PİRHA- Mezitli Cemevin’de paylaşılan aşure lokmasında günümüz Kerbelalarına dikkat çekilerek, toplumsal barış ve eşit yurttaşlık vurgusu yapıldı.
Alevi toplumu ve kurumları aşure lokmalarını paylaşmaya devam ediyor. Mezitli Cemevi tarafından lokma paylaşımında bulundu. Onlarca yurttaşın katıldığı lokma paylaşımı Seyit Sabun Ocağı’ndan Pir Hasan Kılavuz’un lokma gulbangıyla başladı.
Mezitli Cemevi Başkanı Ferdi Koç, Hüseyni duruşa dikkat çekerek, “Kerbela’da bugüne uzanan bu miras bize gösteriyor ki, adalet saraylarda değil, halkın ortak mücadelesinde filizlenir. Dayanışma büyüdükçe sömürü ve zulüm geriler, kardeşlik büyüdükçe ayrımcılık ortadan kalkar. Nasıl her malzeme kendi lezzetini koruyorsa, toplumda farklılıklarıyla birlikte anlam kazanır. Toplumsal barış ancak eşit yurttaşlık temelinde kurulabilir” dedi.
Konuşmaların ardından deyişler ve nefesler okunup semah dönüldü. Ardından aşure lokmaları paylaşıldı.
Mersin Pazarcıklılar Derneği de, aşure lokması paylaştı. Dernek binasında yapılan aşure paylaşımına demokratik kitle örgütü ve siyasi parti temsilcilerinin yanı sıra onlarca yurttaş katıldı.
PİRHA- 1994 yılında boşaltılan Dersim’in İksor köyüne 27 yıl sonra dönen Ali Haydar İpekoğlu, yeniden yaşam kurduğu köyünda doğayla kurduğu bağı, yaban hayvanlarıyla iç içe geçen yaşamını, köyün sorunlarını ve barışa dair düşüncelerini PİRHA’ya anlattı.
İksor, adını İksor Vadisi’nden alan, sırtını Tujik Dağı’na yaslayan bir köy. Tarihi boyunca iki kez boşaltıldı. İlki Dersim Tertelesi’nde, ikincisi ise 1994 yılında. Aradan geçen yılların ardından başlayan bireysel dönüşler, köyde yaşamı yeniden yeşertmeye çalışıyor.
Bu dönüşlerden biri de Ali Haydar İpekoğlu’na ait. 2021 yılında köyüne yerleşen İpekoğlu, bugün hayvancılık, arıcılık ve tarımla yaşamını sürdürüyor. Bir yandan yıllardır çözülemeyen altyapı sorunlarıyla mücadele ederken, diğer yandan doğayla kurduğu yaşamı koruyor.
Yıllarca sessiz kalan köyünde bugün yeniden yaşam kurmaya çalışan İpekoğlu’nun hikâyesi, yalnızca bir köye dönüşü değil; insanla doğa arasında yeniden kurulan güvenin de hikâyesi.
“SAĞLIK AÇISINDAN BULUNMAZ BİR YER”
1994 yılında köyün boşaltıldığını, 2021 yılına kadar köyde yaşam olmadığını belirten İpekoğlu, son yıllarda köye kısmi dönüşlerin başladığını söyledi.
Hayvancılık, arıcılık ve tarımla uğraştıklarını belirten İpekoğlu, tüm eksikliklere rağmen köy yaşamını “sağlık açısından bulunmaz bir yer” olarak tanımladı.
Ancak yıllarca boş bırakılan köyde altyapı sorunlarının hala çözülemediğini belirterek şunları söyledi:
“Köyde yaşam var, güzellik var ama yolumuz bozuk, elektriğimiz yok. 5 ev var ve elektriğimizi güneş panelinden alıyoruz. Çünkü köy boş göründüğü için resmi olarak elektrik verilmiyor. Yazın idare ediyoruz ama kışın güneş dağların arasından geç çıktığı için panellere yetmiyor. Elektriksiz kalıyoruz.”
DOĞAYLA KURDUĞU GÜVEN
İpekoğlu’nun köye dönüşüyle birlikte en dikkat çekici değişimlerden biri yaban hayvanlarıyla kurduğu ilişki oldu. İki yıl boyunca köyde tek başına yaşayan İpekoğlu, zamanla dağ keçilerinin, ayıların ve diğer yaban hayvanlarının kendisine alıştığını anlattı.
“Ben köye geldikten sonra ne kadar dağ keçisi varsa hepsi yanıma geldi. Eskiden insanları gördüğü zaman kilometrelerce uzağa kaçarlardı ama 2021’de ben buraya geldiğimde bütün yaban hayvanları etrafıma toplandı. Ben iki yıl burada yalnız kaldım. Gündüzleri dağ keçileri geliyordu, akşamları ayılar etrafıma toplanıyordu.
Ayılar dut yerdi, alıç yerdi, mamuk yerdi, armut yerdi. Benim hiçbir zaman onlarla bir sorunum olmadı. Ben kapımın önünde yemek yerken onlar dut yerdi. Ben öğlen yemek yerken onlar ceviz yerdi. Şimdi demek ki, insanlarla doğanın ne kadar iç içe olduğunu o zaman daha iyi anladım.”
“İNSAN DOĞAYA EN FAZLA ZARAR VEREN VARLIKTIR”
Doğaya, coğrafyaya ve diğer canlılara en büyük zararı insanın verdiğini söyleyen İpekoğlu, yıllardır doğayla iç içe yaşamanın kendisine bunu açıkça gösterdiğini ifade etti.
“Ayıları, keklikleri, geyikleri, tilkileri vuran demek ki insanlarmış, yaşamı zehir eden insanlarmış. Ben tilkilerle, ayılarla, geyiklerle iç içe yaşadığım için, beni şikâyet ettiler. Şimdi bu hayvanlar ne zaman canavarlaştı ki biz insanlaştık? İnsan doğaya en fazla zarar veren varlıktır. Hayvanlar hiç bu doğayı kirletmedi.”
“MEGA KENTLER ÖLÜMDÜR!”
Doğayla iç içe üretmenin insanı özgürleştirdiğini söyleyen İpekoğlu, büyük kentlerdeki yaşamın insanı üretimden ve doğadan kopardığını savundu. Kent yaşamını eleştiren İpekoğlu, şunları söyledi:
“Mega kentlerdeki insanlar ayakta yaşayan ölülerdir. Geceleri çalışırlar, gündüzleri de uyurlar ve de tramvaylarda uyuyarak işe giderler. Büyükşehirler aslında ölümdür. Ama buralar insanlar için yaşam alanıdır. Burada yaşayanların düzenli bir hayatı olur. Hayvancılık yaparlar, arıcılık yaparlar, tarımcılık yaparlar. Çok iyi geçinirler. Çünkü dünyanın kuruluşundan beri sıcak para olmadığı zaman yüzlerce aile hayvancılık yaparak yaşadı.
Şimdi insanlar en büyük yoksulluğu ve açlığı yaşıyor. Çünkü asgari ücret demek ayakta yaşayan ölü demektir. Buradayken zenginlerdi. Büyük kentlere gittiler, yoksul aileler oldular. Üretmeyen bir toplum yoksul bir toplumdur. Asgari ücretle çalışacaklarına, garsonluk yapacaklarına gelsinler köylerinde meyvelerini, bahçelerini eksinler. Hayvancılığını yapsınlar. Zengin olsunlar.”
BARIŞ VE BİRLİKTE YAŞAM VURGUSU
Dağların arasında kurduğu yaşamı anlatırken ülkenin geleceğine ilişkin düşüncelerini de paylaşan İpekoğlu, barışın ve birlikte yaşama kültürünün güçlenmesi gerektiğini söyledi.
“Ülkemizde ne yazık ki uzun süredir büyük sıkıntılar yaşandı. Umarım Barış Süreci devam eder. Ülkemizin sorunları daha da rahat çözülür. Bu toplum ön yargılarını ne zaman kıracak? Birlikte nasıl yaşayacak? Birlikte nasıl bir ülkenin zenginliklerinin farkına varacak, birlikte yaşamını nasıl fark edecek? Toplum eğer birbirine düşman edilirse, toplum birbirine ön yargılarla bakarsa bu ülke insana zor olur, yaşamı zor olur, harap olur. Toplum birbirine güvenirse, toplum birbirini anlayabilirse, ülkesinde nasıl özgürce yaşanır anlayabilirse bu ülke çok huzurlu bir ülke olur.”
