Etiket: basın toplantısı

  • Görevden alınan 3 belediye eş başkanından basın toplantısı-VİDEO

    Görevden alınan 3 belediye eş başkanından basın toplantısı-VİDEO

    PİRHA- Yerlerine kayyıma atanan belediye eşbaşkanları bugün İstanbul Elite Worl Otel’de basın toplantısı gerçekleştirdi. Basının sorularını yanıtlayan eşbaşkanlar nasıl bir belediye devraldıklarını ve zorluklarla hizmet etmeye çalıştıklarını anlattı.

    Haberin Videosu

    HDP’nin Diyarbakır, Van ve Mardin büyükşehir belediyelerine 19 Ağustos tarihinde kayyım atanmıştı. Kayyımlara karşı halk sokaklarda eylemlerine devam ederken HDP de kayyımlara karşı yol haritasını açıklamıştı. Bugün de yerlerine kayyım atanan Diyarbakır Büyükşehir Belediye Eşbaşkanı Adnan Selçuk Mızraklı, Mardin Büyükşehir Belediye Eşbaşkanı Ahmet Türk ve Van Büyükşehir Belediye Eşbaşkanı Bedia Özgökçe Ertan, İstanbul Elite World Otel’de basın toplantısı gerçekleştirdi.

    Toplantıya HDP Grup Başkan Vekili Saruhan Oluç, HDK Eş Sözcüleri Gülistan Kılıç Koçyiğit ile Sedat Şenoğlu katıldı.

    İlk olarak söz alan Mardin Büyükşehir Belediye Eşbaşkanı Ahmet Türk, 19 Ağustos gecesi siyasi bir darbe yaşadığına vurgu yaparak, “Halkın iradesi gasp edildi. Bu iradeye sahip çıkma gibi bir sorumlulukla buradayız” dedi.

    19 Ağustos’ta kendilerine iletilen görevden uzaklaştırma yazılarında 1 Nisan’da valilerin İçişleri Bakanlığına yazı yazdıklarını gördüklerini belirten Türk, kayyım atamalarının doğru olduğu algısının yaratılmak istendiğini ve darbeyi meşrulaştırmaya çalışan bir anlayışla karşı karşıya kaldıklarını kaydetti.

    “KAYYIM 1 NİSAN’DA ATANACAKTI”

    Türk, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Birilerini düşman ilan ederek muhalefeti susturmak için yalanlarla bu süreci götüren bir anlayışla karşı karşıyayız. Daha göreve başlamamışız ama belediye başkanları farklı yerlere para aktarmışlar gibi açıklamalar yapılıyor.

    Mardin belediyesi yeni büyükşehir oldu. 63 milyon borçla kayyım belediyeyi devretti. 31 Mart’ta geldiğimde belediyenin 406 milyon borcu vardı. Kayyım gittiği gün işçilerin maaşını ödeyecek para bile yoktu. Belediyede bir kuruş yok, işçilerin parası ödenememiş bizim farklı yerlere para aktardığımız konusunda açıklamalar yapılıyor. Biliyoruz ki eğer İstanbul’daki seçimler belirsiz bir durumda olmasaydı 1 Nisan’da valilerin yazısı üzerine kayyım atanacaktı. Ama İstanbul’da belirsiz bir süreç olduğu için kayyım atama süreci uzadı.

    HERKESİN KARDEŞÇE YAŞADIĞI BİR TÜRKİYE MÜCADELESİ

    Biz demokratik siyasete inanan insanlarız, halkımıza hizmet için varız. Makam, koltuk için siyaset yapmadık. Eğer yapsaydık devletin bu zulüm politikasına boyun eğerdik. Tüm halklarımızı demokratik ortak değerlerde buluşturmaya yönelik bir siyasetimiz var. Herkesin kardeşçe yaşadığı bir Türkiye mücadelesidir esas mücadelemiz. Özellikle demokrasiden korkmuş iktidarlar birilerini düşman ilan ederek kendilerini yaşatmaya çalışıyorlar. Bunun yanlışlığını dile getiriyoruz. Türkiye’de 20 milyon nüfuslu Kürt halkı devletin kendilerini kucaklamasını bekliyor. Bugün yürütülen siyaset Kürtleri potansiyel tehlike gören bir siyasettir. Bu siyaset kimseye yaramaz. İnanıyoruz ki bir gün gerçekten toplumu kucaklaştıracak ve ortak değerler etrafında birleştirecek bir mantık ortaya çıkacaktır. Biz hala demokratik siyasetle bu işin çözüleceğine inanıyoruz.”

    MARDİN BELEDİYESİNİN KAYYIM DÖNEMİ BORÇLARI

    Gazetecilerin sorularını yanıtlayan Türk, belediyenin kayyım dönemi ve kayyımdan sonraki dönem borçlarıyla ilgili de şunları söyledi:

    “4 aydan beri Mardin’de belediye başkanlığı görevini yürütüyordum 19 Ağustos’a kadar. Elbette ki belediye başkanı seçildiğimizde günde 300-500 insanın gelip ziyaret ettiği bir belediye. Çayıydı, kahvesiydi, suyuydu 220 bin liralık bir fatura çıkmış ancak bütün belediyenin yani genel müdür, daire başkanları tüm gelen misafirlere yapılan harcamalar. Kendilerini aklamak için yeni bir şeye başladılar. Ne diyor ‘Mardin belediyesinde 7 bin 500 liraya su içilmiş.’ Belediyenin tüm yaptığı masraf 220 bin liradır. Sadece bir bakana verilen yemeğin faturası her yerden 270 bin, 260 bin, 240 bin faturalar gördüm. Tüm faturalar elimde. Bunları nasıl çıkarttım? Vali tarafından kayyım döneminde Balıkesir’den getirilen ali hizmetler daire başkanının altını imzalayarak bana verdiği faturalardır. Sadece cumhurbaşkanının gelişinde 332 bin lira araba kiralanmış. Her bakanın gelişinde 52 bin liralık araba tutulmuş, 270-260-150-160 bin liralık yemekler verilmiş. Mesela bir faturada diyor ki İçişleri Bakanının yemeğine 4 bin 240 kişi katılmış. Araştırıyoruz Mardin’de 800-900 kişiyi alacak hiçbir salon yok.

