Etiket: zakir

  • Zakir Aksünger: Alevilik özgün bir inanç, asimilasyon dili kullanılmamalı -VİDEO

    Zakir Aksünger: Alevilik özgün bir inanç, asimilasyon dili kullanılmamalı -VİDEO

    PİRHA-Zakir Fahrettin Aksünger, AKP’nin Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde ‘Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’ oluşturma ve cemevlerini bu birime bağlama planının Alevi inancını asimile etmek için yapıldığını söyledi. Aksünger, “Rıza şehrine gidilen yolda helal edilmeyen bir talip lokması bizim için haramdır. Dolayısıyla burada tavır koyması gereken taliplerin kendisidir” dedi.

    AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzasıyla yayınlanan kararname ile ‘Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültürü ve Cemevi Başkanlığı’ kuruldu. Hemen ardından ise Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Plan ve Bütçe Komisyonu’nda cemevleri ile ilgili düzenlemelerin de yer aldığı torba kanun teklifi kabul edildi.

    Düzenlemenin Meclis Genel Kurulu’ndan geçmesiyle belediyeler imar planlarken, bölgenin şartları ve ihtiyaçlarını göz önüne alarak cemevleri için yer ayıracak. Ayrıca cemevi inşası için kaymakam veya validen de izin alınması gerekecek. Kararname ile kurulan ‘Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültürü ve Cemevi Başkanlığı’ ile isteyen dedelere maaş bağlanacak.

    Zakir Fahrettin Aksünger konuya ilişkin değerlendirmelerde bulunarak, iktidarın Alevilere olan yaklaşımının samimi olmadığını, yapılan ve çıkarılan yasalarda Alevilerin rızalığının alınmadığını belirtti.

    “MAAŞ KONUSUNDA TALİPLERİN TAVIR KOYMASI GEREKİR”

    Maaş konusunda yol yürüten inanç önderlerine, hizmet ehli olanlara önemli görev düştüğünü ifade eden Aksünger, “Kurumlar belki de ikinci planda. Çünkü kurum dedeye gitme dese de, o kişi gidiyorsa kurumun ona yapabileceği bir şey yok. Ama burada asıl olan kaymakamlığın, valiliğin ya da hükümetin herhangi bir kurumdan Alevi yol önderlerine ya da hizmet erlerine vereceği maaştan ziyade kurumsal örgütlülük içinde Anadolu’ya özgün cem yapmalılar. Başta bu yola gönül koyan kişinin yolun helallık, rızalık yolu olduğunu bilmesi lazım. Rıza şehrine gidilen yolda helal edilmeyen bir talip lokması bizim için haramdır. Dolayısıyla ister talip olsun ister zakir ister yol hizmetçisi ister rehber ister pir ister mürşit olsun haram lokma yemiş olur. Burada tavır koyması gereken taliplerin kendisidir” diye konuştu.

    “ALEVİ İNANCININ ÖZGÜNLÜĞÜNE İNANMALIYIZ”

    Kurum temsilcilerinin konuyla ilgili toplantılar yaptıklarını anımsatarak sözlerine devam eden Fahrettin Aksünger, şunları dile getirdi:

    “Yapılan toplantılarda Aleviliğin kendisine özgün bir dil kullanılması lazım. Bu hizmeti yapan insanlar asimilasyon dilini kullanıyor. Dolayısıyla şu anda yerel ve genel bazda kurumların tavrının doğru bir yerde olduğuna inanmıyorum, dilimizi değiştirmemiz lazım. Eğer Alevilerin ibadet yeri cemevi diyorsak o zaman Anadolu Aleviliğinin kendisine özgün bir inanç olduğunu anlatmalılar. Dolayısıyla bizim yapmamız gereken kendi inancımızın özgünlüğüne gerçekten inanmalıyız.

    Can Yücel’in dediği gibi Aleviler de ikiye bölünmeli. Gerçekten Anadolu Aleviliğine inananlar bir arada olup bu yolu birlikte yaşamalılar. Şia Aleviliğine ya da Şia inancına inananlar da başka mekânda ya da başka ortamda olmalılar. Ne biz onları ötekileştirelim ne de onlar bizi ötekileştirsin. Dolayısıyla kurumlar duygusal miadını tamamlamış düşünsel bir noktaya gelerek yeniden kendini günün koşullarına göre yapılandırmalıdır diye düşünüyorum.”

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

  • Antalya Alevi bileşenleri, Zakir Süleyman Demir için dayanışma etkinliği yaptı-VİDEO

    Antalya Alevi bileşenleri, Zakir Süleyman Demir için dayanışma etkinliği yaptı-VİDEO

    PİRHA- Abdal Musa Kültür ve Tanıtma Derneği Antalya Şubesi Eşit Başkanı Zakir Süleyman Demir için Antalya’da örgütlü bulunan Alevi bileşenleri, dayanışma etkinliği yaptı. Demir’in kalp rahatsızlığı nedeniyle kalp kapakçığının altına konması gereken destek cihazının  maliyet bedeli devlet tarafından karşılanmayınca etkinlik düzenlendi.  

    Kalp rahatsızlığı nedeniyle kalp kapakçık altına yerleştirilecek kalp destek cihazı maliyeti devlet tarafından karşılanmayan Abdal Musa Kültür ve Tanıtma Derneği Antalya Şubesi Eşit Başkanı Zakir Süleyman Demir için Kalp kapakçık destek cihazı alınması için Antalya’da örgütlü bulunan Alevi bileşenleri, Antalya Büyükşehir Belediyesi Atatürk Kültür Merkezi konferans salonunda dayanışma etkinliği gerçekleştirildi.

    Alevi kurumlarının 30 yıllık kültürel çalışmalarının yer aldığı slayt gösterisinin ardından HBVAKV Hacı Bektaş Veli Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Antalya Şubesi Başkanı Nurettin Erdoğan, dayanışmaya katkı sunanları, emek verenleri selamlayarak başladığı konuşmasında Aleviliğe yıllarca hizmet etmiş olan Süleyman Demir’i yaşatacaklarını söyledi.

    Yeni bir döneme girildiğini aktaran Erdoğan, “Bu yeni dönemde tüm canların daha rahat ve huzur içeresinde yaşaması için bir sistem oluşturup ülkemizin huzur ve barışı sağlamaya çalışacağız. Dayanışma içinde yaşamak, birlik olmak demektir. Bugün de olduğu gibi birlik ve beraber içerisinde olacağız. Karşılıklı dayanışma olmazsa toplumlar var olamaz” dedi.

    Ardından Şah Ahmet Sultan Ocağı Yol Hizmetkarı Dede Mehmet Turan çerağ uyandırarak, Süleyman Demir’in Hızır’ı olunması çağrısında bulundu.

    Ardından İlke Türkdoğan, İhsan Güvercin, Nilüfer Akbal, Dertli Divani ve Yasemin Göksu’nun seslendirdiği nefesler, deyişler ve şarkıların ardından cerağın sıralanmasıyla etkinlik sonlandırıldı.

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

     

  • Zakir Kader Bahadır: Bu yolu en temiz duygularımla ifade etmek istiyorum-VİDEO

    Zakir Kader Bahadır: Bu yolu en temiz duygularımla ifade etmek istiyorum-VİDEO

    PİRHA-Annesinin bağlamasını 15 yıldır çalan Öğretmen Kader Bahadır, bağlama ve cemevleri ile olan ilişkisini PİRHA’ya anlattı. Bağlama çalmaya ailesinin vesilesiyle 11 yaşında başladığını belirten Bahadır, “Saz çalarken yaşadığım duyguyu tarif edemem. Tabi ki ben sadece okyanusta birkaç damlayım. Yaşayabildiğim en güzel duygu. Bu yolu en temiz duygularımla ifade etmek istiyorum” dedi. 

    Matematik öğretmeni Kader Bahadır, 11 yaşındayken annesinden aldığı bağlamayı 15 yıldır yanından ayırmıyor. 1996 yılında Eskişehir’de doğan Bahadır, bağlama ile olan ilişkisini PİRHA‘ya anlattı.

    “ANNEMİN BAĞLAMASINI ÇALMAYA DEVAM EDİYORUM”

    Kendisini “Aslen babam Ardahanlı; annem ise Erzincanlı. Bilecik’in Bozüyük ilçesinde büyüdüm. Lise eğitimimi orada tamamladım. Daha sonra üniversiteyi Antalya’da okudum” şeklinde anlatan Bahadır, bağlama çalmaya 11 yaşında başladığını söyledi. Bahadır, “Bağlamaya başlamama vesile olan tabii ki ailem. Ailede annem çalıyordu. Hatta bu saz da annemin. Annemin yanında 1-2 defa kursa gidip geldim. Daha sonra hocalarım baktılar ki ben de de bir yetenek var. Onların yönlendirmesiyle saza başladım. Yalnız kendimi yeterli bulmuyordum. Çünkü yeteri kadar vakit ayırıp egzersiz yapmadım. Ama hocalarımın sayesinde 11 yaşımdan beri çalıp söylüyorum” ifadelerini kullandı.

    “BAĞLAMA ÇALARKEN YAŞADIĞIM DUYGUYU TARİF EDEMEM”

    Bahadır, bağlama çalarken hissettiklerini ise şöyle aktardı:

    “Duygusal insanlarız. Müzik yaptığımız, saz çaldığımız zaman o duyguyu hissetmemiz gerekiyor. Tabi bu her zaman olmuyor. Çünkü aklımda “Doğru çalıyor muyum? Doğru yapıyor muyum?” gibi düşünceler oluyor. Bazen öyle bir duygu geliyor ki, türkünün sözleri arasında adeta boğuluyorum. Çünkü hissederek söylemek için gerçekten zaman ve yaşanmışlık kat etmen gerekiyormuş. Geçen zaman içerisinde bunu anladım. Çünkü o türküler boş yazılmamış. İnsanlar gerçekten hissederek, yaşayarak yazmış.
    Anladım ki deyiş ve türküleri söylerken böyle alelade seslendirmem bir anlam ifade etmiyormuş. Büyüdükçe ve yaşadıkça insanları gördükçe ve tanıdıkça fark ettim. Şimdi ise daha temiz bir duyguyla ve hisle ifade edebiliyorum. Saz çalarken yaşadığım duyguyu tarif edemem, betimleyemem fakat söylerken belki hissettirebilirim.”

    “CEMEVLERİNE DAHA ÇOK SANATSAL ANLAMDA GİTTİM”

    Cemevi ile olan ilişkisine dair de konuşan Bahadır, cemevlerine daha çok sanatsal anlamda gittiğini belirtti. Bahadır şöyle konuştu:

    “Çok küçükken Bozüyük’teki evimizde bir cem toplantısı yapmıştık. Onun dışında böyle bir deneyimim olmadı. Cemevlerine gittim ama cemevine gidişim daha çok sanatsal anlamda, inançsal anlamda değildi. Çok küçükken bir aile ortamında otururken, ‘zakirlik’ terimi geçti. Anneme “Kızını isterseniz yetiştirelim” dediler. Annemin tepkisini hiç unutmuyorum: “Daha çok küçük” demişti.

    Sonra ben çok küçükken biraz araştırdım. Nefsimi önce köreltmeliydim. Benim için o zaman gerçekten çok büyük bir yük gibi gelmişti. Tabii ki büyüdüm daha bilinçli olmaya çalışıyor olmakla birlikte çocuklukta olan hayalimi belki yeniden canlandırabilir, yeniden bu yola girebilirim. Çünkü merakım var ve öğrenmek ve bu yolu en temiz duygularımla ifade etmek istiyorum.”

    “OKYANUSTA BİRKAÇ DAMLAYIM”

    Bahadır, örnek aldığı sanatçılar olduğunu ifade ederek, “İlk hayranlık duyduğum sanatçı Aysun Gültekin. Daha sonraları ise deyişler üzerinde çalıp söylerken Arif Sağ ve Erdal Erzincan gibi hocalarımızın yolundan gitmeye çalıştım. Tabi ki ben sadece okyanusta birkaç damlayım. İstediğim düzeyde olmasa da yapmaya çalışıyorum. Yaşayabildiğim en güzel duygu. Benim yaşam tarzım adeta bir kolum, bir organım gibi. Çok küçüklüğümden beri var olan bir şey bağlama ve müzik. Çok iyi olmadığımı düşünsem de hiç olmadık bir ortamda aklımdan bir sürü türkü geçiyor. Bu engelleyemediğim bir alışkanlığım. Bu artık benim duygusal bir bağım olmuş” dedi.

    “BAĞLAMAYI BIRAKMASINLAR”

    Bağlama çalmaya yeni başlamak isteyen gençlere de bir çağrı yapan Bahadır, “Günümüzde türkünün bu kadar kaybolmaya yüz tuttuğu bir dönemde eğer saz çalıyor ya da çalmaya meyilleri varsa bırakmamaları için ellerinden geleni yapmalarını öneriyorum” diye belirtti.

    “ANNEM İLE BABAMIN GÖZLERİNDEKİ GURURU GÖRÜYORUM”

    Kader Bahadır, 11 yaşından beri annesinin bağlamasını çaldığını belirtirken, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “İnsanlara “Annemin sazı” dediğim zaman bana büyük bir gururla bakıyorlar. Çok hoşlarına gidiyor. Ayrıca annemle babamın gözlerinde de o gururu görüyorum. Bu benim en büyük tesellim. Çok küçükken yaşadığım bir anımı anlatabilirim. İlk sahneye çıktığımda o zaman Bozüyük’te yaşıyorduk ve ben bir ortaokul öğrencisiydim. O zaman Bozüyük’te bütün il ve orta dereceli ortaokulların hepsinde her yıl yapılan kermes düzenlenmişti. Bu kermeste bütün öğrenciler yeteneklerini sergiliyorlardı.

    Sevgili müzik öğretmenim Nurcan hocam beni 1 ay boyunca hazırlamıştı. Yalnız olarak ilk sahne deneyimimdi. Normalde çocukluğumdan beri korolardaydım. O zaman titreyerek sahneye çıkmıştım. O zaman sahneye çıkmadan önce babama ‘Görebileceğim yerde ol. Seni göreyim, öyle çalayım” dedim. Sonra sahneye çıktım. Gerçekten heyecandan çok titriyordum. Hala heyecanlı bir insanım yaşadığım o an benim için çok güzel bir deneyimdi. İlerleyen yıllarda çok güzel bir şeye şahit oldum. Ortaokulda sahnede beni sunan bir kişi vardı. Dedi ki ‘Bakın bu kız büyüyecek. Çok güzel bir sesi olacak ve yıllar sonra ben yine onu burada seslendireceğim, sizlere sunacağım.’ Üzerinden yıllar geçti. Lise son sınıftada yine aynı fuarda sahneye çıktım ve gerçekten de o öğretmen beni sundu. Çok güzel bir andı benim için. Bu şu anlama geliyor: Aradan yıllar geçti. Ben büyüdüm, fikirlerim değişti ama ben bu yola sahip çıktım, çıkmaya da devam ediyorum.”

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

  • Aşık Beçare: Zakirler ve aşıklar Alevi inancının taşıyıcılarıdır-VİDEO

    Aşık Beçare: Zakirler ve aşıklar Alevi inancının taşıyıcılarıdır-VİDEO

    PİRHA-HBVAKV Toroslar Şubesi’nde hizmet yürüten Aşık Beçare (Tamer Açıkalın), yeni zakirler yetiştirmek için çaba içinde olduklarını belirterek, zakirliği genç nesillere aktarmak için çalışmalarına devam ettiğini belirtti.

    Alevi inancının geçmişten günümüze taşıyıcılarından olan aşıklar ve zakirler, günümüzde cemevlerinde inancın nefesini taşımaya devam ediyor. Mersin Toroslar’da bulunan Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Toroslar Şubesi’nde hizmet yürüten Aşık Beçare (Tamer Açıkalın), yeni zakirler yetiştirmek üzere kolları sıvadı.

    “ZAKİR VE AŞIKLAR ALEVİ İNANCININ TAŞIYICILARIDIR”

    Yıllardır zakirlik yapan ve aşıklık geleneğinden gelen Aşık Beçare, zakir ve aşıkların Alevi inancının taşıyıcıları olduğunu ve günümüze kadar ulaşmasında önemli bir rol üstlendiklerini ifade etti.

    “ZAKİRLİK GENÇ NESİLLERE AKTARILMALIDIR”

    Zakirliğin genç nesillere aktarılmasının Alevi inancı için çok önemli olduğunu belirten Aşık Beçare, “Bizler de bir çalışma yaparak, onun üstünde canımızla yol çıktık. Deyiş, nefes ve Duaz-i İmamları Alevi toplumuyla buluşturacağız” dedi.

    Şehirleşme ile birlikte Alevilerin cemevleri aracılığıyla sürdürdükleri cem ibadetinde zakirlik hizmetini yürütecek gençlerin cemevlerine gitmeleri çağrısında bulundu.

    PİRHA/MERSİN

     

  • Zakir Süleyman Demir: Dedeler ve zakirler yolun taşıyıcıları, kendilerini bilgiyle donatmalılar -VİDEO

    Zakir Süleyman Demir: Dedeler ve zakirler yolun taşıyıcıları, kendilerini bilgiyle donatmalılar -VİDEO

    PİRHA-Abdal Musa Kültür ve Tanıtma Derneği’nde yol yürütücülüğü ve aynı zamanda 25 yıldır zakirlik yapan Süleyman Demir, saza, Alevi inancına, deyişlere olan sevgisini anlattı. Zakirlerin ve dedelerin kendilerini bilgiyle donatmaları, deyişlerin anlamını bilerek seslendirmeleri gerektiğini vurguladı. Demir ekledi: Sadece Muhammed’in hayatı, Ehlibeyt, Muaviye ve Ali, Hüseyin, Yezit çatışmasıyla cemler başlayıp, bitiyor. Dört kapı kırk makam aşamasındaki öğretinin öğretilmesi gerekiyor.

    Antalya’da  Abdal Musa Kültür ve Tanıtma Derneği‘nde yol yürütücülüğü ve aynı zamanda 25 yıldır da zakirlik yapan Süleyman Demir, saza olan ilgisini, zakirliğe başlama sürecini ve Aleviliğe dair düşüncelerini PİRHA‘ya anlattı.

    Çorum’un Alaca ilçesi Karkın köyünde 1968 yılında doğan Süleyman Demir, ilkokulu köyde okuduğunu kaydetti. “Aşık Veysel gibi çiçek hastalığı geçirdiğinden dolayı babamın iki gözü de görmezdi ama keman çalardı” diyen Demir, o dönem köylerine Sivas’tan dedelerin geldiğini ve babasını muhabbet cemlerine götürdüğünü söyledi. Babasıyla birlikte cemlere gittiğini belirten Demir, o süreci “Bir köşede oturur izlerdim. O zamanlar 8-9 yaşlarındaydım ama yavaş yavaş Alevi yoluna doğru ilk adımlarımı atmaya başlandığım yıllardı” şeklinde ifade etti.

    Bir ocağa mensup olmadıklarını belirten Demir, “Babam keman çaldığından dolayı kendi bölgemizde yapılan cemlerde aşıklık, zakirlik yapmış. Kendi eserlerini de yazıp söylemiş ama kardeşinin ölümünden sonra yazmayı da söylemeyi de bırakmış. Babamın keman çaldığını ve bu hizmeti yürüttüğünü hayal meyal hatırlıyorum” dedi.

    Saza olan merakını anlatan Demir, “Saza çocukluğumda aşırı bir ilgim vardı. Babamın gözleri görmediği için garibanlık ve köy hayatının içinde bir türlü sazla tanışamadım. Ama sazı gördükçe içim gidiyordu. Çocukluğumda cemlere babamı götürdüğümde sazı gördükçe ve muhabbetlerde çalınan sazların tınısı adeta beni alır götürürdü. Antalya’ya geldikten sonra İlyas Şimşek isminde saz ustası bir canla tanıştım. Sivas Divriği’den gelmişti. İlk karşılaştığımda onun sırtında saz vardı. İlyas kardeşimin sayesinde gittik beraber bir saz aldık ve onunla birlikte saza başlamış oldum. Henüz 17 yaşındaydım” diye konuştu.

    10 kardeş olduklarını söyleyen Süleyman Demir, ailede başka saz çalan olmadığını, babasından sonra kendisinin çaldığını ifade ederek, şöyle devam etti:

    “Ailede sazı herkes severdi ama sadece aşk bize gelmiş herhalde. Babamla birlikte gittiğimiz cemlerde aşıkları izlerken aşıklık, zakirlik yapma hevesi çocukluğumda vardı. Küçük yaşlarda hep zakir olmayı istemiştim. Hüseyin adında köyümüzde aşıklık yapan bir canımız vardı. Hep onu kendime örnek almıştım. Onu gördükçe onun gibi olup, onun gibi saz çalıp hizmetleri yürütmek, Pir Sultan’ın, Şah Hatayi’nin deyişlerini, Virani’nin, 7 ulu ozanın, aşıkların, sadıkların dili olmak hep kafama yer etmiş. Zaman geçtikçe o söylenen sözleri çalarak, söyleyerek taşıyıcı olmayı düşündüm. Antalya’da Hacı Bektaş Derneği açılmıştı. 1993 yılında semah ekibine girdim. Sonra cemlerde semah eğitmenliği ve semahlarda saz çalmaya başladım. Tabi bu beni aşıklığa ve zakirliğe doğru götürdü.”

    “KÖY CEMİNDE ZAKİRLİK DAHA HİSSİYATLI”

    25 yıldır zakirlik hizmetini yürüttüğünü belirten Demir, “Bugün tabi Antalya’daki cemlerde o duyguyu alamıyoruz. Niye derseniz? 500-1000 kişiyle yapılan salon cemleri oradaki hissiyatı vermiyor. Kendi köyünde köy cemine girip Pir Sultan’ın bir deyişini söylediğiniz zaman o deyişler ve o duyguyu karşıya yansıtmak insana aşırı bir duygu hissiyatı veriyor. Köyde yapılan cemde dede sazı çalıp söyleyemiyorsa hizmet eksik kalıyordu. O yüzden dedeler mecbur kalıp köy yerinde saz çalmayı öğreniyordu. Ama metropole gelince geçim sıkıntısından biraz da yoldan uzaklaşmadan dolayı bugün dedelik daha pratik hale geldi.

