PİRHA-DEM Parti İmralı Heyeti, Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş ile yaptıkları görüşmeye dair açıklama yaparak, “Sayın Meclis Başkanı da çerçeve yasanın Meclis kapanmadan çıkması gerektiği konusunda aynı yaklaşıma sahip olduğunu ve bu konuda çabalarının sonuna kadar devam edeceğini ifade etti” dedi.
DEM Parti İmralı Heyeti üyesi Pervin Buldan ve Mithat Sancar, Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş ile yaptıkları görüşmeye dair açıklama yaptı.
Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nde yasal adımlarla ilgili gelişmeleri Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Numan Kurtulmuş ile görüşmek üzere bir araya geldiklerini belirten heyet üyeleri, şunları ifade etti:
“ÇERÇEVE YASANIN ÇIKARTILMASINI KONUŞTUK”
“Görüşmenin ana gündemi, kamuoyunun da yakından takip ettiği çerçeve yasada gelinen aşama oldu. Görüşmemizde, süreç için büyük önem arz eden çerçeve yasanın TBMM kapanmadan önce çıkarılması gerektiği konusundaki görüşlerimizi, bu yöndeki beklentileri ve gerekçelerimizi ifade ettik.
Sayın Meclis Başkanı da çerçeve yasanın Meclis kapanmadan çıkması gerektiği konusunda aynı yaklaşıma sahip olduğunu ve bu konuda çabalarının sonuna kadar devam edeceğini ifade etti.
Çerçeve yasanın çıkarılmasıyla ilgili olarak somut adımların hızla atılması gerektiği konusundaki fikir birliğinin ve TBMM’nin bu konuda oynayacağı rolün teyit edilmesinin önemli olduğunun altını bir kez daha çizmek isteriz.”
PİRHA- Özşen Madencilik işçilerinin 27 günlük direnişi kazanımla sonuçlandı.
Alamadıkları maaş ve tazminatları için greve giden Kiremitçiler Grup’a bağlı faaliyet gösteren Özşen Madencilik işçilerinin eylemi sonuç verdi. Bağımsız Maden İşçileri Sendikası, eylemlerinin 24’üncü gününde kendilerini yerin altına kapatan Özşen Madencilik işçilerinin direnişi kazanımla sonlandığını açıkladı.
İşçiler, eylemlerinin 27’nci gününde Edirne Valisi garantörlüğünde haklarını kabul ettirerek greve son verdi.
PİRHA- Özel sektör öğretmenlerinin açıklamasında aralarında Eğitim Sen Genel Başkanı Kemal Irmak ve Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası Genel Başkanı Eren Edebali’nin de olduğu gözaltılar serbest bırakıldı.
Mülakat Mağduru Öğretmenler Platformu ve Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası çatısı altında toplanan öğretmenlerin, aileleriyle birlikte bugün saat 14.00’te Ankara Kurtuluş Parkı’nda yapmayı planladıkları basın açıklamasına polis sert müdahalede bulundu.
Müdahale sırasında ters kelepçe yapılarak gözaltına alınan Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen) Genel Başkanı Kemal Irmak ve Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası Genel Başkanı Eren Edebali’nin de aralarında olduğu kişiler serbest bırakıldı.
PİRHA- Ankara Kurtuluş Parkı’nda bir araya gelen Özel Sektör Öğretmeleri Sendikası üyelerine polis sert müdahalede bulundu, Eğitim-Sen Eş Genel Başkanı Kemal Irmak ile birlikte üç öğretmen gözaltına aldı.
Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası, mülakat nedeniyle atanamayan ve özel sektörde çalışan öğretmenlerin yaşadığı sorunlara dikkat çekmek amacıyla Çankaya’da bulunan Kurtuluş Parkı’nda açıklama yapmak istedi. Polis açıklamayı engellerken, aralarında Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim-Sen) Eş Genel Başkanı Kemal Irmak ile birlikte üç kişiyi gözaltına aldı.
PİRHA- Türkiye işçi sınıfı tarihinin en büyük işçi direnişlerinden biri olan 15-16 Haziran Direnişi’nin üzerinden 56 yıl geçti.
Türkiye işçi sınıfı açısından tarihi bir öneme sahip olan “15-16 Haziran İşçi Direnişi” 56’ncı yıldönümünde.
1967 yılında kurulan Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) ve bazı bağımsız sendikalar işçi sınıfı içinde hızla örgütlenmeye ve ilgi odağı olmaya başlamıştı.
1967 yılında sınıf sendikacılığını savundukları için Türk-İş’ten ihraç edilen sendikalıların Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nu (DİSK) kurulmasıyla direnişinin ilk kıvılcımı yakıldı. DİSK çatısı altında örgütlenen işçilerin eylemi o dönem gittikçe büyüdü.
1970’te, çalışma yaşamını ve temel sendikalar mevzuatını düzenleyen 274 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Yasası ile 275 sayılı Sendikalar Yasası’nda değişiklik yapan tasarı, Adalet Partisi ve Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ortak imzasıyla kabul edilirken, yasa 11 Haziran 1970’te onaylandı.
Örgütlenme özgürlüğünü sınırlayan yasanın onaylanması büyük tepkiyle karşılandı. Belki de Türkiye tarihinin en büyük işçi direnişinin fitili ateşlenmiş oldu.
15 Haziran 1970’de 115 işyeri ve yaklaşık 75 bin işçiyle başlayan işçi direnişi, bir gün sonrasında 168 fabrikayı ve 150 bine yakın işçiye ulaştı.
İstanbul merkezli direniş kısa bir sürede Kocaeli’nin tamamına yayıldı. Türk-İş’in örgütlü olduğu birçok fabrikadan da direnişe katılım oldu. 15 Haziran’da İstanbul ve Kocaeli’nde fabrikalar durdu. Her tarafta işçiler çeşitli yürüyüşler ve mitingler düzenleyerek, kent merkezlerine doğru yürüyüşler gerçekleştirdi.
16 Haziran’da polis işçilere müdahale etti. Polisin açtığı ateş sonucunda 2 işçi ve bir esnaf yaşamını yitirdi, 200 kişi de yaralandı.
Eylemler devam ettiği sırada ülkede sıkıyönetim ilan edildi ve DİSK Kurucu Başkanı Kemal Türkler başta olmak üzere birçok sendikacı tutuklandı.
Meclis’ten geçen yasa Türkiye İşçi Partisi (TİP) ve Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) tarafından Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) taşındı. Bunun üzerine yasa 9 Şubat 1972 tarihinde iptal edildi.
DİSK kapatılırken birçok yöneticisi ve birçok işçi önderi tutuklanarak cezaevlerine konuldu. Sendikal örgütlenmeyi daha da zorlaştıracak işyeri barajı, il barajı, bölge ve ülke barajları konuldu.
PİRHA-Hozat’ın Samuşî (Boydaş) köyü Dağ Mezrası’nda yaşayan atanması yapılmayan Tarih Öğretmeni Bilal Bulut, zorunlu göçün yarattığı izleri anlattı. Köy boşaltmaları sonrası insanların zor koşullarda yaşama tutunduğunu belirten Bulut. “İnsan doğduğu yere aittir. O yerlerden koparıldık. Şimdi de bin bir zorlukla doğduğumuz topraklara tutunmaya çalışıyoruz” dedi.