“FARKLILIKLAR BİR ARADA YAŞARSA GÜZEL OLUR”
İnsanın diliyle, kültürüyle ve inancıyla yaşamasının önemine vurgu yapan İpekoğlu, sözlerini şöyle tamamladı:
“Farklılar bir arada yaşanırsa güzel olur. İnançlar bir arada yaşanırsa güzel olur. Ama farklılıklar tekleştirilirse, inançlar tekleştirilirse yaşam güzel olmaz. Baskıyla hiçbir şey yürümez, şiddetle hiçbir şey yürümez. Herkes kendisini inandığı gibi yaşarsa, herkes kendisini konuştuğu gibi yaşarsa, kendi tarihini yaşarsa güzel olur.”
PİRHA- Fransa’nın Sarcelles kentinde bulunan Alevi Anıtı önünde, 2 Temmuz 1993 Sivas Madımak Katliamı’nın yıl dönümü dolayısıyla düzenlenen resmi anma töreninde yaşamını yitirenler anıldı. Sarcelles Belediyesi ev sahipliğinde gerçekleştirilen programa çok sayıda Alevi kurumu, demokratik kitle örgütü ve siyasi temsilci katıldı.
Fransa’nın Paris’e bağlı Sarcelles kentinde bulunan Alevi Anıtı önünde, 2 Temmuz 1993’te yaşanan Sivas Madımak Katliamı’nın yıl dönümü dolayısıyla geleneksel resmi anma töreni düzenlendi. Her yıl olduğu gibi bu yıl da Sarcelles Belediyesi tarafından gerçekleştirilen anmada, Madımak’ta yaşamını yitiren 33 aydın, sanatçı ve yurttaş anıldı.
Anma törenine Alevi kurumlarının yanı sıra çok sayıda dost kurum ve kuruluş da katıldı. Belediye temsilcileri, milletvekilleri, MARDEF, PAZEM, Keldani Süryani Derneği, Ermeni toplumunun temsilcileri ve çok sayıda sivil toplum kuruluşu anmada yer aldı. Anma programının hazırlığı Fransa Alevi Birlikleri Federasyonu (FUAF) tarafından gerçekleştirildi.
MADIMAK’TA YAŞAMINI YİTİRENLERİN ANISINA ÇELENK
Tören kapsamında 20’den fazla kurum ve kuruluş, Madımak Katliamı’nda yaşamını yitirenlerin anısına Alevi Anıtı’na çelenk bıraktı. Çelenk sunumunun ardından semah dönüldü ve katılımcılar yaşamını yitirenleri saygıyla andı.
Programda ayrıca gençler tarafından günün anlam ve önemini anlatan anma metni Fransızca olarak okundu. Okunan metinde, Madımak Katliamı’nın unutulmaması ve benzer acıların bir daha yaşanmaması gerektiği vurgulandı.
Törende, Madımak Katliamı’nın hafızalarda canlı tutulmasının, adalet mücadelesinin sürdürülmesinin ve toplumsal barışın güçlendirilmesinin önemine dikkat çekildi.
PİRHA – Alevi Kültür Dernekleri (AKD) Foça Bağarası Cemevi’nde Aşure lokması paylaşıldı. Bağarası Cemevi Başkanı İlhan Karaca, Kerbela’nın Dersim, Maraş, Çorum, Muğla, Ortaca ve Suriye’de devam ettiğini belirterek, Aşure lokmasının barışa vesile olmasını temenni etti.
Alevi Kültür Dernekleri (AKD) Foça Bağarası Cemevi’nde aşure lokması paylaşıldı. Aşure lokmasına ABF Ege Bölgesi Sorumlusu Mehmet Bozkurt, CHP Foça Belediye Başkanı Saniye Bora Fıçı, Foça Kaymakamı İhsan Emre Aydın, AKD Aliağa Şube Başkanı Suat Çiçekdal, PSAKD Helvacı Cemevi Başkanı Süleyman Laçin’in yanı sıra çok sayıda yurttaş katıldı.
“AŞURELER BARIŞA VESİLE OLSUN”
AKD Foça Bağarası Cemevi Başkanı İlhan Karaca 12 gün boyunca cemevinde lokma verdiklerini belirterek, yaşamımızda zulmün olduğu her yerin Kerbela olduğunu söyledi. Bugün Dersim’de Muğla Ortaca’da Maraş, Çorum, Sivas, Gazi ve bugün Suriye’de yaşananların bir Kerbela olduğunun altını çizdi. paylaşılan Aşure’nin barışa ve sevgiye vesile olmasını istedi.
“ALEVİLERİN TALEPLERİ YERİNE GETİRİLMELİ”
ABF Ege Bölgesi sorumlusu Mehmet Bozkurt,1445 yıl önce yaşanan Kerbela’nın olayının anlaşılmadığını belirterek, bugün hala Dersim, Sivas, Çorum, Gazi, Roboski, gezi yaşanmazdı.
Alevilerin taleplerini bir kez daha hatırlatan Bozkurt, eşit yurttaşlık, cemevlerinin ibadethane olması gerektiğini söyledi. Alevilerle ilgili muhatabın örgütlü gücümüz olan ABF olduğunu onun dışındaki Alevi Bektaşi Cemevi Kültür Başkanlığı tanımadıkalarını belirtti.
“AŞURE LOKMASI ANADULU DEMEKTİR”
Foça Kaymakamı İhsan Emre Aydın ise Kerbela şehitlerini anarak başladı. Aşurenin en büyük simgelerinden biri olduğunu söyleyen Aydın, “Her bir malzeme kendi rengini kendi tadını muhafaza ederek birleşerek aynı kazan içinde bam başka bir lezzet ortaya çıkar. İşte Anadolu bu demektir. Anadolu bir çok milleti bir çok bakışı ve farklı inanışı, dini, rengin buluştuğu bir yerdir” dedi.
Konuşmaların ardından Baba Mansur Ocağı Piri Ali Tekin lokma gülbenginin ardından Aşureler pay edildi.
PİRHA- Sivas Zara ilçesine bağlı Yeşildere Köyü’nde bulunan Derviş Cemal Ocağı’nda Yol’da Birlik Cemi etkinliği düzenlendi.
Lokmaların paylaşıldığı, deyişlerin ve nefeslerin okunduğu, semahların dönüldüğü etkinlikte yapılan konuşmalarda kültürün, inancın önemine vurgu yapılarak, birlik ve barış mesajı verildi.
Sanatçılar Ali Sizer, Kutsal Evcimen ve Cihan Çelik Kürtçe ve Türkçe deyiş ve nefesler seslendirdi.
PİRHA- Mersin Dersimliler Derneği aşure lokması paylaştı. Yoğun katılımın olduğu etkinlikte yapılan konuşmalarda, barış ve dayanışma mesajları verildi.
Mersin Dersimliler Kültür ve Dayanışma Derneği’nde aşure paylaşımı yapıldı. Aşure lokmasına Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Mersin Milletvekili Ali Bozan, DEM Parti Mersin İl ve İlçe Örgütü, CHP Mersin İl ve İlçe Örgütü, demokratik kitle örgütleri, yöre dernekleri ve çok sayıda yurttaş katıldı.
Açılış konuşması yapan Mersin Dersim Derneği Başkan Nurşen Çığlık, aşurenin birliğin ve beraberliğin simgesi olduğunu belirterek, Çığlık, “Aşure lokmalarımız dostluğa, barışa, dayanışmaya, yardımlaşmaya ve sevgiye vesile olsun” dedi.
Mersin Cemevi Başkanı Pir Hasan Kılavuz’un okuduğu gülbengin ardından aşure lokmaları paylaştırıldı.
PİRHA – Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) İstanbul Şubesi, aşure lokmalarını paylaştı. Gültan Kışanak, yaptığı konuşmada, Aleviliğin zulme karşı direnişi ortaya koymanın adı olduğunu vurgulayarak, Barış Süreci’ne sahip çıkılması çağrısında bulundu.
Yası Kerbela (Muharrem) Orucu’nun ardından aşureler paylaşılmaya devam ediliyor. DAD İstanbul Şubesi de Gazi Mahallesi’nde aşure lokması paylaştı.
DAD İstanbul İl Eş Başkanı Mevhibe Akdeniz, yaptığı konuşmada günümüz Yezitlerine karşı Hüseyni duruşun sahibi olunması gerektiğini belirtti.