    “KÖYDEKİ DEDELERLE METROPOLLERDEKİ DEDELER FARKLI”

    Metropollerde 8-10 tane ana gülbengleri, duaları öğrenmek, ‘ben şu soydanım, bu ocaktanım’ dedin mi yetiyor. Dernekler hiç sorgusuz sualsiz, hangi ocaktan olduğunu bilmeden araştırmadan sorgulamadan posta oturtuyor. 3-5 gülbengle dedelik yapılıyor. Bu nedenle Anadolu’da köylerimizdeki dedelerle metropoldeki yetişen dedeler arasında çok büyük fark var. Metropollerde dedelik çok kolay. Üç beş tane gülbeng ve duayı bildin mi bir de, ocakzadeyim dedin mi bitti. Böyle olunca yol eksik kalıyor. Gençler gerekli bilgiyi dededen alamayınca gençlerimiz derneklerden de yoldan da soğuyup gelmiyor” diye konuştu.

    Zakir Süleyman Demir, “Dede sadece sazla değil bir de tarihsel bilgi ile donanması gerekiyor” diyerek şunları kaydetti:

    “Saz çalmak yeterli değil. Yol kurucusu hünkarın bir sözü vardır, ne diyor? ‘Benim belimden düşen değil, yolundan gelen evladım.’ Yolundan gelen evlat olduğuna göre burada halk önemli. Halk insanları tanıyor, hizmetleri görüyor. Halk “eyvallah” dedikten sonra cemleri yürüten sadece hoca olması şart değil. Yoldan gelip eğitimini ve icazetini almış yol hizmetkarı babaların çoğu bu işi yapar. ‘Ben şu ocaktanım; ben bu ocaktanım’ diyen dedelere sorduğun zaman elinde herhangi bir ocağa bağlı olduğuna dair bir şecere, bir kanıt gösteremiyor. Kısacası yoldan gelen de babalık, dedelik görevi yapabilir.”

    “BİR ZAKİR KENDİSİNİ BİLGİYLE DONATMALI”

    Süleyman Demir, bir zakirde bulunması gereken özellikleri de belirterek, şu tavsiyelerde bulundu:

    “Bir zakir ilk önce tarihsel bilgilerle kendisini donatması gerekir. Mesela hep Kerbela’ya ağlarız. Hep onu örnek olarak veririz. Kerbela aslında ezilmişliğin simgesi ama bir Şahkulu ayaklanması var. O bir Kerbela, Kalender Çelebi’nin Osmanlı’ya karşı ayaklanması veya başkaldırısı var. Bu bir Kerbela. Babai ayaklanmaları var. Bu bir Kerbela. Yani Kerbela’da 72 kişi şehit edilmiş ama buralarda binlerce kişi şehit edilmiş. Dergahlara, babalara dedelere baskıları, zulümleri, Alevi köylerine cami yapılmalarını bilmeden, öğrenmeden veya aşıkların, sadıkların deyişlerini bilmeden olmaz. ‘Daha Allah cihanda yok iken biz onu var edip ilan eyledik. Hakk’a layık hiçbir mekânı yok iken aldık hanemize mihman eyledik’ diyor ama bunun manasını anlamıyor veya bilmiyorsa olmaz. Sadece güzel saz çalmak, güzel türkü söylemek değil; bu dörtlükleri söyledikten sonra, sözlerin açılımını yaparak yoldaki birliği beraberliği Alevi yolundaki ilmi, bilimi öğrenmeleri gerekiyor.

    “DEDELER VE ZAKİRLER YOLUN TAŞIYICILARIDIR”

    Sadece bağlama çalmayla olmuyor. Bütün gülbengleri öğrensinler. Zakirler dedenin olmadığı yerde yol eksik kalmasın diye yeri geldiğinde o hizmeti de yürütebilmeliler. Yani dedeler ve aşıklar yolun taşıyıcılarıdır. Zakir olmadan bu yol taşınamaz. O yüzden yol taşıyıcısı olduğunu bilmeleri gerekiyor. Deyişi ve nefesleri türkü gibi söylemesinler. Bu deyişlerin manalarını bilerek ve söyleyerek gelirlerse çok iyi olacaklarına eminim.”

    “GENÇLER DEDELERDEN YETERLİ BİLGİYİ ALAMIYOR”

    Yıllardır Abdal Musa Derneği olarak Antalya’da hizmet vermeye çalıştıklarını vurgulayan Zakir Süleyman Demir, “Daha önce Hacı Bektaş Derneği olarak hizmet verdik. Şu anda Abdal Musa Derneği olarak perşembeliklerimizi (cemlerimizi) yapıp, gençlerimizi gülbenglerle ve cem erkanlarında yapılması gereken ritüellerle yetiştiriyoruz. Antalya’da yapılan cemlerde hizmet yürütmeye çalışıyoruz” dedi.

    Demir şunları ekledi:

    “Yıllardır gerek bir zakir olarak, gerekse de Hacı Bektaş Veli Dergahından icazet ve babalık görevini alıp bir hizmet yolu yürütücüsü olarak cemlerde yapılan eksiklikleri bildirmek isterim. Sadece Muhammed’in hayatı, Ehlibeyt’in hayatı, Muaviye ve Hz. Ali, Hz. Hüseyin Yezit çatışmasıyla cemler başlayıp, bitiyor. Bu, gençlerimizin bilinçlenmesinde yeterli olmuyor. Günümüzün gençleri hepsi üniversiteyi okumuş, teknoloji kullanarak her istediği bilgiye erişebiliyor. Ama gençlerimiz dedelerden yeterli bilgiyi alamıyor. Yapılan cemlerde sadece Ehlibeyt’in, Muhammed’in hayatını anlatmakla olmuyor. Dört kapı kırk makam aşamasındaki öğretinin öğretilmesi gerekiyor. Onun için cemlere gençler ve eğitimli insanlar gelmiyor, cemlerden uzaklaşıyor. Bunun sebebi dedelerimizin çağa göre kendilerini yetiştirmemeleridir. Hünkar, ‘Çocuklarınızı bulunduğunuz çağa göre yetiştirin’ diyor. Bu çağa göre dedeler kendilerini yetiştirmedikleri sürece büyük bir hızla devam eden asimilasyondan kurtulamayız. Devlet bizleri asimile etmek için derslere Kuranı kerimi, Muhammed’in hayatını, Osmanlıcayı koydu. Şu anda da 4-6 yaşında çocuklar için okuma yazma öğrenmeden kuran kursu konulmak isteniyor.

    Yapılan cemlerde varoluşa inanan bir Alevi öğretisi, kâinatın varlığının birliğine “gerçeğe hü” diyorsa varlığın birliği Hakk dediğimiz, Allah dediğimiz, Rab, Capar dediğimiz varlığın birliği bizim özümüzse, bunları bilmemiz gerektiğini düşünüyorum. Gençler o yüzden cemevlerinden ve yoldan soğumaya başlıyor, gelmiyor. Gelmeme sebebinin, dedelerin yola göre kendilerini yetiştirmemeleri ve bu konuda eksik kalmalarıdır.”

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

  • Anne zakir, oğlu Sinemacı ; başarı öykülerini PİRHA’ya anlattılar-VİDEO

    Anne zakir, oğlu Sinemacı ; başarı öykülerini PİRHA’ya anlattılar-VİDEO

    PİRHA- Annenin müzisyen, oğlun ise sinemacı olduğu Çokbilir ailesinin sanat çalışmaları hızla devam ediyor. Birçok engele rağmen üretiminden vazgeçmeyen anne Naciye Çokbilir, şimdi zakirlik yolunda gayretle ilerliyor. Oğul Cevahir Çokbilir de hem okuyor, hem de yeni projelere imza atıyor. 

    Besteci, oyuncu ve aynı zamanda zakir olan Naciye Çokbilir ve sinemacı-yönetmen ve müzisyen oğlu olan Cevahir Çokbilir ile çalışmalarına dair konuştuk.

    İlk olarak Naciye Çokbilir’in yaşam hikayesini dinlemek için mikrofonumuzu uzattık. Antep’in Kuzuyatağı köyünde doğan Naciye Çokbilir, sonrasında Yavuzeline bağlı olan ‘Halilbaş’ isimli küçük bir köye taşındıklarını belirterek sohbete başladı. Çocukluğunun bu köyde geçtiğini anlatan Çokbilir, köyünde okul olmadığı için çevre köylerde ilkokul dörde kadar okuyabildiğini, 5. sınıfı yarı yıl tatiline kadar okuyup daha sonra bırakmak zorunda kaldığını anlattı. Naciye Çokbilir, ilkokul diplomasını alabilmek için ise açık öğretime başvurduğunu da sözlerine ekledi.

    “Köyümüzde okul olmadığı için teyzemin yaşadığı köy olan Aşağı Kayabaşı’ya amca çocuklarıyla birlikte gittik. O köyde okumaya çalıştık, başkalarının evlerinde kaldık” diyen Naciye Çokbilir, o döneme ait yaşadıkları zorlukları şu sözlerle anlattı:

    “İnsanlarda zaten yokluk var. Evlerde su, elektrik yok. Eşeklerle derelerden su getiriliyor. Banyosu, yemeği, çamaşırı zor oluyordu gerçekten. Baktık olmayacak okulu bırakmak zorunda kaldım ama müziğe de okulda ilkokul öğretmenim Birsen Mert sayesinde başladım. Aşağı Kayabaşı köyünde okurken teyzemin köyünde takvim yapraklarında şiirler görürdüm. O zamanlar beste yapardım. Bir gün öğretmen “İçinizden birisi çıksın türkü söylesin” dedi. Arkadaşım “Hocam Naciye beste yaptı” deyince öğretmen beni ayağa kaldırdı türküyü söyletti. O gün bugün aslında sürekli içimde bir duygu. Kendimi bildiğimden beri gelenekte de var zaten bizim köyde, her evde bir bağlama vardır. Evde köşede asılı bağlamayı gizli gizli alıp çalmaya çalışırdım. Dört abim var, dördü de çalıyordu.

    Tabi kız çocuğu olduğumuz için zaten rahat söylemiyorduk. Bir gün tarlada ineklere ot getirmeye çalışırken türkü söylemiştik, bizi komşu köylerden şikâyet etmişlerdi, dayılarım duymuş bayağı üzerimize yürümüşlerdi. Trajik bir hikâye…”

    “ANTEP’TE KIZLAR TÜRKÜ SÖYLEYEMEZ, SAZ ÇALAMAZDI”

    Naciye Çokbilir, 1993 yılında Antep’ten Antalya’ya göç ettiklerini belirtti. Bu arada Cevahir isminde bir oğlunun dünyaya geldiğini anlatan Çokbilir, yaşam hikayesine dair şöyle devam etti:

    “1993’te Antalya’ya geldikten sonra ben de rahatladım. Antalya coğrafya olarak rahat bir şehir. Tabi Antep’te kızlar türkü söyleyemez, saz çalamaz, gülemez, eğlenemezdi. Kız çocukları sürekli kendi büyüklerine ve çevresindeki büyüklerine el pençe duracak.

    Antalya’ya taşındıktan sonra kendimi derneklere, STK’lara attım. Korolara katıldım, sürekli müzik yapabilmek için bir ortam yaratmaya çalışıyordum. Bir yandan da yaşam savaşı veriyoruz tabi; gelmişiz yeni bir ortam, otellerde kat temizliklerine girdim. Yaşamımızı devam ettirebilmek, Cevahir’i okutabilmek için…

    Kendi işlerimizi kurduk ancak ters giden birçok şey oldu. Ama hiç pes etmeden sürekli bağlama çalmaya çabaladım. Halk eğitimde kursa da gittim. Zaten Antep’teyken birkaç türkü çalıp söylüyordum. Buraya geldikten sonra onu ilerletmeye çalıştım. Sonrasında aileden ‘bu saatten sonra sanatçı mı olacaksın? Sazı ne yapacaksın çocuğuna bak, evinin işine bak’ diyenler oldu. Ama bunları hiçbir zaman dinlemeyip dikkate almadım.

    Okumak ve müzik yapmak her zaman hayalimdi. İlk olarak Antalya halk müziği korosunda 15 yıl korist ve solist olarak çalıştım. Birçok konserde sahne aldım. Sonra otellerde üç kadın, grup olarak fasıl yapmaya başladık. Daha öncesinde zaten bazı bar ve restoranlarda çalıp söylüyorduk. Profesyonel anlamda adım atmıştım. Çünkü geçim derdimiz vardı, sürekli aileye ekonomik anlamda katkıda bulunmak gerekti.

    Cevahir üniversiteyi bitirdikten sonra 2016 yılında albüm yapmaya karar verdim. ‘Barak ve Çepni türküleri’ adında bir albüm yaptım. Artık belli bir olgunluğa eriştiğimi düşünerek önce kendi yöremden türküler derleyerek albüm yaptım. İkincisi yine kendi bestem “Gelme Bel Bağlama Dünya Malına” değerli sanatçımız Oğuz Aksaç’la düet yaptık. Şiir de Maraşlı Derviş Rıza Agcadağ abimizin şiiriydi. Ondan sonra Ezo Gelin’le birlikte 8 tane klibimiz oldu. Bütün kliplerimi oğlum Cevahir çekti. Deyiş olarak yaptığımız klipler ‘Nesini Söyleyim Canım Efendim, Ali Ali Deyip Neylilersin’ bunlar profesyonel anlamda yaptıklarımız. En son yaptığımız ‘Gurbet Türküsü’ o da çok yakın zamanda yayınlandı.”

    “HİÇBİR ZAMAN HEDEFLERİMDEN VAZGEÇMEDİM”

    Naciye Çokbilir, Barak ve Çepni türkülerine neden önem verdiğine dair de konuştu. “Öncelikle insan kendi kültürüne sahip çıkmalı” diyen Çokbilir, Barak ezgilerinin kadınlar tarafından çok az seslendirildiğine işaret etti. Barak eserler duyarak büyüdüğünü söyleyen Çokbilir, sözlerini şu cümlelerle sürdürdü:

    “Çepni ve Baraklar Türkiye’nin birçok yerine yerleşmişler. Kendi kültür ve yaşamlarını devam ettirebilmek için türkülerinde dile getiriyorlar. Ben de oradan yola çıkarak şu anda zaten Alevi derneklerinde de görev alıyorum. Kendi geleneğimizi, türküleri, deyişler söylemeyi de seviyorum. Etkinliklerde, cemlerde çalıp söylemeye çalışıyorum. Sazımı ilerletmeye çalışıyorum. Eksiklerim yok mu var ama sevdiğim için hem türkü anlamında hem bilgi anlamında hem saz anlamında kendimi yetiştirmeye çalışıyorum.

    Cemler olduğunda bir ihtiyaç doğduğunda çok fazla kadın zakirleri görmüyoruz ama ‘ben neden zakirlik yapmayayım?’ diye bu yola girdim. Hani bazen cemler olduğunda çalıp söylüyoruz, ben nefesler okuyorum çok yeterli olmadığımı düşünüyorum. Bu yolda kendimi yetiştirmeye çalışıyorum. Zaten bu kültürün insanlarıyız, neden yapmayalım? Yani insan geliştikçe kendini yükseğe taşıdıkça birçok sorunu o şekilde yenebileceğini düşündüğüm için hayat felsefem bu. Buna inanıyorum, bu yolda devam etmeye çalışıyorum.

    Müziği çok seviyorum, sevdiğim için de bunca baskıya, yasaklamaya, engellere rağmen yapmaya çalıştım hiçbir zaman hedeflerimden vazgeçmedim. Bundan sonra da mümkün olduğunca bu işleri sürdüreceğim. Türkiye şartlarında zaten sanatla ilgilenenler pandemi döneminde çok zor durumdalar. Çok sanatçı arkadaşımız intihar etti. Bu sanatı yürütmek çok zor ama yine de kendim evde de olsam çalıp söyleme geleneğini bırakmadan sürdürmeye çalışıyorum. Gerçekten Türkiye’de artık yaşamak bir sanat. Günümüzü kurtarmak için kılı kırk yarıyoruz. Zaten sanata da değer kalmadı. Örneğin bir türküyü 15 bin TL’ye mal ediyoruz. Klipleri oğlum Cevahir çektiği halde… Para kazanamazsan nasıl devam ettireceksin? Ancak amatör ruhla devam ettireceğiz. Bu şekilde yol yürümeye çalışacağım.”

    BU TOPRAKLARIN KÜLTÜR VE TARİHİNİ SİNEMAYA TAŞIDI!

    Cevahir Çokbilir de Bağlama bizim yaşam tarzımız” diyerek sohbete dahil oluyor. Annesiyle birlikte yaptığı çalışmaları ‘geleneksel olan ile modern tekniğin buluşması olarak’ tarifleyen Cevahir, “Bu tür eserleri aslında daha çok seviyorum” diye de ekliyor.

    Ankara Üniversitesi Radyo TV Sinema Bölümü’nde lisans  eğitim tamamlayan Cevahir Çokbilir, ardından Marmara Üniversitesi’nde sinema TV bölümünü yüksek lisansını da tamamladı. Profesyonel anlamda yaptığı ilk çalışmanın festivallere giden “Maşuk” isimli film olduğunu belirten Cevahir Çokbilir, Anadolu’da zakirlik yapmış bir dedenin hikayesine odaklandığını anlattı. Cevahir Çokbilir, yaptığı o çalışmanın detayına dair şunları aktardı:

    “Filmdeki kişi Ankara’da bir arkadaşımın dedesiydi. “Dedem yaşlandı ve köyde çok fazla çalıp söyleyen de kalmadı. Muhabbet ortamları artık azaldı, bir belgeselini yapsak nasıl olur” dedi. İlk filmim olacaktı ve biraz da heyecanlandım. Zaten kültürel anlamda da Anadolu’nun en köklü geleneklerinden birinin taşıyıcısıydı Hasan Dede. Işıklar içinde uyusun onu kaybettik. İlk filmim ‘Maşuk’ öyle oldu. Filmin konusu; Anadolu’nun birçok yerinde zakirlik yapmış, zamanında Neşet Ertaş’ın babası Muharrem Ertaş’la birlikte muhabbetlere, düğünlere gidip beraber çalmış bir dedenin hikayesiydi. Uluslararası birçok önemli festivallerde gösterildi Maşuk.

    O dönem 2012 yılıydı. Ardından ben üniversiteye başlarken 12 Eylül’le ilgili bir belgesel filmi çekmek istiyordum. O zaman öğrenciyim, yaparak öğrenme aşamasındayız. Tabi setlere gidiyoruz, daha önce film setlerinde de bulundum, çalıştım ama kendi filmini yaparken birazcık başlayacağı yeri insan merak ediyordu. Nar zamanının ortaya çıkışı ise şöyle gelişti. ‘Nar Zamanı’ ara tatilde Ankara’da okuduğum yıllarda tatile geldim ve 12 Eylül ile ilgili  bir  film yapmak istediğimi söyledim. Tabi bunu daha öncede telefonda da görüşmüştük. O arada annem bazı notlar almış taslak halinde 12 Eylül’le, o dönem yaşadıkları ile ilgili. Anneannem o dönem dayıma nar saklarmış, narları yedirmezmiş. Dayım cezaevinden çıkacak ve gelip narları yiyecek diye… ‘Nar Zamanı’ açıkçası böyle ortaya çıktı ve ardından işte bu hikâyenin devamında yine Kar Zamanı, Nar Zamanı’nın biraz devamı oldu.

    “Kar Zamanı” 2018 yılında aynı zamanda Marmara Üniversitesi  Güzel Sanatlar Enstütüsü Sinema TV yüksek lisansı  bitirme tezi filmimdi. Bu iki film 12 Eylül hikayesiydi. Şu anda festivallere giden ve şu ana kadar 13 ödül alıp  yurtdışında  birçok  Uluslararası film festivalinde gösterilen ‘Karınca ve İnsan’ amcam Şahin Çokbilir’in hikayesi. Amcam da müzisyen. Almanya’da yaşıyor. Onunla birlikte yaptığımız, Kültür Bakanlığı’nın desteklediği Almanya’dan da Vort Belediyesi’nin desteklediği film şu an festivallere gidiyor.”

    CEVAHİR ÇOKBİLİR’İN YENİ FİLM PROJELERİ

    Cevahir Çokbilir, bir yandan müziğin de içinde olduğunu anlattı. “Doğduğum yer, ortam, yaşamın kendisi biraz bağlama. O yüzden müzik ayrı bir yerde, bağlama çok başka bir yerde duruyor” diyen Çokbilir, şöyle devam etti:

    “Ankara’da bulunduğum yıllardan bu yana müzisyen arkadaşlarıma klipler çekiyorum. Lisede iken güzel sanatlar lisesine hazırlanmıştım. Çok kısa bir hazırlık süreciydi ve kısa sürede beni çalıştıran hocam umutluydu ama ben sınava girdim ve heyecanlandım. Piyanoda bir oktav yukarıdan başladım ve sınavda yedeklerde gösterildim. Sonrasında tabi müzikle olan bağım kopmadı.

    Yüksek lisansım bitti. Şimdi doktora için hazırlanıyorum. Doktora için bazı sınavlardan geçmemiz gerekiyor. Bir yandan anneannemin belgesel filmini çekmek istiyordum. Şu anda Alzheimer hastası ileri seviyede. Anadolu’da yaşayan bir kadının yaşam öyküsü ve Alzheimer olması ile birlikte kardeşini ve çocuklarını unutması ve bizim filmlerimizde Nar zamanı ve Kar Zamanında da zaten kendisi de oynuyor. Hikâye de kendisinden çıktı. Onun üzerine bir belgesel ve sinema filmi çalışması arasında gidip gelen bir karar sürecindeyim.”

