PİRHA-Millî Eğitim Bakanlığı’nın Ramazan ayına ilişkin okullara gönderdiği etkinlik genelgesine tepkiler sürüyor. Zakir Ersin Genç, eğitim kurumlarının laikliğine dikkat çekerek, “Gerçek İslam’da baskı ve zorlamanın yeri yoktur. Bu tür uygulamalar toplumun farklı inançlarını görmezden geliyor” dedi.
Millî Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) Ramazan ayına ilişkin okullarda yapılacak etkinliklere dair yayımladığı genelge tartışılmaya devam ediyor. 12 Şubat’ta 81 il valiliğine gönderilen “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli Kapsamında Ramazan Ayı Etkinlikleri” başlıklı talimatta, okul öncesinden ortaöğretime kadar öğrencilerin öğretmenleri eşliğinde okul dışında düzenlenecek iftar ve sahur programlarına katılımının öngörülmesi eleştirilere yol açtı. Konuya ilişkin değerlendirmede bulunan Zakir Ersin Genç, eğitim kurumlarının laikliği koruması gerektiğini belirterek söz konusu uygulamanın toplumun farklı inanç ve kimliklerini göz ardı ettiğini ifade etti.
“TOPLUMDA FARKLI İNANÇLAR VAR”
Genelgede özellikle Sünni inanç pratiklerinin öne çıkarıldığını belirten Genç, Türkiye’de farklı mezhep ve inanç gruplarına mensup yurttaşların yaşadığını hatırlattı. “Bu toplumda sadece Hanefi mezhebine mensup insanlar yok. Aleviler var, farklı dinlere mensup yurttaşlar var; Hristiyanlar, Ermeniler var” diyen Genç, eğitim politikalarının tüm inanç gruplarını kapsayıcı olması gerektiğini söyledi.
“EĞİTİM KURUMLARI LAİKLİĞİ KORUMALI”
Eğitim kurumlarının laiklik ilkesine uygun hareket etmesi gerektiğini vurgulayan Genç, söz konusu uygulamanın eğitim alanında bir tür asimilasyon politikası anlamına gelebileceğini belirtti. Genç, “Ramazan genelgesi ile asimilasyon politikası uygulanıyor. Bunun önüne geçmek için toplumun tepki göstermesi gerekiyor” dedi.
“GERÇEK İSLAM’DA ZORLAMANIN YERİ YOK”
Dinde zorlamanın olmadığını ifade eden Genç, İslam’ın temel değerlerinin baskı ve dayatma ile bağdaşmadığını dile getirdi. “Gerçek İslam’da baskı ve zulüm olmaz. İslam’ın sevgi ve güzel ahlak dini olduğu sıkça söylenir. Ancak burada bir dayatma söz konusu” ifadelerini kullandı.
“FARKLI KESİMLER BİRLİKTE TEPKİ GÖSTERMELİ”
Okullarda tek tip düşünce dayatılmasının çocukları olumsuz etkilediğini belirten Genç, farklı kesimlerin ortak tepki göstermesi gerektiğini söyledi. Genç, “Sadece Aleviler ya da laik kesimler değil, samimi Müslümanların da bu konuda söz söylemesi gerekiyor. Herkes kendi inancını ve düşüncesini özgürce yaşayabilmeli” diye konuştu.
PİRHA-Alevi Bektaşi Kızılbaş inancındaki herkesin evinde duvara asılı mutlaka bir saz olduğunu belirten Gözü Kızıl Ocağı mensubu Zakir Yaprak Dengiz, saza olan tutkusunu günlük yaşamda ağaçla bütünleştiğinin altını çizerek, “Bu ağacı suya koyup bekletsek 40 gün sonra yeşerecek. Hala canlı ve hala onun bir ruhu var, ben onu duymasam bile o beni mutlaka duyuyor. Bunu biliyor hissedebiliyorum” diyerek sazıyla arasındaki ilişkiyi özetliyor.
Ardahan Damal’ lı olup İstanbul’da dünyaya gelen Gözü Kızıl Ocağı mensubu Zakir Yaprak Dengiz küçük yaştan itibaren saza olan tutkusunu PİRHA’ya anlattı
14 yaşından itibaren Alevi geleneğinin içerisinde yol yürümeye çalıştığını belirten Zakir Yaprak Dengiz‘e, Zakirlik gömleğini giymek hala ağır geldiğini dile getiriyor.
“SAZ ALEVİLER İÇİN KUTSALDIR”
Merkezi yerlerde bulunan cemevlerinde hizmet yürütmediğini söyleyen Dengiz, “Yöre cemevelerinde ve evlerde yapılan cem muhabbetlerine katlıyor daha çok buralarda hizmet yürütmeye çalışıyorum” diye belirtti.
Alevi Bektaşi Kızılbaş inancındaki herkesin evinde duvara asılı mutlaka bir saz olduğunun altını çizen Dengiz, “Çalınmasa bile hep o saz oradadır. 90’larda süslü vitrinler vardı. Bizim evimizde de bulunan o süslü vitrinin üzerinde bir sazımız vardı ve o saza hiç kimse dokunamıyordu. Saz bizim için çok kutsaldı ama aynı zamanda dokunması çok mümkün olmayan bir sazdı. Belli bir yaştan sonra ona hâkim olmayı istedim. Sanırım bu beni dürttüğü için bu yola girmemdeki en önemli etkenlerden bir tanesi o yasaklı olan sazdı. 90’lı yıllarda kadar dokunmamız mümkün olmadığı bir enstrümandı ve ben saza onunla birlikte başladım” şeklinde ifade etti.
İlk saza başladığında “Mercan ve Erdal Erzincan, Tolga Sağ ve Muharrem Temiz gibi sanatçılardan dersler aldığını, örnek aldığı sanatçının ise Âşık Cafer Avalır olduğunun özellikle altını çizen Dengiz, “Çocukluğumdan beri dizinin dibindeyimdir. Hala onunla devam ediyorum. Asıl beni yetiştiren Cafer ustamdır. O benim rol modelim yol arkadaşım. Bu zakirlik geleneğinin içerisine beni Âşık Cafer hocam soktu” diye belirtti.
Yaprak Dengiz Zakirlik hizmeti yürütmenin yanında aynı zamanda enstrüman imalatını yapıyor bağlama üretiyor. Kendisine ait İstanbul’da ‘Kapı’ saz isminde bir atölyesi olduğunu da aktardı.
“AĞAÇ BİR CANLI BEN ONU DUYMASAM DA O BENİ DUYUYOR BUNU HİSSEDİYORUM”
Saza olan tutkusunu günlük yaşamda ağaçla bütünleştiren Dengiz, “Bu ağacı suya koyup bekletsek 40 gün sonra yeşerecek. Hala canlı ve hala onun bir ruhu var, ben onu duymasam bile o beni mutlaka duyuyor. Bunu biliyor hissedebiliyorum” diyerek sazıyla arasındaki ilişkiyi özetliyor.
“CAN MECLİSİNDE SAZ OLMDAN BEN, BEN OLMADAN SAZ OLMAZ”
Zakir Yaprak Dengiz sözlerini şöyle sürdürdü:
“Alevi Bektaşi Kızılbaş geleneğinde saz Kuran’dır. Çünkü ayetler sazla aktarılır. Dünya kurulduktan bu zamana daha “Allah ile Cihan yok iken biz onu var edip ilan eyledik” bunlar bizim için kıymetli sözler. Ayet yerine geçen sözler. Bu ayetlere de sazımız bize telli Kur’an olarak eşlik ediyor aslında o olmadan ben olamıyorum bu mecliste, ben olmadan da o tek başına olamıyor. Bu yolculukta bu mecliste bu meydanda ikimizin de birbirine ihtiyacı var böyle bir manası var.”
“14 YAŞINDAN İTİBAREN CEMLERE KATILDIM”
14 yaşından itibaren cemlere katıldığını aktaran Dengiz, cemde yaşadığı ilk anısını şu sözlerle aktardı:
“İlk Abdal Musa Cemi’ne katılmıştım. O dönemlerde hiç kadın Zakir yoktu. Şu an günümüzde birkaç tane var ama 10-11 sene öncesinden bahsediyorum. Fazla kadın yoktu ben küçük bir kız çocuğuyum ceme girdiğim zaman insanların bakışlarından benden onur mu, gurur mu duyuyorlar? Yoksa iğreti mi bakıyorlar onu kesinlikle anlayamıyorum. Ama bir iki göz bana bir mana ile bakıyordu ve ben bundan utanıyordum ve mahcup hissediyordum kendimi o zamanlar.
ALEVLİĞİN TEMELİ CAN KAVRAMI ÜZERİNE KURULMUŞTUR
Alevliğinin temelinin “can” kavramı üzerinde kurulmuştur. Ama Alevilerin temelinde bu kavram çok yok. Çünkü feodal sistem hala Aleviliğin içerisinde ne yazık ki var. Buna devletin İslamlaştırma politikası diyebiliriz, erkek egemenliğinin baskın gelmesi diyebiliriz.
Kadın hizmet içerisinde de yalnızca 12 hizmette 1 veya 2 hizmette görüyoruz. Bunlardan saka ve süpürgesi bacı olarak nitelendirdiğimiz şeklinde görüyoruz ve kadınların da sindirildiğini görüyoruz.”
“YERELERDE OLMASA DA BÜYÜK KENTLERDE ALEVİ KURUMLARINDA CİNSİYETÇİ BAKIŞ AÇISI MEVCUT”
Şimdiye kadar kendi yaşadığı yöresinde hiç zaman cinsiyetçi tavırlarla karşılaşmadığını belirten Dengiz, ”Kadınlara yaklaşım konusunda Alevi canlar içerisinde de cinsiyetçi bir bakışın hala mevcut. Bu konuda ben kafamı duvara vurduğumda 17 yaşındaydım. İstanbul’da bir cemevindeydim. Zakir olarak posttun kenarında oturmuştum. Saz çalarken arkadan bir ses geldi, “Kadınlar posta oturamaz” dedi biri bana sonra bir sandalye getirdi ve ben o sandalye üzerinde deyiş okudum. O an kendimce yaptığım şeyin çok ayıp olduğunu ve sanki bunun affedilir bir yanı yokmuş gibi hissettim. Ben 17 yaşında postta bir daha oturmasaydım yüksek ihtimalle şu an sayılı kadınlardan bir tanesi eksik olacaktı” şeklinde ifade etti.
“ALEVİ KURUMLARINDA ERKEK EĞEMEN ANLAYIŞI SONUCU KADINLAR SİNDİRİLİYOR”
Alevi kurumlarında erkeklerin yönetim ve hiyerarşi egemenliğinden kaynaklı kadınların sindirildiğinin altını çizen Dengiz, “Ne yazık ki Alevilikte gerçekten şu anda teori ile uygulanan pratikler müthiş tezat durum var. Buna iktidarın İslamlaştırma politikası diyebilir, erkeklerin egemenliği ele almaları veya hiyerarşi kurma diyebiliriz. Hayat bizim için nötr bile değil. Hayatın biz tanıdığı imkânlarımız yaşantımız açısından tanınmayabiliyoruz. Ama biz kadınlar olarak yeterli kuvvetli güçlere sahibiz. Zeynep Ana’dan, Kadıncık Ana’dan bahsediyoruz. Güzide Anamız var hala beyitleri gizli tutulmuyor ancak aşina bir şekilde de icra edilmiyor” şeklinde ifade etti.
“KADIN ANA DA KADIN ZAKİR DE EŞİTSİZLİĞİ YAŞIYOR”
Cem yürüten Anaların da kadın Zâkirlerin de aynı durumu yaşadıklarını belirten Dengiz, “Kadınlar nasılsa ana da, Zakir kadınlar da aynı durumdalar. Analar da aynı şeye maruz kalıyorlar. Varız hayatın bize verdiği ancak yaşamın bize vermediği o her neyse onu tırnağımızı geçirerek alabilecek güçteyiz. Onun için mücadele etmemiz gerekiyorsa edeceğiz” dedi.
Zakirler olarak birbirimizin elinden tutmak zorunda olduklarını belirten Dengiz, “Ben bu geleneği sürdürüyorsam bunun için başka kadınların elinden tutmak zorundayım. Belki bu hayatta bunu için var oldum. Bunun için varım bunu sadece kendine saklarsam bu benim benciliğim olur. Yürüteceğim hizmetin hiçbir manası kalmaz” diye belirtti.
Zakir kadınların birbirleriyle iletişime geçmeleri gerektiğinin önemine vurgu yapan Dengiz, bir anayla cem erkânını birlikte yürütmenin kendisi için bir onur olduğunu belirtti.
PİRHA- Zakir Fahrettin Aksünger, Millî Eğitim Bakanlığı ile Ülkü Ocakları arasında protokol imzalanmasına ilişkin tepki gösterdi. Çağdaş demokratik toplumlarda insanların bilimi öncelediğini belirten Aksünger “Bugün cemaat ve tarikatlar üzerinden bu tür protokolleri yapanlar aslında dün vardı, bugün de var, yarın da olacak. Önemli olan bizim buna karşı ne yapıyoruz? Aslolan budur” diye belirtti.