1990’lı yıllarda ‘güvenlik’ gerekçesiyle Kürt coğrafyasında yaklaşık 4 bine yakın köy ve mezra boşaltıldı ve yakıldı. İnsan Hakları Derneği (İHD) ve Diyarbakır Barosu gibi kurumların verilerine göre bu süreçte 3 milyonu aşkın insan zorunlu göçe tabi tutuldu.
Resmi verilere göre ise 1990’lı yıllarda Dersim genelinde 183 köy ve 823 mezra boşaltıldı. Bu zorunlu göçler sonucunda toplam 41 bin 939 yurttaş yerlerinden edilirken, bölgede ciddi bir demografik ve toplumsal değişim yaşandı.
Hozat’ın Samuşî (Boydaş) köyü Dağ Mezrası’nda yaşayan atanması yapılmayan Tarih Öğretmeni Bilal Bulut, zorunlu göçün yarattığı izleri anlattı.
“CANIMIZI ZOR KURTARDIK”
1994 Eylül’den itibaren özellikle Batı Dersim’in (Ovacık, Hozat, Çemişgezek) içinde yer olan köylerin, mezraların boşaltıldığını hatırlatan Bulut, o dönemi şöyle anlattı:
“Bütün buralar boşaltıldı. İnsanlar yurtlarını terk etmek zorunda bırakıldı. Neyi var neyi yok geride bıraktı. Satılan satıldı, satılmayan heba oldu. Dolayısıyla insanların yalnızca canını kurtarma peşine düştüler. Artık o giden malın, giden emeğinin peşine düşmediler. Yurttaşlar yalnızca canını kurtardılar.
Dolayısıyla göçler ilk önce Hozat merkeze yapıldı. İmkanı olanlarda batı metropollerine gitti. Kim nerede imkanı varsa barınabilecek, yakın akrabası varsa oralara sığındı. Büyük zorluklar, büyük sıkıntılar yaşandı.”
ZORUNLU GÖÇÜN ETKİLERİ!
Köylerinde hayvancılık ve tarımla yaşamını idame ettiren yurttaşların, zorunlu göç sonrası gittikleri yerlerde zor koşullarda, düşük ücretle çalışmak zorunda kaldığını belirten Bulut, on yıllık bir süreçte insanların çok kahırlı ve çileli bir şekilde, bodrum katlarda, rutubetli yerlerde, gecekondularda yaşam mücadelesi verdiğini söyledi.
“YAŞAMA KARIŞMAK SADECE İŞE GİDİP GELMEKLE OLMUYOR”
Köyle kent arasındaki kültür farkına dikkat çeken Bulut, “Buradaki insan belli bir yaşa gelmiştir. Oradaki o kültüre adaptasyonu, eğitimi de hesaba katarsak çok zordur. Yani ona adaptasyon sağlaması için yaşama karışması lazım. Yaşama karışmak da sadece işe gidip gelmekle olmuyor. Kafede oturma, sinemaya, tiyatroya gitme, bütün bu imkanlardan yararlanabilirsen ancak o zaman adaptasyon sağlanabilir” diye belirtti.
“İNSAN DOĞDUĞU YERE AİTTİR”
Köydeki yaşamın içinde büyüyen insanların köy ile kurduğu ilişkinin yüksek olduğunun altını çizen Bulut, sözlerine şöyle devam etti:
“16-17 yaşına kadar burada zaten büyümüşüm. Emek vermişim. Her taşını, her karış toprağını gezmişim. Çobanlık yapmışım, ot biçmişim, ekim biçmişim. Ciddi bir emeğim vardır. Dolayısıyla doğup büyüdüğüm yer burası. Aidiyetim de doğal olarak buraya ait. Yani geçmiş olsa dahi o aidiyet falan hiç bitmedi ve kopmadı, kopmaz da zaten. İnsan doğduğu yere aittir. Yani insan birebir hissetmişse, yaşamışsa, görmüşse, emek vermişse o emek, o aidiyet bitmez, unutulmaz da.
Atadan kalan topraklar var. Onların ciddi bir emeği var. Hakikaten yokluklar, imkansızlıklar içerisinde ciddi bir emek vererek bir şeyler ortaya çıkartmışlar. Ona tanıklık etmişsin ve bu harap olmuş. İçinde bir özlemdir, bir ukdedir. Yeniden bunu ayağa kaldırma, onların anısına, emeğine, hatırasına saygı namına yeniden ayağa kaldırma noktasında bir şey var içinde, bir ukde var.”
“BEN BU İŞE NİYE GİRİŞTİM?”
Geri dönüşlerin sağlanmasının ekonomik olanaklarla da bağlantılı olduğunu vurgulayan Bilal Bulut, yaşadıkları sıkıntılara dikkat çekti.
Köylerde, mezralarda alt ve üst yapı sorunların varlığına işaret eden Bulut, “Mesela ben geldim burada birşeyler yaptım. Belirsizlik içindeyim; elektrik gelir mi? su gelir mi? Ben bu işe niye giriştim? Hakikaten insan bazen bu noktaya geliyor. Çünkü zorluyor insanı” dedi.
“DİL EĞİTİMLE AYAKTA KALIR”
Ana dili ve inancın kentlerde kaybolmayla karşı karşıya kaldığını ifade eden Bulut, “İlçe merkezlerinde, köylerde kalanlar biliyor. Ama metropollere göç edenlerde bu kültür ve inanç artık kayboldu desek yeridir. Bu açık bir şeydir. Bir dil eğitimle ayakta kalır” ifadelerine yer verdi.
“NEREDE OLURSA OLSUN BİR DAĞ GÖRMEK İSTİYORUZ”
Bilal Bulut, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Dağda doğup büyüdüğümüz için biz dağ insanıyız. Şöyle ki biz başımızı kaldırıp ufukta baktığımız zaman bulunduğumuz yer nerede olursa olsun bir dağ görmek istiyoruz. Ya ufka baktığın zaman bir dağ veriyorsan mutlu oluyorsun.
Bir de bu sessizlik ile doğa ve yeşillik o betonların, o kaldırılımların, o asfaltların içerisine gelince hani bir vaha gibi derler ya hakikaten öyle bir duygu insanda uyandırıyor. Öyle bir şey yaşamıştım. Tabii onun hüzünü, onun tekrar zihinsel olarak geçmişe dönük bir yolculuğu o başka bir şeydir. O insanın içsel yaşamıdır. İçsel bir duygusudur.”
PİRHA – Alevilerin matem ayı olarak bilinen Yası Kerbela Orucu bu yıl 16 Haziran’da başlıyor. Tutulacak 12 gün oruç sonrası aşure paylaştırılacak.
Alevilerin matem ayı olarak bilinen Muharrem ayı bütün Aleviler için yas ayıdır. Kurban Bayramı’ndan 20 gün sonra başlayan Muharrem orucu, 680’de Kerbela’da Yezit tarafından katledilen İmam Hüseyin ve 71 can için tutulan oruç aslında bir yas ibadetidir ve İmam Hüseyin şahsında bütün mazlumlara adanır.
