PİRHA- Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) İstanbul Şubesi, aylardır maaşlarını alamadıkları için Ankara’da açlık grevi başlatan Doruk Madencilik işçilerinin direnişini selamladı. Yapılan açıklamada, “İşçilerin mücadelesi inancımızın özüyle birdir” denilerek dayanışma çağrısı yapıldı.
Yıldızlar SSS Holding bünyesindeki Doruk Madencilik’te çalışan işçilerin, ödenmeyen ücretleri ve gasp edilen hakları için Eskişehir’den Ankara’ya başlattıkları yürüyüş, Bakanlık önünde açlık greviyle devam ediyor. Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) İstanbul Şubesi, yayınladığı yazılı açıklama ile direnişteki maden işçilerinin taleplerinin yanında olduğunu duyurdu.
“İŞÇİLERİN MÜCADELESİ İNANCIMIZIN GEREĞİDİR”
Açıklamada, Alevi inancının emeği kutsal sayan ve rızalığı esas alan yapısına dikkat çekilerek şu ifadelere yer verildi:
“Bizler emeği kutsal bilen ve rızalığı esas alan bir inancın yol mensuplarıyız. Doruk Madencilik işçileri yalnızca yaşamlarını sürdürebilmek için en temel haklarını talep ediyorlar. İstedikleri şey sadece alın terlerinin karşılığıdır. Biz Aleviler biliriz ki; emek kutsaldır ve rızalık yoksa hak yoktur. Bu nedenle işçilerin verdiği mücadele, inancımızın özüyle aynıdır. Yanlarında olmak bizim için bir tercih değil, inancımızın gereğidir.”
İŞÇİLERİN 6 MADDELİK HAKLI TALEBİ
DAD İstanbul Şubesi, maden işçilerinin derhal karşılanması gereken taleplerini şu şekilde sıraladı:
Ödenmeyen maaş ve tazminatların eksiksiz şekilde yatırılması.
İşçilerin rızası dışında zorunlu ücretsiz izne çıkarılması uygulamasına son verilmesi.
İş güvencesinin tam olarak sağlanması.
İşten çıkarılan işçilerin koşulsuz olarak işe iade edilmesi.
Anayasal bir hak olan sendikalaşma hakkının engellenmemesi.
İş Sağlığı ve Güvenliği (İSİG) kurallarına uygun güvenli çalışma ortamının oluşturulması
“HIZIR DİRENEN İŞÇİLERİN YARDIMCISI OLSUN”
Kamuoyuna ve tüm “canlara” dayanışma çağrısında bulunulan açıklama,
“Tüm toplumsal kesimleri ve canlarımızı bu haklı direnişe ses vermeye, işçilerin yükselttiği bu hakikat çığlığını büyütmeye çağırıyoruz. Hak ve hakikat yolunda, Hızır direnen işçi canlarımızın yardımcısı olsun.” ifadeleriyle son buldu
PİRHA- Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Kadın Meclisi, Karadeniz Teknik Üniversitesi öğrencisi İlayda Zorlu’nun şüpheli ölümü ve Gülistan Doku soruşturmasındaki son gelişmeler üzerine yazılı bir kamuoyu duyurusu yayımladı. Açıklamada, kadın ölümlerinin “intihar” denilerek kapatılmasına tepki gösterilirken, “Cezasızlık politikası ile katilleri cesaretlendiren hukuki düzeni reddediyoruz” denildi.
17 Nisan’da yaşamını yitiren İlayda Zorlu’nun ölümüne ilişkin ciddi iddiaların bulunduğuna dikkat çekilen açıklamada, genç kadının katıldığı demokratik eylemler nedeniyle ailesinin polis tarafından arandığı ve aile içi baskıya maruz kaldığı iddiaları hatırlatıldı. Zorlu’nun, polis olan babasının beylik tabancasıyla yaşamına son verdiği iddiasının yüzeysel bir değerlendirmeyle geçiştirilemeyeceği belirtilerek şu ifadelere yer verildi:
“İntihar denilerek kapatılmaya çalışılan her dosya, gerçeğin üzerinin örtülmesi riskini taşımaktadır. İlayda Zorlu’nun ölümüyle ilgili tüm iddialar derhal, bağımsız ve şeffaf bir şekilde araştırılmalıdır.”
“GÜLİSTAN DOKU DOSYASI EN AÇIK ÖRNEKTİR”
Açıklamada, Gülistan Doku soruşturmasında gelinen noktanın, şüpheli kadın ölümlerindeki manipülasyonu gözler önüne serdiği vurgulandı. Dönemin devlet yetkililerinin “kurbanı değil faili koruduğu” savunulan açıklamada, sahte delillerle kamuoyunun yanıltıldığı ifade edildi. Gülistan Doku dosyasında bugün atılan adımların 6 yıllık bir ihmalin sonucu olduğu belirtilerek, sadece faillerin değil, soruşturmayı etkin yürütmeyen yetkililerin de yargılanması talep edildi.
“ZULMÜN KARŞISINDA MAZLUMUN YANINDA OLACAĞIZ”
ABF Kadın Meclisi, inançsal bir sorumlulukla yaşam hakkını savunduklarını belirterek açıklamayı şu çağrıyla sonlandırdı:
Kadınların maruz kaldığı baskı ve tehdit iddiaları ciddiyetle ele alınmalıdır.
İntihar iddiasına gerekçe olan tüm bulgular kamuoyuyla paylaşılmalıdır.
Görevini ihmal eden tüm makam sahipleri hakkında soruşturma açılmalıdır.
Açıklamada, “Gerçekler açığa çıkana ve adalet sağlanana kadar sürecin takipçisi olacağız” mesajı verildi.
PİRHA- İnsan Hakları Derneği (İHD) Dersim Şubesi, 17 Nisan sabahı evine yapılan baskınla gözaltına alınan şube yöneticisi Yaprak Kurban’ın derhal serbest bırakılması için yazılı bir açıklama yayımladı. Açıklamada, gözaltı işleminin somut delillere değil, “itirafçı” beyanlarına dayandığı vurgulanarak bu durumun insan hakları savunucularına yönelik artan baskıların bir parçası olduğu ifade edildi.
“SOMUT DELİL YOK, İTİRAFÇI BEYANI VAR”
İHD Dersim Şubesi tarafından yapılan açıklamada, İstanbul merkezli yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alınan Yaprak Kurban’ın ifadesinin bugün alındığı belirtildi. Dosyada herhangi bir somut delil bulunmadığına dikkat çekilen açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“Dosyada kısıtlama kararı bulunmakla birlikte, yöneticimize yalnızca etkin pişmanlıktan yararlanan bir kişinin soyut ve dayanaksız beyanları üzerinden sorular yöneltilmiştir. Somut hiçbir delil olmaksızın gerçekleştirilen bu gözaltı işlemi, hak savunuculuğu faaliyetlerinin kriminalize edilme çabasıdır.”
EKOLOJİ VE KADIN MÜCADELESİNE VURGU
Yaprak Kurban’ın uzun yıllardır ekolojik yıkıma karşı doğayı, kadın haklarını ve yaşam hakkını savunduğu hatırlatılan açıklamada, bu gözaltı işleminin sadece bir kişiye değil; ekoloji, kadın ve eşitlik mücadelesine yönelik bir müdahale niteliği taşıdığı savunuldu.
“HAK SAVUNUCULUĞU KRİMİNALİZE EDİLEMEZ”
İHD, yetkilileri gözaltı sürecinde şeffaf olmaya ve kötü muameleye karşı gerekli önlemleri almaya çağırarak açıklamasını şu sözlerle tamamladı:
“İnsan hakları savunuculuğu faaliyetleri suç değildir ve kriminalize edilemez. Hak ihlallerine karşı mücadele eden kişilerin hedef haline getirilmesi kabul edilemez. İHD Dersim Şubesi olarak yöneticimiz Yaprak Kurban’ın derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz. Her koşulda insan haklarını savunmaya devam edeceğiz.”
PİRHA- Gülistan Doku soruşturması kapsamında şüphelilerin adliyeye sevk edildiği kritik saatlerde, Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) Dersim Şubesi’nden bir açıklama geldi. SES, Doku’ya ait hastane kayıtlarının silindiğini ve bu işlemi yapan ismin ödüllendirildiğini iddia ederek “organize bir suç” vurgusu yaptı.
“HASTANE KAYITLARI SİLİNDİ Mİ?”
SES Dersim Şubesi tarafından yapılan yazılı açıklamada, kamuoyunun vicdanını yaralayan vahşet verici gelişmelerin takipçisi olunduğu belirtildi. Açıklamanın en dikkat çekici noktası ise dönemin hastane yönetimine yönelik suçlamalar oldu.
