Yazar: Cihan Berk

  • Kemal Gülmez, 44 yıl sonra dedesinin vasiyetini yerine getirip Zel Dağı’na çıktı!-VİDEO

    Kemal Gülmez, 44 yıl sonra dedesinin vasiyetini yerine getirip Zel Dağı’na çıktı!-VİDEO

    PİRHA-Dersimli Kemal Gülmez, 44 yıl sonra dedesinin vasiyetini yerine getirip Zel Dağı’nda kurban kesti. Köylerinin yasaklı olmasında dolayı dedesinin vasiyetini 44 yıl sonra yerine getirebildiğini vurgulayan Kemal Gülmez, “Amacımız hem köyümüzün hem de çevre köylerimizin köylerine geri dönmesi teşvik etmek. Buranın tekrardan canlanması ve yerleşim yerlerinin oluşmasıdır” dedi.

    Dersim’in Pülümür Vadisi’nde yer alan 2 bin 380 metre yüksekliğindeki Zel Dağı, bölge halkı tarafından duaların edilip, kurbanların kesildiği kutsal bir mekân.

    Dersimli Kemal Gülmez, 44 yıl sonra dedesinin vasiyetini yerine getirip Zel Dağı’nda kurban kesti.

    “AMACIMIZ YENİDEN KÖYLERİMİZİN TEKRARDAN CANLANMASI VE YERLEŞİM YERLERİNİN OLUŞMASI”

    44 yıl önce dedesinin vasiyetini gerçekleştirip Zel Dağı’na çıktığı için mutlu olduğunu belirten Kemal Gülmez, “Dedem, okulu bitirdiğinde Zel Dağı’na gelip kurban kes demişti ama köylerimiz yasak olduğu için yıllarca buralara gelemedik. 44 yıl sonra vasiyeti yerine getirdim o yüzden benim için çok önemli. Benim köyüm Cundik 1990’lı yıllarda boşaltıldı. Köyümüzün yolu yoktu. Üç yıl önce köyde ev yapmaya başladık. Aşağıdaki vadi içerisinde bütün malzemeyi sırtla taşıyarak köyde ev yaptım. Amacımız hem köyümüzün hem de çevre köylerimizin köylerine geri dönmesi teşvik etmek. Bölgenin ve buradaki yaylanın açılması çok önemli, çünkü buralar binlerce koyun beslenebileceği alanlar. Eskiden her gece yaylacılar ürettiklerini taşıyıp aşağıya getirirlerdi. O yüzden aslında bu dağlar üretim olarak geceli gündüzlü işlenen alanlardı. Amacımız buranın tekrardan canlanması ve yerleşim yerlerinin oluşmasıdır. Bugün dostlarımız ve çevre köylerimizle beraber Zel Dağı’na gelerek kurbanımızı kesip bir dileğimizi yerine getirdik” dedi.

    “HERKES KENDİ TOPRAĞINA DÖNSÜN”

    Eskiden yılda iki defa Zel Dağı’na gelip dua ettiklerini ifade eden Alaverdi Candemir, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Zel Dağı bizim için kutsal bir mekândır. Köyümüz Rosnage (Roşnek) 1994 yılında boşaltıldı ve buralar da yasaklı bölge ilan edildiği için uzun yıllar gelemedik. Bugün Kemal Gülmez’in vasiyetini yerine getirmesiyle birlikte bizler de buraya geldik dualarımızı ettik.

    Kemal Gülmez, köyde ilk evi yaparak hem köylerimize geri dönüşü sağlıyor hem de bizi bugün buraya getirip dağımızla o bağın tekrardan kurmamızı sağladı. Amacımız herkesin ziyaretlerine, mezarlarına ve topraklarına sahip çıkmasıdır. İtikatımız gereği kutsal mekânımıza gelerek bu ritüele tanıklık etmek beni çok duygulandırdı ve aynı zamanda çok da mutlu etti. Amacım köyüme ev yapmak ve orada yaşamak. Herkes kendi toprağına geri dönsün. Bizim birbirimize sahip çıkıp, güç vermemiz gerekiyor. Barış olursa dilimize, kültürümüze ve inancımıza sahip çıkmış oluruz.”

    Nuray ATMACA/DERSİM

  • Sazın sesi kısılıyor: Ozan Hasan Karabaş’tan geleneğin çöküşüne keskin bir hatırlatma!-VİDEO

    Sazın sesi kısılıyor: Ozan Hasan Karabaş’tan geleneğin çöküşüne keskin bir hatırlatma!-VİDEO

    PİRHA – Sivas Divriği’nin Gözecik köyünde dünyaya gelen halk ozanı Hasan Karabaş, neredeyse bir ömürdür sürdürdüğü aşıklık geleneğini anlatıyor. Çocuk yaşta babasını yitirerek büyüyen Karabaş’ın hayatı, bir komşunun evine giren “telli bir hediye”yle değişiyor. Karabaş, kendi yaşam hikâyesiyle birlikte, ozanlığın artık tükenme noktasına geldiğini, yeni kuşaklara aktarılmadığını söylüyor ve ekliyor: Böyle giderse aşıklık geleneği bitecek.

    1958’de Divriği’nin merkez köyü Gözecik’te doğan Hasan Karabaş, dört çocuklu bir ailenin üçüncü çocuğu. Dokuz yaşındayken babasını kaybetmesi ona erken yaşta hayatın ağırlığını yüklemiş. Gençlik yıllarında bir komşusunun saz getirmesiyle tanıştığı müzik, onun için “dönüşü olmayan bir yol”a dönüşüyor.
    Karabaş o günü şöyle anlatıyor:

    “On iki-on üç yaşlarındaydım. Komşumuz bir saz getirmişti. Bir arkadaşımla beraber çok merak ettik. O şekilde saza başladık işte. O gün bugün devam ediyor.”

    Aşıklığın kendi ailesinden gelen bir kültür olduğunu söyleyen Karabaş, yıllar içinde hem kendi şiirlerini hem de bestelerini üretmiş. Seslendirdiği birçok türkünün ise kayıt altına alınmadığı için kaybolmasına üzüldüğünü dile getiriyor. Yine de türkülerinin, duyduğu her acı, her sevinç ve her haksızlıkla birlikte kendiliğinden aktığını söylüyor.

    Halk Ozanları Şenliği’nde Fikret Otyam’ın desteğiyle birincilik elde etmesi hayatında unutmadığı bir dönemeç:
    “Halk Ozanları Şenliği vardı. O şenlikte bir yarışma düzenlendi ve ben birinci oldum. Fikret Otyam şenliğin onur konuğuydu. Yarışmada birinci olmamda Fikret Otyam’ın katkısı oldu. Birincilik onun hakkıdır diyerek bana vesile oldu.”

    “HALK OZANLIĞI HALKIN DERDİNİ BİLMEK DEMEKTİR”

    Hasan Karabaş’a göre halk ozanlığı yalnızca saz çalıp türkü söylemek değil; toplumun derdini duymak, haksızlığa karşı söz kurmak.
    Hasan Karabaş, ozanlık tanımını şu sözlerle yapıyor:

    “Halk ozanlığı halkın sorunlarını bilmek demektir. Yani halkın sorunlarını dile getirip söylemektir. Kendin de gerekirse önde olman lazım. Ezilmişliğini, hakkının yenilmişliğini halka anlatmaktır yani. Hak yiyenlere karşı bir şeyler söylemek gerekir. Riskli ama halk ozanlığı biraz fedakârlık isteyen bir şey tabii.”

    Karabaş, yıllar içinde değer verilmediği için birçok ozanın unutulup gittiğini, yerlerine yenilerinin yetişmediğini söylüyor ve bu gidişatın onu derinden yaraladığını anlatıyor:

    “Halk ozanlarına değer verilmiyor ki. Ne kadar anlatırsan anlat. Bizim bir sürü ozanlarımız vardı. Onlar yitip gittiler. Artık onların yerine ozan yetişmiyor. Bir ozanın yetişmesi çok zor… Ozanlara değer verilmeyen bir ülkede yapacağım bir şey yok yani.”

    “SAZSIZ ALEVİLİK OLMAZ”

    Aleviliğin müzikle, özellikle de sazla kurduğu bağı anlatırken; bu ilişkinin yalnızca bir gelenek değil, bir kimlik meselesi olduğunu vurgulayan Karabaş,

    “Alevilik ile saz sanki beraber. Yani saz olmazsa Alevilik olmaz, Alevilik olmazsa saz olmaz. Hatta bizde telli vuran derler. Yani saz bizim için çok önemli. Alevilerin sazı olmazsa olmaz. Sazın verdiği hiçbir şeyi hiçbir müzik aletinde alamazsın.”

    Karabaş, ozanlık yolculuğunda Mahsuni Şerif’in etkisini ise açık bir hayranlıkla dile getiriyor:

    “Ben ozanlık dalında oldu bitti Mahsuni Şerif hayranıydım. Onun türkülerini dinlerdim ve benim kendime örnek aldığım tek ozan da Mahsuni’ydi. Mahsuni yuh yuhlar çekti, zevzek dedi. Yani birilerinin hakkını yiyenlere çok şeyler söyledi. Onun için ben de Mahsuni Şerif’in izinden yürüdüm.”

    Hasan Karabaş bugün hâlâ sazıyla birlikte; hafızadan silinen ozanların, kaybolan türkülerin ve unutulmak üzere olan bir kültürün nöbetini tutuyor.

    Divriği’nin Gözecikli ozanı için türkü söylemek yalnızca bir uğraş değil; halkın sesi olmaktan vazgeçmeyen bir ömür.

    PİRHA/SİVAS

  • Baz istasyonunun kurulmak istenmesine yurttaşların tepkisi sürüyor: İzin vermeyeceğiz-VİDEO

    Baz istasyonunun kurulmak istenmesine yurttaşların tepkisi sürüyor: İzin vermeyeceğiz-VİDEO

    PİRHA- Dersim’in Siğenk (Atatürk) Mahallesi’nde bir GSM operatörüne ait baz istasyonunun kurulmak istenmesine mahalle sakinleri tepki göstermeye devam ediyor. Basın açıklamasında konuşan yurttaşlar, “Yaşam alanlarımızın içerisine baz istasyonunun yapılması doğru bir şey değil. Okullara bu kadar yakın olmasından dolayı baz istasyonunu istemiyoruz ve kesinlikle izin vermeyeceğiz” dedi.

    Dersim’de Sihenk (Atatürk) Mahallesi’nde bir GSM operatörüne ait baz istasyonun mahalle içinde hem okul alanına hem de pazar alanına yakın olması nedeniyle yurttaşlar tepki gösteriyor.

    Mahalle halkı, baz istasyonu yapılmasına karşı basın açıklaması yaparak tepkisini sürdürmeye devam etti. Açıklamaya Dersim Emek ve Demokrasi Platformu bileşenleri ile DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu da destek verdi.

    “BAZ İSTASYONUNU İSTEMİYORUZ”

    Basın açıklamasında konuşan Atatürk Mahallesi sakinleri, “Halkın yaşam alanının içerisine baz istasyonunun yapılması doğru bir şey değil. Okullara bu kadar yakın olmasından dolayı baz istasyonunu istemiyoruz ve kesinlikle izin vermeyeceğiz” dedi.

    “HALKIN İRADESİ GERİ GELECEK VE BAZ İSTASYONUNU KALDIRACAĞIZ”

    Baz istasyonunun kaldırılmasını talep ettiklerini vurgulayan  Emek Partisi Merkez Disiplin ve Denetleme Kurulu üyesi Mustafa Taşkale, “Daha iyi bir hizmet vermek istiyorlarsa GSM operatörleri masrafları göze alarak daha uygun yerlere baz istasyonu yapsınlar. Buna izin veren bugünkü kayyımdır. Bir gün kayyım ve halkın iradesi yeniden belediyeye gelecek ve ne gerekiyorsa yapıp bu baz istasyonunu buradan kaldıracağız” diye belirtti.

    “YAŞAM ALANLARININ DIŞINDA YAPILMASI GEREKİYOR”

    DEM Parti Dersim Milletvekilli Ayten Kordu, ise konuşmasında şunları dile getirdi:

    “Baz istasyonunu okulların, çocuk parkının ve halk pazarının olduğu yere yapılmaması gerekiyor. Yetkililerin görevi en az zararın olacağı yere yapılmasıdır. İnsanların yoğun olarak yaşadığı yerlerin dışında bir yere yapılması gerekiyor. Biz buradan ilgili yetkililere sesleniyoruz, burada halk baz istasyonunu yaşam alanlarına yakın yere istemiyor” diye konuştu.

    PİRHA/DERSİM

  • Karşıkonak’ta organik bal direnişi: Savaşlar ve madenler arıları da öldürüyor!- VİDEO

    Karşıkonak’ta organik bal direnişi: Savaşlar ve madenler arıları da öldürüyor!- VİDEO

    PİRHA- Sivas’ın Divriği ilçesi Karşıkonak köyünde nesilden nesile süren doğal arıcılık geleneği sürüyor. Köylüler, şeker kullanmadan, kara kovan yöntemiyle ürettikleri organik balın hem şifalı hem de değerli olduğunu vurguluyor. Ancak savaşlar, çevre kirliliği ve madenlerdeki siyanürlü üretim süreçlerinin arıcılığı tehdit ettiğine de dikkat çekiyorlar.