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

     

  • Semah eğitmeni Turgay Satılmış: Aleviliğin felsefesini öğrenince kendimi buldum -VİDEO

    Semah eğitmeni Turgay Satılmış: Aleviliğin felsefesini öğrenince kendimi buldum -VİDEO

    PİRHA-Antalya’da Abdal Musa Kültür ve Tanıtma Derneği’nde semah eğitmenliği yapan Turgay Satılmış, Alevilik inancıyla tanışmasını ve sonrasında yaşadığı yolculuğu anlattı. Alevilik felsefesini öğrenince kendisini bulduğunu belirten Satılmış, “Alevilikte sevgi var, mutluluk, huzur var. Her şeyden önce bilgi ve muhabbet var. Muhabbetin, sevginin olmadığı yerde hiçbir şey olmaz. Bu aşk başka bir aşk” dedi.  

    Abdal Musa Kültür ve Tanıtma Derneği’nde semah eğitmenliği yapan Turgay Satılmış, Alevi inancıyla tanışmasını ve sonrasında yaşadığı yolculuğu anlattı.

    Alevilik aşkının kendisinde çok küçük yaşlarda başladığını söyleyen Satılmış, Alevi inancını araştırarak öğrendiğini ve bu inançta kendini bulduğunu söyledi. Alevi yurttaşlara da seslenen Satılmış, evlatlarınıza kendi yolunuzu, erkanınızı öğretin çağrısında bulundu.

    “ALEVİLİK AŞKI BENDE ÇOK KÜÇÜK YAŞLARDA BAŞLADI”

    Alevilik aşkının nasıl başladığını anlatarak sözlerine başlayan Turgay Satılmış, “Alevilik aşkı benim hep içimdeydi, küçüklükten başladı bu aşk. 11-12 yaşlarındayken Alacahöyük’te dediler ki, Hacı Bektaş’a (Dergaha) ceme gidilecek -eskiden kamyonlarla giderlerdi- geceleyin kalktım kimseden habersiz o köye gittim, kamyona bindim tek başıma ve Hacı Bektaş’a gittim. Gittik oraya canlarla birlikte gezdik ama ne yaptığımı ne ettiğimi bilmiyorum, o bilinçte değilim. 16-17 yaşlarındayken inşaat sezonu açıldığında Antalya’ya geldim. Ben de Alevi aşkı, Alevi düşüncesi olduğu için burada derneklere gitmeye başladım. Aynı zamanda inşaatlarda çalışıyorum, inşaatlarda yatıyorum ama akşamları dernek arıyorum. Alevi derneklerini buldum. Dedim ki, ben de Aleviyim, semah dönmek istiyorum. Alevi kurumlarının içerisine girerek birlikte semahlar dönmeye başladım” şeklinde konuştu.

    “ALEVİLİĞİ ARAŞTIRARAK ÖĞRENDİM”

    Sorgulamayı çok sevdiğini ve Alevilik inancı üzerine sürekli araştırmalar yaptığını kaydeden Satılmış, “Arada toplantılar yapardık. Orada hep sorgulardım, siz nasıl Alevisiniz? Niye ibadet yapmıyorsunuz? Başta Aleviliği yalvarmak yakarmak sanıyorum, Müslümanlık gibi. Camiye gidiyordum önceleri. Aleviliği tam bilmiyordum. Öğreten olmadı. Oraya varınca diyordum ki benim ibadetim bu değil, ben niye buradayım? Daha sonra zaman geçti saz kursuna yazılayım, dedim. Saz kursuna yazıldım. Orada Seyfettin hocamız vardı, o bize bilgiler verdi. Daha sonra yine aradığımı bulamadım. Ben illaki ibadet yapacağım, dedim. Gittim hocaya danıştım. Hocaya kuran öğreneceğim, dedim ve kurana başladım. Kuran öğrenirken yanlışlar karşıma çıktı. Kadın, erkek eşitsizliği falan gibi. Nasıl dedim cemevine gidiyorum, kadın posta oturuyor. Öbür tarafa gidiyoruz, orada erkek egemenliği var. O konunun üzerine araştırdım ama kafam allak bullak oldu. Daha sonra Gülçin anneyi (Gülçin Akça), Süleyman babayı (Süleyman Demir) tanıdım. Saza, sen benim telli kuranımsın ama sen şurada biraz dur ben kendimi bir bulayım ondan sonra gene öğrenirim, dedim” ifadelerini kullandı.

    “ALEVİLİĞİN FELSEFESİNİ ÖĞRENİNCE KENDİMİ BULDUM”

    Sazı neden bir kenara bıraktığını da anlatan Satılmış, önce Alevilik inancını tam olarak anlamasının daha sonra saza yönelmesinin daha doğru olacağını düşündüğü için böyle bir karar verdiğini belirtti. Alevilik inancını tam olarak kavramadığı taktirde sazı da anlamayacağını vurgulayan Satılmış sözlerine şu şekilde devam etti:

    “Aleviliği anlamak için Abdal Musa Derneği içeresinde hizmet yürütmeye başladım. Daha önce gidip geliyordum ama tam bilmiyordum. Onlara ne kadar teşekkür etsem azdır. Onlar bana kitaplar verdiler, kitaplar önerdiler. Daha sonra semah çalışmaları vardı. Zaten içimde yanan bir ateşte vardı. Bana gel sen semah hocalığı yap, dediler. Semahın ne olduğunu, doğanın, evrenin, tüm canlıların nasıl var olduğunu bana yol göstererek, araştırarak öğrettiler. Tüm canlıların ve kaynaklarının nasıl oluştuğunu öğrendikten sonra kendimi bulmaya başladım. Daha sonra dediler ki, sen biraz yol kat ettin artık ikrar vermen lazım. Dertli Divani Baba sağ olsun, onunla birlikte görgü cemi yaptık. Görgüye girdim daha sonra eşimle konuştum ve eşimle birlikte girdim.”

    “İNSANLIK ÜZERİNE BİRÇOK ŞEY ÖĞRENDİM”

    Görgü cemine girmenin, ikrar vermenin çok güzel bir duygu olduğunu dile getiren Satılmış yaşadığı hisleri şöyle aktardı:

    “Burada en çok mutlu olduğum şey kendimi tanımam oldu. Ben kendimi tanımasaydım, çocuklarıma kendimi ifade edemeyecektim ve çok üzülecektim buna. Çünkü benim 40 yılımı aldı. Hünkarın kapısında yazıyor ya ‘Ara bul’ diye, işte bu söz benim 40 yılımı aldı. İkrardan sonra Divani Baba’nın (Dertli Divani) söylediği bir deyiş vardı, dedi ki;

    Ben beni bilmezdim hatır kırardım,

    Meğer ilmim noksan imiş bilmedim.

    Ben insanda başka ilah arardım,

    Meğer ilah insan imiş bilmedim.

    Bunu aldım o sırların kendimde olduğunu öğrendim. ‘Aynayı tuttum yüzüme, Ali göründü gözüme.’ Kendimin de bir Ali olduğunu öğrendim. O gücün, o sırların bende de olduğunu öğrendim. Her ne ararsan kendinde ara deyişlerine girdik daha sonra. Büyüklerimiz, rehberimiz Gülçin Akça ve Süleyman Baba bu deyişlerin içeriğine girerken her birimize birer görev verdi. Ve dedi ki, Mahsuni kimdir? Yoksuli  kimdir? Nesimi kimdir? Hallacı Mansur kimdir? Bu gibi hep örnek aldığımız ve bize yol gösteren kişilerin söylediklerinin içeriğini açtık. Deyişlerini öğrendik, 7 ulu ozanımız kimdir? Bunlar neler söylemiş? Bunları hep bize anlattılar. İnsanlık üzerine bize eğitimler verdiler.”

    “TÜM ANNE BABALAR EVLATLARINA YOLU, ERKANI ÖĞRETMELİ”

    En az 15 yıldır semah eğitmenliği yaptığını belirten Satılmış, 8 yıldır daha bilinçli bir şekilde yoluna devam ettiğini söyledi.

    Turgay Satılmış, Öncelikle bütün anne ve babalara söylüyorum, evlatlarımıza kendi yolumuzu, erkanımızı öğretin. Başta siz gelin ki evlatlarınız da peşinizden gelsin. Anne babalar bu işin yaşı yok. Alevilikte sevgi var, mutluluk var, huzur var, her şeyden önce bilgi ve muhabbet var. Muhabbetin, sevginin olmadığı yerde hiçbir şey olmaz. Bu aşk başka bir aşk. Bu aşk insanı kamil aşkı. Hacı Bektaş bizim üniversitemizdir, cemevleri bizim okulumuzdur. Bu okulda gelin birlikte pişelim. Sizler bizleri tamamlayın, bizler de sizleri tamamlayalım. Gelin canlar bir olalım. Aşk ile…”

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

     

  • Muratpaşa’da evde cem yapıldı: Ne talip dededen gıda alıyor, ne de dede talipten-VİDEO

    Muratpaşa’da evde cem yapıldı: Ne talip dededen gıda alıyor, ne de dede talipten-VİDEO

    PİRHA-Antalya Konyaaltı Alevi Bektaşi Kültürü Cemevi Yönetim Kurulu üyesi Talip Çokbilir’in evinde cem yapıldı. Cemde konuşan Kızıldeli Ocağı yol hizmetkarı Mustafa Sazcı, “Bugün devasa büyüklükteki cemevlerinde birbirini daha önce hiç görmemiş kişiler ile ceme duruluyor. Dedeler veya analar tıpkı bir camii imamı gibi vaaz veriyor, iki güç gülbank birkaç tevhid ve mersiye ile cemi sırlıyorlar. Ne talip dededen gıda alıyor, ne de dede talipten gıdalanıyor” dedi.

    Antalya Konyaaltı Alevi Bektaşi Kültürü Cemevi Yönetim Kurulu üyesi Talip Çokbilir’in evinde yapılan ceme Konyaaltı Alevi Bektaşi Kültürü Cemevi gençliğinden Kızıldeli Ocağı yol hizmetkârı Mustafa Sazcı, Zakir Naciye Çokbilir ve canlar katıldı. Yapılan muhabbetlerde deyişlerin, nefeslerin anlam ve içeriği ve günümüzde cemlerin nasıl yapılması gerektiği noktasında birçok konu başlığı üzerinde sohbetler yapıldı.

    “ALEVİ-BEKTAŞİ YOLUNUN EN TEMEL RİTÜELİ MUHABBETTİR”

    Zakir ve Yol hizmetkarı Mustafa Sazcı, günümüzde yapılan cem biçimlerini eleştirerek şunları söyledi:

    “Meluli Baba’nın nefesinde buyurduğu gibi cem içinde ve dışında eylem ve söylemleriyle birbirine yoldaş olan siz değerli canlarla bugün cem olduk. Hakk erenler defterine kaydeylesin, burada yapacağımız muhabbet eşikten dışarı yaşamımızda bizlere kılavuz olsun.

    Hepinizin bildiği üzere Alevi-Bektaşi yolunun en temel ritüeli muhabbettir. Yaptığımız tüm cem erkânlarının özü de zaten muhabbettir. Erenler buyuruyor ki “Muhabbetten Muhammed oldu hasıl, Muhammed’siz muhabbetten ne hasıl.” Burada Muhammed’den kasıt zahiri anlamda algıladığımız İslam dininin peygamberi Hz. Muhammed değil, yol diliyle İnsan-ı Kâmil olan Muhammet’tir.

    Bir insan ancak muhabbet meydanında özünü pişirerek, ehl-i tûrabların sohbetinden gıdalanarak insan-ı kamil mertebesine erişir. Bunu söylediğimize göre erenler, bugün Alevi-Bektaşi inancına mensup kişiler, “Niçin insan-ı kamiller, deliler, dolular, veliler, aşık-ı sadıkları var edemiyor?” sorusunun cevabını açık ve net bir şekilde görmüş oluruz.

    Hüdai Baba diyor ya: “Hüdayiyim hüdamız var, dost elinden bademiz var, muhabbetten gıdamız var, ölüm ölür biz ölmeyiz.”

    “NE TALİP DEDEDEN, NE DE DEDE TALİPTEN GIDA ALIYOR”

    Peki bugün ne yapılıyor? Devasa büyüklükteki cemevlerinde birbirini daha önce hiç görmemiş kişiler ile ceme duruluyor. Dedeler veya analar tıpkı bir camii imamı gibi vaaz veriyor, iki güç gülbank birkaç tevhid ve mersiye cemi sırlıyorlar. Ne talip dededen gıda alıyor, ne de dede talipten gıdalanıyor. Daha önce geleneksel cemlerimizi görmemiş canlarımızın bilgisi de ancak yapılan seyirlik cemlerden ibaret oluyor.

    Bu sorun sadece bunlarla da kalmıyor beraberinde birçok sorunu da getiriyor. Bugün Alevi toplumu içinde dönen “içi miyiz, dışı mıyız?” gibi kısır tartışmaların, ikrarın ve müsahiplik kavlinin unutulması gibi sorunların temel sebebi, Alevi yol-erkânının cemlerde işlenmemesi ve yerine İslami terminolojiyi kullanarak masallar anlatılmasıdır.”

    “GECEKONDULARDA YAPILAN CEMLERİ HATIRLIYORUM”

    Gecekonduda yaşadıkları dönemde cemlerin evde yapıldığını hatırlatan Mustafa Sazcı, “Cem başlamadan önce kapı komşu cümle talip ve muhip gelir ortaklaşa bir şekilde yapılırdı. Daha sonrasında ehli kamiller, rehber, pir ve mürşit cemhaneye girer muhabbete başlarlar, taliplerin sorunları, sıkıntıları konuşulur, Hakk yolu üstüne muhabbet edilir. Ardından rehberin çağırması ile talipler de gelirdi. Herkes geldiyse ilk önce müşkül varsa çözülür, ardından dede, talipten rızalık alır, ardından cümle gönüller birlenir ve cem başlardı. Cem başladıktan sonra sorular, cevaplar, fıkralar, rivayetler, nefesler ile yol-erkân anlatılır, herkes aktarılan bilgi ile zahiri tasını yani aklını, meydanda biriken aşk ile şevk ile batıni tasını yani o güzel donun içindeki gönlünü, doldurur. O aşkın ve şevkin taşmasıyla birlikte hiçliğe ermek için çırpınarak semah dönerdi. Nihayet cem lokmaların dağıtılması ve gülbangın verilmesi ile sonlanırdı” diye konuştu.

    “BİR ARAYA GELMEMİZİN BİLİNÇLENME GİBİ BİR SEBEBİ OLMALI”

    Daha sonra söz alan Murat Çağlayanoğlu ise şunları söyledi:

    “Pir Sultan Abdal, köylülerin orada bir başkaldırısının kendisine sahip çıkmasının büyük bir katliam olacağını düşünerek kendi canını tehlikeye atıyor. Halkı sakin olmaya çağırıyor ve ben gideceğim kendimi savunurum diyor. Pir Sultanın söylediği bir sürü başka şeyler var. Bunların birçoğu ona ait olmayabilir. Değerli Alevi aşıklarından söylenmiş olan deyişler de yabana atılmamalı. Bunların hepsi Alevi toplumunun uyanmasına içinde yaşadıkları bozuk düzene karşı örgütlenmelerine bir çağrı gibidir.

    Bence dedelerimiz 68 kuşağından daha önce Mustafa Suphi’lerin katliamlarına da değinip onları da gün ışığına çıkarmak için doğru bilgiler edinip bence böyle sohbetlerde anlatmaları iyi olur.

    Bizim bir araya gelmemizin bir sebebi olmalı, bilinçlenme sebebi olmalı ve Hacı Bektaş talebelerini Romanya’ya kadar gönderiyor çünkü oralardaki bütün bizim Alevi dediklerimiz öyle bir kelime yok. Bektaşi derler. Arnavutluk’tan Yunanistan’ın Girit adasında Bektaşiler vardır. Bunlar oralara Bektaşi talebelerinin götürdüğü şeylerdir. Onlar Bektaşi olarak gitmişlerdir. Hacı Bektaş’tan aldıkları dersleri oralarda yaymışlardır, insanları bilinçlendirmişlerdir.

    “ÇOCUKLARIMIZ CEMLERDEN UZAK KALDI”

    Yani tabii ki mutlaka bu gelecektir. Ahlak terbiye kültür bence iyi işlenmeli ve bugün terbiye diye toplumda bir şey kalmamıştır maalesef. Bizim çocuklarımız da kapitalist düzenin içinde maalesef pisliğe bulaşmışlardır.

    Uyuşturucudan, fuhuştan her türlü kültür yaşam biçimine bulaşmışlardır. Bunları aileler önlemiyorlar çünkü aileler de bu konuda yetişmemişlerdi. Çocuklarıyla nasıl ilgileneceklerini biraz sert terbiye etme yöntemi ile ele aldıkları için çocuklar anneden babadan da uzaklaştı. Halbuki onlara çok iyi annelik babalık yapabilseydik genel toplumu kastediyorum, sporuyla, yüzmesi ile müziği ile kültür faaliyetleri ile ilgilenseydik; çocuklarımız şimdi biz yine beraber cemde olurdu. Maalesef biz bu konuda sınıfta kaldık. Bu sınıfta kalmayı tekrar düzeltmek bizlerin boyun borcu olmalı.”

    “KADINLAR NEDEN ZAKİRLİK YAPMADI?”

    Zakir Naciye Çokbilir de zakirlikle ilgili konuştu. Çokbilir, “Kadınlarımız neden zakirlik yapmadı? Çünkü kadınlarımız, erkeklerin eşiti diye vurguluyoruz. Her yerde canız, yoldaşız her şeyi birlikte göğüslüyoruz ama kadınlar çalıyor, söylüyor ama zakirliğe gelince niye zakirlik yapılmıyor? Ne zamandan beri yapılmıyor? Ya da yapıldı mı zamanında? Bunlar değişti mi? Hep merak etmişimdir” dedi.

    “ALEVİ YOL ERKANI İÇERİSİNDE GENÇLER DE VAR”

    Yol hizmetkarı Mustafa Sazcı son olarak şöyle konuştu:

    “Bugün Alevi kadınlarının, zakirin elinden sazını alıp, o erkanı yürütmesi gerekiyor. Dedeyi posttan kaldırıp kendisi ana olarak o yol erkanını yürütmesi gerekiyor. Bizim dedelerin de, zakir olan erkek canlarımızın da görevi devretmek gibi bir dertleri yok. Bugün yapılması gereken taliplerin ve kadınların aynı zamanda kadınların işi derken gençlerin de işi diye düşünüyorum. Bugün Alevi yol erkanı içerisinde gençler de var. Dedelerimiz gençlerin söz sahibi olmamaları taraftarı.

    Çünkü yeni fikirlerin ortaya çıkması dedelerdin artık o dogmatik fikirlerini ortadan kaldıracağı için bugünün diliyle gençler konuştuğu için dedelerin otoritesini zayıflatacak. İki, üç tane Kerbela mersiyesi söylemekle, iki, üç tane tevhit okumakla Alevi yol erkanı yürütülmeyeceğini gençler dillendirdikleri için dedeler de bunun üzerinden egemenlik sağladıkları için bugün Alevi gençlerine de Alevi kadınlarına da izin vermiyorlar. Bence en büyük görev onlara değil bize düşüyor.

    Geçmişte yol-erkân yürütmüş olan pirlerimizi takiye yaptıkları için yargılayamayız. Ancak bu kabullenme bu dönemde hizmet yürüten kişiler için değildir. Bugün geçmişte yapılmış olan takiyeyi sürdürmek, üzerimize giydiğimiz veya giydirilmiş olan kıyafetleri yırtıp hakikati söylememek, asimilasyona hizmet etmekten öteye gitmez.

    “HAKİKAT GÜNEŞİ BALÇIKLA SIVANAMAZ AMA ONU GÖRECEK GÖZLER BALÇIKLA SIVANIR”

    “… Mansur’un kelamı haktı (gerçekti), çünkü özü Hakk’tan idi; o Hakk’ı bildi, Hakk’ı söyledi. Ve bu sebepten dâra çekildi. İş odur ki dervişliğe soyunan kimse; Hakk’ı, Hakikat’i söyleye. Bunu söylerken de gönlünde güman (şüphe) ve havf (korku) olmuya. Mansur gibi dâra çekilse de Hakikat’ten ayrılmaya, gönlüne güman düşürmeye. Boynumdaki bu ipte Hakikat’i söylemekten ihtirâz etmeyen (çekinmeyen) dervişlerin nişanesidir.”

    Vakit yazdığımız dizelerin kafiye uyumu için Mansur’u, Fazlı’yı, Nesimi’yi kullanma vakti değil, onların felsefesini alenen dillendirme vaktidir. Hakikat güneşi elbette balçıkla sıvanamaz ama hakikati görecek olan gözler balçıkla sıvanabilir. Peki göz görmedikten sonra hakikat güneşinin ne ehemmiyeti kalır?

    Son olarak canlar “Ustası kim olursa olsun, tek taş ile duvar örülmez.” Ancak o duvarın tamamlanması için o tek taşa ihtiyaç her zaman vardır. Sevgili yol hizmetkarları ve cümle ehil canlar, buradan çağrımızdır. Geçmişte geleneksel olarak yaptığımız cemlerimizi sürdürelim. Taliplerimizi yalnız bırakmayalım, hakikati bulunduğumuz her ortamda dillendirelim. Bizleri evine, gönlüne mihman eden cümle canlara aşk-ı niyazlarımızla.”

    Çerağların uyandırılmasıyla başlayan muhabbet ceminde 12 hizmetlerin ardından lokma gülbengi ile cem tamamlandı.

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

     

     

  • Aşk ile semah dönmeyi, pervaz eylemeyi parkta gerçekleştiriyorlar-VİDEO

    Aşk ile semah dönmeyi, pervaz eylemeyi parkta gerçekleştiriyorlar-VİDEO

    PİRHA- “ Konyaaltı Cemevi bünyesinde kurulan Özde Canlar Semahçıları, yaşanan problemler ve sıkıntılardan dolayı çalışmalarını parklarda sürdürüyor. Zakir aynı zamanda saz eğitmeni Fahrettin Aksünger’in girişimi ile bir araya gelen semahçılar, her perşembe günü parklarda buluşarak muhabbet cemi gerçekleştiriyor

     

    Zakir Fahrettin Aksünger’in girişimi ile 5 yıl önce Konyaaltı Cemevinde kurulan Özde Semahçılar, çalışmalarını açık alanlarda sürdürüyor.

