Yazar: Eren Güven

  • Celal Fırat:Meydanlara sığmayan inancı neden görmüyorsunuz?-VİDEO

    Celal Fırat:Meydanlara sığmayan inancı neden görmüyorsunuz?-VİDEO

    PİRHA -Milletvekili Celal Fırat, Mecliste yaptığı konuşmada Alevi inancı üzerindeki devlet baskısını özetledi. Xizir Ayı sebebiyle bir araya gelen kalabalık kitlelerin fotoğrafını gösteren Fırat, “Meydanlara sığmayan bu inancı, sokaklara taşan bu rızalığı, cem meydanına akan bu halk hakikatini siz hâlen neden görmüyorsunuz? Asimilasyonla neden tarif etmek istiyorsunuz?” diye sordu.

    DEM Parti İstanbul Milletvekili Celal Fırat, Meclis Genel Kurulunda yaptığı konuşmada Alevi toplumu üzerindeki baskılara işaret etti. Fırat, “Artık kardeşliğe, yoldaşlığa uyanmak zorundayız” diyerek Meclisi demokratikleşme konusunda sorumluluk almaya davet etti.

    “Hakikat, kişinin gerçeği görüp dinlediği derinliktedir ve bu alemde güç, ne servet ne şan ne şöhrettir. Güç, insanın aklını başına devşirme kudretidir. Gönlümüzü uyutan, aklımızı susturan, meydanı da hükmü de elinde tutamaz. Bizler ilk sözün, ilk nefesin, ilk ateşin yakıldığı Mezopotamya’dayız. Kökü derin, gölgesi şifa zeytin dalındayız. Mazluma yoldaş, başı dik Toroslardayız. Sözü kılıç, manası derin Köroğlu ve pir eşiğindeyiz. Zamanı, acıyı, direnci saklayan hırçın dalgalardayız. Bu sözlerimi Hızır cemimizden, pirin nefesinden, rehberin dilinden, Zakir’in sazından, meydanın rızalığından getirdim. Niyazdan gülbenge, semahtan lokmaya, kulaktan kalbe, kalpten siz değerli vekillerimize sesleniyoruz: Hepimiz bilmeliyiz ki Meclis sadece kanunun yapıldığı bir bina değildir. Bu Meclis Anadolu’nun yüzüdür, itirazıdır, rızasıdır. Burada kurulan her söz yalnız bugüne değil, geçmişin emanetine, geleceğin hakkına değmek zorundadır. Bugün Türkiye’de, adalet duygusunun zedelendiği, eşit yurttaşlık ilkesinin tartışmaya açıldığı, inançların hiyerarşiye tabi tutulduğu bir yerde demokrasiden söz etmek eksik kalmıyor mu? Bu topraklarda Alevilik yüzyıllardır sadece bir inanç değil zulme karşı vicdanın dili olmuştur? Kerbela’dan bugüne uzanan bu hakikat yürüyüşü bize şunu öğretmiştir: Hakikatin yanında durmak çoğunlukta olmakla ilgili değildir. Bazen hakikat sayıca az ama vicdanca büyüktür. Sorumuz şudur: Zulüm karşısında nerede duruyorsun? Bugün bu sorunun muhatabı da bizleriz, bu Meclistir, bu ülkenin siyaset kurumudur.”

    MEYDANLARA SIĞMAYAN BU İNANCI HÂLEN NEDEN GÖRMÜYORSUNUZ?”

    DEM Partili Fırat, konuşmasında devletin inançlar arasında taraf olmaması gerektiğini vurgulayarak “Devletin görevi inançları tanımak değil özgür bırakmaktır” dedi. Yeni bir toplumsal rızalığın oluşturulması gerektiğini söyleyen Fırat, inançları tarif etmek yerine özgürleştirmek gerektiğini vurguladı.

    “Alevilik yüzyıllar boyunca devletten pay istemedi, inançsal günlerinde ‘Takvimi bize uyarlayın’ demedi, sadece şunu istedi: Eşitlik. Bakın, birkaç tane resim getirdim sevgili dostlar, geçtiğimiz Hızır günlerinde bir hakikate hep birlikte yeniden tanıklık ettik. Hızır cemlerimizde meydanlar doldu, taştı. Hiç kimse, devlet çağrısıyla oraya gelmedi, Aleviler rızalarıyla, inançlarıyla, vicdanlarıyla oradaydılar. Darda olana nefes olmak için, lokmayı bölüşmek, Hızır’ın adaletini niyaz etmek için oradaydılar. Şimdi burada sormak isterim: Meydanlara sığmayan bu inancı, sokaklara taşan bu rızalığı, cem meydanına akan bu halk hakikatini siz hâlen neden görmüyorsunuz? Asimilasyonla neden tarif etmek istiyorsunuz? Cemevlerinin ibadethane sayılmasını istemek bir ayrıcalık değil eşit yurttaşlık talebidir. Vergisini veren, askerliğini yapan, bu ülkenin yükünü omuzlayan milyonlarca Alevi yurttaşın, inancının tanınmasını istemesi demokrasi sınavıdır. Eğer bir ülkede yurttaşlar birbirine razı değilse, eğer inançlar birbirine güvensizse, eğer adalet duygusu zedelenmişse orada kanun vardır ama huzur yoktur. İşte bu yüzden diyoruz ki: Demokrasi sadece hukuk metni değil bir rıza sözleşmesidir. Bu rıza Türk ile Kürt’ün arasında, Sünni ile Alevi arasında, inanan ile inanmayan arasında, kadın ile erkek arasında eşitlik temelinde kurulmadıkça hiçbir reform kalıcı olmayacaktır. Çünkü barış sadece güvenlik politikasıyla değil adalet politikasıyla vardır.

    Diyoruz ki: Hiç kimsenin inancı ötekileştirilmesin, hiç kimsenin kimliği inkâr edilmesin, hiç kimse bu ülkenin sofrasında kendini misafir görmesin. Çünkü rızanın olmadığı yerde adalet eksik kalır, adaletin olmadığı yerde demokrasi eksik kalır, demokrasinin eksik olduğu yerde gelecek eksik kalır. Bu eksikliği tamamlamak da hepimizin omuzlarındadır. İşte, tam burada da bu çatı altında bize düşen, sorumluluklarımızı yerine getirmektir. Hızır hepimizin yardımcısı olsun.”

    PİRHA/ANKARA

  • Eğitim-Sen Genel Başkanı Kemal Irmak: Eğitimin adresi sanayi ve camilere taşındı!-VİDEO

    Eğitim-Sen Genel Başkanı Kemal Irmak: Eğitimin adresi sanayi ve camilere taşındı!-VİDEO

    PİRHA – -Eğitim-Sen Genel Başkanı Kemal Irmak, MEB kararıyla okullarda yapılacak Ramazan ayı etkinliklerini eleştirdi. Irmak, söz konusu uygulamaların, yasalara aykırı olduğunu belirterek “eğitimin adresi sanayi ve camilere taşındı. Milli Eğitim Bakanlığı, bu uygulamalarıyla sömürüyü meşru hâle getiriyor” dedi.

    Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin imzasıyla okullara gönderilen talimatla birlikte, Ramazan ayı boyunca öğrencilere dini içerikli programlar dayatılacak.

    Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası da (Eğitim-Sen) söz konusu uygulamalara karşı tepkisini sürdürüyor. Sendika başkanı Kemal Irmak, PİRHA’ya yaptığı açıklamada, Ramazan etkinliklerinin Anayasa’nın laiklik ve 1739 sayılı Milli Eğitim Kanunu’nun temel ilkelerine aykırı olduğunun altını çizdi. Milli Eğitim Bakanı Tekin’in, toplumu kutuplaştıran bir tutum izlediğini söyleyen Kemal Irmak, “Yapılanların farkında mıdır bilmiyorum ama ona bu uyarıyı muhakkak yapmak gerekiyor” sözlerini kullandı.

    “MAHALLE BASKISI”

    Kemal Irmak, yapılacak etkinliklerin başta Alevi çocukları olmak üzere, başka inançlara sahip olanlara karşı da bir baskı hali oluşturduğunu söyledi.

    ““Buna karşı söz söyleyenlere yönelik olarak, troller aracılığıyla toplumu bir biçimde ayrıştıran, kutuplaştıran ve sanki toplum onların inancına ya da bu uygulamaya karşı çıkan insanların inançlarına düşmanmış gibi bir algı sürekli üretiliyor. Birlikte hareket ettikleri Eğitim Bir Sen’le beraber topluma bir kutuplaşma hali dayatılıyor. Bizler, bu ülkede yaşayan herkesin inancına saygılıyız. Ancak devletin, özellikle de Milli Eğitim Bakanı eliyle, kamu kurumlarında bir inancın ritüellerini etkinlik haline getirmesi, bunu raporlaştırması ve raporların ilgili müdürler aracılığıyla İl Milli Eğitim Müdürlüklerine gönderilmesi doğrudan doğruya bir mahalle baskısıdır.”

    “ÇOCUKLAR YA SANAYİDE YA DA CAMİDE SÖMÜRÜLÜYOR!”

    “Ramazan ayı etkinlikleri çocukların ufkunu nasıl açacak?” sorusunu gündeme getiren Irmak, eğitimin adresinin sanayi ve camiler olmadığının altını çizdi.

    “Yapılanlar için ‘Ramazan ayı şenlikleri’ deniyor. Siz Hristiyan mısınız? Noel mi yapıyorsunuz ki ‘şenlik’ düzenliyorsunuz? Ramazan’da ne zamandan beri şenlikler düzenleniyor? Gelinen aşamada eğitimin adresi özellikle bu bakanın uygulamalarıyla birlikte ya sanayide çocukların sömürülmesine sebep olan ya da camilere taşınan ikili bir sömürü aracına dönüşmüş durumda. Milli Eğitim Bakanlığı, bu uygulamalarıyla bir taraftan inanç sömürüsü, bir taraftan emek sömürüsü ile doğrudan meşru hâle getiriyor. Milli Eğitim Bakanlığı, bir inancın ritüellerini resmi bir şekilde uygulama haline dönüştürebilir mi? Bu bir ayrımcılık, kutuplaştırma değil mi? Bu durum, laiklik ilkesine aykırı bir yaklaşım değil mi? Bütün bunları hesap etmeyen, aslında hesap ederek bilinçli bir şekilde toplumu ayrıştıran, ‘Bendensin ve benden değilsin’ gibi yaklaşımı önüne koymuş bir milli eğitim politikası ile karşı karşıyayız.”

    “BİR ARADA YAŞAMI DA TEHDİT EDECEKTİR”

    Kemal Irmak, Ramazan ayı etkinliklerine karşı hukuki girişimlerde bulunup itirazlarının süreceğini de belirtti. Irmak, uygulamanın hayata geçirilmesi için öğretmenlere de baskıda bulunulduğunu söyledi.

    “Devletin okullarında herhangi bir inancın, Aleviliğin, Sünniliğin, Hristiyanlığın ritüelleri uygulanamaz. Bu diğerlerine karşı bir baskı sebebidir. Buradan bir kez daha Milli Eğitim Bakanlığına ve onun arkasında dizilen, toplumu ayrıştıran sendikalara da sözümüz şu olsun: Toplumsal sorumluluğunuz olsun. Sorumluluğunuz sadece bir inancın, bir mezhebin ritüellerini birilerine dayatmak olmasın. Bu durum, demokratik barışı da bir arada yaşamı da tehdit edecektir. Devlet, inançlara eşit mesafede durmak zorundadır. Devlet, hiçbir inancın ritüellerini okullarda dayatamaz. Bizler, insanların inançlarıyla ilgilenmiyoruz. Altını özellikle çiziyorum, Milli Eğitim Bakanlığı güya gönüllülük esasına dayandırıyor ama komisyonda yer alan öğretmene ‘Alınan kararları yapmak zorundasın’ diye bir dayatmada bulunuyor. Bunları kabul etmiyoruz, etmeyeceğiz. Mücadelemizi de sürdüreceğiz.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

  • Ali Kenanoğlu: Alevi meselesi 3-5 valiyle çözülmez, bu bir eşit yurttaşlık sorunudur!-VİDEO

    Ali Kenanoğlu: Alevi meselesi 3-5 valiyle çözülmez, bu bir eşit yurttaşlık sorunudur!-VİDEO

    PİRHA- Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Eş Sözcüsü Ali Kenanoğlu, CHP Milletvekili Cemal Enginyurt’un “Bu ülkede esas sorun Alevilerde” sözlerine sert tepki gösterdi. Kenanoğlu, Alevi ve Kürt sorunlarının makam dağıtımıyla çözülemeyeceğini belirterek, “Mesele birkaç vali atamak değil, anayasal ve yasal düzlemde eşit yurttaşlığı sağlamaktır” dedi.