    Karşıkonak köyünde, arıcılık nesilden nesile aktarılan bir gelenek. 1975’ten beri arıcılık yapan Ali Karakoç, Kani Sağlam ve Kamber Kaya gibi köylüler, gezginci olmayan yerel üretimle organik bal elde ediyor. Şeker vermeden, hilesiz bal üreten arıcılar, ayıların petekleri dağıtmasından elektrikli tellere, doğanın eski bereketinden bugünkü kirliliğe uzanan hikâyelerini PİRHA’ya anlattı.

    “ELLİ YILDIR ARICILIK YAPIYORUM”

    Elli yıldır arıcılık ile uğraştığını söyleyen Ali Karakoç, “75′ yılından bu yana arıcılık yapıyorum, hayvancılığı bıraktım. Şekerle, kekle uğraşmayız. Baharda birkaç gün, sonbaharda verirsek de veriyoruz. Hilesi yok, hurdası yok. Kışın köydeyiz, yazın köydeyiz. Kara kovan kullanıyorum, 70-80 kovanım var. Gezginci değiliz, yaz kış köydeyiz. Elimizde bal kalmaz, alan bir daha almak istiyor” dedi. Ayılara karşı verdikleri mücadeleyi de anlatan Karakoç, elektrikli tel sisteminin kovanları koruduğunu belirtiyor.

    “AİLEM VE EVİM İÇİN BAL ÜRETİYORUM”

    Uzun zamandır arıcılık ile uğraştığını söyleyen Kani Sağlam da, “Bahçem var. Aslında hayvancılık yapıyorum. Kendi ev ihtiyaçlarım ve ailem için bal üretiyorum. Evin yiyeceği çıkıyor. Ben bahçede durduğum için arılar da yanımda” diyor. Sağlam, arıcılığın köydeki zaman döngüsünü ise şöyle anlatıyor:

    “Mart’ta arıları dışarı salıyoruz, Eylül ayında içeri alıyoruz. Arılar Haziran’da bal yapmaya başlar, Eylül’de balı alırız. Ne olursa, ne kadar olursa onu alıyoruz, olmazsa kapatıyoruz” .

    “BİR ARIDAN 70 KİLO BAL ALDIĞIM GÜNLER GERİDE KALDI”

    Bir diğer isim Kamber Kaya ise arıcılığa başladığı ilk yıllarda doğanın bereketini anlatırken, “O dönemler doğa çok güzeldi, doğa ölmemişti… İnanır mısınız, bir kovan arıdan 70 kilo bal aldım” derken ancak şimdi aynı verimi alamadıklarını üzüntüyle belirtiyor. Bunun nedenini ise şöyle açıklıyor; “Savaşlarla, sanayiyle, madenlerle doğayı öldürdüler, doğada artık o ballar olmuyor”

    “GENÇLERE ÇAĞRI”

    Arıcılığın hem geçim kaynağı hem de sağlıklı bir yaşam biçimi olduğunu vurgulayan köylüler, gençlere sesleniyor: “Arıcılık çok güzel bir iş. Gençler yapsınlar, doğaya sahip çıksınlar.”

    PİRHA/SİVAS

  • Hatimoğulları: Bu süreci oluyormuş gibi götürme şansımız yok, oldurmak zorundayız! -VİDEO

    Hatimoğulları: Bu süreci oluyormuş gibi götürme şansımız yok, oldurmak zorundayız! -VİDEO

    PİRHA- DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, gelinen aşamada toplumun iktidardan somut adımlar beklediğini vurgulayarak, “Bu süreç araçsallaştırılmamalı ve herhangi bir siyasi partinin dar manada çıkarlarına kurban edilmemeli. Türkiye’nin iç barışına bizim her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Bu süreci oluyormuş gibi götürme şansımız yok, oldurmak zorundayız” dedi.

    Abdullah Öcalan tarafından 27 Şubat’ta yapılan Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı ardından çok sayıda önemli adımlar atıldı. O adımlardan birisi de örgüt tarafından 26 Ekim’de yapılan “Türkiye’den çekilme” kararı oldu.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, barış sürecine ilişkin PİRHA’ya değerlendirmelerde bulundu.

    “İKTİDARIN ATMASI GEREKEN SOMUT ADIMLAR VAR”

    -Silahlı güçler Öcalan’ın mesajı sonrası Türkiye’den çekildi. Bu çekilmenin anlamı nedir? Bundan sonra devletin üzerine düşen sorumluluklar neler? Nerden başlamalılar?

    Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat’ta gerçekleştirdiği Barış ve Demokratik Toplum Çağrısının adımlarından biriydi geri çekilme. Bu çağrıya karşılık PKK’nin attığı çok somut adımlar oldu. Süleymaniye’de gerçekleşen silah yakma töreni, onun evvelinde gerçekleştirdikleri kongre, fesih kararı almaları ve silahsızlanmanın Türkiye’deki yasal düzenlemelerle birlikte hız kazanacağı mesajlarını güçlü bir şekilde vermişlerdi. En son Türkiye’den geri çekilme ile birlikte aslında süreci yeni bir aşamaya taşımış oldular. Sayın Öcalan’ın da ifade ettiği gibi artık ikinci aşamaya geçilmiş durumda. Birinci aşamayı değerlendirdiğimizde bugüne kadar iktidarın attığı somut bir tek adım oldu. O da parlamentoda komisyon kurmak. Komisyonun adaya gitmesi beklendiği halde henüz gerçekleşmedi.

    Şu anda özellikle ikinci evrede iktidarın atması gereken çok somut adımlar var. Birincisi komisyonun hızlı bir biçimde adaya gidip Sayın Öcalan’la görüşme gerçekleştirmesi. İkincisi PKK’nin silahsızlanma sürecini hızlandırması açısından PKK’ye ilişkin özel yasa beklentisi var. Bununla beraber cezaevlerinde bekleyen çok önemli sorunlar söz konusu. Bu açıdan yine acil atılması gereken adımlardan biri infaz yasasında yapılacak değişiklikler. Bu konuda hızlı bir adım atılmalı. Zaten yasal düzenlemeler bağlamında hemen akabinde yapılması gereken işler TCK ve TMK’daki değişiklikler. Bununla beraber özellikle kayyum yasasının lağvedilmesi çok önemli.

    Özellikle bu sürecin gerçekten bir barış ve demokratik toplum sürecinde atılacak en temel adımlardan biri de yerel yönetimlerin seçilmişlere bırakılması bırakılmasıdır. Çünkü Türkiye’de bugün kayyum rejimi seçimi yok sayan bir anlayış. Dolayısıyla kayyum yasası bir an önce geri çekilmeli. Tutuklu bütün belediye başkanları cezaevinden çıkarılmalı ve kayyum atanmış bütün belediyelerin belediye başkanları, eş başkanları görevlerine acilen iade edilmeli.

    Fakat bir yasal düzenleme gerektirmediği halde atılacak çok önemli hayati ve bu sürece toplumun geniş kesiminde güven arttırıcı rol oynayabilecek adımlar da var. Birincisi AİHM kararlarının hayata geçirilmesi. Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve MYK üyelerimizin içinde olduğu Kobani Kumpas Davası’ndan tutuklu arkadaşların dosyasıyla ilgili AYM Büyük Daire’nin kesinleşen bir kararı var. Bu karar hayata geçmeli ve arkadaşlarımız serbest bırakılmalı. Osman Kavala, Can Atalay, Çiğdem Mater ve Tayfun Kahraman’ın da içinde olduğu Gezi tutuklularıyla ilgili de bir AİHM kararı var. AİHM ve AYM kararları hayata geçmeli, bunun içinde bir yasal düzenlemeye ihtiyaç yok.

    “KOMİSYON EN KISA SÜREDE ADAYA GİTMELİ”

    -Komisyonun İmralı’ya gidip gitmeme tartışması var. Komisyonun İmralı’ya gitmesini sizlerde ısrarla ifade ediyorsunuz. Bunun önemi nedir?

    Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin başlamasında Sayın Abdullah Öcalan’ın çok büyük bir rolü ve misyonu var.
    Bu sürecin bugüne kadar getirilmesinde de öyle. 1 Ekim’den bugüne kadar geçen süre içerisinde Sayın Öcalan’ın yaptığı çağrı, PKK’nin bu çağrıya verdiği olumlu yanıtlar, bugüne kadar gelinen aşamada örgüt tarafından yapılanları sadece Abdullah Öcalan yaptırabilirdi. Sayın Öcalan Türk ve Kürt halkı başta olmak üzere bölge halklarının eşit yurttaş olarak bu topraklarda yaşaması için çok önemli bir adım attı. Bu süreç ilerletilmeye çalışılırken Sayın Öcalan’ı siyasetin yok sayma gibi bir ihtimali yoktur, olmamalıdır da. Gerçekten Türkiye’nin iç barışını istiyorsak, bu savaşın bitmesini istiyorsak Sayın Öcalan’ın muhatap alınması gerekiyor.

    Devletin zaten İmralı’da görüşmeler yaptığını biliyoruz. Aynı şekilde siyasetin de görev ve inisiyatif alması gerekiyor. Siyaset şu ana kadar komisyon kurmakla çok önemli bir adım attı. Siyaset ve Meclis’in görevi sadece dinlemeler yapmak değildir.
    Aynı zamanda bu süreci adım attıracak, süreci ilerletecek, yasal düzenlemelerin öncülüğünü yapması gereken parlamentonun görev ve sorumluluk üstlenmesi çok önemli. Dolayısıyla burada cesur davranmak lazım. Adaya gitmede tereddüt etmemek lazım. Adaya gitmenin, özellikle komisyonun çalışmalarını rahatlatması ve ilerletmesi konusunda çok önemli bir yol alacaklarına eminiz. Bu görüşme mutlaka olmalı. Komisyon mutlaka en kısa zamanda adaya gitmelidir.

    “TOPLUM, İKTİDARA GÜVENMİYOR”

    -Süreçte güven inşa ediliyor mu? Toplum olarak sürecin güvenliğinin sağlandığını nasıl anlayacağız?

    Toplum, DEM Parti’ye ve Kürt hareketine güveniyor. Ama toplum iktidara ve iktidarın izlediği yol ve yönteme yeterince güvenmiyor. Kürt yurttaşlarımızdan şöyle değerlendirmeler ve eleştiriler gelebiliyor. Bunlar bu süreci araçsallaştırmak istiyor olabilirler. Bu araçsallaştırma esnasında Kürt hareketini tasfiye etmeyi de hedefliyor olabilirler. Bu nedenle bu süreci böyle yarım ağız götürüyorlar gibi bir yaklaşım var. Türkiye solunda, CHP tabanında, sağdaki muhalif kesimlerde de şöyle yaklaşımlar var. Bu iktidar mevcut olan rejimi devam ettirebilmek için bu süreci araçsallaştırıyor yaklaşımı var. Bizimse yaklaşımımız çok net. Bu süreç araçsallaştırılmamalı ve herhangi bir siyasi partinin dar manada çıkarlarına kurban edilmemeli. Bu süreci iktidar kendi dar manada kendi iktidarını ve rejimini devam ettirmek için araçsallaştırmayı hedefliyorsa bu konuda büyük yanılır. Kimse hiçbir şeyi araçsallaştırmaya çalışmamalıdır. Türkiye’nin iç barışına bizim her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Bölge derin bir kaynama içindedir. Orta Doğu derin bir kaynama içindedir. İsrail’in nüfus alanının gittikçe yayıldığı bir dönemde bizim Türkiye’de bu süreci oluyormuş gibi götürme şansımız yok. Oldurmak zorundayız.

    “DEMOKRATİK MÜCADELENİN ÖNÜNÜN AÇILMASI HER MÜCADELE DİNAMİĞİNE KATKISI OLACAK”

    -Demokratik Entegrasyon’a gelelim. Kürt, Alevi, emekçi, kadın için ne anlama geliyor?

    Demokratikleşme süreci yani silahların sustuğu, çatışmaların olmadığı bir Türkiye’de demokratik siyasetin önünün daha çok açılacağının hepimiz farkındayız. Hatta Sayın Öcalan 27 Şubat’ta gerçekleştirdiği çağrısında da çok net şunu ifade ediyor. Bugüne kadar demokratik siyasetin önü hep terör parantezine alındığı için demokratik siyasetin önü devlet ve iktidar tarafından sürekli tıkandı. Demokratik mücadele kanallarının önünün açılması, bunun her alana ve her mücadele dinamiğine katkısı çok büyük olacak.

    Kadınlar gerçekten bütün bu baskı rejimine rağmen hem Türkiye’de hem dünyada en örgütlü, en diri duran hareket kadın hareketi her şeye rağmen, bütün baskılara rağmen mesela karma alanda, siyasette demokratik siyasette birçok gerileme olduğu halde yine bütün bu koşullara rağmen kadınlar hep en öndeydi. Mücadelenin öncülüğünü yürüttü bugüne kadar. Buraya olumlu yansıması güçlü olacak.

