-Antep’teki Alevi kurum temsilcileri, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın cemevlerini imar planlarında “sosyal ve kültürel tesis” statüsünde değerlendirmesine tepki gösterdi.GÖRÜNTÜLÜ
-Dede Hüseyin Doğan, Suriye’de yaşanan soykırım ve baskılara işaret ederek “Xizir ayı içerisindeyiz ve her bir can, yakınında darda olan kişinin Xiziri olmak zorundadır” dedi. GÖRÜNTÜLÜ
-Antalya Divriği Kültür Derneği faaliyetleri ile ilgili PİRHA’ya açıklamada bulunan Şube YK üyeleri derneklerini 2024 yılında kurduklarını belirterek genel amaçlarının yöre insanlarını bir araya getirerek Divriği kültürünü folklorunu ve geleneklerini tanıtnak istiyoruz” denildi. GÖRÜNTÜLÜ
-Cumartesi Anneleri, gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak ve faillerin yargılanması talebiyle her hafta Galatasaray Meydanı’nda düzenledikleri eylemlerinin 1089’uncusunu gerçekleştirecek.GÖRÜNTÜLÜ
-Mersin 68’liler Derneği tarafından saat 13:00’de “Türkiye geleceğini arıyor” başlıklı panel düzenleyecek.GÖRÜNTÜLÜ
-DAD İzmir Şubesi, saat 19:00’da Yamanlar Cemevi’nde Xızır Cemi yürütecek.GÖRÜNTÜLÜ
PİRHA – Milletvekili Ayten Kordu, 6-7 Şubat depremlerinin 3. yıldönümünde yaşananların özetini çıkararak Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına araştırma önergesi sundu. Kordu, mağduriyetlerin halen devam ettiğini belirterek, Dersim ve çevre illerdeki olası deprem risklerine de dikkat çekti.
Maraş merkezli 6 Şubat 2023’te yaşanan depremde resmi verilere göre en az 53 bin 537 yurttaş yaşamını yitirdi, yüz binlerce kişi de yaralandı. Deprem sebebiyle, milyonlarca kişi de yaşam alanlarını değiştirmek zorunda kaldı.
DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, Maraş depremlerinin üçüncü yıldönümünde, İstanbul, Dersim, Bingöl ve Hakkâri’nin de yüksek deprem riski taşıdığına işaret etti.
Milletvekili Kordu, 6 Şubat depremlerinin ardından geçen üç yılın tüm boyutlarıyla incelenmesi, kamu kaynaklarının kullanımının denetlenmesi, sorumluların tespit edilmesi ve gelecekteki olası afetlere karşı hazırlıklı olunması amacıyla Meclis Araştırması açılmasını talep etti.
“HUKUKİ SÜREÇLER KAMU VİCDANINI TATMİN ETMEKTEN UZAK”
Milletvekili Ayten Kordu, Meclis Araştırması gerekçesinde, 6 Şubat 2023 depreminin üzerinden üç yıl geçmesine rağmen bölge halkının halen barınma, sağlık, eğitim, istihdam, altyapı, sosyal güvenlik ve adalet başta olmak üzere temel sorunlarının çözülemediğini belirtti. Barınma sorununun hâlen en yakıcı başlık olduğunu ifade eden Kordu, önergesinde şu hususlara dikkat çekti:
“Yüz binlerce yurttaş konteyner kentlerde halen yaşam mücadelesi verirken, anahtar teslimi denilen konutların önemli bir kısmı altyapı eksiklikleriyle teslim edilmiştir. Bunun yanında hasar tespit süreçlerinde ciddi bilimsel ve idari sorunlar yaşanmış; uzman olmayan kişiler tarafından yapılan yüzeysel değerlendirmeler sonucu sağlam binalara ağır hasar raporları verilirken, kimi riskli binalar ise hasarsız sayılabilmiştir. Orta hasarlı yapıların yıkımına ilişkin sonradan getirilen ani kararlar, binaların güçlendirme süreçlerindeki belirsizlikler ve yüksek maliyetler, yurttaşlar açısından yeni mağduriyetler yaratmıştır. Bu süreç, kararların şeffaf ve bilimsel temelde alınmadığı yönündeki eleştirileri artırmış, Orta Hasarlı Bina Mağdurları Platformu gibi yurttaş girişimlerinin oluşmasına yol açmıştır.
Deprem bölgesinde ekonomik yıkım da derinleşmiştir. Küçük esnafın önemli bir bölümü kepenk kapatmış; tarım ve hayvancılıkta altyapı onarımlarının yapılmaması ve yetersiz destekler gıda güvencesini tehdit eden verim kayıplarına yol açmıştır.
Depremde yıkılan binalara ilişkin hukuki süreçler ise kamu vicdanını tatmin etmekten uzaktır. Yıkılan binaların sorumluları, müteahhitler, denetçiler ve kamu görevlileri hakkında yürütülen davaların uzun sürmesi, firari sanıkların bulunamaması ve yargı süreçlerinin şeffaf yürütülmemesi, kamu vicdanında cezasızlık algısını güçlendirmiştir.”
DEPREM RİSKİ DEVAM EDİYOR!
Ayten Kordu, deprem sürecinin en ağır insani boyutlarından birisinin de kayıp yurttaşlar meselesi olduğunu belirtti. Deprem Mağdurları ve Kayıp Yakınlarıyla Dayanışma Derneği (DEMAK) bünyesinde bir araya gelen ailelerin, aradan geçen zamana rağmen yakınlarının akıbetine dair bilgi alamadıklarını aktaran Kordu, şu cümlelere yer verdi:
“Dernek temsilcilerine göre hâlen en az 145 depremzededen haber alınamamış; bu kayıpların 44’ünün çocuk olduğu belirtilmiştir. Yaralı olarak ambulanslara bindirildiği söylenen ancak sonrasında izine rastlanamayan kişiler, kimlikleri belirlenmeden defnedilen cenazeler ve kayıt sistemlerindeki eksiklikler, aileler için büyük bir belirsizlik ve travma yaratmaktadır.
Öte yandan deprem bölgesinde yaşanan bu sorunlar yalnızca geçmişe ait değildir; Türkiye’nin deprem kuşağında yer alması nedeniyle geleceğe dair ciddi endişeler yaratmaktadır. Uzmanların İstanbul, Dersim, Bingöl, Hakkâri ve diğer yüksek riskli bölgeler için yaptığı uyarılar, mevcut afet yönetim sisteminin yetersizliklerinin giderilmemesi halinde yeni felaketlerin daha büyük toplumsal sonuçlar doğurabileceğini göstermektedir. 6 Şubat depremlerinde yaşanan koordinasyon eksikliği, plansız kentleşme, rant odaklı yapılaşma, denetim zafiyetleri ve afet toplanma alanlarının azaltılması gibi sorunlar, gelecekte olası depremler karşısında toplumun can güvenliğini tehdit etmektedir.
Bu bağlamda Dersim’de de deprem riskleri dikkat çekmektedir. Dersim’in Kuzey Anadolu Fay Hattı üzerinde yer aldığı; üç ayrı diri fay zonunun bulunduğu ve bu fayların 7 büyüklüğünün üzerinde deprem üretme potansiyeline sahip olduğu yönünde bilimsel uyarılar yapılmaktadır. Buna karşın kentte yapı stokunun güncel risk analizlerinin yeterince yapılmadığı, afet hazırlık planlarının şeffaf biçimde kamuoyuyla paylaşılmadığı ve yerel ölçekte güçlendirme çalışmalarının yetersiz kaldığı yönünde eleştiriler bulunmaktadır.”
PİRHA – Hubyar Vakfı Yönetim kurulu, Hubyar Tekke’siyle ilgili mahkeme sürecine dair açıklama yaptı. “Hubyar ziyaretinin devlete devredilmesini istemiyoruz” denilen açıklamada, kutsal mekânların, kişisel çıkarlar doğrultusunda kullanılmasına karşı olunduğu da vurgulandı.
Hubyar Vakfı yönetim kurulu Adına Başkan Kazım Çelik, Tokat’ta yer alan Hubyar Tekkesi’yle ilgili devam eden mahkeme sürecine dair yazılı açıklama yaptı.
Dava sürecine dair kamuoyunda çeşitli açıklamalar yapıldığını belirten Kazım Çelik, “yanlış anlaşılmaların önüne geçmek amacıyla bu açıklamayı yapma gereği doğmuştur” ifadelerini kullandı.
“KUTSAL MEKÂNLARIMIZ KİŞİSEL ÇIKARLAR DOĞRULTUSUNDA KULLANILAMAZ”
Kazım Çelik, bugüne dek yapılan bazı açıklamalarda, gerçeklerin çarpıtıldığının altını çizerek şu ifadelere yer verdi:
“Kamuoyu yanıltılmış; kişisel çıkarları ve rant ilişkilerini koruma amacı taşıyan söylemler öne çıkarılmıştır.
Açıkça ifade etmek isteriz ki, söz konusu dava herhangi bir kişi, aile ya da özel bir vakıf ile Hubyar Köyü arasında değildir. Devam eden dava, Hubyar Köy Muhtarlığı ile Vakıflar Genel Müdürlüğü, yani devletin vakıfları arasında sürmektedir.
Buna rağmen, bazı çevreler tarafından sanki bu dava sonuçlandığında ziyaretin Hubyar Eğitim Vakfı’na (kamuoyunda aile vakfı olarak bilinen ve tek bir ailenin çoğunlukta olduğu vakfa) devredileceği yönünde bilinçli bir algı oluşturulmaya çalışılmaktadır. Bu iddialar asılsızdır ve kamuoyunu yanıltmaya yöneliktir. Davanın tarafları bellidir ve mahkeme süreci Hubyar Köy Muhtarlığı ile Vakıflar Genel Müdürlüğü arasında yürütülmektedir.
Bizler bu açıklamayı kimseyi hedef almak için değil; Hubyar köylülerini, Hubyar taliplerini ve Hubyar kamuoyunu doğru bilgilendirmek amacıyla yapıyoruz. Toplumumuzun ayrıştırılmasına, kutsal mekânlarımızın kişisel çıkarlar doğrultusunda kullanılmasına karşı durmak hepimizin sorumluluğudur.”
“ZİYARETİN, DEVLETE DEVREDİLMESİNİ İSTEMİYORUZ”
Kazım Çelik, Hubyar Köy Muhtarlığı’nın ve köylülerin temel talebinin, ziyaretin devlet vakıflarına değil, Hubyar toplumunun ortak iradesine dayalı bir yapı ile Hubyar Köy Muhtarlığına devredilmesi yönünde olduğunu vurguladı.
“Hubyar Köy Derneği bu süreçte nerede durmaktadır?” sorusunu gündeme getiren Çelik, şöyle devam etti:
“Dernek, ziyareti kendi kişisel mülkü gibi gören, “benim babamın malı” anlayışıyla hareket eden ve bu kutsal mekânın tek bir aile tarafından keyfî biçimde yönetilmesini savunan yaklaşımı mı desteklemektedir? Yoksa Hubyar Alevi toplumunun ortak aklıyla, şeffaf, katılımcı ve toplum yararını esas alan bir yönetim anlayışıyla bu ziyaretin korunmasını, bakımını, onarımını ve inanç merkezinin işlevini sürdürmesini mi savunmaktadır?
Bizler bugünden açıkça söylüyoruz: Hubyar ziyaretinin devlete devredilmesini istemiyoruz.
Talebimiz; Hubyar Alevi toplumunun, kendi inanç merkezine ortak akılla, kendi iradesiyle sahip çıkmasıdır. Ve bugünden açıkça ilan ediyoruz ki; böyle bir durumun yaşanmasının sorumluluğu, bugün Hubyar Köy Muhtarlığı’nın karşısında durarak, davada Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün kazanmasına destek olan ve buna sebep olan kişi ve çevrelere ait olacaktır. Bu sorumluluğun yarın bizlere yüklenmesine izin vermeyeceğimizi kamuoyunun bilmesini özellikle istiyoruz.
Herkesi vicdanıyla baş başa kalmaya, ayrışmaya değil birliğe ve beraberliğe davet ediyoruz. Hubyar toplumunun gücü, ortak aklındadır.”
PİRHA – Dede Nihat Saltuk, Suriye’de HTŞ tarafından halklar ve inançlara yönelik baskılara dair “zulüm neredeyse orası Kerbela’dır” dedi. Kritik bir süreçten geçildiğini belirten Saltuk, “Bütün dedeler, elini taşın altına koysun, cüzdanını değil, vicdanını düşünerek bir araya gelsin” diye konuştu.
Suriye’de yaklaşık on beş yıldır süren iç çatışmalar sebebiyle başta Aleviler olmak üzere birçok toplum, katliamlarla birlikte soykırıma da maruz kaldı. Cihadist topluluklar tarafından yaşam alanları talan edilirken, emperyalist güçlerin baskıları sonucu ciddi demografik değişimler de yaşandı.
Soykırıma maruz kalan inanç kesimlerinden birisi de Aleviler oldu. Dünya kamuoyunun sessiz kaldığı soykırım karşısında Alevi toplumunun eylemleri de bir muhatap bulamadı.
İNANÇ ÖNDERLERİ NEDEN SUSKUN?
Suriye’deki Alevilere dönük baskı politikaları sürerken, Türkiye’deki Alevi örgütlülüğünün sessizliğini Sarısaltuk Ocağı’ndan Nihat Saltuk ile konuştuk. Dede Nihat Saltuk, İstanbul’da, yakın zamana dek yürütülen ocakzadeler toplantılarının baş aktörü olarak da bilinmekte.
