Etiket: ALEVİ KATLİAMLARI

  • HDK: Numan Kurtulmuş’un açıklamaları toplumsal barışı zedelemekte ve Alevi nefretini körüklemektedir

    HDK: Numan Kurtulmuş’un açıklamaları toplumsal barışı zedelemekte ve Alevi nefretini körüklemektedir

    PİRHA- Numan Kurtulmuş’un Yavuz Sultan Selim ve İdris-i Bitlisi ittifakına yönelik sözlerine tepki gösteren HDK yaptığı açıklamada, “Tam da toplumsal barışa örnek olması gereken ve sürecin sonuçlanabilmesi için adres olarak işaret edilen Meclis’in başkanı sıfatıyla Numan Kurtulmuş tarafından bu açıklamaların yapılmış olmasını kınıyor, herkesi, özellikle sorumluluk sahibi insanları, dillerinde ve üsluplarında toplumu kamplaştıran ve süreci sekteye uğratan açıklamalardan uzak durmaya davet ediyoruz” dedi.

    Şırnak’ta konuşan AKP Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş, “Anadolu topraklarını baştan aşağı zulümle inleten Şah İsmail’e karşı, Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisi’nin yapmış olduğu ittifak, Anadolu’daki Müslüman toplulukların birlikte var olmasına neden olmuştur” cümlelerini kurmuştu.

    Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Numan Kurtulmuş’un açıklamalarına tepki göstererek açıklama yaptı.

    “ALEVİ’NİN KATLİAMIYLA SONUÇLANAN BİR İTTİFAKIN ÖRNEK OLARAK SUNULMASINI ASLA KABUL ETMİYORUZ”

    Numan Kurtulmuş’un açıklamalarının toplumsal barışı zedelediği ve Alevi nefretini körüklediğini belirten HDK, “Alevi’nin katliamıyla sonuçlanan bir ittifakın örnek olarak sunulmasını asla kabul etmiyoruz” dediği açıklamada şu ifadelere yer verdi:

    “Bugünkü süreci bizzat yürüten Sayın Abdullah Öcalan bu çabayı ‘Barış ve Demokratik Toplum’ başlığıyla adlandırmış ve 27 Şubat çağrısını da bu başlıkta yapmıştır. ‘Barış’ kavramı; silahların susması, çatışmaların bitmesi, acıların karşılıklı olarak son bulması, Türk ve Kürt anasının göz yaşının artık dinmesi olarak özetlenmiştir.

    Bu çaba; demokratik toplum ve demokratik cumhuriyetin inşasıyla, tekçi zihniyet nedeniyle yok sayılan Kürtlerin, Alevilerin, ezilen, yok sayılan tüm halkların ve inançların, kadınların ve emekçilerin gasp edilen haklarının iadesiyle, eşit yurttaş olmasıyla tamamlanacaktır. Sürecin kendisi ve amacı bu muhtevaya sahipken yaşadığı topraklarda kadın, çocuk demeden on binlerce Alevi’nin katliamıyla sonuçlanan bir ittifakın örnek olarak sunulmasını asla kabul etmiyoruz.”

    “TÜM HALKLARIN VE İNANÇLARIN DEMOKRATİK KOŞULLARDA YAŞAMALARINA VESİLE OLACAK ZEMİNİ HASSASİYETLE GÖZETME GÜNÜDÜR”

    Numan Kurtulmuş tarafından bu açıklamaların yapılmış olmasını kınayan HDK, açıklamasında şunları kaydetti:

    “Yürütülen sürecin tam da bu tür tarihi katliamlarla yüzleşmenin bugüne uzanan kötü sonuçlarını ortadan kaldırmayı, toplumu kutuplaştıran katliamlardan ders çıkarmayı, bir daha yaşanmaması için ibretlik birer örnek olarak hatırlamayı ve ortak vatanda, bir arada, eşit yurttaş olarak yaşamayı hedeflediğinin bilinmesini istiyoruz.

    Numan Kurtulmuş’un niyeti ve hedefi ne olursa olsun, tüm gücünü ve mücadelesini yok sayılan, katledilen, asimilasyona uğrayan halkların, inançların ortak mücadele hattına dönüştüren Kürt Hareketi ve onun kurumları asla bu katliamcı niyetlere pirim vermeyecektir.

    Tam da toplumsal barışa örnek olması gereken ve sürecin sonuçlanabilmesi için adres olarak işaret edilen Meclis’in başkanı sıfatıyla Numan Kurtulmuş tarafından bu açıklamaların yapılmış olmasını kınıyor, herkesi, özellikle sorumluluk sahibi insanları, dillerinde ve üsluplarında toplumu kamplaştıran ve süreci sekteye uğratan açıklamalardan uzak durmaya davet ediyoruz.

    Gün, yalnızca Türk – Kürt halklarının değil ülkemizde ve Ortadoğu coğrafyasında yaşayan tüm halkların ve inançların demokratik koşullarda yaşamalarına vesile olacak zemini hassasiyetle gözetme günüdür.”

    PİRHA/İSTANBUL

     

  • Alevi örgütlerinden Numan Kurtulmuş’a tepki: Alevilerden özür dileyerek istifa etmeli!

    Alevi örgütlerinden Numan Kurtulmuş’a tepki: Alevilerden özür dileyerek istifa etmeli!

    PİRHA- AKP’li Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş’un Yavuz Sultan Selim ve İdris-i Bitlisi ittifakına yönelik sözlerine tepki gösteren Alevi örgütleri, “Numan Kurtulmuş’un bu sözleri Aleviler tarafından münferit bir açıklama olarak görülemez. Ülke yönetiminin ikinci sırasında yer alan meclis başkanı, bu açıklama ile, AKP anlayışının Alevilere bakışını ortaya koymuştur. Numan Kurtulmuş, Alevilerden derhal özür dilemeli ve bütün görevlerinden istifa etmelidir” açıklamasında bulundu.

    Şırnak’ta konuşan AKP’li Numan Kurtulmuş, “Anadolu topraklarını baştan aşağı zulümle inleten Şah İsmail’e karşı, Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisi’nin yapmış olduğu ittifak, Anadolu’daki Müslüman toplulukların birlikte var olmasına neden olmuştur” cümlelerini kurmuştu.

    Numan Kurtulmuş’unn açıklamalarına Alevi örgütleri tepki gösterdi. Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF), Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK), Türkiye Alevi Federasyonu (ADFE), Avustralya Alevi Bektaşi Federasyonu (AFA), Alevi Kültür Dernekleri (AKD), Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin (PSAKD) ortak açıklamasında Yavuz Sultan Selim’e överek, onun tarihteki Alevi soykırımını itiraf ederek onaylayan ve soykırımı kutsayan Numan Kurtuluş’un Alevilerden derhal özür dileyerek istifa etmesi çağrısında bulundu.

    “ALEVİLER BARIŞ SÜRECİNİN KARŞISINDA YER ALMAZ, AKSİNE DESTEK OLUR”

    7 Alevi örgütünün ortak açıklaması şöyle:

    “AKP’li Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş: “Anadolu topraklarını baştan aşağı zulümle inleten Şah İsmail’e karşı, Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisi’nin yapmış olduğu ittifak, Anadolu’daki Müslüman toplulukların birlikte var olmasına neden olmuştur.” diye bir açıklama yapmış ve geleneğinden geldiği zihniyeti gayet açık ortaya koymuştur. Aleviler Yol Erkânı gereği, dünya üzerindeki tüm canlıların hakkın yansıması olarak görür ve her millete tek nazarla bakmayı vurgular. Yaşam hakkı inancının temel düsturudur. Bu düstur gereği Alevilerin barış ve kardeşlik söylemlerine uzak durması ya da destek vermemesi düşünülemez, “Barış süreci” veya “çözüm süreci” fark etmez, adı ne olursa olsun, barışa giden hiçbir sürecin karşısında yer almaz, aksine destek olur, güç verir.

    “YENİ DÖNEM ALEVİLERİN KATLİAM TARİHİNİ TARİF EDEREK KURULAMAZ”

    Ancak, barış süreci ve kardeşlik bağı denilen yeni dönem Alevilerin katliam tarihini tarif ederek kurulamaz. Barış ancak ülkede yaşayan tüm toplulukların, inançların ortak bir yaşam mutabakatı ile olur. AKP’nin duayeni ve ülkenin meclis başkanının zihninden dökülen bu cümleler, bir kez daha gösterdi ki; Türk İslam sentezli Siyasal İslam anlayışı ve bu anlayışın temsilcilerinin, hücrelerinde beslediği düşmanca duygu ve ümmetçi,  gerici, tekçi bir zihniyet ile yürüyen bu süreç, ülkeyi kardeşlik bağına ve toplumsal bir barışa götüremez. Suriye’de AKP tarafından beslenen Şeriatçı Selefi HTŞ çetelerinin Alevilere uyguladığı soykırım bunun en net kanıtıdır.

    “SÜRECİ PROVAKE ETMEYE YÖNELİK ÇIKIŞLAR ENGELLENMELİDİR”

    Numan Kurtulmuş’un bu sözleri Aleviler tarafından münferit bir açıklama olarak görülemez. Ülke yönetiminin ikinci sırasında yer alan meclis başkanı, bu açıklama ile, Akp anlayışının Alevilere bakışını ortaya koymuştur. Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş, Alevi toplumu tarafından lanetlenen Yavuz Sultan Selim’e övgü dizmekle kalmamış, onun tarihteki Alevi soykırımını itiraf ederek onaylamış ve bu soykırımı kutsamıştır. Bu da yetmemiş Alevilerin tarih boyunca uğradığı en büyük ihanetlerden biri olan İdris-i Bitlisi’nin Yavuz ile girdiği suç ortaklığını ve kirli ittifakını da meşru göstermiştir. Alevilerin katliamını tarif ederek kurulan bu dil ve bu zihniyet, AKP/MHP iktidarının kötü niyetini ve sürece nasıl baktığının işaretidir. Bu anlayış herkes tarafından iyi görülmeli ve süreci provoke etmeye yönelik bu tür çıkışlar engellenmelidir.

    “NUMAN KURTULMUŞ ALEVİLERDEN ÖZÜR DİLEYEREK İSTİFA ETMELİ!”

    Yavuz Sultan Selim, Aleviler’i, Türkmen’leri, Araplar’ı ve Kürt’leri katliamlardan geçiren eli kanlı bir padişahtır. İdris-i Bitlisi ise bu katliamların işbirlikçisi bir haindir. Tarihi gerçekler bunlardır. Ancak, esas olan tarihten ders çıkarmak ve geleceği barış ve demokrasi ile inşa etmektir. Meclis başkanı Sayın Kurtulmuş’u kınıyoruz! Numan Kurtulmuş, Alevilerden derhal özür dilemeli ve bütün görevlerinden istifa etmelidir. Alevilerin katliamından beslenen bir zihniyet Alevilerin de temsil edildiği bir meclisin başkanı olamaz! Halkı, kin ve düşmanlığa sevk etmekten dolayı da yargılanmalıdır.

    Türkiye’de yaşayan tüm topluluklar ve inanç mensupları bilmelidir ki; Biz Aleviler, onurlu, kalıcı, samimi ve kapsamlı bir barış sürecinin yanında olmaya devam edeceğiz. Sorumluluk alacağız. Ancak, bu süreçte ırkçı, gerici, tekçi, inkarcı, imhacı, asimilasyoncu, soykırımcı anlayış, siyaset ve zihniyetlerle de mücadele etmeye devam edeceğimizi, bu anlayışın tam karşısında duracağımızı kamuoyu ile bir kez daha paylaşıyoruz.72 Millete aynı nazarda bakmayanı kendimizden saymıyoruz”

    PİRHA/ANKARA

  • Suriye’deki katliamlar Defne’de protesto edildi

    Suriye’deki katliamlar Defne’de protesto edildi

    PİRHA- Hatay’ın Defne ilçesinde, Suriye’de yaşanan katliamlara karşı Sevgi ve Hoşgörü Platformu tarafından bir miting düzenlendi. DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları’nın da katıldığı mitingde, Suriye’de Alevilere, Hristiyanlara ve diğer topluluklara karşı yapılan katliamlar protesto edildi.

    Hatay’ın Defne ilçesinde, Suriye’de yaşanan katliamlara karşı Sevgi ve Hoşgörü Platformu tarafından bir miting düzenlendi. Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğlulları’nın da katıldığı mitingde, ‘Suriye’de emperyalizm, Siyonizm ve onların taşeron örgütleri insanlığı katlediyor’ yazılı pankart taşındı, Suriye’de yapılan katliamlar protesto edildi.

    Tülay Hatimoğlulları, sosyal medya hesabından mitingle ilgili şu açıklamayı paylaştı:

    “Bugün Hatay Defne’de Suriye’de yaşanan katliamlara ses çıkarmak için bir araya geldik. Bir kez daha söylüyoruz! Suriye’de yaşayan Alevilerin, Hristiyanların; Dürzîlerin, Süryanilerin, Kürtlerin, Arapların ve Türkmenlerin hakları ve yaşamları ancak demokratik bir Suriye’nin inşasıyla garanti altına alınabilir.”

    PİRHA/HATAY

  • Yazar Ali Köylüce: Bu kadar katliam münferit olsa bin yıl devam eder mi?-VİDEO

    Yazar Ali Köylüce: Bu kadar katliam münferit olsa bin yıl devam eder mi?-VİDEO

    PİRHA- Hamburg Hak Evi, Madımak ve Çorum katliamlarınında yaşamını yitirenleri anma etkinliği düzenledi. Yazar Ali Köylüce, “Tarihin akışı içerisinde Alevi toplumunun zamanını, gündemini en çok anmalar meşgul ediyor” dedi. HDP’nin eski milletvekili Fatma Kurtulan da, “Bu katliamlar sadece fiziksel olarak bizi ortadan kaldırmaya hizmet etmiyor. Aynı zamanda yaşadığımız yerin demografik yapısını da değiştiriyorlar” ifadelerini kullandı. 

    Demokratik Alevi Federasyonu’na bağlı Hamburg Hak Evi, Sivas Madımak ve Çorum katliamlarında yaşamını yitiren Alevileri andı.

    Anmaya konuşmacı olarak Yazar Ali Köylüce ve HDP’nin eski Van Milletvekili Fatma Kurtulan katıldı.

    “ALEVİ TOPLUMUNUN GÜNDEMİNİ EN ÇOK ANMALAR MEŞGUL EDİYOR”

    Tarihin akışı içerisinde Alevi toplumunun zamanını, gündemini en çok meşgul eden şeyin anmalar olduğunu vurgulayarak konuşmasına başlayan Yazar Ali Köylüce, “Ben buna katliamlar silsilesinin birer örneği olarak değineceğim. 2 Temmuz Madımak ve 1980 Çorum. Selçuklu’dan bu yana devam eden katliamların sadece iki tanesi. Yani düşünebiliyor musunuz? 1239’da kayıt altına alınan Baba İshak, 1417’de Börklüce Mustafa, 1419’da Torlak Kemal, 1420’de Şeyh Bedrettin, 1511’de Şahkulu ve bu liste devam edip nereye kadar geliyor? 2 Temmuz Sivas Madımak Katliamı’na kadar” dedi.

    “KENDİNİ BİLMEZ İKİ ÜÇ KAFADARIN SALDIRISIYLA 1000 YIL KATLİAM DEVAM EDER Mİ”

    Devamında İstanbul’da bir de Gazi ve Ümraniye’de yapılan katliamlar olduğunu belirten Köylüce, şunları ifade etti:

    “Şimdi soru şu. Bu kadar katliamın peş peşe olmasının münferit, kendini bilmez, yoldan çıkmış iki üç kafadarın saldırısıyla bu kadar beş yüz yıl, bin yıl katliam devam eder mi? Etmez. Türkiye Cumhuriyeti’ne devredilen bir politikayı bütün Aleviler biliyor. Bu devreden politika neydi? Bu devreden politika İttihat ve Terakki’den Cumhuriyete gelen Türk İslam sistemine dayalı bir ulus devlet yaratmak. Ulus devleti yaratmak için o iki kritere uymayan her kim varsa hedefe kondu ve bu sadece katliam uygulayarak da değil, soykırım olarak yani dünyada Birleşmiş Milletler’in 9 Aralık 1948’de kayıt altına aldığı soykırım uygulaması olarak tarif edebileceğimiz standartlarda bir uygulama. Çünkü soykırım da ölçü ne? Bir gruba mensup olanların öldürülmesi deniyor.”

