PİRHA- İMECE Genel Sekreteri Minira İnal, 16 Haziran Dünya Ev İşçileri Günü dolayısıyla yaptığı açıklamada Türkiye’nin ILO C189 Sözleşmesi’ni derhal imzalaması gerektiğini belirterek, ev işçilerinin İş Yasası kapsamına alınmasını, sosyal güvenceye kavuşturulmasını ve ayrımcı uygulamalara son verilmesini istedi.
Antalya Kadın Danışma ve Dayanışma Derneği’nde düzenlenen basın toplantısında 16 Haziran Dünya Ev İşçileri Günü dolayısıyla ev işçilerinin karşı karşıya kaldığı sorunlar ve çözüm talepleri gündeme taşındı. Basın açıklamasını İMECE Genel Sekreteri Minira İnal okudu.
İnal, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) 15 yıl önce kabul ettiği ILO C189 Ev İşçileri Sözleşmesi’nin ev işçileri açısından tarihi bir dönüm noktası olduğunu belirterek, Türkiye’nin sözleşmeyi hala imzalamamış olmasının önemli bir eksiklik olduğunu söyledi.
“EV İŞÇİLERİ İŞ YASASI KAPSAMINA ALINMALI”
Minira İnal, Türkiye’de yaklaşık 1,5 milyon, dünyada ise 70 milyondan fazla ev ve bakım işçisinin haklarının güvence altına alınmayı beklediğini ifade etti. Yaklaşık 40 ülkenin ILO C189’u onayladığını hatırlatan İnal, Türkiye’nin de daha fazla gecikmeden sözleşmeyi imzalaması ve uygulamaya koyması gerektiğini vurguladı.
Ev işçilerinin İş Yasası kapsamına alınmasını isteyen İnal, kayıtlı çalışmanın teşvik edilmesi, sigortalama işlemlerinin kolaylaştırılması ve emeklilik ile sosyal güvenlik haklarının tüm ev işçileri için güvence altına alınması çağrısında bulundu.
“AYRIMCI DÜZENLEMELER KALDIRILSIN”
Minira İnal, 10 günden az çalışanlarla 10 gün ve daha fazla çalışan ev işçileri arasında ayrım yaratan mevcut yasal düzenlemelerin kaldırılması gerektiğini belirtti. Farklı evlerde kısa süreli çalışan emekçilerin sigortalanmasını sağlayacak yeni düzenlemelere ihtiyaç olduğunu ifade eden İnal, ev işçilerinin bir gün bile çalışsalar diğer işçiler gibi sosyal güvenceye sahip olması gerektiğini söyledi.
GÖÇMEN EV İŞÇİLERİ İÇİN GÜVENCE ÇAĞRISI
Göçmen ev işçilerinin en ağır çalışma ve yaşam koşullarına maruz kaldığını dile getiren Minira İnal, çalışma izinlerinin işverene bağımlı olmaktan çıkarılması gerektiğini kaydetti. Göçmen işçilerin çalışma koşullarının denetlenmesini isteyen İnal, iş cinayetleri, şiddet ve istismar vakalarında cezasızlık politikalarına son verilmesi çağrısında bulundu.
“EV İŞÇİSİYİZ, GEÇİNEMİYORUZ”
Ekonomik kriz ve hayat pahalılığının ev işçilerinin yaşamını doğrudan etkilediğini belirten Minira İnal, sosyal medyada ev işçilerinin yüksek ücret aldığı yönündeki paylaşımların gerçeği yansıtmadığını söyledi. Sigortasız ve güvencesiz koşullarda çalışan ev işçilerinin aldıkları ücretlerin temel ihtiyaçlarını ve sağlık harcamalarını karşılamaya yetmediğini ifade eden İnal, “Yaşanacak ücret bizim de hakkımız” dedi.
MESLEKİ STANDARTLAR EV İŞÇİLERİYLE BELİRLENMELİ
İMECE Ev İşçileri Sendikası’nın “Ev İşçilerinin Mesleki Standartları Rehberi: Emeğe Saygı” kampanyasını hatırlatan Minira İnal, ev işçileri hakkında alınacak kararların ev işçilerinin katılımı olmadan belirlenemeyeceğini vurguladı. “Yardımcı değil, ILO C189’da tanımlanan haklara sahip işçileriz” diyen İnal, hakların güvence altına alınmadığı koşullarda mesleki standartların da hayata geçirilemeyeceğini ifade etti.
16 Haziran Dünya Ev İşçileri Günü dolayısıyla tüm ev işçilerini selamlayan Minira İnal, ev içi emeğin değerinin tanındığı, güvenceli, eşit ve insana yakışır çalışma koşulları sağlanıncaya kadar birleşme, örgütlenme ve mücadeleyi sürdüreceklerini belirtti. İnal, tüm ev işçilerinin Dünya Ev İşçileri Günü’nü kutladı.
PİRHA- DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, güncel gelişmelere ilişkin parti genel merkezinde basın toplantısı düzenledi. “Kürtler söz konusu olduğunda ne yazık ki çok kolay hortlayan bir ırkçılık var” diyen Doğan, bu dilin çözüm arayışının dili olmadığını vurguladı.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Sözcüsü Ayşegül Doğan, güncel gelişmelere dair basın toplatısı düzenledi.
DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, şunları ifade etti:
“Suriye’de yaşananlara dair oluşan endişe ve kaygılar, yapılan birtakım açıklamalar, çözüm arayışları bugünkü basın toplantımızın özel olarak gündemi olacak. Bu bilgilendirmenin öneminin de altını çizmek istiyorum. Çünkü manipülasyon çok fazla. Aşırı bilgi kirliliği içerisinde insanlar gerçek bilgiye erişmeye çalışıyor. Tam da bilgiye erişimin engellenmesiyle başlamak istiyorum. Erişim engellenmeye çalışılıyor. Bilgi, algıyla karartılmaya çalışılıyor. Bu erişim engellerinin başında da daha önce sıkça alışık olduğumuz ama birkaç aydır daha az görmeye başladığımız bazı engeller var. Doğrudan özgür basın geleneğini temsil eden ajanslara getirilen engeller mesela. Hesaplar kapatılıyor, bu hesaplara erişim engelleniyor. Bunlar ağırlıklı olarak sahada yaşananları aktaran hesaplar. Özel olarak seçiliyor ve hedef gösteriliyor. Sizler doğru bilgiye, doğru habere ulaşamayın diye hedef alınıyor. Yani gazetecilere yönelik saldırılar tesadüf değil.
Yalnızca hesap engelleri yok. Gazeteciler tutuklanıyor, gözaltına alınıyor, tartaklanıyor, darp ediliyor, işkence ve kötü muameleye maruz bırakılıyor. Bunlar da tesadüf değil. 8 Ocak’ta gazeteciler Emrullah Acar ve Nedim Oruç polis tarafından açık bir biçimde tehdit edildi. Orada yalnızca gazetecilik yaptıkları için, bunu duyurmak istedikleri için tehdit edildiler. Halep’te 6 Ocak’ta başlayan saldırılarla birlikte buna ilişkin itirazlar da artmaya başladı. İşte haber takibi yaparken tehdit edildiler. Bunlar görüntülerle de kayıt altına alındı. Sonra gazetecilerden Nedim Oruç tutuklandı. Tutuklanma gerekçesi ibretlik. Çünkü yine bir başka haber takibiyle ilgili sorular yöneltilmiş Oruç’a. 26 Ekim’de yapılan açıklamayı takip etmiş olması. Yani PKK’nin yaptığı geri çekilme açıklamasını takip ettiği için sorulan sorular. Dolayısıyla tutuklanmış. Başka bir şey daha var. 8 yıl öncesine ait bir dergide parmak izi varmış, niye varmış? 21 Ocak’ta yine Rojava’daki saldırılara karşı düzenlenen yürüyüşü takip eden Dicle Fırat Gazeteciler Derneği Eşbaşkanı Kesira Önel ve Ferhat Akıncı, Pelşin Çetinkaya, Muhammed Demircan, Muhammed Ali Yolmaz ve Heval Önkol gözaltına alındı. Polis tarafından darp edildiler. Fransız gazeteci Raphaël Boukandour da 19 Ocak’ta İstanbul Sancaktepe’de gerçekleştirilen basın açıklamasını takip ettiği sırada gözaltına alındıktan sonra Arnavutköy geri gönderme merkezine gönderildi ve idari gözetim altına alındı. 22 Ocak’ta Suruç’ta Kobanî sınırına doğru yapılan protesto yürüyüşünü takip eden gazeteci Metin Yoksu yürüyüş sırasında düşerek yaralandı. Müdahale sırasında atılan bir gaz kapsülünün başının sol tarafına isabet etmesi üzerine de hastaneye kaldırıldı. Yoksu’nun kaburgalarında zedelenme ve çatlak tespit edildi. Olası kafa travmasına karşı tomografisi çekildi.
Sansür anlayışı hızla devreye alındı
Gelelim erişim engellerine. Sansür anlayışı hızla yeniden devreye alınmış durumda. Eleştirel, muhalif, birçok haber sitesi, sosyal medya hesabı bu süre zarfında engellendi. Yani 6 Ocak’tan bu yana. Mezopotamya Ajansı ve Jinnews’in sosyal medya hesapları en az 4’er kez, Yeni Yaşam gazetesinin hesabı en az 2 kez erişime engellendi. Ayrıca çok sayıda gazetecinin kişisel sosyal medya hesabı da erişime kapatıldı. Ayrıca düşünce ve ifade özgürlüğünü kullanan ve duyarlı davranan, vicdanlı davranan pek çok ismin de X hesapları Rojava paylaşımlarından dolayı engellendi. Yalnızca gazetecilerin de değil milletvekillerinin dahi hesapları engellendi. Mardin Milletvekilimiz Kamuran Tanhan ile eski Şırnak Milletvekilimiz Ferhat Encü’nün de hesapları engellenen hesaplar arasında.
Protesto yasakları var bir yandan da. Dün Eş Genel Başkanımız Tuncer Bakırhan’ın, pek çok bileşen partimizin ve sivil toplum örgütü temsilcilerinin yer aldığı Suruç’taki yürüyüş esnasında da bir müdahale yaşandı. Bu protesto yasakları ve müdahaleler yalnızca bununla sınırlı kalmadı. Akabinde bir açıklama geldi Diyarbakır Valiliğinden. 23-26 Ocak 2026 tarihleri arasında il genelinde toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin yasaklanması kararı alındı. Şimdi buradan bir daha seslenelim. Bunlar çok denendi. Erişim engelleri, yasaklamalar, gözaltı, darp, işkence, kötü muamele ve daha pek çok insanlık dışı yöntem denendi bugüne kadar. Başarılamadı. Başarılamayan ne? Bu haklı mücadelenin bastırılması, sindirilmesi. Haklı olana kulak kabartmak, bu sesi duymak varken neden bu itirazlar? Binlerce, yüz binlerce, hatta milyonlarca insan hem Türkiye’de hem dünyada neden ayakta? Ne diyorlar? Ne söylemek istiyorlar? Yasak getirilmeye çalışılan konu nedir? Kuşatılmaya çalışılan yer neresidir? Niye kuşatılıyor? Niye oradaki yardım çağrısı ya da oradaki insani kriz böyle değerlendiriliyor? Esasen tartışılması gereken konular bunlar. Bu yöntemlerle bunları başka türlü tartışmak, tartıştırmak mümkün değil. Vazgeçin o yüzden. Gerçekten bu uygulamalardan vazgeçin.
Kime yönelirse yönelsin antidemokratik uygulamalar karşısında durmaya devam edeceğiz
Bu dakikalarda burada toplantı halindeyken biz ne oldu? Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’e kent uzlaşısından dolayı ceza verildi. 6 yıl, 3 ay hapis cezası verildi. Kent uzlaşısı bir suç değildir demekten, kent uzlaşısı her siyasi partinin kullanabileceği son derece doğal haktır demekten biz yorulmadık. Bunu hep söyleyeceğiz, tekrar edeceğiz. Kime yönelirse yönelsin bu cezalar, yasaklar, antidemokratik uygulamalar karşısında duracağız ve buna karşı mücadele edeceğiz. Ancak tüm Türkiye için bir haksızlık bu. Bu haksızlığı sürdürmekten vazgeçin. Bu çağrıyı yineliyoruz. Çünkü böyle yasaklarla ve sözü, meydanı, alanı, iradeyi kuşatarak ya da yok sayarak bu sorunların çözülmediğini çokça birlikte tecrübe ettik ve kaybettik. O yüzden korkmamak gerekir. Yasaklarla değil cesaretle yol almak gerekir. Meydanları kapatmamak gerekir. Diyalog yolunu açmak gerekir. Barış istiyorsanız bu seslere kulak vermeniz gerekir. Barışın yolunu açmanız gerekir. Bunun yoluna barikat koymamak gerekir. Yasak kalksa da kalkmasa da engelleme olsa da olmasa da erişim engeli gelse de gelmese de gazeteciler gazetecilik yapmaya devam edecekler. Bu da tecrübeyle sabit. Siyasetçiler oldukları her yerde siyaset üretmeye devam edecekler. Halklar itirazlarını yükseltmeye devam edecekler. Yani bu yasaklarla onları engellemeye çalışmayın.
Diyalog kanallarının açılması için görüşmeler yürütüyoruz
6 Ocak’ta başlayan saldırılardan bu yana Merkez Yürütme Kurulumuz, Parti Meclisimiz, milletvekillerimiz, il ve ilçe örgütlerimiz, hepimiz bu saldırıların durması ve bir an önce diyalog ve müzakere masasının güçlenmesi için alandayız. Sahada yapılan yürüyüşlere katılıyoruz. Bir yandan onlara öncülük ediyoruz, bir yandan diyalog kanallarının açılması için görüşmeler yürütüyoruz. Merkez Yürütme Kurulumuzun kararıyla bir kriz koordinasyonu oluşturduk. Bu kriz koordinasyon kurulu da aslında tüm bu bilgileri bir süzgeçten geçirerek, eleyerek sizlerle paylaşmak üzere günlük toplanıyor. Her dakika neredeyse iletişim halinde. İçinde MYK üyelerimizin olduğu, grup başkanvekillerimizin olduğu bir kuruldan bahsediyoruz. Yine Dış İlişkiler Komisyonumuz, STK ve Siyasi Partilerle İlişkiler Komisyonumuz da bu koordinasyonun merkezinde yer alıyor. Yani bir yandan iç ve dış diplomasiyi sürdürmeye çalışıyoruz, öte yandan halkın haklı itirazının yanında durmaya çalışıyoruz. Tabii bir yanında da bu işin Barış ve Demokratik Toplum Süreci var.
Yaşananlar Barış ve Demokratik Toplum Sürecini baltalama girişimidir
Biz genel olarak tüm bu yaşananları, Barış ve Demokratik Toplum Sürecini baltalama girişimi olarak görüyoruz. Sabote etme girişimi olarak görüyoruz. Sürecin devam edebilmesi için de gerekli çalışmaları yapmaya çalışıyoruz. Bunların birbirinden ayrılmaz hale nasıl dönüştüğünü görüyorsunuz.