    Faturaların tamamı Silver Altın diye bir kuyumcudan alınmış. Tüm hediyeler oradan alınmış. Dükkan sahibinin babası belediyede daire başkanı. Mardin’in yarısı gümüşçü ve kuyumcudur ama hepsi bir dükkandan alınmış. İki Mardin milletvekiline 143 bin liralık bir yemek verilmiş. Faturaları çıkardım onlara gönderdim ‘kesinlikle biz böyle bir yemek yememişiz’ dediler. Ama bugün konuşamıyorlar. Bütün bunlar ortadayken birileri arıyor 7 bin 500 liraya su içilmiş, gelen misafirlere 200 bin liralık çay, kahve ikram edilmiş. Bundan doğal ne var. Günde 300-500 kişi gelip beni ziyaret ettiği zaman çay da ikram ederim, kahve de ikram ederim. Bütün bunları örtbas etmeye yönelik bir şey var. İçişleri Bakanı demiş ki ‘oraya bir müfettiş göndereceğiz’. Daha önce de müfettiş geldi. Bütün bunları görmesine rağmen hiçbir şey yazmadı.”

    “KAYGI SAHİBİ OLAN HERKES TARAFINI BELLİ ETMELİ”

    Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanı Adnan Selçuk Mızraklı da sorunun sadece iktidar ve muhalefet uygulamalarının olmadığını belirterek şunları söyledi:

    “Daha önceki yıllarda muhtarların bile görevden alınmasına ilişkin haberler duyar mıydınız duymazdık. 2016 ile başlayan bir süreçle idarenin seçilmişlere karşı böyle bir gücü elinde tutması adeta bir tasfiye sürecine dönüştü. İtibarsızlaştırma, değersizleştirme, şeytanlaştırma bir yalan ve iftira kampanyası var. Böyle bir durum olduğu zaman içimizdeki herhangi birine dönük haksız bir tasarruf söz konusu olursa inançlarımızdan, ideolojimizden bağımsız bir hak tesisi yapmak isteriz, haklının yanında durmak isteriz. Tam da böyle bir noktada 1 Nisan günü yazılar düzenlenmiş. Ellerinden gelse Pazar gecesi İstanbul süreci tamamlanmış olsaydı belki 1 Nisan günü devreye konacak bir durum var, bu belgelerle sabit. Özellikle seçimlerin 23 Haziran’a evrilmesiyle zaman değiştiren bir durum var. Yerel demokrasiye, özellikle belediyelere dönük tutum bir yandan HDP’ye, yerel iradeye ve anayasanın amir hükümlerine, seçmenin iradesine yönelik bir tutumdur. Bu noktada şüphesiz ki sadece bizim değil kaygı sahibi olan her çevrenin atak bir tutum izlemesi ve tarafını belli etmesi gerekiyor.”

    KAYYIMIN KADINLARA ETKİSİ

    Van Büyükşehir Belediye Eş Başkanı Bedia Özgökçe Ertan ise kayyım uygulamalarının kadınlara ve açılan kadın kurumlarına etkisini şöyle anlattı:

    “Günlerdir iktidar partisinin açıklamaları hedef gösterme ve algı yaratma operasyonu var bizlere yönelik. Kayyım atanmadan evvel 25 yıllık bir birikim var. Bizim açımızdan kadınların sosyal hayata erişimini kolaylaştıran şartları var etmek, şiddete ve her türlü ayrımcılıkla mücadele etmek. Eşit temsiliyet mekanizmasını hayata geçirmeye çalışıyoruz. İlçe belediyelerinde kadın müdürlükleri oluşturduk bu alanlara dair özel çalışmalar oldu. Çözümler, kurulan yöntem ve mekanizmalar gibi. Kayyım atandıktan hemen sonra Van’daki kadın sığınma evi alo şiddet hattı kapatıldı. Kadın belediye otobüs şoförleri sürekli taciz edildikleri için görevlerinden ayrılmak zorunda kaldılar. Kadın futbol takımı lağvedildi. Biz yeni müdürler atar atamaz yeni başvurular almaya başladık. Yıllar sonra belediyeler ilk defa halk açıldı. Kadınlar açısından dezavantajlı hale geldi kayyımlar geldikten sonra.”

    EŞ BAŞKANLIK SİSTEMİNİN TOPLUMSAL KABULÜ EN ÜST SEVİYEDEDİR

    Eş başkanlık sisteminin yasal olmadığı yönündeki açıklamalara cevap veren Ertan, “Eş başkanlık sistemi yasaldır. Bu uygulama örgütsel yapımızı anlamında yürürlük kazanmış durumda. Toplumsal kabulü de en üst seviyededir. Meşruluğunu halkın tepkilerinden alıyor dolayısıyla. Kadınların siyasette yer alması söz söyle ve karar verebilir olması yerel demokrasiyi de güçlendiren bir anlayış. Yasalaşması için de her defasında mücadele edeceğimizin altını çizdik” dedi.

    “DEVLET BU KARARLA BERABER DAĞIN YOLUNU AÇTI”

    Tekrar söz alan Diyarbakır Büyükşehir Belediye Eşbaşkanı Adnan Selçuk Mızraklı, kötülüğün olağanlaşmasının, sıradanlaşmasının ve toplumsallaşmasının söz konusu olduğunu ifade ederek “Biz adeta sıradan bir süreci yaşıyormuş gibiyiz” dedi.