“ZULME KARŞI DİK DURMANIN ADIDIR”
Siyasetçi Gültan Kışanak da, Alevi inancının geçmişte kalan bir inanç olmadığının altını çizerek, “Aleviliğin yolunda yürüyerek doğru yaşamı kurabiliriz. Kerbela sadece tarihte kalmış bir gün değildir. Bugünün sorunlarına cevap olmamız bir yaşam var. Alevilik yaşayan bir inaçtır. Ruhumuzda, sözümüzde, eylemimizde yerine getirmemiz gereken bir inançtır. Alevilik zulme karşı direnişi ortaya koymanın adıdır. Hüseyni duruş gerektiğinde bedel ödemeyi göze almak ama asla boyun eğmemeyi günümüze dair de anlatan bir duruştur” dedi.
Barış Süreci’ne dikkat çeken Kışanak, “Bu sürecin bize yüklediği sorumluluklar var. Biz Aleviler, zulme karşı direnenler olarak süreci sahiplenip harekete geçmeliyiz” diye konuştu.
PİRHA- İstanbul Varto Derneği ve Varto Der Gazi Şubesi adına açıklama yapan Ayfer Altun, Muş’un Varto ilçesinde jeotermal enerji santrali (JES) projelerine karşı 22 Ocak’tan bu yana sürdürülen direnişin büyütülmesi çağrısında bulundu. Altun, siyasi partiler ve demokratik kitle örgütlerini Varto halkının mücadelesiyle dayanışmaya davet etti.
Muş’un Varto ilçesinde yaşam alanlarını, tarım ve hayvancılığı, su kaynaklarını ve doğayı tehdit ettiği belirtilen jeotermal enerji santrali (JES) projelerine karşı sürdürülen direnişe destek çağrısı yapıldı.Demokratik Alevi Derneği (DAD) İstanbul Şubesi’nde İstanbul Varto Derneği ve Varto Der Gazi Şubesi tarafından ortak yapılan açıklamayı Varto Ekoloji Platformu adına Ayfer Altun yaptı.
Altun, JES çalışmalarının başlayacağı ve ilk sondajın yapılmasının planlandığı kritik bölgede kurulan direniş çadırında aylardır kesintisiz nöbet tutulduğunu ifade etti. Çadırın yalnızca bir nöbet alanı olmadığını belirten Altun, “Burası gecesini gündüzüne katanların, karşılık beklemeden emek verenlerin yazdığı büyük bir dayanışma hikâyesine, halkın sesinin ve hafızasının kalbine dönüştü” dedi.
Çadır nöbetlerinin köylerden oluşturulan nöbet listeleri ve seçilen nöbetçi köyler aracılığıyla sürdürüldüğünü belirten Altun, mücadele alanının her gün dayanışma ziyaretleriyle büyüdüğünü kaydetti.
“ÇALIŞMA YÜRÜTTÜĞÜNÜZ HER YERDE BİZİMLE OMUZ OMUZA OLUN”
Siyasi partilere ve demokratik kitle örgütlerine seslenen Altun, Varto’da yükselen direnişin sahipsiz bırakılmaması gerektiğini söyledi. Varto’daki doğa mücadelesinin her sokakta, her mahallede ve çalışma yürütülen tüm alanlarda gündeme taşınmasını isteyen Altun, kurumların kürsülerini, bildirilerini, sosyal medya hesaplarını ve saha çalışmalarını Varto halkının JES karşıtı mücadelesini duyurmak için kullanmalarını istedi.
Altun ayrıca örgütlü olunan tüm platformlarda Vartolularla iletişim kurulması, ortak mücadele araçlarının geliştirilmesi ve doğa mücadelesinin birlikte büyütülmesi çağrısında bulundu.
“BU SADECE DOĞANIN TAHRİBATI DEĞİL, EKOLOJİK KIRIMDIR”
Açıklamada, ülkenin birçok bölgesinin yabancı şirketler ve onların yerli iş birlikçileri aracılığıyla talana açıldığı belirtilerek, tarım ve hayvancılığın yok olma noktasına getirildiği ifade edildi. Atalardan miras kalan yaşam alanlarının ve kutsal mekanların hiçbir hukuki sınır gözetilmeden ranta kurban edildiğini belirten Altun, yaşananların yalnızca doğanın tahribatı olmadığını, aynı zamanda bir ekolojik kırım anlamına geldiğini söyledi.
Altun, bölgenin insansızlaştırılmak istendiğini, yerel halkın yurdundan edilerek yoksulluğa ve ucuz iş gücüne mahkum edilmek istendiğini belirterek, “Buna asla izin vermeyeceğiz” dedi.
“62 GÜNDÜR DİRENİŞ ÇADIRINDA NÖBET TUTULUYOR”
Varto halkının toprağına, suyuna ve geleceğine sahip çıktığını vurgulayan Altun, iki aydır, 62 gündür köylüler ve doğa savunucularının canlarını ortaya koyarak direniş çadırında gece gündüz nöbet tuttuğunu söyledi.
Direnişin kararlılıkla süreceğini ifade eden Altun, tüm demokratik kamuoyunu Varto halkıyla omuz omuza mücadele etmeye çağırdı.
PİRHA- Bingöl’ün Karlıova ilçesine bağlı Ilıpınar (Çerme) köyünde bir araya gelen ekoloji platformları, jeotermal enerji projelerine karşı basın açıklaması düzenledi. ÇERME Ekoloji ve Doğa Platformu Sözcüsü Mehmet Dinler, bölgede planlanan JES projelerinin su kaynaklarını, tarım alanlarını ve yaşamı tehdit ettiğini belirterek, “Doğayı savunmak yaşamın kendisini savunmaktır” dedi.
Bingöl’ün Karlıova ilçesine bağlı Ilıpınar (Çerme) köyünde ÇERME Ekoloji ve Doğa Platformu (ÇEDEF), Peri Vadisi Çevre Koruma Platformu, Kanireş Ekoloji Platformu, Varto Ekoloji Platformu ile Karlıova-Yedisu İlçelerini Kültür ve Dayanışma Derneği’nin çağrısıyla jeotermal enerji projelerine karşı basın açıklaması ve halk buluşması gerçekleştirildi.
Basın açıklamasına DEM Parti Muş Milletvekili Sümeyye Boz, DEM Parti Bingöl Milletvekili Faruk Hülakü, bölgedeki ekoloji platformları, sivil toplum örgütleri, siyasi parti temsilcileri, hukukçular, muhtarlar, kadınlar, gençler ve çok sayıda doğa savunucusu katıldı.
Saat 12.00’de Şehit Deresi’nde toplanan katılımcılar, ardından Ilıpınar (Çerme) Köyü Meydanı’nda bir araya gelerek basın açıklaması yaptı.
“ÇERME SADECE BİR KÖY DEĞİL, YAŞAYAN BİR MİRASTIR”
Ortak açıklamayı ÇERME Ekoloji ve Doğa Platformu Sözcüsü, emekli öğretmen Mehmet Dinler, okudu.
Dinler, köyün resmi adının zamanla Ilıpınar olarak değiştirildiğini ancak halkın belleğinde her zaman Çerme olarak kaldığını belirterek, “Çerme, dedelerimizin emeği, ninelerimizin duası, çocukluğumuzun hatırası ve gelecek kuşaklara bırakacağımız tarihi, dili, kültürü ve gelenekleriyle yaşayan bir mirastır” dedi.
Doğaya sahip çıkmak amacıyla bir araya geldiklerini belirten Dinler, “Bugün burada tek yürek, tek ses olduğumuzu ilan ediyoruz. Bu topraklar bizim ekmeğimiz, aşımız, suyumuz, yaşam alanlarımız ve geleceğimizdir. Çocuklarımıza yaşanabilir, sağlıklı bir çevre bırakmanın yolu dayanışma içinde doğamıza sahip çıkmaktan geçiyor” ifadelerini kullandı.
“JES PROJELERİ YAŞAM HAKKINA MÜDAHALEDİR”
Açıklamada Dinler, Bingöl Dağları ve Şerafettin Dağları’ndan doğan akarsular üzerinde HES projelerinin, Peri Vadisi boyunca ise Karlıova’dan Yedisu’ya kadar uzanan bölgede çok sayıda jeotermal enerji santralinin (JES) planlandığı belirtti.
