zaman sesini çıkarmasını bilen isimlerden bir tanesiydi. Kendi toplumuna genel anlamda yani Türkiye’deki yaşanan bu sürece sırtını dönmemiş, kendi yaşamını öncelememiş birisiydi” dedi.
“ÜZERİMİZDE EMEĞİ ÇOK OLAN BİRİYDİ”
Çok genç yaşta hayatını kaybetmesinin beklenmeyen bir şey olduğunu belirten Güleç, “En acısı da bu süreçte kız kardeşinin cezaevinde olmasıydı. O da yine toplumsal duyarlılığın bir parçası olarak cezaevine düştü. HDP’nin Dersim il eş başkanıydı. Sonuçta bu ülkede siyaset yapmanın, hele hele Kürtler adına siyaset yapmanın ortaya çıkardığı sonuçlardan bir tanesiydi. Cenazede de ne kadar sıkıntılı bir durum yarattıklarını, çekim yaptırtmamalarını, fotoğraf çektirtmemelerini, bir şekilde orayı ablukaya almalarını, bir anlamda o kimliğe bir düşmanlık olarak algılamak, görmek lazım” değerlendirmesini yaptı ve şunları ekledi:
“ALEVİ TOPLUMU AÇISINDAN ÖRNEK BİR CENAZE ERKANI YAPILDI”
“Bizim de yakın bir arkadaşımızdı, dostumuzdu. Davamızın avukatıydı. Aylarca davamızın peşinde koşturdu, savunmalarımıza katıldı. Bu anlamda üzerimizde emeği olan birisiydi. Biz de çok üzüldük. Sonsuzluğa uğurlanırken cenaze erkanı da çok önemliydi. Bir cenazenin nasıl kaldırılması gerektiğine de bugün tanık olduk. Bir Kadın Ana’nın, cenaze erkanını yürütmesi bence çok anlamlıydı, çok değerliydi. Alevi toplumu açısından belki de örnek oluşturacak bir davranıştı. Bunun görülmesi ve değerlendirilmesi lazım.”
PİRHA- Munzur Kültür ve Doğa Festivali kapsamında bugün başlayan Hozat programı, festival alanı ile esnafın arasına bariyerler kurulması nedeniyle gecikmeli başlayabildi. Esnaf uygulamaya tepki gösterip kepenk kapatmak isterken, 22 yıldır böyle bir uygulama olmadığını belirten Hozat Belediye Başkanı Aydın Kaya, “Bu neyin önlemidir” diyerek tepki gösterdi.
Bu yıl 22.’si düzenlenen Munzur Kültür ve Doğa Festivali kapsamında Hozat Festivali’nin açılışı yapıldı. Saat 11’de başlaması gereken açılış esnafın ve halkın yolların bariyerlerle kapatılmasına tepki göstermesi nedeniyle gecikmeli olarak yapıldı. Programın bir kısmının iptal edildiği açılış, yöresel Hozal klarneti ve davul eşliğinde çekilen halaylarla yapıldı.
Daha önceki festivallerin hiçbirinde festival alanının, bariyerlerle kapatılmadığı Hozat’ta, bu yıl esnafla sokaklar arasına bariyerler döşendi. Bu uygulamaya tepki olarak uzun süre festival alanına kimsenin gelmediği görüldü. Hozat esnafı da tepki olarak festivalin süreceği iki gün boyunca kepenk kapatmak istedi.
“KÜLTÜRÜMÜZ YOK EDİLMEK İSTENİYOR”
Gazeteci Veli Haydar Güleç’e konuşan Hozat Belediye Başkanı Aydın Kaya’da festival alanıyla dükkan ve kaldırımların arasının bariyerlerle kapatılmasına tepki gösterdi.
Kültürün yok edilmek istendiğini, halkın gelenek ve göreneklerinden koparılmak istendiğini belirten Kaya, “Onun için biz bu kültürü yaşatmak için, bu doğamızı korumak için yurtiçi ve yurtdışındaki tüm halkımıza bir çağrımızdır. Duyarlı olan tüm dostlarımızı bu mücadelede yanımızda görmek istiyoruz” dedi.
“22 YILDIR İLK DEFA SOKAKLAR BARİYERLERLE KAPATILIYOR”
Onlarca yıldır bir güvenlik politikası uygulandığını, kente girerken ve köylerdeki arama noktalarının 90’lı yılları aratmayan uygulamalar olduğuna değinen Kaya, “Kaymakam ile görüştüm. Dedim ki 22 yıldır yapılmayan, 22 yıldır hiç olmayan bir şey. Bunu neden yapıyorsunuz? Şunu söylediler; güvenlik önlemi. Oysa en kötü dönemde bile önlem alınmamıştı. Ama bugün işte görüyorsunuz, esnaf da tepkili. Dükkanları kapatıp gideceğiz diyorlar. Kaymakam Bey’i bekliyoruz. Kaymakam Bey gelecek, bakacak. Ben elimden geleni yapacağım dedi. Onu bekliyoruz. Bu alanı kapatmak neyin önlemidir” diye belirtti.
“HALKIN İRADESİNE KAYYIMLARLA İPOTEK KONULAMAZ”
Türkiye’de kayyımlarla ilgili büyük sorunlar olduğuna vurgu yapan Kaya, “Yani seçilmişi bile hazmedemeyen, sürekli tehditlerle bizi en azından hiçbir şey yapmayın diye bağlamak isteyen bir devlet var. Sistem var. Ama biz yine buna rağmen biz diyoruz ki halkın iradesine hiç kimse ipotek koymamıştır. Hiç kimseyi de durduramazsın. Yani binlercesini aldılar ama yine de birileri geldi. Onun için bunun çözümü kayyım değil” diyerek tepkisini dile getirdi.
“GENÇLERİMİZİN HEPSİ YURTDIŞINA GİTTİ ÇÜNKÜ ÜRETİM ALANLARIMIZ YOK”
Aydın Kaya, şunları ifade etti:
“Yokluğun yoksulluğun olduğu bir yerde siz haktan, hukuktan, adaletten bahsedemezsiniz. Onun için adeta şu anda bizim gençlerimiz hepsi gitti, Kanada’ya gitti. Yurt dışına gitti. Niye? Çünkü üretim alanlarımız yok. Sanayimiz yok. Çiftçimiz deseniz, geçen yıl yağmur yağdı bitti çiftçi. Bu yıl arıya yağmur yağdı, bitti. Bizim şu anda üç temel üretim alanımız olarak tarım, hayvancılık ve arıcılık var.
“TC KİMLİK NO’SUNU EZBERE BİLEN TEK İL TUNCELİDİR”
TC’sini ezbere bilen tek il Tunceli’dir. Garip biliyor musunuz? Her Tunceliliye sorun. TC’sini ezbere söyler. Neden biliyor musunuz? Eğer siz 5-10 tane aramanın arasından geçerseniz, onu zamanla ezberliyorsunuz. Biz diyoruz ki bakın en güzel dönemde bile lütfen bırakın halk üretsin. Bu halkın üretmesine yardımcı olun.”
PİRHA- “Asimilasyona, Alevi inancına saldırılara karşı Aleviler ne yapmalı?” başlıklı dosyamızın bugünkü konuğu Gazeteci Veli Haydar Güleç. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın bir Diyanet benzeri kurum olduğunu belirten Güleç, asimilasyonun önemli bir ayağının cemevlerinde yürütüldüğünü vurguladı. Alevi kurumsallaşmasının mutlaka bir yol haritasının, bir hedefinin olması gerektiğini söyleyen Güleç, güçlü bir hukuk komisyonu kurulması gerektiğini kaydetti.
Türkiye’de Alevi inancının hala devlet tarafından tanınmadığı bir süreç yaşanıyor. Alevi toplumunun temel talepleri var. Bunlar; zorunlu din dersinin kaldırılması, cemevine ibadethane statüsü verilmesi, eşit yurttaşlığı içeren yeni bir anayasanın yapılması, Alevilere karşı işlenen nefret suçlarının açığa çıkarılması ve nefret suçlarının önüne geçilmesi için hukuki tedbirlerin alınması, Alevilere karşı yapılmış kıyım, katliam ve asimilasyon uygulamalarıyla yüzleşilmesi, gerek kamu kaynaklarının ve gerekse kamu kadrolarının liyakat, adalet ve eşitlik ilkelerine göre dağılımının sağlanması.
Bu talepler hükümet tarafından yerine getirilmiyor, Alevilerin açtığı davalarda lehte verilmiş mahkeme kararları dahi tanınmıyor. AKP, Alevilere rağmen Alevi inancını tanımlıyor, Alevi örgütlerini muhatap almıyor.
9 Kasım 2022 tarih ve 32008 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 112 numaralı cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kuruldu. Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ve yönetimi, Alevi inancından uzak bir bakış açısına sahip. Bu başkanlık da aynı hükümet gibi Alevi örgütlerini yok sayan bir yerde duruyor.
Alevi Diyaneti olarak adlandırılan başkanlığı Alevi örgütleri kesin bir dille reddediyor. AKP hükümeti Alevi Bektaşi Ansiklopedisi hazırlamak için de Sünni akademisyenler ve ilahiyatçılardan oluşan kadro kurdu.
Alevi toplumunu en çok rahatsız eden sorunlardan biri de eğitim-öğretim sisteminin dinselleştirilmesi, okullarda tarikatların, dinci vakıfların etkili olması.
Alevilerin temel sorunlarının çözümü konusunda ve eğitim sistemindeki bu gericileşmeye karşı, Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı? Nasıl bir yol izlenmeli?
Gazeteci Veli Haydar Güleç sorularımızı yanıtladı.
“CEMEVİ BAŞKANLIĞI BİR ALEVİ DİYANETİDİR”
PİRHA- AKP hükümeti, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurdu. Bu başkanlık temsilcileri pek çok ilde birçok cemevine gidip görüşmeler yaptı/yapıyor. Görüşmelerde hala cemevinin ihtiyaçları soruluyor ve başkanlığı tanımaları isteniyor. Alevilerin temel talepleri ve asıl sorunları konuşulmuyor, bir çözüm üretilmiyor. Bu konudaki görüşünüz nedir?
VELİ HAYDAR GÜLEÇ: Devlet inkar ettiği bir inancın bir birimini oluşturuyor kendi bünyesinde ama Aleviliği inkar ediyorlar. Peşi sıra oluşturdukları bu başkanlık bana göre aynı zamanda bir Alevi Diyaneti’dir. Alevilere bir Diyanet armağan etmeye çalışıyorlar. Bugüne kadar asimilasyon politikalarıyla, baskıyla, katliamlarla yok edemediği Aleviliği kendine benzetmeye çalışıyor. Yoğun bir çalışma içinde olduklarının bizde farkındayız. Özellikle kırsaldaki cemevleri üzerinde yoğun çalıştıklarını biliyoruz. Çünkü buralar biraz korunaksız alanlar. Alevi kurumsallaşmasının çatı örgütlerine bağlı yerler olmadıkları için doğal olarak buralarda çalışma yürütüyorlar. Bütün sorun Alevi kurumsallaşmasının ortaya koyacağı tepkilerdir. Bu kadar yoğun baskı, katliam, öldürme, yok etme, sürgüne rağmen Alevi toplumu bu yolu buraya kadar getirdi. Bu yolu bir şekilde korudu. Devlet dönem dönem Alevi toplumuna müdahalelerde bulunuyor. Geçmişte bunu çok kaba tarzda yapıyordu. Katliam yaparak, sürgün ederek, öldürerek, Alevi pirlerine işkence yaparak birçok yol yöntem denedi. Şimdi biraz daha ince tarzla yapıyor. Aleviliği yeniden belirlemeye çalışıyorlar. Alevi toplumunun, kurumsallaşmasının buna göstereceği refleks önemli. Alevi kurumsallaşmasının bir yol haritası mutlaka olması gerekiyor. Alevi kurumsallaşmasının hedefinin olması gerekiyor. Bu amaç ve hedefleri de toplumsal mücadelenin içerisinde örgütlemesi gerekiyor. Bu ülkede sınıfsal olarak ezilen çok önemli bir kesim var. Bütün kesimlerle mücadelesini ortaklaştırması gerekiyor. Şu an devletin uyguladığı bu uygulamaya karşı Alevilerin bu işte tereddüt etmemesi gerekiyor. Tepkiyi gösterirken tereddüt içerisinde olmamaları gerekiyor. Hacı Bektaş Veli’yi Anma Törenleriyle ilgili belediye, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ile görüşebilir, devletle görüşebilir sonuçta kamu kurumudur. Ama Alevi kurumları o görüşmenin bir parçası haline gelmemelidir. Zaman zaman bu tür eksikliklere düşüyorlar. Bu bir meşruiyet sağlamaktır aynı zamanda. Görüşmeye giderseniz onu kabul etmiş oluyorsunuz. Nasıl bakarsanız bakın bu bir kabullenmedir. O yüzden Alevi kurumlarının bu konuda çok net olması lazım. Bu tür yalpalanmalar Alevi toplumu içerisinde bir karşılık bulmuyor. Bizim bir Yolumuz var. Bu yol Aleviler tarafından bin yıllardır aslında bu günlere getirilmiştir. Aleviler son 10-15 yıldır aslında kendini tanımaya başladı, farklı sürekleri tanımaya başladı. Burada görsel medyanın da çok katkısı oldu. TV10, CAN TV ve PİRHA’nın bu konuda çok ciddi katkıları oldu. Basının, medyanın bu konudaki katkıları aslında Alevilerin kendini bulmasını da sağladı. Düne kadar birbirine farklı gözle bakan, birbirini öteki olarak gören Aleviler şimdi birlikte hareket ediyor. Basın açıklamaları gibi etkisiz eylemlerle sorunların aşılamayacağını herkesin görmesi gerekir.
“DİYANET’İN KALDIRILMASI GEREKİYOR”
-MHP destekli AKP hükümeti, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurarken Alevi örgütlülüğünü muhatap almadı. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı da bu ciddiyetsizliği, dışlamayı devam ettiriyor. Başkanlığın başındaki Alirıza Özdemir ülkücü-MHP geleneğinden geliyor. Hiçbir şekilde Alevi örgütleriyle iletişim kurmadı. Zaten kurumlar da bu başkanlığı asimilasyon merkezi olduğunu beyan ederek tanımadıklarını ilan etmişti başından beri. Dolayısıyla Alevilerin temel sorunları bu şekilde çözülebilir mi? Siz bu durumu nasıl değerlendirirsiniz?
Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın Alevi kurumlarını muhatap almaması çok normal bana göre. Çünkü Aleviler böyle bir kuruma ihtiyaçları olmadığını baştan dile getirmişler. O yüzden bu kurum aslında etkisiz bir eleman gibi ortaya çıktı. Bu kurumun devlet tarafından tamamen asimilasyon için oluşturulduğunu herkes zamanla görecektir. Ve zaman onu tüketecektir. Diyaneti kimse bu ülkede tartışamıyor, Diyaneti tartışmak gerekiyor. Laik, demokratik bir ülkede yaşıyorsak Diyanet gibi bir kurumun olmaması lazım. Din hizmetlerini vermek devletin görevi değildir. Alevi kurumları başta bunu çok net ifade ettiler ama sonra onlar da bu tuzağa düşmeye başladılar. Elektrik, su parası vb. konular tartışma konusu yapıldı. Buna düşmemek gerekiyordu. Temel olan Diyanet gibi kurumların ortadan kaldırılması gerekiyor, devletin din üzerinden elini çekmesi gerekiyor. Devlet dine mesafesini ortaya koymak zorunda. Devlet burada hakem görevi görecektir. Devlet egemen din anlayışının ötekiye baskı yapmasının önündeki güvencedir aslında. İnancı devlet belirlemeye kalkarsa biz de dönüp ‘benim inancım seni niye bu kadar alakadar ediyor?’ diye sorarız. Aslında Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı Alevilere karşı bir baskı unsuruna dönüştürüldü. Çünkü devlet kendi Alevisini yaratmak istiyor. Devletin görevi bu değil. O yüzden Alevilerin açık bir şekilde Diyanete net tavır koymaları gerekiyor. Diyanetin kaldırılması için herkesin de kampanya yürütmesi gerekiyor. ÇEDES Projesi bu ülkedeki herkesin sorunudur. ÇEDES’in hayata geçirilmesini sağlayan temel faktör Diyanettir. Diyanet olduğu sürece devlet din hizmetlerini topluma karşı bir silah olarak kullanacaktır. Alevilerin olduğu her yerde ezan okutuyorlar bu açık bir baskıdır, asimilasyondur, o insanları yıldırmaktır. Bunlara karşı tavır oluşturabilmek için ana kaynağını sorgulamak lazım. Devlet şu anda Diyanet’e milyarlar harcıyor. Bu bütçenin nereye gittiğini sorgulamak lazım. Bu kurum bir inanç kurumuysa oraya hizmet sunan vatandaşların çok mütevazı bir yaşamı olması lazım normalde. O yüzden Diyanetin kaldırılması için güçlü bir şekilde mücadele etmek gerekiyor. Diyanet kaldırılırsa bu ülkede gerçek anlamda laiklik de hayatageçirilecektir, diğer bütün inançlar da daha özgürce inançlarını yerine getirebileceklerdir.
“YOĞUN BİR ÇALIŞMA TEMPOSUNA İHTİYAÇ VAR, BİR HEDEFİNİZ OLMAK ZORUNDA”
-Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, aralarında bir iki kendi belirledikleri Alevi olsa da ağırlıklı olarak İslamcı akademisyenlere ve ilahiyatçılara Alevi Bektaşi Ansiklopedisi hazırlatıyor. Buna Alevi örgütleri yazılı bir açıklamayla tepki verdi. Sizce Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı? Nasıl bir yol izlenmeli bu çalışmaya karşı?
Alevi örgütlülüğünün bugüne kadar böyle bir çalışma yapmaması hepimizin eksikliğidir. Asimilasyon için en temel şeylerden biri o inancı kendine benzeştirmedir. ‘Aleviler zaten bir İslamdır’ diyor. Belli ki o ansiklopedi de İslam düşünürleri tarafından hazırlanacaktır. Bahsedilen o birkaç Alevi akademisyen de devlete, islama hizmet eden kişilerdir. Aleviliğe hizmet edip gerçekten Aleviliği koruma çabası olsaydı zaten o işin içerisinde olmayacaktı. Bu anlamda Alevi kurumlarının taşın altına elini koyması gerekiyor. Yakın zamanda Avrupa’da böyle bir çalışma başlatıldı. Hızlı bir şekilde hayata geçirilebilirse boşluğu doldurmuş olacaktır. Alevilik yolu üzerinde kafa yoranların da oraya destek olup biran önce hayata geçirilmesini sağlamak gerekiyor. Devlet o tarihsel hafızayı silmek için uğraşıyor. Türkiye’de en çok değiştirilen bakanlık Milli Eğitim Bakanlığı’dır. Bu ülkede son 22 yılda 14 Milli Eğitim Bakanı değişmiştir. Demek ki bir sorun sıkıntı var. Gelen yeni bir şey icat etmeye çalışıyor. Aleviliği de İslam’ın bir parçası gibi okullarda öğretmeye çalışıyorlar. Tüm bunları aşmak için gerçekten çok yoğun bir çalışma temposuna ihtiyaç var. Bir hedefiniz olmak zorunda.
“ÇEDES SADECE ALEVİLERİN DEĞİL BÜTÜN TOPLUMUN SORUNU”
-Okullarda “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) projesi kapsamında imamlar, müftüler ders vermeye başladı. Çocuklar camilere götürülüyor. Ayrıca okullarda mescitler açılıyor. Dini faaliyetler anaokullarına kadar indi. Dinci vakıflarla ve cemaatlerle yasa dışı şekilde protokoller imzalanıyor ve öğrenciler kontrolsüz bir şekilde dini faaliyetlere götürülüyor. Laik eğitim öğretim tamamen yok edilmiş durumda. Alevi çocukların ve ailelerinin pek çok zorluğu yaşadığını biliyoruz. Ancak Alevi kurumları bu konuda bir tepkiyi örgütleyemedi. Eğitim sistemindeki bu gericileşmeye karşı neler yapılabilir, önerileriniz nelerdir?
ÇEDES sadece Alevilerin sorunu değil toplumun bütününün bir sorunudur. Laik demokratik bir ülke isteyenlerin sorunudur. Onların en çok sahip çıkması gerekiyor bu konuya. Tabi ki Aleviler bu konuya tepki vereceklerdir ama bu tepkilerin ortaklaşması gerekiyor. Bütün bir toplum bunu baskıya dönüştürüp adım attıramazsa bu devlet bunları hayata geçirir. Özellikle AKP-MHP faşizmi bunun üzerinden siyaset yapacak. Toplumun muhafazakar, milliyetçi kesimine hitap eden adımlar atmaya çalışıyorlar. Bu en çok eğitim alanında atılan adımlardır. ÇEDES hayata geçirildiğinden beri iki kesimden tepki gördük. Alevi kesimi ve VELİ-DER bu konuda epey çalışma yürüttü. Ama ne kadar etkili oldu bütün sorun bu. Bunun etkili olması için daha güçlü adımlar atılması gerekiyor. Siyaset kurumlarını özellikle muhalefet cephesini hareket ettirmek gerekiyor. Bu ciddi bir sorun. Bir yere imam girmeye başlıyorsa o yerde başka şeyler olmaya başlayacaktır. Eğitimin rengi de niteliği de değişmeye başlayacaktır. Bütün ailelerin aslında bunu düşünerek hareket etmesi gerekiyor.
“ASİMİLASYONUN ÖNEMLİ BİR KISMI CEMEVLERİNDE YÜRÜTÜLÜYOR”
-Aleviler yıllardır çocuklarının zorunlu din dersine girmemesi için mücadele ediyor. Mahkemelere taşındı. Aynı zamanda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidildi ve davalar kazanıldı. Hükümet Alevilerin lehinde verilen kararları uygulamadı. Öte yandan, zorunlu din dersi mücadelesini boşa düşürecek bir sorun var. Bazı cemevlerinde yıllardır Kur’an kursu veriliyor. Bunlardan biri Kartal Cemevi. Ne yazık ki hem mahkeme kararlarının uygulanması için hem de Kur’an kursu veren cemevi/derneklere yeterli baskı, tepki, örgütlenme yapılamadı. Cemevlerinde Kuran kursu verilmesinin önüne nasıl geçilebilir?
Asimilasyonun önemli bir kesiminin de cemevlerinde yürütüldüğünü söylemek lazım. Kuran kursları açarak Hakk’a uğrulama erkanında Kuranı kullanarak, namaz kıldırarak, fatiha okutarak asimilasyonu kendi içimizde daha etkin yürüttüğümüzü görmemiz gerekiyor. Alevi kurumsallaşmasının buna karşı kendi içinde ciddi şekilde tartışması gerekiyor. Alevi kurumlarının bütünlüklü bir yol haritasının olması gerekiyor. Kendi ana dilimle bile cemevlerinde cenaze töreni yapılmasının ne kadar zor olduğuna ben tanık oldum. Alevi kurumlarının buradaki mücadelesi de sorgulanmalı. Etkili bir mücadele yürütülemedi, sonuç alıcı adımlar geliştirilemedi. Kimi mitingler, basın açıklamaları yaparak, okullar açıldığında kimi tepkiler vererek bu işin üstesinden gelinmeyeceğini herkesin görmesi gerekiyor. Bağırıp çağırıp miting yapmak bir sonuç vermiyor. Daha somut adımlar atmamız gerekiyor. Bu ülkede Kürtler çok ağır bedeller ödedi ama radikal kararlar alarak bir sonuç aldılar. Şu anda fiili olarak Kürtler sahip olması gereken hakları kullanıyor aslında. Kendi dilini, kimliğini kullanıyor, kültürüne tarihine sahip çıkıyor. Bunlar çok ağır bedeller ödenerek kazanıldı.
-Alevi nefretinin, Alevi asimilasyonunun yükseldiği bir dönem yaşıyoruz. Kurumların geleceğe dair projeler üretmesi, kalıcı hukuk komisyonları kurulması, kararların çabuk alınması, hızlı refleks gösterilmesi, cemevlerinin ibadetin yanında birer okula çevrilmesi, asimilasyonun önüne geçilmesi gibi pek çok konuda toplum Alevi örgütlülüğünden çok şey bekliyor. Kurumlara neler önerirsiniz? Önermekle kalmayıp birlikte neler yapılabilir?
Öncelikle bir fikir ortamının oluşması gerekiyor. Alevilerin bir fikir üretim merkezinin olması lazım. Zaman zaman danışma kurullarının oluşturulması lazım. Aydınlarımızdan, yazarlarımızdan, bilgiden yararlanarak birçok şeyin önünü açabiliriz. Alevi kurumlarının bu konuda biraz daha yoğun çalışması gerekiyor. Hukuk mücadelesi en temel konulardan bir tanesidir. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na yönelik AYM’ye dava açıldı. Aleviler gidip bu davanın bir parçası olabilirlerdi en başından. Çünkü tarafıdır Aleviler. Bu bir hukuk mücadelesidir. Sonuç alınır ya da alınmaz hiç önemli değil. Ama siz orada olmak zorundasınız. Siz orada görünür olmak zorundasınız. Bunun için de güçlü bir hukuk komisyonunuzun olması lazım. Bu mücadeleleri de bunun üzerinde yürütmek lazım. Her gün nefret suçlarıyla karşı karşıya kalıyoruz, evlerimiz işaretleniyor. Bu tür şeylere karşı toplumsal tepki önemlidir. Bu tür şeylere prim vermemek lazım. Alevi kurumsallaşması bu konuya biraz daha kafa yormalı. En önemlisi de bir hedefin olması lazım. Kendi içerisinde ötekileştirilen bir Alevi kurumsallaşmasının olmaması lazım.
PİRHA – İstanbul’da Hakk’a yürüyen Maraş Katliamı tanığı Şeyho Demir, Yenibosna Cemevi’nden Hakk’a uğurlandı. Şeyho Demir’in mücadele alanlarının her yerinde olduğunu belirten İHD İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri, “Bize mücadeleyi miras bıraktı. Bize bıraktığı mücadele mirasını hakkıyla taşıma sözü veriyoruz” dedi.
Hakk’a uğurlama erkanını Bağcılar Cemevi ve Yenibosna Cemevi dedeleri yürüttü. Hakk’a uğurlama erkanına DEM Parti Milletvekili Pervin Buldan, HDP eski milletvekili Musa Piroğlu, Avukat İbrahim Sinemillioğlu, CAN TV Yönetim Kurulu Üyeleri Veli Haydar Güleç ve Üryan Hızır Ocağı Pirlerinden Veli Büyükşahin, Demokratik Alevi Dernekleri Eş Genel Başkanı Kadriye Doğan, İHD İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri’nin yanı sıra çok sayıda kişi katıldı.
BÜYÜKŞAHİN: HEM ALEVİLİĞE HEM DEMOKRASİ MÜCADELESİNE HİZMET ETTİ
CAN TV Yönetim Kurulu Üyesi ve Üryan Hızır Ocağı Evladı Veli Büyükşahin, ilk sözü alarak, “Şeyho amcayı ben uzun yıllardır tanıyorum. Hem mücadelesiyle, topluma hizmetiyle, yine Maraş Katliamı’ndaki tanıklığıyla bunu sürekli topluma anlatmasıyla bilinen bir insandı. Hem Aleviliğe, hem demokrasi mücadelesine hizmet etti. Emek mücadelesine büyük bir katkısı var. Hakk kendisinden razı olsun bende razıyım kendisinden” diye konuştu.
BULDAN: ONU YAŞATMAYA DEVAM EDECEĞİZ
DEM Parti Van Milletvekili Pervin Buldan Hakk’a uğurlama erkanında yaptığı konuşmada şunları ifade etti:
“Biz Şeyho abimizi hep güzel ve hep yüce anılarla anacağız. Onu hiçbir zaman unutmayacağımızı, onun mücadelesini sürdüreceğimizi bugün burada onun cenazesinde onun tabutunun başında ona söz vererek ifade ediyoruz. Şeyho abimiz, güzel değerli bir insandı. Onu yaşatmaya devam edeceğiz.”
YOLERİ: BİZE MÜCADELEYİ MİRAS BIRAKTI
İHD İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri, Hakk’a uğurlama erkanında konuşarak “Mücadele alanlarının her yerinde olmaya çalışıyordu. Bize mücadeleyi miras bıraktı. Bize bıraktığı mücadele mirasını hakkıyla taşıma sözü veriyoruz” dedi.
GÜLEÇ: KÜRT HALKININ MÜCADELESİ ONUN YAŞAMININ BİR PARÇASIYDI
Gazeteci Veli Haydar Güleç ise söz alarak “Bu mücadele onun için çok değerliydi. An geldi kendi oğlunu dahi sorgulayacak noktayı yaşadı. Halka karşı sorumluluğu gereği bunu yaptı. Bu mücadele, Şeyho abi ve onun gibileri hiçbir zaman unutmayacaktır. Onlar her zaman bizim anılarımızda yaşayacaktır. O bu halkın özgürlüğü için mücadele etti. İnanıyorum ki bir gün o özgürlük de bağımsızlık da mutlaka kazanılacaktır. Çünkü Kürt halkının mücadelesi onun yaşamının bir parçasıydı. Bizim de ona sözümüz olsun, bu mücadelede mutlaka kazanacağız” diye konuştu.