Millî Eğitim Bakanlığı Hayat Boyu Öğrenme Merkezi, Ülkü Ocakları ile “yaygın eğitim faaliyetleri kapsamında genel, mesleki ve teknik kurslar düzenlenmesi” için protokol imzaladı.
Zakir, semah eğitmeni Fahrettin Aksünger, Millî Eğitim Bakanlığı ile Ülkü Ocakları arasında protokol imzalanmasına ilişkin, PİRHA’ya açıklamalarda bulundu.
“MİLLİ EĞİTİMİN TARİKATLARLA YAPTIĞI PROTOKOLLERİN ALTI BOŞ ÇIKACAKTIR”
Çağdaş ve demokratik toplumlarda gerici ve ırkçı gruplarla anlaşmanın söz konusu dahi olmayacağının altını çizen Aksünger, “Çağdaş demokratik bir düzende bir toplumda insanlar bilimi önceller. Bilimi öncelemeyen toplumlarda ise bu tür çabaların günü kurtarmaya yönelik çalışmalar olduğunu düşünüyorum. Bugün cemaat ve tarikatlar üzerinden bu tür protokolleri yapanlar aslında dün de vardı bugün de var yarın da olacak” dedi.
“ÇEDES VE BENZERİ PROTOLOLLERİN BÜTÜN TAPLUMSAL KESİMLERE AKTARILMASI GEREKİYOR”
ÇEDES ve benzeri protokollerin herkese anlatılması gerektiğini belirten Aksünger, “Eğer kendi yanımızdaki dostlarrımıza, üyemize anlatırsak ÇEDES ve benzeri anlaşmaların altının boşaltırız. Çağdaş demokratik laik dünyaya inanan insanlar olarak biz kendi yani başımızdaki kapı komşumuza çoluğumuza çocuğumuza kendi kitlemize olması gereken doğruyu söylersek onlar da kendi çevresindekilerine anlattıklarında biz doğruyu yapmış olacağız” diye konuştu.
Kendisine göre yapılan protokollerin tamamen dinsel amaçlı olmadığını belirten Aksünger, ekonomik gücü elinde tutmak ve zenginleşmenin de bu tür çalışmaların nedenlerinden olduğunu dile getirdi.
“DİNDAR VE KİNDAR NESLİ OLUŞTIRAMADIKLARINI KENDİLERİ İTİRAF ETTİLER”
Siyasal İktidarın yıllardır kindar ve dindar bir gençlik yaratamadığını belirten Aksünger, “Kindar ve dindar bir nesil yetişmek isteyenler sonunda itiraf ederek biz kültürel kimlik oluşturamadık” dediler. Çünkü oluşturmak istedikleri kimliğin altının tamamen boş. Bugün 3-6 yaş grubu altına inen ÇEDES ve okulda hiçbir formasyon eğitimi olmayan bir kişi çocuklara bir şeyler anlatıyor. O çocuk kapıdan çıkar çıkmaz annesinin elindeki telefonu alıyor ve internet üzerinden teknoloji çağına gidiyor. Yaptıkları beyhude bir çabadan başka birşey değil. Sadece bu ülkenin zamanına, bu ülkenin çocuklarına, bu ülkenin gençlerine yazık ediyorlar” diye belirtti.
“GELİŞEN TEKNOLOJİ VE BİLGİ ÇAĞI BU PROJELERİN YAŞAM BULMASINA MUSADE ETMEZ”
Gelinen noktada erkin ve gücün siyasal iktidarın elinde olduğunu belirten Aksünger, “Ama her halükarda çağdaş demokratik laik dünyayı daha genişletebiliriz” diyerek, şunları kaydetti:
“Türkiye’nin bu iktidar tarafından yıllardan beri ülkeyi yönetilmesine rağmen tırnak içinde söylüyorum insanlar her şeye rağmen hala çağdaş demokratik laik bir dünyanın içerisinde özgürce yaşamak istiyorlarsa, buna inandığını söyleyen insanların gerçekten demokratik sivil bir örgüte ve bu bilince sahip olması lazım.”
PİRHA – Şahkulu Sultan Dergahı’nda 40 yıldır zakirlik hizmeti yürüten Adnan Kılıç, zakirliğin bir anda olmayacağını belirterek, “Her insan bulunduğu yörede çiğdir, eksiktir. Biz de bu dergahta aşk ile gönüllü olarak başladık ama gelen dedeleri gördükçe, feyz aldıkça yavaş yavaş pişmeye başladık. Bu işler bir gün içerisinde veya bir sene içerisinde olmuyor” dedi. Kılıç, şu an 30 sene önce yaptıkları cemlerdeki gibi heyecanı, aşkı ve muhabbeti bulamadıklarını da belirterek ekledi: 12 hizmetin en kutsalı zakirlik.
1963 Sivas Divriği Çamşıhı doğumlu Zakir Adnan Kılıç, yaklaşık 40 yıldır Şahkulu Sultan Dergahı’nda zakirlik hizmeti yürütüyor. Kılıç’ın ayrıca ‘Alevilikte Birlik Cemi’ ve ‘Şah’a Doğru Giden Kervan’ olmak üzere 2 tane de kaseti bulunuyor.
1984 yılından beri Şahkulu Sultan Dergahı’nda zakirlik hizmeti yürüten Adnan Kılıç, zakirlik hizmetine dair PİRHA’ya konuştu.
“İLK OLARAK 1984 YILINDA ZAKİR OLARAK POSTA OTURDUM”
Zakir Adnan Kılıç, Divriği Çamşıhı bölgesinde müziğin yaşının olmadığını, bölgede anadan doğar doğmaz müziğe başladıklarını belirterek 3-4 yaşlarından beri yörede yapılan cemlerde zakirliği öğrendiğini ifade etti.
Feyzullah Çınar, Aşık Ali Metin, Mehmet Ali Karababa, Ali Ertekin ve geçen hafta Hakk’a yürüyen Hüseyin Gazi Metin Dede gibi nice ozanlar diyarı olan Çamşıhı bölgesinin suyundan içen, dünyaya gelmiş her canlının müzikle tanıştığını da söyleyen Kılıç, zakirlik hizmetine başlama sürecini şöyle anlattı:
“Bizim ailede zakir olarak sadece ben bu işe meyil verdim. O da farklı yörelerden gelen ve tanışmış olduğum bir takım dedelerin dizlerinin dibinde oturarak onların nidalarından, eserlerinden, bizim yöreden farklı olan deyişleri, duaz-ı imamlarını dinleyerek ben bu işe karar verdim. İlk zakir olarak 1984’te rahmetli Gürgür Dedenin ve Ali Metin’in Şahkulu’nda yapmış olduğu cemde zakir olarak posta oturdum.”
“12 HİZMETİN EN KUTSALI ZAKİRLİK; CEMDE BİR COŞKU SELİ HİSSEDİYORSUNUZ”
Kılıç, cemin içerisinde zakirin yapması gereken ritüellerin çok farklı olduğunu, belli bir periyodik sırayla ceme uymak zorunda olduğunu ifade ederek “Nasıl ki bir su, yavaş yavaş gözeden akar çoğaldıkça çağlamaya başlar, cemde de öyle bir coşku seli hissediyorsunuz. Karşınızdaki insanlara da o duyguyu kendiliğinden verebilmek çok önemli” dedi. Kılıç, şu an yapılan cemlerde, 30 sene önce yaptıkları cemlerdeki gibi heyecanı, aşkı, muhabbeti bulamadıklarını belirterek şu eleştiriyi yaptı:
“Günümüzde yeni yetişen gençler cemevlerinde 3-4 tane deyiş söylemeyi zakirlik sanıyorlar. Değil aslında. 12 hizmetin en kutsalı zakirlik. Telli kuran dediğimizi Türkçe olarak iyi okumaları lazım. Okudukları şeyi de karşıdaki insanlara iyi yansıtmaları gerekiyor. Bugünki dedeler de maalesef ellerinde, önlerinde dosya ile Cem yürütüyor. Orada duyguyu dosya ile yansıtamazsın. Eski dedeler nasıl ki önlerinde hiçbir şey olmadan o duyguyu yansıtıyorsa zakirler de öyleydi.”
Zakir Adnan Kılıç, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın faaliyetlerinden biri olan ‘Alevi-Bektaşi Deyiş, Nefes, Semah, Duaz-ı İmam ve Muharremiyye Güzel Okuma Ses Yarışması’nı eleştirerek “İnancın yarışması olmaz. Bu bir hizmettir. Hizmet de Hakk için dediğimiz zaman Hakk için yapılan şeyler de göstermelik veya gösteriş için olmaz. Vitrinlik olmaz daha doğrusu” dedi.
Kılıç, eleştirisine şöyle devam etti:
“Bugün Anadolu’da zakirliğin mutfak bölümünde hizmet eden, zakirlik yapan yüzlerce belki binlerce canımız var. Ama günümüzde cemevlerinde popülizm adına, ön plana çıkma adına ‘ben daha iyi zakirim, sesim güzel, ben daha iyi cem yapıyorum’ düşüncesiyle bir yarışma içerisine girdiler. Bu da yanlıştır ve inanca zarar verir. Erozyona uğratır. Kendi inancımızı kendi elimizle asimile ediyoruz. Her şeyin bir eğitimi var. Biz yaşlılardan değil yaşayarak öğrendik bu kültürü. Cemlere girerek 4 yaşından beri, kitaplardan değil yaşayarak bizzat öğrendiğimiz için belli aşamalarda görselliğe, yarışmaya yönelik yapılan yenilikler doğru değil. İnanç adına daha doğrusu zakirlik adına ben böyle yarışmaları onaylamıyorum.”
“DARBEYE RAĞMEN İLK CEMİMİZİ YAPTIK”
Zakirliğin bir anda olmayacağına da değinen Kılıç, Şahkulu Dergahı’nda yaptıkları ilk ceme dair de şunları konuştu:
“Her insan bulunduğu yörede çiğdir, eksiktir. Biz de bu dergahta aşk ile gönüllü olarak başladık ama gelen dedeleri gördükçe, feyz aldıkça yavaş yavaş pişmeye başladık. Bu işler bir gün içerisinde veya bir sene içerisinde olmuyor. İlk başladığımızda buranın bir tadilat durumu vardı. Cemevi yıkık döküktü, biz orayı temizledik. İlk cemimizi perşembe akşamı rahmetli Ali Metin Dede, Kasım Dede, rahmetli Bektaş Dede ve toplam 15 dede ile yaptık. Ocağı yeniden alevlendirmeye çalıştık. O dönemde bir de darbe vardı. O yasaklara rağmen, o korkuya rağmen biz burada cemimizi yaptık. Ateşi yaktık, o ateş o günden bugüne kadar hala alevlenerek yanıyor. Bizden sonra da yanmaya devam edecek.”
“KENDİ KENDİMİZİ ASİMİLE EDİYORUZ”
Kılıç, son olarak asimilasyona ve yozlaşmaya dikkat çekerek şu ifadeleri kullandı:
“Benim yakınımda sevdiğim sanatçı arkadaşlarımın çoğu, türkü kafelerde, deyişleri, duaz imamları, semahları yozlaştırdı maalesef. Birebir görüştüğümde de yanlış yaptıklarını, inancı zedelediklerini, sonradan kimsenin saygı duymayacağını kendilerine söylüyordum. Gerçekten de bir şeyi ne kadar çok göz önünde tutarsan insanlara bir bıkkınlık geliyor. Ya da o şeyleri değiştirmeye yönelik yenilikler arandığı zaman bizim aradığımız o otantik duygu kendiliğinden yok oluyor. Bu sefer de kalkıp diyoruz ki bizi asimile etmeye çalışıyorlar. Kimse bizi asimile edemez. Biz kendi kendimizi maalesef asimile ediyoruz, etmeye çaba sarf ediyoruz.”
PİRHA- Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın duyurduğu ‘Alevi-Bektaşi Deyiş, Nefes, Semah, Duaz-ı İmam ve Muharremiyye Güzel Okuma Ses Yarışması’na ilişkin konuşan Aşık Tamer Açıkalın ve Zakir Rıza Aydın, yarışmanın kabul edilemez olduğunu vurgulayarak, “Bu Yol aşk ile yürütülen bir yol, bunun içerisinde paranın olmaması lazım. Aleviler üzerindeki asimilasyonun bir devamı, bu yanlışa son verilmeli” dediler.
AKP hükümeti tarafından Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde kurulan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın uygulamaları tepki çekmeye devam ediyor.
Cemevi Başkanlığı bu kez ‘Alevi-Bektaşi Deyiş, Nefes, Semah, Duaz-ı İmam ve Muharremiyye Güzel Okuma Ses Yarışması’ düzenleyeceğini duyurdu. Yarışmada birinciye 50 bin TL, ikinciye 35 bin TL, üçüncüye 25 bin TL, jüri özel ödülü 20 bin TL, mansiyon ödülü (3 adet) olarak ise 15 bin TL verilecek.
Aşık Tamer Açıkalın ve Zakir Rıza Aydın, söz konusu yarışmaya ilişkin PİRHA‘ya değerlendirmede bulundular.