Özellikle Karlıova’ya bağlı Kaynarpınar ve Ilıpınar köyleri ile Kantarkaya, Kargapazar ve Varto çevresinde toplam 17 noktayı kapsayan jeotermal projelerin hayata geçirilmek istendiğini aktaran Dinler, bu projelerin halkın rızası alınmadan planlandığını söyledi.
Dinler, “En temel yaşam kaynağı olan suyun kesilerek, kirletilerek belirli şirketlere tahsis edilmesi kabul edilemez. Bu projeler yalnızca doğaya değil, bölge halkının ve tüm canlıların yaşam hakkına müdahaledir. Yerel halkın toprakları üzerindeki söz hakkı yok sayılmaktadır” diye konuştu.
“TOPRAĞIMIZ, SUYUMUZ VE HAVAMIZ TEHDİT ALTINDA”
Jeotermal enerji projelerinin kalkınma değil çevre ve sağlık tehdidi olduğunu dile getiren Dinler, yer altından çıkarılacak akışkanların içerdiği ağır metaller ve gazların toprağı, su kaynaklarını ve tarım alanlarını geri dönülmez biçimde tahrip etme riski taşıdığına dikkat çekti.
Bölgede arıcılık ve hayvancılıkla geçimini sağlayan insanların yaşam alanlarının zarar göreceğini belirten Dinler, akarsuların azalmasına, derelerin kurumasına, içme sularının kirlenmesine, hava kalitesinin bozulmasına ve iklim değişikliğinin etkilerinin artmasına asla rıza göstermeyeceklerini söyledi.
Platform adına yetkililere de dört soru yöneltildi:
-Su kaynaklarının korunacağına ilişkin hangi somut güvenceler verildi?
-Olası çevresel zararların sorumluluğunu kim üstlenecek?
-Bölge halkının görüşü ne ölçüde dikkate alındı?
-Gelecek kuşakların yaşam hakkı nasıl korunacak?
Bu soruların halen yanıtsız bırakıldığı ifade edilen açıklamada, Anayasa’nın sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkını güvence altına aldığı hatırlatıldı.
“DOĞAYI SAVUNMAK YAŞAMI SAVUNMAKTIR”
Yetkililere çağrıda bulunan Mehmet Dinler, köyün sesine kulak verilmesini, bilim insanlarının, çevre örgütlerinin ve bölge halkının görüşlerinin dikkate alınmasını istedi.
Dinler, “Doğanın sesi duyulmadan alınacak hiçbir kararın toplumsal meşruiyeti olmayacaktır. Mücadelemizi hukuk içinde, demokratik ve barışçıl yollarla sürdüreceğiz. Çünkü doğayı savunmak yalnızca ağaçları, suyu ve toprağı savunmak değildir, yaşamın kendisini savunmaktır” dedi.
Çerme’de yükselen sesin yalnızca köyün değil, çocukların geleceğinin, temiz suyun, temiz havanın ve yaşanabilir bir dünyanın sesi olduğunu belirten Dinler, bu mücadelenin Akbelen’den Varto’ya, Karadeniz’den Ege’ye kadar doğasını savunan herkesin ortak mücadelesi olduğunu ifade etti.
PİRHA- DEM Parti Dersim İl Örgütü Yası Kerbela Orucu’nun tamamlanmasının ardından aşure pay etti.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (Dem Parti) Dersim İl Örgütü, Yası Kerbela Orucu dolayısıyla Sanat Sokağı’nda aşure lokması pay etti.
Aşurenin pay edilmesine DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu ve yerine kayyım atanan Dersim Belediyesi Eşbaşkanları Birsen Orhan ve Cevdet Konak da katıldı.
Aşure lokmasının paylaşılmasında konuşan DEM Parti İl Örgütü Eşbaşkanı Özcan Ateş, lokmalarının barışa ve özgürlüğe vesile olmasını diledi. Ardından Baba Mansur Ocağı’dan Ana Narin’in çeraxları uyandırması ve lokma gulabangının vermesinin ardından aşure pay edildi.
PİRHA-Cumartesi Anneleri, gözaltında kaybedilen Hasan Gülünay’ın akıbetini sordu.
Cumartesi Anneleri/İnsanları, gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak ve sorumluların yargılanması için İstanbul Beyoğlu’nda bulunan Galatasaray Meydanı’nda eylemlerinin 1110’uncusunu gerçekleştirdi. Bu haftaki eylemde Hasan Gülünay’ın akıbetini soran Cumartesi Anneleri/İnsanları, kayıplar bulunana, hesap verilene kadar mücadele edeceklerini söyledi.
“BAŞVURULAR SONUÇSUZ KALDI”
Eylemde, basın metnini İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şube Sekreteri Jiyan Kaya okudu.
Hasan Gülünay’ın çalıştığı işyerini arayan ve kendisini “Terörle Mücadele Şubesi”nden olarak tanıtan bir kişinin Gülünay’ı gözaltına aldığını ifade eden Jiyan Kaya, ailenin dönemin İstanbul Emniyeti’nde görev yapan Hüseyin Kocadağ ile görüştüğü, Kocadağ’ın “Hasan Gülünay sağ, içeride. İşkence izleri iyileştikten sonra gözaltına alındığını açıklayacaklar” dediğini, aynı dönemde gözaltında bulunan iki kişinin de Gülünay’ı emniyette gördüklerini ve yapılan işkenceye tanık olduklarını bildirdiklerini belirtti.
Ailenin tüm resmi kurumlara yaptığı başvuruların sonuçsuz kaldığını vurgulayan Kaya, yargı makamlarının etkili bir soruşturma yürütmediğini ifade ederek, dosyanın zaman aşımı gerekçesiyle kapatıldığının altını çizdi: “Kaç yıl geçerse geçsin; Hasan Gülünay için, tüm kayıplarımız için adalet istemekten, devletin evrensel hukuk normları içinde hareket etmek zorunda olduğunu hatırlatmaktan vazgeçmeyeceğiz.”
Ardından Gülünay’ın kızı Deniz Gülünay’ın gönderdiği mesajı kayıp yakını Maside Ocak okudu.
“BİZE ‘UNUTUN’ DEDİLER. BİZ BUNU KABUL ETMEDİK”
Mektupta şu ifadeler yer aldı:
“O gün yalnızca bir insan kaybolmadı. Bir ailenin hayatı, dört çocuğun çocukluğu ve bir ülkenin hafızasında açılacak kapanmaz bir hikaye başladı. Bu bir kayıp hikayesi değil. İnkarın ve cezasızlığın hikayesidir. O günden sonra hayatımız beklemek, adalet, hukuk, hakikat, zaman aşımı kelimeleriyle geçti. Önce saatleri bekledik, sonra günleri, sonra yılları. Her kapı çalındığında babamdan haber geldi sandık. Her telefonda ona ne olduğunu duymayı umduk ama hiçbir şey olmadı. Yalnızca sessizlik büyüdü. Bize sürekli kayıp dediler ama ben o kelimeye hiçbir zaman inanmadım. Çünkü kayıp tesadüf çağrıştırır. Oysa burada bir tesadüf değil bir süreç vardır. Devletin karanlık elleri muhalif olanı susturmak için organize olmuştu. Babam bulunmadı. O yüzden ben hep şunu söyledim. Babam kayıp değil. Devletin sistematik yok etme politikası sonucu gözaltında kaybedildi.
Buna faili meçhul dediler ama aslında faili vardı. Sadece adı söylenmiyordu. Ben büyüdükçe eksikliğim de büyüdü. Çünkü bazı eksikler zamanla kapanmıyor. Aksine insanın içinde derinleşiyor. Bir çocuğun hayatında babasızlık sadece bir yokluk değil, sürekli devam eden bir soru haline geliyor. Ben hep aynı soruyu sordum. Babam nerede? Bu soru yıllar içinde değişmedi. Sadece ağırlığı arttı. Çünkü cevap verilmediği her gün o sorunun anlamı biraz daha büyüdü. Bize ‘unutun’ dediler. Biz bunu kabul etmedik. Çünkü kabul etmek olanı normalleştirmek olurdu. Oysa olan şey normal değildi. Bugün hala aynı yerdeyim. Aynı sorunun içindeyim ve biliyorum ki bu sadece benim sorum değil. Bu ülkede evladını, kardeşini, eşini, babasını kaybeden herkesin sorusu aynı. Biz cevap bekliyoruz ve bu soru cevaplanana kadar susmayacağız. Burada olacağız.”