Demir, Maraş Elbistan’a bağlı Yazıtopallı Köyü’nde toprağa sırlanacak.
PİRHA- TV10 Yönetim Kurulu Başkanı Veli Büyükşahin ile TV10 programcısı Veli Haydar Güleç’in yargılandığı davadan karar çıktı. Mahkeme, her iki isim için örgüt üyeliği yönünden beraat kararı verirken, Veli Büyükşahin’e propaganda suçundan 1 yıl 3 ay 22 gün, Veli Haydar Güleç’e ise 1 yıl 6 ay 22 gün ceza verdi.
TV10 Yönetim Kurulu Başkanı Veli Büyükşahin ile TV10 programcısı Veli Haydar Güleç’in yargılandıkları davada karar açıklandı.
Gazeteci Büyükşahin ve Güleç’e “örgüt üyeliği ve propaganda” suçlaması yöneltilmişti.
60’tan fazla kişinin yargılandığı dosyada 2011-2012 yıllarında Barış ve Demokrasi Partisi siyaset akademilerinde yürütülen eğitimlere dair olduğu söylenen tapeler iddianameye eklenmişti.
Dosya kapsamında Veli Büyükşahin ile Veli Haydar Güleç, 16 ay cezaevinde tutulduktan sonra tahliye edilmişlerdi.
Büyükşahin ve Güleç’in de aralarında bulunduğu 60’dan fazla kişinin yargılanmasına 7 Mayıs’ta devam edilmişti.
MAHKEME, BAŞKA DOSYALAR SEBEBİYLE İHBARDA BULUNDU!
Çağlayan Adliyesi 22. Ağır Ceza Mahkemesi, duruşmadan bir gün sonra kararını açıkladı. Her iki isime de örgüt üyeliği yönünden beraat kararı çıktı. Mahkeme heyeti ayrıca, Veli Büyükşahin’e propaganda suçundan 1 yıl 3 ay 22 gün, Veli Haydar Güleç’e ise 1 yıl 6 ay 22 gün ceza verdi.
Mahkeme heyeti, Büyükşahin hakkında İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 13.08.2012 tarihli ve Malatya 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 06.12.2012 tarihli erteleme kararlarının olduğunu belirterek “sanığın denetim süresi içerisinde dosyamıza konu suçu işlediği anlaşılmakla karar kesinleştiğinde adı geçen mahkemelere ayrı ayrı ihbarda bulunulmasına” yönünde karar verdi.
Yargılama sonucunda mahkeme, Veli Haydar Güleç hakkında da Malatya 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 17.12.2012 tarihli “kovuşturmanın ertelenmesi” yönünde karar olduğunu belirterek “sanığın denetim süresi içerisinde dosyamıza konu suçu işlediği anlaşılmakla karar kesinleştiğinde adı geçen mahkemelere ayrı ayrı ihbarda bulunulması” kararını verdi.
Av. Seyit Demir, İstinaf Mahkemesi’ne başvuracaklarını söyledi.
PİRHA – TV10 Yönetim Kurulu Başkanı Veli Büyükşahin ile TV10 programcısı Veli Haydar Güleç’in yargılandığı davanın duruşmasının görülmesine Çağlayan Adliyesi’nde devam ediliyor. Dosya kapsamında hiçbir somut delilin olmadığını belirten Veli Büyükşahin, “Zorla bir örgüt çıkarma çabası var. O günün koşullarında demokratik hakkım olarak çalıştım, beraatimi istiyorum” dedi. Güleç ise “Demokratik bir ülkede bırakın tutuklamayı bu iddianame ile kimse yargılanamaz. Gayri ciddi suçlamaların hiçbirini kabul etmiyoruz” dedi.
15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından Olağanüstü Hal (OHAL) ilan edilerek çok sayıda basın yayın kuruluşu Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) kapatıldı.
Alevilerin sesi olan TV10 da kapatılan kuruluşlar arasında yer aldı. TV10 Yönetim Kurulu Başkanı Veli Büyükşahin ile TV10 programcısı Veli Haydar Güleç, kapatılmanın hemen ardından 10 Ocak 2018’de gözaltına alınmıştı. Gazeteci Büyükşahin ve Güleç’in, bir yıllık tutukluluğunun ardından iddianameleri hazırlanarak “örgüt üyeliği ve propaganda” suçlaması yöneltilmişti.
60’tan fazla kişinin yargılandığı dosya dahilinde hiçbir somut delil yer almazken, 2011-2012 yıllarında Barış ve Demokrasi Partisi siyaset akademilerinde yürütülen eğitimlere dair olduğu söylenen tapeler iddianameye eklenmişti.
Yargılama sonucunda 16 kişinin tutuklanması yönünde karar çıkmış, Veli Büyükşahin ile Veli Haydar Güleç de 16 ay cezaevinde tutulduktan sonra tahliye edilmişlerdi.
Veli Büyükşahin ve Veli Haydar Güleç’in de aralarında bulunduğu yargılamaya bugün devam ediliyor.
Çağlayan Adliyesi 22. Ağır Ceza Mahkemesi’nde saat 10:00’da başlayan duruşma, kimlik beyanları ardından savunmalarla devam ediyor.
VELİ BÜYÜKŞAHİN: BANA AİT OLMAYAN SES KAYITLARI VAR
Duruşmada ilk olarak sanık sıfatıyla Veli Büyükşahin esasa ilişkin savunma yaptı. Büyükşahin şunları dile getirdi:
“Bu dava 2012 yılında hazırlandı. Dolayısıyla bu dönem savunma yapmak çok zor. Sosyal medya paylaşımlarımız ve diğer suçlamalar, bugünün koşullarında değerlendirmek çok eksik kalır. Tapelerle benim görüştüğüm herkes, o gün yasal olan bir partinin yöneticileriydi. Ayrıca akademiye dair yapılan tüm görüşmeler de aynı kapsamda değerlendirilmedi. İnsani duyarlılıkla yaptığımız paylaşımlar, örgütü öven şekilde ele alınmış. Yasal bir partide faaliyet yürütmek neden yasa dışı olsun? Akademide olan herkes parti yöneticileri. Ve bu telefon görüşmelerini dinlemek yasal değil. Bu toplumu zapturap altına almak demektir. Benim tapelerimin çoğunda kızımla yaptığım özel görüşmeler mevcut. Bu durum, demokratik bir ülkede olmaması geren bir durum. Kaldı ki bana ait olmayan ses kayıtları da var. Gerçi onların içeriğinde de bir suç yok.
“BİZİ HER AŞAMADA DİNLEMİŞLER”
Ben uzun yıllardır Alevi medyasında çalışmalar yürüttüm. Bütün çalışmalarım bunun üzerinedir ama şunu görüyoruzki bizim yaralarımızı Alevi toplumu olarak daha da derinleştiriyorlar. Bizi her aşamada dinlemişler. Ben aynı zamanda Alevi Ocağı mensubuyum. Yakınımızda bir çatışma varsa ve IŞİD, herkesi öldürüyor ve bizim de taliplerimiz oradaysa elbette ki duyarlılığımız olacak.
“BU ÜLKEDE ALEVİLER, KÜRTLER, ERMENİLER, ARAPLAR AŞAĞILANIYOR”
Sivas’ta insanlar diri diri yakılıyor. IŞİD Ankara’nın ortasında insanlarımızı öldürüyor. Tarihte hep benzer durumlar var. Dolayısıyla biz duyarlıyız ve tepki gösteriyoruz. Hepimize inancımız ve kimliğimizden dolayı tanınan haklar var. Ama malesef biri daha çok diğeri daha az yurttaş. Bir grubun itibarını öne çıkarmak diğer grubu aşağılamak anlamına gelir. Bu ülkede Aleviler, Kürtler, Ermeniler, Araplar ve diğer gruplar malesef aşağılanıyor, ötekileniyor. Bu ülkede biz özgür ve eşit olmak istiyoruz. Bunun için daha fazla ses çıkarmak istiyoruz. Bunu biz okuyan, yazanlar yapmazsak kim yapacak?
“ZORLA BİR ÖRGÜT ÇIKARMA ÇABASI VAR”
Bakın Anayasa tartışması yeniden başladı. Alevilerin, Kürtlerin eşit yurttaşlık talebi var. Şimdi bunun altından neden başka bir niyet aransın? Benim, pirlerime olan sorumluluğum gereği barıştan yana söylemlerim vardır evet ama kırın dökün diye bir söylemim yoktur. Yani dosya hazırlanırken o ikinci yurttaş, aşağılama tavrını da görüyorum. Mesela dosyada Alevi dedesi olduğum yazıyor. Hem Alevi dedesi olduğumu yazıp hem de beni emniyette IŞİD’li biriyle yan yana tutuyor. Demek ki beni hedef haline getirmek istediler. Zorla bir örgüt çıkarma çabası var. Benim tüm yaşamım açık. Ama bir gazeteci, dede ve aydın olarak görüşlerim hep açıktır.
“ALEVİLERİN SINIRLARINI SÜNNİLER BELİRLİYOR”
Alevilerin sınırlarını Sünniler belirliyor. Biz sadece sınırları belirlenenleriz. Ama biz kimsenin sınırlarını belirlemiyoruz. Hükümet yetkilileri, bizim cemevine ‘cümbüşevi’ dedi mesela. Bunun bir yasal yaptırımı olmuyor. Ama ben tapeler sonucu 16 ay ailemden uzak kaldım. Çocuğum o süreçte beni belgesel çekimi için uzakta biliyordu. Bizi, yaşam tarzımızdan koparmak istiyorlar. Babam, bu inancı bana aşıladı. Şimdi ben, toplumuma nasıl sırtımı dönerim? ‘Aleviliğinizi, dilinizi, Kürtlüğünüzü ve insanlığınızı da bırakın ve bizim çizdiğimiz sınırlar içinde kalın’ deniliyor. Suriye ile ilgili paylaşım yapmışım ve hapis yatmışım. Neden? Siyaset yapma hakkı herkese var ama bize yok! Bu nedenlerle istinat edilen bütün suçları reddediyorum. Ben, düşünceleriyle hep açık bir insanım. Milletvekili adaylığı yapmam dahi dosyaya eklendi. Ne var şimdi bunda, neden suç oluyor?
Yasadışı hiçbir eylemim, çağrım yok. O günün koşullarında demokratik hakkım olarak çalıştım, beraatimi istiyorum.”
VELİ HAYDAR GÜLEÇ: AİLE OLARAK DERSİM KATLİAM’INDAKİ O TRAVMAYI YAŞIYORUZ
“Veli haydar Güleç ise yapılan o toplantıların ifade özgürlüğü kapsamında olduğunu belirterek,” Bu hakkı yargılamak ise deyim yerindeyse demokrasiye kurşun sıkmaktır” dedi.
Güleç savunmasına şöyle devam etti:
“Yargılanmamızın sebebi sahip olduğumuz bu ölümcül kimliklerdir. Alt kimlikler… Ben Alevi Kürt kimliği taşıyan biriyim. Türk ve İslam olmayanların tasviyesi büyük sonuçlar çıkarmıştır. Aile olarak Dersim Katliamı’ndaki o travmayı yaşıyoruz. Alevilik cumhuriyetin kuruluşundan beri din dışılık olarak tarif edilip, düşmanca yaklaşılmış. Dersim Katliamı’nda da oradaki halka bu şekilde yaklaşıldı. O katliamda yer alanların sonradan ifadeleri ortaya çıktı. Dönemi anlatmak, o kişide utanç sebebi olmuş. Büyük bir kötülükten bahsediliyor yani. Şimdi biz bu ülkede bu sorunları yaşadık. Sorunlar halen çözülmedi. Biz toplumsal duyarlılığımız gereği siyasetin içinde yer aldık. Yasalar parlamentoda yapılıyor.
“ALEVİLER HEP ZULME UĞRADI”
Bakın Alevilik dedik. Neden Aleviler bu kadar zulme uğradı? Neden hiçbirinin faili ortaya çıkarılmadı? Çünkü Aleviler hep reddedildi. Alevilik kendi başına bir inanç, bir Yoldur. Alevi pirleri, toplumun kanaat önderidir. Böyle bir toplumdan bahsediyoruz.
Bakın Diyanet, ‘Orası inanç kurumu değil, faturalarını ödeyemeyiz’ diyor. Diyanet bu ülkedeki ayrımcılığın kendisidir. Aleviler, eşit yurttaş olmak istiyor. İnancını özgürce yerine getirmek istiyor. Zorunlu din derslerinin kaldırılmasını istiyor çünkü asimilasyon hedefleniyor. Bunların değişmesi için siyasetle uğraştık.
Evet benim bir de Kürt kimliğim var. Birçok katliam yaşadık. Uzağa gitmeyeceğim, doksanlarda binlerce faili meçhul yaşadık. Biz bu sorunları çözemezsek, bizden sonraki kuşaklara kötülük, ölüm bırakacağız. Bir bedel ödenecekse bizimle sınırlı kalsın. Bu sorunlar bize miras kaldı, dilerim ki sonraki kuşaklara kalmaz. O yüzden Kürtlerin temel hakkı tanınmaktır. Bu devlet, Kürtlerle barışmak zorunda. Halen parlamentoda Kürtçe ‘bilinmeyen dil’ olarak görülüyor. Biz bu dilde eğitim de görmek istiyoruz. Kürt sorununu çözmek istiyorsanız ana dil önündeki engeli kaldırmalısınız. İnkar ederek bu olmaz!
Cumhurbaşkanı, yakın zamanda Kürdistan’a gitti ve Kürdistan bayrağı önünde fotoğraf verdi.
“GAYRİ CİDDİ SUÇLAMALARI KABUL ETMİYORUZ”
Bu iddianamede tapeler dışında ne var? Çok ilginçtir oluşturulan iddianame 2 kere reddedildi. Neden? Yetmedi savcı, bizim ses analizlerimizi istedi. Aradan 12 yıl geçmiş. Bu iddianame bir yargı malzemesi olamaz. Demokratik bir ülkede bırakın tutuklamayı bu iddianame ile kimse yargılanamaz. Gayri ciddi suçlamaların hiçbirini kabul etmiyoruz.