Gülistan Doku’ya ait Tunceli Devlet Hastanesi kayıtlarının, dönemin başhekimi tarafından hızla silindiği ileri sürüldü.
İddiaya göre, bu işlemin ardından ilgili başhekim, dönemin valisi tarafından ödüllendirilerek İl Sağlık Müdürü olarak atandı.
“BU BİR DELİL KARARTMA GİRİŞİMİDİR”
Sağlık kurumlarının en mahrem verilerin güvencesi olduğunu hatırlatan SES, hastane kayıtlarının silinmesinin sıradan bir idari hata olamayacağını vurguladı:
“Bu durum, yalnızca etik değerlerin değil, hukuk devletinin temel ilkelerinin de açıkça ihlalidir. Hastane kayıtlarının silinmesi iddiası, ağır bir delil karartma girişimi olarak ele alınmalı ve derhal bağımsız bir soruşturma konusu yapılmalıdır.”
SES’TEN YETKİLİLERE ŞEFFAFLIK ÇAĞRISI
Son dönemde yaşanan kadın katliamları ve şiddet olaylarının “cezasızlık politikaları”ndan beslendiğini belirten sendika, şu taleplerde bulundu:
“-Gülistan Doku dosyası şeffaf bir şekilde yeniden ele alınmalıdır.
-Hastane kayıtlarının silinmesine dair iddialar derinlemesine araştırılmalıdır.
-Sorumluluğu bulunan kamu görevlileri hakkında dokunulmazlık zırhı gözetilmeksizin hukuki işlem başlatılmalıdır.”
SES Dersim Şubesi, adaletin sağlanmasının tüm toplumun ortak talebi olduğunu hatırlatarak, yetkili kurumların kamuoyunu tatmin edecek düzenli bilgilendirme yapması gerektiğini ifade etti.
PİRHA- Urfa ve Maraş’ta eğitim emekçileri ile öğrencileri hedef alan saldırıların ardından, Dersim’de eğitim ve sağlık emekçileri sokağa çıktı. KESK Dersim Şubeler Platformu’nun çağrısıyla, “şiddet sarmalına” karşı kitlesel bir yürüyüş gerçekleştiren kamu emekçileri, tüm kamuoyunu bu şiddet sarmalına karşı birlikte mücadele etmeye çağırdı.
ATATÜRK MAHALLESİ’NDEN MİLLİ EĞİTİM’E ÖFKE YÜRÜYÜŞÜ
Atatürk Mahallesi’ndeki DSİ Yanı Parkı’nda toplanan çok sayıda eğitim ve sağlık emekçisi, ellerinde “Şiddete Hayır” dövizleriyle yürüyüşe geçti. Kitle, sloganlar eşliğinde İl Milli Eğitim Müdürlüğü önüne kadar yürüyerek burada bir basın açıklaması gerçekleştirdi.
“ŞİDDET OKULDA BAŞLAMAZ, SİYASAL DÜZLEMDE ÜRETİLİR”
Açıklamayı kitle adına okuyan Eğitim Sen Dersim Şube Başkanı Mehmet Aşkın, okullarda yaşanan can kayıplarının geri dönüşü olmadığını vurgulayarak başladığı konuşmasında, şiddetin tesadüf olmadığını ifade etti.
Aşkın, açıklamasında şu noktalara dikkat çekti:
“Yaşanan bu şiddet ani bir olgu değildir; yıllardır biriken yapısal problemlerin, liyakatsiz atamaların ve pedagojiden uzak ideolojik müdahalelerin sonucudur.Cemaat ve tarikatlarla imzalanan protokoller, Ülkü Ocakları gibi yapıların okullara rahatça girmesi eğitim alanını siyasal bir zemine çekmiştir.İktidarın ‘kindar ve dindar nesil’ yetiştirme politikaları, farklı olana tahammülü olmayan çatışmacı bir insan tipi yaratmaktadır.”
Açıklamada, şiddetin sadece okullarla sınırlı kalmadığına değinilerek, 17 Nisan 2012’de katledilen Dr. Ersin Arslan da anıldı. Aşkın, “Ekonomik kriz, yoksulluk ve geleceksizlik derinleştikçe; söylem düzeyinde şiddet meşrulaştırıldıkça saldırıların artması kaçınılmazdır” dedi.
Eğitim emekçileri, yaşam hakkını savunmak ve şiddeti üreten düzene karşı çıkmak için iş bıraktıklarını belirterek; tüm kamuoyunu bu şiddet sarmalına karşı birlikte mücadele etmeye çağırdı. Açıklama, hayatını kaybeden öğrenci ve öğretmenler için yapılan saygı duruşu ile sona erdi.
PİRHA- Urfa Siverek’in ardından Maraş’taki bir ortaokulda 9 kişinin yaşamını yitirdiği silahlı saldırı, Dersim’de büyük bir protestoyla karşılandı. Sanat Sokağı’ndan Seyit Rıza Meydanı’na yürüyen KESK bileşenleri, eğitimde can güvenliğinin kalmadığını vurgulayarak “Yaşam Nöbeti” ve iş bırakma eylemlerini 17 Nisan’a kadar uzattıklarını duyurdu.
Şanlıurfa Siverek’teki okul saldırısının üzerinden henüz 24 saat geçmeden Kahramanmaraş Ayser Çalık Ortaokulu’ndan gelen katliam haberi, tüm ülkede olduğu gibi Dersim’de de kaygı yarattı. KESK Dersim Şubeler Platformu öncülüğünde bir araya gelen yüzlerce kişi, Sanat Sokağı’ndan Seyit Rıza Meydanı’na kadar sloganlarla yürüyerek eğitimde artan şiddet iklimine “Yeter artık!” dedi.
“9 CANIMIZI KAYBETTİK, ÇOCUKLARIMIZIN HAYATI BU KADAR UCUZ DEĞİL”
Yürüyüşün ardından Seyit Rıza Meydanı’nda yapılan basın açıklamasını KESK Dersim Şubeler Platformu adına SES Şube Başkanı Serap Kahraman okudu. Maraş’taki saldırıda 1 öğretmen ve 8 öğrencinin yaşamını yitirdiğini hatırlatan Kahraman, “Artık yalnızca taziye dileme ve üzüntülerimizi paylaşmanın çok ötesindeyiz. Çocuklarımızın ve eğitim emekçilerinin hayatı bu kadar ucuz değildir! Can güvenliğinin olmadığı bir ortamda eğitim yapılamayacağı gün gibi ortadadır” ifadelerini kullandı.
“MESELE SADECE GÜVENLİK ZAFİYETİ DEĞİL, ŞİDDET İKLİMİDİR”
Saldırganın okula çok sayıda silahla girebilmesinin büyük bir zafiyet olduğunu belirten Kahraman, şiddetin yapısal nedenlerine dikkat çekti: “Medyada, siyasette ve bürokraside meşrulaştırılan kutuplaştırıcı dil; eğitim emekçilerini hedef gösteren ve itibarsızlaştıran söylemler bu iklimi beslemektedir. Öğretmenlik mesleğinin sistemli biçimde değersizleştirilmesi, öğretmenleri açık hedef haline getirmiştir. Televizyonlardan sosyal hayata yayılan bu şiddet iklimi ve toplumsal çürüme hali, artık doğrudan çocuklarımızı hedef almaktadır.”
“CEZASIZLIK DÜZENİ OKULLARA SİRAYET ETTİ”
Toplumun her alanında şiddetin körüklendiğini ifade eden Kahraman, hukuk sistemindeki aksaklıkların okullara yansımasını şu sözlerle eleştirdi: “Üniversitelerde palalarla saldırı gerçekleştirenleri aynı gün serbest bırakan, cezasızlığı hakim kılan bu düzen; bugün okullarımıza kadar sirayet etmiştir. Okullar ideolojik yönlendirmelerin değil, bilimsel ve güvenli öğrenmenin alanı olmalıdır. Şiddeti besleyen politikalar derhal terk edilmelidir.”
“İŞ BIRAKMA VE YAŞAM NÖBETİ 17 NİSAN’A UZATILDI
KESK Dersim Şubeler Platformu, yaşanan katliamlar karşısında demokratik tepkilerini büyüteceklerini belirterek şu kararları açıkladı:
Eğitim alanındaki güvenlik zafiyetleri derhal giderilmelidir.
Kamusal, eşit, bilimsel, anadilinde ve laik eğitim hayata geçirilmelidir.
Bağlı sendikamız EĞİTİM SEN’in başlattığı “Yaşam Nöbeti” ve iş bırakma eylemleri 17 Nisan’a kadar uzatılmıştır.