    “İNSANLAR DİRİ DİRİ YAKILARAK CANLI YAYINLARLA İZLETTİRİLDİ”

    Ardından söz alan ve Alevilerin tarihinde çok büyük acılar yaşandığını, bu acılardan ikisinin Çorum ve Madımak olduğunu söyleyen HDP’nin eski Van Milletvekili Fatma Kurtulan ise “İnsanlar diri diri yakılarak canlı yayınlarla Türkiye’nin her yerine izlettirildi. Bir katliam yaşadık” dedi.

    Bu katliamların ilk olmadığı gibi sonrasının da olduğunu vurgulayan Kurtulan, “Cumhuriyet öncesi de katliamlara maruz kalan bir inancın sahibiyiz hepimiz. Aynı zamanda Cumhuriyetle birlikte Türkiye Cumhuriyeti’nin kendisini inşa ettiği süreçlerde büyük sancılarla haklarımızı alma, demokrasi adına taleplerimizi hayata geçirme adına verdiğimiz mücadelenin kanlarla bastırıldığını, terörize edildiğini hepimiz biliyoruz. Ne yazık ki bu devam etti. Sonradan hala günümüzde de değişik politikalarla üzerimizdeki baskı, asimilasyon ne yazık ki devam ediyor” şeklinde konuştu.

    “BU KATLİAMLARLA AYNI ZAMANDA YAŞADIĞIMIZ YERİN DEMOGRAFİSİNİ DEĞİŞTİRİYORLAR”

    “Maraş katliamı failleri bulunsaydı, yargılansaydı, arkasındaki sorumlular da bulunup yargılansaydı Çorum olmayacaktı. Çorum’un bulunsaydı Sivas olmayacaktı” diyen Kurtulan şunları kaydetti:

    ” Şu an bizler de dünyanın dört tarafına savrulmuş, inancımızı sonradan kendi çabamızla, emeğimizle öğrenme, yaşatma çabasına girmezdik. Ne yazık ki bizler gerçekten bu katliamlarla birlikte şuna maruz kalıyoruz. Yani sadece fiziksel olarak bizi ortadan kaldırmaya hizmet etmiyor bu katliamlar. Aynı zamanda bulunduğumuz toprağın, vatanımızın, yaşadığımız yerin demografik yapısını da değiştiriyorlar. Bizi dünyanın dört bir tarafına sürme ve inancımızı artık unutma, unutturma amacı da taşıyor bu katliamlar. Ben de bir katliam yaşanan Maraş’ta, çocuk yüreğimde sırasını bekleyen biriyim. Bunun hepimiz üzerinde büyük etkileri var. Bu sistem, bu zihniyet diyor ki, olur da ayağa kalkarsan, haklarını talep edersen, inancını özgürce yaşamak istersen Çorum’u unutma, Sivas’ı unutma, Dersim’i unutma. Yani Sivasları unutma diyor bize. Bu mesajı veriyor.”

    PİRHA/HAMBURG

  • Çorum Katliamı’nda hayatını kaybedenler Ana Fatma Cemevi’nde anıldı -VİDEO

    Çorum Katliamı’nda hayatını kaybedenler Ana Fatma Cemevi’nde anıldı -VİDEO

    PİRHA-Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Ankara Şubesi/Ana Fatma Cemevi’nde Çorum Katliamı’nda yaşamını yitirenler anıldı.


    Çorum’da ülkücüler tarafından 1980 Mayıs-Temmuz aylarında yapılan katliam sonucu çoğu Alevi olmak üzere resmi kaynaklara göre 57 yurttaş yaşamını yitirdi, yüzlerce insan yaralandı. Saldırılar sonucu Alevi ve solculara ait çok sayıda ev ve işyeri de kullanılamaz hale getirildi.
    Çorum Katliamı’nda hayatını kaybedenler 44. Yılında Ankara’daki Ana Fatma Cemevi’nde anıldı. Çerağların uyandırılmasının ardından katliamda kaybedilenlerin anısına saygı duruşunda duruldu.
    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Ankara Şubesi Başkanı Mustafa Karabudak açılış konuşmasını yaparak, “Aleviler olarak sürekli katledildiğimiz için günde bir anma yapıyoruz. Geçmişten bugüne tüm iktidarlar bizleri asmışlar, kesmişler, yakmışlar. Bizim de amacımız acıları tazelemek değil unutturmamak adına anmalarımızı yapıyoruz. Katledilen canlarımızı anıyoruz bugün de Çorum’da katlettiğimiz canlarımızı anacağız“ dedi.

    “ALEVİ İNANCI İNSAN OLMANIN FELSEFESİDİR”
    DAD Örgütleme Sekreteri Şükriye Ercan, konuşmasında şu ifadelere yer verdi:
    “Tüm katliamlar yaşamlarımızda önemli izler bırakmıştır. Astılar kestiler olmadı yaktılar, olmadı sürdüler. Devletin geçmişten bugüne iç tehdit olarak gördüğü Alevi inancı o günden bugüne, katliamlarla, ötekileştirmelerle devam ediyor. Bugün bu devlet anlayışı katliamları, yakmaları, idamları geçmişten devraldı, Osmanlı’dan devraldı Cumhuriyet’le devam etti. Bugün devlete kesinlikle Alevilerin birliği, dirliği dert olmuş durumda. Alevi köylerinde ve Alevilerin bulunduğu yerlerde yokluk, yoksulluk diz boyu hepimiz çok iyi biliyoruz. Devlet Alevileri kendi yanına çekerek kendi Alevisini oluşturma peşinde. Maalesef bu tekçi, dinci, Türkçü bu imhacı zihniyetin yanında olan Aleviler vardır. Özümüzü dara çekiyoruz. Alevilere, solculara, sosyalistlere, Kürtlere, bu ülkenin ötekilerine karşı olanlar gibi düşünmüyoruz. Alevi inancı, Alevi yolu insan olmanın felsefesidir.”

    “ÇOK KAYIPLAR VERDİK”
    Çorum Katliamı’nda fırında yakılarak öldürülen Veli Solmaz Dede’nin yeğeni Hanım Ateş ise katliamda yaşanılanları anlatarak, “O dönem can pazarıydı. Sünniler, faşistler kadınları alıp şişleyip tarlaların içine atardı. Veli dayım komşuları tarafında yardım istenilerek tuzak kurulmuş. Dayımı fırına sokmuşlar diri diri. Köyümüzü yakmaya çalışmışlar. Çok acılar yaşadık. Çok kayıplar verdik “diye konuştu.

    “KATLİAMIN İÇİNDE BİZZAT DEVLET VARDIR”
    HDP 27. Dönem Milletvekili Kemal Bülbül, Alevi toplumunun politik bir aktivite içinde olması gerektiğine vurgu yaparak, “Çorum Katliamı’nda, Gazi Eke’nin ifade ettiğine göre katliamda 82 kişi katledilmiş ama resmi rakamlara göre 57 kişi olarak bildiriliyor. Biz katliamları daha çok kronolojik olarak ele alıyoruz oysa bunun siyasi, sosyal ve güncel yönleri var. Çorum bilerek seçilmiştir. Çorum demografisi nedeniyle, siyasal nedenlerle seçilmiştir. Bazen devletin parmağı var diyorlar. Devletin parmağı yok, polisin ve askerin de parmağı yok bizzat kendisi var parmağı ne demek. Kendisi bizzat işin içerisinde, koordinatörü, yöneticisi. Yakın dönem katliamlarına bir bakalım Maraş, Malatya, Adıyaman’da da girişimde bulunuldu, Sivas, Yozgat, Tokat, Amasya, Çorum bu güzergâhtır. Niye bu güzergâh? Bu, Baba İshak ve Baba İlyas’ın yürüyüş güzergâhıdır. Bu güzergâhtan Selçuklu’nun sarayına yani Konya’ya gitmektedir. Cumhuriyeti kurmak için de bu güzergaha ihtiyaç vardır, Kürt sorununu çözmek için de bu güzergaha ihtiyaç vardır, bu güzergah çok kimliklidir. Burası Türkiye’nin demokrasisinin fay hattıdır.
    Alevi kurumlarının uygulanabilir, yürütülebilir bir eylem, bir eğitim takvimi, bir ortaklaşma takvimine ihtiyacı var. Çorum Katliamı bence Celali İsyanlarına dair Osmanlı’nın sistematik devamıdır” dedi
    Anma deyişlerin okunması ve lokmaların pay edilmesinin ardından sona erdi.

    PİRHA/ANKARA

  • DEM Parti Halklar ve İnançlar Komisyonu: Devlet Alevi toplumundan özür dilemeli!

    DEM Parti Halklar ve İnançlar Komisyonu: Devlet Alevi toplumundan özür dilemeli!

    PİRHA- Malatya Katliamı’nın 46. yılı nedeniyle yazılı bir açıklama yapan DEM Parti Halklar ve İnançlar Komisyonu Eş Sözcüleri Yüksel Mutlu ve Mahfuz Güleryüz, “Koçgiri, Dersim, Ortaca, Malatya, Sivas, Maraş, Çorum, Madımak ve Gazi katliamları da aynı zihniyetin ürünüdür. Bu katliamların hiç birisi devletin Kürt halkına ve Alevi toplumuna geleneksel bakışından, inkâr ve asimilasyon politikalarından ayrı düşünülemez” dedi.

    17-20 Nisan 1978 Malatya Katliamı’nın üzerinden 46 yıl geçti. Dönemin Belediye Başkanı Hamit Fendoğlu’na yapılan suikastı gerekçe gösteren faşistler, Malatya’da “Milletim Uyan” başlıklı bir bildiri dağıttı. Belediye hoparlöründen kuran okunup, “Din elden gidiyor. Camilere de bomba konuluyor” anonslarının yapıldığı katliamda 8 kişi yaşamını yitirirken yüzlerce kişi de yaralandı.

    Yazılı bir açıklama yapan DEM Parti Halklar ve İnançlar Komisyonu Eş Sözcüleri Yüksel Mutlu ve Mahfuz Güleryüz “1978 yılında, 17 Nisanda başlayıp 20 Nisana kadar devam eden saldırının arkasındaki karanlık eller ve asıl failler halen açıklığa kavuşturulamadı. Onlarca yurttaşımızın yaralandığı, 8 canımızın katledildiği, çok sayıda ev ve işyerinin talan edildiği Malatya Katliamı’nın acısını halen tazeliğini koruyor” dedi.

    “ALEVİLERİN ÖNEMLİ BİR KISMI MALATYA’YI TERK ETMEK ZORUNDA KALDI”

    Dönemin Malatya Belediyesi’nin hoparlörlerinden tahrik edici cihat çağrıları yapılırken, güvenlik güçlerinin günlerce saldırılara ve katliama seyirci kalmakla yetindiğinin belirtildiği açıklamada, “11 Aralık 1977’deki yerel seçimlerde Malatya Belediye Başkanlığı’nı ilk kez sağ güçlerin desteklediği bağımsız aday Hamit Fendoğlu kazanmıştı. Karanlık güçler harekete geçmiş ve provakatif girişimlerini artırıyorlardı. Kargoyla Hamit Fendoğlu’na gönderilen bombanın patlaması sonucu 17 Nisan 1978’de hayatını kaybetti. Benzer bir bomba da CHP Maraş Pazarcık Belediye Başkanı Memiş Özdal’a da gönderildi, ancak şüphe üzerine geri gönderilen paketi açan bir memur hayatını kaybetti. Fendoğlu’nun ölümü; çevre il, ilçe ve köylerden binlerce insanın Malatya’ya gelmesine neden oldu. Zaten kışkırtılmış ve hazırlıklı olan bu kitlenin saldırısının fitili ateşlenmiş oldu. Sayısı 20 bine yaklaşan faşist göstericiler, Alevlerin ve demokrat kesimlerin işaretlenmiş işyerlerini ve konutları tahrip ve yağma ederek ateşe verdi.
    Bu katliamdan sonra Alevilerin önemli bir kısmı Malatya’yı terk etmek zorunda kaldı. Malatya Katliamı, aynı yılın Aralık ayında gerçekleşen ve yüzlerce yurttaşın katledildiği Maraş Katliamı’nın da provası olmuştu” denildi.

    “NEFRET SUÇLARININ ÜLKEMİZDE DEVAM ETTİĞİNİ BİLİYORUZ”

    Malatya’da yaşananlar farklı halkların, inançların, kültürlerin beşiği olan Anadolu ve Mezopotamya topraklarında görülen ve dinmeyen acılardan sadece biri olduğunun altını çizen Eş Sözcüler, açıklamada şu ifadeleri kullandı:

    “Koçgiri, Dersim, Ortaca, Malatya, Sivas, Maraş, Çorum, Madımak ve Gazi katliamları da aynı zihniyetin ürünüdür. Bu katliamların hiç birisi devletin Kürt halkına ve Alevi toplumuna geleneksel bakışından, inkâr ve asimilasyon politikalarından ayrı düşünülemez.
    Bütün bu katliamlar için hiçbir zaman Alevi toplumundan özür dilenmedi; devlet Alevi toplumundan özür dilemelidir. Devletin katliamdaki rolü ve tutumu mahkûm edilmedi, üstü örtüldü; katliamın arkasındaki tüm failler açığa çıkarılmalı ve mahkum edilmelidir.
    Biliyoruz ki, bu katliamlarla yüzleşme gerçekleşmedikçe, yüzyıllar geçse de açılmış olan yaralar hiç bir zaman kapanmayacaktır. Geçmişlerindeki acı olaylarla yüzleşemeyen toplumların, demokratik ve ortak bir geleceği inşa edemeyeceklerini düşünüyor ve bu nedenle de nefret suçlarının ülkemizde devam ettiğini biliyoruz.”

    PİRHA/ANKARA

  • Av. Aktaş: Madımak Katliamı insanlığa karşı suçtur; zaman aşımı olmaz, sanıklar affedilemez!-VİDEO

    Av. Aktaş: Madımak Katliamı insanlığa karşı suçtur; zaman aşımı olmaz, sanıklar affedilemez!-VİDEO

    PİRHA- Avukat Aytekin Aktaş, Madımak Katliamı Davası’nda uygulanan zaman aşımı kararının siyasi erkten bağımsız olmadığını söyledi. Aktaş, “Çok yönlü bir katliam var. Toplumsal muhalefetin, hukukun ve Alevilerin varlık hakkının katledilmesinden bahsediyoruz. Madımak davası özelinde bütün Alevi davalarında Alevi kamuoyuna ve hak mücadelesine destek olunması çok önemli bir yere sahip” diye konuştu.

    33 aydın, sanatçı ve yazarın yakılarak katledildiği Madımak Katliamı’nın firari sanıkları Murat Sonkur, Eren Ceylan ve Murat Karataş’ın yargılandığı davanın son duruşması 14 Eylül 2023 tarihinde Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Esas hakkındaki mütalaasını açıklayan savcı, kaçaklık durumunun zamanaşımı süresini etkilemeyeceğini ileri sürdü ve üç firari sanık hakkında zamanaşımı uygulanarak davanın düşmesini talep etti.

    Savcının mütalaasının ardından kararını açıklayan mahkeme heyeti, firari sanıklar Murat Sonkur, Eren Ceylan ve Murat Karataş yönünden zamanaşımı gerekçesiyle davanın düşürülmesine hükmetmişti.

    Avukat Aytekin Aktaş, ulusal ve uluslararası hukukun insanlığa karşı işlenen suç olarak tasnif ettiği Madımak Katliamı’nın sıradan bir cinayet olarak ele alındığı eleştirisini yöneltti. Madımak Katliamı Davası’nın firari 3 sanığının Alman istihbaratı ile ilişkilerinin ve firari sanıkların Alman hükümeti tarafından korunmasını ‘koz olarak kullanma’ şeklinde yorumlayan Aktaş, katillerin aynı akılla korunduğunu ifade etti.

    “KONTRGERİLLA DESTEĞİYLE PLANLANAN BİR KATLİAM”

    Madımak Katliamı’nın toplumsal muhalefeti sindirmek için kurgulanan ve kontrgerilla desteğiyle gerçekleşen bir katliam olduğunu vurgulayan Aktaş, “Bu katliam müstakil bir katliam değildir. Cumhuriyetten bu yana hem farklı toplumlar hem de Alevilere yönelik katliamlar silsilesi var. Madımak Katliamı bizler için ne ilkti ne de sondu. Aleviler için yakın tarihteki en büyük acıdır, katliamdır. Sivil faşistlerce, devlet kollukları tarafından yol verilen, en iyi ihtimalle ihmal yoluyla engellenmeyen 15 bin kişi tarafından göz göre 33 insanımız yakıldı. Bu kontrgerillanın desteğiyle gerçekleşen bir katliam. Büyük resimden bakınca; büyük bir toplumsal muhalefeti sindirmek için kurgulanan bir planın parçası olabilir” dedi.