    Alevi hareketi çok daha güçlü bir şekilde Alevi toplumunun kılcal damarlarına inecek kadar derin bir örgütlenmeye gidebilir, gitmeli. O konuda elbette ki yetersizliklerimiz var. Bu anlamıyla orada örgütlü mücadelenin de önünün daha çok açılacağını düşünüyoruz. Ümit ediyoruz ki bu barış ve demokratik toplum çağrısı başarıya ulaşır. Bir neticeyle sonuçlanır. Türkiye’de gerçekten hani PKK şimdi geri çekildiğini de açıkladı. Bir seneyi aşkındır hiçbir ölüm haberi almıyoruz. Bu çok mühim bir şeydir. Çok önemli bir kazanımdır. Bu iklim ve bu atmosfer ümit ediyoruz ki devam eder. İşçi sınıfı da, işçi de, emekçi de kendi özlük hakları için açlıkla ve yoksullukla mücadele için daha örgütlü bir mücadeleyi yürütebilir, yürütsün. İşte tam da demokratik entegrasyon dediğimiz mesele böyle bir meseledir. Yani toplumun demokratik mücadelede tıkanmış bütün damarlarının açılmasını sağlamak ve Demokratik Cumhuriyet’e açılan kapının ardına kadar açılmasını sağlamak.

    “CHP GÖREV VE SORUMLULUKLARINI YERİNE GETİRMELİ”

    -CHP’nin sürece dair tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın başladığı bir süreçte CHP’ye dönük bu kadar yoğun operasyonların gerçekleşmesi, süreci sabote ediyor. Bugün muhalefet bu toplumun en az yarısı, toplumun en az yarısının olduğu bir kesime, baskıyla, yargıyla, tutuklamalarla yaklaşılmasını kabullenmek mümkün değil ve çok geniş bir kesimin bu sürece ikircikli bakmasına neden oluyor. Barışın toplumsallaşması çok önemli. CHP’nin şu anki mevcut yönetimi çok önemli ve değerli açıklamalar yaptı sürece ilişkin. Komisyonda yer alarak tarihi görevlerini ve misyonlarını gerçekleştirmiş oldular. CHP’nin bu dönemde adaya gitme konusunda yaşanılan tereddütler, komisyondaki yani komisyonun bu konuyla ilgili kendi içindeki tereddütler burada bizim elbette ki hiçbir tereddüde yer olmadığını biz ifade ediyoruz. Mutlaka gidilmeli, cesur davranılmalı, ezberler bozulmalı. Bu konuda birinci parti konumuna gelmiş olan CHP’nin ikircikli davranmadan bu süreci bütün siyasi partilerin yapması gerektiği gibi görev ve sorumluluklarını yerine getirmeli.

    “BARIŞ VE DEMOKRATİK TOPLUM ÇAĞRISI’NDA ALEVİLERİN KONUMU ÇOK BÜYÜK VE ÖNEMLİ”

    -Aleviler bu sürece dair beklentileri ve taleplerini sizlere iletiyor. Bu anlamda Alevilerin sürece katılımını nasıl görüyorsunuz?

    Alevi canlarımızla gerek Türkiye’de gerekse Avrupa’da çok sayıda toplantı ve buluşma gerçekleştirdik. Alevi canlarımızın doğal olarak çok önemli kaygıları var. Çünkü Alevi canlar bu topraklarda, bu coğrafyada çok büyük katliamlara maruz kaldı. Bu kadar acı bir tarih yaşanmış ve doğallığında çok inceleyip, sık dokuyan bir toplum. Öyle olması da çok normal ve öyle olması da aynı zamanda gereklidir de. Bu süreçte özellikle Türk-İslam sentezinin tekçi dayatmalarına karşı mevcut olan iktidarın bunu çok daha derin bir şekilde sürdürmesinden dolayı yoğun bir kaygı içinde Alevi canlar.

    Özellikle katliamlarla bu coğrafyada Alevi canlarımız asimile edilmeye çalışıldı. İnançları yok edilmeye çalışıldı. Şimdi ise AKP-MHP iktidarı eliyle devlet kendi Alevisini yaratmaya çalışıyor. Özellikle Alevi inancını Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlaması ve orada oluşturmuş olduğu bir daireden her şeyi yönetmeye kalkması kabul edilir bir şey değil. Alevi canlarımızın kaygıyla yaklaştığı mevcut olan iktidarın ve devletin asimilasyon politikasına bir yenisini eklediğini değerlendiriyor. Bu değerlendirmeye biz de katılıyoruz ve doğallığında Alevi canlar bu iktidarın bu süreci araçsallaştırmasından çok endişeliler. Kesinlikle barışı en fazla isteyen kesim Alevi canlardır. Fakat bu sürecin bu iktidar tarafından araçsallaştırılma ihtimali, somut adımların atılmamış olması bugüne kadar, onun yarattığı güvensizlik, bütün bunlar mevcut mu derseniz hepsi mevcut ve hepsi açıkça ifade ediliyor.

    Alevi canlarımızın şunu bilmesini isteriz ki; Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nda Alevilerin konumu çok büyük ve önemli. Bunu hem Sayın Öcalan da öyle görüyor hem biz DEM Parti olarak öyle görüyoruz. Bugün demokratik toplumdan en temel kasıtlardan birisi bu topraklarda yaşayan bütün farklı halklardan ve inançlardan insanların kendi ana dilleriyle özgürce konuşabilmeleri, eğitim görebilmeleri ve kendi inançlarını ve ibadetlerini özgürce gerçekleştirebilmelerinin yolunun açılmasıdır. Cemevlerini, Kültür Turizm Bakanlığı’na bağlamak asla olmamalı. Diyanet İşleri Başkanlığı bu topraklarda gerçekten artık olmamalı. Din kültürü ve ahlak bilgisi dersi tek bir anlatıyla devam ediyor. Müfredat komple değişmeli. Dini içerikli bir müfredat değişmeli. Eğitim bilimsel ve anadilde olmalıdır. Bütün bunlar bizim yoğun bir biçimde mücadele ettiğimiz ve talep ettiğimiz konular. Özellikle Barış ve Demokratik Toplum çağrısında bu sürecinin inşasında bütün bunlar olmalı.

    “DEMOKRATİK BİR SURİYE’DE BÜTÜN HALKLAR VE İNANÇLARIN VARLIKLARI GÖRÜLMELİ”

    -Suriye’de çatışmalar sürüyor. Diğer taraftan da görüşmeler devam ediyor. Halklar ve inanç topluluklarının Demokratik Suriye Cumhuriyeti özlemi gerçekleşecek mi? Bunun olanakları ve önündeki engeller nelerdir?

    Suriye’de çok yeni gelişmeler var. Özellikle Suriye’de Şam yönetiminin değişmesiyle birlikte ve Şara’nın artık geçici Şam hükümetinin sorumluluğunu yürütmesiyle birlikte önemli değişim oldu.
    Bu değişimlere iki noktayı eklemek gerekiyor. Biliyorsunuz Dürziler’e dönük çok ciddi bir katliam gerçekleşti. Suriye’de ve Dürziler özerkliklerini ilan ettiler. Aynı şekilde özellikle sahil kentlerinde yaşayan Arap Alevilere dönük çok ciddi bir katliam gerçekleşti. Son yüzyılın en büyük katliamlarından biri gerçekleşti. Demokratik bir Suriye’nin inşası bölgede yaşayan bütün halklar için son derece hayatidir, önemlidir, can alıcıdır. Nasıl bir demokratik Suriye oluşacak? Öncelikle gerçekten Suriye’de Rojava’daki öz yönetim önemle incelenmeli, dikkate alınmalı herkes tarafından. Oradaki rejim bunu görmeli.

    Demokratik bir Suriye’nin oluşabilmesi için orada bulunan başta Kürtler, Araplar,  Aleviler, Dürziler ve diğer farklı halklar ve inançlar yeni inşa edilecek bir Suriye’de ve Suriye Anayasası’nda temsil edilmeli, varlıkları görülmeli. Bu temsil sembolik bir temsil olmamalıdır. Bu temsil hakiki bir temsil olmalı. Oradaki bütün farklı halkları ve inançlara saygıyı bir derecede ön plana koyan, bu saygıyı bir hukuksal güvence altına alan demokratik bir Suriye Anayasası’na ihtiyaç var. Dolayısıyla bütün bu adımlar atılınca gerçekten son derece önemli bir yol alınmış olur.
    Türkiye’nin iç barışı, Suriye’nin barışını, oradaki bir demokratikleşme süreci de Türkiye’nin iç barışını olumlu etkiler. Türkiye’nin oraya kaygıyla yaklaşmasına hiç gerek yok. Türkiye hala Suriye’ye, Rojava’ya bir güvenlikli yaklaşım içinde. Oysa bu son derece yanlış. Bizim Türkiye sınırlarına 914 km’lik sınırımız var ve bu sınırda biz Kürt halkıyla kuracağımız ortak bir barış ve kardeşlik zemini demokratik bir Suriye’de Kürt halkının oynayacağı rol ve misyon emin olalım ki Türkiye’yi yüzde yüz pozitif olarak etkileyecektir ve sınırlarımız çok daha güvenli olacaktır. Bundan hiç kimsenin kuşkusu olmasın.

    PİRHA/DERSİM

  • Dersim’in Hozat ilçesinde bulunan Dersim 38 Duvarı’nda bulunan fotoğrafların kaldırılması Meclis gündemine taşındı

    Dersim’in Hozat ilçesinde bulunan Dersim 38 Duvarı’nda bulunan fotoğrafların kaldırılması Meclis gündemine taşındı

    PİRHA-DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, Dersim’in Hozat ilçesinde bulunan Dersim 38 Duvarı’nda bulunan fotoğrafların 3 Mayıs 2024 tarihinde Hozat Kaymakamlığı emriyle polis tarafından yerinden sökülmesini Meclis gündemine taşıyarak İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya ile Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın yanıtlaması istemiyle soru önergesi verdi.

    Dersim’in Hozat ilçesinde bulunan ve Dersim Belediyesi Eş Başkanı Cevdet Konak’ın Hozat Belediye Başkanlığı döneminde yapılan Dersim 38 Duvarı’ndaki fotoğraflar 3 Mayıs 2024 tarihinde Hozat Kaymakamlığı’nın emriyle polis tarafından yerinden sökülmüştü.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Dersim Milletvekili Ayten Kordu, Dersim 38 Duvarı’nda bulunan fotoğrafların yerinden sökülmesini Meclis gündemine taşıyarak İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya ile Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın yanıtlaması istemiyle soru önergesi verdi.

    “HAFIZA MEKÂNLARININ KORUNMASI DEVLETİN SORUMLULUĞUDUR”

    38 Bellek Duvarı’nın Dersim 1938’de yaşanan acıların hatırlanması, toplumsal hafızanın korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması amacıyla yapılmış bir kamusal hafıza alanı niteliği taşıdığını belirten Ayten Kordu, “Hozat Kaymakamlığı tarafından herhangi bir gerekçe gösterilmeksizin bu bellek duvarı kaldırılmıştır. Söz konusu uygulama, kamuoyunda tepkiye neden olmuş, hafıza mekânının neden ve hangi yasal dayanakla kaldırıldığı konusunda ciddi soru işaretleri doğmuştur. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan, 23 Kasım 2011 tarihinde yaptığı açıklamada “Dersim’de yaşanan acıları devlet adına kabul ettiğini ve özür dilediğini” beyan etmiştir. Bu beyan, devletin Dersim 38’e ilişkin yüzleşme iradesinin önemli bir adımı olarak değerlendirilmiştir. Bu anlamda toplumsal hafızayı görünür kılan mekânlar, geçmişle yüzleşmenin ve demokratik bir toplumda gerçek bir toplumsal barışın inşasının vazgeçilmez unsurlarıdır; bu alanların korunması devletin sorumluluğudur.  Bu kapsamda, toplumsal hafızaya yönelik bir alanın gerekçesiz şekilde kaldırılması hem kamu idaresi açısından açıklama gerektirmekte hem de devletin geçmişle yüzleşme politikasının tutarlılığı bağlamında soru işaretleri yaratmaktadır” dedi.

    “HOZAT KAYMAKAMLIĞI’NIN RESMİ GEREKÇESİ NEDİR?”

    Ayten Kordu, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz ve İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın yanıtlaması istemiyle şu soruları sordu:

    -38 Bellek Duvarı’nın 4 Mayıs 2024 tarihinde kaldırılmasına ilişkin Hozat Kaymakamlığı’nın resmi gerekçesi nedir?

    -Bu işlem için herhangi bir hukuki, idari veya güvenlik temelli rapor, talimat veya karar hazırlanmış mıdır? Hazırlandıysa kamuoyu ile paylaşılacak mıdır?

    -Kamusal alanlarda gerçekleştirilen bu tür müdahalelerin yerel halkın katılımı ve görüşü alınmadan yapılması, idari şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkeleriyle çelişmektedir. Bu doğrultuda, bellek duvarının kaldırılmasına ilişkin karar sürecinde hangi kamu kurumları veya kişilerle istişare yapılmıştır?

    -Bellek duvarının kaldırılması, Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın Dersim 38’e ilişkin özür beyanıyla çelişmiyor mu? Bu konuda Bakanlığınızın değerlendirmesi nedir?

    -Kaldırılan bellek duvarının yerine veya başka bir alana yeniden bir hafıza mekânı oluşturulmasına yönelik bir planlama yapılacak mıdır?

    -Yerel halkın, sivil toplum örgütlerinin veya ilgili kurumların görüşleri alınmadan hafıza alanının kaldırılması idari usullere uygun mudur?

    -Bellek duvarına ait materyaller, yazıtlar ve fotoğraflar şu anda nerede muhafaza edilmektedir? Bunların zarar görmemesi için hangi önlemler alınmıştır?