“ALEVİ ÖRGÜTLERİN YARATTIĞI BOŞLUK KULLANILIYOR”
Alevi derneklerinin, örgütlerinin aşıklara ve zakirlere yeteri kadar sahip çıkmadığına dikkat çeken Tamer Açıkalın, ses yarışması gibi hamlelerle hükümetin bu açığı kullandığını ifade etti.
Böylesine bir yarışmanın Alevilik yolunda yeri olmadığını belirten Açıkalın, “Para ödülünün koyulması yanlış çünkü bu yol aşk ile yürülen bir yol, bunun içerisinde paranın olmaması lazım. Bu kurum da muhtemelen bu açıdan bakmadığı için parayla tatmin edeceklerini düşünüyorlar ama yanlış bir yöntem. Aslında tehlikeli bir durum yokmuş gibi gözükse de arka yüzünde aşığa, zakire şirin görünüp kendi tarafına çekme; ödülden sonra da onlarla istişare ederek düzenleyecekleri programlarda, cemlerde gençleri kendilerine zakir olarak kullanacaklar” diye konuştu.
“BİR ASİMİLASYON ARACI”
Zakir Rıza Aydın ise, söz konusu yarışmayı uzun yıllardır devletin Alevileri asimile etme yönündeki çabasıyla bağdaştırarak, “Biz bin yıllardır kendi inancımızı bir gösteriş olarak yapmıyoruz, parayla da yapmıyoruz. İnancımızın yarışma ve para ödüllerine alet edilmesini kabul edilemez buluyorum. Aleviliğe dönük asimilasyon politikalarının başka bir versiyonu bu. Kendi inançları grubunda tilavet yarışması ya da Kur’an kurslarındaki güzel okuma yarışmalarını yapabilirler. Bizim inancımızı rahat bıraksınlar. Bu doğru olmayan tutumdan bir an önce vazgeçilmesi gerekiyor” dedi.
PİRHA- Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, Avusturya Alevi Birlikleri Federasyonu’nun “Alevilik bağımsız, özgün bir inançtır” şeklindeki başvurusunu haklı bulmasını değerlendiren Zakir Ali Sizer, “Eğer o hak alınacaksa Türkiye gibi ülkelerde alınması gereklidir. İslam kendini yaşar ama Alevilik bambaşka bir şeydir ve kendini yaşamalıdır” dedi.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Avusturya Alevi Birlikleri Federasyonu’nun (AABF) “Alevilik bağımsız, özgün bir inançtır” şeklindeki başvurusunu 5 Mart 2024’te sonuçlandırdı ve Avusturya hükümetini haksız buldu. Avusturya hükümeti, ülkedeki Alevilere İslam dayatmasında bulunarak Aleviliğin bağımsız/özgür bir inanç olduğunu kabul etmiyordu.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ‘nin(AİHM), Aleviliğin hiçbir dine bağlı olmadan kendine özgü bağımsız bir inanç olduğunu kabul edip, Alevilerin başvurusunu haklı bulmasını Zakir Ali Sizer,PİRHA’ya değerlendirdi.
“EĞER HAK KAZANILACAKSA TÜRKİYE’DE KAZANILMALIDIR”
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarına rağmen Alevilerin ibadethanesi olan cemevlerinin tanınmadığı, kamusal haklardan faydalanmasının önüne geçildiği eleştirisinde bulunan Sizer, “Avrupa’nın kendi yasası zaten esnektir ve insan temellidir, biz bunu kazanımla aldık. Eğer o hak alınacaksa Türkiye gibi ülkelerde alınması gereklidir. Avrupa’da hak kazanılmaz Avrupa’da haklar var zaten sen yeter ki dilekçeni ver prosedürünü yerine getir bitmiştir” dedi.
“ALEVİLİK KENDİNİ YAŞAMALIDIR”
Alevilerin kendilerine ait bir yaşam biçimi olduğunu vurgulayan Sizer, “Kendimize ait bir inancız, doğayla bütünleşmiş bir halde tanrı, doğa, insan diyoruz. AİHM kararı elbette önemlidir. Biz elbette ki İslamiyet’in şunun veya bunun karşısında değiliz. İslam kendini yaşar ama Alevilik bambaşka bir şeydir ve kendini yaşamalıdır. Alevilerin yaşam alanı da yerkürenin hepsidir merkezi de insandır, kendi adı da vicdandır” diye konuştu.
“ALİ’NİN MANADAKİ HAKİKATİN ARAMALIYIZ”
Sizer şöyle devam etti:
İslamiyet silindir gibi bizim üzerimizden geçmiş, seni preslemiş, senin onu atman belki yüzyıl alacak. Senin onu bir kenarda tutman belki yüz yılları aşacaktır. Ama şöyle bir şey var; onu söylerken isimlerden korkulmaması gerekiyor. Bizim erenlerimiz bizim Düzgün Babamız, Hacı Küreyişimiz, Derviş Cemalimiz, Ağuçanımız ya Ali deyip Hakk ile bütünleştiler. Ali’nin ismi ile hakikati buldular. İsimden korkmadan Ali’nin manadaki hakikatini aramak, onun yolundaki Aleviliğini Kızılbaşlaştırmaktır.
“BİZİM ALİ’MİZ DİVANELERİNDİR”
Sosyal medyadaki tartışmalara da değinen Ali Sizer, “Sizin Aliniz şeraitidir ve Müslümanlarındır dedim. Bizim Ali’miz hakikatindir ve divanelerindir, o bir divaneliktir. Onun için Avrupa’da her şey esnektir. Müslümanlıktan İslamiyet’ten kurtulalım derken kendinizden de bir sürü kayıp verip tahribat yaratıp gitmek çok tehlikeli bir şeydir. Onun için Muhammed’in Ali’nin, Hasan’ın, Hüseyin’in, Zeynel’in, Cafer’in, İmam Bakır’ın isimleri bizim her şeyimizdir. Biz onların biyolojik olarak yaşamlarına baktığımız zaman İranlıların hepsi Hüseynidir. Ama Hüseyin’i katledenlerdir. Hazreti Zeynep’in bedduasıdır bugün kendilerini dövmeleri. O günden kalan mirastır onlara. Siz ki dedi bedeninizden bir damla kan kalmayıncaya kadar kendinizi dövseniz de ben sizi affetmiyorum ve etmeyecek” ifadelerini kullandı.
“BİRBİRİMİZİ TAMAMLAMALIYIZ”
Zakir Ali Sizer, konuşmasının devamında, “Birbirimizi tamamlayabilecek güçteyiz, hiçbirimiz tamam değiliz. Tamam olanlarımız ermişlerimizdir, pirlerimizdir, enbiyadır, evliyadır. Onlar da bu zamanın içerisinde sırlandılar kesinlikle sır içinde kaldılar. Ama biz birbirimizi tamamlayabiliriz. Bunu da edeple, erkanla, muhabbetle kırarak dökerek ötekileştirerek değil. Kendi içimizdeki çoğulculuğumuzu esas alacağız. Abdallar kendi dilinde, Çepniler orada Yörükler burada, Kürtler orada, Türkler burada, Tahtacılar orada ama bunların hepsi eşittir, haktır.”
PİRHA- Zakir Barış Karabatak, Alevi toplumunda muhabbet geleneğine değinerek “Nasıl ki bir insan aç ve susuz yaşayamazsa, Alevi toplumu da Muhabbetsiz kalamaz” vurgusunu yaptı. Zakir Karabatak, günümüz cemlerinde muhabbetin eksik kaldığını da belirterek “Şimdilerde cemde sadece dedenin kendisi konuşuyor. Oysa muhabbet karşılıklı yapılır” eleştirisinde bulundu.
Antalya’da Zakirlik hizmeti yürüten Barış Karabatak, kendisini “Muhabbetten gıda almaya çalışan bir canınız olarak cemlere girip çıkıyorum” sözleriyle tarifliyor.
Zakir Karabatak, aktif şekilde Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Antalya Şube ile Abdal Musa Kültür ve Tanıtma Derneğinde hizmet yürütüyor.
İstanbul ve Isparta’daki cemlere de katıldığını belirten Karabatak, özellikle gençlerin yoksunluğundan bahsederek “Gördüğüm durum, gençlerimizin cemevlerini bırakması yönünde oldu. Gençlerimizin cemevlerine gelmemesinin nedeni sadece gençlerde aranmamalı. Düşünün, cemlerde size hiçbir şey öğretilmiyor. Sizin o yola girmeniz için birilerinin desteklemesi gerekir. Bu sadece anne, babalarla bitmiyor” diye ifade etti.
Zakir Karabatak, gençleri cemevlerine getirmenin bütün dedelerin “boynunun borcu” olduğunu vurgulayarak “Dedeler yaptıkları cemlerde daha çok gençlerle, taliplerle muhabbet etmek zorunda. Hüdayi’nin dediği gibi,
Hüdayiyim hüdamız var,
Dost elinden bademiz var.
Muhabbetten gıdamız var,
Ölüm ölür biz ölmeyiz,
Muhabbetten gıda alan bir toplumla muhabbet etmezseniz bir yerden sonra ölür ”diye konuştu. Nasıl ki bir insan aç ve susuz yaşayamazsa muhabbet etmeyen Alevi toplumu da yaşayamaz. Günümüzde yapılan cemlerde çok fazla konuşulmuyor. Bu durum bizim kusurumuz. Dede cemde çıkıyor konuşuyor, konuşuyor, konuşuyor… Oysa muhabbet karşılıklı yapılır. Eğer karşılıklı yapılmıyorsa o muhabbet ‘muhabbet’ olmaz” diye belirtti.
“DEDELERİN ARAPÇA VE İSLAMİ RİTÜELLERİ KULLANDIĞINI GÖRDÜM”
Cemlerde Arapça duaların ve İslami kavramlarının kullanıldığını da anlatan Zakir Karabatak, “Benim katıldığım cemde Arapça dua ve cennet cehennem kavramları kullanıldı. Ben 12 yaşında bir çocuğum, benim söylediğim şeyi çokta fazla ciddiye alacaklarını düşünmüyorum. Ama ben sessiz kalıyorum diye onların yaptıkları şey doğru değil” dedi.
“CEM ERKANLARI ANA DİLDE YAPILMALI”
Zakir Karabatak, anadil vurgusu da yaparak şöyle devam etti:
“Bu ülkede sadece Türk, Alevi-Bektaşi ve Kızılbaşlar yaşamıyor. Farklı dillerden olan canlarımız da yaşıyor ve cemlere katılıyor. Dedeler, toplumun ana dili ne ise o dille cem yürütmesi gerekir diye düşünüyorum.
Bir yerde bir haksızlık varsa ona sessiz kalmak, mazluma yapılacak en büyük haksızlıktır. Haksızlığa karşı tabii ki ses çıkaracağız, bunları dile getireceğiz. Yol’umuzdan da bahsedeceğiz. Yol’umuzdan bahsetmeden bir cem yürütürsek o cem cem olmaktan çıkar. O yüzden Yol’umuzdan da bahsedelim, gündelik yaşanan siyasi gelişmelerden ve haksızlıklardan da bahsedelim.”
“CEMEVLERİNDE SANATSAL ETKİNLİKLER YAPILMALI”
Cemevlerinin sadece cem yapılan yerler olmaktan çıkması gerektiğini belirten Karabatak, sözlerini şu cümlelerle sürdürdü:
“Bir yazar veya iyi bir sinemacı ya da müzikle ilgili aktiviteler yapan bir insanın, gelip burada çalışma yapması gençlerin çok ilgisini çeker. Ben de bir Alevi genç olarak Yol’uma çok bağlı bir insanım. Bu beni de motive eder. Cemevlerine gelmek istemeyen, bu Yol’dan uzaklaşmış canlarımız için düşünün nasıl motive edici bir durum olur.
Konyaaltı Alevi Bektaşi Cemevi Derneği’nde orta yaş üzeri semah grubu mevcut. Bu semah grubuna gençleri toplamaya çalışıyoruz. Gençlerimiz şu an çok az. Bu semah grubunda sadece yaşını almış canlarımız var. Çok fazla genç yok. Bütün gençlerimizi bekliyoruz. Bütün cemevlerinde bu tür aktiviteler yapılmalı”
PİRHA -Kısaslı Aşık Berdari, zakirliğe nasıl başladığını, bağlama ile Alevi inancının ilişkisini, kent yaşamındaki Aleviliği anlattı. Aşık Berdari, “Toplum bir ormana benzer. Kurumaya yüz tutmuş ağaçları çekip yerine yeni bir fide dikmediğiniz müddetçe o orman yok olur. ‘Yol incelir ama kopmaz’ deniliyor ancak, gençlerimize kültürümüzü aşılamadığımız müddetçe gidişatımızın iyi olmadığını söylemek isterim. Dedenin, zakirin, topluma faydalı olması gerektiğine inanıyorum” dedi.
‘Aşık Berdari’ olarak bilinen İbrahim Halil Elveren, 1968 yılında Urfa’nın Haliliye ilçesine bağlı Kısas köyünde doğdu.
“Henüz dünyaya gelmeden, ana karnında cemlerde bulundum” diyen Aşık Berdari, çocuk yaştan itibaren cemlerde, sohbetlerde yer alarak kendisini yetiştirdi. Önce büyüklerinden özenerek eline aldığı bağlamaya, ardından ise kelimeleri özenle birbirine yakıştırarak şiir yazmaya başladı. Zakirlik yolunda pişmeye başlayınca Âşık Doksandaon’dan (İsmail Kondu) ‘Berdari’ mahlasını aldı.