Protestolarda en az 417 kişi gözaltına alındı, 60 kişi tutuklandı
Yine merak ettiğiniz bir başka konunun gözaltılar olduğunu biliyorum. Tespit edilebilenler bunlar. Ayrıca İçişleri Bakanlığının da konuya ilişkin bir açıklaması var. 6 Ocak’tan bugüne anayasal haklarını kullanan kadın, gazeteci, kitle örgütü temsilcileri ve üyelerimizin hedef alındığı baskı sarmalından bahsedeceğim. Saldırıların Türkiye’de protesto edilmeye başlaması ile birlikte, yani 20 Ocak itibarıyla İçişleri Bakanlığı verilerine göre 356 kişi gözaltına alınmış, 35 kişi tutuklanmış, 45 kişi ise adli kontrol tedbiriyle serbest bırakılmış. Bize gelen bilgilere göre en az 417 kişi gözaltına alınmış, en az 60 kişi tutuklanmış ve halihazırda en az 100 kişi gözaltında. Viranşehir’de 2,5 aylık bebeğin anne ve babası Sevgi ve Serhat Talay da gözaltında. 2,5 aylık bebeği olan bir annenin vicdanı Rojava’da yaşananları kabul etmiyor ve bunun için o yürüyüşlere katılıyor, demokratik bir biçimde tepkisini ortaya koyuyor. Anneye yapılan muamele ne? 2,5 aylık bebeğe rağmen Talay çifti ve beraberindekilerin gözaltı süresi bir gün daha uzatılıyor. Sevgi Talay’ın yakınları bebeğin emzirilmesi için bir iki saat saatte bir bebeği emniyete getiriyorlar. Üstelik merkezde de oturmuyorlar.
Hukuksuzluk açık bir biçimde savunuluyor
Yine seçim bölgem Şırnak’ta en az 100 kişi gözaltında. Nedeni belirsiz. Hatta bazıları oturdukları kafeteryadan bir anda işkenceye varan muameleyle gözaltına alınıyorlar. Aralarında çocuklar var. Avukat yasağı getiriliyor. Hukuksuzluk açık bir biçimde savunuluyor. Bunlar Şırnak’tan, Urfa’dan birkaç örnek. Çeşitli yerlerden böyle haberler geliyor. Biz bu haberlerin doğruluğunu büyük oranda teyit ediyoruz. Buradan İçişleri Bakanlığına sesleniyoruz: Bunu yapmayın. Bu gözaltılar, tutuklamalar, kötü muamele ve işkence gerçekten suç. Asıl suç bu. Bunu yapmaktan vazgeçin. Baskıyla, sansürle, kötü muameleyle bu sesleri susturamayacağınızı siz de tecrübe ettiniz. Geçmişe dönmek yerine yeniyi yaratmak için çaba sarf etmek gerekiyor. O çaba da böyle ortaya çıkmaz. O yüzden bir daha açıkça çağrımızı yapıyoruz. Rojava protestolarını böyle kuşatmak, hak değilmiş, meşru değilmiş gibi davranmak ya da o protestolardaki kalabalığın artmaması için gözdağı vermek, yasak kararı almak ancak ve ancak öfkeyi kabartır. Bunu yapmayın. Ne sansürü ne kötü muameleyi ne de işkenceyi kabul ediyoruz.
Nerede durduğumuzu belli ki duymak isteyenler var
İçinde Eş Genel Başkanımız Tülay Hatimoğulları’nın da olduğu bir heyet biliyorsunuz Rojava’da bir dizi ziyarette bulundu. PYD Genel Merkezini ziyaret ettiler, Eşbaşkanlar ve Eşbaşkanlık Konseyi üyeleriyle görüştüler. Heyet, ENKS ve PDKS’nin birleşiminden oluşan Kürdistan Birlik Meclisini ziyaret etti. Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Özerk Yönetimi yetkilileriyle de bir araya geldi. Orada Eş Genel Başkanımız Tülay Hatimoğulları bir açıklama yaptı. Bu açıklamada Türkiye’nin yapıcı bir rol oynaması gerektiğine dair çağrımızı yineledi. Şimdi geri dönüyorlar. İzlenimlerini geldikleri zaman sizlerle paylaşacaklar. Fakat bu konu yalnızca Türkiye’de değil, dünyada da konuşuluyor. Herkes oradaki gelişmelere bakıyor bir yandan. Çünkü birbirini etkileyen sonuçlar doğurmasından endişe duyanlar da var, bunu kışkırtmak isteyenler de var. Sık sık duyuyorsunuz; SDG, YPG, PYD ile ilgili açıklamalar yapılıyor. En çok da bize birtakım atıflarda bulunuluyor. Bizim karar vermemiz gerektiği söyleniyor. Tarafımızı artık açıkça ifade etmemiz gerektiği söyleniyor. Nerede durduğumuzu yeniden belli ki duymak isteyenler var. O yüzden ben tam burada heyetimizden de bahsetmişken başlamak istiyorum bu konuya. Bu tartışmaları hep birlikte görüyoruz, yinelemekte fayda var.
Barış ve Demokratik Toplum Çağrısının tarafındayız
DEM Parti olarak şöyle düşünüyoruz. Kürtlerin kazanımlarının bir tehdit oluşturabileceğine ilişkin yaratılan algılara dair nefret söylemi ve ırkçılığı da görüyoruz bir yandan. Kürtler söz konusu olduğunda ne yazık ki çok kolay hortlayan bir ırkçılık var. Yine Kürtler söz konusu olduğunda bu normalleştirilmeye çalışılıyor. Yine Kürt herhangi bir statüye ya da demokratik kazanıma sahip olmasın diye hızlıca ortaklaşabilenler olduğunu da gördük bu süre zarfında. Bunları niye özellikle hatırlatıyoruz? Çünkü biz bu konularda çok uyarıda bulunduk. Üstelik bunun yalnızca Kürt karşıtlığı olmadığını da söyledik. Ne dedik? Dedik ki bu ırkçılıktır, kime yapılırsa yapılsın bunun karşısında durmak gerekir. Bugün bu DEM’e, Kürtlere ya da DEM’in temsil ettiği değerlere yöneliyor ama yarın geniş bir çeperdeki herkes buna maruz kalabilir. Böyle olmasın diye gelin şimdi bu ırkçılığa karşı mücadele edelim dedik. Kürt’ü, Alevi’yi hedef alan, yarın diğerlerini de hedef alır dedik. Keşke yanılsaydık ama yine yanılmadık. O yüzden bugün çok kritik bir zamandan geçiyoruz. Biz Barış ve Demokratik Toplum Çağrısının tarafındayız, arkasındayız, yanındayız. Kararımız belli, kararımız net, kararımız açık. Bizim kararımızda bir savrulma, bir yalpalama söz konusu değil. Biz olduğumuz yerdeyiz. Üstelik olduğumuz yerden birkaç adım daha öteye geçebilmek için olağanüstü koşullarda çaba sarf ediyoruz. Ama kullanılan dile bakın. Gerginlik üreten, tedirginlik yaratan, güvensizliği pekiştiren, dostluktan uzaklaştıran, çözüm arayışı yerine yeniden kavgayı hatırlatan bir dil kullanılıyor. Dille ilgili de çok uyarı yaptık, yineliyoruz. Bu dil, dostluğun dili değil. Bu dil, çözüm arayışının dili değil. Bu dil mesafeleri yakınlaştırmaz. Bu dilden tümden kopuşu gösteren somut emarelere ihtiyacımız var. Bu dil yeni bir kardeşliğin tarifleneceği dönemin dili değil. Bu dil kapsayıcı değil. Bu dil uzlaştırıcı değil. Tüm yetkililere buradan sesleniyoruz: Bu dille seslenmek yerine, dostluğu pekiştirecek ve çözüm arayışını güçlendirecek bir dil tercih edilmeli. Bu dil sivrildikçe ne yazık ki güven de zedeleniyor.
Türkiye, Kürtleri tehdit olarak görmemeli
Kürtler Türkiye için bir tehditmiş gibi konuşuluyor, değerlendirme ve analizler yapılıyor. Bazı yorumcular, Suriye’de yaşayan Kürtlere zaten sözleriyle savaş ilan ediyorlar. Ama ellerinde onlara zarar verebilecek bir araç olsa anında kullanabilecek şekilde konuşuyorlar. Bu normal mi? Bu ırkçılık değil de nedir? Buna niye yalnızca biz isyan ediyoruz? Buna niye yalnızca biz itiraz ediyoruz? Yalnızca biz etmemeliyiz. Bunun birinci derecede sorumluları bugün bu ülkeyi yönetenlerdir. Bu dilin bu kadar yaygın hale gelmesi, bu ülkenin resmen bu dili tercih ediyor olmasından kaynaklanıyor. Bunu yapmayın, bu dili değiştirin. Türkiye, Kürtleri bir tehdit olarak görmemeli; aksine Türkiye’nin birliği için Kürtlerle dostluğu bir fırsat olarak görmeli. Varlıkları ve kazanımları her nerede olursa olsun, Türkiye’nin Kürtlerle iyi ilişkiler kurması ve onların haklarının güvenceye alınması için adımlar atması Türkiye’nin güvenliğini de daha sağlam hale getirir.
Ambalaj HTŞ, zihniyet IŞİD olamaz
Ambalaj HTŞ Suriye’de, geçici yönetim HTŞ, öyle değil mi? Suriye ordusunun yaptığı işleri görüyorsunuzdur. Görmeyenler için söyleyelim. IŞİD’e karşı savaşmış SDG’li Arapların mezar taşları tahrip edildi. Mezarlara saldırdılar. IŞİD’e karşı savaşan SDG’li Araplardan Suriye ordusu mensupları neden rahatsız? Eğer IŞİD zihniyetini taşımıyorlarsa neden rahatsız olduklarını ifade etmek durumundalar. Bu soruyu niye buradan soruyoruz? Çünkü bize alanda soruluyor. “Türkiye neden Kürtler yerine HTŞ tercihi yaptı?” diye soranlara yanıt vermesi gerekenler ülkeyi yönetenler, bu tercihi yapanlar. Milli Savunma Bakanının yaptığı açıklama soruluyor bize. “Eğer destek istenirse gitmeye hazırız”. Dışişleri Bakanlığının yaptığı açıklamalar soruluyor. Bunlara tepki duyuluyor. Bunlara yanıt vermesi gereken iktidardır. Ambalaj HTŞ, zihniyet IŞİD olamaz, olmamalı. İsyanımızın da öfkemizin de nedeni budur. Bu yalnızca Kürt’e yönelik bir tehdit değildir, bu sadece Kürtlük meselesi değildir; bu bir insanlık meselesidir. Kadınlara dönük vahşet, zorla yerinden etme ve katliam tehdidi karşısında kimseye suskunluk dayatılamaz.
Suriye’deki saldırılar Türkiye’deki Kürtlerde yeni bir kırılma yarattı
Yine içeride barış, dışarıda savaş nasıl olacak? Bu sorunun yanıtı da açık. Biz diyoruz ki içeride, dışarı, her yerde barış ve eşitlik. Sahici bir kardeşlik, eşit bir kardeşlik. Bakınız, Suriye’de Kürtlere yönelik saldırılar Türkiye’deki Kürtlerde yeni bir kırılma yarattı diye konuşuluyor günlerdir. İnsanlar ayakta. Evet, yeni bir kırılma yarattı. Kürtler öfkeli, kırgın. Bu kırılma derinleştirilmemeli. Bu sadece bir güven krizi değil çünkü. İktidarın süreçle ilgili zaten sorgulanan samimiyetine, sahiciliğine yeni bir gölge düşmüş oldu. Bu gölgeyi kaldıracak olan da sorumlular. Bunu onarmak iktidarın sorumluluğunda. Şu anda maalesef Kürtlerin her kazanımı sanki Türkiye’ye karşı bir milli güvenlik tehdidiymiş gibi görülüyor. Böyle bir zihniyet daha baskın. Oysa ambalajı HTŞ, zihniyeti IŞİD olan bir yapılanma Türkiye’nin sınır komşusu olmak üzere. Bunun önümüzdeki yıllar içerisindeki etkileri şimdiden öngörülemez ve buna ilişkin tedbirler alınmazsa yarın gerçekten çok geç olabilir. O yüzden biz DEM Parti olarak diyoruz ki kime yapılırsa yapılsın haksızlığın karşısında durmalıyız.
IŞİD zihniyetiyle karşı karşıya kalmak istemeyen herkesi sorumluluğa çağırıyoruz
Kürtlere, Alevilere, Dürzilere haksızlık yapılıyorsa vicdanlı insanlar olarak tepkimizi ortaya koymalıyız. Haksızlığa uğrayanlarla dayanışmalıyız. Buradan da yarın IŞİD zihniyetiyle karşı karşıya kalmak istemeyen herkese sorumluluk üstlenme çağrısı yapıyoruz. Biz, Kürtler, Türkler, Araplar, Çerkesler, Aleviler, Dürziler, Ermeniler, tüm halklar ve inançlar için barış, eşitlik ve özgürlük istiyoruz. Bizim kararımız net, tarafımız belli; hakların tanınmasının, barışın tesis edilmesinin yanındayız. Hassas günlerdeyiz. Kırılgan bir zaman, tarihsel bir kırılma anı. Bugün içeride ve dışarıda, her yerde barış demenin, ısrar etmenin çok önemli olduğu tarihsel bir kavşaktayız. Biz ısrarla barışa sahip çıkmaya devam edeceğiz.”
SORU: Haftaya DEM Parti Eş Genel Başkanlarının Rojava konusu ile ilgili siyasi partileri ziyaret edeceği söyleniyor. Doğru mu? Program belli mi? Hangi partiler ziyarete dahil olacak?
Eş Genel Başkanlarımızdan oluşan bir heyet önümüzdeki hafta siyasi partileri ziyaret edecek Rojava’daki izlenimlerini ve gözlemlerini aktarmak için. Aynı zamanda çözüm masasını güçlendirmeye dair de siyasetin aktif rol üstlenmesi çağrısı yapıyoruz. Ancak yalnızca çağrı yapmıyoruz, birtakım görüşmeler de yürütüyoruz bir yandan. Bunların tarihi ve günü netleştiğinde zaten sizlerle paylaşılacaktır. Ama önümüzdeki hafta içerisinde olacak. Hafta başı ve ondan sonraki günlerde hızla siyasi partilerle, öncelikle muhalefet partileriyle bir araya gelinecek.
Kobanî kuşatma altında; Kobanî’de su, elektrik ve internet yok
SORU: Geçtiğimiz günlerde Suriye ordusu ile SDG güçleri arasında bir ateşkes mutabakatı imzalanmıştı. Dört günlük bir süre tanınmıştı. Yarın bu süre doluyor. Benim sorum iki parçalı. Birincisi bu ateşkesin uzatılması ya da kalıcı barışın sağlanması için aktörler adımlar atıyor mu, nasıl adımlar atıyorlar? İkincisi de ateşkes devam etmezse ve çatışmalar yoğunlaşırsa bunun ülkemizdeki çözüm süreci üzerindeki etkileri nasıl olur?