    HDK Eş Sözcüsü  Ali Kenanoğlu, CHP Milletvekili Cemal Enginyurt’un bir televizyon programında dile getirdiği “Ne Kürt sorunu ya, bu ülkede sorun arıyorsan esas sorun Alevilerde. 81 vilayette bir tane Alevi vali yok, Alevi Emniyet Müdürü yok” şeklindeki açıklamalarına ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

    Kenanoğlu, söz konusu yaklaşımın hem Alevi meselesini hem de Kürt sorununu yanlış temelde ele aldığını ifade etti.

    “ALEVİ SORUNU BİRKAÇ MAKAMLA ÇÖZÜLMEZ”

    Kenanoğlu, Alevi sorununun üç-beş vali, kaymakam ya da genel müdür atamasıyla çözülemeyeceğini belirterek şunları söyledi:

    “Üç beş tane Alevi vali, kaymakam, belediye başkanı olduğu zaman Türkiye’de Alevi sorunu bitmiş mi oluyor? Alevi sorunu bu mudur yani? Bu bir zihniyet meselesidir. Yasal ve anayasal düzlemde çözülmesi gereken bir meseledir.”

    Aleviliğin mevcut anayasal ve yasal çerçevede yok sayıldığını dile getiren Kenanoğlu, özellikle Köy Kanunu’na dikkat çekti. Köy Kanunu’nun camisi olmayan yerleri köy olarak kabul etmediğini hatırlatan Kenanoğlu, bunun Alevi köylerine cami yapma politikasını yasallaştırdığını ifade etti.

    “Köy kanunu yürürlükte dururken 3-5 tane Alevi vali oldu diye Alevi sorunu çözülmez.”

    “DİYANET VARKEN LAİKLİKTEN SÖZ EDİLEMEZ”

    Kenanoğlu, Alevi meselesinin aynı zamanda laiklik ve demokrasi meselesi olduğunu vurgulayarak, Diyanet İşleri Başkanlığı’na ayrılan bütçelere işaret etti.

    “Bu ülkede Diyanet İşleri Başkanlığı varken, trilyonlar buraya aktarılırken, Alevi köylerine cami yapılıp imamlar atanırken demokrasiden, laiklikten söz edilemez. Diyanet varken laiklik olmaz.”

    Alevi sorununun özünün eşit yurttaşlık talebi olduğunu belirten Kenanoğlu, çözümün demokratikleşme ve demokratik cumhuriyet perspektifiyle mümkün olabileceğini söyledi.

    “KÜRT HER YERDE VAR SÖYLEMİ GERÇEĞİ YANSITMIYOR”

    Kenanoğlu, Enginyurt’un “Kürt her yerde var” sözlerine de yanıt verdi. Kürtlerin kimliklerini inkâr ettikleri ölçüde kamusal alanlarda yer alabildiğini savunan Kenanoğlu, şu ifadeleri kullandı:

    “Kürtlüğünü inkâr eden Kürt var. Dilinden vazgeçen Kürt var. Kimlik taleplerinden imtina eden Kürtler evet her yerde yer alabiliyor. Fakat ‘Ben Kürt’üm, dilim Kürtçe’ dediğiniz anda hiçbir yerde yoksunuz.”

    Kenanoğlu, merhum siyasetçi Sırrı Süreyya Önder’in sözünü hatırlatarak, “Kürt her şey olabiliyor ama Kürt olamıyor” ifadesinin bugün de geçerli olduğunu söyledi.

    Kayyum uygulamalarına da değinen Kenanoğlu, kimliğine sahip çıkan Kürt siyasetçilerin görevden alındığını hatırlattı.

    “MESELE KONTENJAN DEĞİL, LİYAKAT VE ADALET”

    Alevilere kontenjan ayrılması yaklaşımını da eleştiren Kenanoğlu, kamu görevlerinde liyakat esasının belirleyici olması gerektiğini vurguladı.

    “Alevilere 3-5 vali atamak mesele değildir. Mesele eşit yurttaşlıktır. Liyakatla atamaların yapıldığı bir yerde Aleviler de, Kürtler de hak ettikleri yerlerde olurlar.”

    Kenanoğlu, hem Alevi hem de Kürt meselesinin makam dağıtımı üzerinden değil, anayasal güvence, eşit yurttaşlık ve demokratikleşme temelinde ele alınması gerektiğini belirterek, kimlik ve inanç üzerinden toplumsal kesimleri karşı karşıya getiren söylemlerin sorunları derinleştirdiğini ifade etti.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Kazdağları’nda ekoloji talanı sürüyor; RES kapasiteleri arttırılmak isteniyor!-VİDEO

    Kazdağları’nda ekoloji talanı sürüyor; RES kapasiteleri arttırılmak isteniyor!-VİDEO

    PİRHA – Ayvacık ilçesi Cemaller, Söğütlü ve Keçikayası köylerinde yapılmak istenen RES kapasite artışı projesine köylüler itiraz etti. RES’lerin yarattığı tahribata dikkat çeken yurttaşlar, “Hayvanlarımız otlayıp, su içemez hale geldi. Tek geçim kaynağımız hayvancılık. Proje devam ederse göç etmek zorunda kalacağız” dedi.

    Çanakkale’ye bağlı Ayvacık ilçesi Cemaller, Söğütlü ve Keçikayası köylerinde yapılmak istenen Ilgardere rüzgar enerji santrali (RES) kapasite artışı projesine yerel halktan tepki geldi.

    Or Enerji A.Ş. “Kapasite Artışı” kapsamında dördüncü proje için 6 Haziran 2024’te yeniden ÇED süreci başlatmış ve 15 Ağustos 2025’te ÇED olumlu raporunu almıştı. Kapasite artışı projesinin ÇED olumlu kararının iptali için de Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği, yerel halk ve muhtarlar tarafından dava açıldı.

    “SABRIMIZ KALMADI!”

    Or Enerji AŞ tarafından 17 Şubat’ta keşif ve bilirkişi incelemesi yapıldı. Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği de RES projesine karşı eylem yaptı.

    Kolluk gözetiminde bölgeye giden şirket yetkililerine tepki gösteren köylüler, “Artık sabrımız kalmadı, bu kaçıncı bilirkişi incelemesi?” diye sordu.

    Yoğun yağmura rağmen yurttaşlar, keşif ve bilirkişi heyetini Cemaller köyünün meydanında sloganlarla karşıladı. “Köyümüzde daha fazla RES istemiyoruz” diyen yurttaşlar, Kazdağlarında süre giden ekoloji talanına dikkat çekti.

    “HİÇBİR KAMU YARARI YOK!”

    Çanakkale 2. İdare Mahkemesi hakimi tarafından 11 bilirkişinin yer aldığı heyet huzurunda başlatılan keşifte, ilk beyanları davacılar sundu.

    Davacılar adına Av. Cem Altıparmak konuşarak, yapılmak istenen projede hiçbir kamu yararı olmadığını, ÇED raporunun eksik ve hatalarla dolu olduğunu, meteorolojik verilerin oldukça uzakta olan Ayvalık Meteoroloji İstasyonu’ndan alındığını, salt bu durumun bile ÇED Olumlu kararının iptali için yeterli olduğunu vurguladı.

    Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği adına Süheyla Doğan konuştu. Mevcut projede 4 ayrı ÇED süreci yürütüldüğünü belirten Doğan, bu durumun ÇED mantığına aykırı olduğunu ve kamunun kaynak israfına yol açtığını vurguladı. Doğan, yeni projede planlanan türbinlerin yaşam alanlarına çok yakın olduğunu ve tarım alanları ve meralara yerleştirilmek istenen türbinler nedeniyle köylünün mağdur edileceğini de söyledi.

    Cemaller köyü ve Söğütlü köyü muhtarları ve köylüler de halihazırda kurulmuş olan 3 türbinin köylerindeki tarım ve hayvancılığa zarar verdiğinin altını çizdi. Süt veriminin düştüğünü ve hayvanların düşük yaptığını aktaran köylüler, projenin büyümesiyle birlikte tek geçim kaynaklarının son bulacağını belirtti.

    YÖNETMELİKLERE UYGUN ÇED KARARI!

    Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın avukatı, ÇED Raporu’nun yönetmeliklere uygun olarak hazırlanmış olduğunu söyleyerek davanın reddini talep etti. Bu arada Ayvacık Gazetesi’nden bir basın temsilcisinin fotoğraf çekmesi engellendi ve tüm katılımcılar fotoğraf çekmeme, ses kaydı almama konusunda uyarıldı.

    Müdahil şirket Or Enerji A.Ş’nin avukatı ve aynı zamanda yöneticisi olan şahıs, RES projesinin hiçbir zarara sebep olmayacağını söyledi. Köylüler, bu savunma üzerine itiraz ederek hakime “Bu proje onay alırsa, kepçeleri köye sokmayız, önüne yatarız. Buradan ölümüz çıkar” dedi. Ardından şirket yetkilisi ile köylüler arasında tartışma yaşandı.

    Sonraki aşamada ÇED alanı içerisinde incelemeye geçildi. Yağış nedeniyle yeterince inceleme yapılamadan keşif sonlandırıldı.

    GÖÇ TEHDİDİ!

    Köylüler, basın mensuplarına aktardığı bilgilerde türbinlerin çok gürültü yaptığını, geceleri uyuyamadıklarını belirtti. Hayvanların da türbinlerden ürktüğünü söyleyen köylüler, “Hayvanlarımız eski otlaklarına çıkamıyor, ürküp geri dönüyor. Su içtikleri gölet de türbinlerin yanında kaldı, hayvanlar su içemiyor. Daha fazla türbin yapılırsa tarlalarımız kamulaştırılacak, meramıza el konulacak. Hayvancılık yapamaz hale geleceğiz ve gelir kaybına uğrayacağız. Göç etmek zorunda kalacağız” diye konuştu.

    PİRHA/ÇANAKKALE

  • Yüksel Mutlu: Cemevlerini ‘Kültürel Tesis’ saymak Alevilere hakarettir!-VİDEO

    Yüksel Mutlu: Cemevlerini ‘Kültürel Tesis’ saymak Alevilere hakarettir!-VİDEO

    PİRHA – DEM Parti Halklar ve İnançlar Komisyonundan Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı Yüksel Mutlu, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın, cemevlerini “kültürel tesis” olarak tanımlamasını eleştirdi. Mutlu, bakanlık kararının, “Aleviler için hakaret” olduğunu belirtti. Yüksel Mutlu, yapılanlara karşılık Alevi kurumlarının daha çok itirazda bulunması gerektiğini söyledi.

    Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın 22 Ocak’ta yayınladığı ‘Mekânsal Planlar Yapım Yönetmeliği’ndeki değişiklikle birlikte cemevleri “kültürel tesis” olarak tanımlandı.

    Cemevlerinin imar mevzuatında “Kültürel Tesis Alanı” olarak adlandırılmasına Alevi kamuoyundan tepkiler gelmeye devam ediyor.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Halklar ve İnançlar Komisyonundan Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı Yüksel Mutlu, yönetmeliğin içeriğini yorumladı.

    Alevi örgütlerinin, konuya dair yaptıkları yazılı açıklamasının yetersiz kaldığını vurgulayan Mutlu, “Yönetmelik çıktı ancak ne toplumda ne Alevi örgütlerinde ne de siyasetin gündemine oturmadı. Fakat burada derin bir şey olduğunu görmek lazım” dedi.

    “AYRIMCILIĞIN İFADESİ”

    Alevi toplumunun, eşit yurttaşlık temelinde inanç özgürlüğü talep ettiğini anlatan Yüksel Mutlu, AKP-MHP hükümetinin Alevi toplumuna yaklaşımını eleştirdi. Hükümetin, cemevlerine yasal statü vermemek için “elinden geleni yaptığını” söyleyen Mutlu, şöyle devam etti:

    “Cemevini ibadethane olarak geçirmemek aslında derin bir öfkenin, nefretin, ayrımcılığın ifadesidir. Mesela Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurup Kültür Bakanlığı’na bağlamak, ardından Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın “kültürel alan” ifadesi, aslında birbiriyle örtüşen şeyler. Burada Alevilik yok. Alevilik, bir kültürel toplum olarak görülüyor! Bu yapılanlar da teknik bir düzenleme değil aslında. Çok siyasal bir karar. Yani AKP’nin Alevilere yaklaşımını çok net ortaya koyan bir mesele.