Eylem, Galatasaray Meydanı’na karanfillerin bırakılmasıyla sona erdi.
PİRHA- Akışının şarkılara, romanlara, öykülere, şiirlere ilham olmuş Munzur Suyu, doğayla ikrarlı insana selam duruyor.
Kapitalizmin kök salmaya çalıştığı, insanı ve doğayı kirlettiği, suyu zehirlediği, yerin altını üstüne getirdiği dünyamızda suyunun berraklığı, direniş ezgilerine ilham olan akışıyla Dersim’in sembol yeri: Munzur Suyu.
Alevi toplumunun doğduğu yeri ziyaret kabul edip, niyaz olup, yalın ayak yürüdüğü Munzur Gözeleri’ni “kirletmeyin, etrafa şişe atmayın, piknik alanı olarak kullanmayın” uyarısı yapılmaya devam ediliyor.
PİRHA- Adıyaman’ın Çelikhan ilçesine bağlı Bulam beldesinde tütünün her aşamasında emek veren kadınlar, sigortasızlık, sağlık sorunları ve devletin tütün satışına getirdiği kısıtlamalarla mücadele ediyor.
Adıyaman’ın Çelikhan ilçesine bağlı Bulam beldesinde tütün dikim dönemi başladı. Bölgenin en önemli geçim kaynaklarından biri olan tütün üretiminde, tohumun ekilmesinden fidelerin yetiştirilmesine, dikimden çapa ve sulamaya, hasattan kurutma ve seçme aşamasına kadar uzanan uzun üretim sürecinin büyük bölümünü kadın emeği oluşturuyor. Ancak üretimin her aşamasında çalışan kadınlar, sigortasız ve güvencesiz çalışma koşulları, artan üretim maliyetleri, sağlık sorunları ve tütün satışına yönelik kısıtlamalar nedeniyle emeklerinin karşılığını alamadıklarını belirtiyor. PİRHA’ya konuşan tütün emekçisi kadınlar, hem tarladaki ağır çalışma temposunu hem de ev içi bakım yükünü birlikte üstlendiklerini ifade ederek, sosyal güvence, insanca çalışma koşulları ve üretimi sürdürebilecek politikalar talep ediyor.
“EZİLEN HEP KADINLAR”
Tütün emekçisi kadınlardan üç çocuk annesi Yıldız Öztorun, tütünün “en fazla insan emeği isteyen ürünlerden biri” olduğunu belirterek dikim döneminde yaşadıkları yoğun tempoyu şöyle anlattı:
“Dikime gittiğimiz günler sabahın erken saatlerinde kalkıp 10-12 kişilik kahvaltı hazırlıyoruz, çoğu zaman hazırladığımız kahvaltıyı kendimiz yiyemiyoruz bile. Hem tarlaya gidiyoruz hem de evdeki tüm yük omuzlarımızda. Evdeki yaşlıların bakımı, çocukların bakımı, temizlik, yemek; her şey kadının sorumluluğunda. Bir de tarlaya gidiyoruz. Eve geliyoruz, yatana dek dinlenme fırsatımız olmuyor.”
Öztorun, sağlık sorunları yaşasalar dahi çalışmak zorunda kaldıklarını, hiçbir sosyal destek almadıklarını ve hiçbir kadının sigortasının bulunmadığını vurgulayarak şunları söyledi:
“Hastalandığımızda dinlenme gibi bir lüksümüz yok. Sağlık sorunlarımız olsa dahi çalışmak zorundayız, tütün işi öyle yarım bırakılamıyor, o gün o iş bitecek. Benim gözümde alerji var, güneşe çıkmamam gerekiyor ama gözüm kızarsa da çalışmak zorundayım, başka alternatifim yok. Devlet satışını yasaklıyor, o zaman üretimine de alternatif bir ürün koysun. Biz sigortasız, güvencesiz çalışıyoruz, ezilen hep kadınlar.”
“EMEK KADININ, PARA TÜCCARIN”
Tütün üreticisi kadınlardan Birsen Tunç, tohum ekimiyle başlayıp dikimle devam eden üretim sürecinin uzun ve titizlik isteyen bir emek olduğunu, kadın emeğinin evde başlayıp tarlada devam ettiğini anlattı. Tunç, tütünün dikiminden çapasına, hasadından kurutulmasına ve seçilmesine kadar her yaprağının kadın elinden geçtiğini belirterek şöyle konuştu:
“Çocukluğumuz, gençliğimiz hep tütünle geçti, geçiyor. Tütünün tohum aşamasından dikilmesine, çapasına, toplanmasına kadar en çok emeği hem evde hem tarlada çalışarak kadınlar veriyor. Tütünden kazandığımızla hayatımızı sürdürüyoruz, ancak devletin yasağı nedeniyle kazancımızdan da oluyoruz. Tütünü yasaklıyorlar, peki alternatif ne? Zaten sigortasız çalıştığımız için emeğimizin karşılığını alamıyoruz, yasaklardan dolayı da tüccar üreticinin elindekini ucuza almaya çalışıyor. Olan bizlere oluyor. Devlet bizi tüccarların insafına bırakmış.”
Tunç, devletin tütün satışını yasaklaması durumunda üreticilere alternatif bir iş imkanı sunması gerektiğini vurgulayarak, bölgede kişi başına düşen arazinin 3-4 dönümü geçmediğini, tütünün yerini alacak bir ürün önerilmesi halinde bunu değerlendirebileceklerini söyledi. Tunç’a göre üreticiyi tüccarla baş başa bırakan bu düzen, aslında yasağın yükünü doğrudan üreticinin sırtına yıkıyor.
“EMEĞİMİZ BOŞA GİTMESİN İSTİYORUZ”
65 yaşındaki Dilber Yıldız, eskiden hayvancılıkla uğraştıklarını, bugün geçimlerinin tamamen tütüne bağlı olduğunu belirterek, “Çocuklarımız tütünden kazandığımız parayla okuyor, bu parayla evleniyor, geçimini sağlıyor. Biz kadınlar tütünde yoruluyoruz, sağlığımızdan oluyoruz. Tütün satışına gelen yasaklardan dolayı az kazanıyoruz. Devletin yasaklaması olmasa biz halimizden memnunuz, toprağımızda kalıp üretmeye devam edeceğiz. Emeğimiz boşa gitmesin istiyoruz” ifadelerini kullandı.
“MADEM YASAKLIYORLAR, BİZİ EMEKLİ ETSİNLER”
Ömrünün tütünle geçtiğini söyleyen 70 yaşındaki tütün emekçisi Beyaz Şenses, arazilerinin küçük olması nedeniyle mısır ya da fasulye gibi ürünlerle geçinemeyeceklerini belirtti.
Şenses,bildikleri işi yaptıklarını ama satamadıklarını kaydederek, “Madem yasaklıyorlar, öyleyse bizi emekli etsinler. Geçimimizi sağlayan tek şey tütündür, devlet yasakladığında kolumuzu kanadımızı kırmış gibi oluyor. Bu yaştan sonra başka bir şey yapacak halimiz yok. Bizi emekli edeceklerse buyursunlar yasaklasınlar” dedi.
“YA BİZE BİR İŞ VERSİNLER YA DA EKMEĞİMİZE KARIŞMASINLAR”
Tütünün içine doğduğunu, çocukluğundan beri tütün emekçisi olduğunu belirten Yıldız Tağral, sigortasız çalıştıklarını ve tek geçim kaynağının tütün olduğunu belirterek şu ifadeleri kullandı:
“Üç çocuğum var. Onların eğitimi de dahil tüm masraflarımızı geçim kaynağımız olan tütünle sağlamak zorundayız. Yeterince arazimiz yok, kiraya tarla tutuyoruz, tütünü dikiyoruz. Ancak onun da garantisi yok, tütün hastalıklardan kurtulup iyi mahsul verecek mi, alıcılar iyi bir fiyat biçecek mi, hiçbir şeyin garantisi yok. Bu haliyle de devlet yasaklamaya çalışıyor. Biz bu saatten sonra ne yapacağız? Bizim tütünden bildiğimiz başka bir şey yok. Ya bize bir iş versinler ya da ekmeğimize karışmasınlar.”