Şimdi Kobanî kuşatma altında. Su yok, elektrik yok, internet yok. Acil bir şekilde gıda yardımına mesela ihtiyacı var. Yani orada gerçekten insanlıkla ilgili bir mesele yaşanıyor. Yalnızca Kürtlük meselesi değil derken bunun özellikle altını çizdik. Bir müzakere yolunun açık olması konusunda en başında beri sorumlu ülkelere, garantör ülkelere, kolaylaştırıcı olabilecek ülkelere çağrılar yaptık. Özellikle de Türkiye’ye biliyorsunuz bu konuda çağrılar yaptık yapıcı bir rol oynaması için. Asla yıkıcı bir rol oynamaması gerektiğini söyledik. Birleştirici bir rol oynamalı Türkiye Suriye’de. Birtakım görüşmeler var. Bir arayış olduğu görülüyor. Ancak dün Mazlum Abdi’nin de özellikle altını çizdiği bir konu vardı sosyal medya paylaşımında yaptığı açıklamalarda. Bir entegrasyon ama nasıl bir entegrasyon? Gerçek bir entegrasyon. Bunun altını çizmişti. Gerçek bir entegrasyon sağlanmalı, çatışmasızlık sağlanmalı, kuşatma derhal son bulmalı. Bu kuşatmanın ve saldırıların son bulması için de herkes üzerine düşeni yapmalı. Birtakım görüşmeler var. O görüşmeleri sizler de takip ediyorsunuzdur. Sonuç itibarıyla görüşmeleri yapan taraflar açıklamalar yapıyor. Ama henüz tam anlamıyla bir ateşkes sağlandığına dair gelmiş bir açıklama yok. Böyle bir çabanın olduğunun altını çizen, bunun ne kadar önemli olduğunu vurgulayan açıklamalar hem Amerika’dan geldi hem Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetiminden ve SDG’den geldi. Yine Irak Kürdistan Bölgesel Yönetiminde de gelen açıklamalar var. Herkes sükunetle ateşkesin sağlanabilmesi, Rojava’daki kazanımların korunabilmesi, Suriye’de yaşayan halkların demokratik bir cumhuriyette yaşayabilmesi, kimliklerin ve inançların özgür olacağı koşulların yaratılabilmesi için yapıcı bir rol oynamalı. En başta da tabii ki bölge ülkeleri ve bunların başında da Türkiye geliyor.
“Kardeşim Şeybani” derken “Kardeşim Mazlum Abdi” de diyebilmelisiniz
Türkiye’deki çözüm süreciyle ilgili çok paradoksal bir durum var ortada. Sizler de görüyorsunuz bunu. Burada savaş, orada barış nasıl olsun? Olamıyor değil mi? O halde içeride barış, Türkiye’de barış ama Suriye’de savaş politikası olamaz, olmamalı. İç siyaset ile dış siyasetin bu kadar iç içe geçtiği ve bölgesel dinamiklerin birbirini bu kadar etkilediği bir zaman diliminde, böylesi önemli bir tarihsel kırılma anında içeride de barıştan yana olmalısınız, dışarıda da barıştan yana olmalısınız. İçeride de eşitliklerin ve özgürlüklerin alanını genişletmelisiniz, dışarıda da eşitlik ve özgürlüğün alanının genişlemesi için çaba sarf etmelisiniz. Çünkü bölgesel barış iddiasıyla yola çıktığınızı ifade ediyorsunuz. Yani bölgesel barış iddiası olan bir ülke daha yapıcı bir rol üstlenmeli. “Kardeşim Şeybani” derken, “Kardeşim Mazlum Abdi” de diyebilmeli. Tarafını bu şekilde ifade etmeli. Doğrudan Suriye’deki Kürtlerle de iletişim kurmalı, kurabilmeli. O yüzden biz diyoruz ki bu saatten sonra bu sorunun cevabı iktidarın sorumluluğunda. Bir kırılma var ve bu kırılmayı onarmak da yine iktidarın sorumluluğunda.
PİRHA – 23 Aralık Salı günü görülecek olan 10 Ekim Ankara Garı Katliamı davası öncesinde, 10 Ekim Barış Derneği basın toplantısı düzenledi. Toplantıda konuşan Dernek Eşsözcüsü İshak Kocabıyık, davaya ilişkin son gelişmeleri değerlendirerek Antep Bölge İdare Mahkemesi’nin 3 polis hakkında soruşturma izni verilmesi yönündeki kararının yalnızca 10 Ekim davası açısından değil, benzer tüm katliam davaları bakımından kritik bir eşik olduğunu vurguladı.
Basın toplantısında konuşan Kocabıyık, 10 Ekim Ankara Garı Katliamı davasının 9 yıldır sürdüğünü hatırlatarak, “Bu 9 yıl boyunca gerçek anlamda adaletin tesisi için mahkeme tarafından somut bir adım atılmadı. Aksine adalet talep eden bizler kimi zaman mahkeme huzurunu bozmakla suçlandık, eziyete maruz kaldık” dedi.
Kocabıyık, soruşturmanın genişletilmesi, katliamın IŞİD eliyle gerçekleştirilen diğer saldırılarla ilişkilendirilmesi yönündeki tüm taleplerin reddedildiğini belirterek, “En başından beri bu katliamın devletin güvenlik ve istihbarat birimlerinin bilgisi ve dahli olmadan gerçekleşemeyeceğini söyledik. Avukatlarımız tarafından sunulan deliller mahkeme tarafından görmezden gelindi, devletin rolü örtbas edilmeye çalışıldı” ifadelerini kullandı.
“3 POLİS HAKKINDA VERİLEN KARAR ÇOK ÖNEMLİ”
Antep Bölge İdare Mahkemesi’nin, Antep Valiliği’nin 3 polis hakkında soruşturma izni vermeme kararını hukuka aykırı bularak kaldırdığına dikkat çeken Kocabıyık, söz konusu kararın önemine vurgu yaptı. Kocabıyık, “Bu karar, avukatlarımızın iğneyle kuyu kazarcasına ortaya çıkardığı gerçeklerin küçük de olsa bir kısmını açığa çıkardı. Bu yalnızca 10 Ekim davasını değil, tüm katliam davalarını etkileyecek bir karardır” dedi.
Kocabıyık, kararın gereğinin bir an önce yerine getirilmesini, 3 polis hakkında soruşturma ve yargılama sürecinin başlatılmasını talep ettiklerini belirterek, “Avukatlarımızla, ailelerimizle, yaralılarımızla ve dostlarımızla bunun takipçisiyiz, peşini bırakmayacağız” diye konuştu.
Mahkemeye de çağrıda bulunan Kocabıyık, yargılamanın bu noktadan ele alınmasını, 3 polisin katliamdaki rollerinin açığa çıkarılmasını beklediklerini ifade etti.
FİRARİ SANIKLAR İÇİN İADE TALEBİ
Basın toplantısında firari sanıklara da dikkat çeken Kocabıyık, davanın 16 firari sanık yönünden devam ettiğini ancak mahkemenin bu konuda etkili bir adım atmadığını söyledi. Kocabıyık, duruşma aralıklarının 6 aya çıkarıldığını ve firari sanıkların bulunmasına yönelik herhangi bir işlem yapılmadığını belirtti.
Firari sanıkların büyük bölümünün Suriye’de tutuklu ya da kamplarda bulunduğunun bilindiğini vurgulayan Kocabıyık, “Hatta kimi zaman Türkiye’deki hastanelerde tedavi olduklarını dahi biliyoruz. Buna rağmen iade işlemleri için hiçbir adım atılmıyor” dedi.
Suriye’deki siyasi gelişmelere de değinen Kocabıyık, Türkiye’nin Suriye yönetimiyle temas halinde olduğunu hatırlatarak, “Bu temasların gündeminde neden firari IŞİD’lilerin iadesinin olmadığı sorusu yok. Görüyoruz ki ne devlet yetkililerinin ne de mahkemenin bu katillerin yargılanmasına dair bir iradesi var” ifadelerini kullandı.
Kocabıyık, bu tutumun devletin ve görevlilerinin katliamdaki sorumluluğunun açığa çıkmasını engelleme anlamına geldiğini belirterek, firari sanıklar için iade işlemlerinin derhal başlatılmasını talep etti. Yarınki duruşmada bu talebi bir kez daha yineleyeceklerini söyledi.
“BARIŞ ANCAK ADALETLE MÜMKÜN”
10 Ekim Katliamı’nın barış sürecinin sona erdiği bir dönemde gerçekleştiğini hatırlatan Kocabıyık, “Türkiye en kötücül 10 yılını yaşadı. Bunun bedelini yalnızca canlarımızla değil, geleceğimizle de ödedik. Eğer bugün yeniden başlatıldığı söylenen süreç adalet, hakikat ve yüzleşme temelinde ilerlemezse demokratik bir barış mümkün olmaz” dedi.
Basın toplantısında söz alan Avukat İlke Işık da, 3 polis hakkında verilen yargılama izninin önemine dikkat çekerek kamuoyunu bu sürece sahip çıkmaya çağırdı.
Toplantı, “Adalet arayışından ve barış talebinden asla vazgeçmeyeceğiz” vurgusuyla sona erdi.
PİRHA-İHD Dersim Şubesi Kadın Komisyonu, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’ne ilişkin dernek binasında basın toplantısı düzenledi. Yapılan açıklamada, “Kadına yönelik şiddet suçlarında cezasızlık politikası son bulmalı, etkili soruşturma ve yargılama ilkeleri güvence altına alınmalıdır” denildi.
İnsan Hakları Derneği (İHD) Dersim Şubesi Kadın Komisyonu, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’ne ilişkin baro binasında basın toplantısı düzenledi. Açıklamayı İHD Dersim Şube Eş Başkanı Nurşat Yeşil okudu.
“KADINA YÖNELİK ŞİDDET ÇEŞİTLENEREK DEVAM EDİYOR”
25 Kasım’ın yalnızca bir anma günü değil aynı zamanda kadınlara yönelik her türlü şiddeti görünür kılma ve devletlerin sorumluluklarını hatırlatma günü olduğunu vurgulayan Nurşat Yeşil, “İnsan Hakları Derneği olarak, bu tarihsel mirasın taşıyıcılarından biri olduğumuzu hatırlatıyor; kadınların yaşam hakkını korumanın devletin devredilemez yükümlülüğü olduğunu vurguluyoruz. Yıl boyunca derneğimize yapılan başvurular, basın taramasından elde edilen veriler, hapishane izleme çalışmaları ve raporlamalar, kadına yönelik şiddetin önlenmesi bir yana, aksine çeşitlenerek devam ettiğini açıkça göstermektedir. 2025’in “Aile Yılı” ilan edilmesi ve kamu kurumlarının politikalarının aile merkezli bir çerçeveye oturtulması, kadına yönelik şiddetin görünürlüğünü azaltmış ve bireysel hakların geri plana itilmesine yol açmıştır. Devletin politikasını işletirken “aile birliğini önceleyen” yaklaşımı, şiddet gören kadınların başvuru mekanizmalarına erişimini zorlaştırmış, kolluk ve idari makamların “aileyi koruma” gerekçesiyle kadınları uzlaştırmaya yönlendirme eğilimini artırmıştır” dedi.
“ADİL BİR BARIŞ KADINLARIN YAŞAM HAKKININ GÜVENCE ALTINA ALINMASIYLA MÜMKÜNDÜR”
Kadınların hem çatışmalı süreçlerin hem de baskıcı devlet politikaların ilk hedefi haline geldiğini belirten Yeşil, “Coğrafyamızda yıllardır süren çatışmalı ortamın kadınlar üzerindeki etkisi çok boyutlu olup; zorunlu göç, yoksullaşma, güvenlik kaygısı ve toplumsal cinsiyet temelli şiddetin ağırlaşmasıyla görünür hale gelmektedir. Çatışma çözümlerinde kadınların barış mücadelesinin dışlandığı hiçbir siyasal süreç gerçek ve kalıcı bir barış üretemez. Kadın örgütlerinin karar alma mekanizmalarına katılımı güvence altına alınmadıkça çatışmanın yarattığı toplumsal tahribatın onarılması mümkün değildir. Coğrafyamızda uzun yıllardır devam eden güvenlikçi politikalar, kadınların maruz kaldıkları hak ihlallerini artıran bir etki yaratmaktadır. Özellikle Kürt illerinde yürütülen askeri ve idari uygulamalar, kadınların gündelik yaşam koşullarını doğrudan etkileyen sistematik hak ihlallerine dönüşmektedir. Kadın örgütleri ve hak savunucuları ise yıllar boyu yargı ve kolluk tacizine maruz bırakılmışlardır. Kadına yönelik şiddet yalnızca münferit olaylar silsilesinden ibaret bir olgu değil; devletin kadını yok sayan politikaları ve toplumsal yapıdaki kadın karşıtı tutumlar ile beslenen sistematik bir insan hakkı ihlalidir. Kadına yönelik şiddet sona ermeli, kadınlar barışın, adaletin ve eşitliğin öncüsü olmalıdır. Kalıcı ve adil bir barış, güvenli bir toplum ve toplumsal eşitlik ancak kadınların yaşam hakkının, özgürlüğünün ve karar alma süreçlerindeki eşit temsilinin güvence altına alınmasıyla mümkündür” diye konuştu.
“İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’NİN TÜM HÜKÜMLERİ EKSİKSİZ UYGULANMALIDIR”
Yeşil, İHD Dersim Şubesi Kadın Komisyonu olarak taleplerini ise şu şekilde sıraladı:
-Türkiye, hukuken bağlayıcı niteliği devam eden İstanbul Sözleşmesi’nin tüm hükümlerini eksiksiz uygulamalıdır.
-6284 sayılı Kanun’un etkin bir şekilde uygulanmasını engelleyen keyfi idari ve kolluk pratikleri son bulmalıdır.
-Kadın örgütlerinin çalışmaları üzerindeki baskıya ve kriminalize eden yaklaşımlara son verilmelidir.
-Kadına yönelik şiddet suçlarında cezasızlık politikası son bulmalı, etkili soruşturma ve yargılama ilkeleri güvence altına alınmalıdır.
-Kadın Sığınma Evlerinin sayısı, erişilebilirliği ve niteliği artırılmalıdır. Bununla beraber kadınların yalnızca tehlikeden korunmaları değil; ekonomik ve sosyal yaşama özgür bir şekilde katılabilecekleri koşullar sağlanmalıdır.
-Sosyal medyanın yaygınlaşması ve teknolojiye erişimin artması ile birlikte kadınlara yönelik artan dijital şiddete karşı etkin tedbirler alınmalı, kadınların ifade ve fikir özgürlüğü korunmalıdır.
-Mültecilik statüsü dahi engellenen sığınmacı kadınlara yönelik ayrımcı uygulamalar derhal son bulmalı; barınma, sağlık, eğitim gibi temel insan haklarına erişimleri sağlanmalıdır.
-Kürt Meselesi bağlamında yürütülmekte olan çözüm sürecine kadınların etkin katılımları sağlanmalı, BM Güvenlik Konseyi’nin 1325 sayılı Kararı’nın kadınların korunması ve karar alma süreçlerine katılımı yönündeki ilkeleri benimsenmelidir.