    Mızraklı, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “16 Nisan’da göreve başladı. 103 buçuk trilyon lira borç ödedim. Yaptığımız bütün işlemler şu anda belediyelerin bir kısmı çoğu da bölge belediyeleri olmak üzere belediyede hangi işlemi yapmak için klavyeye dokunsak içişleri bakanlığından eş zamanlı olarak görülüyor. Buna kargalar güler ya. Mızrak çuvala sığmıyor. Göbels disipliniyle ne kadar büyük yalan söylerseniz inandırması o kadar kolay olur gibi yalanlar söyleyeceksiniz. Buna devletin ajansları dahil olacak mahkemelerden çıt çıkmayacak. Böyle bir ortamda 19 Ağustos gecesi HDP belediyeciliğin üç ağırlık merkezine birden kayyım atanıyor. Bu HDP’yi, Kürt demokratik siyasetini o alandan süpürme girişimidir. Devlet bu kararla beraber dağın yolunu açtı. Eğer demokratik siyasete kapıları kapatırsanız sonucu ve bedeli çok ağır olur. Bunun farkına varmanız gerekir. Bizler inadına bu noktada dururken Diyarbakır’da o insanların adeta sokak işkencesine dönüşen durumlarda bir çakıl taşı kullanmamalarının bir nedeni var. Yüzlerce insan öldürüldü hangi birisinin failinin yargılandığını, ceza aldığını gördünüz.

    “DEVLETTEN HUKUK EKSİLTİLİRSE CEBERUT BİR YAPI ORTAYA ÇIKAR”

    Demokratik direnci, itirazı en zengin biçimleriyle sesini duyurmaya devam ettirecektir. Yeri geldiğinde sivil itaatsizlik gibi baskılayıcı modeller üzerinden yapacaktır. Objektif ve tarafsız habercilik yapılması gerekecek. Türkiye’nin demokratik, siyasal, sivil muhalefeti yurttaşlık bilincine sahip tarafını belli etmek isteyen her can ile hep beraber duracağız bunun karşısında. Hepimizin sığınağı hukuktur. Hukuk adaleti tesis etmezse o zaman vay halimize. Hangi devletten hukuku eksiltirseniz ceberut bir yapı ortaya çıkar.”

    “AKP MİTİNGİNİN MASRAFLARI BİLE BELEDİYE BÜTÇESİNDEN KARŞILANMIŞ”

    Arkasından söz alan Van Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanı Bedia Özgökçe Ertan ise şunları kaydetti:

    “Göreve geldiğimiz andan itibaren devraldığımız enkazı idrak etmeye çalıştık. Sadece Van belediyesinin 1.2 milyar borcu vardı. Khk ihraçları sebebiyle personel yapısı işlevsiz bırakılmıştı. Atanan valilerin nasıl usule aykırı işlemler yaptıklarına tanıklık ettik. Sayıştay rapor yayınlanmıştı bu usulsüzlüklere dair. Göreve gelir gelmez hemen bize dair bir algı operasyonu ve görevden alınmamıza gerekçe tutulan haller var. Onca borca rağmen aylık en ez 10 milyon en fazla 15 milyon kesinti yapılıyordu. Gelir gider dengesi tamamen bozulmuştu. Yeni eleman alacak gücümüz de yok. Güvenlik soruşturmasından geçmesi gerekiyor ve oradaki süreç uzun. Kimseyi işe alamadık. Bu kadar zor koşullarda elimizdeki imkanlardan tasarruf ederek hizmet etmeye çalıştık. Her kuruşunda halkın hakkı olan bu alan o kadar çok sevilmiş ki terk edilmek istenmiyor. Bütün harcamalar belediye bütçesinden yapılmış. AKP mitinginin masrafları bile belediye bütçesinden karşılanmış.”

    PİRHA/İSTANBUL

  • SES: Sağlık ve sosyal hizmet alanları birbirinden ayrılamaz-VİDEO

    SES: Sağlık ve sosyal hizmet alanları birbirinden ayrılamaz-VİDEO

    PİRHA – SES, sağlık ve sosyal hizmet alanlarının ayrılması önerisine karşı genel merkez binasında basın açıklaması yaptı. Açıklamada, sağlık ve sosyal hizmet alanlarını ayrılması önerisinin “toplu sözleşmenin ilk kazanımı” olarak sunulmaya çalışıldığı, bunun kabul edilemez olduğu belirtildi.

    Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) Genel Merkez binasında “Sağlık ve Sosyal Hizmet Bir Bütündür… İş Kollarına Ayrılamaz!” başlıklı basın açıklama gerçekleştirdi.

    SES Genel Eş Başkanı İbrahim Kara’nın okuduğu açıklamada, sosyal hizmet ile sağlık alanlarının birbirinden ayrı iş kolu olarak görülmesinin yanlış olduğu vurgulanarak, “Sosyal hizmetler alanını ‘sağlık ve sosyal hizmetler’ bütününden kopartılarak ‘büro hizmetleri’ içerisine dahil edilmesi bilimsel bir yaklaşım asla değildir, kabul edilemez.” denildi.

    Açıklama şu ifadeler yer aldı:

    “Bilindiği üzere Temmuz 2018 tarihinde yayınlanan KHK ile Bakanlıkların yapılanmalarında değişiklikler yapılmış, Bakanlıkların sayısı azaltılmış, bu kapsamda bazı Bakanlıklar birleştirilmiştir. Sendikamızın örgütlü olduğu ve kamu sosyal hizmetler faaliyetlerinin yürütüldüğü Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile birleştirilmiş ve yeni bakanlık Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı haline getirilmiştir.

    Bakanlıkların yeni oluşumları ile hizmet kollarının değişip değişmeyeceği ya da ne şekilde değişeceğine ilişkin 2019 yılında düzenleme yapılacağı belirtilmişti. Bu çerçevede hem ‘sağlık ve sosyal hizmetler’, hem de ‘büro bankacılık ve sigortacılık hizmetleri’ dahilinde hizmetler yürütülen yeni Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığına yönelik hizmet kolu değişikliği de belirsiz olarak bırakılmıştı. Dünden bugüne sağlık ve sosyal hizmetlerin bir bütün olduğu fikrini savunan ve bu temelde örgütlenen Sendikamız, sosyal hizmetler iş kolunun sağlık alanından ayrılmaması gerektiğine yönelik görüşlerini her fırsatta paylaşmakta, bu doğrultuda mücadele etmektedir.