    Her yaş grubunun içerisinde olduğu Özde Semahçılar, her Perşembe günü belirlenen parkta buluşarak muhabbet cemi gerçekleştirerek, semah çalışmalarını yürütüyor.

    “SEMAH VE KORO ÇALIŞMALARIMIZI CEMEVİNDE DEĞİL AÇIK ALANLARDA YAPIYORUZ”

    5 sene önce Konyaaltı Cemevinde tanıştıklarını kaydeden emekli Ayşe Şemsi Tamer, “Biz özde canlarla  Hepimiz ayrı ayrı memleketlerde ama daha sonra bazı nedenlerden dolayı kendimiz bir grup kurarak başka başka yerlerde çalışmaya başladık. Özümüzü, Aleviliği burada öğrenmeye çalışıyoruz. Çocuklarımıza ne kadar öğretebilirsek öğretmeye çalışıyoruz ama bu yolu yürütmeye çalışıyoruz” dedi.

    Şimdi kadına önem verilmemeye başlandı ama eskiden öyle değilmiş. Yani biz annelerimizden babalarımızdan öyle görmedik; yani kadın erkek yok hepsi eşit ve aynı yerde yürüyorlarmış” dedi.

    “EŞİM VE KIZIM İLE SEMAH DÖNÜYORUZ”

    34 yaşına kadar hiç semah dönmediğini dile getiren Tülay Tanrıverdi, şimdi ise eşi ve kızı ile semah dönmeye başladığını belirterek, “5 yıldır Özde Canlar olarak bu ekip içerisindeyiz. Ben daha önce biraz uzaktım, Fahrettin hocam bize saz dersi vermeye başladı. Onun sayesinde Aleviliği daha yakından tanımaya başladık. Sonra Özde Canlar’a katıldık, semah dönmeye başladık. Ben 34 yaşındayım bu yaşıma kadar hiç semah dönmemiştim. Eşim kızım ve ben üçümüz birlikte Özde Canlar içinde semah dönüyoruz ve çok mutluyuz gururluyuz” diye konuştu.

    “YÖNETİM VE KADROLAR DEĞİŞTİKÇE CEMEVLERİ RANT YERİNE DÖNÜŞTÜ”

    Fatma Çetinkaya ise, 1993 yılında kurulan cemevlerinde kadınların çok daha fazla yer aldığını kaydetti. Alevilerin belli ihtiyaçları doğrultusunda inşa edilen cemevlerinin zamanla menfaat yerlerine döndüğü eleştirisini yönelten Çetinkaya, şunları kaydetti:

    “Ben emekli olduktan sonra bu kurumlara gelmeye başladım. Memur olduğumuz için tabi derneklere üye olamıyorduk. 1993’ten derneklerin kurulduğu yıllarda kadın yönetici kadrosu derneklerde daha fazlaydı. Kadın kolları daha aktifti, heyecan vardı. Alevi derneklerinde birbirimizi tanıdık.  Bu kültürümüzü yaşatmak, ileriye taşımak ve en azından torunlar da bundan faydalansın diye çalışıyoruz, birlikte olmaktan zevk alıyoruz.”

    “CEMEVİNDEN AYRIŞTIRILDIK, SORUN HALA ÇÖZÜME ULAŞMADI”

    Çetinkaya, Gelinen süreçte cemevindeki çalışmalarını açık alanlarda yaptıklarını kaydederek şöyle devam etti:

    “Biz burada olmaktan mutluyuz ama kurumlarda yer bulamadık. Tabii ki cemevinde çalışmak isteriz; en azından yazın sıcakta, kışın yağmurda çalışmaktansa kapalı mekan bizim için daha avantajlı. Bir müddet benim ofisimde çalıştık ama sayımız çoğaldıkça sığmaz olduk.

    Aslında güzel şeyler ortaya çıkardık. Hasret Gültekin anması, Hızır’ı arama, Hızır ol gecesi yaptık. Şimdi ise Pir Sultan Abdal deyişlerini öğrenip öyle bir program yapmak istiyoruz. Şu anda biz bağımsız olarak çalışıyoruz, hiçbir kuruma bağlı değiliz. Hani bundan hem mutluyuz, özgürüz, aradığımız yerde taktir görüyoruz ama üzgünüz. Yani niye Alevi bir kurumun semahçıları olmasın. Sıkıntıların üzerinden  iki sene geçti halen çözüme ulaşmadı. Şimdi hava iyi ama soğumaya başlayınca yine mekan arayışına gireceğiz.”

    “KURUMLAR, EMEK VEREN İNSANLARI HİÇE SAYIYOR”

    Çalışma ekibinden Rahmi Tanrıverdi de eşi ve kızı ile beraber semah döndüğünü ve tüm zorluklara rağmen ortaya çıkanın değerli olduğunun altını çizerek, “5 yıldır bu grubun içindeyiz. Aslında bu grubun, buradaki insanların hiçbir çıkarı yok. Herkes kendini çok huzurlu hissediyor. Evden sandalye, masa, yiyecek getirerek burada buluşuyoruz. Çok zorluk var belki, ama emeğimizden dolayı mutluyuz. Hiçbir kurumdan, kuruluştan bugüne kadar gidip bir aman dilemedik. Biz sadece mutlu olduğumuz için bir aradayız, Fahrettin hocamın sayesinde bu mutluluğumuzu emeğe çevirdik. Yaptığımız emeğin ürününü ortaya serdik. Hiçbir kurum bu birlikteliği ortaya çıkaramıyor. Bu işlerin içinde bir çıkar, rant var; kendini var etme kaygısı varsa gerçekten bu işe gönül veren emek veren insanlar hiçe sayılıyorlar” ifadelerini kullandı.

    “AZALDIK, ÇOĞALDIK VE SON BU HALE GELDİK”

    Tanrıverdi, her zaman haklının, emek verenlerin yanlarında olduklarını kaydederek şunları vurguladı:

    “Yıllardır öyle oldu Fahrettin hocanın bu Alevi çalışmasında çok emeği vardır. Bizim Aleviliğe bakışımız çok farklı; güçlünün yanında değil, haklının yanında olmak. Gruptaki bütün arkadaşlar çok samimi, bir çıkarı, çıkarları yok. Bizim hiç öyle bir çıkar davamız yok. Hep kendimizden bir şeyler yaptık. O özde canlar tabi biz bu özde canlara gelene kadar çoğaldık, azaldık, direnenler oldu, kalanlar oldu, gidenler oldu ama en son bu hale geldi. Ben de eşimle, eşitimle, kızımla  beraber semah dönmekten çok mutluyum.”

    “ÇALIŞMAYI İPLE ÇEKİYORUM”

    Dilek Taştekin, her Perşembe günü bira araya gelmeyi iple çektiğini kaydederek, şunları söyledi:

    “5 yıldır bu Özde Canlar grubunun içindeyim ve burada olmaktan da büyük gurur duyuyorum. Semah dönmekten, deyişleri söylemekten o kadar mutluyum ki; çalışmamızı ben heyecanla, iple çekiyorum. Fahrettin hocamız yağmur, çamur demeden bütün zor şartlara karşı buraya gelip bize emek verdi. Elimden geldiğince de Fahrettin hocamın bize gösterdiği kadarıyla da bu yola hizmet etmeye çalışıyoruz. Severek ve büyük bir istek duyarak dönüyorum semahı.”

    “CEMEVLERİNE GİDEMİYORDUM”

    “Benim eşim memurdu hiç cemevlerine gidemiyordum” diyen Cemile Mertoğlu ise şöyle konuştu:

    “Ben de beş senedir bu grubun içindeyim arkadaşlarımı ve hocamı çok seviyorum. Tabii herkes buraya özveri yaparak geliyor, ben de onlarla beraber çalışmayı çok seviyorum. Alevilik yoluna gitmek istiyorum. Çok özlemini çektim. Benim eşim memurdu hiç cemevlerine gidemiyordum oradan oraya, oradan oraya geziyorduk. Buraya gelince daha çok sevmeye başladım. O bize daha çok sevdirdi semahı, deyişleri. Buraya koro çalışmasına geliyoruz, hep beraber nereyi bulursak orada çalışıyoruz.”

    Menekşe Öztürk ise “Özde Canlar grubuyla üç yıldır bir aradayız. Hocamın sayesinde gidebildiğimiz yere kadar hep beraber olacağız. Bu grupla birlikte olmaktan da çok mutluyum. Özgürce çalışıyoruz” diye konuştu.

    “BİRLİKTE SEMAH DÖNMEYE, PERVAZ EYLEMEYE DEVAM EDİYORUZ”

    Grubun hocası olan zakir ve bağlama eğitmeni Fahrettin Aksünger, 35 yıldır Alevi kurumlarında hizmet yürüttüğünü dile getirerek, şunları dile getirdi:

    “Özde Canlarla yaklaşık 5 senedir birlikteyiz. Ama yol erkanı içinde yaklaşık 35 yıldır Antalya’da yapılan bütün Alevi kültür sanat sosyal çalışmaların bütünün ilkinde bir biçimde emeğim var, katkım var, mutluyuz yola hizmet ettiğimiz için. Evde boş boş televizyon seyretmektense en azında haftada bir gün canlarla bir araya geliyoruz. Hem sanat yapıyoruz hem işin inanç boyutuyla ilgileniyoruz.  Daha samimi, daha düzeyli, yola emek vermeye, yola hizmet etmeye aşk ile semah dönmeye pervaz eylemeye birlikte devam ediyoruz.”

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

  • Zakir Aksünger asimilasyona karşı uyardı: Kurumlarımız minaresiz camiye döndü -VİDEO

    Zakir Aksünger asimilasyona karşı uyardı: Kurumlarımız minaresiz camiye döndü -VİDEO

    PİRHA- Zakir Fahrettin Aksünger, Hakk’a yürüme erkanlarına Alevi inancında olmayan uygulamaların dahil edilmesini eleştirdi. Aksünger, “Yolu kuranlar ne demiş; ‘Gönül kalsın, yol kalmasın. Yol cümleden uludur’. Yol cümleden ulu ise o zaman gerçekten bizim önce kendi özümüze bakmamız gerek. Biz ne yapmaya çalışıyoruz?” diye sordu.

    Zakir ve aynı zamanda bağlama eğitmeni olan Fahrettin Aksünger, Hakk’a yürüme erkanlarında Sünni geleneklerin uygulanmasını eleştirdi. Aksünger, müzisyen Engin Nurşani’nin Hakk’a yürüme erkanını da hatırlatarak, Alevi inancında olmayan ritüellerin, mevcut sistem tarafından dayatıldığını ifade etti.

    “HAKK’A YÜRÜRSEK BİZİ HİÇ KİMSEYE TESLİM ETME”

    Zakir Fahrettin Aksünger, Alevi inancı gereği Hakk’a yürüme erkanı konusunda doğru tavrın sergilenmesi gerektiğini belirterek şunları söyledi:

    “Ozanlarımız bu konuda bana göre çok yetersiz. Mesela bundan iki hafta önce amcam Hakk’a yürüdü. Sonrasında çok eski iki arkadaşım gelip ‘Biz karar verdik, bizim akrabalarımız da Hakk’a yürüdü ama İslami inanca göre cenaze namazı yapıldı. Biz, cenaze namazı istemiyoruz. Biz Alevice, senin yaptığından istiyoruz. Vasiyet ediyoruz, biz Hakk’a yürürsek sen, bizi hiç kimseye teslim etme’ dediler. O yüzden bizim göz önünde olan kişiler, örneğin Kalan müziğin sahibi Hasan Saltuk’a yapılan şey çok terbiyesizce bir iş. Yani sen Anadolu’nun o kadar geçmişini, uygarlığını tanıtacaksın ve yaptığının dışında bir işlemle yürüyeceksin. Tamam, ocağı var. O zaman bu insanlar vasiyet yazabilirler; ‘Kardeşim ben seni de ocağı da istemiyorum’ diyerek…

    Eğer ben Hakk’a yürürsem alsın bir can, iki tane nefes okusun üzerimde. Yani o insanlar, bizler o tavrı koyabiliriz. Biz bu tavrı koymadığımız sürece sorunlar devam edecektir.

    “KURUMLAR MİNARESİZ CAMİYE DÖNMÜŞ”

    Fahrettin Aksünger, Hakk’a yürüme erkanları konusunda kurum yöneticilerinin de sorumsuz davrandığını belirterek şöyle devam etti:

    “Kurumlar, minaresiz camiye dönmüş. Fatiha’yı ister Arapça ister İngilizce ister Fransızca isterse Türkçe oku, sonuçta manası aynısı. O zaman bizim yeni bir dile ihtiyacımız var.

    Can, Hakk’a yürüdü, geldi. Çar, anasıra yeniden dönecektir ve o çar, anasırda devriyesine devam edecektir. Ve bizim yolu kuranlar da devriyelerde bunları ifade etmiştir. Ama bugün dedelerimiz ne yazık ki bu kendi öz inancından, edebiyatından, felsefesinden bihaber olduğu için günü kurtarmak adına bize dayatılan neyse onu yapıyor.

    “PİR SULTAN OLMAYA İHTİYAÇ VAR”

    1826 Yeniçeri Ocağı yıkıldıktan sonra Alevi dergahlarına Nakşibendi şeyhleri atandı. Nakşibendi şeyhleri de o bölgelerdeki insanları, Alevi çocukları götürdü, eğittiler. Her birinin koltuk altına birer tane Kur’an verdiler. Alevi köylerine gönderdiler, Sünni İslam inancını Alevilerin içine koydular. Bugün de bunu yaşayan o insanların torunları, ‘gerçek İslam biziz. Kur’an bizim’ demekte. Toplum da buna inanmış ya da inandırılmış. Dolayısıyla deli dolu insanların olması gerekiyor. Yani Hallaç gibi Nesimi gibi yanması gereken insanlara ihtiyaç var. Pir Sultan olmaya ihtiyaç var. Yoksa rutini biz idare edip ‘O incinmesin, bu incinmesin’ dememeliyiz.

    Yolu kuranlar ne demiş, ‘Gönül kalsın, yol kalmasın. Yol cümleden uludur’. Yol cümleden ulu ise o zaman gerçekten bizim önce kendi özümüze bakmamız gerek. Biz ne yapmaya çalışıyoruz?

    “DUYMADIĞIMIZ İFTARA KALMADI”

    Fahrettin Aksünger, yaklaşık 20 senedir Hakk’a yürüme erkanlarında Yol’a hizmet ettiğini belirterek devriyeler okuduğunu aktardı. Aksünger, yaptığı hizmetin kolay olmadığını vurgulayarak şunları kaydetti:

    “Yanı başımızdaki insanlardan duymadığımız söz, iftara kalmadı. Yani sen zenginsen, zengin bir insanın, Hakk’a yürüyen canın üzerine nefes okuduğunda hiç kimsenin ona gücü yetmiyor ama bir mazlum, bir garibanın üzerine okuduğum zaman beni defettiler. Ama zerre umurumda değil. Çünkü bunu yapanlar, bu yol içinde çok sıradan, bu yola zerre kadar emek vermeyen, kişiliği, karakteri olmayan insanlar. O zaman biz de Hallacı Mansur olarak yanmasını belki de daha fazla becermeliyiz.”

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

  • Zakir Aksünger: Alevilik gri dedelerin kültürel saldırısı ve kuşatması altında-VİDEO

    Zakir Aksünger: Alevilik gri dedelerin kültürel saldırısı ve kuşatması altında-VİDEO

    PİRHA- Zakir Fahrettin Aksünger, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın gri hizmet pasaportuyla yurt dışına gönderilen  dedelerce Aleviliğin kültürel bir saldırının ve kuşatmanın altında olduğunu kaydetti. Aksünger, “Biz dilimizi ve düşüncemizi değiştirmediğimiz, kendimizi netleştiremediğimiz sürece gri pasaportla Aleviler dedeler çoğalacak” dedi. 

    Antalya’da çeşitli Alevi kurumlarında zakirlik ve bağlama eğitmenliği hizmetini yürüten Fahrettin Aksünger ‘Gri pasaportlu dedeler’ hakkında PİRHA‘ya değerlendirmelerde bulundu.

    Gri pasaportlu dedelerin Alevi inancının özgünlüğünü elinden alarak Şii inancına yakınlaştırmaya çalıştığı vurgusunda bulunan Aksünger, Alevi inanç önderlerinin, kurumların kendilerini netleştirerek bu saldırıya karşı durması çağrısında bulundu.

    “ALEVİ İNANÇ ÖNDERLERİ GRİ PASAPORTLU DEDELERE KARŞI KENDİNİ NETLEŞTİRMELİ”

    Alevilerin ikircikli tutumlardan uzak durarak yolun özüne sahip çıkması gerektiğini ifade eden Aksünger, “Aleviler burada ikircikli oynamamalılar. Aleviler kendilerine netleştirmeleri lazım. Dolayısıyla Alevi cemlerinin bir bütününde yani başından sonuna yaklaşık %95’i Arap İslam öykünmesi. Sen bunları yaptığın sürece, sen bunları kendine örnek aldığın sürece ki gri pasaport alanlar bence haklı. Ne diyor? O gri pasaportu alanlar diyor ki ‘Ali namaz kılmıyor muydu? Muhammet namaz kılmıyor muydu? Eğer Anadolu Aleviliği özgün bir inanç ise o zamanda gri pasaportlu dedelerden yakından uzaktan ilişkimiz yoktur. Dolayısıyla önemli olan Alevi inanç önderlerinin burada kendilerini, kurumlarını ve Alevi kamuoyunu netleştirmesidir.

    “GERÇEKLERLE YÜZLEŞMEDİĞİMİZ SÜRECE GRİ PASAPORTLU DEDELER HER ZAMAN OLACAK”

    Kendini dede olarak nitelendiren bu iç asimilasyoncuların ikircikli duruşlarının ciddi bir sorun olduğunun altını çizen Aksünger, Alevilerin bununla yüzleşmediği sürece aynı sorunları yaşayacağını belirtti.

    Zakir Fahrettin Aksünger şöyle konuştu:

    “Pir Hünkar Hacı Bektaş Veli Dergahında yapılan bir etkinlikte uyarılan çerağ normal Türk İslam sentezi üzerinden anlatılan bir vurgu ile uyandırılıyor. Sen onu akşama kadar Türkçe okusan ne olacak, Arapça okusan ne olacak. Biz dilimizi ve düşüncemizi değiştirmediğimiz, kendimizi netleştiremediğimiz sürece gri pasaportla Aleviler dedeler çoğalacak. Biz Anadolu Alevileri dünden bugüne kadar birileri kandırmış ve halen bu devam ediyor. Biz bunlarla yüzleşmediğimiz sürece gri pasaportlu dedelere benim bir şey diyeceğim yok.”

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

  • Zakir Cemil Per: Deyişler, nefesler bizim yaşam tarzımız-VİDEO

    Zakir Cemil Per: Deyişler, nefesler bizim yaşam tarzımız-VİDEO

    PİRHA- Zakirlerin yeri cemlerde çok önemlidir. Alevi genç Cemil Per de zakirlik yapıyor. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Antalya Altınova Şube Cemevinde zakirlik hizmeti yürüten Per, “Yaş ilerledikçe, olgunlaştıkça ister istemez insan deyişlerin ve nefeslerin derinliğine iniyor. Çünkü onun içeriğini öğrendiğin zaman daha çok anlam kazanıyor” dedi. Per, Alevi gençleri yola sahip çıkmaya çağırdı. 

    Cemil Per, cemlerde zakirlik yapıyor. Erzincan’da dünyaya gelen ve 4 yaşında taşındıkları İstanbul’daki bir cemevinde hizmet yürüten zakirin yanında bağlama çalmaya başladığını söyleyen Per, daha sonrasında zakirlik hizmeti yürütmeye başladığını dile getirdi.

    Alevi gençlerinin yola hizmet için önünün açılması, zakirliğe yönlendirilmesi çağrıda bulunan Per, yol hizmetlerinin yürütülmesi için Alevi gençlerinin kurumlarda olması gerektiğine işaret etti.

    “ZAKİRLER İLE SAZ ÇALMAYA BAŞLADIM”

    6 yıldır Antalya’da yaşayan ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Altınova Şube Cemevinde 3 arkadaşı ile birlikte zakirlik hizmeti yürütmeye başladığını dile getiren Per, “1988 Erzincan merkez doğumluyum. İlkokul 4. sınıfa kadar Erzincan’daydık sonra İstanbul Ümraniye‘ye taşındık. Öğrenciliğimize İstanbul’da devam ettik. Gelenek göreneklerimize her zaman bağlıydık. Ümraniye’de bulunan Kazım Karabekir Cemevinde zakirlerimizin yanında biz de saz çalmaya başladık. Kulaklarımız türkülere, deyişlere aşina olmaya başladı. Biz de daha çok heveslendik, daha neler yapabiliriz diye her zaman kendimizi geliştirmeye çalıştık. Yaklaşık 4-5 ay Şahin Ercan hocadan ders aldıktan sonra ayrıca Kutsal Evcimen hocadan 3-4 ay bağlama şan ve repertuvar dersi aldım. İstanbul’da çeşitli mekanlarda sahneye çıktık. Amatör çalışmalarımız oldu. Arkadaşlarımla birlikte müzik grupları kurmaya başladık” dedi.

    “ALEVİLİK DİPSİZ BİR KUYU”

    Aleviliği dipsiz bir kuyu olarak tanımlayan Per, yolu sürdürmek isteyen gençlere yardımcı olunması çağrısını yineleyerek, “Tabi şu anda devede kulak bile değiliz. Bu yolun sonu yok, dipsiz kuyu yani. Şu an ben kendim için söylüyorum ben ne bağlama çalmayı, ne de deyiş söylemeyi biliyorum çünkü daha çok ilerlememiz lazım. Bizden daha küçük olan genç kardeşlerimiz var. Saza, bağlamaya, deyişe hevesi olan ve bu geleneği sürdürmek isteyen canlarımıza yardımcı olmalıyız, ellerinden tutmalıyız, bir şeyler öğretmeliyiz. Gençlerimiz bizim her şeyimiz biz elimizden geldiği kadar herkese yardımcı olmaya çalışıyoruz. Her zaman herkese kapımız açık” diye konuştu.