PİRHA-Dersim Doğa, Yaşam ve Çevre Platformu, “Talana ve ranta geçit vermeyeceğiz, Biz kazanacağız, yaşam kazanacak” şiarıyla 16 Kasım’da Seyit Rıza Meydanı’nda miting gerçekleştirecek. Mitinge ilişkin yapılan açıklamada, “Bu çağrı; talana karşı direnen, sömürüye karşı duran, doğayı ve onurunu savunan herkesedir. Dersim’in sesi susmayacak, doğa teslim alınamayacak” denildi.
Dersim Doğa, Yaşam ve Çevre Platformu, “Talana ve ranta geçit vermeyeceğiz, Biz kazanacağız, yaşam kazanacak” şiarıyla 16 Kasım’da Seyit Rıza Meydanı’nda gerçekleştirilecek mitinge ilişkin KESK binasında basın toplantısı gerçekleştirdi.
Basın metnini Munzur Çevre Derneği Dersim İl Temsilcisi Yusuf Topçu’nun okuduğu açıklamaya yerine kayyım atanan Dersim Belediye Eş Başkanları Cevdet Konak ve Birsen Orhan, sivil toplum örgütleri ve siyasi parti temsilcileri katıldı.
Dersim Doğa, Yaşam ve Çevre Platformu, KESK Dersim Dersim’deki doğa talanına tepki göstermek için 16 Kasım’da Seyit Rıza Meydanı’nda miting yapılacağını duyurdu.
“DAĞLARIMIZ MADENCİLİKLE DELİK DEŞİK EDİLİYOR”
Dersim coğrafyasının yağma planlarıyla kuşatma altına alındığını belirten Yusuf Topçu, “Dağlarımız madencilikle delik deşik ediliyor, derelerimiz HES’lerle kurutuluyor, ormanlarımız yakılıyor, meralarımız, kutsal mekânlarımız, köylerimiz “yatırım alanı” ilan ediliyor. Bu politikalar, yaşam alanlarımızı yok eden, halkı topraksız ve kimliksiz bırakmayı hedefleyen bir ekolojik yıkım ve asimilasyon projesidir. Su kaynaklarımız ticarileştiriliyor; halkın yaşam hakkı, şirketlerin kâr hırsına teslim ediliyor. Kutsal mekânlarımız “mesire alanı” adı altında metalaştırılıyor, inancımızın taşı ve suyu bile satılmak isteniyor. Halkın ortak kullanımındaki araziler, endüstriyel tarım adıyla şirketlere peşkeş çekiliyor. Av turizmi maskesiyle, bu topraklarda can bildiğimiz hayvanlar parası olanlara hedef gösteriliyor” dedi.
“DERSİM’İN SESİ SUSMAYACAK, DOĞA TESLİM ALINAMAYACAK”
Doğaya saldırının Dersim halkına saldırı olduğunu dile getiren Topçu, “Maden şirketleri, enerji tekelleri, turizm sermayesi ve onları koruyan politikalar karşısında halkın direnişi meşrudur. Bizler, Dersim Doğa, Yaşam ve Çevre Platformu olarak, tüm kurumlarımızla, köylerimizle, kadınlarla, gençlerle ve inanç önderleriyle birlikte diyoruz; Bu topraklarda artık hiçbir proje halkın rızası olmadan hayata geçemeyecek. Sermayenin, devletin ve çıkar gruplarının doğa üzerindeki tahakkümüne boyun eğmeyeceğiz. Bu topraklar ranta değil, yaşama aittir. 16 Kasım’da Seyit Rıza Meydanı’nda buluşuyoruz. Yaşamı savunmak için, suyun özgürlüğü, dağın onuru, halkın geleceği için yürüyoruz. Bu çağrı; talana karşı direnen, sömürüye karşı duran, doğayı ve onurunu savunan herkesedir. Dersim’in sesi susmayacak, doğa teslim alınamayacak” diye konuştu.
PİRHA-İnsan Hakları Derneği Dersim Şubesi, son dönemde Dersim’de artan ekolojik yıkım projelerine tepki göstererek, “Doğal varlıklarımızın, kutsal alanlarımızın ve yaşam alanlarımızın ticari çıkarlar uğruna sistematik biçimde yok edilmesine tanıklık ediyoruz. Bugün Sekasur, Hozat, Ovacık, Cevizlidere, Sin, Geyiksuyu, İksor (Sarıtaş) ve Pülümür başta olmak üzere kentin birçok bölgesinde doğa, sermaye odaklı projelerle kuşatılmış durumda” dedi.
İnsan Hakları Derneği (İHD) Dersim Şubesi, ‘Doğamızı, Yaşam Alanlarımızı ve Geleceğimizi Savunuyoruz’ şiarıyla dernek binasında basın toplantısı düzenledi. Açıklamayı İHD Dersim Şube Eş Başkanı Nurşat Yeşil okudu.
“YAŞAM ALANLARIMIZ TİCARİ ÇIKARLAR UĞRUNA SİSTEMATİK OLARAK YOK EDİLİYOR”
Son dönemde Dersim’in birçok bölgesinde artan maden projeleri, HES inşaatları, orman tahribatı ve çevre kirliliği nedeniyle ekolojik yıkımın derinleştiğini vurgulayan Nurşat Yeşil, “Doğal varlıklarımızın, kutsal alanlarımızın ve yaşam alanlarımızın ticari çıkarlar uğruna sistematik biçimde yok edilmesine tanıklık ediyoruz. Bugün Sekasur, Hozat, Ovacık, Cevizlidere, Sin, Geyiksuyu, İksor (Sarıtaş) ve Pülümür başta olmak üzere kentin birçok bölgesinde doğa, sermaye odaklı projelerle kuşatılmış durumda. Dersim’de ekolojik yıkımın planlı, çok yönlü ve kalıcı hale getirilmeye çalışıldığını göstermektedir. Bu projeler yalnızca çevresel değil, aynı zamanda insan hakları ihlali boyutundadır. Çünkü temiz suya erişim, sağlıklı bir çevrede yaşama, kültürel mirasın korunması ve geçim kaynaklarının sürdürülebilirliği, temel insan hakları kapsamındadır” dedi.
“YAŞAMIN SESİ OLMAYA DEVAM EDECEĞİZ”
Ekolojik yıkımın tüm canlı yaşamını doğrudan etkilediğini belirten Yeşil, “Dersim’in doğası, tarihi, kültürü ve toplumsal hafızası bu saldırılarla birlikte geri dönülmez biçimde tahrip edilmektedir. Ayrıca tüm demokratik kurumları, meslek odalarını, çevre örgütlerini ve kamuoyunu Dersim’deki ekolojik mücadeleyle dayanışma göstermeye davet ediyoruz. Bu mücadele yalnızca Dersim’in değil, tüm yaşam savunucularının ortak mücadelesidir. Unutulmamalıdır ki, doğaya yönelik her saldırı insan yaşamına yöneliktir. Dersim’in dağları, nehirleri, ormanları, inanç mekanları ve köyleri, yalnızca bu kentin değil, insanlığın ortak mirasıdır. Bizler bu mirası savunmaya, doğanın ve yaşamın sesi olmaya devam edeceğiz. Yaşamı, doğayı, insanı savunuyoruz” diye konuştu.
PİRHA-İşten atıldıkları için 55 gündür direnen Peri Tekstil işçileri, yaptıkları basın toplantısıyla yeni eylem programını açıkladı. Çadır eylemini sonlandırma kararını aldıklarını ifade eden BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen, “Ama bu direnişi başka biçimlerde ve yöntemlerle daha güçlü bir şekilde sürdürmek üzere yeni bir planlama yaptık. Bu mücadele artık sadece BİRTEK-SEN ve Peri Tekstil işçilerinin mücadelesi değil Dersim Emek ve Demokrasi Platformu ve onun tüm bileşenlerinin mücadelesidir” dedi.
Dersim’de bulunan Peri Tekstil’de, çoğunluğu kadın 17 işçi mobbing ve hakarete itiraz ettikleri için işten çıkarıldı. 55 gündür taleplerinin kabul edilmesi için direnen işçiler, yeni eylem programlarını açıklamak için KESK Dersim Şubesi’nde basın toplantısı düzenledi. Basın toplantısında BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen konuşma yaptı. Açıklamaya Dersim’deki siyasi parti ve demokratik kitle örgütlerinin temsilcileri de katıldı.
“HAKSIZLIKLAR YAPMASINA RAĞMEN PATRON YETKİLİLERDEN TEK BİR UYARI BİLE ALMAMIŞ”
Peri Tekstil’de sorunların işten atılan işçilerin mücadelesiyle başlamadığını belirten Mehmet Türkmen, “Fabrikanın patronuna göre bu fabrikada Türkiye Cumhuriyeti’nin yasaları, iş kanunundaki yasalar, anayasal haklar geçerli değil. “Bu fabrikanın kralı benim. Bu fabrikada da bu ülkede hâkim olan hiçbir yasayı, anayasayı, hukuku, kuralı tanımıyoruz. Ben takmıyorum.” diyor. Bütün bu haksızlıkları yapmasına rağmen bugüne kadar ne yetkililerden ne burayı denetlemekten sorumlu ilgili yetkili kurumlardan ne valilikten tek bir uyarı bile almamış” dedi.
“DERSİM HALKINA, PERİ TEKSTİL İŞÇİLERİNİN MÜCADELESİNE DESTEK OLMA ÇAĞRISI YAPIYORUZ”
Çadır eylemini sonlandırma kararını aldıklarını ifade eden Türkmen, konuşmasının devamında şunları dile getirdi:
“Her gün çadırda beklemek, Pertek’ten Dersim merkeze ulaşım hem işçileri hem de bizi zorlamaya başladı. Ama bu direnişi başka biçimlerde ve yöntemlerle daha güçlü bir şekilde sürdürmek üzere yeni bir planlama yaptık. Bu mücadele artık sadece BİRTEK-SEN ve Peri Tekstil işçilerinin mücadelesi değil Dersim Emek ve Demokrasi Platformu ve onun tüm bileşenlerinin mücadelesidir.
Peri Tekstil işçilerinin niçin direndiğini, neye boyun eğmediğini ve ne talep ettiğini anlatmak için çok daha güçlü bir çalışma yürüteceğiz. En az haftada bir eylemlerimize, yürüyüşlerimize devam edeceğiz. Fabrika önündeki eylemlerimize devam edeceğiz. Başlattığımız hukuki süreç devam edecek. Dersim halkının da katılacağı Peri Tekstil işçileriyle güçlü bir dayanışma şöleni örgütleme kararı aldık. Peri Tekstil işçilerinin meselesi sadece 17 Peri Tekstil işçisinin meselesi değildir. Bütün Dersim halkını ve Peri Teksil işçilerinin mücadelesine destek olma ve sahip çıkma çağrısı yapıyoruz.”
PİRHA-TTB, TİHV, İHD, ÖHD, ÇHD, TAYAD, MED TUHAD-FED ile SES ‘Kuyu Tipi Hapishanelerde’ yaşanan hak ihlallerine dikkat çekmek için basın toplantısı düzenledi. Yapılan açıklamada, “Sağlık, hukuk ve insan hakları örgütleri olarak kuyu tipi hapishanelerin yapımının durdurulmasını ve açılmış olanların kapatılmasını talep ediyoruz” denildi.
Türk Tabipleri Birliği (TTB), TTB İnsan Hakları Kolu, Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV), İnsan Hakları Derneği (İHD), Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD), Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD), Tutuklu ve Hükümlü Aileleri ile Dayanışma Derneği (TAYAD), Med Tutuklu ve Hükümlü Aileleri Hukuki ve Dayanışma Dernekleri Federasyonu (MED TUHAD-FED) ile Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES); S tipi, Y tipi ve yüksek güvenlikli olarak adlandırılan hapishanelerde yaşanan hak ihlallerine dikkat çekmek ve Türkiye’nin uluslararası yükümlülükleri doğrultusunda bu hapishanelerin kapatılması çağrısını yinelemek amacıyla basın toplantısı düzenledi.
Basın toplantısında ortak açıklamayı TTB Merkez Konseyi Başkanı Dr. Alpay Azap okudu.
“KUYU TİPİ HAPİSHANELERİN KAPATILMASINI TALEP EDİYORUZ”
Sağlık, hukuk ve insan hakları örgütleri olarak kuyu tipi hapishanelerin yapımının durdurulmasını ve açılmış olanların kapatılmasını talep ettiklerini belirten Dr. Alpay Azap, “Bu tip hapishaneler yalnızca mahpusların ruhsal, bedensel, sosyal sağlıklarını bozmakla kalmayıp, siyasal erkin tüm toplumsal dinamikleri kontrol, yönetme ve bir cezalandırma biçimi olarak kullanılmaktadır. Öte yandan mahpusların iyilik halini ortadan kaldıran bu hapishaneler, ısrarlı itirazlara karşın ellerinde bedenleri dışında seslerini duyurabilecekleri bir araç kalmadığı düşüncesiyle açlık grevlerine kapı aralaması ve toplumu yaşam hakkı ihlaline varan ihlaller karşı karşıya bırakması sonucunu da doğurmaktadır. Özellikle siyasi mahpuslar olmak üzere; kuyu tipi olmayan bir cezaevine sevk ya da kuyu tipi hapishanelerin kapatılması talebiyle süresiz açlık grevinde olan ve sağlık durumları kritik olan birçok mahpusun olduğu da bilinmektedir. İnsan haklarının hukukun üstünlüğü ilkesi ile güvence altına alındığı, adil yargılamanın sağlandığı demokratik bir ülkede ve siyasal bir iyilik halinde yaşamamız durumunda hapsetmenin bir yönetim tekniği olmaktan çıkacağını, herhangi bir hapishaneye dahi gerek kalmayacağını belirtmek istiyoruz” diye konuştu.
“KUYU TİPİ HAPİSHANELER YILLARDIR SÜREN HAK İHLALLERİNİ DAHA DA ARTIRDI”
İHD Eş Genel Başkanı Hüseyin Küçükbalaban, “Kuyu tipi hapishaneler yıllardır süren hak ihlallerini daha da artırdı. Açlık grevindeki mahpusların taleplerinin karşılanması ve bu hapishanelerin kapatılması çağrısı yaptı.
ÖHD Yönetim Kurulu üyesi Avukat Şevin Kaya, “yüksek güvenlikli” olarak adlandırılan hapishanelerde mahpusların günde sadece bir saat açık havaya erişebilmesi gibi uygulamaların tecrit sistemini derinleştirdiğine dikkat çekti ve bu yeni tip tecrit hapishanelerin kapatılması çağrısına destek verdi.
“AÇLIK GREVİ VE ÖLÜM ORUCUNDAKİ MAHPUSLARIN TALEPLERİ KARŞILANMALIDIR”
ÇHD Ankara Şube Başkanı Avukat Murat Yılmaz, “ağırlaştırılmış tecrit sistemi” olarak nitelediği bu hapishanelere her geçen gün yenilerinin eklendiğine dikkat çekerek “Kuyu tipi hapishaneler kapatılmalı, yenilerinin yapılması durdurulmalı, tecrit içindeki mahpuslar diğer hapishanelere sevk edilmeli, açlık grevindeki ve ölüm orucundaki mahpusların talepleri karşılanmalıdır” dedi.