Aleviler, Muharrem ayında kimi yörelerde 10, kimi yörelerde de 12 gün oruç tutarlar. Bu yıl 16 Haziran’da başlayacak Yası Kerbela Orucu’nun ardından aşure pişirilerek paylaştırılacak.
SAHUR YAPILMAZ, ORUÇ GÜNEŞE GÖRE AYARLANIR
Alevilerde sahur olmadığı gibi oruç açarken belirlenmiş bir saat de yoktur. Ne yenirse gece yarısından önce yenir. Aleviler güneş batınca oruçlarını açarlar. Görkemli sofralar kurulmaz, lüksten uzak durulur.
Oruç süresince de (12 gün boyunca) düğün, nişan benzer törenler/etkinlikler yapılmaz, kurban kesilmez, et yenilmez. Kerbela şehitlerinin çektikleri susuzluğu hissetmek için saf su içilmez ancak vücudun su ihtiyacı yenilen yemeklerden, çay, kahve, meşrubat, meyve suyu, ayran gibi sıvı içeceklerden karşılanır.
PİRHA- 12. Yargı Paketi’nde yer alan ‘Çocuk Adaleti Sistemi’ ile ilgili maddenin hak temelli ve pedagojik eğitimden uzak, tamamen cezalandırıcı bir anlayışla ele alınmasını eleştiren Eğitim Sen Hatay Şube Eğitim Sekreteri Sunay Elataş, “Daha çok ceza değil, daha çok nitelikli eğitim gerekli” dedi.
12. Yargı Paketi’nin Meclis’e sunulması bekleniyor. Kadınlardan, eğitim sendikalarına, demokratik kitle örgütlerinden siyasi partilere kadar bir çok kesimden 12. Yargı Paketi’ne tepkiler yükseliyor.
Eğitim Sen Hatay Şube Eğitim Sekreteri Sunay Elataş, Meclis’e sunulması beklenen 12. Yargı Paketi’ne ilişkin ajansımıza konuştu.
“ULUSLARARASI ÇOCUK HAKLARI SÖZLEŞMESİ’NE AYKIRI”
12. Yargı Paketi’nde yer alan ‘Çocuk Adaleti Sistemi’ ile ilgili maddenin hak temelli ve pedagojik eğitimden uzak, tamamen cezalandırıcı bir anlayışla ele alınmasını eleştiren Elataş, ilgili maddelerin Uluslararası Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne aykırı olduğunu söyledi.
Eğitim-Sen olarak daha çok ceza değil, daha çok nitelikli eğitim istediklerinin altını çizen Sunay Elataş, şunları ifade etti:
“Çocuk Adalet Sistemi’nin amacı özellikle çocukları cezalandıracak politikaları hayata geçirmek değil, çocukların üstün yararını sağlayacak, topluma ve okullara kazandıracak politikaların hayata geçirilmesi gerekiyor. ‘Suça Sürüklenen Çocuklar’ın özellikle bunların bireysel tercih olmadığını, özellikle sosyoekonomik ve kültürel alanda yaşanan gittikçe artan sıkıntılarının getirdiği derin yoksulluk, yoksunluk ve eğitim dışı kalmanın sonucudur.”
Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in göreve geldiği günden itibaren özellikle eğitim öğretim alanını daha çok piyasacı, tek tipleştirici ve eşitsizliğini derinleştiren, ayrıştıran, laik ve demokratik olmayan bir yaklaşımla yürütmek istediğine dikkat çeken Elataş, şunları dile getirdi:
“Okullarımız özellikle öğrencilerimizin kendilerini ifade edebilecekleri rahat ortamların olması, yeteneklerini ortaya çıkaracak atölyelerimizin olması gerektiğini her defasında belirtiyoruz. Özellikle müzik, resim atölyeleri ve spor salonlarının olması gerekiyor her okulda. Ama maalesef bunları yeteri kadar göremiyoruz. Ayrıca çocukların kendilerini güven içinde hissedebilecekleri rehberlik servislerimizin ve psikolojik rehberlik alanlarımızın da yetersiz olduğunu da özellikle belirtmek istiyoruz. Özellikle sıkıntı yaşayan öğrencilerimizin belirlenmesi gerektiği ve burada rehberlik servisleri servislerinin hangi öğrencimizin sorun yaşadığı, sıkıntı yaşadığı belirlenip aileleriyle görüşülüp özellikle de ekonomik anlamda, sosyal anlamda da desteklenmeleri gerektiğini söyleyebiliriz.”
“DEVLET OKULDAKİ ŞİDDETİ AZALTACAK ÖNLEM ALMIYOR”
Pakette yer alan 12-15 ve 15-18 yaş aralığındaki çocukların ceza üst sınırının artırılmasının kabul edilemez olduğunu vurgulayan Elataş, “Devlet okuldaki şiddeti azaltacak, güveni sağlayacak yeteri kadar önlem alamamakta ve tam tersi okullardaki artan şiddetin cezasını, faturasını çocuklara kesmektedir. Okulların, çocukların düşüncelerini rahatça ifade edebilecekleri, kendilerini güven içinde hissedebilecekleri alanlar olması gerekiyor” diye belirtti.
“MÜCADELEMİZİ SÜRDÜRECEĞİZ”
Okullarda, veli, öğrenci, öğretmen işbirliğinin sağlıklı bir şekilde yürütülmesinin çok önemli olduğunun altını çizen Elataş, “Okullarda artan bu şiddet sarmalının önlemek için özellikle bir an önce önlem alınması gerekiyor. Özellikle çocukların daha rahat kendilerini ifade edebildiği ortamın olması çok önemlidir. Eğitim-Sen olarak her defasında yinelediğimiz ve mücadelesini verdiğimiz laik, demokratik, bilimsel, anadilde eğitim, cinsiyet eşitliğine dayalı bir eğitim talebimizi yeniliyoruz” ifadelerine yer verdi.
-Araştırmacı-Yazar Aziz Tunç, Ortaca’da Alevi yurttaşlara yönelik gerçekleştirilen saldırıların yalnızca geçmişte kalmış bir olay olmadığını belirterek, Ortaca Katliamı’yla yüzleşilmesi ve benzer acıların bir daha yaşanmaması için barış, demokrasi ve toplumsal hafızanın güçlendirilmesi çağrısında bulundu.GÖRÜNTÜLÜ
-Hozat’ta yaşayan ataması yapılmayan Tarih Öğretmeni Bilal Bulut ile 90’lı yıllardaki zorunlu göçü ve günümüze yansımasını konuştuk.GÖRÜNTÜLÜ
-Eğitim Sen Hatay Şube Eğitim Sekreteri Sunay Kadayıfçı, Meclis’e sunulması beklenen 12. Yargı Paketi’ne ilişkin konuştu.GÖRÜNTÜLÜ
-Gülistan Doku davasının Erzurum’a taşınmak istenmesine ilişkin Çağrı Mert PİRHA’ya açıklamalarda bulundu.GÖRÜNTÜLÜ
-İzmir Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Bornova Cemevi, Sivas Katliamı’nın yıl dönümü vesilesiyle ’33 Can 33 Bağlama’ anması düzenleyecek. Bornova Ayfer Feray Açıkava Tiyatrosu’nda yapılacak anmada ’33 Bağlama 33 koroçu 33 semah’ sahnede olacak. (Saat:20.30) GÖRÜNTÜLÜ
PİRHA- Meclis önünde açıklama yapmak isteyen Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası üyesi öğretmenler ters kelepçe takılarak gözaltına alındı.