    “ALEVİLER İÇİN HAKARETTİR”

    Yüksel Mutlu, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın, cemevleriyle ilgili kararının arka planında Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın da olabileceğine işaret etti. Mutlu, AKP hükümetinin, cemevlerini bir tür kültür merkezi ya da dernek statüsünde görmek istediğini vurgulayarak şunları söyledi:

    “İnsanlar köylerinde, kentlerde cemevlerini kendi paralarıyla inşa edip, tabelalarını da astılar. Alevi toplumunun örgütlülüğü karşısında duramadıkları için bu tabelaları da indiremediler. Bunu reddedemedikleri için de AKP, iktidara geldiğinde kendine bağlı birkaç düşkünü getirerek Alevi çalıştayı yaptı ve sonunda da hiçbir şey olmadığını görmüş olduk. 23 yıllık AKP iktidarı döneminde Alevilerin kazandığı hiçbir şey yok. Aksine kaybettiği çok şey var. Mesela Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığını kurmak…

    Aleviliği özgün bir inanç olarak görmüyorlar. İnkar edebilseler kültürel bir değer olarak da görmeyecekler! Şimdi ise AKP hükümeti, kendine bağlı yeni bir Alevilik oluşturmaya çalışıyor. Bunu da Cemevi Başkanlığı ile yapıyor. Aleviliği asimile edip, yok etmeye çalışıyorlar. Oysa Alevilik bir derneğe, bir kültür merkezine sığacak inanç değil. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın kararı, Aleviler için hakarettir.”

    “İNKÂR SİYASETİ”

    Yüksel Mutlu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, cemevleri konusunda aldığı kararları da hatırlattı. Mutlu, DEM Partili yerel yönetimlerin, cemevlerini resmi olarak ibadethane statüsünde gördüğünü ancak hükümetin bunu kabul etmediğinin altını çizerek şunları aktardı:

    “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararı, Türkiye’deki iç hukukun da üzerindedir. Bu kararlara rağmen, bunları yapıyorlar. Gerçi bu konuda AKP’nin sicili bozuk. Yani cemevlerini ‘kültür tesisi’ olarak görmek, Alevilerin henüz bu ülkede, özgür, eşit yurttaşlar olmadığını gösteriyor. Bir inkâr siyaseti var. Dolayısıyla Alevilerin buradaki taleplerinin din, vicdan, inanç özgürlüğü, eşit yurttaşlık olması gerekiyor. Yeni bir anayasada eşit yurttaşlık taleplerinin hayat bulması lazım. Alevilerin buna dair çok kuvvetli bir mücadele yürütmeleri lazım. Bunu bir açıklamayla geçiştirmemek lazım. Aksi halde bu da inkârın başka bir çeşidi olur.”

    “ALEVİLER BUNLARA KANMAZ”

    Yüksel Mutlu, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin cemevlerine ibadethane statüsü verilmesi için yaptığı konuşmaları da hatırlatarak “Bahçeli’nin Hacıbektaş’ta yaptığı ve adına ‘külliye’ dediği yapı her neyse anlamadık. Son yıllarda bir külliye modası oluşmuş durumda. Oysa Alevilerin dilinde külliye yoktur. Biz öyle gösterişli saraylara, külliyelere karşıyız. Bizim için toprak bir damda da bir evin odasında da cem tutulur. Böyle gösterişli alanlar yaparak Alevilerin gözünü boyadıklarını sanıyorlar ama Aleviler bunlara kanmaz” dedi.

    Mutlu, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın son genelgesiyle birlikte hükümetin niyetinin anlaşılır olduğunu söyleyerek şöyle devam etti:

    “Bugüne kadarki icraatlarıyla Alevi toplumuna ne yaptıklarını, nasıl ret ve inkar ettiklerini görüyoruz. Biz de DEM Parti olarak, Alevi toplumunun taleplerinin bizim de taleplerimiz olduğunu ifade ediyor ve bu konuda elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz. Özellikle Kürt Aleviler üzerindeki baskının çok yoğun olduğunu, Reya Heq inancının asimile edildiğini biliyoruz.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

  • ‘Okullarda dinsel uygulamalara son verilsin!’-VİDEO

    ‘Okullarda dinsel uygulamalara son verilsin!’-VİDEO

    PİRHA – Milletvekili Celal Fırat, Ramazan ayı etkinlikleri kapsamında okullarda yapılacak dini içerikli programları kınadı.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İstanbul Milletvekili Celal Fırat, Ramazan ayı boyunca okullarda yapılması planlanan dini etkinlikleri eleştirdi.

    “LAİKLİK İLKESİNİN İHLALİ!”

    Meclis’te söz alan Fırat, MEB tarafından laiklik ilkesinin ihlal edildiğini söyleyerek şu konuşmayı yaptı:

    “Bugünlerde Aleviler Hızır oruçlarını tutup lokmalarını paylaşıyorlar. Sünni ve Şii Caferi canlarımız da Ramazan orucu tutacaklar. Hakk, hepsinin oruçlarını, lokmalarını, niyetlerini kabul etsin.

    Anayasa’mızda da belirtildiği gibi din ve vicdan hürriyeti vardır. Laiklik gereği devlet, kamu inançlara, dinlere eşit yaklaşmak zorundadır ancak basına yansıdığı gibi, Millî Eğitim Bakanlığı, okullarda ramazan şenlikleri, iftar programları, ortak iftar sofraları, davul çalma, topluca camilere gitme, okulları ramazana uygun biçimde süsleme gibi faaliyetleri içeren bir genelge göndermiştir.

    Bu uygulamalar açıkça Anayasa’da laiklik ilkesinin ihlali anlamına gelmektedir. Başta biz Aleviler olmak üzere, farklı inanç grupları olarak, okullarda bu tarz dinsel uygulamalara bir an önce son verilmesini istiyoruz.”

    PİRHA/ANKARA

  • PSAKD Genel Başkanı Cuma Erçe’den MEB’in Ramazan genelgesine sert tepki!-VİDEO

    PSAKD Genel Başkanı Cuma Erçe’den MEB’in Ramazan genelgesine sert tepki!-VİDEO

    PİRHA – Millî Eğitim Bakanlığı’nın (MEB), “öğrencilerin milli, manevi ve kültürel değerlerini güçlendirecek” gerekçesiyle Ramazan ayına ilişkin planladığı etkinliklere yönelik tepkiler sürüyor. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Cuma Erçe, uygulamaya “Artık yeter!” sözleriyle karşı çıktı.

    MEB tarafından 12 Şubat’ta yayımlanarak 81 il valiliğine gönderilen “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli Kapsamında Ramazan Ayı Etkinlikleri” başlıklı talimatta, okul öncesinden ortaöğretime kadar tüm öğrencilerin öğretmenleri eşliğinde okul dışında düzenlenecek iftar ve sahur programlarına katılımının öngörüldüğü belirtildi.

    Söz konusu düzenlemeye tepki gösteren Cuma Erçe, okulların laik ve bilimsel eğitim anlayışından uzaklaştırıldığını savunarak, eğitim kurumlarının “medreseleştiğini” ifade etti. Erçe, “Herkesin imam olduğu bir ülkede aslında hiçbir şeyin olmayacağına göre, toplumun tamamını ilgilendiren bir durumla karşı karşıyayız” dedi.

    İNKAR, İMHA, ASİMİLASYON!

    “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” adı altında eğitim kurumlarının adeta ibadethaneye dönüştürüldüğünü savunan Erçe, Cumhuriyet dönemi anayasalarında yer alan laiklik ilkesinin uygulamada karşılık bulmadığını belirtti. “Cumhuriyet döneminin bütün anayasalarında geçen laiklik kavramı, sadece mürekkeple yazılmış bir ifade olmanın ötesine geçmiyor” diyen Erçe, Türkiye’de laikliğin hiçbir zaman tam anlamıyla hayata geçirilmediğini ileri sürdü.

    MEB’in yayımladığı genelgenin, ülkede laikliğin uygulanmadığını açık biçimde gösterdiğini söyleyen Erçe, farklı inançlara eşit yaklaşım sergilenmesi halinde Ramazan etkinliklerine itiraz etmeyeceklerini dile getirdi.

    “Örneğin Britanya’daki uygulamayı esas alacak olursak; Noel döneminde çocuklara Noel’in ne olduğu ve Hristiyan dünyasında nasıl karşılandığı kültürel bir aktarım biçiminde anlatılsa; Muharrem ayında Aleviliğin ne olduğu ve Alevilerin bu orucu neden tuttuğu aktarılsa; Hızır ayında Hızır’ın anlamı tüm öğrencilere öğretilse; Paskalya’nın ne ifade ettiği eşit biçimde paylaşılsa, bizim Ramazan’a dair bir itirazımız olmazdı. Bir inancı öğretmek, kültürel bilgi sunmak amacıyla yapılsaydı buna karşı çıkmazdık. Ancak durumun böyle olmadığını herkes biliyor.”

    Erçe, “tekçi ve inkârcı anlayışın” imhacı bir yaklaşımı da beraberinde getirdiğini savunarak, devlet eliyle tek bir dinin ve o dinin belirli bir mezhebinin dayatıldığını öne sürdü. “Bu yaklaşım, asimilasyonu da beraberinde getiriyor. Ülkenin bütün çocuklarına tek bir inancı ve hatta o inancın belli bir yorumunu zorla kabul ettirme anlayışı söz konusu” dedi.

    “SORUN SADECE ALEVİ TOPLUMUNUN DEĞİL”

    Cuma Erçe, yaşanan sürecin yalnızca Alevi toplumunun meselesi olarak görülmemesi gerektiğini vurguladı. Bu uygulamanın seküler, demokrat ve aydın kesimler açısından da sorun teşkil ettiğini belirten Erçe, Müslüman ailelerin de çocuklarına belirli kalıplar içinde tarif edilmiş bir inancın empoze edildiğinin görülmesi gerektiğini ifade etti.

    “Bu bir dayatma. Dinin devletleşmesi, hatta devletin bir dine dönüşmesi anlamına gelen bir yaklaşım söz konusu. İktidardaki partinin kendi yorumladığı inancın çocuklara aktarılması söz konusu. Bu nedenle mesele yalnızca Alevi çocuklarının değil, bu ülkede yaşayan tüm toplumsal kesimlerin ortak sorunudur” dedi.

    Eğitim sendikalarının itirazlarda bulunduğunu ve kararın iptali için davalar açıldığını hatırlatan Erçe, hukuki sürece ilişkin beklentilerinin sınırlı olduğunu ancak toplumsal tepkinin büyümesi gerektiğini söyledi. “Bu noktada yalnızca Alevi kurumlarının değil, toplumun bütün kesimlerinin ‘artık yeter’ demesi gerekiyor” diye konuştu.

    “OKULLAR MEDRESELERE DÖNÜŞTÜ”

    Aynı zamanda eğitimci olan Erçe, okulların bilim, sanat ve kültür üreten kurumlar olmaktan uzaklaştığını söyledi. “Ne yazık ki okullar cemaat ve tarikatların etkisi altına girmiş durumda” diyen Erçe, eğitim kurumlarının medreseye dönüştürüldüğünün altını çizdi.

    “Bu okullardan bilim insanı, sanatçı, aydın, yazar yetişmez. Herkesin imam olamayacağı da ortada. Herkesin imam olduğu bir ülkede aslında hiçbir şey olmaz. Bu, toplumun tamamını ilgilendiren bir durumdur” ifadelerini kullandı.

    Çocuklara dini içeriklerin korku diliyle aktarılmasının psikolojik sorunlara yol açabileceğini belirten Erçe, “Sürekli cehennem, azap, şeytan, zebani gibi kavramlarla çocuklara yaklaşılırsa; bu durum çocukların ruh sağlığını olumsuz etkiler. Gece korkuları, alt ıslatma, kekemelik gibi ciddi sorunlar ortaya çıkabilir” dedi.

    Söz konusu uygulamanın “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” çerçevesinde hayata geçirildiğini belirten Erçe, buna karşı olduklarını vurgulayarak taleplerini şöyle sıraladı:

    “Okulların bilim yuvası olması gerektiğini düşünüyoruz. Herkesin eşit biçimde yararlandığı, laikliğe dayalı, parasız, ulaşılabilir, demokratik ve bilimsel bir eğitim müfredatı istiyoruz.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

  • ‘Hasta mahpus Hatice Onaran’ın hayatı risk altında!’

    ‘Hasta mahpus Hatice Onaran’ın hayatı risk altında!’

    PİRHA – İHD Merkezi Hapishane Komisyonu, hasta mahpus Hatice Onaran’ın hayatının risk altında olduğunu aktardı. Onaran hakkındaki infaz erteleme başvurusunun derhal kabul edilmesi gerektiğini belirten hak savunucuları, “Onaran’ın tahliyesinin sağlanması hem iç hukuk hem de Türkiye’nin taraf olduğu mahpusların haklarını güvence altına alan uluslararası sözleşmeler gereğince zorunludur” dedi.

    İnsan hakları savunucusu Hatice Onaran, “Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkındaki Kanuna Muhalefet” iddiasıyla 2024 yılının Ekim ayından bu yana Hapishanede tutulmakta. 4 yıl 2 ay hapis cezası verilen Onaran’ın, hasta ve yoksul mahpuslarla sürekli dayanışma içerisinde olduğu, mahpusların temel ihtiyaçlarının karşılanmasına dönük destek verdiği ifade edilmekte.