    “ALEVİLERİN VARLIK HAKKI KATLEDİLDİ”

    Zaman aşımı kararı ile toplumsal muhalefet, hukuk ve Alevilerin varlık hakkının katledildiğini söyleyen Aktaş, şunları kaydetti:

    “Bu katliamın makro siyasette de bir karşılığı var. Yine 90’lı yıllarda Kürtlere yönelik katliamlar çok sık yaşandı. Sivas Katliamı’na da dönemsel olarak kontrgerilla faaliyeti olarak bakmak lazım. Benzeri katliamlarda alışık olduğumuz üzere çevre illerden de getirilen 15 bin kişi var ve sadece 170’i tespit edilebiliyor. Sadece 67 kişi cezalandırılıyor. Dava 30. Yılını devirdi ve hukuk açısından garabet. Alay edilircesine sanıkların bulunmadığı, kırmızı bültenle aranan katliamın yakınındaki evinde eceliyle ölmesi, yurt dışında olduğu belirtilen sanığın cenazesinin Türkiye’de defnedilmesi gibi akılla izah edilemeyecek şekilde yürüyen bir yargılama söz konusu. Bu yargılama hukuken zaman aşımı ile sonlandırıldı ama toplum vicdanında, bilinçlerde elbette sonuçlanmadı. Çok yönlü bir katliam var. Toplumsal muhalefetin, hukukun ve Alevilerin varlık hakkının katledilmesinden bahsediyoruz.”

    ALMANYA VE HOLLANDA’NIN ELEŞTİRİ!

    Av. Aytekin Aktaş, katliamın faillerinin Almanya tarafından istihbarat elemanı olarak korunmasının uluslararası siyasette koz olarak kullanılma olduğuna işaret etti.

    Katliamda yaşamını yitiren Hollanda vatandaşı Carina Cuanna’nın yargılanmasına son dönemlerde dahil olan Hollanda devletinin tutumunun göstermelik olduğu eleştirisini yönelten Aktaş, “Kontrgerilla dediğimiz faaliyet legal hukuk sistemlerinin dışında devlet eliyle ya da dolaylı olarak yürütülen, toplumsal muhalefeti bastırmaya çalışan illegal bir faaliyet. Kontrgerilla faaliyeti bütün Avrupa’da olduğu gibi Türkiye’de de oldu. Bu faaliyetler Almanya ve Hollanda devletinde de etkisini gösterdi. Madımak Katliamı’nda yaşamını yitiren Hollandalı Carina Caunna vardı ve Hollanda devleti de çok uzun yıllar yargılamaya müdahil bile olmadı. Sonrasında göstermelik olarak yargılamaya dahil oldu. Katillerin aynı akılla kollandığını söyleyebiliriz. Tarihsel okumalardan varsayımda bulunursak; Almanya Türkiye’ye karşı bu tip katilleri elinde koz olarak kullanıp, uluslararası siyasette ihtiyaç halinde maşa olarak kullanıp koz olarak tutuyor” diye konuştu.

    “HÜKÜMET, ALEVİLİĞİ ORTADAN KALDIRILMASI GEREKEN TOPLUMSAL TABAKA OLARAK GÖRÜYOR”

    Aktaş, AKP hükümetinin Madımak Katliamı’nda taraf olduğunu belirterek şöyle devam etti:

    “Siyasi İslamcı politik hattan gelen hükümet, Aleviliği ortadan kaldırılması gereken toplumsal bir tabaka olarak görüyor. En son olarak Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kurulmasıyla birlikte bu pastanın kreması böylece çalınmış oldu. Tabiri caiz ise Aleviliği etkisizleştirip kendine tabi kılmaya devam ediyor. Alevi kurumlarının yıllardır ortaya koyduğu haklı mücadelesi ve itirazlarına rağmen AKP hükümeti bunu ısrarla yapıyor. Daha büyük perspektiften bakmak gerekir ise Erdoğan kendisini Büyük Orta Doğu Projesi’nin başkanı olarak görüyor. Orta Doğu’nun başka ülkelerindeki mezhepçi yaklaşımları kendi ülkemizde de görünüyor. Alevilerin ikinci sınıf insan muamelesi görmesi, süregelen katliamlar silsilesi, katillere sahip çıkılması, yargılamanın hukuka aykırı yürütülmesi-sonuçlandırılması, uluslararası hukukun tanınması açıktan yapılıyor.”

    “HUKUK İKTİDARI KORUYAN SOPAYA DÖNÜŞTÜ”

    Aktaş, gerek Roma statüsü gerek ise uluslararası hukukta soykırıma karşı imzalanan sözleşmelerde insanlığa karşı işlenen suçlarda zaman aşımı olmayacağı kararına rağmen, verilen kararın meşru olmadığını belirterek, “Başkanlık rejimi yani tek adam rejimi demokratik değil. Adı konulmuş olmasa da sulandırılmış monarşi yaşıyoruz. Kanun hükmünde kararnamelerle, cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle, hukuken demokratik ilkeler gereği kabul edilmesi mümkün olmayan, meclisten geçmeyen, tartışılmayan şeyler bugün hukuk diye kabul ediliyor. Teknik olarak bu afları hukuka uygun olarak kabul etmek mümkün olabilir ama adalet açısından, demokratik anlamda meşru değildir. Cumhurbaşkanı tek başına istediğini affetme yetkisini kendisine vermiştir. Gerek Roma statüsünde gerek soykırıma karşı sözleşmelerde, gerek ise kendi ceza kanunumuzda düzenlenen hükme göre insanlığa karşı işlenen suçlarda zaman aşımı olmaz. Bağlayıcı hükümler var ve buna cumhurbaşkanı da bir vatandaşta bağlıdır. Kendi hukukunun tanınmadığı bir atmosferden bahsediyoruz. İnsanlığa karşı işlenen suçlarda zaman aşımı olmayacağı gibi, buradan hareketle bu kişilerin de affedilemeyeceğini söylemek gerekir. Hukuku kendi iktidarını korumak için bir sopa olarak kullanır ise her şey mubahtır. Ama hukuku hakikatin ve adaletin aracı olarak görecek olursak bu afların kabul edilir bir tarafı yok” şeklinde konuştu.

    “MADIMAK KATLİAMI SIRADAN BİR CİNAYET OLARAK ELE ALINDI”

    Ulusal ve uluslararası hukukun insanlığa karşı işlenen suç olarak tasnif ettiği Madımak Katliamı’nın sıradan bir cinayet olarak ele alınmasına tepki gösteren Aktaş, “Daha en başından suç tasnifi doğru yapılmıyor. Suç tasnifi insanlığa karşı suç olarak yapılmalıydı. Yargılama sürecinde bu her aşamada dile getirildi, mahkeme ise hukuka aykırı karar vereceğim diyerek inatla bunu reddetti. Bunun insanlığa karşı işlenen suç olduğunu tespit etmemek için ya art niyetli ya da hukuk bilmemesi lazım. Sistematik şekilde yakılan insanlardan bahsediyoruz. Bu insanların temsil ettiği inanç örgütlenmesi üstünden katledilmesi uluslararası sözleşmelerdeki bütün unsurları sağlıyor ve bu insanlığa karşı işlenen suçtur. Mahkeme bunu yapmayarak sıradan bir cinayet olarak ele aldı. Terörle mücadele kanunu üstünden ele alındı, lakin hiçbir terör örgütü ile bağı bulunmadı. Bu yargılamanın bağımsız ve tarafsız olmadığını düşünüyoruz. Bu kararı vicdanlarımızda kabul etmiyoruz” ifadelerini kullandı.

    “KATLİAMLARIN AÇIĞA ÇIKARILMASI İÇİN MÜCADELE ÇOK KIYMETLİ”

    Av. Aytekin Aktaş, zaman aşımı kararının siyasi erkten bağımsız olmadığı ve sembolik de olsa üst mahkemeden çıkacak olumlu kararların toplumsal mücadele için anlamlı olacağını belirterek, şunları vurguladı:

    “Mahkemelerin tarafsız ve bağımsız olduğu ön kabulü dahilinde olması gereken şey bu kararın üst mahkemeden dönmesidir. Her ne kadar ulusal hukukta alamadığımız haklarımız uluslararası hukukta yani yabancı kapılarda hak aramak ağırımıza gidiyor da olsa; tarihe not düşmek için, yanan canlarımız gitti ama katliamlar devam ediyor. Katliamların açığa çıkarılması ve önlenebilmesi için bu mücadelenin çok kıymetli olduğunu düşünüyoruz. Sembolik dahi olsa alınacak olumlu kararların verilecek toplumsal ve politik mücadeleler sonucunda anlamlı hale geleceğini düşünüyoruz. Madımak davasında insanlığa karşı suç işlendiğini kabul etmeyeceksek hangi dosyada kabul edeceğiz? Filistin bombalanırken insanlığa karşı suçtur, soykırıma karşı duralım diyoruz. Bu insanlar bizim vatandaşımızdı, memleketin tam ortasında Sivas’ta göz göre göre yakıldılar” şeklinde konuştu.

    “ALEVİLERE YÖNELİK SUÇLARDA TOPLUMSAL REFLEKSLER ZAYIF”

    Alevilere yönelik işlenen suçlarda toplumsal refleksler veya hukuk mücadelesinin görece daha zayıf olduğu öngörüsünü paylaşan Av. Aytekin Aktaş, “Maalesef toplumsal davalarda pek çok hukuksuz yargılama gördük. Gerçek suçlular en azından halkın vicdanında hüküm giyebildiyse bu emek veren değerli hukukçuların mücadelesi sonucudur. Bir davaya toplum sahip çıkıyorsa doğrudan ya da dolaylı olarak ulaşacağı yere varıyor. Ama Alevilere yönelik işlenen suçlarda toplumsal refleksimiz veya hukuk mücadelemizin görece daha zayıf olduğunu söylersek yanlış olmaz. Bu konuda hassasiyete sahibi olan, Alevilerin mücadelesini haklı gören kurumların, toplumsal mücadele hatlarının bu davalara sahip çıkmasını önemle ve ısrarla rica ediyoruz. Hep birlikte mücadele etmekten başka şansımız yok. Madımak davası özelinde bütün Alevi davalarında Alevi kamuoyunu ve hak mücadelesine destek olunması çok önemli bir yere sahip” dedi.

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

  • İHE’den Özgen Nama: Halk Ekmeğe zam kaçınılmaz, faturalara dayanacak gücümüz kalmadı

    İHE’den Özgen Nama: Halk Ekmeğe zam kaçınılmaz, faturalara dayanacak gücümüz kalmadı

    PİRHA-İstanbul Halk Ekmek fabrikalarına gelen güncel elektrik faturalarını paylaşan İHE Yönetim Kurulu Başkanvekili Özgen Nama, “Faturalar yalnız fabrikalarımıza değil halkın sofrasına, ekmeğine geliyor. Yüksel maliyetlere katlanacak takatimiz artık kalmadı. Önümüzdeki günlerde mecburen bir fiyat düzenlemesine gitmek zorundayız” dedi.

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) iştiraki olan İstanbul Halk Ekmek (İHE) A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanvekili Özgen Nama, Edirnekapı ile Kartal’daki Halk Ekmek fabrikalarına gelen güncel elektrik faturalarını paylaştı. Nama, “İşte, Eylül-Ocak faturalarının arasındaki o korkunç fark! Tüm maliyetlerimiz 3 katına çıktı, İBB 4 aydır 2 TL olması gereken ekmeğe zam yapmamak için çok direndi. Artık dayanamıyoruz!” ifadelerini kullandı.

    Nama‘nın paylaştığı faturalara göre Edirnekapı’da bulunun Halk Ekmek fabrikasına 2021 yılının Eylül ayında 202 bin 974 TL elektrik faturası gelirken, 2022 yılının ilk faturası 755 bin 127 TL oldu. Eylül ile Ocak ayları arasındaki fark ise tam 552 bin 153 TL. Kartal’da bulunan Halk Ekmek fabrikasında da durum çok farklı değil. 2021 yılının Eylül ayında 211 bin 386 TL gelen elektrik faturası, 2022 yılının Ocak ayında 570 bin 933 TL oldu. Burada da fark 359 bin 547 TL olarak karşımıza çıkıyor.

    “FATURALAR YALNIZ FABRİKALARIMIZA DEĞİL HALKIN SOFRASINA, EKMEĞİNE GELİYOR”

    Özgen Nama, konuya ilişkin PİRHA‘ya açıklamalarda bulundu. Sultangazi’deki Cebeci Halk Ekmek fabrikasına ise henüz elektrik faturasının gelmediğini belirten Nama, güncel faturayı geldiği zaman kamuoyu ile paylaşacağını söyledi. “Faturalar yalnız fabrikalarımıza değil halkın sofrasına, ekmeğine geliyor” diyen Nama, yüksek maliyetlere dayanacak güçlerinin kalmadığını belirtirken; önümüzdeki günlerde halk ekmeğe zam yapılacağını ifade etti.

    Nama şöyle konuştu:

    “Biz AKP’nin yaratmış olduğu yoksullukla mücadele ederken, bu kara kış koşullarında halka sağlıklı ekmeği ucuza vermeye çalışırken, üzerimizdeki girdi maliyetlerinin her gün yüzde 350-400 katlandığı bir yerde artık çalışamaz hale getiriyorlar. Halka hizmetimizin engellenmesine sebep oluyor. Bundan dolayı üzüntülüyüz. Ancak ne yaparlarsa yapsınlar biz zor imkanlarda halka yine piyasanın yarı fiyatına ekmek vermeye çalışacağız.

    HALK EKMEĞE ZAM GELİYOR

    Gerek doğalgaz gerekse de elektrikte ve un maliyetlerine gelen yüzde 300’e varan zamlara karşı elimizden geleni yapmaya çalıştık, çalışıyoruz. Ama artık yüksel maliyetlere katlanacak takatimiz kalmadı. Bu fabrikaların bir sonraki kara kışta da yoksul halkın yanında ve hizmetinde olabilmesi için mecburen bir fiyat düzenlemesine gitmek zorundayız. Maalesef böyle bir durum ile karşı karşıyayız. Önümüzdeki günlerde de böyle bir düzenleme yapılacak. Ama bu makul bir düzenleme olacak.”

    NAMA: HÜKÜMETTEN İSTEĞİMİZ FAHİŞ ZAMLARI GERİ ALMALARIDIR

    İstanbul Halk Ekmek (İHE) A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanvekili Özgen Nama, yönetime geldiklerinden itibaren fabrikalardaki üretimi iki katına çıkardıklarını kaydetti. “Hükümetten istediğim acil olarak elektriğe uyguladıkları bütün fahiş zamları geri almalarıdır” diyen Nama, son olarak şunları söyledi:

    “Biz gelmeden önce mevcut üç fabrikada günde 800 bin normal ekmek üretiliyordu. Bugün 1 milyon 500 bin normal ekmek, 1 milyon 100 bin ambalajlı ekmek üretiliyor. Her gün toplamda 2 milyon 600 bin ekmek üretiyoruz. Biz aynı fabrikalar, insanlar, araç ve gereçlerle ekmek üretiminin iki katına çıkarttık. Verimliliği artırdık. İstanbul’a daha çok ekmek ulaştırıyoruz. Biz geldiğimizde 500 olan büfe bugün 610 büfeye çıktı. 350 tane bakkal, 1000 tane zincir market, 1000 tane toplu tüketim dediğimiz otel, kafe, restoran gibi noktalarımız var. Her gün İstanbul’un üç noktasına ekmek ulaştırıyoruz.”

    Barış KOP / İSTANBUL

  • Paris’te Alevi Anıtı önünde Maraş’ta katledilen canlar anıldı

    Paris’te Alevi Anıtı önünde Maraş’ta katledilen canlar anıldı

    PİRHA-Fransa’nın Paris kentinde yaşayan Alevi yurttaşlar, Maraş Katliamı’nın yıldönümünde yaşamını yitirenleri andı.

    Paris’te faaliyet yürüten çok sayıda Alevi kurumuna bağlı üye ve yöneticiler, resmi açıklamalara göre 111 Alevi yurttaşın katledildiği Maraş Katliamı’nın 43. yılı sebebiyle anma programı  yaptı.

    Nazlı Akgüç ve Can Şenol tarafından Maraş’ta katledilen Aleviler anısına çerağ uyandırılırken, Adnan Karakoç da ağıtlar seslendirdi.

    Yapılan konuşmalarda Alevilerin birlik ve beraberliği konusunda mesajlar verildi. FUAF Kuzey Batı Bölge Başkanı Serpil Alıcı yaptığı konuşmada şunları söyledi:

    “Gerici-faşist güçlerin saldırıları sonucu 19-26 Aralık 1978 tarihleri arasında yaşanan, ülke tarihinin en kanlı kıyımlarından biri olan Maraş Katliamı’nın üzerinden 43 yıl geçti!