TAYAD adına Ferdi Sarıkaya, kuyu tipi hapishanelerde açlık grevi ve ölüm orucunda olan mahpuslar hakkında bilgi verdi. Tecrit sorununun sadece mahpuslar ve ailelerini değil, tüm toplumu ilgilendirdiğini kaydeden Sarıkaya, siyasal iktidarın kendisi gibi düşünmeyen herkesi gönderebilecek bu yapıların kapatılması gerektiğini dile getirdi.
“BU HAPİSHANELER DÜŞÜNCEYE TECRİT UYGULAMA MERKEZLERİDİR”
MED TUHAD-FED adına Şirin Altay da kuyu tipi hapishaneler bir an önce kamuoyunun gündem başlıklarından biri haline dönüştürülmediği takdirde insanların hayatlarını kaybettiği günlerin yaklaştığını ifade etti. Altay, ayrıca ceza infaz kurulları eliyle yaratılan hak ihlallerini de vurguladı.
SES Eş Genel Başkanı Sıddık Akın, Türkiye ile benzer nüfuslara sahip Almanya’da 60 bin ve Fransa’da 80 bin mahpus olmasının başlı başına bir gösterge olduğunu belirtti. Hasta mahpusların ve hapishanelerdeki sağlık emekçilerinin yaşadığı hak ihlallerinden de söz eden Akın, “Bu hapishaneler düşünceye tecrit uygulama merkezleridir. Yapılan, mahpuslarla birlikte toplumun düşüncelerinin tecrit edilmesidir. Yapılması gereken ise toplumsal sağlık ve iyilik halini geliştirecek adımlar atılmasıdır” dedi.
PİRHA-Kadınların, Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı etrafında birleşerek onurlu barış için mücadele ettiğini belirten DEM Parti Kadın Meclisi Sözcüsü Halide Türkoğlu, “Mücadelemizi büyütecek, onurlu barışı kadınlar öncülüğünde inşa edeceğiz” dedi.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Kadın Meclisi Sözcüsü Halide Türkoğlu, güncel gelişmelere ilişkin DEM Parti Genel Merkezi’nde basın açıklaması düzenledi.
“BARIŞ VE DEMOKRATİK TOPLUM ÇAĞRISI TÜM KESİMLERE UMUT OLDU”
Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın tüm kesimlere umut olduğunu söyleyen Halide Türkoğlu, “Kürt sorununda demokratik çözümün yolu aynı zamanda hakikatlerle yüzleşmekten geçer. Bu acıların tekrar yaşanmaması için, Sayın Öcalan tarihi bir fırsat sunmuş ve önemli bir eşiğin kapısını aralamıştır. Bu çağrı sadece taraflar arasındaki savaşın bitmesi ile değil, yürütülen savaşın sonuçlarını ve yaşanan acıların bir daha tekrar edilmemesi için neler yapılması gerektiğinin de çağrısıdır. Nitekim bugün, Meclis çatısı altında kurulan komisyon bu gerçekliklerin tamamını görerek hareket etmelidir. Barış Anneleri’nin, Cumartesi Anneleri’nin, kayıp yakınlarının bu komisyonda dinlenmesi elbette ki önemlidir, ancak sadece dinlemeyle olmayacağı da aşikardır” dedi.
“ROJAVA DEVRİMİ’Nİ SAVUNMAYA DEVAM EDECEĞİZ”
Suriye’de ortak yaşamı güçlendiren Rojava modelinin desteklenmesi gerektiğini belirten Halide Türkoğlu, “Rojava’da kadınlar öncülüğünde inşa edilen devrim bu ülke için tehdit değildir. Asıl tehdit Suriye rejimine bağlı grupların Süveyda ve Lazkiye’de Alevi ve Dürzi kadınlara yönelik katliam boyutuna ulaşan saldırılar söz konusu. Afganistanlı, Filistinli, İranlı, Süveydalı, Lazkiyeli tüm kadınlarla dayanışmayı büyüterek, Rojava Devrimi’ni savunmaya devam edeceğiz” diye belirtti.
“KADIN CİNAYETLERİ VAHİM BOYUTLARA ULAŞTI”
Türkiye’de kadın cinayetlerinin vahim boyutlara ulaştığını ifade eden Türkoğlu, “36 milyon ruhsatsız silah, en az 36 milyon kadın ve kız çocuğunun yaşamının tehlike altında olması demektir. Bireysel silahlanmayı önleyici politika eksikliği kadınların hayatını riske attı. 18 yaş altı erkek çocukların çeteleşmesinin teşvik edildiği, bu durumun kadın düşmanı politikalardan beslendiği ve iktidar bu konuda adım atmalı” dedi.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın cuma hutbelerinde kadınların haklarını hedef aldığını belirterek Türkoğlu, “Diyanet, inancı istismar ederek kadınları hedef gösteriyor. Kadınların giyimi, miras hakkı hutbelerin konusu değildir. Kadınları evlere kapatmak, susturmak isteniyor. Milli Eğitim Bakanlığı, karma eğitimi yok etmeyi hedefliyor. 8 kız ortaokulu açılması, kız çocuklarını eğitimden uzaklaştırmanın adımıdır. Söz konusu uygulamaların toplumsal cinsiyet eşitsizliğini derinleştirdi” diye ifade etti.
Kadınların, Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı etrafında birleşerek onurlu barış için mücadele ettiğini belirten Türkoğlu, “Kararımız savaştan değil, onurlu barıştan yanadır. Kadın yoksulluğuna, işsizliğine, cinsiyetçi eğitim politikalarına karşı eşitlik ve bilimsel eğitimi savunuyoruz. Mücadelemizi büyütecek, onurlu barışı kadınlar öncülüğünde inşa edeceğiz” diye konuştu.
PİRHA-Meclis’te gündemdeki gelişmelere dair basın toplantısında konuşan DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, “Komisyon, kendi yol haritasını oluşturacak ve pratik bir süreci önüne koyacak. Bu komisyon sürecin hukuksal teminatı ve sürecin yürütenlerin hukuksal güvencelerini sağlamalıdır” dedi.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, Meclis’te gündemdeki gelişmeleri dair basın toplantısı düzenledi.
“BÜTÜN EGE YANDI AMA HESAP VEREN YOK”
Orman yangıları için uçak alınması gerektiğini söyleyen Gülistan Kılıç Koçyiğit, “Kimsenin aklına helikopter almak gelmiyor. Lüksten tasarruf etmeyenler, yangından tasarruf ediyorlar. Canımızdan, yaşamımızdan, doğamızdan tasarruf ediyorlar ve hiçbir şey olmamış gibi pişkin pişkin her şeye ‘fıtrat’ ‘kader’ diyorlar. Köyler, kasabalar, kent merkezleri yanıyor. Bütün Ege neredeyse yandı? Hesabını veren var mı? Hayır. Herkes koltuğunda rahat rahat oturuyor. Bir tane bürokrat istifa etmeyi düşünmüyor. Bu kadar utanmaz bir durum olabilir mi? Niye gece görüşlü helikopter, uçak yok? Bu soruların bir cevabı olmalı” dedi.
“TÜM HAKLARIMIZ TEHLİKE ALTINDA”
Gülistan Kılıç Koçyiğit, sahte diploma konusuna ilişkin ise şunları ifade etti:
“Parası olan basıyor parayı, alıyor diplomayı. İster doktor oluyor ister mühendis oluyor. Biz günün sonunda sahte diplomalı doktora muayene oluyoruz. Sahte diplomalı mühendisin yaptığı binada oturan duruma düşüyoruz. Hepimizin yaşam hakkı başta olmak üzere tüm haklarımız tehlike altında.”
“PEK ÇOK PARTİNİN KOMİSYONA KATILMIŞ OLMASI ÇOK ÖNEMLİDİR”
Barış ve Demokratik Toplum Süreci kapsamında Meclis’te kurulan komisyona değinen Koçyiğit, “Pek çok partinin komisyona katılmış olması çok önemlidir. Baroların, akademisyenlerin, hak örgütlerin, sivil toplum örgütlerinin, Kürt sorunun demokratik çözümüne dair sözü olan herkesin dinlenmesi, sürece dair demokratik katılım mekanizmaların genişlemesi ve sürecin toplumsallaşması açısından da hayati bir önemdedir. Komisyon, kendi yol haritasını oluşturacak ve pratik bir süreci önüne koyacak. Bugün Ekim’e kadar olan takvimi birlikte konuşma imkanı bulacağız. Bu komisyon sürecin hukuksal teminatı ve sürecin yürütenlerin hukuksal güvencelerini sağlamalıdır. Sürecin tarafların demokratik siyasete ve toplumsal yaşama katılım kanallarının açılması ve en nihayetinde barışın kendisinin hukuksal güvenceye kavuşması için çaba içinde olmalıdır. Çatışma dönemlerin anti demokratik uygulamalarının barış dönemine uygun bir demokratik bir niteliğe kavuşturulması için demokratik çözüm, demokratik dönüşüm çalışmalarının başlatılması çok önemli bir ihtiyaçtır. Sorunun siyasal nedenlerinin kapsamlı bir şekilde ele alınarak demokratik çözüm yollarının belirlenmesi gerekiyor” diye belirtti.
“BARIŞ VE SORUNUN ÇÖZÜMÜ İÇİN HEP BERABER MÜCADELE EDECEĞİZ”
Barışın önce dilde başlayacağına dikkat çeken Koçyiğit, “Kürt sorununa dair çözüm politikaları geliştirilmeli, atılacak adımların sorundan kaynaklanan demokrasi sorunun çözecek perspektifi ile yaklaşılması gerekiyor. Türkiye demokratikleşmeden Kürt sorunu çözülemez, Kürt sorunu çözülmeden Türkiye demokratikleşmez. Geldiğimiz nokta itibari ile dünden, önceki günden ve geçen aylardan daha ileri bir noktadayız. Yarınlarda bu günlerden daha ileri bir aşamayı yakalayabiliriz. Bundan kuşkumuz yok. Durmadan çalışacağız. Barış ve sorunun çözümü için hep beraber mücadele edeceğiz. Demokratik çözüm mümkün. Bu çözümü yapacak feraset bu ülkede var. Siyasi kararlık olduktan sonra toplumsal mutabakatın da her gün geliştiğini, derinleştiğini, biliyoruz” diye konuştu.
PİRHA-İnsan Hakları Derneği Dersim Şubesi, 2025 yılının ilk yarısına ait yaşanan hak ihlallerine ilişkin basın toplantısı düzenledi. Yapılan açıklamada, “İnsan hakları; barışın, özgürlüğün ve eşitliğin temelidir. Bu temeller sarsıldığında, yalnızca bireyler değil, toplumun bütünü zarar görür” denildi.
İnsan Hakları Derneği (İHD) Dersim Şubesi, 2025 yılının ilk yarısına ait yaşanan hak ihlallerine ilişkin dernek binasında basın toplantısı düzenledi. Açıklamayı İHD Dersim Şube Eş Başkanı Özgür Ateş okudu.
“KEYFİ GBT UYGULAMALARI ÖZEL YAŞAMI İHLAL EDEN BASKI ARACINA DÖNÜŞMÜŞTÜR”
2025 yılının ilk yarısında kentte yaşayan bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin çok boyutlu biçimlerde ihlal edildiğini belirten Özgür Ateş, “Demokratik protesto ve açıklamalar engellenmiş, hak savunucularına, seçilmişlere, sanatçılara yönelik soruşturmalar açılmıştır. Halkın ifade özgürlüğü hem sokakta hem dijital mecralarda baskı altına alınmış; özellikle kadınlar, gençler ve çevre aktivistleri bu baskıların hedefi olmuştur. Kentte uzun süredir sistematik hale gelen “sürekli denetim baskısı” toplumsal yaşamın her alanını kuşatmaktadır. Yol kontrolleri, keyfi GBT uygulamaları, sosyal medya taramaları; yurttaşları korku iklimine mahkûm eden, kişisel güvenliği tehdit eden ve özel yaşamı ihlal eden bir baskı aracına dönüşmüştür. Bu uygulamalar yalnızca güvenlik değil; aynı zamanda politik ifade, örgütlenme, seyahat özgürlüğü ve bir bütün yaşam hakkı üzerinde de ciddi bir tehdit oluşturmaktadır” dedi.
“KAYYIM HALKIN İRADESİNİ YOK SAYMAKTA”
Hak ihlallerinin başında seçme ve seçilme hakkının ihlal edilmesinin geldiğini ifade eden Ateş, “Belediye eş başkanlarının görevden alınması ve yerlerine kayyım atanması halk iradesini yok saymakta; demokratik işleyişe zarar vermektedir. Bununla birlikte, çok sayıda belediye çalışanının işten çıkarılması, yerel yönetimlerde emek veren kişilerin yaşam ve geçim haklarını tehdit etmiştir. Kamuda çalışanlara yönelik baskı, iş güvencesini zayıflatmakta ve sendikal örgütlülüğü hedef almaktadır. Çevre ve ekoloji alanındaki ihlaller ise yaşam alanlarımızı doğrudan tehdit etmeye devam etmektedir. Dersim’in birçok ilçesinde ruhsatlandırılan maden projeleri, kutsal mekanlar, orman ekosistemleri, tarım alanları ve su kaynakları üzerinde geri dönüşü mümkün olmayan tahribatlar yaratmaktadır. Gülistan Doku’dan tam beş yıldır hâlâ haber alınamıyor. Üniversite öğrencisi Gülistan Doku’nun kaybedilmesi, sadece bir kişinin değil, binlerce kadının adalet talebinin görmezden gelinmesidir. Bu olay, kolluk kuvvetlerinin ihmali, yargının hareketsizliği ve delil karartmalarıyla büyüyen bir cezasızlık örneğine dönüşmüştür. Adaletin yerini bulmaması, kadınların yaşam hakkının korunmadığı, faillerin ise dokunulmaz olduğu bir düzenin varlığını göstermektedir” diye konuştu.
“İNSAN HAKLARI; BARIŞIN ÖZGÜRLÜĞÜN VE EŞİTLİĞİN TEMELİDİR”
Ateş, İHD Dersim Şubesi olarak taleplerini ise şu şekilde sıraladı:
“-İfade özgürlüğü ve örgütlenme hakkı üzerindeki baskılar son bulmalıdır.
-Seçme-seçilme hakkına saygı gösterilmeli; halk iradesine yapılan müdahaleler sona erdirilmelidir.
-Belediyelerde işten çıkarılan emekçiler görevlerine iade edilmeli; çalışma hakkı güvence altına alınmalıdır.
-Ekolojik yıkıma neden olan projeler iptal edilmeli, doğa ve kutsal alanlar korunmalıdır.
-Hayvanlara yönelik şiddet ve nefret dili durdurulmalı; hayvan hakları anayasal güvence altına alınmalıdır.
-İnsan hakları; barışın, özgürlüğün ve eşitliğin temelidir.