    “DEYİŞLER, NEFESLER BİZİM YAŞAM TARZIMIZ”

    Müzik hayatında farklı tarzlarda eserler söylemesine rağmen kendisini bulduğu yerin deyişler ne nefesler olduğuna vurguda bulunan Cemil Per, şöyle devam etti:

    “Bilgilerin doğru aktarılması, kaynakların sağlam olması çok önemli. Bunun için yedi ulu ozanımızı, ozanlarımızı, pirlerimizi, dedelerimizi yakından araştırıp sağlam bilgi almak lazım. Çünkü yazılı bir kaynak yok, hep kulaktan kulağa aktarılmış bizim eserlerimiz. Türküler, deyişler bizim yaşam tarzımız, bizler bunu çok seviyoruz, canı gönülden yapıyoruz. Müzik hayatımıza başladığımızda çok değişik tarzda söyledik, hala da söylüyoruz. Müziğin her türlüsü güzel ama benimsediğimiz, kendimizi bulduğumuz işte bu dediğimiz her zaman nefesler ve deyişler oluyor. Yaş ilerledikçe, olgunlaştıkça ister istemez insan deyişlerin ve nefeslerin derinliğine iniyor. Çünkü onun içeriğini öğrendiğin zaman daha çok anlam kazanıyor.”

    “DEYİŞLERİN, NEFESLERİN ÖZÜNE DOKUNMADAN SÖYLEMEK GEREKİR”

    Per, deyişlerin özüne dokunmadan söylenmesi gerektiğinin altını çizerek, “Bizim ozanlarımız o kadar güzel sözler o kadar güzel deyişler yazmışlar ki. Gerçekten insan şunu diyor: Bir insan daha ne yazabilir ki acaba? Zamanında yedi ulu ozanımız Pir Sultan Abdalımız, Nesimi Babalar yazılması söylemesi gereken çoğu şeyi söylemişler zaten. Belli başlı büyük sanatçılarımız zaten bunları layıkıyla gereğini  yerine getiriyor. Tabi parçaları çok değiştirenler de oluyor. Müziği bozmadan değiştirebilir bence. Ama işi kaynağından aldığın zaman ben de şu an o yoldayım. Kaynak işi nasıl, nerede, kimin yazdığı, manalarını anlamlarını şu anda öğrenme aşamasındayım. 3-4 yıldır deyişlerimizin türkülerimizin köküne inmeye çalışarak anlamını pekiştirme öğrenmeye çalışıyorum” diye belirtti.

    “CEMLERDE RIZALIK ALMAK, CEMAL CEMALE OLMAK BAMBAŞKA BİR ŞEY”

    Yola hizmette yolun başında olduğunu ve öğreneceği çok şeyin olduğunu kaydeden Per, ayrıca ceme değinerek, “Bir kere toplanmak, cem olmak çok güzel bir şey. Yani bizim yolumuz, erkanımız muhabbetin dilinde kadın erkek sorulmaz, bütün canlar cemal cemale ibadet ederiz. Öncelikle herkes birbirinden rızalık alır, bu çok önemli bir şey. Bizim erkan gereği çok önemli, çok ince çizgiler bunlar. Hatta rızalık alınmadan da iki kişinin, iki canın bir sıkıntısı varsa dede huzurunda, pir huzurunda çözüme kavuşturulur. Bir şekilde orta yol bulunmaya çalışılır. Bu çok güzel, evrensel bir hareket, ben öyle düşünüyorum” diye konuştu.

    “ZAKİR OLMAK İSTEYEN GENÇ KARDEŞLERİMİZİ CEMEVİMİZE BEKLİYORUZ”

    PSAKD Altınova Cemevinde yakın zamanda bağlama kurslarına başlayacaklarını söyleyen ve tüm zorluklara rağmen yola sahip çıkması çağrısında bulunan Per, şunları kaydetti:

    “Altınova Cemevinde yakın zamanda saz kursumuz başlayacak hastalıktan dolayı şu an beklemedeyiz. Gidişata göre biz de ona göre hareket edeceğiz. Zamanında bize de kötü davrananlar da oldu ama biz hiçbir zaman küsmedik yolumuza her türlü devam ettik ve ediyoruz. Dediğim gibi daha hiçbir şeyiz, kumsaldaki kum tanelerinden biri bile değiliz şu an. Çünkü araştırılması gereken o kadar güzel eserlerimiz, o kadar güzel deyişlerimiz, o kadar güzel türkülerimiz var ki yani aşık demiş, tam paçasını katlamış ayağını suya koymuş, ömrü bitmiş aynı o şekilde. Biz daha yüzmeyi bırak çorabımızı bile çıkarmadık şu an. Ben öyle değerlendiriyorum kendimi.

    Yeni zakir olmak isteyen canlarımıza şunu söylemek istiyorum: Öncelikle çekinmesinler, utanmasınlar. Ben saz çalmaya başladığımda çok utanırdım hep geri planda kalırdım, hiç söyleyemezdim, çekinirdim. Şimdi ki canlarımız hepsi pırıl pırıl. İçindeki o ışığı dışarı çıkarsınlar, utanmasınlar çekinmesinler, bizler her zaman buradayız. Abileri olarak her zaman arkalarındayız, bütün canlarımızı bekliyoruz.”

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

     

  • Söke ilçesinde cemevi var ancak dede yok!-VİDEO

    Söke ilçesinde cemevi var ancak dede yok!-VİDEO

    PİRHA- Alevi Kültür Dernekleri (AKD) Söke Şube Başkanı Şevki Kaya, cemevi faaliyetlerini PİRHA’ya anlattı. Söke ilçesinde dede ihtiyacı duyduklarını anlatan Kaya, pandemi nedeniyle birçok faaliyetlerini askıya aldıklarını söyledi. 

    Alevi Kültür Dernekleri (AKD) Söke Şube Başkanı Şevki Kaya ile Söke Cemevinde yürütülen faaliyetleri konuştuk.

    Söke’de cemevinin 1994 yılında Hacı Bektaş Derneği olarak kurulduğunu anlatan Şevki Kaya, bir müddet sonra Alevi Kültür Dernekleri olarak faaliyetlerine devam ettiğini belirtti. Söke Belediyesi’nin cemevi yapımı için 2002 yılında 49 yıllığına yer tahsis ettiğini aktaran Kaya, “Şu an burayı ancak kendi imkanlarımız çerçevesinde ayakta tutabiliyoruz. Üye aidatlarıyla dönen bir yer. Zengini çok olmayan bir bölge Söke. Emek gücüyle, alın teriyle geçinen insanların ağırlıkta olduğu bir yer” ifadelerini kullandı.

    “CEMEVİNİ ALINTERİMİZLE YAPTIK, ÇOK HUZURLUYUZ”

    Şevki Kaya, Didim, Kuşadası ve Davutlar ilçesindeki Alevi toplumunun çok daha iyi yaşam standartları olduğunu ifade ederken, “Maalesef Söke’nin böyle bir şansı yok. Söke’de üyelerimizin %90’ı inşaat işçisi veya turizmde çalışan canlar” dedi. Kaya, Söke’de 4 Alevi köyünün olduğunu da belirterek, ilçenin Anadolu’nun birçok yerinden göç aldığını ve Alevi kesiminin yoğun olduğu bilgisini de paylaştı.

    AKD Söke Şube Başkanı Şevki Kaya, cemevinin tamamen Alevilerin kendi emeğiyle yapıldığını söyleyerek “Canlarımızın kendi alınteri, emeğiyle yapılmış bir cemevidir burası. Gerçekten huzurluyuz, çünkü alın teriyle yaptığımız bir cemevimiz oldu.

    PANDEMİ, SÖKE CEMEVİ FAALİYETLERİNİ DE DURDURDU

    Şevki Kaya, Söke Cemevi olarak pandemi sürecindeki faaliyetlerine de değindi. Birçok faaliyetlerin askıya alındığını anlatan Kaya, şöyle devam etti:

    “Salgın öncesinde, Hızır ve Muharrem ayında etkinliklerimizi, cemlerimizi yapardık. 2 Temmuz gibi birçok anmalarımızı da yapardık. Birçok sosyal etkinlik yaptık, geziler düzenledik. Hacı Bektaş, Abdal Musa etkinliklerine giderdik. Pandemi sürecinde maalesef etkinliklerin %80’nini yapamadık. Sadece Muharrem ayındaki lokmamızı kesip, paylaştık. Hızır orucunda lokmalarımızı burada paylaştık ama cem yapamadık.”

    “BİR ELİN VERDİĞİNİ DİĞER EL GÖRMEMELİ”

    Şevki Kaya, pandemi sürecinde cemevi olarak yoksul olan canlarla dayanıştıklarını da anlattı.

    “Pandemi sürecinde zorda kalan canlarımıza elimizden geldiğince, gücümüzün yettiğince yardımcı olduk. Kendi imkanlarımızla ulaştığımız canlarımız oldu. Bazı kurumlar aracılığıyla yardımda bulunduğumuz canlarımız oldu ama biz bunları yaparken hiçbir şekilde, hiçbir canımızı ne bir sosyal medyaya ne şuraya ne buraya asla atmadık, atmayız. Çünkü biz de bir elin verdiğini diğer el görmemeli. Ama bazı arkadaşlarımız bu yardımları sosyal medyada paylaşıyorlar ben şahsım adına yadırgıyorum.”

    SÖKE CEMEVİ FAALİYETLERİ NELER?

    Şevki Kaya, cemevindeki kadın çalışmaları hakkında da bilgi verdi. Kaya, cemevi olarak en büyük desteğin kadınlardan geldiğini belirterek şunları söyledi:

    “Sağ olsunlar geçmişten bu yana en büyük desteği kadın kollarımızdan görüyoruz. Gençlik kollarımız da var. Gençlik kolları biraz daha zayıf. Neden derseniz gençlerimizin çoğu çalışıyor. Ancak boş zamanlarında buraya zaman ayırıyorlar.

    Cemevimizde saz kurslarımız, halkoyunları kurslarımız var. Pandemi sürecinde de saz kurslarımız devam etti.

    Şimdi bir de semah kursu oluşturmayı düşünüyoruz. Semah hocası arayışımız var. Cemevimizin bazı eksiklerinden dolayı bazı faaliyetleri yapamıyoruz. Örneğin bir semah hocası olacak ki semah ekibi oluşturalım.”

    “DEDE VE SEMAH EĞİTMENİNE İHTİYAÇ VAR”

    Şevki Kaya, Hakk’a uğurlama erkanları ve cem oluşturmada dede ihtiyacı duyduklarını da anlattı. “İhtiyaç duyulması halinde İzmir ve Ankara’dan dede getirmek zorunda kalıyoruz” diyen Kaya şunları söyledi:

    “Şehir dışından getirdiğimiz dedenin de maliyeti yüksek geliyor. Bu bölgede genel anlamda baktığınız zaman Didim hariç birçok cemevi dede sıkıntısı yaşıyor. Aydın bölgesinde dede var ancak dedelik yapan yok. Ama zakirimiz var. Şu an belediyede çalışıyor. Zaman zaman cem yaptığımızda, talep ettiğimizde geliyor.

    “BAZI CANLAR SÜNNİ İNANCINA GÖRE CENAZE ERKANI İSTİYOR, BAZI CANLAR BUNU REDDEDİYOR”

    Aşağı, yukarı 1,5 yıla yaklaştı cem yapamadık. Bazı ufak tefek sıkıntılarımız oluyor ama tabi bunları aşmaya çalışıyoruz. Dede sorununu çözme aşamasındayız. Davutlar’da Rıza Çetinkaya dedemiz var. Zaman zaman erkanlarımızı onunla yapıyoruz. Alevi inancına, kültürüne uygun erkan yapıyor ve bizi memnun ediyor.

    “SÜNNİ İSLAM ANLAYIŞINA GÖRE ERKAN YÜRÜTÜLMESİNE KARŞIYIM”

    Açıkçası cenaze erkanlarında sıkıntı yaşıyoruz. Bazı Alevi canlarımız Sünni-İslam anlayışına göre cenaze erkanı istiyor, bazı canlarımız bunu reddediyor. Ben de reddediyorum. Sünni İslam anlayışına göre burada erkan yürütülmesine karşıyım. Ama şu aşamada Rıza Çetinkaya Dede ile birlikte sanırım biz bu sorunu da aşacağız. Çünkü Rıza Dede, tam da Alevi erkanına uygun erkan yürütüyor.

    Bu toplumun geçmişten bu yana bir okulu, bir öğretisi yok. Sağ olsun o dedelerimizin sayesinde biz bugünlere kadar gelmişiz. Sıkıntılar yaşanıyor zaman zaman ama onları da aşarız.”

    Cebrail ARSLAN/AYDIN

  • Marmaris Cemevi Zakiri Tutuş: Pandemi nedeniyle tüm çalışmalarımız durdu-VİDEO

    Marmaris Cemevi Zakiri Tutuş: Pandemi nedeniyle tüm çalışmalarımız durdu-VİDEO

    PİRHA- Pandemi sürecinden etkilenen cemevlerinden biri de PSAKD’ye bağlı Marmaris Cemevi. Bağlama hocası ve Zakir Sinan Tutuş, 24 senedir Marmaris’te hizmet yürüttüğünü söyledi. Tutuş, pandemi nedeniyle semah, bağlama ve koro çalışmalarını ertelediklerini kaydetti. 

    Pandemi süreci Alevileri de olumsuz etkiledi. Cemevlerinde hizmetler yeterince yapılamadı.

    Pandemiden etkilenen cemevlerinden biri de Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Marmaris Şube’ye bağlı cemevi.

    PSAKD Marmaris Şube’de bağlama hocası olan ve aynı zamanda zakirlik yapan Sinan Tutuş, 24 senedir Marmaris’te hizmet yürüttüğünü söyledi.

    “PANDEMİDEN SONRA DEVAM EDECEĞİZ”

    Tutuş, “Pandemiden önce bağlama kurslarımız oluyordu ve semah kurslarımız devam ediyordu. Pandemi döneminde devam etmeye çalıştık ama çok verimli olmadı. Pandemiden sonra da devam etmeye kararlıyız. 20 kişilik bir semahçımız var. Onun dışında 15-20 bağlama öğrenen gençlerimiz var” dedi.

    Sinan Tutuş şunları kaydetti:

    “Bunun dışında da kadın kollarımızın yürüttüğü çalışmalar var. Kadınların kendi kermesleri oluyor ya da kadına yönelik şiddete karşı çalışmalarda bulunuyorlar. Bunun dışında İstanbul Sözleşmesi ile ilgili çalışmalar yapıyorlar. Çocuklara yönelik matematik, fizik, ingilizce gibi dersler veriyorduk. Çocuklara yönelik halk oyunları ekibi kurduk ama pandemiden dolayı durmuş durumda. Yine çocuklardan oluşan semah ekibimiz var, yetişkinlerin de ayrı bir ekibi var.

    Yine bağlama kursunda çocuk grubumuzun ayrı, yetişkinler grubumuz ayrı. Bir koro çalışmamız var. Çocuklar ve kadınlardan oluşan bir de koro kurmayı düşünüyoruz. Ayrıca karma koro gibi bir çalışmamız var, o da oluşmuş durumda ama yine dediğim gibi çalışamıyoruz. Pandemi bizi tuttu, çalıştırmıyor.”

    Cebrail ARSLAN/MARMARİS

     

  • Dersimli site görevlisi, 108 aileye geri dönüşüm bilinci kattı-VİDEO

    Dersimli site görevlisi, 108 aileye geri dönüşüm bilinci kattı-VİDEO

    PİRHA-Dersim’den Ankara’ya göç eden Çelebi ailesi, 108 dairelik bir sitenin bakım ve temizlik işlerini yaparak yaşamlarını sürdürüyor. Aynı zamanda cemevinde zakirlik de yapan Hıdır Çelebi, tüm daire sakinlerini uyararak geri dönüşüm bilinci oluşturdu. Çelebi, “Doğadaki her canlının bizler üzerinde bir hakkı var. Bu nedenle çevremize saygılı olmalıyız” diyerek yaşantısını anlattı.

    Kürt ve Alevi coğrafyasındaki birçok insan gibi Çelebi ailesi de çatışmadan, yağmadan, zulümden kaçıp umudu metropolde aramış. Çelebi ailesi, kimliklerini baskı altında olmadan yaşayabilecekleri umudu ile önce Çorum’a, ardından ise Ankara’ya yönelmiş.

    25 YILIMI MUNZUR DAĞLARINDA GEÇİRDİM”

    1970 Yılında Dersim ili Çemişgezek ilçesi Doğan Köyünde doğduğunu aktaran Hıdır Çelebi, kendisini “Tipik bir köylü aile çocuğuyum” diyerek tanımlıyor. Dersim’de ailesinin hayvancılık ve tarımla uğraştığını anlatan Hıdır Çelebi, sadece ilkokul eğitimi alabildiğini, şartların yeterli olmaması sebebiyle eğitimine devam edemediğini de ekliyor. Fakat Hıdır Çelebi, elde olan imkanlar ile müziğe yöneliyor. Bağlama çalıp deyişler okuyan Çelebi, bir süre sonrada Alevi örgütleri ile ilişki kurup zakirlik yapmaya da başlıyor.

    2007 Yılında ise Ankara Batıkent semtine yerleştiklerini belirten Hıdır Çelebi, Kürt ve Alevi nefretine Ankara’da da maruz kaldıkları yaşam serüvenlerini şu sözlerle anlatıyor:

    “Yaylalarda hayvancılıkla uğraşan bir aileydik. Hayatımın 25 yılını Munzur dağlarında, köyde çobanlık yaparak geçirdim. 1998 yılında ise köyden çıkmak durumunda kaldık. Köy yakmaları yaşandı. Yokluk, işsizlik, yaylaların yasaklı olması sebebiyle köyden çıkmak zorunda kaldık. Dersim’den Ankara’ya geldik. Burada da birtakım zorluklar yaşadık. Ötekileştirildik, ırkçılıkla karşılaştık. Bu durumlar açıkçası bizi çok yordu ve 2007 yılında Batıkent’e, şu an bulunduğumuz siteye geldik.”

    108 DAİRENİN SORUMLULUĞU TEK BİR AİLEDE!

    Site görevlisi olarak 108 daireden sorumlu olduklarını belirten Hıdır Çelebi, “acil servis gibi” tüm dairelerin ihtiyaçlarına koşturduklarını söyleyerek her gün tüm dairelerin çöpünü toplayıp, site temizliğini yaptıklarını da sözlerine ekledi. Fakat Hıdır Çelebi, metropollerde geçim derdinin bir hayli zorlaştığına vurgu yaparak “Şu an hiç bir işçi emeğinin karşılığını alamıyor. Hayat şartları zor olduğu için biraz da mecburiyetten bu işi yapıyoruz” diye de ekledi.

    SİTE SAKİNLERİNE GERİ DÖNÜŞÜM BİLİNCİ KATTI

    Hıdır Çelebi, ekonomik zorluk yaşamaları nedeniyle kazanç sağlamayı geri dönüşüm tekniğinde buluyor. 108 daireye tek tek plastiğin çöp olmadığını anlatıyor. Tüm daire sakinlerinin de bilinçlenmelerinin ardından Hıdır Çelebi hem doğaya hem de ekonomisine nasıl katkı sağladığını şu sözlerle anlatıyor:

    “Ankara’da geri dönüşüm yapmak benim için bir ekonomik gelir oluyor. 2 çocuğumu aynı yıllarda üniversitede okuttum. İkisini de bu zorluklar altında, geri dönüşüm işi aracılığıyla geçindirdim. Her 15 gün içerisinde topladığım plastikleri satışa götürüyorum. 15 günde ortalama 40 kilo plastik topluyorum.

    Site sakinlerinin yüzde doksanı, plastiği ayrıştırma bilincine sahip. Site yönetimine de bu işi yaptığımı bildirdim. Bütün daire sakinlerine tek tek plastikleri çöpe atmamaları gerektiği konusunda konuşma yaptım. Hem geri dönüşüm için hem de bana ekonomik katkı olsun diye bu konuyu gündeme getirdim. Bütün daire sakinlerine, çevreyi korumamız için bu konuyu anlattım. Yüzde doksanı bu söylediklerime uyuyor.

    Tüm site görevlilerine de çağrı yapmak istiyorum; petlerinizi, şişelerinizi, doğaya zarar verecek tüm atıkları ayrıştırın. Her site görevlileri geri dönüşüme katkı sağlamalı. Bahsettiğimiz ürünler doğaya çokça zarar veriyor. Biz Dersimliler diyoruz ki sadece can değil, canlı-cansız, börtü böcek, tüm varlıklar bizim için haktır. Her şeyin bizde bir hakkı vardır. O yüzden biz Dersimliler olarak doğaya çok duyarlıyız. Çünkü Bizler doğadan geldik.”

    Eren GÜVEN-Cebrail ARSLAN/ANKARA

  • Üniversiteli İsmail Güçlü cemlerde zakirlik yapıyor: Deyişlerden hissiyat alıyorum-VİDEO

    Üniversiteli İsmail Güçlü cemlerde zakirlik yapıyor: Deyişlerden hissiyat alıyorum-VİDEO

    PİRHA- Cemlerde ve cenaze erkânlarında zakirlik hizmeti yürüten İsmail Güçlü, duygularını anlattı. Güçlü, “Zakirlik yaparken belli bir uhreviyat gerekiyor. Cemlerde Alevi yolunun, yol erkânın temel öğretisi deyişler olduğu için deyişlerden hissiyat alıyor ve hizmeti severek yapıyoruz” dedi.

    Ordu Üniversitesinde müzik bölümünde öğrenci olan Zakir İsmail Güçlü, cem erkânlarında üstlendiği hizmete dair konuştu.