    Muktedirlerin öteki olarak gördüğü tüm toplumsal kesimlere karşı baskı, zulüm devam ederken, kin, nefret ve linç dilini kullanmayı sürdürürken ve yaşam hakkı hala ağır bir tehdit altındayken, biz bu ülkenin Alevisi, Sünnisi, Türkü, Kürdü, Lazı, Çerkezi, Ermenisi; tüm ötekileri olarak 43. yılında Paris’te kadın, çocuk, genç, yaşlı, hamile, hasta, yaralı ayrımı yapılmaksızın devletin gözü önünde göz göre göre katledilen canlarımızı anıyoruz.

    Dünyanın neresinde yaşanırsa yaşansın insanlık suçu olarak görülmesi gereken bütün katliamları, ayrım yapmaksızın lanetliyoruz. Tüm zorluklara ve tehditlere rağmen eşitlik, özgürlük ve barıştan yana tavrımızın hayat bulması için mücadele etmeye devam edeceğiz.

    Unutulmamalıdır ki insanlığın hedef alındığı katliamları ve ardındaki kirli ilişkileri unutmak değil hatırlamak, hafızalarımızdan sildirmek isteyenlere karışı bu katliamların faillerini unutturmamak hepimizin görevidir.”

    Kaynak: alevihaberagi.com

  • Türkdoğan: İnsan hakları haftasındayız; Alevilerin istekleri ne zaman yerine getirilecek?-VİDEO

    Türkdoğan: İnsan hakları haftasındayız; Alevilerin istekleri ne zaman yerine getirilecek?-VİDEO

    PİRHA-İnsan Hakları Derneği Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, Alevi toplumunun talepleri üzerinden 10 Aralık İnsan Hakları Günü’nü değerlendirdi. Türkdoğan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına rağmen Türkiye’de Alevilere ayrımcılık yapıldığını belirterek iktidara yönelik “Aleviler kendilerini nasıl ifade etmek istiyorsa o şekilde kabul edin. Önce siz şu Sünni dünyadaki DAİŞ sorununu tartışın” yorumunda bulundu.

    İnsan Hakları Bildirisi, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu tarafından Haziran 1948’de hazırlandı ve 10 Aralık 1948’de Genel Kurulun Paris’te yapılan oturumunda kabul edildi. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 4 Aralık 1950’de gerçekleştirdiği toplantıda, “10 Aralık” gününü, “İnsan Hakları Günü” olarak ilan etti. Peki, Türkiye’de Alevi sorunu nezdinde İnsan Hakları Günü ne anlam ifade ediyor, İHD Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan ile konuştuk.

    “ALEVİLER AYRIMCI MUAMELEYE MARUZ KALMAKTA”

    İnsan Hakları Derneği Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, 10 Aralık İnsan Hakları Günü dolayısıyla Alevilerin eşit yurttaşlık hakkı taleplerinin ne oranda karşılık bulduğunu değerlendirdi.

    Türkdoğan, Türkiye’nin son birkaç yılda daha da otoriterleştiğini ifade ederek “2015 yılındaki barış ve çözüm süreci başarısızlıkla sonuçlanınca başlayan çatışma sürecinin ağır sonuçlarını yaşıyoruz” dedi. AKP’nin, tekçi anlayışta ısrarcı olduğunu söyleyerek mevcut rejimin, özellikle farklı inanç ve kültürler için baskıcı bir ortam oluşturduğunu vurgulayan  Türkdoğan, Alevilerin eşit yurttaşlık talebinin kesinlikle karşılık bulması gerektiğini belirterek şunları söyledi:

    “Türkiye’nin tarafı olduğu uluslararası sözleşmelerde bazı çekinceleri var. Ama buna rağmen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi çok önemli kararlar üretti. Özellikle zorunlu din derslerinin kaldırılması ile ilgili… Konu ile ilgili Türkiye kimi değişiklikler yaptığını ifade etti ve Alevi inancının da ders kitaplarına girdiğine dair görüş belirtti. Ama buradaki talep, din derslerinin zorunlu olmaktan çıkarılmasıydı.

    Aileler dilerse dilekçe yazıp çocuklarını bu dersten muaf tutabiliyor ancak bu defa da öğrenciler arasında ayrımcılık oluşabiliyor. 2 Aralık’taki Avrupa Konseyi toplantısında da bu duruma dikkat çekiliyor, yani ‘başka çözüm önerileri bulmanız gerekir’ deniliyor. Dolayısıyla Türkiye’nin bulduğu aslında bir çözüm değildir. Bu ancak reşit olmuş üniversiteye giden gençler bakımından bir çözüm olabilir. Türkiye’de Alevilerin maruz kaldığı en önemli sorunlardan bir tanesi, ayrımcı muameleye maruz kalmalarıdır.

    Avrupa Irkçılık ve Ayrımcılıkla Mücadele Komisyonu’nun, Türkiye’ye 2016 yılında verdiği tavsiyeler vardı. Bunlar 22 adet tavsiyedir. Bu tavsiyelerden bir tanesi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 12 numaralı protokolünün onaylanmasıdır. Yani orada ayrımcılığın temelleri sayılıyor ve o ayrımcılık temelleri içerisinde Alevi inancını da kapsayacak şekilde dini veya felsefi inanç kavramı vardır. Türkiye halen bu noktada bu protokolü onaylama sürecinden uzak durmaktadır.”

    “ALEVİLERİN İSTEKLERİ NE ZAMAN YERİNE GETİRİLECEK?”

    İHD Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin son kararlarına da işaret ederek cemevlerinin ibadethane statüsüne kavuşturulması gerektiğini söyledi. Türkdoğan, hükümetin Alevi politikalarını “İnsanların inancını belli kalıplar içerisine koyamazsın” sözleriyle eleştirerek şöyle devam etti:

    “Hükümet, aşağı yukarı 10 yıldır Alevi çalıştayları yaptığını söylüyor. Peki Alevilerin istekleri ne zaman yerine getirilecek? İnsan Hakları Haftası’ndayız ve bu soruları hükümete sormak gerekiyor.

    Alevi kurumlarının tamamı cemevlerinin ibadethane statüsünde tanınması noktasında hemfikirdir. Yani Türkiye’de iktidar ‘Alevilerin bir kısmı şöyle, bir kısmı böyle düşünüyor’ diyemez. Uluslararası Hukuk ‘Aleviler, cemevlerinin ibadethane sayılmasını istiyorsa onu kabul edeceksiniz’ diyor. Yani sorun elektrik ve su parasının ödenmesi sorunu değil. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi 2 Aralık 2021 tarihli kararında aynen şöyle söylüyor: Yerel yönetimler vasıtasıyla bulunan çözüm, çözüm değildir.’

    Kalıcı, Alevilerin taleplerini yerine getirecek, cemevlerinin ibadethane statüsünü tanıyacak çözümler üretmesi gerekir ve bunu üretmek Türkiye için hiç de zor olmasa gerek. Dolayısıyla insanların inancını siz belli kalıplar içerisine koyamazsın. Bu insan hakları hukukuna aykırıdır. Hükümetin yapması gereken çok basittir. Rahatlıkla bazı idari düzenlemelerle bunların hepsi yapılabilir. Alevilerin Cumhuriyet tarihi boyunca karşılaştığı katliamlar noktasında resmi özür dileme ve bununla birlikte hafıza mekanlarının oluşturulması, gerekirse tazminatların ödenmesi ve nüfus kayıtlarının açıklanarak geçmişte kimsesiz bırakılan çocukların hangi ailelere verildiğini açıklanması, Alevi inanç önderlerinin mezar yerlerinin açıklanması gibi bütün bu talepler duruyor. Onun dışında pratik sorunlar da var. Örneğin Alevi köylerine cami yapılması ve imam atanması… Artık hükümetin bu uygulamadan vazgeçmesi gerekir. Bunlar insan hakları hukukuna aykırıdır. Alevi dergahlarının yeniden Alevilere iade edilmesi gerekir. Şu anda Türkiye’de Sünni dini cemaatlerin hepsi açık mı açık. Hepsi öylesine faaliyet gösteriyorlar ki Fethullah Gülen örgütü gitti onun yerine inanılmaz sayıda örgütlenmeler yine devlet içerisine girmeye başladı.”

    “ÖNCE SİZ ŞU SÜNNİ DÜNYADAKİ DAİŞ SORUNUNU TARTIŞIN”

    Öztürk Türkdoğan, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Avrupa Alevi örgütlenmesine karşı ayrımcı tutum sergilemesini de eleştirdi. “Türkiye’deki siyasi iktidar, kendi Alevisini yaratmak istiyor” diyen İHD Eş Genel Başkanı, şu ifadeleri kullandı:

    “Yani Türkiye’deki devlet kafası ‘her şeyi ben belirleyeceğim’ diyor. Şimdi sayın Cumhurbaşkanının, Alevi inancı ile ilgili hususlara karışmaması gerekir. Herkesin inancı kendinedir. Bir insan nasıl inanıyorsa ona saygı duyulması gerekir. Tanrı ile insan arasına başka bir şeyin girmemesi gerekir ama Türkiye’de devlet, araya Diyaneti koyuyor. Kaldı ki Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi’nin çok güzel kararları var. Hangi topluluk kendi inancını nasıl tarif ediyorsa devletlere düşen buna saygı duymaktır.

    Aleviler bu ülkede vergi vermektedirler. Şu anda devletten tek istedikleri elektrik su parasının ödenmesi değil, cemevlerinin ibadethane statüsünün tanınmasıdır. Bu statü tanınsın, inanıyorum ki Alevi örgütlerinin birçoğu kendi ihtiyaçlarını zaten eskiden olduğu gibi yine kendileri karşılayacaktır.

    Yani eğer Türkiye’de Alevilerle ilgili Diyanette bir bölüm açılması veya belli insanların devlet memuru statüsüne getirilip orada da resmi bir Alevi inancı yaratılma fikri varsa bu dini inanca müdahaledir. Müslüman dünyasına baktığımızda envai çeşit mezhep, yüzlerce tarikat-cemaat varken bu Aleviler size çok mu geldi? Anlamak mümkün değil. Hiç değilse Alevileri kendi başına rahat bırakın, onlar kendilerini nasıl ifade etmek istiyorsa o şekilde kabul edin. Yani şimdi Sünni dünyada işler yolunda gitti de sıra Alevilere mi geldi? Önce siz şu Sünni dünyadaki DAİŞ sorununu tartışın.

    Aleviler insani duruşuyla, doğaya, tabiata, evrene, insancıl bakışlarıyla gayet barışçıl bir tutum içerisindeler. Dolayısıyla Alevilere karışmamak gerektiği fikrindeyim. Eğer devlet bir yerleri dizayn edecek ise şiddet üreten tarikat ve cemaatlerle başlayabilir.”

    Eren GÜVEN-Melis CİDDİOĞLU/ANKARA

  • Mat: Alevi katliamlarının arkasında devletin olduğunu yıllardır söylüyoruz

    Mat: Alevi katliamlarının arkasında devletin olduğunu yıllardır söylüyoruz

    PİRHA-AABF Genel Başkanı Hüseyin Mat suç örgütü lideri Sedat Peker’in Aleviler üzerinden kaos yaratılmaya çalışıldığı yönündeki sözlerine ilişkin yaptığı açıklamada; “Dersim başta olmak üzere, Alevilere yönelik yapılan katliamların arkasında derin devletin olduğunu yıllardır söylüyoruz, yazıyoruz. Katliamların şeffaf ve objektif bir kurum tarafından kamuoyuna açık bir şekilde soruşturulması kaçınılmazdır” dedi.

    Almanya Alevi Birlikleri Federasyonunun (AABF) Genel Başkanı ve Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Eşit Başkanı Hüseyin Mat suç örgütü lideri Sedat Peker’in ‘Aleviler üzerinden kaos yaratılmak isteniyor. Cemevlerine saldırı planlanıyor’ açıklamasının ardından sosyal medya hesapları üzerinden konuya ilişkin değerlendirmelerde bulunarak Peker’in anlattıklarını yeni öğrenmediklerini ve devlet, siyaset, mafya ilişkilerinin her zaman var olduğunu ifade etti.

    “BİRLİKTE YILLARDIR KANLI VE KİRLİ BİR TARİH YAZDILAR”

    Sedat Peker’in yaptığı açıklamaların yaşanan çıkar çatışmalarından kaynaklı olduğunu vurgulayan Mat şunları aktardı:

    “Dersim başta olmak üzere, Alevilere yönelik yapılan katliamların arkasında derin devletin olduğunu yıllardır söylüyoruz, yazıyoruz. Maraş, Çorum, Sivas ve Gazi Katliamlarının tetikçileri kendi çıkarlarına hizmet ettiler. Milyar dolarları yönetiyorlar. Kullandıkları suç aletleri ise hep devlet, bayrak, vatan, millet, ezan… Bunlarla yıllardır kanlı ve kirli bir tarih yazdılar. On binlerce mazlumun kanı ellerine bulaştı.”

    “HEPİNİZ SUÇLUSUNUZ VE HESAP VERECEKSİNİZ”

    Devletin siyaset kurumuyla, güvenlik güçleriyle ve istihbarat teşkilatıyla bir bütün olarak suçlu olduğunu ifade eden Mat şunları dile getirdi:

    “Devlet, derin devletin yaptığı tüm katliamların hesabını vermelidir. Katliamların şeffaf ve objektif bir kurum tarafından kamuoyuna açık bir şekilde soruşturulması kaçınılmazdır. İnsanlık suçlarında zaman aşımı olmaz. Hele bir devletin yaptığı katliam asla zaman aşımına uğramaz. Devlet, derin devlet, mafya, çete… Hepiniz suçlusunuz ve hesap vereceksiniz.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Kulu: Sistem Aleviliği inkarı ve imhayı Alevilerin içindeki devşirmelerle yapıyor-VİDEO

    Kulu: Sistem Aleviliği inkarı ve imhayı Alevilerin içindeki devşirmelerle yapıyor-VİDEO

    PİRHA-Demokratik Alevi Dernekleri Eş Genel Başkanı Musa Kulu, Hakk’a yürüme erkanlarında Alevi inancından uzaklaşanları eleştirdi. Gerici grupların, Hacı Bektaş Veli Postnişini Veliyettin Ulusoy’a ve Hasan Doğan Dede’ye yönelik saldırıları da kınayan Kulu, “Geçmişte Pir Sultan’ları asan Hızır Paşalar her zaman olmuştur. Bunlar, sistemin yanında birer yamak olarak kalıp kendisine ikbal devşirmeye çalışmıştır” dedi.

    Hakk’a uğurlama erkanlarında Alevi inancına, Yola uygun olmayan uygulamalara ve bazı grupların Alevileri hedef almasına yönelik tepkiler sürüyor.

    Hakk’a uğurlama erkanlarında devriye ve mersiye okunmasına karşı gelen gerici gruplara bir tepki de Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Musa Kulu’dan geldi.

    Alevi hakikatine karşı ciddi bir saldırının olduğunu söyleyen Kulu, “Öncelikle altı çizilmesi gereken durum şu; bugün geldiğimiz demde, Aleviler kendi hakikati ile buluşuyor. Kendi tarihsel geçmişine, yaşamına, ocak ve ziyaretgahlarına tam yüzünü dönmüşken, sistem ve sistemin beslemesi olan ve isimlerinin önüne ‘Alevi’ kelamlarını koyarak, Aleviliğin kendi hakikati ile buluşmasının önüne geçebilmek için muazzam bir çaba var” dedi.

    “FASON ALEVİ KURUMLARI YARATILIYOR”

    Musa Kulu, Türkiye’de milliyetçi bir tabanda ‘Alevi Birliği’ oluşturulduğuna dikkat çekerek,

    Aleviliği İslam’ın içinde eritmek gibi bir çabanın olduğuna işaret etti. Ülkenin en temel sorunlarının başında Alevi sorununun olduğuna vurgu yapan Kulu, sözlerine şöyle devam etti:

    “Tüm bu sorunların altında cebelleşen ve bu hakikatin çözümü için çabası olmayan sistem, fason Alevi kurumları yaratarak Alevi toplumsallığının hafızasını silmek, onları İslam’ın içinde eritmek sorumluluğu taşıyor.