Basın açıklamasının ardından kitle meydanda oturma eylemi gerçekleştirdi. Eylem sırasında kurulan “Serbest Kürsü”de söz alan eğitimciler, veliler ve kurum temsilcileri, okullardaki savunmasızlığa ve gençliğin sürüklendiği umutsuzluğa dair konuşmalar yaptı. Konuşmalarda, kaybedilen canların hesabının sorulacağı ve okulların şiddetten arındırılması için mücadelenin süreceği vurgulandı.
PİRHA- Gülistan Doku dosyasında 6 yıl sonra yaşanan gözaltı gelişmelerini değerlendiren Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Kadın Meclisi, “faili meçhul” süsü verilmek istenen karanlık perdenin artık aralanması gerektiğini vurguladı. Yapılan açıklamada, “Dönemin kayyum-valisinden bürokratlara kadar, bu cinayette adı geçen herkes yargı önünde hesap vermelidir” denildi.
5 Ocak 2020 tarihinden bu yana kendisinden haber alınamayan Munzur Üniversitesi öğrencisi Gülistan Doku soruşturmasında yaşanan yeni gelişmelere dair bir açıklama da Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Kadın Meclisi’nden geldi. Meclis, sistemli cezasızlık zırhına ve delil karartma girişimlerine dikkat çekerek, gerçek adalet sağlanana kadar mücadelenin süreceğini ilan etti.
“6 YILLIK CEZASIZLIK ZIRHI VE ÖRTBAS GİRİŞİMLERİ”
Dersim’de bir annenin çığlığının 6 yıldır yankılandığını belirten DAD Kadın Meclisi, açıklamasında şu ifadelere yer verdi:
“Gülistan Doku’nun katledildiği günden bu yana ailesinin ve her yerde yılmadan olayı aydınlatmak için mücadele eden tüm kadın canların verdiği adalet mücadelesi birçok örtbas etme girişimine maruz kaldı. Sistemli bir cezasızlık zırhı, eksik ve üstü örtülü yürütülen soruşturmalar sonucunda olayın üzerinden tam olarak 6 yıl geçti. Ancak bugün gelinen eşik artık gerçeklerin saklı tutulamayacağını ve suçluların hiçbir şey olmamış gibi yaşamlarına devam edemeyeceğini açığa çıkarmıştır. Son süreçte yapılan gözaltılar bunun somut göstergesidir.”
“KAYYUM-VALİ VE BÜROKRASİ HESAP VERMELİ”
Gelişmeleri olumlu bulmakla birlikte adaletin tesisi noktasında kaygıların sürdüğünü ifade eden DAD Kadın Meclisi, soruşturmanın kapsamının genişletilmesi gerektiğini savundu: “Baş şüphelilerin etkin bir şekilde sorgulanmadığı, delillerin karartıldığı bir dava seyri vicdanları yaralamaya devam edecektir. Bu cinayette parmağı olan, faillere koruma kalkanı oluşturan herkes soruşturma kapsamına girmelidir. Dosya, tarafsız ve bağımsız heyetlerce yeniden incelenmeli; dönemin kayyum-valisinden emniyet, üniversite ve bürokratik makamlarda görevli şahıslara kadar herkes yargı karşısında hesap vermelidir.”
“DERSİM KADINLAR İÇİN GÜVENSİZ HALE GETİRİLMEK İSTENİYOR”
Açıklamada, Dersim coğrafyasının Raa Heq öğretisindeki yerine atıfta bulunularak, bölgenin bir şiddet merkezi haline getirilme çabasına tepki gösterildi: “Dersim, ‘Hakikat Ana-Kadın Yoludur’ diyen öğreti ışığında, doğanın ve insanın iç içe olduğu kadim bir coğrafyadır. Ancak ne yazık ki bu topraklar, uzun süredir kadın cinayetlerinin ve ‘faili meçhul’ bırakılan dosyaların merkezi haline getirilmeye çalışılmaktadır. Bizler, Dersim’i kadınlar için güvensiz bir yer haline getirmek isteyen politikalara karşı, kadim inancımızdan aldığımız güçle mücadele etmeye devam edeceğiz.”
Açıklama, kararlı bir adalet takibi vurgusuyla son buldu: ” ‘Gülistan Doku nerede?’ diye sormaya ve gerçek adalet yerini bulana kadar bu davanın takipçisi olmaya devam edeceğiz. Yaratılmak istenen karanlık biz kadınların sesini susturamayacak ve kadın direnişleriyle uyandırılan çerağlar yolumuzu aydınlatmaya devam edecek. Zaman sahipsiz, mekan rızasız, kadınlar çaresiz değildir!”
PİRHA-Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Merkezi, son dönemde Maraş ve Urfa başta olmak üzere okullarda artan silahlı saldırılar ve şiddet olaylarına ilişkin kapsamlı bir yazılı açıklama yayımladı. DAD, Yaşananları şiddetin beslendiği zemini; bilimsel temelden uzaklaşan eğitim sistemi, bireysel silahlanma ve medyadaki mafyatik öykünmeler olarak tarif etti.
Eğitimdeki nitelik kaybından ekonomik krize kadar pek çok faktörün şiddeti tetiklediğini belirten DAD, “Şiddeti normalleştirmeyeceğiz” mesajı verdi.
“ŞİDDET SOSYO-EKONOMİK VE KÜLTÜREL ZEMİNDEN BESLENİYOR”
Okullardaki saldırıların çok katmanlı bir toplumsal soruna işaret ettiğini belirten DAD Genel Merkezi, açıklamasında şu ifadelere yer verdi: “Eğitim kurumlarında artan saldırganlık, medyada normalleştirilen suç ve güç temsilleri, gençlerin madde bağımlılığına sürüklenmesi ve genel bir değer erozyonu; birbirinden bağımsız değil, aksine aynı sosyo-ekonomik ve kültürel zeminden beslenen olgulardır. Maraş ve Urfa’da meydana gelen okul baskınlarını da bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor. Bu bağlamda, eğitimdeki nitelik kaybı yalnızca akademik başarı üzerinden değil; eleştirel düşünme, etik farkındalık, felsefik ve sosyolojik bilinç ve demokratik yurttaşlık bilinci gibi temel kazanımların zayıflaması üzerinden de değerlendirilmelidir.”
“MİLLİYETÇİ, DİNCİ VE TEKÇİ EĞİTİM GENÇLERİ MANİPÜLASYONA AÇIYOR”
Eğitim sistemindeki ideolojik dönüşümün şiddeti bir ifade biçimine dönüştürdüğü vurgulanan açıklamada, sistemin yapısı şu sözlerle eleştirildi: “Bilimsel temelden uzaklaşan, sorgulamayı teşvik etmeyen ve bireyi edilgenleştiren milliyetçi, dinci, cinsiyetçi, tekçi bir eğitim anlayışı; gençleri hem manipülasyona açık hale getirmekte hem de şiddeti bir ifade biçimi olarak görme eğilimini artırmaktadır. Mevcut şiddetin sistemsel bir sorun olduğu gerçekliği kendisini net olarak göstermiştir. Medya ve dijital platformlarda giderek yaygınlaşan mafyatik öykünmeler, hızlı güç kazanımı, bireysel silahlanmanın kolay hale gelmesi ve cezadan muafiyet algısı, özellikle kimlik arayışındaki gençler üzerinde kalıcı olumsuz etkiler yaratmaktadır.”
“14 YAŞINDAKİ BİR ÇOCUK 5 SİLAHLA OKULA NASIL GİREBİLİR”
Güvenlik zafiyetlerine ve denetimsiz silahlanmaya dikkat çeken DAD, yetkililere şu yakıcı soruları yöneltti: “Bu noktada şu soruların da açık ve cesur biçimde sorulması gerekmektedir: 14 yaşındaki bir çocuğun 5 ayrı silah ve 7 şarjör ile bir okula bu denli rahat girip çıkabilmesi nasıl mümkün olabilmiştir? Bir emniyet müdürünün evinde bu kadar çok sayıda silahın bulunması hangi denetim eksikliklerini ve güvenlik zafiyetlerini işaret etmektedir? Daha da önemlisi, 14 yaşındaki bir çocuğu çoklu silahlarla bir katile dönüştüren karanlık zihniyet nedir ve bu noktaya nasıl gelinmiştir? Bu sorular; denetimsiz silahlanmaya, ihmal edilen kurumsal sorumluluklara ve çocukların korunmasındaki yapısal boşluklara işaret etmektedir.”