    Güçlü, “Çorum’un Karabıyık köyündenim, şu an 33 yaşındayım, HBVAKV Çorum Şubesi’nde 6 yıldır hizmet yürütüyorum. Cemevine ilk başladığımda 2 yıl kadar boyunca fiili olarak burada çalıştım. Ondan sonra Ordu Üniversitesi’nde Müzik bölümünü kazandım. Şu an son sınıf öğrencisiyim. Hafta sonlarında hizmet olduğu zaman buraya geliyorum, iki gün burada hizmet yaptıktan sonra tekrar okuluma dönüyorum” dedi.

     “ZAKİR OLMAMDA EN BÜYÜK ETKEN BAĞLAMA HOCAMDIR

    Güçlü, zakir olmasında bağlama hocasının etkili olduğunu şu sözlerle dile getirdi:

    “Zakirilik temiz edebi gerektiren bir duygu. 21 yaşında bağlamaya başladım saz kursu ile birlikte hocam zakirlikle ilgili, yol, erkanla ilgili derin bilgileri olan bir insandı. Yapılan sohbet ve muhabbetler benim içimde hissiyat oluşturdu ve zakirliğe yöneldim. Sazı ele tekniklerine dayalı çalma ve eski tarz geleneksel müziğe daha çok yönelimim oldu.

    “ÖĞRECİYİM HAFTA SONLARI CEMLERDE VE CENAZE ERKANLARINDA ZAKİRLİK HİZMET YÜRÜTÜYORUM

    Cemlerde zakirlik yaparken belli bir uhreviyat geliyor. Yolun, erkânın temel öğretisi genelde deyişler olduğu için bu yüzden biz de o deyişlerden hissiyat alıyoruz ve hizmeti severek yapıyoruz. Pandemiden kaynaklı on-line (çevrimiçi) sistemiyle eğitim olduğu için genelde Çorum’dayım hafta içi olduğu zamanda cemevine geliyorum. cenaze erkânlarında da hizmet yapıyorum.

    Zakirliği içten gelmesi gereken bir duygu olarak ifade eden Güçlü konuşmasının devamında şunlar ifade etti:

    “Erdal Erzincan’ın da söylediği gibi “Her Alevinin evinde bir bağlama olması gerekiyor” Bu anlamda bağlama asılı olan evde o çocuk merak eder çocuk bağlamaya heveslenir. Ailesi Alevilikte ilgili, itikatla ilgili, inançlarımızla ilgili bilgiler de çocuğa aşılar ve kursa gönderirse ve bu doğru verilirse zaten gerisi gelir.

    “BİRÇOK ALEVİ KÖYÜ KENDİ ERKANINA DÖNDÜ”

    Çorum Türkiye de bir istisnadır Çorum’da insanlar yozlaştırılmaya, asimile edilmeye, korkutulmaya ve sindirilmeye çalışıldı ama HBVAKV Hacı Bektaş Çorum Şubesi kurulduktan sonra erkânlar üzerine daha fazla yoğunlaşıldığından dolayı birçok Alevi köyü kendi erkânına döndü.”

    “CENAZE ERKANLARIMIZ ALEVİ RİTÜELLERİNE UYGUN ŞEKİLDE YÜRÜTÜLÜYOR”

    Çorumda bulunan Alevi nüfusunun %75- %80’i şu anda Alevi erkânını yapıyor. Geri kalan kesimler benim köyüm de dâhil olmak üzere belli bir beyin yıkanmışlığı var. Bizim asıl olan deyişlerle dedelerimizin kaldırdığı cenazeleri burada ötelediler ve şu anda da aynı şekilde devam ediyor. Sadece benim köyüm değil, birkaç tane köy daha var. Alevi erkânına gönül veren köylerimiz anımsamayacak kadar da çok.

    Burada biz Türkçe erkan yürütüyoruz. Ben de deyişlerle cenaze kaldırdım. En son Turgut Öker başkanın annesi ve babası Hakk’a yürümüştü onların cenaze erkânlarını deyişlerle uğurlamıştık.

    “ARAPÇA VE FARÇA KULLANILAN SÖZCÜKLERİ İNSANLARIMIZ KUTSAL ZANNEDİYOR”           

    Dedelerin cemlerde 12 hizmeti yürütürken anadilleri kullanmak yerine Farsça ve Arapça sözcükler kullandığına da dikkat çeken Güçlü şunları ifade etti:

    “Arapça kelimeleri, cümleleri insanlarımız kutsal sanıyor. Kendi anladığı dili istemiyor, Arapça okunduğu zaman kabul ediyorlar. Bazı cenazelerde mevlit oluyor. Mevlitlerde Yasin Arapça okunuyor. Arapça okunduğu zaman insanlara daha bir etkileyici geliyor. Türkçesine baksalar Hakk’a yürüyen canla hiçbir alakası olmadığını görecekler. Farklı anlamda kullanılan cümleler olmasına rağmen anlamadığı şeyleri anlıyormuş gibi yapıyorlar.

     SÖYLEDİĞİMİZ DEYİŞLERLERİMİZDE, DUAZ İMAMLARIMIZDA ARAPÇA VE FARSÇA KELİMELER MEVCUT”

    “İnsanlarımız, çevremiz ve bizim Alevi canlarımız da cenaze erkanı olduğu zaman Arapça olmasını istiyorlar” diyen Güçlü, Mahsuni Şerif’in söylediği bir esere dikkat çekerek “Ey Arapça okuyanlar Allah Türkçe bilmiyor mu” diyerek sitem etti.

    Zakir İsmail Güçlü, “Tabii ki deyişlerimizde de çokça Arapça kelimeler var, Farsça kelimeler var. Tamamıyla Türkçe olan Şah Hatayi’nin,  Pir Sultan Abdal’ın bu tür aşıklarımızın da söylediği deyişler var ama genel olarak söylenen deyişlere baktığımızda Arapça ve Farsça kelimeler çok girmiş durumda” diye konuştu.

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

  • Zakir Aksünger: Hakk’a uğurlamada Yol’u tarif etmeyen sözler kullanmayın, incitmeyin!

    Zakir Aksünger: Hakk’a uğurlamada Yol’u tarif etmeyen sözler kullanmayın, incitmeyin!

    PİRHA- Hakk’a uğurlama erkanlarında Alevi inancında yeri olmayan uygulamaların hız kazandığını dile getiren Ozan ve Zakir Fahrettin Aksünger, ” Hakk’a yürüme erkanı hiç kimsenin tekelinde değildir, olmamalı da. Yol hak edenindir. Ne yazık ki Alevilik kimi kurumların eli ile minaresiz camiye dönmüşlerdir” diye belirtti.

    Ozan ve Zakir Fahrettin Aksünger, Hakk’a uğurlama erkanlarında Alevi inancında yeri olmayan uygulamaların devam etmesine tepki gösterdi.

    Alevi inancına göre Hakk’a uğurlama erkanlarına dair son dönemlerde dıştan müdahale ve saldırıların Şia yoğunluklu çevreler eli ile geliştiğine işaret eden Aksünger, asimilasyonun yurtiçi ve yurt dışında ciddi boyutlara ulaştığına dikkat çekti.

    Aksünger, bu konuda Hakk’a yürüyen canın ailesi, hizmeti yürüten ile birlikte kurumların tutumu ve duruşunun belirleyici olacağına vurguda bulundu.

    “HİZMET YÜRÜTEN İLE KURUMLARIN DURUŞU ÖNEMLİDİR”

    Alevilerin bu müdahaleler karşısında kendisini nasıl konumlandıracağının önemli olduğunu söyleyen Aksünger, “Son zamanlarda yol erkanımıza uygun yaptığımız Hakk’a yürüme erkanına gösterilen tepkileri anlamak gerekli. Başta Şii-İslam dünyasının beklentileri ve bunlara çanak tutan yolun içerisindeki işbirlikçiler de düşünülürse amacın ne olduğu ortada ve belli. Burada önemli olan Alevilerinin kendini nerede konumlandırdığıdır. Kime uygun yaşadığıdır. Başta Hakk’a yürüyen canın ailesi, bu hizmeti yürüten canın erkanı nasıl yürüttüğü ve de kurumların bu konuda tutumu ve duruşudur” diye konuştu.

    “YOLU TARİF ETMEYEN SÖZLER KULLANMAYIN, İNCİTMEYİN”

    “Hakk’a yürüme erkanı hiç kimsenin tekelinde değildir, olmamalı da” diyen Aksünger, Hakk’a uğurlama erkanlarında hizmet yürütenlerin takke, fes veya cüppe giymelerini anlamsız ve yoldan uzak pratikler olarak nitelendirdi.

    Aksünger, şöyle konuştu:

    “Yol hak edenindir. Dolayısıyla bu hizmeti yürüten can bu değerler içinde giyinmeli bu toplumu çağdaş bir insan olarak temsil etmeli. Yine yol erkanının dışında yolu inciten, yolu tarif etmeyen sözleri kullanmamalıdır. Başka inançların ritüellerini yapar yaşatırsa o zaman giydiği o kıyafetlerin de ne olduğunun anlamı kalmaz. Anadolu Aleviliğinde öldü, cenaze namazı ifadeleri ne yazık ki şehirleşme ile birlikte daha belirgin bir düzeye gelmiştir. Eğer Hak kelimesini inanıyorsan Hak çar anasırın sırrından varlığından var olandır. Bu nedenle can geldiği gerçeğe yani çar anasıra döner ve kainat var oldukça o varın içinde devriyesine devam eder.”

    “CEMEVLERİ KİMİ KURUMLARIN ELİ İLE MİNARESİZ CAMİYE DÖNÜŞTÜ”

    Hakk’a uğurlama erkanlarına müdahalenin bir mahalle baskısı aracına dönüştüğüne dikkat çeken Aksünger, erkanlarında okunan devriyelerin ozanlara ait Hak kelamı olduğuna değinerek, şöyle devam etti:

    ”Hakka uğurlama erkanında okunması gereken okunan birinci derecede devriyelerdir. Daha donra ağıtlar nefeslerdir. Devriyeler ulu ozanların Hak kelamıdır, bağlamada kutsal kitabıdır, kutsal dilidir. Ne yazık ki özelde Anadolu Aleviliği kimi kurumlar eli ile minaresiz camiye dönmüşlerdir. Bu asimilasyon yurt dışında ve yurt içinde de ciddi sorunlu boyuta ulaşmıştır. Hakk’a uğurlama erkanında uğradığımız en can alıcı sorun, cehalet sarmalından kurtulamayan ve bunun üzerinden rant elde etmek isteyen sözde Alevilerin dedikodusu ve mahalle baskısıdır. Ne yazık ki her şeye rağmen bu yaşama inanan, pek çok gönül dostumuz kendilerine de böyle bir erkanın yapılmasını istemektedir. Eğer asimilasyona karşı olduğumuzu söylüyorsak bunun için mücadele ediyorsak önce kendimizden başlayarak kendimiz ile yüzleşeceğiz, kendimizi sorgulayacağız.”

    PİRHA/ANTALYA

     

     

  • ‘Talip kadınlar da Ana’yı aramaz oldu’-11-VİDEO

    ‘Talip kadınlar da Ana’yı aramaz oldu’-11-VİDEO

    PİRHA – Alevi kadınlarına tarihsel olarak “Yolda kadına biçilen rol nedir?” ve “Bu rol bugün yerine getirilemiyorsa nedenleri nelerdir? Nasıl aşılabilir?” şeklinde sorular sorduk. Dizi yazımızın bu bölümünde sorularımızı Zakir Şevda Çelebi Çiçek yanıtladı. Çelebi Çiçek, Aleviliğin erkleştiğini belirterek, “Talip kadın da Ana’yı aramaz oldu. İçler acısı bir durum” dedi. 

    Haberin videosu

    Cemlerde, sohbetlerde “Yol kadındır, kadın mürşidi kamilullahtır” sözünü çokça duyarız. Yine “Alevilerde kadın erkek eşittir” sözü neredeyse her ortamda övünülerek dile getirilir. “Bizde kadın erkek yoktur herkes candır” sözlerini de çokça duyarız. Çoğunlukla da bu sözleri erkeklerin ağzından duyarız.

    Pratik gerçekten öyle midir? Öyleyse Alevi kadınlar neden Alevi örgütlenmeleri içinde belirgin bir noktada değiller? Neden söz ve yetki kademelerinde yer alamıyorlar? Neden renkleri, karakterleri sahaya yansımıyor? Gerçeğe biraz daha yakından bakmak için bu kez mikrofonu Alevi kadınlara bıraktık.

    Yazı dizimizin bu bölümünde sorularımızı Zakir Şevda Çelebi Çiçek yanıtladı.

    “ESKİDEN YAŞADIKLARIMIZIN HİÇBİRİNİ GÖREMİYORUZ”

    PİRHA: Tarihsel ve toplumsal olarak Alevilikte kadının yeri nedir? Nasıl bir seyir izledi?

    ŞEVDA ÇELEBİ ÇİÇEK: Tarihe dönersek kendi çocukluğuma dönmem gerekiyor. Orada yaşadıklarımız, gördüklerimiz tarihsel olarak Alevi kadının yerini bize gösterecektir.
    Bingöllüyüm. Bizim köylerimizde dedelerimiz, pirlerimiz ve onların eşleri vardı. Ailelerimizin onlara bakış açısı veya köy halkının bakış açısı, kadınlara analara bakış açısı çok farklıydı. Pirimizin eşi olduğu için aynı makamda tutulurlardı asla ayırt etmezlerdi. Bizler öyle  gördük, öyle tanık olduk ve öyle geldik bugünlere. Öyle olmasını da diliyoruz.

    Şu an geldiğimiz noktada maalesef öyle bir pozisyon kalmadı. Eskiden yaşadıklarımızın ve gördüklerimizin hiçbirini göremiyoruz biz. Gerek cemevlerinde olsun gerek toplumsal alanda olsun öyle bir şey yok. Asimile edildik, asimile ediliyoruz, asimile edileceğiz. Bunun için kadınların daha çok mücadele etmesi gerekiyor. Cemevlerimizde, cemlerimizde genelde kadınlar, analar geri planda kalıyor.

    “ZAKİR OLARAK KATILDIĞIM CEMLERDE PİRLERİN EŞLERİ YOK”

    Ben zakir olarak katıldığım cemlerde, pirlerin eşleri genelde cemlerde olmuyor. Analar erkanlarda olmuyor. Normal ocakzade analar da makama oturtulmuyor, ya da oturmuyor kendileri. Bu anlamda büyük bir sıkıntı var. Bunda da başta erkeğin kadını geri plana atmasından, daha sonra da kadının kendisini baskı sonucu oluşan fiillerden dolayı kendini geri plana atmasından kaynaklandığını düşünüyorum.Bugün Alevi kurumlarında yönetimlerde kadın temsilinin yok denecek düzeyde olmasının nedeni de bu baskının sonucudur. Hacıbektaş’ta Alevi kurumlarının bir masa etrafında biraraya gelerek verdikleri fotoğraf, Alevi kurumlarının kadına yaklaşımının en çarpıcı örneğidir.
    Tabi ki Alevililik erkleşiyor. En basit açıdan bakarsak kadın erkek ayrımı var. Cemal cemale oturmamız gereken yerde biz ayrı oturuyoruz. Burada bir erkleşme var. En somut göstergesi budur. Buda içler acısı bir şey. Biz kendi geçmişimizde bunları yaşamazken şuanda 2019 yılında bunları yaşıyoruz, asimile oluyoruz aslında. Bunun bilincinde olmadan biz bunu yaşıyoruz.

    “TALİP DE ANAYI ARAMAZ OLDU”

    -Ne oldu da Alevi kadınlar sahneden çekildi?

    ŞEVDA ÇELEBİ ÇİÇEK: Benim gördüğüm kadarıyla cemevlerinin oluşmasıyla birlikte daha önce pirler evleri gezerlerdi, analar da gelirlerdi. Ama şu anda cemevlerinin oluşmasıyla daha çok siyasileşti, rant oluştu. Bu rantlardan dolayı erkek daha çok ön plana çıktı. Kadınlar geri planda kaldı, analar aranmaz oldu. Talip de anayı aramaz oldu. Çünkü talip belki onu istedi. Talip kadınlarımız da bunu sorgulamadı. Aslında talip kadınların bunu sorgulaması gerekir. Kadının da kendini geri plana atmasından kaynaklı bir şey. Asimilasyon sistematik olarak böyle gelişiyor. Bu da böyle bir çark halinde döndü gidiyor.

    “KORKU İMPARATORLUĞU YARATILDI”

    Çok az sayıda kadın bu uğurda mücadele ediyor. Ben Alevi bir kadın zakir olarak, cemlerde oturan, deyiş söyleyen, sadece cemlerde de değil, kendi evimde çocuğuma saz çalıp bir deyiş söyleyen bir kadın olarak hakka yürüme erkanını yürütmek isterim. Cemevlerinde ya da normal bir cem erkanı yürütmek isterim. Bir kadın olarak o yetiye sahip biriyim. Bunu düşünürken aynı zamanda bir kadından ziyade toplumda erkeklerden gelecek tepkilerden dolayı o konuda geri adım atmak zorunda kalıyorum. Aslında korku imparatorluğu, bir tek Tayip Erdoğan’ın oluşturduğu bir şey değil, bizim kendi içimizde de bu var. Bu nedenle mücadele şart. Ben kendi adıma mücadele edeceğim. Dediklerimi yapmak istiyorum.

    “AYRIMCILIK VAR”

    -Aleviler her konuşmasında “Bizde kadın erkek eşittir” der. Geçekten eşit midir?

    ŞEVDA ÇELEBİ ÇİÇEK: Eşit olmuş olsaydık demin söylediklerimi çürütmüş olurdu. Kesinlikle eşit değil. Evet Ana Fatma şefaati diyoruz, Zeynep ana diyoruz…. bir tek onlarda değil, bu uğurda nice kadınlarımız bize öncülük yapmış delildir.
    Her ortamda Ana Fatma şefaati denilir ama maalesef erkana veya toplumsal bir paylaşıma geldiğimiz zaman veyahut gerek siyasi anlamda gerek inanç boyutu olabilir asla kadının yeri yoktur. Kadın kendini ifade edemiyor, ifade edemediği gibi, hiçbir yerde kendini rahat hissetmiyor. Söylediklerimizle yaptıklarımız birbiriyle uyuşmuyor. Kesinlikle  eşitlik yoktur, eşitlik sadece söylemde var.

    Eşitlik ilkesi gereği, kadın erkek aynı cemde, aynı yolda, ya da aynı hakka yürüme erkanında bir arada olması gerekirken, maalesef orada da ayrımcılık var. Kadın erkek ayrı oturtuluyor artık. Düşünün ki ben bir cemde sorgulama yapmak istedim, kadın erkek neden ayrı oturtuluyor? Bizde can kavramı vardır. Kırklar Meclisi’nde 17 kadın yer almış neredeyse, eşittik.
    Pir bana; sen bunu diyorsun da bana ’12 İmamların ismini sayar mısın’ diyerek tepki gösterdi. Onun dışında kadınların neden ayrı oturuyor’ diye sorduğumda da kadınlar kendi giyimlerine dikkat etmiyor, senin de bir zakir olarak başını kapatman gerekir’ dediler bana. Ben de bunun asla olmayacağını söyledim. Böyle bir şey bizim inancımızda yok, dedim. Eğer böyle bir şey talep ediyorsanız önce siz sarık bağlayın, şalvar giyin gelin, biz kadın olarak şalvarımızı, tülbentimizi bağlayarak cemlere geliriz, dedim.
    Alevililik erkleşiyor. En basit yönden kadın erkek ayrımı var. Cemal cemale oturmamız gereken yerde biz ayrı oturuyoruz. Burada bir erkleşme var. En somut göstergesi budur. Bu içler acısı bir şey. Biz kendi geçmişimizde bunları yaşamazken, şu anda 2019 yılında bunları yaşıyoruz, şeriatlaşıyoruz aslında.

    “KADIN CEME GİRİYORSA YÖNETİMDE DE OLMALI”

    -Peki Alevi kurum ve örgütlerinde kadının yer alması neden önemli?

    ŞEVDA ÇELEBİ ÇİÇEK: Kurumlarda yer alıyorlar, çok az sayıda yer alan var. Gerekli mücadeleler sonucunda yer alanlar var. Ya da gerçekten inandığı için olmuş olanlar var. Kadınlar kurumlarda olmalı çünkü zaten kadın üretiyor. Cemevlerinde arka planda kadınlar var. Ama kadınlar ön saflarda değil de genellikle arkada duruyor. Kadın üretiyor, kadın paylaşımcıdır, kadın birleştirici ve barışçıldır. Çünkü kadın doğurgandır. Kadının olması gerekir çünkü yetiştiriyor. Erkekten ziyade kadın daha çok inancına bağlıdır, çünkü bizim cemlere katılanların %90’nı kadındır. Bu sebeple kadın ceme giriyorsa yönetimde de olmalı, üretimde de olmalı.

    “ALEVİLİĞİN ÖZÜNÜ BENİMSEMEK GEREKİYOR”

    -Alevi kadınların özgün bir örgütlenme modelini yaratarak mücadele etmesi gerektiğine ihtiyaç olduğuna inanıyor musunuz? Nasıl bir model öneriniz var?

    ŞEVDA ÇELEBİ ÇİÇEK: Altan yukarı doğru yani alttan cemevlerine doğru bir şeyler gelişiyor. Kadınlar bilinçli bir şekilde Aleviliğin özünü benimseyip Aleviliğe geniş çerçevede bakıp öyle alması gerekiyor. Bu şekilde alttan örgütlenip öyle gelmesi gerekiyor. Gerçekten Alevi inancını benimseyip, Aleviliğin ne olduğunu, kadının Alevilikteki yerinin ne olduğunu bilip öyle örgütlenip gelmemiz lazım. O şekilde bir model çizilebilir. Bu, cemevlerinde, inançsal yer yerde, panellerde, 12 Hizmetlerde olması gerekir. Ama bunu yaparken de Aleviliğin özünü benimsemek gerekir. O öze inersek zaten kendiliğinden gelişiyor. Önemli olan o noktaya inebilmek.