İlk ve Ortaokul eğitimini Kısas’ta tamamlayan Aşık Berdari, Şanlıurfa Endüstri Meslek Lisesi Ağaç İşleri ve Mobilya bölümünden mezun oldu. Üniversite eğitimini ise İşletme bölümüyle sonlandıran Berdari, yaşamının sonraki bölümünü Ankara’da geçirmeye karar verdi.
Çankaya Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü’nde çalışma yürüten Aşık Berdari, yaşamı boyunca çok sayıda şiir ve besteye de imza attı.
“AŞIKLARIN TINILARI İLE BÜYÜDÜK”
Aşık Berdari ile zakirliğe nasıl başladığı konusunda sohbet ettik. Kısas köyünün, aşık ve ozanlık geleneği bakımından sahip olduğu değerlere işaret eden Berdari, şu ifadeleri kullandı:
“Kısas o civarda tek Türkmen Alevi köyü. Sonradan bölgeye yerleşmiş, içimizde %30’a yakın bir Sünni nüfus da var. Kısas’ta periyodik olarak her hafta perşembe günleri cem yapılır. Her akşam gençler, yaşlılar, Kısaslı insanlar köy odasına gelir, güncel ya da bilmediği konular hakkında cevaplar almak için oradaki bilge insanlarla sohbet eder. Dolayısıyla cemde büyümenin vermiş olduğu avantajla, Doksandaon, Dertli Divani, Aşık Sefai, Aşık Büryani, Aşık Halimi, Aşık İsyani, Aşık Meftuni, Aşık Fedai gibi büyüklerin yanında, onların tınıları ile büyüdük. O Usta çırak ilişkisinden kaynaklı 16 yaşlarında bir bağlama ile cemlerde zakirliğe başladım.”
“ZAKİRLERİN DONANIMLI OLMASI GEREKİYOR”
Zakirliğin sadece bağlama çalıp söylemenin de ötesinde olduğunun altını çizen Aşık Berdari, “Hissedilerek icra edilmeli” diye de belirtiyor. Zakirlik yapan bireyin, toplumu aydınlatma rolünün de olduğunu anlatan Aşık Berdari sözlerine şöyle devam etti:
“Alevilik’te 5 temel unsur var; bunlar istek, bilmek, inanmak, ilerlemek ve mevzilenmek. Önce zakir olmak isteyeceksin. Günümüzde saz çalanlara ‘Zakir’ deniliyor. Halbuki kelime anlamı ‘zikreden, söyleyen’ anlamındadır. Kısas’ta çok iyi zakirlerimiz vardı. Hüseyin Öztürkmen, Mehmet Erdem, Bakır Polat gibi ismini sayamayacağım zakirlerimiz vardı. Cemde en büyük yük zakirlerdedir. Zaten cemi yürüten baba, dede, pir, mürşit olmadığı dönemlerde cemi yürütme görevi zakirlere düşer. O nedenle zakirler her yönden gelişmiş olmalı. Gerekirse Sıtkı’dan, Sadık’tan, Virani’den, Nesimi’den, 7 Ulu Ozan’dan ve aynı zamanda güncel konularda; yani gelen taliplerin sormuş olduğu sorulara cevap verebilecek, kendi kendini yetiştirebilmiş, donanımlı olması gerekiyor.”
“BAĞLAMA, ALEVİLİK İÇİN GÜL İLE BÜLBÜL GİBİDİR”
Aşık Berdari, memleketi Kısas’ta bağlama sanatına olan ilgiye de dikkat çekti.
Enstrüman olarak bağlamanın Alevi inancındaki yerini de yorumlayan Aşık Berdari, “Bağlama, Alevilik için gül ile bülbül, et ile tırnak, can ile ciğer’ gibidir. Çocukluk dönemlerimizde deyiş söyleyenlere ‘ayet söylüyor’ anlamında bakılırdı. Ayetleri cüra ve bağlamamızla dile getirmişiz. Alevi kültürünün bir yazılı kaynağı yok, hep yok edilmiş. Hatta günümüzde bile dağlara sürülüyor, yok sayılıyoruz. İşte o dönemlerde Aleviler, cemlerinde bağlamalarıyla ibadet ettikleri gibi bütün dert, neşe, hüzün ve kederlerini de bağlamayla dile getirdiklerinden dolayı bağlama ve deyiş Alevilikte ayrılmaz bir ikilidir.”
“CEMLERDE DAİMA DOKSANDA ON’UN YANINDA OTURDUM”
Aşıklık geleneğinde ‘pişmenin’ bir sonu olmadığını ifade eden Berdari, öğretinin sınırsız olduğunu da vurguladı.
Aşık Berdari “Mesela cemi yürüten kişi ‘Bildiğimizin alimi, bilmediğimizin talibiyiz’ der. Dipsiz bir umman, kainat gibi düşünmek gerek. Dolayısıyla ‘ben bu işi çok iyi biliyorum, ben bu işin üstadıyım’ demek uygun değil. Mesela günümüzde çok iyi bağlama çalan canlarımız var, bizler de topal karınca misali bu yolda yürümeye devam ediyoruz” diye de ekledi.
Kısas’ta yapılan cemlerde olgunlaşmaya başladığını belirten Aşık Berdari, feyz aldığı isimlere de değindi. “En fazla Doksanda On’dan (İsmail Kondu) etkilendim” diyen Berdari, sözlerini şu cümlelerle sürdürdü:
“Sesi, bağlaması güzel olan çok sayıda ağabeylerimiz vardı, bağlamaya başlamamızda mutlaka onların etkisi oldu ama Doksanda On’daki felsefi içerikli eserlere, onun okur-yazar olmayışı, Kısas’tan farklı bir yere gitmeyişi ve ‘ağzından çıkan kelimeleri nasıl olur da yazar?’ sorusu beni ona itmeye başladı. Cemlerde sürekli yanında otururdum. Daha sonra Aşık Hüdai, Mahsuni Şerif ile de çok zaman geçirdim. Onlardan etkilendim diye düşünüyorum. O dönemlerde Kısas taraflarına deyiş türünde kasetler de gelmezdi. Almanya’dan ya da Hacı Bektaş Veli anma törenlerine giden canlarımız, Mahsuni Şerif, Aşık Gülabi, Ali Nurşani’nin kasetlerini getirirlerdi. Ama sorunlarımızı dile getiren Mahsuni Şerif olduğundan olsa gerek Mahsuni’den çok etkilendim. ‘Gökte uçan kılavuzsuz kuş olmaz’ denir. Daimi Baba da der ki ‘Kaptan kaba doldum boşaldım’. Yani boş bir kabı, diğer bir dolu kaptan doldurduğunuz zaman en azından bulaşığı kalır. Yani o tür zakirlerle oturduğunuz zaman ister istemez o kültüre ilgi duyma düşüncesi geçiyor. Kırsal kesimde saz çalıp değiş söyleyen, toplum kurallarına riayet edenleri biraz daha el üstünde tutarlar. Bu da yeni başlayanlar için güzel bir etkileşim olabiliyor.”
“İNANCIMIZIN GİDİŞATI İYİ DEĞİL”
Aşık Berdari, Alevi inancının şehirde nasıl değişime uğradığı konusu üzerinde de durdu. “Asıl Alevilik kırsalda kaldı diyen Berdari, günümüz cemevlerinin işlevsiz halini de eleştirdi. İnanç içerisindeki olumsuz değişimlere dikkat çeken Aşık Berdari şunları söyledi:
“Toplum, bir ormana benzer. Çürümüş veya kurumaya yüz tutmuş ağaçları çekip, yerine yeni bir fide dikmediğiniz müddetçe o orman yok olmaya mahkum olduğu gibi biz, gençlerimize bu kültürü aşılamadığımız müddetçe; ‘evet yol incelir ama kopmaz’ deniliyor ancak ben gidişatımızın iyi olmadığını söylemek isterim. Dedenin, zakirin topluma faydalı olup, bilgi vermesi gerekir. Bu insanların kendi kendini formatlaması ve yeteri kadar, en azından bilgi sahibi olması gerektiğine inanıyorum. Yoksa her yerde koca cemevi binaları var ancak içinde sadece yaşlılar yer alıyor!”
“HER ŞİİR YAZAN ŞAİR, OZAN, AŞIK OLMUYOR”
Aşık Berdari, son olarak zakirlikte söz üretip, beste icra etmenin önemine değindi. Şiir yazmayı “Uzun konuları kısa dörtlüklerle yerinde anlatma sanatıdır” sözleriyle tarif eden Aşık Berdari, şöyle devam etti:
“Hüdai Baba ile Ankara’da sık sık görüşürdük. Bir sabah bir araya geldiğimizde ‘Akşam ben doğurdum’ dedi. Ben de ‘Ne alem adamsın, ‘doğurdum’ demek nedir?’ diye sormuştum. O da bana ‘şiir yazdım şiir’ diye cevap vermişti. Yani Deryami Babanın bahsettiği gibi;
Mesela ben şiir yazmıyorum, şiir ‘beni yaz’ diyor. Ayrıca ozanlarda, aşıklarda en önemli konu; ozan çağına ışık tutmalı.
Feyzullah Çınar’ın dediği gibi ‘Kefeni boynunda, bağlaması elinde’ olmalı. Söyleyebileceklerini yazmalı, söyleyemeyeceklerini yazmamalı. Haklının yanında, haksızın karşısında olmalı. Ozanlık zordur. Bizim felsefemizdeki gibi ‘demirden leblebiye, ateşten gömlek’ misali öyle her şiir yazan da şair, ozan, aşık olmuyor diye düşünüyorum. Mesela bizim düşüncemizde bir insanın dili, dini, ırkı, rengi, cinsiyeti ne olursa olsun ayırmayız. Yunus’un felsefesindeki gibi yaratılanı yaratandan dolayı seviyoruz. Yani bedel ödenmeyince hiçbir şey olmuyor. Doğruya doğru, yanlışa yanlış demek gerekiyor.”
PİRHA-Zakir Hasan Göğer, geçmişte köylerde görgü ve musahiplik cemleri yapıldığını belirterek “Şehirlerde ne görgü ne de müsahiplik cemleri yapılıyor. Bazı dedeler var ki rızalık almadan posta oturuyor” eleştirisinde bulundu.
12 yıl boyunca cemevlerinde zakirlik yapan Hasan Göğer, cem erkanlarındaki değişime dikkat çekti. Göğer, geçmişte köylerde yürütülen cem erkanları ile kentlerde yürütülen cem erkanları arasındaki farkları anlattı.
“KÖYLERDE YAPILAN CEM ERKANLARI ÇOK FARKLIYDI”
İstanbul’da 47 yıl yaşadığını ve doksanlı yıllarda cemevleri kurulduğunda Yeni Bosna Cemevinde zakirlik hizmetine başladığını belirten Hasan Göğer, “Köylerde yapılan cemlerle İstanbul’dakiler biraz daha farklı. Pirler, mürşitler, rehberler, o zamanlar köyde yaptıkları cemlerde küskünlükleri, dargınlıkları giderirdi. Pirler, mürşitler, rehberler Hakk, Muhammed, Ali yoluna hizmet ederken Yol’undan dışarı çıkmazdı. Yalan konuşmazdı, kul hakkı yemezdi” diye belirtti.
“12 YIL ZAKİR OLARAK HİZMET YAPTIM”
19 Yaşına kadar Erzincan’da yaşadığını aktaran Göger “Şehirlerde 90’lı yıllara kadar cem cemaat yoktu. İlk cemevi İstanbul’da Yeni Bosna Cemevi olarak kuruldu. Biz sevincimizden uçuyorduk. ‘Çok şükür ki bizim cemevlerimiz kuruldu’ diye seviniyorduk. Daha sonraları cemevinde dedelik ve zakirlik eğitimleri açıldı. Seyit evladı olan kişiler, pirler tarafından eğitildik. Zakirliğe heves eden kişiler olarak bizler de zakirlik eğitimi aldık. Bu Yol’da 12 yıl hizmetimi yaptım” diye ifade etti.
Eskiden köylerde görgü cemleri, musahiplik cemleri yapıldığını, şehirlerde ise bu cemlerin hayat bulmadığını belirten Göğer, “Şehirlerde kimsenin kimseden haberi yok. Sadece ceme gelip toplanılıyor. Dede oraya gelenlere ‘birbirinizden razı mısınız?’ diyor ceme katılan dargın, küskün olanların bazıları söylüyor, bazıları da dara kalkmamak için ‘razıyız’ diyorlar” dedi.
Bazı dedelerin rızalık almadan posta oturduğunu da belirten Zakir Hasan Göğer, şöyle devam etti:
“Gençlerin cemevlerine gelmemesi en başta bilinçsiz pirler ve dedeler sebebiyledir. Gençlere bir şey veremiyor, bu yüzden gençler cemevine gelmiyorlar. Ayrıca baba, anne Alevilik eğitimi almadığı için evladına bir şey öğretmiyor ki gençler de ne yapsın. Suçlu mu gençler? Gençlerimizin hatası yok, suç büyüklerde. Bu nedenle de gençler televizyon çıkmış, internet çıkmış bunlarla meşgul oluyorlar. Biz gençlerimizi eğitmesini bilmiyoruz. Güzel bir şey vermeyi bilemediğimiz için gençlerimiz bu duruma düştü. Ben kendimizi suçluyorum. Gençlere suç bulmuyorum.”