    Hatice Onaran’ın mahkûmiyet kararına gerekçe yapılan eylemler arasında aralarında eski eşinin de olduğu 10 hasta mahpusa en düşük 200, en yüksek 450 TL miktarlarda para yatırmış olması gösteriliyor.

    “YAŞAMI TEHDİT EDEN BİR DURUM…”

    İnsan Hakları Derneği Merkezi Hapishane Komisyonu, Gebze Kadın Kapalı Hapishanesinde tutulan Hatice Onaran için basın açıklaması yaptı. Gebze Adliyesi önünde bir araya gelen İHD İstanbul Şube üye ve yöneticileri, Onaran’ın para yardımlarının “terörün finansmanı” olarak yorumlanamayacağını vurgulayan hak savunucuları Onaran’ın sağlık durumuna da dikkat çekti.

    Meselenin yalnızca hukuki bir tartışma olmadığını belirten İHD Merkezi Hapishane Komisyonu, Hatice Onaran’ın sağlık durumunun hayati risk taşıdığına vurgu yaptı. Birçok ilde eş zamanlı yapılan basın açıklamasında şu ifadelere yer verildi:

    “Onaran’ın kolon kanseri öyküsü bulunmaktadır ve %79 oranında engelli raporuna sahiptir. Hapishaneye konulmasının ardından düzenli tedavi ve kontrolleri aksamış; sağlık durumu kötüleşmiştir. Son yapılan PET taramasında karın bölgesinde yeni lezyonlar (nodüller) tespit edilmiştir. Türkiye İnsan Hakları Vakfı bünyesinde Adli Tıp Uzmanı Prof. Dr. Ümit Biçer’in ön değerlendirmesine göre, kanserin nüksettiği ve mevcut hapishane koşullarının yaşamı tehdit eden bir durum oluşturduğu belirtilmiştir.

    Kesin tanı amacıyla 5 Ocak 2026 tarihinde biyopsi yapılmıştır. Ancak hastaneye sevk ve geri dönüş koşulları, kanser hastası ve ağır engelli bir kişi açısından son derece ağır ve insan onuruna aykırıdır. Hatice arkadaşımız, hapishaneye bir saatten fazla uzaklıktaki Kocaeli Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne sevk edilmiş; biyopsi sonrası ağrı içinde olmasına rağmen kelepçeli biçimde bekletilmiş ve ring aracında tutulmuştur. Bu koşullar, ağır hasta bir mahpus için kabul edilemezdir.”

    “ONARAN’IN HAYATI RİSK ALTINDADIR”

    Hatice Onaran ile ilgili infazın ertelenmesi yönünde ikinci kez yapılan başvuruya henüz bir cevap alınmadığı da aktarıldı. İnsan Hakları Derneği ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı tarafından Adalet Bakanlığı ve hapishane idaresine yapılan başvurulara da olumlu bir cevap verilmediği belirtilerek şöyle devam edildi:

    “Birleşmiş Milletler’in Mahpuslara Muameleye İlişkin Asgari Standart Kuralları (Nelson Mandela Kuralları) açık hüküm içermektedir:

    Kural 24: Mahpusların sağlık hizmetlerinden toplumla eşit standartlarda ve ayrımcılık olmaksızın yararlanması devletin sorumluluğundadır.

    Kural 27: Cezaevleri acil durumlarda derhal tıbbi bakım sağlamalı, uzman tedavi gerektiren durumlarda mahpuslar uygun sağlık kurumlarına sevk edilmelidir.

    Hatice Onaran’ın tutulduğu hapishanede yeterli sağlık altyapısı bulunmamaktadır. Hastaneye sevk koşulları ise kanser tedavisi gören bir hasta için uygun değildir.

    Yetkili makamların gerekli önlemleri almaması halinde yaşam hakkının ihlali söz konusu olabilecektir. Bu nedenlerle hasta mahpus Hatice Onaran’ın hayatı risk altındadır.

    Hatice Onaran hakkında gerçekleştirilen infaz erteleme başvurusunun derhal kabul edilmesi; gerekli sağlık raporlarının ivedilikle alınması ve tahliyesinin sağlanması hem iç hukuk hem de Türkiye’nin taraf olduğu mahpusların haklarını güvence altına alan uluslararası sözleşmeler gereğince zorunludur.”

    PİRHA/İSTANBUL

  • Pir Celal Fırat: Zulme karşı ses çıkartabilmek, mazlumdan yana olmaktır Xizir!-VİDEO

    Pir Celal Fırat: Zulme karşı ses çıkartabilmek, mazlumdan yana olmaktır Xizir!-VİDEO

    PİRHA – Pir Celal Fırat, Xizir inancının, Alevilikte çok derin anlamı olduğunu söyledi. ‘Birbirini Xizir görme’ desturunun Alevilikte önemli bir inanç olduğunu belirten Fırat, “Bir yerde bir zulüm varsa o zulme karşı gür bir şekilde sesini çıkartabilmek, mazlumdan yana olmaktır Xizir” ifadelerine yer verdi.

    Xizir Ayı’nın gelmesiyle birlikte oruçlar tutuldu, lokmalar paylaşıldı. Xizir Ayı aynı zamanda metropollerdeki cemevlerinde dayanışmanın da adresi oldu.

    İstanbul’un en yoğun Alevi inanç merkezlerinden biri olan Garip Dede Dergahı’nda da binlerce yurttaş, Xizir’ı birlikte karşılayıp, çerağlar yaktı, lokmalarını bölüştü.

    Garip Dede Dergahı Vakfı Başkanı Pir Celal Fırat, Xizir inancının manasını anlattı. Xizir’ın Alevilikte çok derin anlamı olduğunu belirten Fırat, “İnsan, her gördüğünü Xizir bilmeli” dedi. Xizir geleneğine dair Celal Fırat, şunları söyledi:

    “Xizir’ın güzelliğini yüreklerde hissedebilmeli. Xizir’ın, bizimle beraber olduğunu görmek lazım. Büyüklerimiz hep şunu söylerlerdi: ‘Her gördüğün Xizir bil ki Ali’ye Selman olasın.’ Şubat’ın ikinci haftasındayız. Büyüklerimiz genellikle, Rumi takvime göre Ocak ayının 15’inden Şubat’ın ortalarına kadar Xizir’ın mihman olacağını, oruçların da bu aralıkta tutulacağını söylerdi. İçinde bizim köyümüzün de olduğu Pötürge ilçesinde dört tane Alevi köyü var. Dedeler sırayla birbirine gidip lokmalarını paylaşınlar diye her hafta bir köyümüz oruçlarını tutardı.”

    “MAZLUMDAN YANA OLMAKTIR XIZIR”

    Yaklaşık 40 günü kapsayan Xizir günlerinde dayanışmanın öne çıktığını anlatan Celal Fırat, metropollerde bu geleneğin günden güne zayıfladığını da söyledi. “Xizir’ı gökte aramamak gerekir” diyen Fırat, darda olana uzatılan her elin Xizir olduğunu vurguladı.

    “Maalesef Metropol kentlere gelmekle beraber gelenek göreneklerimizden, o itikatımızdan da biraz uzaklaştığımızı söylemek gerekiyor. İnancımız, güzelliklere vesile oluyorsa ziyaretgahlarımızda, ocaklarımızda, Xizir inancıyla, itikadıyla bu oluyor. Garip Dede Dergahı’na gelen canlarımızla muhabbet ediyoruz. Gelen her canımız, kümbeler, börekler, lokmalar getirip dağıttırıyor. Xizir, her canımızın niyetini kabul etsin. Ama asıl olan şu ki birbirini Xizir görmek, hakkaniyetine saygı göstermek, birbirinin elinden tutmak… Bir yerde bir zulüm varsa o zulme karşı gür bir şekilde sesini çıkartabilmek, mazlumdan yana olmaktır Xizir. Umut ediyoruz ki zora, dara düşen her canımızın elinden Xizir tutacaktır. Köyde yaşayan babaannem, 100 yaşına kadar Xizir günlerinde oruç tutardı. Özellikle perşembe akşamı lokmalar pay edilir, dedelerimiz dua verirlerdi. Babaannem, kömbe ya da qillor böreğiyle birlikte çayını da hazırlayıp misafir odasına koyardı. Xizir’ın yatağını yapardı. Aynı şekilde atı için de ahırda bir yer yapar, yemini de hazırlardı. Böylesine güzel bir itikat… ‘Xizir gelecek, benim evime mihman olacak’ inancı vardı. Ama maalesef şu an tamamen sembolik söylemlerle Xizir’ı algılamaya gayret gösteriyoruz. Xizir inancı, Alevilikte gerçekten çok derin anlamı olan bir inanç. Birbirini Xizir görme desturu Alevilikte çok derindir.”

    “ZULME SES ÇIKARTTIĞIMIZDA XİZİR OLABİLİRİZ”

    İçinde bulunduğumuz süreçte Alevi toplumunun birçok sorunla mücadele ettiğini söyleyen Celal Fırat, “Tam da bu dönemde birbirimizin Xizir’ı olmalıyız” dedi. “Xizir’ı gidip bir deryanın başında aramaktansa bir yoksulun kapısını çalarak görebiliriz” diyen Fırat, artan yoksulluk ve süregiden katliamlara da dikkat çekti.

    “Dara düşenin kapısını çalabilirsek birbirimizin Xizir’ı oluruz. Xizir’ı farklı mekanlarda, gökte, yerde aranmanın mantığı yok. Dara düştüğümde elimden tuttuğumuzda benim Xizir’ım sizsiniz. Bu desturu, bu güzelliği toplumumuza aktarmak lazım.

    Şu an Türkiye’de de ciddi bir şekilde zulüm, sıkıntı var. İnsanların itikadından, inancından dolayı ötekileştiriliyor. Cezaevlerinde haksız yere onca insan mevcut. Hemen yanı başımızda Suriye’de büyük savaşlar var. Aleviler, Kürtler, Dürziler, Ezidiler, Süryaniler, seküler Sünniler katlediyor. Buna dair ses çıkarttığımızda gerçekten Xizir olabiliriz. Yoksa sadece getirip bir lokma dağıtmakla, güzel niyetle değil, günün koşullarında zulme ses çıkartmayı da Xizir’ın bizden taleplerinden birisi olarak görmek gerekiyor. İnanıyor ve umut ediyorum ki bu halk, gerçekten birbirinin elinden tutacaktır. İtikadına, inancına, gelenek geleneklerine sahip çıkacaktır. Toplumumuzda çok büyük problemler var.

    Alevi geleneklerinin içerisinde de cemevlerimizde de şu an büyük problemler var. Yol’umuza dair olumsuz sözler söyleniyor. Yaşadığımız bu coğrafyada böylesi sıkıntılar var iken bu sıkıntılara yoğunlaşalım. Bunların üstüne gitmek gerekiyor. Yoksa süslü kelamlar dillendirerek, ‘toplumun zihnini farklı noktaya getireyim’ mantığını gütmek günün koşullarına uymasa gerek. Xizir, her canımızın mihmanı olsun diyorum.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

  • “Biat etmem” diyen muhtara ret ve para cezası!-VİDEO

    “Biat etmem” diyen muhtara ret ve para cezası!-VİDEO

    PİRHA- Yerine kayyum atanan Muhtar Şahismail Güyük’ün, tekrar göreve iadesi için Kars İdare Mahkemesi’nde açtığı dava reddedildi. Güyük’ten ayrıca, istinaf sonucu beklenmeden otuz bin liralık avukatlık ücretinin de tahsis edilmesi kararı verildi. Gelişmelere karşı Şahismail Güyük, “Çoluğu çocuğu aç koydular. Çöp toplar, satar yerim ama kötülüklere biat etmem. Haksızlığın karşısında susmayacağım” ifadelerini kullandı.

    Ardahan’ın Damal ilçesine bağlı Burmadere (Sors) Köyü Muhtarı Şahismail Güyük, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı eleştirmiş, ardından devrimci önderlerle ilgili 10 yıl önceki sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek 26 Kasım 2024’te görevden alınmıştı. Güyük hakkında “Örgüt propagandası yapmak” suçlamasıyla açılan davada 1 yıl 3 ay ceza ile denetimli serbestlik kararı çıktı.

    Tekrar muhtarlık görevine dönebilmek için Kars İdare Mahkemesine başvuran Göyük, eşine pek de rastlanamayacak bir gelişmeyle karşılaştı. Göyük’ün iade talebi bu mahkemeden olumlu karşılık görmezken bir de İstinaf Mahkemesi sonucunu beklenmeden otuz bin liralık avukatlık ücretinin ödenmesi yönünde karar çıktı.