“BİZ VİCDANLIYIZ, DUYARLIYIZ”
DTK, devlet tarafından resmi görülmüş. Devletin orayla teması olmuş. O iddianamenin bir yerinde diyorum ki ‘Ateşkes konusunda bir süreç yürütmeliyiz’ şiddetten arınmadan bahsediyorum. İstakoz partileri yapanlar, kolunda Rolex saat takanlar için savaş kolaydır. Kürt’ün, Alevinin sorununun çözümü bu ülkeyi geleceğe taşıyacaktır. Bunun için mücadele yürütüyoruz. Dersim’i, Koçgiri’yi, Sivas’ı yaşadık buna rağmen kimseye kin gütmedik. Biz vicdanlıyız, duyarlıyız. Bu yaşananlar artık yetmez mi? Bu ülke her 10 yılda bir darbeler yaşandı çünkü iyi yönetilemedi. Bu sorunların çözümü hepimizin boynunun borcudur. Bunun için hep siyaset içerisinde olduk.
“BU DAVA YARGILAMA KONUSU OLMAMALI”
4 yılda bir oy kullanmak, sonrasında siyasete bulaşmamak bu ülke vatandaşına dayatılıyor. Bu demokrasi değil.
Mahkemeler, vatandaşın hak arama yeridir. Mahkemelerde adalet olmazsa vatandaş hak arayamaz. Bugün yargı, siyasetin vesayeti altında. O yüzden bizim beklentimiz adalet duygusuyla bakılmasıdır. Suçlamalara ilişkin ciddiye alınabilecek bir suçlama görmüyorum. Basın açıklamasına katılmak bir haktır. Sokak, hak aramanın merkezidir. Buraları yasaklar, baskı uygularsanız başka şeyler ortaya çıkacaktır. Bakın yeni bir anayasa tartışılıyor ama yöneticiler mevcut anayasayı dahi uygulamıyorlar. Bunları da geçtim, Aleviler içim AİHM kararları bile uygulanmıyor. Şimdi vatandaş neye güvenecek? Değiştirmeden önce mevcuda sadık kalalım.
Beklentimiz, bu yargılama süreci uzun sürdü. O gün de söyledik, bu dava yargılama konusu olmamalıdır.”
MEHMET AKAR: SUÇLAMALARI KABUL ETMİYORUM
Yazar Mehmet Akar ise “Osmaniye Cezaevinde açlık grevinde olduğum iddia ediliyor. Bu dönemde telefonlarımın da dinlenildiğine rastlanıyor. Ben o cezaevinde kalmadım. Dolayısıyla mesnetsiz iddialar” dedi.
Akar şöyle devam etti:
“Arnavutköy’de bir emlak alım satımı için bulunduğum dönemde bir arkadaşımla yaptığım telefon görüşmesi de mesnetsiz şekilde suçlamaya dönüştürülmüş. Örgüt için çalıştığım ifade edilmiş.
Parti içerisinde yasal faaliyet yürüttüm. Uzun yıllardır Kürt dili üzerinde çalışmaktayım. Demokrasiyi hayatıma yansıtan bir insanım. Şiddete karşı tavrımı hep açık ifade ederim. Sosyal medya paylaşımlarım suçlamalara konu edilmiş.
Demokrasi, binlerce yıl önceden günümüze gelen en naif olanıdır. Gönül ister ki günümüzde herkesin kendisini özgürce ifade ettiği bir hayat yaşansın. İddia makamının suçlamalarını kabul etmiyorum.
İstanbul’da yaşadığım süre içerisinde ticaretle uğraştım ve en son bir yapı kooperatifinin yöneticiliğini üstlendim. Uzun süre kamusal alanda faaliyet gösteren birinin, yasa dışı bir örgütte yer alması mümkün değildir.
Sosyal medyadaki paylaşımlarımı sorumlu vatandaş sıfatıyla yaptım. 4 yıl süren, yerel bir gazetede de yöneticilik yaptım. Yazdığım kitaplarda da herhangi bir yasaklama, toplatma olmadı. Ama 2011 yılından itibaren telefon görüşmelerinde yapılan dinlemelerinin hiçbirinde yasadışı bir konuşma yok. Sadece parti il ve ilçe başkanlarıyla yaptığım konuşmalar var. Üyelikler, toplantılar konusunda yapılan konuşmalar…
Şu anda bir bedel ödüyorum. Bir pişmanlık da duymuyorum. Ülkenin demokrasi gibi bir nimetle tanışması bazıları için kabul görmedi. Herhangi bir suç işlemediğimi belirtiyorum, beraatimi istiyorum.”
AV. İNAN POYRAZ: BU DAVA BARIŞ VE DEMOKRASİ PARTİSİ’NİN FAALİYETLERİNİN KRİMİNİLAZE EDİLMESİDİR
Semra Demir, Adnan Kaçmaz, Binali Palandöken ve Mehmet Akar’ın Avukatı İnan Poyraz, “Bir yargılama yapılıyor ve elimdeki donelerin yüzde 99’unu mahkemeye sunmuş durumdayım. Bu dava Barış ve Demokrasi Partisi’nin faaliyetlerinin kriminalize edilmesidir. Parti akademisinin nasıl kurulduğu parti tüzüğünde de yazmakta. Düşünce özgürlüğü kapsamında bu akademinin değerlendirilmesi yönünde mahkeme kararları da mevcut. Bu dosyanın yüzde 90’ını oluşturan hakim ve savcılar, kaçak halde aranmakta. Müvekkillerimizin hepsi iş güç sahibi. Karadenizli, gidip Kürtçe öğreniyor, sırf yurt dışına gidebilmek için. Ama müvekkillerimiz buradalar, bir yere de gitmiyorlar. Müvekkillerimin beraatini talep ediyorum” dedi.
AV. BÜLENT ÇOBAN: TAPELER TEK BAŞINA SUÇ TEŞKİL ETMİYOR
Adem Can’ın avukatı Bület Çoban da savunmasında, “Neden zahmet edilip teknik araç götürülerek partideki toplantılar dinleniyor? Buna gerek yoktu, çağrılsalar zaten açıkça anlatılacak konular, 10 yıl önce o toplantılarda konuşuldu. Kürt sorunu, Abdullah Öcalan, kadın sorunu, Alevi sorunu… bu başlıkları konuşmak suç olmamalı. Hatta bu sorunları diğer partiler konuşmadığı için sorun oluşuyor. Tüm bunları geçtim, hayatın gizlilik ilkesi nerede? Neye istinaden, hangi hakla dinleme yapılıyor? Zaten bu tapeler tek başına da bir suç teşkil etmiyor. O nedenle müvekkillerimizin beraatini talep ediyorum” ifadelerini kullandı.
AV. ZÜLFİKAR ERDEN: TAPELER ÜZERİNDEN HUKUKA UYGUN BİR DELİL OLUŞTURMAK SÖZ KONUSU DEĞİL
Veli Büyükşahin ve Veli Haydar Güleç‘in avukatlığını yapan Av. Zülfikar Erden ise SEGBİS yoluyla duruşmaya katılıp savunma yaptı.
Erden şu ifadeleri kullandı:
“Soruşturma 2012 yılında başlıyor ve 2019 yılına kadar kalem dahi oynatılmıyor. Bunun sebeplerinin başında savcılık ve kolluğun kimlerden yana olduğuna girmeyeceğim ama birçoğunun FETÖ suçlamalarıyla tutuklandığı, arandığı aşikar. Savcılık makamı bazı müvekkiller üzerinden ceza talep ediyor ancak şöyle çelişki var. Örneğin müvekkillerden Süleyman Savaş, akademiye kayıt yaptığını ama vazgeçip katılmadığını söylüyor ama savcılık makamı örgüt üyeliğinden ceza istiyor. Tapeler üzerinden hukuka uygun bir delil oluşturmak söz konusu değil. Hangi sesin hangi isme ait olduğu konusunda bir netlik de yok. Yargıtay’ın bu konudaki tavrı da açık; eğer net bir değerlendirme yoksa somut delil olamaz deniliyor. Dosyada gelinen noktada, BDP’nin çalışmalarını kriminalize etme çabası var. Diğer partiler, benzer bir organizasyon yaptığı zaman alkış tutuyoruz ama BDP yapınca yasadışı faaliyet olarak yorumlanıyor.
Kan davalı bir aileyi AK Partili birileri barıştırdığı zaman olumlu karşılanıp, BDP’liler yapınca neden örgütsel faaliyet olarak yorumlanıyor?
Bu nedenlerle tahliye talep ediyoruz?
Veli Büyükşahin ve Veli Haydar Güleç‘in avukatlarından Seyit Demir de şu savunmayı yaptı:
“Müvekkillerin duruşu bir aydın duruşudur. Birçok davada, hatta boşanma davalarında dahi FÖTÖ tartışması yapılmakta ama bu dosyada direk FETÖ izi var. 2010’lu yıllarda akçeli işler bir ortağın, güvenlik bürokrasisi ise diğer tarafın elindeydi. FETÖ’cüler kurdukları düzenin 1000 yıl süreceğini düşünüyordu ama öyle olmadı. Dönemin 61. Hükümetinin başbakanı ‘Analar ağlamasın’ diye bir süreç yürütürken Hakan Fidan’ı gözaltına alıp KCK operasyonu yürütmek ve Gülen’in ‘Ocaklarını yakın’ söylemini görmemek mümkün mü? Haklarını vermek lazım, kumpas kurmayı iyi bilirlerdi. Bunun eğitimini de Amerika’dan aldılar. KCK operasyonlarında binlerce insanı bu yollarla yargıladılar.
DTK bir platform ve bu konuda cevap vermeyi gerek görmüyorum. Bu konuda mahkemelerin beraat kararları da var. Bizim müvekkillerin DTK’yla da alakası yok.
Her siyasi partinin akademi eğitimleri var. Müvekkillerim de aydın duruşu sergileyip söylediklerinin arkasında duruyorlar. Facebook paylaşımları söz konusu edilmiş. Müvekkilim bir gazeteci. Müvekkilim darbe günü kesintisiz 7 saat yayın yapıyor ama ne yazık ki KHK ile kapatılıyor.
Dosyadaki ilk hakim 2 defa iddianameyi geri gönderdi. Bu dosyada cezası netleşen hakimin imzası da var!
Müvekkillerim, insan hakları konularında dersler vermiş. Müvekkilim PM üyesi (Barış ve Demokrasi Partisi). Gizli, saklı bir durum yok. Sanki el yapımı patlayıcı yapmayı öğretmiş gibi… Oturma eylemini örgütle bağlandırmaya karşı söyleyecek söz yok.
Bizim dosyamızda 11 ardışık dinleme kararı var. Hedef kişi belli değil, olta atılıyor, kim takılırsa… Müvekkilim Çanakkale tarafına gidiyor, çocuğunun astım hastalığı nedeniyle. Orada yaptığı bu konuşmalar dahi tapeye giriyor. 2 yıl boyunca devam eden böyle bir dinleme yapılabilir mi?
Bilal Bayraktar, Sadrettin Sarıkaya’yı anmadan olmaz. Dosyada bu iki ismin imzaları var. Siyasi iktidara yönelik ilk operasyonu bunlar yaptı. Soruşturma açısından murdar olmuş, pis ve kirli bir soruşturma yürütülmüş. En azından bu sayfayı artık kapatalım. Beraat kararı verilsin, talep ediyorum.”
Mahkeme heyeti, davaya dair kararını 8 Mayıs’ta açıklayacak.
PİRHA – TV10 Yönetim Kurulu Başkanı Veli Büyükşahin ile TV10 programcısı Veli Haydar Güleç’in yargılandığı davanın görülmesine 7 Mayıs’ta devam edilecek. Büyükşahin ile Güleç, yargılama kapsamında son kez savunma yaparak tahliyelerini talep edecek.
Fetullah Gülen örgütünün (FETÖ) 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından Olağanüstü Hal (OHAL) ilan edilerek çok sayıda basın yayın kuruluşu Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) kapatıldı.
TV10’un da aralarında bulunduğu 12 televizyon kanalının yayını da 28 Eylül 2016’da durdurulmuştu.
TV10 Yönetim Kurulu Başkanı Veli Büyükşahin ile TV10 programcısı Veli Haydar Güleç, 10 Ocak 2018’de evlerine yapılan baskınla gözaltına alınmıştı. Gazeteci Büyükşahin ve Güleç’in, bir yıllık tutukluluğunun ardından iddianameleri hazırlanarak “örgüt üyeliği ve propaganda” suçlaması yöneltilmişti.
60’tan fazla kişinin yargılandığı dosya dahilinde hiçbir somut delil yer almazken, 2011-2012 yıllarında Barış ve Demokrasi Partisi siyaset akademilerinde yürütülen eğitimlere dair olduğu söylenen tapeler de iddianameye eklenmişti.
Sürdürülen yargılama sonucunda 16 kişinin tutuklanması yönünde karar çıkmış, Veli Büyükşahin ile Veli Haydar Güleç de 16 ay cezaevinde tutulduktan sonra tahliye edilmişlerdi.
YARGILAMADA SONA GELİNDİ!
Veli Büyükşahin ve Veli Haydar Güleç’in de aralarında bulunduğu yargılamaya 7 Mayıs’ta devam edilecek. Çağlayan Adliyesi 22. Ağır Ceza Mahkemesi’nde saat 09:00’da başlayacak duruşma, 2 gün sürecek.
Müşteki avukatları, suçlamalara dair mahkemeye sunulan tapelerin somut delil olarak yorumlanamayacağını belirtiyor. Bu nedenle 7 Mayıs’ta görülecek celse sonucunda kararın da açıklanması bekleniyor.
PİRHA- Son zamanlarda tartışma konusu edilmeye çalışılan Seyit Rıza’nın Dersim için ne ifade ettiğini gazeteci Veli Haydar Güleç’e sorduk. Asıl tartışılması gerekenin devletin yaptığı kötülük olduğunu belirten Güleç, “Devletin Dersim’deki zulmüne karşı başkaldırının ismidir. Diğer yönü devlete boyun eğmeyişin bir sembolüdür. Boyun eğmemiştir, diz çökmemiştir ve zaten bunu ifade ederek idam sehpasına gitmiştir. Onu bugün, bu noktada önemli kılan şey direnişidir” dedi.
Seyit Rıza, 1863’te Ovacık’a bağlı Lertik/Ağdat (Dumantepe) köyünde doğdu. Batı Dersim Şıx Hesenan (Şeyh Hasan) aşiretinin Yukarı Abasan kolundan olan Seyit İbrahim’in altı oğlundan biridir.
Seyit Rıza, Dersim Katliamı’ın yaşandığı 1937’nin yazında daha fazla kan dökülmemesi adına barış görüşmeleri yapmak üzere Erzincan’a doğru yola çıktı. Tarihler 10 Eylül 1937’yi gösterdiğinde Seyit Rıza ve yanında bulunanlar tutuklandı ve Elazığ’a sevki yapıldı.