PİRHA- Şuhut ilçesi Kayabelen Köyü cemevi zakirlerinden Barış Şencan, yaptığı hizmete dair duygularını anlattı. Şencan, “Benim için ‘aşık’ kavramı çocukluğumdan bu yana kutsal bir kelime gibi benliğimde yer etti. O nedenle arkasından gittim. Bu güzel duygu hiçbir şeyle ölçülemez” dedi.
Afyon’da baba ve oğul olarak zakirlik yapan Hüseyin ve Barış Şencan, sundukları hizmete dair PİRHA’ya konuştu.
Hüseyin Şencan, zakirliğe 12 yaşında merak saldığını anlattı. O dönemlerde cemlere çocukları almadıklarını belirten Barış Şencan, bu merakını gizli yollarla giderdiğini ifade ederek, “Köyümüze dede gelir, en az 3 ay kalırdı. Zakirliğe çok meraklı olduğumdan kaçamak yollarla cemlere girmeye başladım. O zamanlarda cemlerde köyümüzün giriş ve çıkışında köprülere bekçiler koyar, gizli gizli cemler yapardık” dedi.
“YAZDIM, SORDUM VE ARAŞTIRDIM”
Hüseyin Şencan, zakirlikte nasıl olgunlaştığını ise şu sözlerle anlattı:
“Deyiş yazılı defterleri topladım, yazdım, sordum ve araştırdım. Hamza Can isminde bir amcam vardı. Köyde lakabına ‘Cillo’ derlerdi. Yirmili yaşlarımda onun yanında zaman geçirmeye başladım. Deyişlerin makamlarını, nerede ne söylenecek bilmediğim için amcamdan eğitim aldım. İkrar verdikten sonra da cemlere girmeye başladım.”
Önceki yıllarda kış mevsiminde köyde pek iş olmadığını söyleyen Şencan, arkadaşlarıyla mahalle odalarında deyiş yazıp, saz çalarak kışı geçirdiklerini anlattı. Şencan, “O dönem köyümüzde dedeler vardı. Bu dedelerle kışın hep beraber deyişler söyler, cem yapardık. Böyle böyle derken Yol’a yolcu oldum” dedi.
“ÇOCUKLARIM DA BU YOLDA ZAKİRLİK YAPIYOR”
Hüseyin Şencan, 3 çocuğunun olduğunu ve onların da kendi yolundan yürüdüğünü belirtti. Şencan, “Onlara da zakirliği bildiğim kadarıyla öğrettim. Çocuklarım da bu yolda zakirlik yapıyor. Çevre köylerden ihtiyacı olanlar çağırdıklarında gider zakirlik yaparız. Bazen çocuklarım, festivallere gidip etkinliklere yardımcı olurlar” diye konuştu.
AFYON’DA CEM ERKANLARI
Şencan, yürüttükleri cemlere dair de şu bilgileri aktardı:
“Bizim cemlerimizde ‘dar cemi, ikrar cemi, düşkün cemi, Yol cemi, Omana cemi’ olur. Omana Cemi, hali vakti yerinde olan kişi ‘kurban keseyim, komşuyu çağırayım, bir cem yapayım’ der ve dedeyi çağırır. Dede okuduğu gülbeng ile ‘kazalardan, belalardan, uğursuzluktan Hakk, Muhammed, Ali sizi korusun’ der. Ardından kurban kesilir ve gelenlere lokması pay edilir.
ŞUHUT’TA HAKK’A UĞURLAMA GELENEĞİ
Bulunduğumuz bölgede akşam 17.00’den sonra Hakk’a yürüyen canlar toprağa sırlanmaz. Eğer can, akşam 17.00-18-00’de vefat ettiyse evimize getirir, döşek suyuna koyarız. Döşek suyuna koyduktan sonra Hakk’a yürüdüğü için başına oturur iki nefes, bir de duvaz söyleriz.
Geçmişte bir dedenin Sandıklı’da Hakk’a yürüyüşünde bulundum. Dede ocak sahibi. Ben de gittim başında iki nefes söyledim. Sabah oldu, ‘Bu dede, biz bunu köy hocasına götürüp de yıkatmayalım, biz kendimiz yıkayalım, kendi dedemiz, Yol’umuza göre hizmeti yapalım’ dendi. Bunun üzerine bir komşumuz, ‘Hayır, biz yıllardır Sandıklı’da oturuyoruz, Alevi’si var Sünni’si var. Dede olmaz, hoca gelecek’ dedi. Yani kimi durumlara artık engel olamıyoruz.
Ben ise zakir olarak Hakk’a yürüdüğümde deyişlerle sırlanmak isterim. İsterim ki, ‘Türkülerle gömün beni’ isimli deyişimiz var ama ‘sistem’ mi desem yoksa ‘köyümüzün karışıklığı mı’ desem, şimdi biz korkuyoruz. Biz kendi öz benliğimizden ödün veriyoruz. Bu bence yanlış. Yani korktuğumuz için yapamıyoruz.”
“BU HİZMET HİÇBİR ŞEYLE ÖLÇÜLMEZ”
Zakir olmak isteyenlere de tavsiyelerde bulunan Şencan, “Gerçekten içinden geliyorsa, ‘ben zakirlik yaparım’ diyen canlarımız varsa tavsiye ederim. Bu maddiyatla ölçülecek bir durum değil” diye de ekledi.
Cemlerde deyiş söylerken kendinden geçtiğini belirten Şencan, “İmam Hüseyin nefesini söylerken, onunla beraber oluyorum. Onun için zakir olmak isteyen arkadaşlar varsa canı gönülden tavsiye ederim. Çünkü çok güzel bir duygu. Bu hizmet hiçbir şeyle ölçülmez. Çok mutluluk duyuyor insan” dedi.
“BABAMIN YOLUNDAN GİTTİM”
Hüseyin Şencan’ın zakir olan oğlu Barış Şencan da duygularını paylaştı. 33 yaşındaki Barış Şencan, “8 yaşından beri babamın yanında cemlere gidip geldikçe orada gördüğüm atmosferi, o duyguyu içimde hissederek ben de bu Yol’a girip hizmet etmeye karar verdim” dedi.
Köylerinde deyiş söyleyenlere ‘Zizakir’ değil ‘aşık’ olarak hitap ettiklerini vurgulayan Şencan, şöyle devam etti:
“Benim için ‘aşık’ kavramı çocukluğumdan bu yana kutsal bir kelime gibi benliğimde yer etti. O nedenle arkasından gittim. Bağlama çalmayı babam gibi köydeki Cillo amcamız ve genç bir abimden öğrendim. Köyde bağlama kursuna erişim olanağı olmadığından kendi imkanlarımızla, gördüğümüz cemden bağlama çalmayı, nefesler okumayı öğrendik. Bu şekilde bu Yol’a gönül ve baş verdik.”
“HAKK’A YÜRÜME ERKANLARINI LAYIKIYLA YAPAMIYORUZ”
Hakk’a yürüme erkanları konusunda sitemkâr olduğunu da ifade eden Zakir Barış Şencan, “Erzincanlı bir dedemin sözüdür, kulakları çınlasın; ‘Biz Alevi gibi yaşayıp, Sünni gibi ölüyoruz’ diyor. Biz Aleviler, Hakk’a yürüme erkanlarını layıkıyla yapamıyoruz. Ama yapacağız, zamanla geliştireceğiz” dedi.
“CEMLERDE NEFES SÖYLEMEK TARİFİ İMKANSIZ”
Cem erkanlarında zakirlik yaparken yaşadığı duyguyu da paylaşan Şencan zakir olarak yaptığı hizmetin hissiyatını şu sözlerle anlattı:
“Ceme katılan topluluğun hissettiği duygudur. Biz de o duyguyu tamamen içimizde hissederek, kendimizi o aşkın seline, coşkusuna kaptırarak cem erkanlarını yürütüyoruz. Babamla beraber olmak da ayrı bir duygu. Babamın arkasından gidip, aynı sıraya girip, onunla beraber nefes okumak benim için tarifi imkânsız bir duygu. Bu bir aşk hali.”
PİRHA-Abdal Musa Kültür ve Tanıtma Derneği Eşit Başkanı Süleyman Demir, son günlerde Alevi kurum başkan ve yöneticilerinin gözaltına alınmasına tepki gösterdi. Demir, ÇEDES projesi ile ilgili İzmir mitinginden sonra kurum başkanlarına yönelik gözaltıların artması Alevilere yönelik bir sindirme girişimidir” dedi.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Sarıyer Şube/Zeynep Yıldırım Cemevi Başkanı Beyhan Gün ve Şube Sekreteri Şimal Deniz’in 27 Eylül’de İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmasını izleyen Alevi kurumların yöneticilerine ters kelepçe takılarak gözaltına alınmalarına, sonrasında ise PSAKD üyesi Halil Aksu ve Demokratik Alevi Dernekleri Eş Başkanı Kadriye Doğan’ın evleri basılarak gözaltına alınmalarına tepkiler sürüyor.
Abdal Musa Kültür ve Tanıtma Derneği Eşit Başkanı/Yol Yürütücüsü/Zakir Süleyman Demir, Alevi kurum temsilcilerine yönelik yapılan gözaltıları PİRHA’ya değerlendirdi.
“İZMİR MİTİNGİNDEN SONRA ALEVİLER ÜZERİNDE BASKILAR ARTTI”
AKP hükümetinin Alevi Bektaşi toplumuna yönelik baskılarının son dönemlerde artış gösterdiğini belirten Zakir Süleyman Demir, “Önce Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Cuma Erçe, Pir Sultan Abdal üyesi Halil Aksu ve en son Demokratik Alevi Derneği Eş Başkanı Kadriye Doğan canlarımızın gözaltına alınması aslında Alevilere yönelik bir baskı, bir zulüm, bir korkutmadır” dedi.
“Bu dönem zulüm biraz daha artacak” diyen Demir, “Bunun nedeni, AKP’nin ÇEDES projesi ile ilkokullardan başlayarak, İslam ve şeriat üzerine imam hatip hocalarını, hafızları okulları atayarak, aslında Sünni İslam’a dayalı bir devlet projesini yaymaya çalışıyor” ifadesini kullandı.
AKP hükümetinin Alevi Bektaşi kurumlarını kendisinin yönetmek istediğini belirten Demir, “İmamlara nasıl maaş veriyorsa dedelere, zakirlere, analara maaş vererek kendi Alevi Bektaşisini yaratmaya çalışan bir hükümet var. Buna karşı gelen bütün genel merkez örgütlerimiz, Alevi Bektaşi Federasyonu, Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonları ve ismini sayamadığımız kurumlar buna karşı gelince, baskılar, gözaltılar, zulümler, tutuklamalar devam ediyor” diye belirtti.
İktidarın Alevilere Şialığı ve Sünniliği dayattığını ifade eden Demir, şöyle devam etti:
“Birimiz gözaltına alınırsa diğer canımız mücadeleye devam etmeli ve bu süreci böyle götürmeliyiz. Yoksa AKP’nin veya hükümetin Alevisi olarak maaşlarımızı alacağız perşembelik cemlerimizde bize ne verirlerse onları söyleyeceğiz. AKP’nin ‘eğer benim Alevim olacaksanız olun, Aliyi sevmek Alevilik ise bunu yaşayacaksınız bunun dışında 4 Kapı 40 Makam, Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin ilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır, kadınları okutunuz, kadın erkek farkı yoktur bizim nazarımızda, dediği gibi bir Aleviliği size yaşatmam’ demek istemektedir.”
“HER BİRİMİZİN PİR SULTAN OLMA ZAMANI”
Bugün herkesin Pir Sultan olması gerektiğini söyleyen Demir, “Hepimiz birer Pir Sultan olup “Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan” deyip birimiz gidersek başka birimiz bayrağı alıp bu mücadeleyi devam etmeliyiz. Eğer etmezsek, bu baskı ve zulme boyun eğersek sonumuz asimile olmaktır, AKP’nin Alevi’si olarak kalırız. Çok acı verici bir durum, böyle olmamamız için hepimiz birer Pir Sultan olmalıyız” dedi.
PİRHA- Kızıldeli Sultan Ocağı Yol Hizmetkarlarından Zakir Hakkı Bulut, gençlerin ve taliplerin cemlere gelmemesinde dedeleri eleştirerek, “Dedelerin benlikten kaynaklı olarak gençler ve talipler cemlere gelmiyor. Bu boşluktan tarikatlar faydalanmaya çalışıyor. Gençlerden bir iki tanesini kaptı mıydı ötekilerin ardı geliyor. İşte bizim gençlerimizi böyle çalıyorlar. Burada dedelerin suçu var” dedi.
Kızıldeli Sultan Ocağı Yol Hizmetkarı Hakkı Bulut aynı zamanda AKD Finike Yuvalı Mahallesinde bulunan Alevi Kültür Derneği Cemevinde zakirlik yapıyor. Bulut, zakirlik sürecine dair PİRHA’nın sorularını yanıtladı.