    Şahismail Göyük, 2 Şubat’ta çıkan karar doğrultusunda talep edilen parayı ödedi. Göyük, başından geçenleri de şu sözlerle eleştirdi:

    “Muhtar seçilmemizden 4-5 ay sonrasında Ardahan Valiliğinde bizi toplantıya çağırmışlardı. 28 Alevi köyünün muhtarı oradaydı. Cemevlerinin eksiklerinin giderileceğini söyleyip, her cemevine bir dede tayin edileceğini söylemişlerdi. Söz bana gelince ‘Alevilik dans okulu değil. Niye bizi Kültür Bakanlığı’na bağlıyorsunuz? Buna hakkınız da haddiniz de yok. Vermek istediklerinizi kabul etmeyeceğiz. Gidin, imamlarınızı besleyin. Bize vereceğiniz parayı da eğitime harcayın’ demiştim.

    O toplantıda Maraş’ta Katliamı’nı, Sivas Katliamı’nı, Koçgiri’de olanları da anlattım. Yani ‘Her dönemde iki halkın; Kürt ve Alevi halkının yakasından tuttunuz, bizi perişan ettiniz’ dedim. Vali bey, o bölgede benim gibi itiraz edeni görmemiş tabi. Kendisine saygı duyarız ama inancımızla ilgisi olamaz! Aradan birkaç ay geçti ve görevden alındım. Benim yerime özel idare müdürünü atadılar. Adam, köyümüzü dahi bilmez! Bizler itiraz edince geri aldılar ve azamız muhtar oldu.”

    “BUNLARA BİAT ETMEM”

    Şahismail Göyük, “Terör örgütü propagandası” yapmak suçlamasıyla yargılandı. Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya ve Deniz Gezmiş’e yönelik övgüde bulunması sebebiyle soruşturmadan geçtiğini anlatan Göyük, “Ben solcuyum. Tabi ki bu isimleri öveceğim. Ben sosyalistim. Bunun için mücadele veriyorum” diye konuştu. Alevi kimliği sebebiyle yargılandığını ancak sorgulamanın başka bir suçlamayla yürütüldüğünün altını çizen Göyük, sözlerine şu cümlelerle devam etti:

    “Mahkemede samimi olmadıklarını belirttim. ‘Korkak davranıyorsunuz. Ben, Alevilikle ilgili konuştuğumdan dolayı burada yargılanıyorum. Şimdi burada solcu olduğum için yargılıyorsunuz’ dedim. Ancak hakim, o cezayı vermek zorundaydı! 1 Yıl 3 ay ceza, denetimli serbestlik verdiler. ‘5 yıl içinde bir daha bunları konuşmayacaksın’ dediler. Ülke ne hale gelmiş! Bir tarafta Suriye’de Alevi ve Kürt katliamları, ben bir insan olarak bunları konuşmayayım mı? Konuşmayayım diye beni cezalandırıyorlar. ‘5 yıl konuşmayacaksın’ diyorlar. Elime silah alıp kimseyi vurmuyorum, dilimle yaşamımı, çocuğumun geleceğini anlatmaya çalışıyorum. Kars Bölge İdare Mahkemesi de açtığım davayı reddetti. Bir de bana otuz bin lira masraf kestiler. Borç harç bulduk, ödedik. Emekli ettiler, karnımız doyuyor, o kadar paramız pulumuz var ki oraya da yatırdık! Çoluğu çocuğu aç koydular. Ama bunlar beni yıldıramaz. Dağda ot yerim, çöp toplar, satarım yine de bunlara biat etmem. Gider hamallık yaparım ama haksızlığın karşısında susamam.”

    “BÖYLE BARIŞ OLMAZ”

    Şahismail Göyük, yürütülen barış sürecine dair de yorumda bulundu. “Barışa karşı çıkmak insanlık düşmanlığıdır” diyen Göyük, demokratikleşme vurgusu yaparak şunları söyledi:

    “Savaşın varlığını, kanın dökülmesini kimse istemez. Biz, dünyada ne barut, ne silah olsun, ne de kıtlık olsun istiyoruz. Sınırlar da olmasın, dünya hakları kardeş gibi yaşasın. Ama nasıl bir barış yapıyoruz? Barış, bütün halkların muhataplarıyla olur. Aleviler, Kürtler, Müslüman toplumu, başka halklar ne istiyor sormak gerek.

    İşte bugün İstanbul Başsavcısı Adalet Bakanı olarak atandı! İnsanlar ‘adam, burada kıyım yapıyordu şimdi onu bakan yaptılar’ diyor. Şimdi bu halk, sana nasıl güvenecek? Ben barıştan yanayım ama böyle rastgele bir barış olmaz.”

    “PİR SULTAN HEYKELİ ÖNÜNDE POZ VERMEK İSTEDİLER, İZİN VERMEDİM”

    Gelinen süreçte Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın faaliyetlerine de değinen Şahismail Göyük, “Ne yaptılarsa bizim köyde faaliyet sergileyemediler” diye belirtti. Bu yönlü baskıların devam ettiğini söyleyen Göyük, şöyle devam etti:

    “Ancak komşu köylerimize girdiler. İlk geldiklerinde antetli bir kağıt dağıttılar. ‘Arkadaşlar bu kâğıdı almayın. Bu kâğıt Aleviler için yapılan bir tuzaktır’ dedim. Köy muhtarlarının hepsi o kağıdı alıp cemevlerini Kültür Bakanlığına bağladı. Hatta Kültür Bakanı’ndan bir görevli, ‘Dedeyim’ diyerek geldi. Zaten ne geliyorsa başımıza bu tür döneklerden geliyor. Bu dede, beni arayarak ‘Sizin köydeki cemevine gitmek istiyorum’ dedi. İzin vermedim.

    ‘Cemevi bahçenizde Pir Sultan Abdal’ın heykeli var. Onun önünde bir fotoğraf çektirebilir miyim? Diye sordu. ‘Çektirme, çünkü Pir Sultan, bize davacı olur. Senin gibi hain bir adam oraya geldiği için’ dedim. Hem beni katledip, asimile etmeye çalışacaksın hem de Pir Sultan’ın önünde poz vereceksin! Yok öyle bir şey. O halk, kendi emeğiyle; sırtında dağlardan taş, kum getirerek o cemevini yaptı. Düşünün, önceden biz cem tuttuğumuzda dağların tepelerine adam dikilirdi. Şimdi dikmiyoruz. Devrimcilerin, demokratların mücadelesiyle bu haklar bir yönüyle de olsa kazanıldı. Bu hakkımızı koruyoruz.

    Sizden bir şey istemiyoruz. 3,5 ton avizenin altında, 1500 tane ampulün altında size ipek halıda namaz kıldırıyoruz, gene yakamızdan tutup bizi bırakmıyorsunuz. İşinize bakın! Aleviler sizden bir şey istemiyor. Hangi Alevi istiyorsa döneklik ediyor.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

  • Uygulamanın ismi ‘seçmeli ders’ ancak her tercihin sonu din dersine çıkmakta!-VİDEO

    Uygulamanın ismi ‘seçmeli ders’ ancak her tercihin sonu din dersine çıkmakta!-VİDEO

    PİRHA – Öğrenci Veli Derneği (Veli-Der) Başkanı Ömer Yılmaz, okullardaki seçmeli dersler üzerindeki iktidar baskısını yorumladı. Yılmaz, öğrenciler için birçok alanda seçmeli ders seçeneğinin göründüğünü, ancak ağırlıklı olarak din içerikli dersleri seçmek zorunda bırakıldıklarının altını çizdi. Yılmaz, yaşananlara ilişkin velilerin sözlü ve yazılı biçimde tepki göstermesi gerektiğini belirterek “Okullar, inançların dayatıldığı alanlar olmamalı” dedi.

    Ortaokullar ve liseler için 2026-2027 eğitim öğretim yılına ait seçmeli derslerin tercih işlemleri devam ediyor. 20 Şubat’a kadar sürecek ders seçimlerinde okul idarelerinin, öğrencileri yönlendirdiği, bu sebeple de tercihlerin zorunlu yapıldığı ifade ediliyor.

    “Zorunlu seçmeli ders” dayatmasına Öğrenci Veli Derneği Başkanı Ömer Yılmaz’dan da tepki geldi. Öğretmen yokluğu gerekçesiyle birçok seçmeli dersin açılmadığını, bu sebeple de öğrencilerin zorunlu olarak dini içerikli dersleri seçmeye yönlendirildiğini söyleyen Yılmaz, söz konusu sistemin niteliksiz olduğunu vurguladı.

    “SEÇMELİ DERSLERİ ZORUNLU HALE GETİRDİLER”

    Ömer Yılmaz, seçmeli dersler içerisinde dini ağırlıklı derslere yönelimin çok az olduğunu belirterek “Din dersleri talep edilmediği için, kendilerince bir yöntem ortaya koydular. Bu dersleri seçmek zorunlu hale getirildi. Biz de bu yönteme itiraz ediyoruz. Yani aklın, bilimin işaret ettiği bir yöntem değil. Hani bir tür Ali Cengiz oyunu gibi! Madem çocuklara bu dersleri seçtiriyorsunuz, o zaman bırakın ilgi ve istek alanlarına göre kendileri seçsinler. Kategorilere ayrılıp buralardan seçmek zorunlu bırakılmamalı” dedi.

    “VELİLER, İTİRAZ DİLEKÇESİ VERMELİ”

    Ömer Yılmaz, seçmeli ders süreciyle ilgili velilere birtakım tavsiyelerde de bulundu. Söz konusu baskılara dair itirazların, yazılı halde ilgili mercilere iletilmesi gerektiğini söyleyen Yılmaz, şunları söyledi:

    “Okullar, çocuklara ‘10 kişilik gruplar oluşunca bu dersleri alabileceksiniz’ diyor. ‘Belirtilen derslerin dışında kadromuz yok. Bu dersi seçmeniz gerekiyor’ şeklindeki ifadeler doğru değildir. Çocuklar, kendi seçecekleri derste yeterli sayıyı oluşturmuşsa bu dersleri alabilirler. Ama burada önemli olan şu; veliler, bu seçmeliden çok zorunlu seçmeli hale getirilen sürecin doğru olmadığına yönelik eleştirilerini veya dilekçelerini vermeleri gerekiyor. Okul idarelerinde çocuklarımızın istemedikleri dersin dayatılması konusunda mutlaka önlem almaları gerekiyor. Muzdarip olan veliler, mutlaka CİMER’e şikayetlerde bulunmaları gerekiyor. Bu uygulama aslında çocuklarımızı hem nitelikli eğitim hakkından maruz bırakıyor hem de eşitlik ilkesine aykırı.”

    “RAMAZAN’DA OKUL KORİDORLARINDA DAVULLAR ÇALINACAK!”

    Okul müdürlerine de çağrı yapan Veli-Der Başkanı Yılmaz, “Çocuklarımızın ilgi, istek ve yetenek doğrultusunda seçecekleri derslere müdahale etmeyin” dedi. Ömer Yılmaz, belli bir inancın okullarda dayatılmasının kabul edilemez olduğunu da söyledi. Yılmaz, Alevi toplumunun, zorunlu din derslerine dönük itirazlarını da işaret ederek şu değerlendirmeyi yaptı:

    “Okullarda belli bir inanç, anlayış çocuklara dayatılıyor. Karma okullarda farklı inançlardan çocuklar var. İnançsız ailelerin çocukları da var tabii ki. Belli bir inancın ders sayısının bu sürede artırılması meseleyi daha da büyütüyor. O yüzden ailelerin çok daha dikkatli olması gerekiyor.

    Şu anki iktidarın, bu konudan çok farklı şeyler çıkartıp bunun üzerinden siyaset yapma algısı da doğacağı için çok hassas yürütülmesi gereken bir süreç. Velilerin ‘benim çocuğumun inancı, okullarda gözetilebilmeli’ itirazı olabilir. Mesela önümüzde Ramazan ayı var ve birtakım etkinlikler olacak. Okul koridorlarında davullar çalınacak, mevlütler okunacak. Yani belli bir inancın gereği yerine getirilecek. Şimdi bu inanca sahip olmayan insanlar bunlara maruz kalacak! Bizim talep ettiğimiz şey; okullar inanç alanlarının veya inançların anlatıldığı yerler olmamalı. İnançların felsefesinin ne olduğunu, hangi inançların olduğuna yönelik bilgiler verilebilir ama okullar, inançların dayatıldığı alanlar olmamalı. Milli Eğitim Bakanlığı, bir an önce bu konuda aklın, bilimin yolunda düşünerek gereğini yapmalı.”

    ANADİLDE EĞİTİM ENGELİ!

    Ömer Yılmaz, seçmeli dersler içerisinde yer alan, ancak seçilmesi pek de mümkün olmayan anadilde eğitim konusuna da değindi. Anadil talebinin henüz “demokratik bir şekilde tartışılamadığını” söyleyen Yılmaz’ın değerlendirmesi şu yönde oldu:

    “Anadil meselesi şu an önümüzde sorun gibi gözüküyor. Oysa dünyanın değişik ülkelerinde ana dille ilgili çok önemli çalışmalar var. Bu çalışmalar ülkemizde de mümkün. Bu mesele yalnızca Kürt ailelerin, Kürt çocuklarının meselesi gibi görülmemelidir. Ana dil meselesi, bu coğrafyada yaşayan birçok farklı grupların meselesidir. Bu konuda da aklın ve bilimin yönünde, dünyadaki örnekler ele alınarak meselenin çözümü yaratılabilir.