-Bu temeller sarsıldığında, yalnızca bireyler değil, toplumun bütünü zarar görür.
-Bu nedenle herkesi hakların savunulmasında sorumluluk almaya ve dayanışmayı büyütmeye çağırıyoruz.”
PİRHA-Munzur Kültür ve Doğa Festivali Tertip Komitesi, yaptığı basın toplantısı ile 24-27 Temmuz’da gerçekleştirilecek 23. Munzur Kültür ve Doğa Festivali’nin programını kamuoyuna duyurdu. Festival boyunca müzik dinletileri, yürüyüşler, resim sergileri, paneller, konserler gerçekleştirilecek.
23. Munzur Kültür ve Doğa Festivali 24-27 Temmuz tarihlerinde gerçekleştirilecek. Munzur Kültür ve Doğa Festivali Tertip Komitesi, Tunceli Ticaret ve Sanayi Odası’nda düzenlediği basın toplantısı ile festival programını açıkladı.
Bu yılki ana temasının ‘Dersim yaşamdır, doğama, irademe, dilime, inancıma dokunma’ olacağı festivalin programını yerine kayyım atanan Dersim Belediye Eş Başkanı Birsen Orhan okudu.
İRADE GASPINA KARŞI YÜRÜYÜŞ YAPILACAK
24 Temmuz günü Seyit Rıza Meydanı’nda yerine kayyım atanan Dersim Belediye Eş Başkanı Birsen Orhan’ın konuşması ve Varvara Sılemanu, davul ve zurna ile açılış yapılacak. Daha sonra gençlik sorunlarını ve çözüm önerilerini konuşuyor başlıklı serbest kürsü programı olacak. Sanat Sokağı’ndan Mameki Parkı’na irade gaspına karşı yürüyüş ve konser olacak. Mameki Parkı’nda DEDEF Genel Başkanı Ali Rıza Bilir, yerine kayyım atanan Dersim Belediye Eş Başkanı Cevdet Konak, DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, SMF Temsilcisi Özkan Tacar, DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ın yapacağı konuşmaların ardından Dilan Top, Erkan Top, Erdoğan Emir, Kadir Çat, Kased Jin, Zelemele müzik dinletisi gerçekleştirecek.
25 TEMMUZ CUMA GÜNÜ PROGRAMI
25 Temmuz Cuma günü ise maden projelerinin olduğu Geyiksuyu ve Cevizlidere köyleri ziyaret edilecek. Anadilde masal ve şiir dinletisi gerçekleştirilecek. Keçe sanatı sergisi yapılacak.
FESTİVALİN 3. GÜN PROGRAMI
Festivalin 3. gününde Sanat Sokağı’nda Alevilik, asimilasyon ve mücadlee yöntemleri konu başlıklı panel düzenlenecek. Panelde konuşmacı olarak Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri (PSAKD) Genel Başkanı Cuma Erçe, Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Kadriye Doğan, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Eşit Başkanı Hüseyin Mat, Alevi Kültür Derneği (AKD) Genel Başkanı Seher Şengünlü Yılmaz yer alacak. Aynı gün KHK, ihraçlar ve siyasal gelişmeler ile demokratik toplum inşası ve kadınların rolü panelleri ve tiyatro gösterimi düzenlenecek.
FESTİVALİN SON GÜNÜNDE GERÇEKLEŞTİRİLECEK PROGRAMLAR
Festivalin son gününde gerçekleştirilecek programlar ise şöyle:
Madencilik, doğa talanı ve ekolojik tahribat ile Ortadoğu’daki gelişmeler, Kürt sorununun demokratik çözümü başlıklı paneller düzenlenecek. Çocuk etkinliği ve çevre yürüyüşü düzenlenecek. Partizan Temsilcisi Kazım Tosun, ESP MYK Üyesi Orhan Çelebi, EMEP Genel Başkanı Seyit Aslan, yerine kayyım atanan Dersim Belediye Başkan Yardımcısı Mustafa Taşkale’nin yapacağı konuşmaların ardından Pınar Aydınlar, Semih Kavramak, Gölge, Kadir Demir, Işık Berfin, Civan Adar müzik dinletisi gerçekleştirecek.
İLÇE PROGRAMLARI
NAZIMİYE
24 Temmuz Perşembe günü Düzgün Baba’ya ziyaret
PÜLÜMÜR
24 Temmuz Perşembe günü Müzik Köyü grubu etkinlikleri, Hacılı köyünde muhabbet ve deyişler.
OVACIK
25 Temmuz Cuma günü Munzur Gözeleri ziyaret, madencilik, ekolojik tahribat ve doğa talanı paneli. Behzat Firik Çocuk Korosu, Cihan Pir, Erdoğan Emir, Grup Ahudem, Grup Avesta, Nurettin Güleç, Ufuk Coşkun, Bülent Renkli müzik dinletisi gerçekleştirecek.
HOZAT
25 Temmuz Cuma günü folklor ve çocuk tiyatrosuyla başlayıp Karadeniz’den Kazdağları’na, Karadeniz’den Dersim’e ekolojik yıkım başlıklı panel düzenlenecek. Doğama, toprağıma, suyuma dokunma yürüyüşü yapılacak. Zeynep Bakşi Karatağ, Yılmaz Çelik, Ozan Serdar, Delil Hıdır, Hüseyin Güneş, Mehtap Durna, Şenol Akdağ müzik dinletisi gerçekleştirecek.
PERTEK
27 Temmuz Pazar günü madenlere geçit vermeyeceğiz şiarıyla Sekasur’da forum düzenlenecek. Yılmaz Çelik, Enver Çelik, Baran Göç, Helin, Gürsel Ekici, Dilan Top, Erkan Top müzik dinletisi gerçekleştirecek.
PİRHA-6 Şubat depremini konu alan ‘Beton Sizin Vatan Bizim’ belgeselinin yasaklanmasına ilişkin Hatay’da basın toplantısı düzenlendi. 6 Şubat’ta çok büyük acıların yaşandığını söyleyen CHP Hatay Milletvekili Servet Mullaoğlu, “Beton Sizin Vatan Bizim belgeselinin yasaklanması ne hukukidir, ne ahlakidir” dedi.
Maraş merkezli 6 Şubat depremlerinde resmi açıklamalara göre en az 53 bin kişi yaşamını yitirdi, 100 binden fazla kişi de yaralandı. 6 Şubat depremlerinin üzerinden iki yıl geçmesine karşın eğitimden sağlığa, barınmadan ekonomiye dair sorunlar giderilmedi.
6 Şubat depremini konu alan ‘Beton Sizin Vatan Bizim’ belgeselinin ilk gösterimi 2 Şubat 2025’te Hatay’ın Samandağ ilçesinde yapıldı. 17 Mayıs’ta ise Youtube’da gösterildi. 17 Mayıs’tan itibaren ‘Beton Sizin Vatan Bizim’ belgeselinin X sayfası, Ankara 10. Sulh Ceza Hâkimliği kararıyla erişim engeli getirildi.
Beton Sizin Vatan Bizim belgeselinin engellenmesinin ilişkin CHP Antakya İlçe Örgütü’nde basın toplantısı yapıldı. Basın toplantısına Beton Sizin Vatan Bizim belgeselinin yönetmeni Halil Yakut, CHP Hatay Milletvekili Servet Mullaoğlu, depremzedeler ve CHP Antakya CHP İlçe Örgütü yöneticileri katıldı.
“DEPREMDE YAŞAM HAKKIMIZ İHLAL EDİLDİ, ADALET İSTİYORUZ”
6 Şubat 2023 depremlerinde ve sonrasında yaşam haklarının ihlal edildiğini belirten Halil Yakut, “ Güvenli bir yerde yaşama hakkımız, barınma hakkımız, beslenme, giyinme gibi en temel haklarımız, geleneklerimize göre cenaze yapma hakkımız, mezar hakkımız, tedavi hakkımız, haberleşme ve iletişim hakkımız, eğitim hakkımız ihlal edildi. Biz halkız, adalet istiyoruz. Tüm baskılara, gözaltı, işkence, tutuklama terörüne rağmen, kuyu tipi Hapishanelere rağmen Beton Sizin Vatan Bizim belgeselimizi tamamladık. Belgeselimizin galasını depremin ikinci yılında, 2 Şubat 2025 tarihinde Samandağ’da 100 kişilik bir katılımla gerçekleştirdik. Daha sonra Defne Tavla Mahallesi’nde, Harbiye Mahallesi’nde, Dörtyol’da, Samandağ CHP İlçe Örgütünde belgeselimizin gösterimlerini yaptık. İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de, Konya’da belgeselimizin gösterimleri oldu. Ülkemizle de sınırlı kalmadık. Depremzede halkımızın sesini dünyaya duyurduk. Almanya’da, Yunanistan’da, Belçika’da, Hollanda’da, Avusturya’da, İsviçre’de belgeselimizin gösterimleri yapıldı” dedi.
“BETON SİZİN VATAN BİZİM BELGESELİ ENGELLENEMEZ”
Yakut, konuşmasının devamında şunları dile getirdi:
“Beton Sizin Vatan Bizim belgeselinin 17 Mayıs 2025 tarihinde Youtube’da yayınlandığı gün Ankara 10. Sulh Ceza Hakimliği tarafından Türkiye’de erişime engellendi. Beton Sizin Vatan Bizim belgeseline yönelik saldırı depremzede halka yönelik saldırıdır. Çünkü Beton Sizin Vatan Bizim belgeseli halkın belgeselidir, halka aittir. Belgeselimiz 21 depremzedeyle yaptığımız röportajlardan oluşuyor. Belgeselimize yönelik saldırı depremzede halkın adalet mücadelesine yönelik saldırıdır. Beton Sizin Vatan Bizim belgeseli halkındır. Beton Sizin Vatan Bizim belgeseli üzerindeki baskılara son verilsin. Deprem suçluları, katilleri cezalandırılsın. Belgeseller yaşananları tarihe belgelemek için yapılır. Biz de bunu yaptık. Depremzede halka mikrofonu uzattık. İşte tam da bu yüzden Beton Sizin Vatan Bizim belgeselimiz halkın belgeselidir. Belgeselimizi var eden halkın kendisidir. Belgeselimiz gücünü halkın tarihsel ve siyasal haklılığından alıyor. İşte bu yüzden Beton Sizin Vatan Bizim belgeselimiz engellenemez. Tüm halkımızı, aydınları, sanatçıları Beton Sizin Vatan Bizim belgeselimizi izlemeye ve izletmeye, sahiplenmeye çağırıyoruz.”
“BELGESELİN YASAKLANMASI HUKUKİ VE AHLAKİ DEĞİLDİR”
6 Şubat’ta çok büyük acıların yaşandığını söyleyen CHP Hatay Milletvekili Servet Mullaoğlu, “Depremde yaşanan acıların nesilden nesile aktarılması gerekiyor. Yaşanan acılar bazen türkü olacak, bazen resim olacak, bazen de belgesel olacak. Burada iktidarın yapması gereken bunları desteklemektir. Acıların nasıl tarif edileceğine dair belli bir sınır çizemezsiniz. Bir sanat eseri hoşunuza gitmeyebilir ancak onu yasaklamak halkın duygularını da yasaklamaktır. Beton Sizin Vatan Bizim belgeselinin yasaklanması ne hukukidir, ne ahlakidir” diye konuştu.
Daha sonra depremzede yurttaşlar, belgeselin yasaklanmasına tepki gösterdi.
PİRHA-1 Mayıs sabahı 10.30’da Şişli Camii önünde toplanma çağrısı yapan 1 Mayıs Taksim Tertip Komitesi, “Haklarımızdan, özgürlüklerimizden ve haklarımız için mücadele etmekten vazgeçmeyeceğimizi göstermek üzere 1 Mayıs’ta Taksim’de olacağız” dedi.
2025 1 Mayıs Taksim Tertip Komitesi, Beyoğlu’nda bulunan Ada Sahne’de düzenlediği basın toplantısıyla 1 Mayıs Uluslararası Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü’ne ilişkin planlarını kamuoyuyla paylaştı. Basın toplantısına çok sayıda devrimci örgüt, sendika, gençlik örgütleri ve üniversite öğrencileri katıldı. Tertip komitesi adına basın açıklamasını Şahin Başaraner okudu.
“Hakları ve özgürlükleri için mücadele etmekten vazgeçmeyeceklerini göstermek için 1 Mayıs’ta Taksim’de olacaklarını belirten Şahin Başaraner, “Geleceksizlik dayatmasına isyan eden gençliğin coşkusuyla ayağa kalkacağız. En temel yurttaşlık haklarının elinden alınmasına ‘dur’ diyen halkın onurunu kuşanacağız. Egemen sınıflar bütün dünyayı savaşlar ve katliamlarla hedef alırken ezilen halkların ‘savaşsız, sömürüsüz bir dünya’ talebini yükselteceğiz. Taksim, Türkiye işçi sınıfının hafızasıdır; tarihsel, toplumsal ve anayasal hakkıdır; politik irade beyanıdır. Bu hafızaya ve kazanılmış haklara sahip çıkmak için 1 Mayıs’ta Taksim’de olacağız” dedi.
“TAKSİM ONURLU BİR MÜCADELENİN ADRESİDİR”
40’a yakın sendika, gençlik örgütü ve sosyalist kurumun inisiyatifiyle kurulan tertip komitesinin yeni katılımlarla güçlendiğini belirten Başaraner, “Bütün hazırlığını Taksim’de kitlesel, birleşik, coşkulu bir 1 Mayıs kutlamak üzere yapan tertip komitesi, halkın tüm kesimlerinin katılımını gözeten bir planlama ile hareket ediyor. 1 Mayıs sabahı halkın her kesiminden katılımcımızla, tüm renklerimiz ve yaratıcılığımızla, ellerimizde karanfillerimiz, dövizlerimiz, flamalarımızla Taksim yolunda olacağız. Taksim, Türkiye işçi sınıfı açısından 1976’dan 2025’e uzanan onurlu bir mücadelenin adresidir. 1977’de ve 1989’da yitirdiklerimizin anısına, ülkemizi ve geleceğimizi katliamcılara terk etmeyeceğimizin ifadesidir. 2000’li yıllarda Taksim Meydanı’nın ve 1 Mayıs gününün dişe dişe mücadelelerle kazanılabileceğini gösterdiğimiz, Gezi’nin yollarını açan yakın mücadele tarihimiz, bu iktidar karşısındaki irade beyanımızın en simgesel adresidir. 19 Mart 2025 isyanında meydanların ve kürsülerin verdiği ‘mücadeleye devam’ sözüdür” diye belirtti.
“OMUZ OMUZA TAKSİM’E DOĞRU YOLA ÇIKACAĞIZ”
Başaraner, konuşmasının devamında şunları dile getirdi:
“1 Mayıs sabahı 10.30’da Şişli Camii önünde buluşacak ve tüm dostlarımızla buluştuktan sonra omuz omuza, ellerimizde karanfillerimiz, pankartlarımızla, emeğin ve özgürlüğün sloganlarıyla Taksim’e doğru yola çıkacağız. Bu süreçte yaşanabilecek olası aksiliklere karşı tertip komitesinin iletişim, hukuk ve sağlık birimleri de hareket halinde olacak. 1 Mayıs 2025 Taksim Tertip Komitesi olarak hazırlıklarımızı titizlikle sürdürüyoruz ve yeni gelişmeler oldukça kamuoyu ile adım adım paylaşacağız.”