“EKONOMİK KRİZ VE GELECEK KAYGISI ÖFKEYİ BESLİYOR”
Şiddetin ekonomik boyutuna da değinen açıklamada, yoksulluğun psikolojik dayanıklılığı zayıflattığı ifade edildi:
“Ekonomik kriz ve buna bağlı olarak artan işsizlik, yoksulluk ve gelecek kaygısı; gençlerin psikolojik dayanıklılığını zayıflatmakta ve onları riskli davranışlara daha açık hale getirmektedir. Sosyal adalet algısının zedelenmesi, bireylerin sisteme olan güvenini azaltmakta; bu da öfke, yabancılaşma ve şiddet eğilimlerini besleyen bir zemin oluşturmaktadır. Ergenlik dönemindeki öğrencilerin birden fazla silah ve mermilerle okullara girip silahlı şiddet uygulaması aslında bireysel silahlanmanın geldiği boyutun nelere mal olduğunun da bir göstergesidir.”
“ÇÖZÜM: PARASIZ, BİLİMSEL VE ANADİLİNDE EĞİTİM”
Şiddeti bir “toplumsal sağlık sorunu” olarak ele alan DAD Genel Merkezi, çözümün ancak demokratik bir kültürle mümkün olacağını belirtti: “Çözüm; eğitim sisteminin yeniden bilimsel, eleştirel ve özgürlükçü bir temele oturtulmasından, gençlerin sosyal ve ekonomik olarak desteklenmesinden ve demokratik kültürün güçlendirilmesinden geçmektedir. Gençliğin korunması yalnızca güvenlik önlemleriyle değil; umut, adalet, özgürlük, demokrasi ve anlam duygusunu yeniden inşa edecek bir toplumsal barış ile mümkündür. Parasız, bilimsel, laik, demokratik ve anadilinden eğitim gençliği özgürleştirir.”
PİRHA- Dersim’de 6 yıldır kayıp olan Gülistan Doku’nun ablası Aygül Doku, adliye önünde yaptığı açıklamada kan donduran bilgilere ulaştıklarını iddia etti. Doku, dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in oğlu Mustafa Türkay Sonel’in Gülistan’ı öldürdüğünü, olay anında yanında olan arkadaşı Umut Altaş’ın ise bu durumu baroya bıraktığı notla itiraf ettiğini öne sürdü.
5 Ocak 2020 tarihinden bu yana kendisinden haber alınamayan Gülistan Doku soruşturmasında, ailenin adliye önünde yaptığı basın açıklaması gündeme bomba gibi düştü. Abla Aygül Doku ve avukat Ali Çimen’in katıldığı açıklamada; cinayet, delil karartma ve firar iddiaları havada uçuştu.
“BAROYA NOT BIRAKILDI: GÜLİSTAN’I VALİNİN OĞLU ÖLDÜRDÜ”
Aygül Doku, edindikleri sarsıcı bilgilerin kaynağını açıklayarak söze başladı: “Dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in oğlu Mustafa Türkay Sonel’in arkadaşı Umut Altaş bize ulaştı. Umut, Dersim Barosu’na gidip bir not bırakıyor ve açıkça ‘Gülistan’ı öldüren Vali Tuncay Sonel’in oğlu Mustafa Türkay Sonel’dir’ diyor. Dönemin savcısı ne yazık ki bu notla ilgilenmiyor. Biz daha sonra Umut’un ailesiyle görüşmeye gittik. Daha oturur oturmaz bize ‘Allah rahmet eylesin’ dediler. O an kuşkulandık, çünkü bugüne kadar kimse bize bunu dememişti.”
“OĞLUMUN TEK SUÇU VALİNİN OĞLUYLA ARKADAŞ OLMAKTIR”
Umut Altaş’ın annesinin sözlerini aktaran Doku, ailenin itiraflarını şu şekilde dile getirdi: “Annesine neden böyle söylediklerini sorduğumuzda, ‘Benim oğlumun tek bir suçu var; valinin oğluyla arkadaş olmasıdır. Biz oğlumuzu bu çocuk tekin değil diye çok uyardık. Benim çocuğum onunla arkadaş oldu, başını yaktı’ dedi. Umut Altaş bu olay olduğunda henüz 18 yaşındaydı ve bu vicdan azabını kaldıramadığı için baroya o notu bırakmış.”
“TANIK UMUT ALTAŞ AMERİKA’YA KAÇIRILDI”
Olayın ardından tanık olduğu iddia edilen Umut Altaş’ın yurt dışına gönderildiğini belirten Aygül Doku: “Umut’a telefonla ulaştım. Bana ‘Sana yardımcı olacağım, bana 2-3 gün ver’ dedi. Ancak sonrasında ailesi ve buradaki güçler tarafından susturuldu, bir daha ulaşamadık. Tuncay Sonel onu hemen Amerika’ya göndermiş. Umut, Gülistan öldürülürken o arabada olduğunu söylüyor. Eğer katil kendisi olsaydı bana yardımcı olacağını söylemezdi. Bugün Umut konuşmasaydı biz valinin oğlunun ismini bile bilmeyecektik.”
“TUNCAY SONEL GÖREVDEN ALINMALI VE YARGILANMALI”
Kardeşine planlı bir tuzak kurulduğunu savunan Doku, devlet yetkililerine çağrıda bulunarak konuşmasını sonlandırdı: “Gülistan’a öldürülmeden önce resmen tuzak kurulmuş. Ortada bir cinayet ve bu cinayeti örtbas eden bir mekanizma var. Buradan sesleniyorum; dönemin valisi Tuncay Sonel bir an önce görevden alınmalı ve bu korkunç iddialar karşısında yargılanmalıdır. Kardeşimin akıbetini bir valinin oğlu ve arkadaşının suç ortaklığına teslim etmeyeceğiz.”
PİRHA- Muş’un Varto ilçesine bağlı Hemug (Küçüktepe), Xwarîk (Çalıdere), Qasima (Köprücük), Tata (Güzelkent) ve Badan (Teknedüzü) köylerinde yaşayan yurttaşlar, bölgede planlanan Jeotermal Enerji Santrali (JES) projesine tepki gösterdi. Köylüler, JES’in doğayı, hayvancılığı ve kutsal alanlarını yok edeceğini belirterek projeye karşı çıktıklarını duyurdu.
Varto’da planlanan Jeotermal Enerji Santrali (JES) projesi, köylülerin tepkisine yol açtı. Yurttaşlar, JES’in doğayı, hayvancılığı ve kutsal alanları yok edeceğini belirterek projeye karşı çıktı.
Varto’ya bağlı Hemug (Küçüktepe), Xwarîk (Çalıdere), Tata (Güzelkent) ve Badan (Teknedüzü) köylerinde yaşayan yurttaşlar, bölgede yapılması planlanan Jeotermal Enerji Santrali’ne (JES) karşı birleşti. Köylüler, toprağın, suyun ve havanın zehirleneceğini, hayvancılığın biteceğini ve Alevi inanç mekânlarının yok olacağını söyleyerek projeye izin vermeyeceklerini ifade etti.
“BU TOPRAKLARDA TALANA GEÇİT VERMEYECEĞİZ”
Yıllardır Hemug(Küçüktepe) köyünde yaşadıklarını belirten Hüseyin Tepe, “Jeotermal istemiyorum. Çünkü toprağımız, havamız, insanımız, evimiz, hayvanımız yok olacak. Her şeyimiz yok olacak. Bu yüzden JES istemiyoruz” dedi.
Hemug(Küçüktepe) köyünde yaşayan engelli yurttaş Deniz Tepe, “Eğer JES olursa toprağımız, suyumuz, havamız zehirlenecek. Her şey zehirlenecek” dedi.
Xwarîk(Çalıdere) köyünde yaşayan ve hayvancılıkla geçimini sağlayan Deniz Durmaz, “Kısa ve net olarak tek bir şey söyleyeceğim. JES projesi hayata geçerse burada yaşayan ve yaşayacak çocukların geleceği yok edilecek. Her konuda etkilenecek, yağmurundan etkilenecek, rüzgârından etkilenecek, sesinden etkilenecek. Bu yüzden JES projesini istemiyoruz. 1966 depreminde Varto’da onlarca insan öldü. Tekrardan Varto’nun ölmesini istemiyoruz. Zaten yağmur yağınca bile bunun etkileri bize çok olacak. O da bizim su kaynaklarımızın hepsini tek tek kötü edecek. Ve bundan da bizim halk olarak bir rızamız yoktur. Dedelerimizin ve atalarımızın bıraktığı bu topraklarda kesinlikle Jeotermal istemiyoruz” dedi.