Küçük yaşlardan beri müzikle uğraştığını ailede babası gibi kendisinin de müzisyen olan Bulut, Zakir olmaya karar vermesi sonrasında Finike/ Yuvalı 2 tane cemevi yaptırılmasına ön ayak oldu. Ocak zade bir aileden gelen Bulut, cemevinde saz çalan olmadığından semahçılarla birlikte çalışarak saz çalmayı öğrendiğini dile getirdi.
“ÇOCUKLUĞUMDA DEDELERİMİZ GİZLİ GİZLİ CEM YAPARDI”
Finike Yuvalı Mahallesi 1967-68 yıllarında dedelerinin cemler yaptığını belirten Bulut, “O dönemde yapılan cemler yasak olduğu için kaçak yapıyorlardı çünkü yasaktı. Devlet bizim inancımıza çok karşı çıkıyordu, jandarma asayiş geliyordu. Bundan dolayı cemleri kaçak yapıyorduk” diye konuştu.
Eskiden yapılan cemleri anlatan Bulut, şunları söyledi:
“Şimdiki cemler çok iyi ama insanların aydınlanması lazım. Böylesi büyük cemler köylerde olmuyordu o zaman cemler 1 gün olmuyor yeri geliyor 20 gün, yeri geliyor 40 gün devam ediyordu. Her gün bir musahiplik bağlanıyordu. Diyelim 20 kişinin ikrarı alınacak gidilir ikrar alınır ikrar alınanlar postta kalır ertesi gün alınmayanlar gelir bu şekilde ama her şey özündendi içtendi. Mesela dedenin yanındaki biri arkadaşıyla konuşuyormuş çık münafık dışarı diyerek ailesi ile birlikte kapıdan çıkarmış. Adam cemde bir tek kelime konuşunca. Dışarıda yağmur da yağıyor adam evine gitmiş yolda çerağı söndüğünde yakarak giderken ben ölürüm de cemimden kalmam demiş ve tekrar geriye dönmüş, kapıyı vurmuş. Kim o benim dede canlar benim. Canımı alın malımı alın ben yolumdan kalamam, alın malını görün yolumu demiş. Böyle işten insanlar vardı.”
“GENÇLERİMİZİ TARİKATLARIN ELİNE BIRAKMAMALIYIZ”
Dedelerin benlikten kaynaklı olarak gençlerin ve taliplerin cemlere gelmediğini ifade eden Bulut, “Gençlerimiz taliplerimiz cemlerimize gelmiyorlar. En azından Talip ceme gelmiyorsa sen Talip’in ayağına gideceksin. Git evine otur onun gönlünü al ve ben hata etmişim de, kusura bakma de. Günde bir ev gezsen ayda 30 Talip gezersin. Bugün ceme 10 kişi gelir öbür hafta 20 kişi olur öbür hafta 40 kişi olur. Bu hususta hepimize düşen görev insanları toparlamak ve bir araya getirmek gerekir dedi. dedi.
Dedelerimizin benliğinden dolayı ortada bir boşluğun olduğunu bu boşluktan da tarikatların faydalandığını belirten Bulut, “Her yere bu adamlar saçakları atmışlar bizim Finike’ye bağlı Çaldır mahallesi var.1-2 tane hoca var gençlerden bir iki tanesini kaptı mıydı ötekilerin ardı geliyor. İşte bizim gençlerimizi böyle çalıyorlar. Burada dedelerin suçu var” dedi.
“TELLİ KURANIMIZ OLAN SAZA SAHİP ÇIKALIM”
Saz çalmak ve Zakir olmak isteyen gençlere de çağrıda bulunan Kızıldeli Sultan ocağı yol Yürütücüsü Zakir Hakkı Bulut, konuşmasını şu cümlelerle sonlandırdı:
“Gençlerimize Zakirlerimize de benim önerim gençlerimiz müzikle uğraşsın, bizim elimizdeki telli Kuranımızdır. İnancımıza, elimizdeki telli Kuran’a, cemlerimize, kültürümüze ve insanlarımıza sahip çıkalım”
PİRHA – Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF), “Tarihten günümüze Alevi Kadınının yolculuğu” başlıklı panel düzenleyecek.
Hacı Bektaş Veli Anma Programları kapsamında “Tarihten Günümüze Alevi Kadınının Yolculuğu” başlığı altında panel düzenlenecek.
ABF Kadın Sekreterliği öncülüğünde yapılan panel, 17 Ağustos Perşembe saat 14.00’te başlayacak.
Hacıbektaş Kültür Merkezi’nde yapılacak panelin açılışında Zakir Berivan Canbolat, Dilek Odabaş Bakır ve Yaprak Dengiz, deyişler seslendirecek.
Panelin 1. oturumunda “Kadıncık Ana’dan günümüze Alevi kadınının tarihsel yolculuğu” başlığı Prof. Dr. Bedriye Poyraz ve Doç. Dr. Ayfer Karakaya tarafından ele alınacak.
2. Oturumda ise İmam Rıza Ocağı’ndan Naime Nayman Ana, Derviş Cemal Ocağı’ndan Sevim Sağol Ana ile Yalıncak Sultan Ocağı’ndan Sevim Yalıncakoğlu Ana, “Alevi Erkanlarında Kadının Yeri ve Asimilasyonun Etkileri” başlığını değerlendirecek.
2. Oturumda Zakir Yaprak Dengiz de deyişler seslendirecek.
3. Oturumda ise “Alevi Kurumlarında Yönetici Kadınların Genel Kararlara Etkileri ve Hak Mücadelesine Katkıları” başlığı tartışmaya açılacak. Bu oturumun konuşmacıları ise AKD Genel Başkanı Seher Şengünlü Yılmaz, PSAKD Kadın Örgütlenme Sekreteri Rukiye Ercan Kara, Almanya Koblenz AKM Cemevi Başkanı Özgür Demir ve Bursa Kestel Hacıbektaş Veli Derneği Başkanı Türkan Çiftçi olacak.
PİRHA- Kara Yağmurlu Ocağı Yol Hizmetkarlarından Zakir Tarık Etcioğlu, Ocakzade bir aileden geldiğini belirterek, sazla deyişleri çalmayı ninesinin semah el ritm hareketleriyle öğrendiğini söyledi. Yürütülen bir cemde zakirin olmaması nedeniyle o gün zakirliğe başladığını belirten Etcioğlu, zakir olmak isteyenlerin öncelikle dede ve analarla birlikte muhabbete katılıp pişmesi gerektiğini vurguladı.
Kara Yağmurlu Ocağı Yol Hizmetkarı aynı zamanda Fethiye Alevi Kültür Derneği Cemevi Yönetim Kurulu üyesi Tarık Etcioğlu, zakirlik de yapıyor. Etcioğlu, zakirlik sürecine dair PİRHA‘nın sorularını yanıtladı.
Sazla küçük yaşlarda tanıştığını söyleyen Tarık Etcioğlu, “Türkmen çocuğuyuz, Abdal çocuğuyuz. Bizim abdallar genellikle müzisyenlikle uğraşırlar. Özellikle bu yörede de Abdallar müzisyenlikle uğraşıyorlar. Davul, bağlama, zurna halk müziği tarzında. Tabii dedelerimin yanına gidiyorum, enstrüman var, kaset çalar var. Ustalarımızın söylemiş olduğu türküler, deyişler, nefesler var. Hüzünleniyoruz. Gerek nenemin söylediği türküler, yapmış olduğu ağıtlar olsun, gerekse bu tarzda deyişlerimiz, nefeslerimiz olsun bende aşinalık oluştu” dedi.
“BABAM SAZ ÇALMAZDI DEDELERİM ÇALARDI”
Babasının herhangi bir enstrüman kullanmadığını belirten Etcioğlu, dedelerinin enstrüman çaldığını kaydetti. Etcioğlu, “Bir gün babam bana saz almış getirmiş, uzun saplı bir bağlama. Benim görmeyeceğim bir yere saklamış, yılbaşında sürpriz yapacak. Tabii ki sazın kokusunu aldık. Bir gün sonra bana saz verilecek ama ben bir gün önce sazı görüyorum, seslenmedim. Bir gün sonra sazı babamdan alınca çok sevinmiştim, çok mutlu olmuştum” diye konuştu.
“SAZI, EBEMİN (ANNEANNE) EL RİTİMLERİYLE ÖĞRENDİM”
Saz çalmasına anneannesinin vesile olduğunu belirten Etcioğlu, o süreci şu sözlerle anlattı:
“Ben saz çalarım dedim, teybe bastım. Teyipten bir sesler geliyor ama o sesleri ben yakalayamıyorum. Akabinde ninem/anneannem beni yanına çağırdı ‘semah çal oğlum’ dedi. Eliyle ritim vererek, semah havalarını söyledi. Semah havalarıyla ilk saza başladım. Ebem söylerdi ben çalmaya çalışırdım. Anneanneye biz ebe deriz. Ebem sayesinde gerçekten de deyişlere, semahlara aşina oldum, onlarla kendimi pekiştirdim.”
“CEMİ CEM YAPAN ZAKİRLERDİR“
Sazıyla deyiş ve nefesleri çaldığını ifade eden Etcioğlu, “Cemlerde elimizden geldiği kadar bizler de katkıda bulunmaya çalışıyoruz. Bizim yolumuzda cemlerde dede rehber çok önemli ama cemleri cem yapan zakirlerimizdir. Çünkü 7 ulu ozanın sözleri bizde gerçekten vazgeçilmez birer anayasanın maddeleri gibidir. Onların sözleri sazın tınısıyla bizi mest eder. Biz de sadece müzik dinlemek için sazı dinlemeyiz” ifadelerini kullandı.
“7 ULU OZANIN VERDİĞİ NASİHATLAR BİZLER İÇİN KUTSALDIR”
“Deyişlerimiz, nefeslerimiz saz eşliğinde bize sunulduğunda biz anlarız ki 7 Ulu Ozanımız bize bir nasihatte bulunuyor. Bizler için bu öğütler kutsaldır, o yüzden zakirlik gerçekten çok önemlidir” diyen Tarık Etcioğlu, şöyle devam etti:
“Yeni yetişmek isteyen veya genç nesillere söylüyorum. En azından 3 nefes bir duazı-imam çalmayı tüm gençlerimiz, kızlarımız, çocuklarımız hepsi öğrensin. Çünkü saz bizim için kutsaldır. Bizim dile gelmeyişimizi dillendiren, bizim yaşantımızı anlatandır.
“SAZ ALEVİ KÜLTÜRÜNÜN İLERİYE TAŞINMASINDA EN ÖNEMLİ SİMGEDİR”
Evet, her dede saz çalamıyor lakin saz çalan nefes söyleyen dedelerimiz, üstatlarımız her zaman başımızın tacı. Sadece dedelerin sazını çalması değil, canların da zakirlik yapmada katkıda bulunmaları hem kültürümüzün ileriye taşımasında çok büyük rol oynar, hem de gerçekten de bu nefesleri söylerken yaşıyorsunuz, yaşarken de Alevi kimliğiniz, aydın kimliğiniz işte o zaman ön plana çıkıyor. Çünkü burada şunu yapacaksın, bunu yapacaksın, yapmayacaksın diye bir şey söylemiyorlar, bize nasihat veriyor. Kerbela’dan tutun da bugüne kadar olan bir duruşu simgeliyor.”
“HER ZAMAN PİR SULTANLAR GİBİ DURUŞUMUZ OLMALI”
Pir Sultan Abdal’ın “Bizim itlerimiz bile haram yemez” sözünü hatırlatan Etcioğlu, “Bizim duruşumuzu sergileyendir bağlamalar, topuzlar, üç telliler, 5 telliler. Bunlar bizim duruşumuzdur, duruşumuzu da dile getirme metodudur” dedi.
“CEMDE ZAKİR OLMAYINCA YAPMAK ZORUNDA KALDIM”
Zakirliğe nasıl başladığını da anlatan Etcioğlu, “Saz çaldığım için zakir ol, dediler. Ben de, zakirlik zor iş herkesin yapacağı bir görev değil, ben kapıcı olayım dedim. İkinci bir şık yoksa öyle zakir olayım, dedim. Canlar ‘sen nefesleri, ağıtlarımızı çalabiliyorsun, hizmetin zakirlik’ olsun dediler. Allah eyvallah dedim. Zakir olarak 30 yaşındaydım. Zakirlik sadece saz çalıp nefes söylemek değil. Bundan dolayı zakir olacak canlarımız öncelikle 7 ulu ozanımızı tanıması gerekiyor. O ateşin çıktığı yerde ateşin nasıl harlandığını öğrenmesi, kendisinin de ateşte biraz yanması lazım, pişmesi lazım” şeklinde konuştu.
“ZAKİR OLACAK CANLAR; DEDELERİMİZLE, ANALARIMIZLA MUHABBETLERDE BULUNMALI”
Tarık Etcioğlu, “Zakir olmak isteyenlerin, cemlerde, o küçük muhabbetlerde o deyişlerin nasıl söylendiğini, nasıl duyguya büründüğünü görmeleri lazım. Analarımızı, dedelerimizi görmeleri, oradaki zakirlerimizle, oradaki canlarımızla aynı sofraya oturmaları lazım ki acıysa acıyı, tatlıysa tatlıyı hem o sofrada birlikte tatması, hem de hissettiğini de vermesi gerekir” diye kaydetti.