Taban maaş, güvenceli çalışma ve mülakat mağduriyetlerinin giderilmesi talebiyle Meclis önünde açıklama yapmak isteyen Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası üyesi öğretmenlere polis müdahale etti.
Sendika yöneticilerinin de aralarında olduğu 41 öğretmen ters kelepçe takılarak gözaltına alınırken, eylemlerini Sakarya Caddesi’nde sürdüren öğretmenler gözaltına alınan arkadaşlarının serbest bırakılmasını istedi.
Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası, sanal medya hesabından yaptığı açılamayla bugün Güvenpark’taki eylem sırasında gözaltına alınan tüm öğretmenlerin serbest bırakıldığını bildirdi.
PİRHA- DAD önceki dönem Eş Genel Başkanı Kadriye Doğan, Türkiye toplumunun bir yüzyıl daha baskıyla, yoklukla, inkarla gidemeyeceğini, gitmek istemediğini ifade ederek, “Kürtlerin hak mücadelesiyle Alevilerin hak mücadelesinin birleşmesi gerekiyor. Bu demokrasinin de temel taşı olacağına inanıyorum” dedi.
“HEPİMİZE SORUMLULUK DÜŞÜYOR”
Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) önceki dönem Eş Genel Başkanı Kadriye Doğan, toplumun barış sürecini sahiplendiği taktirde başarıya ulaşacağını belirterek, “Bu toplumda ciddi bir umutsuzluk ve bu süreci sadece Erdoğan’ın kendi geleceğini pekiştireceği bir oyalama süreci olarak algılanmasına yol açacak kadar bir savsamaya gittiği yönünde bir şey gözlemliyoruz. Ama bu gerçek olmamalı. Toplum buna izin vermemeli. Her birimize bu anlamda sorumluluk düşüyor” dedi.
“KÜRTLERİN HAK MÜCADELESİYLE ALEVİLERİN HAK MÜCADELESİNİN BİRLEŞMESİ GEREKİYOR”
Barış süreci örerken ve demokratik toplumun inşa ederken Alevi toplumunu bu sürecin öznesi haline getirmek gibi bir sorumluluğun olduğunu ifade eden Doğan, “Aleviler Kürtler kadar gelecekte kendilerini var etmek istiyorlarsa, demokrasi ve barışın inşasında aynı düzeyde sorumluluk almaktan da kaçınmaması gerekiyor. Bu sorumluluğu üzerimize alıp bizim de topluma çıkmamız gerekiyor. Kürtlerin hak mücadelesiyle Alevilerin hak mücadelesinin birleşmesi gerekiyor. Bu demokrasinin de temel taşı olacağına inanıyorum” diye belirtti.
PİRHA- “İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı” sona erdi. “Yeni Yüzyıla Demokratik Çağrı” metninde “Konferansımız önemli bir tarihsel imkâna işaret etmiştir. Kürt meselesinin demokratik ve barışçı çözümüne dönük gelişen olanaklar, yalnızca bir sorunun çözümünü değil, Türkiye’nin bütününün demokratikleşmesini güçlendirecek tarihsel bir eşiği ifade ediyor. Yeni yüzyıla çağrımız; toplumu ve devleti demokratikleştirecek, demokrasiyi birlikte kuracak ve barışı kalıcılaştıracak ortak iradeyi bugünden büyütme, ‘yeni bir pencere açma’ çağrısıdır, Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü çağrısıdır” sözlerine yer verildi.
İstanbul’da dün başlayan “İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı”, “Yeni Yüzyıla Demokratik Çağrı” metininin paylaşılmasıyla son buldu.
Metinde şunlar ifade edildi:
“Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı’nda demokratik bir cumhuriyet ve yeni bir Türkiye fikrini yeniden düşünmek, ortak geleceğin imkanlarını tartışmak ve bu dönüşümün yollarını birlikte kurmak için bir araya geldik. Cumhuriyet’in ikinci yüzyılını demokrasi, eşitlik ve özgürlük perspektifiyle tartıştık.
SÖZÜMÜZÜ ASLINDA İÇİNDE BULUNDUĞUMUZ AN’A VE GELECEĞE SÖYLEDİK
Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı; ikinci yüzyılda siyasal, iktisadi, toplumsal, kültürel ve ekolojik alanda yapısal krizlerin yaşandığı ama aynı zamanda barış ve demokratikleşme taleplerinin yükseldiği bu dönemde; cesaret, coşku ve ısrarla birlikte yol yürüme kararlılığını pekiştiren önemli bir buluşma oldu. Konferansta birinci yüzyıl muhasebesini ve toplumsal-siyasal hafıza ile yüzleşme çağrısı yaparken geçmişten konuşsak da sözümüzü aslında içinde bulunduğumuz an’a ve geleceğe söyledik.
BARIŞ VE DEMOKRASİ AYNI UFKA AÇILAN İKİ YOL
Konferansımız önemli bir tarihsel imkâna işaret etmiştir. Kürt meselesinin demokratik ve barışçı çözümüne dönük gelişen olanaklar, yalnızca bir sorunun çözümünü değil, Türkiye’nin bütününün demokratikleşmesini güçlendirecek tarihsel bir eşiği ifade ediyor. Böylesi bir dönemde, barışı ve özgürlükleri kurumsal güvenceye kavuşturacak düzenlemelerin gecikmeksizin gündeme gelmesi, geçmişin inkâr ve dışlama politikalarıyla yüzleşen, toplumsal güveni yeniden tesis eden ve demokratik dönüşümün önünü açan güçlü bir siyasal irade ile güven verici adımların atılması yalnızca siyasal bir tercih değil, ortak geleceğe karşı bir sorumluluk olarak görülmelidir. İnanıyoruz ki böylesine bir gelecek, toplumun dönüştürücü gücü ile siyasal ve kurumsal dönüşümün buluştuğu yerde kök salabilir. Barış ve demokrasi aynı ufka açılan iki yol, aynı geleceği kuran iki kurucu değerdir.
DEMOKRATİKLEŞME HEM ÖZGÜRLÜĞÜN HEM DE İSTİKRARIN YEGÂNE GÜVENCESİ OLABİLİR
Konferansta öne çıkan vurgulardan biri, barışın imkanları ve sorunlarını tartışırken aynı zamanda mevcut baskıların bir an önce sona erdirilmesi ve memleketin bütünüyle demokrasiye ve barışa yoğunlaşması gereği oldu. Biliyoruz ki siyaset alanına yönelik her türlü müdahalenin, demokratik iradenin gasp edilmesinin ve ülkeyi saran krizlerin çıkış yolu demokrasiden geçiyor. Demokrasiye yönelik her tür baskı Türkiye’yi daha derin bir çıkmaza sürüklüyor. Buna karşın, demokratikleşme hem özgürlüğün hem de istikrarın yegâne güvencesi olabilir.