    Konunun tarafları, dil bilimcileri, Milli Eğitim Bakanlığı, bir araya gelerek bu sorunu sorun olmaktan kurtarabilirler. Önümüzde 21 Şubat Dünya Ana Dil Günü var. O günde bu yönlü bir müjde verilebilir diye umuyorum.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

  • 11 ŞUBAT 2026 ÇARŞAMBA – GÜNDEM

    11 ŞUBAT 2026 ÇARŞAMBA – GÜNDEM

    -Axuçan ocağı pirlerinden Pir Hüseyin Bildik, Xızır Ayı’nın darda kalanların umudu, kırgınlıkların hallaştığı, sevgi ve muhabbetin yeniden kurulduğu kutsal bir zaman dilimi olduğunu vurgulayarak, toplumsal dayanışma ve barış çağrısı yaptı. GÖRÜNTÜLÜ

    -Veli-Der Başkanı Ömer Yılmaz, okullardaki seçmeli dersler üzerindeki iktidar baskısını yorumladı. Yılmaz, yaşananlara ilişkin velilerin sözlü ve yazılı biçimde tepki göstermesi gerektiğini belirterek “Okullar, inançların dayatıldığı alanlar olmamalı” dedi. GÖRÜNTÜLÜ

    -İskenderun’da konteyner kentlerde yaşam mücadelesi veren yurttaşlar, konteynerlerden tahliye baskısı yaşadıklarını belirterek, “Sadece gelsinler ve buradaki yaşamı kendi gözleriyle görsünler” diyerek, yetkililere çağrıda bulundular.GÖRÜNTÜLÜ

    -Dersim Arı Yetiştiricileri Birliği Başkanı Kazım Doğan ve Damızlık Koyun Keçi Yetiştiricileri Birliği Başkanı Zeynel Erdoğan, Erzincan İdare Mahkemesi’nin Çemişgezek Regülatörü ve HES projesinin iptali kararı hakkında konuştular. GÖRÜNTÜLÜ

    -İHD ve ÖHD Mersin Şubeleri’nin hazırladığı rapora göre, Mersin’deki Rojava eylemlerinde yurttaşlar keyfi yasaklamalar, polis ablukaları, gözaltılar ve tutuklamalarla karşılaştı. İHD Mersin Şube Eş Başkanı Gazi İnci, demokratik taleplerin kriminalize edildiğini vurguladı. GÖRÜNTÜLÜ

    -Mersin Emek ve Demokrasi Platformu, Epstein olayları üzerinden küresel çocuk istismarı ağına ilişkin saat 12.30’da Özgür Çocuk Parkında basın açıklaması yapacak. GÖRÜNTÜLÜ

     

  • Antep Emek ve Demokrasi Platformu: Migros depo işçileri yalnız değildir! – VİDEO

    Antep Emek ve Demokrasi Platformu: Migros depo işçileri yalnız değildir! – VİDEO

    PİRHA – Migros depo işçilerine bir destek de Antep Emek ve Demokrasi Platformu’ndan geldi. Konuya ilişkin yapılan açıklamada ” işçiler üzerindeki baskılar son bulsun; her işçi eyleminde devreye sokulan eylem ve etkinlik yasağı uygulamaları son bulsun” denildi.

    Antep Emek ve Demokrasi Platformu, Migros depo işçileri için basın açıklaması yaptı. Tüm Emekliler Sendikası’ndan Sevgül Özdemir’in okuduğu basın metninde, Migros depolarında çalışan binlerce işçinin, sefalet ücretine, güvencesiz çalışmaya ve vergi yüküne karşı ayağa kalktığı vurgusu yapıldı.

    Özdemir, DGD-SEN üzerindeki baskılara işaret ederek mücadele çağrısında bulundu.

    “TAŞERON SİSTEMİ İŞÇİLERİ GÜVENCESİZLİĞE MAHKÛM ETTİ”

    Migros’un, yıllarca taşeron sistemiyle işçileri güvencesizliğe mahkum ettiğini belirten Özdemir, “İşçilere düşük ücret dayattı. İşçilerin banka promosyonlarını ödemedi ve vergi yükünü işçilerin sırtına yükledi. İşçilerin yıllardır altında ezildiği bu ağır çalışma koşullarına karşı biriktirdiği tepki açığa çıktı ve işçi sınıfının mücadele tarihine şanlı bir direniş olarak geçti” dedi.

    GREV YASAKLARIYLA BÜYÜYEN İŞÇİ DÜŞMANLIĞI!

    Sevgül Özdemir, siyasal iktidarın “işçi düşmanı politikaları” sonucu güvencesiz çalışma koşullarının kalıcı hale getirildiğini ifade etti. Özdemir, sendikal mücadeleye getirilen yasaklara da değinerek şunları söyledi:

    “İşçilerin örgütlü mücadelesinin önüne geçmek için grev yasakları devreye sokuluyor, sendikal baskı uygulanıyor.

    Migros depo işçilerinin direnişi sonuncunda işçiler kadroya alındı, kazanımlar yürütülen mücadele sayesinde elde edildi. İşçilerin direnişi sonucu elde edilen kazanımlara rağmen Migros patronu Tuncay Özilhan, işçi düşmanlığına devam etti. Özilhan, işçilerin haklı taleplerini bastırmak için her türlü pervasızlığı uyguladı. İşçileri işten atıyor, sendika seçme hakkının önüne geçmek için işçilerin iş kolunu değiştiriyor. Direnişin başından beri direnişe öncülük eden DGD-SEN’i devre dışı bırakmaya çalışıyor. Tuncay Özilhan’ın evinin önüne giden işten atılan onlarca işçi, yaka paça gözaltına alınıyor, Özilhan’ın evinin bulunduğu ilçe genelinde OHAL uygulamaları devreye sokuluyor.”

    “DGD-SEN MUHATAP ALINSIN”

    Antep’teki emek ve demokrasi güçlerinin, Migros depo işçilerinin yanında olmaya devam edeceğini ifade eden Özdemir, işçilerin taleplerini yineledi:

    “Direnişe öncülük eden DGD-SEN muhatap alınsın; işten atılan işçiler derhal işe alınsın; işçiler üzerindeki baskılar son bulsun; her işçi eyleminde devreye sokulan eylem ve etkinlik yasağı uygulamaları son bulsun.”

    Cevahir FINDIK/ANTEP

  • ‘Anadilinde eğitim hakkı, görmezden gelinen bir başlık olmaktan çıkarılmalı!’

    ‘Anadilinde eğitim hakkı, görmezden gelinen bir başlık olmaktan çıkarılmalı!’

    PİRHA – 2026-2027 eğitim öğretim yılı seçmeli ders süreci, bir kez daha tartışmaları da beraberinde getirdi. Ders tercihlerinin, öğrenci ve velilerin iradesiyle yapılmadığını belirten Eğitim Sen, “Özellikle anadilinde eğitim hakkı, görmezden gelinen bir başlık olmaktan çıkarılmalı; Yaşayan Diller ve Lehçeler dersinin seçilmesinin önüne konulan fiili engeller derhal kaldırılmalıdır” uyarısını yaptı.

    Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yürütülen 2026-2027 eğitim öğretim yılı seçmeli ders süreci 20 Şubat 2026’ya kadar devam edecek. Ancak bu sürecin, önceki yıllar gibi, öğrencilerin ve velilerin özgür tercihine dayanan pedagojik bir zeminde değil; yönlendirme, uygulamada zorunlu kılma ve idari baskılar eşliğinde yürütüldüğü ifade edilmekte.

    Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası da (Eğitim Sen) “Seçmeli dersler idarenin değil, öğrencilerin hakkıdır!” diyerek uygulamayı bir kez daha eleştirdi. Yazılı açıklama paylaşan Eğitim Sen, seçmeli derslerin, öğrencilerin ilgi ve ihtiyaçlarını esas alan, onların düşünsel, kültürel ve toplumsal gelişimini desteklemeyi amaçlayan dersler olduğunu belirtti.

    İDEOLOJİK İHTİYAÇLARA GÖRE SEÇMELİ DERS!

    Pek çok okulda öğrenci ve veliler tarafından tercih hakkının kullanılamaz hale geldiğini aktaran Eğitim Sen, süreçle ilgili sorunlara dikkat çekti:

    “Seçmeli olması gereken dersler, fiilen zorunlu hale getirilerek eğitim hakkı ihlal edilmektedir. Eğitim Sen olarak açıkça ifade ediyoruz; seçmeli ders süreci idari tasarruflarla değil, pedagojik ölçütlerle ve demokratik katılımla yürütülmelidir. Çocukların merak duygusunu, eleştirel düşünme becerisini ve yaratıcılığını desteklemeyen; kendini ifade etme olanaklarını, kültürel bağlarını ve toplumsal gerçeklikle kurduğu ilişkiyi güçlendirmeyen uygulamalar kabul edilemez. Seçmeli dersler, idari ya da ideolojik ihtiyaçlara göre değil, çocukların gelişimsel ve pedagojik gereksinimleri esas alınarak belirlenmelidir.

    Bu süreçte temel sorun, seçmeli derslerin bir tercih alanı olmaktan çıkarılıp idarenin planlama ve yönlendirme aracına dönüştürülmesidir. Öğrenci ve velinin açık iradesi yok sayılmakta; ‘sınıf açılamaz’, ‘öğretmen yok’, ‘sistem izin vermiyor’ gibi gerekçelerle tercihler yönlendirilmektedir. Bu uygulamaların hiçbirinin hukuki ya da pedagojik karşılığı bulunmamaktadır.”

    ANADİLİNDE EĞİTİM HAKKI VURGUSU!

    Eğitim Sen, seçmeli ders havuzundaki sanat, spor, felsefe, bilim, anadili, kültür ve eleştirel düşünceyi besleyen derslerin kâğıt üzerinde bırakıldığının altını çizdi. “Fiilen erişilebilir olmayan bir seçenekler listesi sunulmaktadır. Böylelikle seçim hakkı biçimsel olarak korunuyor gibi gösterilmekte, ancak pratikte ortadan kaldırılmaktadır” denildi.

    Hiçbir seçmeli dersin, ideolojik, dini ya da politik tercihler doğrultusunda zorunlu hale getirilemeyeceğini vurgulayan Eğitim Sen, açıklamanın devamında şu ifadelere yer verdi:

    “Özellikle anadilinde eğitim hakkı, görmezden gelinen bir başlık olmaktan çıkarılmalı; Yaşayan Diller ve Lehçeler dersinin seçilmesinin önüne konulan fiili engeller derhal kaldırılmalıdır.

    Seçmeli ders süreci, eğitim sisteminin çocukları birey olarak mı yoksa yönlendirilecek nesneler olarak mı gördüğünü açıkça ortaya koymaktadır. Bilimi, eleştirel düşünceyi ve çoğulculuğu dışlayan; çocukları tek bir düşünce ve yaşam biçimine mahkûm eden bu anlayışı kabul etmiyoruz.”

    “DAYATMALARA SESSİZ KALMAYIN”

    Açıklamada velilere ve eğitim emekçilerine de çağrı yapıldı:

    “Çocuğunuzun seçmeli dersleri, sizin ve çocuğunuzun iradesi dışında belirlenemez. Seçmeli ders adı altında yapılan baskı, yönlendirme ve dayatmalara sessiz kalmayın. Bu tür uygulamalarla karşılaştığınızda yalnız değilsiniz; kabul etmeyin, Eğitim Sen şubeleriyle iletişime geçin ve birlikte karşı duralım.

    Eğitim emekçilerine çağrımızdır:

    Seçmeli ders sürecinde idari baskıları normalleştirmeyin. Pedagojik ilkelere ve mesleki sorumluluğunuza sahip çıkın; hukuka aykırı uygulamaların parçası olmayın.”

    PİRHA/ANKARA

  • Alevi kurumlarından, film sektörüne uyarı: Boykot hakkımızı saklı tutuyoruz!

    Alevi kurumlarından, film sektörüne uyarı: Boykot hakkımızı saklı tutuyoruz!

    PİRHA – Alevi kurumları, son dönemde yayınlanan kimi dizi filmlerde kullanılan deyişler sebebiyle itirazını dile getirdi. Eserlerin özünden koparıldığı ifade edilen açıklamada “Bu konudaki yaklaşımımızı görmezden gelen yapımcılara yönelik boykot hakkımızı saklı tutarak, herkesi bu konuda duyarlı davranmaya davet ediyoruz” denildi.