“DEVLETİN BİZE DAYATTIĞI BU SİSTEM KABUL EDİLEMEZ”
Hayvan üreticisi Meryem Kasımhan ise, “Devletin bize dayattığı bu sistem kabul edilemez. Çünkü bir taraftan kadınları kırsalda kalkındıralım projeleri yapılırken diğer taraftan da JES yapılıp bütün hayvancılık ve doğayı katlediyorlar. Biz bunu kesinlikle istemiyoruz. Geldiğimiz noktada bizim fikirlerimiz sorulmadı, bize hiç danışılmadı. Gizli saklı bir şekilde bu proje yapıldı. Biz hayvancılık yapmazsak geçinemeyiz. Ben kendi çocuklarımı okutamam. Benim geçim kaynağım sadece hayvancılık” diyerek JES projesini istemediklerini dile getirdi.
Tata(Güzelkent) köyü sakini Ali Beyazgül, “Güzelkent köyünün topraklarında tarım ve hayvancılık yapıyorum. Aynı zamanda da Varto’da esnaflık yapıyorum. Bildiğiniz üzere bizim köy ve civar köylerde JES ile ilgili çalışmalar yapılmaya başlanacak. Ve bizler JES’in ne kadar kötü olduğunu biliyoruz. JES santralinin doğaya saldığı gazların ne kadar kötü olduğu aşikar. Deprem üzerindeki etkileri yine aşikar. Tabii bunları araştırarak daha detaylarına inebiliyoruz. Bu tehlikelerinden dolayı JES istemiyoruz” dedi ve mücadele mesajı verdi.
“JES PROJESİ İNŞA EDİLİRSE FELAKET YAŞANIR”
Badan(Teknedüzü) köyünden Yılmaz Bal ise JES’İN yapılacağı alanın üretim alanı olduğunu belirterek, “Biz bu bölgede hayvancılık yapıyoruz. Eğer Jeotermal santrali yapılırsa buradaki hayvancılık ve tarım faaliyetleri bitecek. Bunun dışında bu topraklar kutsaldır. Neden kutsaldır? Bizler burada yaşıyoruz, evimiz burada, toprağımız burada, köylerimiz ve ziyaretlerimiz buradadır. JES yapılırsa bizim yaşam alanlarımız, inanç alanlarımız yok olacak. Bu yüzden JES’i istemiyoruz. Burada JES’e izin vermeyeceğiz” dedi.
“JES BU HALKIN, DOĞANIN BİTİŞİ DEMEKTİR”
Hemug(Küçüktepe) köyünden Mehmet Ali Büyükgöl, JES projesinin kendileri için faydalı bir proje olmadığını belirterek, “Jeotermal Enerji Santrali, burada yaşayan bizler için, doğa için, canlılar için iyi bir şey değil. Bizler burada hayvancılıkla geçinen insanlarız. Eğer JES yapılırsa hepsi yok olur. Biz kendi topraklarımızı bırakıp nereye gidelim. JES’in yapılmasını kabul etmiyoruz. Bu bölge Alevilerin kutsal mekanlarından biridir” dedi ve konuşmasına şöyle devam etti: “Xizir, Qalo Sipî, Tujik Baba ziyaretlerimiz var. Atalarımızın, analarımızın mezarları var. Çeşmelerimiz var, JES olursa bunların hepsi etkilenir” dedi ve topraklarını sonuna kadar savunacaklarını söyledi.
Orhan Koç ise, “JES bu halkın, doğanın bitişi demektir. Bu halkı yok etmek demektir. Göçe zorlamak demektir. JES adı altında başka madenleri çıkarmak istiyorlar. Bu elementler zehirli olduğu için çevreye büyük zararı vardır. Varto halkının geçmişi de, tarihi de bellidir. Sonuna kadar direneceğiz” dedi. Akabinde söz alan Remziye Koç’da şunları ifade etti: “Halkımız bu projeler karşısında hiç kaybetmedi ve kaybetmeyecek. Biz istiyoruz ki havamız, suyumuz, doğamız temiz kalsın. Vicdanı olan varsa bize bu kötülüğü yapmaz. Kendi topraklarımızda huzurla, sağlıkla yaşamak istiyoruz” diyerek, JES projesinin durdurulmasını istediklerini belirtti.
Köylüler, JES projesine karşı mücadelelerini sürdüreceklerini açıkladı.
PİRHA- Adalet Bakanı Akın Gürlek, Abdullah Öcalan’a İmralı Adası’nda “konut yapıldığı” iddialarını reddederek, bölgede yalnızca idari nitelikte bir yerleşke bulunduğunu söyledi.
Adalet Bakanı Akın Gürlek, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde gazetecilerin sorularını yanıtladı. Gündemde yer alan “İmralı’da Abdullah Öcalan için özel konut yapıldığı” yönündeki iddialar ve siyasi tartışmalar hakkında açıklamalarda bulundu.
“ÖZEL KONUT İDDİASI DOĞRU DEĞİL”
Bakan Gürlek, İmralı Adası’na ilişkin iddialara açıklık getirerek söz konusu haberleri reddetti.
“Orada öyle bir şey yok. Orada idari bir yerleşke var, yeni binalar, ihtiyaç görülen yerler yapılabiliyor ama özel olarak konut yapılma durumu yok” ifadelerini kullandı.
YARGI SÜRECİ BAŞLADI”
Gürlek, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in kendisi hakkında dile getirdiği 452 milyon liralık mal varlığı iddialarına da yanıt verdi.
Söz konusu iddialar nedeniyle hukuki süreç başlattıklarını belirten Gürlek, “Yargı süreci başladı, manevi tazminat davası açtık ve suç duyurusunda bulunduk. Mahkeme elbette tapu kayıtlarını getirecektir” dedi. 12. Yargı Paketi’ne ilişkin de değerlendirmelerde bulunan Gürlek, infaz düzenlemesine dair beklentilere ilişkin net konuştu. Bakan Gürlek, “12. Yargı Paketi önce Cumhurbaşkanlığı’na sunuldu, oradan geçince de adalet komisyonuna gelecek. O sırada kamuoyuna bilgilendirme yapacağız. İnfazla ilgili bir düzenleme yok” ifadelerini kullandı.
Adalet Bakanlığı’nın gündeminde yer alan yargı paketi ve siyasi tartışmalara ilişkin gelişmelerin önümüzdeki günlerde Meclis süreciyle birlikte netleşmesi bekleniyor.
PİRHA- Açık Radyo’nun yayın lisansının iptaline ilişkin hukuki sürecin Danıştay’a taşındığı açıklandı. Yapılan basın açıklamasında, sürecin ifade ve basın özgürlüğü açısından kritik olduğu vurgulandı.
Açık Radyo’nun yayın lisansının iptaline ilişkin hukuki sürecin Danıştay aşamasına taşındığı belirtildi. Açık Radyo ve hukuk ekibi, bugün Tütün Deposu’nda düzenledikleri basın buluşmasında sürece dair açıklamalarda bulundu. Açıklamada, yaşananların yalnızca bir radyo kuruluşuna yönelik idari işlem olmadığı, ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğü açısından kritik bir eşik anlamına geldiği ifade edildi.
SÜRECİN ARKA PLANI
Açıklamada, 24 Nisan 2024’te radyonun canlı yayınına katılan bir konuğun, Cumhurbaşkanlığı tarafından yayımlanan taziye mesajına atıfla yaptığı konuşmada “soykırım olarak adlandırılan” ve “Ermeni soykırımı anması” ifadelerini kullanmasının ardından Radyo ve Televizyon Üst Kurulu tarafından radyoya en üst sınırdan idari para cezası verildiği ve programın 5 kez durdurulmasına karar verildiği hatırlatıldı.
RTÜK’ün elektronik tebligat yoluyla gönderdiği kurul kararının, yayın durdurma tarihlerini içeren ekine teknik nedenlerle erişilemediği belirtilen açıklamada, bu durumun kuruma bildirildiği ancak yanıt alınamadığı ifade edildi. Açıklamada, 3 Temmuz 2024’te yayın durdurma tedbirinin uygulanmadığı gerekçesiyle lisans iptali kararı verildiği kaydedildi.
Açık Radyo’nun para cezasını ödediği ve yükümlülüklerini yerine getirdiği belirtilen açıklamada, savunma alınmadan ve teknik aksaklıklar dikkate alınmadan lisans iptaline gidildiği vurgulandı.
YARGI SÜRECİ DANIŞTAY’A TAŞINDI
Açıklamada, açılan davalarda yayında kullanılan ifadelerin ulusal ve uluslararası içtihatlara göre ifade özgürlüğü kapsamında olduğu, canlı yayına katılan kişilerin beyanları nedeniyle yayın kuruluşunun sorumlu tutulamayacağı ve uygulanan yaptırımların ölçüsüz olduğu yönünde hukuki ve bilimsel görüşler sunulduğu belirtildi.