ÖZGÜRLÜKLER VE EŞİT YURTTAŞLIK TEMELİNDE YENİDEN YAPILANMA
Yürütülen tartışmalar bir kez daha gösteriyor ki Türkiye’nin temel sorunları birbirinden ayrı değildir ve ortak bir demokratikleşme sorununun farklı görünümleridir. Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında ihtiyaç duyulan şey devletin demokratikleşmesinin zorunluluğu yanında toplumun kendi demokratik örgütlülüğünü geliştirmesi, dayanışma ağlarını büyütmesi, ortak yaşam zeminlerini güçlendirmesi ve demokratik siyasetin toplumsal temellerini genişletmesidir. Kalıcı demokratikleşme; demokratik bir toplumun inşası ile devletin hukuk, özgürlükler ve eşit yurttaşlık temelinde yeniden yapılanmasının birbirini beslediği bir süreçtir.
ORTAK SORUMLULUK
İçinden geçtiğimiz dönem yalnızca eleştirme ya da tanıklık etme dönemi değildir. Demokrasi, özgürlük ve eşitlik temelinde yeni bir ortak yaşamın imkânlarını çoğaltacak kurucu bir siyasal ve toplumsal iradeye her zamankinden daha fazla ihtiyaç var. Bu nedenle Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı’nı bir sonuç değil, uzun soluklu bir demokrasi arayışının, ortak düşünmenin ve ortak mücadele sürecinin yeni bir başlangıç buluşması olarak görüyoruz. Çünkü biliyoruz ki demokratik bir gelecek kendiliğinden ortaya çıkmayacak; onu ancak demokrasi, özgürlük ve eşitlik mücadelesiyle birlikte kurabileceğiz. Geleceği inşa etmek ile demokrasi mücadelesini büyütmek aynı tarihsel zorunluluğun parçalarıdır. Bu ortak arayışı çoğaltmayı, yeni buluşmalarla derinleştirmeyi, toplumsal dayanışmayı güçlendirmeyi bugün ve gelecek için ortak sorumluluğumuz olarak görüyoruz.
Bu nedenle başta kadın, gençlik ve ekoloji hareketleri olmak üzere tüm toplumsal hareketleri, Türkiye’nin bütün demokratik güçlerini, emek ve meslek örgütlerini, hak ve özgürlük mücadelelerini, yerel inisiyatifleri, aydınları, sanatçıları, akademisyenleri ve ilk yüzyılda ‘dışarıda bırakılan’ ve geleceğe dair sözü olan herkesi; bu ortak demokratik arayışı büyütmeye, yeni buluşmalar ve dayanışma ağları örmeye, demokrasi ve barış mücadelesini toplumsallaştırmaya ve demokratik dönüşümün öznesi olmaya çağırıyoruz.
Konferansımız hem bir çağrı hem de davet buluşması olarak sesini duyurdu. Cumhuriyet’in demokratikleşmesine kapının biraz daha aralanmasının kolektif bir uğrağı olan bu buluşma ile; Yeni yüzyıla çağrımız; toplumu ve devleti demokratikleştirecek, demokrasiyi birlikte kuracak ve barışı kalıcılaştıracak ortak iradeyi bugünden büyütme, ‘yeni bir pencere açma’ çağrısıdır, Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü çağrısıdır.”
PİRHA-Halkların Demokratik Kongresi Eş Sözcüsü Ali Kenanoğlu, yüz yıl boyunca Alevilerin inkara, imhaya tabii tutularak kontrol altına alınmak istendiğine dikkat çekerek, “Yüz yıldır ısrarla ve inatla uygulanan politikalar tutmamıştır. O nedenle de Cumhuriyet ikinci yüzyılında herkesin inancını yaşayabildiği, kimliğini koruduğu, varlığını sürdürebildiği, dilini konuşabildiği, kendi ana dilinde eğitimini yapabildiği, kendi ana dilinde ibadetini yapabildiği bir cumhuriyet olursa o cumhuriyet hepimizin cumhuriyeti olur” dedi.
Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Eş Sözcüsü Ali Kenanoğlu, ajansımıza konuştu.
Ali Kenanoğlu, Alevilerin yüz yıllık inkar, imha ve asimilasyon politikalarının sonucunda bugün var olma mücadelesi verdiğinin altını çizerek, “Devletin Alevi alanına müdahalesi, ikinci yüzyılda ‘Alevi Diyaneti’ diyebileceğimiz cemevi başkanlığı oluşturma şeklinde oluyor. İnkara, imhaya tabii tutulan Aleviler, kontrol altına alınmak isteniyor” dedi.
Cumhuriyetin birinci yüzyılında Kürtler ne yaşamışsa Alevilerin de, Lazların da, aynı şeyleri yaşadığına dikkat çeken Kenanoğlu, şunları belirtti:
“Çünkü cumhuriyetin bir makbul vatandaşı vardı. Türk olacaksın ve Sünni Müslüman olacaksın. Bu vatandaş tanımı dışında kalan herkese karşı da inkar, asimilasyon ve imha politikaları uygulandı. Sadece Alevilere değil, bütün bu toplumsal yapıların hepsine birden. O nedenle cumhuriyetin ikinci yüzyılında artık bu yüz yıllık hataların bırakılması gerekiyor.
Yüz yıldır ısrarla ve inatla uygulanan politikalar tutmamıştır. Çünkü toplumun gerçekliğine aykırı. Dolayısıyla cumhuriyetin ikinci yüzyılında inkar politikalarından vazgeçilerek, toplumsal yapıların kendi gerçekçiliğinin kabulü ile ancak yoluna devam edebilir. O nedenle de Cumhuriyet, herkesin inancını yaşayabildiği, kimliğini koruduğu, varlığını sürdürebildiği, dilini konuşabildiği, kendi ana dilinde eğitimini yapabildiği, kendi ana dilinde ibadetini yapabildiği bir cumhuriyet olursa o cumhuriyet hepimizin cumhuriyeti olur.”
Demokratik bir anayasa ihtiyacın olduğunu dile getiren Kenanoğlu, “Önce bir zihniyet değişimi gerekiyor. Anayasalar toplumların ortak yaşam sözleşmesidir. İşte o yaşam sözleşmesinin birlikte, bir iradeyle oluşturulması gerekiyor. Bir rızalıkla oluşturulması gerekiyor ki her birimiz bu cumhuriyeti kendi cumhuriyetimiz olarak görebilelim. O nedenle demokratik anayasayı yapabilmek için önce bir zihniyet değişikliğinin oluşması gerekiyor. Bu yüzleşmekle mümkündür. Yani geçmişin hatalarının yüzleşilmesi gerekiyor. Yani yüz yıldır Alevilere yapılanlarla yüzleşilmesi gerekiyor. Yüz yıldır Kürtlere yapılanlarla, Çerkezlere yapılanlarla yüzleşilmesi gerekiyor. Bu yüzleşme sağlanırsa ancak o zihniyet değişikliği sağlanır” şeklinde konuştu.