Uzun yıllar bir araya gelip güncele dair sorunları ele alan ana ve dedeler, Aleviler için en kritik süreçte bu birlikteliği sağlayamadılar. Dede Nihat Saltuk, Alevilerle birlikte şimdi de Kürtlere yönelen tehlikeye karşılık “Ne yapmalı?” sorumuza Muhlis Akarsu’nun şu dizeleriyle cevap verdi:
“Akarsuyum yaramız çok derinden/Bir olsaydık yer oynardı yerinden/Öldüğümü duyar isen birinden/Ben garibim sen garipsin güzel dost”
“DEDELERİN SESİ ÇIKMASIN İSTENİYOR”
Suriye’de olanlarla birlikte Alevilerin “sahipsiz” kaldığını söyleyen Nihat Saltuk, artık birlikte hareket etme zamanının geldiğini belirtti. Mevcut Alevi çatı kurumlarının tavrını eleştiren Saltuk, inanç önderlerinin neden bir araya gelemediğine dair şunları söyledi:
“Bizim federasyonlar, bir tane Alevi Dedeler Kurumu’nu dahi kuramadı. Bakın şimdi başımıza Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığını kurdular. Biz, kapıyı açık bıraktık ve hırsız girdi! O kapıyı açık bırakmayacaktık işte. Bir açık bıraktığımız zaman birileri orayı dolduruyor. Eğer Dedeler Kurumu’nu, o birliği kurmuş olsaydık daha güçlü olurduk ve sesimizle her tarafa yeterdik.
Aleviler her yerde katlediliyor. Yemen’den hiç kimse bahsetmiyor. Orada bir milyona yakın çocuk öldü. Bir yerde Alevi katlediliyorsa orada hiç kimsenin sesi çıkmıyor. Ama ezilen kesim olarak biz Gazze’ye de, Suriye’ye de, Yemen’e de, İran’a da üzülüyoruz. Bizim için zulüm neredeyse orası Kerbela’dır.
Dedeler birliği için çok uğraştım. Oluşturduğumuz birliktelikler de yürümedi. Çünkü destek yok. Dedelerin sesi çıkmasın isteniyor. Eğer dedeler birliği kurulsaydı ve o dedeler de çıkıp bir açıklama yapsaydı bir şeyler değişebilirdi. Bizim de bir birliğimiz önderimiz olmalıydı. Ancak her bir federasyonumuz bir partiden yana tavır alıyor. Her partinin bir cemevi veya derneği oluştu! Bizim buradaki dedeler de dik duruş sergileyemedi.
“ÇOĞU DEDE, SİYASETİN VEYA BAŞKANIN EMRİNDE”
Nihat Saltuk, Alevi inanç önderlerinin de iktidarların yanında olmasını sert sözlerle eleştirdi. “Hiçbir dede, sultan sofrası önünde eğilmemeli” diyen Saltuk, bireysel çıkarlara yer olmaması gerektiğini söyledi:
“Suriye’de bir zulüm, kan, gözyaşı var. Rojava’da da olsa, burada da olsa bizim için zulüm varsa orası Kerbela’dır. Şimdi yaşananlar karşısında ben bireysel konuşsam ne olacak? Güçlü bir şekilde olanlara tepki vermemiz lazımdı. Başkanlar bir iki şey gösterdiler ancak kim onları dinler? Dedeler bir seslenseydi bak ne oluyordu? Bu birliği kuramadığımız için o dedeler de şimdi kendilerini eleştirsin. Çoğu, siyasetin veya başkanın emrinde olduğu için sesi çıkmıyor. Dedeler özgür olmalı. Birinin eline bakmamalı, özgür iradesiyle karar vermeli. Hiçbir sultan sofrasına oturup, sultan önünde eğilmemeli. Kendi pirinin, mürşidinin eteğinden tutarsa ona yeter. Onun için korkmasınlar. Ali, Yol’una gideni kurda, kuşa yem etmez.”
“OCAKLAR BİRLİĞİ KURULMADAN BU İŞ YÜRÜMEYECEK”
Nihat Saltuk, İstanbul’da yeniden ocakzadeler birliği için girişimde bulunabileceğine de değindi. Nihat Saltuk, “Önceki dönemde dedeler verdiği ikrardan döndü. Belki hala toplanmak için bir ihtimalimiz vardır” diyerek şöyle devam etti:
“Bugün seninle oturan ertesi gün Cemevi Başkanlığı’nda! Hem o masada hem bu masada olmaz. Bizim içimize ikilik sığmaz. Birbirimizden habersiz kimse bir yere gitmeyecek diye ikrar verdik, kağıda imza attık. Ama bakıyorsun bugün benimle oturan yarın sabah orada oturuyor. Bu durumlar bizi yaraladı. Ama yine de umudumuz var. Ölene kadar bu mücadeleyi sürdüreceğim. Dedeler-Ocaklar Birliği kurulmadan bu iş yürümeyecek. Çünkü çok kritik bir süreçteyiz. Daha da kötüye gidebiliriz. Onun için bütün dedeler, elini taşın altına koysun, kendini, cüzdanını değil, vicdanını düşünerek bir araya gelsin. Yöreciliği, aşiretçiliği bıraksınlar. Dedeler birliğini kurmadan da bu Alevilik düzelmez.”
PİRHA – Eğitim Sen, Suriye’de kadın öğretmenlere yönelik tasfiye ve kadrolaşma politikalarına tepki gösterdi. Söz konusu tehlikenin Türkiye’de de varolduğuna işaret eden Eğitim Sen, “Suriye’deki eğitim emekçilerinin yanındayız!” mesajını verdi.
Suriye’de Alevilerin yoğun olarak yaşadığı Lazkiye kentinde valilik tarafından Ocak ayı sonunda yayımlanan bir genelgeyle, kamu kurumlarında çalışan kadın emekçilere yönelik makyaj yasağı getirildi. “Düzenleme” adı altında yapılan yasaklamaya Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası’ndan da tepki geldi.
HTŞ yönetiminin, kadınların bireysel özgürlüklerine yöneldiğini belirten Eğitim Sen, yapılanları “Dinci, gerici, siyasal bir müdahale” olarak yorumladı.
SURİYE’DE KADIN EMEKÇİLER HEDEFTE!
Konuya ilişkin yazılı açıklama paylaşan Eğitim Sen, söz konusu uygulama ile kadın bedeninin ve emeğinin hedef alındığını vurgulayarak şunları belirtti:
“Bu ideolojik ve gerici müdahale kısa süre içinde daha ağır bir boyut kazanmış; Lazkiye’de görev yapan öğretmenler doğrudan hedef haline getirilmiştir. Kentte çalışan öğretmenlerin neredeyse tamamı, güvenlik koşulları bulunmayan, barınma ve ulaşım imkânları olmayan bölgelere zorunlu olarak görevlendirilmiş; bu görevlendirmeleri kabul etmeyenlerin ‘müstafi sayılacakları’ bildirilmiştir. Fiilen uygulanmak istenen bu yöntem, öğretmenleri istifaya zorlayarak işsiz bırakmayı hedefleyen açık bir sürgün ve tasfiye politikasıdır. Sürgün edilen öğretmenlerin büyük çoğunluğunu kadınların oluşturması, kadın emekçilerin bu süreçte özellikle hedef alındığını bir kez daha göstermektedir. Bu keyfi ve ayrımcı uygulamalara karşı eğitim müdürlükleri önünde oturma eylemleri ve protestolar gerçekleştiren kamu emekçilerinin yanındayız.”
“TÜRKİYE AÇISINDAN DA CİDDİ BİR TEHLİKE BARINDIRMAKTA”
Suriye Eğitim Bakanlığı tarafından siyasal kadrolaşmaya gidildiğini ifade eden Eğitim Sen, açıklamanın devamında şu cümlelere yer verdi:
“Bakanlığın yayımladığı resmî duyuruya göre Şam kırsalı pilot bölge ilan edilerek, pedagojik formasyonu bulunmayan, hatta eğitim fakültesi mezunu dahi olmayan kişilere ‘mülakat yöntemi’yle öğretmenlik yolu açılmaktadır. Bu karar liyakati ve mesleki yeterliliği açık biçimde tasfiye etmektedir. Aynı zamanda kamudan dışlanan kesimlerin yerini, belirli bir siyasal-ideolojik kadrolaşma anlayışıyla doldurmayı hedefleyen açık bir kayırmacılık politikasını ifade etmektedir.
Bu rejimler, başta kadınlar ve çocuklar olmak üzere halkların eşitlik, özgürlük, demokrasi ve barış içinde bir arada yaşama iradesini hedef almakta; eğitim, sağlık ve çalışma yaşamını ideolojik sadakat temelinde yeniden biçimlendirmektedir. Lazkiye’de kadın emekçilere ve öğretmenlere yönelen uygulamalar, Afganistan’da kadınların kamusal yaşamdan bütünüyle silinmesine uzanan sürecin farklı bir aşamasıdır.
Bu nedenle söz konusu uygulamalar yalnızca Suriye’nin iç meselesi olarak görülemez. Laiklik, eşitlik ve demokratik yaşam karşıtı bu pratiklerin meşrulaştırılması ve olağanlaştırılması, bölge ülkeleri açısından olduğu kadar Türkiye açısından da ciddi bir tehlike barındırmaktadır. Eğitimde laiklikten uzaklaşma, kadınların kamusal alandaki varlığının denetim altına alınması, liyakatin yerini siyasal-ideolojik kadrolaşmanın alması; ülkemizde de uzun süredir karşı karşıya olduğumuz politikaların bölgesel ölçekte yeniden üretildiğini göstermektedir.
Eğitim Sen olarak; Lazkiye’de ve Suriye’nin diğer bölgelerinde kadınların, Alevilerin ve farklı kimlik ve inanç gruplarının kamusal yaşamdan dışlanmasına; eğitim ve sağlık başta olmak üzere kamu hizmetlerinin siyasal ve mezhepsel tercihler doğrultusunda yeniden yapılandırılmasına; öğretmenlerin sürgün edilerek istifaya zorlanmasına ve mesleki güvencelerinin ortadan kaldırılmasına karşı olduğumuzu açıkça ifade ediyoruz.”
PİRHA – HDK Eş Sözcüsü Ali Kenanoğlu, HTŞ ile SDG arasında yapılan anlaşmayı yorumladı. Kenanoğlu, “SDG teslim oldu, kaybetti” değerlendirmesinin yanlış olduğunu vurgulayarak “IŞİD’e karşı mücadele yürüten Kürtlerdi; ‘cihadistlerle işbirliği yapıyorsunuz’ demek haksızlık olur! Yapılması gereken şudur: savaşı durdurmak, barış ortamını sağlamak, insanların ölmesini engellemek, ama bunun karşısında da Suriye’de demokratik mücadeleyi büyütmek. İşte burada SDG, Kürtler, Aleviler, Hristiyanlar, seküler Sünniler birlikte hareket etme koşulunu oluşturması gerekiyor” dedi.
Kuzey ve Doğu Suriye özerk yönetiminin savunması için 2011 yılından günümüze dek en az 22 bin kişi yaşamını yitirdi, 30 binden fazla kişi de yaralandı. Uzun yıllar süren çatışmalar ardından Rojava bölgesi adeta kuşatılarak teslimiyet dayatıldı. Dünya genelinde Rojava’ya destek eylemleri akabinde Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile HTŞ arasında 30 Ocak anlaşması imzalandı.
Geçici Şam Hükümeti’ne bağlı bir heyet, 2 Şubat’ta ilk kez Hesekê’ye giderek yerel yöneticilerle bir araya geldi.
SDG ile Geçici Şam Hükümeti arasında imzalanan mutabakat metni Alevi toplumu nezdinde nasıl okundu, Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Eş Sözcüsü Ali Kenanoğlu ile konuştuk.
“BİZ BURADAN AHKAM KESEMEYİZ”
Ali Kenanoğlu, değerlendirmesine “Suriye halklarının geleceğini, Suriye halklarının kendisi belirlemeli” sözleriyle başladı. Suriye’nin demokratik bir zeminde, özgürlükçü bir anayasayla yönetilmesi gerektiğini belirten Kenanoğlu, “Suriye’de İsrail’in çıkarlarının önceliğe alınan bir dizayn politikası söz konusu” dedi.
Bütün uluslararası güçlerin, HTŞ’nin Suriye’yi yönetmesinden yana olduğunu söyleyen Ali Kenanoğlu, gelinen süreci şu cümlelerle değerlendirdi:
“HTŞ’nin, İsrail’e yönelik en ufak bir sözü yok. Zaten Suriye’nin bütün altyapısını, silah depolarını, askeri tesisleri bombaladı. Diğer taraftan Golan tepelerini de aldı. Çünkü HTŞ de bir mutabakatla oraya geldi. Aslında emperyalistler, Ortadoğu’da demokratik bir yönetim sisteminin oluşmasını istemiyor. Yani kendilerinin piyonu olabilecek bir yönetim anlayışı istiyorlar. Bunu da kabul ettiği için HTŞ’yi getirip oraya oturttular.
Bir diğer tarafta da Dürziler var ve haklı bir çıkış yapıyorlar. Bu yönetim anlayışına teslim olmayacaklarını ifade ederek kendi özerkliklerini talep ediyorlar. Bu doğru bir taleptir. Diğer taraf taraftan Alevilere yönelik katliamlar sürüyor. Aleviler daha yeni Şeyh Gazal önderliğinde toparlanıp özerklik istemeye başladılar. Zaten diğer taraftan da Kürtlerin bulunduğu bölgelerde bir özerk yönetim vardı.
Fakat şunu gördük; Alevilerin katledilmesine karşı Aleviler ve kimi demokrat, yurtsever yapılar dışında bir ses yok. Tam tersine, batılı güçler, katliamı inkar eder pozisyondalar. Suriye’de SDG hakimiyetinin ortadan kaldırılması konusunda bir mutabakata varılmış durumda ve bu mutabakatın baş aktörü de Türkiye.