Buna rağmen ilk derece ve istinaf mahkemelerinde davaların reddedildiği ifade edilen açıklamada, dosyaların 2026 yılı itibarıyla temyiz edilerek Danıştay incelemesine taşındığı bildirildi.
“BU YALNIZCA BİR KURUM MESELESİ DEĞİL”
Basın toplantısında yapılan açıklamada, sürecin yalnızca Açık Radyo ile sınırlı olmadığı vurgulandı. Türkiye’deki tüm bağımsız medya kuruluşlarını ilgilendiren yapısal bir sorunla karşı karşıya olunduğu belirtilerek, ifade özgürlüğü kapsamında kabul edilen ifadeler nedeniyle ağır yaptırımlar uygulanmasının medya üzerinde caydırıcı bir etki yarattığı ifade edildi.
“HABER ALMA HAKKI DA ETKİLENİYOR”
Açıklamada, Açık Radyo’nun 30 yılı aşkın süredir sürdürdüğü bağımsız yayıncılık faaliyetinin özellikle kriz ve afet dönemlerinde kamusal bir işlev gördüğü belirtildi. İstanbul gibi deprem riski yüksek bir kentte FM yayın lisansının iptal edilmesinin yalnızca bir medya kuruluşunu değil, kamunun haber alma hakkını da doğrudan etkilediği kaydedildi.
Açıklamada ayrıca, “Açık Radyo’nun yayınları durmuş olsa da, daha da genişleyen bir ekiple internet üzerinde Apaçık Radyo çatısı altında ve her zamanki bağımsız yayıncılık ilkeleriyle yolumuza devam ediyoruz” ifadelerine yer verildi. Bağımsız ve özgür yayıncılık anlayışının dijital platformlarda sürdürüldüğü belirtildi.
PİRHA-11 siyasi parti, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne ilişkin ortak açıklama yaparak somut adımların geciktirilmemesi gerektiğini vurguladı. Açıklamada sürecin yalnızca iktidarın tutumuna bırakılmaması çağrısı yapıldı.
Demokratik Bölgeler Partisi, Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi, Birleşik Devrimci Parti, Emekçi Hareket Partisi, Emek Partisi, Ezilenlerin Sosyalist Partisi, Sosyalist Dayanışma Platformu, Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi, Türkiye İşçi Partisi, Toplumsal Özgürlükler Partisi ve Yeşil Sol Parti tarafından yapılan ortak açıklamada, sürecin yeni bir aşamaya geçtiği belirtilerek artık yalnızca iyi niyet beyanlarının yeterli olmadığı ifade edildi.
Açıklamada, silahların sustuğu ve diyalog arayışlarının öne çıktığı bir dönemde iktidarın süreci güvenlik politikalarına indirgediği savunuldu. Demokratikleşme yerine baskıcı uygulamaların sürdüğü vurgulanırken, çatışmacı ve dışlayıcı dilin terk edilmesi gerektiği kaydedildi.
Metinde, kayyım uygulamalarının sona erdirilmesi ve görevden alınan belediye başkanlarının görevlerine iade edilmesi çağrısı yapıldı. Ayrıca Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanması istenerek, Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Can Atalay, Osman Kavala ve Tayfun Kahraman hakkında verilen kararların yerine getirilmesi talep edildi.
Açıklamada ayrıca muhalefet partilerine yönelik yargı baskılarına son verilmesi, parti kapatma ve kayyım tartışmalarının gündemden çıkarılması gerektiği ifade edildi. Meclis çalışmalarının hızlandırılması ve demokratikleşmeye yönelik yasal düzenlemelerin hayata geçirilmesi de talepler arasında yer aldı.
Partiler, sürecin ilerlemesinin yalnızca iktidarın adımlarına bırakılmaması gerektiğini belirterek, barıştan yana olan tüm toplumsal kesimlere ortak mücadele çağrısı yaptı. Açıklamada, bölgesel çatışmaların arttığı bir dönemde barışın toplumsallaşmasının daha da önemli hale geldiği vurgulandı.
PİRHA – İstanbul Tabip Odası ve SES Anadolu Şube, Göğüs Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Erdoğan Dadaş’ın görev yerinin kendi iradesi dışında değiştirilmesine ilişkin SES Anadolu Şube binasında basın toplantısı düzenledi.
Basın toplantısında, Tabip Odası ve sendika üyesi Doç. Dr. Erdoğan Dadaş’ın görev yerinin değiştirilmesinin yalnızca bireysel bir mağduriyet olmadığı vurgulanarak, sağlık sisteminde derinleşen yapısal sorunlara, liyakat ilkesinin sistematik biçimde aşındırılmasına ve emeğin değersizleştirilmesine karşı söz söylemek amacıyla bir araya gelindiği ifade edildi.
Basın metni, SES Anadolu Şube Eş Başkanı Şahin Tanrıverdi tarafından okundu. Açıklamada, Dadaş’ın Marmara Üniversitesi Hastanesi kadrosunda bulunmasına rağmen dört yıl önce Sultan Abdülhamid Han Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde Göğüs Cerrahisi kliniğini kurmak üzere görevlendirildiği, bu süreçte önemli cerrahi başarılar elde ederek kliniği kısa sürede eğitim kliniği düzeyine taşıdığı belirtildi.
Her yıl geçici görevi yenilenen Dadaş’ın bu yıl herhangi bir gerekçe sunulmaksızın belirsizlik içinde bırakıldığı ve görevinin uzatılmadığı ifade edilen açıklamada, bu durumun kurumsal ciddiyet, şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkeleriyle bağdaşmadığı vurgulandı.
Basın toplantısında, İstanbul Tabip Odası adına YK Üyesi Ertuğrul Oruç söz aldı. Ardından Göğüs Cerrahisi Uzmanı Dr. Erdoğan Dadaşda bir açıklama yaptı.
Açıklamada, söz konusu uygulamanın yalnızca bir hekime yönelik olmadığı, emeğe, birikime ve kamusal sağlık hizmetine yönelik bir müdahale anlamına geldiği ifade edilerek, Doç. Dr. Erdoğan Dadaş’ın derhal görevine iade edilmesi ve kurucusu olduğu Göğüs Cerrahisi kliniğine yeniden dönmesi talep edildi.
Sağlık emekçileri, liyakat ilkesinin esas alınmadığı bir sistemde nitelikli sağlık hizmetinin sürdürülemeyeceğini belirterek, kamuoyunu sağlık hizmetlerine ve bilimsel üretime sahip çıkmaya çağırdı.
PİRHA- 22 Mart Dünya Su Günü kapsamında açıklama yapan Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği su varlıklarının küresel sermaye ve yanlış politikalar nedeniyle tehdit altında olduğunu belirterek suyun kamusal ve müşterek bir hak olarak korunması çağrısında bulundu.
22 Mart Dünya Su Günü dolayısıyla yazılı bir açıklama yayımlayan Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği, suyun “ticari meta” haline getirilmesine karşı çıkarak, su varlıklarının korunması için acil ve yapısal politikalar hayata geçirilmesi gerektiğini vurguladı. Açıklamada, suyun yalnızca bir kaynak değil, tüm canlıların ortak yaşam hakkı olduğu ifade edildi.
Dernek tarafından yapılan açıklamada, dünya genelinde ve Türkiye’de su kaynaklarının kritik bir eşiğe doğru ilerlediği belirtilerek, kişi başına düşen su miktarındaki azalmaya dikkat çekildi. Türkiye’nin mevcut politikalar ve nüfus artışıyla birlikte “su fakiri” ülke konumuna yaklaşmakta olduğu ifade edildi.
Açıklamada, özellikle madencilik faaliyetleri, enerji projeleri, barajlar ve endüstriyel tarım uygulamalarının su varlıkları üzerinde ciddi baskı oluşturduğu kaydedildi. Dernek, derelerin HES projeleriyle, ırmakların barajlarla, yeraltı ve yerüstü su kaynaklarının ise ticari kullanım ve kirletme süreçleriyle tehdit altında olduğunu savundu.
Kazdağı bölgesine de özel vurgu yapılan açıklamada, bölgenin su kaynaklarının ve ekosisteminin madencilik ve enerji projeleri nedeniyle risk altında olduğu belirtildi. Açıklamada, suyun “komünal” bir anlayışla yönetilmesi gerektiği ifade edilerek, kamu yararını önceleyen politikaların geliştirilmesi çağrısı yapıldı.
Dernek, taleplerini üç başlık altında topladı. Buna göre su yönetiminin doğa ve toplum yararına yeniden düzenlenmesi, tarımda su tüketimini azaltacak yöntemlere geçilmesi ve sanayi ile enerji sektörlerinde su kullanımının sınırlandırılması gerektiği ifade edildi. Ayrıca termik santrallerin su kaynakları üzerindeki etkilerine dikkat çekilerek kapatılmaları gerektiği vurgulandı.