    Bugün, hizmet kollarının değişmesi ile ilgili çeşitli çalışmalar gündemdedir.  Hem bu değişiklikleri, hem de Sendikamızın değerlendirmelerini tekrar kamuoyuyla paylaşmak istiyoruz.

    Öncelikle, kamu alanında toplu sözleşme görüşmeleri 1 Ağustos’ta başlamıştır. Bugüne kadar geçen sürede iş kollarına ilişkin sadece yetkili sendikaların katılımı ile oluşan komisyonlar, iş kolu taleplerine ilişkin çalışma yürütmüştür. 4688 sayılı kanundaki sınırlılıklar nedeniyle bu çalışmaya sadece yetkili sendikalar katılmakta, yani bugün açısından sadece Memur-Sen’e bağlı sendikalar komisyonda çalışmaktadır. Bu çalışmalar kamuoyuna, kamu emekçilerine ve diğer sendikalara kapalı şekilde gerçekleştirilmektedir. Büro-Memur-Sen’in hemen komisyon görüşmelerinin ardından sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımlardan öğreniyoruz ki,  bu komisyonlarda sosyal hizmetler iş kolunun sağlık iş kolundan ayrılarak büro iş kolu ile birleştirilmesine yönelik bir görüş birliğine varılmıştır. Üstelik Büro-Memur-Sen, bunu ‘toplu sözleşmenin ilk kazanımı’ diye reklam etmeye, emekçileri yanıltmaya çalışmıştır.

    “KANUNLARLA  YAPILAN HUSUSLAR YÖNETMELİKLERLE DEĞİŞTİRİLEMEZ”

    Hemen komisyon çalışmalarının akabinde Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından Konfederasyonumuza hizmet kollarında değişiklik yapılmasını içeren bir Yönetmelik Taslağı iletilmiştir. Bu taslakta yer alan değişiklik de, ne yazık ki Büro-Memur-Sen’in söylemiyle uyumlu olarak, sosyal hizmetlerin sağlık iş kolundan ayrılarak büro hizmetleri iş koluna geçirilmesini içermektedir.

    Bakanlık ve bağlı kuruluşlarda sosyal hizmetler kapsamında verilen hizmetin niteliği ve sosyal hizmetlerin esas olarak koruyucu, önleyici, rehabilite edici yönünü göz önünde bulundurarak yapılmak istenen değişikliği SES olarak kesinlikle doğru bulmuyoruz.

    1- İş kollarının belirlenmesi ve iş kolu örgütlerinin şekillenmesinde hizmetin içeriği ve birbiriyle ilişkileri oldukça önemlidir. Bu nedenle Sendikamız, kurulduğundan bu yana sağlık ve sosyal hizmetlerin de ayrılmaz bir bütün olarak değerlendirmiştir.

    Sağlık, Dünya Sağlık Örgütünün (WHO) de tanımladığı biçimiyle ‘fiziksel-ruhsal ve sosyal yönden tam bir iyilik hali’ olarak değerlendirilmektedir. Bu nedenle sağlık hizmetleri, bireysel ve halk sağlığının korunması ve iyileştirilmesi temeline dayanan tıbbi hizmetlerle birlikte psikososyal anlamda iyiliğin sağlanması, geliştirilmesi ve korunmasına dayanan sosyal hizmetleri de içermektedir. Bu iki alan birbiriyle bağlantılı ve bütünlüklüdür. Bu nedenle, iş kolu belirlemesi yapılırken bu bütün göz önünde tutulmak zorundadır.

    “SİYASİ İKTİDAR YANDAŞ SENDİKALARIN  ÇIKARLARI DOĞRULTUSUNDA HAREKET EDİYOR”

    Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı bünyesinde birleştirilmiş olsa da sosyal hizmetler kapsamında çocuklar, yaşlılar, engelliler, kadınlar, sosyal yardıma ihtiyaç duyanlar başta olmak üzere tüm çocuklar ve tüm toplumun kamu tarafından ve kamu olanakları ile korunmasına, gözetilmesine güçlendirilmesine; istismar-şiddet, ayrımcılık, yoksulluktan korunmasına; bunlara maruz kalanların ise her türlü desteklenmesine yönelik hizmetler sunulmaktadır. Bu hizmetler ağırlıklı olarak 24 saat hizmet veren yatılı ve gündüzlü sosyal hizmet kuruluşlarında disiplinlerarası yaklaşımla mesleki çalışmalar yapılarak verilmektedir. Diğer taraftan bu hizmetler ilgili kurum ve birimlerin teşkilatları ile alanda birebir yardıma ve bakıma gereksinim duyan dezavantajlı kişi ve gruplarla temas halinde çalışılarak, başta sağlık kurumları olmak üzere diğer kurumlarla işbirliği halinde sunulmaktadır.

    Sosyal hizmet alanını kendisi her yönü ile her yerde toplum sağlığı ile ilişkilidir. Sağlık hizmeti de sosyal hizmet de elbette birçok kurum bünyesinde çeşitli birimler tarafından yürütülmektedir ve hepsi toplum sağlığı ile ilgilidir. Ancak sağlık hizmetlerinin organizasyonundan sorumlu ana kurum Sağlık Bakanlığı iken, sosyal hizmetlerin organizasyonundan ana sorumlu kurum da Aile Çalışma ve Sosyal hizmetler Bakanlığıdır. Sosyal hizmet ve sağlık alanları bu kadar iç içe ve bir bütünün ayrılmaz parçaları iken, kamu alanında sosyal hizmetlerin yürütülmesinin ana yükümlüsü olan, esasen kamudaki sosyal hizmetlerin temel omurgasını oluşturan, sosyal hizmetler ve toplum sağlığı bakımından en temel alanlardaki konularda, planlanma, uygulama ve koordinesi görevi bulunan Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı bünyesindeki sosyal hizmetler alanını ‘sağlık ve sosyal hizmetler’ bütününden kopartılarak ‘büro hizmetleri’ içerisine dahil edilmesi bilimsel bir yaklaşım asla değildir, kabul edilemez.

    Tüm bu hususlar değerlendirildiğinde tüm toplum sağlığının temini hususunda diğer sağlık ekipleri ile yan yana görev yapan sosyal hizmet alanının bir büro hizmeti gibi algılanarak düzenleme yapılması en başta bu topluma, bu alanda çalışanlara, sağlık ve sosyal hizmet alanlarının kendisine yapılacak en büyük kötülüktür. Canla başla toplum sağlığı için mücadele veren bu alanın farklı yerlerde değerlendirmesini istemek hem etik değil, hem de bilimden uzak bir yaklaşımdır.

    Nitekim, 657 sayılı Devlet memurları kanununda belirlenen hizmet sınıflarına bakıldığında da sağlık ve sosyal hizmet alanlarının bütünlüğünün izlerini görmek mümkündür. (Mülga)Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı bünyesinde sunulurken Bakanlıkların birleşmesi ile Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığında birleştirilen sosyal hizmetler alanının ana meslekleri olan Sosyal Hizmet Uzmanı/Sosyal Çalışmacı, psikolog, hekim, fizyoterapist, diyetisyen, hemşire gibi meslekler de sağlık ve yardımcı sağlık hizmetleri sınıfına mensuptur. Bu sınıflandırmanın kendisi dahi, iki alanın birbirinden kopartılamayacağını ve verilen hizmetin niteliği itibariyle büro hizmetleri iş kolunda birleştirilemeyeceğini göstermektedir.

    2- Hizmet kollarının ana şekillenişi 4688 Sayılı Kanun ile düzenlenmiştir ve burada iş kolu ‘sağlık ve sosyal hizmetler iş kolu’ olarak belirlenmiştir. Genel bir hukuk kuralı olarak Kanunla düzenlenen bir husus, Yönetmelik ile değiştirilemez; yönetmelik ile yapılacak bir değişiklik ilgili kanunlara aykırı olamaz. Ancak şu an yapılmak istenen değişiklik hem sağlık ve sosyal hizmetler hem de büro hizmet kollarını bütünüyle değiştirdiğinden 4688 Sayılı Kanuna da aykırıdır.

    3- Yapılması gereken; birbirinden tümüyle farklı hizmet işlerinin yapıldığı Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığını bir bütün olarak aynı hizmet kolu kapsamında değerlendirmeye çalışmak değil; adı geçen Bakanlık bünyesinde sosyal hizmetler kapsamında yapılan işlerin bağlı bulunduğu birimlerin iş kollarının Sağlık ve Sosyal Hizmetler iş kolunda kalması; büro ve sigortacılık hizmetleri kapsamında yapılan işlerin bulunduğu birimlerin ‘büro, bankacılık ve sigortacılık hizmetleri’ iş kolunda kalmasıdır.

    Siyasi iktidarı, yandaş sendikaların çıkarları doğrultusunda hareket ederek bilimsel olmayan ve herkese zarar verecek uygulamaları hayata geçirmekten vazgeçip, sağlık ve sosyal hizmet sunumunu bir bütün ele alan yaklaşımla hareket etmeye davet ediyoruz.”

    PİRHA/ANKARA

     

  • ‘AKP’nin seçimlerdeki yenilgisi Suriyelilerden soruluyor’-VİDEO

    ‘AKP’nin seçimlerdeki yenilgisi Suriyelilerden soruluyor’-VİDEO

    PİRHA-Hepimiz Göçmeniz Irkçılığa Hayır Kampanyası, bugün Taksim Hill Otel’de düzenlediği basın açıklamasıyla mültecilerin zorla geri gönderilmesinin durdurulmasını talep etti.

    Geçtiğimiz günlerde başta Suriyeliler olmak üzere İstanbul ve çeşitli şehirlerde bulunan mültecilerin sınır dışı edilmesi başlatılmıştı. İstanbul Valiliği geçici koruma statüsünde olan Suriyelilere 20 Ağustos’a kadar ‘kayıtlı oldukları şehre’ dönmeleri için süre vermişti.

    Kamuoyunda çeşitli tepkilere yol açan zorla sınır dışı etme uygulaması çeşitli kentlerde de protesto edildi.

    Bugün Hepimiz Göçmeniz, Irkçılığa Hayır Kampanyası tarafından Taksim Hill Otel’de sınır dışı etmelerle ilgili basın toplantısı düzenlendi. Basın toplantısına siyasi parti temsilcileri, sivil toplum kuruluşları katıldı.

    “SIĞINMACI OLMAK BASİT BİR ŞEY DEĞİL”

    Toplantıda ilk olarak söz alan avukat Gülden Sönmez, şunları belirtti.