    Onun için Aleviliğin bütün ritüellerini İslam’ın içine çekmek, sözünü, kemaletini, ikrarını İslami şekilde anlatmak, veyahut onunla birleştirmek, sanki oradan geliyormuş gibi göstermek gibi bir çaba var. Kendi tarihsel hafızasını anlayıp ve gelecek nesillere bırakma çabasının önüne geçilmek isteniyor. Aleviliğe ait olan her şeyin İslam’dan çıkıyormuş gibi göstermek çabası asimilasyonun başka bir versiyonudur. Bu, hakikatin ortaya çıkmasını engellemek için ortaya konulan bir çabadan başka bir şey değildir.”

    “OCAK HAKİKATİNDEN KOPAN, SİSTEME HİZMET ETMEK DURUMUNDA KALIR”

    DAD Eş Genel Başkanı Musa Kulu, asimilasyoncu grupların saldırılarına karşı, Alevi örgütlerinin çabasını da değerlendirdi.

    Kulu, “72 millete aynı nazardan bakan, evrendeki her varlığı Hakk olarak görenler, milliyetçilik, yayılmacılık veyahut bir dilin esiri olmayı kabul etmez. Çünkü her dile, inanca hak olarak bakar” diyerek şunları söyledi:

    “Emperyal, yani yayılmacı, zorla diğer toplumları, inançları Müslüman ya da Hristiyan yapmaya çalışan bu çaba, başından beri olan bir hakikattir. Hal böyle olunca diğer inançları ortadan kaldırmak için ‘her yol mübah’ noktasından başlanmış. Bugün de halen devam ediyor. Diğer toplumların dillerini kültürlerini silmek ve hepsini Arapça düşünen, yani Allah sanki sadece Arapça biliyormuş gibi, Arapça dışında kullandığımız her dil günahmış gibi gösterilmeye çalışılıyor. Bu aslında toplumsal hakikatte, yaşamda da yeri olmayan bir anlayıştır.

    Aleviliği sanki Ali ve Hüseyin ya da Kerbela ile başlamış gibi göstermek aslında Alevi hakikatini bilmemek demektir. İnsanoğlu ilk ayağa kalktı günden beri, etrafındaki nesnelere mana ve anlam yüklediği anda inançlar vardır. Alevilik doğa ile birleşen ve doğadaki her nesneyi Hakk olarak bilen bir inanç. Ve günümüze kadar da buna göre şekillenen, buna göre kendi ritüelini, ibadetini, ikrarını bütün evren ile bütünleştiren bir inancın mensuplarıyız. Şimdi bunu getirip İslam’ın, Hıristiyanlığın, Museviliğin içerisinde eritmek, kalıplara dökmek mümkün değil. Hal böyle olunca Alevi hakikatini bilmeyen, devşirmeler ya da devletten beslenenler, Aleviliği tanımlamaya, tariflemeye söylemeye çalışıyorlar. Ama hakikat böyle bir şey değildir.

    “HERKES KENDİ HAKİKATİNİ BİLİYOR”

    Mesela bugün bir Hristiyan, ‘Aslında İslam yanlış yapıyor. İslam öyle değil de böyledir. Şuradan başlar’ demesi ne kadar abes ise veya bir Müslümanın, İncil’i ya da onların ibadet biçimini eleştirmesi ne kadar abes ise bugün bu tür işlerin içine girenler de Aleviliği tarif etmeye çalışıyorlar. Herkes kendi hakikatini biliyor.

    Bugün bu söylemlerin sahibi olanlar aslında Alevilerin kendi hakikati ile yeniden buluşmasını, ocakları ile pirin talibi ile talibin piri ile buluşmasını, kendi ziyaretgahına gitmesini, o inancın dilini, kültürünü kullanmasıdır yasaklanmak istenen. Bu topluma saldırının bir başka biçimidir. Sistemin kendisi inkar ediyor ve imhayı yapıyor ama aynı zamanda ‘Alevilerin içindeki devşirmelerle nasıl vurabiliriz’ planları içerisindeler.

    “BUNLAR GÖREVLİ VE SİSTEM TARAFINDAN BESLENİYOR”

    Bu süreci başlatanların hepsi bir ocağın evladı olarak kendilerini göstermeye çalışıyor. Ocak hakikatinden kopan, kendi dilinden, kültüründen uzaklaşan herkes sisteme hizmet etmek durumunda kalır. Yani talibi, piri olmayan, Alevi yolu ile ilgili hiçbir gerçekliğini, ritüelini yerine getirmeyenlerin, Alevilik hakkında ahkam kesmesi, işin ne kadar Sünni, ne kadar zorlama olduğunu göstermek açısından çok barizdir. Bunlar birer görevli ve sistem tarafından beslenen ve Alevilerin kendi hakikati ile buluşmasının önüne geçmek için beyhude bir çabadan başka bir şey değildir. Bunların başarılı olma şansları yoktur. Eğer başarılı olunabilseydi bu kadar katliam ve zulüm olan bu coğrafyada imparatorlukların, Haçlı Seferleri’nin bile ortadan kaldıramadığı bu hakikati, bu tür Sünni ve zorlama grup ve kişilerin ortadan kaldırma şansı asla yoktur.”

    “SİSTEMİN YAMAKLARI, İKBAL DEVŞİRMEYE ÇALIŞMIŞTIR”

    DAD Eş Genel Başkanı Musa Kulu, Hacı Bektaş Veli Postnişini Veliyettin Ulusoy’a yönelik saldırılara da değindi. “Ulusoy bu ülkede Hacıbektaş postnişini ve o ocağın yol süreni olarak hala kendi hakikati ile yaşayan bir kişiliktir” diyerek şunları söyledi:

    “Siz bir inancın en başındakine saldırıp onu toplum içerisinde tartışılır hale getirirseniz orayı çökertirsiniz. Bu bir tür projedir. Veliyettin Ulusoy’a yönelik bu saldırının benzeri geçmişte 1937-1938’de Dersim’de, Abdülhamit döneminde de denenmiştir.

    Bütün dünyadaki Alevi toplulukları şunu bilir; bizim inancımız itikatımız, ilmimiz, Yol’umuz bellidir. Bu tür zorlamaların hiçbirisi bu hakikati gerçeğinden koparma şansına sahip değildir. Ama etkilenme muhakkak olacaktır. Hatta arayışlar da olacaktır. Çünkü eğer Yol’suz, pirsiz, talipsiz kalırsanız kendinize ruhsal bir tatmin bulma çabanız olacaktır. O zaman ‘ya zaten çoğunluk böyledir. Bizim de böyle olmamız lazım’ diyerek, sanki çoğunluğun söylediği doğruymuş gibi algılama başlar. Devletin çabası da zaten budur.

    “PİR SULTANLARI ASAN HIZIR PAŞALAR HEP OLMUŞTUR”

    Geçmişte Pir Sultan’ları asan Hızır Paşalar her zaman olmuştur. Bunlar, sistemin yanında birer yamak olarak kalıp kendisine ikbal devşirmeye çalışmıştır. Ama tarihte de lanetle anılmışlardır. Bugün bu çabanın içerisinde olan her birey, gelecekte düşkün ve yolundan çıkmış, kendi hakikatinden vazgeçmiş birer zavallı olmaktan kurtulamaz.

    Kendi hakikatimizi gelecek kuşaklara bırakmak gayreti konusunda yeteri kadar sorumluluk ve çaba içinde miyiz, buna odaklanmamız lazım. Bu konuda her birimizin kendi eksikliğini görerek, Alevi kurumlarının bir araya gelerek bu saldırılara karşı ortak bir söz söylemek ve bunu da en açık şekilde bu misyoner yapılara söylemesi gerekiyor. Eğer biz bu birliği yakalayamazsak bu tür misyoner yapılar karşısında geleceğimizi kaybedeceğimizin farkında olmalıyız. İnancımız şunu söylemiştir: Yol bir, sürek bin bir’dir. Her Alevi süreği birbiriyle aynı kelimeleri kullanmak zorunda değildir ama kendi yolunu bilir ve onun üzerinden cümle kurar. Bu birlik olmadığı sürece Aleviler hep hedef olur. Her birimiz, elimizi vicdanımıza koyarak bu işin sorumluluğunu en samimi duygularla yerine getirmeliyiz.”

    PİRHA/ İSTANBUL

     

  • Kenanoğlu: Kürt sorunu bilerek ve isteyerek çözülmüyor-VİDEO

    Kenanoğlu: Kürt sorunu bilerek ve isteyerek çözülmüyor-VİDEO

    PİRHA-Milletvekili Ali Kenanoğlu, devlet, mafya ve siyaset ilişkisinin açığa çıkarılması için parti grubu adına verilen araştırma önergesinin gerekçesini açıklamak üzere konuştu. Kenanoğlu, “Demokratikleşmeye karşı çıkanlar mafya iktidarlarıdır” ifadelerini kullanarak AKP-MHP ittifakının tutumunu eleştirdi. Kenanoğlu, kürt sorununun bilerek çözülmediğini belirterek, “Kürt sorunu çözülürse çetelere iş kalmayacak, mafyalara iş kalmayacak, bunlar karanlık işlerini yürütemeyecekler” dedi.

    HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu, Meclis Genel Kurulu’nda devlet, mafya ve siyaset ilişkisinin açığa çıkarılması için parti grubu adına konuştu. Kenanoğlu, “Demokratikleşmeye karşı çıkanlar mafya iktidarlarıdır” diyerek söz konusu önergenin neden önemli olduğunu anlattı.

    “KÜRT SORUNU ÇÖZÜLÜRSE KARANLIK İŞLERİNİ YÜRÜTEMEYECEKLER”

    Ali Kenanoğlu, organize suç örgütü lideri Sedat Peker’in iddialarının araştırılması gerektiğini vurgulayarak şu konuşmayı yaptı:

    “90’lı yıllarda Kürt iş insanlarına yönelik işlenen cinayetlerin, Musa Anter cinayetinden Savaş Buldan cinayetine bin operasyonun açığa çıkması açısından önemlidir bu komisyon. AKP iktidarındaki Roboski Katliamı’nın, Sur’daki, Cizre’deki, Nusabin’deki vahşetin, Suruç Katliamı’nın, Ankara Gar Katliamı’nın sorumlularının araştırılması açısından önemlidir bu komisyon. Gazi Katliamı’nın, Sivas Katliamı’nın gerçek sorumlularının ve bugünkü siyasilerle nasıl bir ilişkisi olduğunun ortaya çıkarılması açısından önemlidir. AKP iktidarında karakolda, sokakta, cezaevinde, helikopterde yapılan işkenceleri soruşturmak için bu komisyon önemlidir. Kemal Kurkut’un, Uğur Kaymaz’ın, Berkin Elvan’ın ve daha nicelerinin katillerinin açığa çıkartılması için gereklidir bu komisyon. Çeyrek asırdır devlet tarafından kaybedilen yakınlarının akıbetini arayan Cumartesi Annelerinin taleplerini yerine getirmek yerine, onları susturmak ve eylem alanından uzaklaştırmamın nedenini araştırmak için önemlidir bu komisyon.

    Hürriyet gazetesi baskını için suç örgütü elebaşından ricada bulunan siyasetçiyi bulmak açısından önemlidir. İçişleri Bakanının TV programında bahsettiği Hrant Dink’in katledilmesinden sorumlu olan Erhan Tuncel’i suç örgütü elebaşına kimin emanet ettiğini araştırmak açısından önemlidir. Çevre ve Şehircilik Bakanlığına çökmüş denilen Soylu’nun akrabası Sadık Soylu’ya dair iddiaların araştırılması açısından önemlidir. 7 Haziran için ‘bitmemiş seçim’ deniliyor. 1 Kasım seçimine giderken Ankara’da, Suruç’ta patlayan bombaların sebeplerinin araştırılması açısından önemlidir bu komisyon. Kutlu Adalı cinayetini planlayan Korkut Eken hakkında neden işlem yapılmadığının, bu iddialarını neden araştırılmadığının araştırılması açısından önemlidir bu komisyon. Suç örgütü elebaşına neden koruma verildiğini, bu korumaya rağmen yurt dışına nasıl çıkıldığının araştırması açısından önemlidir. Suç örgütü elebaşının Cumhur İttifakı lehine mitingler yapmasını kimin istediğini ve ona yol verildiğinin araştırılması açısından önemlidir. Binali Yıldırım’ın oğlu hakkındaki uyuşturucu trafiği iddialarının araştırılması açısından önemlidir. Mehmet Ağar’ın Bodrum Yalıkavak Marinası’na nasıl çöktüğü yönündeki iddiaların araştırılması açısından önemlidir. Suç örgütü elebaşısının İçişleri Bakanının neden dönüş bileti olduğunu söylediğinin araştırılması açısından önemlidir. Kazakistan kökenli Yeldana Kaharman’ın ölümüyle ilgili iddiaların araştırılması açısından önemlidir. 2018 yılında intihar eden Silivri Emniyet Müdürü Hakan Çalışkan’ın ölümünden sorumlu tutulanların ortaya çıkarılması açısından önemlidir bu araştırma komisyonu.

    Bu araştırma komisyonu bir konu açısından çok daha önemlidir. O da İçişleri Bakanının geçen gün televizyonda söylediği konudur. Diyor ki: 7 Haziran seçimlerinden sonra, 1 Kasıma doğru giderken yani o süreçte biz bir kısım arkadaş, demokratik bir Anayasa yapılmasına… O şöyle ifade ediyor: HDP’yle birlikte Anayasa yapılmasına karşı çıktık. Söylediği yalandır, o Anayasa çalışmaları 7 Hazirandan çok öncesinde yapılmıştır ve sadece HDP yoktur o işin içerisinde. Ben o zaman Alevi kurum başkanıydım, biz de vardık, cami dernekleri de vardı, birçok kurum, kuruluş vardı; herkes bu Türkiye’nin artık demokratik bir Anayasa kavuşması açısından öneride bulunuyordu. Geniş kitlelerle toplantılar yapıldı, halka açık toplantılar yapıldı ama işte, bu bir kısım arkadaş bu süreci engellediler. Niye engellediler? Çünkü Türkiye demokratikleşirse mafyalar bu ülkeye çökemez, mafyalara gün doğamaz. Bu ülke aydınlık olursa, bu ülke demokratik yönetilirse, bu ülke şeffaf bir şekilde yönetilirse onlara iş düşmez, onlar bir şey yapamazlar.

    “ÇZMÜYORLAR; ÇÜNKÜ KÜRT SORUNU ÇÖZÜLÜRSE ÇETELERE İŞ KALMAYACAK”

    Bu ülkede, bu çetelerin itirafından da şunu gördük ki Kürt sorunu bilerek ve isteyerek çözülmüyor. Niye? Kürt sorunu çözülürse çetelere iş kalmayacak, mafyalara iş kalmayacak, bunlar karanlık işlerini yürütemeyecekler. O nedenle Türkiye’de Kürt sorunu başta olmak üzere kangren olmuş birçok sorun durmak zorundadır.”

    PİRHA/ ANKARA

     

  • ADFE Başkanı Fırat: Gazi Katliamı’nı gerçekleştirenler korunup, kollandı; lanetliyoruz!

    ADFE Başkanı Fırat: Gazi Katliamı’nı gerçekleştirenler korunup, kollandı; lanetliyoruz!

    PİRHA- Alevi Dernekleri Federasyonu (ADFE) Yönetim Kurulu Başkanı Celal Fırat, Gazi Katliamı’nın 26. Yıldönümü sebebiyle açıklama yaparak, “Katliamı gerçekleştiren karanlık eller, sistem tarafından korunmuş, kollanmış Alevilerin adalet isteklerinin önü kesilmiştir” dedi.

    Alevi Dernekleri Federasyonu Yönetim Kurulu Başkanı Celal Fırat, Gazi Katliamı’nın 26. yıldönümü sebebiyle yazılı açıklama yaptı.

    22 yurttaşın yaşamını yitirdiği silahlı saldırıya dair “Gazi Katliamı acının kırılarak yüreğimize yerleştiği tarihtir” diyen Fırat, benzer şiddetlerle Alevilerin toplumsal hafızasının yok edilmek istendiğini söyledi.

    “GAZİ KATLİAMI, MAĞDURLARI SUÇLAYAN SÜRECE DÖNÜŞMÜŞTÜR”

    Celal Fırat, “Gazi Katliamı Alevilerin inançsal yaşamına yönelik kine dayalı bir katliamdır” diyerek şu açıklamayı yaptı:

    “Alevi toplumunu yok etme görevini üstlenen başta siyasi kişilikler, onların nefret ve şiddete yönelik söylemleri 12 Mart 1995 yılında sistematik, planlı ve tüm halkları birbirine düşürme kastı ile Alevi katliamına dönüşmüştür. Ardından Alevi toplumunun belleğine siyasi, sosyolojik ekonomik ve psikolojik olarak işlenmiştir.