Açıklamanın sonunda ise su mücadelesinin küresel bir mücadele olduğu belirtilerek, farklı coğrafyalardaki çevre hareketleriyle dayanışma çağrısı yapıldı. Dernek, suyun gelecek nesillerin hakkı olduğunu vurgulayarak, “su yaşamdır” mesajıyla kamuoyuna seslendi.
PİRHA-Türkiye Alevi Federasyonu, son dönemde bazı cemevlerinde “Ramazan Cemi” adıyla yapılan uygulamalara tepki gösterdi. Açıklamada, Aleviliğin kendi erkânı ve inanç sistemi olan bağımsız bir yol olduğu vurgulandı.
Türkiye Alevi Federasyonu (ADFE), 19 Mart 2026 tarihli yazılı açıklamasında Alevilik inancına ilişkin tartışmalara dair dikkat çekici değerlendirmelerde bulundu. Federasyon, özellikle son dönemde bazı cemevlerinde “Ramazan Cemi” adıyla yürütülen uygulamaların Alevi inancıyla bağdaşmadığını belirtti.
Açıklamada, Aleviliğin tarihsel kökleri, erkânı ve ritüelleriyle kendine özgü bir inanç sistemi olduğu vurgulanarak, bu yolun rızalık, ikrar, görgü, cem ve paylaşım üzerine kurulu olduğu ifade edildi. Alevilikte ibadetin şekilsel değil, insanın kendini bilmesi ve toplumsal adaletin sağlanması temelinde ele alındığı belirtildi.
Federasyon, Ramazan ayı ve Ramazan Bayramı’nın Alevi inanç sisteminin bir parçası olmadığına dikkat çekerek, “Ramazan Cemi” adı altında yapılan uygulamaların Alevi erkânında yer almadığını açık bir dille ifade etti. Açıklamada, Aleviliğin Sünni İslam’ın ibadet takvimine göre şekillenen bir inanç olmadığı, kendi takvimi, yasları ve erkânı olan bağımsız bir yol olduğu vurgulandı.
“Bu yolu başka inanç kalıplarına benzetmeye çalışmak, yolun inkârı anlamına gelir” denilen açıklamada, Aleviliğin ancak kendi hakikatiyle var olabileceği belirtildi. “Ramazan Cemi adı altında yapılan şey cem değildir” ifadesiyle söz konusu uygulamalara net bir itiraz dile getirildi.
Federasyon, tüm Alevi kurumlarına ve topluma çağrıda bulunarak, inancın özüne sahip çıkılması gerektiğini belirtti. Açıklamanın sonunda ise eşitlik, adalet ve rızalık temelinde Aleviliğin değerlerini koruma ve gelecek kuşaklara aktarma kararlılığı yinelendi. Ayrıca Ramazan Bayramı’nı kutlayan yurttaşlara saygı mesajı iletildi.
PİRHA-Almanya Alevi Kadınlar Birliği, Demokratik Alevi Kadınlar Birliği ve Avrupa Arap Alevi Kadınları, Berlin’de gündeme gelen çocuk istismarı iddialarına ilişkin açıklama yaptı: “Şeffaflık ve hesap verilebilirlik sağlanmalı.”
Almanya Alevi Kadınlar Birliği, Demokratik Alevi Kadınlar Birliği ve Avrupa Arap Alevi Kadınları, Almanya’da son dönemde kamuoyuna yansıyan çocuk istismarı iddialarına ilişkin ortak bir açıklama yayımladı. Açıklamada, özellikle Berlin’de kamu denetimi altında faaliyet gösterdiği belirtilen bazı gençlik merkezlerinde yaşandığı öne sürülen vakaların ciddi endişe yarattığı vurgulandı.
“ÇOCUKLARIN KORUNMASI DEVLETİN TEMEL SORUMLULUĞUDUR”
Almanya Anayasası ve uluslararası insan hakları sözleşmelerinin çocukların korunmasını açık bir yükümlülük olarak tanımladığı hatırlatılan açıklamada, buna rağmen ortaya çıkan istismar vakalarının mevcut mekanizmaların etkinliğini sorgulatır hale getirdiği ifade edildi.
Alevi kadın kurumları, çocuklara ve kadınlara yönelik her türlü şiddet, istismar ve sömürüye karşı ilkesel duruşlarını yineleyerek, bu meselenin yalnızca hukuki değil aynı zamanda toplumsal ve etik bir sorumluluk olduğuna dikkat çekti.
BERLİN’DEKİ İDDİALAR MERCEK ALTINDA
Açıklamada, Berlin’de kamu denetimi altındaki bazı gençlik merkezlerinde yaşandığı iddia edilen istismar vakalarına özel olarak dikkat çekildi. Bir çocuğun sistematik istismara maruz bırakıldığı ve koruyucu mekanizmaların yetersiz kaldığı yönündeki bilgilerin, kamu otoritelerinin sorumluluğunu daha da artırdığı belirtildi.
KAMUOYU ADINA SORULAR
Alevi kadın örgütleri, sürecin aydınlatılması için şu soruların yanıtlanmasını istedi:
İlgili kurumlar neden zamanında ve etkin müdahalede bulunamadı?
Soruşturma süreçleri neden gecikti ya da yetersiz yürütüldü?
Sorumlu kamu görevlileri hakkında hangi işlemler başlatıldı?
Mağdur çocuk için gerekli destek mekanizmaları devreye alındı mı?
Süreç neden şeffaf biçimde kamuoyuyla paylaşılmıyor?
“SESSİZLİK İSTİSMARI DERİNLEŞTİRİR”
Açıklamada, çocukların üstün yararının hiçbir koşulda ikinci plana atılamayacağı vurgulanırken, şeffaflık ve hesap verilebilirliğin hem mağdurların korunması hem de kamuoyunun adalet sistemine güveni açısından kritik olduğu belirtildi.
“İstismar vakalarında sessizlik, sorunun derinleşmesine neden olur. Bu nedenle güçlü, bağımsız ve etkin bir denetim anlayışı kaçınılmazdır” ifadeleriyle, yetkililere açık çağrı yapıldı.
SOMUT TALEPLER SIRALANDI
Alevi kadın kurumları açıklamalarında şu talepleri dile getirdi:
Derhal yasal süreç işletilmeli, tüm sorumlular hakkında gerekli soruşturma başlamalı
Süreçlerin şeffaflık ilkesi doğrultusunda kamuoyuyla paylaşılması
Çocuk koruma mekanizmalarının bağımsız denetimlerle güçlendirilmesi
Mağdur çocukların psikolojik, sosyal ve hukuki desteklere kesintisiz erişiminin sağlanması
Açıklamanın sonunda, sürecin yakından takip edileceği vurgulanarak, çocukların yaşam hakkı, onuru ve geleceğinin her türlü önceliğin üzerinde olduğu ifade edildi.
PİRHA- Demokratik Kurumlar Platformu, “Halepçe ve Beyazıt Katliamlarını Unutmadık, Unutturmayacağız” sloganıyla İstanbul Fatih’te Beyazıt Meydanı’nda bir araya geldi. Açıklamada katliamların halklara yönelik sistemli baskı ve şiddet politikalarının birer sonucu olduğu vurgulandı.
İstanbul Fatih’te Demokratik Kurumlar Platformu tarafından düzenlenen açıklamada, Halepçe ve Beyazıt katliamları anıldı. “Jî Helepceyê Heta Beyazidê Qetliaman Ji Bîr Neke, Nede Jibîrkirin” pankartının açıldığı etkinlikte, katılımcılar sık sık “Helepçe Birîna Gelê Kurd e”, “Beyazıt’ı Unutma Unutturma” ve “Helepçe Rûmete, Rumeta Me Ye” sloganları attı.
Katılımcılara açıklamayı Kürtçe Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Marmara 3’üncü Bölge Eşsözcüsü Hasan Teymur, Türkçe ise Özgür Kadın Hareketi’nden (TJA) Rojda Yılmaz okudu. Açıklamada, 16 Mart 1978’de İstanbul Üniversitesi’nde 7 öğrencinin yaşamını yitirdiği Beyazıt Katliamı ile 16 Mart 1988’de Irak’ta Saddam Hüseyin yönetiminin Halepçe’ye düzenlediği kimyasal saldırı hatırlatıldı.
