PİRHA- Antalya Kadın Platformu, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’ne dair eylem ve etkinlik programını açıkladı. Tüm kadınlara alanlara çıkma çağrısı yapıldı.
Antalya Kadın Platformu, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü ile ilgili Eğitim Sen Antalya Şubesi’nde basın toplantısı gerçekleştirdi. Basın metnini platformu adına Nigar Duru okudu.
Şiddetin, tüm dünyada insanlık sorunu olarak var olmaya devam ettiğini vurgulayan Duru, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nün tarihçesini aktardı.
OECD 2022 yılı verilerine göre dünyada her 3 kadından 1, Türkiye’de ise her 10 kadından 4’ünün ömründe en az bir kez erkek şiddetine maruz kaldığını belirten Duru, “Ülkemizde son yıllarda kadına karşı şiddet, çocuk katliamları ve istismarları olağan üstü artmış, kadın cinayetleri ‘cins kırım’ boyutuna ulaşmıştır” dedi.
Nigar Duru, 6284 sayılı yasanın uygulanmadığını veya eksik uygulandığına işaret ederek, şunları söyledi:
“Sorumluları biliyoruz. Sorumlular; Patriyarkal sistem, erkek yargı, emek düşmanı, cinsiyetçi, ayrımcı sistem ve yürütücüsü AKP hükümetidir.
25 Kasım’da, erkek devlet şiddetine karşı, failleri koruma yargıla demek için, erkek adalet değil gerçek adalet için alanlarda, sokaklardayız. Siyasi bir darbeyle seçilmiş başkanların yerine kayyum atayan iktidarın ,ilk yaptığı kadın kazanımlarını yok etmek oluyor. İrademe dokunma, kayyuma hayır! LGBTİ+’lar nefret söylemleriyle hedef haline getirildi. Üzerlerinde baskı ve şiddet daha da arttı. Sorumlusu siyasal İslamcı, tarikatlardan beslenen bu sistemdir.”
AKP’nin neoliberal ekonomi politikalarının yarattığı ekonomik ve sosyal krizin kadın yoksulluğunu ve cinsiyet eşitsizliğini daha da derinleştirdiğini dile getiren Duru, “Kadın işsizliği olağanüstü arttı. Toplumsal cinsiyet rollerinden dolayı kadınların üslendikleri bakım emeği ve ev içi emeği yok sayılmaya devam ediyor. AKP kadın düşmanlığından, ayrımcılıktan ve gericilikten beslenerek iktidarını devam ettirmektedir. Çocuk istismarlarına sessiz kalan Diyanet, kadın bedeni üzerinden politika yaparak cinsiyet eşitsizliğini derinleştirmektedir” diye konuştu.
“900 BİNE YAKIN ÇOCUK EĞİTİM-ÖĞRETİMDEN UZAK”
İktidarın, eğitim sistemini, bilimsellik ve laiklikten uzaklaştırdığını, Diyanet eliyle de tarikatlarla ÇEDES gibi çeşitli protokoller yapıldığının altını çizen Duru, 900 bine yakın çocuğun eğitim-öğretimden uzakta olduğunu söyledi.
“Yaşamımız, haklarımız, eşitlik ve hayallerimiz için alanlardayız” diyen Duru, Antalya’da yapacakları eylem ve etkinlikleri şöyle sıraladı:
“-18 Kasım 2024 saat 13.30’da Güllük PTT mahpus kadınlara kart atma,
-19 Kasım 2024 saat 12.30’da Dr. Aynur Dağdemir için Antalya Tabip Odası önünde basın açıklaması,
-23 Kasım 2024 saat 14.00’de AKS’de yoksulluk ve eşitsizlik paneli,
-24 Kasım 2024 saat 14.00’de Aydın Kanzadan Cumhuriyet Meydanı’na yürüyüş,
-25 Kasım 2024 saat 16.00’da Kışlahan önünde ‘Kadınlar Konuşuyor’ konseptli etkinlik,
-25 Kasım 2024 saat 18.00’de Attalos Meydanı’nda basın açıklaması.”
PİRHA – DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, 15 Kasım günü, 1937-38 Dersim Katliamda Seyit Rıza ve arkadaşlarının katledilmesinin yıldönümünü hatırlatarak, katliamla yüzleşmeşilmesi gerektiğini kaydetti. Koçyiğit, “Hâlâ Dersim Katliamı’nın arşivlerinin kapalı tutulduğunu görüyoruz. Dersim Tertelesi ile yüzleşilmediğini, bu acılarla hesaplaşılmadığını ve gerçek hesabının sorulmadığını görüyoruz” dedi.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, Meclis’te gündeme dair düzenlediği basın toplantısında konuştu.
DEM Parti Esenyurt İlçe binasına yapılan polis baskınıyla ilgili konuşan Gülistan Kılıç Koçyiğit, baskının yöneticilere ve avukatlara haber verilmeden gerçekleştirildiğini ifade ederek, bu durumu hukuksuzluk olarak nitelendirdi.
Gülistan Kılıç Koçyiğit, şöyle konuştu: “Esenyurt’ta kayyım gaspıyla bir hukuksuzluğa imza attınız, oradaki halkın iradesini çaldınız. Bununla da yetinmediniz, ilçe binamıza baskın yapıyorsunuz. İlçe Eş Başkanlarımız Rojda Yılmaz ve Abdullah Adnan’ın Vatan Emniyeti’ne çağrıldıklarına dair bilgi aldık. Siz bizim il ve ilçe binalarımızda ne arıyorsunuz? Demokratik siyaset alanındaki varlığımıza ne zaman tahammül edeceksiniz? Bu ülkede hangi partinin il veya ilçe binasına polis baskını yapıyorsunuz? Hangi partinin il ve ilçe binasını dağıtıyorsunuz? Sistematik olarak hangi partinin yöneticilerini gözaltına alıp tutukluyorsunuz? Her gün bize akıl verenler ve rota çizenler, önce kendi akıllarını başlarına almalı ve hukuka dönmelidir.”
“YENİ DOĞMUŞ BEBEKLERİN KATLEDİLMESİNE GÖZ YUMDULAR”
Gülistan Kılıç Koçyiğit, bugün ilk duruşması yapılan “Yenidoğan Çetesi” davasına değinerek, şöyle devam etti:
“Bu davayı yakından takip ediyoruz. Yenidoğan çetesine dair kamuoyuna yansıyanlar, bu çetenin uzun bir süre boyunca hukuksuzluk yaptığına ve bilgi-belgelerin yetkililer tarafından bilindiğine işaret ediyor. İl sağlık müdürlüğü, SGK yöneticileri ve tüm teftişi yapanların bu sürece bilerek ve isteyerek göz yumduklarını görüyoruz. Yeni doğmuş bebeklerin katledilmesine göz yumuldu. Bugün, Sağlık Bakanlığı soruşturma üzerinden rant devşirmeye çalışıyor. Ancak soruşturma başlatıldığı süreçte bu hastaneler kapatılmadığı, hasta kabulüne devam ettiği ve para akışı sürdüğü için bebekler orada hayatlarını kaybetti. Peki, tüm bunlar yaşanırken tek bir yönetici istifa etti mi? Hayır! Dönemin il sağlık müdürü ve şu anki Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu hâlâ koltuğunda oturuyor.”
“BATMAN’DA ON BİNLER HAYKIRDI”
Devamında ise Gülistan Kılıç Koçyiğit, şunları belirtti:
“Dün Batman, Halfeti, Mardin hem de çevre illerden on binlerce yurttaşımızın katıldığı büyük, coşkulu ve görkemli bir mitingi hep beraber deneyimledik. Batman halkı da Halfeti, Esenyurt, Mardin, Hakkâri halkı da yeni Türkiye’nin dört bir yanında iradesine el konulan, belediyesi gasp edilen herkes tek bir yürek oldu ve kayyıma geçit yok dedi, kayyım darbedir dedi. Bu ülkede hukuksuzluk o kadar başını almış gidiyor ki sistematik olarak devam eden İmralı tecridine karşı da Batman halkı tek bir ağızdan tecridin kaldırılması talebini oradan haykırdı ve yeniledi. İşte bütün hukuksuzluklara karşı, İmralı’daki tecride karşı, kayyım hukuksuzluğuna karşı ve Kürt sorununun çözümsüz bırakılmasına karşı milyonlar sokaklarda, milyonlar haykırıyor; hak, hukuk, demokrasi, adalet için ve barış için tecridin kalkması ve Sayın Öcalan’ın gerçek anlamda sağlık, güvenlik ve özgürlük koşullarının sağlanması için milyonlar haykırıyor. Umuyor ve diliyoruz ki bu milyonların haykırışı gerçek anlamda muhataplarına ulaşıyordur ve gerçek anlamda bugün kayyımı yol belleyenler, tecridi kendileri için temel bir politika olarak belirleyenler de bu haykırışa göre bir yanıt oluşturacaklardır. Bir an önce tecridi kaldırıp ve kayyım siyasetine son vermeleri gerektiğini ummak istiyoruz en azından.
“DERSİM ÖZRÜNÜN GEREĞİ YERİNE GETİRİLMELİDİR”
15 Kasım günü, 1937-38 Dersim katliamlarında Seyit Rıza ve arkadaşlarının katledilmesinin yıldönümüydü. Haksız ve hukuksuz bir şekilde, alelacele bir mahkeme tarafından Seyit Rıza ve yol arkadaşları idam edildi. Dönemin başbakanı ve AKP Genel Başkanı, Dersim olaylarında “özür dilemek gerekiyorsa ben özür dilerim ve diliyorum” demişti. Ama ne yazık ki bu özrün gereğini yapmadıklarını görüyoruz. Hâlâ Dersim Katliamı’nın arşivlerinin kapalı tutulduğunu görüyoruz. Dersim Tertelesi ile yüzleşilmediğini, bu acılarla hesaplaşılmadığını ve gerçek hesabının sorulmadığını görüyoruz. O anlamıyla biz, kuru bir özür değil, bu özrün gereğinin yapılması gerektiğini ifade etmek istiyoruz.
MECLİS GÜNDEMİ
Meclis’in gündemi yoğundu; geçen hafta noterlik kanunu geçti. Kanunun içerisinde basın mensuplarını oldukça yakından ilgilendiren “etki ajanlığı” maddesi vardı. Genel Kurul aşamasında bu düzenlemeyi AKP geri çekti, ancak halihazırda bu düzenlemeden vazgeçmedikleri görülüyor. Açık söylüyoruz: Toplumun, sivil siyasetin, basın meslek örgütlerinin ve derneklerin her türlü işini ve sözünü kriminalize eden, bunu casusluk faaliyeti olarak nitelendiren böyle bir yasaya asla razı olmayacağız ve yol vermeyeceğiz. Sonuna kadar hem sokakta hem de Meclis’te bu düzenleme karşısında tutum alacağız. İktidar yetkilileri “Gelsinler tekliflerini söylesinler, yoksa aynı şekilde getireceğiz” demiş. Teklifimiz açık ve net: Toplumun demokratik kamuoyunun alanını daraltacak, her türlü sözünü kriminalize edecek ve casusluk faaliyeti olarak nitelendirecek iş ve işlemlerden uzak durun.
“KAYYIM REJİMİNE YASAL KILIF UYDURMAYA ÇALIŞIYORLAR”
Bu hafta Meclis’e Dahiliye Kanunu, yani İç Güvenlik Paketi geliyor. 48 maddelik bir tekliften bahsediyoruz. Teklif, 17 kanunda ve bir Kanun Hükmünde Kararname’de değişiklik öneriyor. Yani toplamda 18 kanunda değişiklik öneren bir yasa maddesi söz konusu. Bunlardan 13’ü, Anayasa Mahkemesi (AYM) tarafından iptal edilen düzenlemeleri içeriyor. Bunun özel olarak altını çizmek istiyorum. Bu teklif metninin en önemli maddesi, Mülkiye Müfettişleri ile ilgili düzenleme yapan 3’üncü madde. Mülkiye Müfettişleri ile ilgili düzenleme aslında tam anlamıyla bir kayyım düzenlemesi. Kayyım düzenlemesine yasal kılıf uyduran, kayyım uygulamasını daha da kolaylaştıran ve yer yer bazı belediyelere kayyım atamadan kayyım pratiğine yol açabilecek bir düzenlemeyi hayata geçirmek istiyorlar. Geçmiş iktidarlara özenmiş durumdalar. Kime özeniyorlar? Cumhuriyetin ilk kuruluş yıllarındaki umumi müfettişlikleri hayata geçiren iktidarlara, tek parti yönetimine ve onun tüm temel hak ve özgürlükleri yok sayan istibdat aklına özendiklerini görüyoruz. Müfettişlere bu kadar geniş yetki verilmesi, umumi müfettişliklerin güncellenmesi, kurumsallaştırılması ve genişletilmesi politikasının bir devamıdır.
“AKP-MHP KAYYIM REJİMİYLE AYAKTA KALMAYI PLANLIYOR”
AKP-MHP iktidar bloğu, kayyım rejiminin tadına vardı; bir deyimle ifade etmek gerekirse, rantı iyi biliyor ve kayyım rejimiyle ayakta kalacağını sanıyor. Bu nedenle kayyım rejimini genişletmek, derinleştirmek ve kalıcılaştırmak istiyor; rejimin ana karakteri haline getirmeyi hedefliyor. Şimdi, Mülkiye Müfettişlerine fiili kayyım yetkisi veren maddede ne var? Örneğin, kamu kurumu ve kuruluşlarındaki eşyaları, odaları, depoları mühürleyerek muhafaza altına alma yetkisi veriliyor. Yine bu kurum ve kuruluşlardaki bilgisayarlar, bilgisayar programları, kütükler ve diğer dijital materyaller ile kamuya açık sistemler ve kamera kayıtlarını muhafaza altına alma yetkisi tanınıyor. Aslında her şeye el koyabilecek, belediyenin ya da kamu kurumlarının her şeyini didik didik inceleyebilecek bir yetkiyle, anayasanın açıkça ihlal edildiği bir düzenlemeyi bu paketin içine koydular. Neden? Çünkü 31 Mart seçimlerinde AKP büyük bir yenilgi aldı. Şimdi, muhalefetin elindeki belediyeleri işlevsizleştirmek ve halka hizmet edemeyecekleri bir pozisyona getirmek için kimi zaman kayyım atıyor, kimi zaman da Mülkiye Müfettişlerine geniş yetkiler vererek halkın iradesini yok sayıp belediyeleri işlemez hale getirmeye çalışıyor.
“DEPREMDE ÖLEN ÖLDÜĞÜYLE KALDI”
Düzenlemede önemli bir başlık daha var. Biliyorsunuz, 46. maddede AFAD Başkanı ve Başkan Yardımcısının tazminat göstergelerinin yükseltileceği söyleniyor. AFAD’ı nereden biliyoruz? 6 Şubat depreminden biliyoruz. Enkaz altında binlerce insanımızın çığlık ata ata yaşamını yitirdiği o günlerden biliyoruz. Bir battaniye dahi götüremeyen, bir çadır ulaştıramayan, bir kazması ya da küreği olmayan, hiçbir ekipmanı bulunmadığı için insanların yakınlarının gözleri önünde ölümüne tanıklık ettiği o AFAD, bugün utanmadan, sıkılmadan depremin hesabını vermeden, depremde yitirdiğimiz her bir canın hesabını vermeden, Başkan ve Başkan Yardımcılarının görev tazminatlarını ve ücretlerini artırıyor. Yani ödüllendiriyorlar. Demek ki neymiş? Bu ülkede halkın canının hiçbir önemi yokmuş.
“AKP OTORİTERLEŞEREK YOL YÜRÜMEK İSTİYOR”
Sonuç olarak, müfettişlere kayyım yetkisi verilmesinden bekçilere üst arama yetkisi getirilmesine, etki ajanlığı düzenlemesinin yapılmak istenmesinden diğer tüm düzenlemelere baktığımızda, AKP’nin tam anlamıyla otoriterleşmeyi sürdürmek istediğini görüyoruz. Hukuku askıya alan, anayasayı ve gerçek anlamda demokratik ilkeleri hiçe sayan bir bakış açısıyla yol yürümek istiyorlar. Buna karşı, sokakta, alanda ve meydanlarda muhalefet etmeye devam edeceğiz.
“ASGARİ ÜCRET TEKLİFİMİZ 35 BİN TL”
Sayın Bakan açıklama yapmış. Halkımızı asla çalışanları enflasyona ezdirmedik diye. Evet enflasyona ezdirmediniz enflasyonun altında yok ettiniz. Artık insanlar inim inim inliyorlar. Asgari ücret teklifimiz 35 bin TL’dir. En az yoksulluk sınırın yüzde 50 olmalıdır, yılda en az iki defa artırılmalıdır. Bunu geçen hafta grup toplantımızda eş genel başkanımız ifade etti, biz de burada yeniden ifade etmiş olalım.
SOYADI DÜZENLEMESİ
25 Kasım haftasındayız. Bu ülkede, ortalama olarak günde 3 kadının katledildiği bir ortamda 25 Kasım’ı karşılayacağız. Ancak hâlihazırda AKP’nin kadın düşmanı politikalarının sokaktan Meclis’e kadar uzandığını görüyoruz. 9. yargı paketindeki soyadı düzenlemesinin geri çekilmiş olması, kadınlar açısından bir kazanım olsa da, bu konuda hâlâ bir düzenleme yapılmadığını ifade etmemiz gerekiyor. Bu bir lütuf değil, bir haktır. Kadınları eşit ve özgür bireyler olarak görmenin gereğidir. Bunu biz sağlanıncaya kadar, yani kendi soyadımızı özgürce kullanıncaya kadar, mücadelemize devam edeceğiz. Bu konuda kanun teklifi verdik. Hâlihazırda bir düzenleme yapmak istenirse, kanun teklifimiz Meclis’in arşivinde duruyor. O kanun tekliflerini tozlu raflarda bekletmek yerine indirip incelemelerini ve toplumdan, kadınlardan yana düzenlemeler yapmalarını istiyoruz.