PİRHA- Abdal Musa Kültür ve Tanıtma Derneği’nde yürütlen Muhabbet Cemi’nde, Alevilerin yüzyıllar boyunca zalime karşı direndiği belirtilerek, eşit yurttaşlık için mücadele edilmesi gerekitiği vurgulandı.
Abdal Musa Kültür ve Tanıtma Derneği’nde Muhabbet Cemi yürütüldü. Cem erkanına Abdal Musa Kültür ve Tanıtma Derneği Eşit Başkanı Gülçin Akça, yol yürütücüsü Zakir Süleyman Demir, Kızıldeli Sultan Ocağı evlatlarından yol hizmetkârı Mustafa Sazcı, Zakir Barış Karabatak ve Mehmet Gündoğdu katıldı.
Abdal Musa Kültür ve Tanıtma Derneği Eşit Başkanı Gülçin Akça yaptığı konuşmasında, “Zor bir süreçten geçiyoruz. Türkiye’de yaşayan toplum olarak tam bıçak sırtındayız aslında. Bu süreçte herkesin sandığa gitmesi için mutlaka teşvik edelim. Bizi özellikle kadın hakları konusunda çok büyük bir tehlike bekliyor. Özellikle kadınların yaşam savaşı var olma savaşı bunu hiçbir zaman unutmayalım” dedi.
Kılıçdaroğlu’nun ‘Aleviyim’ çıkışının çok değerli olduğunu belirten Akça, “Biz yıllarca Alevi kimliğimizi hiç söyleyemedik. Kılıçdaroğlu’nun bunu gayet güzel bir şekilde dile getirmesi çok değerli. Bence bu toplumun bu fırsatları değerlendirmesi çok önemli. 15-16 günlük süre içerisinde ikna edebildiğimiz herkesi ikna edip o sandığa götürüp kadın hakları için özellikle ezilenler için mutlaka orada oyumuzu kullanalım geri durmayalım” diyerek sözlerini tamamladı.
Ardından Kızılderili Ocağı yol hizmetkârı Mustafa Sazcı, Alevilerin tarih boyunca nerede bir haksızlık varsa nerede bir sömürü varsa nerede bir zulüm varsa onun karşısında, haklının mazlumun yanında olduğunu ve mücadele sürdürdüğünü ifade ederek, “Biz Alevilerin eşit yurttaşlık mücadelesi gibi bir mücadelesi var. Bu mücadele ancak politika yaparak kazanılabilecek doğrudan siyasal mücadele vermekle kazanılabilecek bir haktır. Bugün Alevilerin ibadeti zalime karşı mücadele etmektir. O nedenle bu bilinçle bizlerinde bugünkü mücadelesi diri tutması gerekiyor” diye konuştu.
Abdal Musa Kültür ve Tanıtma Derneği Eşit Başkanı Yol yürütücüsü Süleyman Demir ise, “Aşıklar sadıklar gereğini söylemiş, biz onların izinden gidip de burada bir gönül birliği bir can olup da çıkabiliyorsak ne mutlu bize” dedi.
Muhabbet Ceminde gülbenglerin okunmasın ardından semahlar dönüldü. Çerağların sırlanması ile lokmalar pay edildi.
PİRHA-Zakir Hayri Aslanboğa, Yola girdikten sonra Alevi inancını tanıdığını belirterek, saz çalmanın kendisi için bir aşk olduğunu kaydetti. Gençlerin Yolu tanımasını isteyen Aslanboğa, Aleviliği suya, havaya, toprağa benzeterek, “Alevilik yolu müthiş bir yol. Söyleyecek ifade bulamıyorum” dedi.
Zakir Hayri Aslanboğa ile Alevi inancı ve zakirlik üzerine konuştuk. Saz çalmanın kendisi için bir aşk olduğunu ifade eden Aslanboğa, zakirlik yolculuğunu anlattı.
Saz çalmanın dedesinden miras kaldığını belirten Aslanboğa, Adana Ceyhan’da büyüdüğünü ve yıllarca saz çaldığını söyledi.
Aslanboğa, Sarı Saltuk Ocağı’na bağlı olduklarını belirterek, bağlama ile olan ilişkisini şöyle anlattı:
“Alevi kültürünün genelinde telli Kur’an dediğimiz, yeri geldiğinde deyişler ve nefesleri çaldığımız sazın, ailede yeri babamın dedesi olan Kalender dedemle başlıyor. Sonra Hıdır dedem. Sonrasında ise babam çalmıyor. Babamdan sonra kuşak olarak bana nasip oldu. Bana derken, 5 kardeşiz hepimiz çalıyoruz ama benim kadar üstlerine varmadılar. Ben biraz üstüne vardım. Bu benim için bir aşktı, böyle başladı. Köken ve soy olarak Sarı Saltuk evlatlarından biriyim. Bir gelenek olarak da, bir Alevi olarak da, bir öğreti olarak da saz bizde var.
Adana Ceyhan’da doğdum büyüdüm. Sonradan Kadirli’ye geçtik. Burada yaşayan insanlar hep bizim çevredendi. Babamdan atamdan gelen dedelik vardı. Bu vesile ile toplumlara böyle ufak ufak girmeye başladım. Abim askerlikten sonra iş güç durumundan ve iş yaşamı daha ağır bastığı için sazı ondan ben aldım. Ve sazı türkü evlerine taşıdım. Bağlamayı 15-20 yıla yakın türkü evlerinde çaldım. İstanbul’da, Adana’da, kısa bir süre Ankara’da, sonra da en son Antalya’da bitirdim.”
Düzenin Alevileri asimile etmek istediğini ifade eden Aslanboğa, “Alevilik konusunda kafamda sürekli çelişkiler var. Düzenin topluma yönelik bir asimilasyonu var. Hep böyle çelişki içerisindeydim. Emekli olduktan sonra ben zakirlik yapacağım, dedim. Aslında dede çocuğu olmam çok da önemli değildi. Asıl önemli olan Yolda hizmetse zakirlik de olabilir, dedelik de olabilir ama ilk başta yapabileceğim zakirlik” diye konuştu.
“YOLA GİRMEMİZ GEREKİYOR”
Yola girmesine Antalya Abdal Musa Kültür ve Dayanışma Derneği Eşit Başkanı Süleyman Demir’in vesile olduğunu dile getiren Hayri Aslanboğa, “Bir gün program yaparken Süleyman baba ile karşılaştım, bu Yola girmeme o vesile oldu. Perşembe günleri sürekli perşembelikler yapıyorlardı. Ben de katıldım 3 yıldır devamlı birlikte yapıyoruz.Tabii benim için geç oldu ama bu Yola girmemiz gerekiyor. Bu Yolun öğretisini, her şeyi orada öğreniyorsun. Çünkü orada enerji ile bütünleşiyorsun. Ritüel olarak bir gösteri var ama o gösterinin içerisinde o kadar büyük bir derinlik var ki algılamamız gerekiyor” dedi.
“ALEVİLİK SU GİBİ, HAVA, TOPRAK GİBİ”
Aleviliği suya, havaya, toprağa benzeten Aslanboğa şöyle devam etti:
“Havayı alamazsan nefessiz kalırsın. Evet, biz nefessiz kaldık, yeri geldi topraksız kaldık. Çünkü kendi özümüzü taşıyamadık, birbirine ekleyemedik. Müthiş bir eksiklik duyuyorsun. Öğrendikçe eksikliğin çoğalmaya başlıyor kafanda. Çünkü içine giriyorsun. O enerjiyi yaşadıktan sonra da sana hem mutluluk veriyor hem de haz veriyor . Ben Aleviyim, bu düşüncemle yetineyim dersen, kesinlikle o Alevilik düsturuna ulaşamazsın, içinde olman gerekiyor. Bizzat ikrar vermeniz gerekiyor. Mehmet dedem vardı annemin dayısının oğlu. Küçükken her öğrendiğin şey mermer taşın üzerine yazılır gibi kalıcı olur, derdi ama büyüdükten ve kemaline erdikten sonra yağan bir karın üzerine yazmış gibi hafızandan tez silinir.”
GENÇLERE ÖNERİLER
Zakir Hayri Aslanboğa gençlere de öneriler de bulundu.
Aslanboğa, “Gençlere şunu öneriyorum, ağaç yaşken eğilir, küçükken daha çabuk algılar zihni daha açık olur. Bu yolun içerisinde çok faydalı olur, topluma daha çok faydasını göstermeye başlar. Ocakzadenin torunlarıyız. Geç oldu ama olsun yaşın önemi olmaz. Ne zaman girmek isterseniz o vakit girin. Çünkü insanlar bazen bazı şeyleri algılayamıyor. Önce kendine sormalısın, ondan sonra başlamalısın bu işe” ifadelerini kullandı.
Alevilik Yolunun tarifsiz güzel olduğunu söyleyen Aslanboğa, “Alevilik yolu müthiş bir yol. Söyleyecek ifade bulamıyorum. Aslında bunu laf olsun diye de konuşmuyorum. Kelime haznem buna yetmiyor. Aslında âşık sadıklarımız bunu çok güzel kelamla sunmuşlar. İnsanlara vermişler o söyledikleri nefeslerin, deyişlerin içindeki şifreli sözleri alıp topluma yansıtmamızın bir zakir olarak daha elverişli olduğuna inanıyorum” dedi.
Zakir Hayri Aslanboğa, hizmet yürüttüğü cemde bir dede ile ilgili anısını şöyle anlattı:
“Kayseri’de Hıdır Dedem cem yürütmek için köy köy dolaşırmış. Cemin hem zakirliğini hem de dedeliğini yaparmış. Kayseri’de köy sayısı çok fazla ve dedem o köyden o köye cem yapmak için giderken kendi evine uğrayamıyormuş. Bir gün dedem cem için bir köye giderken, Şavkı nenem dedemi görüyor, uzaktan seslenip, “Hıdır nereye gidiyorsun? Burada bir yetimin yurdu da var buraya da gel” demiş. Dedemle Şavkı nenemin böyle bir hikayesini anlatırlardı.”
PİRHA- Abdal Musa Kültür ve Tanıtma Derneği Eşit Başkanı Süleyman Demir, AKP tarafından kurulan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı bünyesinde 40 sözleşmeli ‘uzman’ personel alınacağının duyurulmasına tepki göstererek, “Bizler Diyanet’in imamı gibi kullanılabilecek değiliz, bizim belli bir yolumuz, belli bir süreğimiz var. Asimilasyona sonuna kadar karşıyız” dedi.
Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile kurulduğu duyurulan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı bünyesinde 40 sözleşmeli ‘uzman’ personelin istihdam edileceği duyuruldu.
Abdal Musa Kültür ve Tanıtma Derneği Eşit Başkanı ve Yol Yürütücüsü Zakir Süleyman Demir, 40 sözleşmeli personelin Kültür Bakanlığı’na bağlı Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na alınacak olmasının asimilasyonun bir adımı olarak yorumladı.
“HACI BEKTAŞ DERGAHI DA BU YÖNTEMLE İŞGAL EDİLMEK İSTENDİ”
Demir, Osmanlı’nın Hacı Bektaş Dergahı’na atadığı Nakşibendi tarikatının güncel misyonunu Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın aldığını ifade ederek, “AKP’nin Alevi açılımı diye Alevi daire başkanlığı oluşturması 1500’lü yıllarda Hacı Bektaş dergahına Kalender Çelebiyi görevden alarak Nakşibendi şeyhinin sersem Ali babayı atamasından daha tehlikeli bir durum. O zaman Nakşibendi Şeyhi dergâhı asimile etmek için atanmıştı. Şimdi de bu yapılan 2 Alevi asimilasyondur. Neden diye düşündüğümüzde var olan diyanetle bizleri asimile edemediler, çünkü düşüncesi sistemi uymuyordu. Ama AKP’nin kurduğu daire başkanlığının onlardan bir fark olmayacak. Atanan Alevi olsa bile bizlerce ve kurumlarımızca düşkün sayılacaktı, onun sözü de bizim için hiçbir kıymeti yoktu. O yüzden bugünkü yapılan bu projede sadece Alevi Bektaşi düşüncesini asimile etmekten başka bir şey değil” diye konuştu.
“DİYANETİN İMAMI GİBİ KULLANILAMAYIZ”
“Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ile Alevi toplumunun başında Diyanet görevi göreceğini sözlerine ekleyen Demir şöyle devam etti:
“Yıllardır Sünnileştiremediler. İran bir dönem müdahil oldu siz Sünnileştiremiyorsanız biz Şiileştirelim politikasıyla yürüdüler, bu da tutmadı. Zaman zuhur etti şimdi bu şekilde bir yöntem izliyorlar. Alevi Daire Başkanlığı kurarak dedelere maaş bağlayarak Kültür Bakanlığından yardım ederek yapmaya çalışıyorlar.