    PİRHA/ANKARA

    İLGİLİ HABERLER:
    -Dersim 38 Duvarı’nda bulunan fotoğraflar kaymakamlık kararıyla söküldü

  • İsviçre’de Bern Alevi Dergahı’nda, Seyit Rıza ve yol arkadaşları anıldı-VİDEO

    İsviçre’de Bern Alevi Dergahı’nda, Seyit Rıza ve yol arkadaşları anıldı-VİDEO

    PİRHA-İsviçre’de bulunan Bern Alevi Dergahı’nda, idam edilişlerinin 88. yılında Seyit Rıza ve yol arkadaşları anıldı. “Önce Ermeni ve Koçgiri Katliamları daha sonra da uzun yıllar Dersim’de devam eden bir katliam yaşandı’ diyen DEM Parti Halklar ve İnançlar Komisyonu Eş Sözcüsü Yüksel Mutlu, “Türkiye Cumhuriyeti devleti tarihinin en vahşi katliamını gerçekleştirdi. Benim babam o süreçte 1 yıl boyunca ailesiyle birlikte mağarada yaşamış” dedi.

    Dersim İnşa Kongresi ve Bern Alevi Dergahı, İsviçre’de bulunan Bern Alevi Dergahı’nda, idam edilişlerinin 88. yılında Seyit Rıza ve yol arkadaşlarını andı.

    Gülbeng ve çerağların uyandırılmasıyla başlayan anma, belgesel gösterimi, ağıtların okunması ve konuşmalarla sona erdi. Anmaya Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Halklar ve İnançlar Komisyonu Eş Sözcüsü Yüksel Mutlu ve çok sayıda yurttaş katıldı.

    “BABAM 1 YIL BOYUNCA AİLESİYLE BİRLİKTE MAĞARADA YAŞAMIŞ”

    Önce Ermeni ve Koçgiri Katliamları daha sonra da uzun yıllar Dersim’de devam eden bir katliam yaşandı’ diyen DEM Parti Halklar ve İnançlar Komisyonu Eş Sözcüsü Yüksel Mutlu, “Devlet Dersim’deki aşiretlere silahlarınızı teslim edin der Dersimliler de demokrasi gelecek biz de özgürleşeceğiz zannederler ve silahlarını teslim ederler. Ama daha sonra bunun böyle olmadığı anlaşıldığında aşiretler Halvori’de bir araya gelir Seyit Rıza liderliğinde birbirlerine sahip çıkacaklarına dair ikrarlık verirler. Türkiye Cumhuriyeti devleti tarihinin en vahşi katliamını gerçekleştirdi. Resmi kayıtlarda 11 bin kişinin öldürüldüğünü söylerken Dersimliler ise bu sayının 70 bin civarında olduğunu söylüyor. Benim babam o süreçte 1 yıl boyunca ailesiyle birlikte mağarada yaşamış. Babaannem, ‘Çocuğu ağlamasın diye emzirerek çocuğunu öldüren kadınlar vardı’ diyordu.” diye konuştu.

    Anmada ayrıca Ali Matur deyiş ve klamlar seslendirdi.

    PİRHA/İSVİÇRE

  • ‘Travmayla başa çıkmak önce travma yaratan bir dünya üretmekten vazgeçmeyle mümkün olacaktır’-VİDEO

    ‘Travmayla başa çıkmak önce travma yaratan bir dünya üretmekten vazgeçmeyle mümkün olacaktır’-VİDEO

    PİRHA-Almanya’nın NRW Eyaleti’nin desteğiyle Psychology Kurdî Psikoloji Dergisi, 10-14 Kasım 2025 tarihleri arasında Dersim’de eğitim programı düzenlendi. Eğitime ders veren uzmanlar, “Deprem bölgeleri ve afet riski olan bölgelerde ruh sağlığı profesyonellerinin ve alanda çalışacak ruh sağlığı elemanlarının bu bilgilere sahip olması, kişilere, afetzedelere zarar vermeden destek sunabilmesi için çok önemli bir eğitim olduğunu düşünüyoruz” dedi.

    Almanya’nın NRW Eyaleti’nin desteğiyle, Baden-Württemberg Eyaleti Kültürlerarası Sağlık Araştırmaları Enstitüsü, Almanya Baden-Württemberg Eyalet Üniversitesi, Psychology Kurdî Psikoloji Dergisi ve Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği Diyarbakır Şubesi işbirliğiyle 2024 yılında Adıyaman, Hatay ve Malatya’da gerçekleştirilen eğitimler 10-14 Kasım 2025 tarihleri arasında Dersim’de düzenlendi.

    Verilen eğitim, deprem ve diğer afet durumlarında sahada çalışan ruh sağlığı profesyonellerine yönelik olarak tasarlandı. Amaç, ruh sağlığı uzmanlarının afet anlarında ve sonrasında insanlara profesyonel destek verebilme kapasitelerini artırmak.

    Dersim’de düzenlenen seminerde ders veren Dr. Azad Dildar Günderci, Prof. Dr. Tamer Akar, Prof. Dr. Burhanettin Kaya, Dr. Öğretim Üyesi Hozan Sağcıoğlu ve Prof. Dr. Arşaluys Kayır verilen eğitime ilişkin PİRHA’ya konuştu.

    “DERSİM, DEPREM BÖLGESİNDE YER ALMASINDAN DOLAYI EĞİTİM ÇALIŞMASINI BAŞLATTIK”

    Eğitim çalışmalarına 2024 yılında başladıklarını ifade eden Psychology Kurdî Dergisi editörlerinden ve yazarlarından psikiyatrist Dr. Azad Dildar Günderci, “2024 yılında Adıyaman’da, Hatay’da ve Malatya’da eğitimleri gerçekleştirdik. Bu eğitimler ruh sağlığı profesyonellerine yönelik alanda, afet bölgelerinde saha çalışmaları yaparken donanımlı ve eğitimli bir şekilde bu destekleri sunabilmeleri, psikososyal destek sunabilmeleri için önemli eğitimler. Deprem bölgeleri ve afet riski olan bölgelerde de bu çalışmaların devam edilmesinin faydalı olacağını düşündük. Dersim’de deprem fay hattı üzerinde bulunan ve büyükşehirlere göre biraz daha bu eğitimlerden mahrum kalabilen ya da ulaşma konusunda zorluklar yaşayabilen bir il olduğu için Dersim’de de böyle bir eğitim programı düzenlemeyi uygun gördük. Özellikle bu tür durumlarda ruh sağlığı profesyonellerinin ve alanda çalışacak ruh sağlığı elemanlarının bu bilgilere sahip olması, kişilere, afetzedelere zarar vermeden destek sunabilmesi için çok önemli bir eğitim olduğunu düşünüyoruz. Bu yüzden Dersim’de bu eğitim çalışmalarını başlattık” dedi.

    “TEMEL AMACIMIZ KAPASİTEYİ ARTIRMAK”

    Deprem bölgelerinde psikososyal destek çalışmalarının sürdüğünü belirten Psikiyatrist Prof. Dr. Tamer Akar, “Travmayı ve afetleri genel olarak ele almaya çalışıyorum. Temel amacımız da aslında kapasiteyi geliştirmek. Bu alanda çalışan nitelikli uzman sayısını artırabilmek ve ülke genelinde bu alanda sık karşılaştığımız özellikle travma ve afet alanında sık karşılaştığımız felaketler sonrası gelişebilecek psikososyal destek çalışmalarına yardımcı olabilecek, destek olabilecek uzmanlar yaratmak ya da üretmek olduğu kadar aynı zamanda bu afetlerin önüne nasıl geçilebilir, insanı nasıl koruyabiliriz, doğayı nasıl koruyabiliriz. Ülke genelinde bu tür yeterliliği geliştirme çalışmalarına çok önem veriyoruz. 1999’dan bu yana bu bizim bir gerçeğimiz ve bu gerçeğin peşinden de hem lisans üstü eğitim programlarıyla hem sertifika programlarıyla hem de alandaki eğitim çalışmalarıyla bu gerçeğin peşinde koşmaya devam ediyoruz” diye ifade etti.

    “TRAVMAYLA BAŞA ÇIKMAK, TRAVMA YARATAN BİR DÜNYA ÜRETMEKTEN VAZGEÇEREK MÜMKÜN OLACAKTIR”

    ‘Travma odaklı bir proje ve deprem, travmanın en önemli nedenlerinden biri’ diyen Psikiyatrist Prof. Dr. Burhanettin Kaya, “Ben daha çok depremden sonraki ilk zamanlarda kullanılabilecek bir yöntemin eğitimini anlatıyorum, travmayla başa çıkmayla ilgili. Göz hareketleriyle duyarsızlaştırma ve yeniden işleme denen bir terapi yaklaşımı var, bir yöntem var. O yöntemin üzerinden geliştirilmiş daha krize müdahalede, akut evrelerde, erken evrelerde ortaya çıkan o krizi çözmek üzere kullanılmasıyla ilgili bir çalışmayı burada yapıyoruz. Sadece travmaya uğramış olan birinin yaşadığı ruhsal tepkileri ortadan kaldırmak değil, travmasız bir dünya yaratmak için mücadele etmeyi de gerektiriyor açıkçası. Savaşın, şiddetin, sömürünün, baskının, kavganın, felaketlerin, depremlerin, sellerin insanı öldürmediği bir dünya yaratmak da bizim aslında travmayla başa çıkmak için kullanacağımız yollardan biri. Bugün doğal sayılan hiçbir felaket doğal değil. Deprem doğal bir felaket değildir. Afet insanın değdiği yerde oluşur. Travmayla başa çıkmak önce travma yaratan bir dünya üretmekten vazgeçmeyle mümkün olacaktır” şeklinde konuştu.

    “AMACIMIZ ÇOCUKLARDA YETERLİ FARKINDALIĞI YARATMAK”

    Dr. Öğretim Üyesi Hozan Saatçıoğlu, ise konuşmasında şunları dile getirdi:

    “Mardin Artuklu Üniversitesi’nde çocuk ve ergen psikiyatristi olarak çalışıyorum. Burada beş günlük bir deprem, travma ve terapi yöntemleriyle ilgili bir eğitim yapılacağını öğrendiğimde ben de katılmak istedim. Çünkü bununla ilgili yapmamız gereken çok şey var. Ülkemizde her yerde depremler oluyor. Ben de çocukların depremle ilişkisini, depremin çocukluk sağlığına etkisini ve bu konuda neler yapabiliriz, nasıl terapi yöntemleri uygulayabiliriz, bununla ilgili bir günlük eğitim veriyorum. Burada bizim amacımız hem öncesinde çocukların bu konuda yeterli farkındalığını artırmak. Çocukların ruh sağlığıyla ilgili neler yapabiliriz? Hangi müdahalelerde bulunabiliriz?”

    “EĞİTİMDE AFETLERDE RUHSAL SIKINTILARI ELE ALDIM”

    Verilen eğitimlerin çok önemli çalışmalar olduğunu vurgulayan Psikolog Prof. Dr. Arşaluys Kayır, “Ülkemizde doğal afet yetmiyormuş gibi her evde ayrı bir travma var o yüzden ülkemizde ne kadar çok böyle işler yapılsa o kadar yararlı. Benim verdiğim eğitimde her yaş grubuna dair afetlerde ruhsal sıkıntıları ele aldım. Uygulayacağım psikodrama eylem metodunun afetlerde iyileştirici yanı var” diye konuştu.

    PİRHA/DERSİM

    İLGİLİ HABERLER:
    -Dersim’de deprem sonrası ruh sağlığı eğitimi başlıyor-VİDEO

  • 83 yaşındaki ahşap oyma ustası Enver Hazır: Hayalim evimi müzeye dönüştürmek-VİDEO

    83 yaşındaki ahşap oyma ustası Enver Hazır: Hayalim evimi müzeye dönüştürmek-VİDEO

    PİRHA-83 yaşındaki Enver Hazır, küçük yaşlardan itibaren ahşap oyarak üretimler yapıyor. Enver Hazır, “Yaptıklarımı zevkle, özenerek yapıyorum. Eğer nasip olursa hayalim seneye evimi müzeye dönüştürmek” dedi.

    Dersim’in Pertek ilçesinin Kevirkan (Ulupınar) köyünde yaşayan 83 yaşındaki Enver Hazır, ilkokul yıllarında itibaren ahşap oyarak üretimler yapıyor. Saz, karasaban, su değirmeni ve yün tarağı gibi birçok üretim yapan Enver Hazır, seneye evini müzeye dönüştürmek istiyor.

    “YAPTIKLARIMI ZEVKLE YAPIYORUM”

    Çocukluğundan itibaren ahşap oyarak üretimler yaptığını ifade eden Enver Hazır, “1963 yılından sonra ev eşyaları, saz, karasaban, su değirmeni, heykel, yün tarağı, harman makinesi, bulgur makinesi gibi birçok şey yaptım. Yaptıklarımı zevkle yapıyorum. Özenerek yapıyorum ve çok emek istiyor. Ağacı bulmakta zorluklar yaşıyoruz. Yaptığım üretimlerde kimseden kopya çekmem ve öncesinden resmini yapıp yapmıyorum. Bu sene daha yapacağım çok şey var ama eğer nasip olursa hayalim seneye evimi müzeye dönüştürmek” dedi.