“KADININ AYAKTA DURMASI İÇİN KENDİ EKONOMİSİ OLMASI GEREKİYOR”
13 yıl önce eşini kaybeden, iki çocuk annesi Şehriban Ertürk, 8-9 yıl önce köyüne dönerek tütün üretimiyle hayat mücadelesi verdiğini anlattı. Ertürk, kadının hem evde hem tarlada hem de dışarıda sürekli çalışmak, her şeye göğüs germek zorunda kaldığını vurgulayarak şöyle devam etti:
“Kadının ayakta durması için kendi ekonomisinin olması gerekiyor. Ben tütün dikimi için tarlamı hazırlarken 20 bin liralık hayvan gübresi, 20 bin liralık sulama hortumu aldım; ilacı, gübresi derken en az 200 bin lira masraf ettim. Buna rağmen tüccar gelip bedavaya almaya çalışıyor. Biz memleketimizi seviyoruz, toprağımızı işleyip üretim yapmak istiyoruz ama bu şartlarda elimizde hiçbir şey kalmıyor.”
Ertürk, yıllardır tek başına verdiği mücadeleden süzülen bir öğütle sözlerini tamamladı:
“Tarlada olsun, dışarıda olsun, her kadın kendi ayakları üzerinde durmalı. Tütün emekçisi kadınlar kendi emeklerinin karşılığını almak için büyük bir çaba gösteriyor ama yasaklarla mücadele ediyor. Bunun duyulmasını istiyoruz.”
PİRHA – Varto Çalıdere Köyü’nde devam eden çadır nöbetini ziyaret eden Alibeyköy Cemevi Başkanı Hüseyin Güzelgül, yaşam alanları ve ziyaretlerin yok edilmeye çalışıldığını belirterek, “Davanızdan vazgeçmeyin” dedi.
Muş’un Varto ilçesine bağlı Çalıdere köyünde, ABD merkezli IGNIS H2 Enerji Üretim A.Ş., tarafından planlanan Jeotermal Enerji Santraline (JES) projesine karşı, Varto Ekoloji Platformu Gençlik Meclisi’nin başlattığı nöbet eylemi devam ediyor.
62’inci gününe giren çadır nöbetini İstanbul Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Eyüp Şubesi Alibeyköy Cemevi ziyaret etti.
“ASLA DAVANIZDAN VAZGEÇMEYİN”
Alibey Cemevi Başkanı Hüseyin Güzelgül, önce Sivas anmasına katıldıklarını ardından Varto’da bulunan Seyit Nesimi’nin mezarını ziyaret ettiklerini söyledi.
İki aydır süren Çadır nöbetini selamlayan Güzelgül, “Biz Kerbela’dan cesaret aldık. Nerde biz zalimlik varsa ona karşıyız” dedi.
Çadır nöbetinde güzel bir ikrar ve mücadele yürütüldüğünü kaydeden Güzelgül, “yaşam alanlarımıza, ziyaretlerimize ve ulularımıza dil uzattıkları gibi yok etmeye çalışıyorlar. Asla davanızdan vazgeçmeyin” dedi.
Çadır nöbetini 62’inci gününde Hemûg (Çayçatı) ve Çaxlek (Çağlek) köyü sakinleri devraldı.
PİRHA- Dersim Doğa Yaşam ve Çevre Platformu, Pülümür’de yaptığı açıklamada, altın, bakır, krom ve diğer madenler adına yürütülen faaliyetler, “kalkınma”, “yatırım” ve “istihdam” söylemleriyle meşrulaştırılmaya çalışıldığına dikkat çekerek, “Bağır Dağı da, Hel Dağı da, Munzur da satılık değildir” dedi.
Dersim, yüzyıllardır doğayla uyum içinde kurulmuş bir yaşamın adıdır. Munzur’un berrak suları, Pülümür Vadisi, Bağır Dağı, Hel Dağı, kutsal ziyaret yerleri, ormanları ve meraları yalnızca bugünün değil, gelecek kuşakların ortak mirasıdır. Bugün bu miras, uluslararası madencilik tekelleri ile onların yerli ortaklarının yağma politikalarıyla kuşatma altında.
Dersim Doğa Yaşam ve Çevre Platformu, Pülümür’de maden projelerine karşı açıklama yaptı. DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu’nun destek verdiği açıklamayı Engin Tekin okudu.
Altın, bakır, krom ve diğer madenler adına yürütülen faaliyetler, “kalkınma”, “yatırım” ve “istihdam” söylemleriyle meşrulaştırılmaya çalışıldığının altını çizen Tekin, “Oysa yaşanan deneyimler bunun tam tersini göstermektedir. Maden şirketleri geldikleri her yerde geriye kuruyan dereler, kesilmiş ormanlar, kirlenmiş topraklar, göç etmek zorunda kalan köylüler ve yoksullaşan halk bırakmaktadır” dedi.
“DERSİM YAŞAMDIR, TARİHTİR, KÜLTÜRDÜR, İNANÇTIR”
Dersim’in önemli bir bölümünün maden ruhsatlarıyla kuşatıldığını belirten Tekin, “Yaklaşık 150’yi aşkın ruhsat ve ruhsat başvurusu, bu kadim coğrafyayı uluslararası sermayenin kâr alanına dönüştürme planının bir parçasıdır. Sermaye için Dersim yalnızca çıkarılacak maden rezervidir; bizim için ise yaşamdır, tarihtir, kültürdür, inançtır” diye konuştu.
“DERSİM’İ SAVUNMAK; HERKESİN ORTAK SORUMLULUĞUDUR”
“Bağır Dağı’nı dinamitlemek yalnızca bir dağı parçalamak değildir; Alevi inancına, Dersim’in ortak hafızasına ve halkın kutsallarına yönelmiş bir saldırıdır” diyen Tekin sözlerini şöyle sürdürdü:
“Hel Dağı’na, Karagöz’e, Karagöl’e, Pülümür Vadisi’ne uzanan her kepçe, yalnızca toprağı değil; geleceğimizi de hedef almaktadır. Dersim, Türkiye’nin en zengin biyolojik çeşitlilik alanlarından biridir. Yüzlerce endemik bitki türü, dağ keçileri, boz ayılar, vaşaklar ve sayısız canlı bu coğrafyada yaşamaktadır. Munzur ve Pülümür yalnızca Dersim’in değil, bütün Anadolu’nun en önemli su havzalarındandır. Bir kez kirletilen suyu, yok edilen ormanı ve bozulan ekolojik dengeyi geri getirmek mümkün değildir. Doğa bir meta değildir. Dağlar, dereler ve ormanlar alınıp satılacak ticari mallar değildir. Bunlar bütün canlıların ortak yaşam alanlarıdır. Su yaşamdır; yaşam alınıp satılan bir meta değildir. Bugün doğayı savunmak, aynı zamanda yaşamı, emeği, kültürü ve halkın geleceğini savunmaktır. Dersim’i savunmak; yalnızca Dersimlilerin değil, temiz suya, sağlıklı gıdaya ve yaşanabilir bir geleceğe sahip çıkmak isteyen herkesin ortak sorumluluğudur.
“MÜCADELEYİ BÜYÜTELİM”
Dersim’i maden şirketlerine teslim etmeyeceklerini vurgulayan Tekin, Bağır Dağı da, Hel Dağı da, Munzur da satılık değildir. Kutsallarımızı, derelerimizi, ormanlarımızı ve yaşam alanlarımızı sermayenin kâr hırsına kurban etmeyeceğiz. Bütün Dersim halkını, köylüleri, gençleri, kadınları, emek ve demokrasi güçlerini, çevre örgütlerini, meslek odalarını ve yaşam savunucularını ortak mücadeleyi büyütmeye çağırıyoruz” ifadelerine yer verdi.
DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu da, ekolojik kıyımla karşı karşıya olduklarını ifade ederek, “Sermayeye açılan bir doğa var. Önümüzdeki süreçte geleceğimizle ilgili tehlike var. Aynı zamanda Dersim coğrafyası Reya Haq coğrafyasıdır. Coğrafyamıza, inancımıza, ziyaretgahlarımıza dokunulmasına izin vermeyeceğiz” dedi.
PİRHA – İzmir’in Aliağa ilçesinde Sivas Madımak Katliamı’nın 33.yılı vesilesiyle 33 can için denize 33 karanfil bırakıldı.
İzmir’in Aliağa ilçesinde, Sivas Madımak Katliamı’nın 33. yılı dolayısıyla anma etkinliği düzenlendi. Aliağa Alevi Kültür Derneği ile Aliağa Emek ve Demokrasi Platformu bileşenlerinin öncülüğünde gerçekleştirilen anmada, katliamda yaşamını yitiren 33 kişi denize bırakılan 33 karanfille anıldı.