Şimdi insanlar şunu diyebiliyor; ‘Bu anlaşma çerçevesinde SDG teslim oldu, kaybetti’.
Savaşanlar ne diyor biz ona bakarız. Oturduğumuz yerden, konforlu alanlarımızdan orayla ilgili bir yorum yapma hadsizliğini etmeyiz. Çünkü savaşan, eziyeti çeken, çocuğu ölenler onlar. Dolayısıyla bu anlaşmanın doğru olup olmadığını onlar söyleyecekler. Biz buradan ahkam kesemeyiz.”
PROTESTOLARLA TOPYEKÜN İMHANIN ÖNÜNE GEÇİLDİ!
Ali Kenanoğlu, SDG’nin, karşısında birçok uluslararası gücün durduğunu vurgulayarak “Sahanın bir gerçekliği var” diye de ekledi. Kenanoğlu, HTŞ başta olmak üzere Türkiye’nin de SDG ile anlaşma niyetlerinin olmadığını anlatarak şunları söyledi:
“Türkiye gibi bir ülke, sınıra yığınak yapıp açık bir şekilde ‘HTŞ zorda kalırsa biz müdahaleye hazırız’ diyor. Diğer taraftan Amerika, İsrail de böyle istiyor. ‘Bütün dünyaya SDG kafa tutsun!’ bu apaçık bir katliamdır. Türkiye ve HTŞ’nin niyeti çok belliydi. Topyekün bir imhadan yanaydılar. Türkiye kamuoyunun da beklentisi bu yöndeydi. Şimdi bu koşullarda süreci tersine çeviren, masada SDG’nin elini güçlendiren hem uluslararası hem de Ortadoğu coğrafyasındaki protestolar oldu. Türkiye’de, Avrupa’da, Amerika’da yapılan gösteriler, Kürt halkının ayağa kalkışı ve farklı coğrafyalarda yaşayan Kürtlerin ortak hareket etme duygusu, bu süreçte hem batılı güçlerin gündemine bu konuyu soktu hem de bu masanın oluşmasında ciddi bir rol oldu.”
“İSTİYORLARDI Kİ SDG SAVAŞSIN, YOK OLACAKSA DA OLSUN”
“Aleviler olarak bu meseleden ders çıkartmamız gerekiyor” diyen Ali Kenanoğlu, Rojava yönetimine dönük eleştirilere de değindi. ‘SDG, HTŞ ile anlaştı’ yargılamasına karşılık Kenanoğlu şu cevabı verdi:
“Yani ne yapacaktı SDG? Türkiye’yi, Amerika’yı, İsrail’i ve bütün batılı güçleri karşısına alıp savaşacak mıydı? ‘Teslim oldular’ kavramını kullanmak kolay. Ki bunu söyleyen insanları gördüm; kimi şahsiyetler bunu yapıyor ve istiyorlardı ki SDG savaşsın, yok olacaksa da olsun!
Bir taraftan da bu süreçte ‘Aleviler, Kürtler’ karşılaştırması çok yapılıyor. İşte ‘Kürtler zor duruma düştü, Aleviler niye yardım etmedi?’ deniliyor. Bu haksızca bir eleştiri. Aleviler ne yapacak? Aynı şekilde, Aleviler katledildiğinde ‘SDG niye izliyor?’ eleştirileri oldu. Bu da haksız bir eleştiri. Çünkü Alevi bölgesi ile SDG’nin kontrol ettiği bölge arasında Türkiye’nin kontrol ettiği güçler var.
Aleviler olarak da şunu ifade etmemiz gerekiyor; SDG-HTŞ antlaşması, HTŞ’yi aklayan, paklayan bir yerden anlaşma değil. HTŞ’yi demokratik Suriye’ye zorlayan bir anlaşma. Suriye’de demokratik bir yapıya dönüşecek muhalefetin oluşmasıyla birlikte HTŞ diye bir yapının Suriye’de olmayacağını düşünüyorum. Dürzilerin, Alevilerin, Kürtlerin, seküler Sünni Arapların istemediği bir yerde Colani ancak İsrail’in ve Amerika’nın desteğiyle orada oturabilir. Bu da öyle çok uzun vadeli sürmez.”
“ALEVİ KATLİAMLARINA TEPKİ CEMEVLERİNDE YAPILDI!”
Ali Kenanoğlu, süreçle birlikte ortaya konulan toplumsal direnişin önemine de dikkat çekti. Alevi katliamları için de benzer kitlesel eylemlerin yapılması gerektiğini vurgulayan Kenanoğlu “Ancak bunun öncüsü, Alevi kurumları olmalı” diye ekledi:
“Bugünlerde ‘Kürtlere yönelim olunca, bütün şehirler ayağa kalktı ama yıllardır Aleviler katlediliyor, kimse bu şekilde sokağa çıkmadı’ yorumları yapılıyor. Pardon da yani Aleviler sokağa çıktı mı? Bu işe öncelik vermesi gereken Aleviler değil miydi? Basın açıklamalarının hepsine katılmış birisiyim ancak Alevi katliamı ile ilgili bir yürüyüş hiç olmadı! Ama bu eleştiri yapanların hiçbirinin orada olmadığını gördük. Her davanın, mücadelenin bir sahibi vardır. Alevi katliamları söz konusuysa bu işin sahibi Alevilerdir. Diğer güçler yardımcı, destek olan güçlerdir.
Kaldı ki Alevi katliamlarına karşı mecliste en çok konuşma yapan DEM Parti’dir. Biz de HDK olarak birçok yerde dayanışma eylemlerinde bulunduk. Alevi kurumlarını hiçbir zaman yalnız bırakmadık. Fakat şöyle bir şey var; Alevi kurumları, katliamlara yönelik protesto gösterisini cemevinin bahçesinde yapıyor! Olmaz. Kürtler ne yaptı? Kadıköy’de, Aksaray’da; yani kentin meydanlarında yaptı bunu. İşte Suruç’ta sınırda yaptı bunu. İşte Hatay’da sınırda yaptı bunu. Şimdi dolayısıyla sen bunu çıkıp sadece evinin içinde yaparsan evinin içindekiler duyar sadece.
‘Alevi kurumları, Alevi katliamlarına yönelik ses çıkartmadı’ demiyorum ama ses çıkartma yöntemlerini oturup Kürtlerin yapmış olduğu eylemlerle kıyaslayıp ders çıkartması gerekiyor. Bugün HTŞ’ye karşı SDG birtakım kazanımlar elde etmişse bu protestoların sonucudur. Kimsenin tutup da DEM Parti’ye ‘Alevilere sahip çıkmadınız’ diyemez, o haksızlığı yapamazlar.”
“IŞİD’E KARŞI BUGÜNE KADAR MÜCADELE YÜRÜTEN KÜRTLERDİ!”
“HTŞ ile masaya oturdunuz” sözleri üzerinden SDG’ye yöneltilen eleştirilerin “duygusal bir bakış açısı” olduğunu söyleyen Kenanoğlu, süreç içerisinde yaşanan kimi kritik durumlara da işaret etti:
“Rojava’ya karşı gelenlerin içerisinde kimi Aleviler de vardı. Örneğin, bilinen bir Alevi kadın sanatçı, HTŞ lehinde açıklamalar yaptı! Kimi Alevi internet siteleri, SDG karşısındakileri destekleyen yayınlar yaptı. Hatta Alevi katliamlarına karşı HTŞ’nin açıklamalarını yayınlayan haberler yaptılar. Bu gerçekliğimizi görelim. Ben de arzu ederim ki HTŞ’nin varlığına orada son verecek geniş bir koalisyon oluşturulsun ve ortadan kaldırılsın. Ama gerçek böyle değil. Hayat, duygusallıkla yürümüyor. Tüm bunların karşısında yapılması gereken şudur: savaşı durdurmak, barış ortamını sağlamak, insanların ölmesini engellemek, ama bunun karşısında da Suriye’de demokratik mücadeleyi büyütmek. İşte burada SDG, Kürtler, Aleviler, Hristiyanlar, seküler Sünniler birlikte hareket etme koşulunu oluşturması gerekiyor. Bizler de Türkiye’de AKP yönetiminin devrilmesini istiyoruz. Ne yapalım şimdi? Silahlanıp AKP’ ile savaşalım mı? Hayır, bunu söylemiyoruz. Ne diyoruz? Türkiye’deki bütün demokrasi güçleri yan yana gelsin ve demokratik yol ve yöntemlerle demokrasiyi güçlendirelim. Memnun olmadığımız bir yönetimi devirmenin yolu silahlı mücadele değildir. Gelinen noktada artık silahlı mücadele yürüten örgütlerin dahi bu işin silahla sonuç alınamayacağını düşündüğü bir yerde bu gerçekliği görmemiz gerekiyor.
Orada cihadist güçlerle, IŞİD artıklarıyla bugüne kadar silahlı mücadele yürüten Kürtlerdir. Bu gerçekliği görelim. Bunun karşısında SDG’ye, Kürt halkına ‘Siz cihadistlerle işbirliği yapıyorsunuz’ demek haksızlık olur.”
“KÜRTLER, BEDEL ÖDEYEREK BU HAKKI ELDE ETTİ”
Ali Kenanoğlu, Suriye’nin demokratikleşmesi için bundan sonra yapılması gerekenleri de sıraladı. Kürtlerle birlikte diğer muhalif toplumların, demokratik bir anayasanın oluşturulması için mücadele yürütmesi gerektiğini altını çizen Kenanoğlu, sözlerini şu cümlelerle sonlandırdı:
“Bugüne kadar kimlikleri bile olmayan bir halk, bugün birtakım haklara sahip oldu. İşte vali atıyor, kendi güvenliğini oluşturuyor, ana dilinde eğitim hakkı tartışılıyor. Kabul edelim ki 15 sene önce Kürtlerin kimliği dahi yoktu! Oradan buraya gelmiş bir halk. Bedel ödemeden Ortadoğu coğrafyasında sana yukarıdan kimse bir şey vermiyor. Kürtler, bedel ödeyerek bu hakkı elde ettiler. Bunun geliştirilmesi için de başta Aleviler olmak üzere diğer toplumsal kesimlerle birlikte hareket etmek ve birbirlerine güç vermek durumundadırlar. Suriye’de demokratik bir anayasanın oluşturulması sağlamalıdır. Bu da HTŞ ve Colani’yle olabilecek bir şey değildir. Suriye’de demokratik bir anayasa ve halkların oyuyla seçilmiş bir hükümet olmadan da ‘Şam hükümeti ya da Şam Devlet Başkanı Colani’ demem.”
PİRHA – Ankara Divriği Kültür Derneği tarafından organize edilen 6. Kültür Sanat Günleri’nde Divriğili sanatçılar ile sanatseverler bir araya geldi.
Zafer Çarşısı Güzel Sanatlar Galerisi’nde 31 Ocak – 7 Şubat arasında açık kalacak etkinliğe ilgi bir hayli yüksek oldu. Programa birçok demokratik kitle örgütünün yanı sıra Alevi kurumları da destek verdi.
Birçok ressamın çalışmalarının sergilendiği sanat günlerinde kadınlar tarafından üretilen el emeği ürünler de sergilendi. Program dahilinde Divriğili yazarların kitap çalışmaları da stantlarda yerini aldı.
Etkinlikte ayrıca Pir Sultan Abdal Kültür Derneği de yer aldı. Sivas Katliamının 33. yılı sebebiyle ‘33 can 33 yıl’ pankartının açıldığı stantta, Sivas Katliamı’na dair kitap çalışmaları da sanatseverlerle paylaşıldı.
PİRHA – DAD Genel Merkez Yöneticisi İmam Şenol, Rojava’daki insanlık krizine dikkat çekerek dayanışma çağrısında bulundu. Alevi kurumlarının, Rojava için daha çok destek sunması gerektiğini belirten Şenol, “Adeta Kerbela yaşanıyor. Rojava, halklar için bir özgürlük ışığıdır. Bu ışık sönerse mahkûm olacağız” ifadelerini kullandı.
Suriye Demokratik Güçleri ile Geçici Şam Hükümeti arasında anlaşmaya varıldığı duyurulsa da başta Kobanê olmak üzere Rojava’nın birçok bölgesinde insani dram yaşanıyor. Taraflar arasında ateşkes sağlandığı yönünde açıklamalar yapılsa da Kürtlerin yaşadığı bölgelerdeki kuşatma sürüyor.
Elektrik ve içme suyunun kesildiği bölgede, altı çocuk soğuktan yaşamını yitirirken mevcut krizin günden güne arttığı ifade ediliyor.
Rojava’daki insanlık dramına karşı dünyanın birçok bölgesinden de itirazlar sürüyor. Rojava’yla dayanışma gösteren Halklar Karavanı üyeleri, sınır dışı edilmek üzere göç idaresinde tutulurken (ülkelerine de gönderilmiş olabilirler!) Kobane’ye ulaştırılmak için çok sayı da tırın da Urfa’daki bekleyişi sürüyor. Mürşitpınar Sınır Kapısı’nın açılması yönündeki talepler süre giderken konuya ilişkin bir tepki de Demokratik Alevi Dernekleri’nden (DAD) geldi.
“İNSANLIK BUNU KABUL ETMEMELİ”
Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Merkez Yöneticisi İmam Şenol, SDG ile HTŞ arasındaki ateşkese rağmen “Toplumda bir güven kırılması” oluştuğunun altını çizdi. Şenol, iki taraf arasında geçmişte yapılan anlaşmalara işaret ederek “5 Ocak’ta yapılan anlaşmanın tam imzalanacağı noktada müdahale oldu. Bu durum, uluslararası bir komploydu” dedi.