    PİRHA/DERSİM

  • Seyit Rıza ve yol arkadaşları 88. yılda Dersim’de ağıtlarla anıldı-VİDEO

    Seyit Rıza ve yol arkadaşları 88. yılda Dersim’de ağıtlarla anıldı-VİDEO

    PİRHA-İdam edilişlerinin 88. yılında Seyit Rıza ve yol arkadaşları Dersim’de Seyit Rıza Meydanı’nda ağıtlarla anıldı.

    Bundan tam 88 yıl önce Dersim’in önde gelenleri, seyitleri, Seyd Rıza, Wusênê Seydi, Aliye Mirzê Sili, Hesen Ağa, Findik Ağa, Resik Uşen ve Hesenê Ivraimê, Ankara’dan özel görevle gönderilen İhsan Sabri Çağlayangil’in denetiminde yapılan yasadışı bir mahkeme neticesinde Elazığ Buğday Meydanı’nda idam edildiler.

    İdam edilişlerinin 88. yılında Seyit Rıza ve yol arkadaşları Dersim’de Seyit Rıza Meydanı’nda anıldı. Anmada çerağlar uyandırılıp, ağıtlar söylendi.

    PİRHA/DERSİM

  • DAD: Seyit Rıza ve idam edilen diğer altı canımızın mezar yerleri açıklanmalı

    DAD: Seyit Rıza ve idam edilen diğer altı canımızın mezar yerleri açıklanmalı

    PİRHA- Katledilmelerinin 88. yılında Seyit Rıza ve yoldaşlarını anarak yazılı açıklama yapan DAD Genel Merkezi, “Samimi bir yüzleşme ancak demokratik cumhuriyet gerçekliğinde mümkün olabilir. Sey Rıza, Resik Wusen, Wusené Seydi, Fındıq Ağa, Hesen Ağa, Hesené İvrayimé Qıji, Aliyé Mırzé Sıli şahsında tüm Dersim mazlumlarının huzurunda dara duruyor ve saygıyla anıyoruz” dedi.

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD), 15 Kasım 1937 yılında Elazığ Buğday Meydanı’nda idam edilen Seyit Rıza ve yoldaşlarını anarak yazılı açıklama yaptı.

    “MUKTEDİRLERİN ZİHİN DÜNYASI VE FİİLLERİ TAHAKKÜM VE ZULÜM ÜZERİNEDİR”

    Seyit Rıza ve yoldaşlarının idam edilmelerinin 88. yılında bir kez daha alanlarda oldukları ifade edilen açıklamada, “Bilmekte ve yaşamaktayız ki muktedirlerin hem zihniyet dünyası hem de tüm fiilleri tahakküm ve zulüm üzerine kuruludur. Bu mana da işledikleri insanlık suçları nedeniyle vicdani ve insani kaygıları söz konusu olmadığı gibi kendilerini var edebilmek için tahakkümlerini daha da derinleştirmek ve yeni zulümler üretmek zorunluluğu duymaktadırlar. İşte bu manada muktedirlere değil halklarımızın vicdanına seslenmek istiyor, ortak vatanımızda rızalaşma temelli demokratik bir birliği ve geleceği inşa etmek için halklarımızı sorumluluk almaya davet ediyoruz.

    Bilindiği gibi, coğrafi konumları nedeniyle Mezopotamya ve Anadolu erken tarihlerden beri birçok kadim halkın yurdu olduğu gibi tarihsel süreç boyunca da göç alan coğrafyalar olmuştur. Bu nedenle bu topraklarda farklı halklar, kavimler ve inançlar bir arada yaşamaktaydı. Yine biliyoruz ki tahakküm ve gaspın, yani rızasızlık halinin hüküm sürdüğü hiçbir mekân ve zamanda rıza temelli, demokratik ilişkilenme biçimleri mümkün olamamışsa da geçmişte farklı halkların ve kültürlerin kendilerini yaşatmaları imkân dâhilinde olmuştur.

    Tahakküm ve gaspın daha da yoğunlaştığı, merkezileştiği kapitalizm koşullarında ise tarihin en ağır insanlık suçları işlendi. Tarihin hiçbir döneminde yaşanmamış yoğunlukta soykırımlar yaşandı, dünyanın dört bir yanında birçok mazlum halk hem fiziki hem kültürel soykırımlarla tasfiye edildi. Kapitalist vahşetin bu topraklarda ki tecellisi ise İttihat ve Terakki Cemiyeti üzerinden gerçekleşti. Kapitalist vahşetin en katı, en merkezi ve tekçi biçimi bu cemiyet tarafından halklarımıza dayatılmış, bu toprakların daha önce şahitlik etmediği boyutlarda insanlık suçlarına imza atılmıştır. Muktedirlerin öngördüğü tahakküm biçimi ise tarihsel toplumsal Türklüğü ve kültürel İslamı hakikatinden kopararak araçsallaştıran, adına Türk İslam sentezi denen ideolojik zemin üzerine inşa edilmişti. Bu gelişme ise Mezopotamya ve Anadolu halklarına yaşatılan soykırımlar zincirinin başlaması anlamına gelmekteydi” denildi.

    “DERSİM’İN İLERİ GELENLERİ DÜZMECE BİR MAHKEMEDE YARGILANARAK İDAM EDİLMİŞTİR”

    Dersim Soykırımı’nın daha önce yaşanan soykırımlar silsilesinin halkalarından biri olarak gerçekleştirildiği vurgulanan açıklamanın devamında şunlar dile getirildi:

    “Yüz yıllara yayılan bir kuşatmaya, sayısız sefere maruz kalan Dersim’in yeni dönemde ki tasfiye süreci ise Koçgiri halk hareketiyle başlatılmış, 1937-38’lerde ise zirveleştirilmiştir. Toplumsal varlığı hedefe konulan, bir bütün olarak tasfiye edilmek istenen Kürt halk gerçekliğinin özgün bir rengi olan Dersim, Osmanlıyla 16’cı yüzyılın başlarında karşılaşmıştır. Dersimlinin o günden bu yana yaptığı şey ise, elde kılıç üzerine gelen bu gücün karşısında yaşamını ve yaşam alanlarını savunmaktan ibarettir. Kurtuluş Savaşı sürecinde Dersim’e de heyetler gelmiş, gitmiş, bir şeylerin değişeceği, Kürtlere vaat edilen özerklik temelinde ortak vatanda ortak yaşam olacağı söylenmiş fakat düze çıkar çıkmaz Kürt halkının da diğer halkların akıbetine uğratıldığı görülmüştür. 1937-38 süreci öncesi çeşitli girişim ve görüşmelerle uzlaşmaya ve silah teslimine ikna edilen Dersim ise hem Kürt, hem Alevi kimliği nedeniyle, makro düzeyde planlanan, on binlerce insanımızın katli ve kalanların sürgün edildiği bir soykırım saldırısına maruz bırakılmıştır.

    Uçak filolarının, zehirli gazların ve on binlerle ifade edilen askeri güçlerin kullanıldığı bu saldırıda, cenazelerimize çoğu zaman bir toplu mezar dahi nasip edilmeyerek ya nehirlere doldurulmuş ya da güneş altında bırakılarak kurda kuşa yem edilmiştir. Hayatta kalabilen ve sayısını bilemediğimiz özellikle kız çocuklarımız ise gasp edilerek bilinmeyen yerlere götürülmüş, bir daha da kendilerinden haber alınamamıştır. Dersim ileri gelenlerinden Sey Rıza, Resik Wusen, Wusené Seydi, Fındıq Ağa, Hesen Ağa, Hesené İvrayimé Qıji, Aliyé Mırzé Sıli savunma haklarının dahi olmadığı düzmece bir mahkemede yargılanarak idam edilmiştir. Cenazeleri ise teslim edilmediği gibi bugüne kadar mezar yerleri dahi açıklanmamıştır.

    Kürt ve Alevi kimliklerimiz nedeniyle yaşatılan nice haksızlık ve travmaların ise ortak vatanda rızalaşma temelli ortak yaşamla, demokratik toplum ve demokratik cumhuriyetle aşılacağına olan inancımızı bir kez daha vurguluyoruz. Hali hazırda sürdürülen barış ve demokratik toplum sürecinden beklentimiz ve umudumuz yüksek, desteğimiz ve sahiplenme düzeyimiz tamdır. Karşılıklı nitelikli adımların atılmasıyla beraber bu süreç her etnisite ve inançtan halklarımızı barışa taşıyacak ve sağalma sürecine sokacak, demokratik cumhuriyete taşıyacak, hepimize kazandıracaktır.”

    “DERSİM HALKINDAN ÖZÜR DİLENMELİ”

    Samimi bir yüzleşmenin ancak demokratik cumhuriyet gerçekliğinde mümkün olabileceği belirtilen açıklamada talepler şu şekilde sıralandı:

    -Seyit Rıza ve idam edilen diğer altı canımızın mezar yerleri açıklanmalı ve cenazelerin Dersim’e nakli engellenmemelidir.

    -Arşivler açılmalı, Dersim ismi iade edilmelidir.

    -Sürgünler, kayıplar, el konularak götürülen çocuklarımızın listesi ve akıbetleri açıklanmalıdır.

    -Asimilasyon, göçertme ve her türlü şiddet biçimine son verilmelidir.

    -Dersim halkından özür dilenmeli, demokratik cumhuriyet temelinde toplumsal haklarımız tanınmalı, Anayasal güvenceye kavuşturulmalıdır.

    PİRHA/DERSİM

  • 15 KASIM CUMARTESİ 2025-GÜNDEM

    15 KASIM CUMARTESİ 2025-GÜNDEM

    -Seyit Rıza ve yoldaşlarının katledilmesinin 88. yılında Dersim, İstanbul, İzmir, Mersin gibi kentlerde açıklama yapılacak. GÖRÜNTÜLÜ

    -Seyit Rıza ve yoldaşlarının katledilmesinin 88. yılında DEM Antalya İl örgütü saat 14.00’de anma etkinliği yapacak. GÖRÜNTÜLÜ

  • Hakis’te cami ısrarı: Köyde Sünni yok, halk cami istemiyor!-VİDEO

    Hakis’te cami ısrarı: Köyde Sünni yok, halk cami istemiyor!-VİDEO

    PİRHA-Dersim’in Nazımiye ilçesine bağlı Hakis köyünde cami yapılmasını gerektirecek herhangi bir sosyolojik durumun söz konusu olmadığını vurgulayan Avukat Cihan Söylemez, “Çünkü köyde namaz kılan ve Sünni olan bir grup bulunmamakta. Bölge halkı burada cami istemiyor, ibadet yerlerinin ziyaretgâhlar ve cemevleri olduğunu düşünüyor. O yüzden zorla icraata koyulmuş bir uygulamanın sonucu olan cami ve mescit gibi yapılara son verilmesi gerekiyor” dedi.

    Dersim’in Nazımiye ilçesine bağlı Hakis (Büyükyurt) köyünde 130 yıllık bir değirmen, köy boşken 1985 yılında camiye çevrildi. Köylüler 2000’li yıllarda geri döndüklerinde, değirmenin yıkılarak yerine cami yapıldığını gördü. O günden bu yana da köylüler, tapulu mallarının “Allah’ın evi” denilerek ellerinden alınmasına karşı hukuk mücadelesi veriyor.

    Nazımiye İlçe Müftülüğü’nün girişimiyle yeniden cami yapılmak istenen alan için açılan dava, şu anda Erzurum İstinaf Mahkemesi’nde sürüyor.

    Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından, mahkeme heyetine sunulan 3 Ocak 2024 tarihli dilekçesinde dava konusu olan yer ile ilgili envanterlerinde de böyle bir cami bulunmadığını belirtilmiş.

    Tunceli Valisi Şefik Aygöl X hesabından yaptığı açıklamada şunları ifade etti: “Köydeki cami 1985 yılında yapılmış ve bugüne kadar vatandaşımıza hizmet etmektedir.  Yer halihazırda Nazımiye Müftülüğü adına tapuda kayıtlıdır.”

    Avukat Cihan Söylemez, dava süreci ve Tunceli Valisi Şefik Aygöl’ün açıklamalarına dair PİRHA’ya konuştu.

    “DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI, ENVANTERLERİNDE BÖYLE BİR KAYIT OLMADIĞINI BELİRTTİ”

    Müvekkili Murat Sarıçiçek’in 2014 yılında Nazımiye Kadastro Mahkemesi’ne kadastro tespitinin iptali davası açtığını belirten Cihan Söylemez,

    “Bu davanın konusu ise müvekkilime ait bir taşınmaz olan değirmen üzerinde Tunceli İl Müftülüğü’nün veya hazinenin hak iddia etmesiydi. Davanın başlangıcında Tunceli İl Müftülüğü’nün ilgili alanda bir cami olduğuna dair bir beyanatı söz konusu değildi. Nitekim mahkemeye gelen 3 Ocak 2024 tarihli Diyanet İşleri Başkanlığı Hukuk Müşavirliği’nin cevap dilekçesinde de dava konusu olan yerin cami olmadığı ve envanterlerinde de böyle bir kayıt bulunmadığını belirtmişlerdi. Buna rağmen mahkeme aleyhte bir karar verdi ve bu karardan sonra da biz de davayı istinafa taşıdık. Dava şu anda Erzurum Bölge Adliye Mahkemesi’nde sonuçlanmayı beklemekte” dedi.

    “DERSİM’İN ALEVİ İNANCI GÖZARDI EDİLEREK KÖYLERE CAMİ YAPILDI”

    Dersim’de Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana çeşitli tarihlerde asimilasyon politikalarının yürütüldüğüne dikkat çeken Cihan Söylemez, şu ifadeleri kullandı.