    Alevi Bektaşi Federasyonu, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı, Türkiye Alevi Federasyonu, Alevi Kültür Dernekleri, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği ve Avustralya Alevi Bektaşi Federasyonu, dizi filmlerde kullanılan deyişler sebebiyle açıklama yayınladı.

    Yazılı açıklamada, deyişlerin mafyatik filmlerde fon müziği olarak kullanılmasına itiraz edildi.

    “Alevi Bektaşi inancı, yüzyıllar boyunca sözlü kültürle taşınmış; deyişler ve nefesler, hak aşıklığı ve ozanlık geleneğiyle bugüne ulaşmıştır. Bu deyişler yalnızca birer müzik eseri değil; Alevi toplumunun ibadet vesilesi, inanç hafızası, yol erkânının sesi ve kolektif oluşturulmuş inanç eserleridir.

    Son dönemde, bazı dizi film ve yapımlarda, Alevi deyişlerinin, özünden koparılarak ve çoğu zaman da inancın ruhuyla örtüşmeyen sahnelerde kullanıldığını üzülerek gözlemliyoruz.

    Özellikle; şiddet, mafyatik ilişkiler ve güç gösterileriyle örülü anlatılar içinde yer alan bu kullanım biçimi, Alevi Bektaşi öğretisinin özüne aykırı durmakta, deyişleri, şiddetin, suçun ve kötülüğün fon müziğine indirgemektedir.

    Alevi Bektaşi edebiyatında, her deyiş, yaşamın bir alanına dokunan, düstur, öğüt ve kuşaktan kuşağa aktarılması gereken bir yol bilgisi barındırır.

    Kalu Belâ’dan bugüne taşınan bu sözlerin, ortak bir özelliği vardır.

    Deyişlerde; kötülük, şiddet, yıkım ve yok etme kültürü yoktur.

    Ulu ozanlarımız, tam tersine, bu kavramlardan uzak durmayı, rızayı, adaleti ve insan sevgisini öğütlemiştir.”

    “DUYARLI DAVRANMAYA DAVET EDİYORUZ”

    Açıklamanın devamında, Alevi Bektaşi kültürüne ait sözlü mirası kullanırken daha hassas olunması talep edilirken şu ifadelere de yer verildi:

    “Bizler, insanı kamil olmayı salık veren bir inanç topluluğu olarak, sanatsal üretimin ve ifade özgürlüğünün kıymetini biliyoruz. Ancak; inançsal değerlerimizin, rızalık ilkesinden ve tarihsel bağlamından koparılarak kullanılmasının, iyi niyetle olsa bile, incitici sonuçlar doğurabileceğini hatırlatmak isteriz.

    Bu nedenle, yapımcıları, senaristleri, eser sahiplerini ve eser mirasçılarını; Alevi Bektaşi kültürüne ait sözlü mirası kullanırken, daha özenli ve daha sorumlu bir yaklaşım benimsemeye davet ediyoruz.

    Alevi Kurumları olarak beklentimiz;

    Deyişlerin, ait olduğu inancın, edebi, felsefi ve inançsal bütünlüğü gözetilerek ele alınmasıdır.

    Bu çağrımız, bir yasakçı anlayışla değil; inancımızın düsturunun doğru aktarılması ile ilgilidir.

    Bu konudaki yaklaşımımızı görmezden gelen yapımcılara yönelik boykot hakkımızı saklı tutarak, herkesi bu konuda duyarlı davranmaya davet ediyoruz.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Bir yanda yeni sigara yasakları, diğer yanda ise tütün şirketlerine verilen teşvikler!

    Bir yanda yeni sigara yasakları, diğer yanda ise tütün şirketlerine verilen teşvikler!

    PİRHA – TTB Merkez Konseyi, 9 Şubat Sigara Bırakma Günü vesilesiyle açıklama yaparak yurttaşlara her türlü tütün ürününü bırakmalarını tavsiye etti. Siyasi iktidara ise tütün kontrolü mücadelesini ciddiyetle yapmasını öneren TTB “var olan kontrolsüz ortam devam ederse Türkiye, dumansız tütün ürünlerinin kullanımının yaygınlaştığı ve tütün şirketlerinin yeni hedefi olan kenevir içiminin de yaşandığı bir ülke haline gelecektir” ifadelerine yer verdi.

    Sigaraya yasaklı alanların genişletilmesi kararıyla birlikte park ve plajlarda “kırmızı hat” uygulamasının yürürlüğe konulacağı öngörülüyor. Yeni düzenlemeyle birlikte kamusal alanlarda pasif içiciliğin önüne geçmek hedefleniyor.

    Konuya ilişkin açıklama yapan Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi, tütün tüketiminin, kullanıcıların yarısını öldüren bir bağımlılık olduğunu vurguladı. Türk Tabipleri Birliği Tütün Kontrolü Çalışma Grubu ile Türk Tabipleri Birliği Uzmanlık Dernekleri Eşgüdüm Kurulu’nun da görüşlerini kapsayan yazılı açıklamada her yıl 7 milyondan fazla insanın tütün ürünü kullandığı için öldüğü bilgisi verildi. Ölümlerin 1,6 milyonunun kendileri tütün ürünü kullanmamasına rağmen pasif içiciliğe bağlı olarak geliştiğini aktaran hekimler, dünya genelindeki 1,3 milyar tütün kullanıcısının yüzde 80’inden fazlasının düşük ve orta gelirli ülkelerde yaşadığını da belirtti.

    “KONTROLSÜZ ORTAM DEVAM EDERSE…!”

    TTB açıklamasında Türkiye’nin, dünyada en çok tütün tüketen 10 ülke arasında bulunduğuna işaret edildi. Tütün kontrol mücadelesinin mevcut siyasi iktidar politikaları içinde yer almadığını belirten TTB Merkez Konseyi, açıklamanın devamında şu ifadelere yer verdi:

    “Türkiye’de tütün kontrolü mücadelesi uzun yıllardır devam etmektedir. Bu konudaki ilk kanun 1996 yılında yayınlanmıştır. Öte yandan Tütün Kontrolü Çerçeve Sözleşmesi’nin onaylanmasının ardından Türkiye’nin tütün kontrol mücadelesi hız kazanmıştır. Ancak 2011 yılından sonra tütün kontrol mücadelesi siyasi iktidar tarafından terk edilmiştir. Halen var olan kontrolsüz ortam devam ederse Türkiye, dumansız tütün ürünlerinin kullanımının yaygınlaştığı ve tütün şirketlerinin yeni hedefi olan kenevir içiminin de yaşandığı bir ülke haline gelecektir.”

    TÜTÜN ENDÜSTRİSİNE GÖRE POLİTİKALAR!

    Türkiye’de tütün kullanımının arttığı bilgisini paylaşan TTB, 2024 yılında ülke içi satış sigara miktarının 151 milyar adet sınırına ulaştığını belirtti. Cumhuriyet tarihinin en yüksek değerine ulaşıldığını açıklayan TTB açıklamasında şu bilgiler de yer aldı:

    “Bu düzey, sadece kayıtlı sigara satışına karşılık gelmektedir. Makaron, sarma tütün ve kayıtdışı kaçak tütün kullanımı bu rakama dahil değildir.

    Perakende satış noktalarında mevzuata uyulmamaktadır. İstanbul’da 2024 yılında yapılan bir araştırmada; satış noktalarının yüzde 100’ünde fiyat bildirimleri ve dolap/raf diziliminin uygun olmadığı, yüzde 96’sında tütün ürünlerinin çocukların göz hizasında bulunduğu, yüzde 94,5’inde paketlerin dik sergilenmeyip tütün endüstrinin önerdiği düzende yerleştirilip sergilendiği saptanmıştır.

    Hükümet tütün endüstrisine teşvikler vermektedir. Türkiye’de yapılan bir araştırmada Ocak 2019-Ağustos 2022 döneminde hükümet tarafından tütün şirketlerine 53 ayrı teşvik verildiği saptanmıştır. Tütün şirketlerine verilen teşvikler arasında KDV’den muaf tutma, vergi indirimleri, işveren sigorta primini ödeme ve gümrük vergisi muafiyetleri öne çıkmaktadır.

    Türkiye, Küresel Tütünle Mücadele Endeksi’ne göre dünyada kötü konumdadır. 100 ülkenin yer aldığı ve ülkelerin 14 ile 98 arasında puan aldığı bu endekste Türkiye toplamda 77 puanla en kötü on beşinci, tütün endüstrisinin müdahalesi bakımından ise en kötü sekizinci ülkesidir.”

    TÜKETİM ARTMAKTA ANCAK YERLİ ÜRETİCİ DE YOKSULLAŞMAKTA!

    TTB’nin dikkat çektiği bir diğer konu ise tütün ürünleri kullanımının artmasına rağmen ulusal tütün üretici sayısındaki düşüş oldu. Son yirmi yılda tütün çiftçisinin yoksullaştığını açıklayan TTB, neoliberal politikalar sonucu mevcut tablonun oluştuğunu belirtti.

    2004 yılında tütün ürünlerinde yerli tütün kullanım oranı yüzde 42 iken, bu oran 2024 yılında yüzde 19’a geriledi. İthal tütün kullanım oranının ise yüzde 81’e ulaştığı bilgisi verildi.

    (HABER MERKEZİ)

  • Yirmiden fazla köyü kapsayan maden projesi için Malatyalılar ayakta!-VİDEO

    Yirmiden fazla köyü kapsayan maden projesi için Malatyalılar ayakta!-VİDEO

    PİRHA – Hüsükuşağı, Bölükkaya, Gündeğer, Karşıyaka ve Goman Sosyal Yardımlaşma ve Kültür Derneği Başkanı Yusuf Usul, Malatya’nın Pötürge ve Kale İlçelerinde yapılması planlanan maden projesinin tehlikelerine dikkat çekti. Usul, “Bugüne kadar madenin girdiği hangi bölge düzgün kaldı? Erzincan komşumuz, durumu ortada” diye belirtti.

    Maden projesi sebebiyle yaşam alanlarının tehlike altına alındığı bir bölge de Malatya’nın Pötürge ve Kale ilçeleri oldu. Yirminin üzerinde köy arazisinin etkileneceği maden projesi için yöre halkı, toplantılar yaparak, kararın geri çekilmesi için mücadele yürütüyor.

    Hüsükuşağı, Bölükkaya, Gündeğer, Karşıyaka ve Goman Sosyal Yardımlaşma ve Kültür Derneği Başkanı Yusuf Usul iki ilçeye bağlı tüm köylülerin, söz konusu girişimlere topyekün karşı olduklarının altını çizdi.

    Duygu Havacılık, Sanayi A.Ş. tarafından bölgenin “talan edileceğini” söyleyen Yusuf Usul, rant uğruna çevre kirliliğine izin vermeyeceklerini söyledi.

    Bakır madeni faaliyeti kapsamında yaklaşık 250 hektarlık alanın kullanılmak istendiğini söyleyen Usul, yayla-mera alanlarının yok edileceğine işaret etti.

    “YAYLALARIMIZI ASLA ÇÖPLÜK YAPTIRMAYACAĞIZ”

    Yusuf Usul, Kale ve Pötürge’ye bağlı köylerin kullandığı tüm suların, söz konusu bölgeden geldiğini vurguladı. Maden projesinin faaliyete geçmesi durumunda bölgenin toprak ve havasının da bozulacağına değinen Usul, şu konuşmayı yaptı:

    “29 Ocak’ta Malatya Pötürge’de ÇED raporu ile ilgili bakanlık yetkilileri ve İl Müdürlüğü ve firma yetkilileriyle bir toplantı gerçekleştirdik. Kendilerine itirazlarda bulunduk. Maden çalışmasının, yeraltı kaynaklarıyla birlikte akarsulara, bütün doğaya zarar vereceğini belirttik. Köylerimizin içme suyu dahi maden yapılmak istenen bölgeden gelmekte! Para kazanacağız diye bizi neden zehirleyeceksiniz? Size neden izin verelim? Yani göç mü edelim oralardan?

    Maden projesi öyle bir huzursuzluk getiriyor ki çünkü kimyasal atık, zehir var! İnsanlar oradaki suyu nasıl içecek? İnsanın direkt yaşam alanını, tabiatını yok ediyor. Yaşam dediğimiz başka neyden kaynaklanacak; insanlar tarımını yapamayacak. Kimyasal atıklar akarsulara karıştığı zaman ağaçlara, tüm canlılara zarar verecektir. Bu nedenlerle toplantıda top yükün karşı çıktık. Yaylalarımızı asla çöplük yaptırmayacağız. Madene sonuna kadar karşıyız.”