İmam Şenol, Rojava’daki halklara büyük acı yaşatıldığını söyleyerek Halep’te yapılanların insanlık suçu olduğunu ifade etti. Şenol, “Orada insanlarımız katliamla yüz yüze geldi. Savaşın da bir kuralı vardır ancak öylesine karanlık bir zihniyet ki kadınlara tecavüz edip, infaz ettiler. Ardından kadınların saçını kestiler! Kürt kadınını infaz edip balkondan attılar! İnsanlık bunu kabul etmemeli” diye konuştu.
“SESSİZ KALINMAMALI!”
HTŞ rejiminin, “zalim bir yönetim” olduğunu vurgulayan İmam Şenol, “Gayri ahlaki yaklaşımları söz konusu. Buna sessiz kalmamak için Alevi ya da Kürt olmaya gerek yok” sözlerini kullandı. Şenol, dünya genelinde Rojava’ya destek eylemlerine de değinerek şöyle devam etti:
“Toplumlar, çok ciddi tepki gösterdi. Bu tepkiler, daima egemen güçlerin istediği şekilde hareket edecek manasına gelmez. Şöyle bir anlayış var; ‘kapitalizm, egemen güçler, ne isterse onu yapar’. Bu düşünce aslında bir nevi bunların, her şeyi yapabileceği propagandasını yapıyormuşuz gibi geliyor. Evet, egemen güçlerin tankı, topu vardır ama karşısında da halklar vardır. İnsanlıktan yana vicdanı olan, dünyanın her tarafında insanlık mücadelesi ve doğa mücadelesi veren bir toplum vardır. Bu baskı sonucunda 29’unda gerçekleşen bir anlaşma, en azından Rojava’daki halkların katliamdan geçirilmemesi için önemli oldu.”
“TÜRKİYE İYİ BİR SINAV VERMEDİ”
İmam Şenol, Rojava’ya destek konusunda bir bütün Alevi kurumlarının yeterince ses olamadıklarını da söyledi. “Adeta Kerbela yaşanıyor” diyen Şenol, Rojava için tehlikeli sürecin henüz son bulmadığını belirterek şöyle devam etti:
“Rojava, halklar için bir özgürlük ışığıdır. Bu ışık sönerse mahkûm olacağız. Rojava, bütün ezilen halklarındır. Suriye’de Alevilere, Dürzilere, Kürtlere yapılanları sırayla gördük. Bu selefi düşüncenin, bütün halklara düşman olduğunu belirtebiliriz. Buna karşı sessiz kalmak da mümkün değildir. Kadınlar tecavüz ediliyor, binalardan atılıyor ama Alevi kurumlarından istenilen tepki gelmiyor. Çok tehlikeli bir dönemden geçiyoruz.
Ayrıca bin yıllık kardeşlikten bahsediyoruz! Bu kardeşlik en son Rojava’da görüldü! Türkiye iyi bir sınav vermedi. Türkiye Cumhuriyeti büyük bir devlet olacaksa eğer bütün halkların barış içerisinde yaşaması gerekir. Böylelikle Orta Doğu’da model olur.”
HIZIR AYI SEBEBİYLE DAYANIŞMA ÇAĞRISI!
Hızır Ayı’nın başladığına da dikkat çeken İmam Şenol, Raya Heq Alevileri için çok önemli bir dönemde olduklarını söyledi. Hızır Ayı’nda küskünlüklerin son bulduğunu belirten Şenol, konuşmasına şu cümlelerle devam etti:
“Hızır, kara kışta, zor günde, darda olan, umutsuz olan toplumlara umut vermektir. Bu ayda insanlığın kalbi, vicdanı daha da yumuşar. Topluma karşı sorumluluk hissetme ayıdır. Onun için bizler darda kaldığımızda ‘Yetiş ya Hızır’ deriz. Ben sıkıştığımda komşum bana destek veriyorsa o Hızır’dır. Hızır ayında toplumlar aydınlığa, rahatlığa ulaşır. Hızır, toplumun umutsuz olmadığını hatırlatır bize. Bu ayda dayanışma biraz daha yükselir. Bu noktada da tüm canlarımıza Hızır, yar ve yardımcısı olsun, darda, zorda bırakmasın. Herkes lokmalarıyla yanındaki aç ve darda olan canlara yardım etsin.”
PİRHA –IŞİD’lilerin tutulduğu kampların SDG kontrolünden alınması ardından kadın ve çocukların Türkiye’ye getirileceği yönündeki haberler, yeni bir tartışmaya sebep oldu. 10 Ekim Barış Derneği, sadece kadın ve çocukların yer aldığı bir geri alma ve entegrasyon/rehabilitasyonun tek başına bir sonuç doğurmayacağını belirtti. Yapılan açıklamada, söz konusu planlama ile IŞİD’in bertaraf edilemeyeceği ifade edildi.
10 Ekim Barış Derneği, Türkiye’nin, Suriye’deki Al Hol ve Roj kamplarındaki IŞİD’lilerden Türkiye kimliği taşıyan kadın ve çocukları geri alma kararına dair açıklama yaptı.
‘Entegrasyon ve rehabilitasyon’ adı altında geri almanın yapılacağına değinen 10 Ekim Barış Derneği, uygulamaya dair yazılı açıklama ile itirazlarını paylaştı.
“GERİ İSTEME, IŞİD’İ BERTARAF ETMEZ!”
Açıklamada, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük sivil katliamı olan 10 Ekim Katliamı aileleri ve yaralıları olarak 10 yıldır, IŞİD’lilerin Suriye’den geri istendiği, katliamda rolü, bilgisi olan kamu görevlilerinin yargılanmasının talep edildiği vurgulandı. Bu hususların sağlanmadan söz konusu geri istemenin bir sonuç yaratmayıp, IŞİD’i bertaraf etmeyeceği de ifade edildi.
Dernek açıklamasında, katliam yargılamalarında planlayıcı olduğu ortaya çıkan pek çok IŞİD’linin, Suriye’deki cezaevlerinde ya da kamplarda olduğu da hatırlatıldı. Geri isteme süreci başlayacaksa eğer “ilk bu isimlerle başlanmalı” diyen 10 Ekim Barış Derneği, açıklamanın devamında şu ifadelere yer verdi:
“Dikkat edilmesi gereken bir başka nokta da IŞİD örgütlenmesinin çok karmaşık ve aile ilişkilerini de içeren bir düzeyde olduğudur. Bunu göz ardı ederek atılan adımlar sorunu ve tehlikeyi büyütmekten başka bir anlam taşımayacak, sadece kadın ve çocukların yer aldığı bir geri alma ve entegrasyon/rehabilitasyon tek başına bir sonuç doğurmayacaktır.
2015 yılında ülkemizde yaşanan kanlı dönemin ve katliamların yargılama süreçlerinde ortaya çıkan gerçekler, devletin içinde yer alan kimi kurumların ve kişilerin, bu katliamlarda bilgisi olduğu, dahli olduğu yönündedir. Bu gerçekler çerçevesinde soruşturmaların yargılamaların derinleştirilmesi, genişletilmesi gerekmektedir. Bu yapılmadan IŞİD ile mücadele edilemez, IŞİD yok edilemez.”
“GERİ ALMA KATLİAMLARIN BİLİNEN FAİLLERİNDEN BAŞLASIN”
Türkiye Cumhuriyeti’nin ilgili birimlerine seslenen 10 Ekim Barış Derneği, açıklamada şu cümlelere de yer verdi:
“IŞİD eliyle gerçekleştirilen katliamların perde arkasında devletin hangi kurum ve kişilerinin olduğuna yönelik soruşturmalar bir an önce başlatılsın.
Geri alma süreci evvela katliamların bilinen IŞİD’li faillerinden başlasın, firari sanıkların iadesi için mahkeme kararları bir an önce yerine getirilsin.
3 polis için verilen soruşturma izninin gerekleri Gaziantep savcılığı tarafından bir an önce başlatılsın.
IŞİD’i besleyen, büyüten zemin, halklara karşı yürütülen savaşın kirli ve karanlık yüzünden gelişmektedir. Bunun panzehiri ise barışçıl bir ortam ve demokrasinin yerleşmesidir. Başlayan görüşme ve müzakere sürecinin hem ülkemiz hem de bölgemiz için barışın inşasına imkan verecek bir adıma dönüşmesi için gereklilikler bir an önce yerine getirilmelidir.”
PİRHA – Dede Nihat Saltuk, hızır ayının önemini anlattı. Hızır ritüelini “Ruhun aydınlanması” şeklinde özetleyen Saltuk, bu geleneğin tüm dünyaya anlatılması gerektiğini de söyledi. Nihat Saltuk, Muharrem Ayı gibi Hızır’ın da tüm cemevlerinde karşılanması gerektiği notunu düştü.
Sarısaltuk Ocağına mensup Nihat Saltuk, Hızır inancının, Alevi toplumundaki karşılığını anlattı. Hızır’ın, toplum tarafından “kutsal” görüldüğünü belirten Saltuk, bu geleneğin, Alevi inancının en büyük parçası olduğunun altını çizdi.
Dede Nihat Saltuk, şubat ayıyla birlikte pirlerin, köylere uğradığını belirterek “Pirlerin, talibiyle buluşması ise Hızır’ın gelmesi demekti. Kimin evine pir gitmişse Hızır’ı gelmiştir” dedi.
KUTSAL AYA DÖNÜK HAZIRLIKLAR
Nihat Saltuk dede, Hızır ayı yaklaşırken yapılan hazırlıkları da özetledi. Pirlerin köylere gelmeden önce lokmaların hazırlığına başlandığını anlatan Saltuk, şunları söyledi:
“Cemler olacak, küskünler barışacak, evlerimize bereket, huzur gelecek. Bir köye eğer piri gitmemişse Hızır uğramamıştır. Fakat Alevi inancı Şah-ı Merdan Ali ile Hızır’ı bütünleştirir. Onun için Hızır’ı her yerde hazır ve nazır görmek, Hızır’ın özelliğidir. Onu, gönlümüzde her zaman ‘Bozatlı’ ve ‘Aksakallı pir’ olarak görürüz. Hızır, dondan dona bürünendir. Bir kalıba da sokamayız. Belki kapımıza gelen bir dilencidir. Bazen bir yetimdir. Hızır’ demek, insanın farkında olması, ruhun aydınlanması, karanlığa kalmış gönüllerin aydınlanması demektir.”
“HIZIR, İNSANA GİZLENMİŞTİR”
Dede Nihat Saltuk, Hızır’ın, bir umut kaynağı olduğunu da anlattı. Alevilikte Hızır’ın ölümsüz olduğuna dair bir inanış olduğunu söyleyen Saltuk, bu geleneği şu cümlelerle anlattı:
“Hızır ölmedi diyoruz çünkü ölüm ölür biz ölmeyiz deriz. Hakk’ın cemali de Hızır da zamana, mekana tabi değildir. Güneşin nasıl yeniden doğduğuna inanıyorsak Bozatlı Hızır’ın da carımıza yetişeceğine inanıyoruz. Hızır çaredir, dosttan kesilmeyen umuttur. Hızır, insan ile Tanrı’nın buluşmasıdır. Hızır karşılık beklemeden yardıma koşandır. Hızır, tükenmez umuttur bizim inancımızda. Onun için Hızır, insana gizlenmiştir. Hızır, insanlarla el ele el Hakk’a, hala haldaş, Yol’a yoldaştır. Hızır bizim güneşimiz, ayımız, dolunayımız, bağımız, köşkümüz, orucumuz, sabrımız ve kurbanımızdır. Hızır zahiri değil batınidir. Yani görüneni değil görünmeyeni temsil eder.
Darda olduğumuzda kimi zaman İmam Ali’yi, kimi zaman Hızır’ı çağırırız. Onlara verdiğimiz ikrarımızda sadık kalırız. Zalimin karşısında, mazlumun yanında, haksızlığın karşısında, adaletin yanında, Şah-ı Merdan Ali’nin Yol’unu Yol ederiz. Savaşa karşı barış, kötülüğe karşı iyilik, çaresizliğe karşı yardımlaşma bizim Yol’umuzdur. Sevgi ve umudun Bozatlısı Hızır’ın darda kalanlara yardım etmesini, bütün insanlarda vücut bulmasını diliyoruz. Ali kardeşimiz, Hızır da yoldaşımız olsun.”
“BİR ÜZÜM TANESİNİ 40 KİŞİYE PAY ETTİK!”
Dede Nihat Saltuk, Hızır anlayışının bugün ne oranda yaşatıldığına da değindi. Günümüzde Hızır’a yeterince anlam verilmediğini söyleyen Saltuk, inanç önderlerinin bu konuda eksik kaldığını söyledi. “Bizler anlatamadık. Bizim anlattığımızla halkın anladığı da farklı oldu” diyen Dede Saltuk, şöyle devam etti:
“Kendi ihtiyacın varken yetime, yoksula el uzatabiliyor musun? Hepimiz Hızır gibi insanlara yardım etmeliyiz, darda olanın yardımına koşmalıyız. Haksızlığın karşısında dik durmalıyız. Hazreti Hüseyin ‘Ne aradığını bilmezsen bulduğunda onu tanıyamazsın’ diyor. Biz daha ne aradığımızı bilmiyoruz! Bir lokmayı bölüşmenin önemini bilmeliyiz. O zaman Hızır’ı anlamış olacağız. ‘Kırklar Cemi’nde bir üzüm tanesini 40 kişiye pay ettik’ diye hep anlatırız ama biz dünyayı götürüyoruz hala bir lokmayı pay edemiyoruz! Günümüzde ise bir tek Hızır’da lokma dağıtılıyor. O da cemsiz, cemaatsiz, sadece semah yapıyor. Hızır’ı anlayıp dünyaya da anlatmak lazım. Bizler neden eli kolu bağlı, çaresiz şekilde Hızır’ı bekliyoruz? Bir de sen herkese Hızır ol. Hızır, ruhun aydınlanmasıdır. Ruhun aydınlanmamışsa, ruhun karanlığında kalmışsan kusura bakma, Hızır’ı anlamamışsındır.”