“BU DÜZENE MECBUR DEĞİLİZ”
Kadını ve çocuğu yalnızca aileyle ifade eden, kadın ve çocuk üzerinden iktidarını tahkim eden bu anlayışa karşı mücadele edeceğiz. Geçen hafta, Selçuk’ta 5 çocuk yanarak can verdi. Ne yazık ki iktidar sözcülerinin, kadını suçlayan, yaşam tarzını ve anneliğini sorgulayan beyanlarına tanıklık ettik. Bunu asla kabul etmiyoruz. Soru şu olmalı: O çocuklar neden o evde yalnız kaldılar? O anne neden hurda toplamak zorunda kalıyor? Bu yoksulluğu neden sürdürüyorsunuz? Yoksulluğu bitirmek yerine, yoksulluğu yönetme politikasından ne zaman vazgeçeceksiniz? Anayasa’nın temel ilkesi olan sosyal devlet ilkesini ne zaman hayata geçireceksiniz? Her bir olayda kendi sorumluluğunuzu ıskalayıp, neredeyse öleni suçlayan bu anlayışınızdan ve bakışınızdan ne zaman vazgeçeceksiniz? diye sormak istiyoruz.
Bu ülkede çocuklar, kadınlar ve toplum korumasız bırakılmış durumda. AKP, tam gaz toplumun çocuklarına, kadınlarına ve emekçilerine büyük bir saldırı başlatmış ve bunu sürdürüyor. Bu saldırıya karşı birlikte mücadele etmek ve sonuna kadar direnmek, söz söylemek dışında bir seçeneğin olmadığını ifade ediyoruz. Bu düzene mahkûm değiliz. Bu düzene mecbur değiliz. Mücadele ederek bu sistemi demokratikleştirebilir, özgür, eşit ve gerçek anlamda insanca bir yaşamı kurabiliriz.”
PİRHA – DEM Parti Grup Başkanvekili Sezai Temelli Meclis’te gündemi değerlendirdi. ‘Yeni çözüm süreci’ tartışmalarına değinen Temelli “İmralı tecridinin kalkması Sayın Öcalan’ın çalışma koşullarının sağlanması önemli bir öncelik olarak karşımızda duruyor” dedi. Temelli, toplumsal barışın önemine de dikkat çekerek “Kayyım barışa, demokrasiye karşı bir darbedir. Bir darbe pratiğidir” ifadesini kullandı.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Grup Başkanvekili Sezai Temelli, Meclis’te düzenlediği basın toplantısında gündemdeki gelişmelere dair değerlendirmelerde bulundu. DEM Parti’nin gerçekleştirdiği son Merkez Yürütme Kurulu (MYK) toplantısına dikkat çeken Temelli, aldıkları karar ve çağrılara işaret etti. Temelli, PKK Lideri Abdullah Öcalan’a yönelik tecride işaret ederek “İmralı tecridinin kalkması Sayın Öcalan’ın çalışma koşullarının sağlanması önemli bir öncelik olarak karşımızda duruyor” dedi.
“HERKES DAHİL EDİLMELİ”
DEM Parti olarak “çözüme” hazır olduklarının altını çizen Temelli, “Defalarca bunu söylememize rağmen Kürt meselesinin demokratik barışçıl çözümü konusunda Türkiye’nin bütün sorunlarının demokrasi içinde çözülmesi için hazır olduğumuzu Meclis’in bu konuda önemli bir adres olduğunu, Meclis’teki bütün partilerin müzakere zemininde buluşması gerekliliğine bir kez daha vurgu yaptık. Tabi bu sadece Meclis’le sınırlı bir mesel değil” diye konuştu.
Meclis’in dışında yer alan siyasi parti ve toplumun da sürece dahil olması gerektiğini belirten Temelli, “Üçüncü olarak iktidarın bu konuda atacağı adımların ne kadar önemli olduğunu söyledik. Bu iktidarla sınırı olacak bir mesele değil. Tüm muhalefeti bu konuda inisiyatif almaya çağırdık. Biz tam bu çağrıları yaparken, Kürt meselesinin barışçıl ve demokratik çözümü konusunda çağrılarımızı ısrarla yinelerken bir kez daha kayyımlarla karşılaştık” ifadelerini kullandı.
“TOPLUMSAL BARIŞIN ÇÖKÜŞÜ ORTADADIR”
Kayyım politikalarına tepki gösteren Temelli, “Kayyım meselesiyle toplumda yükselen umut ve beklentiler zehirlendi. Demokratik siyaset bir kez zehirlendi. Bu toksik siyaset ve anlayış Türkiye’nin sadece umutlarını kırmakla kalmıyor, Türkiye’yi siyasi ve iktisadi krizlerin içinde sıkışıp kalmasına çökmesine neden olmaya devam ediyor. Türkiye için riskler çok yüksektir ve riskler her geçen gün artmaktadır. Ortadoğu’daki riskler ortadadır, Türkiye’nin içindeki toplumsal barışın çöküşü ortadadır. Bütün bu çöküşlerden çıkmanın krizlerle baş etmenin yolu toplumsal barıştan geçiyor. Öyle iç cepheymiş militarist akılmış, bunlardan değil. Gerçek anlamda sahici bir barışı var etmekten geçiyor. Barışa, demokrasiye karşı kayyım bir darbedir. Bir darbe pratiğidir” diye konuştu.
Temelli, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Efendim, dağa para gidiyormuş. Ayıptır ya, utanın ya. 8 yıl boyunca kayyımlarınız o belediyeleri yönetti. 8 yıl boyunca sizin o kayyımlarınız, valileriniz, kaymakamlarınız o belediyeleri soydu soğana çevirdi. Size bin kere çağrıda bulunduk. Dedik ki bu kayyımlar hakkında İçişleri Bakanlığı müfettişleri soruşturma başlatsın. Tespihinden kuruyemişine akla hayale gelmeyecek yöntemlerle halkın belediyelerini Kürt illerinin belediyelerini, Kürt düşmanlığınıza bağlı olarak soydunuz soğana çevirdiniz. Bir tane soruşturma açmadınız.
KÜRT İRADESİNİ YOK SAYIYORSUNUZ
6 aydır görevdeyiz. Müfettişleri biz çağırdık. Kayyım döneminin yolsuzluklarının açığa çıkması için biz çağırdık müfettişleri. Ne dağa para gitmesi, para sizin hortumlamış sistemlerinizle illerimizden çekildi alındı. Borçlar ortada, sadece İçişleri Bakanlığı’na da değil Maliye Bakanlığı’na da çağrı yaptık. Dedik ki vergi kaybı ortaya çıkıyor, yolsuzluk ortaya çıkıyor. İhale kanunundaki bu soyguna müdahale edin dedik ses yok. Ondan sonra diyorlar ki dağa para gitti. Kayyımlar eliyle belediyeleri soyup soğana çeviren sizsiniz. Eğer bir soruşturma yapacaksanız oraya soruşturma yapın halkın belediyelerine değil. Ama bunun altında yatan zihniyeti çok iyi biliyoruz. Bu bahanelerle bu algı yönetimi ile zihniyetinizi kamufle edemezsiniz. Siz Kürt halkının iradesini yok sayıyorsunuz. Siz eşit yurttaşlık temelinde demokratik bir ülkeyi yok sayıyorsunuz, siz darbeci aklınızla bu ülkeyi yönetmek istiyorsunuz.”
Adalet Komisyonu’ndan geçen ve bu hafta Meclis Genel Kurulu’na gelmesi beklenen ‘etki ajanlığı’ kanun teklifine de tepki gösteren Temelli, “Bu yasa geçerse siz diyelim çıktınız herhangi bir ülke ya da Türkiye’de kayyım aleyhine laf söylediniz etki ajanı oluyorsunuz, kayyımlar kötü dediniz etki ajanı olursunuz. Bir bilimsel makale yazsanız bununla ilgili, uluslararası bir dergide yayınlarsanız etki ajanı olursunuz. Kayyımın yolsuzluklarından bahsetseniz etki ajanı olursunuz. Neden ? Çünkü devleti yararına zarar vermiş olursunuz. Dolayısıyla bunun gibi örnekler çoğalabilir. Bu muhalefeti susturma, farklı düşüncede olanın o farklı düşüncesini ortadan kaldırmaya yönelik bir anlayıştır” dedi.
“EMEKÇİ DÜŞMANLIĞI VAR”
Asgari ücret tartışmalarına dair de konuşan Temelli, “İnsan biraz utanır. 17 bin TL asgari ücret açlık sınırının altında, yoksulluk sınırı bu ülkede 70 bin TL’yi geçmiş durumda. Siz açlık sınırının altında asgari ücretle devam etmek istiyorsunuz. Ama yeniden değerlendirme oranı olarak bütçeye yüzde 44 yazıyorsunuz. Yani vergileri yüzde 44 artıracaksınız ücretleri yüzde 15. Vergileri cezaları yüzde 44 artıracaksınız emekli maaşlarını yüzde 15. Hiç olmazsa kendinizle tutarlı olun. Tamam, yalan içinize yuva yapmış sabah akşam yalan söylüyorsunuz. Kendinizle tutarlı olun ve deyin ki yeniden değerlenme oranını madem yüzde 44 yaptım o zaman asgari ücreti de yeniden değerlenme oranına göre artıracağım yüzde 44 artıracağım. O zaman deriz ki tamam rakam hatalıdır. Ama kendi içinde tutarlıdır. Kendi içinde bir tutarlılık filan yok. Tam tamına bir emekçi düşmanlığı var” diye belirtti.
KİM ÖDEYECEK?
Temelli, iktidarın sermaye için elinden gelen her şeyi yaptığını vurgulayarak, şunları dile getirdi:
“Sermayeyi korumak adına güçlendirmek adına her türlü tekniği yolu yöntemi uygulamaya devam ediyorlar. Bildiğiniz gibi bu sene inanılmaz bir borçlanma yine bütçede söz konusu olacak. Merkez Bankası bu konuda çalışmalarında diyor ki rezervlerimiz 150 milyar dolara yaklaştı. Bu iyi bir şeymiş gibi topluma anlatıyor. Elinizde bu kadar rezerv varsa o kadar da faiz yükü vardır sırtınıza binmiştir. Türkiye inanılmaz borçlanıyor. Bu borcun yükünü de halka ödetme peşindeler. Bütçe ve faize ayrılan pay 2 trilyon liraya yaklaşmış durumda ki bu sene yılbaşı başlangıç ödeneğidir. Yıl sonunda bunun nereye çıkacağını aslında hazinenin açıkladığı rakamlarda görüyoruz ki 2025 borç servisi 3.2 trilyonun üzerinde. Dolayısıyla bu borç demek bunun karşısında bir faiz demek, bir faiz yükü demek. Bu faiz yükünü işte emekçiler ödeyecek, asgari ücretliler ödeyecek emekliler ödeyecek, kadınlar, çocuklar ödeyecek.
ÇOCUKLARA YOK SERMAYEYE VAR
MEB bütçesinde çocuklara bir öğün yemeği çok görenler okulların temizlenmesine o hijyen koşullarının sağlanmasını çok görenler sermayeye faiz yoluyla ranta aktarmaya kaynak artmaya devam edecek. Kur korumalı mevduattan ülkeyi kurtardık diyenler kur korumalı mevduattan çok daha vahim olan carry trade (Ara kazanç) ile aslında emekçilere yük, sermayeye rant sağlamaya devam ediyorlar.”
PİRHA-Kadın örgütleri, artan şiddet ve cinayetlere karşı 6284 sayılı yasanın uygulanması için “Seferberlik başlatıyoruz” duyurusunu yaptı. Basın toplantısında konuşan Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Genel Sekreteri Fidan Ataselim, “Narin’in köyünde de bir kadın ses yükseltti. Umudumuz işte o kadının sesindedir” dedi.
Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Kadın Meclisleri, “Biz Yazdık, Biz Uygulatacağız, 6284 için Seferberliğe!” çağrısı ile basın toplantısı düzenledi. Şişli Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde yapılan basın toplantısına, kadın örgütlerinin yanı sıra, sanatçı, aydın ve siyasetçiler de destek verdi.
AKP Hükümetinin aile odaklı politikaları nedeniyle kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetlerinin arttığına vurgu yapılan toplantıda 6284’ü uygulatmak adına yeni yol haritası açıklandı.
“SEFERBERLİK BAŞLATIYORUZ!”
Toplantıda ilk konuşmacı olan Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Genel Sekreteri Fidan Ataselim, şiddet vakalarının günden güne yaygınlaştığını vurguladı. Aile odaklı politikalara işaret eden Ataselim şöyle devam etti:
“Aile odaklı politikalar nedeniyle cinayetlerin artacağını söylemiştik. Örneğin bir baba, çocukları ve eşini kurşunlayarak öldürüyor. Sebep, kadının ayrılmak istemesi. Hayatımıza yön vermemize karşılar. En çok kadınlar, ‘işte koruyoruz’ dedikleri yasalarla öldürülüyor.
2011 yılında cinayetlerde bir azalma olmuştu. 6284, ‘etkin soruşturma yürüteceksin, kadınları güçlendireceksin’ der.
Bizi dikkate almayarak, bizi koruyabileceğinizi düşünüyor musunuz? Onların dayattığı ailelerde, erkeklerin reis olduğu bir durum var. Kadınlara, çocuklara ‘itaat et’ deniliyor. Erkekleri cesaretlendiriyorlar.
Narin 19 günün sonunda bulundu, koca bir köyün sessiz kaldığı ifade ediliyor. Yetkililer, sorumluluklarını yerine getirmedikleri için Narin aramızda değil. Şimdi karamsar bir tablo görünse de iyi haberleri hep birlikte yayalım, 6284 seferberliğini başlatıyoruz. Narin’in köyünde de bir kadın ses yükseltti. Umudumuz o kadının sesindedir.
6284 nedir? Ailenin korunması ve kadına yönelik şiddetin önlenmesine dair kanun. Yerli bir kanun. Peki neden uygulamıyorlar?
Eğer bir kadın şiddete uğraması taktirde, korunmanıza dair bir kanun… uzaklaştırma verilmesi, elektrikli kelepçe gibi çok kapsamlı kararları barındırıyor. O nedenle 6284, hepimizin o kapalı kilitlerini açacaktır. Bundan sonra eğitimler yapıp, seminerler düzenleyeceğiz. Bir kadın şiddete uğradığında yanında olacağız. Kadına yönelik şiddetin son bulması aile odaklı politikalar değildir, bunu hep vurgulayacağız. Siyah ve beyaz arasında çok net fark vardır. Beyazı grileştirmeyin. Kadınların haklarını muğlaklaştırmayın.”
“AİLENİN KÖKÜNÜ KAZIMAK İÇİN MÜCADELEDEYİZ”
Genç Feministler Federasyonu Başkanı Güneş Akçay da yaptığı konuşmada Narin Güran cinayetinin henüz aydınlatılmadığını söyledi. “Hükümet, suçluları bulmak adına neden profesyonelce davranmıyor?” diye soran Akçay, şöyle devam etti:
“Keşke Narin’in mezarına gelinlik koyup üzüleceğinize, küçük yaşta katledilmesine üzülseydiniz. 6284 uygulanmadığı için kadınlar öldürülüyor. Ağustos ayında 6 kadın, babaları tarafından öldürüldü. İşte AKP’nin kutsal aile anlayışı bu. Onlar için erkek, kutsal olan. Genç kadınlar, babalarının tahakkümü altında yetişsin istiyorlar. Ailelerimizden asla kopmamak, başımıza diktatör dikmek istiyorsunuz ancak o ailenin kökünü kazımak için daha fazla örgütleneceğiz.
Bir yandan da ekonomik kriz de genç kadınların özgürleşmesinin önüne ket koyuyor. Ekonomik olarak aileye bağlıysanız eğer aileye daha bağlı kalınıyor. Burada Erdoğan’a da seslenmek istiyorum; sen de reissin ya hani, bu halk seçimlerde sana tokat attı. Bizler de evlerde erkekleri durdurmasını biliriz. Artık hiçbir kadının canının yanmasına tahammülümüz kalmadı. AKP hükümeti gençleri eğitimden uzaklaştırıyor, evlilik dayatılıyor. Kadınları 2’inci sınıf vatandaş gören anlayışınız yenilecek. Şiddet karşısında kadınlar yalnız değil demek için 6284 seferberliğini başlatıyoruz.”
“AİLE KUTSAL DEĞİLDİR”
Sanatçı Ceylan Ertem de basın toplantısında konuşan isimler arasındaydı. Ertem, “Yaşarken güzel günleri görmeyi umut ediyorum. Aile kutsal değildir. Kutsal olan iyiliktir, sevgidir. O nedenle mücadele etmeyi sonlandıramayız. 6284 mutlaka tekrar gündeme gelmeli. Özgürlük ne yazık ki kolay kazanılamıyor ama çok kolay kaybediliyor. Bütün eylemlerde her zaman en önde kadınlar var. Feminizm sadece kadına özgü bir şey değil. Erkekler de feminist olabilir. Biz artık mezar başlarında ağıtlar yakmak değil, şarkılar söylemek istiyoruz. Özgür ve aydın düşüncenin ters kelepçelenmediği, kadın ve çocuk cinayetlerinin olmadığı adil bir dünya diliyorum” dedi.
“ÖRTBAS EDİLENLERİ ORTAYA KOYACAĞIZ”
Gazeteci Tuluhan Tekelioğlu da 6284 sayılı yasanın önemine değinerek “Bizler, eğer korkuyu arkamıza atıp, omuz omuza verirsek herşeyi yapabiliriz. Günlerce ‘Narin nerede?’ diye sorduk ve en sonunda onu bulduk. Şimdi ise örtbas edilmek istenenleri ortaya koyacağız. Her kadının aynı duyarlılıkla bu konuya eğilmesi şart. Gelin birlikte 6284’ü hayata geçirelim” ifadelerini kullandı.
Yazar Seray Şahin de kadın cinayetlerindeki artışa dikkat çekerek “Öldürdüğü eşinin ütülediği takım elbiseyle mahkemeye çıkanları görmekten yorulduk. Bu zalimler, bizden daha hızlı yasaları öğreniyorlar. Kendi yaşam hakkımızı birilerinin vicdanına bırakamayız. Narin’le ilgili şunu söylemek istiyorum; o beyaz gelinliği gördüğümde aklıma Hatice teyze gelmişti. Köy meydanında eline bir gelinlik alıp yakmıştı!” dedi.