    “YÜZYILLARDIR BU BÖLGEDE YAŞIYORUZ”

    Bakır madeni projesi için çevresel etki değerlendirme (ÇED) sürecinin devam ettiğini belirten Yusuf Usul, tepkilerini dile getirmek amacıyla yöre örgütleriyle bir araya geleceklerini de aktardı. “Tek amacımız maden şirketini oraya sokmamak” diyen Usul, şöyle devam etti:

    “Yüzyıllardan beri bu bölgede yaşıyoruz. Bölgenin şöyle bir durumu var; insanlar fukaralıkla yüzyıllardır dağlarda kalmışlar. Belki de en çok çile çeken, bedel ödeyen topluluklardan biri Hüsükanlılardır. İstanbul’dan kalkıp Malatya’ya gittik. Sivil toplum kuruluşları olarak bu madene engel olmak için var gücümüzle çalışıyoruz. Tüm halkımıza, madene karşı durmak için çağrıda bulunuyoruz!”

    “İŞİN CİDDİYETİNİN FARKINDAYIZ”

    Bölgedeki ilk maden faaliyetlerinin 2016 yılında başladığını söyleyen Yusuf Usul, ilk hukuki girişimlerini de o yıllarda yaptıklarını belirtti. Gelinen süreçte bölgede bazı sondajların yapıldığını da belirten Usul, şu bilgileri paylaştı:

    “Çevre değerlendirme etkisi için belki de ‘Efendim buralar yayla arazisi, bunun kime ne zararı var?’ diyeceklerdir. Ancak unutulmamalı ki kaynak suları, akarsular yaşamın kendisidir. Zaten yaz aylarında su oranı iyice bitiyor! Büyük derecede bir doğa katliamıyla karşı karşıya kalacağız. Madeni açmak için bölgede patlamalar yapacaklar. Bölgedeki tüm canlı varlıklara büyük bir tehdit salacaklar. Bugüne kadar madenin girdiği hangi bölge düzgün kaldı? Erzincan komşumuz, durumu ortada. Karadeniz’e, Kaz Dağları’na baktığımız zaman madenler beraberinde göçü de getirmiş. Madenden dolayı doğa katliamları gerçekleştirilmiştir. Bu işin şakası yok ve ciddiyetinin farkındayız. Adam maden çıkaracak, para kazanacak, bunun zararını kim çekecek? Halk. Benim doğama, yaşam alanıma karışma kardeşim. Oradaki fukara köylüme, yaşamını sürdüren insanıma karışmayın! Karşı duracağız ve bunu kesinlikle müsaade etmeyeceğiz.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

  • 08 ŞUBAT 2026 PAZAR – GÜNDEM

    08 ŞUBAT 2026 PAZAR – GÜNDEM

    -Hüsükuşağı, Bölükkaya, Gündeğer, Karşıyaka ve Goman Sosyal Yardımlaşma ve Kültür Derneği Başkanı Yusuf Usul, Malatya’nın Pütürge İlçesinde yapılması planlanan maden projesinin tehlikelerine dikkat çekti. GÖRÜNTÜLÜ

    -Mersin Dersimliler Derneği!nin 18. Olağan Genel Kurulu saat 13.00’te Dersimliler Derneğinde yapılacak. GÖRÜNTÜLÜ

  • Yaşayan Alevi-Bektaşilik fotoğraf sergisi açıldı!-VİDEO

    Yaşayan Alevi-Bektaşilik fotoğraf sergisi açıldı!-VİDEO

    PİRHA – Belgesel yönetmeni Rıza Oylum’un 6 ülkede çektiği Alevilik-Bektaşilik temalı fotoğrafları, İBB Kartal Bülent Ecevit Kültür Merkezi’nde sergilenmeye başlandı.

    Sinema alanında yazdığı kitaplarla tanınan Rıza Oylum’un, İran, Türkiye, Yunanistan, Bulgaristan, Kuzey Makedonya ve Arnavutluk’ta çektiği Alevilik-Bektaşilik temalı fotoğrafları İstanbul’da sergilenmeye başlandı.

    3 hafta boyunca İBB Kartal Bülent Ecevit Kültür Merkezi’nde sergilenecek fotoğraflarda, insan, mekân, tören ve ritüel anlarına dair içerikler görmek mümkün.

    Yaşayan Alevi-Bektaşilik Fotoğraf Sergisi’nde cem ritüellerinden semahlara, lokma dağıtımlarından, kutsal mekânlara dek birçok fotoğraf örneği mevcut.

    “NİTELİKLİ FOTOĞRAF ARŞİVİNDEN YOKSUNUZ”

    Akademisyen Rıza Oylum, fotoğraf çalışmasının içeriğine dair PİRHA’ya konuştu. ‘Ali’nin İnsanları’ isimli belgesel projesi için çıktığı yolla birlikte fotoğraf alanına da yöneldiğini anlatan Oylum, sergiye dair şunları aktardı:

    “Belgesel projem için İran’dan Arnavutluk’a kadar gezdim. Gezdiğim yerlerde farklı karakterler üzerinden temsili Ali resminin asıldığı yerlerdeki insan hikayelerine odaklı bir bütünlük sağlamaya çalıştım. O sürecin içindeyken de bu vesileyle fotoğraflar da çekmiş oldum. Çektiğim fotoğraflarda cem, semah, lokma dağıtımları, Hızır Orucu gibi kültürümüzden farklı ritüeller yer aldı. Bir tür görsel hafıza oluşturmak istedim. Çünkü böyle bir problemimiz olduğunu düşünüyorum. Alevi kurumlarının, görsel sanatlarla oldukça zayıf bir ilişkileri var. Bu zayıf ilişkinin sonucu olarak da nitelikli fotoğraf arşivinden yoksunuz. Kişisel de olsa bir arşiv tutmaya çabaladım. Aslında Balkanlardaki Alevi Bektaşilik ya da 2 Temmuz Sivas anması üstüne de bir sergi yapılacak kadar fotoğrafımız var. Ancak ilk sergi anlamında bunları bütünlüklü hale getirdim. Her birinden biraz fotoğraf var. Kurumların,  böyle şeylere zihin açmasını, biraz kulak kabartmasını istiyorum. Kişisel çabayla olacak iş değil bu.”

    “ÖNEMLİ BİR HAFIZA ÇALIŞMASI OLDU”

    Fotoğrafçı Rıza Oylum, özellikle Balkanlarda yaşayan Alevi toplumuna ait özgün kareler yakaladığını da söyledi. “Bizde çok da bilinmeyen ritüeller Balkanlar’da var” diyen Oylum, şu detayları paylaştı:

    “Bu anlara dair fotoğrafları sergiye koyamadım açıkçası. Çünkü onları müstakil bir denklemde değerlendirmemiz lazım. Yani cem fotoğraflarının yanına mesela pehlivanlık törenlerini koysak kavram kargaşası da yaşarız. Mesela Yunanistan’da Alevi Bektaşi topluluklarının yüzyıllardır devam ettirdiği bir pehlivanlık törenleri var.

    Bulgaristan’a geçiyorsun Elmalı Baba Tekkesi’nde et mezatları yapılıyor. Oradan da çok güzel fotoğraflar çektim ama şimdi bir araya getirmekte zorlanıyorum. O yüzden onları müstakil ve ayrı bir yerde değerlendirmem lazım. Onun dışında iki sene önce Kırklareli’nde açıkta bir cem yapılmıştı. Orada çok etkilendiğim güzel fotoğraflar çektim. Açıkta cem, bilirsiniz ki çok müsait bir şey değil ama oranın sırlı ortamına binaen, yeşilliklerin içinde bir cem töreni yapılmıştı. Oradan çıkan fotoğraflar ve video kayıtlar beni çok etkiledi. Önemli bir hafıza çalışması olduğunu düşünüyorum o anlamıyla.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

  • Pir Hüseyin Doğan: Xizir umuttur, mazlumun yanındadır!-VİDEO

    Pir Hüseyin Doğan: Xizir umuttur, mazlumun yanındadır!-VİDEO

    PİRHA – Pir Hüseyin Doğan, Xizir inancının, Alevi kurumlarında iyi anlatılması gerektiğini söyledi. Xizir’ın, bir tür dayanışma geleneği olduğunu anlatan Doğan, Suriye’de yaşanan zulme de dikkat çekti. “Böyle bir günde sessiz kalmamamız lazım” diyen Pir Doğan, “Xizir geleneğini yaşatamazsak, inancımızın asimilasyon çabasına da ortak oluruz” diye ekledi.

    İmam Rıza Ocağı pirlerinden Hüseyin Doğan, Xizir Ayı’nın aynı zamanda dayanışmanın adı olduğunu söyleyerek Xizir inancının detaylarını anlattı. Umutsuzluk ya da çıkmaza düşüldüğünde ilk akla gelenin Xizir olduğunu belirten Doğan, “Xizir’ı gökte, sağda, solda aramayız” diye de ekledi.

    Xizir günlerinin yılın zorlu yaşam şartlarına denk gelen dönemde karşılandığını anlatan Pir Hüseyin Doğan, bu ayda daha fazla dayanışmanın oluştuğunu söyledi. Xizir’ın, insanların “Umut kapısı” olduğunun altını çizen Doğan, Xizir Ayı’na dair şunları anlattı:

    “Xizir, insanların yarına daha güzel bir şekilde bakmasını sağlar. Xizir, her zaman mazlumların yanında olandır. Paylaşmayı sever. Köylerde Xizir günleri geldiğinde üçüncü günü oruçlarımızı açardık. Böreğimizi, çöreğimizi ne varsa yapardık. Annem bir sofra dizer, yanına da minder koyardı. Ardından kapıları açardı ki o akşam Xizir da gelip bizlere mihman olsun isterdi. Xizir, lokmamızdan tatsın ve bereketi evimize yansısın isterdi. İnancımızda ilk gelen, ağzımızdan ilk çıkan ‘Ya Xizir’ olmuştur. Çünkü Xizir, zorda kaldığımızda bize umut veren, ayağa kaldırandır. Dilimizden, aklımızdan, kalbimizden çıkarmayız.”

    “ZULME KARŞI DİK DURMAMIZ LAZIM”

    Pir Hüseyin Doğan, Alevilerin de yaşadığı coğrafyadaki soykırım ve baskılara işaret ederek, kritik bir dönemden geçildiğini anlattı. “Suriye’de tam da birliğin, beraberliğin en çok olması gerektiği bir dönemdeyiz” diyen Doğan, inanç önderlerine düşen görevlere işaret etti:

    “Suriye’de çok büyük bir Alevi katliamı, çevre ülkelerde savaş, gözyaşı, zulüm var. Tabii bu zamanda her birimiz birbirimize Xizir olmalıyız. Sessiz kalmamamız lazım. ‘Eğer bir yerde haksızlık varsa, susarsanız dilsiz şeytansınız’ denilmiştir. Burada en büyük iş dedelere, örgütlerimize kalıyor. Böyle bir günde sessiz kalmamamız lazım. Yani birbirimize Xizir olalım, yaşanan o acıya sessiz kalmayalım. Sessiz kaldığımız takdirde biz de o zulme ortak sayılırız. O yüzden ayağa kalkmamız, haykırmamız lazım.

    İmam Hüseyin’e, zalimler zamanında saraylar, paralar, valilikler verip biat etmesini istiyorlar. İmam Hüseyin öyle bir duruş sergiliyor ki, ‘Senin önünde biat edersem bütün insanlık da eder’ diyor. O yüzden de eğer biz dedeler, pirler, mürşitler, rehberler, ‘İmam Hüseyin’in soyundan geliyoruz’ diyorsak onun gibi dik durmamız, sessiz kalmamamız lazım. O yüzden de bugünlerde ‘Xizir aşkına Dünyada barış, huzur, adalet olsun’ diyoruz. Herkes kendi inancını, kültürünü özgür bir şekilde yaşasın. Birbirimize sevgiyi, barışı, birliği aşılayalım.”

    “ALEVİ KURUMLARINDA XİZİR’I İYİ ANLATMAMIZ LAZIM”

    Pir Hüseyin Doğan, Xizir geleneğinin yaşatılması için Alevi kurumlarının daha duyarlı olması gerektiğini söyledi. Dayanışmanın en güzel örneğinin Xizir inancı olduğunu söyleyen Doğan, şunları aktardı:

    “Bütün cemevlerimizde ‘Allah, Muhammed ya Ali’ diyerek gülbenglerimize başlıyor, sonunda da ‘Ali, Baş Xizir, yoldaşınız olsun’ diyoruz. Cemevlerimizin, dergahlarımızın hepsi ilim, irfan kapısıdır, buralarda Xizir’ı iyi anlatmamız lazım. Xizir’ı sadece ak sakallı, atlı görmememiz lazım. Anne ve babalarımız, sabah kalktığında ilk güneşin alnına çıktığında ‘Ya Xizir’ derlerdi. Öğlen eğer bir lokma yiyeceklerse, gece uyumadan önce de ‘Ya Xizir’ diyorlardı. Xizir, her anlarındaydı. Büyüklerimiz, Xizir Ayı’nda dertlinin derdine derman oluyordu. Bizim de bu güzel emaneti yaşatmamız lazım. Eğer bu geleneği yaşatamazsak inancımızın asimilasyon çabasına ortak oluruz.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL