Yazar: ferhat

  • GÜNCELLENDİ/Cumartesi Anneleri, İbrahim Demir ve Agit Akipa’nın akıbetini sordu!-VİDEO

    GÜNCELLENDİ/Cumartesi Anneleri, İbrahim Demir ve Agit Akipa’nın akıbetini sordu!-VİDEO

    PİRHA-Gözaltında kaybedilen yakınlarını arayan Cumartesi Anneleri 1081. haftada Galatasaray Meydanı’nda 34 yıl önce gözaltında kaybedilen İbrahim Demir ve Agit Akipa’nın akıbeti sordu.

    Cumartesi Anneleri/İnsanları, bir kez daha ellerinde karanfiller ve kayıplarının fotoğraflarıyla polisin kapalı tuttuğu Galatasaray Meydanı’nda kayıplarının akıbetini sordu.

    1. haftasına giren eylemde 34 yıl önce gözaltına alındıktan sonra kaybedilen Agit Akipa ve İbrahim Demir’in akıbeti soruldu.

    Basın açıklamasını Cumartesi İnsanlarından Maside Ocak okudu.

    “ZAMAŞIMI KARARLARI KALDIRILMALI”

    Maside Ocak, açıklamada şunları ifade etti:

    “Gözaltında kaybedilişlerinin 34. yılında, İbrahim Demir ve Agit Akipa dosyasındaki zamanaşımı  kararlarının kaldırılmasını, soruşturmanın yeniden açılmasını, etkin bir soruşturma ve kovuşturma yürütülmesini talep ediyoruz. Kaç yıl geçerse geçsin; İbrahim Demir ve Agit Akipa için, tüm kayıplarımız için adalet istemekten, devletin evrensel hukuk normları içinde hareket etmek zorunda olduğunu hatırlatmaktan vazgeçmeyeceğiz.”

    “HAKİKAT ARAYIŞIMIZDAN VAZGEÇMEYECEĞİZ”

    34 yıldır hakikat arayışından vazgeçmediklerini vurgulayan Agit Akipa’nın oğlu Fehmi Akipa, “Umut ediyoruz ki içinde bulunduğumuz sürecin devletin hakikati araştırmasına vesile olmasını diliyorum. Süreç arkamızda bulunan barikatlardan belli olur, eğer devlet samimiyse Cumartesi Anneleri’nin eylem alanının tamamen açsın. Bir ömür de geçse davamızdan ve hakikat arayışımızdan vazgeçmeyeceğiz” diye belirtti.

    “MÜCADELEMİZDEN VAZGEÇMEYECEĞİZ”

    34 yıldır babasının faillerini aradıklarını belirten İbrahim Demir’in kızı Deniz Demir, “Aslında babamın failleri belli onların cezalandırılmasını bekliyoruz. Kaç yıl geçerse geçsin failler yargılanana kadar mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz ve alanlarda olacağız. Bu ülkeye adalet ve demokrasi gelene kadar meydanları terk etmeyeceğiz” dedi.

    Konuşmaların ardından İbrahim Demir’in oğlu Metin Demir’in Didim’den gönderdiği mektup okundu.

    PİRHA/İSTANBUL

  • İstanbul Barosu tarafından 10 Aralık İnsan Hakları Günü Sempozyumu düzenlendi- VİDEO

    İstanbul Barosu tarafından 10 Aralık İnsan Hakları Günü Sempozyumu düzenlendi- VİDEO

    PİRHA – 10 Aralık İnsan Hakları Günü vesilesiyle yapılan sempozyumda açılış konuşmasını yapan İstanbul Barosu Başkanı İbrahim Kaboğlu, Türkiye’de hak ve özgürlüklerin “paramparça edildiğini” vurguladı. Anayasa profesörü Kaboğlu konuşmasında “Siyasal sorumluluk mekanizmasını işletemediğiniz sürece hukuki sorumluluğu işletmeniz de mümkün olmuyor. Tıpkı bugün olduğu gibi” ifadelerine  yer verdi. 

    İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi, 10 Aralık İnsan Hakları Günü kapsamında sempozyum düzenledi.
    İstanbul Barosu Konferans Salonunda yapılan sempozyumun açılış konuşmasını Baro Başkanı Prof.Dr. İbrahim Kaboğlu yaptı.

    “BİZLERE YAŞAMSAL BİR GÖREV DÜŞMEKTE”

    İnsan hakları konusunda Türkiye’nin geldiği noktayı değerlendiren Kaboğlu, şu konuşmayı yaptı:

    “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin değeri giderek artıyor. Bizde her ne kadar Anayasa, uluslararası bildirgeye gönderme yapmasa da 76 yıl önce yayınlanan iç hukukumuza da bu bildirge dahil edilmiştir. Bugün insan haklarına saygıdan çok ihlaller zincirinin çok daha yaygın olduğunu söylemek daha gerçekçi olur. Özellikle adil yargılanma hakkı, ülkemizde ilk sırada yer alan bir kategoridir.

    21. Yüzyılda uluslararası anayasacılık daha yaygın hal alacaktır. Özellikle iklim krizi, bu yöndeki sinyalleri şimdiden veriyor.
    Kazanılmış insan haklarını yitirmeme, var olana yenilerini nasıl dahil edebiliriz konusunu düşünmeliyiz.
    Türkiye Cumhuriyeti, uluslararası toplumdan ayrılmayan siyasi bir devlettir. Ama gelin görün ki son yıllarda gelinen noktada hukuksal anlamda onurlu bir ülke olma hali sorgulanır oldu. Ama Türkiye, Dünya milletlerinin onurlu bir üyesi olduğuna göre Türkiye demek ki kendini ve dünyayı düşünmek durumunda. Bu çerçevede savunma ne yapabilir?
    Tekçi sisteme sahip olduğumuzu görüyoruz.
    Savunma, uluslararası belgeleri kullanmalı ve daha çok görünür kılmalıdır. ‘Hukuk devleti’ ve ‘hukukun üstünlüğü’ kavramlarını savunma sürecinde kullanmak şu bakımdan anlamlı; Avrupa Sözleşmesi ve diğer sözleşmeler, hukukun üstünlüğü kavramını öne çıkarıyor.
    Bizde, Anayasada insan hakları yeterince var. O zaman kırılmış olan yasama, yürütme, yargıda ‘yürütme’ ayağının ortaya çıkardığı sorunları aşmak için bizlere yaşamsal bir görev düşmektedir. Anayasayı bilgi kirliliğinden koruduğumuz sürece anayasaya saygıyı sağlayabiliriz. Siyasal sorumluluk mekanizmasını işletemediğiniz sürece hukuki sorumluluğu işletmeniz de mümkün olmuyor. Tıpkı bugün olduğu gibi.
    Savunma için dayanışma hakkı çerçevesinde İstanbul Barosu, hiçbir baronun üstlenmediği bir görevi üstlenmeli. Çünkü her üç avukattan biri burada. Hukukta birlik ama demokratik çeşitlilik.
    Hak ve özgürlükler bütündür, iktidarlar ayrıdır. Bizde ise tam tersi yapılıyor hak ve özgürlükler paramparça ediliyor. Unutmayalım düşünce evrenseldir. Hepimiz, her şeyden, herkese karşı sorumluyuz ama savunma mesleği, herkesten daha fazla sorumludur.”

    “BİTMEYEN BİR KABUS GİBİ DAVALAR SÜRÜYOR”

    Sempozyumun birinci oturumun konuşmacılarından Av. Emel Ataktürk, “Zor Zamanlarda Avukatlık” başlığını değerlendirdi.

    Avukatlara yönelik açılan davalara vurgu yapan Ataktürk, “Bitmeyen bir kabus gibi davalar sürüyor, hatta baro başkanları öldürülüyor! Hak savunucuları olarak her an her birimizin başına bir şey gelebilir, bu mesajı anlayabiliyoruz. Bizler, hakları ve özgürlükleri ihlal edilenlerin sesi olarak kayıt altına almayı sürdürüyoruz. Bu zor günlerde haklar ve özgürlüklerin genişletilmesi için alternatif bir hakikat mücadelesi veriyoruz” dedi.

    “GAZZE DE SOYKIRIMDAN SONRA DEĞİŞEN BİR DÜNYA VAR”

    Av. Gülden Sönmez ise sunumunda avukatlık mesleğinin önemine değinerek, “İnsan hakları savunuculuğu, bugün dünyanın dört biryanında yegane umudu. Her gün inatla bu mücadeleyi vermeye çalışıyoruz” dedi. Sönmez, konuşmasında “Gazze’de de soykırımdan sonra değişen bir dünya var. Bunu görmezden gelmeyelim. Genç meslektaşlarımızla konuştuğumuzda insan hakları konusunda daha aktif ve hareketli bir dönemin geldiğini görüyorum. Dünyadaki etkileşim bizim gençlerimizi de etkileyecek. Daha saygı isteyen bir jenerasyon geliyor” ifadelerine yer verdi.

    “İSTANBUL ADLİYESİNE GİREMEDİĞİMİZ GÜNLERİ YAŞIYORUZ”

    Av. ilknur Alcan ise konuşmasına katledilen Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi’yi anarak başladı. Türkiye’de avukatların müvekkilleriyle özdeşleştirilip tutuklandığına işaret eden Alcan, 2011 yılında PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın tüm avukatlarının gözaltına alındığı operasyonu hatırlattı. Av. Alcan, konuşmasında şunları aktardı:

    “2013 yılında gözaltına alınıp tutuklanan ÇHD’li avukatlar, medya ve iktidar tarafından da hedef gösterilmişti. Bu dosyada meslektaşlarımıza ağır cezalar verildi. Bugünlerde ise İstanbul Adliyesi’ne giremediğimiz günleri yaşıyoruz. Baro yönetim kurulu üyemiz Fırat Epözdemir’in tutuklanmasıyla da gözdağı verilmeye çalışıldı. Baro başkanı ve yönetim kurulumuzun görevden alınması için de dava açıldı. Buradan tüm meslektaşlarımızı görülecek davaları izlemeye de davet ediyorum. Bugün sabah da Av. Naim Eminoğlu’nun da gözaltına alındığını öğrendik. Savunma görevini üstlenen avukatların gözaltına alınması, yargı güvencelerini hiçe saymaktır.”

    “HAKAN TOSUN DAVASININ TAKİPÇİSİ OLACAĞIZ”

    Av. Cemal Yücel katledilen gazeteci Hakan Tosun dosyasına değindi. Tosun’un çevre savunuculuğuna vurgu yapan Yücel, şu sunumu yaptı:

    “Hakan, sadece belgelemiyordu, aynı zamanda aktivistti. 10 Ekim gecesi Hakan, önce bir şahsın saldırısına uğruyor, ardından ise üç kişi gelerek ağır darp ediyor. Planlı bir şekilde bu saldırıyı yaptıkları konusunda şüphelerimiz devam ediyor. Bir azmettirici var mı diye savcılığa başvurduk ancak savcılık bize sanıklar yerine Hakan’ın HTS kayıtlarını getirdi! Sanıkların ikisi tutuklu ancak diğerini tanık olarak görüyorlar. Ama biz bu davanın her zaman takipçisi olacağız. Barolar, hukuk örgütleri çalıştı ancak adliyeler bir milimetre dahi ilerleyemedi. Bu memleketin yargısından bu nedenlerle adalet çıkmıyor.”

    Sempozyumun ikinci oturumunda ise “Demokratik toplumu, düşünce ve ifadeyi savunmak” başlığı ele alındı.

    “İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNE YÖNELİK BASKI VAR”

    Anayasa hukukçusu Prof. Dr. Sibel İnceoğlu, ifade özgürlüğü konusunda “Türkiye’nin karnesinin iyi olmadığını” belirterek şunları söyledi:

    “Örneğin gazetecilere yönelik ağır bir baskı ivmesi var. Selahattin Demirtaş, Can Atalay, Ekrem İmamoğlu gibi siyasetçilere yönelik de baskı var. Doğrudan ifade özgürlüğüne yönelik ardarda davalar geliyor. İfade özgürlüğü kullanımını başka bir suç çerçevesinde tartışmaya dönüştürme durumu var. Terörle mücadele kanunu üzerinden tutuklamaya yönelik suçlamalar söz konusu. “Halkı yanıltıcı bilgi” suçlaması da çokça kullanılmakta. Doğrudan ifade özgürlüğüne yönelik baskı mevcut.

    Sosyal medya paylaşımları, nasıl oluyor da hükümeti ortadan kaldırmaya dönüşüyor?

    Örneğin Fatih Altaylı’nın söyledikleri tamamen ifade özgürlüğüydü ama tehdit suçu sayıldı. Dolayısıyla bu ivme, bir tipik muhalefete karşı savaş aracı olarak hukukun kullanılmasıdır. Bu aslında uluslararası hukuk terminolojisidir. Bu araçsallaştırma, yargının, siyaset alanını dizayn etmesi, kalıcı bir otoriterleşmenin aracı oluyor.”

    “GAZETECİLİK DELİ İŞİ” 

    Hukukçu ve aynı zamanda Gazeteci Çigdem Toker ise konuşmasında basın çalışanları üzerindeki baskılara değindi. Gazeteciliğin çok daha zor bir hale geldiğini söyleyen Toker, şunları söyledi:

    “Türkiye, hiçbir zaman gül bahçesi değildi. Temel hak ve özgürlükler konusunda bugün gazetecilik üzerinde ağır baskı var. Gazetecilikte niteliksel bir dönüşümün yanı sıra mevcut iktidar da gazetecilik üzerinde baskı kuruyor. Gazetecilik, zorla, para kazanmak için yapılmıyor. Biraz da deli işi gazetecilik. Bazı şeylerin görünmesini istemiyorlar, gazeteciler de deli inadıyla onları gösteriyor. Ancak muazzam bir bilgi kirliliği de var. Bir zamanlar nefes alınan, eğlenilen sosyal medya, şimdi korkutucu bir alana geldi. Dolayısıyla sosyal medyalar artık konuşulamayanların konuşulduğu bir alana dönüştü.”

    Sinema yönetmeni ve Siyaset Bilimci Dr. Emin Alper de sempozyumun konuşmacıları arasındaydı. “Demokratik toplum, neden bu kadar saldırı altında?” sorusuyla konuşmasına başlayan Alper, şu sunumu yaptı:

    “Demokratik gerilemelerde her zaman çok ciddi bir karşı halk kitlesi vardır. Demokrasi konusunda kırılgan olunan dönemlerde ekonomik kriz söz konusudur. Siyasi krizler de halkta bir zayıf rejim algısı oluşturuyor.

    Çoğunluk olmamıza rağmen yeterince iktidar süremiyoruz. Çoğunluk olmamıza rağmen azınlığız. Necip Fazıl’ın dediği gibi ‘Kendi memleketinde yabancı olmak’ gibi. Demokrasi tehdit altında. Demokrasiyi yozlaştıranlar tiranlık kurar. Aristo’nun fikri böyledir. Günümüzde demokrasinin kırılganlığı meselesi yeni değil. Malesef demokrasiyi her zaman savunmak zorunda kalacağız. Malesef birilerinin hakları, başkalarına tehdit görüldüğü sürece demokraside kırılganlıklar olacaktır. Şu anda silah bırakma sürecinin de uzun vadede bir olumlu sonuç doğuracağını düşünüyorum. Biz sinemacılar da ifade özgürlüğünden ekmeğimizi sağlıyoruz.”

    Sempozyumun devamında kısa süre önce tahliye olan Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer‘e söz verildi. Barış sürecinin önemli olduğunun altını çizen Özer, şunları söyledi:

    “Topyekün bir saldırı söz konusu. Bu süreçte toplumsal bir desteğe ihtiyaç var. Devlet, bizzat insan haklarını ihlal ediyor. Eğer bir ülkede adalet zaafa uğrarsa devlet de zaafa uğramış demektir. Halkı bir arada tutan çimento, hukuktur. Eğer hukuk, bir yerde zulme karşı mücadelenin dilimi olmazsa kendisi ne yazık ki bizatihi zulmün aracı haline gelmekten kurtulmaz. Toplumu bir arada, güvencede tutan ve yaşatan hukuktur. Hukuk bozulmuşsa hiçbir şeyi düzeltemezsiniz. Bugün avukatlar da payına düşeni alınıyor, tutuklanıyor. Vatandaş nasıl güvencede olsun? Cezaevinde bazı arkadaşlar ‘gezegene özgürlük’ diye slogan atıyordu, şaşırıyordum!

    Bugün 17,5 milyon insanın iradesini temsil eden belediye başkanı tutuklu. Büyük bir demokrasi ayıbı. AİHM kararları halen tanınmıyor! Dolayısıyla bir ses yükseltmeliyiz. Bugün bir barış süreci yürütülüyor ama siyasetçileri tutuklayarak nasıl barış sağlayacağız. Hep birlikte kötülüklere ses çıkartmalıyız. Herkesin üzerine düşen görevi yapması gerekir.”

    PİRHA/İSTANBUL

  • İHD ve TİHV’den ortak açıklama: Bütün birikimimizi barış için kullanacağız!-VİDEO

    İHD ve TİHV’den ortak açıklama: Bütün birikimimizi barış için kullanacağız!-VİDEO

    PİRHA- İnsan Hakları Derneği ile Türkiye İnsan Hakları Vakfı İstanbul Şubesi, 10-17 Aralık İnsan Hakları Haftası açılışı dolayısıyla Sultanahmet Meydanında basın açıklaması yaparak, barış sürecine katkı sunacaklarını belirtti.

    İnsan Hakları Derneği ile Türkiye İnsan Hakları Vakfı İstanbul Şubesi, 10-17 Aralık İnsan Hakları Haftası sebebiyle Sultanahmet Meydanı’nda basın açıklaması yaptı.

    İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 77. yıldönümünde yapılan eylemde “Herkes için eşitlik, herkes için barış” yazılı pankart açıldı.

    Türkiye İnsan Hakları Vakfı İstanbul Şube Yöneticisi Ümit Efe, açılış konuşmasında “77. Yıl basın açıklamasını yaparken kaybettiğimiz mücadele arkadaslarımızı anıyoruz. Hüsnü Öndül abiyi de insan hakları mücaledesine girerken anıyorum” dedi.

    İHD Eş Genel Başkanı Oya Ersoy ise konuşmasunda barış vurgusu yaparak, Kürt sorununun çözümü konusunda yürütülen sürece değindi. Ersoy, “Türkiye devleti son 10 yıldır demokrasinin kırıntılarını bırakmayacak şekilde insan hakları değerlerinden uzaklaşmış durumda. Önümüzdeki dönem, özellikle bir fırsata çevireceğimiz süreç açısından Kürt meselesinin demokratik çözümü ve barış konusunda ısrarla, inatla mücadele edeceğimizi buradan açıklıyoruz. İHD olarak, bütün birikimimizi barış için kullanacağımızı belirtiyoruz” dedi.

    Oya Ersoy, konuşmasında tutuklu insan hakkı savunucusu Hatice Onaran’ı da anarak “Sırf mahpuslara para yatırdığı için cezaevinde olan Hatice Onaran arkadaşımıza buradan hep birlikte selam gönderelin istiyorum” diye konuştu.

    Basın açıklamasını İHD İstanbul Şube Başkanı Jiyan Tosun okudu. Jiyan Tosun, bugün tüm dünyada yaşanan bu ağır kriz karşısında insan haklarını savunmak ve kurucu rolünü yeniden etkin kılmak en asli görevleri olduğunu belirterek, “Hep vurguladığımız gibi, var oluş nedenleri hak ihlallerinin son bulduğu, adalet, barış ve demokrasinin tesis edildiği bir ülke ve dünyaya ulaşmak olan bizler, dün olduğu gibi bundan sonra da tüm zorluklara karşın ihlalleri belgeleyip, raporlayarak görünür kılmaya, böylelikle önlemeye, cezasızlıkla mücadele etmeye ve insan haklarının kurucu değerlerine kararlılıkla sahip çıkmaya devam edeceğiz” dedi.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Mersin Cemevi’nde, Musa Eroğlu dinletisi-VİDEO

    Mersin Cemevi’nde, Musa Eroğlu dinletisi-VİDEO

    Mersin Cemevi’nde, düzenlenen panelin ardında Musa Eroğlu ezgilerini seslendirdi.

    PİRHA/MERSİN

  • Mersin’de Tekke ve Zaviyeler Kanunu paneli: Aleviliği görünmez kılmak hedeflendi- VİDEO

    Mersin’de Tekke ve Zaviyeler Kanunu paneli: Aleviliği görünmez kılmak hedeflendi- VİDEO

    PİRHA- Mersin Cemevi’nde düzenlenen panelde akademisyenler, Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nun 100 yıldır Aleviliği görünmez kılan, kurumsal yapısını dağıtan ve toplumu siyasi alandan dışlayan en sert uygulamalardan biri olduğunu vurguladı.

     

    Mersin Cemevi, ‘100. yılında Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nun Aleviler İçin Anlamı’ konulu panel düzenledi. Moderatörlüğünü Mustafa Güler’in yaptığı panelde Mimar Sinan Üniversitesi’nden Prof.Dr. Şükrü Aslan ve Altınbaş Üniversitesi’nden Dr. Gözde Orhan konuşmacı olarak yer aldı. Panele çok sayıda Alevi kurum temsilcileri ve demokratik kitle örgütleri temsilcisi katıldı.

    Panelde açılış konuşması yapan Mersin Cemevi Başkanı Hasan Kılavuz, bu kanunun Aleviler açısından olumsuz etkilerine değindi. Ardından moderatör Mustafa Güler, Cumhuriyet’in ilk yıllarında kapatılan dini yapıların ardından Diyanet İşleri Başkanlığı’nın giderek güçlenen bir kurum haline getirildiğine dikkat çekerek, “Bugün altı bakanlıktan daha büyük bütçeye sahip bir kurumun devlet ve siyaset üzerinde etkili olmaması mümkün değildir” dedi.

    “BU KANUNLA ALEVİLER SİNDİRİLMİŞ HİSSETTİ”

    Panelde ilk olarak konuşan Dr. Gözde Orhan, 100. yılında Tekke ve Zaviyeler Kanunu- Cumhuriyet ve Aleviler başlıklı bir konuşma yaptı. Kanunun tarihçesine değinen Gözde Orhan, bunun ilk zamanlarda bir müjde havasında duyurulduğunu aktardı. Bütün inançların ‘büyü’ yapmakla aynı kefeye koyulduğunu ve o dönemde çok ciddi bir baskı olduğu için güçlü bir itiraz olmadığını aktaran Orhan, şunları söyledi:

    “1924 yılından sonra devletin Alevilere dönük sempatisi ortadan kalktı. Zamanla bir gevşeme oluyor ama hiçbir zaman Alevilere tahammül etme seviyesinde olmuyor. Bugün biliyoruz ki birçok tarikat çok rahat faaliyet yürütüyor ama Alevi Bektaşi toplulukları için 1960’lara kadar bir tahammül olduğunu söyleyemeyiz. Hacı Bektaş Dergahı açılıyor bir istisna olarak ama orası da bir müze olarak açılıyor. Bu süreç Alevi Bektaşi topluluklara çok ciddi bir sindirilmişlik, otokontrol duygusu yarattı. Öte yandan ibadetin evlere kaymış olması nesilden nesile aktarılması bir avantaj olarak düşünülebilir.”

    “KANUN, ALEVİLERİ GÖRÜNMEZ KILAN POLİTİKALARIN DEVAMI”

    Prof. Dr. Şükrü Aslan ise bu kanunun Türkiye’de Alevilerin tarihinin, kimliğinin, geleneğinin inşa edilememesi bağlamında en önemli konuların başında geldiğini belirtti. Alevilere dönük izlenen politikanın, Aleviliği siyasi alanını dışarıda tutan bir anlayışı yansıttığını dile getiren Aslan, “Alevilere dönük izlenen politikanın, Alevi siyasi alanını dışarıda tutan bir anlayış taşıdığını görüyoruz. Kanundaki bazı maddeler ise Alevilerin nasıl görünmez kılındığını açıkça ortaya koyuyor. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının zorunlu olarak yerine getirmesi gereken yükümlülükler arasında köylerde cami ve mescit yapımına bütün köy halkının katılma zorunluluğu getirilirken, yalnızca cami ve mescidin geçmesi; cemevinin yer almaması bunun en belirgin örneklerinden biri” dedi.

    Kanunun açık bir şekilde Aleviliği hedef aldığını vurgulayan Aslan, “Kanun hazırlanırken Konya Milletvekili Refik Bey tarafından sunulduğunu ve tekke ile zaviyelerin kapatılmasıyla birlikte babalık, çelebilik, seyitlik ve dedelik gibi unvanların da yasaklandığını görüyoruz. Kanun, isim koymadan Aleviliği yasaklıyor; sadece mekânları kapatmıyor, aynı zamanda bu geleneğin omurgasını oluşturan kurumsallaşmayı da kaldırıyor ve buna ceza getiriyor. Bu düzenleme, Alevilerin yalnızca görünmez bir alana itilmesi değil, tasfiye edilmesi amacıyla yapılmış bir kanun niteliği taşıyor. Dahası, kanun tekke ve zaviyelerin cami ve mescit gibi işlevleri varsa bunlara karışılmaması gerektiğini belirten bir madde de içeriyor. Bütün bu yönleriyle kanun, bariz bir şekilde Aleviliği hedef alan bir düzenleme olarak karşımıza çıkıyor” değerlendirmesinde bulundu.

    Panel, soru ve cevapların ardından Sanatçı Musa Eroğlu’nun deyiş dinletisi ile son buldu.

    PİRHA/ MERSİN

  • Cumartesi Anneleri, Hüseyin Taşkaya’nın akıbetini sordu!-VİDEO

    Cumartesi Anneleri, Hüseyin Taşkaya’nın akıbetini sordu!-VİDEO

    PİRHA- Cumartesi Anneleri, 1080. Haftadır Galatasaray Meydanı’nda gözaltında kaybettikleri yakınlarının akıbetini soruyor. Cumartesi Anneleri, adalet arayışlarının 1080. haftasında Hüseyin Taşkaya’nın akıbeti soruldu. Kaybedilişinin 32. yılında akıbeti sorulan Hüseyin Taşkaya’nın yakınları, olayın aydınlatılarak faillerin bulunmasını ve yargılanmasını talep etti.

    Ellerinde taşıdıkları karanfiller ve kayıplarının fotoğraflarıyla meydanda bir araya gelen Cumartesi Anneleri ve hak savunucuları, 1080. haftasına giren eylemde 32 yıl önce yani 6 Aralık 1993 yılında Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde askerlerce gözaltına alındıktan sonra kaybedilen Hüseyin Taşkaya’nın faillerinin bulunmasını istedi.

    Eylemde basın metnini okuyan Av. Eren Keskin’in yanı sıra, Hüseyin Taşkaya’nın kızı Serpil Taşkaya ve Sultan Taşkaya konuşma yaparak yakınlarının akıbetini sordular.

    “KAYBEDİLİŞİNİN ÜZERİNDEN TAM 32 YIL GEÇTİ”

    Basın metnini okuyan Av. Eren Keskin şu ifadeleri kullandı:

    “Hüseyin Taşkaya’nın gözaltında kaybedilişinin 32. yılında hakikat ve adalet talebimizde ısrar ediyoruz. 1080. haftamızda kayıplar bulunsun failler cezalandırılsın diyoruz. Bu topraklarda gözaltında kaybetmeler devlet politikası dahilinde ve insanlığa karşı suç oluşturacak şekilde yaygın ve sistematik bir saldırının parçası olarak uygulandı. Bu nedenle kaybedilenlerin akıbetini ortaya çıkaracak ve faillerini cezalandıracak etkili soruşturmalar hiç bir dönemde yürütülmedi. Yargı makamları yapılan başvurular karşısında hareketsiz kaldı. Dosyalar sürüncemede bırakıldı. Bu tutum devletin ulusal ve uluslararası kaynaklanan yükümlülüklerine açıkça aykırı olmasına rağmen hiçbir iktidar tarafından sorun olarak görülmedi. Kayıp yakınları sistematik bir yalnızlığa mahkum edildi

    Bugün diğer kayıplarımızda olduğu gibi 32 yıl önce Siverek’te gözaltına alındıktan sonra kaybedilen Hüseyin Taşkaya için de etkili bir hukuk süreci işletilmediğini söylemek istiyoruz. 42 yaşındaki dört çocuk babası Hüseyin Taşkaya Siverek’te müteahhitlik yapıyordu. Doksanlı yıllarda Siverek Bucak aşiretinin hakimiyetindeydi. Bucak aşireti devlet içerisinde devlet olarak tanımlanıyordu. Siverek’te yaşanan ağır insan hakkı ihlallerini eleştiren Hüseyin Taşkaya hem güvenlik güçlerinin hem de Bucak aşiretinin hedefi haline geldi. Artan tehditler nedeniyle ailesini İstanbul’a göndermek zorunda kaldı. Kendisi de işlerini toparlamak için bir süre amcasının evinde kalmaya başladı. 6 Aralık 1993’te amcasının Siverek bağlar Mahallesi’nde 30’a yakın  bir konvoyla gelen asker ve bucak aşiret mensuplarınca gözaltına alındı. Bu olay akrabalarının ve mahallelinin gözü önünde gerçekleşti. O günden bugüne 32 yıldır kaybedilen Hüseyin Taşkaya’nın akıbetini soruyoruz: Hüseyin Taşkaya nerede?”

    “BABAM GÖZALTINA ALINIP KAYBEDİLDİĞİNDE 7 YAŞINDAYDIM”

    Eylemde konuşan Hüseyin Taşkaya’nın kızı Serpil Taşkaya, babası kaybedildiği zaman bir yaşında olduğunu ifade ederek, “Babaannem ve annemden aldığım babamı arama arayışım görevim devam ediyor.” diyerek failler bulunup yargılanana kadar mücadelem devam edecek dedi.

    Serpil Taşkaya’nın ardından söz alan Sultan Taşkaya, “Hüseyin için hep bu meydanda toplandık ve yine toplanmaya devam edeceğiz. Olay aydınlatılıncaya kadar burada olmaya devam edeceğiz”

     

    PİRHA/İSTANBUL

  • ‘Uluslararası Barış ve Demokratik Toplum Konferansı’ başladı!-VİDEO

    ‘Uluslararası Barış ve Demokratik Toplum Konferansı’ başladı!-VİDEO

    PİRHA- DEM Parti’nin düzenlediği Uluslararası Barış ve Demokratik Toplum Konferansı bugün başladı. Konferansa dünyanın pek çok ülkesinden çok sayıda kişi katıldı. Konferansa mesaj yollayan Öcalan, “Demokratik cumhuriyet anlayışı, devletin toplum üstünde tanrısal bir güç değil, toplumla yaptığı demokratik sözleşme çerçevesinde işleyen bir yapı olmasını gerektirir. Demokratik siyaset stratejisiyle devlette değişim ve dönüşümü yaratmak, toplumu demokratik temelde yeniden inşa etmek mümkündür” dedi.

    İstanbul Bakırköy’de bulunan Cem Karaca Kültür Merkezi’nde “Uluslararası Barış ve Demokratik Toplum Konferansı” bugün başladı. Konferansın açılış konuşmasını DEM Parti Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan ile birlikte İmralı Hapishanesi’nden tahliye edilen Veysi Aktaş yaptı.

    Açılış konuşmalarının hemen ardından telekonferans yöntemiyle konferansa katılan Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Özerk Bölge Dış İlişkiler Dairesi Eş başkanı İlham Ahmed kapsamlı değerlendirmelerde bulundu. Öte yandan konferansın açılışın da Mesut Barzani ve Talabani ailesinin, Uluslararası Barış ve Demokratik Toplum Konferansı’na göndermiş olduğu mesajlar okunarak konferansa başlandı.

    “GÜNEY AMERİKA, KATALONYA, MEZOPOTAMYA’YA UZANAN BİR BARIŞ FISILTISI VAR”

    Konferansta ilk sözü alan Dem Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, konferansa katılanları Arapça, Kürtçe ve Türkçe selamlayarak sözlerinin devamında şunları dile getirdi, “Bu konferanstan sadece sunumlar değil, mücadelenin içinden gelen dağlardan, sokaklardan gelen bir barışın tartışıldığını görüyoruz. Güney Amerika, Katalonya, Mezopotamya’ya uzanan bir barış fısıltısı var. Barış kendiliğinden gelmez mücadeleyle gelir. Bu konferansın bu anlamda son derece önemli katkılar sunacağına inanıyorum. Bizler geçen yüzyılı savaşlarla geride bıraktık. Şu an geçmişte yaşadığımız birinci ve ikinci dünya savaşının yansımalarını yaşıyoruz. Yani üçüncü dünya savaşının arifesindeyiz. Üçüncü dünya savaşı diğer savaşlara rahmet okutur. Nükleer silahların geliştiği bu dönemde sadece insanlar değil, tüm canlılar ve dünya tehdit altındadır. Kapitalist sistem böyleyken, demokratik ulus arayışı, emek mücadelesi, kadınların mücadelesi, yerel demokrasi ve genel hukukun tesis edilmesi için doğa savunucularının, halkların mücadelesi çok yüksek. Bunu Rojava’da görüyoruz. Suriye’de Kürtlerin diğer halklarla oluşturduğu sistem Şam yönetimi tarafından bir şekilde elemine edilmeye çalışılıyor. Bu kabul edilmez. Ayrıca Dürzilere, Alevilere yönelik saldırılar kabul edilmez. Rojava seküler, kadın özgürlükçü, demokratik karakteriyle sadece demokratik bir Suriye’nin inşası değil, demokratikleşme, farklı inançların yaşayacağı bir modeli oluşturuyor. Bu anlamıyla oranın önü mutlaka açılmalıdır.

    Bugün Sayın Öcalan’ın Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı sömürünün, savaşın arttığı bir dönemde çok önemlidir. Çağrı tüm bölge için önemli bir adımdır. Burada demokratik toplum inşasını gerçekleştirmenin sancılı olduğunu biliyoruz. Ancak bunun için mücadele edeceğiz. Barışın kalıcı olması için somut adımlar atılmalı ve Sayın Öcalan’ın pozisyonunun önemli bir yerde olduğu görünmeli.
    Öte yandan kadınların olmadığı bir barış masası olmaz. Bugün kadınlar olarak barışın daha fazla öznesi olacağız. Barış için uzatılan eli hep birlikte güçlendireceğiz. Barış ve Demokratik Toplum süreci için daha çok mücadele etmeliyiz. Kapitalist sisteme karşı enternasyonalist mücadeleyi güçlendireceğiz.”
    “SAYIN ÖCALAN ÇÖZÜMÜ ÜÇ AYAK ÜZERİNE KURUYOR”

    Tülay Hatimoğulları’nın akabinde söz alan Dem Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, devamında şunları söyledi, “Dünya ve Ortadoğu büyük bir kriz içerisinde. Türkiye bu karmaşanın tam ortasında. Yüzyıldır adı konulmamış bir Kürt meselesi var. Kürtler artık inkar edilmiyor ama hakları da henüz verilmiş değil. Kürtler yüzyıldır hukuklarını elde etmek için amansız bir mücadele yürütüyor. Kürtler devlet tarafından inkar edildikçe, mücadele ettiler. Şu anda burada bir süreç devam ediyor. Burada Kürtlerin özgürleşmesi ve Türkiye’nin demokratikleşmesi önemlidir. Bu süreç hem Türkiye’ hem Ortadoğu’ya barış getirecektir. Sayın Öcalan sık sık devletin demokratikleşmesinden bahseder. Sayın Öcalan iktidar zayıflamadıkça, demokrasinin olmayacağını ifade eder. Bask, Katalan dostlarımızın örnekleri sorunların nasıl çözüleceği açısından önemlidir. Düne kadar ‘terörist’ denilenler, Nobel ödülüne layık görüldü. Sayın Öcalan’ın demokratik paradigması büyük bir çözümdür. Sayın Öcalan bu sürecin merkezindedir. Öcalan çeyrek asırdır tecride rağmen barışın dilini ortaya koyuyor. 

    Sayın Öcalan’ın çözümü 3 temel ayak üstündedir. Demokratik toplum, barış ve demokratik entegrasyon. Özenle belirtmek isterim ki devlet yetkililerin ve komisyon üyelerinin Sayın Öcalan ile konuşması önemlidir. Yazar, akademisyenlerin, gazetecilerin doğrudan Sayın Öcalan ile görüşmesi lazım. Ortadoğu’da ulus devlet krizi derinleşiyor. Türkiye demokratik dönüşümle bu krizi aşabilir. Bizce çözüm demokratik ulustur. Farklılıkları zenginlik gören, yerelden yöneten, bir sistem. İkinci yüzyılda tüm yurttaşların eşit olduğu ve refahın eşit paylaşıldığı bir düzendir.”
    “BARIŞ VE DEMOKRATİK TOPLUM İNŞASIYLA SOSYALİZMİ YENİDEN KAZANALIM”
    DEM Parti Eş Genel Başkanları’nın hemen ardından söz alan Veysi Aktaş, Abdullah Öcalan’ın Uluslararası Barış ve Demokratik Toplum Konferansı için göndermiş olduğu mesajı okudu. Abdullah Öcalan’ın konferans için göndermiş olduğu mesaj şöyle:

    “Saygıdeğer düşünürler, değerli yoldaşlar, kıymetli delegeler ve sosyalizmin hala mümkün olacağına inanan tüm insanlar; İmralı Adasında, 26 yılını tamamlayan tecrit koşulları altında Türkiye’de Kürt sorunu üzerinden bir barış ve demokratik toplum arayışıyla devletle yeniden görüşmelerin başladığı bir süreçte sizlere sesleniyorum. Sizlerle bugün, burada sosyalizmin yeniden inşası yolunda Uluslararası Barış ve Demokratik Toplum Konferansında konuşmak kıymetli ve anlamlıdır.

    Kürtler olarak 52 yıllık PKK mücadelesiyle varlık ve onur savaşımını tamamladık ve artık demokratik cumhuriyetin ve demokratik toplumun yeniden inşa edileceği bir döneme girdik. PKK, Kürt halkının ulusal varlığını güvenceye kavuşturarak, tarihsel misyonunu doldurmuş, aynı zamanda ulus-devlet sosyalizminin tıkanıklığını da açığa çıkarmıştır. 20. yüzyıl sosyalizmi negatif devrim hamlesi olarak ortaya çıktı ama yerine yenisini koyamadı. 1990’lara gelindiğinde çoğu kesimin sosyalizmden kaçtığı bir dönemde ‘Sosyalizmde ısrar insan olmakta ısrardır’ diyerek, tüm yaşamımı bu umudu yeniden kurmaya adadım. Büyük bedellere rağmen yürütülen mücadele bugün teorik ve pratik eleştirilerle yoğrulmuş bir mirasa dönüşmüştür. Bu mirası doğru sahiplenmek, sosyalizmi bir anı olmaktan çıkarıp halkın nabzında canlı bir toplumsal güç haline getirmeyi gerektirir.

    Tarihteki sosyalist gelenek hem barış hem de demokratik toplumu inşa etmeye dönük bir miras olarak ele alınmalıdır ve bunun yolu da enternasyonal görevleri teorik ve pratikte yerine getirmekten geçer. Ütopik sosyalistler ve Marksistler 19. yüzyıldan beri kapitalist hegemonik sistemi kapsamlı biçimde eleştirmiş olsalar da sonuç alıcı bir çizgi geliştiremediler. Bugünkü kapitalizm ise artık bir kriz değil, insan türünü tehdit eden bir hastalık düzeyine ulaşmıştır. Ulus-devlet formundaki şiddet tekeli bu çöküşte belirleyicidir. Kapitalizm sadece ekonomik gerekçelerle açıklanamayacağı gibi, sosyalist akımların başarısızlığını da yalnızca kapitalist baskıyla izah edemeyiz. Gerilemede tarihsel ve güncel hatalar da belirleyicidir.
    Bu bilinç, hareketimizi ideolojik ve politik yenilenmeye, örgütsel dinamizme ve halklaşmaya kavuşturarak, onu yüzyılın ihtiyaçlarına yanıt verebilecek sosyalist bir programa ulaştırmıştır. Demokratik sosyalizmin devletle ilişkisi de çözüm ve barış sürecinde yeniden şekillenmektedir. Devletle ilişkimi bir demokratikleşme ilişkisi olarak tanımlıyorum. Demokratik cumhuriyet anlayışı, devletin toplum üstünde tanrısal bir güç değil, toplumla yaptığı demokratik sözleşme çerçevesinde işleyen bir yapı olmasını gerektirir. Demokratik siyaset stratejisiyle devlette değişim ve dönüşümü yaratmak, toplumu demokratik temelde yeniden inşa etmek mümkündür” diyerek, konferansa katılanlara selam ve sevgilerini iletti.

    “ABDULLAH ÖCALAN SAYESİNDE BU GÖRÜŞMELER BAŞLADI”

    Veysi Aktaş’ın Abdullah Öcalan’ın mesajını okumasının ardından telekonferans yöntemiyle konferansa dahil olan Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Özerk Bölge Dış İlişkiler Dairesi Eş başkanı İlham Ahmed, Türkiye ile diyaloğun Abdullah Öcalan sayesinde başladığını ifade ederek, şunları belirtti:

    “Abdullah Öcalan sayesinde bu görüşmeler başladı. Bu yüzden sayın Öcalan’a çok teşekkür ederim. Devlet tarafından bu süreç başlatıldı. Diyaloğu daha iyi yürütebiliriz. Ancak hala bazı engeller var. Biz bu engellerin kalkması için elimizden geleni yapıyoruz. Türkiye ile görüşmek ve bu süreci yürütmek istiyoruz.

    Bölgede yaşayan herkes ile Kuzey Doğu Suriye’yi inşa etmek için bir sözleşme imzaladık. Bu yüzden kadın erkek arasında bir eşitlik sağlandı. Suriye’nin diğer bölgelerinde katliamlar olurken, bizim bölgemizde inşa etme süreci vardı. Bu sistem sayesinde oldu. Hem kendimizi koruyabildik hem de iç barışımızı sağladık.

    Eğer bugün Rojava’da bir yıkım yoksa, bu yönetimin başarısıdır. Suriye’deki barış, Türkiye’yi de etkiliyor. Bugün yürüyen sürece çok kıymet veriyoruz. Bu adımla birlikte Suriye üzerindeki etkisini hemen hissettik çünkü savaş bitti. Aramızdaki sınırlarında açılmasını istiyoruz. Bu nedenle sürece olumlu yaklaşıyoruz. Demokrasi amacına ulaşmalı.

    Kürt anneleri, Türk anneleri ağladı. Artık bunların olmaması gerekiyor. Türk hükümeti bunu yapabilir. Karar onların elinde. Bunları neden söylüyorum, çünkü Suriye üzerinde etkileri var. Eğer Abdullah Öcalan tecrit altında olmazsa, dışarda olsa süreci daha iyi yürütür ve etkisi daha kuvvetli olur.”

    İlham Ahmed ‘in katılımının akabinde konferansta Mesut Barzani ve Talabani kardeşlerin, Uluslararası Barış ve Demokratik Toplum Konferansı için göndermiş olduğu mesajlar okunarak konferansın açılış oturumu sonlandı.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Ayşegül Doğan: Geleceğin onurlu barışını kurmak için hep birlikte çaba içinde olalım-VİDEO

    Ayşegül Doğan: Geleceğin onurlu barışını kurmak için hep birlikte çaba içinde olalım-VİDEO

    PİRHA- DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, İmralı tutanaklarının açıklanması çağrısında bulunurken, “Geçmişin cellatlarını tartıştırmak yerine geleceğin onurlu barışını kurmak için hep birlikte çaba içinde olalım. Yol haritası apaçık ortadadır, bugüne kadar yapılagelenlerin başarısızlıkla sonuçlandığı ve hepimize çokça kaybettirdiği de aşikar. Daha fazla zaman kaybetmeyelim” dedi.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Sözcüsü Ayşegül Doğan, partisinin Genel Merkezi’nde düzenlediği basın toplantısıyla güncel gelişmeleri değerlendi.

    Sözcü Ayşegül Doğan, Abdullah Öcalan ile yapılan görüşmenin tutanaklarının açıklanması gerektiğini belirerek, şunları dile getirdi:

    “Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne dair tartışmalar yürüttük. Türkiye’de çeşitli başlıklardaki gelişmeler, onurlu, eşit, adil, kalıcı, demokratik bir barış imkanını ortaya çıkarttı. Bunun ilk günden beri ne kadar değerli olduğunu, önemli ve ender rastlanan bir an olduğunu söylüyor rastlanan bu barış imkanının yasalarla artık güvence altına alınması ve yeni bir toplumsal bütünleşme için gerekli hukuki düzenlemelerin yapılmasıdır.

    Onlarca yıldır süren bir çatışma halinin kalıcı ve adil bir barışla sonuçlanması için çaba sarf etmek, bunun başarıya ulaşması için gayret göstermek, toplumun beklentisidir. Yine, toplumun beklentisinde kutuplaştıran değil, birleştiren bir siyaset, karşı karşıya gelmek değildir. Hele ki muhalefetin karşı karşıya gelmesi hiç değil. Birlikte omuz omuza mücadele etmektir. Bu yüzden bizim çağrımız, son derece açıktır. Geçmişin cellatlarını tartıştırmak yerine geleceğin onurlu barışını kurmak için hep birlikte çaba içinde olalım. Yol haritası apaçık ortadadır, bugüne kadar yapılagelenlerin başarısızlıkla sonuçlandığı ve hepimize çokça kaybettirdiği de aşikar. Daha fazla zaman kaybetmeyelim.

    Meclis Başkanı Sayın Kurtulmuş’un yaptığı bir açıklama saatlerdir tartışılıyor. Bu açıklamaya göre; bunun üzerinden günlerdir spekülasyon yapılıyor biliyorsunuz. Biz DEM Parti olarak çok açık bir biçimde söyledik. Bu sürecin toplumsallaşması ve sürecin şeffaflığı bizim açımızdan hayati bir önem taşıyor. Süreç şeffaf ilerlemeli ve toplumla paylaşılması gereken her şey; ama her şey hiçbir şekilde gizlenmeden paylaşılmalı. Komisyonun bugüne kadar yaptığı tüm dinleme tutanaklarına biz Meclis’in internet sitesinden açık bir biçimde görebiliyoruz. 3 üye İmralı Adası’na Sayın Öcalan’la görüşmeye gitti ve 3 katılımcının da imzaladığı tutanak açık bir şekilde komisyonda okunmalı. Hiçbir şey gizli kalmamalıdır. Ya da işte şöyle başlıklar istenmedi, böyle talepler yoktu, şu vardı, bu yoktu gibi tercümeye gerek yok. Dolaylı anlatıma gerek yok. Doğrudan anlatıcısı olanın mesajları kamuoyuna ve komisyona aktarılmalı. Komisyona aktarılanlara ise isteyen herkes ulaşabilmeli.

    İkinci aşamaya ilişkin tarihsel bir eşiğin kalbindeyiz. Tüm siyasi partilerin bundan sonra demokratikleşme için ortak çalışması gerekir. Türkiye’nin tamamını ilgilendiren bu başlıklarla ilgili ortak bir tutum belirlememiz gerekir. Ayrıca bu tutumu geri dönüşsüz bir şekilde belirlemek gerekir. Adalet için, demokrasi için, eşit bir kardeşlik hukuku için söz konusu geri dönüşsüz hali kararlılık ve siyasi cesaretle ifade edebiliriz. Bu konuda da elimizden geleni fazlasıyla yapmaya hazır olduğumuzu ve yapmakta olduğumuzu yinelemek istiyoruz. Çatışmalı sürecin sonlandırılması ve kalıcı bir biçimde nihayete erdirilmesi, hepimizin ortak geleceği açısından en kritik konu. Bu adımın gereği olan yasal düzenlemelerin gerçekleşmesi de toplumdaki en büyük beklenti olan demokratikleşmenin önünü açacaktır. Bu konuda kimsenin şüphesi olmasın.

    Komisyondan yasal düzenlemelerle ilgili tavsiye niteliğinde bir hazırlık çıkmasını bekliyoruz. Her siyasi parti kendi hazırlığını paylaşacak ve bu bir ortak çalışmaya dönüşüp bundan sonraki dönemde de Meclis Genel Kurulu’nun artık bu konuyla ilgili mesai yapmasını bekliyoruz. Hatta Meclis’teki tüm ilgili komisyonlar, barış yasaları, demokratik entegrasyon yasaları, nasıl bir toplumsal bütünleşme, demokratikleşme önündeki engellerin kaldırılması, özgürlük yasaları gibi hukuki düzenlemeler için mesai yapmalı. Ve tüm siyasi partiler de bu konuda açık bir biçimde pozisyon almalıdır.

    Şimdi 11’inci Yargı Paketi’nde, dikkat çekmemiz gereken pek çok başlık var. Arkadaşlarımız zaten bu konuyla ilgili mecliste de günlerdir partimizin görüşünü ifade ediyorlar. Erişim engeli var. Bant daraltma düzenlemeleri var. Yani ilk bakışta ihlal gördüğünde erişim engeli getirebilecek ve bu kararlara uymayan platformlara bant daraltma yaptırımları uygulanacak. Bunlar yıllardır tartışılıyor ve biz yıllardır şunu söylüyoruz; düşünce ve ifade özgürlüğünün alanı genişletilmeli, daraltılmamalı. Yani  daraltmak için gerekçeler bulmak yerine illa gerekçe aranıyorsa bu hukuki düzenlemelerde düşünce ve ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğünün önündeki engelleri kaldıran, demokratik siyaset alanını genişleten, düşünce özgürlüğünün alanını genişleten, düzenlemeler yapılmalı.

    Bir başka önemli konu ise bütçe görüşmeleri, önümüzdeki günlerde Meclis Genel Kurulu’nda görüşülmesine başlanacak. Bütçe görüşmelerinde sıkça vurguladık ve Plan Bütçe Komisyonu boyunca hemen her gün orada muhalefetimizi en güçlü biçimde ifade ettik. Biz 2026 yılı bütçesinin işçinin, emeklinin, asgari ücretinin, gençlerin, kadınların, çocukların, açlık sınırı altında hayatta tutunmaya çalışanların bütçesi olmadığını gayet iyi biliyoruz. Kimlerin sırtının sıvazlandığını da gayet iyi biliyoruz. 2026 bütçesinin 2025 bütçesinden hiçbir farkı olmadığı gibi 2026 bütçesi bu ülkenin derinleşen yoksulluğuna çare üretmiyor.

    Biliyorsunuz Uluslararası Barış ve Demokrasi Konferansımız olacak. Dış İlişkiler Komisyonumuz başta olmak üzere pek çok komisyonumuz ortak bir şekilde çalışıyor. Uluslararası pek çok konuğun davetli olduğu bir konferans gerçekleştireceğiz ve İlham Ahmed’de bu konulardan biriydi. Fakat İlham Ehmed üzerinden tartışma açıldı. Gelecek mi, gelmeyecek mi tartışması var. Bu henüz netleşmedi ancak bizim DEM Parti olarak talebimiz İlham Ahmed’in bu konferansa katılabilmesidir. Sayın Ehmed, tıpkı Duhok’ta bir konferansa katılabildiği gibi İstanbul’da da bir konferansa katılabilmelidir. Fransa’da, Amerika’da konuşulan konular esas yerinde konuşulabilmelidir. Biz hukuki engel var denilerek ifade edilen durumun bir siyasi neden olduğunu gayet iyi biliyoruz. Oysa gelebilmelerine, konuşabilmemize ve yalnızca Sayın İlham Ehmed’in değil; Sayın Mazlum Êbdî’nin de gelmesi gerekir.

    PİRHA/ANKARA

  • Suriye’deki Alevi katliamı Meclis önünde protesto edildi-VİDEO

    Suriye’deki Alevi katliamı Meclis önünde protesto edildi-VİDEO

    PİRHA- Suriye’de Alevilere yönelik katliama ilişkin Ankara’da basın açıklaması yapıldı. Uluslararası güçlerin ve AKP-MHP iktidarının, katliama sessiz kaldığı belirtilen konuşmalarda “Aleviler üzerindeki soykırım bir an önce durdurulmalıdır. Yayladağ’da insani yardım koridoru oluşturulmalıdır. Bölgeye yönelik insani yardım akışının güçlendirilmesi için uluslararası kuruluşların sahaya gidişi hızlandırılmalıdır” denildi.

    Suriye’de Alevi bölgelerine yönelik saldırılar ve son günlerde artan katliam haberleri, Ankara’da protesto edildi. Birçok ilden Ankara’ya gelen Alevi kurumlarının, Meclis Çankaya Kapısı önünde yapmak istediği basın açıklamasına polis, engel oldu.

    “Suriye’de insanlık katlediliyor”, “Alevi halkı yalnız değildir” sloganlarının atıldığı eyleme DEM Partili ve CHP’li milletvekilleri destek verdi.

    Kurumlar adına konuşan Sabahat Aslan, Suriye’de devam eden soykırıma tepki göstermek için bir araya geldiklerini belirterek, “AKP hükümeti derhal bu soykırıma son vermek için harekete geçmelidir” dedi.

    “İKTİDAR, BU KATLİAMLARIN DURDURULMASI İÇİN HAREKETE GEÇSİN”

    Gazeteci Musa Özuğurlu, Suriye’de bir yılsan bu yana sistematik bir katliam yapıldığını ifade ederek, “Uzun zamandır Alevilere yönelik olarak, Alevilerin bütün yaşam haklarının yok edilmesine yönelik bir baskı söz konusu. Doğrudan katledilen, kaçırılan, köleleştirilen Alevi kadınlar var. Alevilerin devlet kurumlarından uzaklaştırılmaları, ekonomik olarak baskılanması söz konusu. Aleviler varlık, yokluk savaşı veriliyor. Türkiye ve dünyadaki basın bu süreci işlemiyor. Bir sessizlik hakim. Bu sessizliğin kırılması lazım” diye konuştu.

    Suriye’de Alevilerin, rejimin askeri olmadığının altını çizen Musa Özuğurlu, “Yalan haberlerle Alevilere saldırı meşrulaştırılıyor. Felsefeleri gereği barış içinde yaşamış ve yaşatmış olan Aleviler büyük baskı ve yok olmayla karşı karşıya. İktidar Suriye’de ne yaşanıyor çok iyi biliyor. Hakan Fidan Colani’nin ne yaptığını çok iyi biliyor. İktidarın Suriye’deki Colani’ye nasıl hakim olduğunu da biliyoruz. Eğer iktidar isterse Suriye’deki katliamı bir telefonla durdurabilir. Çağrımızdır iktidar bu katliamları durdurması için harekete geçsin. Suriye’yi iyi günler beklemiyor. Bu sorunun Türkiye’ye taşınma gibi bir risk var” ifadelerine yer verdi.

    “KATLİAMLARINIZLA YOK OLMAYACAĞIZ, DİRENECEĞİZ”

    Gazeteci Güven Boğa da, kardeşlik sofrasında büyüdüklerini vurgulayarak, “Lokmamızı bölüşerek büyüdük. Bizi hep sınadılar, yok etmek istediler. İnancımız gereği ötekiydik. Ve şimdi Suriye’de o kadim acının kapısı çalınıyor. Yok edilmek isteniyoruz. Biz barışçıl bir halkız. Yüzlerce yıldır kılıcınız üzerimizden eksik olmadı. Ama bizler her seferinde zeytin dallarımızı toprağa dikerek, barışın türkülerini söyledik. Biz Arap Alevileri olarak inancımızla yaşamak istiyoruz. Katliamlarınızla yok olmayacağız, direneceğiz” diye belirtti.

    AHAD-Der Başkanı Hamit Karaoğullarından ise kurumlar adına ortak basın açıklamasını okudu. Hamit Karaoğullarından, Meclis önünden seslendiklerini vurgulayarak, “Alevilere yönelik sistematik şiddet gizlenemez” dedi.

    “HALKLARIN ORTAK DİRENİŞİNİ BÜYÜTMELİYİZ”

    Hamit Karaoğullarından, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Suriye’de Alevilere yönelik sistematik bir soykırıma dönüşmüştür. Yüzyıllardır farklı inançların bir arada yaşadığı Suriye’de Alevilere yönelik katliamlar uluslararası toplum için alarm niteliği taşımaktadır. Sessizlik kabul edilemez. Dünya kamuoyunun, devletlerin ve uluslararası kuruluşların Suriye’de yaşananlara kayıtsız kalmaması, sürece müdahale etmesi ve adımlar atması hayati bir zorunluluktur.

    Kadınlara ve çocuklara yönelik şiddet artıyor. Bu saldırılar bölgeyi kontrol eden Suriye rejimi ve ona bağlı gruplar tarafından gerçekleştirilmektedir. Kadınların bedenlerinin savaş aracı haline getirilmesi, çocukların korunaksız bırakılması, direnenlerin katledilmesi uluslararası hukukun en temel ilkelerinin ihlalidir. Mağdurlar korunmalı, failler yargılanmalıdır.

    Halklar tüm bunlara karşı direnmektedir. Bz biliyoruz ki gerçek güç halkların kendi yaşamına sahip çıkmasıdır. Emperyalist planların, mezhepçi örgütlenmelerin karşısında halkların birleşik direnişi en güçlü engeldir. Özgürlüğün ise dış güçlerin lütfuyla değil, halkların kendi elleriyle kurduğu gelecekle mümkün olduğu açıktır. Bugün görev nettir. Halkların ortak direnişini büyütmek, her türlü gerici kuşatmayı boşa çıkartmak ve coğrafyayı eşitliğe, dayanışmaya yeniden kavuşturmaktır.

    Tüm tehdit edilen hakların yanındayız. Dürzilerin, Hristiyanların, seküler Müslümanların, Kürtlerin yanındayız. Taleplerimiz nettir. Aleviler üzerindeki soykırım bir an önce durdurulmalıdır. Yayladağ’da insani yardım koridoru oluşturulmalıdır. Bu konuda Meclis’e görev ve sorumluluk düşmektedir. Bölgeye yönelik insani yardım akışının güçlendirilmesi için uluslararası kuruluşların sahaya gidişi hızlandırılmalıdır. Suriye’nin geleceğine ilişkin siyasi süreçlerde tüm halkların ve inançların temsil edilmesi ve karar mekanizmalarında söz hakkı güvence altına alınmalıdır.”

    “MECLİS’TE BİR KOMİSYON KURUP, SURİYE’YE GİDİLMELİDİR”

    CHP Hatay Milletvekili Servet Mullaoğlu katliama sessiz kalınmaması çağrısında bulunurken, DEM Parti İstanbul Milletvekili Celal Fırat, Alevilere yönelik katliamların tarih boyunca sürdüğünü vurgulayarak, “Colani’yi saraylarda karşılayanlar bu katliamdan sorumludur. Alevi toplumuna karşı yapılan bu katliama iktidar sessiz kalmamalıdır. İktidarın sessizliğini kınıyoruz. Bu mu kardeşlik? Suriye’deki katliama dur demeliyiz. Meclis’te bir komisyon kurup, Suriye’ye gidilmelidir. Türkiye’nin her yerinde her bir canımızın yüreği yanıyor. Bütün halkları Suriye’deki katliama sessiz kalmamaya çağırıyorum” dedi.

    Ayrıntılar gelecek…

    PİRHA/ANKARA

  • Cumartesi Anneleri 1079. haftada Mahmut Doğan’ı andı: Adaletten vazgeçmeyeceğiz! VİDEO

    Cumartesi Anneleri 1079. haftada Mahmut Doğan’ı andı: Adaletten vazgeçmeyeceğiz! VİDEO

    PİRHA- Cumartesi Anneleri, kayıplarının akıbetini sormak için 1079. kez Galatasaray Meydanı’ndaydı. Yoğun yağmura rağmen kalabalık bir kitlenin katıldığı eylemde, 39 yıldır akıbetine ulaşılamayan Mahmut Doğan’ın dosyası gündeme taşındı. Ellerinde karanfillerle meydana gelen kayıp yakınları ve hak savunucuları, polis bariyerleriyle çevrili alanın önünde basın açıklaması yaptı. Basın metnini, Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon üyesi Sebla Arcan okudu.

    “GALATASARAY MEYDANI BİZİM HAFIZAMIZ BARİKATLAR HUKUKSUZDUR”

    Arcan, Galatasaray Meydanı’nın Anayasa’ya aykırı biçimde kapatıldığını belirtti ve meydanın önemini şu sözlerle dile getirdi:

    “Bu meydan yalnızca bir mekân değil; adalet arayışımızın, sesimizin ve direncimizin simgesidir. Bu barikatlar sadece fiziksel bir engel değil; toplanma özgürlüğümüze, ifade hakkımıza ve kayıplarımızı arama mücadelemize yönelik ağır bir müdahaledir. Ve tüm dünya biliyor ki bu müdahale hukuk dışıdır, vicdan dışıdır.”

    “GÖZALTINA ALINDI İNKAR EDİLDİ AKIBETİ YILLARCA SAKLANDI”

    Bu hafta eylemde, 1993’ten beri kayıp olan dört çocuk babası Mahmut Doğan’ın hikâyesi anlatıldı. Arcan, dosyanın ayrıntılarını aktarırken şu ifadeleri kullandı:

    “Mahmut Doğan, 27 Kasım 1993’te evinden taksisiyle ayrıldı ve bir daha geri dönmedi. Ailesi Bağlar Karakolu’na, ardından Emniyet Müdürlüğü’ne gitti. Emniyette kendilerine ‘Mahmut Doğan gözaltında, yemek getirebilirsiniz’ denildi. Kısa süre sonra ise ‘Burada öyle biri yok’ yanıtıyla karşılaştılar.”

    Arcan, üç gün sonra ailenin karakola çağrıldığını ve Mahmut Doğan’ın arabasının bulunduğunu, ancak kendisinden hâlâ haber alınamadığını vurguladı.

    63 gün süren arayışın ardından, 24 Ocak 1994’te Mahmut Doğan ve Abdülselam Kızmaz’ın cansız bedenlerinin Bellitaş Köyü’ndeki Reçellik Mağaraları’nda bulunduğunu hatırlattı.

    “HİZBULLAH İMAMINI KAYIP DOSYA KURTARDI SKANDALI”

    Arcan, 2000 yılında Hizbullah operasyonlarıyla ortaya çıkan itirafları da hatırlattı:

    “Tahsin Kara, 1992–94 yılları arasında 11 kişinin öldürülmesine katıldığını ve Mahmut Doğan ile Abdülselam Kızmaz’ın da bu kişiler arasında olduğunu söyledi. Ancak Kara akıl sağlığı raporu için hastaneye sevk edildi ve delil dosyası esrarengiz biçimde kayboldu. Mahkeme bu gerekçeyle Kara’yı yalnızca 12,5 yıl hapis cezasına çarptırdı. Ana akım medya bunu ‘Hizbullah imamını kayıp dosya kurtardı’ diye haber yaptı.”

    Arcan, 32 yıldır Mahmut Doğan’ın kaybından sorumlu olanların cezasızlıkla korunduğunu belirtti.

    “AİLEDEN MEKTUP: BABASIZ BÜYÜDÜK ADALET ARAYIŞIMIZ BÜYÜMEYE DEVAM EDİYOR”

    Cumartesi Anneleri adına konuşan Arcan, kararlılıklarını şu sözlerle ifade etti:

    “Kaç yıl geçerse geçsin, Mahmut Doğan için ve tüm kayıplarımız için adalet istemekten; devletin evrensel hukuk normları içinde hareket etmek zorunda olduğunu hatırlatmaktan vazgeçmeyeceğiz.”

    Eylemde, Mahmut Doğan’ın oğlu Rezmi Doğan’ın gönderdiği mektup da okundu. Mektupta şu ifadeler öne çıktı:

    “Babamız kaybedileli tam 32 yıl oldu. Çocuktuk, büyüdük, anne-baba olduk ama hep eksik kaldık. Baba dediğimizde içimizdeki sızı hâlâ ilk günkü gibi taze. Babamızın kimler tarafından katledildiği belli olduğu halde onu kaybedenler 32 yıldır cezasızlıkla korundu. Adalet yerini bulana kadar mücadelemize devam edeceğiz.”

    Cumartesi Anneleri, 1079. haftada da yineledikleri taleple eylemi sonlandırdı:
    “Kayıplarımızı aramaktan, adalet istemekten vazgeçmeyeceğiz.”

    PİRHA / İSTANBUL

     

  • Alevi kurumlarından Suriye açıklaması: Yardım götürmeye hazırız!-VİDEO

    Alevi kurumlarından Suriye açıklaması: Yardım götürmeye hazırız!-VİDEO

    PİRHA- Çok sayıda Alevi kurumunun katılımıyla, Suriye’de devam eden Alevi katliamına ilişkin AKD Sultangazi Pir Sultan Abdal Cemevi’nde basın açıklaması yapıldı. Alevi kurumları adına açıklamayı okuyan Sevim Yalıncakoğlu, insanlığa karşı suç işleyen çetelerin derhal savaş suçlusu sayılması ve yargılanması çağrısında bulunarak, “Biz Alevi toplumu olarak; bölgeye insani yardım götürmeye hazırız. Bunun için gerekli olan koridorun derhal açılmasını istiyoruz. Suriye’de HTŞ çetelerinin yönetimine son verilmeli, tüm kesimlerin güvenliği ve eşit yurttaşlık hakkı sağlandığı bir yönetim başa geçmelidir” dedi.

    Suriye’nin çeşitli kentlerinde Alevi yurttaşlara yönelik son günlerde artan saldırılara tepkiler büyüyor. Ülke genelinde geniş çaplı protestolar yapılırken, Türkiye ve Avrupa’daki Alevi kurumları ve toplumu uluslararası kuruluşlara saldırıların sona erdirilmesi için Suriye hükümetine baskı yapmaya çağırdı.

    İstanbul’da bir araya gelen Alevi kurumları, AKD Sultangazi Pir Sultan Cemevi’nde basın açıklaması yaptı. Kurumlar adına açıklamayı Yalıncak Sultan Ocağı’ndan Sevim Yalıncakoğlu okudu.

    “ALEVİLERİN GÜNÜMÜZDE YAŞADIKLARI KERBELA’DIR”

    Yalıncakoğlu, Suriye’de Alevi toplumuna yönelik sistematik Alevi soykırımı uygulandığını belirterek, “Suriye’de savaşın yarattığı zalimlik özellikle Alevilerin yaşadığı bölgelerde devam ediyor. Son dönemlerde Humus ve çevresinde Alevilere yönelik saldırılar, tarihten gelen bir nefretin sonucudur. Alevilerin, Dürzilerin, Ermenilerin, Hristiyanların yaşam alanlarının hedef alınması uluslararası suç teşkil etmektedir” dedi.

    HTŞ’nin Emevi aklının Suriye’de yaşayan mazlum halkların yaşamına yönelik bir tehdit olduğunun altını çizen Yalıncakoğlu, şunları dile getirdi:

    “Başta Türkiye olmak üzere, ABD, İsrail ve destek verenler bu soykırımın ortaklarıdır. Colani’ye verilen destek sadece bölgedeki mazlum halklara değil, insanlığa karşı bir suçtur. Alevilere yönelik yapılan saldırılar insanlığa karşı suçtur. Bütün bunların bilinmesine rağmen açık ve örtülü destek soykırım yapanları cesaretlendiriyor. Bu soykırıma sessiz kalanları bir kez daha kınıyoruz.

    İnsanlığa karşı suç işleyen çeteler derhal savaş suçlusu sayılmalı ve yargılanmalıdır. Bölgede yaşanan insanlık dramına son vermek adına bağımsız kuruluşların bölgede inceleme yapmasına, halka gıda ve insani yardım ulaştırmasına olanak sağlanmalıdır.

    Biz Alevi toplumu olarak; bölgeye insani yardım götürmeye hazırız. Bunun için gerekli olan koridorun derhal açılmasını istiyoruz. Suriye’de HTŞ çetelerinin yönetimine son verilmeli, tüm kesimlerin güvenliği ve eşit yurttaşlık hakkı sağlandığı bir yönetim başa geçmelidir.

    Aleviler tarih boyunca barışın, adaletin ve insan onurunun yanında yer almış bir toplumdur. Buna rağmen yüzyıllardır farklı coğrafyalarda maruz kaldığımız inanç temelli saldırılar ve yok etme girişimleri bugün Suriye’de yeniden sahnelenmektedir.

    Alevilerin günümüzde yaşadıkları Kerbela’dır. Yezit aynı Yezit, mazlum aynı mazlumdur. Bugün Suriye’deki Alevilerin yaşam hakkı savunulmazsa, dünyanın hiçbir yerinde inanç topluluklarının güvenliği garanti altına alınamaz. Dün Lazkiye’de, Hama’da, Humus’ta hayatını riske atarak zulme karşı sokağa çıkan halka desteklerimizi sunuyoruz.

    Yaşanan saldırılara karşı sokağa çıkıp direnen sivil halka karşı HTŞ çetelerinin ateş açması demokrasi amaçlarının olmadığının en önemli göstergesidir.

    Buradan tüm dünyaya sesleniyoruz! İnsanlık suçu işleyen bu çeteler derhal savaş suçlusu ilan edilmeli ve yargılanmalıdır! Bölgede yaşanan insanlık dramına son vermek adına bağımsız kuruluşların bölgede inceleme yapmasına, halka gıda ve insanı yardım ulaştırılmasına olanak sağlanmalıdır. Biz Alevi toplumu olarak bölgeye insanı yardım götürmeye hazırız. Bunun için gerekli olan koridorun derhal açılmasını talep ediyoruz! Suriye’de HTŞ çetelerinin yönetimine son verilmeli ve tüm kesimlerin güvenliği, eşit yurttaşlık hakları ve inanç özgürlüğünün gözetildiği bir yönetim derhal kurulmalıdır!

    Aleviler tarih boyunca barışın, adaletin ve insan onurunun yanında yer almış bir topluluktur. Buna rağmen yüzyıllardır farklı coğrafyalarda maruz kaldığımız inanç temelli saldırılar ve yok etme girişimleri maalesef bugün Suriye’de yeniden sahnededir.

    Alevilerin günümüzde yaşadıkları Kerbela’dır. Yezit aynı yezit mazlum aynı mazlumdur. Bugün Suriye’deki Alevilerin yaşam hakkı savunulmazsa, yarın dünyanın hiçbir yerinde hiçbir inanç topluluğunun güvenliği garanti altına alınamaz. Dün Lazkiye’de, Hama’da, Humus’ta hayatını riske atarak zulme karşı sokağa çıkan sivil halka desteklerimizi  sunuyoruz. Suriye’nin mazlum halkları yalnız değildir! Katil Colani ve çetesi derhal yargılanmalıdır!

    Buradan herkese çağrımızdır; yaşanan bu zulmü herhangi bir nedenle onaylamayın. Şiddeti ve masum insanların ölümlerini görmezden gelmeyin! Katledilen kadınların ve çocukların sesi olun, Colani’yi meşrulaştırmayın! Onu “ barış elçisi” gibi göstermek zulmü aklamak ve onaylamaktır. Zulme sessiz kalan dilsiz şeytandır.”

    PİRHA/İSTANBUL

  • Mersin’de 25 Kasım yürüyüşü: Erkek-devlet şiddetine karşı isyandayız-VİDEO

    Mersin’de 25 Kasım yürüyüşü: Erkek-devlet şiddetine karşı isyandayız-VİDEO

    PİRHA-Mersin Kadın Platformu, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nde yürüyüş yaptı. Yürüyüşte “Kadın cinayetlerine, cezasızlık politikalarına, yoksulluğa, istismara ve LGBTİ+ fobiye karşı sokaklardayız” denildi.

    Mersin’de kadınlar ve LGBTİ+’lar Mersin Kadın Platformu’nun çağrısıyla Kushimoto Sokağın’da bir araya geldi. Yürüyüşe kadın kurumlarının temsilcileri ile çok sayıda kadın ve LGBTİ+ katıldı.

    Kadınlar,“Jin, jiyan,azadi”, “Erkek vuruyor devlet koruyor”, “Nefrete inat yaşasın hayat”, “Kadın cinayetleri politiktir” sloganları attı. Yüzlerce dövizin taşındığı yürüyüşte kadınlar “Aile yılına, güvencesizliğe, LGBTİ+ fobiye, erkek devlet şiddetine, kadın cinayetlerine karşı feminist isyandayız” pankartı açtı.

    “ERKEK-DEVLET İKTİDARINDAN HESAP SORUYORUZ”

    Özgecan Aslan Meydanı’nda yapılan basın açıklamasını platform adına okuyan Naz Dere, “Bundan tam 64 sene önce Dominik Cumhuriyetinde diktatörlükle mücadele ettikleri için tecavüz edilip öldürülen Mirabel kızkardeşlerin mücadelesinin yaktığı ateş her sene olduğu gibi bu sene de sokakları aydınlatıyor. Bizler her sene olduğu gibi bu 25 Kasım’da kadın cinayetlerine, cezasızlık politikalarına, yoksulluğa, istismara ve LGBTİ+ fobiye karşı sokaklardayız. Bir kez daha AKP-MHP faşist iktidarının karşısına dikiliyor ve hesap soruyoruz. Hatta trajikomiktir ki bu hesabı yine paramızla soruyoruz. Burada bulunan onlarca kadına, anladığımız kadarı ile cezayı yazan memur tarafından dahi yeri ve zamanı bile doğru bilinmeyen eylemler gerekçe gösterilerek para cezası uygulandı. Bir kez daha yinelemekte fayda var: Mücadelemizi ne para cezaları ne de başka şeyler engelleyemez. Bakın işte buradayız, yüzleriz!” dedi.

    Tüm bu şiddet sarmalının içerisinde kadınların örgütlü mücadele yürütmesinin önemine vurgu yapan Naz Dere, şunları söyledi:

    “Kadın cinayetlerinin erkek devlet eli ile adeta teşvik edildiği, kadınların aile adı altında şiddet döngülerine hapsolduğu, sadece bedenlerimizin değil emeğimiz ve haklarımızın da sömürüldüğü bu sistemde kadın mücadelesini ve dayanışmasını yükseltmek için her sene olduğu gibi bu 25 Kasım’da da meydanlardayız. Biliyoruz ki eğer yan yana olursak güçlü oluruz ve gücümüzü ise örgütlülüğümüzden alırız. Kadın cinayetleri son bulana dek mücadelemiz bitmeyecek ve bu Kasım olduğu gibi her Kasım’da da alanları doldurmaya devam edeceğiz.”

    PİRHA/ MERSİN

     

  • GÜNCELLENDİ/Dersim’de kadınlar, 25 Kasım’da alanlara çıktı: Hayatlarımız ve haklarımız için sokaklardayız-VİDEO

    GÜNCELLENDİ/Dersim’de kadınlar, 25 Kasım’da alanlara çıktı: Hayatlarımız ve haklarımız için sokaklardayız-VİDEO

    PİRHA-25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Uluslararası Mücadele Günü dolayısıyla Dersim Kadın Platformu öncülüğünde kadınlar Sanat Sokağı’ndan Seyit Rıza Meydanı’na yürüyüş düzenledi. Kadınlar yürüyüşte sık sık, ‘AKP Kadınlardan Elini Çek’, ‘Yaşasın Kadın Dayanışması’, ‘Jin Jiyan Azadi’, ‘Yaşasın Kadın Dayanışması’, ‘Koruma Failleri Yargıla’ sloganları attı.

    Dersim Kadın Platformu, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Uluslararası Mücadele Günü dolayısıyla Sanat Sokağı’nda bir araya gelerek Seyit Rıza Meydanı’na yürüyüş yaptı. Kadınlar yürüyüşte sık sık, ‘AKP Kadınlardan Elini Çek’, ‘Yaşasın Kadın Dayanışması’, ‘Jin Jiyan Azadi’, ‘Yaşasın Kadın Dayanışması’, ‘Koruma Failleri Yargıla’ sloganları attı.

    ‘Şiddetsiz ve özgür yaşam için tek güvencemiz mücadelemiz’ pankartının açıldığı açıklamaya DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, yerine kayyım atanan  Dersim Belediye Eş Başkanı Birsen Orhan ve yüzlerce kadın katıldı. Basın açıklamasını Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Dersim İl Eş Başkanı Hümeyra Tusun Yeğin okudu.

    “2025 YILI KADINLARI NEFESSİZ BIRAKACAK BİR DÜZENİN HIZLA ÖRGÜTLENDİĞİ BİR YIL OLDU”

    25 Kasım’da hayatları ve hakları için sokaklarda olduklarını belirten Hümeyra Tusun Yeğin, “2025 yılı, Türkiye’de bizler için hem mücadelenin yükseldiği hem de kadınları nefessiz bırakacak yeni bir düzenin hızla örgütlendiği bir yıl oldu. ‘Aile yılı’ ilanı ile başlayan 2025 yılında, kadınlar aileye bağımlı kılınmaya çalışılırken erken evlilik ve çok çocuk ısrarı da tüm yıl boyunca gündemdeydi. Yıl boyunca kadınlara “aile yaşamı ile uyumlu iş” tanımı yapıldı. Bu süslü sözlerin anlamı; esnek, sosyal güvenceden yoksun, emeklilik hakkı olmayan, düşük ücretli çalışma oldu. Haklarımıza yönelik saldırılara her gün bir yenisi ekleniyor. Boşanmayı önleyen politikalar, nafaka hakkımızın gasp edilmeye çalışılması, miras hakkımıza göz dikilmesi ve son olarak medeni kanundan doğan haklarımızın tartışmaya açılması bizleri erkek şiddeti karşısında savunmasız bırakıyor.

    İktidarın kadın düşmanı politikaları, devletin şiddeti önleyecek mekanizmaları harekete geçirmemesi, erkek egemen yargı kararları, kriz ve artan yoksulluk sonucu kadınlar evde, işte, sokakta, kampüste her yerde şiddetin türlü biçimlerine maruz kalıyor. Kadın katillerinin, şiddet faillerinin yargılamalarında iyi hal ve haksız tahrik indirimleri uygulanırken, hayatta kalmak için öz savunma uygulamak zorunda kalan kadınlara yüksek cezalar veriliyor. Ekonomik ve sosyal güvenceden yoksun bırakılmayı, yoksullaşmayı, güvencesiz- kayıt dışı çalıştırılarak sömürülmeyi, dünyanın bakımı da dahil tüm bakım yüklerini karşılıksız olarak yüklenmek zorunda görülmeyi, şiddet tehdidi altında yaşamayı reddediyoruz. Şiddetsiz, eşit, özgür, barış içinde; emeğimizin değer gördüğü demokratik ve laik bir ülkede yaşamak istiyoruz” dedi.

    “KADIN MÜCADELESİNİ DAHA FAZLA BÜYÜTECEĞİZ”

    DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, ise konuşmasında şunları dile getirdi:

    “Erkek egemen şiddetinin kendisi 2025 yılını aile yılı ilan ederek milliyetçi cinsiyeti politikalarını her tarafta hayata geçirdi. Elbette ki biz kadın cinayetlerini, katliamlarını sadece sayısal verilerle ele almıyoruz. Çünkü çok iyi biliyoruz ki şüpheli ölümler intihar denerek kadınların erkekler tarafından katledilmesinin önü açılmakta ve cinayetlerin araştırılmasının önü engellenmektedir. Mutlaka bu ülkede kadınlar bakanlığını inşa edeceğiz. Kadınların bütçesini savaşa değil, kadınların bütçesini güvenlikçi sisteme değil, kadınların yaşamına, sağlığına, eğitimine, kadına yönelik şiddete ayırarak bu coğrafyada kadın mücadelesini daha fazla büyüteceğimizi buradan bir kere daha söylüyoruz.”

    PİRHA/DERSİM

  • ‘Kürtler ve Aleviler aynı büyük barış hikayesinin iki parçasıdır’-VİDEO

    ‘Kürtler ve Aleviler aynı büyük barış hikayesinin iki parçasıdır’-VİDEO

    PİRHA- “Barış hepimize lazım: Süreç ve Arap Aleviler” başlıklı panelde konuşan Alevi inanç önderleri, Kürtler adalet arayışı ve Alevilerin eşit yurttaşlık sorununun barış sürecinde ortaklaştığını vurgulayarak, “Kürt meselesinde adalet arayışıyla Alevi toplumunun eşit yurttaşlık talebi aynı büyük barış hikayesinin iki parçasıdır. Birinde eksik bırakılan her şey ötekinde derinleşir” dediler.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti), Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi (SYKP), Emek Partisi (EMEP) ve Sosyalist Demokrasi Platformu (SODAP) tarafından düzenlenen “Barış hepimize lazım: Süreç ve Arap Aleviler” başlıklı panelin ikinci oturumu, Hatay’ın Defne ilçesine bağlı Harbiye Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneğinde (HASYAD) yapıldı.

    Doç. Dr. Şule Can’ın yönettiği oturumda; Antakya Ehl-i Beyt Kültür ve Dayanışma Vakfı (EHDAV) Genel Başkanı Ali Yeral, İmam Ali Kültür Derneği Başkanı İbrahim Kanatlı, Samandağ Alevi Değerleri Derneği Başkanı Zülfükar Çiftçi ve gazeteci-yazar Musa Özuğurlu konuşmacı olarak yer aldı. Panelde, bölgenin kadim halklarından Arap Alevilerin barış sürecindeki yeri, kimlik mücadelesi ve yaşadıkları güncel sorunlar ele alındı. Katılımcılar, Arap Alevi toplumunun tarihsel barış perspektifini değerlendirirken, bölgedeki gelişmelerin toplumsal barış üzerindeki etkilerini de tartıştı.

    “TARİH BOYUNCA EN BÜYÜK FATURAYI BİZ ALEVİLER ÖDEDİK”

    Panelde ilk olarak sunumu Ali Yeral yaptı. İmam Ali’nin Malik Eşter’e gönderdiği mektuptan alıntıyla başlayan Yeral, adalet ve merhamet çağrısının tüm insanlık için geçerli olduğunu vurguladı. “Biz bütün dünyaya ya din kardeşimiz ya da insan kardeşimiz gözüyle bakıyoruz” diyen Yeral, her koşulda barıştan yana olduklarını belirtti. Barış sürecine dair kamuoyunda oluşan “neden şimdi?” sorusuna dikkat çeken Yeral, devlet yetkililerinden açık ve samimi bir açıklama talep etti. Yeral, geçmişte “bebek katili”, “cani” gibi ifadelerle hedef alınan isimlerin bugün “sayın” şeklinde anılmasını eleştirerek şu soruyu yöneltti:“Niye bu kadar yılı beklediniz? Altmış bin insanımızın, askerimizin, polisimizin, memurumuzun ölümünü mü beklediniz? Ne değişti dünden bugüne?”

    Alevilerin tarih boyunca uğradığı dışlanmayı hatırlatan Yeral, bu durumun dile getirilmesinden dahi rahatsızlık duyan kesimler olduğunu ifade etti. Sakife döneminden itibaren başlayan ayrımcılığın Emevi, Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı dönemleriyle birlikte devam ettiğini belirten Yeral, Cumhuriyet dönemindeki Dersim, Maraş, Çorum, Sivas, Gazi gibi katliamları da hatırlattı.Bugün hâlâ Suriye’de ve bölgenin farklı yerlerinde Alevilere yönelik saldırıların sürdüğünü belirten Yeral, “Tarih boyunca en büyük faturayı biz Aleviler ödedik” dedi. Yeral, “selefi/tekfirci” yapılanmaların Alevilere yönelik şiddeti meşrulaştırmak için tarih boyunca verilen fetvaları hatırlatarak, Irak ve Suriye’de kadınların cariye pazarlarında satıldığı dönemi anımsattı. Bu anlayışın İslam’ın barış mesajıyla çeliştiğini söyleyen Yeral, “Bu melun Emevi fetvaları devam ettiği sürece İslam dünyası da Aleviler de rahat edemez” ifadelerini kullandı.

    “EN BÜYÜK TEPKİ ONURLU SÜNNİLERDEN GELMELİ”

    Yeral, radikal unsurların İslam’ı dünyada “kan, terör ve şiddet dini” gibi bir algının içine sürüklediğini belirterek, en büyük tepkinin onurlu Sünnilerden gelmesi gerektiğini söyleyerek, “Camilere saldıran, kabirleri yıkan, kadınlara tecavüz eden, çocukları katleden bu mahlukat Sünni değildir. Sünniliğe ve İslam’a en büyük zararı onlar veriyor” diye konuştu. Yeral, bu noktada Sünni toplumunun daha yüksek bir sesle “Bu biz değiliz” demesi gerektiğini ifade etti. Konuşmasının sonunda Suriye’deki radikal grupların liderleriyle yürütülen temaslara da tepki gösteren Yeral, İdlib merkezli yapılara verilen uluslararası desteği eleştirdi. Türkiye’de kamuoyunun yakından bildiği, iki Türk askerini yakarak öldüren DAİŞ kökenli yapıların pasifize edilmeden meşruiyet kazandığını savunan Yeral, şu soruyu yöneltti: “Bir takım elbise giyen terör lideri nasıl devlet muhatabı oluyor? Dünya buna nasıl göz yumuyor?”

    “ALEVİ TOPLUMU TARİH BOYUNCA BARIŞTAN YANA TUTUM SERGİLEDİ”

    Yeral’ın ardından söz alan Samandağ Alevi Değerleri Derneği Başkanı Zülfükar Çiftçi, Alevi toplumu olarak tarih boyunca barıştan yana bir duruş sergilediklerini belirtti. Çiftçi, barışın toplumsal olarak tüm kesimleri kapsaması gerektiğini, her topluluğun kendi kültürel kimliğini özgürce sürdürebileceği demokratik bir ortamın sağlanmasının önemini vurguladı. Çiftçi, “Kürtler Kürtçelerini, Araplar Arapçalarını öğrenebilmeli. Zazası, Ermenisi, Süryanisi, Ezidisi her toplum kendi dilini ve kültürünü baskısız yaşayabilmelidir. Toplumda kardeşleşme ancak bu şekilde sağlanabilir” dedi. Çiftçi ayrıca, bölgedeki emperyalist güçlerin müdahalelerine karşı halkların kendi özgün mücadelelerini sürdürmesi gerektiğini söyledi.

    Çifçi, Alevilerin örgütlenme eksikliği üzerinde duran temsilci, dernek ve federasyonların daha güçlü ve kapsayıcı çatılar altında birleşmesi gerektiğini de belirtti. Barışın inanç birliği üzerinden değil, bireysel özgürlükler, adalet ve eşit haklar temelinde sağlanması gerektiğini vurgulayan Çiftçi “Azınlıkların tümü, başta Kürtler olmak üzere, eşit vatandaşlık hakkı çerçevesinde kanunlar önünde olduğu gibi pratikte de eşit haklara sahip olmalıdır” ifadelerini kullandı.

    “TOPLUM HAFIZASININ ONARILMASI GEREKİYOR”

    Çiftçi ‘nun ardından İmam Ali Kültür Derneği Başkanı İbrahim Kanatlı, konuştu. Kanatlı, Türkiye’deki toplumsal adalet ve barış sorunlarına dikkat çekti. Kanatlı, Kürt meselesinin sadece siyasi değil, insanlık, adalet ve eşit yurttaşlık sınavı olduğunu vurgulayarak, “Kürtler bu ülkenin en ağır bedellerini ödeyen halklardan biri oldu. Dilleri yasaklandı, evleri boşaltıldı, gençleri hayatın çetin yüklerini taşıdı” dedi. Kanatlı, barışın sadece silahların susması olmadığını, insanların birbirini duyabilmesiyle başlayacağını belirterek, eşit yurttaşlık ve kültürel hakların sağlanmasının önemine işaret ederek, “Kürt meselesinde adalet arayışıyla Alevi toplumunun eşit yurttaşlık talebi aynı büyük barış hikayesinin iki parçasıdır. Birinde eksik bırakılan her şey ötekinde derinleşir” diye konuştu.Alevi toplumu üzerine de değerlendirmelerde bulunan Kanatlı, Alevilerin devlet yönetiminde yeterince temsil edilmediğini, dini hizmetlerde ve bütçe dağılımlarında ayrımcılığa uğradığını vurguladı. Kanatlı, “Artık Alevilerin de kendi inanç önderlerine ve ibadet alanlarına eşit kamusal destek almasının zamanı gelmedi mi?” diye sordu. Kanatlı, toplumsal barışın sadece siyasi iradeye bağlı olmadığını, toplum hafızasının onarılmasını da gerektirdiğini belirterek, “Zulmün karşısında adalet, kırgınlığın karşısında merhamet, düşmanlığın karşısında barış esastır” ifadelerini kullandı.

    “SİYASET DUYGUSALLIKLA DEĞİL SOMUT ZORUNLULUKLARLA YÜRÜR”

    Musa Özuğurlu ise, bölgesel ve uluslararası gelişmelerin Türkiye’deki barış süreciyle doğrudan bağlantılı olduğunu vurgulayarak, “Mesele sadece siyasal değil; küresel kapitalizmin bölgeyi yeniden şekillendirme çabalarının yansımalarını da içeriyor” dedi. Önceki oturumlarında yapılan tespitlerin önemine değinen Özuğurlu, Türkiye’de devletin tarih boyunca etnik ve inanç temelli sorunlara yaklaşımının çok iyi bilindiğini ifade etti. Özuğurlu, son dönemde yaşanan gelişmelerin hem devleti hem de siyasal aktörleri yeni bir sürece zorladığını belirterek, “Devlet Bahçeli’nin Tuncer Bakırhan’ın elini sıkmasıyla sembolleşen yeni bir aşama var. Siyaset duygusallıkla değil, somut zorunluluklarla yürür. Tarih de böyledir.”Özuğurlu, geçmiş acıların elbette unutulamayacağını ama sürecin ilerleyebilmesi için geleceğe odaklanılması gerektiğini savundu.

    Türkiye’deki barış tartışmalarının yalnızca iki aktör üzerinden okunmasının eksik bir yaklaşım olduğunu belirten Özuğurlu, ülkenin çok sayıda yapısal sorunla aynı anda karşı karşıya olduğunu söyledi. “Peki biz Aleviler nerede duruyoruz?” diye soran Özuğurlu, Alevi toplumunun bölgesel gelişmelere dair stratejik bir perspektif oluşturmakta eksik kaldığını dile getirdi. Suriye’de özellikle Alevilere yönelik saldırılar sırasında Türkiye’deki Alevi toplumunun önemli bir duyarlılık gösterdiğini söyleyen Özuğurlu, bu reflekslerin değerli olduğunu ancak örgütlü bir güce dönüşmediğini belirterek, “Suriye’deki katliamlar bize bir şey öğretti: Hazırlıksızdık. Kürt hareketi onlarca yıl süren mücadeleyle bir muhatap haline geldi. Biz ise küçük dernek çekişmeleriyle zaman kaybettik.”

    Özuğurlu, Alevi toplumunun hem ulusal hem uluslararası düzeyde daha güçlü örgütlenmesi gerektiğini vurguladı. Birleşmiş Milletler’de etnik ve kültürel toplulukların dahi temsil edildiğini hatırlatan Özuğurlu, “Dünyanın dört yanında Aleviler ortak bir organizasyonda buluşmalı. Birleşmiş Milletler nezdinde temsil edilmek hayal değil. Güçlü olursak caydırıcı

    Konuşmasının sonunda barışın ancak güçlü toplumsal aktörlerle mümkün olabileceğini belirten Özuğurlu, Alevilerin bölgesel ve küresel dinamikleri iyi okuyarak ortak bir strateji geliştirmesinin hayati olduğunu söyleyerek, “Barışı istiyorsanız savaşa hazır olun derler. Bu, güç sahibi olmanın caydırıcılığıdır. Birlik olmadan ne caydırıcı olabiliriz ne de haklarımızı savunabiliriz.”

    Panel aranın ardında soru ve cevap bölümü ile son buldu.

    PİRHA/HATAY

  • Hatimoğulları: Bu süreç seçim hesaplarına kurban edilemeyecek kadar tarihi-VİDEO

    Hatimoğulları: Bu süreç seçim hesaplarına kurban edilemeyecek kadar tarihi-VİDEO

    PİRHA- Hatay’da “Demokrasi barış ve bölgemizin geleceği” konulu panelde konuşan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları: “Bu süreç seçim hesaplarına kurban edilemeyecek kadar tarihi; tüm partiler masada olmalı, dayanışmayı ilkesel görüyoruz” dedi.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti), Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi (SYKP), Emek Partisi (EMEP) ve Sosyalist Demokrasi Platformu (SODAP), Harbiye Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneğinde (HASYAD) “Demokrasi barış ve bölgemizin geleceği” konulu panel gerçekleştirdi. Panel iki oturum yapıldı ve geniş katılım sağlandı. Panelin ilk oturumunda Türkiye’nin demokratikleşme süreci, bölgesel barış dinamikleri ve Ortadoğu’daki siyasal atmosfer tartışıldı. Oturumun moderatörlüğünü Servet Kavukoğlu üstlendi.DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, SODAP Sözcüsü ve İstanbul Milletvekili Kezban Konukçu, EMEP Genel Başkanı Seyit Aslan ve SYKP Eş Genel Başkanı Mert Titiz sunumlarını gerçekleştirdi.

    ‘SÜRECE DAİR ÖNEMLİ ADIMLAR ATILDI’

    Çok sayıda kişinin izlediği panelde ilk olarak DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, söz alarak, siyasal sürece dair değerlendirmelerde bulundu. Türkiye’de devam eden Barış ve Demokratik Çözüm Süreci’ne ilişkin değerlendirmede bulundu. Sürecin bir yılı aşkın süredir önemli adımlarla ilerlediğini belirten Tülay Hatimoğulları, İmralı görüşmeleri, PKK’nin Türkiye’den güç çekme kararı ve silahsızlanma yönündeki açıklamalarının “tarihi nitelikte” olduğunu vurguladı. Tülay Hatimoğulları, 27 Şubat’taki İmralı ziyaretinde açıklanan “barış ve demokratik toplum” çağrısının sürecin kritik eşiklerinden biri olduğunu hatırlatarak, 11 Temmuz’da Süleymaniye’de gerçekleştirilen “silah yakma töreninin” barış yönündeki iradenin güçlü bir ifadesi olduğunu söyledi.

    ‘CHP’NİN GİTMEMESİ EKSİKLİKTİR’

    Meclis’te kurulan komisyonun çalışmalarının İmralı’nın dinlenmesi noktasında tıkandığını belirten Tülay Hatimoğulları, bu talebin hem Kürt halkı hem de PKK tarafından sürecin koşulu olarak ortaya konduğunu ifade etti. Komisyona CHP ve Yeni Yol’un üye vermemesini eleştiren Tülay Hatimoğulları, “Komisyonun oybirliğiyle karar almasını isterdik. CHP’nin gitmemesini eksiklik olarak görüyoruz. Hâlâ fikir değişikliğini umuyoruz” dedi.

    ‘SÜREÇ SEÇİM HESABI DEĞİL’

    Sürecin seçim hesaplarına indirgenemeyeceğini söyleyen Tülay Hatimoğulları, kamuoyundaki “AKP yeniden seçilmek için bu süreci kullanıyor” yönündeki kaygılara da yanıt vererek, “Ne Kürt halkı ne de DEM Parti, otoriter bir yönetimi güçlendirecek bir tercihte bulunmaz. Bu süreç bir siyasi ittifak meselesi değildir; devletle yürütülen bir barış ve çözüm sürecidir. Muhatap devlettir ama icra makamı hükümettir. Görüşmeler bu nedenle hükümet üzerinden ilerlemektedir” dedi.

    ‘TOPLUMSAL MUTABAKAT GÜÇLENMELİDİR’

    Türkiye’nin dört bir yanında yaklaşık 2 bin toplantı ve halk buluşması yaparak süreci anlattıklarını aktaran Tülay Hatimoğulları, özellikle Alevi kurumları ve toplumuyla geniş görüşmeler gerçekleştirdiklerini belirtti. “Bu süreçte başta CHP olmak üzere tüm muhalefetin masada olmasını son derece önemli buluyoruz” diyen Hatimoğulları, toplumsal ve siyasal mutabakatın güçlenmesi gerektiğinin altını çizdi.

    ‘İTİRAZ EDERİZ’

    Tülay Hatimoğulları, barış ve çözüm sürecine ilişkin yaptığı kapsamlı değerlendirmede, sürecin seçimden ve günlük siyasi hesaplardan bağımsız, “tarihi” bir nitelik taşıdığını vurguladı. Tülay Hatimoğulları, hem sol ve sosyalist çevrelerde hem de Alevi toplumunda dile getirilen kaygıların somut olduğunu, ancak bu kaygıların barış karşıtı bir pozisyona savrulmaya yol açmaması gerektiğini söyledi. Partisinin geçmişte yaşadığı baskılara dikkat çeken Tülay Hatimoğulları, benzer baskıların bugün Cumhuriyet Halk Partisi’ne yöneltilmesini asla kabul etmeyeceklerini belirterek, şu ifadeleri kullandı: “Biz HDP’ye, DEM Parti’ye yönelik baskıların çok daha ağırını yaşadık. Bugün aynı yöntemler CHP’ye uygulanıyorsa buna en yüksek sesle karşı çıkarız. Dayanışmamız ilkeseldir. Kayyıma, seçilmişlerin yerine atanmışların gelmesine, yurttaşın seçme-seçilme hakkının gasp edilmesine her koşulda itiraz ederiz.”

    ‘BU SÜREÇ SEÇİMDEN ÜSTÜNDÜR’

    Tülay Hatimoğulları, çözüm sürecinde “ana muhalefet başta olmak üzere tüm siyasi partilerin masada olması gerektiğini” bir kez daha yineledi. Barış sürecinin seçim hesaplarına alet edilmemesi gerektiğini vurgulayan Tülay Hatimoğulları, sürecin Türkiye’deki demokratik mücadele alanını genişleteceğini ifade ederek, “Bu süreç seçimden üstündür. 100 yıllık Kürt sorununun demokratik zeminde çözülmesi, sendikal mücadelenin, emek mücadelesinin, yurttaşın en temel haklarını kullanmasının önünü açar. Bugün öğretmen hakkını istediğinde terörist ilan ediliyor. Öcalan’ın da söylediği gibi, terör parantezinin devletin elinden alınması gerekiyor.Bu süreç seçim hesaplarına kurban edilemeyecek kadar tarihi; tüm partiler masada olmalı, dayanışmayı ilkesel görüyoruz” dedi.

    ‘BU SÜRECİ İSTEMEYENLER VAR’

    Tülay Hatimoğulları, çatışmasızlık ortamının önemini özellikle vurgulayarak, “Üç senedir ne bir asker ne bir gerilla cenazesi geliyor. Bu bile başlı başına tarihidir. PKK güçlerini Türkiye dışına çektiğini açıkladı. Bu adımların kıymetini bilmek, sorumlulukla davranmak gerekiyor” diye konuştu.Barış karşıtı çevrelerin ve dış müdahalelerin farkında olduklarını söyleyen Tülay Hatimoğulları, tüm toplumu dikkatli olmaya çağırarak, “Bu süreci istemeyen devletler, örgütler, siyasi aktörler var. Provokasyonlar olabilir. Bu nedenle herkesin daha net bir şekilde çözümden yana konum alması gerekiyor” dedi. Tülay Hatimoğulları, sürecin siyasi kutuplaşmaların ötesinde ele alınması gerektiğini belirterek konuşmasını şu sözlerle tamamladı:“Hepimize tarihi bir sorumluluk düşüyor. İktidar karşıtlığı, rejim karşıtlığı sürecin karşıtlığına dönüşmemeli. Barış isteyenler daha cesur, daha net bir duruş sergilemeli.”

    ‘BU KATLİAMLARI KABUL ETMİYORUZ’

    Hem Türkiye’de hem de Suriye’de yaşayan Arap Aleviler açısından taşıdığı duygusal ve siyasal bağa vurgu yapan Tülay Hatimoğulları, Suriye’de Arap Alevilerin maruz kaldığı katliamı “son yüzyılın en büyük acılarından biri” olarak nitelendirdi. Tülay Hatimoğulları, “Orada yitirdiğimiz tüm Alevi canlarımızı saygı ve minnetle anıyorum. Bu katliamı kabul etmek mümkün değildir” dedi.

    ‘ORTADA CİDDİ BİR MÜZAKERE SÜRECİ VAR’

    Suriye’nin yeniden şekillendiği bir süreçten geçildiğini belirten Tülay Hatimoğulları, özellikle Şam hükümeti ile QSD arasında yürütülen görüşmelerin demokratik entegrasyon açısından kritik olduğunu söyledi. Bir tarafın demokratik bir yapıdan yana olduğunu, diğer tarafın buna karşı tutum aldığını belirten Tülay Hatimoğulları, “Ortada çok ciddi bir müzakere süreci var” diye konuştu. Tülay Hatimoğulları, Kürt halkının siyasi temsilcileriyle, Aleviler ve Dürzilerin Suriye’deki demokratik yaşama katılımı üzerine kapsamlı görüşmeler yaptıklarını da açıkladı. Söz konusu görüşmelerin, geçmişte yaşanan katliamların tekrarlanmaması için önem taşıdığını vurgulayan Tülay Hatimoğulları, “Baskılar hâlâ ciddi bir biçimde sürüyor. Bu nedenle taleplerimizi ve mesajlarımızı muhataplarına bizzat ilettik. O dönemde yürütülen görüşmelerin tarafı olduğumuzu tüm kamuoyunun bilmesini isterim” diye konuştu. Suriye’de oluşturulmak istenen yeni sistemin, Şam yönetiminin merkeziyetçi ve şeriat temelli yaklaşımı ile demokratik bir yönetim talep eden taraf arasında şekillendiğini söyleyen Tülay Hatimoğulları, “Sadece yönetim modeli değil, toplumların geleceği açısından da belirleyici bir süreç yaşanıyor” ifadelerini kullandı.

    KÜRDÜN TALEPLERİ YOK SAYILDI’

    Panel, EMEP Genel Başkanı Seyit Aslan’ın sunumu ile sürdü. Aslan, Kürt sorununun tarihsel ve siyasal boyutlarına ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Aslan, Kürt sorununun kaynağının Kürt halkı değil, Cumhuriyet boyunca sürdürülen inkârcı ve tekçi politikalar olduğunu vurgulayarak, “Milyonlarca Kürdün taleplerinin yok sayılması bugüne kadar biriken sorunların temelidir” dedi. Aslan, 50 yılı aşkın süredir devam eden çatışmalı sürecin ortaya çıkardığı acıların artık son bulması gerektiğini belirterek Türkiye’de yükselen ırkçılık, şovenizm ve milliyetçiliğin de bu siyasi iklimden beslendiğini ifade etti. Barışın yalnızca Türkiye’de değil, bütün Ortadoğu coğrafyasında ihtiyaç haline geldiğini söyleyen Aslan, bölgesel gelişmelerin Türkiye’yi de masaya oturmaya zorladığını dile getirdi.

    ‘KÜRT HAREKETLERİNİN ADIMLARI ÖNEMLİ’

    Kürt siyasal hareketinin ateşkes ve silahların gölgesinde müzakere yürütülmemesi için aldığı kararları hatırlatan Aslan, “Örgütün ateşkes ilan etmesi, sınır dışına çekilme kararı alması önemli ve kıymetli adımlardı” dedi. Buna rağmen AKP–MHP iktidarının yıllardır baskı ve şiddet politikalarında ısrar ettiğini kaydeden Aslan, “İktidarın hesapları var diye Kürt sorununu konuşmaktan geri duramayız” diye konuştu. Amed’te Barış Anneleri, sendikalar, baro ve çeşitli kurumlarla yapılan görüşmelere değinen Aslan, Kürt halkının barış konusunda kararlı olduğunu belirterek şöyle konuştu: “Kürt halkı, Kürt anaları barışa hazır. Burada adım atması gereken iktidardır; Türkiye’nin egemen güçleridir.”

    ULUSAL TALEPLER TANINSIN’

    Aslan, parlamentodaki ve dışındaki tüm muhalefet güçlerinin barış sürecinde sorumluluk üstlenmesi gerektiğini söyledi ancak iktidarın bir yıldır somut bir adım atmadığını da hatırlattı. Çözüm komisyonunun aldığı karar doğrultusunda İmralı’da görüşme yapılmasının önemli olduğunu ifade eden Aslan, çözüm için tüm tarafların eşit koşullarda düşüncelerini ifade edebilmesi gerektiğini söyledi. Aslan, Kürt sorununda kalıcı çözümün anahtarının tam hak eşitliği olduğunu vurgulayarak, “Anadilde eğitim hakkının kabul edilmesi, ulusal taleplerin tanınması, siyasi tutukluların serbest bırakılması gerekir” ifadelerini kullandı.

    ORTAK MÜCADELE ÇAĞRISI

    Türkiye’de 5 bini aşkın Kürt siyasi tutsağın bulunduğunu söyleyen Aslan, Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve diğer siyasetçilerin “terör” suçlamasıyla değil, Kürt sorunu bağlamındaki siyasal faaliyetleri nedeniyle cezaevinde tutulduğunu belirtti. Seyit Aslan, sözlerini Türkiye’de barış ve demokratik çözümün, halkların birlikte mücadelesiyle mümkün olacağını vurgulayarak tamamladı.

    ‘ZORLAMAMIZ GEREKİR’

    Aslan’ın ardından söz alan SODAP Sözcüsü ve İstanbul Milletvekili Kezban Konukçu, sunumunu gerçekleştirdi. Kezban Konukçu, Türkiye’de yeniden gündeme gelen barış sürecini, bölgesel dengeler ve iç politikadaki gelişmeler üzerinden değerlendirdi.Kezban Konukçu, sürecin başlamasının bölgedeki güç dengelerine, Kürt sorununun dört parçalı yapısına ve Kürt halkının özgürlük mücadelesi sırasında yürüttüğü koordinasyon ihtiyacına dayandığını vurguladı. Kezban Konukçu, bir yıl öncesine kadar “çökertme planı” söylemlerinden HDP’nin kapatılmasına ve vekillerin maaşlarının kesilmesine kadar uzanan baskıları hatırlatarak, buna rağmen birkaç ay sonra MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin ağzından yeni bir sürecin başlatıldığının ilan edildiğini belirterek, “Bu bile devlet açısından bir zorlanmayı gösteriyor” ifadeleri kullanıldı.

    KOLOMBİYA ÖRNEĞİ

    Dünyadaki barış süreçleriyle Türkiye deneyiminin kıyaslandığını belirten Kezban Konukçu,, özellikle Kolombiya örneğinin sıkça öne çıktığını söyledi. Kolombiya’da barış imzalarının ardından bile zorlu bir mücadelenin sürdüğünü hatırlatan Kezban Konukçu, buna rağmen orta vadede demokrasi ve sivil toplumun güçlendiğinin altını çizdi. Türkiye’deki sürecin ise hem tarihsel hem siyasal yönleriyle özgün olduğuna dikkat çekti. Kürt siyasi hareketinin “Türkiye cephesinde savaşı sonlandırmak” konusunda çok net olduğunu vurgulayan Kezban Konukçu, sosyalist çevrelerde zaman zaman barış tartışmalarının Abdullah Öcalan’ın sosyalizm ve Marksizm’e dair tezleriyle karıştırıldığını, bu düzlemlerin ayrıştırılması gerektiğini ifade etti.

    ‘SÜRECE AKTİF KATKI SUNMAK GEREK’

    Kezban Konukçu, devletin sorunu “beka” temelli ele aldığını, iktidarın ise barışa daha çok kendi siyasal geleceği açısından baktığını belirtti. Kezban Konukçu, Erdoğan’ın seçim atmosferi yaratmak için muhalefete ve demokratik kesimlere yönelik operasyonları sürdürürken barış ihtimalinin tartışmalı hale geldiğini söyledi. “Bu saray rejimi faşizm inşasında ısrarcıyken barış süreci nasıl ilerleyecek?” sorusunun hem Kürt hareketinin hem sosyalistlerin çözmesi gereken bir mesele olduğunu kaydeden Konukçu, sosyalist çevrelerin süreci dışarıdan izleme lüksü olmadığını, “tam merkezinde durarak katkı sunması gerektiğini” ifade etti. Konukçu, “Biz sosyalistlerin sorusu şudur: Çatışmasızlığı kalıcılaştırmak için ne yapabiliriz?” Lenin’in devrim tartışmalarından örnek veren Kezban Konukçu,, “Teori-pratik uyumsuzluğu bahane edilerek süreçten uzak durulamaz. Barış süreci başlamışken biz de elimizi taşın altına koymak zorundayız” ifadelerini kullandı. Kezban Konukçu, sürecin zorluklarına rağmen barışın Türkiye’nin demokratikleşmesi için vazgeçilmez olduğuna dikkat çekti ve toplumsal muhalefetin tüm bileşenlerinin sürece aktif katkı sunması gerektiğini belirtti.

    ‘TARİHSEL BİR YERDE DURUYOR’

    Panelde son olarak konuşan SYKP Eş Genel Başkanı Mert Titiz sunumlarını gerçekleştirdi. Titiz, bölgesel, kültürel ve politik gerilimlerin kesiştiği bir coğrafyada barış ihtimaline sahip çıkılması gerektiğini vurguladı. Barış sürecinin yeniden gündeme gelme motivasyonunun yalnızca Türkiye içindeki politik gerilimlerden değil, aynı zamanda bölgesel ve küresel gelişmelerden kaynaklandığını belirten Titiz, bölgeyi üç temel başlıkla tanımlayarak, “Birincisi, bölgenin tarih boyunca kimlik, inanç ve kültürlerin kesişim alanı olması: Kürt’ü, Türk’ü, Ezidisi, Süryanisi, Alevisi, Çerkezi, Ermenisi, Arabı… Hepsi bu coğrafyada yaşıyor. Tarihsel olarak çok önemli bir yerde duruyoruz.”

    ‘TÜRKİYE İÇİN TEHDİT POTANSİYELİ’

    İkincisi, enerji ve tedarik koridorlarının tam ortasında bulunduğuna işaret eden Titiz, Çin’in Kuşak-Yol hattından IMEC’e, Hindistan-Ortadoğu-Avrupa koridoruna kadar birçok küresel projenin merkezinde Türkiye’nin bulunduğunu hatırlattı. Titiz, üçüncü olarak ise, NATO ile Şanghay İşbirliği Örgütü gibi uluslararası güç bloklarının kesiştiği, rekabetin en yoğun hissedildiği bölgenin yine Türkiye olduğunu söyledi.Titiz, bu koşulların Ortadoğu üzerindeki küresel yeniden dizayn çabalarını hızlandırdığını, bunun yalnızca Suriye için değil, Türkiye için de bir tehdit potansiyeli taşıdığını ifade etti.