“19 GÜN BOYUNCA NE YAPTINIZ?”
CHP Trabzon Milletvekili Sibel Suiçmez ise “Çok öfkeliyiz. Bu karanlığı birlikte kaldıracağız. Bu yasayı uygulatacağız” diyerek şöyle devam etti:
“Bu süreçte sadece kadın cinayetleri artmıyor, işleniş biçimleri de vahşileşiyor. Şimdi herkesin gözü önünde bu cinayetleri işliyorlar. Bunları sadece ekonomik zorlukla ifade etmeye gerek yok. Eğitim politikasını değiştirerek işe başlıyorlar. Bu ülkenin her bakanının Diyanet İşleri Başkanlığı’nda gözü var görünüyor.
Narin için çok öfkeli ve üzgünüz. Kimse artık timsah gözyaşları dökmesin. Biz gerçekleri biliyoruz. Narin, melek falan olmadı, öldü. Kara toprağın altında şimdi. Bir hukukçu olarak, sosyal medya olmasaydı biz halen Narin’i arayacaktık. Bulunsaydı dahi olayın üstü örtülecekti. Yetkililere 19 gün boyunca ne yaptıklarını soruyoruz. O insanlar korktukları için mi sustular? En kötüsü o sessizlikti. Bu zihniyeti kaldırmak hepimizin görevi. Bırakın idam çığlıkları atmayı, zihniyetin değişimi için bir tuğla da siz koyun. Peki biz şimdi bu iktidardan yasaları uygulamasını mı bekliyoruz? Yanılırız. Anayasayı uygulamayan bir iktidardan bunu bekleyemeyiz. Bu iktidar kadın mücadelesinden korkuyor. Gücümüzden korkuyorlar, o nedenle dayanışmamızı arttırmalıyız.”
DEM Parti Diyarbakır Milletvekili Ceylan Akça Cupolo da “İyi ki kadın mücadelesi var, iyi ki Kürt özgürlük hareketi var” diyerek şu konuşmayı yaptı:
“Jin, jîyan, azadî sloganımıza karşılık ‘Cenk, cihat, şahadet’ sloganı atıyorlar. Narin’in tabutuna o gelinliği örten kimse, karanlığı yaratanlar da onlardır. Bu yapı Narin’in cenaze töreninin en ön safındaydı. Kadın mücadelesi yürütenler, cezaevine konuluyor ama biz bu ulus devlet anlayışına karşı durmaya devam edeceğiz. Özgürlüğümüzden başka kaybedecek hiçbirşeyimiz yok. Jin, jîyan, azadî demeye devam edeceğiz. Yaşasın kadın dayanışması.”
“NARİN, MADIMAK’TA YAKILANLAR GİBİ ÖLDÜRÜLDÜ”
Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Kadın Meclisi’nden Sevim Yalıncakoğlu da hükümetin, laiklik karşıtı politikalar yürüttüğünü söyleyerek şöyle devam etti:
“Uzun yıllardır Alevi hak mücadelesi veriyoruz ve daima eşit yurttaşlık ilkesini ön planda tutuyoruz. Özellikle ‘din derslerine hayır’ derken bir kadın mücadelesini de barındırıyoruz. Zorunlu din derslerine, ÇEDES protokolüne karşı çıktığımızda çocuklarımıza, gericiliğe karşı neden, nasıl mücadele edilmesi gerektiğini de öğretiyoruz. Bizler, bu ülkenin laikliği için de mücadele ediyoruz. ‘Narin, cennete gitti’ gibi cümleler, romantizme yönlendiriyor. Bizler, kişilerin, varolma, doğma, zamanı geldiğinde ölme hakkını da savunuyoruz. Narin öldürüldü. Tıpkı Sivas’ta Madımak’ta yakılanlar gibi. Biz bu zihniyete karşı savaşıyoruz.”
PİRHA-Eğitim-Sen Antalya Şubesi, yeni eğitim öğretim yılına ilişkin basın toplantısı yaptı. Toplantıda, “Eğitimde giderek artan piyasalaştırma ve ticarileştirme politikaları yerine, bilimsel laik anadilinde kamusal eğitim anlayışı benimsenerek eğitime erişimin önündeki tüm engeller kaldırılmalı ve tüm öğrencilerin eşit şartlarda eğitim alması için gerekli adımlar acilen atılmalıdır” denildi.
Eğitim-Sen Antalya Şubesi, 2024-2025 eğitim öğretim yılına ilişkin dernek binasında basın toplantısı yaptı. Basın metnini Eğitim-Sen Antalya Şube Başkanı Kadir Öztürk okudu.
“OKULDA OLMASI GEREKEN NARİN NE YAZIK Kİ KATLEDİLDİ”
Okulların açıldığı ilk günde tüm ülkede hüznün hâkim olduğunu ifade eden Kadir Öztürk, “Cezasızlık politikaları nedeniyle çocuk ve kadın mezarlığına dönen ülkemizde bir kız çocuğunu daha kötülüklerden ölümden koruyamadık. Olayda sorumluluğu olan herkes yargı önüne çıkarılıp adalet yerini buluncaya kadar bizler de olayın takipçisi olacağız. Bugün okulda sırasında olması gereken Narin ne yazık ki katledildi. Üzgünüz ve öfkeliyiz çocuklarımızın yaşaması için mücadelemizi daha da yükselteceğiz. Katledilen tüm çocuklarımızı saygıyla anıyoruz” diye belirtti.
“ARTAN OKUL VE KIRTASİYE MASRAFLARI VELİLERİN EKONOMİSİNİ ZORLUYOR”
2024-2025 eğitim öğretim yılı başında öğrenciler ve veliler, artan okul ve kırtasiye masraflarıyla karşı karşıya olduklarını belirten Kadir Öztürk, “Özellikle son yıllarda yaşanan ekonomik zorluklar, yüksek enflasyon ve derinleşen ekonomik kriz, eğitim giderlerini de ciddi anlamda katlanmasına neden olmuştur. Yüksek kayıt ücretleri ve zorunlu bağış uygulaması, kırtasiye ürünlerinin fiyatlarında yaşanan artışlar, okul kıyafetleri, servis ücretleri vb. gibi temel okul ihtiyaçlarına gelen fahiş zamlar, öğrenci ailelerin bütçelerinde büyük gedikler açmaya başlamıştır. Bu durum, özellikle dar ve orta gelirli ailelerin eğitim masraflarını karşılamalarını zorlaştırmaktadır. Veliler, bir öğrencinin okul masraflarını karşılamak için temel kırtasiye malzemelerinden okul kıyafetlerine, spor ayakkabısından beslenme masraflarına kadar geniş bir yelpazede harcama yapmak zorunda kalmaktadır. 2024-2025 eğitim-öğretim yılında bu masraflar, geçen yıla kıyasla önemli ölçüde artmıştır. Geçtiğimiz iki yıldaki fiyat karşılaştırması, çocuğunu devlet okuluna gönderen velilerin sırtındaki yükün belirgin şekilde artmaya başladığını göstermektedir” dedi.
“MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI BİATÇI BİR NESİL OLUŞTURMA AMACINDA”
Milli Eğitim Bakanlığı’nın ÇEDES ve yeni müfredat ile kendi ideolojisine hizmet edecek insan tipi yetiştirmeyi amaçladığını vurgulayan Öztürk, “Bilimden, sanattan, düşünmekten ve sorgulamaktan uzak; düşünmeyen sorgulamayan kayıtsız şartsız her şeyi kabul eden biatçı bir nesil oluşturma çabasındadır. Milli ve manevi değerler kavramlarının arkasına saklanarak ataerkil toplum düzenini hayata geçirmeye çalışmaktadır. Kadını yok sayan erkek egemen zihniyeti yerleştirmeye çalışan bu cinsiyetçi ve gerici anlayış reddediyoruz. Eğitim hakkı her çocuğun temel hakkı olmasına rağmen artan eğitim masrafları ve MEB’in uygulamaları bu temel hakkın kullanılabilirliğini giderek zorlaştırmaktadır. Eğitimde giderek artan piyasalaştırma ve ticarileştirme politikaları yerine, bilimsel laik anadilinde kamusal eğitim anlayışı benimsenerek eğitime erişimin önündeki tüm engeller kaldırılmalı ve tüm öğrencilerin eşit şartlarda eğitim alması için gerekli adımlar acilen atılmalıdır” diye konuştu.
PİRHA-Veli Der Antalya Şubesi, 2023-2024 eğitim öğretim yılına ilişkin basın toplantısı yaptı. Bu yılın da veliler için çocuklarının eğitim hakkı mücadelesiyle geçtiği belirtilen toplantıda Veli-Der Antalya Şube Başkanı Tülin Koç “Çığ gibi büyüyen sorunlarımıza rağmen tüm çocuklarımızın hayalleri, umutları gerçek olsun diye eğitim sistemini ve toplumu kendi dünya görüşleri doğrultusunda dönüştürmek isteyenlere karşı bizler çocuklarımız için eşit, kamusal, laik ve bilimsel bir eğitim verilmesini savunuyoruz” dedi.
Veli Der Antalya Şubesi, “Bir öğün okul yemeği, okul bahçesinde içilebilir su, güvenli ve temiz okullar istiyoruz, laik, bilimsel, kamusal parasız eğitim bütün çocukların hakkı” ile ilgili basın toplantısı yaptı. Basın metnini Veli-Der Antalya Şube Başkanı Tülin Koç okudu.
“2023-2024 EĞİTİM ÖĞRETİM YILINDA DA SORUNLARIMIZ ÇIĞ GİBİ BÜYÜDÜ”
Her yıl yeni eğitim öğretim yılında sorunlarının katlanarak arttığını belirten Tülin Koç, “Müfredat değişikliklerinden sınav sistemlerinde yapılan değişikliğe, eğitimin paralılaştırılarak kamusal bir hizmet olmaktan çıkarılıp metaya dönüştürülmesine, yasa yönetmelik değişikliklerinden protokollere, işbirliklerine eşit, laik, parasız, kamusal eğitimin kalan son kırıntıları yok ediliyor. Bizim ülkemiz biz velilerin çocuklarının eğitim hakkı için mücadele etmek zorunda bırakılan veliler ülkesi haline getirildi. Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” adıyla hayata geçirilen müfredat programı ile çocukların üstün yararı yerine hükümetin siyasi çıkarları öncelikli kılınmıştır. Öğrencilerin ve eğitim sisteminin ihtiyaçlarının ne olduğu dahi analiz edilmemiştir. Değişikliğe neden gidildiğinin gerekçesi toplumla paylaşılmamış, pilot bölge uygulamaları yapılmamış, alanın özneleri öğretmenler, akademisyenler ve biz veliler yok sayılarak kapalı kapılar ardında hazırlanmıştır” dedi.
“OKUL ÖNCESİ KURAN KURSLARI İLE DİNİ EĞİTİM 4 YAŞA DÜŞÜRÜLDÜ”
Okul öncesi dini eğitim toplum temelli kurumlar adı altında kısa süre içinde %153 oranında artırıldığını ifade eden Koç, “Eğitim öğretim yılının başında bu sayı 127 bin 258’e ulaşmıştı ve Diyanet İşleri Başkanlığı her gün çocukların saçlarının, bedenlerinin kapatıldığı fotoğraflar eşliğinde yeni açılışlar yapmaya devam ediyor. Diyanet’in son açıklamasında 4-6 yaş aralığında bir milyonu aşkın çocuk kuran kurslarında. 4-6 yaş Kuran kursları ücretsiz ve Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ile yapılan protokolle çocuk başına ücret verilmektedir. Ancak kamu okullarında okul öncesi eğitim zorunlu değildir ve yönetmelik eliyle de paralı olduğu düzenlenmiştir. Kırtasiye vb. ihtiyaçlar üzerinden ayrıca kamu okullarında da okul öncesi eğitim nüfusumuzun yarısından fazlasının asgari ücretle yaşamaya çalıştığı bir ülkede oldukça pahalıdır. Tüm çocuklarımız için okul öncesi eğitim ücretsiz, laik, kamusal olmalı, okul öncesini desteklemek için ihtiyacı olan tüm öğrencilere burs verilmelidir” diye belirtti.
Mesleki eğitim adı altında çocuk işçiliğinin yaygınlaştırılmasına dikkat çeken TülinKoç, şöyle devam etti:
“Ocak’ta mesleki eğitim merkezlerindeki kayıtlı sayı 159 bin iken bu sayı Kasım 2022’de 1 milyonun üzerine çıktı. MEB’in açıkladığı son sayılarda da 1,5 milyonun üzerine çıkmış durumda. Son 1 yılda sadece MESEM’lerde 9 çocuk iş cinayetinde yaşamını kaybetti. MESEM’ler dışında da iki milyonu aşkın çocuk, çocuk işçi haline getirildi, yoksul aile çocukları okuldan koparıldı. Emekçilerin, halkın vergileri, emeği, alın teri ile emekçilerin çocukları sermaye için bedava iş gücü haline getirildi. MESEM’lerde 9, 10, 11. sınıftaki çocuklara verilen ve patronlardan değil kamu kaynaklarınca, vergilerimizden karşılanan asgari ücretin üçte biri, 12. Sınıfta asgari ücretin yarısı olarak verilen ücret öğrencilere burs olarak verilmeli, çocukların okullara dönüşü sağlanmalı, MESEM’ler kapatılmalıdır.
“ÖĞRETMENLİK MESLEK KANUNU İLE ÖĞRETMEN KAYBEDERSE ÇOCUKLARIMIZ DA KAYBEDER”
Üçüncü adım ise yeni rejimin hedefleri ile uyumlu, kamu hizmeti veren kamu emekçisi kimliğini hedef alan, öğretmenleri halkın değil, iktidarın öğretmeni haline getirmeyi amaçlayan Öğretmenlik Meslek Kanunu’nun çıkarılmasıydı.3 Şubat 2022’de yasalaştı. Şimdi Öğretmenlik Meslek Kanunu ile yapılması planlanan değişiklikle müfredatla uyumlu öğretmen profili, maarifin muallimini yaratmaya çalışıyorlar. ÖMK’daki değişiklikle öğretmenlerin iş güvencesi kaldırılıyor, laik, kamusal eğitimi savunan bu evrensel gereklere göre ders anlatacak öğretmenleri aylıktan kesme cezasından işten çıkarmaya uzanacak bir şekilde cezalandıracağını açıklıyor.
“İKTİDARIN BÜTÇEDE TERCİHİ BİR KEZ DAHA SERMAYEDEN, TARİKATLARDAN YANA OLDU”
1998’de MEB bütçesinin merkezi yönetim bütçesine oranı %30,03 iken bu oran 2022’de %10,79 2024 yılında ise %9,8’e kadar geriledi.
Bütçedeki bu rakamlar kaynak yetersizliği değil, politik bir tercihti. Söz konusu olan özel okullar, tarikatlar olduğunda, çocukları “çocuk işçi” yapmak için patronlara ayrılan kaynaklar olduğunda halka ait kaynakları sermayeye, tarikatlara aktaranlar tercihi bir kez daha çocuklardan, öğretmenlerden, kamusal eğitimden yana kullanmadı. Çocukların kitlesel olarak okulları terk etmek zorunda kaldığı, yetersiz beslenmeden 6 yaşında bir çocuğun yaşamını kaybettiği memlekette en temel kamusal eğitim hakkı olan ücretsiz okul yemeği, eğitim desteği “maliyet hesabı” yapıldı.”
“ÜCRETSİZ OKUL YEMEĞİ ÇOCUKLARIMIZIN EN TEMEL HAKKIDIR, OKUL YEMEĞİ KOALİSYONU’NUN SESİNE SES OL”
Ücretsiz okul yemeği hakkının salgın, her geçen gün artan yoksulluk ve depremle birlikte ülkemizin en temel ve en acil gündemlerinden biri haline geldiğini vurgulayan Koç, “Okul yemeği tüm öğrenciler için tartışmasız en temel hak iken ve okul yemeği uygulamasının genişleyerek süreceği açıklamalarına rağmen gerekli ve söz verilen adımlar atılmamıştır. Açıklanan her veri ve son açıklanan PISA 2022 raporu artık nitelikli eğitimi, eğitimde eşitliği dahi konuşamadığımızın açık kanıtıdır.3 yılda bir yapılan ve 15 yaşındaki öğrencilerin okuma, matematik ve fen alanlarındaki becerilerini ölçen PISA kapsamında öğrenciler, öğretmenler, okul yöneticileri ve velilere anketler uygulanmaktadır. Ankette öğrencilere sorulan sorulardan biri de “Geçen 30 günde yiyecek alacak paranız olmadığı için kaç kere yemek yiyemediniz?” sorusuydu. Türkiye OECD ülkeleri arasında yüzde 19,2 ile son 30 günde haftada en az bir kez yiyecek parası olmadığı için yemek yiyemeyen öğrenci oranının en yüksek olduğu ülke oldu.
Okul yemeği programlarının uygulandığı ülkelerde çocuk yoksulluğunun etkisi, okul terkinin, devamsızlığın azaltılması, akademik başarının artırılması, cinsiyetten kaynaklı ayrımcılığın, eşitsizliğin ortadan kaldırılması başta olmak üzere önemli çıktılar, verilerle açıklanmaktadır. Örgün eğitim verileri okul terklerinin ülke tarihinde görülmemiş boyutlara ulaştığını göstermektedir. Okul yemeği örgün eğitim dışına çıkışı engelleyen temel faktörlerden biridir. Öğrenci Veli Derneği’mizin kurulması yönünde büyük çaba gösterdiği Türkiye Okul Yemeği Koalisyonu’muzun sesine herkesi ses olmaya çağırıyoruz. Tek bir çocuğumuzun dahi okula aç gitmek zorunda kalmadığı bir ülke için acil ücretsiz okul yemeği uygulaması okul öncesinden itibaren tüm çocuklar için hayata geçirilmelidir” dedi.
“ÇEDES BAŞTA OLMAK ÜZERE PROTOKOL VE İŞ BİRLİKLERİNE SON VERİLMELİDİR”
Tarikat yapıları ile imzalanan protokol ve iş birlikleri ile laik, kamusal eğitim hakkının hedef alındığını dile getiren Koç, şunları kaydetti:
“ÇEDES ile birlikte de artık bu ve benzeri protokoller ülkenin her yerinde ve tüm okullarda sürekli ve kalıcı hale getirildi. Üniversitelerde 2017 yılı ile başlayarak “manevi danışmanlık ve tezsiz yüksek lisans” programları açılarak bu programlara ilahiyat mezunları, imam hatip mezunu ve adayları, Kuran kursu öğreticileri ve adayları, müezzin-i kayyum ve adayları, vaiz ve vaizelerin de başvurabileceği düzenlemesi ile protokollerin yaygınlaştırılmasına yönelik yeni bir evreye geçilmişti. Her geçen gün eğitim kurumlarında, üniversitelerde, yurtlarda, rehabilitasyon merkezlerinde, sağlık kurumlarında, sığınaklarda, cezaevlerinde, sosyal hizmet kurumlarında vb. toplumsal yaşamın her alanında manevi danışmanlık hızla yaygınlaştırıldı. ÇEDES ve Diyanet’in son “Genç Gönüller Çocuk Gönüllerle Buluşuyor” projesiyle tüm okullarımız kuşatılmış durumdadır. Bir an önce ÇEDES başta olmak üzere tüm protokol ve iş birliklerine son verilmelidir” diye konuştu.
“DEPREM BÖLGESİNDEKİ TÜM ÇOCUKLARA BURS VERİLMELİ”
Salgında olduğu gibi depremde de öğrencilerin yalnız bırakıldığını söyleyen Koç, “Depremin yaşandığı 11 ilde 4 milyonu okul çağında olan yaklaşık 5 milyon çocuk kamusal eğitim için gerekli önlemler alınmadığı için sorunlarla baş başa bırakıldı. Devam zorunluluğu aranmadı. Yönetmelik eliyle deprem bölgesindeki çocukların devamsızlık takibi kaldırıldı. Okul dışına çıkıştaki vahim boyut bu şekilde gizlenmeye çalışıldı. Açıldığı ilan edilen okullarda da eğitim öğretim devam edemedi. Okullar uzun süre kapalıydı. Açıldığı açıklanan okullar arasında ağır, orta, hafif hasarlı binalar vardı ve sürekli devam eden artçılar nedeniyle yaşanılan haklı kaygılardan kaynaklı aileler çocuklarını okullara gönderemedi. Öğretmen yetersizdi veya yoktu, yeterli psiko-sosyal destek verilmedi, eğitim materyali, güvenli binalar, depremzede çocuklarımıza yeterli eğitim desteği sağlanmadı. Bu yoklukların hepsi deprem bölgesinde hala devam etmektedir. Her iki okuldan biri hala kullanılamaz durumdadır. Söz verilen okulların inşa süreci tamamlanmamıştır.
“MÜCADELE EDECEĞİZ”
Bu yılın da veliler için çocuklarının eğitim hakkı mücadelesiyle geçtiğini belirten Koç, konuşmasının devamında şunları dile getirdi:
“Çığ gibi büyüyen sorunlarımıza rağmen tüm çocuklarımızın hayalleri, umutları gerçek olsun diye eğitim sistemini ve toplumu kendi dünya görüşleri ve ihtiyaçları doğrultusunda dönüştürmek isteyenlere karşı bizler çocuklarımız için; eşit, kamusal, laik ve bilimsel bir eğitim verilmesini savunuyoruz. Laiklik yoksa demokrasi, adalet, özgürlük, insan hakları da yok. Biz veliler olarak; laik, bilimsel ve kamusal eğitim talebimizde ısrarcıyız. Geleceğimiz olan çocuklarımıza; barışın ve kardeşliğin hâkim olduğu, bağımsız, eşitlikçi, özgürlükçü, demokratik bir Türkiye sözümüz var. Çocuklarımızın yatağa aç yatmadığı, eğitim ve sağlık hakkından eşit koşullarda yararlandığı, hiçbir tehlike ve tehdide, tacize maruz kalmadan, gelecek kaygısı duymadan sağlıklı ve güvenli bir ortamda çocukluğunu yaşayabildiği bir ülke için mücadelemize devam edeceğiz.”
PİRHA- DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, bir basın toplantısı yaparak gündeme dair değerlendirmelerde bulundu. Koçyiğit, “Ne yazık ki Türkiye Süleymaniye’de birçok defa sivil yerleşim yerlerini, sivil araçları hedef alarak oradaki insanları, oradaki özgür basın çalışanlarını katlederek savaş suçu işlemiştir” dedi.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, Meclis’te düzenlediği basın toplantısında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Özgür basın çalışanları Gülistan Tara ve Hêro Bahadîn’in öldürülmesine ilişkin konuşan Koçyiğit, “Kalemini yerde bırakmayan, dünyanın dört bir yanında savaşa, zor koşullara rağmen halkın haber alma hakkı için alanlarda, meydanlarda, savaş yerlerinde olan, savaş siperlerinden yayın yapan ve ne olursa olsun geri adım atmayan özgür basın emekçilerini de sizin şahsınızda selamlamak istiyorum” dedi.
“TÜRKİYE SAVAŞ SUÇU İŞLEDİ, KATLİAMIN SORUMLUSU AKP-MHP’DİR”
Koçyiğit, şunları kaydetti:
“Bu bir yargısız infazdır. Siz SİHA’larla gidip bir başka ülkenin hava sahasında bir başka ülkenin eğer sivil araçları sivil yerleşim yerlerini hedef alıyorsanız ve o hedef sonucunda da özgür basın emekçilerini, gazetecileri, orada yaşayan halkı katlediyorsanız, bunun adı yargısız infazdır. Savaşta bile gazetecilere dokunulmaz. Ama ne yazık ki Türkiye Süleymaniye’de birçok defa sivil yerleşim yerlerini, sivil araçları hedef alarak oradaki insanları, oradaki Özgür Basın çalışanlarını katlederek savaş suçu işlemiştir. Katliamın sorumlusu AKP-MHP iktidarıdır. Kürt sorunu demokratik yöntemlerle çözmeyen, her yeri savaş alanına çeviren, Güney Kurdistan’ın neredeyse her metrekaresine askeri üs kuran, askeri anlaşmalarla yeni bir savaşın kapısını aralamaya çalışan iktidar bizzat bu ölümlerin sorumlusudur.”
“BİZE DAYATTIĞINIZ ‘GÖLGE YURTTAŞ’ OLMAYI KABUL ETMİYORUZ”
“AKP, şiddeti ve linç kültürünü örgütlüyor” diyen Gülistan Kılıç Koçyiğit, şunları ekledi:
“Şiddet salgın gibi yayılıyor. Kadın düşmanı bir iktidar; her gün ama her gün kadınların yaşamına kast ediyor. Bir cins kırımına varan bu şiddeti körüklüyor ve bunu besliyor. Bu failler eğer işledikleri suçların cezasız kalmayacağını bilselerdi bu suçları işlemezlerdi. Meclis’ten sokaklara taşan; kadına yönelik şiddetten çocuğa yönelik şiddete, oradan hayvanlara, göçmenlere yönelik şiddete, yoksullara yönelik şiddete oradan ötekilere varan bir şiddet sarmalıyla karşı karşıyayız. Bu bir linç kültürüdür. Bu kültür bizzat iktidar eli ile hortlatılmaktadır. Herkesin bu riske ve şiddete karşı tutum alması gereken günlerden ve eşikten geçiyoruz.
Kürtçe müzikler eşliğinde halay çekenler, şarkı söyleyenler tutuklanıyor, saldırıya uğruyor. Yargının ve kolluğun ve iktidarın bu tür olaylarda taraf olduğu, ırkçıları koruduğu ve kolladığı bir yerde; toplumsal barıştan ve yan yana yaşamaktan bahsetmenin koşulları ortadan kalkıyor. Bugün AKP iktidarı politikalarıyla toplumu ortadan ikiye bölüyor. Gerçek anlamda bölücülük yapıyor. Edirne’den Hakkari’ye biz milyonlarız bu ülkenin gerçek sahipleriyiz. Biz bu ülkenin misafiri değiliz. Elbette bu ülkenin her karışında konuşacağız. Asla ama asla bize dayattığınız ‘gölge yurttaş’ olmayı kabul etmiyoruz.
“KENAN EVREN’E RAHMET OKUTACAK BİR POLİTİKAYLA KARŞI KARŞIYAYIZ”
Koçyiğit, Erdoğan dün Bitlis’te yaptığı konuşmayı hatırlatarak şu ifadelere yer verdi:
“Erdoğan dün Bitlis’te ‘İnsanımızın kimliğinden dilinden dolayı ötekileştirildiği günler geride kaldı. Baskıların ve yasakların olduğu günler geri gelmemek üzere tamamen geride kaldı’ diyor. Kürtçe halay çekenlerin tutuklandığı, Kürtçe şarkı söyleyenlerin darp edilip linç edildiği bir ortamda Tayyip Erdoğan’a soruyoruz; nasıl oluyor da yasaklar baskılar ortadan kalkmış, nasıl oluyor da insanlar kökeninden dilinden dolayı ayrımcılığa uğramıyor. Dönüp sadece küçük ortağının son bir haftada yaptığı açıklamalara baksa hakikati ve gerçeği görecek.
Ama onun görevi gerçeği görmek değil. Onun görevi gerçeği karartmak, algı oluşturmak ve manipülasyon yaratmaktır. Kenan Evren hayatta olsaydı; AKP ve MHP’nin Kürt ve Kürtçe düşmanı politikalarını ayakta alkışlardı. O anlamıyla 12 Eylül zihniyetine ve Kenan Evren’e rahmet okutacak bir politika ile karşı karşıyayız.”
PİRHA – Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi, Ömerli Barajı Havzası’na yapılması planlanan Tuzla Biyoteknoloji Organize Sanayi Bölgesi Projesine tepki gösterdi. ÇMO, “Bakanlıkların desteği ile planlanan Ömerli Havzasını OSB Vadisi yapma hayalinden vazgeçilmelidir. Biyoteknoloji İhtisas OSB Projesi ve planlamasına destek veren tüm kurumları, yetkilileri uyarıyoruz. Bu suça ortak olmayın!” dedi.
TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi, Ömerli Barajı Havzası’na yapılması planlanan Tuzla Biyoteknoloji Organize Sanayi Bölgesi Projesine ilişkin basın toplantısı yaptı.
Basın açıklaması öncesi projeye ve projenin yaratacağı olumsuzluklara dair TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Zeynep Karamanlı, kısa bir bilgilendirme yaptı.
Basın açıklamasını ise Çevre Mühendisleri Odası (ÇMO) İstanbul Şube Sekreteri Utku Fırat okudu.
Fırat, İstanbul’a verilen suyun yarısının Ömerli Barajı’ndan sağlandığını ifade ederek Ömerli Barajı Havzası sınırları içinde yapılaşmanın kısıtlanması ve havzanın kirlilikten korunması için tüm önlemlerin alınması gerektiğine dikkat çekti. Fırat, ayrıca Ömerli Barajı’nın Taslak Havza Koruma Planı’nın onay beklerken havza sınırları içinde yer alan çeşitli projelerle ilgili çalışmaların devam ettiğini de kaydetti.
“UZUN MESAFELİ KORUMA ALANINDA KALMASINA RAĞMEN ÇED OLUMLU KARARI VERİLDİ”
Ömerli Barajı’nın Uzun Mesafeli Koruma Alanında kalmasına rağmen 20.01.2022 tarihinde Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığınca ÇED Olumlu kararı verildiğini, Biyoteknoloji İhtisas Organize Sanayi Bölgesi de Sanayi ve Teknoloji Bakanlığınca 28.12.2022 tarihinde onaylanarak ilan edildiğini de söyleyen Fırat, açıklamanın devamında şu ifadelere yer verdi:
“Bahse konu üretim prosesleri sonucunda atıksu, katı atık, tehlikeli ve özel atıklar ile baca gazı emisyonları ortaya çıkacaktır. ÇED Raporunda öngörülen atıksu arıtma tesisi ve atık yönetimine ilişkin önlemler alınsa dahi, bahse konu üretim süreçleri kompleks, ekosistem için kalıcı ve toksik kirleticileri üreteceği için ileri ve nitelikli arıtma prosesleri gerektirmektedir.
“GERİ DÖNÜŞSÜZ BİR YIKIMIN ÖNÜ AÇILACAKTIR”
Üretim, depolama, nakliye faaliyeti yapılmasa dahi, havza sınırları içinde bu yoğunluktaki bir yapılaşmanın havzanın su toplama kapasitesini azaltacağı, kısa sürede havzanın ekosistemine zarar vereceği ve bu zararın onarılamayacağı aşikardır. Planlanan OSB projesinin hayata geçmesi halinde su ihtiyacının büyük kısmı yaklaşık 180 km. uzaklıktaki Melen Çayından sağlanan İstanbul’un kendi su varlıklarından biri daha yara alacak, bu proje emsal gösterilerek başka benzer projelerin ve geri dönüşsüz bir yıkımın önü açılacaktır.
“UYARIYORUZ, BU SUÇA ORTAK OLMAYIN!”
İstanbul’un su varlıklarının yapılaşma ve kirlilik baskısından korunması için;
-Tüm havza koruma planları en kısa sürede tamamlanmalı, başta Ömerli Havzası olmak üzere hazırlanan planlar Tarım ve Orman Bakanlığında vakit geçirilmeden onaylanmalı, istisnasız olarak ve ivedilikle uygulamaya geçirilmelidir.
-Ömerli Havzası uzun mesafeli koruma alanı içinde, yapılaşma yoğunluğunu, trafiği ve kirlilik yükünü artıracak hiçbir faaliyete izin verilmemelidir. Havza mutlak olarak korunmalıdır.
-Çalışmaları devam eden Tuzla Biyoteknoloji İhtisas OSB ve benzeri projelere derhal son verilmelidir.
Bakanlıkların desteği ile planlanan Ömerli Havzasını OSB Vadisi yapma hayalindenvazgeçilmelidir. Ömerli Havzasını ekolojik kimliğinden koparacak, Havzayı yok etmeye yönelik yapılmaya çalışılan Biyoteknoloji İhtisas OSB Projesi ve planlamasına destek veren tüm kurumları, tüm yetkilileri uyarıyoruz. Bu suça ortak olmayın!
İstanbul’u ve yaşamın gerekliliği su varlıklarını tehdit eden her türlü projeye karşı doğadan, yaşamdan, İstanbul’dan yana mücadeleye devam edeceğimizi bir kez daha vurguluyor ve duyuruyoruz. Tüm meslek odalarını, emek, ekoloji ve kent hakkı mücadelesi veren örgütleri, siyasi partileri bizimle birlikte tutum almaya ve mücadelemize destek vermeye davet ediyoruz.”
Basın toplantısı, katılımcıların konuşmalarıyla son buldu.
PİRHA – 6 Şubat Maraş merkezli depremlerde yıkılan ve 51 kişinin yaşamını yitirmesine neden olan Gaziantep’in Nizip ilçesindeki Furkan Apartmanı’nın 19 Temmuz’da görülecek duruşmasında karar beklenirken, aileler TBMM’den adalet çağrısında bulundu.
CHP Hatay Milletvekili Nermin Yıldırım Kara, CHP Gaziantep Milletvekilleri Melih Meriç ve Hasan Öztürkmen ile Emek Partisi (EMEP) Gaziantep Milletvekili Sevda Karaca, 19 Temmuz’da görülecek olan Furkan Apartmanı karar duruşması nedeniyle, depremzede ailelerle Meclis’te basın toplantısı düzenledi.
EMEP Milletvekili Sevda Karaca, depremzede ailelerin 1,5 yıldır adalet mücadelesi verdiğine işaret etti. Bugüne kadar sadece 190 dava açıldığını ve 134 kişinin tutuklandığını anlatan Karaca, tek bir kamu görevlisinin yargılanmadığını belirtti. Karaca, “Deprem suçları nedeniyle hayatını kaybeden insanlar için adalet sesinin duyulması, sadece 6 Şubat depremleriyle hesaplaşmak için değil deprem ülkesi olan memleketimizde bir daha kimsenin canının yanmaması için bunların emsal olması açısından da oldukça önemli” diye konuştu.
Milletvekillerinin düzenlediği basın toplantısına katılan, depremde çöken Furkan Apartmanı’nda oğlunu kaybeden Seçkin Şahin, “Sadece kendi çocuğum ve komşularım için değil depremde kaybettiğimiz tüm vatandaşlarımız için adalet istiyorum” dedi.
Kızlarını ve eşini kaybeden Özlem Taşdemir de “Bu, yaşadığımız afet değil, cinayettir. Adaletin sağlanmasını istiyoruz. Kimler suçluysa onlar cezasını çeksin istiyoruz” ifadelerini kullandı. CHP’li Nermin Yıldırım Kara, 19 Temmuz’daki Furkan Apartmanı davasını heyet olarak takip edeceklerini söyledi.
“DAVAYI HEYET OLARAK TAKİP EDECEĞİZ”
CHP Gaziantep Milletvekili Melih Meriç de “Her şeyden önce sözün bittiği yerdeyiz. Mağdurlardan, evlatlarını kaybeden iki anne, söylenebilecek her şeyi en içten duygularla dile getirdiler. Tek talepleri adalet. Biz, hakim değiliz, savcı değiliz; ancak ben bilirkişi raporlarını incelediğimde çok çelişkili raporlar var. Şahsen benim de kafamda çok büyük soru işaretleri uyandırıyor. Ama buradaki mağdur aileler de olmak üzere Türkiye’deki özellikle son 6 Şubat depreminde canları yanan tüm ailelerin yanında olacağımıza burada hepinizin huzurunda söz veriyoruz. Bütün davaları elimizden geldiğince, depremden etkilenen bütün illerin milletvekilleri olarak takipçisi olacağız. Sizin yanındayız, sizi asla yalnız bırakmayacağız çünkü adalet hepimize er geç lazım olacak” diye konuştu.