    “1980 darbesinden sonra 1982 ile 1986 yılları arasında Dersim’de vali olarak görev yapan ve aynı zamanda emekli bir asker olan Kenan Güven döneminde köylere cami yapılması uygulaması söz konusuydu. Köylere baskı yapılıyordu o dönemlerde cami yapılması da şart koşuluyordu. Bu aslında 1980 Anayasası’nda darbecilerin dahi kabul ettiği Anayasa’nın ikinci maddesindeki laik hukuk devleti ilkesine aykırı bir durumdu. Ama buna rağmen köylülerin inancı göz ardı edilerek ve Dersim’in Alevi kimliği göz ardı edilerek cami yapılarak Türk-İslam ideolojisi kapsamında bir asimilasyon politikası izlenilmeye çalışıldı. Bugüne kadar bu politika çok başarılı olamadı ama netice itibariyle pek çok köyde de Diyanet İşleri Başkanlığı’nın envanterinde kayıtlı olmayanlar olduğu gibi, envanterinde kayıtlı olan cami ve mescit kategorisinde yapılar da ortaya çıktı” diye belirtti.

    “CAMİ YAPILMAK İSTENEN HAKİS KÖYÜNDE SÜNNİ KİMSE YAŞAMAMAKTA”

    Zorla icraata koyulmuş bir uygulamanın sonucu olan cami ve mescit gibi yapılara son verilmesi gerektiğini vurgulayan Söylemez, şöyle devam etti.

    “Çünkü bölge halkı burada cami istemiyor, ibadet yerlerinin ziyaretgâhlar ve cemevleri olduğunu düşünüyor. Cami yapılmak istenen köyde de Sünni bir grup da yaşamamakta. Dolayısıyla da Hakis köyünde cami yapılmasını gerektirecek herhangi bir sosyolojik durum da söz konusu değil. Çünkü köyde namaz kılan ve Sünni olan bir grup bulunmamakta. Dersim’in birçok köyünde aslında böyle bir durum söz konusu. Diyanet İşleri Başkanlığı’na, Tunceli Valiliğine ve ilgili kurumlara çağrıda bulunmak istiyorum. Gerek bu davada gerekse de başka sorun yaşanan yerlerde Dersim halkının Alevi kimliğini kabul etmeleri ve bu tarz uygulamalara da geçit vermemeleri gerekir” diye ifade etti.

    “TUNCELİ VALİSİ ŞEFİK AYGÖL, HAKİS KÖYÜNE GİDEREK ORADA YAŞAYANLARI DİNLEMELİ”

    ‘Köydeki cami 1985 yılında yapılmış ve bugüne kadar vatandaşımıza hizmet etmektedir.  Yer halihazırda Nazımiye Müftülüğü adına tapuda kayıtlıdır.’ diyerek konu hakkında açıklama yapan Tunceli Valisi Şefik Aygöl’ün konu hakkında yanıltıldığını dile getiren Söylemez, konuşmasının devamında şunları söyledi:

    “Tunceli Valisi Şefik Aygöl’ün caminin orada hizmet vermektedir ifadesi üzerine tartışacak olursak, bugüne kadar Hakis köyünde Sünni bir grup yok o yüzden de orada cami veya mescit yapılmasını gerektirecek bir durum söz konusu değil. Vatandaşların orada kendilerine ait olduğunu ispat eden tapuları söz konusu. Her ne kadar yerel mahkemede şu an itibariyle bir olumsuz durum söz konusu olsa da dava henüz bitmedi. Dava istinafa taşınmış durumda ve davanın lehimize sonuçlanması ihtimali de bulunmaktadır. O yüzden Tunceli Valisi Şefik Aygöl’ün açıklamaları belki yargılama sürecini de aleyhte etkili edebilir. Tunceli Valisi Şefik Aygöl bence Hakis köyüne giderek orada yaşayanları dinlemeli. Bir valinin pozisyonu gereği tarafsız olması gerekiyor. Tunceli Valisi Şefik Aygöl, Dersim’de olumlu bir portre çiziyor ama dikkat etmek gerekiyor dava konusu olan durum da yine bir valinin icraatının bir sonucu. Tunceli Valisi Şefik Aygöl’ün önünde iki seçenek var. Ya 1980’lerdeki icraatlara sahip çıkacak ya da ben 12 Eylül döneminde görev yapmış bir valinin icraatlarını kabul etmiyorum diyecek.”

    PİRHA/DERSİM

    İLGİLİ HABERLER:
    -Cami değil su istiyoruz: Dersim’in Hakis köyünde özel mülkiyete cami dayatması -VİDEO
    -İzmir Dersim Derneği’nden tepki: Hakis’te cami açmak kültürel gaspın adıdır!
    -DAD, cami yapılmak istenen Hakis köyünü ziyaret etti!-VİDEO

  • Sekasur Katliamı’nı yaşayanlar ölene kadar hem anlattılar hem de ağladılar-VİDEO

    Sekasur Katliamı’nı yaşayanlar ölene kadar hem anlattılar hem de ağladılar-VİDEO

    PİRHA-1938’de Dersim’in Hozat ilçesine bağlı Bargini (Karabakır) Köyü Sekasur mevkiinde 24 Axuçan Ocağı Piri yakılarak katledilmişti. O dönem bebek olan Zarife Baran, şunları anlattı, “Katliamı yaşayanlar ölene kadar hem anlattılar hem de ağladılar. Annem, babam, dedem, nenem her gün ağlardı” dedi.

    Üzerinden 87 yıl geçen ve akıllarda “Roza şaye – Kara gün” olarak kalan Dersim Katliamı’nda on binlerce insan katledilirken, çoğu çocuk olmak üzere binlerce insan da yaşadıkları yerlerden sürgün edildi. 1938 Katliamı’nın üzerinden geçen yıllara rağmen devlet tarafından hiçbir adım atılmazken, katliamın üzerindeki perdeleri aralayacak hiçbir girişimde bulunulmadı.

    Tarih 14 Ağustos 1938’i gösterdiğinde Dersim’in Hozat ilçesine bağlı Bargini (Karabakır) köyü askerler tarafından basılır. Askerler köyde yaşayan Axuçan Ocağı mensubu 24 kişinin ellerini kollarını bağlayıp köye 3 km uzaklıktaki Sekasur mevkiine getirerek, en küçüğü 2 aylık en büyüğü 80 yaşından fazla olan aralarında kadın ve çocuklarında olduğu 24 kişiyi Saqa Sure mevkiinde bulunan bir ahırın içine soktuktan sonra ahırı ateşe verirler. 24 insan diri diri yakılarak katledilir. Gökyüzüne duman ve yanık et kokusu yükselir. Daha sonra köylüler tarafından verilen mücadeleyle birlikte katliamın olduğu yerde anıt mezar yapıldı.

    Katliamın olduğu zaman bebek olan Zarife Baran, o dönemde yaşananları PİRHA’ya anlattı.

    “KATLEDİLENLERE SAHİP ÇIKIP ANIT MEZARI YAPTIK”

    1938 Dersim Katliamı’nda bebek olduğunu ifade eden Zarife Baran, “Askerler bir gece köye gelip insanları köyün ortasında toplayıp, yirmi dört kişiyi sıraya dizip götürdükten sonra 12 kişi Baran ailesinden 12 kişi de Canan ailesinden yakarak katlettiler. Katledilen insanların her şeylerine el koyup karakola götürdüler. Daha sonra biz de katledilen akrabalarımızın mezarlarına sahip çıkmak için katliamın olduğu yerde anıt mezar yaptık” dedi.

    “DEVLET ARTIK BİZLERE DAHA FAZLA KÖTÜLÜK YAPMASIN”

    Yaşanan katliamı pek çok kişiden dinlediğini belirten Zarife Baran, “Katliamı yaşayanlar ölene kadar hem anlattılar hem de ağladılar. Annem, babam, dedem, nenem her gün ağlardı. Üç kardeşim Afyonkarahisar’a sürgün oldu. Af çıktığında çıkıp geldiler. Ben 1938 yılının başında doğmuşum o yüzden sürgüne gönderilmemişim. Devlet bizlere artık daha fazla kötülük yapmasın ve mezarlarımıza elini sürmesin. İnsanlarımızı yaktılar şimdi de onların mezarlıklarına saldırıyorlar. Ölen insanlarımız yerlerinde rahat yatsınlar” diye konuştu.

    PİRHA/DERSİM

    İLGİLİ HABERLER:
    -Dersim Katliamı tanığı Ali Koçak: Döndüğümüzde her taraf kan ve harabeydi-VİDEO
    -Dersim Katliamı tanığının kızı Beser Uluşan: Devlet arşivleri açsın-VİDEO
    -‘1938 Katliamı’nın travması nesiller boyu sürüyor’-VİDEO

  • ‘1938 Katliamı’nın travması nesiller boyu sürüyor’-VİDEO

    ‘1938 Katliamı’nın travması nesiller boyu sürüyor’-VİDEO

    PİRHA-Yönetmen Caner Canerik, 1938’de yaşananların soykırım düzeyinde travmalar bıraktığını; hayatta kalanların acıyı erteleyerek yaşamayı seçtiğini, ancak bu tanıklıkların günümüz toplumuna doğru ve etkili şekilde aktarılmadığını vurguluyor. Canerik, ”Kültür ve sanat pratiklerinin yetersizliği, dil kopuşu ve sürekli yeniden dizayn edilen coğrafya, travmanın aktarımını engelliyor ve güncel sorunların kökünü besliyor” dedi.

    1938 olayları, bölgenin toplumsal ve kültürel dokusunu kökten sarsan bir dönüşüm sürecinin zirve noktası olarak görülüyor. O tarihte uygulanan zorla yerinden etme, toplu katliam ve yerleşim düzenlemeleri yalnızca bireylerin yaşamını değil, köy-kent yapısını, dilsel ve inançsal bağları da hedef aldı; böylece sıradan bir şiddet olayı olmaktan çıkarak kolektif bir kırılmaya dönüştü.

    1938’de yaşanan katliamın üzerinden yaklaşık bir asır geçmesine rağmen, toplumsal hafızada açılan yaralar hâlâ tazeliğini koruyor. Bölgede yapılan görüşmeler, 38’in yalnızca bir tarihsel kırılma değil, kuşaklar boyunca aktarılan derin bir travma olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.

    İstanbul’daki aktif gazeteciliği bırakarak memleketi Dersim’e yerleşen Caner Canerik, fotoğrafçılığın yanı sıra belgesel ve film çalışmaları da yapıyor. Caner Canerik, ‘Kamile Dersim’ projesiyle başlattığı kayıtlara 2011’de başladı ve 400’e yakın insanla görüşüp kayıt altına aldı. Kamile Dersim adıyla başlattığı çalışmasını Dersim Masalları adıyla kitaplaştırdı.

    1938 Katliamı’nda ailesinden de katledilenlerin olduğu Yönetmen Caner Canerik, Dersim Katliamı’nın geçmişten günümüze gelen travmatik etkilerini anlattı.

    “ÜZERİNDEN 70-80 YIL GEÇMESİNE RAĞMEN HALEN O ACIYI YAŞAYAN İNSANLAR VAR”

    Dersim’de birçok kişiyle görüşmeler yaptığını aktaran Caner Canerik,

    “Travma ötesi olarak tanımlayabileceğimiz, aslında soykırım olarak da tanımlanan bir süreç var. Herkesin hemen hemen öldürüldüğü bir süreçte insanların buna tahammül etmeleri çok zordu. Bunun için ancak bazı şeyleri görmezden gelip bazı şeyleri erteleyip dayanabileceklerdi. Kendi canını kurtarmak yetmiyordu, ya yanında yaralı bir insanı götürmüş, ya geride çok sevdiği bir insanı bırakmış, ya da günümüzde de olduğu gibi çok sevdiği insanlar vahşi hayvanlara yem olmuş ya da buna benzer çok travmatik olaylar var. Üzerinden 70-80 yıl geçmesine rağmen halen bu acıyı yaşayan insanlar var. O dönemde daha çocuk olan bir kişiyle yaptığım görüşmede o travmayı halen yaşadığını hissediyorsun. Katliam travması dayanılacak bir şey değil. Çünkü ayağımıza armut dikeni battığında dahi çok büyük acılar yaratırken, aileden birçok insan öldürülmüş ve sağ kalan insanlar bu acıyla yalnız başlarına yüzleşmek zorunda kalmışlar ve hayatlarını da kurtarmak çabasına girmişler. Bir acıyı ertelediğin zaman o acı bir süre sonra karşına çıkıyor ve çıkmaya da devam ediyor. Bunu zamana yayarak bununla yüzleşmeyi seçtiler. Ama 38’de acıyı yaşamış insanlar o travmayı atlatamadan aramızdan ayrıldılar, birçoğu böyleydi” .