Anma programı kapsamında ilk olarak Aliağa Cemevi önünde toplanan yurttaşlar, sloganlar eşliğinde Demokrasi Meydanı’na yürüdü. Yürüyüşe çok sayıda yurttaş ve demokratik kitle örgütü temsilcisi katıldı.
“KATLİAMI UNUTMADIK, UNUTTURMAYACAĞIZ”
Demokrasi Meydanı’nda düzenlenen basın açıklamasını gruplar adına Alevi Kültür Dernekleri Aliağa Şube Başkanı Suat Çiçekdal okudu. Madımak Katliamı’nın üzerinden 33 yıl geçmesine rağmen acının ilk günkü gibi taze olduğunu vurgulayan Çiçekdal, insanlığa karşı işlenen bu suçun cezasız bırakılmasının toplumsal vicdanda derin yaralar açtığını söyledi.
Çiçekdal, “33 canımızı yitirdiğimiz 2 Temmuz 1993 Sivas/Madımak Katliamı’nın 33. yılında içimizdeki ateş yanmaya devam ediyor. İnsanlık suçunun yargı tarafından cezasız bırakılması acımızı büyütüyor. Katliamı unutmadık, unutturmayacağız. Gerek ülke olarak gerekse küresel ölçekte zorlu bir süreçten geçiyoruz. Haklı taleplerimizi kazanıma dönüştürebilmek için eskisinden çok daha fazla çabaya ihtiyaç var” dedi.
“MADIMAK UTANÇ MÜZESİ OLSUN”
Madımak Katliamı’nın 33. yılında taleplerini bir kez daha dile getiren Çiçekdal, Madımak Oteli’nin utanç müzesine dönüştürülmesini, adaletin sağlanmasını, zorunlu din derslerinin kaldırılmasını ve laik, bilimsel eğitim modelinin esas alınmasını istedi.
33 CAN İÇİN 33 KARANFİL DENİZE BIRAKILDI
Basın açıklamasının ardından katılımcılar deniz kenarına geçti. Madımak Katliamı’nda yaşamını yitiren 33 kişinin isimleri tek tek okunurken, her bir can için denize bir karanfil bırakıldı.
PİRHA- DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin hukuki güvenceye kavuşturulması için çerçeve yasanın Meclis tatile girmeden gündeme alınması gerektiğini söyledi. Doğan, İmralı Heyeti’nin 40 gündür Abdullah Öcalan ile görüştürülmediğini belirterek, yasal düzenleme taslağının ne DEM Parti ne de kamuoyuyla paylaşıldığını vurguladı.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Sözcüsü Ayşegül Doğan, DEM Parti Genel Merkezi’nde düzenlediği basın toplantısında Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Sürece dair yoğun bir bilgi kirliliği yaşandığını belirten Doğan, hukuki güvence sağlayacak bir çerçeve yasanın artık gecikmeden Meclis gündemine alınması gerektiğini söyledi.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın son açıklamalarını önemli bulduklarını ifade eden Doğan, çerçeve yasanın zamanlaması konusunda mutabakat sağlandığını belirterek, “Meclis tatile girmeden Temmuz ayında bu yasanın gündeme alınması gerektiğini söyledik. Yapılan görüşmelerde bu konuda mutabakat sağlandığını paylaşabilirim” dedi. Ancak yasanın içeriğine ilişkin halen belirsizlik bulunduğunu vurguladı.
“KAPSAYICI BİR YÖNTEM İZLENMELİ”
Doğan, silahlı mücadelenin sona erdiğini ilan eden ve silahlarını kamuoyu önünde imha eden örgüt mensupları açısından nasıl bir hukuki çerçeve oluşturulacağının açıklığa kavuşturulması gerektiğini belirtti. Demokratik siyaseti güçlendirecek, toplumsal barışı destekleyecek ve hukuki güvence sağlayacak bir düzenlemeye ihtiyaç olduğunu ifade eden Doğan, kategorik yaklaşımların geçmişte Türkiye’ye kaybettirdiğini söyledi.
Yasal düzenlemenin tüm siyasi partilerin katkısıyla hazırlanması gerektiğini belirten Doğan, Meclis Komisyonu’nun ortak raporunun örnek alınmasını isteyerek, uzlaşı ve diyalog temelinde kapsayıcı bir yöntem izlenmesi çağrısında bulundu.
“ÖCALAN İLE GÖRÜŞMELER YENİDEN BAŞLAMALI”
Ayşegül Doğan, DEM Parti İmralı Heyeti’nin yaklaşık 40 gündür Abdullah Öcalan ile görüştürülmediğini belirterek, bunun sürecin sağlıklı ilerlemesi açısından önemli bir sorun oluşturduğunu söyledi. Öcalan’ın toplumun farklı kesimleriyle iletişim kurmasının önünün açılması gerektiğini ifade eden Doğan, barış için çaba gösteren herkesin önündeki engellerin kaldırılması çağrısında bulundu.
Doğan, kamuoyunda yer alan “çerçeve yasa taslağının Öcalan tarafından onaylandığı” yönündeki haberlerin doğrulanamadığını belirterek, “Bizimle paylaşılmış herhangi bir taslak yok. Heyetimiz 40 gündür Sayın Öcalan ile görüşemiyor. Bu durumda söz konusu iddiaları nasıl teyit edebiliriz?” diye sordu.
SÜRECİN HUKUKİ GÜVENCEYLE GÜÇLENDİRİLMESİ ÇAĞRISI
Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin beklentiye bırakılmaması gerektiğini söyleyen Doğan, İmralı görüşmelerinin düzenli şekilde sürdürülmemesinin sürecin tıkandığı algısı oluşturabileceği uyarısında bulundu. Hukuki güvencelerin oluşturulmasının hem demokratik çözüm hem de kalıcı barış açısından zorunlu olduğunu ifade eden Doğan, tüm tarafların sürecin gereklerine uygun davranması gerektiğini belirtti.
Basın toplantısının sonunda DEM Parti’nin 20 Eylül’de Ankara’da gerçekleştireceği 5. Olağan Büyük Kongresi’nin hazırlıklarının sürdüğünü açıklayan Doğan, yeni parti programının çoğulcu, demokratik ve yerelden güç alan bir örgütlenme anlayışıyla hazırlanacağını söyledi.
PİRHA – İzmir’de yürüyüş yaptığı sırada katledilen eski İHD Başkanı Avukat Ali Aydın anısına park açıldı. Açılışta konuşan eşi Kızbes Aydın, adaletin yerini bulması için mahkemenin adil bir şekilde yargılama yapacağına inandığını söyledi.
İzmir’in Çiğli ilçesinde, yürüyüş yaptığı güzergahta katledilmiş halde bulunan Avukat Ali Aydın’ın adının verildiği parkın açılışı gerçekleştirildi.
Evka-2 Pazar Yeri önünde inşa edilen parkın açılışına Ali Aydın’ın eşi Kızbes Aydın, siyasetçi ve insan hakları aktivisti Akın Birdal, CHP Çiğli Belediye Başkanı Onur Emrah Yıldız, Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Ege Bölge Sorumlusu Mehmet Bozkurt, Ali Aydın’ın dostları ve çok sayıda yurttaş katıldı.
“MAHKEMENİN ADİL BİR ŞEKİLDE YARGILAMA YAPMASINI BEKLİYORUZ”
Parkın yapımında emeği geçen herkese teşekkür ederek konuşmasına başlayan Ali Aydın’ın eşi Kızbes Aydın, ne kendilerinin ne de Ali Aydın’ın kişisel hiçbir düşmanının olmadığını belirterek, yaşamları boyunca insan hakları, hak, hukuk ve adalet mücadelesi verdiklerini söyledi.
Aydın, “Bu ölümün arkasında sadece bir müptezelin olduğuna hala inanamıyorum. Müptezel olsa bile, bu müptezelleri yaratan baronlar sisteminin karanlığı vardır arkasında” dedi.
Adaletin yerini bulmasını istediklerini ifade eden Aydın, mahkemenin adil bir yargılama yürüteceğine inandığını söyledi.
“ALİ AYDIN HER ZAMAN ÇOK İYİ BİR HAK SAVUNUCUSUYDU”
İzmir Barosu Başkanı Sefa Yılmaz, Ali Aydın’ın ocak ayında katledildiğini hatırlatarak, onun bir hak savunucusu, eğitimci ve aktivist olduğunu söyledi.