PİRHA-DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, Meclis’te yaptığı basın toplantısında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile İmralı Heyeti görüşmesinde, sürecin tıkanan yönlerinin ele alındığını belirtti.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, Meclis’te düzenlediği basın toplantısında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
“HERKESİN HAK VE ADALETTEN FAYDALANDIĞI BİR TÜRKİYE İÇİN MÜCADELE EDİYORUZ”
DEM Parti’nin Türkiye’de demokrasinin gelişmesi için mücadele ettiğini ifade eden Gülistan Kılıç Koçyiğit, şunları söyledi:
“Herkesin hak ve adaletten faydalandığı bir Türkiye için mücadele ediyoruz ve bu mücadeleyi kararlılıkla yürütüyoruz. Bu mücadelenin en temel başlıklarından birisi de müzakeredir. Biz, müzakereleri demokratik Türkiye’den Kürt sorununun demokratik, barışçıl çözümü mücadelesinden ayrı görmüyoruz. Bu mücadele ve müzakere dinamiğini birlikte yürütmek, birbiriyle olan ilişkisini ve birbirini besleyen yönlerini görmemiz gerekiyor. Bu çerçevede birçok siyasi parti ve STK ile görüşmeler yaptık. Özellikle çözüme katkı sunacağını düşündüğümüz bölge ülkeleriyle de çeşitli diplomatik faaliyetler yürütüyoruz. AB ülkelerinden Rusya’ya, Hindistan’dan Irak’a kadar geniş bir yelpazede heyetlerimiz görüşmeler yapıyor.”
“SÜRECİN AKSAYAN YÖNLERİ ELE ALINDI”
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile İmralı Heyeti’nin yaptığı görüşmeye değinen Koçyiğit, “Bu görüşme, özellikle sayın Öcalan’ın tarihi bir inisiyatif geliştirmeye çalıştığı, Kürt sorununu şiddet ve çatışmadan arındırılmasını, tarihsel Kürt-Türk ittifakının gelişmesi için yaptığı Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nı yeni bir aşamaya taşıyan önemli bir eşikti. Bundan memnuniyet duyuyoruz. Bu görüşmede, şimdiye kadar yapmış olduğumuz sürecin aksayan tıkanan yönleri ele alındı. Sürecin dinamiği niteliğindeki adım, İmralı tecridinin lağvedilmesi ve sayın Öcalan’ın hedeflediği çalışmaların yapılması için gereken koşulların sağlanmasının gerekliliği bu görüşmede yeniden teyit edilmiş oldu. Tecridin ortadan kalkması gerektiğini söyledikçe bazı çevreler bunu anlamamakta direniyorlar. Gerçek anlamda bu meseleyi çarpıtan yaklaşımlar olduğunu görüyoruz. Şimdi, hepimizin düşlediği barışı ve çözümü mümkün kılacak adımları atacak olan en önemli aktör Sayın Öcalan değil midir? Evet, kendisidir. Yine kendisi ile yapılan görüşmede, kendisi bu iradeyi açıkça ortaya koymamış mıdır? Evet, ortaya koymuştur. O zaman, mademki silahlar sussun, silahlar devreden çıksın, şiddet son bulsun isteniyor, o zaman neden bunu yapacak en önemli aktör şu anda tecrit altında tutuluyor?” diye konuştu.
“YASAL ZEMİNİNİN OLUŞTURULMASINA İHTİYAÇ VAR”
“Meclis, Kürt sorununun demokratik çözümü için ne yapacak?” diye soran Koçyiğit, konuşmasının devamında şunları dile getirdi:
“Ekim’den bu yana dünya kadar tartışmalar oldu. Belirli aşamalar oldu, görüşmeler yapıldı, çağrı yapıldı. Mecliste hiçbir adım atıldığını görmedik, Mecliste yaprak kımıldamıyor. Hiçbir inisiyatif geliştirilmiş değil. Bunu anlamakta güçlük çekiyoruz. Ekimden bu yana dünya kadar tartışmalar oldu. Belirli aşamalar oldu, görüşmeler oldu çağrı yapıldı. Meclis’te hiçbir adım atıldığını görmedik, Mecliste yaprak kımıldamıyor. Hiçbir inisiyatif geliştirilmiş değil. Bunu anlamakta güçlük çekiyoruz. DEM Parti ve halkın, demokratik toplum ve barışın inşası için atılacak adımlara dair ne beklediği ve istediği ortadadır. Bu konuda bir muğlaklık yok, bir sorun yok.
Diğer taraftan Meclis’in sessizliği kaygı verici. Bu konuda meclisin izleyici pozisyonun hızla çıkması inisiyatif alması elini taşın altına koymasının zamanı geldi geçiyor. Bu hafta İmralı Heyetimiz Sayın Adalet Bakanı Yılmaz Tunç ile bir görüşme gerçekleştirecekler. Görüşmede bu sürecin yasal meseleleri ceza infaz hukuku ve diğer başlıklara dair kendisiyle görüş alışveriş yapılacak. Sürecin daha detaylı ilerlemesi için Meclis’in rol üstlenmesi ve sürecin gerçekçi bir yasal zeminin oluşturulmasına ihtiyaç var. Hali hazırda bu yasal zeminden uzaklayız. Bu zeminden yoksun bir şekilde süreç ilerletilmeye çalışılıyor.”
PİRHA-PKK Lideri Abdullah Öcalan ile yapılan görüşme sonrası Kandil’e mektup gidip gitmediği tartışmalarına açıklık getiren DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, “Sayın Öcalan’ın mektubu hem Kandil’e hem Avrupa’ya hem de Kuzey ve Doğu Suriye’ye, ilgili yetkililere ulaştı” dedi.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Sözcüsü Ayşegül Doğan, partisinin genel merkezinde devam eden Merkez Yürütme Kurulu (MYK) toplantısına dair düzenlenen basın toplantısında değerlendirmelerde bulundu.
“SANDIKTA KAZANAMADIKLARINI BAŞKA ŞEKİLDE ELE GEÇİRMEYE ÇALIŞIYORLAR”
Van Belediyesi’ne kayyım atanmasını kumpas olarak nitelendiren Ayşegül Doğan, “DEM Parti Van’da halkın oyları ile 14 ilçeyi ve kent merkezini kazanmasının hemen ardından buna dönük saldırıların başladı. Adeta ele geçirmeye çalıştılar, Van halkının bütün kazanımlarını yüzbinlerce insanın oyunu tercihi yok saymak ve bunu belli rant odaklarına peşkeş çekmek. Yalnızca bu yanıyla sınırlı değil çünkü kayyım demek şöyle bir şey demek. Halkın temsilcisinin yerine bir vali geliyor yani devletin bir temsilcisi getiriliyor. Bununla övünülüyor. Bunun bir darbe olmadığı iddia ediliyor. Bunun bölgesel bir mesele olduğu iddiasıyla yıllardır 2016’dan buna sandıkta seçimde kazanmadıklarını farklı bir şekilde ele geçirmeye çalışıyorlar” diye belirtti.
“EĞER DEMOKRATİK SİYASET HAZIRLIĞI VARSA, DEMOKRATİK SİYASET NEDEN BU KADAR KUŞATILIYOR”
Henüz adı konulmayan bir süreç olduğunu belirten Doğan, “Bakın, devlet iktidarı son gelişmelerle ilgili bunu bir sürece evriltecek bir kararlılığa sahip midir?” diye soruluyor. Bu soru Tekirdağ’dan Şırnak’a kadar sorulan bir soru. Aynı fakat farklı kesimler tarafından soruluyor. Farklı dillerde soruluyor ama insanlar aynı kaygıları taşıyorlar. Kararlılık görmek istiyorlar. Niyetin ne olduğunu, sahicilik görmek istiyorlar. Yaşadıkları güvensizliğin telafi edilmesini istiyorlar. Eğer bir demokratik siyaset hazırlığı varsa, demokratik siyaset alanı neden bu kadar çok kuşatılıyor? ‘Operasyonlarla, yargı kumpaslarıyla ve kendinden olmayan herkese yargı eliyle bir tehdit, bir şantaj yaparak nasıl olacak’ diye bize soruluyor. Özgür çalışma koşulları oluşturulmadan sayın Öcalan bu tartışmalara nasıl bir katkı yapabilir? diye soranlara ilgili bakanlıkların, yetkililerin cevap vermesi gerekiyor. Bu tartışma ülkede değilmiş gibi, sanki bu ülkenin bakanlarını, yetkililerini ya da yöneticilerini ilgilendirmeyen bir tartışmaymış gibi davranmak ve bunu sürdürmek imkânsız” dedi.
“ABDULLAH ÖCALAN’IN MEKTUBU KANDİL’E, AVRUPA’YA, KUZEY VE DOĞU SURİYE’YE ULAŞTI”
PKK Lideri Abdullah Öcalan ile yapılan görüşme sonrası Kandil’e mektup gidip gitmediği tartışmalarına da açıklık getiren Doğan, konuşmasının devamında şunları dile getirdi:
“Sayın Öcalan’ın mektubu hem Kandil’e hem Avrupa’ya hem de Kuzey ve Doğu Suriye’ye, ilgili yetkililere ulaştı. Kendileri de açıkladı, bunu biz de teyit ettik. Kandil’de KCK’li yetkililere, Kuzey ve Doğu Suriye’de SDG’li yetkililere ve Avrupa’da da işte KCDK-E ve KNK’ye ulaştırılmış bir mektup var. DEM Parti İmralı Heyeti dışında İmralı’da bir temasımızın olmadığını da bilinmesini istiyoruz.”
PİRHA-DEM Parti İstanbul Milletvekili Celal Fırat, Suriye’de yaşanan katliamlara ilişkin TBMM’de basın toplantısı düzenledi. Alevilerin Suriye’de sistematik olarak yok edilmek istendiğini belirten Celal Fırat, “Birleşmiş Milletler, uluslararası toplumu, Türkiye hükümetini basın yayın kurumlarını ve insan hakları kuruluşlarını Suriye’de yaşanan katliama karşı duyarlı olmaya çağırıyorum” dedi.
Suriye’de Beşar Esad yönetiminin devrilmesinin ardından ülkedeki kontrolü ele geçiren Hey’etu Tahrîri’ş-Şâm (HTŞ) isimli cihatçı çetenin Alevi toplumu başta olmak üzere farklı inançlara mensup halklara yönelik katliamları devam ediyor.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İstanbul Milletvekili Celal Fırat, Suriye’de yaşanan katliamlara ilişkin Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) basın toplantısı düzenledi.
“ALEVİLER YOK EDİLMEK İSTENİYOR”
Alevilerin sistematik olarak yok edilmek istendiğini belirten Celal Fırat, “Aleviler insani bir felaketin ve soykırımın eşiğindedir. Katliamlarda, toplu halde kapatıp canlı canlı yakma, kafa kesme, kurşun sıkma, parçalama gibi insanın hayal edemeyeceği her yöntem kullanılmaktadır. Çocuk kadın erkek ayrımı yapılmamaktadır. Kadınlar ayrıca savaş ganimeti olarak görülüp istismar edilmektedir. Yapılan işkencelerde, elektrik şoku, tırnak sökme, kemiklerin kırılması, uzuvların kesilmesi, tecavüz, aç ve susuz bırakarak sorgulama gibi insanlık dışı uygulamalar yapılmaktadır.
Binlerce Alevi genci gözaltı gerekçesiyle kaybedilmiş ve kendilerinden haber alınamamaktadır. Yapılan katliamlara karşı yapılan protestolarda toplu silahlı saldırıya uğramakta ve yeni katliamlar yaşanmaktadır. Lazkiye bölgesinde, çok sayıda dini ve kültürel alan tahrip edildi. Bunlar arasında türbeler, tarihi kütüphaneler ve Alevilerin kimliği ve yüzyıllara dayanan gelenekleri için merkezi öneme sahip birçok yapı yer alıyordu” dedi.
“İNSANLIK DIŞI VAHŞETE HEP BERABER DUR DİYELİM”
Suriye’de yaşananların insanlığa karşı suç olduğu vurgulayan Fırat, “Bu suça ortak olmayalım, bu insanlık dışı vahşete hep birlikte dur diyelim. Türkiye, en başından beri yeni yönetimle ilişki içinde ve yakın zamanda Colaniyi misafir etti. Biz Aleviler, Türkiye’nin bu yaşananlara sessiz kalmasını kabul etmiyoruz. Orada bizim akrabalarımızı katledenleri hiçbir şey olmamış gibi kırmızı halılarla karşılayıp, ağırlanmasını kabul etmiyoruz. Türkiye hükümeti, orada yaşanan katliamlara duyarsız kalmamalıdır. Alevi toplumu ve demokratik kamuoyu bu konuda açık bir tavır, eleştiri ve adım atılmasını istiyor” diye belirtti.
“GÜVENLİ İNSANİ KORİDORLAR AÇILMALI”
Birleşmiş Milletler, uluslararası toplumu, Türkiye hükümetini basın yayın kurumlarını ve insan hakları kuruluşlarını Suriye’de yaşanan katliama karşı duyarlı olmaya çağıran Fırat, yapılması gerekenleri şu şekilde sıraladı:
“Uluslararası toplum ve BM, insanlığa karşı işlenen suçlar, dini ve etnik soykırıma karşı derhal harekete geçmelidir. Öncelikle, güvenli insani koridorlar açılmalı, basın ve gözlemci heyetlerin bölgeye gitmesi sağlanmalıdır. Açılacak, insani koridorlar üzerinden tıbbi yardım, temel gıda ve diğer yaşamsal ihtiyaçları karşılanabileceği koşullar yaratılmalıdır. Başta Aleviler olmak üzere, toplulukların kendi bölgelerinde korunması için BM barış güçleri yerleştirilmelidir. Yine, katliam, işkence, yerinden etme, mülklere el koyma ve kötü muamelelere karşı, koruma ve karşı koyacak güçler oluşturulmalıdır. Alevilerin saldırılardan korunabileceği, temel ihtiyaçlarına erişim sağlayabileceği güvenli alanlar oluşturulmalıdır. Suriye’nin geleceğinde, başta Aleviler olmak üzere, insan haklarına dayalı, topluluk olmaktan kaynaklı hakları güvence altına alan bir yeniden inşanın koşulları için uluslararası toplum harekete geçmelidir.”
PİRHA – Halkların Demokratik Kongresi, son dönemde artan baskılara ve hedef gösterilmelerine ilişkin genel merkez binasında düzenlediği basın toplantısında, iktidarın hukuksuzlukları ve yargıyı araçsallaştırma girişimlerine karşı mücadele edeceklerinin altını çizdi.
Halkların Demokratik Kongresi (HDK) ve bileşenleri, son dönemde artan baskılara ve HDK’nin hedef gösterilmesine dair Taksim’de bulunan genel merkez binasında basın toplantısı gerçekleştirildi.