    “1980’Lİ YILLARDA, BİZİM ÇOCUK OLDUĞUMUZ ZAMANLARDA ASLA 1938 KONUŞULMAZDI”

    Günümüzde insanların önceliklerinin ve algılarının değiştiğine vurgu yapan Caner Canerik, “Bizim yaşananları formatlayıp öyle insanlara sunmamız gerekiyor. Yoksa bu acı böyle bastırılacak ve biz çok fark etmeksek de bunların etkileri toplum içinde devam edecek ve günümüzde farklı birtakım sorunlarla beraber karşımıza çıkacaktır. 2000’li yıllardan sonra biraz daha özgüven gelişti. İnternetin yayılmasıyla birlikte örnekler çoğaldı ve insanlar bu örneklerden cesaret alarak konuşmaya başladılar. Ankara’daki politik mücadeleden ötürü bize bir alan açıldı ve bu alanda bizim sesimiz daha fazla duyulabildi. Bu durumun çeşitli yansımaları da oldu. 1980’li yıllarda yani bizim çocuk olduğumuz zamanlarda asla bu meselelerin konuşulmasına izin verilmezdi” diye belirtti.

    “KATLİAMDA KARDEŞLERİNİ KAYBEDEN NENEM, 38 DENDİĞİ ZAMAN AĞLAMAYA BAŞLIYORDU”

    Suskunluğun iki temel nedeninin olduğuna dikkat çeken Caner Canerik,” Birincisi, travmaları tetiklemesiydi. Yani ben ninemi biliyorum. Çok erken kaybettik, hani birçok şeyi kayda alamadık ama o insan katliamda kardeşlerini kaybetmişti ve 38 dendiği zaman ağlamaya başlıyordu. Çünkü o travmayla yüzleşmemişti, anlatamıyordu, konuşamıyordu. Diğer insanlarla kendi aralarında konuşuyorlardı ama sonraki nesillere aktarmada bir kaygı yaşandı” ifadelerini kullandı.

    Canerik bu travmanın birkaç sebebi olduğunu söyledi ve şöyle aktardı,

    Bunun birkaç sebebi vardı tabi. Bunlardan ilki intikamcı bir yaklaşımın gelişmesinden ve sevdiği insanların tekrar zarar görmesinden korkuldu. Susarak, sineye çekerek, yani yaşananları pasifize ederek aradan sıyrılmak diyelim buna. Sanki hiç sesimiz çıkmazsa kimse bize karışmayacak psikolojisine girildi. Çünkü yaşanılan acılar çok ağrıdı, insanlar bunlarla yüzleşmemişti, cesaret alabilecekleri, dayanabilecekleri herhangi kimse yoktu. Yani uzman psikolog da yoktu, siyasi olarak da destek veren bir güç yoktu ve aslında bu söylemler dile geldiği anda karşılaşılan muamele de korkutucu boyuttaydı. İkincisi, kendilerinin halen tehdit olarak görüldüğünü düşünüyorlardı. Bundan dolayı pasif kalmayı tercih ettiler. Konuşmadılar, anlatmadılar. Pülümür’de katliam yerleri belli olmasına rağmen uzun yıllar boyunca kimse gidip mezarlıklarını ziyaret etmedi”

    “DİL VE İNANÇ AYRILMAZ BİR BÜTÜNDÜR”

    Yaşananlara doğru bir şekilde yaklaşılmasının önemine değinen Canerik,

    ”İnsanlar artık yaşadıklarıyla yüzleşmeye başladı. Ama yaşanılan bu olayların, travmanın günümüzdeki insanlar tarafından çok doğru bir şekilde değerlendirildiğini düşünmüyorum. Yani sosyal medyanın gelişmesiyle birlikte insanların bu alanda duyarlılık göstermeleri, anmaları oluyor. Bunun ötesine geçmemiz gerekiyor. Neydi, neden yapıldı, sonuç ne oldu ve biz nerede kaldık… Bunları sormamız gerekiyor. Bunları sorduğumuz anda zaten bir gerçekle yüzleşeceğiz ve bu gerçek karşımıza çıkacak. Ama bunlar sorulmadığı için sadece işte mum yakılma, anma töreni düzenleme ki bir dönem şöyle bir şey de vardı yani anmalarda halay çekildiğini biliyorum. Bir sürü sanatçıların konser verdiklerini biliyorum. Şimdi bunlar aslında içeriğinin nasıl boşaltıldığının göstergesiydi. Yani bizim insanlarımız günümüzde biz nasıl bir hayat sürüyoruz, 38 nasıldı, 38’den sonra nasıldı? Hani travmalar var evet bunlar sürekli olarak devam ediyor. Çok yaşanan adli olayların arka planında 38 travmasının olduğunu çok rahat söyleyebilirim.

    Çünkü insanların birey olmalarının önünde de engel oldu bu. Kendilerini yaşayamadılar, kendi dillerini ve kültürlerini yaşayamadılar. Sudan çıkmış balık gibi ortada kaldılar. Çünkü farklı bir kültür dayatıldı, yabancı bir kültür dayatıldı. Şimdi düşünsenize hani kendi yaşadığın gerçeklikten kopuk bir hayat sürdüğün anda hayali bir alemde yaşarsın ve sen birey olamazsın. Kendin olamıyorsun çünkü. Kendin olamadığın zamanda attığın her adım seni çatışmaya götürecektir. Kültürü, inancı, dili, değeri ve ilkesi olmayan insanlar serseri mayın gibi nereye çarpacaklarını bilemezsin. Bizim bugün yaşadığımız biraz da bu. Dil ve inanç ayrılmaz bir bütündür. Bu iki olguyu ayırdığınız zaman iş kopuyor. Hani Kırmançki konuşabilirsiniz ama o inancı bilmedikten sonra siz boşlukta kalırsınız. Günümüzde yaşanan sorun biraz da bundan kaynağını alıyor. Çünkü geçmişle bağları kopmuş ve bu kopukluk günümüzde bu sorunları açığa çıkartıyor” şeklinde konuştu.

    “DERSİM, SÜREKLİ YENİDEN DİZAYN EDİLİYOR”

    Katliam tarihinden günümüze bir göç döngüsünün yaşandığını belirten Canerik, sözlerini şu şekilde tamamladı:

    “Kaç defadır insanlar yerlerinden ediliyor ve Dersim yeniden dizayn ediliyor. 38’de buralar boşaltıldı ve yeni bir dizayn yaratıldı. Altmışlarda bir göç oluştu insanlar tekrardan geri döndü. Seksen döneminde yine öyle, doksanlar tekrar yine öyle… Yani hemen hemen her on senede bir resetlenen bir coğrafyadan bahsediyoruz. Bu yeniden dizaynda eskiden kalan değerler pek fazla olmuyor. Yeni dizaynlar yeni değerler yaratıyor. Bu yeni değerler de geçmişte yaşanan travmaları tetikliyor. Bu insanlar mevcut durumda kendilerine yer bulamıyorlar. Çok ağır bedel ödemiş ama toplum ona sahip çıkmıyor. Çünkü toplum değişmiş, her on yılda bir değişmiş. Hiçbir şey kalmamış geriye.”

     PİRHA/DERSİM

    İLGİLİ HABERLER:
    -Dersim Katliamı tanığı Ali Koçak: Döndüğümüzde her taraf kan ve harabeydi-VİDEO
    -Dersim Katliamı tanığının kızı Beser Uluşan: Devlet arşivleri açsın-VİDEO

  • Dersim Doğa, Yaşam ve Çevre Platformu, Sihenk’te halkı Çevre Mitingi’ne davet etti-VİDEO

    Dersim Doğa, Yaşam ve Çevre Platformu, Sihenk’te halkı Çevre Mitingi’ne davet etti-VİDEO

    PİRHA-Dersim Doğa, Yaşam ve Çevre Platformu, Sihenk (Atatürk) Mahallesi’nde bildiri dağıtıp, 16 Kasım’da yapılacak çevre mitingine çağrı yaptı.

    Dersim Doğa, Yaşam ve Çevre Platformu, “Talana ve ranta geçit vermeyeceğiz, Biz kazanacağız, yaşam kazanacak” şiarıyla  16 Kasım’da saat 14.00’te Seyit Rıza Meydanı’nda miting gerçekleştirecek.

    Dersim Doğa, Yaşam ve Çevre Platformu bileşenleri, Sihenk (Atatürk) Mahallesi’nde bildiri dağıtıp, 16 Kasım’da yapılacak çevre mitingine çağrı yaptı.

    PİRHA/DERSİM

    İLGİLİ HABERLER:
    -16 Kasım’da Dersim’de ‘Doğa ve Yaşam Mitingi’ gerçekleştirilecek-VİDEO
    -Dersim Doğa, Yaşam ve Çevre Platformu, Mazgirt’te halkı Çevre Mitingi’ne davet etti-VİDEO

  • Dersim Katliamı tanığı Ali Koçak: Döndüğümüzde her taraf kan ve harabeydi-VİDEO

    Dersim Katliamı tanığı Ali Koçak: Döndüğümüzde her taraf kan ve harabeydi-VİDEO

    PİRHA – 1934 doğumlu Dersim Katliamı tanığı Ali Koçak, 1938’de yaşadıklarını PİRHA’ya anlattı. Henüz dört yaşındayken sürgün, açlık ve ölümle tanıştığını belirten Koçak, “O zaman aklım ermezdi ama bizi yakaladıkları günü hiç unutmuyorum. Annem beni kolumdan tuttu, çarıklarımı giydirdi. Evden çıkarken askerlerle milisler önümüzü kesti” dedi.

    Dersim’de 1937-38 yıllarında gerçekleştirilen askerî harekât, binlerce kişinin öldürülmesine ve on binlerce kişinin sürgün edilmesine yol açtı. Devletin “isyan bastırma” adı altında yürüttüğü operasyonlarda köyler yakıldı, insanlar açlık ve zorunlu göçle karşı karşıya bırakıldı. Katliamdan sağ kurtulanlar Kütahya, Çorum, Amasya, Nevşehir gibi Anadolu’nun farklı illerine sürgün edildi.

    O dönemde henüz dört yaşında olan Dersimli Ali Koçak, ailesinin katledildiğini, sürgün yollarında açlık ve yoklukla büyüdüğünü belirterek, “Devlet yanlışlık yaptı, çoluk çocuk öldürmeyecekti” dedi.

    “38’DE DÖRT YAŞINDAYDIM”

    Yaşadıklarını yıllar sonra ilk kez ayrıntılı biçimde anlatan Ali Koçak, çocuk yaşta tanıklık ettiği o günleri şöyle aktardı:

    “1934 yılında Alacık köyüne bağlı Küllük mezrasında doğmuşum. 38’de dört yaşındaydım. Pek aklım ermiyor, hatırlamıyorum. Yalnız bizi yakaladıkları günü hatırlıyorum. Tarlaları yakmışlar, açlık var. Bizde ‘Mezra’ diye bir köy var oraya gittik. Ben, annem, yengem ve iki abim beraber gittik. Bir abim o köyde vuruldu. Ablam evliydi, eniştemle yeğenim de vuruldu. Amcamın oğlu ile çocuğunu da öldürdüler. Daha sonra askerler etrafımızı sardılar. Bizi yakalamak için gelenler Areyiz aşiretinden milislerdi. Haydaranlar ile araları yoktu, birbirlerinden adam vurmuşlardı. Bu yüzden Areyizliler hep milis yazılmışlardı.

    Tüfek sesleri geldi, annem beni aldı kolumdan tuttu ve çarıklarımı giydirdi. Biraz ceviz biraz da yanan tarlalardan telleri topladı getirdi. Elimi tuttu, nasıl ki kapıya çıktık milisler ve askerler önümüzü kapattı. Kimse yok birisinin evindeydik. Onlar boşaltmış gitmişlerdi. Ondan sonra nasıl asker önümüze dikildi, ben birisinin ayaklarına kapandım, ‘Annemi dövmeyin’ dedim. Annem dedi ki, ‘Babalar siz buralısınız, ben biliyorum. Ne olur bizi serbest bırakın, Allaha bağışlayın’ dedi. Ama bizi bırakmadılar, Nazimiye’ye götürdüler. Nazimiye’ye giderken annem beni sırtına alarak götürdü. Pülümür çayına vardığımızda bizi suyun içinden geçirdiler. Annem kendini suya attı. Yani su alıp bizi götürsün diye. Nasıl ki ben bağırdım askerler bizi sudan çıkardılar. Nazimiye’ye kadar gittiğimizi hatırlıyorum. Orada bir gün mü kaldık iki gün mü kaldık bilmiyorum.”

    “MEĞERSE BİZİ KÜTAHYA’YA SÜRGÜN ETMİŞLER”

    Katliamdan kurtulduktan sonra sürgün yollarına düşen Ali Koçak, Kütahya’ya gönderilişlerini şu sözlerle anlattı:

    “Meğerse bizi Kütahya’ya sürgün etmişler. Kütahya’nın Simav kazasının Kusurlar diye bir köyü vardı. Bizi o köye götürmüşlerdi. Annem ve babamın söylediğine göre o zaman ben dört yaşındaymışım. Babam bizimle değildi. Sonradan teslim olunca onu da Yozgat’a sürmüşlerdi. Nasıl ettiyse o yaşlı haliyle geldi bizi buldu. Büyük abim Ahmet’in eşi de yanımızdaydı. Abim o zaman askerdeydi. Tezkereyi aldıktan sonra o da geldi bizi buldu. Abimin sürgününü Nevşehir’in Derinkuyu ilçesine çıkartmışlardı. Bizimle bir ay kaldıktan sonra o da hanımıyla Derinkuyu’ya gitmek zorunda kaldı. Abim oraya gidince bizim de gelmemiz için müracaat etmişti. Bizi çağırdı, nasıl gittik hatırlamıyorum. Abim nüfus kaydımızı Nevşehir’e aldırdı. Ailemin konuştuğuna göre dört sene de orada kalmışız. Ben orada okula gittim, diplomamı aldım. Bize orada arazi vermişlerdi. Bizimkiler sağda solda çalışmaya başlamışlardı. İki ablam ile yengelerim de çalışmaya başladılar. O köyde nerede boş yer oluyordu bizi oraya yerleştiriyorlardı. Güzel bir köydü. O zamanlar 700 haneydi. Hayatlarını hayvancılık ve tarım yaparak sağlıyorlardı. Bize de çok iyi davrandılar, yardım ettiler, ekmeklerini paylaştılar.”