PİRHA- Yazar Cemal Salman, Alevilerin cumhuriyetin ikinci yüzyılında kimliklerinin tanınmasını istediğinin altını çizerek, “Alevilere dönük ayrımcılığın ortadan kaldırılması gerekiyor” dedi.
Yazar Cemal Salman, Alevilerin ulus-devlet inşaasının dışında tutulduğuna dikkat çekerek, “Haliyle o görmeme ya da yok sayma hali yüzyıl boyunca Alevilerin çeşitli sorunlar yaşamasına yol açtı. Bugün yeni yüzyılın başında Alevilerin sorunları devam ediyor. İnanç kimliklerinin tanınmaması, cemevlerinin ibadethane sayılmaması, okullarda zorunlu din eğitiminin ağırlıkta Sünni içtihat üzerinden veriliyor olması, Alevi köylerine cami yapılması ya da Alevi dergahları üzerinde bir takım müdahalelerin olması gibi meseleler Alevilerin inançla ilgili sorunların halen devam ettiğini gösteriyor” dedi.
“CUMHURİYET HÜKÜMETLERİ ALEVİLERİ TAM OLARAK BİR YURTTAŞLIĞIN EŞİT ÖZNESİ GÖRMÜYOR”
Alevlerin yurttaş olarak hizmet almada da sorunlarla karşı karşıya kaldığını vurgulayan Salman, “Çünkü köylerine hizmet almaktan, mahallelerine hizmet götürmeye, Alevi çocuklarının kamuda istihdamından, toplumsal alanda açık, örtük ayrımcılığa uğramaya kadar çeşitli sorunlarla yüzleşiyorlar. Bu iki durum cumhuriyet iktidarlarının ya da hükümetlerinin Alevileri tam olarak bir yurttaşlığın eşit özneleri, aktörleri olarak görmediğini gösteriyor” diye belirtti.
“Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında Aleviler temel sorunlarının çözülmesini istiyor” diyen Cemal Salman, şunları ifade etti:
“Sonra için belki daha bir ortak yurttaşlık üzerinden Aleviler hayatlarını devam ettirebilir. Alevi inanç kimliğinin temel kırma noktalarının çözülmesi lazım. Bunun içinde pek çok kanuni düzenleme gerekiyor. İkincisi de Alevilere dönük ayrımcılığın ortadan kaldırılması gerekiyor.”
Alevilerin kendini ifade etmede, kimliğini sahiplenmede önemli bir yol aldığının altını çizen Salman, “Aleviler yüzyıllardır çok zor şartlarda kimliklerini aktarıp, bugüne getirdiler” ifadelerine yer verdi.
PİRHA-1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü kapsamında Eğitim -Sen Mersin Şubesi 3. Ulusal Resim Sergisi’ni “Emek ve İnsan” başlığıyla sanatseverlerle buluşturdu.
Yenişehir Belediyesi Ahmet Yeşil Sanat Galerisi’nde açılan sergi 30 Eylül’e kadar gezilebilecek. Açılışı yapılan sergide konuşan Eğitim -Sen Mersin Şube Başkanı Mahmut Sümbül, emeğin ve dayanışmanın önemine vurgu yaparak, “Umarım bu sergi Türkiye’nin birçok merkezinde sanatseverlerle buluşur” dedi.
Yenişehir Belediye Başkanı Abdullah Özyiğit de, sergiye katılan ressamlara teşekkür ederek, belediye olarak gerekli desteği sunmaya devam edeceklerini belirtti.
Ressam Veli Mert ise, serginin geçmişini paylaşarak, “45 sanatçı 54 resimle sergiyi açtık. Sanatçıları hiç boş bırakmayacağız. Hep hedef koyup daha iyisini yapmaya devam edeceğiz” diye konuştu.
Konuşmaların ardından sanatseverler galerideki resimleri inceledi.
PİRHA- Bugün bir çok kentte kadınlar “12. Yargı Paketi’ne Hayır demek” için sokaklara çıkacak.
Meclis’e sunulması beklenen 12. Yargı Paketi’ne tepkiler yükselmeye devam ediyor. Kadınlar, Diyarbakır, Ankara, Antakya, Antalya, Bodrum, Bursa, Çanakkale, Datça, Didim, Erzincan, Eskişehir, Antep, İstanbul, Kuşadası, Manisa, Menteşe, Mersin, Ordu, Urfa ve Urla’da sokağa çıkacak.
Kadınlar, “İktidarın “yargı paketi” adı altında önümüze getirdiği 12. Yargı Paketi, adalete erişimi güçlendirmiyor; kadınların, LGBTİ+’ların ve çocukların haklarını torba yasa içinde gasp etmeyi amaçlıyor. Bu yüzden 12. Yargı Paketi’ni topyekûn ve esastan reddediyoruz. On yıllar süren mücadelemizle elde ettiğimiz kazanımlarımızdan, eşit, özgür ve şiddetsiz bir yaşam ısrarımızdan vazgeçmeyeceğiz. 12.Yargı Paketi’ne hayır!” diyecek.
PİRHA- DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, Munzur Üniversitesi Rektörü Kenan Peker’in “Kampüse gelenler dağdan inen eşkıyalar değildir” sözlerine tepki göstererek, “Rektör Peker’in hadsiz ifadelerini kınıyorum” dedi.
DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, 2 Nisan 2026 tarihinde Munzur Üniversitesi kampüsünde “deprem hazırlığı” gerekçesiyle kütüphane ve bazı fakülte alanlarının hükümet konağı ve adliye binası olarak kullanılmasına yönelik öğrencilerin protestolarına soruşturma açılmasına ilişkin yazılı soru önergesi vermişti.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na sunduğu önergesine Munzur Üniversitesi Rektörü Kenan Peker’den cevap geldi. Kenan Peker, verdiği resmi yanıtta “Kampüse gelenler dağdan inen eşkıyalar değildir” dedi.
KORDU’DAN CEVAP!
DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, Peker’in yanıtını Meclis Genel Kurulu’na taşıdı.
Kordu, “Rektör Peker’in hadsiz ifadelerini kınıyorum. Üniversiteler kışla ya da soruşturma odaları değil; bilimin ve özgür düşüncenin merkezidir. Rektörü ve onun bu ciddiyetsiz cevabın Meclis’e iletmeye imtina etmeyen yetkililerin de, bu lakayıt ve ayrımcı dili görmezden gelmeleri de kurumun ciddiyetine yakışmamaktadır” diyerek gerekli girişimlerde bulunacağını söyledi.
PİRHA- Koç Holding Onursal Başkanı Rahmi Koç’un İzmir’de katıldığı bir hastane açılışında anlattığı ve Kürt kadınlarını hedef alan ifadeler içeren “fıkra”ya yönelik tepkiler sürüyor. Osmaniye’de yaşayan Kürt kadınlar, söz konusu ifadelerin yalnızca Kürt kadınlarını değil, tüm kadınları hedef aldığını belirterek yaşananlara sert tepki gösterdi.