CHP Gaziantep Milletvekili Öztürkmen de 190 davanın tamamında bilinçli taksirden bahsedilerek yargılama yürütüldüğünü, mağdur yakınlarının “olası kast”tan yargılama yapılması taleplerinin hiçbirinin kabul edilmediğini söyledi. Öztürkmen, “AK Parti eliyle bu yargılamalar etki altında bırakılmıştır” dedi.
CHP Hatay Milletvekili Nermin Yıldırım Kara, deprem yargılamalarında sürecin şeffaf yürütülebilmesi için kamu görevlileriyle ilgili soruşturma izinlerinin verilmesi gerektiğini vurguladı. Kara, 19 Temmuz’daki Furkan Apartmanı davasını heyet olarak takip edeceklerini ifade etti.
“TÜM VATANDAŞLARIMIZ İÇİN ADALET İSTİYORUM”
Çöken Furkan Apartmanı’nda 19 yaşındaki oğlu Emre Şahin’i kaybeden Seçkin Şahin, şunları söyledi:
“Biz yasımızı tutmamız gerekirken bir adalet mücadelesine girişmek zorunda kaldık. Bu adalet mücadelesinde gerçekten çok zor, bizi yıkan, üzen şeylerle karşılaştık. En önemlisi de içeride tutuklu sanık kalmamış olması. Böyle bir karar verilmesi bizi 6 Şubat depreminden daha fazla etkiledi. Tabii ki mahkeme sürecinde karşılaştığımız çok zorluklar oldu. Bilirkişi raporlarında belli olan, kesinleşmiş olan birtakım kolon kesikleri, kaçak katlar ya da müteahhitin yaptığı hatalar olmasına rağmen bize kendimizi ifade etme hakkı verilmedi hiçbir şekilde. Sanık avukatlarına daha çok konuşma hakkı veriliyor. Tabii ki savunma hakkı kutsaldır. Ama onlar dinlenildiği kadar bizim de acımız kutsal. Bizim de dinlenmemiz gerekiyordu. Fakat biz mahkeme heyetinin bize karşı böyle bir anlayışlı tutumu ile maalesef karşılaşmadık. En sonunda verilen bu tutuksuz yargılama kararının bile biz neye dayanılarak verildiğini bilmiyoruz. 19 Temmuz’da Nizip Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek olan dava bizim davamız için karar duruşması olacak. Bu davanın sonuçlanması sadece bizi değil bu ülkede görülen bütün deprem davalarını ilgilendiriyor. Çünkü emsal olacak bir karar çıkacaktır ve buradan çıkacak olan karara göre diğer mahkemelerde karar verilecektir. O nedenle ben mahkeme heyetinin sağduyulu davranmasını istiyorum. Adalet istiyorum. Sadece kendi çocuğum ve komşularım için değil depremde kaybettiğimiz tüm vatandaşlarımız için adalet istiyorum.”
“BU YAŞADIĞIMIZ AFET DEĞİL CİNAYETTİR”
Furkan Apartmanı’nda 23 ve 25 yaşlarındaki kızları ile eşini kaybeden Özlem Taşdemir de “Biz burada adalet arayışı içindeyiz, maalesef kendi ülkemizde. Şu an mahkememiz devam ediyor. 19 Temmuz’da karar duruşması olacak. Şu an içeride hiçbir tutuklu yok. Biz buna sebep olanların, bizim canlarımızın, ailelerimizin yaşam haklarını elinden alan insanların en ağır şekilde cezalandırılmasını istiyoruz. Bu sadece bizi ilgilendiren bir dava sonucu olmayacak. Biliyorsunuz, Türkiye deprem ülkesi. Bu, ne yaşadığımız ilk ne de son deprem olacak. Burada verilecek olan karar bizimle birlikte, şu an devam eden deprem davalarına ve adalet arayışı içinde olan bütün aileleri de ilgilendiriyor. Bu, yaşadığımız afet değil, cinayettir. Adaletin sağlanmasını istiyoruz. Kimler suçluysa onlar cezasını çeksin istiyoruz” ifadesini kullandı.
PİRHA – Meclis’te gündemi değerlendiren DEM Parti Grup Başkanvekili Sezai Temelli, Kayseri’de mültecilere, Muğla’da Kürtlere yönelik ırkçı saldırılara işaret ederek, “Toplumda ekilmiş bu ayrımcılık tohumları insanlara yönelik linç saldırılarıyla karşımıza çıkıyor” dedi.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Meclis Grup Başkanvekili Sezai Temelli, Meclis’te düzenlediği basın toplantısında gündemdeki gelişmeleri değerlendirdi.
Dün akşam Kayseri’de bir çocuğa taciz nedeniyle Suriyelilere yönelik ırkçı saldırıya dikkat çeken Temelli, ev ve iş yerlerinin yakıldığını anımsattı.
İnsanların hayatlarına kastedildiğini belirten Temelli, “Tabiki bir olay karşısında tepki verilebilir ama buradaki tepki kabul edilemez bir ırkçı kalkışmadır. Biz bunu tarihte çok defa yaşadık. Bir kez daha buna cüret edenleri kınıyorum. Bu olayın arkasında yatan anlayışın da aslında ırkçı faşist bir anlayış olduğunu çok iyi biliyoruz. Özellikle hem iktidar hem de muhalefet partileri uzun süredir mültecilere yönelik bir ırkçı söylemi sürekli dile getirmektedir. Bunun sonucunda da toplumda bu tür infaaler ortaya çıkmaktadır” dedi.
“DEVLETİN POLİTİKALARI SONUCU”
Türkiye’de bir mülteci sorunu olduğunu ve bu sorunun gelenlerden ötürü olarak yansıtılmaya çalışıldığını ancak asıl sorunun AKP-MHP’nin Kürt sorunu ve dış politika yaklaşımından kaynaklandığını dile getiren Temelli, “Bugün Suriye’de yaşanan olayların Irak ve Ortadoğu’da yaşanan birçok vakanın arkasında Türkiye’nin bölgeyi istikrarsızlaştırıcı dış politikası olduğunu çok iyi biliyoruz. Dolayısıyla mülteci sorunu mülteciler eliyle yaratılmış değil, Türkiye devletin uyguladığı politikalar sonucunda ortaya çıkmıştır. Mülteci sorunu çözülecekse öncelikle Ortadoğu’ya barış gelmesiyle Kürt meselesinin çözümü ile çözülecektir. Bunun farkında olarak mültecilerle barış içinde yaşamanın muhakkak yollarını geliştirmek zorundayız” diye konuştu.
MUĞLA’DA KÜRT İŞÇİLERE SALDIRI
Muğla’da işçilere yönelik ırkçı saldırıya da değinen Temelli, Kürtlere yönelik bu şekilde pek çok saldırının olduğunu belirterek, bu saldırıları tek tek saydı. Temelli, “Şu bir gerçek ki bu toplumda ekilmiş olan bu nefret söylemi, bu ayrımcılık tohumları işte insanlara yönelik bu linç saldırıları ile karşımıza çıkıyor. Tabi bunların arkasında şu gerçeklikte var. Hani şu meşhur ‘mala çökme’ hikayesi var ya, dolayısıyla bugün Kürtlerin sahip olduğu tarlaya araziye varlığa çökmek uğruna bu tür vakaların kışkırtıldığını çok iyi biliyoruz. En son Muğla vakasında 12 muhtarın nasıl bu işleri tezgahladığı açık bir şekilde ortadadır” ifadelerini kullandı.
“ÖĞRETMENLERİN SORUNLARINI BÜYÜTÜR”
Meclis’e getirilmesi planlanan ve öğretmenleri ilgilendirecek olan yasa tasarısına da işaret eden Temelli, bu tasarının öğretmenleri sorunlarını çözmeyeceğini tam tersine daha da büyüteceğini belirtti. Temelli, “Dönüp öğretmenlik mesleğine baktığımızda her geçen itibarsızlaştırılan, özlük haklarına ilişkin çözümsüzlüğün devam ettiği, atanmayan öğretmenler sorunun büyüdüğü, eşit işe eşit ücret meselesinin bir tülü halledilemediği bir meslekle karşı karşıyayız. Zaten 18 milyon öğrencinin olduğu ki 13-14 milyon aileden bahsediyoruz, 1 milyonu aşkın öğretmenin olduğu bir ülkede bu mesleğin temel sorunlarını çözmeden aslında eğitim sorununu çözmek mümkün değil. Bunu çok iyi biliyoruz. Fakat bu mesleğin temel sorunlarını çözme yöntemi de bu olamaz. Tam tersine bu yaklaşım piyasacı bir anlayışla bu yaklaşım öğretmenler arasında bir rekabeti teşvik etmekte ve bu rekabetin sonucunda da öğretmenleri mağdur etmek gibi bir projeyi karşımıza getirmektedir. Dört dönem sürecek akademi, kurs boyunca özlük haklarında mahrum kalacaklar. Genel Sağlık Sigortası kapsamında bu dört dönemi geçirecekler. Sonrasında üç yıl boyunca stajyer öğretmen olacaklar. O üç yılın sonunda öğretmen olup olamayacakları da meçhul. Bu kurs dönemi boyunca da alacakları ücret 14 bin lira gibi komik bir rakam. Yani öğretmen olmuş bir insanını kursa tabi tutacaksınız, 14 bin lira maaş vereceksiniz sonra stajyer yapacaksınız, üç yıllık stajyerlikten sonra akıbeti belirsiz bir yere doğru iteceksiniz” şeklinde konuştu.
ASGARİ ÜCRET
Temelli, konuşmasının devamında şunları söyledi:
“Türkİş rakamları açıkladı. Türkİşe göre yoksulluk sınırı 62 bin liraya ulaşmış durumda. Açlık sınırı 20 bin lirayı geçmiş durumda. Fakat asgari ücret 17 bin liradır. Bakan asgari ücretin yüksek olduğunu söyledi. Bu artık asgari ücretlilerle ücretliler ve emeklilerle alay etmek dışında bir şey değil. Bugün 17 bin lirayı yüksek olarak gören bu zihniyetin acilen istifa etmesi gerektiğini dile getiriyoruz. Çünkü çalışanların yüzde 60’ı asgari ücret alıyor. Dolayısıyla çalışanların yüzde 60’ı asgari ücretle yaşarken, ‘ülkede asgari ücret yüksek’ diyorsanız siz bu ülkenin hazine ve maliye bakanı olamazsınız. Siz olsanız olsanız uzak doğuda, emek sömürüsünün yoğun yapıldığı ülkelerde hazine ve maliye bakanı olursunuz. Orada asgari ücretin ne düzeyde olduğunu çok iyi biliyoruz.
“KİRA ARTIŞ ORANI YÜZDE 65 OLACAK”
Geçmişte IMF bu ülkeye geldiğinde zaten tavsiyesi bu yönde olurdu. Çin’de asgari ücret ne kadarsa sizde de o olsun denirdi. Herhalde siz de Çin’e baktınız. Çin’de asgari ücrete göre Türkiye’deki asgari ücreti yüksek görmüş olmalısınız ki bu lafı edebiliyorsunuz. Burada da kalmıyor mesele. Sadece asgari ücret meselesi de değil. Kiralarda yüzde 25 sınırlaması kalkıyor. Kiralarda yüzde 25 sınırlamasının kalkmasıyla beraber kira artış oranı yüzde 65 olacak. Şimdi düşünün 10 bin lira kira veriyorsunuz. Asgari ücretlisiniz ve ev sahibiniz geldi dedi ki yüzde 65 zam yap. Vereceğiniz kira 16 500 lira olacak. 17 bin lira maaş alacaksınız 16 500 lira kira vereceksiniz . Neden 10 bin lira kira dedim. Türkiye’de şu anda en düşük kira 10 bin lira. Dolayısıyla eğer bir de asgari ücretli iseniz elinizde 500 lira kaldı demektir. Ve bakan çıkıyor diyor ki asgari ücret yüksek. Kira artış oranındaki yüzde 25 sınır da kaldırılmış oluyor.
“BU GİDİŞATA SON VERMENİN YOLUMSERMAYE İKTİDARINDAN KURTULMAKTIR”
Bakın Türkiye’deki gelir dağılımına dair çarpıcı bir rakam vereyim. Türkiye’nin en düşük yüzde 20’lik kesiminin milli gelirden aldığı payın kişi başına böldüğünüz zaman kişi başına 262 dolar düşüyor. En yüksek yüzde 20’nin milli gelirden aldığı payı kişi başına böldüğünüz zaman 26 bin 200 dolar düşüyor. Aradaki fark 100 kattır. Bu sadece yüzde 20’lik dilimlerle bahsettiğimiz bir uçurumdur. Bunu ilk yüzde 5 ile son yüzde 5 karşılaşması haline getirdiğimizde bu fark 200 kata kadar çıkmaktadır. Dolayısıyla Türkiye’de böyle bir uçurum söz konusudur. Sermaye girişine olanak sağlayıp o sermayeyi ne yapacağını bilmiyormuş o sermayeyi nemalandırmak gelir dağılımını daha bozacak bu uçurumu daha da derinleştirecektir. Bu gidişata son vermenin yolu sermaye iktidarından kurtulmaktır. Emekçilerin, emeklilerin, mağdurların, kadınların, yoksulların haklarının karşılandığı eşit işe eşit ücrete insanca yaşanabilecek bir ücretin var olduğu bir düzenin kurulabilmesi adına kamu kaynaklarının hakça adaletçe paylaşılacağı bir düzenin biran önce hayata geçmesi ancak bu sorunların çözümüne katkı sağlayabilir.”
PİRHA – DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, Hakkari Belediyesi’ne kayyım atama kararı geri alınıncaya kadar kesintisiz mücadele edeceklerini vurguladı.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Meclis Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, gündemdeki gelişmelere dair Meclis’te basın toplantısı düzenledi. Koçyiğit, 13 Haziran’da Hakkari’de, 14 Haziran’da ise Mersin’de mitingler gerçekleştireceklerini aktardı. Koçyiğit, “Bu konuda kayyım atama kararı geri alınıncaya kadar ve orada bulunan belediye meclis üyeleri kendi içlerinden seçtikleri Viyan Tekçe arkadaşımızın belediye eş başkanvekili olarak atanıncaya kadar bu mücadelemizi kesintisiz yürüteceğiz” dedi.
“YENİ ŞAFAK OPERASYONUN MERKEZİNDE YER ALIYOR”
AKP-MHP ittifakının kayyım meselesini tırmandırmaya çalıştığını vurgulayan Koçyiğit, Diyarbakır Belediyesi’ni hedef gösteren Yeni Şafak gazetesinde çıkan haberi “MİT raporu” olarak nitelendirerek, “Dün yandaş gazetesinin yazdığı haberlere yakından baktığımızda; rant muslukları kesildiğinde nasıl iftiraya başvurduklarını, nasıl algı ve manipülasyonlarla kayyıma ortam hazırlamaya çalıştıklarını çok iyi biliyoruz. Yeni Şafak’ta çıkan haberin kendisi bir haber olmanın ötesinde olsa olsa bir MİT raporudur. Bu mesnetsiz iddiaların her birine karşı hem kurumsal olarak Diyarbakır Büyükşehir Belediyemiz hem de adı zikredilen her bir arkadaşımız suç duyurusunda bulunacaktır” diye konuştu.
TATVAN BELEDİYESİ SORUŞTURMASI
AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın fotoğrafını makam odasından indirdiği için Tatvan Belediye Eş Başkanı Mümin Erol hakkında soruşturma başlatıldığını hatırlatan Koçyiğit, “Bir siyasi rakibinin fotoğrafını indirmek, sarayın kanunlarında mı suç? Büyük ihtimalle öyle. Çünkü hiçbir kanunda Erdoğan’ın fotoğrafının siyasi rakipleri tarafından indirilmesinin suç olduğu yazmıyor. Hiçbir DEM Partili siyasetçi Erdoğan’ın fotoğrafını asmak zorunda değildir. Tek başına bu örnek kayyım gerekçesi yapılan dosyaların nasıl zorlama nasıl uydurma ve suçlamalarla tezgahlandığına iyi bir örnektir. Bugün aldığımız bir haber Mümin Erol eş başkanımızın ifadeye çağrıldığıdır. Yani olmayan bir suçtan algı yarattılar soruşturma başlattılar. Şimdi de olmayan suçtan da belediye eş başkanımızın ifadesini aldılar. Tam bir akıl tutulması” ifadelerini kullandı.
“TARIM KRİZİNİN SEBEBİ KÜRT SORUNU”
Kürt sorunun çözümsüzlüğünden kaynaklı ilan edilen yayla mera yasaklarıyla bu alanların atıl durumda olduğunu, bu durumun çiftçileri olumsuz etkilediğini ifade eden Koçyiğit, “AKP’nin çiftçinin dertlerini önemsemediği, 6 Haziran’da yaptığı hububat taban fiyatı açıklamasında da açık ve net bir şekilde görülüyor. Neydi? Tarım ve Orman Bakanlığı, ekmeklik buğdayın kilogram fiyatını 9.25 lira, durum buğdayının fiyatını kilogram fiyatını ise 10 lira, arpanın kilogram fiyatını ise 7.25 lira olarak açıkladı. Bütün bunlar neyi gösteriyor? Tam anlamıyla üreticiyi üretimden ellerini çektirecekleri bir tablonun açığa çıktığını açık ve net görüyoruz” diye konuştu.
“ÇİFTÇİLER BU KOŞULLARDA ÜRETİME DEVAM EDEMEZ”
Resmi enflasyonun bile yüzde 75’lerde olduğunu, yakıt fiyatlarının son bir yılda yüzde 104 arttığını işaret eden Koçyiğit, bu ortamda çiftçiye yapılan bu sembolik zamların akılla bir alakası olmadığını belirtti. Koçyiğit, “Türkiye çiftçilerinin borçları 700 milyara yaklaşmış durumdadır. Yine son yıllarda çiftçi sayısı hızla gerilemiş 2 milyon 177 binlere kadar düştüğünü görüyoruz. Bunun nedeni çiftçilerin yüksek girdi maliyetleri ile baş edememeleri ve artan borçlarını ödeyememeleridir. Çiftçilerin destekleneceği bir destek paketi hızlı bir şekilde açıklanmalı” şeklinde konuştu.