    “DEVLET NEREDE BOŞ ARAZİ VARSA SÜRGÜNLERİ ORALARA DAĞITTI”

    Yıllar sonra yeniden Dersim topraklarına dönen Ali Koçak, sürgün dönüşlerini de şu şekilde anlattı:

    “Sene 49’da bizi tekrardan Nazimiye’ye getirdiler. Herhâlde temmuz ayı olacaktı. Nazimiye sürgünden gelenlerle dolmuştu. Orada bir ay filan kaldık. Bizi bir türlü yerlerimize götürmediler. Devlet Nazimiye’ye getirdiği herkesi bir yerlere dağıttı. Bizi de Turuşmek’e götürdüler. Devlet nerde boş arazi varsa sürgünleri oralara dağıttı. Kimisini Akpazar’a kimisini Diyarbakır’a götürdü. Gidenlere arazi verdi. Bize de dediler ki, ‘Muş’ta yer var gidiyor musunuz?’; Abilerim ‘gideriz’ dediler. Gittik bir sene de orada kaldık. Adnan Menderes hükümeti kurduktan sonra köyümüze geri döndük. Döndüğümüzde her taraf kan harabeydi.”

    “KORKUYU ARTIK 38’DE GERİDE BIRAKMIŞTIK”

    Katliamın ardından halkın yaşadığı büyük travmayı ve hayatta kalmanın ağırlığını anlatan Ali Koçak, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Devlet yanlışlık yaptı. Çoluk çocuk öldürmeyecekti. Kimi nerede tuttuysa, elini kolunu bağlayıp yalın ayak, aç susuz götürüyordu. Götürdüklerini Mazgirt’te öldürüyordu, Düzgün Baba’nın orada öldürüyordu. Korkuyu artık 38’de geride bırakmıştık. Ölen öldü kalan kaldı. Korku kalmamıştı artık. Hükümetin de ne olduğunu öğrendi herkes. Yaşananları nereye gidersek anlatırlardı. Gittiğimiz köylerde o köylerin büyükleri olup biteni anlatıyorlardı.”

    PİRHA/DERSİM

     

     

  • Ağuçan Ocağı’ndan çağrı: Dersim birleşmezse topraklarımız talan edilecek-VİDEO

    Ağuçan Ocağı’ndan çağrı: Dersim birleşmezse topraklarımız talan edilecek-VİDEO

    PİRHA-Dersim’in Hozat ilçesinin Bargini (Karabakır) köyünde bulunan Ağuçan Cemevi ve Kültür Merkezi’nde ‘Kızılbaş Alevilikte Doğa ve Sekasur’ konulu panel düzenlendi. Yaşadıkları toprakların yüzyıllardır tahrip edilmediğini belirten Ağuçan Ocağı Piri Mithat Güler, “Bugün maden çıkarmak için egemen güçler birleşmiş ve ruhsatlar verip topraklarımızı talan edilecek. O yüzden bütün köylülerin ve Dersim’in birleşmesi lazım” dedi.

    Dersim’in Hozat ilçesinin Bargini (Karabakır) köyünde bulunan Ağuçan Cemevi ve Kültür Merkezi’nde ‘Kızılbaş Alevilikte Doğa ve Sekasur’ konulu panel düzenlendi.

    Panelden önce Ağuçan Ocağı’nda Ağuçan Ocağı Piri Mithat Güler ve Ağuçan Ocağı Piri Abidin Bakır gülbeng okudu. 

    Ağuçan Ocağı Piri Mithat Güler, Ağuçan Ocağı Piri Abidin Bakır, Munzur Çevre Derneği Başkanı Hatun Esen, DEDEF Genel Başkanı Ali Rıza Bilir, Geyiksuyu Çevre Köyleri Sosyal Yardımlaşma ve Doğayı Koruma Derneği Başkanı Alişan Çelik, Avukat Sinan Can’ın konuşmacı olarak katıldığı panele DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, yerine kayyım atanan Dersim Belediye Eş Başkanı Cevdet Konak ile Dersim’deki siyasi parti ve demokratik kitle örgütlerinin temsilcileri ile çok sayıda yurttaş katıldı.

    “TOPRAKLARIMIZ TALAN EDİLECEK”

    Yaşadıkları toprakların yüzyıllardır tahrip edilmediğini belirten Ağuçan Ocağı Piri Mithat Güler, “Bugün maden çıkarmak için egemen güçler birleşmiş ve ruhsatlar verip topraklarımızı talan edilecek. Peki maden çıkartıldıktan sonra köylerin hâli ne olacak? Hayvanları nerede otlanacak? O yüzden bütün köylülerin ve Dersim’in birleşmesi lazım” dedi.

    Ağuçan Ocağı Piri Abidin Bakır ise konuşmasında şunları ifade etti:

    “Maden şirketleri sadece kendi menfaatlerini düşünerek doğamızı tahrip etmek istiyor. Türkiye’nin neresinde olursa olsun canlı yaşamını yok etmek isteyenlere karşı birlik içerisinde mücadele etmemiz gerekiyor.”

    “DİRENMEDEN DOĞAMIZI KORUYAMAYIZ”

    Türkiye’nin dört bir yanında maden projelerine karşı halkın direnişte olduğunu vurgulayan Munzur Çevre Derneği Başkanı Hatun Esen, “Direnmeden doğamızı koruyamayız. Bugün Sekasur’da köylüler direnmeseydi maden şirketi çoktan çalışmalara başlamıştı. Bir tarafında Ağuçan Ocağı diğer tarafında ise Sultan Hıdır Ocağı var, 1938’de katledilen 24 canımızın anıtının olduğu yere kepçe vurmak hangi vicdana sığar. Böyle bir yıkımı bizler asla kabul edemeyiz” diye belirtti.

    Pamza madenciliği ile birlikte bölgedeki su kaynaklarının, bitki örtüsünün ve coğrafi yapısının ciddi anlamda zarar göreceğini söyleyen DEDEF Genel Başkanı Ali Rıza Bilir, “Pomza madeni çalışmalarına izin verdiğimiz zaman bitki örtümüz tamamen yok olacak ve ancak 50 yıl sonra yeniden kendine gelebilecek. Dersim’in doğasını korumak için bütüne kadar mücadele ettik, bundan sonra da mücadele etmeye devam edeceğiz” diye ifade etti.

    “MADEN PROJELERİ YERELDEN DESTEK ALINARAK YAPILIYOR”

    Dersim’in muhalif kimliğinden dolayı defalarca katliamlara ve sürgünlere maruz kaldığını belirten Geyiksuyu Çevre Köyleri Sosyal Yardımlaşma ve Doğayı Koruma Derneği Başkanı Alişan Çelik, “Ama yapılan tüm saldırılara karşı Dersim dik durmayı başarmıştır. Egemenler ise artık Dersim’e yönelik yeni saldırı planlarıyla karşımıza çıkmaktadır. Dersim’in toprakları satın alınarak demografik yapının değiştirilmesi istenmektedir. Arazilerini satmak isteyen hemşerilerimiz iyice düşünsün daha sonra karar versin” şeklinde konuştu.

    Pomza maden şirketinin sahiplerinin Dersimli olduğunu söyleyen Avukat Sinan Can, “Dersim’deki maden projeleri iktidarın politikalarından bağımsız değil. Bunun da farkında olmak gerekiyor. Sadece şirketlere tepki gösterme yaklaşımı eksik olur. Dersim’deki maden projeleri maalesef yerelden destek alınarak yapılıyor” diye belirtti.

    “TOPRAKLARIMIZA SAHİP ÇIKIP, ÜRETİM YAPMAMIZ LAZIM”

    Meclis’ten geçen son yasa ile birlikte maden şirketlerine büyük rantlar sağladığını vurgulayan DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, “Sekasur ve Geyiksuyu’nda yürütülen mücadele Dersim için doğayı korumak için önemli bir deneyim. Aynı zamanda doğasına sahip çıkan, nöbet tutan ve herkesi birliğe çağıran ruh çok önemli” dedi.

    Madencilik projelerine karşı yapmaları gereken tek şeyin birlikte mücadele etmek ve üretim yapmak olduğunu söyleyen Dersim Damızlık Koyun Keçi Yetiştiricileri Birliği Başkanı Zeynel Erdoğan, “Eğer biz meralarımıza sahip çıkarsak, maden projelerini durdurabiliriz. 1990’larda ilimizde 860 bin hayvan varken şu anda 460 bin hayvan var. Onun için kendi topraklarımıza sahip çıkıp, üretim yapmamız lazım” diye konuştu.

    Panel konuşmaların ardından Murat Akar ve Grup Başak’ın müzik dinletisiyle sona erdi.

    PİRHA/DERSİM

  • Dersim Doğa, Yaşam ve Çevre Platformu, Mazgirt’te halkı Çevre Mitingi’ne davet etti-VİDEO

    Dersim Doğa, Yaşam ve Çevre Platformu, Mazgirt’te halkı Çevre Mitingi’ne davet etti-VİDEO

    PİRHA-Dersim Doğa, Yaşam ve Çevre Platformu, Mazgirt’te bildiri dağıtıp, 16 Kasım’da yapılacak çevre mitingine çağrı yaptı.

    Dersim Doğa, Yaşam ve Çevre Platformu, “Talana ve ranta geçit vermeyeceğiz, Biz kazanacağız, yaşam kazanacak” şiarıyla 16 Kasım’da Seyit Rıza Meydanı’nda miting gerçekleştirecek.

    Dersim Doğa, Yaşam ve Çevre Platformu bileşenleri, Dersim’in Mazgirt ilçesinde bildiri dağıtarak halkı 16 Kasım’da yapılacak mitinge davet etti.

    PİRHA/DERSİM

    İLGİLİ HABERLER:
    -16 Kasım’da Dersim’de ‘Doğa ve Yaşam Mitingi’ gerçekleştirilecek-VİDEO

  • DAD, cami yapılmak istenen Hakis köyünü ziyaret etti!-VİDEO

    DAD, cami yapılmak istenen Hakis köyünü ziyaret etti!-VİDEO

    PİRHA-Demokratik Alevi Dernekleri Genel Merkezi, cami yapılmak istenen Dersim’in Nazımiye ilçesinin Hakis köyünü ziyaret etti. Yaşananlara tepki gösteren DAD Eş Genel Başkanı Kadriye Doğan, “Alevi köyünde cami yaparak Alevilere o inancı dayatmak hiç kimsenin haddine değildir. DAD olarak bu davayı sonuna kadar takip edeceğiz” dedi.

    Dersim’in Nazımiye ilçesine bağlı Hakis köyünde, İlçe Müftülüğü’nün köylülere ait tapulu araziye cami inşa etme girişimi, bölge sakinlerinin tepkisini çekmiş; cami yerine su, yol ve sağlık ocağı talep eden köylüler dava açmıştı.

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Merkezi, cami yapılmak istenen Dersim’in Nazımiye ilçesinin Hakis köyünü ziyaret etti.

    “CAMİ YERİNE CEMEVİ VE KİLİSE OLSUN”

    Cami yapılmak istenen yerin 1930’lu yıllarda 300 haneye değirmen olarak hizmet verdiğini belirten Hakis köylülerinden Mine Sarıçiçek, “Köyümüzün %99’u Alevidir, diğer kısmı da Ermenilerdir. Alevi olduğumuz için bize bir dayatmada bulunuyorlar. Bunu kabul etmiyoruz” diye belirtti.

    “DAVAYI SONUNA KADAR TAKİP EDECEĞİZ”

    Hakis köyünde yaşananlar ile Dersim’de soykırımın fiziksel olmasa da kültürel ve inançsal olarak devam ettiğine tanıklık ettiklerini ifade eden DAD Eş Genel Başkanı Kadriye Doğan, “Değirmene el koyarak cami yapılmak isteniyor. Burada inançlar arası bir dayatmayı görüyoruz. Hiç kimsenin haddine değildir Alevi köyünde cami yaparak Alevilere o inancı dayatmak. Demokratik Alevi Dernekleri olarak bu davayı sonuna kadar takip edeceğiz” dedi.

    “MEKÂNSIZ BIRAKMA ANLAYIŞI DEVAM EDİYOR”

    Dersim Katliamı öncesinde başlanan mekânsız ve tarihsiz bırakma anlayışının halen devam ettiğini vurgulayan DAD Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, “Söz konusu devletin ötekileri olunca devlette devamlılık esastır mantığı halen fiili olarak hizmet görüyor” diye konuştu.

    PİRHA/DERSİM

    İLGİLİ HABERLER:
    -Cami değil su istiyoruz: Dersim’in Hakis köyünde özel mülkiyete cami dayatması -VİDEO
    -İzmir Dersim Derneği’nden tepki: Hakis’te cami açmak kültürel gaspın adıdır!