    “SİSTEMATİK SALDIRILAR”

    Yaşanan bu katliam yüzyıllardır Aleviler üzerinde uygulanan sistematik saldırıların bir parçasıdır. Bu saldırılar Alevilerin toplumsal hafızasını, değerlerini katliamlar ve asimilasyonla yok etmeyi amaçlamaktadır.

    Ebusuud’un Alevi katliamı fetvaları ile on binlerce Alevi halkı katledilmiş iken Diyanet yayınları başta olmak üzere birçok resmi kurum ve belgede bu kişi hakkında övgüyle bahsedilmesi ve yine binlerce Alevi’yi katleden Yavuz Sultan Selim gibi şahısların isimlerinin bazı yerlere verilmesi, bu sistematik katliamların süregeldiğinin göstergesidir.

    Dersim’den, Maraş’a, Maraş’tan, Sivas’a, Sivas’tan, Gaziye.

    Katliamı gerçekleştiren karanlık eller, sistem tarafından korunmuş kollanmış Alevilerin adalet isteklerinin önü kesilmiş.

    Gazi Davası, tıpkı Sivas, Çorum ve Maraş davaları gibi katliamı aklayan ve mağdurları suçlayan ve cezalandıran sürece dönüşmüştür.

    Gerici, faşist kimlikler kurgulanmış ya da yaratılmış kimliklerdir. Bunların toplumsal gerçeklilik üzerinde etkileri olmadığı için sadece katliam yaparlar. Her türlü şiddet eylemine girişebilirler. Her şiddet eylemini de uzun bir hazırlık döneminden sonra yani toplumların tarihsel, inançsal ve ideolojik zemininden beslenerek başlatırlar ve bu devlet kurumunun şiddeti organize etmesine kadar sürer.

    Hak ve adaleti eşitsizlik üzerinde devam ettirmek isteyen bu güçler devletin toplumları veya bireyleri itaatkâr ideolojiyle yönetmesi için çalışırlar, amaçları mevcut devlet gücünden daha fazla pay almak şiddet ve dehşetin boyutunu artırmaktır.

    İşte; kasıt unsuru ispatlanmış, devlet eliyle katliama dönüşen Gazi Katliamı da geçmiş tüm Alevi katliamlarında olduğu gibi suçun hep Alevilere yönelik işlendiğini ve de tutarlı olarak sistematik bir biçimde gerçekleştirildiğinin tekrarıdır.

    “BİR KEZ DAHA LANETLEİYORUZ”

    Geçmişten günümüze Anadolu’yu katliamlar coğrafyasına dönüştüren karanlık, gerici zihniyetle yüzleşilmeli ve gerçekler açıklığa kavuşturulmalıdır. Aksi takdirde, Türkiye’de toplumunun güvenliği sağlanamaz, bu tür katliamlara yaşam alanları açılmaya devam eder.

    Bu nedenle çağdaş, laik, demokratik bir Cumhuriyetin, herkes için eşit, hukuk devletine dönüşmesini diliyor, Gazi katliamını bir kez daha lanetliyorum.”

    PİRHA/ İSTANBUL

  • Maraş Katliamı tanığı İpek: Amaçlarına ulaşamadılar çünkü Aleviler bugün daha güçlü!

    Maraş Katliamı tanığı İpek: Amaçlarına ulaşamadılar çünkü Aleviler bugün daha güçlü!

    PİRHA-Maraş Katliamı tanıklarından Sabiha İpek, saldırıların aylar öncesinden planlandığını belirterek, “Aleviler aydın ve ilericiydi. Maraş’ta ekonomik güç kazanıyorlardı. Yolumuzu kesmek için katliam yapıldı. Buna rağmen amaçlarına ulaşamadılar. Daha çok örgütlendik şimdi. Artık ağız dolusu ‘Aleviyiz’ diyebiliyoruz” yorumunu yaptı.

    Maraş’ta 19 Aralık 1978’de başlayan saldırılar tam bir hafta sürmüş 120’den fazla kişi hayatını kaybetmişti. Yaşananlar üzerinden 42 yıl geçmesine rağmen etkin bir soruşturma ise yapılmadı.

    Alevilerin hedef alındığı katliam sonrası binlerce Maraşlı, yaşadıkları toprakları terk etmek durumunda kaldı. Maruz kaldıkları katliama rağmen Maraş’ta yaşamaya devam edenler ise artık doğup büyüdüğü şehrin birer yabancısı haline geldi. ‘Maraşlıyım’ demeye dilleri varmayan ailelerin bir üyesi de Sabiha İpek oldu.

    Katliamın yaşandığı dönemde 17 yaşında, lise son sınıf öğrencisi olan Sabiha İpek, o günlere olan tanıklıklığını anlattı.

    1978 yılında Maraş’ın Yukarı Bayır Mahallesi’nde yaşadıklarını belirten İpek, evlerinin ise ilk saldırının yapıldığı yer olan kıraathanenin hemen bitişiğinde olduğunu söyledi. O saldırı sonucu bölge halkı tarafından çok değer verilen bir dedenin de yaşamını yitirdiğini aktaran Sabiha İpek, “Yörük Selim denilen bu bölge ülkücülerin ilk yöneldiği adreslerden biriydi. Saldırı anında kardeşimle birlikte sadece korku içinde evde bekliyorduk” dedi.

    Sabiha İpek, Maraş Katliamı’nın aylar öncesinden planlandığını ifade ederek, yaşadığı mahallede Erzurum’dan göç eden muhacir ve Elbistan’dan gelen Kirişan aşiretine bağlı ailelerin olduğu bilgisini verdi.

    İpek, kiracı olarak Muhacir bir ailenin evinde yaşadıklarını söylerken, “Oturduğumuz ev de işaretlenmişti. Acaba bizim için mi yoksa ev sahipleri için miydi bilemiyordum. Ama sonradan gördük ki yapılanlar Alevilere dönüktü” dedi.

    “ALLAH ALLAH NİDALARIYLA EVLERİMİZİ YAKTILAR”

    Kahvehane saldırısının ardından iki solcu öğretmenin öldürülmesiyle birlikte olayların büyüdüğünü anlatan Sabiha İpek, o günlere dair şu bilgileri verdi:

    “O zamanlar Kürtlük çok ön planda değildi. İki öğretmenin vurulması ardından solcular, hiç bir organize yapmadan, plansız bir şekilde harekete geçti. Ben de o günün sabahı okula gitmek için evden çıkmıştım. Yaşananlar sebebiyle ‘bugün okul yok, yürüyüşe katılmak isteyen varsa gelsin’ diye duyuru yaptılar. Bütün sol kesim bir araya gelmişti. Ben de o gün yürüyüşe dahil oldum.

    Yokuş aşağı yürürken Ulu Cami’nin önüne geldiğimizde, insanlar nereden çıktı bilmiyorum, bizi taşladılar. Adeta taş yağmuruna tuttular. Bu insanların hepsi şalvarlı kişilerdi. Bence bunlar Maraş’ın yerlileri değildi. Civar köylerden getirilmiş olduklarını düşünüyorum. İkinci günde bu faşistler, ‘Allah, Allah’ nidalarıyla evlerimizin pencerelerini kırıp içerisini ateşe vererek gittiler.”

    Sabiha İpek, 16 kişilik bir aile olduklarını belirterek, evlerin yakılmaya başladığı anları şu sözlerle anlattı:

    “Yağmalar başladığı esnada ev sahibimizin evine çıktık. Maraş’taki ev içlerinde yüklükler vardır. Önüne perde çekerler. Hepimiz onun arkasına saklandık. Karşı tarafımızda bir ev sahipleri beni çok severdi. İçlerinden biri, ‘oda bizdendir, oraya ateş atmayın’ dedi. Sonra bir şeyler daha konuşuldu ama duyamadım. Evimizin camını kırarak içeriyi ateşe vermişlerdi. Sokağın bir başından girip evlere ateş atarak gidiyorlardı.

    Ses seda kesilince biz de dışarı çıktık. Bizim bulunduğumuz Yörük Selim Mahallesi şehrin bir ucundaydı. Bir de Kara Maraş vardı. Orası da şehrin girişinde yer alıyordu. Bulunduğumuz yerden Kara Maraş’ın yakıldığını; dumanların yükseldiğini görüyorduk.”

    Saldırıların artmasıyla birlikte solcu Alevi gençlerin de savunmaya geçtiklerini anlatan İpek, şöyle devam etti:

    “O gece devrimciler bize ‘Ne kadar yemek varsa gönderin’ dediler. Çünkü gençlerin hepsi açtı. O günün sabahı yürüyüşe katılıp taşlananların hepsi Yörük Selim Mahallesi’ne girdiler. Bu mahallenin geneli Aleviydi. Herkes tanıyıp tanımadığı evlere girmişti. O ara annem, ‘gençler açtır’ diye mercimekli köfte yapmıştı. Bunlar olurken birkaç yerdeki kalabalığın da silahla tarandığını duymuştuk.

    Ben o ara ‘patpat motor’ denilen araçların içerisinde bir kaç ölmüş insan gördüm. Ölüleri yerde bırakmıyorlardı. Vurulanlardan birini tanıyordum. ‘Simsar’ lakaplı bir Aleviydi. Sevdiğimiz bir insandı. Alevileri sahiplenen biriydi. Öldürüldüğünü görünce çok kötü olmuştum.”

    MARAŞ KATLİAMI’NDAN ONRA HİZBULLAH BASKISI…

    Sabiha İpek, yıllar sonra evlenip ailesiyle Antep’e taşındı. Fakat bu defa da Hizbullah adlı örgütün baskısıyla karşılaştı. İpek yaşadıklarını şu cümlelerle aktardı:

    “Eşimin işi sebebiyle o dönem Antep’te oturuyorduk. O zamanlar Hizbullah denen örgüt ortaya çıkmıştı. Ailemden birisine bir şey olacak korkusuyla Antep’ten ayrılmak istedim. Çocuğum 12 yaşındaydı. Belki bize de bir şey olur düşüncesiyle 1992 yılında Kıbrıs’a taşındık.”

    “ÇOCUKLUĞUMUN MARAŞ’INI BULAMADIM”

    Sabiha İpek, yıllar sonra Maraş’a, yaşadığı mahalleye gittiğinde ise duygularını şu sözlerle anlattı:

    “Yıllar sonra ölen insanların olduğu yere gittim. Gazi okulunda okumuştum. Civarında gezindim. Ama yabancı bir ülke, yabancı bir yermiş gibi gittim. Çocukluğumdaki Maraş’ı bulamadım. İnsanların yüz şekli değişmiş, kadınlar kapanmıştı.

    O gün orada yaşadıklarım senelerdir hep aklımda. Aralık ayı geldiğinde hep o günü yaşayacak gibi oluyorum. Fakat bu katliamlar sonrasında Alevilerin sesi daha fazla arttı. Örgütlü bir hale gelindi.

    Aleviler aydın ve ilericiydi. Bu sebeple bizim yolumuzu kesmek için yapılan bir katliamdı. Örneğin Aleviler Maraş’ta ekonomik olarak çok ilerleme sağlamıştı. İş yerleri açıyorlar, ekonomik olarak iyiye gidiyorlardı. Bu sebeple Maraş’ta güçlenmemiz istenmiyordu. Buna rağmen yine de amaçlarına ulaşamadılar. Biz daha çok örgütlendik şimdi. Ağız dolusu ‘Aleviyiz’ diyoruz. Kıbrıs’a geldikten sonra ise kimlik olarak Aleviliği daha çok yaşar oldum.”

    Cebrail ARSLAN/PİRHA

  • Maraş Katliamı tanığı Sezikli: Katliamın ardından yaralarımız daha da derinleşti

    Maraş Katliamı tanığı Sezikli: Katliamın ardından yaralarımız daha da derinleşti

    PİRHA- Maraş Katliamı sonrasında Kıbrıs’a göç etmek zorunda kalan Müzisyen İbrahim Sezikli, “Yaralarımız bırakın iyileşmeyi, daha da derinleşti” dedi. Sezikli, “Aleviler eğer halkın yanında değil de burjuvazinin yanında yer alsalardı iktidarlar, Alevileri öve öve bitiremeyecekti. Kapitalist sistem ortadan kaldırılmadan yaralar sarılamaz. ‘Saracağım’ diyen daha fazla kanatır”ifadelerini kullandı. 

    19 Aralık 1978’de başlayıp günlerce süren Maraş Katliamı, Cumhuriyet tarihi boyunca Alevi toplumuna dönük en büyük kıyımlardan biri oldu. Resmi rakamlara göre 120 insan ölürken Alevilere ait 200’ün üzerinde ev, 100’e yakın işyeri tahrip edildi.

    23 yıl süren davalar sonunda 22 kişi idam, 7 kişi müebbet hapis, 321 kişi de 1 ila 24 yıl arasında ceza aldı. Fakat katliamın asıl sorumluları uzun yıllardır yargılanmadı.

    Maraş Katliamı, bölge halkı tarafından ‘vahşet ve işkence’ olarak tanımlandı. Alevi toplumu, katliamın devlet desteği ile hayata geçirildiğini söyleyerek Kürt kimliğinin de Maraş’tan silinmek istendiğine hep vurgu yaptı.

    Katliamın yıkıcı etkisinin ardından bölge halkı, köylerine, başka şehirlere; hatta deniz aşırı ülkelere göç etti. Maraşlıların kitlesel olarak yöneldiği ülkelerden birisi de Kıbrıs oldu.

    “KİMDEN MEDET ARAYACAĞIMIZI BİLEMİYORDUK”

    Maraş Katliamı’nın yaşandığı günlerde 12 yaşında olan müzisyen İbrahim Sezikli ve ailesi de sonraki süreçte ekonomik sebeplerden ötürü Lefkoşa’ya göç etti. Sezikli, katliamın yaşandığı 19 Aralık’ta Maraş’a 25 kilometre uzakta olduğunu belirterek yaşadığı o acı günlerin hissini şu sözlerle anlattı:

    “Günlerce gökyüzünü kaplayan dumanlar oldu. Köyün Maraş’a taraf kısmındaki Koşi gir (büyük tepe) dediğimiz tepenin üstüne çıkardık. Oradan günlerce yükselen dumanlara şahit olduk. Çocuktuk ve sayısız hayallerimiz vardı. Çocuk da denmez, biz erken büyümek zorunda kalan nesildeniz. Öğretmenimiz o günlerde gelip babama ‘bu çocuk çok başarılı, mutlaka okutun. Eğer okutamayacaksanız bana verin, nereye gidersem kendimle götürür ve okuturum’ diyor. ‘Büyük adam’ olma hayallerimin oluştuğu o dönemde ansızın bir gün, aile içinde ve tüm köyde bizim tam anlayamadığımız bir tedirginlikle birlikte ‘ölüm ve öldürülmek’ konuşuluyor. İşin en vahimi ölmek değil aslında. Güvenmek zorunda olduğun devletin, seni öldürenlere arka çıktığını biliyor olup, kimden medet arayacağını bilememek.

    Köylerden bazı gençlerin Maraş’ta katledilen insanlara yardıma gitmeye çalıştıklarını duyuyorduk. Ama devletin güvenlik görevlileri, şehre girişleri tutmuş ve kimseyi almıyormuş. Şehirdeki katliamı durdurmak için kılını kıpırdatmayan devletin ‘güvenlik’ görevlileri, adeta katliamcıları koruyup arka çıkmıştır. Tam bir hafta (yedi gün) sonra, öldürmeler, yağmalamalar ve yangınlar kendiliğinde söndükten sonra, devlet ortaya çıkmaya başladı.”

    “ÖLDÜREN DE ÖLEN DE KAPİTALİST SİSTEMİN KURBANIDIR”

    İbrahim Sezikli, katliam sonrasında Maraş’a döndüğündeki ruh halini ise şu cümlelerle anlattı:

    “Maraş’a ilk ne zaman gittim onu hatırlamıyorum ama Maraş’a hala her gidişimde çıplak ayaklarla dikenlerin üstünde koşarak köye dönüyorum! Aslında bu ruh hali yalnızca bizde yok. Maraş’ta Alevi ve Kürt olmayan, yani onlarda da var. Maraş’ın esnafı ticari çıkarları için yüzümüze güldüğünü zannediyor ama onun gülüş değil nefret olduğu belli oluyor. Onlar da sistemin kurbanlarıdır. Öldüren de, ölen de kapitalist sistemin kurbanıdır.

    “HANGİ İNANÇ BU İNSANALRI DUVARA ÇOCUK ÇİVİLEYECEK HALE GETİRDİ?”