Rahmi Koç’un konuşmasında kullandığı ayrımcı, cinsiyetçi ve ırkçı ifadeler kamuoyunda geniş yankı uyandırırken, siyasetçilerden hukuk örgütlerine kadar birçok kesimden kınama açıklamaları geldi.
Osmaniye’de yaşayan Sevgi Aydın, yalnızca fıkraya değil, salondaki tepkilere de dikkat çekti. Aydın, özellikle kadınların ve davetlilerin bu sözlere gülmesini eleştirerek şunları söyledi:
“Benim zoruma giden şey, orada bulunanların buna gülmesi. Sen kendi hemcinsine yapılan ayrımcı dile nasıl gülebiliyorsun? Özellikle ‘Kürt kadını’ diyerek bütün Kürt kadınlarına hakaret ediyor. Her kesimden kadın ayağa kalkmış durumda. Özür diledi ama bu bir özürle geçiştirilebilecek bir şey değil. Biz kadınlar olarak o özrü kabul etmiyoruz.”
“DİLİMİZ YOK SAYILDIĞI İÇİN BİZİMLE DALGA GEÇİYORLAR”
Leyla Günana ise yaşananların Kürtçeye yönelik yıllardır süren baskılardan bağımsız değerlendirilemeyeceğini belirtti.
“Kürt kadınları kendi dilinde konuşamıyor, kendini ifade etmekte zorlanıyor. Önce bunun sorgulanması gerekiyor. Dilimiz yok sayıldığı için sistem de, Rahmi Koç gibi insanlar da bizimle rahatça dalga geçebiliyor. Eğer o doktorlar Kürtçe bilseydi ve kadınla kendi dilinde iletişim kurabilseydi, bugün anlatılan bu sözde fıkra da ortaya çıkmazdı” dedi.
“YAŞI YAPILAN HAKARETİ MEŞRULAŞTIRAMAZ”
Zarife Çar da söz konusu ifadelerin hem kadınlara hem de Kürtlere yönelik ayrımcı bir yaklaşım içerdiğini vurguladı.
“Bu saldırı hem kadın kimliğine hem de Kürt kimliğine yöneliktir. Yaşının büyük olması hiçbir şeyi değiştirmez. ‘Yaşlıdır, bunamıştır’ gibi gerekçeleri kabul etmiyoruz. Kadınlar sabahın erken saatlerinden itibaren evin ve yaşamın bütün yükünü omuzluyor. Böylesine emek veren kadınların yalnızca konuştukları dil nedeniyle aşağılanması kabul edilemez. Bu anlayışı şiddetle kınıyorum” ifadelerini kullandı.
PİRHA- Mersin’de, 27 Haziran’da yapılacak “Özgürlük Mitingi” için çağrı yapan Demokratik Kurumlar Platformu, “ayın Abdullah Öcalan’ın özgürlüğü, yalnızca bireysel bir hak talebi değil aynı zamanda Türkiye’nin demokratikleşmesi, Kürt sorununun demokratik çözümü ve Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin başarıya ulaşması açısından tarihsel öneme sahip bir demokratikleşme meselesidir” dedi.
1999 yılından bu yana İmralı Hapishanesi’nde tutuklu bulunan Abdullah Öcalan’ın özgürlüğü için 27 Haziran’da Van ve Mersin’de 28 Haziran’da ise Diyarbakır ve İstanbul’da “Özgürlük Mitingi” düzenlenecek.
Mersin’de Demokratik Kurumlar Platformu (DEKUP) tarafından mitinge ilişkin Mersin Gazeteciler Cemiyeti’nde basın toplantısı düzenledi. Millet Bahçesi’nde yapılacak miting için çalışmalarına ilişkin yapılan açıklamayı Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Mersin İl Eşbaşkanı Bedriye Kuş okudu.
“TARİHSEL BİR FIRSAT”
Halkların, eşitlik, özgürlük ve demokrasi mücadelesinin belirleyici olacağı bir süreçten geçildiğini aktaran Bedriye Kuş, “Sayın Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat’ta yaptığı Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı, yalnızca Kürt sorununun çözümüne ilişkin bir çağrı değil, Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun demokratikleşmesine, demokratik siyasetin güçlenmesine ve toplumsal barışın kalıcı hale gelmesine yönelik tarihsel bir fırsat sunmaktadır” dedi.
“DEMOKRATİKLEŞME MESELESİDİR”
Abdullah Öcalan’ın süreci aktif biçimde ilerletebileceği koşulların oluşturulması gerektiğinin altını çizen Bedriye Kuş, “Sayın Öcalan üzerindeki tecridin sürdürülmesi, diyalog ve çözüm kanallarının sınırlandırılması anlamına gelmektedir. Buna karşılık özgür çalışma ve iletişim koşullarının sağlanması, demokratik müzakerenin gelişmesine, toplumsal barışın güçlenmesine ve demokratik toplum perspektifinin hayat bulmasına katkı sunacaktır. Bu nedenle Sayın Abdullah Öcalan’ın özgürlüğü, yalnızca bireysel bir hak talebi değil aynı zamanda Türkiye’nin demokratikleşmesi, Kürt sorununun demokratik çözümü ve Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin başarıya ulaşması açısından tarihsel öneme sahip bir demokratikleşme meselesidir”diye belirtti.
Türkiye’nin demokratik geleceği, halkların eşitliği, özgürlüğü ve ortak yaşam iradesi temelinde kurulacağına dikkat çeken Bedriye Kuş, 27 Haziran’da saat 17:00’de Millet Bahçesi’nde yapılacak mitinge katılım çağrısında bulundu.
PİRHA- Barışa İhtiyacım Var Kadın İnsiyatifi’nden Işıl Kurt, nafaka hakkının siyasi iktidarın kamuoyu yaratmaya çalıştığı gibi bir düzenleme olmadığının altını çizerek, “Anayasa Mahkemesi kararıyla da nafaka hakkımızdan vazgeçecek değiliz. Nafaka bir lütuf değildir, bir ayrıcalık değildir, nafaka bir haktır” şeklinde konuştu.
Antalya 12. Aile Mahkemesi, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesi kapsamında yoksulluk nafakasının “süresiz olması”na ilişkin düzenlemenin iptali için başvuru yaptığı Anayasa Mahkemesi (AYM), boşanan eşlere verilen yoksulluk nafakasının süresiz uygulanmasına ilişkin düzenlemeyi oy çokluğuyla iptal etti. Kararın gerekçesi daha sonra açıklanacak. İptal hükmünün dokuz ay sonra yürürlüğe gireceği belirtiliyor.
AYM’nin verdiği karar kadınlar ve kurumları tarafından tepkiyle karşılandı. AYM’nin yoksulluk nafakasını iptal kararına dair Barışa İhtiyacım Var Kadın İnsiyatifi’nden Işıl Kurt ajansımıza konuştu.