“TÜRKİYE YÜZYILI MAARİF MODELİ”
Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’ni de eleştiren Koçyiğit, sözlerini şöyle sürdürdü:
“AKP iktidara geldiğinden beri 8 bakan değiştirdi ve 17 kez de eğitim reformu yapacağını ifade etti. Her gelen bakan süreci kendisiyle başlattı, çok şaşaalı güzel sözler söyledi ama eğitimdeki sorunlar gittikçe derinleşti, kangrenleşti. Bu anlamıyla özellikle Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli adıyla hazırlanan müfredat, tam olarak mevcut AKP-MHP İttifakının ve itaati merkeze alan yeni bir nesil yetiştirme projesi olduğunu ifade etmemiz gerekiyor. DEM Parti olarak bu programı, bu müfredatı reddediyoruz.”
ATANAMAYAN ÖĞRETMENLER
Türkiye’de bir milyon öğretmenin atamayı beklediğini, bu öğretmenlerin ve çalışan öğretmenlerin yoksulluk girdabıyla ve mobbingle karşı karşıya olduğunu vurgulayan Koçyiğit, “Tek bir çözüm üreten yok. Meclis’in önüne gelen, ücretli olarak bu alanda çalışan özellikle dershanelerde ve özel okullarda çalışan öğretmenlerin taban maaş uygulamasının olmamış olması, çoğunun ya asgari ücretle ya da asgari ücretin altında maaşlarla çalıştırılmaya zorlanmaları tam bir gaspıdır” dedi.
ANADİLDE EĞİTİM
Anadilde eğitim ve zorunlu din dersi üzerinden eleştirilerini sürdüren Koçyiğit, “Yüzyıllık asimilasyon süreci varken; hala bu ülkede Kürtler başta olmak üzere dünya kadar halk kendi anadilinde eğitim alamıyor, Aleviler zorunlu din derslerinde asimile edilmeye devam ediliyor. Laik, bilimsel eğitimden zaten artık bahsedemiyoruz” diye belirtti.
“11 HAZİRAN’DA OKUL BOYKOTU VAR”
Eğitimdeki olumsuzluklara karşı eleştirilerini sürdüren Koçyiğit, “Bütün bunlara karşı demokratik kamuoyu ve eğitim örgütlerinin yan yana gelerek Müfredata Hayır Platformunu kurdular. 11 Haziran Salı günü büyük bir okul boykotunu örgütlediler. Biz de buradan bütün halklarımıza ve çocuklara çağrı yapmak istiyoruz. İrademe, öğrencime, anadilime, bedenime, eğitim hakkıma sahip çıkıyorum diyerek bu boykota bütün öğrencileri katılmaya davet ediyoruz” ifadelerini kullandı.
“KADINI SADECE ANNE OLARAK GÖRÜYORLAR”
Açıklanan doğurganlık istatistiklerinden doğum oranın düştüğüne dikkati çeken Koçyiğit, “AKP ve MHP’nin bu durumu varoluşsal bir tehdit olarak algılayıp çocuk yapılması üzerinden yeni bir dönem başlattığını ifade ederek şöyle devam etti:
“Uzun yıllardır ulus devletler kadınlara ulusun anneleri rolünü biçmiştir. İki temel amacı vardır doğurganlığı artırmak birisi kapitalizme ucuz işçi yetiştirmek diğeri de aslında militarizme savaşlar için asker yetiştirmek olduğunu çok iyi biliyoruz. Bu iki hedef nedeniyle her seferinde kadın bedenine müdahale edildiğini kadının eve aileye hapsedilmeye çalışıldığını çok iyi biliyoruz. Bu anlamıyla özellikle Türkiye’deki dönüşümün buna uygun olduğunu ifade etmemiz gerekiyor. Bu hedeflere ulaşmak için çalışma yaşamından medeni kanuna kadar büyük bir değişim ve dönüşümü AKP yapmak istiyor. Söz de doğum sonrası izni artırmaya çalışıyorlar, ama bunu iyi biliyoruz ki bu anne ve çocuk arasındaki süreci iyileştirmek kadını gözeten bir yerden değil. Yine uzaktan ve esnek çalışmayı getiriyorlar. Bununla kadınları yeniden iş hayatının dışına atıyorlar.
“KADIN MÜCADELESİNİ HER ZAMAN DEVAM ETTİRECEĞİZ”
Ben küçük bir istatistik paylaşarak bu meselenin ne kadar acı olduğunu göstermek istiyorum. 2021 yılında 117’sii 15 yaşından küçük olmak üzere 7 bin kız çocuğu bu ülkede doğum yaptı. 2022’de yaklaşık 32 bin çocuk istismara maruz kaldı. 2023’te ise 40 bin 713 yeni dosya açıldı. Peki bütün bunların olduğu ülkede Aile Bakanlığı buna dair tek bir şey yapıyor mu? Hayır yapmıyor. Ya da 2024’ün ilk 2 ayında 74 kadın 24 Şubat’ta ise aynı günde 7 kadın katledildi. 2023’te en az 33 kadın yine erkekler tarafından katledildi. Peki AKP iktidarı ya da aile bakanlığı bütün bunlara tek bir söz kuruyor mu? Hayır! Bütün bunları engelleyici hiçbir tedbir almıyor. Ama onun yerine kadınların ve LGBTİ’lerin haklarını tırpanlamaya onları aile içerisinde tanımlayıp onları aileye mahkûm etmeye devam ediyor. Biz buradan söyleyelim; kadın özgürlük mücadelemizi ne olursa olsun her zeminde devam ettireceğiz.
TAHİR ELÇİ DURUŞMASINA ÇAĞRI
Ayın 12’sinde Diyarbakır’da faili meçhul bırakılmaya çalışılan Tahir Elçi’nin karar duruşması var. Biz bir kez daha Türkiye’deki vicdan sahibi herkesi, bu ülkede hukuktan yana olan herkesi bu cinayetin karanlıkta kalmaması ve bir dönemin aydınlatılması için orada olmaya ve dayanışmaya çağırıyoruz.”
PİRHA-DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, Hakkari Belediyesi’ne kayyım atanmasına karşı tüm belediyeler önünde kesintisiz nöbet eylemi başlatacaklarını açıkladı.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Merkez Yürütme Kurulu (MYK), Hakkari Belediyesi’ne kayyım atanması üzerine partinin genel merkezinde olağanüstü toplandı. Meclis Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit basın toplantısı yaptı.
Kayyım atama kararının siyasi bir karar olduğunu vurgulayan Koçyiğit, yargının siyasetin aparatı haline geldiğini vurguladı. Koçyiğit, “Görevden alma, irade gaspı ve hukuki bir kılıf uydurarak demokrasiye darbe yapmak bu iktidarın bu yüzyılda işlediği en korkunç suçlardan biridir” dedi.
Koçyiğit, algı operasyonlarıyla toplumun manipüle edilmeye çalışıldığına işaret ederek, “Türkiye kendini anayasadan üstün gören bir parti aklıyla yönetiliyor. İstediği zaman seçim yapan, istediğinde belediyeye kayyım atayan bir iktidar Türkiye’yi yönetiyor. Fakat hesaba katmadığı bir şey var. O da halkın demokrasiyi söke söke aldığı gerçeğidir” diye konuştu.
“KÜRT’ÜN OHAL’İ HİÇ BİTMİYOR”
“Kürt halkı seçimlerde darbeci anlayışı ve kayyımları süpürüp çöp sepetine attı” diyen Koçyiğit, “Kayyım kararıyla iktidar 31 Mart seçimlerindeki yenilginin intikamını belediyelerimizden almaya başladı. Önce Van’da seçilmiş eş başkanımız Sayın Abdullah Zeydan’ın memnu haklarını almış olmasına rağmen seçildikten sonra adeta bir tuzak kurarak mazbatasını vermediler. Van halkı iradesine sahip çıktı ve zaten kendisine ait olanı geri aldı” diye kaydetti.
Kayyım atamanın halkın iradesine açık bir saldırı olduğunun altını çizen Koçyiğit, şunları söyledi:
“Bu OHAL hukukudur. KHK ile getirdikleri irade gaspları siyasi darbelerle bugün hala Kürtleri yıldırma politikası olarak kullanılıyor. Yani Kürt’ün OHAL’i hiç bitmiyor, Kürt’e uygulanan OHAL hiç bitmiyor. Kürt’e uygulanan istisna hukuku hiç bitmiyor bu ülkede. Biz ne kadar demokratik siyasette ısrar ediyorsak iktidar da o kadar bu ısrarımızdan bizi vazgeçirmeye çalışıyor. Normalleşme ve yumuşama safsataları günlerce almış başını gidiyor. Bu mudur normalleşme? Bu mudur demokratik anayasa için attığınız ilk adım? AKP-MHP iktidarının normalleşme iddiası çökmüştür.
Yeni anayasa iddiaları kayyımın enkazının altında kalmıştır, yeni anayasa iddiasının ve normalleşmenin Kürtleri kapsamadığı açığa bir kez daha çıkmıştır. Kayyımların zevk ve sefa içinde yaşayarak bıraktıkları tahribatı onarmak için arkadaşlarımız kollarını sıvadılar ve dört koldan çalışma yürütüyorlar. Kayyım siyasetinin çoktan iflas ettiğini, kayyımların rüşvet, yolsuzluk, yandaş kayırmacılığı ve Kürt düşmanlığından başka bir miras bırakmadığını hepimiz çok iyi biliyoruz.
KAMUOYUNA ÇAĞRI
Bu darbe tüm demokrasi güçlerine ve yüzyıllar öncesinde insanlığın büyük mücadelelerle kazandığı seçme ve seçilme özgürlüğüne yapılmıştır. Tüm demokratik kamuoyu bu konuyla ilgili tepkisini en yüksek şekilde göstermelidir. Siyasi partilerden sivil topluma, aydın ve sanatçılardan yüreği demokrasiden yana atan herkes bu kayyım hukuksuzluğuna karşı ses çıkarmalıdır. Hakkâri halkının iradesinin yanında olduğunu göstermelidir. 31 Mart seçimlerinde kaybettiklerini kayyım yoluyla geri almalarına bir kez izin verirsek; Hakkari’de başlayan saldırı ve gasp dalgasının nerede sonuçlanacağını tahmin etmek hiç de zor değil.”
KESİNTİSİZ EYLEM KARARI
Koçyiğit, MYK toplantısında alınan bazı kararları da paylaştı. Koçyiğit, şunları belirtti:
“Rejimin bir aparatı haline dönüşen bu kayyım siyasetine karşı bütün belediyelerimizin önünde de kesintisiz demokrasiyi savunmak, halk iradesini savunmak ve belediyelerimizi savunmak için nöbet eylemleri başlatacağımızı duyuruyorum. Bütün halkımızı, demokratik kitle örgütlerimizi, vicdan sahibi herkesi bu nöbetlerde yer almaya ve yanımızda olmaya davete ediyoruz.
Yine eş genel başkanımız Tülay Hatimoğulları’nın bugün İstanbul’da bir dizi programı var. Yarın Hakkari’ye geçecek. Yine DBP Eş Genel Başkanları Keskin Bayındır ve Çiğdem Kılıçgün Uçar bir heyetle Hakkari’ye hareket etti. Onların da bugün Hakkari’ye ulaşmalarını bekliyoruz. Onun dışında bugün Türkiye’nin her tarafından bölgede her yerde demokratik tepkilerimizi ortaya koyacak eylem ve etkinlikler ile ilçe örgütleri tarafından organize ediliyor.
Bugün saat 18.00’da İstanbul Şişhane’de bir buluşma gerçekleşecek. Eş Genel Başkanımız Sayın Tülay Hatimoğlulları da açıklamaya katılacak. Emek ve Özgürlük İttifakı’nın bileşenleri ve tüm demokratik muhalefetin de bu açıklamaya katılması için çağrı yapmak istiyorum. Bütün uluslararası arenada bu yaşanan hukuksuzlukları duyuracak bir çalışmayı da dış ilişkiler komisyonu başlatmış durumda.”
PİRHA- 21 Şubat Dünya Ana Dili Günü sebebiyle Eğitim Sen Antalya Şubesi’nde yapılan açıklamada, Türkiye’de 18 dilin yok olma ile karşı karşıya kaldığı belirtilerek, “Farklı ana dilleri üzerindeki sınırlamalara son verilmeli, her bireyin kendi ana dilini öğrenmesi ve eğitim almasının önündeki engeller kaldırılmalıdır” denildi.
21 Şubat Dünya Ana Dili Günü sebebiyle Eğitim- Sen Antalya Şubesi’nde basın toplantısı yapıldı. Metin Kütçe, Türkçe ve Arapça okundu. Kürtçe metni komisyon üyesi İshak Kalaç, Arapça metni eğitim komisyon üyesi Murat Kabaali ve Türkçe metni Şube Başkanı Kadir Öztürk okudu.
“DÜNYADA 40 YAKIN DİL YOK OLMA İLE KARŞI KARŞIYA”
21 Şubat Dünya Ana Dili Günü” ilk kez 2000 yılında, dünya çapında çok dilli yaşamı ve kültürel çeşitliliği desteklemek amacıyla kutlanmaya başlandığını belirtilen açıklamada “UNESCO verilerine göre dünyada 5 bini yerli dili olmak üzere 7 binden fazla dil konuşulmaktadır. Ancak bu dillerin yüzde 40’ı yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır” denildi.
“TÜRKİYEDE 18 DİL YOK OLMA TEHLİKESİ ALTINDA”
Açıklamanın devamında;
“UNESCO’ya göre, yüz yıl içinde bir dili konuşacak çocuk kalmayacak durumda. Bir dili konuşan hiç çocuk kalmamışsa o dil ölü olarak kabul edilmektedir. UNESCO’nun Dünya Tehlike Altındaki Diller Atlası’na göre Türkiye’de 18 dil yok olmuş veya yok olma tehlikesi altındadır.
Çocuklar açısından 0-6 yaş arası, zekâ gelişiminin büyük oranda tamamlandığı, çevresiyle ilişkilerini algılamaya ve tanımaya hatta yorumlamaya başladığı dönem olarak bilinmektedir. Zekâ gelişimi başarıyı anlayan ya da geliştiren özellikleri katılımla ilgili olmasına rağmen, bunun gelişimi yaşanılan çevrenin ekonomik, sosyal ve kültürel yapısıyla ilgilidir. Bu aşamada çocuğun gelişiminde belirleyici olan aile yaşantısıdır. Okul öncesi dönemde çocuklar konuşma dili olarak öğrendiği tek dil olan anadilini kullanır. Ana dilin çocuk üzerindeki etkisi ailesi ve çevresinden öğrendikleriyle doğru orantılıdır.
Ana dilinde eğitim çocuğun ikinci dili öğrenmesini kolaylaştırmakta, ikinci dili öğrenmek de ana dili geliştirmektedir. Ana dilinde eğitim alabilen çocukların okuma, yazma, düşünme ve ifade becerilerinde olumlu gelişmeler kaydettiği bilinmektedir. Dünyanın pek çok ülkesinde uygulanan (Almanya, Fransa, İsviçre, İsveç, Hollanda, ABD, Kanada, Belçika, Hindistan, G. Afrika) çift dilli eğitim programlarında iki dilli eğitimde dillerin birbirini besleyebildiği ve iki yönlü zenginleştirici bir aktarım yaratabildiği gözlenmiştir.
21 Şubat Dünya Ana Dili Günü, ülkemizde özellikle anadili Türkçeden farklı olan Arapça, Kürtçe, Lazca, Hemşince, Çerkezce vb. gibi milyonlarca çocuğun kendi ana dillerinden koparıldığı ortamda kutlanmaktadır. Ana dilin kullanımının engellenmesi toplumun bireylerini değişik boyutta etkilese de, tartışmasız en fazla çevresi ile iletişimini ana dili ile sağlayan çocukları etkilemektedir. Gerek dilbilimi gerekse eğitim bilimleri açısından ana dilinin pedagojik ve insanı boyutunun sürekli geri plana itilmesinin en acı sonuçlarını çocuklarımız yaşamakta, ana dili resmi dilden farklı olan çocukların öğrenme becerilerinde iki yıl geri kaldığı görülmektedir.
“ANADİLDE EĞİTİM OLURSA ÜLKE BÖLÜNÜR YAKLAŞIMI TAMAMEN PARONAYA”
Resmi dil dışındaki ana dillerin varlığına, yaşamasına ve öğrenilmesine karşı çıkmak, bir yönüyle eğitim biliminin en temel ilkesine karşı çıkmak, bilime meydan okumak anlamına gelmektedir. Türkiye dünyada çocuklarına bayram armağan eden tek ülke olmakla övünürken, milyonlarca çocuğun kendi ana dili ile eğitim görmesine ‘ülke bölünür’ paranoyası ile yaklaşılması büyük bir çelişkidir.
21 Şubat Dünya Ana Gili Günü’nde milyonlarca çocuk kendi anadilini kullanamadığı, ana dilinde eğitim göremediği için başta eğitim süreçleri olmak üzere, toplumsal yaşamın bütün alanlarında mağduriyet yaşamayı sürdürmektedir. Farklı ana dilleri üzerindeki sınırlamalara son verilmeli, her bireyin kendi ana dilini öğrenmesi ve eğitim almasının önündeki engeller kaldırılmalıdır.
“21 ŞUBAT DÜNYA ANA DİL GÜNÜ KUTLU OLSUN”
Eğitim-Sen olarak, tüm dünya ve Türkiye halklarının 21 Şubat Dünya Ana Dili Günü’nü kutluyor, farklı anadili ve kültürlerin özgürce yaşaması ve gelişmesinin önündeki bütün yasal ve fiili engellerin kaldırılmasını talep ediyoruz.