    Bir insanı öldürmek kolay mı? Nasıl bir ideoloji, nasıl bir inanç bu insanları, çocukları kazana koyup kaynatacak hale getirebildi? Nasıl bir inanç, hamile kadının karnını deşip, bebeği çıkaracak hale getirdi? Hangi inanç, bu insanları, duvara çocuk çivileyecek hale getirebildi? İşte son örneği Rojava’da yaşanan IŞİD barbarlığıdır. Ben şahsen bir insanı öldürüp ömür boyu onun acısını ve vicdan azabını çekeceğime ölmeyi tercih ederim. Bence İslami inanç sistemi sorgulanmadan bu katillerin ruh halini anlayamayız. Tabi bunu deyince, ‘vay benim dinime laf söylüyorsun’ olur. Senin dinin beni öldürmeyi açıkça ilan ediyor ama! Aslında öldürdükleri gece evlerinde rahat uyumuşlar mı, dertleri neymiş araştırılması lazım.”

    “KATLİAM BİZİ KÖKLERİMİZDEN KOPARDI”

    İbrahim Sezikli, Maraş Katliamı’nın sürekli mağdurların zihinlerini meşgul ettiğini ifade ederek “En kötüsü bizi yurtsuz etti. Köklerimizden kopardı” diyerek şunları anlattı:

    “30-40 yıl yaşadığımız gurbet hayatının geçici olacağı ve bir gün memleketimize döneceğimiz gibi bir hayalimiz yok. Yani katliam bizi köklerimizden kopardı. Bulunduğumuz ülkelerde aidiyet duygusu yaşıyoruz. Kırk yıl önce göç eden bir gencin, şimdilerde kırklı yaşlarda çocukları var. Bu çocuklar çeşitli Avrupa ülkelerinde dünyaya geldiler. Her ne kadar inancımızı ve ana dilimizi öğretmeye çalışsak da, onlar doğup büyüdükleri ülkelerin çocuklarıdır. Bir zaman sonra, yani bizim torunlarımız, başka kültürler ve başka inançlarla kök salmaya başlayacaklar. Bu dünya açısında önemli bir değişim olmayabilir ama bizim için önemli. Kendi değerlerimize sahip çıkamamak, bizim için üzücü bir durumdur.”

    “SİLAHLI GERİCİLER KÖY YOLLARINI TUTUYORLARDI”

    Sezikli, katliam günlerinde köylerine giden yolların dahi silahlı gericiler tarafından tutulduğunu anlatarak şu aktarımı yaptı:

    “Bir köylümüz o dönemlerde İskenderun’da çalışıyordu. Ailenin olaylardan haberi yok, köye gelecekler. Maraş’ın içinden geçmeleri lazım ama yollar tutulmuş ve bırakmıyorlar. Tabi arabalar durdurulup ‘geçiş yasak’ deniliyor. Aile orada durumu öğreniyor ama tam olarak ne oluyor haberleri yok. İki tane de küçük çocukla beraber Maraş’ın alt tarafından yayan yola düşüp köye gelmeye çalışıyorlar. Bir Sünni köyünün yakınından geçerlerken sorgu sual başlıyor. Yani ola ki Maraş’tan kaçan Aleviler olur diye adamlar ellerinde silahlarla hazır bekliyor. Köylümüz, onların Sünni olduğunu bildiği için, ‘İskenderunluyum’ diyor. İnanmıyor ‘siz Alevisiniz’ diyorlar. Köylüm, o dönemler Maraş’ta esnaf olan bir arkadaşının fotoğrafının cebinde olduğunu anımsıyor. Çıkarıp gösteriyor. ‘Bu benim asker arkadaşımdır, ziyaretine geldim’ diyor. Bu arada çocuklara Kürtçe sorular soruyorlar fakat çocuklar anlamayıp Türkçe cevap veriyor. Bunun üzerine ölümden kurtulup bırakılıyorlar.”

    “12 EYLÜL DARBESİ BİZİ TOPRAĞIMIZDAN SÜRDÜ”

    İbrahim Sezikli, katliam öncesinde köylerde cem yapabildiklerini ancak 1980 darbesi ardından bölge halkının yurtdışına yöneldiğini şu sözlerle anlattı:

    “Katliamdan önce kış aylarında kimin evi büyük ise o ev hazırlanır ve cem yapılırdı. Katliamdan sonra bırak cem yapmayı, köy adeta çil yavrusu gibi dağıldı. Herkes bir yerlere savruldu. Köyümüz çok kalabalıktı. Hane sayısı nüfusa göre azdı ama nüfus her hanede 8-10 ve hata 15 çocuklu aileler dahi vardı. Her yaş grubunda onlarca yaşıt vardı. Katliam bizi topraktan çıkardı, 12 Eylül faşist darbesi de adeta bizi toprağımızdan süpürdü. 1990’lara gelindiğinde artık köyde kalan genç sayısı yok denecek kadar azdı. Tek tük olan gençler de büyük şehirlerde çalışır, şebekelere verip kaçacakları parayı biriktirmeye çabalardı. Şimdi köyümüzde okul çağında hiç çocuk yok. Geçen seneye kadar merkezi okul bizim köydeydi, çevre köylerden öğrenciler taşınırdı. Son iki çocuk da mezun olunca okul kapandı.”

    “SOL SİYASET ALEVİLİĞE UZAK BİR İDEOLOJİ DEĞİL”

    Bölge halkının, Maraş Katliamı sonrasında sol hareketlerle hızlıca buluştuğuna da söyleyen Sezikli, “Devrimci hareketler ilk zamanlar ‘nihayetinde bir dindir ve gericiliktir’ gibi bir yaklaşımla Aleviliği elinin tersi ile itti. Zamanla onlar da bunun yanlış olduğunu, Aleviliğin bir yaşam biçimi olduğunu, sol ve sosyalizmin atası olduğunu büyük oranda anladılar” ifadelerini kullandı.

    90’lardan sonra Alevi örgütlenmelerinin hız kazandığını belirten İbrahim Sezikli, “Alevi öğretisi zaten paylaşım ve eşitliği öğretiyor. Sol siyaset de bize uzak bir ideoloji değildi. Sol hareketler Alevilerle, Aleviler de sol hareketlerle kolay buluştu” dedi.

    “ALEVİ DERNEK ETKİNLİKLERİ DAYANIŞMAYI SAĞLIYOR” 

    Katliam sonrası Kıbrıs’ta yoğunlaşan Maraşlı aileler arasındaki bağları da anlatan Sezikli, Alevi derneklerinde kültürel bağın hiç kopmadığını anlattı. İbrahim Sezikli şunları kaydetti:

    “İlk geldiğimiz yıllarda fazla Maraşlı aile yoktu. Var olan ailelerle nerdeyse günlük görüşüyorduk. Fakat şimdilerde oldukça çok aile var. İki Alevi derneği mevcut. İnsanlar, derneklerin çeşitli etkinliklerinde bir araya gelerek dayanışmayı sürdürüyorlar. Zaten Kıbrıs halkının yaşam biçimi bizim gibi; hoşgörüleri Alevilikteki gibidir. Biz onları, onlar da bizi çabuk benimsedi. Zaten Doç. Dr. Nazım Beratlı’nın araştırmalarında ve Araştırmacı-Yazar Tuncer Bağışkan’ın araştırmaları, Kıbrıslıların çoğunun Osmanlı zamanındaki Alevi sürgünleri olduğunu belirtiyorlar.”

    “YARALARIMIZ DERİNLEŞİYOR”

    İbrahim Sezikli, Maraş Katliamı sonrası toplumlararası duygusal bir kopuş yaşandığına dikkat çekerek şunları ifade etti:

    “Basit bir söylemle; yaraların iyileşmesi için kanatmayacaksın. Oysa iyileşmeyi bırak, yaralarımız derinleşiyor. Alevisin diye; Maraş, ardından Çorum, Sivas, Gazi… Bir yandan Kürt’sün diye sokaklar mahalleler kuşatılıp sokak ortasında insanlar katlediliyor. Ötekileştirmeler üzerinden bir çıkar sağlayan kan emiciler bitmeden yaralar sarılamaz. Dünya halkları ile beraber Türkiye’de yaşayan halkların da ‘ötekileştirmenin’ kimseye fayda getirmeyeceğini anlamaları gerek. Ozan Emekçi’nin de dediği gibi; ‘değildir Alevi-Sünni kavgası, bu kavga sınıf kavgası’. Aleviler eğer halkın yanında değil de burjuvazinin yanında yer alsalardı, şimdi sistem Alevileri öve öve bitiremeyecekti. Kapitalist sistem ortadan kaldırılmadan yaralar sarılamaz. ‘Saracağım’ diyen daha fazla kanatır.”

    PİRHA/ANKARA

  • FEDA: Soykırım tanınsın, Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yerleri açıklansın

    FEDA: Soykırım tanınsın, Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yerleri açıklansın

    PİRHA- Avrupa Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) Dersim Tertelesi’nin 82. yılı vesilesiyle yazılı bir açıklama yaptı. Dersim Katliamı’nda katledilenleri anan FEDA, büyük bir zulme rağmen Dersim’in baş eğmediğine dikkat çekti.

    4 Mayıs 1937’de Bakanlar Kurulu imzası ile başlatılan harekat sonrası binlerce Kürt-Alevi yurttaş, Dersim’de katledildi. Katliamının üzerinden 82 yıl geçmesine rağmen henüz sorumluluğu olan tek bir isim dahi yargılanmadı.

    Her yıl Türkiye ve Avrupa’nın birçok yerinde 4 Mayıs Dersim Tertelesi’nde yaşamını yitirenler için anma etkinlikleri ve açıklamalar yapılıyor. Avrupa Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) da yaptığı yazılı açıklamayla Dersim Katliamı’nda yaşamını yitirenler anarak katliamcıları lanetledi.

    “Fiziki soykırımdan sonra kültürel soykırımın laboratuvarıdır Dersim” vurgusunda bulunulan açıklamada, “Tarih boyunca gerçekleşen Alevi katliamlarında sığınılan, silahını ve direnişi hiç bırakmamış tek yerdir Dersim. Özerkliğini aktif öz savunması ile mümkün kılan Dersim, iktidar-dışılığın, ortakçı yaşamın kalesi olmuştur. Bu özerk olma hali giderek dünya genelinde yaygınlaşan ve Osmanlı tarafından benimsenen yeni ulus-devlet paradigması karşısında da öteki olma halini korumuştur” ifadeleri kullanıldı.

    “TARİHİN TANIDIĞI EN FAŞİST YASA”

    Açıklamada şunlar ifade edildi:

    “Yeryüzünde çeyrek yüzyılda iki soykırım görmüş tek coğrafyadır Dersim. Dağılan Osmanlı yerine ikame edilen Türkiye Cumhuriyeti ve Kemalizm, bitmez tükenmez yalan ve hilelerle Dersimlileri laiklik ve özgürlük vaatleriyle oyalamış ve dikensiz gül bahçesi yaratmak için ’30’ların ortasında Dersim meselesine sıra geldiğinde hüküm vermiştir. Kürt isyan yada meşru savunmaları parçalı olarak bertaraf edildikten sonra Dersim tam bir askeri, siyasi, ekonomik kuşatmaya alınarak içten çürütülmeye başlanmıştır. Toplumun öncü olarak kabul ettiği isimler türlü ihanetlerle öldürülmüş, sosyal ve kültürel yapıda hüküm süren rızalık toplumu ilkesi ocakların etkisiz kılınmasıyla işlevselliğini yitirme noktasına getirilmiştir. En sonunda meşru öz savunma araçları ve silahlarının teslim edilmesi tarihin tanıdığı en faşizan yasa olan 25 Aralık 1935 Tunceli Kanunuyla dayatılmıştır”

    “Fakat direnmekte kararlı olan son Dersim liderleri ve aşiretleri, daha önce Ermeniler üzerinden test edilen ve 2. Dünya Savaşı’nda Hitler tarafından Yahudilere tatbik edilen soykırımla tekrar karşı karşıya kalmışlardır. Devletin bu ‘nihai çözüm’ü 4 Mayıs 1937’ye gelindiğinde Bakanlar Kurulu kararıyla fiili olarak hayata geçirilmiş; Dersim’de iki yıldan fazla sürecek olan bir soykırım operasyonuna başlanmıştır. 70 binden fazla insanımızın Almanya’dan satın alınan kimyasal gazlar, Amerika’dan satın alınan uçaklarla katledildiği bu kanlı süreç ve ardından sürgünlerle kültürel soykırım sürdürülmüştür.”

    “Seyit Rıza’nın, ‘Ben sizin yalan ve hilelerinizle baş edemedim. Bu bana dert oldu. Sizin önünüzde diz çökmedim, bu da size dert olsun’ sözleriyle tarihe yazılmış bir direniştir Dersim!”

    “ÖZÜR DİLENMELİ, SOYKIRIM BELGELERİ AÇIKLANMALI”

    FEDA, katledilenleri anarken, yaşananların uluslararası platformlarda ‘soykırım’ olarak tanınmasını, Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yerlerinin açıklanmasını, devletin soykırıma ait gizli belgeleri paylaşarak Dersim halkından özür dilemesini istedi.

    (HABER MERKEZİ)

  • FEDA: Çorum’un hesabını sormak bu zihniyeti iktidardan indirmekle olur

    FEDA: Çorum’un hesabını sormak bu zihniyeti iktidardan indirmekle olur

    PİRHA-Demokratik Alevi Federasyonu yaptığı yazılı açıklamada Çorum Katliamı’nı unutmadıklarını belirterek “Çorumun hesabını sormak bu katliama yol açan zihniyeti iktidardan indirmekle olanaklıdır” dedi.  

    Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) Çorum Katliamı’na ilişkin yazılı bir açıklama yaptı. Katliamın kınandığı açıklamada “12 Eylül 80 darbecilerine meşruiyet sağlamak amacıyla Maraş’ta, Malatya’da, Sivas’ta sahneye konulan Alevi katliamları serisinin devamı olan Çorum Katliamı’nın sorumlusu TC devletidir” denildi. Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

    “Önceki Alevi katliamlarında olduğu gibi Çorum’da da Sünni yurttaşlar, Alevi yurttaşlara karşı kışkırtılmaya çalışıldı. Provokasyon yaratmaya en elverişli enstrümanların başında gelen insanların dini duyguları, 12 Eylül’de darbe yapmayı planlayanların elinde, basit bir provokasyon aracı haline getirilip arkasına devleti aklama amaçlı  derinlerindeki güçlerin olanaklarını alan faşist ve dinci güruhlarca, Çorumda  kanlı bir katliama dönüştürüldü.

    “TÜYLER DİKEN DİKEN OLUYOR”

    27 Mayıs 1980’de  MHP’li Gün Sazak’ın öldürülmesini bahane eden karanlık güçlerin kışkırttığı MHP’li faşistlerin öncülüğünde bir grup, 28 Mayıs günü Çorum’un en işlek caddelerinde terör estirmeye başlar. Dükkanlar yağmalanır, Alevi esnaflar dövülür. Alevilerin yoğun olduğu Milönü mahallesine saldırı olur. Çorum’da katliamın startı verilmiştir ve bu saldırılar belli aralıklarla 5 Temmuz 1980’e kadar sürer. Alevilere yüzyıllar boyunca reva görülen katliamlar zincirinin son halkalarından olan Çorum katliamını anlatan insanları dinledikçe insanın tüyleri diken diken oluyor.

    “YARGILANAN BİRKAÇ PİYON ÖZEL YASALARLA AFFEDİLMİŞTİR”

    Her katliamdan sonra devlet sorumluları, hemen soruşturma başlatacaklarını, sorumlulardan hesap sorulacağını söylemişlerdir. Ancak biz Alevilere karşı gerçekleştirilen hiçbir katliamın gerçek sorumluları ortaya çıkarılıp yargılanmamıştır. Yargılanan birkaç piyon ise ilk fırsatta özel yasalar çıkarılarak af edilmiştir.

    “BELGELER KOZMİK ODALARDA HESAPLAŞILMAYI BEKLİYOR”

    Bundan 38 yıl önce gerçekleşen Çorum Katliamı, 57 yurttaşın hayatını kaybettiği, 200’ün üstünde yaralı; 300’e yakın ev ve iş yerinin tahrip edilerek yakılması; binlerce ailenin göçüyle tarihin en karanlık sayfaları arasında yerini aldı. Katliamın belgeleri ‘kozmik odaların’raflarından indirilerek hesaplaşılmayı bekliyor.