“NAFAKA SADECE KADINLARA VERİLMİYOR”
Nafaka meselesinin uzun zamandır, iktidarın gündeminde olduğunu belirten Işıl Kurt, “Yargı kararlarının da gündeminde. Biz çok uzun yıllardır, böyle bir iptal kararı çıkmasa da böyle bir iptal kararına zemin hazırlayacak, propagandaların yapıldığının farkındaydık. ‘Bir yıl evli kalıyorsun ve yıllarca bir kadına bakıyorsun’, ‘Bu erkekler yoksullaşıyor’ , ‘Erkekler nafakaları ödemediği için hapse giriyor’ şeklinde propaganda yapıldı. Bunlar, İstanbul Sözleşmesi’nin ve 6284 sayılı kanunun da tartışmaya açılmasına sebep olan belli konulardı. Siyasi iktidar bizim yıllardır tırnaklarımızla kazıyarak kazanmış olduğumuz belli haklarımızı ve bir bütün olarak Medeni Kanunu tartışmaya açmaktan hiçbir şekilde çekinmiyor” dedi.
“NAFAKA BİR ÇOCUĞUN BESLENME MASRAFINI KARŞILAMIYOR”
Nafaka hakkının siyasi iktidarın kamuoyu yaratmaya çalıştığı gibi bir düzenleme olmadığının altını çizen Işıl Kurt, şunları belirtti:
“Örneğin bir kadın yeniden evlendiğinde nafaka zaten kaldırılıyor. Veya bir kadın ilk evlilik bittiği zaman yoksulluğa düştüyse ama sonrasında bir şekilde işe girdiyse veya farklı bir yolla bir gelir elde ettiyse ve artık yoksul değilse yine o nafaka kaldırılıyor.
Bunun dışında da nafaka miktarları zaten hiçbir şekilde kamuoyunda yansıtıldığı gibi değil. Evet, belli birkaç isim var. Emekçilerin, işçilerin hayatında görmediği gelirleri kazanan belli ünlü isimler var ve onların verdiği nafakalar da gelirleriyle orantılı olarak yüksek miktarlar ama bunlar milyonlarca insanın yaşadığı ülkede birkaç münferit davadan ibaret. Onun dışında Türkiye’de asgari ücret 28.075 TL ve kadınların aldığı nafakalar bırakın onları zengin edip erkekleri yoksullaştırmayı bu kadınların birkaç temel özel ihtiyacı gidermeye veyahut bakımı kendisine kalan bir çocuğun beslenme masrafını, çarşı pazar masrafını dahi gidermeye yeterli nafakalar değiller.”
“NAFAKA HAKKI SADECE KADINLARA TANINAN BİR HAK DEĞİL”
Nafaka hakkının sadece kadınlara tanınan bir hak olmadığına dikkat çeken Işıl Kurt, “Nafaka evlilik birliği bittikten sonra yoksul kalan tarafa hükmedilen bir hak. Yoksul taraf lehine hükmedilen bir hak. Ama şöyle bir gerçek var. Evet büyük oranda nafaka kadınlara ödeniyor. Asıl burada tartışılması gereken, neden boşanmalar sonrasında hep kadınlar yoksulluğa düşüyor da böyle bir nafaka düzenlemesine ihtiyaç oldu. Bunu aslında Anayasa Mahkemesi de biliyordu ve gelen dosyaları şimdiye kadar reddetti” diye konuştu.
“YARGI KARARLARINI ETKİLEYEN SİYASİ ATMOSFER VAR”
“Peki şimdi ne değişti?” sorusunun cevaplanması gerektiğini vurgulayan Işıl Kurt, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Artık yargı kararlarını etkileyen siyasi atmosfer var. Anayasa Mahkemesi kararını bu 12. yargı paketi düzenlemesinin de ön ayağı gibi düşünebiliriz. Çünkü çok uzun zamandır bir aile arabuluculuğu gündemde biliyorsunuz. Bu aile arabuluculuğu ile birlikte 12. yargı paketinde boşanmaların hızlandırılması konusu gündeme gelecek. Ama biz her zaman bu tarz yargı paketleriyle kadınların kazanılmış haklarının düzenlenemeyeceğini söylüyoruz. Çünkü her ne kadar iktidar ve bakanlıklar veri tutmasa da biz kadınlar olarak veri tutuyoruz ve kadınların verilerine göre kadın cinayetlerinde en çok %60 oranda ve daha fazlasında diyebiliriz ki ya boşanmaya çalıştıkları erkekler tarafından ya da evli oldukları ya da daha önce evli oldukları boşandıkları erkekler tarafından öldürülüyor. Bu demektir ki ortada eşitsiz bir ilişki var. Yani boşanmayı, boşanma hukukunu, aile hukukunu, herhangi bir özel hukuk düzenlemesi gibi bir borçlar hukuku konusuymuş gibi ele almak mümkün değil.
Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden kaynaklı çok büyük eşitsizlikler var ve kadınların o hanelerde şiddete uğradığı, öldürüldüğü evlerde kendisine şiddet uğrayan erkekle birlikte bir arabulucu masasına oturup gelin anlaşın demek devlet tarafından kadınlara yönelik yapılan tüm bu şiddetin ve baskının aslında devlet tarafından meşrulaştırılması bir yargısal yasal düzene oturtulması demek olacaktır ki biz buna da zaten yıllardır karşıyız.”
“NAFAKA BİR HAKTIR”
Yıllardır kadınların bakım yükü üzerinde istihdamdan dışlandığını dile getiren Işıl Kurt, “Esnek ve güvencesiz çalışma koşullarına mahkum ediliyorlar. Dolayısıyla da evlilik birliği sona erince yoksul kalıyorlar. Bu şu demek oluyor. Artık ya ölecekler ya cinayet işlenecek, ya da aç kalacaklar. Ülkedeki yargısal sistem ve devletin bu politikalarıyla kadınları üçünden birisine mahkum ediyor. Dolayısıyla da nasıl İstanbul Sözleşmesi’nden çıkıldıktan sonra Danıştay da İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasına ilişkin Cumhurbaşkanı kararını hukukuna uygun görmüştü. Bir Anayasa Mahkemesi kararıyla da nafaka hakkımızdan vazgeçecek değiliz. Nafaka bir lütuf değildir, bir ayrıcalık değildir, nafaka bir haktır” şeklinde konuştu.
Nafaka hakkının Türkiye’ye özgü bir düzenleme olmadığının altını çizen Işıl Kurt, dünyanın her yerinde bnezer düzenlemelerin olduğunu belirtti.
“MÜCADELEMİZ SÜRECEK”
Kadınların hak kaybına uğramaması adına mücadele edeceklerini vurgulayan Işıl Kurt, “Tabi ki Anayasa Mahkemesi kararı çıktı diye nafaka hakkımızdan vazgeçecek değiliz. Her türlü hukuki ve politik yolu zorlayarak, mücadele ederek nafaka hakkımızı tekrardan kazanmaya ve orada da ayrıca ek düzenlemeler yapmaya uğraşacağız. Çünkü nafaka zaten iptal edilmeden önce de kadınları öyle ölümün pençesinden çekebilen veya o yoksulluktan kurtarabilen bir şey değildir. Bu nedenle mücadelemiz de hem bu iptal kararına karşı hem de mevcut düzenlemeleri iyileştirmeye dönük olacaktır” ifadelerini kullandı.