HIZIR RİTÜELİ CEMEVLERİNDE YAŞATILMIYOR!
Dede Nihat Saltuk, geçmiş yaşanan Hızır ritüellerini de hatırlattı. Şubatın ikinci salısından itibaren Hızır orucunun başladığını belirten Saltuk, kimi bölgelerde ise Pazar günü başladığını aktardı. Bu orucu geçmişte en çok da bekar bireylerin tuttuğunu söyleyen Dede Saltuk, Hızır’a dair şunları anlattı:
“Oruçların son günü gençler biraz daha tuzlu yerler, su içmezlerdi. Oruç sonunda kim su vermişse onunla evlenileceğine inanılırdı. Evimize Hızır gelsin diye buğday kavrulurdu. O kavutları hiç kimsenin değmediği yüksek bir yere koyardık. Eğer ona bir el değmişse ‘Hızır evimize uğramış’ denirdi. Ayrıca aileler, yoksulluklarını göz önünde bulundurmadan kurban keserdi.
Anadolu’ya gittiğiniz zaman kimi köyler bir hafta önce tutar bir diğeri sonra tutar. Çünkü o pir, her hafta bir köydedir. Çünkü perşembe akşamı cem olurdu muhakkak. Hızır orucunun dağınık şekilde tutulmasının nedeni de budur.
Ancak hizmet yürüttüğüm Yunus Emre Cemevi’nde maalesef bu yönlü bir hazırlığımız olmuyor. Cemevleri aslında bu gelenekler için olmalı. Muharrem ayı için hazırlık yapılıyor ancak Hızır için yapılmıyor. 3 Gün Hızır orucu tutuyorsak aynı Muharrem ayı gibi burada birlikte oruçlarımızı açabiliriz. Ancak cemevleri, yöneticilerin himayesinde kaldığı için bu işleri dedelere bırakmıyorlar. Dedeler biraz geriye atıldılar. Aleviliğin yaşadığı sorunlar da dedelerin geriye atılmasından kaynaklı oluyor.”
PİRHA – Ressam Cafer Tabak, Maraş Katliamı’yla yüzleşmek adına yeni resim projesini başlattı. Katliamın tanıklarının hala hayatta olduklarına dikkat çeken Tabak, “Bugün tanıklar varken bu mücadele verilmelidir. Ben de bu mücadele için bir zemin hazırlamaya çalışıyorum” diyerek Alevi kurumlarından da destek beklediğini söyledi.
Maraş’ta 19-26 Aralık 1978’de Alevilere yönelik yapılan katliamda resmi rakamlara göre 111 kişi öldürüldü. Yedi gün süren katliam boyunca kolluk güçleri hiçbir müdahalede bulunmazken, Alevilere ait yüzlerce evin yanı sıra işyerleri de yakılıp yağmalandı.
Katliama ilişkin yürütülen hukuk süreci ise tam 23 yıl sürdü. Katliamda önemli rol oynayan 68 kişiye ulaşılamadı! Maraş, Alevi toplumunun kapanmayan yarası, cumhuriyet tarihinin üzeri hep örtülü tutulmak istenen insanlık ayıbı olarak kaldı.
Şu an Ankara’nın Mamak ilçesine bağlı bir köyde yaşam süren ressam Cafer Tabak da Maraş katliamının mağdurlarından birisi. Maraş’ta doğup büyüyen sanatçı, yaşanan katliamın unutulmaması adına uzun soluklu bir resim projesine başladı. Alanında ilk olan projenin detaylarını Cafer Tabak PİRHA’ya anlattı.
“O ANLARA TANIK OLDUM!”
Katliamın olduğu günlerde askerlik yaptığını belirten Tabak, “Maraş’ta olsaydım şu anda hayatta olur muydum, bilmiyorum” ifadelerini kullandı. Katliamın yaşandığı yıldan bu yana, toplumsal sorunların resimle kalıcılaştırılması gerektiği fikrini savunan Tabak, Maraş’a dair planladığı projenin ilk fırçasını tuvaliyle buluşturdu. Çalışmasının uzun soluklu olacağını belirten Cafer Tabak, katliamın bittiği gün terhis olduğunu, şehre döndüğünde ise karşılaştığı manzarayı şu sözlerle anlattı:
“Askerde olmaktan kaynaklı katliamdan kurtulduğumu düşünüyorum. Bölük komutanı, bir süre beni göndermemişti. Hatta beni gönderirken ‘Gittiğinde asker elbiseni çıkartmadan yat’ demişti. Geldiğimde ise Maraş çok korkunç vaziyetteydi. Her taraf duman, yıkıntı içerisindeydi. Sayısız insan yaralanmış, öldürülmüş, yok edilmişti. Yani korkunç bir durumdu gördüklerim. Sözcüklerle ifade etmek çok zor. İnsanlar, kamyonlarla durmadan Maraş dışına sevk ediliyordu. Resmen devlet, Maraş’ı boşaltıyordu. O anlara hep tanık oldum. O esnada bir kardeşim yaralıydı. Köyümüzden 16 kişiyi de katletmişlerdi. Bunların içerisinde 6 aylık Yılmaz Boz isimli bebek, yatalak denecek durumda olan Ali Şükran isminde yaşlı bir amcamız da vardı. Ayrıca mahalleden tanıdığımız birçok insan, dostlarımız, arkadaşlarımız da katledilmişti.”
ÜÇ SENELİK HAZIRLIĞIN ARDINDAN RESİMLER OLUŞMAYA BAŞLADI!
Cafer Tabak, resim sanatında ilerleme sağlamak üzere katliamdan sonraki yıllarda Ankara’ya taşınır. Lise eğitimini dışarıdan bitiren Tabak, ardından Hacettepe Üniversitesi resim bölümünde eğitimini tamamlar. “O yıllarda sadece Maraş Katliamı’nı değil, tüm katliamlar üzerinde çalışmak istiyordum ancak bir türlü içinden çıkamadım” diyen Tabak, projesinin oluşum sürecini ve tekniğine dair şunları anlattı:
“Dersim, Zilan, Koçgiri, Maraş, Sivas ve Çorum katliamlarını da resmetmek istiyordum. Senelerdir ‘bu katliamları nasıl anlatabilirim’ diye düşünüyorum. Fakat sonra kendi kendime ‘sana en yakın olan, senin kendi içinde yaşadığın durum var. Önce şunu bir çözümle’ dedim. Bu pencereden Maraş Katliamı’nı araştırmaya başladım. Yaklaşık 3 senedir hazırlık yapmaktayım. Bu çalışmadaki amacım yüzleşmek. Hazırlamak istediğim sergide kaç resim yer alacak henüz net değil. Serginin girişinde sokakta oynayan çocuk resimleri olacak. Arka fonda ise sesler gelecek. Ondan sonra katliam alanına; katliam resimlerine girdiğimizde ise fonda silah, katliam sesleri olacak. Bu resimleri, tanıkların anlattıkları üzerinden hazırlıyorum. Ayrıca resimlerin köşesinde bir de kare kod yer alacak. Örneğin kazanda kaynatılarak katledilmiş Ali Tıraş isminde bir çocuk var. Resmin köşesindeki kare kod okutulduğunda o resimle ilgili olan video karşınıza çıkacak. Serginin bitiminde ise katliamda kurtulmuş çocuk resimleri olacak. Orada da katliamda kurtulan insan sesleri…”
“KENDİ İMKANLARIMLA RESİMLERİMİ HAZIRLIYORUM”
Cafer Tabak, konuşmasında sanat camiasına da eleştiri yöneltti. “Sanat gerçekten yapılırsa toplumda karşılığını bulur” diyen Tabak, bu zamana dek Alevi katliamlarıyla ilgili yeteri oranda sanatsal içerikli üretim yapılmadığını belirtti.
“Sanat camiası, küçük burjuva yapısı itibarıyla çok kaygan bir zemindedir. Oturup sohbet ederlerken dünyayı kurtarır görünürler fakat atölyelerine kapanınca ‘Hangi resmi satayım?’ diye oturup resim çalışırlar. Resim alanı diğer sanat alanlarından bayağı farklıdır. Zaten literatürde de ‘Burjuva sanatı’ olarak geçer. Dolayısıyla şu anda benim hazırlamaya çalıştığım projeden hiçbir para talep etmiyorum. Kendi imkanlarımla resimlerimi hazırlıyorum. Katliamın 50. yılında, yani 2028’de Ankara’da ilk sergiyi düşünüyorum.”
ALEVİ KURUMLARINA ÇAĞRI!
Cafer Tabak, söz konusu projeye dair Alevi kurumlarının da ilgi göstermesi gerektiğini belirtti. Resim çalışmasıyla ilgili Alevi kurumlarına da bilgi vereceğini söyleyen Tabak, şöyle devam etti:
“Resimleri hiçbir şekilde satışa sunmadan, birbirinden ayırmadan bu projenin Alevi kurumları tarafında kullanılmasını istiyorum. Alevi kurumları, bunu Türkiye’nin ve dünyanın her yerinde sergileyebilmeli. Meseleyi gündeme taşımalılar. Türkiye bununla yüzleşmelidir. Maraş, öyle bir soykırım ki 35 sene geçmesine rağmen hiç kimse orada anma bile yapamamış! Herkes kabuğuna çekilmiş. Korkunç bir dehşet yaşanmış. Hala anmalar Maraş’ta yasak. ‘Sadece cemevinde toplanın, kendi kendinize bir şeyler söyleyin, dağılın’ şeklinde izin veriliyor. Bunun dışında Türkiye Cumhuriyeti’nin yüzleşmek gibi bir derdi yok. Benim amacım ise bu yaşananları görsellikle sunup yüzleşmeyi sağlamaya çalışmaktır. Maalesef sanatçılar bu katliamlarla pek ilgilenmemişler.”
“BU TANIKLAR VARKEN BU MÜCADELE VERİLMELİ”
İlk sergiyi Alevi kurumlarının desteğiyle Ankara’da açmak istediğini belirten Cafer Tabak, “Eğer yüzleşme sağlanır, özür dilenirse bu resimler Maraş’ta bir mekanda sürekli sergilenmeli. Tabii devlet, katliamı kabul ederse… Yoksa bu resimler Alevi kurumlarınca dünyanın birçok ülkesinde gezdirilip katliamın anlatımı yapılmalıdır. Bugün hala katliamı yaşayan tanıklar var. Bu tanıklar varken bu mücadele verilmelidir. Ben de bu mücadele için bir zemin hazırlamaya çalışıyorum” dedi.
PİRHA – İstanbul Emek, Barış ve Demokrasi Güçleri, Rojava’ya dönük saldırılar sebebiyle sokağa çıktı. Yapılan basın açıklamasında, uluslararası emek örgütlerine Rojava’daki yaşam ve çalışma hakkı ihlallerine karşı açık tutum almaya yönelik çağrı yapıldı.
İstanbul Emek, Barış ve Demokrasi Güçleri, “Ortadoğu’da emperyalizme, Suriye’de HTŞ karanlığına dur de” çağrısıyla basın açıklaması yaptı.
Eylem sebebiyle Kadıköy iskele meydanı tümüyle bariyerlerle kapatıldı. Yurttaşlar, alana girmek için üst aramasından geçirilirken, hazırladıkları döviz ve pankartlara ise izin verilmedi.
Ortak açıklamayı Hüseyin Özev okudu. Rojava’da sivillerin kuşatma altında olduğunu söyleyen Özev, uluslararası güçleri barıştan yana tutum almaya çağırdı.
“SOYKIRIM TEHDİDİ SÜRÜYOR!”
Rojava’da yüz binlerce sivilin, HTŞ güçlerinin kuşatması altında yaşam mücadelesi verdiğini söyleyen Hüseyin Özev, şu cümlelerle devam etti:
“Ateşkes ilanlarına rağmen HTŞ saldırıları sürmekte; bu saldırılar sırasında ciddi savaş suçları işlenmektedir. Şehirlerin kuşatma altına alınması nedeniyle halk; suya, elektriğe, gıdaya ve sağlık hizmetlerine erişimden sistematik biçimde yoksun bırakılmaktadır. Bölge halklarının toplu biçimde soykırıma uğratılma tehdidi, yalnızca bir ‘çatışma hali’ değil; uluslararası insancıl hukukun ve temel insan haklarının ağır ve süreklilik arz eden ihlalidir.
IŞİD türevi örgütlerin bileşiminden oluşan HTŞ güçlerinin kuşatması altında şimdiye kadar en az altı çocuk donarak yaşamını yitirdi. Halen yüz binlerce çocuk ve sivil açlık ve donma tehlikesiyle karşı karşıya. Sağlık hizmetlerine erişimde yaşanan ciddi sorunlar nedeniyle, tedavi edilebilir durumda olan binlerce insanın dahi yaşamını yitirme riski bulunmaktadır.”
“SAVAŞ SUÇU İŞLENİYOR!”
Rojava’da suyun ve elektriğin kesilmesinin “açık bir savaş suçu” olduğu vurgulanan basın açıklamasında şu ifadelere de yer verildi:
“Bir topluluğun yaşam koşullarının bilinçli ve sistematik biçimde yok oluşa sürüklenmesi, uluslararası bir suçtur. Çok açıktır ki; sürdürülen kuşatma, zorla yerinden etme politikaları ve sivil yaşamın sürdürülemez hale getirilmesi, Birleşmiş Milletler Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi kapsamında değerlendirilmelidir.”