    “Mart 2011’de başlayan Suriye savaşı içerisinde yaşayanlar olarak hepimizi insanlık suçları çerçevesinde derinden etkiledi. Özelde Suriyelilere yönelik başlayan ırkçılık ve nefret söylemi içeren kampanya tehlikeli boyutları barındırıyor. Savaştan, ölümden ve zulümden nefes almak, yaşayabilmek için ülkelerinden kaçtılar. Bir insanın evini, yurdunu, komşularını geride bırakarak başka bir ülkede yaşamak zorunda bırakılması yani sığınmacı olması çok basit bir şey değil. Tecavüzden, işkenceden, yargısız infazdan, bombardımandan, kimyasal silahlardan kaçarak geldiler buraya ve diğer ülkelere. Bir taraftan da görüyoruz ki aslında bu kaçış ve sığınmayla beraber sığındıkları ülkelerde göçmenler ciddi bir baskıyla karşı karşıyalar. Biz bir taraftan göçmenlere kucak açan bir ülke olarak gösterilirken son zamanlarda ırkçılığın her gün arttığına şahit oluyoruz. Bu basın toplantısının bir amacı da buna dikkat çekmek. Yeryüzünün hepimize yetecek kadar büyük olduğunu biliyoruz. İstanbul’un da bu potansiyeli kaldıracak kadar geniş olduğunu biliyoruz. Bu problem şimdi yaşanan bir problem değil Avrupa’da Amerika ülkelerinde karşılık bulan ve birbirini etkileyen genel bir politika. Bu da bizi daha fazla endişelendiriyor. Irkçılık insanlık suçudur. Yaşam hakkı söz konusuysa sınırlar konuşulmamalıdır. Ülkemize sığınanlar hangi dilden, dinden ırktan olursa olsun hepsine canı gönülden ‘hoş geldiniz’ demek istiyorum. Beraberiz, hepimiz kardeşiz. Kendilerini güvende hissetmelerini istiyoruz. Sorumluluk sahibi olan başta hükümet olmak üzere tüm siyasi parti temsilcilerine, sivil toplum kuruluşlarına çağrıda bulunmak istiyorum. Çok tehlikeli bir oyun oynanıyor. Bu oyun bugün son bulsun.”

    “SURİYE HALA BARIŞ ORTAMINDAN UZAK”

    Ardından ortak basın metnini Hepimiz Göçmeniz Irkçılığa Hayır Kampanyası’ndan Yıldız Önen okudu. Suriye’nin henüz barış ortamından uzak olduğuna vurgu yapan Önen, “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne göre sığınma bir insanlık hakkıdır. Herkesin savaştan, yoksulluktan, iklim değişikliğinden ve hayatı yaşanmaz kılan diğer göç etme ve daha iyi bir hayatı arama hakkı vardır. Türkiye’ye sığınan göçmenler, lütuf göstermemiz gereken zavallı varlıklar değil, uluslararası hukuktan gelen haklarını tanımamız ve eşit, kardeşçe bir yaşamı kurmak için çaba sarf etmemiz gereken insanlardır” dedi.

    DAYANIŞMA ÇAĞRISI

    Sınırların ve ulusların yarattığı yapay ayrımlara karşı tüm insanların eşit ve özgür olduğu bir dünya istediklerini dile getiren Önen, nefreti, düşmanlığı, ırkçılığı körükleyenlere karşı dayanışmayı büyütme çağrısı yaptı. Suriyeliler başta olmak üzere tüm göçmenlerin haklarının tanınması için mücadele ettiklerini ifade eden Önen, Suriyelileri bir gün evine dönecek ‘misafirler’ olarak gören anlayışın terk edilmesini, toplumdaki sorunların kaynağı olarak Suriyelilerin gösterilmesine son verilmesini, birlikte yaşamı kolaylaştıracak politikalar üretilmesini, göçmenlerin barınma, beslenme, sağlık, eğitim gibi insanca bir yaşam için ihtiyaç duydukları hizmetlere erişimlerinin sağlanmasını istediklerini kaydetti.

    “ENTEGRASYON SORUNU VAR”

    İnsani yardım alanında çalışan Aktivist Doktor Fatma Örgen de 2011 yılında başlayan Suriye savaşının üzerinden 8 yıl geçtiğini hatırlatarak “Bir toplum yardıma muhtaç konumda tutulamaz. Sığınmacıların kendilerini ayakta tutabilecek bir politikanın yürütülmesi gerekiyordu. Eşit iş, eşit maaş gibi şeyler sağlanarak iki toplum arasında eşitlik sağlanmalı. Ciddi bir entegrasyon sorunu var. Toplumun uyumu sağlanmalı” dedi.

    “AKP’NİN SEÇİMLERDEKİ YENİLGİSİ SURİYELİLERDEN SORULUYOR”

    Hepimiz Göçmeniz Kampanyası’ndan Şenol Karakaş ise son günlerde ırkçılığın tırmandırıldığına vurgu yaparak şunları kaydetti:

    “Neyse ki ırkçılar karşısında ‘ırkçılığa hayır’ diyenlerin olduğunu da gördük. AKP’nin seçimlerdeki yenilgisinin hesabını Suriyelilerden sormaya çalışıyorlar. Suriyeli arkadaşlarımız 10 gündür evlerinden çıkamıyorlar kimlik kontrolü yapılır diye. Evlerinden çıkamayan insanlar işlerine de gidemiyor. Bu yüzden evlerine ekmek, su alamıyorlar. İstanbul Valiliği’nin, İçişleri Bakanı’nın başka işi mi yok Suriyelilerin sınır dışı edilmesiyle uğraşıyor. Suriyelilerle temas kuracaksa devlet yetkilileri talepleri yerine getirmelidir, sınırlar açılmalıdır. Göçmenler sınırda kötü koşullarda kalmamalıdır. Mültecilik hakkı tanınmalıdır. Eşit işe eşit ücret verilmelidir. Partonların Suriyeli işçileri sömürmesine son verilmelidir. Nefret söylemleri yasaklanmalıdır. Irkçılık insanlık suçudur ve cezalandırılmalıdır. Zorunlu sürgün ve sınır dışı etmelere son verilmelidir.

    CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu ve insanlara büyük bir umut veren Ekrem İmamoğlu ‘geri gönderilmelidirler’ dedi. Suriyelilerin geri gönderilmesini savunmak onları ölüme göndermek anlamına geliyor. Sanki işsizliğin sorumlusu göçmenlermiş gibi davranılıyor. Dayanışmanın açığa çıkması ve sokaklarda örgütlenmesi gerekiyor. Suriyelileri Türkiye işçi sınıfının bir parçası olarak görüyoruz. Biz Suriyelilerde kendimizi görüyoruz.”