    ‘BARIŞ UMUDUNU GÜÇLENDİRMEK’

    Süreci başlatan iç motivasyonlara da değinen Titiz, siyasal iktidarın rıza üretme kapasitesini kaybettiğini, bu nedenle barış sürecinden çıkarabileceği her tür siyasi faydayı hesapladığını ve muhalefetin birlik zeminini dağıtma çabasının da sürecin bir parçası olduğunu belirtti. Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat çağrısı, PKK’nin Mayıs ayında yaptığı açıklama, Temmuz’da ilan edilen silah bırakma iradesi ve son aylarda gündeme gelen geri çekilme kararlarının “cesur adımlar” olduğunu söyleyen Titiz, buna karşın iktidarın toplumsal motivasyon yaratacak demokratik adımları engellediğini ifade etti. Titiz, Demirtaş, Yüksekdağ, Kobani davası tutukluları, Altan, Nazmi, Kavala ve Can Atalay gibi isimlerin hâlâ tahliye edilmemesinin “barış umudunun toplumda güçlenmesini engelleme çabası” olduğunu söyledi.

    ‘BARIŞ İHTİMALİNE SAHİP ÇIKMALIYIZ’

    Titiz, mevcut atmosferin açık bir barış görüşmesi olmasa da “barış zemininin yoklandığı bir moment” olduğunu belirterek toplumsal muhalefete çağrı yaparak, “Bizim yapmamız gereken bu ihtimale sahip çıkmak. 23 yıllık iktidara karşı yalnızca bir kez kazandık: 7 Haziran 2015. Bu momenti doğru değerlendirmek zorundayız.”

    Panel aranın ardından soru ve cevap bölümü ile sürdü.

     

  • KESK’in Adana’daki mitinginde ‘Halk için bütçe talebi’ yükseldi-VİDEO

    KESK’in Adana’daki mitinginde ‘Halk için bütçe talebi’ yükseldi-VİDEO

    PİRHA-KESK’in çağrısıyla 14 ilden katılımla Adana’da düzenlenen mitingde, emekçiler yaşam koşullarının iyileştirilmesini, demokratik hakların genişletilmesini ve bütçenin halktan yana düzenlenmesini talep etti.

    https://youtu.be/GxdNC_Bff_8

    Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK), Adana’da 14 kentin katılımıyla “Geçinemiyoruz! Halk için bütçe, Demokratik Türkiye” şiarıyla bölgesel bir miting düzenledi. Emek ve meslek örgütleri, siyasi partiler ve sivil toplum kuruluşlarının da destek verdiği miting, Kasım Gülek Köprüsü’nde toplanmanın ardından Uğur Mumcu Meydanı’na yapılan yürüyüşle başladı.

    Uğur Mumcu Meydanı’nda saygı duruşuyla başlayan mitingde ilk konuşmayı Miting Tertip Komitesi Başkanı Fatih Toprak yaptı.
    Mitingde KESK Eş Genel Başkanı Ahmet Karagöz, EMEP Genel Başkanı Seyit Aslan ile DEM Parti Mersin Milletvekili Ali Bozan da söz alarak emekçilerin yoksullaşmasına, bütçe politikalarına ve savaş harcamalarına karşı ortak mücadele çağrısı yaptı.

    “2026 BÜTÇESİ İLE HALKA YIKIM DAYATIYORLAR”

    Miting Tertip Komitesi Başkanı Fatih Toprak, TBMM’de görüşülen 2026 bütçesinin, emeği ile geçinenlere yoksulluk ve adaletsizlik dayattığını belirtti. Söz konusu bütçenin geçmesi halinde halkın daha yoksullaşacağını kaydeden Toprak, “2026 bütçesi ile tam bir yıkım dayatıyorlar. Bunun için demokrasinin son kırıntılarını dahi rafa kaldıran, halk iradesini yok sayan adımlar atmaktan geri durmuyorlar. Üstelik 2026 bütçe teklifi ile sosyal programlardan, yardımlardan yararlananların sayısı bile azaltılıyor. Bir sosyal yıkım bütçesi oluşturuluyor” dedi.

    Toprak, halktan yana bir bütçe için şu talepleri sıraladı:

    “Vergide adalet istiyoruz. Kamu hizmetlerine ve yatırımlarına bütçeden ayrılan payın artırılmasını, piyasalaştırılmasına, tasfiyesine ve özelleştirme soygununa son verilmesini, özelleştirilen kamu alanlarının yeniden kamulaştırılmasını istiyoruz. Kamu hizmetlerine, yatırımlarına bütçeden ayrılan payın artırılmasını istiyoruz. Toplumsal cinsiyete duyarlı bir bütçenin hayata geçirilmesini istiyoruz.
    Emekçilere kölelik dayatan politika ve uygulamalara son verilmesini istiyoruz. Adeta seri cinayetlere ve katliamlara dönüşen iş kazalarının engellenmesi için her türlü tedbirin alınmasını istiyoruz.“

    “BÜTÇE SİLAHLANMAYA DEĞİL BARIŞA AYRILSIN”

    Ardından konuşan KESK Eş Genel Başkanı Ahmet Karagöz, ülkenin bütçesinin milyonların maaşlarından ve vergilerinden oluştuğunu hatırlattı. Karagöz, hükümetin “kaynak yok” söylemini eleştirerek, dolar milyoneri sayısındaki artışa ve Kamu-Özel İşbirliği projelerine aktarılan devasa kaynaklara dikkat çekti. Karagöz, 2026 bütçesini “sömürü belgesi” olarak nitelendirerek, iktidarın tercihini emekçiden yana değil sermayeden ve savaştan yana kullandığını söyledi.

    Karagöz, KESK’in bütçe taleplerini sıralayarak savaşa değil barışa bütçe ayrılması gerektiğinin altını çizdi.

    KÜRT SORUNUNU ÇÖZÜN”

    DEM Parti Mersin Milletvekili Ali Bozan, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin öncelikli gündeminin emeklilerin yaşadığı yoksulluk ve Kürt meselesinin demokratik yollarla çözümü olması gerektiğini söyledi. Bozan, Meclis’in 1 Ekim’den bu yana “halkın gerçek sorunlarını görmezden gelerek” Trafik Kanunu, Vakıflar Kanunu ve yeni vergi düzenlemeleri gibi konuları ele aldığını belirtti.

    Türkiye’de 50 yıllık Kürt meselesinin artık oyalamadan, zamana yaymadan çözülmesi gerektiğini vurgulayan Bozan, çözümsüzlüğün ekonomik faturasına dikkat çekerek, “Kürt meselesinin çözümsüzlüğü bu ülkeye yılda 100 milyar dolara mal oluyor. Bu para 86 milyonun cebinden çıkıyor. 100 milyar dolarla her yıl 2,5 milyon konut yapılabilir. Depremin üzerinden 33 ay geçti ama iktidar 453 bin konutu bile tamamlayamadı. Oysa bu mesele demokratik ve barışçıl yollarla çözülürse emekçiye, depremzedeye, halka devasa bir kaynak açılır. Kürt meselesinin çözümü için müzakere edeceğiz. Ancak mücadele etmekten asla vazgeçmeyeceğiz. Sokakta, sahada, halkın yanında olmaya devam edeceğiz” diye konuştu.

    “SERVET TRANSFERİ BÜTÇESİ”

    Son olarak konuşan EMEP Genel Başkanı Seyit Aslan, 2026 bütçesinin önceki yıllarda olduğu gibi “işçiden, emekçiden alıp sermayeye ve tekellere aktarılan bir servet transferi bütçesi” olduğunu dile getirdi. İktidarın ekonomik politikalarını eleştiren Aslan, “İşçiler sefaletle yüz yüze bırakılırken saray rejimi trilyonlarca lirayı sermayeye aktararak zengini daha zengin yapıyor. Faiz ödemeleriyle, teşviklerle, vergi ve sigorta primi aflarıyla sermaye adeta ihya ediliyor. Bu yüzden dolar milyarderleri her yıl artıyor. Çocuklarımız okula aç gidiyor, sıralarda bayılıyor ama sermayeye trilyonluk teşvikler aktarılıyor. Bu ülkede Kürt ve Türk halkının tam hak eşitliğine dayanan bir yaşam istiyoruz. Ama biliyoruz ki bugün bu ülkeyi yönetenler bu düzenin sahipleri bu barışı bize çok görüyorlar. O yüzden barışta, eşitlikte eşit koşullarda bir arada yaşamda işçilerin ve emekçilerin mücadelesiyle kurulacak diyorum” şeklinde konuştu.

    Miting, halaylarla son buldu.

    PİRHA/ ADANA

  • GÜNCELLENDİ/Cumartesi Anneleri, 1078. haftada Hayrettin Eren’in akıbetini sordu-CANLI

    GÜNCELLENDİ/Cumartesi Anneleri, 1078. haftada Hayrettin Eren’in akıbetini sordu-CANLI

    PİRHA-Gözaltında kaybedilen yakınlarını arayan Cumartesi Anneleri, eylemlerinin 1078. haftasında Galatasaray Meydanı’nda Hayrettin Eren’in akıbetini sordu. Yapılan açıklamada, “45 yıldır Hayrettin Eren’in akıbetini ortaya çıkarma ve failleri cezalandırma yükümlülüğünü yerine getirmeyen tüm iktidarlar bu suçun devamcısıdır. Kaç yıl geçerse geçsin; Hayrettin Eren için, tüm kayıplarımız için adalet istemekten, devletin evrensel hukuk normları içinde hareket etmek zorunda olduğunu hatırlatmaktan vazgeçmeyeceğiz” denildi.

    Gözaltında kaybedilen yakınlarını arayan Cumartesi Anneleri, eylemlerinin 1078. haftasında Galatasaray Meydanı’nda 45 yıl önce gözaltında kaybedilen Hayrettin Eren’in akıbetini sordu. Açıklamayı, Hayrettin Eren’in yeğeni Setenay Yarıcı okudu.

    “45 YILDIR HAYRETTİN EREN İÇİN ADALET İSTİYORUZ”

    Zorla kaybetmenin suç olduğu belirten Setenay Yarıcı, “Zorla kaybetmeler, yalnızca bir insanın ortadan yok edilmesiyle sınırlı bir insanlığa karşı suç değildir; geride kalan aileler için bitmeyen bir belirsizlik, tükenmeyen bir arayış ve kapanmayan bir yara anlamına gelir. Bu belirsizliğin açtığı yaraların iyileşmesinin yolu, gerçeğin ortaya çıkarılmasından, adaletin sağlanmasından ve kayıp ailelerinin yalnız bırakılmadığını gösteren güçlü bir dayanışmadan geçer. 1078. haftamızda bir kez daha yineliyoruz: Hayrettin Eren’i işkenceyle öldürüp bedenini kaybedenlerin isimleri devletin resmi kayıtlarında mevcuttur. 45 yıldır Hayrettin Eren’in akıbetini ortaya çıkarma ve failleri cezalandırma yükümlülüğünü yerine getirmeyen tüm iktidarlar bu suçun devamcısıdır. Kaç yıl geçerse geçsin; Hayrettin Eren için, tüm kayıplarımız için adalet istemekten, devletin evrensel hukuk normları içinde hareket etmek zorunda olduğunu hatırlatmaktan vazgeçmeyeceğiz” denildi.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Dersim’de çevre mitingi düzenlendi: Dersim’in sesi susmayacak, doğa teslim alınamayacak!-VİDEO

    Dersim’de çevre mitingi düzenlendi: Dersim’in sesi susmayacak, doğa teslim alınamayacak!-VİDEO

    PİRHA- Dersim Doğa Yaşam ve Çevre Platformu, “Talana ve ranta geçit vermeyeceğiz, Biz kazanacağız, yaşam kazanacak” şiarıyla Seyit Rıza Meydanı’nda miting gerçekleştirdi. Dersim’in inancına, doğasına ve kültürüne kepçe vurmak istendiğini belirten DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, “Dersim’de nasıl demografik yapı değiştirilmek isteniyorsa, Samandağ’da, Defne’de de aynı yöntemi uyguluyorlar. Akbelen’de, Dersim’de, Cerattepe’de, Samandağ’da direnen direne kazanacağız” dedi.

    Dersim Doğa Yaşam ve Çevre Platformu‘nun düzenlediği ve “Talana ve ranta geçit vermeyeceğiz, Biz kazanacağız, yaşam kazanacak” şiarıyla Seyit Rıza Meydanı’nda yapılacak miting öncesi yürüyüş yapılıyor.

    Sık sık, “Doğaya, yaşama sahip çık”, “Direne direne kazanacağız”, “Dersim onurdur, onuruna sahip çık”, “Dersim’de baraj istemiyoruz”, “Talana geçit vermiyoruz”, “Kent bizim toprak bizim sahip çıkıyoruz”, “Kayyım gidecek biz geleceğiz”, “Dersim sahipsiz değildir” sloganları atılırken, kadınlar zılgıtlarıyla yürüyüşteki yerini aldı.

    Mitinge DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, Munzur Çevre Derneği Başkanı Hatun Esen, DEDEF Genel Başkanı Ali Rıza Bilir, DAD Eş Genel Başkanı Kadriye Doğan, yerine kayyım atanan Dersim Belediye Eş Başkanları Cevdet Konak ile Birsen Orhan, CHP Bursa Milletvekili Orhan Sarıbal, DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, Dersim’deki siyasi parti ve demokratik kitle örgütlerinin temsilcileri ile binlerce yurttaş katıldı.

    “DERSİM’İN DAĞLARINI, SUYUNU, ORMANINI, YAŞAMINI KİMSEYE TESLİM ETMEYECEĞİZ!”

    Miting Tertip Komitesi adına konuşan Dersim Baro Başkanı Doğukan Kudat, Dersim coğrafyasında yaşanan her müdahale yalnızca doğaya değil, hukuka, toplumsal hafızaya, kuşaktan kuşağa taşınmış değerlere yönelik olduğunu belirterek, şunları ifade etti:

    “Hangi birini anlatalım!.. Munzur Dağları’nın tamamının maden sahası ilan edilmesini mi? Binlerce yıllık ekosistemin bir kalem darbeyle şirketlere teslim edilmesini mi? Pülümür’de arıcılığı ve canlı yaşamını yok edecek Rüzgâr Güllerini mi, elektrikte üretim diye doğayı, yaşamı sona erdiren Baraj ve Hesleri mi, göç tesisi için Sütlüce’yi mi, akıbeti belli olmayan HES’ler ve istihdam için Cevizlidere’yi mi, çöpleriyle yaşamı zehirlenmek istenen Sini’yi mi, hangisini? Biz artık ney’i anlatalım biliyor musunuz? Burada yaşananların adım adım büyük bir yaşam hakkı gaspı olduğunu anlatalım! Doğamızı, suyumuzu, toprağımızı, kutsal mekânlarımızı rantın ve şirketlerin insafına bırakıldığını anlatalım.

    Biliyoruz!.. Türkiye’de doğası en çok tahrip edilen illerin başında Dersim geliyor. Dersim’de 80’li yıllardan bu yana bölgeye onlarca baraj ve HES’in yapımı tamamlanarak, işletmeye açıldı, hemen hemen hepsi su tuttu ve bölgenin doğal yapısı ağır şekilde tahrip edildi. Bugün bölgemizde TAGAR HES diye doğayı yok eden projeye yönelik açmış olduğumuz davada yürütmenin durdurulması kararı verilmişti fakat HES’i yapmaya devam ediyorlar.

    Özellikle bölgeden başlayıp Pülümür Hel Dağları ve Bağır Dağı eteklerine kadar uzanan hat boyunca daha da kontrolsüzce ilerlemesi sağlandı. Bölgenin oksijeni, suyu ve dağlarının nasıl şirketler eliyle yok edildiği de kamuoyu tarafından bilinmektedir. Kutsal alanlarımız olan Bağır Sipi maden şirketi tarafından delik deşik edilmiş. Munzur Havzası’nda 143 bin hektarlık bir sahada da dördüncü grup madencilik planlarının olduğunu da biliyoruz. Özellikle altın, gümüş, molibden, krom madenciliği projeleri, devaasa ormanlık alanların tamamına yakınını tehdit ediyor.

    Bölgede süren doğal ve ekolojik yıkım sadece bunlarla da sınırlı değil. Bu kadim kentte aynı zamanda inanç merkezleri üzerindeki rekreasyon veya peyzaj projeleri, atık su ve atık tesislerinin bulunmaması nedeniyle sulara akıtılan atıklar, kontrolsüz turizm faaliyetleri, yabani hayvan avcılığı gibi girişimler her geçen gün kentin ekosistemine daha fazla zarar veriyor.

    Dersim kadim zamanlardan beri kutsal mekânlara, dergahlara ev sahipliği yapmıştır. Dersim’in bir inanç ve kültür coğrafyası olduğunu artık Türkiye kamuoyunun ve şirketlerin bilmesi gerekiyor. Orman Kanunu hükümlerine göre orman alanlarının hiçbir şekilde tahrip edilmesi mümkün değil. Türkiye’nin tarafı olduğu Bern Sözleşmesi’ne göre de korunan türlere, habitatlara zarar verilemez. Meşe ormanları bir habitattır. Bu habitatların korunması, Türkiye’nin tarafı olduğu uluslararası sözleşmeler gereğince mutlaka zorunludur. Bu habitatlara zarar verilmesine izin vermeyeceğiz. Bu sebeple Munzur’a, Pülümür’e, Sütlüce’ye, Halvori’ye, Gole Çetu’ya, Bağır’a, Sekasur’a, Geyiksuyu’na, İksor’a, Cevizlidere’ye, Tagar’a, Aliboğazı’na yapılacak her müdahaleye en güçlü şekilde Dersim Barosu olarak cevap vereceğiz. Biz bugün buradan ilan ediyoruz: Dersim’in dağlarını, suyunu, ormanını, yaşamını kimseye teslim etmeyeceğiz! Çocuklarımıza beton değil, zehir değil, yoksulluk değil, yaşanabilir bir gelecek bırakacağız” dedi.

    “DOĞA TESLİM ALINAMAYACAK!”

    Dersim Doğa Yaşam ve Çevre Platformu tarafından hazırlanan metin Kürtçe ve Türkçe okundu. Kürtçe’nin Kırmanckî (Zazaca) dilinde müzisyen Zeynep Kılıç okurken, Türkçesini ise Munzur Çevre Derneği Dersim İl Temsilcisi Yusuf Topçu okudu.