“DEMOKRASİ GÜÇLERİNİ SORUMLULUK ALMAYA ÇAĞIRIYORUZ”
Dayanışma ve mücadele ile savaşın durdurulabileceğini vurgulayan Özev, insani yardım koridorlarının açılması için de çağrı yaptı:
“Sivillere yönelik saldırılarda sorumluluğu bulunan tüm güçler hakkında bağımsız ve uluslararası soruşturma mekanizmalarının işletilmesi için başta Birleşmiş Milletler ve Uluslararası Çalışma Örgütü olmak üzere tüm uluslararası emek ve demokrasi güçlerini göreve ve sorumluluk almaya çağırıyoruz.
Rojava’da kuşatma altında olan yalnızca siviller değildir. Yüz yıllardır emekçilerin ve ezilenlerin mücadelesiyle kazanılmış temel insani değerler de hedef alınmaktadır.
6 Ocak 2026 tarihinden bu yana uluslararası emperyalist güçlerin ve bazı bölge ülkelerinin göz yumması ve dolaylı desteğiyle hapishanelerde tutulan binlerce eski IŞİD militanının serbest bırakılması, dünyayı yeni ve ciddi bir tehdit ile karşı karşıya bırakmıştır.
Suyun kesilmesi, gıdanın engellenmesi ve altyapının yok edilmesi; yalnızca yaşam hakkının değil, aynı zamanda çalışma hakkının ve sağlıklı, güvenli yaşam koşullarının da gasp edilmesi anlamına gelmektedir.
Uluslararası emek örgütlerini; Suriye/Rojava’da yaşam ve çalışma hakkı ihlallerine karşı açık tutum almaya, üye sendika ve konfederasyonlarını acil dayanışmaya çağırmaya ve insani yardımın önündeki engellerin kaldırılması için uluslararası baskı mekanizmalarını harekete geçirmeye davet ediyoruz.”
PİRHA – Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Eşit Başkanı Nevin Kamilağaoğlu, Suriye’deki tüm halkların tehdit altında olduğunu belirterek “birlikte mücadele” vurgusu yaptı. Kürtler, Aleviler ve diğer azınlıkların, birlikte hareket etmesi gerektiğini savunan Kamilağaoğlu “Çünkü biz sadece hayatta kalmayı değil, onurumuzu koruyarak yaşamayı savunuyoruz” dedi.
HTŞ ve IŞİD tarafından Rojava’ya dönük saldırıları sürüyor. İnsani krizle yüz yüze olan Kobani şehrindeki halk, barınma ve beslenme sorunlarıyla da mücadele ederken, 5 çocuk donarak yaşamını yitirdi.
Alevi toplumu nezdinde tepkiyle karşılanan HTŞ-IŞİD saldırılarına ilişkin bir tepki de Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Eşit Başkanı Nevin Kamilağaoğlu’ndan geldi. Suriye’de kaygılı gelişmeler olduğunu söyleyen Kamilağaoğlu, tüm kesimlerin tehdit altında olduğunu belirtti.
“HERKES TEHDİT ALTINDA”
Kamilağaoğlu, HTŞ liderliğindeki bir hükümetin, çoğulcu bir ülke talebine karşılık veremeyeceğini vurgulayarak şunları aktardı:
“Bugün Suriye’de yaşananları yalnızca bir devrin kapanışı sonrası yaşanan bir iç savaşın devamı olarak okumak büyük bir yanılgı olur. Şu anda yaşananlar bir ülkenin yeniden dizayn edilmesi, yeniden bir toplumun korku üzerinden biçimlendirilmesi ve radikal–şeriatçı bir zihniyete takım elbise giydirilerek bu zihniyeti meşrulaştırılmasıdır.
Bu süreç, sadece askeri bir süreç değil, siyasi ve tarihsel bir süreçtir aynı zamanda. Bu nedenle bugün Suriye’de yaşananlar Türkiye’nin, ABD’nin, İngiltere’nin ve Avrupa’daki bazı ülkelerin baktığı gibi geçici çözümlerle değil, soğukkanlı, gerçekçi ve cesur bir dille ele alınmalıdır.
Bugün Suriye’de herkes tehdit altında. Alevileri, Dürziler, Hristiyanlar, gayrimüslimler, Kürtler, sekülerler aydınlar ve muhalifler…
Suriye’de HTŞ ve ona eklemlenen diğer cihadist gurupların zihniyeti açıktır. Onların çoğulculuğa karşı tahammülleri yoktur. Onlar, varlıklarını farklı kimliklerin, inançların ve ötekilerin yokluğu üzerine kurarlar. Eşit yurttaşlığa, seküler yaşama yer yoktur.”
DÜN TERÖRİSTTİ BUGÜN CUMHURBAŞKANI!
Suriye’de yaşananların sadece bir güvenlik sorunu olmadığını belirten Kamilağaoğlu, “Suriye için bir zihniyet, bir rejim ve bir toplum tasarımı sorunudur” yorumunu yaptı. Kısa süre öncesine kadar Ahmed el-Sharaa’nın başına 10 milyon dolar ödül konulduğunu hatırlatan Nevin Kamilağaoğlu, görüşlerini şu cümlelerle aktardı:
“Hiç bir uluslararası mahkemede yargılanmadan, hiçbir dosyadan aklanmadan, bir günde devlet başkanı haline getirildi! Dün ‘terörist’ denilen kişi, bugün Birleşmiş Milletler’de kırmızı halıyla karşılanan meşru bir aktöre dönüştü. Onun için yaptırımlar kaldırıldı. Avrupa kapıları açıldı. Bakanlar ayağına gitti. Şeriatı savunan bir liderle tokalaşmaya çalışan Avrupalı kadın bakanların elleri havada kaldı. Bu sahneler bize gösterdi ki sorun terör değil, Avrupa açısından çıkarlar pazarlığı.”
CİHADİSTLERİN KATLİAM, TECAVÜZ VE GASP BİLANÇOSU!
Nevin Kamilağaoğlu, HTŞ-IŞİD zihniyetinin azınlıklara yönelik sistematik baskısının devam ettiğini de vurguladı. HTŞ’nin iktidara gelmesiyle birlikte başta Alevi, Dürzi ve Hıristiyanlara karşı katliam, sindirme ve tasfiyelerin başladığını belirten Kamilağaoğlu, Alevi yerleşim yerlerinde halen baskıların olduğunu da aktardı. Kadınlara yönelik kaçırma ve tecavüz vakalarına da değinen Kamilağaoğlu “Bazı Alevi köylerinde tüm erkekler öldürüldü. Aleviler, temizlenmesi gereken topluluk olarak hedef gösterildi. Sonra sıra Dürzilere geldi. Hristiyanların kiliselerine saldırılar başladı. Mezar taşları tahrip edildi. Bazı Hristiyan aileler göçe zorlandı, mülklerine ve ibadethanelere el koyma olayları çok arttı. Son aşamada bu devşirme hükümet Kürt bölgelerine yöneldi” dedi.
SALDIRILARIN SEBEBİ: KADIN ÖZGÜRLÜKÇÜ ANLAYIŞ!
AABK Eşit Başkanı Nevin Kamilağaoğlu, Rojava’da süren saldırıların arka planına da işaret etti:
“Kürt siyasi yapıları tasfiye edilmeye çalışılıyor. Para ve güç karşılığı satın alınan Arap aşiretleri üzerinden kuşatma politikası yürütülüyor. Bu tablo bize şunu söylüyor:
Önce Aleviler, sonra Dürziler, ardından Hristiyanlar ve en sonunda Kürtler. Bu bir zincirdir. Bu zincir, tehlikeli gelişmelere dönüşüyor. Son günlerde Rojava ‘da yaşanan olumsuzluklar düşünüldüğünde Kürtler üzerindeki oyunlar çok fazla soruyu gündeme getiriyor. Neden hiçbir bölgesel güç, güçlü bir Kürt statüsü istemiyor? Çünkü kadın özgürlükçü, kolektif, demokratik Rojava modeli ve böyle bir model, emsal teşkil ederse Kürt toplumlarını ve bölge ülkeleri içerisinde yaşayan diğer Kürtleri ve azınlıkları cesaretlendirir, bu gelişmeler de merkezi devlet yapılarının otoritesini sarsar. Bundan dolayı böyle bir modelin yıkılması gerekir!
Diğer yandan, Ortadoğu’daki Kürt meselesi bununla da sınırlı değil. Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi IKBY, bölge devletleri için tehlikeli ve bulaşıcı bir model olarak gizli gizli sunulmaktadır. Türkiye başta olmak üzere büyük güçler, IKBYnin şu anda askerî, ekonomik ve siyasi kuşatma altına almış durumdalar. Türkiye’nin bölgede yaklaşık 139 askeri varlığının bulunduğu bilinmektedir. Peki Neden? Çünkü benzer bir model kendi sınırlarımız içinde oluşmamalıdır! Bu nedenle IKBY bilinçli olarak zayıflatılmakta, işlevsizleştirilmekte ve itibarsızlaştırılmaktadır.”
“BU KÖTÜLÜĞÜ NORMALLEŞTİRMEYECEĞİZ”
Gelinen süreçte Kürtlerin, Alevilerin ve diğer azınlıkların, birlikte hareket etmesi gerektiğinin altını çizen Kamilağaoğlu “Duygusal reflekslerle değil, yaşanılan bunca acıdan sonra diplomasi, uluslararası görünürlük ve iç dayanışma stratejileri üretmesi zorunludur. Bu dönem, akıl, gerçekçilik ve strateji dönemidir. Somut koşullar ve stratejik hamleler sürekli değişiyor” dedi.
Kamilağaoğlu, “Biz teslim olmayacağız” diyerek sözlerini şu cümlelerle tamamladı:
“Bir gerçeğimiz daha var: Direniş geleneğimiz. Eşitliği savunan Alevi felsefemiz. Mazlumdan yana durma ahlakımız.
Biz bu kötülüğü normalleştirmeyeceğiz. Biz bu adaletsizliği, bize kader gibi sunulan anlayışı reddedeceğiz. Çünkü biz sadece hayatta kalmayı değil, onurumuzu koruyarak yaşamayı savunuyoruz.”
PİRHA – PSAKD Genel Başkanı Cuma Erçe, Alevi toplumunun, eşit yurttaşlığa dayalı bir Suriye Cumhuriyetini savunduklarını belirterek “Türkiye halkları açısından büyük bir tehdit kapıda” uyarısını yaptı. Erçe, Kürtlere dönük saldırılara karşı “Rojava’da sürdürülen onurlu direnişi selamlıyoruz” dedi.
Suriye’de Alevi soykırımlarıyla gündemden düşmeyen HTŞ, şimdi ise Kürtlere yönelik saldırılarıyla dünya kamuoyunun tepkisini çekiyor. Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Şam yönetimi arasında yapılan ateşkese rağmen Kobani’ye yönelik saldırılar devam ediyor.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Cuma Erçe de cihadist örgütler tarafından Suriye’de 13 yıldır “büyük bir vahşet” yaşandığını söyledi. Emperyal güçlerin, gerici örgütlerle ittifak yapıp “Suriye’yi kan gölüne çevirdiklerini” belirten Erçe, asıl amaçlananın demokratikleştirme olmadığını da vurguladı.
“BÜTÜN HALKLAR TEHDİT ALTINDA”
PSAKD Genel Başkanı Cuma Erçe, Suriye’de Alevilere yönelik saldırılar öncesinde Ezidi ve Süryanilere yapılan katliamları da hatırlatarak şunları söyledi:
“Kürtlere yönelen katliamlar, bu kesimlerin kendi savunma güçlerini oluşturmasıyla beraber aslında IŞİD’le çok ciddi mücadeleler yürüten Rojava bölgesi büyük bir demokratik devrimi de gerçekleştirmişti. Bu devrimin adı esas itibariyle kadın devrimiydi. Şimdi gelinen aşamada Suriye’de bütün halklar tehdit altında. Başını ABD’nin çektiği ve yerli işbirlikçileriyle destekledikleri HTŞ’yi işbaşına getirdiler. HTŞ Selefi bir cihadist katliamcı örgüttür! Düne kadar kendi terör listelerinde yer alan HTŞ ve ‘terörist başı’ olarak ifade edilen lideri Şara, bugün Suriye’nin cumhurbaşkanı ilan edilmiş durumda. Dün ona terörist diyenler bugün kırmızı halılarla onu karşılıyorlar. Orada cani katil sürüsü IŞİD’e karşı savaşan Kürtler de bugün düşman olarak ifade ediliyor!”
“BÜYÜK BİR TEHDİT KAPIDA”
Cuma Erçe, “Ne yazık ki halklar açısından Suriye’de işler iyi değil” diyerek HTŞ’nin artık ABD ve İsrail’i temsil ettiğinin altını çizdi. “HTŞ, IŞİD demektir” vurgusunu yapan Erçe, söz konusu tehlikelere karşı şu yorumda bulundu:
“HTŞ’nin galip geleceği Suriye, bizim açımızdan bir katil ordusu örgütün iktidar yapıldığı toprağa dönüşecek. Bu haliyle Kobane’de ve Rojava’da sürdürülen direnişi elbette ki önemsiyoruz. HTŞ’nin yanında yer alanlar, bizim için şaşırtıcı değil. Dün de savunmasız Alevilere yönelik soykırımlarda da aynı emperyal güçler HTŞ’nin yanındaydı. Dolayısıyla Aleviler, Dürziler katledilirken, onurları, inançları rencide edilirken, büyük soykırımlar yaşanırken de yine aynı emperyalist güçler ve bölgedeki işbirlikçileri ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti, HTŞ’nin yanında yer aldı. Şimdi de bu katliamcıların iktidar olacağı bir Suriye’yi yaratmaya çalışıyorlar. Türkiye halkları açısından da büyük bir tehdit kapıda. Bu gelişmeler, Suriye’nin değil İsrail’in, IŞİD’in kazanımı anlamına geliyor.