KATLİAMLAR HALKLARA KARŞI PLANLI SALDIRILARDI
Açıklamada, “Beyazıt ve Halepçe katliamları, halkların eşitlik, özgürlük ve demokratik hak taleplerini bastırmaya yönelik gerçekleştirilen saldırılardır. Halepçe katliamı, BAAS rejiminin Kürt halkına karşı yürüttüğü en acımasız politikaların sonucudur. Beyazıt Katliamı ise Türkiye’de sosyalist gençlik hareketlerinin eşitlik ve özgürlük mücadelesine verilen cevaptır” denildi.
Katliamların halkların haklı mücadelesini durduramayacağı vurgulanan açıklamada, “Kürt halkı, hem sahada hem diplomasi alanında varlığını kanıtlamış bir halktır. Halepçe katliamında yaşamını yitirenleri saygı ve minnetle anıyor, insanlık düşmanı saldırıyı gerçekleştirenleri lanetliyoruz” ifadeleri kullanıldı.
HALEPÇE: İNSANLIK TARİHİ İÇİN KARA BİR LEKE
1988’de Irak’taki Baas rejimi tarafından Halepçe’ye kimyasal silahlarla düzenlenen saldırıda çoğu kadın ve çocuk olmak üzere yaklaşık 5 bin kişi hayatını kaybetmiş, binlerce kişi yaralanmış ve sakat kalmıştı. Katliamın etkileri bugün hâlâ fiziksel ve ruhsal olarak mağdurların yaşamında devam ediyor.
İran ile ABD-İsrail hattında 28 Şubat’ta başlayan savaşın yarattığı istikrarsızlık nedeniyle, 135 bin nüfuslu Halepçe’de bu yılki ulusal yas günü sessiz geçecek. Açıklamada, tarih boyunca süren baskı ve saldırılara rağmen halkların özgürlük ve demokrasi mücadelesinin durmayacağı mesajı verildi.
PİRHA- ABD Başkanı Donald Trump, İran’a yönelik operasyonlar kapsamında Kürt güçlerinin çatışmalara dahil edilmemesi gerektiğini belirterek, İran’a olası kara harekâtı ve bölgedeki gelişmelerle ilgili değerlendirmelerde bulundu.
ABD Başkanı Donald Trump, İran’a yönelik ABD ve İsrail saldırıları sonrası yaptığı açıklamada, Kürt güçlerinin çatışmalara katılmasını istemediğini söyledi. Trump, Florida’ya giderken uçakta gazetecilerin sorularını yanıtladı.
Bir gazetecinin, Kürtlerin İran’a girebileceğine ilişkin sorusu üzerine Trump, “Kürtlerle çok iyi ilişkilerimiz var ancak savaşı zaten karmaşık olan bir duruma sokmak istemiyoruz. Bu nedenle Kürtlerin oraya müdahil olmasını istemediğime karar verdim” dedi.
Trump, İran’a yönelik saldırılar sonrası ülke haritasının değişip değişmeyeceğine ilişkin soruya ise, “Bunu kesin olarak söyleyemem ama muhtemelen hayır” yanıtını verdi.
ABD Başkanı, Tahran yönetiminin Ortadoğu ülkelerine yönelik saldırıları nedeniyle özür dilediğini iddia ederek, “Bunu görünce şaşırdım ama bunu bizim ve dost Ortadoğu ülkeleri için bir zafer olarak kaydedebiliriz. Özür dilediler ve sonuçlarını göreceğiz. Bu büyük bir kayıp, tam bir teslimiyet” ifadelerini kullandı.
Trump, ABD’nin olası kara operasyonuna ilişkin ise, “Bunun için güçlü bir gerekçe olmalı. Eğer böyle bir adım atarsak, çok büyük kayıplar verirler ve karada savaşamazlar” dedi.
Trump, İran’daki bir sonraki lider seçimine müdahil olup olmayacağı sorusuna “Evet” yanıtını vererek, “Bunu her beş veya on yılda bir tekrarlamak istemiyoruz. Savaşa sürüklemeyecek bir lider seçmek istiyoruz” ifadelerini kullandı.
Öte yandan, Donald Trump, ABD’nin saldırıların ilk gününde İran’daki bir kız ilkokuluna müdahale edip etmediğine dair soruya, “Bunun İran tarafından gerçekleştirildiğini düşünüyoruz, kullanılan mühimmat çok isabetsiz” yanıtını verdi.
İran Devlet Televizyonu ise 28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in Hürmüzgan eyaletine bağlı Minab kentinde Şeceretü’t-Tayyibe Kız İlkokulu’na düzenlenen saldırıda yaklaşık 160 öğrenci ve öğretmenin hayatını kaybettiğini duyurmuştu.
PİRHA- DBP Kadın Meclisi, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü dolayısıyla yaptığı açıklamada kadınların tarihsel direnişine dikkat çekerek, kadın özgürlüğü olmadan demokrasinin ve kalıcı barışın mümkün olmadığını vurguladı.
Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Kadın Meclisi, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü dolayısıyla yazılı bir açıklama yaptı. Açıklamada kadınların yüzyıllardır süren özgürlük mücadelesine dikkat çekilerek, 8 Mart’ın erkek egemen sisteme karşı kadınların örgütlü direnişinin simgesi olduğu vurgulandı.
Açıklamada 8 Mart’ın tarihsel arka planına değinilerek, 1857 yılında New York’ta eşit işe eşit ücret ve insanca çalışma koşulları talebiyle direnen işçi kadınların mücadelesinin bu günü tarihsel bir direniş gününe dönüştürdüğü hatırlatıldı. 1910 yılında Kopenhag’da Clara Zetkin’in önerisiyle 8 Mart’ın uluslararası bir mücadele günü olarak kabul edildiği belirtilerek o günden bu yana kadınların eşitlik ve özgürlük mücadelesinin büyüyerek sürdüğü ifade edildi.
Kadınlara yönelik şiddet, yoksullaştırma politikaları, emeğin güvencesizleştirilmesi ve irade gaspı uygulamalarının günümüzde artarak sürdüğüne dikkat çekilen açıklamada, kadın cinayetleri ve cezasızlık politikalarının erkek egemen devlet anlayışının kadın yaşamını değersizleştiren yönünü ortaya koyduğu kaydedildi.
Açıklamada, kadın bedeni ve emeği üzerindeki tahakkümün toplumsal yaşamın birçok alanında yeniden üretildiği belirtilerek, buna rağmen kadınların bu saldırılar karşısında her dönemde direnişi büyüttüğü vurgulandı.
Kürt kadın hareketinin uzun yıllara dayanan örgütlü mücadelesinin bu direnişin güçlü örneklerinden biri olduğuna işaret edilen açıklamada, Kürt kadınlarının hem ulusal inkâr politikalarına hem de erkek egemen zihniyete karşı çift yönlü bir mücadele yürüttüğü ifade edildi. Kadınların eşbaşkanlık sistemi, kadın meclisleri ve öz örgütlülük mekanizmalarıyla siyasetten yerel yönetime kadar birçok alanda özne haline geldiği belirtildi.
Açıklamada, “Jin, Jiyan, Azadî” felsefesinin kadın özgürlüğünü toplumsal özgürlüğün merkezine koyan bir paradigma haline geldiği vurgulanarak, bu anlayışın demokratik toplum inşasında önemli bir rol oynadığı ifade edildi.
DBP Kadın Meclisi açıklamasında, kadın özgürlüğü olmadan demokrasinin, demokrasi olmadan da kalıcı barışın mümkün olmayacağı belirtilerek, demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü bir yaşam perspektifinin toplumsal dönüşümün kadın öncülüğünde gerçekleşmesini esas aldığı kaydedildi.
Kadınların söz ve karar sahibi olmadığı hiçbir sistemin adil ve meşru olmayacağına dikkat çekilen açıklamada, kayyım politikalarına, irade gaspına, savaş ve kriz siyasetlerine karşı kadınların ortak mücadelesinin büyütülmesi gerektiği vurgulandı.
Açıklamada ayrıca farklı kimliklerden, inançlardan ve halklardan kadınların kuracağı dayanışmanın özgürlüğün çoğalmasının güvencesi olduğu belirtilerek, şu ifadelere yer verildi:
“8 Mart bizler için yalnızca bir anma günü değil, özgür yaşamı kurma iddiamızın ilanıdır. Geçmişin direniş mirasını sahipleniyor, geleceğin demokratik toplumunu kadın öncülüğünde inşa etme kararlılığımızı yineliyoruz.”
DBP Kadın Meclisi açıklamanın sonunda başta Kürt kadınları olmak üzere dünyanın dört bir yanında direnen tüm kadınların 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü selamlayarak, “Mücadelemizden, dayanışmamızdan ve umudumuzdan vazgeçmeyeceğiz. Jin, Jiyan, Azadî” mesajını paylaştı.