Çok sayıda bileşen temsilcisinin katılım sağladığı basın toplantısında HDK Eş Sözcüleri Ali Kenanoğlu ve Meral Danış Beştaş konuşma yaptı.
“HDK ORTAK PLATFORMDUR”
İlk olarak konuşan Ali Kenanoğlu, HDK’nin iktidar tarafından hedef göstetilmesine ve mahkemelerde dosya konusu edilmesine ilişkin açıklama yapma gereği duyduklarını belirtti. Kenanoğlu devamında şunları söyledi:
“Zaten girişte, kapıda da sizi karşılayan hani ne bileyim onlarca polisi gördüğünüz zaman neyle karşı karşıya kaldığımızı da hepimiz görüyoruz aslında. Burada bir basın toplantısı düzenleyeceğimizi duyurmamıza rağmen kapının önünde yüze yakın polis aşağıyı ve yukarıyı sarmış durumda. Bunun karşılığında HDK’nin anlayışı 2011 yılında bu tespitle birlikte, bu ihtiyaca binaen bir şekilde bir ortak platform olarak kurulmuştur. HDK içerisinde siyasi partiler var, dernekler var, vakıflar var, yani kurumsal olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin yasalarına, dernekler yasasına, vakıflar yasasına ya da siyasi partilerin yasasına göre kurulmuş yapıların birleşimidir HDK. Dolayısıyla HDK esasında Türkiye’de yasal zeminde siyaset yapan, demokratik mücadele yürüten kurumların, kuruluşların ortak platformudur. Tabii bizim ve bunun haricinde bireysel katılımlar da HDK’de mevcuttur.”
“KEYFİ BİR ZEMİNDE DEVAM EDEN SALDIRILAR VAR”
Ardından söz alan Meral Danış Beştaş, Türkiye sivil toplumunun, demokratik kamuoyunun, derneklerin, vakıfların, odaların ve gazetecilere yönelik bir saldırı dalgasının varlığına dikkat çekti. Beştaş, “Nevşin Mengü ile başlayan bir saldırı. Özlem Gürses ile devam etti. Özlem Gürses’te ev hapsi ve yurt dışına çıkış yasağıyla serbest bırakıldı. Dün Göç İzleme Derneği (GÖÇİZ-DER) hakkında bir kapatma kararı verildi. Bizim de birleşenlerimizden olan bir kurum. Tamamen keyfi bir zeminde devam eden saldırılar var. Dicle Fırat Gazeteciler Derneği’ne, Türkiye Gazeteciler Sendikası’na kadar, İnsan Hakları Derneği’ne varıncaya değin. Bu alanda çalışan bütün kurumların, Türkiye’de basın yayın özgürlüğüne yönelik saldırılar var ve bu konudaki saldırılara dair ayrıntılı raporlar mevcuttur” diye konuştu.
“GAZETECİLİK ASLA SUÇ DEĞİLDİR”
Beştaş, şöyle devam etti:
“En son geçen hafta Nazım Daştan ve Cihan Bilginin katledilmesini protesto etmek isteyen gazeteciler Gülistan Dursun, Hayri Tunç, Enes Sezgin, Osman Akın, Can Papila, Pınar Gayıp, Serpil Ünal tamamen keyfi bir şekilde tutuklandı. Hem düşünce ve ifade özgürlükleri engellendi, hem açıklama yapmaları önlendi, işkenceye varan uygulamalar yapıldığını bizzat kendileriyle yapmış olduğumuz görüşmelerde tespit ettik. Gazetecilik asla suç değildir ve gazeteciliğin suç olarak değerlendirilmesinin bu iktidar açısından tek bir anlamı vardır; hakikatler toplumla buluşmasın. Hakikatleri örtelim ve biz kendi yaratmak istediğim ilüzyonu, iktidar açısından algıyı yönetelim diye böyle bir yaklaşım ortaya konulduğunu da ifade etmek istiyorum. Nazım Daştan ve Cihan Bilgi’nin öldürülmesinin soruşturulması gerektiğini söyleyen İstanbul Barosu hakkında soruşturma açıldı.”
“ÇARŞAF ÇARŞAF HDK SORULDU”
Beştaş, Halkların Demokratik Kongresi’nin dosyalara konu edilmeye başlandığını da ifade ederek şunlara vurgu yaptı:
“Geçmişte de birkaç dosyada irili ufaklı sorular soruluyordu. Tekirdağ’daki soruşturmada olduğu gibi, İstanbul’daki soruşturmada olduğu gibi. HDK’ye üye misiniz, delege misiniz? Sanki bir tırnak içinde hani suçla irtibatlandırma vesilesi olarak gösteriliyor. Ahmet Özer’le ilgili yapılan operasyonda Esenyurt Belediye Başkanı biliyorsunuz o da keyfi bir soruşturmayla, tamamen hukuksuz bir temelde hakkında soruşturma açıldı, tutuklama kararı verildi, kayyum atandı.
HDK ile bağınız nedir? Böyle bir absürt bir şey olabilir mi? HDK ile bağınız nedir? 1600 kişi nedir? Yandaş medyada boş durmuyor. Çarşaf çarşaf işte HDK soruldu, işte şu yapıldı. Yani bir algı yaratma çabası. Tabi bu yandaş medyanın nasıl çalıştığını hepimiz gayet iyi biliyoruz.
HDK BU ÜLKENİN BİRLEŞTİRİCİ, SİZ İSE İKTİDAR OLARAK AYRIŞTIRICI GÜCÜSÜNÜZ
HDK bu ülkenin birleştirici gücü ise iktidar olarak siz ayrıştırıcı, kutuplaştırıcı, güç olmaya çalışan bir toplamdan öteye gidemezsiniz. Bunu aklınızdan çıkartmayın. Siz bir güç değilsiniz. Çünkü sizi bir güç yapan değerlerinizden halktan uzaklaşan bir avuç mutlu ve zengin azınlık olma yolunda hızla ilerliyorsunuz. Ve hakikaten bu zorbalık, bu zulüm, bu baskı sadece güçsüzlüğünüzün ilanıdır.
Bundan başka bir anlam ifade etmiyor. İşte en son ilan ettiğiniz asgari ücretle de karşı tepkilerin olmaması için bütün bu kolerasyon içinde nelere yapmaya çalıştığınızı da gayet iyi biliyoruz. Siz insanları cezaevine kapatmakla aslında bir şeyleri başardığınızı sanıyorsunuz. Kolluk gücüyle bazı itirazları baskılıyorsunuz. Anladığınızı ya da bunu başardığınızı sanıyorsunuz. Ama bu konuda da büyük yanılıyorsunuz. Barış istemine karşı yargıyı, baskıyı, kolluğu çıkarmakla, savaş naraları atmakla Türkiye toplumunun lehine hiçbir adım atmıyorsunuz. Bizim en önemli rollerimizden biri de tabii ki barışı toplumsallaştırmaktır, inşa etmektir.”
“MÜCADELEMİZİ HER ZEMİNDE SÜRDÜRECEĞİZ”
Beştaş, son olarak şunları ifade etti:
“Sizin bu hukuksuzluklarınızla, bu hilelerinizle, bu yargıyı araçsallaştırma girişimlerinizle başa çıkacağız. Çünkü biz bu konuda Halkların Demokratik Kongresi olarak birleşenlerimizle birlikte kesinlikle Türkiye’yi demokratikleştirme mücadelemiz, insanca bir yaşam doğasına dokundurtmayan doğasıyla, çevresiyle, dışarıda yaşayanlarımızla, şiddete karşı mücadelesiyle, kadın erkek eşitliğiyle, ekolojik ve demokratik bir toplum mücadelemizi her zeminde yürütmeye devam edeceğiz.”
PİRHA-KESK Dersim Şubeler Platformu, 30 Kasım’da Ankara’da gerçekleştirecekleri “Geçinemiyoruz, yoksulluğa karşı mücadelede birleşiyoruz” mitingi için basın toplantısı gerçekleştirdi. Türkiye’de geçim mücadelesi veren milyonların her geçen gün artan yoksulla mücadele ettiklerini belirten KESK Genel Sekreteri Sevgi Yılmaz, “Gelin insanca yaşamaya yetecek bir ücret, adil bir vergi sistemi, halk için emek için bütçe, güvenceli iş, güvenli gelecek için omuz omuza verelim” dedi.
KESK, “Halktan, emekten yana bütçe, demokratik Türkiye” talebiyle 30 Kasım’da Ankara’da Tandoğan Meydanı’nda “Geçinemiyoruz, yoksulluğa karşı mücadelede birleşiyoruz” mitingi gerçekleştirecek.
KESK Dersim Şubeler Platformu, 30 Kasım’da Ankara’da gerçekleştirecekleri “Geçinemiyoruz, yoksulluğa karşı mücadelede birleşiyoruz” mitingi için basın toplantısı gerçekleştirdi. Basın toplantısında açıklamayı KESK Genel Sekreteri Sevgi Yılmaz okudu. Açıklamaya KESK İş Kolları MYK Üyeleri Nursel Yücesoy, İzzet İldeş, Serap Baysal, Deniz Öztekin ve Dersim Emek ve Demokrasi Platformu bileşenleri katıldı.
“KAYYIMLARA HAYIR DİYORUZ”
Hak ihlallerinin ayyuka çıktığı bir ülkede yaşadıklarını belirten KESK Genel Sekreteri Sevgi Yılmaz, “Biz miting kararını aldığımızda Esenyurt, Mardin, Batman ve Halfeti belediyelerine kayyım atanmamıştı. Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer seçilene kadar bir sorun yoktu ancak iktidar seçimleri kaybettikten sonra Esenyurt Belediyesi’ne kayyım atadı. Biz KESK olarak kayyımlara hayır diyoruz. Seçme ve seçilme hakkının yok sayıldığı ve kayyımların halka hizmet etmediği için kayyım uygulamasını kabul etmiyoruz” diye belirtti.
“2025 YILI BÜTÇESİ BÜYÜK ORANDA TARİKAT VE CEMAATLERE AKTARILACAK”
Milli Eğitim Bakanlığı’nın bütçesinin Meclis’te komisyondan geçtiğini ifade eden Sevgi Yılmaz, “Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin 22 yıllık AKP iktidarının emek düşmanı ve gerici politikalarının kristalize olmuş halidir. Meclis kürsüsünden tarikat ve cemaatlerle protokol yapmaya devam edeceğini, tarikat ile cemaatlerin aslında sivil toplum kuruluşu olduğunu söyleyecek kadar şaşkındır bizim açımızdan. 2025 yılı bütçesinde gördüğümüz gibi Milli Eğitim Bakanlığı büyük bir oranda tarikat ve cemaatlere aktarılacağını görüyoruz. Çocuklarımızı MESEM projeleriyle ucuz iş gücüyle patronların hizmetine sunuyor. 12 tane çocuğumuz alınmayan iş güvenlikleri sebebiyle yaşamını yitirmişti, bunun sorumlusu Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’dir” dedi.
“HALKTAN YANA BİR BÜTÇE İSTİYORUZ”
Türkiye’de geçim mücadelesi veren milyonların her geçen gün artan yoksulla mücadele ettiklerini belirten Yılmaz, “İşsizliğin, yoksulluğun, güvencesizliğin tüm toplumu sardığı koşullarda önemli bir sürece, bütçe sürecine girmiş bulunuyoruz. İktidarın “bütçeden aslan payını eğitime ayırdık, sağlık bütçesini artırdık, çalışanlarımızı enflasyona ezdirmedik” söylemleri safsatadan ibarettir. Dolayısıyla bizlerden alınacak vergilerden oluşan bütçede gerçek aslan payı faize, muafiyet, istisnalarla, hazine garantileri ile patronlara, savunma ve güvenlik adı altında silah tekellerine, son 10 yılda personel sayısı %132 arttırılan bütçeden 6 bakanlıktan daha fazla payı kapan Diyanet İşleri Bakanlığına ayrılmaktadır. Bütçenin tüm yükünü bordrolulara, yoksullaştırılan halka yıkan, aslan payını ise faizden, ranttan beslenen bir avuç kan emiciye, sermayeye, patronlara, 5’li çeteye, silahlanmaya, ayırmayı hedefleyen bir bütçe ile karşı karşıyayız. Bu emek düşmanı, sermaye dostu bütçeyi kabul etmek mümkün değildir. Biz emekten, halktan yana bir bütçe istiyoruz.
Bunun için KESK olarak “Geçinemiyoruz! Yoksulluğa Karşı Mücadelede Birleşiyoruz!“ şiarı ile üç haftadır tüm yurtta işyerlerinde, kent meydanlarında bir kampanya örgütlemeye çalışıyoruz. “Bu düzene, yoksulluğa, sefalete itirazım var” diyen tüm emekçilere, vatandaşlara bir kez daha sesleniyoruz. Gelin; insanca yaşamaya yetecek bir ücret, adil bir vergi sistemi, halk için emek için bütçe, güvenceli iş, güvenli gelecek için omuz omuza verelim. 30 Kasım 2024 Cumartesi günü Ankara’da gerçekleştireceğimiz Merkezi Mitingimizde emeğin kürsüsünü birlikte kuralım” diye ifade etti.
-Kamu hizmetlerine ve yatırımlarına bütçeden ayrılan payın artırılmasını, piyasalaştırılmasına, tasfiyesine ve özelleştirme soygununa son verilmesini istiyoruz.
-Toplumsal cinsiyete duyarlı bir bütçenin hayata geçirilmesini, kadınların güvenceli istihdamının arttırılmasını, kadınları şiddetten koruyacak kamusal hizmetlerin genişletilmesini istiyoruz.
-Vergide ve ücretlerde adalet istiyoruz. Bunun için; tükettiğimiz her şeyden alınan KDV, ÖTV gibi tüm dolaylı vergilerin düşürülmesini,
-Gelir vergisi birinci dilim oranının %15 ten %10’a düşürülerek, yoksulluk sınırına kadar olan maaşların-ücretlerin birinci vergi diliminde sabitlenmesini,
-Kar, faiz ve servet gelirlerine tanınan ayrıcalıkların kaldırılmasını, belli bir servet düzeyinin üzerindeki zenginlerden servet vergisi alınmasını,
-Vergilerimizden oluşan bütçeden alıp Kamu Özel İş birliği (KÖİ) projelerine, Kur Korumalı Mevduat (KKM) sistemine aktarılan Hazine garantilerine son verilmesini,
-Vergilerimizin, ülkenin kaynaklarının güvenlikçi politikalara, silahlanmaya değil; istihdamın, üretimi arttırılması, yoksulluğun ve işsizliğin önlenmesi, adaletin, barışın ve demokrasinin tesis edilmesi için kullanılmasını istiyoruz.
-Maaşlarımızdaki kayıpların karşılanmasını; en düşük kamu emekçisi maaşının kira, aile, yakacak yardımları ile yoksulluk sınırının üzerine çıkarılmasını istiyoruz.
-Sözleşmeli, taşeron, ücretli, vekil gibi hür türlü güvencesiz istihdama son verilmesini, tüm kamu emekçilerinin güvenceli-kadrolu istihdam edilmesini istiyoruz.”