    “EŞ BAŞKANLIKLAR OLMALI”

    Alevi kadın meclisleri tartışmaları var, kurum ve örgütlerde eş başkanlık tartışmaları var bu konularda neler söyleyeceksiniz?

    ŞEVDA ÇELEBİ ÇİÇEK: Alevi örgütlerinde eş başkanlıklar olmalı. Çünkü Alevilikte can vardır, dediğimiz gibi her şeyde eşitiz tabiki. Kadın meclisleri de olamalı, eş başkanlıklar da olmalı.

    Bir yerden başlamak gerekiyor. Bunun genel merkezlerden geliştirilmesi gerekiyor. Bence bunu da kadının üst kurula gelip duyurması lazım çünkü erkek bunu yapmaz. Cemevlerinde kadın kadına el ele verip gerçekten Aleviliğin özünü biz kadınlar yeniden yaşatabiliriz.   (HABER MERKEZİ) 

    İlgili Haberler:
    1-Menşure Doğan Ana: Kadın İtikadı Sürdürendir-VİDEO
    2-‘Pratikte Erkekle Eşit Değiliz’-VİDEO
    3-‘Kadın, Hem Yol’un Sonu Hem De Başıdır’-VİDEO
    4-‘Erkekleri Yol’a Verdikleri İkrarı Tutmaya Davet Ediyorum’-VİDEO
    5-‘Sıra Posta Oturmaya Gelince Kadının Yeri Yok; Kurumlar Erkek Egemen-VİDEO
    6-‘Biz Alevi Kadınlar Eşitsizliği Kabul Etmiyoruz’-VİDEO
    7-‘Alevi Kadının Kurtuluşu Aleviliğin Kurtuluşudur; Çünkü Yol Anadır’
    8-‘Kurumlarda Canla Başla Çalışan Kadınlarımız Yönetimlerde Yok’-VİDEO
    9-‘Kadının Bir Eli Beşik, Diğer Eli Dünyayı Sallar’-VİDEO
    10-‘Alevi Kurumlarında Kadın Yoksa, Aleviliği Konuşmanın Da Ciddiyeti Yok’
    11-‘Talip Kadınlar Da Ana’yı Aramaz Oldu’-11-VİDEO
    12-‘Kadınlar Aktif Olup “Ben De Varım” Desinler’
    13-‘Meydanda Gönül Birlemeye Gelenler Hep Kadınlar’-13 VİDEO
    14-‘Karar Alıcıların Erkeklerden Oluşması Alevilik Için Büyük Tehlike’-VİDEO
    15-‘Dedelerimiz Bencil Davranıyor; Anaları Ceme Çağırmalılar’-VİDEO
    16-‘Alevi Kurumlarındaki Yapı Kadınları Çok Dışlıyor’-VİDEO
    17-‘Alevi Kadınların Sahnesi Erkeklerce Işgal Edildi’-VİDEO

     

  • Kısaslı Murtaza Asa: Urfa’da inancımı hiç saklamadım, gurur duyuyorum-VİDEO

    Kısaslı Murtaza Asa: Urfa’da inancımı hiç saklamadım, gurur duyuyorum-VİDEO

    PİRHA – Urfa Kısas’ta yaşamını sürdüren Türkmen Alevi yurttaş Murtaza Asa, inancıyla gurur duyduğunu belirterek “Odak noktamız insandır. “Cemevinin esas kolonları dedeler ve zakirlerdir” diyen Asa, son dönemde bölgelerindeki Alevi gençlerinin inanca ilgilerinin yoğun olduğuna işaret etti. 

    Murtaza Asa, Urfa’nın Kısas köyünde çiftçilikle geçimini sağlayan Türkmen Alevi bir yurttaş. “Aleviliğimiz ile gurur duyuyoruz” diyen Asa, çevre halkı tarafından kimliklerine güven duyulduğunu, saygı gördüklerini anlattı. Asa, gelinen süreçte Alevi inancının maddiyat ile sekteye uğratıldığını da söyleyerek, “İnancımız son zamanlarda maddiyat ile baltalanıyor. Maddi problemler ciddi anlamda önem arz ediyor. Kendi cemevimizi kendimiz yaptık. Dile getirmem hoş olmayacaktır ama örnek teşkil etmesi adına söylüyorum. Yıllar evvel milyarlar ödedim. Kız kardeşim kolundaki bilezikleri bağışladı. Eniştem, yüz torba çimento alayım, dedi. Senelerdir bize hiçbir yardım gelmiyor” diye konuştu.

    “ALEVİLİK ANLATILMAZ, BİR YAŞAM BİÇİMİDİR”

    Murtaza Asa, geçmiş yıllarda cemlerin evlerde yapıldığını belirterek “O şartlarda büyüklerimiz dürüstlük ve bağlılıktan beslenerek bu ritüeli sürdürmüşler” dedi. Asa, Aleviliğin bir tür yaşam biçimi olduğunu da söyleyerek sözlerini şu cümlelerle sürdürdü:

    “Bildiğim kadarıyla köyün ilk cem babası ve muhtarı bizim dedelerimiz olmuş. Şehirden gelmişler. Türkmenlermiş  ve oradayken çulhacılık yaparlarmış. Kendi evlerinde ufak tefek imkanlar ile toplanıp, aralarında iki buçuk lira topladıklarında, bir lirası ile çay, bir buçuk lirası ile şeker alıp o günlük ikramı çıkartırlarmış. Alevilik anlatılmaz, o bir yaşam biçimidir. Yaşamaya niyet ederseniz karşılaştığınız şeydir. Odak noktamız insandır. Yatırımını insanlığa yapan herkes karşılığını alır. Tabi şimdi eskisi gibi değil.”

    “CEMEVİNİN ESAS KOLONLARI DEDELER VE ZÂKİRLERDİR”

    Murtaza Asa, gençlerin ve çocukların son zamanlarda cemevlerine akın etmeye başladığına da dikkat çekti. Gençlerin Aleviliğe ilgi göstermelerinin sebebini anlatan Asa şöyle devam etti:

    “Bir cemevinin esas kolonları dedeler ve Zâkirlerdir. O kolonlar güçlü olmadığı zaman cemevi çöker. Onlar dürüst olup yola bağlı kaldıkları zaman insanları çekerler. Son zamanlarda Veliyeddin efendimin, Ulusoy’un, köydeki babalarımızın genç olmaları gençlerimizi de çekiyor. İnanç, insanları bütün kötülüklerden alıkoyar. Bunu yalnızca Alevilik için söylemiyorum. Her toplumun inancı, eğer yaşarlar ise, o inanç kişiyi doğru yola iter. Aksi durumlarda bizim gençlerimiz boşlukta kalıyor. Yolun emrettiklerini hayatlarına uygulamaları lazım. Daima söylerim; Alevilik medeniyettir. Ehlibeyt Kerbela’da Yezit’e biat etmediği, yanlışlarına boyun eğmediği için can verdi. İsteseler bir padişahlık alıp otururlardı.”

    “ALEVİLİĞİN KİTABI OLMAZ YAŞAMAK LAZIM”

    Aleviliğe yönelik asimilasyon politikaları da Murtaza Asa’nın değerlendirmeleri arasında yer aldı. “Çocukların inançtan uzak kalması en başta anne babaların bilinçsiz olmasından kaynaklanıyor” diyen Asa, kadınların özellikle cemlere katılması gerektiğini belirterek şunları söyledi:

    “Çünkü toplumu yetiştiren yön veren bireyler kadınlardır. Bir babanın sözü evladına bazen sert gelebilir ancak anneninki tesir edecek bir yol bulur. Yanlış yollara gidiliyor evet. Aleviliğin kitabı olmaz yaşamak lazım. Bu sebepten cemevlerine gelmek lazım. Serçeşme Hacı Bektaş Veli’ye gitmeleri, pirimizden, şeyhimizden gerçek unsurları alıp takip etmeleri lazım. 1700 yıldır ezildik, itildik, kakıldık, sürüldük; yine Ehlibeytin çırağını diri tuttuk.”

    “DİN DERSLERİNE KATILMAYIP DIŞARIDA BEKLERDİM”

    Zorunlu din dersleri ve okullardaki mescit dayatması da Asa’nın eleştirileri arasında yer aldı. Eğitimin geçmiş yıllarda daha esnek tutulduğunu anlatan Asa, “1978’de Şanlıurfa’daki merkez okuluna kaydoldum. Benim velim aydındı. Okul yönetimine ‘Din dersine çocuğum katılmayacak’ dedi. Dolayısıyla ben din derslerinde dışarıda bekliyordum. O zamanda bile böyle bir seçenek varken günümüzde zorunlu bir hal alması yorumsuz. Ya benim inancım doğruysa? Sana Allah’tan bir mektup mu geldi? Bırak ben kendi inancımı, örfümü yaşayayım” dedi.

    “ÜLKENİN TEMEL TAŞI ALEVİLERDİR”

    Murtaza Asa, AİHM’in din derslerinin zorunlu olması sebebi ile Alevilerin lehinde verdiği karara işaret ederek, “İktidar bunu uygulamazsa başlarına türlü imtihanlar gelir. Yine kimi grup ve aktörler sömürü ve suistimal ile zarar verirler” diyerek sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Bu ülkenin temel taşı Alevilerdir. İstiklal Harbi’nde mücadele veren Alevilerdir. Köyümüz o yıllarda 30- 40 haneyken yaklaşık 25 evden Çanakkale’ye savaşa gidilmiş. Bu ülkenin temelini atan da Aleviler, Türkmenlerdir. Bu bir mozaiktir. Her kul bir salahtır. Herkes aynı olacak diye bir kaide mi var? Ben yeşil giyerim, o siyah giyer, diğeri beyaz. Yanlış bir uygulama. Madem adil bir düzendesin bırak kim ne istiyorsa kendi iradesi ile öğrensin. Aleviliği yanlış görüyorlarsa buyursunlar cemevlerimize gelsinler. Bir müşahede etsinler; Hakka biz mi daha yakınız onlar mı? Biz Hakkın insandan tecelli ettiğine inanıyoruz. İnsana saygısı olmayanın Hakka nasıl saygısı olsun. Hak, Adem’de tecelli etti. Hallacı Mansur dedi ki: “Enel Hak, ben Hakkım.” Allah ile birim, manası ile söyledi. Sen bu anlamı hayatına uygulamıyorsan ibadetin de anlamsızdır.”

    “FİKRİNİ SAKLARSAN BİTERSİN”

    Asa, Urfa’da hiçbir şekilde inançlarını saklama gereği duymadıklarını da belirterek “Kim gelirse gelsin açık oldum. Bundan gurur duyuyorum. Alnıma silah dayayan yok ki. İstersem tespihimi alır gider mescitte namazımı da kılarım. Eğer fikrini saklarsan bitersin. Silik bir kişiliğin olur. Ancak şöyle bir nokta var; karakterinde problem olan bir insansan evet, Alevi olduğunu sakla. Onu taşıyabileceksen açık tut” dedi.

    Asa, Urfa’da farklı inanç kültürlerine karşı önemli derecede hoşgörü oluştuğuna da vurgu yaparak sözlerini şu cümlelerle noktaladı:

    “Örneğin Veliyeddin Ulusoy, bölgede en beğenilmeyen kişiye gidip derdini dinler, hatrını sorar, acısını ve sıkıntısını kendi derdi gibi görür. Efendilik böyledir. Belki her çağda böyle olsaydı bugün Alevilik başka yerlere gelmişti. Buradaki Sünniler Veliyettin Ulusoy’a çok saygı duyuyorlar. Mesela benim anne tarafım Sünni’dir. Ancak biz Aleviliği benimsedik. Buna da herkes saygı duyar. Belki köye gelen yabancılar laf edebilir ancak Urfalılar böyle bir şey yapmazlar. Bu tarz şeyleri aştık.”

    PİRHA/URFA  

     

  • Alevi inancının canlı taşıyıcıları Tembur ve Zakir

    Alevi inancının canlı taşıyıcıları Tembur ve Zakir

    PİRHA – Şıx Çoban ocağına mensup Pir Zeynel Kete Alevi inancında Tembur ve Zakir kavramlarının manasını değerlendirdi. Pir Kete “Zakir ve Tembur Reya Heq Alevi inancının iki kutsalıdır” derken, “Kutsallıkları toplumsallığı devamlı inşa etmelerinden kaynaklıdır. Alevi inancının toplumsal hafızası, inancı, mana derinliği bu kelimelerde gizlidir. Bu kavramlar ve benzerleri Alevi inancının hafızasını oluşturur” tespitinde bulunuyor.

    Gazeteci Semra Turan’a konuşan Şıx Çoban ocağına mensup Pir Zeynel Kete Alevi inancında Tembur ve Zakir kavramlarının manasını değerlendirdi. Pir Kete “Zakir ve Tembur Reya Heq Alevi inancının iki kutsalıdır” değerlendirmesinde bulundu. Kutsallıklarının toplumsallığı devamlı inşa etmelerinden kaynaklı olduğunu belirten Kete, Alevi inancının toplumsal hafızasının, inancının, mana derinliğinin bu kelimelerde gizli olduğunu, Bu ve benzer kavramların Alevi inancının hafızasını oluşturduğunun altını çiziyor. 

    Kete’nin konuya ilişkin bazı tespitleri satır başlarıyla şöyle:

    Temburda bütün renkler, farklılıklar birbirine ikrar vererek bir arada yaşaya biliyor. İnsanlığın özlemini çektiği Rıza Toplumunun modeli Temburun bedeninde, zakirin dilinde mevcuttur.

    Hak ve Hakikat dili daha çok kadın dilidir. Bundan dolayı zakirlik kadının işidir diye düşünüyorum. Daha sonraları erkek merkezli olmuştur.

    Reya Heq Alevi kimliği Temburda somutlaşmıştır. Temburdaki eşik, tekne, göğüs, perdeler, teller, akort bunların hepsi inancın farklı özelliklerini temsil etmektedir. Tembur bir semboller yığınıdır. Her parçanın sembolik değeri bütününü oluşturur.

    Alevi inancında Eşik, baş koyduğumuz  yerdir, secdegahımızdır. Bir alandan başka bir alana geçişi sembolize eder.

    Temburdaki eşik ezel ve ebedi anda birleştirir. Geçmiş ve geleceğin sınırıdır, bir köprüdür. Keşfetme, buluşma, yeni doğuşlara açılan sınırdır.

    İki eşik arasındaki uzunluk hakikat yolunda yaşamı ifade eder. Bu alanda perdelerin ve seslerin çokluğu Hakikate ulaşmanın aşamalarını, zorluklarını ifade edeceği gibi, farklılığı, çok kültürlülüğü, yol bir sürek bin bir düsturunu ifade eder.

    Tembur ve Zakir gerçeğine dair Pir Zeynel Kete ile yapılan röportajı olduğu gibi veriyoruz.

    “TEMBURUN SESİ VE ZAKİRİN AVAZININ YANKILANDIĞI MEYDANLARDA BÜYÜDÜM”

    Pirim öncelikle kendinizi okuyucularımıza tanıtır mısınız? Pir Zeynel Kete kimdir?

    Dersim doğumluyum. Reya Heq Alevi inancının yoğun olarak yaşandığı bir hanede doğmuşum. Dersim’in Reya Heq Alevi ocaklarından Şıx Çoban ocağı evlatlarındanım. Axu içen ocağının talipleriyiz. İnancımızın yol uluları, pirler, Mürşitler, rayberler sürekli hanemize uğrar, cem u cıvat yürütürlerdi. Tembur sesleri, zakirlerin deyişleri, avazları, pirlerin sabahlara kadar süren felsefe, din, mitoloji, edebiyat, ve tarihin dillendirildiği muhabbetleri, sevginin saygının, hak kelamının dillendirildiği, Hakkın haklandığı, ikrar ve rızalığın esas alındığı meydanlarda büyüdüm.

    Yüzüncü yıl üniversitesi Eğitim fakültesi mezunuyum. 1995 yılında öğretmenliğe başladım. Eğitim-Sen’in örgütlü mücadelesinde çeşitli görevler aldım. Eğitim- Sen Adana şube sekreteri iken 675 nolu KHK ile ihraç edildim. 24 Haziran 2018 Genel seçimlerinde HDP’den Adana milletvekili adayı oldum. Yasal olmayan bir şekilde adaylığım YSK tarafından iptal edildi. Şu anda DAD (Demokratik Alevi Derneği) Adana şubesinin Eş Başkanlık sorumluluğunu taşımaktayım.

    “TEMBUR ADETA ÇARMIHA GERİLDİ”

    Reya Heq Alevi inancında müzik deyince bağlama ve Zakir akla gelir. Reya Heq Alevi inancında bağlama ve Zakir neyi ifade eder?

    Öncelikle kavramları yerli yerinde kullanmak önemlidir. Kavramlar bir kültürün kök hücresidir. Kelime, kavram, kuramlar bir hakikati ortaya çıkarabilecekleri gibi bir kültürü asimile de edebilirler. Özellikle devlete bulaşmamış, Ahlaki politik topluluklar (aşirler, klanlar, kabileler, mezhepler, iktidarlaşmamış inançlar ve tarikatlar) üzerinde kültürel soykırım daha fazla uygulanmaktadır. Reya Heq Alevi inancın da bir çok kavram Etimolojik kırıma, anlam yitimine uğramıştır.

    İnancımızın kök hücresi olan, kimliğimizi taşıyan kavramlarımız, maddi manevi varlığımız uzun bir sürece yayılarak kitlesel çarmıha gerilmiştir. Bu kavramlardan birisi de “Tembur- Dembur”dur. Reya Heq Alevi inancında olanlar yakın zamana kadar “Bağlama” kelimesini pek kullanmazlardı. Bağlama daha çok yeni kuşak tarafından kullanılır duruma geldi. “Tembur” adeta     can verdi, unutuldu, çarmıha gerildi.

    Tembur ve Zakir bir canın dünyaya gelişinden başlayarak hak kapısı olan doğum kapısından başlayarak, hakka yürüme anına kadar işlev gören öneme sahiptir. Bütün evren müzik ile ilişkilidir ve müzik ile hakka yakın olunur, dar-didar olunur, ikrarlık verilir, cem u civat olunur. Kısacası bütün Reya Heq Alevi süreklerinin toplumsallığı müzik ile ilişkilidir, müzik ise Tembur ve Zakir ikilisi ile ete kemiğe bürünmüş olur.

    “ZAKİR MEYDANDA DOĞUMU YAPTIRANDIR”

    Kelimelerin anlam kaybından, Etimolojik kırımdan bahsettiniz. Tembur ve Zakir kavramları nasıl tanımlaya bileceğiz? Bu kavramların asli manası nedir?

    Zakir görev olarak meydanı çağıran, meydan çağrıcısıdır. Meydan her türlü erkanın yürütüldüğü yerdir. Aynı zamanda zalimin zulmüne karşı Hakikat ve özgürlük arayışında olanların serden geçtikleri yerin ismidir. Bu manada meydan; hakkın var edildiği yerdir.

    Kürtçenin Kurmanci lehçesinde “za, zayin” doğum manasına gelir, “a” ile başlayan kelimeler doğurmak, var etmek, meydana getirmek anlamlarına gelir. “Za” doğum, “kır, kir” kelimeleri ise eylemi gerçekleştiren fildir. Dolayısıyla Zakir; meydanda doğumu yaptırandır. Meydan “rahim” anlamına gelir. Zakir ise, meydanda doğumu mana ile doğuran anlamına gelir. Yolun, inancın bütün hakikatini meydanda yeniden canlandıran, görünür kılan, doğuran, var edendir.

    “ZAKİR ANCAK TEMBUR İLE DOĞUMU VAR EDER”

    “Tembur” olmadan hak meydanında doğum kapısı açılmaz. Zakir ancak Tembur ile doğumu var eder. Her varoluş bir zamanı, dem-i davranı içinde barındırır. Bu manada “Tembur” meydana doğumu gerçekleştiren “Dem-i, zamanı” biçendir.

    Tembur, aynı zamanda ortamı tatlandırandır. Meydanda varoluşun, Hakkın kelamının doğuşuna uygun mistik bir atmosferle, bütün duygulara hitap  ederek ortamı tatlandırır. Tembur olmadan zakir hak meydanında “klam, kelam, Gotın (deyiş) doğuramaz. Tembur, doğuma ortam hazırlayan, mistik atmosfer oluşturan, manevi tat oluşturan “tam, tat” verendir. Tembur zakirin doğum kepçesidir. Meydan aşk ile hakla hak olma ortamıdır. Aşka ortam hazırlayan, ”tam, tat” veren, doğumu kolay kılan, pirlere, canlara perilere feyz veren, yeniden doğuşu gerçekleştiren, ruhsal ve bedensel ikrarlaşmayı tamamlayan zakirin elindeki doğum aracıdır.

    Zakirin klamları, gotınları (Deyişleri) Tembur ile yeniden doğuşu (Gras Guhartin)’ı gerçekleştirir. Kısacası “za”, “zayin, Zakir, zikir,zik,” kelimeleri genelde; duygu ve düşüncelerin manevi ortamda yeniden görünür kılınması, doğması manalarına gelir. Bu doğuş eylemi de cıvat (cem) ortamında “Tembur” ile gerçekleşir. Cıvat hakkın görünür kılındığı, hak ile hak olunan ortamdır.

    “TEMBUR HAK KELAMINA SES VERENDİR”

    Zakirin Tembur ile olan ruhsal ve bedensel ilişkisi kutsal bir ilişkidir. Bu ilişki hakkı doğurur.

    Doğum anıdır, doğum anı kutsaldır. Bu ilişki cıvat (cem) ortamında en üst düzeyde görünür olur. Tembur hak kelamına ses verendir. Söylenen Hak kelamıdır.

    Yarsanîlere göre Temburun sesi insan ruhuyla özdeştir. Tembura “Hakkın sesi” anlamına gelen “Nida ül Heq” diyorlar. Ehli Hak inancına göre; Heq Ademi var ettiğinde ruh vermemişti. Ademe ruh verilmek istenmiş fakat ruh Adem’in vücuduna girmek istememiş. Cebrail Temburu eline alıp çalmaya başlamış. Eski bir makam olan” terzi makamını” çalmaya başlamış, bunu duyan ruh mest olup kendinden geçmiş ve Adem’in vücuduna girmiş.

    “OSMANLI ZAMANINDA TEMBUR SUÇ ALETİ OLARAK GÖRÜLMÜŞ”

    Temburu tanımlarken zamandan dem-i devrandan bahsettiniz. Tembur ile dönemin toplumsal hafızası arasında bir ilişkiden bahsedebilir miyiz?

    Zakirler Tembur eşliğinde her dönemin toplumsal hafızasını, Reya Heq Alevi halklarının yaşadıklarını; acılarını, direnişlerini, duygularını, telden tele dilden dile, kuşaktan kuşağa taşımışlardır. Bundan dolayı Tembur Dem’dir, zamandır, akışkandır, şahittir, görüp bilendir, aktarandır. Bu manada Zakir Kendi döneminin toplumsal hafızasını taşır. “An” da yaşananlar Tembur olmadan aktarılamaz. Tembur doğum eylemini gerçekleştiren, doğuran, Zakir ise doğumu yaptırandır. Yaşanan anın tarih olduğunun bilincine varılması, Nahak zihniyetler tarafından suç sayılmıştır. Bundan dolayıdır Tembur ve Zakir ikilisi kendi döneminin tanığı, sanığı ve mahkumu olmuşlar. Tembur’un yasaklanması ile ilgili fetvalar verilmiş, kanunlar çıkarılmıştır. Osmanlılar zamanında bir suç aracı olarak kabul edilir, hakkında yasaklama fetvaları çıkarılır.

    Bunun üzerine Hak aşığı Dert’li şu mısraları dile getirecektir.

    “Telli sazdır bunun adı.
    Ne ayet dinler ne kadı,
    Bunu çalan anlar kendi,
    Şeytan bunun neresinde”

    Bu bakımdan Tembur küfrü imana sayan tek müzik aletidir.

    “ZAKİRLER ERKAN YÜRÜTEN PİRLER KADAR BİLGİ SAHİBİDİRLER”

    Tembur ve Zakir ikilisini tanımlarken, akışkandır, duygu ve düşünceleri kuşaktan kuşağa aktarır dediniz. Alevi kültürü daha çok sözlü gelenekten beslenir. Zakirler Tembur ile sözlü geleneği bu güne kadar nasıl getirmişler. Bu konu ile ilgili düşünceleriniz nelerdir?

    Reya Heq Alevi inancı daha çok sözlü gelenekten beslenir. Tarihsel olaylar, yaşanmışlıklar, Zakir tarafından Tembur vasıtası ile dilden dile, gönülden gönüle, hak meydanında, erkanlarımızda dile getirilerek devriye edilmiş, bugüne kadar gelmiştir. Bu tarihsel hakikatten hareketle diyebiliriz ki zakirler aynı zamanda toplumsal hafızamızın taşıyıcılarıdır. Bu yönüyle zakirler Erkan yürüten pirler kadar bilgi sahibidirler. Çoğu zaman anlatım, coşku, canlandırma, hafıza bakımından pirlerden daha çok güçlü durumdadırlar. Bilginin aktarımı aynı zamanda bir eğitimdir. Tembur Reya Heq Alevi süreklerinde aynı zamanda bir eğitim aracıdır. Toplumsal Yaşamla ilgili bir çok şey (mitoloji, hikayeye, destan, mersiyeler, klamlar, gotınler (Deyişler),                    kasideler..vs  Tembur aracılığı ile Zakir tarafından, sürekli anlatılarak, var edilmiş, canlı tutulmuş ve bugüne getirilmiştir. Okulda yazı tahtası ve öğretmen ikilisi hangi işlevi görüyorsa, Zakir ve Tembur aynı işlevi görüyor. Binlerce yıllık Alevi süreklerinin  klamlarını (Türkü), gotınlerini bugüne getirmişlerdir..

    Zakirler sadece sözleri, şiirleri, gotın yani söz ve deyişleri, aktarmakla kalmıyor, Hak kelamının doğuşuna ebelik ediyorlar. Hak aşıklarının sözleri, zakirin dilinde, Temburun telinde şiir olmaktan çıkmış Hakk kelamı olmuştur. Tembura “Telli Kur’an” denilmesinin nedeni bu olabilir. Belki de “Telli Kur’an” denilmesinin nedeni bir savunma hattı oluşturmaktır. “Aleviler Kur’an bilmez” denilmesinin karşısında inanç boyutuyla bir savunma oluşturmaktır.

    “TEMBUR VE ZAKİR BU İNANCIN CANLI TAŞIYICILARIDIR”

    Tembur Aleviler için zalimin zulmüne karşı bir propaganda ve örgütlenme aracı olabilir mi?

    Evet belirttiğiniz gibi, Tembur aynı zamanda bir propaganda ve örgütlenme aracıdır. Nahak zihniyetlerin zulmüne karşı, hakikati dile getiren en büyük araçtır. Zakir, Alevi süreklerinin direncini, inancını, mücadelesini, bir inancın Ahlaki politik duruşunu, kavramlarını dile getirerek yeni kuşaklarda görünür, bilinir kılar. Tembur en büyük hafıza taşıyıcısıdır. Zakir hafızayı taşıyan, bu hafızayı yeni kuşaklara aktarandır. Bu yönüyle Tembur geçmişi geleceğe aktarırken anda birleştirir. Tembur küfrü imana sayan tek müzik aletidir dedik. Bir çok nahak zihniyet Temburu küfür sayarken, Reya Heq Alevi süreklerinde “iman” sayılmıştır.

    Reya Heq Alevi süreklerinde Tembur “can”dır, canlıdır. Hak  meydanında bir hizmeti  vardır, Zakir onunla erkanı yürütür. Cıvatta 12 hizmet yürütülürken, pirden sonra  çağrılan ikinci  hizmet yürütenidir. Tembura niyaz edilir, hak kıllesi kesilir, Zakir ile çark-ı pervaza girer, sesi yanıktır, bağrı, kulakları, göğsü, kolu, gövdesi vardır. Reya  Heq Alevi inancındaki bir çok özellik Temburda somutlaşmıştır. Bu manada Alevi inancının bütün özellikleri Temburda simgesel olarak mevcuttur. Alevi inancının, toplumsallığının inşa edilmesinde, örgütlenmesine hizmet eden en büyük araçtır. Zalimin zulmüne karşı, kimi zaman yasaklı olmasına rağmen, cıvatlarda bekçiler görevlendirerek, toplumun kültürel olarak en büyük savunma aracıdır. Tembur ve deyişler, stranlar, klamlar inancımızı yeniden doğurarak bugüne getirmiştir. Tambur ve Zakir bu inancın canlı taşıyıcılarıdır.

    “TEMBUR BİR SEMBOLLER YIĞINIDIR”

    Diyorsunuz ki ” Temburdaki her bölüm, simgesel olarak Reya Heq Alevi inancının özelliklerini anlatır. Tembur da birden fazla simge vardır, Alevi inancının bütün özellikleri Temburda simgesel olarak mevcuttur.” Bunu biraz açar mısınız?

    Şunu diyebilirim, Reya Heq Alevi kimliği Temburda somutlaşmıştır. Temburdaki eşik, tekne, göğüs, perdeler, teller, akort bunların hepsi inancın farklı özelliklerini temsil etmektedir. Tembur bir semboller yığınıdır. Her parçanın sembolik değeri bütününü oluşturur. Her parçanın kendine ait bir özgünlüğü mutlaka vardır ama bu özgünlükler “el ele el hakka” diyerek, birliği  oluştururlar.

    “TEMBURDAKİ EŞİK EZEL VE EBEDİ ANDA BİRLEŞTİRİR”

    Alevi inancında Eşik, baş koyduğumuz  yerdir, secdegahımızdır. Bir alandan başka bir alana geçişi sembolize eder. Bir halden, durumdan, ortamdan, meydandan başka bir hale, duruma, ortama geçişin manasıdır. Temburdaki eşik ezel ve ebedi anda birleştirir. Geçmiş ve geleceğin sınırıdır, bir köprüdür. Keşfetme, buluşma, yeni doğuşlara açılan sınırdır. Zakirin eli tele dokunduğunda ilk doğum gerçekleşir. İlk eşik doğum anıdır, doğum kapısıdır. Alt eşik ile üst eşik arası yaşam arayışını, gayreti   simgeler. Alt eşik doğum anıdır, üst eşik ise Hakka  yürüme sınırını, anını ifade eder. Alt eşik ile üst eşik arasındaki  mesafe (Temburun  sap kısmı) Alevi inancındaki Hakikat  ve özgürlük arayışını, Xızır çarkında gayrete girmeyi ifade eder, iki eşik arası yaşam alanıdır. 

    Yolumuzun canlı taşıyıcıları, pirlerimiz alt eşiğe “Şemuga Tembure” (sazın eşiği) derlermiş. Hanelerimizde de eşik kutsaldır. Pirin eşiği secdagahımızdır. Toprağı, yeri, bereketi, Ana Fatma’yı temsil eder, hak kapısıdır, hak kapısı doğum kapısıdır. Aslında  niyaz  olduğumuz eşik, kadın etrafında örgütlenen toplumsallığımızdır.

    “FARKLILIĞIN UYUMU, İKRARLIK İLİŞKİSİ AKORTLA SAĞLANIR”

    İki eşik arasındaki uzunluk hakikat yolunda yaşamı ifade eder. Bu alanda perdelerin ve seslerin çokluğu Hakikate ulaşmanın aşamalarını, zorluklarını ifade edeceği gibi, farklılığı, çok kültürlülüğü, yol bir sürek bin bir düsturunu ifade eder. Evrendeki    farklılık içinde birliktelik bu alanda ifade edilir. Seslerin ve perdelerin çeşitliliği bir birilerini yok etmiyor, aralarında bir ikrarlık ve rızalık ilişkisi vardır. Bir denge üzerine varlığını devam ettiriyorlar. Bir perdenin olmaması, veya olması gereken yerin dışında olması bütünlüğü bozar, denge sarsılır, kaos ortamı oluşur. “Birimiz hepimiz hepimiz birimiz için” sözü adeta bunun için söylenmiştir. Bu armonide Holistik ve simbiyotik ilişki tarzı mevcuttur. Evrendeki her cümle can, renklilik, farklılık, ses, Hakkın emri rızasıdır. Biri ötekinin karşıtı değil, varlık nedenidir. Akort bu ikrarlık ilişkisini kuran, inşa eden kemalete, tecrübeye, bilgeliğe karşılık gelmektedir. Temburdaki farklılığın uyumu, ikrarlık ilişkisi akortla sağlanır.

    “TEKNE RAHMİ NACİYE’DİR, ANA RAHMİNE KARŞILIK GELMEKTEDİR”

    Alt eşikten üst eşiğe yola revan olurken, hak  gayreti ile Xızır çarkına girilir. “Haktan geldim Hakka gidiyorum” manasına gelir. İki eşik arası demden deme, dondan dona, çarktan çarka hareket halindedir. Anlatmakla bitmez, kısacası Temburun sapı Reya Heq inancındaki Hakikat ve özgürlük arayışını temsil eder. Teller ve perdeler Alevi Toplumunun süreklerini temsil eder. Her perdesi, teli, farklı sesi, Hakikatin farklı mekanlarda ki, coğrafyalardaki, dillerdeki karşılığıdır. ‘Yol bir sürek bin bir’dir. Temburdaki karar sesi olan “La” sesine “Şah” perdesi denilmiştir.

    Tekne, Rahmi Naciye’dir, Ana rahmine karşılık gelmektedir. Teknedeki oluk hak kapısına karşılık gelmektedir. Hak bu kapıdan tecelli eder, nur kapısıdır. Sesler rahimde canlanır, olgunlaşır, kemalet kazanır, beslenir, yola revan olur, doğum gerçekleşir. Tekne sır deryasıdır.

    Alt eşiğin dışında kalan bölüm doğum öncesi dönemdir. Doğum kapısına yakın yerdir. Sesler henüz olgunlaşmamış, hamdır, pişmesi gerek, gayret lazım. Sır deryasından beslenip, olgunlaşıp doğum kapısına gelinir. Doğum öncesi evrene karşılık gelmektedir.

    “BANA GÖRE ESKİ ZAMAN ZAKİRLERİ KADIN OLABİLİR”

    Pirim öyle bir anlattınız ki binlerce yıllık Reya Heq Alevi inancının kimliğini Temburla özdeş tuttunuz. Bir inancın bütün varlığını Temburdaki kısımlarla anlattınız. Temburdan hareketle bir toplumun yaşamını özetlediniz. Ayrıca “Rahmi Naciye”, tanımlaması ile ana rahmi benzetmesi yaptınız. Bu tanımlamayı biraz daha açar mısınız?

    Temburun özellikleri ile Hak kapısı olan, mürşidi kamilullah olan kadının özellikleri benzerdir. Temburun teknesi ana rahmidir, Hak o kapıdan var olur, doğum ile ispat olur, yoktan var olmaz, vardan mevcut bulur. Ana Rahmi sır deryasıdır, inancımız vardan doğuş üzerinedir, xweza (kendini var eden, doğuran)’dır. Xweza, Xweda, Ezda vardan doğuşu anlatan temel kavramlardır. Bu kavramlar daha çok kadın özelliklerini barındırır. Zakir, doğum yaptıran anlamına gelir dedik. Tembur ise doğum eylemini gerçekleştiren, doğum yapandır. Bana göre eski dönem zakirleri kadın olabilir. Çünkü Hakkın kelamını, dilini, evrenin dilini, en iyi kadın bilir. Evren bütün oluşumu ile kadının bedeninde mevcuttur. Kadın Hakkı bedeninde, rahminde taşıyandır. Söz söyleyen, doğum yapan, klam okuyan, stran söyleyen, dengbejlik yapan, duygu, düşünce ve pratik birlikteliğini en iyi yaşayan, ruhsal ve  bedensel ikrarlaşmayı sağlayan, evrenle en üst düzeyde yar olan kadının kendisidir. Hak ve Hakikat dili daha çok kadın dilidir. Bundan dolayı zakirlik kadının işidir diye düşünüyorum. Daha sonraları erkek merkezli olmuştur diyorum.

    “XIZIR AKLI EN ÇOK KADIN DÜŞÜNCESİ VE PRATİĞİNDE FORM BULMUŞTUR”

    Aynı zamanda toplumsallık, Ocak kültürü ilk dönemlerde kadın etrafından yaşam bulmuş, şekillenmiştir. Reya Heq Alevi kavramları, terminolojisinde kadın karakter baskındır. Kadınlar ilk zakirler, dengbejler, peygamberler, bilgeler ve filozoflardan daha çok önceleri Hakikat ve özgürlük arayışında bulunmuşlardır. Xızır aklı en çok kadın bedeninde, düşüncesinde ve pratiğinde  form kazanmıştır. Xızır aklı krizden ve kaostan kurtuluşun aklıdır, xweza sır, kendini doğuran, varlığının devamını sağlayandır. Xwe (kendi), “za”  ise “doğum” demektir “za” ile başlayan ve biten kelimelerin çoğu. “Kendini doğuran, varlığının devamını sağlayandır, var eden, doğum” manalarına gelir. Bir inancın yada toplumun dili ne kadar kadın karakterlerini barındırıyorsa o  toplumda toplumsallık ve cıvat kültürü fazladır. Toplumsallık kadın etrafından sürekli doğum hâlinde kendini inşa etmiştir. Hak  kelamı her devirde Nahakları  korkutmuştur. Nahak  zihniyet ozanları, zakirleri, şairleri, dengbejleri yasaklamış, sürgün etmiş, hapse artırmış, idam ettirmiştir. Yol ulularımız, ninelerimiz derlerdi ki ” zimanême zimanê Xızıre” tane” Dilimiz Xızır’ın dilidir.” Xızır’ın dili zulme karşı, kurtuluşun, yeniden doğuşun aklıdır, dilidir. Zakirin dili, hak kelamı toplumsallığı sürekli inşa halinde tutar. Bu manada Zakir in özellikleri, kemaleti, gayreti mana olarak kadının özelliklerine daha uygundur.

    “TEMBUR HER DİLDE SÖZ SÖYLEYEN TURNA AVAZIDIR”

    Zakir eline Temburu alınca sürekli düşünen, düşündükçe iradesini ortaya koyan, alt eşikten ( doğum anından) başlayarak ele, göze, dile, kulağa nazar eder, harekete geçirir, doğum eylemine yönelir Hak ile Hakk olur, inancın toplumsal kimliğini var eder, doğurur. Gelişkin bir dili vardır.

    Reya Heq Alevi süreklerinin dilinin gelişmişlik düzeyi, derin felsefik kavramları, Alevi toplumunun düşünsel alandaki gelişmişlik düzeyini gösterir. Tembur her dilden söz söyleyen Turna avazıdır. Zakirin dili, Alevi toplumunu kimliğidir.

    “BU KELİMELERİN HİÇBİRİ TÜRKÇE DEĞİLDİR”

    Zakirin dili Alevi toplumunun kimliğidir diyorsunuz. Reya Heq Alevi kavramları, kullanılan dil ile kimlik arasında bir ilişki mi vardır?

    Şöyle diyebiliriz, Reya Heq Alevi inancı, kozmogonisi, mitolojisi kendisinin evrenin başlangıcından beri var olduğuna inanır. Harabi bu inancı şöyle dile getirirken.

    “Daha Allah ile Cihan yok iken,
    Biz anı var edip ilan eyledik.
    Hakka hiçbir layık mekân yok iken,
    Hanemize aldık Mihman eyledik.
    Kendisinin ismi henüz yoğ idi,
    İsmi şöyle dursun cismi yok idi,
    Hiç bir kıyafeti resmi yok idi,
    Şekil verip tıpkı insan eyledik”

    Alevi inancındaki kavramlarda insanlığın toplumsallaşmaya başladığı, evrenle yar olmaya başladığı dönem kadar eskidir.

    Zakirin dilindeki kelimelere bir bakalım;

    “Heq, Xweda, Hüda, Zakir, Musahip, Devreş, Abdal, Dem, Devran, Heftemal, Gaxan, Dergah, Ziyaret, Nişangah, Rayber, Reya  Heq, Nida, Gulbang, Duaz, Niyaz, Delil, Çerağ, Mazlum, Sersal, Rahman, Rahim, Çille, Çel, Çavi, Deri, Tarikat, Marifet, Hakikat, Şeriat, Xızır, Hatem, Can, Canan, Dar, Didar, İkrar, Rıza, Cem, Cıvat, Cemal, Celal, Kelam, Kılan, Gotın, Evliya, Ozan, Herd, Roj, Rojin, Kamil, Tij, Rıza, Fuat, Vahdet, Mürşit, Star, Sır, Çar Anasır, Nar, An, Av, Ar, Hakk, Naci, Naciye, Ezdan, Tembur, Derviş, Cömert, Serdar, Şir, Şer-i Yezdan, Erkan, Çark-ı Pervaz, Bext, Zahir, Batın, Sema, Çıralık, Hakullah, Çelebi, Kurban, Avaz, Şahı  Merdan, Hû, Pençe-i  Ali Aba, Serçesme, Tevt, Peyik, Talip, Şah, Pençe, Tarık, Kirve, vs.”

    Reya Heq Alevi inancının toplumsal hafızası, inancı , mana derinliği bu kelimelerde gizlidir. Bu kavramlar ve benzerleri Alevi inancının hafızasını oluşturur. Ayrıca şu tespitte bulunmakta fayda vardır; Bu kelimelerin hiçbiri Türkçe değildir. Bu Türkçe’nin eksik veya yetersiz olduğu anlamına gelmez. Alevi kültürünün, dilinin, gelişimini, kökenini bilmek, kendi gerçekliğimizi bilmek ve geleceğimizi inşa etmek için son derece önemlidir. Nereden geldiğini bilmezsen, nereye gideceğini de bilemezsin. Zakirin dilinde, Temburun telinde bugüne kadar gelen kültürel kodlarımızı bilmek son derece önemlidir.

    “ALEVİ DİLİ ALEVİLERİN KİMLİĞİDİR”

    Dildeki kullanılan kelimeler, kelimelerin fonetik, Etimolojik kökeni o toplumun hangi zihniyet yapılanmasından olduğunu ayrıca hangi kültürel ortamdan, coğrafyadan geldiğini gösterir. Dil bir toplumun kazandığı zihniyet, ahlak, estetik duygu ve düşüncelerin toplumsal birikimidir. Bu manada Zakirin dili, Reya Heq Alevi dili Rıza toplumunun kaybolmayan hafızasıdır. Alevi dili Alevilerin kimliğidir. Zakir Tembur ile binlerce yıldır bu dili, kimliği sürekli canlı tutarak, bugünlere getirmiştir.

    “TEMBURDA BÜTÜN FARKLILIKLAR İKRAR VEREREK BİR ARADA YAŞAYABİLİYOR” 

    Son olarak neler söylemek istersiniz?

    Zakir ve Tembur Reya Heq Alevi inancının iki kutsalıdır. Kutsallıkları toplumsallığı devamlı inşa etmelerinden kaynaklıdır. Yaşadıkları her dönemde, Nahak zihniyetin zulmüne uğramış, yaşadıkları zamanın tanığı, sanığı ve mahkumu olmuşlar. Emevi İslam anlayışının temsilcileri, karşıt İslam zihniyeti, Zakirin ve Temburun mana derinliğini bilseler bir çok sorun çözülür. Temburda bütün renkler, farklılıklar birbirine ikrar vererek bir arada yaşaya biliyor. insanlığın özlemini çektiği Rıza Toplumunu modeli Temburun bedeninde, zakirin dilinde mevcuttur.

    Tembur bir kimliktir. Reya Heq Alevi toplumunun kimliği Temburda somutlaşmıştır.
    Zakirin dili susmayacak, Tembur hak kelamını doğurmaya devam edecek.
    Gerçek erenlerin demi devranına hû diyelim.