PİRHA-20 Aralık 2022’de tutuklanan PSAKD Sarıyer Şubesi Zeynep Yıldırım Cemevi Başkanı Beyhan Gün’ün durumuna ilişkin cemevinde basın toplantısı yapıldı. PSAKD Sarıyer Şube Yöneticisi Şimal Deniz, “Kemal Gün’ün açlık grevi direnişini büyütelim ve Beyhan Gün’ü zulmün elinden çıkartıp alalım. Beyhan Gün, Alevi inancına ve kültürüne sahip çıktığı için tutuklandı” dedi.
15 Aralık 2022’de Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Sarıyer Şube Yöneticisi ve Saymanı Şimal Deniz, 16 Aralık’ta da PSAKD Sarıyer Şubesi Zeynep Yıldırım Cemevi Başkanı Beyhan Gün gözaltına alınmış, ardından 20 Aralık’ta tutuklanmışlardı.
PSAKD Sarıyer Şube Yöneticisi ve Saymanı Şimal Deniz, 21 Kasım’da tahliye oldu, PSAKD Sarıyer Şubesi Zeynep Yıldırım Cemevi Başkanı Beyhan Gün, Antalya Manavgat S Tipi Hapishanesi’nde hücrede tutuluyor.
Beyhan Gün’ün ‘tutuklu arkadaşlarına para gönderme’ ve ‘Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin danışma kurulu toplantısına katıldığı’ suçlamalarıyla yargılandığı davanın duruşması 28 Mart’ta görülecek. Beyhan Gün’ün babası Kemal Gün, kızının 28 Mart’ta görülecek duruşmasına kadar açlık grevine başladı.
PSAKD Sarıyer Şubesi Zeynep Yıldırım Cemevi Başkanı Beyhan Gün’ün durumuna ilişkin Zeynep Yıldırım Cemevi’nde basın toplantısı yapıldı.
Beyhan Gün’ün tutuklu olmasının inanç özgürlüğüne yapılmış bir saldırı olduğunu belirten PSAKD Sarıyer Şube Yöneticisi Şimal Deniz, “Kemal Gün’ün açlık grevi direnişini büyütelim ve Beyhan Gün’ü zulmün elinden çıkartıp alalım. Beyhan Gün, Alevi inancına ve kültürüne sahip çıktığı için tutuklandı. Sivas Katliamı düşürülüp katiller af ile serbest bırakılırken iki cemevi yöneticisinin tutuklanması tesadüf değil. Beyhan Gün’ün tutuklu olması AKP iktidarının Alevilere yönelik saldırısının bir parçası” dedi.
“KIZIM HAKSIZ VE HUKUKSUZ BİR ŞEKİLDE TUTUKLU”
Yollarının Hz. Hüseyin, Pir Sultan, Hallacı Mansur, Hacı Bektaş Veli ve Seyit Rıza’nın yolu olduğunu söyleyen Kemal Gün, “Kızım haksız ve hukuksuz bir şekilde tutuklu. Bize başka bir imkân bırakmadılar ve ben de açlık grevine başladım. Açlık grevi eylemim mahkemeye kadar devam edeceğim” diye konuştu.
PİRHA-CHP Hatay Milletvekili Nermin Yıldırım Kara, 6 Şubat depremlerinin ardından Hatay’ın çözülemeyen sorunlarına ilişkin mecliste basın toplantısı düzenledi. Deprem felaketinin üzerinden yedi aydan fazla bir süreç geçtiğini belirten Kara, “Hatay’a tek gözünüzle değil, dört gözünüzle bakın. Sadece bakanların Hatay’a gelip gitmesini, notlar almasını ve ‘kabinede konuşacağız, değerlendireceğiz’ gibi sözlerini artık duymak istemiyor Hatay halkı. Bir an evvel sağlıklı yaşam koşullarına ulaşmak istiyor” dedi.
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Hatay Milletvekili Nermin Yıldırım Kara, depremin üzerinden 7 ay geçmesine rağmen Hatay’ın hâlâ çözülmeyen sorunlarına ilişkin mecliste basın toplantısı düzenledi.
“KALICI KONUTLARIN YAPILMASI İÇİN GEREKLİ TÜM ÇABANIN GÖSTERİLMESİNİ İSTİYORUZ”
Deprem felaketinin üzerinden yedi aydan fazla bir süreç geçtiğini belirten Nermin Yıldırım Kara, “Deprem sürecinde yaklaşık 80 bin 700 binamız ağır hasarlı, yıkık ve acil yıkılacak durumdaydı. Bu 267 bin bağımsız bölüme tekabül ediyordu. Ağustos ayının sonu itibariyle Hatay’da yüzde 49 civarında bir yıkım işleminin gerçekleşmiş olduğunu ancak yüzde 50 civarında hala Hatay’da yıkılmayı bekleyen binaların varlığından söz etmek istiyoruz. Bunu insanlarımızın doğal kalıcı konutlara da sahip olamamasından ötürü şu an 166 konteyner kentte yaklaşık 144 bin vatandaşımızın konteynerlerde yaşadığını ifade etmek istiyoruz. Biz göçebe olarak yaşayabilecek bir toplum değiliz. Ne Hatay’da ne de diğer bölgelerde. Bir an Hatay’a tek gözüyle değil de dört gözüyle bakarak, bir an evvel kalıcı konutların yapılması için gerekli tüm çabanın gösterilmesini istiyoruz” dedi.
“ORTA HASARLI BİNALARA NE YAPILACAĞINA DAİR KAMUOYUNA AÇIKLAMA YAPILMALI”
Hükümetin orta hasarlı binalara ne yapacağına dair kamuoyuna bir açıklama yapmak zorunda olduğunu söyleyen Kara, “İlk gün de söyledik, bugün de söylüyoruz. Kiracılara verilen 3 bin lira yardımı ve ev sahiplerine verilen 5 bin liralık yardımı acilen revize edin dedik ama kimse bizi duymadı. Hatay’da ve Türkiye’nin her bir noktasında kiraların yüzde 200, yüzde 400 gibi arttığı bu dönemde 3 bin lirayla ya da 5 bin lirayla eğer Ankara’da bir bakan ya da bir milletvekili gelip Hatay’da ev bulabilecekse gelsin bir tane de bize bulsun, biz de oturalım” diye ifade etti.
“TADİLAT DEVAM EDERKEN OKULLARI AÇMANIZ BÜYÜK BİR AKIL DIŞILIKTI”
Antakya’da kış ayları yaklaşırken fazlaca bir kömür kullanımı olacağını belirten Kara, “İskenderun açısından söylediğimiz zaman sanayinin ve kentin iç içe girdiği bir yerleşim alanıdır. Bu bölge zaten sanayi tesislerinden kaynaklı kümülatif bir kirlilik yüküne sahip olduğu için asbestin enkazlardan dolayı varlığı bizim için bu coğrafyada büyük sağlık sorunlarına sebebiyet verecektir. Enkazlar bir yerden bir yere taşınırken kamyonlarda asla branda kullanılmıyor. Sadece iki veya üç tane askı ile koca koca ağır tonajlı kamyonlar bir yerden bir yere bu ağır metalleri taşıyor. Okullar, eğitim ve yurtlarla ilgili şu anda en büyük sorunlardan bir tanesi de yurtların varlığı. Bizim okullarımızın özellikle Hatay’daki bin 405 okuldan 210 tanesi yıkıldı. 160 okul orta hasarlı ve bunların tadilat süreçleri hem devam ederken hem onarım yapılırken çocuklar okullara başladı. Bazı okullar az hasarlı olduğu için onlar süreçlerine devam etti. Ancak okullardaki tadilat devam ederken okulları açmanız büyük bir akıldışılıktı” dedi.
“HATAY’DA ÜNİVERSİTE VE OKULLAR İÇİN ERTELEME KARARININ DOĞRU OLACAĞINDAN YANAYIZ”
Hatay’da her iki üniversite ve okullar için erteleme kararının doğru olacağını söyleyen Kara, “Her şeyi yanlış yaptıkları gibi; depremin ilk gününden bugüne bu süreci doğru yönetemedikleri gibi okul öncesinde de bu süreci maalesef doğru yönetemediler. Özellikle Hataylı olan depremzedelerin kimisinin evi yıkıldı, kimisi ailesinden bireyleri kaybetti bu çocuklar mesela Antep’te, İstanbul’da, Bursa’da okuyorlar. Onlardan da yurt ücretinin alınmasının yanlış olduğunu ve yurt ücretlerinin alınmaması gerektiğini tekrar ifade etmek istiyoruz. Hiçbir zaman hava kalitesi izleme istasyonlarından sağlıklı ve doğru veri alamıyorduk. Şu süreçte en azından Antakya’da, İskenderun’da daha fazla hava kalitesi izleme istasyonu yapın ve bu verileri de valiliğin sayfasından mutlaka yayınlayın ki biz de bilelim” diye belirtti.
“EYT KANUNU ÇIKTIKTAN SONRA HATAY’DA HALA SONUÇLANMAYAN DOSYALAR VAR”
EYT kanunu çıktıktan sonra Hatay’da hala sonuçlanmayan dosyaların olduğunu dile getiren Kara, “Çünkü bizim kurumlar yıkıldığı için Bursa’ya, Antalya’ya birçok ile sosyal güvenlik kurumunu diğer illere entegre ettikleri için bizim vatandaşlarımız mart ayından bu yana ekim ayına giriyoruz hala EYT maaşları bağlanamadı. Aylık 7 bin 500 lirayı da göz önünde bulundurduğumuzda bu vatandaşlarımızın durumunun ne kadar zor olduğunu tekrardan yinelemek istiyorum. Özellikle mali müşavirler vergi dairelerinde mükelleflerin vergi iadeleri konusunda çok büyük sıkıntılar yaşıyorlar. Depremde mahsup ve iade işlemleriyle ilgili özellikle vergi dairelerindeki personel eksikliği ve çok fazla yük olduğu için büyük sıkıntılar yaşıyorlar. Şirket ortakları vefat etmiş olan işletmelerin kendiliğinden idarece bir tasfiye sürecine girmesi gerekiyor. Olağanüstü durumlar dışında şu anda meslektaşlarımızdan vergi incelemesi için defter ve belgeler isteniyor. Bunun da yeniden hükümet önceliklerini depremzedelerimiz için ev yapmaya, konut yapmaya ayırmasını, okulları düzenli hale getirmesini yani mükelleften iki tane defter isteyip inceleme derdi olmadan bakanlığın önce kendilerine zabıt tuttuğumuz mükelleflere ve esnafların ham maddesini, makina teçhizatını ve demirbaşının karşılamasını talep ediyoruz” diye konuştu.
“SAĞLIK ÇALIŞANLARIMIZ İÇİN HASTANELERİN DURUMU ÇOK SIKINTILI”
Sağlık çalışanları için hastanelerin durumunun çok sıkıntılı olduğunu belirten Kara, “Özellikle Antakya’da, Defne’de, Samandağ’da, Altunözü ve Hassa’da yaklaşık bir milyonun üzerinde nüfusun yaşandığı yerde şu an kalp krizi başta olmak üzere birçok acil olaya müdahale edilemediği gibi ikinci basamak sağlık hizmeti hala verilemedi. Yoğun bakım servisleri ve ameliyathaneler çalışmıyor. Kırıkhan Devlet Hastanesi genel cerrahi ve beyin cerrahisi uzmanları sadece basit ameliyatlar yapabiliyor. Sezeryan ameliyatları İskenderun’a ve Dörtyol’a sevk edilmekte ayrıca kemoterapi gören hastalarımız da şehir dışına özellikle Adana’ya sevk edilmekte. Birinci basamak özellikle ASM’lerle ilgili hamile kadınların taranması, aşılar ve aile planlaması gibi birçok sağlık hizmetinin deprem sonrasında sekteye uğradığı, gerekli planlama ve düzenlemenin maalesef yedinci ayın sonunda dahi iyi bir konumda olmadığımızı tekrar ifade etmek istiyoruz. Hatay’da 66 hekim, 600’e yakın sağlık çalışanı hayatını kaybetti, 5 hekime ise hala ulaşılamadı” dedi.
“HATAY HALKI, BİR AN EVVEL SAĞLIKLI YAŞAM KOŞULLARINA ULAŞMAK İSTİYOR”
Cebike, Dikmece’de ki zeytin ağaçlarını korumak istediklerini vurgulayan Kara, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Lütfen acilen o bölgelerdeki başka devlet hazinesi olan arazileri kullanın. Zeytin ağaçlarını bırakın çünkü evini, işini, aşını kaybetmiş olan vatandaşlarımızın geçim kaynağı zeytindir. Ayrıca ülkemizin ekonomisine de Hatay’da, Altunözü’nde, Arsuz’da, İskenderun’da zeytinyağı ve zeytin üretimi bir ürün olarak çok ciddi şekilde katma değer yaratmaktadır. Hatay’ın depremin kümülatif etkisinin yüzde 50 oranında en fazla deneyimlediğimiz il olduğu gerçeğini unutmayın. Hatay’a tek gözünüzle değil, dört gözünüzle bakın. Sadece bakanların Hatay’a gelip gitmesini, notlar almasını ve ‘bunu kabinede konuşacağız, değerlendireceğiz, ileteceğiz’ gibi sözleri artık duymak istemiyor Hatay halkı. Bir an evvel sağlıklı yaşam koşullarına ulaşmak istiyor.”
PİRHA-TMMOB Dersim İKK ve Dersim Kent Koruma Kurulu üyeleri 22-23 Eylül’de deprem gerçeği ve sömürge madenciliği üzerine yapılacak sempozyuma ilişkin basın toplantısı düzenledi. Dersim halkını sempozyuma davet eden TMMOB Dersim İKK Sekreteri Uğur Beycan, “Hem bilimsel, hem teknik hem de toplumsal anlayışı örmek bütün kurumlarımızın üzerinde tarihsel bir sorumluluk olarak duruyor” dedi.
Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Dersim İl Koordinasyon Kurulu (İKK), 22-23 Eylül’de Dersim’de ‘Dersim Kent Sempozyumu’ düzenlenecek. Deprem gerçeği ve sömürge madenciliği üzerine yapılacak sempozyuma akademisyen, TMMOB yöneticileri ve mühendisler katılacak.
Dersim İl Koordinasyon Kurulu ve Dersim Kent Koruma Kurulu üyeleri 22-23 Eylül’de deprem gerçeği ve sömürge madenciliği üzerine yapılacak sempozyuma ilişkin basın toplantısı düzenledi.
“HALKIMIZI SEMPOZYUMA GÜÇ VERMEYE DAVET EDİYORUZ”
22-23 Eylül’de yapılacak Dersim Kent Sempozyumu’nun sömürge madenciliği ve deprem üzerine yapılacağını belirten TMMOB Dersim İKK Sekreteri Uğur Beycan, “Sempozyumu iki gün olarak planladık ve katılımcılar Türkiye genelinde akademisyen, TMMOB yöneticileri, mühendisler ve bu durumu inançsal boyutuyla da ele alacağız. Hem bilimsel, hem teknik hem de toplumsal anlayışı örmek bütün kurumlarımızın üzerinde tarihsel bir sorumluluk olarak duruyor. Bu tarihsel sorumluluğu da TMMOB olarak biz Dersim’den doğru kurumlarımızla bütünlüklü bir yaklaşımla açığa çıkartarak bir sonuç elde edebileceğimizi düşünüyoruz. Tüm halkımızı 22-23 Eylül’de yapılacak sempozyuma güç vermeye davet ediyoruz” dedi.
“DERSİM’DE, DEPREME KARŞI NE YAPILABİLİR KONUSUNDA KAYGI OLUŞTU”
Tunceli Ticaret ve Sanayi Odası Başkan Yardımcısı Sönmez Aydın ise, “Pazarcık depreminden sonra Dersim’de depreme karşı ne yapılabilir noktasında bir kaygı oluştu. Bizlerde Dersim’de bulunan STK’lar olarak Dersim Koruma Kurulu oluşturduk, amacımız depreme karşı ne yapılabilir ve halkta bu konuda bir duyarlılığı açığa çıkartmaktı” diye belirtti.
FEDAŞ işçilerinin 42. gününde devam eden grevine ilişkin son bilgileri de paylaşan Uğur Beycan, “Bu durumla ilgili çözüm yaratma kaygısıyla dün Dersim Kent Koruma Kurulu olarak şirketin bölge müdürleriyle bir toplantı gerçekleştirdik. Yapılan toplantıda çözümün daha rasyonel bir şekilde ilerlemesi noktasında Dersim Kent Koruma Kurulu olarak holdingin icra kuruluyla bir görüşme durumu açığa çıktı. Görüşme talebi şirket yetkilileri tarafından olumlu karşılandı yarın İstanbul’da Dersim Kent Koruma Kurulu ve Dersim milletvekilimiz ile birlikte şirket yetkilileri ile bir toplantı gerçekleştirilecek. Çözümü ortaya çıkarmak için umudumuz var” diye konuştu.
PİRHA- Bodrum Cemevi Başkanı Cem Yalçın, Sivas Madımak Katliamı davasında uygulanan zaman aşımı kararına tepki göstererek, “İnsanlığın geldiği değerler bütünü ve toplum vicdanı karşısında ne adildir ne de meşrudur” dedi.
33 aydın, sanatçı ve yazarın yakılarak katledildiği Sivas Katliamına ilişkin firari üç sanık hakkında süren davanın duruşmasında savcı, zamanaşımı uygulanarak davanın düşmesini talep etti. Mahkeme heyeti, davanın düşmesine hükmetti.
Madımak Katliamının firari sanıkları Murat Sonkur, Eren Ceylan ve Murat Karataş’ın yargılandığı davanın son duruşması zamanaşımı gündemiyle Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmüş, esas hakkındaki mütalaasını açıklayan savcı, kaçaklık durumunun zamanaşımı süresini etkilemeyeceğini ileri sürerek üç firari sanık hakkında zamanaşımı uygulanarak davayı düşürdü.
Bodrum Alevi Bektaşi Kültür Derneği ve Cemevi tarafından yapılan açıklamada zaman aşımı kararına tepki göstererek insanlığa karşı işlenen katliamlarda zaman aşımı olmayacağı kaydedildi.