IŞİD deyince Türkiye’de hepimiz iyi biliriz. Onlar, 10 Ekim’de Ankara Gar Meydanı’nı kana bulayanlar, Suruç’ta gençlerimizin hayallerine saldıranlar, 1 Ocak yılbaşı gecesi İstanbul’daki eğlence merkezini kana bulayanlardır. ‘IŞİD’ deyince biliriz ki esasında kelle kesen, kendileri gibi düşünmeyen herkesi düşman olarak gören ve katletmekten korkmayan besleme bir çete, örgüt. HTŞ de bir katiller ordusudur. Öldürmekten çekinmeyen, kadın düşmanıdır. Kadınları öldürüp, binalardan aşağı atma vicdansızlığı gösterebilen, katlettikleri kadınların saçlarını kesen bir anlayışın ürünleridir. Hal böyleyken biz Aleviler demokratik, laik ve eşit yurttaşlığa dayalı bir Suriye Cumhuriyetini savunmaya devam edeceğiz.”
“TÜRKİYE’Yİ TEHDİT EDECEK BİR BÖLGE İSTEMİYORUZ”
Cuma Erçe, HTŞ liderliğindeki Suriye yönetiminin, Alevilerle birlikte diğer toplumlar için de tehdit oluşturduğunun altını çizdi.
“Kürtlerin, Alevilerin, Dürzilerin, Ermenilerin, Süryanilerin, Ezidilerin, Türkmenlerin ve birçok halktan insanın oluşturacağı ortak bir yaşam alanı ve demokratik bir Suriye’den yana olduğumuzu söylemeye devam edeceğiz. Kürtler, Aleviler, Dürziler, Türkmenler kaybederse esasında dünya kaybedecek. O nedenle tekrar söylüyoruz, HTŞ gericiliğine, saldırgan tutumuna, bu katiller ordusuna ‘hayır’ demeye devam etmek zorundayız. Diktatöryal bir yapının hakim olduğu Suriye istemiyoruz. Türkiye’yi tehdit edecek bir bölge istemiyoruz. Bu anlamıyla Suriye halklarının Rojava’da sürdürülen onurlu direnişini selamlıyoruz. Halkların ortak iradesiyle oluşturulan demokratik ve laik bir Suriye’den yana olduğumuzun bir kez daha altını çiziyoruz.”
PİRHA – Rojava’ya yönelik saldırılara aydın ve sanatçılardan tepki geldi. Heyet Tahrir Şam’a (HTŞ) bağlı silahlı grupların saldırılarının yalnızca Kürtleri değil, Suriye’deki tüm halkları ve özellikle Alevileri hedef aldığına dikkat çeken isimler, Kürt ve Alevilerin hak mücadelesinde ortak duruşun hayati önemde olduğunu vurguladı.
HTŞ’ye bağlı çetelerin Rojava’ya yönelik saldırıları sürerken, dünya kamuoyunda tepkiler artıyor. Saldırılara ilişkin görüşlerini paylaşan Maraş Katliamı mağdurlarından Ressam Cafer Tabak, emperyalist güçlerin Suriye politikalarını sert sözlerle eleştirdi.
Tabak, “Kendisini dünyanın sahibi olarak gören ey insan oğlu kendine gel. Bu dünya sadece senin değildir” diyerek, yaşananların 21. yüzyılda kabul edilemez olduğunu söyledi.
“HALKLARIN DİLİNE VE KÜLTÜRÜNE DESTEK VERİLMELİ”
Suriye halklarına yönelik saldırıları kınayan Tabak, şu ifadeleri kullandı:
“Yirmi birinci yüzyılda barış içinde, insanca yaşamak mümkünken; emperyal güdüler, milliyetçi-ırkçı yaklaşımlar ve din-mezhep çatışmalarıyla hâlâ en gaddar yöntemler uygulanıyor, kafa kesiliyor, kan dökülüyor. Eğer yerkürenin herhangi bir köşesinde bir halk varsa ve o halkın bir dili, bir kültürü bulunuyorsa, bu dili ve kültürü yaşatmak için o halka destek vermemiz gerekir.”
Suriye’de yaşananlara dikkat çeken Tabak, Kızılderili atasözüne atıf yaparak, “Kızılderililer ‘Bir suyun içindeki balıklar kavga ediyorsa, oradan uzun bacaklı bir İngiliz geçmiştir’ der. Suriye’den yalnızca bir İngiliz değil, Amerikalı da geçti, başkaları da. Gücü elinde tutan, baş kesen bu yapılar önce Alevileri, ardından bir ulusu yok etmek istiyor” dedi.
“İSRAİL’İN İŞGALİNE NEDEN SES ÇIKARILMIYOR?”
HTŞ yönetiminin Suriye halkları açısından ciddi bir tehdit olduğunu vurgulayan Tabak, Türkiye’nin rolüne de işaret etti:
“Suriye’nin toprak bütünlüğünden söz ediliyor ama İsrail istediği yerleri işgal ediyor, buna ses çıkaran var mı? Yok. Demek ki mesele güç meselesi. Türkiye’nin açık desteği, ABD’nin oluru ve İsrail’in sessiz onayıyla HTŞ gibi karanlık bir yapı Suriye’de hâkim güç haline getiriliyor. Fırsat bulduklarında geçmişte yaptıklarını yine yapacaklar. Aynı zihniyet Türkiye’de Maraş’ı, Madımak’ı yaşattı. Hiçbiri için özür de pişmanlık da duymadılar.”
“FİT VERENLER OLDUKÇA BU DÜZEN DEĞİŞMEZ”
Ortadoğu’daki sorunların kaynağının emperyalist müdahaleler olduğunu vurgulayan Tabak, çözümün de buna karşı mücadeleden geçtiğini belirtti:
“Su akarına bırakılırsa ‘uzun bacaklı İngiliz’in ve Sam Amca’nın istediği yönde akar. Suyu tersine çevirmek emek ister, güç ister. Fit verenler olduğu müddetçe halimiz böyle olur. Ama her fit verenin bir de takozu vardır; suyu başka kanala akıtmak mümkündür.”
“RADİKAL İSLAM’IN KODLARINDA VAR”
İngiltere’de yaşayan Gazeteci-Şair Hasan Boz da HTŞ’nin ideolojik yapısına dikkat çekti. Boz, “Selefi-cihatçı bir koalisyon olan HTŞ ve başındaki Colani’nin ideolojik kodları ABD ve İsrail tarafından gayet iyi biliniyor. Terör listelerinde yer alan bu yapıların Alevilere, Dürzilere ve şimdi de Kürtlere karşı ilan ettikleri ‘Enfal’ çağrıları şaşırtıcı değil. Bu, radikal İslam’ın kodlarında var” ifadelerini kullandı.
“YARIN ÇOK GEÇ OLABİLİR”
Türkiye’nin Suriye politikasını da eleştiren Boz, mevcut iktidarın yıllardır izlediği çizginin ortada olduğunu belirterek şunları söyledi:
“HTŞ yönetiminin kalıcılaşması, Aleviler ve Kürtler açısından çok daha vahim sonuçlar doğurur. Alevilere ve Kürtlere iyi bir gelecek sunulmasını beklemek saflık olur. Tüm demokrasi güçlerinin, Kürtlerin ve Alevilerin hak mücadelelerinde ortak bir duruş sergilemesi gerekiyor. Bu birlik sağlanmazsa, yarın çok geç olabilir.”
PİRHA – ABF Başkanı Mustafa Aslan, Rojava’daki saldırılara karşı Türkiye’nin tutumunu eleştirdi. Aslan, “Çıkıp ‘Kürtler, Aleviler kardeşimiz’ deniliyor ancak kendilerinin beslediği katiller tarafından şu an katliamlar yapılıyor. Bu nasıl bir kardeşlik? Demek ki bağımız yok!” sözleriyle tepkisini dile getirdi.
Rojava’da süregiden saldırılarla birlikte Türkiye kamuoyunda da HTŞ’ye dönük halk tepkileri devam ediyor.
Diğer taraftan katliamlar ve işkencelere ses çıkarmayan kesimler “Türk-Kürt kardeşliği” vurgusu yaparak HTŞ’nin saldırılarına adeta destek çıkıyor.
AKP-MHP hükümetinden ana muhalefet partisine kadar “Suriye’de Kürtlere değil, teröristlerle mücadele ediliyor” söylemiyle IŞİD zihniyetli cihadistlerin saldırıları meşru görülüyor.
“DEMEK Kİ BAĞIMIZ YOK”
Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı Mustafa Aslan, Rojava’ya dönük saldırılar sonrası Türk-Kürt vurgusu yapanlara ilişkin “Kardeşlik hamasetinin samimiyetten uzak olduğunu herkesin bilmesi lazım” sözleriyle eleştirdi. “Bu nasıl bir kardeşlik?” sorusunu gündeme getiren Aslan, şunları söyledi:
“Çıkıp ‘Kürtler, Aleviler kardeşimiz’ deniliyor ancak kendilerinin beslediği, yetiştirip, donattığı katiller tarafından şu an katliamlar yapılıyor. Bu nasıl bir kardeşlik? Önce bunu sormak lazım. Suriye’deki bir paylaşım savaşı değil. Burada bir var olma ve yok olmama mücadelesi veriliyor. Kürtlerin şu an Suriye’de Aleviler, Dürziler, Hristiyanlar ve diğer halk ve inançlar gibi bir varolma mücadelesi içinde. Bu mücadeleye karşı HTŞ denilen cihatçı grubu desteklemek, onları tebrik etmek, onların halklara ve inançlara karşı katliamına sessiz kalmak kardeşlikle bağdaşmaz. Bunu herkesin bilmesi lazım!
Türkiye yıllardır içeride sıkıştığında ‘Aleviler kardeşimiz, Kürtler kardeşimiz’ sözlerini sarf ediyor. Bu durum, samimiyetten uzak, gerçeği yansıtmadığının kanıtıdır. Bir kardeş katlediliyorsa ve buna sessiz kalınıp hatta yok edenlerden taraf tavır alıyorsanız bu olsa olsa samimiyetsiz bir davranıştır. Demek ki bağımız yok!”
“KOMŞUMUZ BİR ŞERİAT DEVLETİ OLACAK!”
ABF Başkanı Mustafa Aslan, Suriye’deki tüm halk ve inançların, demokratik bir Suriye’yi kendi iradeleriyle inşa etmeleri gerektiğini de söyledi. Suriye’de demokrasiden ve seküler yaşamdan yana olanlara karşı tahammülsüzlük olduğunu belirten Aslan, “Bu ne Suriye’de yaşayan halklar, inançlar için ne de Türkiye’de ve coğrafyamız için bir umut değil. Bir karamsarlık. Gelecek komşumuz bir şeriat devleti olacak! Bir Afganistan olacak. Buna Türkiye’deki her vicdan sahibi insanın karşı durması gerekir” dedi.
“BU DİL BU SÜRECİ OLUMSUZ ETKİLER”
Suriye’de yaşananların Türkiye’deki sürece de ciddi etkilerinin olacağını söyleyen Mustafa Aslan, AKP’nin politik dil değiştirdiğine dikkat çekti. Demokratikleşme konusunda kritik bir aşamaya gelindiğini belirten Aslan, şu değerlendirmeyi yaptı:
“AKP’nin son grup toplantısına baktığımızda, 2 yıl önceki dile dönmeye başladılar. Yani yok sayan, inkar ve nefret eden bir savaş dili var. Bu durumun Türkiye’deki süreci olumsuz etkileyeceği kesin. Yani Türkiye’nin bir Suriye, Irak, Afganistan olmaması konusunda eğer devleti yönetenler kararlıysa, toplumsal bir barış sağlanacaksa, buna yönelik bu dilden bir an önce uzaklaşması gerekiyor. Bu dil bu süreci olumsuz etkiler. Bir taraftan içeride ‘kardeşimiz’ diyeceksiniz ama bir diğer tarafta kardeşlerinizin akrabaları katledildi! Umarım Türkiye’de demokrasi mücadelesi veren toplumsal kesimler; Aleviler, Kürtler, demokratlar bu sürecin tekrar barış sürecine dönüşmesi konusunda ortak mücadele edip cephe açar. Yoksa iktidarın son grup toplantılarına baktığımızda dil gerçekten de 2015’e tekrar dönmeye başladı. Bu durum hayra alamet değil.”
PİRHA – Alevi Bektaşi Federasyonu Kadın Meclisi, Rojava’ya yönelik saldırılara ilişkin yazılı açıklama paylaştı. Kürt kadınlarını hedef alancihadistlere karşı“Rojava’da yaşamı savunan kadınların yanında olduğumuzu açıkça ilan ediyoruz” denildi.
Alevi Bektaşi Federasyonu Kadın Meclisi, Rojava’da kadınlara yönelik saldırılara ilişkin yazılı açıklama yaptı. “Rojava’da kadınların özgürlüğü hedef alınmaktadır” denilen açıklamada HTŞ’ye bağlı cihadistlerin yaptığı saldırılara dikkat çekildi.
“BU KARANLIK KABUL EDİLMEYECEK”
Kürt bir kadının örgülü saçlarının cihadistler tarafından kesilmesine değinilen açıklamada “Hedef alınan yalnızca Suriye’de yaşayan kadınlar değil; tüm kadınların saçları, hayatları, iradesi ve özgürlük iddiasıdır” denildi.