Adalet Bakanlığı’ndan gelen talimat üzerine, düzmece bir mahkemeyle, 1937 yılında 14 Kasım’ı 15 Kasım’a bağlayan gece yarısı 5 yol arkadaşı ve oğlu ile birlikte Elazığ Buğday Meydanı’nda idam edildi. İdam edilebilmeleri için 74 yaşındaki Seyit Rıza’nın yaşı 54’e indirilirken, oğlu 17 yaşındaki Resik Hüseyin’in yaşı ise 21’e yükseltildi.
Seyit Rıza ve yol arkadaşlarının idam edilişinin üzerinden tam 86 yıl geçerken, mezar yerleri dahi henüz bilinmiyor. Dersimliler ise 86 yıldır seyitlerinin ve yakınlarının mezar yerlerini arıyor.
Seyit Rıza ve yol arkadaşlarının idamı sonrasında Dersim’in coğrafyası, kültürü, dili ve inancına yönelik topyekûn bir harekata girişilmiş, resmi rakamlara göre 12-16 bin, bağımsız araştırmacı ve tarihçilere göre ise 50-60 bin civarında Dersimli çocuk, yaşlı, kadın yaşamını yitirdi.
Dersimliler ve dostları her 15 Kasım’da ve Dersim Katliamı’nın kararının verildiği tarih olan 5 Mayıs’ta ‘hiçbir şeyi unutmadık, hiçbir şeyi affetmedik’ diyorlar. Her yıl sadece Dersim’de ve Türkiye’de değil dünyanın birçok yerinde anmalar yapılarak bellek taze tutuluyor.
Son zamanlarda tartışma konusu edilen, geçmişte de dönem dönem pozisyonu tartışma konusu edilmeye çalışılan Seyit Rıza’nın Dersim için ne ifade ettiğini, dosyamızın üçüncü bölümünde Gazeteci Veli Haydar Güleç’e sorduk.
“SEYİT RIZA DEVLETE KARŞI BOYUN EĞMEYİŞİN BİR SEMBOLÜDÜR”
Seyit Rıza’nın, Dersim için çok şey ifade ettiğini, onu öncelikle Dersim’in hafızası olarak görmek gerektiğini vurgulayan Güleç, “Çünkü devletin Dersim’deki zulmüne karşı başkaldırının ismidir. Diğer yönü devlete boyun eğmeyişin bir sembolüdür. Boyun eğmemiştir, diz çökmemiştir ve zaten bunu ifade ederek idam sehpasına gitmiştir. Onu bugün, bu noktada önemli kılan şey direnişidir. Daha da ötesi gidip idam sehpasında sandalyeyi kendi ayağıyla itmiş, kendi idamını kendisi gerçekleştirmiştir. Bu sırf bizi değil o gün o idam seremonisinde yer alan devletin önemli isimlerini de çok etkilemiştir. İhsan Sabri Çağlayan anılarında onun idam sehpasına yürüyüşünü anlatırken ne kadar gerildiğini, bir anda nasıl saygıyla yaklaştığını ifade ediyor” dedi.
“BÜTÜN HALKLARIN TARİHİNDE ÖNEMLİ İSİMLER VARDIR”
Seyit Rıza heykelinin bugün o meydanda, Dersim’de yaşanan zulmün, devletin Dersim’de gerçekleştirdiği soykırımın hafızası olarak durduğunu, bu anlamda Dersim ve Kürt halkı için çok önemli bir isim olduğunu belirten Güleç, bu önemi tarihsel figürlerden örneklerle şöyle açıkladı:
“Bütün halkların tarihinde önemli isimler vardır ve o isimler hep yaşamıştır. Direnişleriyle, düşmana karşı dik duruşlarıyla hep var olmuşlardır. Tarih onları hep yazdı, yazıyor. Bakarsınız Emiliano Zapata Meksika için çok önemli bir isimdir. Devrimin önemli liderlerinden bir tanesidir. Bir köylüdür aynı zamanda. Okumuş, yazmış değil ama giderseniz Meksika’nın her yerinde Emiliano Zapata’nın heykellerini görürsünüz. Hallac-ı Mansur Aleviler için çok önemli bir isimdir. Doğruları söylediği ve doğrular konusunda geri adım atmadığı için derisi yüzülmüştür. Yine Nesimi aynı şekilde doğruları haykırmıştır.
William Wallace İskoçya için çok değerli bir isimdir. İskoç halkının özgürlük mücadelesinde İngilizlere karşı savaşmıştır. Bedelini çok ağır ödemiştir ama o ödediği bedelin karşılığında bugün hala yaşıyor. Onu asan İngilizlerin ismi yok ortada ama onun ismi hala yaşıyor. İskoçya’da gururla anılıyor. Buna benzer birçok isim var tarihte. Seyit Rıza’da bunlar gibidir.”
“SEYİT RIZA’NIN İTİBARINI KİMSE DÜŞÜREMEZ”
Seyit Rıza’ya dönük bir itibarsızlaştırma, onu küçültme, yok sayma, bir şekilde toplum gözünde küçük düşürmeye yönelik çabalar olduğunun altını çizen Güleç, “Bu kimseye bir şey kazandırmaz. Seyit Rıza’nın itibarını kim ne yaparsa yapsın, kim ne söylerse söylesin toplumun nezdinde hiç kimse onun itibarını küçültemez. Bu itibar büyüktür ve hep yaşayacaktır. Küçük hesaplar peşinde koşan, kendince farklı alanlarda kendilerini var etmeye çalışan kimi kişiler, topluluklar bunu yapabilirler ki yapıyorlar ama bunu yaparak aslında kendilerine zarar veriyorlar, Seyit Rıza’ya değil. Çünkü Seyit Rıza’yı yıpratabilecek bir durumları yok onların” değerlendirmesinde bulundu.
“BİR HEYKEL AYNI ZAMANDA BİR HAFIZADIR”
Seyit Rıza’nın duruşuyla, söylemiyle zaten toplumda olması gereken yerde durdurduğunu ve bundan sonra da duracağını söyleyen Güleç, sözü heykele getirerek şunları ekledi:
“Herkesin heykeli dikilmez. Önce bunu görmeleri lazım. Bir heykel aynı zamanda bir hafızadır. Sadece heykel olarak bakmamak lazım ona. Dünyanın neresine giderseniz gidin heykeller size bir hafızayı gösterir, anlatır. O heykellerin mutlaka bir anlamı vardır. Seyit Rıza’nın heykeli de bu anlamda önemlidir. Seyit Rıza’nın heykeline bakan herkes aslında bir şeyi görüyor. Dersim’de yaşanan soykırımı görüyor. Dersim’de bir soykırım yaşanmıştır. O heykel, o soykırımın hafızasıdır aynı zamanda, yani sadece bir birey olarak düşünmemek lazım. O bir toplumun tümünün, orada yaşanan bütün acıların ortak hafızasıdır. Herkesin böyle görmesi, böyle bakması lazım. Seyit Rıza’nın Kürt kimliğini yok sayan, onu o kimlikten azade tutmaya çalışan bir yaklaşım var işin içerisinde. Seyit Rıza Kürt’tür. Seyit Rıza Alevi’dir. Seyit Rıza Yol önderidir. Hem etnik kimliğiyle hem de dinsel kimliğiyle önemli bir isimdir. Buna böyle bakılması lazım.”
“DEVLETİN EN TEPESİNDEKİ İSİM, DERSİM’DE KATLİAM YAPILDIĞINI İTİRAF ETTİ”
Seyit Rıza’yı itibarsızlaştırma çabalarının toplumda bir karşılığı olmayacağının, toplumun bu tür şeylere itibar etmediğinin altını çizen Güleç, “Çünkü toplum bir gerçekle yüzleşmiş, bir gerçeği yaşamış. Kim nasıl bakarsa baksın, istedikleri kadar anti propaganda yapsınlar. Bakın birileri İngiliz işbirlikçisi dedi. Birileri devlete karşı başkaldıran şakiler dedi, şu dedi, bu dedi ama döndük, dolaştık yıllar sonra, aradan geçen 80 küsur yıllık sürecin akabinde bir şeyle yüzleştik. O da şuydu; Bir devletin en tepesindeki isim Dersim’de katliam olduğunu itiraf etti. Devlet Dersim’de katliam yapmıştır dedi. Siyasi hesaplarla ya da başka saiklerle söylenmiş olabilir. Hiç önemli değil ama bir itiraftır bu. İkincisi Dersim’de yaşananları bir tek Dersimliler anlatmadı. Dersim’de o katliamın içerisinde bizzat yer alan devletin kendi memurları, kendi çalışanları da kendi anılarında burada yaşanan kötülüğü bir şekilde anlatmak zorunda kaldılar” şeklinde konuştu.
“ASIL TARTIŞMAMIZ GEREKEN DEVLETİN YAPTIĞI KÖTÜLÜKTÜR”
Hafızayı tartışmak yerine devletin yaptığı kötülüğü tartışmak ve bunun ortaya çıkardığı sonuçlar üzerinden bu sorunun nasıl çözüleceğinin masaya yatırılması gerektiğini ifade eden Gazeteci Veli Haydar Güleç, son olarak şunları kaydetti:
“Tartışmamız gereken budur. Devletin yaptığı kötülüktür. O kötülüğü tartışabilirsek ben inanıyorum ki Dersim halkı Seyit Rıza’ya da onun gibi bu yolda bedel ödemiş bütün Yol önderlerine de aynı şekilde sahip çıkacaktır. Bir heykel üzerinden hiç kimse şunu da düşünmesin. Tabii ki keşke herkesin heykeli dikilebilse ama sorun sadece bir heykel dikmek sorunu değil. Önemli olan oraya sahip çıkabilmek. Orada yaşanan zulme karşı, bu zulmün, bu soykırımın sonuçlarını ortaya çıkarmak önemli. O hafızayı da bu şekilde düşünmek lazım, bu şekilde bakmak lazım.”
PİRHA-Ali Kenanoğlu, ‘Laik Eğitim, İnsanca Yaşam, Demokratik Türkiye’ mitinginden hemen önce İstanbul Valisi’nin Alevi kanaat önderleriyle yaptığı toplantıya Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın katılmasının ve toplantıdan sonra Cem Vakfı’nın mitingden çekilme kararı almasının birbiriyle bağlantılı olduğunu söyleyerek, “Bütün bunlar bir operasyondur” yorumunu yaptı.
27’inci dönem HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu, Alevi kurumlarının öncülüğünde pazar günü yapılan ‘Laik Eğitim, İnsanca Yaşam, Demokratik Türkiye’ mitingini, CAN TV’de yayınlanan Veli Haydar Güleç‘in sunduğu Candan Bakış programında değerlendirdi.
TOPLANTIDAN SONRA HASAN SEZGİN GÖREVDEN ALINDI
Mitingden bir gün önce İstanbul Valisi Davut Gül’ün Alevi kanaat önderleriyle bir toplantı yaptığını söyleyen Kenanoğlu, bu toplantıya ilişkin çarpıcı detayları aktardı. Toplantıya Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın da katıldığına dikkat çeken Kenanoğlu, “Bu toplantıdan önce belirli odaklar Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) üzerinden mitingi kriminalize edip, terörize eden ifadeler kullanmıştı. Hemen akabinde bu toplantının yapıldı ve toplantının akşamında Cem Vakfı, şubelerine mesaj göndererek mitingden çekildiğini bildirdi. Başkan Vekili Hasan Sezgin de görevden alındı ki Sezgin, bu mitinge katılımın sağlanması için çaba gösteren bir isim. Buna rağmen Cem Vakfı’nın şubeleri ve Hasan Sezgin mitingdeydiler” dedi.
“TOPLUMUN DİNAMİZE OLMASINDAN KORKUYORLAR”
Tüm bu yaşananların birbirinde bağımsız olaylar olmadığını belirten Kenanoğlu, bunu bir operasyon olarak yorumlayıp,“Bu tür mitinglerden korkup tedbir için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Bütün bunlar toplumun dinamize olmasından korkulan endişeyi, korkuyu ve toplumun demokratik talepleri öne çıkartmasından duydukları rahatsızlığı gösteriyor. Tüm bunlara rağmen mitingin yapılması ve taleplerin dile getirilmesi oldukça kıymetli” sözlerini kullandı.
PİRHA – 27. dönem HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu, Sivas Madımak Katliamı Davası’nın Alevi kurumları ve toplumu tarafından yeteri kadar sahiplenilmediğinin altını çizerek, “Alevi örgütleri özellikle Madımak Katliamı’nın küllerinden doğdular. Fakat aynı örgütlenmeyi davanın güncellenmesine, kamuoyunda yer edinmesinde göstermediler. Bunda hepimiz sorumluyuz” dedi.
Madımak Oteli’nde 2 Temmuz 1993’te 33 aydının yakılarak öldürülmesine ilişkin davada mahkeme heyeti davanın düşmesine karar verdi. Savcı, 30 yıllık olağanüstü zaman aşımı süresinin 2 Temmuz’da dolduğunu söyleyerek üç firari sanık hakkında zaman aşımı uygulanarak davanın düşmesini talep etmişti.
Alevi kurumları, siyasi partiler, milletvekilleri ve hak savunucuları başta olmak üzere toplumun büyük bir kesiminden karara ilişkin tepkiler yükseliyor. Neredeyse tüm Alevi örgütleri, “Alevi Diyaneti” olarak adlandırılan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na da büyük tepki gösteriyor.
İki yıldır yüzlerce cemevini dolaşarak liste tutan, Aleviliği bir inanç olarak görmeyen ve kültürel bir ögeye indirgeyen AKP hükümeti, şimdi ise bir ekip oluşturup Alevi köylerini, cemevlerini ve dernekleri dolaşarak maaşlı dedeler, elemanlar arıyor.
27. Dönem HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu, Sivas Madımak Katliamı Davası’nda verilen zaman aşımı kararını ve AKP’nin Kültür ve Turizm Bakanlığı çatısı altında kurduğu Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı aracılığıyla Alevilere yönelik uyguladığı asimilasyon politikasını CAN TV’de yayınlanan Veli Haydar Güleç‘in sunduğu Candan Bakış programında ele aldı.
“DEVLET İSTEMEDİĞİ SÜRECE BUNLAR KATLİAMA DÖNÜŞMEZ”
Kenanoğlu, Madımak Katliamı’nın cumhuriyeti yıkmak için değil cumhuriyetin kuruluş kodlarını pekiştirmek için yapılmış katliamlardan birisi olduğunu söyleyerek “Derin yapı denilen kontr yapı cumhuriyetin kuruluş kodlarından sıyrıldığını, sarkmalar yaşandığını, buraya müdahale edilmesi gerektiğini düşünür ve bu müdahalenin zeminini oluşturur. Bunu bazen darbe ile yapar, bazen bu tür katliamlarla yapar. Sivas Madımak Katliamı, cumhuriyetin zaman zaman toplumu dizayn etmek için devreye sürdüğü katliamlardan birisidir. Bu işin içerisinde devletin derin yapıları, devletin aklının kendisi vardır. Fakat devlet istemediği sürece bunlar katliama dönüşmez” dedi.
“HEPİMİZ SORUMLUYUZ”
Kenanoğlu, Sivas Madımak Katliamı Davası’nın yeterince sahiplenilmediğini de belirterek şunları ifade etti:
“Alevi kurumları, Alevilerin yakın izlediği medya bu meselenin sönümlendirilmesine neredeyse rızalık verdiler gibi bir şey oldu. Bir şey yapmamak bu sonuca eviriyor. Bütün bu süreçlerde bir sahipsizlik söz konusu. Aileler bu işin altından kalkamazlar. Alevi örgütleri özellikle Madımak Katliamı’nın küllerinden ateşiyle harlanarak oluştular. Bütün Alevi kurumları böyledir. Cem Vakfı’nın kuruluş tarihi dahil 2 Temmuz 1993 sonrasıdır. Bütünüyle Alevi örgütlülüğü yapısı oradan oluşan tepkiyle örgütlendiler. Fakat aynı örgütlenmeyi davanın güncellenmesine, kamuoyunda yer edinmesinde göstermediler. Bunda hepimiz sorumluyuz.”
Mahkeme süreçlerinin yerelde bittiğini belirten Kenanoğlu, bundan sonraki süreçlerde davayı sahipsiz bırakmamak gerektiğinin de altını çizerek, “Bunun Yargıtay safhası, AYM safhası ve AİHM safhaları olacak. Bu süreçlerde bu davayı sahipsiz bırakmamak bugüne kadar ki yapmış olduğumuz hataları telafi etmek için bir fırsat olarak görmek gerekiyor” ifadelerini kullandı.
“ALEVİ DİYANETİ KELİMESİ BİLE ÜRKÜTÜCÜ”
AKP’nin Kültür ve Turizm Bakanlığı çatısı altında kurduğu Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı aracılığıyla Alevilere yönelik uyguladığı asimilasyon politikasını da değerlendiren Kenanoğlu, “Şu anda onlar köylerin çok örgütsüz bir alan olduğunu tespit ettiler. Köylerin boş olduğunu gördüler. Muhtar aynı zamanda köylerde cemevi başkanıdır. Muhtarlar üzerinden bu işi örgütleyeceklerini çok iyi biliyorlardı. Bu işin tehlikeli bir şey olduğunu anlatmak gerekiyor. Düşündüğünüz zaman Alevi Diyaneti kelimesi bile ürkütücü. Bence bundan sonra Alevi Kurumları yoğun olarak ‘biz bu işe niye karşı çıkıyoruz?’ içerikli broşür bastırıp köy köy dağıtmalılar” diye konuştu.
PİRHA- CAN TV Yayın Kurulu Üyesi Veli Haydar Güleç,Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın dedelere maaş teklif etmesi üzerine PİRHA mikrofonuna konuştu. Güleç, “Aleviler ısrarını sürdürdükçe devlet yeni yöntem geliştirmeye başladı. Burada hedefleri Alevi kurumlaşmasının ulaşmadığı alanları ele geçirmek. Devlet diyor ki “ben buraya bir kadro atayacağım” bu aslında Alevilere imam atamaktır” dedi.
Türkiye’de Alevi inancının hala devlet tarafından tanınmadığı bir süreç yaşanıyor. Alevi toplumunun, zorunlu din dersinin kaldırılması, cemevine ibadethane statüsü verilmesi, eşit yurttaşlığı içeren yeni bir anayasanın yapılması, Alevilere karşı işlenen nefret suçlarının açığa çıkarılması ve nefret suçlarının önüne geçilmesi için hukuki tedbirlerin alınması, Alevilere karşı yapılmış kıyım, katliam ve asimilasyon uygulamalarıyla yüzleşilmesi, gerek kamu kaynaklarının ve gerekse kamu kadrolarının liyakat, adalet ve eşitlik ilkelerine göre dağılımının sağlanması gibi temel talepleri var. Ancak bu talepler hükümet tarafından yerine getirilmiyor, mahkeme kararları tanınmıyor.
Neredeyse tüm Alevi örgütleri, “Alevi Diyaneti” olarak adlandırılan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na büyük tepki gösterdi.
İki yıldır yüzlerce cemevini dolaşarak liste tutan, Aleviliği bir inanç olarak görmeyen ve kültürel bir öğeye indirgeyen AKP hükümeti, şimdi ise bir ekip oluşturup Alevi köylerini, cemevlerini ve dernekleri dolaşarak maaşlı dedeler, elemanlar arıyor.
CAN TV Yayın Kurulu Üyesi Veli Haydar Güleç “Alevi Diyaneti” olarak adlandırılan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın, maaşlı dedeler bulma arayışını ve Alevileri bölme girişimlerini PİRHA’ya değerlendirdi.
Veli Haydar Güleç, son yüzyıllık devlet geleneğinin Aleviliğin reddi inkarı üzerine şekillendiği belirterek ” Devlet Aleviliği kabul etmiyor. Alevilerin sahip olduğu tüm inanç kurumları bir dernek statüsünde bulunuyor. Turizm Bakanlığına bağlı olarak Alevi Bektaşi Cemevi ve Kültür Başkanlığı’nı bir inanç kurumu olarak oluşturmadılar. Cemevlerine herhangi bir statü tanımadılar. Düne kadar Alevileri tanımayarak, inkar ederek asimile etmeye çalıştılar. Aleviliği kendi egemen inanç potasında eritmeye çalıştılar. İnkar politikasında ısrar ettiler. Ama Aleviler geri adım atmadı, kendi inancına sahip çıktı. En önemlisi Alevilik bir inançtır dediler. Devletin de bu inanca diğer inançlara baktığı gibi bakmasını istediler.” dedi.
“BİZE DİN ADAMI GEREKMİYOR DEDELERİMİZ YETİYOR”
Güleç, sözlerini şöyle tamamladı:
“Buradaki temel sorun Aleviler ısrarını sürdürdükçe devlet yeni yöntem geliştirmeye başladı. Bu yöntemlerden bir tanesi de Alevi Bektaşi Cemevi Kültür Başkanlığı. Burada hedefleri Alevi kurumlaşmasının ulaşmadığı alanları ele geçirmek. Devlet diyor ki “ben buraya bir kadro atayacağım.” Bu aslında Alevilere imam atamaktır. Cemevlerindeki sıkıntılar da bu duruma zemin hazırlıyor. Alevi kurumsallaşması, Aleviliği cemevlerine hapsetmeye başladı. Bu ciddi bir sorun. Çünkü Alevilerde ocaklar yol yürütücüdür. Talip pirin ayağına gitmezdi. İşleyiş bu şekildeydi. Cemevleri bunu aşındırmaya başladı. Burada temel sorun devlet bu açıklardan yararlanarak Aleviliği kontrolüne almaya çalışıyor. Bu işe cevaz veren Aleviler tabi ki var. Kimileri kalkıp “din adamı yetiştirelim” diyor. Bize din adamı gerekmiyor, bize dedelerimiz yetiyor. Alevilerin pirleri bu yolu yürütmesi için olması gerekenlerdir. O yüzden bu ciddi bir tehlikedir. Alevi kurumlarının bu tehlikeyi görmesi ve buna karşı etkin bir mücadele yürütmesi gerekiyor. Belirttiğim gibi o köylerde, kasabalardaki cemevleri korunaksız alanlar. Siz oraya güç vermezseniz devletin oraya bir kadro atmasını lütuf olarak görecekler.”
PİRHA – CAN TV Yayın Kurulu Üyesi Veli Haydar Güleç, Cumartesi Anneleri’nin her hafta düzenli olarak gözaltına alındıklarını belirterek “Kılıçdaroğlu’nun yerinde olsam demokratik muhalefetin tümünü toplar; Cumartesi Anneleri ile birlikte Galatasaray Meydanı’nda olurum” dedi.
Cumartesi Anneleri ile ilgili CAN TV’de ‘Bu Sabah’ programında konuşan CAN TV Yayın Kurulu Üyesi Veli Haydar Güleç, her hafta Galatasaray Meydanı’nda toplanan Cumartesi Anneleri ile dayanışması için CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na çağrıda bulundu.
Cumartesi Annelerinin her hafta gözaltına alındığını hatırlatan Güleç şunları kaydetti:
“Cumartesi Anneleri çok önemli bir eylemi yıllardır sürdürüyor. Kayıp çocuklarını arıyorlar. Bu ülke onların çocuklarını kaybetti, öldürdü. Başına ne getirildi bilmiyoruz tabii ki ama sonuçta bu devletin eliyle yapıldı. Ve onlar o çocukların akıbetini öğrenmek istiyorlar. Cumartesi Anneleri haftalardır Galatasaray Meydanı’na sokulmuyorlar. Her hafta düzenli gözaltına alınıyorlar. Kılıçdaroğlu’nun yerinde olsam demokratik muhalefetin tümünü toplar; Cumartesi Anneleri ile birlikte Galatasaray Meydanı’nda olurum. O meydanın meşruiyetini topluma, Cumartesi Anneleri’ne yeniden kazandırırım. Bu bir haktır. Bu hakkı engelleyemezsiniz.”
PİRHA- CAN TV’de yayınlanan CAN’DAN BAKIŞ programında konuşan HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu, öz eleştiride bulundu. Kenanoğlu, “Devlete vergi veriyoruz, bize de camiye nasıl yardım yapılıyorsa yapılsın gibi cümleleri kuruyorduk. Bu söylemler döndü geldi, şimdi bizi vuruyor. Niye bizi vuruyor? Yanlış argümanlarla siyaset yapmanın sonucudur” dedi. Gazeteci Çilem Küçükkeleş de, Alevi kurum başkanlarını Alevilerin coğrafyasında görmenin Alevi toplumunu daha da güçlendireceğini söyledi.
CAN TV’de yayınlanan ve Veli Haydar Güleç’in hazırlayıp sunduğu CAN’DAN BAKIŞ‘ta bu hafta Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu ve gazeteci Çilem Küçükkeleş, Alevi kurumlarının bölgelerde yürüttüğü toplantılara ve meclisten geçen torba yasaya dair değerlendirmede bulundu.
“SAVUNMAMIZ GEREKEN, DEVLETİN HİÇBİR DİNİ FİNANSE ETMEDİĞİ BİR DİN DEVLET İLİŞKİSİDİR”
HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu, gelinen süreçte öz eleştiri verilmesi gerektiğine dikkat çekerek, “Devlete vergi veriyoruz, bize de camiye nasıl yardım yapılıyorsa yapılsın gibi cümleleri kuruyorduk. Bu söylemler döndü geldi, şimdi bizi vuruyor. Niye bizi vuruyor? Yanlış argümanlarla siyaset yapmanın sonucudur. Çünkü bizim savunmamız gereken, başından beri söylememiz gerekenin, devletin hiçbir dini finanse etmediği bir din devlet ilişkisidir. Dedelere maaş meselesi gündeme geldiği zaman hayır diyenlerdendik, ama cemevlerine para aktarılmasını, yardım edilmesini, elektriğinin, suyunun faturasının karşılanması konusunda da bu argümanları hep kullananlar olduk. Bütün Alevi kurumları ve Alevi kurumlarında yöneticilik yapan hepimiz açısından yapmış olduğum bir öz eleştiridir” dedi.
“TOPLATILAR KÖYLERE KADAR GENİŞLETİLMELİ”
Alevilik kurumlarının bölge ziyaretlerini değerlendiren Kenanoğlu, “Alevi kurumları bölgeleri dolaşıyor, bölge toplantıları yapıyor. Bu yasa sonrasında bir dizi çalışma içerisine girmesi son derece önemli. Çünkü toplumda geçmişten gelen bir kafa karışıklığı mevcut. Alevi toplumu, halk ne olacağını bilmiyor. Peki diyor bu yasa çıktı. Şimdi ne olacak? diye soruyor. Alevi kurumlarının bunları cevaplandıracak şekilde ve bunun Alevi toplumu açısından nasıl bir tehlike arz edeceğini anlatacak şekilde bölge toplantıları yapmaları ve bölgelerde de görevlendirmeler yaparak köyleri dolaşmaları gerektiğini düşünüyorum” diye konuştu.
Toplumu bilinçlendirmek ve bu yasayı işlevsiz hale getirecek mekanizmaları oluşturmanın gerekliliğine işaret eden Kenanoğlu, toplatıların köylere kadar genişletilmesi önerisinde bulundu.
“BİRLİKTE OLMA DUYGUSU TOPLUMU GÜÇLÜ KILAR”
Gazeteci ve Alevi aktivist Çilem Küçükkeleş de, Türkiye gündeminin sık sık değiştiğini, buna karşın Alevi kurumlarının gündemi sıcak tutmasının ve bölgelerde toplantılar yapmasının önemli olduğunun altını çizerek, “Birlikte olunduğu duygusunun bu toplatılar vesilesiyle topluma ulaşması çok önemli. Bu, toplumu güçlü kılar” diye belirtti.
“BÜTÜN BAŞKANLARIN ALEVİLERİN COĞRAFYASINDA OLMASI TOPLUMA GÜÇ KATIYOR”
Alevilerin gündemi var ve bu gündemin hala çok sıcak olduğunu vurgulayan Çilem Küçükkeleş, şunları dile getirdi:
“Alevi kurumları en parlak dönemlerini yaşıyorlar. Alevilerin kurumlarımızı en çok gözlediği, eylediği ve dinlediği günlerden geçiyorlar. O yüzden de kendilerini en güçlendirebilecekleri de bir dönem yaşadıklarını ve bunu çok iyi bir fırsata dönüştürmeleri gerektiğini düşünüyorum. AKP’ye karşı toplumun çok net bir tutumu var. O yüzden de toplum izliyor, eyliyor ve bir yerde durmak istiyor. O durmak istediği yeri de kurmak gerekiyor. Bu da kurumlara düşüyor. Ben bütün başkanları Dersim’de, Sivas’ta, Alevilerin coğrafyasında görmekten çok mutlu olduğumu ifade etmek istiyorum. Çünkü coğrafyamıza sahip çıkılıyor. Bu hissi yaşadık. Sürmesi de bir o kadar önemlidir.”
PİRHA- Kürt siyasetçilerin yargılandığı Kobani davasının duruşması devam ederken, HDP Milletvekili Ali Kenanoğlu, CAN TV’de, Kobani davasını takip etmeleri için Alevi kurumlarına çağrıda bulundu. Kenanoğlu, “Örneğin Alevi kurumlarının bir haftayı Kobani haftası yapıp, IŞİD’i lanetlemeleri, IŞİD’e karşı mücadele edenleri, IŞİD’i yenilgiye uğratanları desteklediği için yargılanan insanlara destek olmaları çok anlamlı olur” dedi.