    Yapılan açıklamada, şunlara yer verildi:

    “Hak, adalet, yaşam ve doğa mücadelesinde yan yana duran tüm  halkımız! Hepinizi Dersim’in direniş geleneğiyle, kadim dağlarıyla, özgür akan Munzur suyunun coşkusuyla selamlıyoruz! Munzur’un direnci üzerimize olsun! Bizler, Dersim Doğa, Yaşam ve Çevre Platformu olarak bugün burada, bu kadim topraklara yönelen saldırılara karşı halkın sesini, halkın iradesini büyütmek için biraradayız! Çünkü biliyoruz ki: Dersim yalnızca bir coğrafya değil, doğayla uyum içinde yaşamın, direnişin, karşı duruşun ve özgürleşmenin  adıdır! Ama bu topraklar geçmişte olduğu gibi bugün de kuşatma altındadır. Uluslararası ve yerel sermaye politikaları, AKP-MHP koalisyonu eliyle yürütülen projeler ve “kalkınma” adı altında dayatılan yağma planlarıyla Dersim alanen yok edilmek isteniyor.

    Yeraltı ve yerüstü varlıklarımız yok edilmek isteniyor. Dağlarımız vahşi madencilikle delik deşik edilmek, nadir toprak elementleri uluslararası sermayeye peşkeş çekilmek isteniyor. Derelerimiz HES’lerle kurutulmak, ormanlarımız yakılmak, meralarımız ve kutsal mekânlarımız yatırım alanı adıyla şirketlere açılmak isteniyor. Kısacası Dersim haritadan silinmek istiyor. Bu saldırılar yalnızca doğaya değil, halkın belleğine, kimliğine,geleceğine ve inancına yönelmiştir. Bu bir “kalkınma” değil, açık bir ekolojik kıyım ve asimilasyon projesidir. Su kaynaklarımız ticarileştiriliyor, halkın yaşam hakkı şirketlerin kâr hırsına teslim ediliyor. Kutsal mekânlarımız “mesire alanı” adı altında metalaştırılıyor, inancımızın taşı, suyu, sesi bile satılmak isteniyor. Av turizmi adı altında, bu topraklarda can bildiğimiz hayvanlar parası olanlara hedef gösterilip vahşice katlediliyor. Ve tüm bunların üstü “ekoturizm, doğa turizmi” ve istihdam yalanlarıyla örtülüyor. Ama biz biliyoruz ki; yaşam alanlarımızı turizm  veya istihdam değil, halkın örgütlü gücü ile koruyabiliriz.

    Dersim’in ormanı, suyu, taşı, toprağı sadece doğa değildir; inançtır, bellektir, kimliktir, halktır! Bu yüzden diyoruz ki: Doğaya saldırı, Dersim halkına saldırıdır! Maden şirketleri, enerji tekelleri, turizm sermayesi ve onları koruyan devlet politikaları karşısında halkın direnişi meşrudur!

    Biz Dersim’in dört bir yanındaki köylülerle, kadınlarla, gençlerle, inanç önderleriyle birlikte haykırıyoruz: Bu topraklarda  talan politikaları halkın örgütlü birlikteliği karşısında hayata geçemeyecektir! Munzur’a, Pülümür’e, Halvori’ye, Gole Çetu’ya, Bağır’a, Sekasur’a, Geyiksuyu’na, İksor’a, Cevizlidere’ye, Aliboğazı’na uzanan her müdahale, halkın yaşamına yöneliktir.

    Artık yeter! Topraklarımızdan defolun. Sermayenin, devletin ve çıkar gruplarının doğa üzerindeki tahakkümüne boyun eğmeyeceğiz! Çünkü bu topraklar ranta değil, yaşama aittir!

    Biz burada yalnızca bir mitingde değil, bir yaşam nöbetinde buluştuk. Bu buluşma, doğayı savunmanın aynı zamanda inancı, kültürü, halkın onurunu savunmak olduğunu haykırmaktır! Bugün Seyit Rıza Meydanı’ndan bir kez daha sesleniyoruz: “Kazdağları’ndan Diyadine, Akbelen’den İkizdereye,  Akkuyu’dan Dersim’e kadar; bu ülkede son sözü yaşamı savunanlar söyleyecek!

    Biz doğanın sesi olacağız, derelerin çığlığı olacağız, ormanların nefesi olacağız! Talana ve sömürüye karşı direnen, doğayı ve onurunu savunan halkların sesi susmayacak! 7554 sayılı torba yasa bir işgal yasasıdır! Bu yasa doğayı, emeği, yaşamı, suyu ve geleceğimizi sermayeye teslim etmenin belgesidir! Bu yasaya karşı hayatın tüm alanlarında mücadele edeceğiz!

    Dersim için haykıracağız: Munzur özgür akacak! Dersim teslim olmayacak! Doğa kazanacak, halk kazanacak! Ve buradan çağrımızı yineliyoruz: Tüm hak savunucularını, ekoloji örgütlerini, Dersimlileri ve Dersim dostlarını, doğayı, yaşamı ve geleceğimizi savunmak için omuz omuza vermeye çağırıyoruz! Gelin, sesimizi birleştirelim! Doğanın, suyun, yaşamın sesini yükseltelim! Yaşamı savunmak, direnmek demektir!

    Dersim’in sesi susmayacak, doğa teslim alınamayacak! Munzur özgür akacak, halk kazanacak! Yaşasın Dersim’in direnişi! Yaşasın doğanın özgürlüğü! Yaşasın halkların dayanışması!”

    “BARIŞ DEMEK; DİLİNE, KÜLTÜRÜNE, DOĞASINA, İNANCINA SAHİP ÇIKMAK DEMEKTİR”

    DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, kapitalizmin göz dikmediği bir şeyin kalmadığını vurgulayarak, şunları dile getirdi:

    “AKP doğayı talan etmek için yasa çıkarıyorlar. Ağacımıza, toprağımıza, suyumuza göz dikmişler. Ormanlarımızı yakarak maden şirketlerine alan açıyorlar. AKP yandaşlarına alan açmaya devam ediyor. Bununla ilgili yasalar çıkararak leblebi gibi dağıtıyorlar. Bizler doğa talanına ‘Hayır’ dedik, demeye devam edeceğiz. Doğa talanı yasasının geri çekilmesi için anayasa mahkemesine başvuruda bulunduk. Bugünde aynı bilinçle buradayız. Bizler birleşe birleşe kazanacağız.

    Dersim 145 maden sahasıyla tehdit altında. Munzur tehdit altında. Kapitalizmin tehdidine karşı zılgıt ve alkışlarımızla “Munzur özgür akacak” diyelim. Dersim’in inancına, doğasına, kültürüne kepçe vurmak istiyorlar. Bu kadim inancın önüne set çekmek istiyorlar. Dersim direnmeye devam ediyor. Ey iktidar, sermaye Dersim’den elini çek.

    Cevizlidere 1938’de yakılıp, yıkıldı. Geyiksuyu 1970’li yıllardan beri direniyor. Sekasur direnişine selam olsun. İktidar işçi, emekçi, kadınlar, insan, doğa hakkı için çıkarmıyor. Yasaları bile uygulamıyor. Tam tersi rant için yasa çıkarıyor. Depremin yarasını sarmak yerine sermaye için rezerv alanı ilan ederek, tarım alanlarına el koymaya çalışıyor. Ama halk direniyor. Samandağ’dan İstanbul’a halk direniyor.

    Dersim’de nasıl demografik yapı değiştirilmek isteniyorsa, Samandağ’da, Defne’de de aynı yöntemi uyguluyorlar. Akbelen’de, Dersim’de, Cerattepe’de, Samandağ’da direnen direne kazanacağız.

    Kayyıma soruyoruz; maden şirketlerine tek kelime etmemişsin Dersimlileri kandıracağını mı sanıyorsun? Bizler bu anlayışa karşı çıkıyoruz. Bugün atanmış olan kayyım zaman kaybetmeksizin geri çekilmelidir. Dersim ve Ovacık Belediye başkanları halkın iradesidir. İrademize sahip çıkıyoruz.

    Bizler Barış ve Demokratik Toplum Sürecini yürütüyoruz. En büyük hedefimiz, barışı, adaleti, demokrasiyi tesis etmektir. Barışa en çok bizim ihtiyacımız var. Toprağı talan edilen, mezrası zorla boşaltılan, göçe mahkum edilen, çatışmanın, tankın, topun her türlü zalimliğini gören bizlerin, dünyanın barışa ihtiyacı var. Bizler barışta her zamankinden daha fazla sahip çıkacağız. Barış bizim için halkların, inançların, canlıların kendi rengiyle yaşaması demektir. Barış demek; diline, kültürüne, doğasına, inancına sahip çıkmak demektir.

    CHP’ye ve muhalefete yapılan baskılar son bulmalıdır. Birleşik mücadelemizi büyütmeliyiz.

    Kadınlar mitingin en önündeler. Kadınlar diyor ki; talan, ranta, madene izin vermeyeceğiz. Biz kazanacağız, hep beraber kazanacağız.”

    “BOYUN EĞMEYECEĞİZ”

    Çevre mücadelesi yürüten doğa savunucuları adına konuşan kadınlar, Dersim’in inancına, doğasına, sahip çıkacağını söyledi. Sürüldüklerini, göçe zorlandıkların ancak tekrar köylerine döndüklerini belirten kadınlar, “Toprağını satanlara, peşkeş çekenlere yazıklar olsun. Madenleri istemiyoruz. Bir daldık, bin dal olduk, boyun eğmeyeceğiz” dediler.

    Miting Taylan Yıldız, Şevin ve Hozan Aram’ın söylediği şarkılarla sona erdi.

    PİRHA/DERSİM

  • Seyit Rıza için İstanbul’da anma: Pirlerimiz diz çökmedi, biz de diz çökmeyeceğiz!-VİDEO

    Seyit Rıza için İstanbul’da anma: Pirlerimiz diz çökmedi, biz de diz çökmeyeceğiz!-VİDEO

    PİRHA – Seyit Rıza ve yoldaşlarının katledilişinin yıldönümü sebebiyle İstanbul’da anma yapıldı. Okunan basın açıklamasında, “Artık yüzleşme, adalet ve onarım zamanı gelmiştir” denildi.

    Dersim Dernekleri Federasyonu (DEDEF), Avrupa Demokratik Dersim Birlikleri Federasyonu (ADEF) ve Dersim Araştırmaları Merkezi (DAM), Seyit Rıza ve yoldaşlarını andı.

    Kadıköy rıhtımda yapılan basın açıklamasını kurumlar adına basın açıklamasını Hasan Şen okudu. Ortak metinde şu ifadelere yer verildi:

    “Bugün burada, 1937-38 Dersim Tertelesi’nde hile, yalan ve devlet zulmüyle idam edilen Seyit Rıza, oğlu Uşen, Wusênê Seydi, Aliye Mirzê Sili, Hesen Ağa, Findik Ağa, Resik Uşen ve Hesenê Ivraimê’yi anmak için bir araya geldik. Onların hakikat, adalet ve onur uğruna diz çökmeyen duruşlarını, bir kez daha saygı ve minnetle anıyoruz.

    1937-38 yıllarında Dersim’in dağlarında, vadilerinde ve köylerinde bombalanan, yakılan, kurşunlanan, süngülenen, sürgün edilen ve mezar hakkı dahi tanınmayan on binlerce insanımızın acısı, hâlâ yüreklerimizdedir. Bu acı, sadece Dersim halkının değil, insanlığın ortak vicdanında kapanmayan bir yaradır. Dersim Katliamı, halkımızın belleğinde telafisi olmayan, kabul edilemez bir yara olarak yaşamaya devam etmektedir.

    Seyit Rıza ve yol arkadaşları, Dersim’in kimliğini, inancını, kültürünü ve onurunu temsil eden önderlerdi. Onların katledilmesiyle birlikte halkımız başsız bırakılmış, ardından eşine az rastlanır bir sürgün, müsadere, kırım ve asimilasyon süreci başlatılmıştır.
    Bu uygulamalar yalnızca Dersim’e değil, tüm insanlığa karşı işlenmiş suçlardır.Dersim’de gerçekleştirilen Tertele’nin başlıca sorumlusu, farklı olmayı düşman gören, yok etmeyi kendine görev bilen ırkçı ideolojidir. Ne yazık ki bu zihniyet, bugün hâlâ varlığını sürdürmektedir.

    Son dönemde bazı siyasetçilerin Dersim’in acılarını yeniden kanatan, kin ve nefret diliyle yaptıkları açıklamalar, bu zihniyetin güncel yansımalarıdır. Bizler bu açıklamaları şiddetle kınıyoruz. Bilinsin ki; onca kırıma, asimilasyona ve baskıya rağmen Rea Haq Alevilik de, Kürtlük de, Dersim’in hakikatli kültürü de bu toprakların kadim gerçeğidir. Hiç kimsenin bu halkı köklerinden koparmaya gücü yetmedi, yetmeyecek de!

    Seyit Rıza’nın sözleri rehberimizdir:

    ‘Ben sizin yalan ve hilelerinizle baş edemedim ama bu bana dert oldu, ben de sizin önünüzde diz çökmedim, bu da size dert olsun!’

    Pirlerimiz diz çökmedi, biz de diz çökmeyeceğiz.”

    “ÖZÜR DİLENSİN!”

    Dersim kurumlarının ortak metninde talepler şu şekilde dile getirildi:

    “Bugün buradan bir kez daha insanlığın vicdanına sesleniyoruz: Artık yüzleşme, adalet ve onarım zamanı gelmiştir!
    Devlet arşivleri eksiksiz biçimde açılsın!
    ‘Dersim’ ismi resmî olarak iade edilsin!
    Dersim halkından resmî olarak özür dilensin!
    Sürgün edilenlerin, kayıpların ve evlatlık verilen çocukların listesi kamuoyuna açıklansın!
    Seyit Rıza ve yoldaşlarının mezar yerleri açıklansın!
    Anadilimize, kültürümüze ve Kızılbaş-Alevi inancımıza özgürlük tanınsın!
    Munzur’da ve tüm Dersim coğrafyasında sürdürülen baraj, HES ve maden projeleri iptal edilsin!
    Özgür, demokratik ve eşit yurttaşlık hakkı tüm yurttaşlar için tanınmalı.

    Bizler, Dersim’in torunları olarak bu taleplerin takipçisi olmaya devam edeceğiz.
    Unutmadık, unutturmayacağız!
    Seyit Rıza ve yoldaşlarının onurlu direnişi, halklarımızın özgürlük ve adalet mücadelesine ışık tutmaya devam edecektir.
    Ruhları şad, yolları hakikat olsun!
    Diz çökmedik, diz çökmeyeceğiz!”

    Basın açıklaması ardından Dersimli sanatçılar, katledilenler için ağıtlar yaktı.

    Yapılan konuşmalar ardından katledilenler adına denize karanfiller bırakıldı ve lokmalar paylaşıldı.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Mersin’de Seyit Rıza ve yol arkadaşları anıldı-VİDEO

    Mersin’de Seyit Rıza ve yol arkadaşları anıldı-VİDEO

    PİRHA-Mersin Dersimliler Derneği’nde Seyit Rıza ve yoldaşları anıldı. Anmada konuşan Mersin Dersimliler Derneği Başkanı Nurşen Çığlık,”Bu acı, sadece Dersim halkının değil, insanlığın ortak vicdanında kapanmayan bir yaradır. Bilinsin ki; onca kırıma, asimilasyona ve baskıya rağmen Rea Haq Alevilik de, Kürtlük de, Dersim’in hakikatli kültürü de bu toprakların kadim gerçeğidir. Hiç kimsenin bu halkı köklerinden koparmaya gücü yetmedi, yetmeyecek de!” dedi.

    Mersin Dersimliler Derneği’nde Seyit Rıza ve yoldaşlarının katledilmesinin 88. yılında anma etkinliği düzenlendi. Anma Baba Mansur Ocağı evlatlarından Baki Erdoğan’ın gülbangı ve saygı duruşuyla başladı.

    Ardından katledilenler için ağıtlar yakılırken, çerağ uyandıldı.

    Mersin Dersimliler Derneği Başkanı Nurşen Çığlık, 1937-38 Dersim Tertelesi’nde hile, yalan ve devlet zulmüyle idam edilen Seyit Rıza, oğlu Uşen, Wusênê Seydi, Aliye Mirzê Sili, Hesen Ağa, Findik Ağa, Resik Uşen ve Hesenê Ivraimê’yi anmak için bir araya geldiklerini belirterek, “Onların hakikat, adalet ve onur uğruna diz çökmeyen duruşlarını, bir kez daha saygı ve minnetle anıyoruz” dedi.

    1937-38 yıllarında Dersim’in dağlarında, vadilerinde ve köylerinde bombalanan, yakılan, kurşunlanan, süngülenen, sürgün edilen ve mezar hakkı dahi tanınmayan on binlerce insanın acısı, hâlâ yüreklerde olduğunu vurgulayan Çığlık, şunları ifade etti:

    “Bu acı, sadece Dersim halkının değil, insanlığın ortak vicdanında kapanmayan bir yaradır. Dersim Katliamı, halkımızın belleğinde telafisi olmayan, kabul edilemez bir yara olarak yaşamaya devam etmektedir.

    Seyit Rıza ve yol arkadaşları, Dersim’in kimliğini, inancını, kültürünü ve onurunu temsil eden önderlerdi. Onların katledilmesiyle birlikte halkımız başsız bırakılmış, ardından eşine az rastlanır bir sürgün, müsadere, kırım ve asimilasyon süreci başlatılmıştır.
    Bu uygulamalar yalnızca Dersim’e değil, tüm insanlığa karşı işlenmiş suçlardır.Dersim’de gerçekleştirilen Tertele’nin başlıca sorumlusu, farklı olmayı düşman gören, yok etmeyi kendine görev bilen ırkçı ideolojidir. Ne yazık ki bu zihniyet, bugün hâlâ varlığını sürdürmektedir.

    Son dönemde bazı siyasetçilerin Dersim’in acılarını yeniden kanatan, kin ve nefret diliyle yaptıkları açıklamalar, bu zihniyetin güncel yansımalarıdır. Bizler bu açıklamaları şiddetle kınıyoruz. Bilinsin ki; onca kırıma, asimilasyona ve baskıya rağmen Rea Haq Alevilik de, Kürtlük de, Dersim’in hakikatli kültürü de bu toprakların kadim gerçeğidir. Hiç kimsenin bu halkı köklerinden koparmaya gücü yetmedi, yetmeyecek de!

    Seyit Rıza’nın sözleri rehberimizdir: ‘Ben sizin yalan ve hilelerinizle baş edemedim ama bu bana dert oldu, ben de sizin önünüzde diz çökmedim, bu da size dert olsun!’ Pirlerimiz diz çökmedi, biz de diz çökmeyeceğiz.”

    Açıklamanın ardından lokmalar paylaşıldı.

    PİRHA/MERSİN