Suriye’de HTŞ tarafından kadınlara yönelik sistematik yok etme politikaları ve işkence uygulandığını aktaran Alevi Bektaşi Federasyonu Kadın Meclisi, açıklamasında şu ifadelere yer verdi:
“Suriye’de Alevi kadınları kaçıran, ganimet olarak gören ve türlü işkencelerle esir tutan HTŞ çeteleri, şimdide, Rojava’da Kürt kadınlarını, aynı insanlık dışı yöntemlerle hedef almaktadır.
Alevi Bektaşi Federasyonu Kadın Meclisi olarak;
Rojava’da yaşamı savunan kadınların yanında olduğunu açıkça ilan ediyoruz.
Türkiye’de, İran’da, Suriye’de, Ortadoğu’nun dört bir yanında ve dünyanın her yerinde ‘Kadın, Yaşam, Özgürlük’ diyerek direnen kız kardeşlerimizle aynı hattayız.
Dilleri farklı olsa da; isyanları, acıları ve direnişleri ortaktır.
Savaşa karşı barışı, şeriata karşı laikliği, halkların eşit ve özgür bir gelecekte, bir arada yaşama hakkını savunuyoruz.
Kadınların bedenini savaş ganimeti sayanlara, inancı tahakküm aracı yapanlara, halkların iradesini zorbalıkla bastırmaya çalışanlara karşı sözümüz nettir.
Bu karanlık kabul edilmeyecek!
Bu düzeni dağıtacak olan; kadınların ve emekçi halkların birleşik mücadelesidir.
Cihatçı çeteler yenilecek!
Siyasal İslamcı faşizm yenilecek!
Direnen kadınlar kazanacak!
Direnen halklar kazanacak!
Yaşamı savunanlar kazanacak!
Eşitliğin, laikliğin ve özgürlüğün tarafında saf tutan kadınlar olarak; Rojava’da, İran’da, Türkiye’de ve dünyanın her yerinde, direnen tüm kadınların sesini kendi sesimiz sayıyoruz.
PİRHA – Rojava’da yapılan saldırılara karşı DEM Partili kadınlardan eylemsel tepki geldi. DEM Parti Eş Genel Başkanı Hatimoğulları ve Demokratik Bölgeler Partisi Eş Genel Başkanı Çiğdem Kılıçgün Uçar’ın da dahil olmak üzere birçok partili kadın, saçlarını örerek saldırılara karşı durduklarını gösterdi.
HTŞ’li çeteler tarafından Rojava’da yapılan saldırılara tepki sürüyor. Cihadist bir militanın, Kürt bir kadına ait örgülü saçla verdiği poz, DEM Parti Kadın Meclisi tarafından tepkiyle karşılandı.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi Kadın Meclisi, sanal medya hesabından bir video paylaşarak Rojava’daki direnişin arkasında olduklarını açıkladı.
Videoda DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları da dahil olmak üzere çok sayıda milletvekili ve kadın yurttaşın, saçlarını ördükleri anlara ait görüntüler yer aldı.
Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi’nin “HTŞ Çetelerine Destek Suriye’de Katliam Demek” çağrısıyla düzenlediği yürüyüşe katılan kadınlar, kitlesel olarak saçlarını örerek tepkisini dile getirdi.
DEM Parti Kadın Meclisi, X hesabından yaptığı paylaşımda şu ifadelere yer verdi:
PİRHA – Alevilere yönelik soykırımların ardından Kuzey ve Doğu Suriye’deki saldırılar sürüyor. Alevi aydınları, HTŞ tarafından yapılan saldırıları kınayarak, bütün demokrasi güçlerini, katliamları durdurmaya davet etti.
Suriye’de aylardır devam eden Alevi soykırımının ardından Kuzey ve Doğu Suriye’deki saldırılar da arttı. Suriye Özerk Yönetimi (SDG), Halep’te yapılan katliam girişimleri ardından Kuzey ve Doğu Suriye’ye dönük saldırılara karşı “seferberlik” ilan etti.
Özerk yönetimi korumak için mücadele eden Rojavalılara, dünyanın dört bir yanından destek gelmeye devam ediyor.
Alevi kamuoyundan da Suriye’deki cihatçı yapıların saldırılarına tepki gösterildi.
Kayseri Hacı Bektaş Veli Dernek Başkanı Abbas Tan, Alevilere yönelik soykırımlar ve ardından Kürtlere yönelen saldırılara dair sorularımızı yanıtladı.
Tan, Alevilere yönelik soykırımın güncel bir konu olmadığının altını çizerek, “Binlerce yıldır kutsal kitaplı ve peygamberli dinlere ters düştüğü için ve ortadan kaldıramadıkları için soykırım anlayışını ön planda tutmuşlardır. Bir tarafta yaradılış anlayışı, diğer tarafta varoluş anlayışı hakimken varlığın birliğini kabul etmeleri mümkün değildi. Bu yüzden Alevi/Kızılbaşlara soykırım uygulamaları kendilerine göre en doğru yoldu” yorumunu yaptı.
Abbas Tan, Alevilere dönük uygulamaların “Devlet politikası, Devlet aklı” olduğunu belirterek, “Her dönem her devlet, kendine bir din seçmiş, dinler devlet dini olurken, dinlerde devletlere yaslanınca ayakta kalabilmişlerdir. Tarihte Alevi/Kızılbaş anlayışı bu sisteme uymayınca yapılması gereken soykırım olmuş ve olmaya da devam edecektir. Alevi/Kızılbaş anlayışında devlet olma, üstünlük taslama olmadığı için yok edilmek istenmektedir” dedi.
“İNSANLIK SUÇUNA GÖZ YUMANLAR”
Abbas Tan, Kuzey ve Doğu Suriye’ye dönük saldırıları da kınayarak “Kürtlere yönelik topyekün saldırı, tekli kimlik anlayışının ürünüdür” diye belirtti. Suriye’de Kürt ve Alevilere yapılanları “İnsanlık Suçu” sözleriyle tarif eden Tan, şu yorumda bulundu:
“Birileri tarafından bölünme tehdidi olarak görülürken Kürtlerin dili birilerini rahatsız edebilir ancak kimsenin dili, inancı bir başkasını rahatsız etmemeli. Devletlerin tanımladığı makbul yurttaş anlayışı, asimilasyon politikası kimseye yarar getirmez. Ülkelerin Suriye’de Alevi/Kızılbaşlara ve Kürtlere yönelik saldırıları ne ilktir, nede sondur. Ancak yapılan insanlık suçuna göz yumanları, tarih suç ortağı sayacaktır.”
Abbas Tan, Türkiye ve Suriye’nin, Alevi/Kızılbaş inancını yok sayan bir zihniyetin devamı olduğunu vurgulayarak “Rojava’da yaşananlar sadece Kürtlere ve Alevi/Kızılbaşlara yönelik değil, diğer inançlara da aynı mantıkla sürdürülmektedir. Suriye’de yaşananlara sessiz kalmak katliamlara sessiz kalma anlamı taşımaktadır” dedi.
“YOK SAYMAK NE DEVLET ANLAYIŞINA UYAR NE DE İNSANLIĞA”
Suriye’deki saldırıların Türkiye’ye yansımasını da değerlendiren Abbas Tan, “Ülkeyi yönetenler ki inancı ve cemevi anlayışını kendilerine göre tarif ve ifade etmeye devam ederlerse sıkıntılı günler bizi beklemiş olur. Alevi/Kızılbaşları, Kürtleri, Dürzileri, Hristiyanları yok saymak, Sünni İslam anlayışını esas kılmak ne devlet anlayışına uyar ne de insanlığa. Sonuçta gerek Kürtlere, Dürzilere, Hristiyanlara ve Alevi/Kızılbaşlara yönelik saldırılar, katliamlar devlet aklının diğer yüzünü ortaya çıkartmaktadır. Sessiz kalmak da aynı anlamı taşımaktadır. Hiç kimse bu coğrafyada bir başka inanç mensuplarını, farklı dil sahiplerini yok saymamalı, hadlerine de değildir” diye konuştu.
“BÜTÜN İNSANLIĞI, KATLİAMI DURDURMAYA DAVET EDİYORUM”
Alevi Aktivist Servet Demir de Suriye’deki katliam girişimlerine karşı çıktı. Asıl sorumluların emperyalist güçler olduğunu söyleyen Demir, görüşlerini şu cümlelerle paylaştı:
“Şimdi bu sürece karşı durmak Suriye’deki bütün halkların demokratik, laik ve bütün kimliklerin kendisini ifade ettiği bir ortamda kendilerini yaşatabilecek bir ortamın yaratılmasıdır. İkincisi ise özellikle Kürtlerin, Rojava’daki katliamın engellenmesinin birinci derecedeki başarısı, Kürtlerin kendi farklılıklarını gidererek birlikte olma ve bu süreci dayanışma içerisinde ve mücadele yürütmesinden geçiyor. Bütün insanlığı ve demokrasi güçlerini, bu katliamı durdurmaya davet ediyorum.”
PİRHA –Suriye’de Alevi ve Kürtlere yönelik saldırılara tepki gösteren Alevi inanç önderleri, Türkiye’nin HTŞ’ye olan desteğini eleştirdi. Yapılan çağrıda “IŞİD ve HTŞ çetelerine karşı Suriye’de yaşayan tüm mazlum halkların yanında olmak zorundayız” denildi.
HTŞ ve DAİŞ tarafından tarafından başta Alevi ve Kürt toplumuna yönelik saldırılar hız kesmeden devam ediyor.
Suriye Demokratik Güçleri, 18 Ocak’ta açıklanan ateşkes anlaşmasına rağmen HTŞ’ye bağlı grupların saldırılarının sürdüğünü duyurdu.
Cihadist gruplarca yapılan saldırılara Alevi inanç önderlerinden tepki geldi.
Ana Sevim Yalıncakoğlu, Suriye’deki halkların, IŞİD çetelerinin soykırım tehdidi altında olduğunu söyledi. Mart 2025’ten buyana HTŞ’nin, IŞİD’le birlikte Alevilere, Dürzilere, Kürtlere ve Hristiyanlara yönelik ciddi saldırılar düzenlediğini belirten Yalıncakoğlu, özellikle kadınlara yönelik ciddi halk ihlallerinin sergilendiğini aktardı. Alevi kadınlarının kaçırılıp, köle olarak satıldığını söyleyen Yalıncakoğlu, şu mesajı paylaştı:
“Kürt direnişçi kadınların cesetleri binalardan aşağı atılıyor ve en son kaçırılan Kürt kadınlarını, birbirlerine ganimet olarak hediye ediyorlar. IŞİD-HTŞ karanlığı, kadın düşmanlığı, dünya halklarının düşmanlığı demek. IŞİD ve HTŞ çetelerine karşı Suriye’de yaşayan tüm mazlum halkların yanında olmak zorundayız. Kadınların saçları kadınların onurudur. Siz, bu karanlığınızla, bu çirkinliğinizle, bu katliamınızla hiçbir kadının onurunu elinden alamazsınız. Sizi yok edecek güç, kadın özgürlük savaşçıları elinden olacaktır. Bu kadınların aydınlık yüzü, sizi Suriye’de boğacak. IŞİD karanlığı ve HTŞ karanlığı tarihin sayfasına gömülecek.”
“YETER ARTIK!”
Yol hizmetkarı Enver Cemal Şahin de Suriye’deki katliamların derhal son bulması için çağrı yaptı. Suriye’deki aktörlere seslenen Şahin, şunları söyledi:
“78 yaşına geldim. En azından 70 yıldır dünyada neler olduğunu falan edebiliyorum. 70 yıldır bu coğrafyada kan, şiddet, talan, katliam durmadı. Halen de devam ediyor. Günümüzde yine insanlar aç, susuz, perişan; bu soğukta evleri, barkları dahi yok. Çoluk çocuk demeden katlediliyorlar. Suriye’de elleri olan aktörlere sesleniyorum; artık ‘dur’ demenin zamanı geldi. Bu bir insanlık ayıbıdır. Artık bu katliamlar, talan, şiddet olmasın. Sokak ortasında insanların öldürülmediği, anaların ağlamadığı; barışın, sevginin, kardeşliğin, özgürlüğün, hoşgörünün hakim olduğu, insanlar arasında dil, din, etnik ayrımcılığının yapılmadığı, çok kültürlü bir yapı içerisinde herkesin kendisini özgürce ifade ettiği, cinsiyet ayrımının olmadığı, demokrasi, laiklik, insan hakları ve hukukun üstünlüğünün olduğu bir toplum oluşturmanın zamanı geldi de geçiyor artık. Bu çağda her gün onlarca insan öldürülüyor, yeter artık!
“HEPİMİZİN DUYARLI OLMASI LAZIM”
Enver Cemal Şahin, AKP-MHP hükümetinin, dinci örgütlere verdiği desteği de eleştirdi. Suriye’de yaşananlara dair inanç önderlerinin sorumluluk alması gerektiğini vurgulayan Şahin, şunları söyledi:
“Hükümetin tavrı belli zaten, alabildiğine tarikatlar destekleniyor. Her yönde mantar biten gibi tarikatlar türedi. Bu tarikatların, Türkiye’nin başına bela olduğu FETÖ döneminde görüldü. Endişem o ki önümüzdeki dönemlerde yine başımıza böyle işler açacaklar.
Türkiye’nin, Suriye’de barış için, insanları bir arada yaşayabilmesi için etkin rol oynaması lazım. Fakat ülkeyi yönetenler, orada bir taraf oldu. Destek bulan katliamcılar, insanları katletmeye de devam edecek.
Bütün pirlere, analara, dostlara, yol hizmetkarlarına sesleniyorum; hepimizin bu konuda mutlaka duyarlı olması lazım. Barışın, özgürlüğün gelmesi için, haksızlığın yok olması için elimizden ne geliyorsa uğraşımızı verelim.”