Ocak ayının kendileri açısından kara bir ay olduğunu belirten Yılmaz, birçok hak savunucusunun, aktivistin, yurtseverin, devrimcinin ve sosyalistin bu ayda katledildiğini ifade etti.
Ali Aydın’ın, bu ülkede yaşanan karanlıkların, adaletsizliklerin, hukuksuzlukların ve yargısız infazların karşısında duran bir yol arkadaşı olduğunu belirten Yılmaz, onun mücadeleleriyle yaşamaya devam edeceğini söyledi.
İzmir Barosu üyesi Veysi Çetin ise Çanakkale’de katıldığı bir etkinlik sırasında gözaltına alındığını hatırlatarak, “Ali bugün hayatta olsaydı kesinlikle Çanakkale’deydi. Orada gözaltına alınan gençler ve yurtseverler için koşa koşa giderdi” dedi ve parkın yapımında emeği geçen herkese teşekkür etti.
CHP Çiğli Belediye Başkanı Onur Emrah Yıldız, Ali Aydın’ın arkasında güzel bir iz bıraktığını, her zaman ezilenlerin, adaletin ve özgürlüğün yanında yer aldığını söyledi.
Yıldız, “Bu ülkede 25 yıldır iktidarda olan anlayışın yarattığı karanlıktan beslenen müptezellerden biri, Ali Aydın’ı aramızdan kopardı” ifadelerini kullandı.
Konuşmaların ardından parkın açılışı gerçekleştirildi.
PİRHA- Londra’da Britanya Alevi Federasyonu (BAF) ve Demokratik Güçbirliği (DGB) tarafından düzenlenen anma programında, Sivas Madımak Katliamı’nda yaşamını yitiren 33 can anıldı. Programda yapılan konuşmalarda adalet, hakikat, yüzleşme ve eşit yurttaşlık talepleri dile getirildi, Madımak Katliamı’nın insanlığa karşı işlenmiş bir suç olduğu vurgulandı.
İngiltere’nin başkenti Londra’da Britanya Alevi Federasyonu (BAF) ile Demokratik Güçbirliği (DGB), Sivas Madımak Katliamı’nın 33. yılı dolayısıyla anma programı düzenledi.
Anma programı, Yadigar Aslan Ana’nın okuduğu gülbenklerle başladı.
“İNSANLIĞA KARŞI İŞLENMİŞ SUÇLARDA ZAMAN AŞIMI OLMAZ”
Programın açılış konuşmasını yapan BAF Eşit Başkanı Eda Özdemir, hazırlanan ortak basın açıklamasını okudu.
Ortak açıklamada, Madımak Katliamı’nın üzerinden 33 yıl geçmesine rağmen acının ve adalet arayışının sürdüğü belirtilerek, katliam davasında verilen zaman aşımı kararları ile sanıkların tahliye edilmesi eleştirildi. Açıklamada, “Madımak insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur. İnsanlığa karşı işlenmiş suçlarda zaman aşımı olmaz” vurgusu yapıldı.
Metinde ayrıca cemevlerinin anayasal güvenceyle ibadethane olarak tanınması gerektiği ifade edilirken, Alevilerin inanç özgürlüğüne ilişkin talepler yinelendi. Türkiye’deki demokratik hak ihlalleri, kayyum uygulamaları ve baskı politikalarının eleştirildiği açıklamada, Filistin’de yaşanan saldırılar ile Suriye’de Alevilere yönelik katliamlara da dikkat çekildi. “33 Can, 33 Yıl” şiarıyla sürdürülen anma etkinliklerinin yıl sonuna kadar devam edeceği belirtilerek, Madımak Oteli’nin “Utanç Müzesi”ne dönüştürülmesi ve katliamın tüm sorumlularının yargılanması istendi.
Programda daha sonra BAF Eşit Başkanı Maksut Demir söz aldı. Demir, Madımak Katliamı’nın aradan geçen 33 yıla rağmen hafızalardaki yerini koruduğunu belirterek, katliamla yüzleşilmesi ve adaletin sağlanmasının toplumsal barış açısından zorunlu olduğunu ifade etti.
“BİZ UNUTMAYACAĞIZ, UNUTTURMAYACAĞIZ”
İngiltere Alevi Kültür Merkezi (İAKM) ve Cemevi Eşit Başkanı Hasret Bozdağ ise 2 Temmuz’un yalnızca geçmişte yaşanmış bir acı değil, aynı zamanda adalet ve hakikat arayışının simgesi olduğunu söyledi.
Madımak’ta yaşamını yitirenlerin insan sevgisini, kültürü, sanatı ve özgür düşünceyi yaşatmak için Sivas’ta bulunduğunu belirten Bozdağ, “O gün yalnızca canlarımız değil, insanlığın vicdanı da ateşe verildi” dedi.
Bozdağ, katliamın unutulmaması gerektiğini belirterek, “Biz acımızı tazelemek için değil, o acının bize yüklediği sorumluluğu hatırlamak için buradayız. Unutursak aynı karanlık yeniden güç bulur. Biz unutmayacağız, unutturmayacağız. İntikam değil, adalet; nefret değil, hakikat istiyoruz” ifadelerini kullandı.
Madımak’ta hedef alınanın yalnızca insanlar olmadığını belirten Bozdağ, özgür düşüncenin, Alevi inancının ve birlikte yaşama umudunun da hedef alındığını söyledi. Çocuklara ve gençlere yalnızca yaşanan acının değil, direnişin ve hakikat mücadelesinin de aktarılması gerektiğini ifade etti.
“ATEŞ HAKİKATİ VE İNSANLIK ONURUNU YAKAMAZ”
Enfield Alevi Kültür Merkezi Eşit Başkanı Birgül Timur da konuşmasında, Madımak Katliamı’nın yalnızca Alevilere yönelik değil, insanlığın ortak vicdanına yönelik bir saldırı olduğunu söyledi.
“Ateş bedenleri yakabilir ama hakikati, sevgiyi ve insanlık onurunu yakamaz” diyen Timur, Alevi öğretisinin insanı merkeze alan, eşitliği, rızalığı ve birlikte yaşamı esas alan bir yol olduğunu ifade etti.
Madımak’ı anmanın yalnızca geçmişi hatırlamak değil, bugün ayrımcılığa, nefret söylemine, ötekileştirmeye ve adaletsizliğe karşı ortak bir duruş sergilemek anlamına geldiğini belirten Timur, “Biz intikam istemiyoruz. Hakikat, yüzleşme ve adalet istiyoruz. En çok da çocuklarımızın böyle acılar yaşamayacağı bir ülke istiyoruz” dedi.
ORTAK MÜCADELE ÇAĞRISI
Demokratik Güçbirliği adına Doğan Genç de konuşma yaptı. Genç, Madımak Katliamı’nın unutulmaması, adalet mücadelesinin kararlılıkla sürdürülmesi ve demokrasi, laiklik ile eşit yurttaşlık mücadelesinde ortak tutum alınması gerektiği vurgulandı.
Anma programı, okunan deyişler eşliğinde dönülen semahlarla sona erdi.
PİRHA- Dortmund ve Çevresi Alevi Dergahı’nda (DAKME), Sivas Katliamı’nın 33. yıl dönümünde düzenlenen anmada, katledilen canlar deyişler ve ağıtlarla anıldı.
Dortmund ve Çevresi Alevi Dergahı’nda (DAKME), 2 Temmuz 1993’te gerçekleşen Sivas Katliamı’nın 33. yıl dönümü dolayısıyla anma etkinliği düzenlendi.
Anma programı, Pir Celal Cenan ile Didar Cenan Ana’nın çerağları uyandırması ve katledilen canlar anısına verilen gülbenk ile başladı.
Programda konuşan Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) Eşbaşkanı Huri Kabayel, Sivas Katliamı’nın yalnızca Alevilere değil, insanlığa karşı işlenmiş bir suç olduğunu belirterek, benzer acıların bir daha yaşanmaması için toplumsal dayanışmanın ve ortak mücadelenin önemine dikkat çekti. Kabayel, katliamlar karşısında sessiz kalınmaması gerektiğini vurgulayarak, adalet arayışının kararlılıkla sürdürüleceğini ifade etti.
Konuşmaların ardından etkinlik, Sivas’ta katledilen 33 can anısına yakılan ağıtlar ve söylenen deyişlerle devam etti.