IŞİD’in Kobani’ye yönelik saldırıları üzerine 6-8 Ekim 2014’te gerçekleşen protesto eylemleri gerekçe gösterilerek aralarında Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski eş genel başkanları, Merkez Yürütme Kurulu (MYK) üyelerinin de bulunduğu 20’si tutuklu 108 ismin yargılandığı Kobani Davası’nın 17’nci duruşma periyodu, 5’inci oturumuyla Sincan Cezaevi Kampüsü’nde görüldü.
Sincan Cezaevi’nde tutulan siyasetçiler duruşma salonunda hazır bulunurken, farklı cezaevlerinde bulunan siyasetçiler ise Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) aracılığıyla duruşmaya bağlandı.
Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından görülen davanın duruşmasına HDP Eş Genel Başkanları Pervin Buldan ve Mithat Sancar, parlamento grubunun tamamı ile katıldı.
Gizli tanık Atlas’ın kendisi hakkında beyanlarda bulunduğunu hatırlatan siyasetçi Mesut Bağcık, “Diyarbakır’da 20 Ekim 2008’de gözaltında kaldım ve tutuklandım. Aralıksız 14 Aralık 2010 tarihine kadar tutukluydum. Aynı anda hem cezaevinde, hem de dışarıda olmak eşyanın tabiatına aykırı” dedi.
Bağcık’ın savunmasının ardından duruşmaya yarın saat 10.00’da devam edilmek üzere ara verildi.
Kobani duruşmasının da konuşulduğu CAN TV’de her hafta pazartesi günü Veli Haydar Güleç, Çilem Küçükkeleş ve Ali Kenanoğlu’nun katılımıyla yapılan ‘CAN’DAN BAKIŞ’ programında önemli mesajlar verildi.
HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu, Alevi kurumlarının Kobani davasını takip etmeleri çağrısında bulundu.
“IŞİD’in Türkiye’deki önemli hedeflerinden bir tanesi de Alevi kurumları olduğunu biliyoruz” diyen Kenanoğlu, “IŞİD’în listesinde Alevi inanç kurumlarına yönelik saldırı planları olduğunu daha önce kamuoyunda konuşmuştuk. Kobani davasına Alevi kurumlarının ilgisizliğini ifade etmek isterim. Avrupa’dan heyetler, uluslarası temsilcilikler, parlamenterler, büyükelçiliklerden katılımcılar oldu. Türkiye’den kısmen demokratik kitle örgütlerinin takibi zaman zaman oldu. Şöyle bir şeyi arzu ederim. Örneğin Alevi kurumlarının bir haftayı Kobani haftası yapıp, 4 gün süren dava (duruşma) var. IŞİD’i lanetlemeleri, IŞİD’e karşı mücadele edenleri, IŞİD’i yenilgiye uğratanları desteklediği için ya da buna karşı protesto oluşturduğu için yargılanan insanlara destek olmalarını, davayı izlemek açısından yapmalarını beklerim. Çok anlamlı olur. Çünkü IŞİD’in tehdit ettiği toplumların başında da hem yaşamsal hem de inançsal anlamda Alevi toplumu geliyor. Alevi örgütlerinin böyle bir duyarlılık göstermesini arzu ederim” dedi.
Programda Veli Haydar Güleç de Kenanoğlu’nun Alevi kurumlarına yaptığı bu çağrının önemli olduğunu vurgulayarak, “Alevi kamuoyuna, kurumlarına önemli bir mesaj. Bugüne kadar sessiz kalındı. Dileriz duymuşlardır. Bugüne kadar sessiz kalmaları kabul edilebilir bir şey değil. Tabi demokratik kamuoyuna, Türkiye sol hareketine de aynı şeyi söylemek lazım. Kobani düşseydi IŞİD sizin komşunuz olacaktı. Bu ülkenin komşusu olacaktı. Belki de o coğrafyada çok geniş bir alanı tutmuş olacaktı. O alan belki de hala ellerinde kalmış olacaktı. IŞİD’in sınırdan elini kolunu sallayarak nasıl gelip geçtiklerine defalarca tanık olundu.
Özellikle geçmişte sınırda lokma dağıtan Alevilere bir kez daha hatırlatmak lazım. Evet o gün doğru bir şey yaptınız. Gelip o sınırda insanlık için lokma dağıttınız. İnsanlığın kazanması içindi. Çünkü orada barbarlık olacaktı. Barbarlığa karşı insanlığın mücadelesiydi. Bugün de Alevilerin aynı şeyi yapmaları çok doğru olur.
KÜÇÜKKELEŞ: KOBANİ DAVASINI SAHİPLENMEK GEREKİR
Çilem Küçükkeleş ise “IŞİD’in yenilmesi halkların murat ettiği bir şeydi. Kobani davasını daha görünür kılmak, daha fazla cümlesini kurmak gerekir. Nasıl ki Gezi için nöbet tuttuysa halk, Kobani davası için de nöbet tutmak, daha yaygın sahiplenmek gerekir” ifadelerini kullandı.
PİRHA-CAN TV Programcısı Veli Haydar Güleç, gündemde olan “devlet-mafya-siyaset-medya” ilişkisine dair değerlendirmelerde bulundu. Güleç, organize suç örtü başının itiraflarının yeni bilgiler olmadığını belirterek, “90’lı yıllarda yürütülen bir konseptin ortaya çıkardığı bazı sonuçların bir kısmını, yani deyim yerindeyse sadece buz dağının görünen kısmını bizlere göstermeye çalışıyorlar” şeklinde konuştu. Güleç, sadece Kürtler ve Alevilerin mağdur olmadığına, bütün toplumun mağdur olduğuna işaret etti.
Organize suç örgütü başı Sedat Peker’in, devlet-mafya-çete ilişkisine dair yayımladığı video serisi devam ediyor. Peker’in itiraflarına ve ifşalarına ilişkin hala savcılar harekete geçmezken, toplum da kaygıyla izliyor.
CAN TV Programcısı Veli Haydar Güleç, gündemde olan mafya-siyaset-devlet-medya ilişkilerine dair PİRHA’ya konuştu.
“KÜRTLER VE ALEVİLER AYNI İNKAR VE RET POLİTİKALARINA MARUZ KALDI”
Türkiye’nin 90’lı yıllarda kendi içerisinde yeni bir süreç başlattığını ifade eden Güleç, “Bu sebeplerden bir tanesi, Kürtlerin temel hak talepleri ve bu yönde verdikleri mücadeleydi. İkinci sebep ise Kürtler gibi Alevilerin de aynı inkar ve ret politikalarına karşı taleplerini dile getirmeye başlamasıydı. Çünkü Kürtler bir taraftan dil, kimlik, kültür diğer taraftan eğitim ve özerklik gibi taleplerini o gün politik talepler olarak dile getirmiş ve Kürt toplumu da bunu çok ciddi bir şekilde sahiplenmişti” dedi.
İfade edilen taleplerin devlette ciddi bir rahatsızlığa yol açtığının altını çizen Güleç, “1980 sonrası gelişmelere de baktığımızda devlet hazmetmediği bir süreci yaşamaya başladı. Aslında yüzyıllardır inkar ettikleri, reddettikleri bir sorunla yüzleşme ihtiyacı duydular” diye konuştu.
“93 KONSEPTİ OLARAK KÜRT LİTERATÜRÜNE GİRMİŞ BİR TERİM VAR”
Güleç, Kürtler ve Alevilerin taleplerinin birbiriyle örtüştüğüne dikkat çekerek, “Dil ve kimlik talebi ile Alevilerin inançlarının gereğini özgürce yerine getirebilmeleri için inanç merkezlerinin statüye kavuşturulması ve zorunlu din dersleri vb. uygulamaların kaldırılması gibi talepler vardı. En önemli ortak talep özgür ve eşit olmak istiyorlardı. Yani hem Kürt hem Alevi tarafında toplumsal bir eşitlik talebi vardı” diye belirtti.
93 konsepti olarak Kürt literatürüne girmiş bir terimin varlığına değinen Güleç, “O dönemde Türkiye’de devlet, geçmişteki uygulamalardan farklı olarak yeni bir uygulama başlattı ve devletin aslında kendisinin organize ettiği, bizzat içinde yer aldığı yeni oluşumlar devreye girmeye başladı. Mesela JİTEM ortaya çıktı. Bu, Türkiye’de, Başbakan’ın ilan ettiği, “Teröre destek veren Kürt iş adamlarının listesi elimizde” sözüyle başlattığı ve ardından faili meçhul cinayetlerin, kayıp olaylarının yaşandığı bir süreç başladı. Bu süreç aslında bir imha süreciydi. Yani bu konsept karşı tarafın taleplerini şiddet yoluyla bastırmaya, şiddet yoluyla ortadan kaldırmaya yönelikti” şeklinde konuştu.
“MAKDÜL ASLINDA FAİLİ GÖSTERİYOR”
Şu an ki İnsan Hakları Derneği (İHD) verilerine göre Türkiye’de 4 bin faili meçhul cinayetin işlenmiş olduğu ve binlerce kayıp olayının bulunduğu bilgisini paylaşan Güleç, “Bu veriler devletin bazı raporlarına da yansıyan veriler. Bu verilere göre deyim yerindeyse Kürt coğrafyasının binlerce köyü yakılıp yıkıldı, milyonlarca Kürt yerinden, yurdundan edilerek zoraki sürgüne gönderildi. Yani aslında zoraki bir iskana tabi tutuldu” dedi.
Güleç, bunların yanında neredeyse her gün sokak ortasında cinayetlerin de işlenmeye başlandığını söyleyerek, aslında bu cinayetlerin faillerinin belli olduğunu belirtti. Güleç, o dönemden bir gazetecinin “Makdül aslında faili gösteriyor” ifadesini örnek göstererek, “Yani siz makdüle baktığınızda faili görebilirsiniz gibi bir tabirdi ve gerçekte buydu zaten. Sonrasında JİTEM ile birlikte Hizbullah ortaya çıkmaya başladı. Aslında tüm bunlar, devletin bu tür ilişkileri ne kadar pervasızca kullandığının bir göstergesiydi” açıklamasını yaptı.
“BİLİNENLERİN YARGI SÜRECİYLE ORTAYA ÇIKARILMASI HERKESİN TALEBİYDİ”
Yaşananların aklanmasını sağlayabilecek bir hukuk ayağının da oluşturulduğuna vurgu yapan Güleç, şunları kaydetti:
“Örneğin Susurluk kazasından sonra dava açıldı. İbrahim Şahin, Mehmet Ağar vb. birkaç kişi ve kimi JİTEM elemanları bir dava sürecine tabi tutuldu. Ama bu davaların çoğu takipsizlikle sonuçlandırıldı. Hatta bu suçu işleyenlerin bazıları neredeyse onurlandırıldı. Devlet tüm bu olayların içinde kendini aklama telaşı içerisindeydi. Davaların düşürülmesi, davaların sonuçlandırılmaması bunun bir sonucuydu.
2000’lerin başında ise yeni bir süreç başladı. Toplumun bir bütününde, yeni bir barış süreci ve toplumda bazı olumlu adımların atılması konularında bir umut vardı. Ama yaşananlar unutulmamıştı ve işlenen suçların yargı süreciyle ortaya çıkarılması herkesin talebiydi.”
“90’LARDAKİ DEVLET AKLI BUGÜN DE DEĞİŞMEDİ”
Güleç, 2015’ten sonra ise AKP’de de önemli bir değişim ile bahar havasının bir anda kışa döndüğünü ve sonrasında 90’larda yaşanan konseptin bir benzerinin yeniden hayata geçmeye başladığını ifade ederek, şöyle devam etti:
“Devlet yeniden mafyayla ve karanlık güçleriyle bir araya gelmeye başladı. Onlar hükümet adına mitingler düzenlemeye başladılar. Bu bize, 90’lardaki devlet aklının bugün de pek değişmediğini gösterdi. Sorunu çözmeye yönelik, mevcut sorunları toplumsal barış ve eşitlik çerçevesinde çözmede bir irade olmadı. Aksine devletin hala bu tür sorunları şiddet yoluyla bastırıp, bir şekilde ortadan kaldırmaya yönelik anlayışının olduğunu gördük.
90’lı yıllarda Alevilere yönelik çok önemli saldırılar yaşandı. Birincisi Sivas Katliamı. Çok organize bir katliamdı. 8 saat boyunca 33 insanın yakılıp, katledilmesini hep birlikte izledik, bunu bize ve bütün dünyaya seyrettirdiler. Bu organize bir katliamdı. Diğer bir saldırı ise Gazi Katliamı. Bir Alevi dedesinin vurulmasıyla, kahvede katledilmesiyle başlayan ve daha sonra Alevilerin, oradaki duyarlı kesimlerin çıkıp bunu protesto etmesiyle yeni bir katliam yaşandı. İlginç olan da bu davaların hiç birinden sonuç alınamamış olmasıdır. Bunların hepsi devletin bilgisi dahilinde yapılmıştır.”
“BU İŞİN RANTI VAR, BELLİ Kİ BU RANT PAYLAŞILAMADI”
Veli Haydar Güleç, Sedat Peker’in, devlet-mafya-siyaset-medya ilişkisine dair yayımladığı video serisine yönelik de şunları söyledi:
“Bugün ortaya çıkan zat, bir dönemin devlet tarafından kullanılan ülkücü yapılarındandır. Bugün dönüp baktığımızda bu kişi birilerini suçlarken aslında bir taraftan da kendisine sahip çıkması için çaba sarf ediyor. Aslında Erdoğan’a, devlete laf söyletmemek, devleti sürekli kutsamak gibi cümlelerle kendini korumaya almaya çalışıyor.
Bu tür işlerde çok kirli ilişkiler var. Adam öldürmekle bitmiyor, bir de rantı var bu işin. Belli ki bu rant paylaşılamadı. Geçmişte eroin, insan kaçakçılığı bu işin içerisindeydi. Bugün de eroin kaçakçılığının nasıl yapıldığından, kimlerin bu işin içinde olduğundan ithamlarıyla, suçlamalarıyla bahsediyor. Devletin desteği olmadan bu işi yapamayacaklarını herkesin çok iyi bilmesi gerekiyor.”
“İHD’NİN ELİNDE ÇOK CİDDİ VERİLER VAR”
“Bugüne kadar toplum konuların çoğunda konuştu, tartıştı, tüketti ve bitirdi. Ortaya bir sonuç çıkarma konusunda bir çaba sarf edilmedi” diyen Güleç, yapılması gerekenlere ilişkin şu değerlendirmelerde bulundu:
“Özellikle de konunun tarafları; Kürtler, Aleviler gibi kesimlerin bu tür konuları çok daha fazla dillendirmesi gerekiyor. Bugüne kadar sonuç alınamamış, kapatılmış bütün dosyaların ortaya çıkarılması, davaların yeniden yeniden görülmesi gerekiyor. Bu yüzden de başta Alevi kurumları olmak üzere Türkiye’deki bütün demokratik çevrelerin ortak paydalarda bir araya gelip bu konuda ciddi çalışmalar yürütmeleri gerekiyor.