“TOPLUM VİCDANINI YARALAMIŞTIR”
Kurum adına açıklamayı okuyan Bodrum Cemevi Başkanı Cem Yalçın, zaman aşımı kararının insani değerleri önceleyen tüm toplumsal kesimleri yaraladığını belirterek, “Sivas Katliamı ile ilgili yıllardır haykırarak ve altını çizerek “Sivas Katliamı Bir İnsanlık Suçudur”, “İnsanlık Suçu Zamanaşımına Uğramaz, Uğrayamaz” demeye de devam edeceğiz. Gel gör ki; 14 Eylül 2023 tarihinde yapılan duruşma sonunda mevcut yasalara ve usul hukukuna göre katliam davası zaman aşımına uğradı. Bu katliam ve arkasından devam eden yargılama süreci, toplum vicdanını ve üstelik sadece Türkiye’de yaşayan insanları değil insani değerleri önceleyen tüm insanlığın vicdanını derinden yaralamıştır” diye konuştu.
“KARAR NE ADİL NE DE MEŞRUDUR”
Kararın adil ve meşru bir karar olmadığının altını çizen Yalçın, “Nasıl ki bir şeyin şeklen yasaya uygun olması, onu her zaman meşru kılmazsa Sivas davası sonucunda verilen karar da belki mevcut nitelendirmelere ve yasalara göre şeklen doğru olarak önümüze sunulsa da, insanlığın geldiği değerler bütünü ve toplum vicdanı karşısında ne adildir ne de meşrudur. Sivas Katliamı hala kanayan bir yaradır. Bir daha ve bir daha söylüyoruz ve söylemeye devam edeceğiz ki; Sivas Katliamı bir insanlık suçudur. İnsanlık suçu zaman aşımına uğrayamaz” ifadelerini kullandı.
PİRHA- İzmir’de ÇEDES projesine karşı yarın gerçekleşecek mitinge ilişkin Eğitim-Sen 1 Nolu Şube binasında yapılan basın toplantısında, iktidarın tüm hamlelerine karşı Gündoğdu Meydanı’ndan güçlü bir cevap verileceği ve iktidara geri adım attırılacağı mesajı verildi.
Okullara ‘değerler eğitimi’ adı altında imam, hatip ve vaiz görevlendirilmesini öngören “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) projesine tepkiler sürüyor.
Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen), Alevi örgütleri ve dernekler, okullara imam, hatip ve vaiz görevlendirilmesini öngören ÇEDES projesinin iptal edilmesi için 16 Eylül Cumartesi saat 17.00’de İzmir Gündoğdu Meydanı’nda ‘Laik eğitim, Laik yaşam, Eşit yurttaşlık’ mitingi yapacak.
İzmir Eğitim Sen 1 Nolu Şube binasında Eğitim-Sen Genel Başkanı Nejja Kurul, Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Mustafa Aslan, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Cuma Erçe, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez, Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Seher Şengüllü Yılmaz, Alevi kurum temsilcileri, Öğrenci Veli Derneği İzmir 2 Nolu Şube, siyasi partiler ve demokratik kitle örgütlerinin katılımıyla basın toplantısı düzenlendi.
“EĞİTİMDE DAYATMALAR MEB ELİYLE SÜRDÜRÜLÜYOR”
Miting tertip komitesi adına ilk sözü alan Eğitim Sen İzmir 5 Nolu Şube Başkanı Özcan Çetin, yan yana geliş amaçlarının saldırıları geriletmek olduğunu söyledi. Eğitimin temel sorunlarına yönelik çözümsüzlük politikalarının MEB eliyle yapılan yasal düzenlemeler ve fiili dayatmalar eşliğinde sürdürüldüğünü belirten Çetin, ” Eğitim sisteminde ve genel olarak toplumsal yaşamda iktidarın kendi dünya görüşüne ve yaşam tarzına uygun nesiller yetiştirme yönündeki uygulamaları tüm topluma yönelik fiili bir baskı ve dayatma haline gelmiş durumdadır. Bizler laiklikten yana kurumlar olarak laik eğitim, laik yaşam, eşit yurttaşlık şiarıyla bu saldırılara karşı barikat oluşturmak için yan yana geldik. Bu yan yana gelişin amacı eğitimde laikliğin son kırıntısının ortadan kaldırıldığı ÇEDES vb. projelerin tehlikesini özellikle velilerle ve laiklikten yana olan halkı bilinçlendirmek ve bu saldırıları geriletmektir” dedi.
“GÜNDOĞDU’DAN VERİLECEK MESAJ TÜM ÜLKEYİ ETKİLEYECEK”
Örgütlenen İzmir mitinginde iktidara verilecek mesajın tüm alanları etkileyeceğini ifade eden Eğitim Sen Genel Başkanı Nejla Kurul, yarınki mitinge dair katılım çağrısını yineleyerek, “Eğitim alanı dinci tarikatlara teslim edilerek taşeronlaştırıldı. Okullarımız niteliği kayboldukça özel okullara yönlendiriliyor. Eğitim alanı bilimsellikten uzaklaştırılıyor. Adalet, demokrasi bizlerin değeridir. Demokratik olmaktan uzak bir eğitim alanı ile karşı karşıyayız. Eğitim sistemi bu hali ile çocuklarımızı yaralıyor. Seçimden sonra karma eğitim ilkesinin ihlal edilebilir diyen bir yaklaşımla karşı karşıya kaldık. 2021 yılında imzalanmış ve kurumsallaşmış laiklik karşıtı bir eğitim sistemi inşa ediliyor. 19 milyon çocuğu ayrım gözetmeden kamusal, bilimsel eğitim alabilmesinin olanakları ortadan kaldırılmak üzere. Tehdit altında olduğumuzu hissediyoruz. 100’ü aşkın kurum olarak bir araya geldik. Sendika fark etmeksizin eğitim emekçileri yaşamına sahip çıkmak durumda. İzmir’deki tepkiyi yeterli görmezler ise bu bütün alanlara yayılacak. Yarın tüm İzmirlileri ve yakın kentlerdeki tüm yurttaşları Gündoğdu Meydanı’nı doldurmaya davet ediyorum” diye konuştu.
“İKTİDARA GEREKLİ YANIT GÜNDOĞDU’DAN VERİLECEK”
Veli-Der İzmir 2 Nolu Şube Başkanı Turgut Aydın, iktidarın siyasi-ideolojik biçimlendirme girişimlerinin bir parçası olarak tanımladığı okullara imam atanması uygulamasına karşı güçlü bir şekilde karşı konulması gerektiğine vurgu yaparak, “Çocuklarımızın araç olarak kullanılmasına asla izin vermeyeceğiz. Bu mitinge toplumun tüm kesimlerini çağırıyoruz. İktidara buradan güçlü bir cevap vermek gerekiyor. Bu uygulamayı geri çektiremez isek bu uygulama ülkenin her yerine yayılacaktır. İktidara gerekli yanıtı Gündoğdu Meydanı’ndan vereceğiz” ifadelerini kullandı.
“MADIMAKLAR YAŞANMASIN DİYE ALANLARDA OLACAĞIZ”
Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Mustafa Aslan, eşit yurttaşlık talebini sadece Aleviler için değil toplumun tüm kesimleri için istediklerini belirterek şöyle konuştu:
“12 Eylül darbesi ile anayasaya sokulan zorunlu din dersine karşı mücadele eden örgütleriz. Madımak Katliamı’ndaki katillerin hangi duygular ile yetiştiğini biliyoruz. 33 fidanımızı katleden anlayışın bilim yuvalarından uzak olmasını istiyoruz. Bizi katleden katiller affedilerek serbest bırakıldı. Yanan canlarımız bir kez daha mahkeme salonlarında gördük. Adaletin, hukukun ayaklar altına alındığı bir sistem ile karşı karşıyayız. Çocuklarımızın geleceğine sahip çıkmak adına, bir daha Madımaklar yaşanmasın diye, katliamlarda kaybettiğimiz canların anısını sahip çıkmak adına tüm toplumu Gündoğdu meydanına davet ediyoruz. Biz eşit yurttaşlığı sadece kendimiz için istemiyoruz. Bu talep tüm toplumsal kesimler içindir. Biz Alevilere değil 85 milyona hukuk alanında, kamu alanında eşitlik istiyoruz. Bu eşitlik birliktir, dirliktir, bir arada olmaktır. ”
PİRHA-Yeşil Sol Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, “İnanç ve dil konusunda yürütülen asimilasyon politikalarının son bulmasını istedi. Kordu, “Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yerlerinin açıklanmasını, kaybolan Dersim evlatlarının akıbetlerinin açıklanmasını, hakikatle yüzleşme komisyonunun kurulmasını ve Dersim isminin kentimize iade edilmesini istiyoruz” dedi.
Yeşil Sol Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, Meclis’te düzenlediği basın toplantısında Dersim’in sorunlarına dair değerlendirmede bulundu.
“DERSİM İSMİNİN İADE EDİLMESİNİ İSTİYORUZ”
‘Seçim çalışmalarında köylerde, mahallelerde, ilçelerde, sandık başlarında emek veren bütün arkadaşlarıma teşekkür ediyorum’ diyerek sözlerine başlayan Ayten Kordu, “Dersim’in sorunlarına şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da demokratik, adil ve eşit bir şekilde yarınların mücadelesini ayrım gözetmeksizin parlamentoda temsil edeceğim. İnanç ve dil konusunda yürütülen asimilasyon politikalarının son bulmasını talep ediyoruz. Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yerlerinin açıklanmasını, kaybolan Dersim evlatlarının akıbetlerinin açıklanmasını, hakikatle yüzleşme komisyonunun kurulmasını ve Dersim isminin kentimize iade edilmesini istiyoruz” diye belirtti.
“İNKAR SİYASETİ, GÜNÜMÜZDE İNCELTİLEREK DEVAM EDİYOR”
1938’den beri yürütülen inkâr siyaseti günümüze kadar inceltilerek devam ettiğini söyleyen Ayten Kordu, şöyle devam etti:
“Sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel olarak her boyutuyla sürdürülen dincilik, milliyetçilik ve cinsiyetçilik üzerinden tek dil, tek din ve tek kimlik gibi asimilasyon politikaları kentimizi yıpratmaya devam ediyor. Bu politikalar insanlarımızın zorunlu olarak göç etmesine sebep olmuştur. Kentimizin milletvekili sayısının 1’e düşürülmesi uygulanan politikaların bir sonucudur. Kentimizde güvenceli yaşamayı bir kenara bırakalım ekonomik olarak yatırımlar yapılmıyor, uzun yıllardır tarım ve hayvancılık özel güvenlik bölgesi adı altında meralarda ve yaylalarda uygulanan yasaklardan kaynaklı insanlarımız üretimden kopartıldı. Bırakalım ekonomik anlamda çözüm bulmayı 21. yüzyılda olmamıza rağmen halen köylerimizde elektrik, yol ve su sorunu yaşanıyor.”
“ÇEDES GİBİ AYRIŞTIRICI VE ÖTEKİLEŞTİRİCİ BİR POLİTİKAYI KABUL ETMİYORUZ”
Ayten Kordu, anti-demokratik, bilimsel olmayan bir eğitim müfredatıyla karşı karşıya olduklarını belirterek, okullara imam atanmasına da tepki gösterdi. Kordu, “İzmir ve Eskişehir’de ÇEDES uygulaması başladı. ÇEDES başta Alevi halkı olmak üzere bilimsel, demokratik bir eğitimden yana olan hiç kimsenin kabul etmeyeceği bir projedir. ÇEDES gibi ayrıştırıcı, ötekileştirici bir politikayı kabul etmiyoruz, yapılan tek tipleştirme zihniyetinin politikasının bir parçası olarak devam ediyor” diye ifade etti.
“DOĞAMIZI TAHRİP EDEN UYGULAMALARI KABUL ETMEYECEĞİZ”
Dersim’in maden yataklar bölgesi haline getirildiğini vurgulayan Kordu, “Barajlarla doğası ve iklimi büyük oranda tahrip edildi ve ekolojik tahribat devam ediyor. Tunceli Valiliği’nin Ovacık yolu üzerinde kamp alanı projesi var, yapılacak proje halka ve sivil toplum örgütlerine sorulmadan protokol imzalandı. Biz kentimizde yapılan yatırımlara karşı değiliz ama doğamızı tahrip eden uygulamaları kabul etmeyeceğiz. Dersim’de maden ocakları ve baraj projelerine derhal son verilmeli” ifadelerini kullandı.
“‘GÜLİSTAN DOKU NEREDE?’ DİYE SORMAYA DEVAM EDECEĞİZ”
Gülistan Doku nerede diye sormaya devam edeceklerini vurgulayan Yeşil Sol Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, “Adalet Bakanı ve İçişleri Bakanı’na çağrıda bulunmak istiyorum sağlıklı ve adil bir soruşturma yapılarak gerçek ortaya çıkartılmalıdır. Kentimizde yaşam güvenliğinin olmadığı konusunda somut sonuçlardan bir tanesidir” diye konuştu.
PİRHA-Enkaz altından kurtarıldıktan sonra yaşama tekrar tutunmaya çalışan yurttaşlara verecek çadırlarının olmadığını ama Tayyip Erdoğan’ın sarayları olduğunu söyleyen Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Erkan Baş, “Bu memleketin başına gelmiş en büyük felaket, bu hırsızlar sürüsüdür. Bu memleketin başına gelmiş en büyük felaket AKP’dir. Bu memleketin başına gelmiş en büyük felaket, saray rejimidir. Bu memleketin başına gelmiş asrın felaketi, Tayyip Erdoğan’dır” dedi.
Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Erkan Baş, TBMM’de basın toplantısı düzenledi. Maraş ve Hatay merkezli depremlere ilişkin konuşan Baş, Koordinatör Vali olarak atanan Şırnak Valisi Osman Bilgin’in memurlara ve işçilere bir aylık maaşlarını bağışlama çağrısında bulunmasıyla ilgili “Buradan bu emekçilerin maaşına göz diken koordinatör valiye sesleniyoruz, televizyonların ortak yayınında depremzedeler yararına düzenlenen kampanyada toplanan 155 milyar TL’nin 86 milyar TL’si doğrudan kamuya ait ya da varlık yönetiminde bulunan banka ve şirketlerden yapıldı. Zaten biz yaptık biz” yanıtını verdi.
İktidarın bilim insanlarının uyarılarını dinlememeyi alışkanlık haline getirdiğini belirten Erkan Baş, “İki haftadır yapılan tüm uyarılara rağmen bölgede yeni depremler, artçı sarsıntılar olabileceği bilgilendirmelerine rağmen bunlara da kulaklarını tıkadı. Üstelik yetmezmiş gibi hasarlı binalara da az hasarlı, hasarsız raporlar verdi. Yine can kayıplarına neden oldu. Depremin üzerinden 15 gün geçti. Bölge halkı neredeyse ilk günden bu yana çadır, çadır, çadır diye bağırıyor. Biz onların sesini duyurmaya çalışıyoruz. Çadır, çadır, çadır diye bas bas bağırıyoruz. Ama tüm uyarılara kulak tıkayanlar, o mezar kentleri inşa ederken yaptıkları gibi tüm aykırı sesleri susturmaya çalışanlar, iki hafta sonra insanlar öldükten sonra utanmazca, pişkince cumhurbaşkanı yardımcısı gibi kameraların karşısına geçiyorlar ve hasarlı evlere girmeyin diyorlar. Gerçekten nasıl bir arsızlıkla, nasıl bir utanmazlıkla karşı karşıyayız tarif etmesi mümkün değil” dedi.
İktidarın yurttaşların birbirlerine el uzatmasına ve yardım etmesine izin vermediğini vurgulayan Baş, “Bunlar işlerini yapmıyorlar. Yurttaşların birbirlerine el uzatmasına, yardım etmesine izin vermiyorlar. Olağan zamanlarda yurttaşın yaşamını güzelleştirecek, kolaylaştıracak, mutluluğunu, huzurunu arttıracak kanunlar yapması gereken; olağanüstü durumlarda da halkın yaralarını saracak, çareler üretecek zorluklar aşılsın diye sorumluluk üstlensin diye bir yer var ya TBMM oradayız. Bugün bir kez daha gördük ki bu Meclis’in çoğunluğunun bunlarla hiçbir ilgisi yok. Onların halka da bir ilgisi yok. Yurttaşın hayatını kurtarmak için en kıymetli saatlerde milletvekillerini Meclis’e getirdiler.
“BU MEMLEKETİN BAŞINA GELMİŞ EN BÜYÜK FELAKET AKP’DİR”
Türkiye’nin başına gelen asrın felaketin Recep Tayyip Erdoğan olduğunu söyleyen Baş, “Bu memleketin başına gelmiş en büyük felaket, bu hırsızlar sürüsüdür. Bu memleketin başına gelmiş en büyük felaket AKP’dir. Bu memleketin başına gelmiş en büyük felaket, saray rejimidir. Bu memleketin başına gelmiş asrın felaketi, Tayyip Erdoğan’dır. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi dedikleri ucube sistem, 2018’den beri biz bu sistemle yönetiliyoruz. 2018 yılından beri bir felaketi rejimi ile idare ediliyoruz. Hani sanki bir devlet varmış, bir anayasası, kurumları varmış, görev ve sorumluluklar tanımlanmış, bizler de bu devletin eşit yurttaşlarıymışız gibi idare ediliyoruz. Saray rejimi tarafından kurulan bu idare sistemi, bir felaket rejimidir. Bu felaketlerle sık sık karşılaşıyoruz. Sorumlusu da ya dış güçler oluyor ya söz geçiremediğimiz ve boyun eğdiğimiz ilahi güçler, kader planları, fıtrat oluyor. Kesinlikle ama kesinlikle saray rejimi olmuyor. O tek adamın dudağından talimat çıkmadıkça yangına bile müdahale edemiyorlar. Ne uçak kaldırabiliyorlar ne çadır dağıtabiliyorlar ne yardım edebiliyorlar. O yüzden afetin, katliama dönüşmesinin ilk ayağı bu tek adam rejimidir. Bu Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denilen ucube sistemdir” diye konuştu.