Bizim amacımız diyanetin imamı gibi kullanmak değil, bizim belli bir yolumuz belli bir süreğimiz var. Yol dili ile bizi bize bırakmadıkları sürece bu asimilasyona sonuna kadar karşıyız. Bu seçimlerde bütün demokratik kitle örgütleri seçimlerde güç birliği yaparak bu düzeni değiştirmemiz gerekiyor. Bu düzen değişiklikten sonra da ilk yapılacak işlerden biri de bu daire başkanlığı kapanması için özellikle Meclis’e gidecek olan Alevi milletvekillerine temennimizdir. Seçimlerden sonra kurulacak olan mecliste bu önergeyi vererek buranın iptal edilmesini istiyoruz. Alevi yolunu kültürünü Aleviler olarak bizlerin yürütmesi gerektiğine inanıyorum.”
PİRHA – 8 yaşında cemevinde bağlama kursuna başlayan ilköğretim öğrencisi Barış Karabatak, 11 yaşına geldiğinde zakir olmaya karar verdi. Karabatak, “Müzik aleti öğrenmek çok güzel bir şey. İnsanın kendi inancını ve kültürünü öğrenmesi kadar güzel bir şey yok” dedi.
Zakir olmak için her hafta cem erkanlarına katılan 11 yaşındaki Barış Karabatak ile Yol hizmetindeki süreci konuştuk.
Aslen Malatya Pütürgeli olduğunu belirten Barış Karabatak, ailesinin ekonomik nedenlerden dolayı Antalya’ya göç ettiğini ifade ediyor. Antalya’da dünyaya geldiğini söyleyen Karabatak, üç kardeşten en küçükleri olduğunu da belirtiyor.
“NEFESLER SÖYLEMEK İÇİN HEVES ETTİM”
Bağlama çalmaya 3 yıl önce Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Kızıl Arık Cemevinde başlayan Barış Karabatak, “Ailede maalesef benim dışımda saz çalabilen yok, bir tek benim” diye de ekledi. Karabatak, saza başlamasına vesile olan gelişmeyi ise şu sözlerle anlattı:
“Erdal Erzincan’ı ve Arif Sağ gördüğümde ‘bu insanlar bu şekilde olabiliyorlarsa ben neden olmayayım?’ dedim ve başladım. Onları örnek aldım. Ablam, arkadaşının babası dede olduğunu ve Kızıl Arık Cemevinde cem erkanı yürüttüğünü söyledi. Ablamla geldik baktık. Bağlama çalındığını gördüm ve ‘ben de çalabilirim’ dedim. O zamanlar daha saza yeni başlamıştım, heves ettim ve dedim ki ‘ben de burada olmak, bu insanlar gibi nefesler söylemek istiyorum’ dedim. Zakir olmaya karar vermeden önce cem erkanlarına katılmıyordum. Zaten benim zakirlikle ilgili kararım cemevine gittiğim zaman oldu. Cemevine zakir olmaya karar vermeden önce hiç gitmiyordum. Aşıkların ve sadıkların nefeslerinden çok etkilendim, ‘ben de zakir olmak istiyorum’ dedim. Bu şekilde başladım.
“ÖNEMLİ OLAN DUYGU”
Barış Karabatak, zakirliği ve cem erkanlarındaki duyguyu “Anlatacak bir şey değil aslında bu, yaşanacak bir şey” sözleriyle özetlerken sözlerini şu cümlelerle sürdürdü:
“İnsanın kendini türküye kaptırması, yani o duyguyu hissetmesi gerekiyor. Önemli olan duygu. Nefesler için yoksa ne kadar güzel çalsa da ne kadar iyi söylese de herhangi bir önemi yok. Bağlama çalmadan önce müzik dersim çok iyi değildi ama mesela şu an çalıyorum, müzik dersim hep 100. Yani sınava girsem de girmesen de 100. Ders notlarım yükseldi. Tabi bana bayağı bir fayda verdi. Saz çaldıktan sonra arkadaş çevrem de tabii ki değişti. Daha çok bağlama, gitar, keman çalan arkadaşlarım oldu.
“ERKANLARA KATILDIKTAN SONRA OLUMLU BİR DEĞİŞİM OLDU”
Barış Karabatak, Alevi inancına dair cemevinde öğrendiklerinin ailesine nasıl yansıdığını da anlattı. “Cem erkanlarında bulunduktan sonra tabii aile içinde de olumlu anlamda bir değişim oldu” diyen Karabatak, “İnsan kendi kültürünü, inancını öğrendiğinde ona yakışır bir şekilde davranıyor. Mesela daha önce bir yere girerken ‘Selamın Aleyküm’ derken şimdi kullandığım terimler değişti. Aile içinde de şöyle bir şey oldu; artık ablalarım beni buraya getirmekten yoruldular ve ‘zorla bizi Alevi yapacaksın’ tarzında şeyler diyorlardı’. Ablalarım çalışıyor ama onların da boş vakitleri olduğu zaman cemlere katılıyorlar” diye konuştu.
Yaşıtlarına ve ailelere de çağrıda bulunan Barış Karabatak, son olarak “Müzik aleti öğrenmek çok güzel bir şey ve insanın kendi inancını ve kültürünü öğrenmesi kadar güzel bir şey yok. Kendi inancını, kültürünü kendi çocuklarına öğretmek çok güzel bir şey. Yani asimilasyona uğramamak için çocuklarınızı cemevine getirin” dedi.
PİRHA- HBVAKV Köyceğiz Şube Başkanı Nezahat Doğan, sanat yaşamı ve zakirlik sürecine dair PİRHA’ya konuştu. Çocukluktan itibaren bağlama çaldığını ve müzikle ilgilendiğini aktaran Doğan, aşıklardan her zaman feyz aldığını belirterek, “Deyişler, nefesler, duazlar inanılmaz ağırdır. Bunun içeriğini ve derinliğini zakirlik yapan ustalarımızın bizlere daha çok öğretmesi lazım. Elimden geldiğince araştırırım” dedi.
Halk müziği sanatçısı aynı zamanda cem erkanlarında zakirlik yapan Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Köyceğiz Şube Başkanı Nezahat Doğan, sanat yaşamı ve zakirlik sürecine dair PİRHA‘nın sorularını yanıtladı.
PİRHA- Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?
NEZAHAT DOĞAN: Tokatlıyım. Almus’un Cihet köyünden. Ocağımız Eraslan Ocağı’dır. Tokat halk ozanlarının, dervişlerin, pirlerin ve ocakların da çok olduğu bir yer, bir bölge. Derviş Ali’nin türbesi bizim orada, Dumanlı Dağı’ndadır. Bundan sanırım 480 yıl önce Dumanlı Dağı’nda Derviş Ali ve kardeşi Derviş Veli hayatlarını idame ettirmişler ve orada da sırlanmışlar. 7 ulu ozandan biri olan Kul Himmet de bize 15-20 dakikalık bir mesafede. Ben köyde çok bulunmadım, çok yaşamadım. Çok küçük yaşta İstanbul Sultan Ahmet’e gelmişiz ama bizim bu içimizde, içte olan bir aşk sanırım. Nereye giderseniz gidin illa bir yer ararsınız. Çünkü siz orada mutlusunuzdur, başka hiçbir şey sizi mutlu etmiyordur, sizin için aslında nefes almaktır.
“EVDE TÜRKÜLER, DEYİŞLER, SAZ HEP VARDI”
-Bağlama çalmaya ne zaman başladınız? Bağlamaya başlamanıza kim vesile oldu?
6-7 yaşlarındaydım, dedem Hüseyin Doğan Ankara Radyosu’nda çıkardı. Çocuktuk çok bilmezdik ama Hüseyin Doğan’dan türküler dinlediniz denilen bir süreçti. Benim dayım cemlerde zakirlik yapardı ve hala da sağlığı el verdiği sürece yapmaya çalışıyor. Ben de o yaşlarda başladım. Evde türküler, deyişler, saz hep vardı. Çocuklukla birlikte içinde büyüdüğüm bir kültürdü. Birçok ustayı, aşığı, halk ozanını dinlerim, hiçbirini ayırt edemem. Çünkü hepsi benim için doğadaki çiçeklerin rengi, kokusu gibidir. Hepsinden bir şey aldım, hepsi benim için çok kıymetli. Tabii ki İsmail Daimî, Davut Sulari, Aşık Veysel, Muhlis Akarsular o kadar çok var ki, hangisini seçip ayırabilirim? Hiçbirini terazinin başka bir gözüne koymam. Gerçekten benim için hepsi kutsallar ve hepsinden feyiz aldım.
-Zakirliğe ne zaman başladınız?
Zakirlik benim sürekli bir şekilde yaşamımı sürdürdüğün bir şey değil, ara ara yaptığım bir hizmet. İstanbul’da yetiştim, orada büyüdüm. 15-16 yaşlarındayken Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Eyüp Şubesi’nde bağlama çalardım. Dede alırdı beni o halkaya oturttururdu. Bir deyiş, bir nefes de sen oku derdi. Böyle gelişen ve başlayan bir süreç aslında. Son zamanlar Muğla bölgesinde yapılan cemlere katıldım, elimden geldiğince de hizmet yürütmeye devam ediyorum. Onun dışında albümlerim, kliplerim var. Halk müziği ile haşır neşirim. Munzur Çevre Festivali gibi bir çok etkinlikte yer alıyorum.
-Peki, aşıklarının, sadıkların nefeslerini ve deyişlerini okurken anlam ve içeriğini, derinliğini bilerek mi söylüyorsunuz?
Ben okuduğum sıradan bir türkü de söylerken ne demek istemiş diye araştırırım bakarım. Deyişler, nefesler, duazlar inanılmaz ağırdır. Bunun içeriğini ve derinliğini zakirlik yapan ustalarımızın bizlere daha çok öğretmesi lazım. Elimden geldiğince araştırırım.
-Peki hem sahneye çıkıyorsunuz, hem de Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı’nda (HBVAKV) yöneticisiniz. Her ikisini bir arada götürmek sizin için zor olmuyor mu?
Evet buraya daha ağırlık vereceğim. Tabii ki hayat devam ediyor ama burası olmazsa biz de yokuz aslında.
-Genelde müzikle ve sanatla uğraşanların aile üzerindeki etkisinin olumlu olduğu gözlemleniyor. Sizin çocuğunuz ve aileniz üzerindeki etkisi nedir?
Evet Ozan adında bir çocuğum var. Ozan sanatla ilgileniyor. Bir yeteneği var. Bu kültürün içinde yoğruluyorsun, bu da çok güzel bir şey. Çünkü enstrüman çalan, müzikle, sanatın herhangi bir dalıyla uğraşan ailelerin çocukları mutlaka başarılı olur. Tabii ki oğluma karşı olan sorumluluğumu sonuna kadar elimden geldiğince yerine getiriyorum. İlişkilerimiz müzikle ve türkülerle birlikte aslında daha çok güçleniyor.
PİRHA- PSAKD Ortaca Şube Başkanı Ülkü Aydoğan, faaliyetleri hakkında konuşarak, “Her konuda kadınlara yönelik haftada üç gün eğitim veriyoruz. Bu eğitimler spor faaliyetlerimiz, panellerimiz vs oluyor. Biz burada onlara her türlü imkânı sunduk ve bunu gelenek haline getirmek istiyoruz” dedi.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Muğla Ortaca Şube Başkanı Ülkü Aydoğan, şubelerinde gerçekleştirdikleri faaliyetler hakkında konuştu.
Kadınların örgütlenme konusunda çok önemli bir rolü olduğunu belirten Aydoğan, “Cemevimizde haftanın 7 gününü dolu dolu geçirmek için çabalıyoruz. Kadın çok önemli. Her eğitimimize kadınlar katılmalı. Her konuda kadınlara yönelik haftada üç gün eğitim veriyoruz. Bu eğitimler spor faaliyetlerimiz, panellerimiz vs oluyor. Geçen 8 Mart’ta kadınlara yönelik üretim standı açtık. Çocuklara ilişkin bir pedagog geldi. Çocuk tacizleri, çocuk tecavüzlerine ilişkin panel yaptık. Aynı gün yine İstanbul Sözleşmesi’ni anlatan bir avukatımız geldi, bilgilendirmesini yaptı. Faaliyetlerimiz çok güzel geçiyor. Gençlerimizi buraya çekmeye çalışıyoruz. Jimnastik kurslarımız var” dedi.
“FAALİYETLERİMİZDEN HERKES ÇOK MEMNUN KALIYOR”
29 Ekim’de de Pir Sultan Abdal 1. Cumhuriyet Satranç Turnuvası gerçekleştirdiklerini kaydeden Aydoğan, şöyle devam etti:
“İlk gün 140, ikinci gün 170 çocuğumuz vardı. İki gün sürdü ve katılanlar hep çocuktu. Toplum olarak burayı, bu atmosferi gördüler. Buranın nasıl bir yer olduğunu anladılar. Burayı hiç tanımayan aileler geldi. Çok mutlu oldular. Biz burada onlara her türlü imkânı sunduk ve bunu gelenek haline getirmek istiyoruz. Saz kursumuz geçen sene vardı. Bu sene de hem çocuklara hem de yetişkinlere açacağız. Semah grubumuz var zaten. Semah kurslarımız var. Zakirimiz var. Cem erkanlarımızda bağlama hocamız zakirlik yapıyor.”