    Türkiye topraklarında yaşanan tüm katliamlar gibi Çorum Katliamı da bir devlet politikası olarak ortaya çıktı. Öncülü örnekleri Malatya’da, Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta görülmüştür. Özellikle son 40 yıldır da Kürt illerinin her bir köşesinde saymakla bitmeyecek yoğunlukta yüzlerce katliama tanık olmaktayız.  Katliamcılar tarafından ‘Bin operasyon yaptık’ diye itiraflarda bulunulmuştur. Ve bugün de katliam politikaları devam etmektedir.

    Diğer taraftan ise katliamcıların yargılanması, hesap sorulması ‘derin güçlerin’ marifetleriyle hep engellendi. Kimi katliamların sorumluları yakalanıyor gibi gösterilse de işin özüne dokunulmadı. Katliamcıların liderleri her iktidar döneminde işlerinin başında olmaya devam etti. Bu gerçek Çorum Katliamı’nda da değişmedi. Bu katliamların hepsinin arkasında, ‘Özel Harp Dairesi’nin, JİTEM’in, Ergenekon’un’ kanlı parmak izi çıktı.

    “ÇORUMU’N DA HESABINI SORMAK İÇİN OYLAR HDP’YE”

    FEDA olarak biliyoruz ki; Çorum Katliamı’nın hesabını sormak, bugün işlenen katliamlara sessiz kalmayarak, katliamcılara karşı sesimizi yükseltmekten geçiyor. Çorum’un hesabını sormak bu katliama yol açan zihniyeti iktidardan indirmekle olanaklıdır. Öyleyse 24 Haziran’da Çorum’un da hesabını sormak için oyları HDP’ye verelim.

    “BUGÜNÜN ALEVİSEVER YÖNETİCİLERİ 80 ÖNCESİNİN DİNCİ FAŞİST ÇETELERİYDİ”

    Unutmayalım ki bu topraklarda dün bize kanlı katliamları reva görenler bugün iktidarda olanlardır, onlar ile kol kola bu ülkeyi yönetenlerdir. Bugünün Alevisever  (!) devlet yöneticileri, 1980 öncesinin dinci ve faşist çeteleriydi. Bunu asla unutmayalım, onlar kuzu postuna bürünmüş kurtlardır. Ve puslu havada avlanmayı çok severler. Bugünde bize zorunlu din dersleriyle, Milli Eğitimi kökten imam hatiplileştirerek, Alevi çocuklarını zorla Kuran derslerine katarak, son darbeyi vurup asimile etmeye çalışıyorlar. Aleviliği tarihsel köklerinden kopararak, İslamın enteresan bir yorumu vb.  tanımlamalarla özgünlüğünü silmeye çalışarak tüm toplumu Sünnileştirme hedefine yürüyorlar.

    “DEMOKRATİK ALEVİ HAREKETİ ALEVİLERİN TÜM HAKLARINI SAVUNUYOR”

    Çorum Katliamı’ndan ders çıkarmak, dünün katliamcıları, bugünün iktidar yürütücüleri ittifakının gerçek yüzünü teşhir etmekten geçiyor. Çorum’un hesabını sormak tekçi, ırkçı iktidarı al aşağı etmekten geçiyor. Artık Aleviler örgütsüz değildir. Demokratik Alevi hareketi Alevilerin tüm haklarını savunmaktadır. Aleviler ülkede de yurt dışında da Alevi olarak yaşamak için mücadelelerini yükseltiyorlar. 24 Haziran seçimlerinde HDP’yi desteklememiz Çorum’un hesabını sormanın bir biçimi oluyor. O zaman FEDA olarak  bir kez daha diyoruz ki, Oylar Demirtaş’a, oylar HDP’ye.

    (HABER MERKEZİ)

  • Alevi kurumları, 2 Temmuz’da Madımak Otelinin önünde olacaklar-VİDEO

    Alevi kurumları, 2 Temmuz’da Madımak Otelinin önünde olacaklar-VİDEO

    PİRHA-Yaklaşan 2 Temmuz Sivas Katliamı’nda yaşamını yitiren 35 insan için düzenlenecek anmayla ilgili değerlendirmede bulunan PSAKD Genel Başkanı Gani Kaplan, miting için Sivas valisiyle görüştüklerini ve miting öncesinde Alevi kurumları olarak PSAKD’nin koordinasyonluğunda Sivas bölgesinde bir çalışma yapacaklarını belirtti.

    Haberin Videosu

    Sivas Katliamı protestosu ve canları anma hazırlıkları için Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Gani Kaplan, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Tuncer Baş, Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Saymanı Onur Kaya geçtiğimiz gün Sivas’a gittiler. Alevi Kültür Derneği Sivas Şube Başkanı, HBVAKV Sivas Şube Başkanı ve PSAKD Sivas Şube başkanıyla birlikte Sivas Valiliğini ziyaret ettiklerini belirten PSAKD Genel Başkanı Gani Kaplan, Vali ile görüşmelerinin nedenini PİRHA’ya anlattı.

    “ANMAYA GELENLERİN GÜVENLİĞİNDEN SİVAS VALİLİĞİ SORUMLU”

    Kaplan, Sivas Valisi ile 2 Temmuz’da Sivas’ta yapılacak olan miting hakkında görüştüklerini ve anmaya gelen kitlenin güvenliğinden Sivas Valiliğinin sorumlu olduğunu söylediklerini ifade etti. Valinin kendilerine, “Biz bu sene ciddi anlamda güvenlik tedbirlerini aldık. İzin verilmemesi diye bir şey söz konusu değil” dediğini belirten Kaplan, tüm Alevi kurumlarıyla birlikte 2 Temmuz’da katliamın yapıldığı Madımak Oteli’nin önünde olacaklarını kaydetti.

    “SİVAS YERELİNDE ÇALIŞMALAR YAPACAĞIZ”

    Alevi kurumları olarak PSAKD’nin öncülüğünde Sivas bölgesinde bir çalışma yapacaklarını vurgulayan Kaplan, “Orada köylerimizi dolaşacağız. Köy muhtarlarımızla toplantılar yapacağız. Yerelde bulunan demokratik kitle örgütlerinin başkanlarıyla toplantı yapacağız.” dedi.

    “AMAÇ YERELDEN KİTLESEL DESTEK SAĞLAMAK”

    “Dışarıdan ne kadar insan getirirsek getirelim Sivas’ın yerelinde bireysel katılım sağlayamadığımız sürece biz başarılı olamayız” diyen Kaplan amaçlarının Sivas’ın yerelinde bulunan köylerden, demokratik kitle örgütlerinden kitlesel destek sağlamak olduğunun altını çizdi.

    “SİVAS İÇİN BİR YÜZ KARASI”

    Sivas’ın yerel halkının artık 2 Temmuz mitinglerini kanıksadıklarını vurgulayan Kaplan, esnaflarla görüştüklerinde kendilerine “Evet bu Sivas için bir yüz karasıdır. Sivas halkının bununla yüzleşmesi gerekir” gibi ifadelerde bulunduklarını belirtti.

    “SİVAS HALKI BU KARA LEKEDEN KURTULMAK İSTİYOR”

    2 Temmuz’dan hemen sonra şu an özel idarenin mülkiyetinde olan Madımak Oteli’nin müze olması için girişimlerde bulunacaklarını ifade eden Kaplan, “Katliamın 25. yılında oranın utanç müzesi olarak açılışını gerçekleştirmek istiyoruz” dedi. Yine bu konuyla ilgili de Sivas Valisine görüşlerini bildirdiklerini söyleyen Kaplan, valinin kendilerine “Bununla ilgili benim yapabileceğim çok bir şey yok ama fikrim sorulur ise ben de size destek veririm” dediğini vurguladı. Sivas Katliamı’nın Sivas’a bıraktığı kara lekeden mülki amir olarak Sivas Valisi’nin ve Sivas halkının da kurtulmak istediğini Kaydeden Kaplan, “Yitirdiğimiz canlarımızı geriye getiremeyiz ama en azından Madımak denen otelin bir utanç müzesi olması için  kurdelesini keserek katliamlarla yüzleşmenin birinci ayağını gerçekleştirmiş oluruz diye umuyorum” dedi.

    Bu sene Sivas anmasını Sivas/Madımak Oteli önünde ve Ankara/Kolej Meydanı’nda eş zamanlı yapacaklarını belirten Kaplan, tüm demokratik kitle örgütlerinin ve Alevi kurumlarının geniş katılımların beklediğini ifade etti.

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

  • ‘Maraş’ta Alevi Kürtlerin nüfusu yüzde 10’lara düştü’

    ‘Maraş’ta Alevi Kürtlerin nüfusu yüzde 10’lara düştü’

    PİRHA-Maraş katliamı avukatlarından İbrahim Sinemillioğlu katliamın Maraş’ın bünyesinde büyük bir değişikliğe yol açtığına dikkat çekerek, Alevilerin göç ettiğini, şuan Maraş’ın dışında yaşayan Alevilerin sayısının Maraş’ta yaşayanların 10 katı haline geldiğini, toprakların yüzde 50’sinde hak sahibi iken nüfus olarak yüzde 10’lara düştüğünü söylüyor.  

    6 Haziran tarihinde Brüksel’de bulunan Avrupa Parlamentosun’da düzenlenen, “Soykırım Kıskacında Maraş” konferansının katılımcılarından biri de, Maraş katliamı davası avukatlarından İbrahim Sinemillioğlu’ydu.

    Maraş, o dönemi yaşayanların hafızasında hala aklanmayan Kara Maraş’tır. Bu nedenle Maraşlıyım demekten itina ile kaçınır bir çoğu. Oysa Sinemillioğlu, “Hiç Maraşlı’yım demezdim. Elbistanlı’yım derdim. Katliamdan sonra Maraşlıyım dedim ve hep öyle kaldı” diyor. Çünkü kültürler bileşkesi, direniş coğrafyası Maraş’ı sahiplenmek gerektiğine inanıyor. Konferansın ardından Sinemillioğlu’na koferansın sonuçlarına yönelik düşüncelerini sorduk. Sinemillioğlu konferansın yapılmasını Türkiye’de Alevi ve Kürt bölgelerinde yapılmak istenen etnik temizliğe dikkat çekilmesi bakımından önemli olduğunu belirtiyor.

    Maraş’ın Kürt-Alevi kimliğinin yanında önemli bir yerleşim merkezi olduğuna değinen Sinemillioğlu özellikle Dulkadirbeyliği’nin yıkılışından sonra Maraş’ta sünnileştirme faaliyetlerinin başladığını belirtiyor. Sinemillioğlu, Maraş’ın Alevi kimliğinin unutturulmaya çalıştığına dikkat çekerek şunları belirtiyor:

    “KATLİAMDAN SONRA MARAŞ’TAN DIŞARIYA MÜTHİŞ BİR GÖÇ BAŞLADI”

    “Ebusuud fermanı, Kuyucu Murad, ondan sonra gelenlerin yaptıkları, 1865’ten 1920’ye kadar Ermenilere yapılanlar. Bütün bunlar Maraş’ın kimliğinin değiştirilmesine yönelik atılan adımlardır. 1960’lara geldiğimizde Maraş nüfusunun yarıya yakını Kürt ve Alevi karakterini muhafaza etmekteydi. Bunu hazmedemeyenler 1967’de Elbistan’da, daha sonra Pazarcık’ta olaylar çıkarmaya başladılar. 1978’de de Maraş’ta neredeyse soykırım seviyesine çıkaracak şekilde büyük bir katliama giriştiler. Bu katliam Maraş’ın bünyesinde büyük bir değişikliğe yol açtı. Maraş Alevi kesimi şehirden göç etmeye başladı. Şu an Maraş’ın dışında yaşayan Alevilerin sayısı Maraş’ta yaşayanların 10 katı haline geldi. Maraş’ta, topraklarında yüzde 50 orasında hak sahibi iken nüfus olarak yüzde 10’lara düştü.”

    Konferansta öne çıkan konulardan biri de katliamın gerçekleşmesinde devletin rolü. Buna yönelik soruya Sinemillioğlu, katliamın devlet destekli yapıldığını, bundan da şüphe etmediklerini ifade ediyor. Katliam davasının karşılıklı bir kavga gibi gösterilmesinin bile olayda devletin parmağı olduğunu gösterdiğini kaydeden Sinemillioğlu, “Gerek 12 Eylül döneminde, gerek 27 Mayıs 1960’ta bile devlet bir darbe yaptı, ordu bir darbe yaptı. Bu darbede ilk yaptıkları 55 Kürt’ü Sivas’a sürgüne göndermek oldu. Bunların içinde Kürt Alevi pirleri de vardı. Başından beri devletin bu politikası bilinmekte” diyor.

    Maraş Katliamı’ndan bir hafta sonra Maraş Valisi ile yaptığı görüşme sonucunda devletin bir kesiminin katliamın içinde olduğu kanısına vardığını anlatan Sinemillioğlu, “O dönemin CHP’li İçişleri Bakanı bile olayın MİT ve devlettin değil de, solcular tarafından başlatıldığını söyleyecek aymazlık içine girdi. Devletin bundan haberi yoktu demek mümkün değildi. Hatta olay günü Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Hükümete MİT tarafından verilen brifingte böyle bir hazırlığın olduğunu söylüyorlar. Devlet bunu engellemek için hiç bir şey yapmadı” diyerek tepkisini dile getiriyor.

    “KATLİAM İSTENSEYDİ DURDURULABİLİRDİ”

    Vali ile geçen diyaloglarını da aktaran Sinemillioğlu valinin komutana dükkanların yakıldığını ve askerlerine emir vererek durdurmasını istediğini, komutanın ise ona askerlerinin jandarma olmadığını söylediğini belirtiyor. İşler çığırından koptuktan sonra Kayseri’den gelen birlikler tarafından müdahale gerçekleştiğine vurgu yapan Sinemillioğlu gerisini ise şöyle aktarıyor:

    “Ahmet Taşkesen o zaman İşçi Partisi İlçe Başkanı, Sünni ve Türktü. 150’ye yakın insan tarafından kovalanıyor. Ellerinde silah yok sopa balta vs var. Yaklaştıklarını anladığı an Taşkesen havaya ateş ediyor ve ona saldırmak isteyenler olduğu yerde duruyorlar. Bu da duruşmada dile getirildi. Askerler havaya iki mermi sıkarak bile bunu çok rahatlıkla engelleyebilirlerdi ama bunu yapmadılar. Nitekim aynısını Sivas’ta gördük. Dönemin Başbakanı Demirel, halkı polisle karşı karşıya getiremem dedi. 33 kişi yanarak hayatını kaybetti.”

    Maraş katliamı davasını kısaca anlatan Sinemillioğlu konferansın bu dönemde yapılmasının oldukça önemli olduğunu belirtiyor.

    “MARAŞ’IN 11 İLÇESİNİN HİÇBİRİNDE ALEVİLER KÜRTLER ÇOĞUNLUK DEĞİL”

    Sinemillioğlu, son dönemlerde Maraş’ta Alevilere ait toprakların boşaltılması, yaylaların ellerinden alınması, Terolardaki mülteci kampının yapılması, gibi konuların konferansta dile getirilmesinin yanında, Alevi halkı ile birlikte hareket eden Sünni ve diğer inançtan Kürtlerin baskıya tabi tutulması, Alevilerin eğitim müfredatında tanınmaması gibi sorunlarında konferansta dile getirildiğini söylüyor.

    Maraş’ın kimliğinin korunması için yapılması gerekenlerin başında köy ve yaylalarda kendi varlıklarını göstermek olduğuna dikkat çeken Sinemillioğlu şunları dile getiriyor:

    “Yeniden oralarda insanca yaşamanın şartlarını oluşturursak bu mümkün olur. Maraş’ta 11 ilçe var. 11 ilçenin hiçbirinde Alevi ve Kürtler egemen değil. Mesela Elbistan’ın 100’e yakın mahallesi var. Belediye başkanı benim 61 mahallem var diyor. Kürt ve Alevi mahalleleri oy vermediği için onlara hiç hizmet gitmiyor. Size basit bir örnek vereyim. Gündere adını alan Evliya köyü Sünni -Türk köyü. Eski adı Seviyan iken Aksakal ismiyle anılıyor. O köyün sınırına kadar, dümdüz bir asfalt yapılmış. Ondan sonra arabaların rahat gidemeyeceği Seviyan köyü, Beştepe köyleri var. Onların yollarında araba gitmiyor. Elbistan’ın bir çok köyüne Sünni Türk köyüne asfalt gittiği gibi kanalizasyon, su elektirik hizmetleri aksamadan gidiyor. Ama Alevilerin köylerine hizmet gitmiyor. Cemevleri tüzel kişilere ait olduğu için belediyelere geçti. İşte bu konferansta bu bilgileri halka aktararak gelecekte orayı mümkün olduğu kadar yaşanılır kılmanın yollarını bulmak lazım.”

    Elif SONZAMANCI