Örneğin İnsan Hakları Derneği’nin elinde 90’lı yıllara ait hak ihlalleri, faili meçhul cinayetler, kayıp olayları, devlet eliyle işlenen cinayetler, katliamlar gibi konulara ilişkin çok ciddi veriler var. Bu verilerin mutlaka değerlendirilmesi ve bunun üzerine yeni bir kamuoyu oluşturulması gerekiyor.”
“BU BEDEL NE KADAR AĞIR OLURSA OLSUN BİZİMLE BİTMEK ZORUNDA”
Hükümetin şu anda içinde bulunduğu durumun bir açmaz olduğuna ve bu açmazı derinleştirmenin, demokratik muhalefeti güçlendirmenin, bu ülkede gerçekten bir çözümü öncelemenin, başta Alevi kurumlarının olmak üzere Türkiye’deki bütün demokratik kamuoyunun görevi olduğunu hatırlatan Güleç, “Bu sürece katkı sunamazsak, inanıyorum ki ileride hepimiz vicdanen de rahatsız olacağız. Bu sorunlar çözülmediği sürece bedel bizimle sınırlı kalmayacak, bizden sonraki kuşaklarda ağır bir bedelin sorumluluğunu mutlaka taşıyacaklardır. O yüzden bu bedel ne kadar ağır olursa olsun bizimle bitmek zorunda” dedi.
“BU ÜLKEDE SADECE KÜRTLER VE ALEVİLER DEĞİL, HERKES KAYBETTİ”
Güleç, son olarak geçmişte yaşananların hesabının mutlaka görüleceğini belirterek şunları paylaştı:
“Bu sorunlar başta Kürtler ve Aleviler olmak üzere, bu ülkede demokrasi isteyen, eşitlik ve özgürlük isteyen bütün kesimlerin sorunu ve derdidir. Bunu bir mafya bozuntusunun anlatmasıyla öğrenmiş değiliz. Kamuoyunun bunu bilmesi gerekiyor. Biz bunların çok daha fazlasını biliyoruz, çok daha fazlasına tanık olduk ve yaşadık. Burada önemli olan bizim anlattıklarımızın kayda değer olmasıdır.
Ama bugün bile yaşadığımız bir sürü yakın, sıcak olay var. Bunların hepsi orta yerde duruyor. Bunların hepsinin bir şekilde ortaya çıkarılması ve devletin bu yaşananlardan dolayı, toplumunun bütününden özür dilemesi gerekiyor. Çünkü sadece Kürtler, Aleviler mağdur olmadı, bu ülkenin bütün toplumu mağdur oldu. Kimisi çocuğunu kaybetti, kimi ürettiğinden kaybetti, kimisi ekonomisinden, hayatından kaybetti.
Bu ülkede herkes kaybetti ve bu kayıpların sorumlusu devlettir. Sonuçta devlet herkesin canını, malını korumakla mükelleftir. Bunların hesabı devlettedir ve devletin bu hesabı vermesi gerekir.”
PİRHA- Alevilerin sesi TV10’un Kanun Hükmünde Kararname’yle (KHK) kapatılıp, 4 Ekim 2016 tarihinde kapısının mühürlenmesinin üzerinden 3 yıl geçti.
15 Temmuz Darbe girişiminin ardından, Alevilerin sesi TV10, 27 Eylül 2016 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan 668 sayılı KHK ile kapatılmış, 04 Ekim 2016 tarihinde mühürlenmiş ve mal varlıkları TMSF tarafından satışa çıkarılıp satılmıştı.
17 Ağustos 2011 yılından kapatılana kadar Alevi toplumunun sorunlarını, ihtiyaçlarını, yol erkanını, Türkiye’nin her bölgesinden ekranlarına taşıyan Alevilerin sesi TV10’un yayının KHK ile kesilmesi ve kapısının mühürlenmesinin üzerinden 3 yıl geçti. TV10 çalışanları, kapatılan TV10’un geri açılması için 82 hafta boyunca Galatasaray Meydanı’nda eylem yapıldı.
TV10 kapatıldıktan sonra bütün hukuki girişimlerde bulunuldu. En son AİHM’e başvurma kararı alınmıştı. Ancak AHİM ve AYM, mağduriyetleri gidermek için oluşturulan OHAL Komisyonunu gösterdi.
Mal varlıkları TMSF’ye devredilen TV10’un mal varlıklarının ihale yoluyla Eylül 2017’de satışa çıkarılmasının ardından 13 Eylül 2017’de TV10 avukatları ve Yönetim Kurulu Başkanı Veli Büyükşahin Ankara’da OHAL Komisyonu’na başvurdu. TV10’nun başvurusunu “KHK listesinde adı yok” gerekçesiyle OHAL Komisyonu reddetti.
Kapatılan TV10 Yönetim Kurulu Başkanı Veli Büyükşahin, “OHAL inceleme komisyon mağduriyetleri gidermek adına kuruldu. Biz başvuru yaptık. KHK listesinde adımızın olmadığını söylediler. Ama elimizdeki tutanaklarda KHK ile kapatıldığımız yazılıyor. Sonra öğrendik ki Başbakanlığa bağlı bir komisyon tarafından kapatılmış” açıklamasını yapmıştı.
9 AY İDDİANAMESİZ TUTUKLU KALDILAR
Öte yandan, TV10’un Yönetim Kurulu Başkanı Veli Büyükşahin ve TV10 programcısı Veli Haydar Güleç, 10 Ocak 2018 tarihinde gözaltına alınmış, daha sonra da tutuklanmışlardı.
Büyükşahin ve Güleç’in tutukluluğunun yedinci ayında hazırlanan iddianame, İstanbul 22. Ağır Ceza Mahkemesi’nce yetersiz bulunarak reddedilmişti. Aynı iddianame bir üst mahkemeye de gönderilmiş ve oradan da yetersiz denilerek reddedilmişti. İki kez reddedilen iddianameyi bir üst mahkemeye gönderen savcı, oradan da ret cevabı alınca dosyadaki ses kayıtlarının analizi için kayıtları Adli Tıp Kurumu’na göndermişti. Büyükşahin ve Güleç, 18 Nisan 2019’da tahliye edildiler.
TV10 kameramanı Kemal Demir ve reklam sorumlusu Kemal Karagöz de 25 Kasım 2017’de evlerinde yapılan baskınla gözaltına alınmıştı. Kemal Karagöz adli kontrol şartı ile serbest bırakılırken kameraman Kemal Demir, tutuklanarak Silivri Cezaevine gönderilmişti. Demir, 15 ay tutukluluğun ardından yurtdışına çıkmama şartı ile 10 Şubat 2019’da tahliye edilmişti.
Büyükşahin, Güleç ve Demir cezaevinde inançlarını sürdürebilmek için Alevi dedesiyle görüşme talebinde bulunmuşlar ancak bu talepleri karşılık bulmamıştı.
PROGRAMCI DİREN KESER HALA TUTUKLU
Diğer taraftan TV10’da “Hak Yolu” ve “Akdeniz’in Güncesi” adlı programları yapan programcı Diren Keser de Tarsus Cezaevi’nde tutuklu.
Keser, 2017 yılının Şubat ayında Mersin’de evine yapılan baskın sonucu gözaltına alınmış ve 14 gün sonra adli kontrol şartıyla serbest bırakılmıştı. Ancak 26 Aralık 2017 yılında görülen duruşma sonucunda 1 yıl 16 ay 3 gün hapis cezasına çarptırılmıştı. Keser’e sosyal medya paylaşımlarında ‘terör örgütü propagandası yapmak’ suçlaması yöneltilmişti.
Keser cezaevinde inançlarını sürdürebilmek için Alevi dedesiyle görüşme talebi önce reddedildi ancak daha sonra Alevi dedesi Efe Engin ile görüşmesi kabul edildi. Keser’in iddianamesi henüz hazır değil.
PİRHA- Bir yıllık tutukluluğun ardından ilk duruşmada adli kontrol şartı ile tahliye olan Tv10 yöneticileri Veli Büyükşahin ve Veli Haydar Güleç ile 2’si tutuklu 43 kişinin yargılandığı ve 3 gün süren davanın duruşması 29 Eylül’e ertelendi. Tutuklu Semra Demir tahliye edilirken, Erkin Oruç ve Halis Kandelci’nin tutukluluğuna karar verildi.
Barış ve Demokrasi Partisi’nin (BDP) 2011 yılındaki siyaset akademilerine yönelik hazırlanan iddianame kapsamında Kanun Hükmünde Kararname ile kapatılan TV10’un yöneticileri Veli Büyükşahin ve Veli Haydar Güleç’in de aralarında bulunduğu 43 kişi yargılanıyor.
İlki Silivri Adliyesi’nde görülen duruşmada Büyükşahin ve Güleç’in de aralarında olduğu 6 tutukludan 4’ünün adli kontrol şartıyla serbest bırakılmasına, 2 kişinin de tutukluğunun devamına karar verilmişti.
Davanın ikinci duruşması İstanbul Çağlayan Adliyesi’nde bulunan 22. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. 43 kişinin yargılandığı duruşma 3 gün boyunca devam etti. Tutuklu ve tutuksuz sanıkların hazır bulunduğu duruşmanın ilk iki günü tutuksuz sanıkların savunması ile sürdü.
Tutuksuz sanıklar ilk günkü ifadelerinde kendilerine atfedilen tüm suçlamaları reddederek, söz konusu olan 2011-2013 yılları arasındaki Barış ve Demokrasi Partisi’nin yaptığı siyaset akademilerinde görev almalarının, katılmalarının yasal olduğunu belirterek, akademinin yasal bir partinin tüzüğünde yer alan eğitim çalışmalarının bir parçası olduğunu dile getirdiler.
BDP’nin, bütçeden herhangi bir destek almadığı için oluşturdukları ve iddianamede ‘kumbara’ olarak geçen bağışların parti üyelerinden makbuz karşılığında alınarak, giderler için kullanıldığını aktardılar.
Katıldıkları belirtilen Gezi eylemleri, 1 Mayıs, basın açıklamalarının ise demokratik bir platformda ve ifade özgürlüğü kapsamında olduğunu ve şiddete dayanmadığını belirten tutuksuz sanıklar, yine katıldıkları cenaze ve taziyelerin siyasi değil tamamen insani olduğunu ifade ettiler.
Tutuklu sanıklardan Semra Demir, ilk duruşmaya cezaevlerindeki tecride karşı açlık grevinde olduğu için katılamamıştı. Savunmasını Kürtçe yapan Demir, yaptığı tüm çalışmaların yasal zeminde ifade özgürlüğü kapsamında gerçekleştiğini ifade etti.
SEMRA DEMİR TAHLİYE OLDU
Savunmaların ardından tutuklu sanıklar tahliyelerini, tutuksuz sanıklar adli kontrol şartlarının kaldırılmasını ve beraatlerini talep etti.
3 gün süren yargılamanın sonunda Semra Demir’in tutuklu kaldığı süre, tutuklamanın bir tedbir oluşu, bu aşamadan sonra tutuklamadan beklenen amacın adli kontrol tedbirleriyle de karşılanabilecek olması hususları ile adli kontrol şartı ile tahliye edilmesine karar verildi.
16 ay tutukluluğunun ardından serbest bırakılan ve ilk gün duruşmaya katılamadığı için yakalama kararı çıkarılan Ergin Oruç ise tutuklandı. Halis Kandelci’nin de tutukluluğunun devamına karar verildi.
KHK ile kapatılan TV10’un yöneticisi Veli Büyükşahin ile programcısı Veli Haydar Güleç’in ise adli kontrol tedbiri kaldırılırken yurt dışına çıkış yasağı ise devam ediyor.
“BU YARGILAMA FETÖ’NÜN MİRASIDIR”
Duruşmanın ardından PİRHA’ya konuşan Avukat Seyit Demir bir buçuk yıldır süren bir yargılama sürecinin olduğunu hatırlatarak, “Soruşturma aşaması 6-7 yıl önce başlamış. Dosyada gerek teknik takip kararlarını gerek fiziki takip kararlarını veren hakimlerin şu anda halihazırda FETÖ’den yargılanan hakimler olduğunu ortaya koyduk. Ama ne yazık ki şu anda yapılan yargılama aslında FETÖ’nün mirasına sahip çıkılması anlamına geliyor. Normalde bu yapılan soruşturmaların hükümsüz kabul edilmesi gerekirken FETÖ’nün polislerinin yaptığı soruşturmalarla şu anda bizim müvekkillerimiz yargılanıyor.” dedi.
“Yargılama, olmayan bir takım hususların müvekkillere iddianame ile atılması ve bizim aslında olmayan şeyleri, dosyada delillendirilmemiş konuları tartışmamız üzerinden yürüyor. Örnek olarak söylemek gerekirse, Demokratik Toplum Kongresi’ndeki siyasi çalışmaları, siyaset akademilerinde yürütülen çalışmaları sanki yasa dışı bir örgüt çalışmasıymış gibi sunan bir iddianame var. Biz de bu hususları çürütmeye uğraşıyoruz. Aslında kamuoyu nezdinde de bilinen bir şey. Bunu en iyi bilen kolluk görevlileri. Siyaset akademilerinde toplantılarda barış adına, çözüm adına konuşulmuş, herhangi bir şekilde şiddeti özendiren bir şey söylenmemiş. Ama buna rağmen burada bir yargılama yapılıyor. Uzun da olsa ağır aksak da olsa haklılığımızı ispatlamaya çalışıyoruz. Bazı müvekkillerimiz açısından da kısmen ispat ettik denebilir ama yargılama süreci bir hayli uzun olacak gibi görünüyor.”
‘ADALETE GÜVENİYORUM’ DİYEREK GELMİŞTİ
Ergin Oruç’un hakkında yakalama kararı olduğu halde ‘adalete güveniyorum’ diyerek mahkeme huzuruna çıktığını aktaran Demir, “Ama aslında güvenmekte haklı mı haksız mı sonuç itibariyle görmüş olduk. Hakkında yakalama kararı olan bir kişi ‘adalete güveniyorum’ deyip mahkemenin önüne geliyor mahkeme de ‘Öyleyse ben de seni tutukluyorum’ diyor. Oysaki kaçabileceği halde kaçmıyor buna rağmen tutuklanıyor. Bu da çok hakkaniyetle bağdaşmayan bir durum diye düşünüyoruz.” ifadelerini kullandı.