    “HALA BUNLARI KONUŞUYOR OLMAMIZ BİR UTANÇTIR”

    Yurttaşlar Derneği’nden Melek Ulagay ise Yurttaşlar Derneği’nin 1990 yılında yurttaşlık haklarını korumak için kurulan bir dernek olduğunu söyleyerek “20. Yüzyılda hala bunları konuşuyor olmamız insanlık adına bir utançtır. Devletler kurumlar uluslararası kurumlar tüm yapılarıyla bu korkunç insanlık suçlarından öte insanların denizlerde botlarda boğulmasını seyretmemeli” dedi.

    “GÖÇMENLERİN SORUN OLDUĞU İZLENİMİ OLUŞTURULUYOR”

    Uluslararası Mülteci Hakları Derneği Avukat İbrahim Ergin de “2014 yılında IŞİD ve benzeri selefi gruplarla birlikte göç yönetiminde güvenlik eksenli bir bakış geliştirildi. Genelde göçmenlerin sorun olduğu izlenimi oluşturuldu ve halka da hissettirildi. Göçün yönetimi konusunda devlet gerekli önlemleri alamamıştı. Geçici koruma altında olan Suriyelilerin çalışma hakkı AB’nin dayatmasıyla ortaya kondu. Öncesinde yasal olarak çalışma hakları yoktu. Cezalandırma eğilimi söz konusu. Muhatap olan resmi kurumlar da böyle yaklaşıyor” diye konuştu.

    “HER ŞEY SİYASET ARACI OLARAK GÖRÜLÜYOR”

    Barış Vakfı Başkanı Hakan Tahmaz ise “Birçok soruna olduğu gibi buna da kendimizce Türk usulü çözüm bulmaya devam ettiğimiz sürece büyük sorunlarla karşı karşıya kalmaya devam edeceğiz. Evrensel hukuk açısından Türkiye Cumhuriyeti’nin hukukunda bir karşılığı var mı yok. Bu bir ayrımcılık. Türk usulü her şeyi siyasetin aracı haline getirmek belirleyici. Bu da ilk günden itibaren Suriye sorununun bir insanlık sorunu savaş sorunu olarak ele almadan önlemler alınmadığı için şu an nefret söylemi, milliyetçilik sürüyor.” şeklinde ifade etti.

    “İKTİDAR SURİYELİLERİ PAZARLIK KONUSU OLARAK KULLANIYOR”

    Hafıza Merkezinden Murat Çelikkan da şunları belirtti:

    “Yaşamlarını sürdürebilme adına ülkelerini terk etmek zorunda kalanlara Türkiye kapılarını açmıştı. Bu takdir edilmesi gereken bir davranıştı. Ancak bu insani ve hukuki zorunluluğu, insani nedenlerle yaşamlarını sürdürebilmek için göç etmek zorunda kalmış insanları iktidar pazarlık konusu olarak kullandı. Bugün de iktidar Suriye politikasında güvenli bölgenin oluşturulması için pazarlık unsuru olarak kullanıyor. Ana muhalefet sırf iktidara muhalefet edebilmek için ırkçı bir politika gütmekten kaçınmıyor. Yasalar gereği bireysel ve toplu geri gönderme suçtur ve hukuka aykırıdır. Tüm siyasi partiler ırkçılık, ayrımcılık ve yabancı düşmanlığını körükleyen politikalara son vermek zorundadır.”

    PİRHA/İSTANBUL

  • SES: Güvenceli iş, güvenli gelecek istiyoruz-VİDEO

    SES: Güvenceli iş, güvenli gelecek istiyoruz-VİDEO

    PİRHAKamu emekçilerinin 2020 ve 2021 yıllarında alacağı zam ve sosyal destek ödemelerinin belirleneceği toplu sözleşme görüşmeleri Ağustos ayında yapılacak. 3 milyonun üzerinde kamu emekçisi ile 2 milyonun üzerinde memur emeklisinin merakla beklediği zamlar yapılacak toplantılar sonrasında belirlenecek.

    Konuya dair açıklama yapan Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası SES, toplu iş sözleşmesi taleplerini genel merkez binasında yaptığı basın toplantısı ile duyurdu.

    SES Genel Eş Başkanı İbrahim Kara tarafından yapılan açıklamada, “Bilindiği üzere Ağustos ayında kamu emekçileri ve kamu emeklilerini ilgilendiren toplu sözleşme görüşmeleri gerçekleştirilecektir. Yapılacak görüşmelerde ortaya çıkacak mutabakat metni de, kamu emekçilerinin önümüzdeki iki yıl boyunca hangi mali ve sosyal haklarla, hangi koşullarda çalışacağını belirleyecek olması nedeniyle toplu sözleşme görüşmeleri bu alanda çalışanlar için son derece önemlidir.” denildi.

    Sendika olarak sağlık ve sosyal hizmet emekçilerinin biriken sorunlarını ve karşılanmayan taleplerini görünür kılınması, emekçilerin kendi talebine sahip çıkması için Eylül 2018 tarihinden bu yana bir dizi faaliyet gerçekleştirdiklerini dile getiren Kara yürüttükleri faliyetlere ilişkin şunları aktardı:

    “Fiilli hizmet süresi zammı ve 3600 ek gösterge için imza kampanyası yürüttük. 1 Nisan 2019 tarihinden itibaren de yaşanan ücret kayıplarının ve döner sermayelerdeki adaletsizliğinin giderilmesi ve ödenmeyen ek ödemelerin ödenmesi için yine bir dizi eylem/etkinlik gerçekleştirdik.

    Yaptığımız bu çalışmalar ile OHAL/KHK rejimiyle baskı altına alınan ve temel taleplerini bile dile getirmekten çekinen emekçilerin, sorunlarını dile getirmesi, taleplerine sahip çıkması için yoğun bir çaba harcadık.

    15 Mayıs-20 Haziran 2019 tarihleri arasında ise Ağustos ayında yapılacak olan toplu sözleşme öncesinde sağlık ve sosyal hizmet emekçilerinin sorunlarını ve taleplerini emekçilerle birlikte belirlemek için işyerlerinde kurduğumuz Toplu Sözleşme Sandıkları aracılığıyla 69 ilde örgütlü olduğumuz birinci basamak sağlık kurumları; üniversiteler; Sağlık Bakanlığı’na bağlı kurumlar ve sosyal hizmetler iş yerleri için ayrı ayrı hazırladığımız formlar aracılığı ile emekçilerin toplu sözleşmede gündem olmasını istedikleri taleplerini topladık.

    Yaptığımız çalışmanın sonuçlarını ve bu sonuçlar üzerinden Sendikamızın toplu sözleşme için oluşturduğu talepleri konfederasyonumuz KESK aracılığıyla toplu sözleşme masasına taşıyacağız.  Yine taleplerimizin sağlık ve sosyal hizmet emekçilerinin bütününe ulaşması için hazırladığımız broşürü de şube ve temsilciliklerimize gönderdik.”

    “GÜVENCELİ İŞ, GÜVENLİ GELECEK İSTİYORUZ”

    “Biz kamu emekçileri, kamu hizmeti yürütmemize rağmen yıllardır izlenen istihdam politikaları ile parçalı ve sözleşmeli istihdam biçimi, temel bir istihdam biçimine dönüşmüş durumda olması ve KHK hukuksuzluğu ile yaşanan ihraçlarla birlikte emekçiler için güvenceli çalışma talebini öne çıkmıştır.  Bu nedenle farklı istihdamlar biçimleri (4/B, 4/C, 4/D, 3+1, taşeron, vekil, sözleşmeli, kadrolu vb.) ortadan kaldırılmalı, sağlık ve sosyal hizmet sunumu gerçekleştiren tüm çalışanlar tek ve güvenceli bir istihdamla çalıştırılmalıdırlar” diyen Kara şöyle devam etti:

    “Hukuksuz OHAL/KHK’ları sonuçlarıyla birlikte iptal edilmelidir. Mahkemeye gitmenin önünü tıkayan OHAL komisyonu lağvedilmeli, ihraç edilen kamu emekçileri işlerine iade edilmelidir. İşe alımda, görevde yükselmede ve unvan değişikliğinde güvenlik soruşturmaları ve mülakat kaldırılmalıdır. Kamu emekçileri, ücretleri bakımından yıllar içerisinde çok ciddi kayıplarla karşı karşıya kalmıştır. Bu kayıplara bugün ekonomik krizin etkileri de eklenmiştir. Her ne kadar ülkeyi yönetenler kriz kavramını duymak istemeseler de, bizler temel tüketim maddelerine yapılan ciddi zamlarla; kriz nedeniyle emekçilerin birikimlerine göz dikilmesi ile gelir gücümüzün her geçen gün azalması ile krizi yaşıyoruz. Emekçiler açısında bu gün temel ücret en temel talep haline gelmiştir.”

    “PERFORMANSA DAYALI ÜCRETLENDİRME KALDIRILMALI”

    Kara, kamu emekçilerinin taleplerini ise şöyle sıraladı:

    “Performans dayalı ücretlendirme sitemi kaldırılmalı en düşük temel ücretin yoksulluk sınırı üstünde olacağı şekilde yani bugünün verileri ile 6.750 TL’nin üzerinde olacak şekilde düzenleme yapılmalıdır.

    Bununla beraber temel ücret dışında her tür isim adı altında alınan yan ödemeler emekliliğe yansıtılmalıdır.

    Gelir vergisindeki adaletsizlik giderilmeli asgari ücretin vergi dışı bırakılması sağlanmalı, maaşlarımızın asgari ücret tutarını aşan kısmı için gelir vergisinin ilk dilim olan %15 oranı uygulanmalıdır.

    Komik miktarda olan yardımlar (çocuk, aile, giyecek vb.) artırılmalı, emekçilerin insanca bir yaşan sürdürmeleri için gerekli olan yeni yardımlar (yol ücreti, gıda, yakacak, tatil) eklenmelidir.

    Kamu emekçilerine yılda iki defa tam maaş tutarında ikramiye ödenmelidir.

    Ayda 5 gün, yılda toplam 12 günün üzerinde olan yıllık izinlerde ek ödemelerden yapılan kesinti kaldırılmalıdır.

    Çalıştırma zorunluluğu doğduğunda nöbet ücretleri saat ücretinin en az 2 katı olmalıdır.

    Gece vardiyasında çalıştırılanların ücretleri %50 arttırılarak ödenmelidir.

    GSS priminin tamamı işveren devlet tarafından ödenmelidir.

    “ZORUNLU BES SİSTEMİNE SON VERİLMELİDİR”

    Kadük çıkan yıpranma payı yasası tüm emekçileri ve geçmiş çalışılmış süreler kapsayacak ve hesaplamalarda fiilen çalışma şartı kaldırılarak düzenlenmelidir.

    İşkolumuzdaki tüm çalışanlara ek gösterge 3600’den başlayarak kademeli olarak arttırılmalıdır

    Zorunlu BES sistemine son verilmeli ve tekrar gündeme getirilmemelidir.

    İş kolumuz ağır ve çok tehlikeli işler kapsamındadır. Fazla çalışma, uzun saatler kesintisiz çalışma, sık nöbet tutma, çalışırken çok yoğun iş yükü altında, çalışma sağlığımızı ve yaşamımızı tehdit etmektedir.

    Uzun çalışma saatlerinde vaz geçilmelidir.  Atama bekleyen yüzbinlerce sağlıkçı ve sosyal hizmet meslek mezunları varken, üç kişinin yapması gereken iş bir kişiye yaptırılmasını kabul etmiyoruz.  Personel eksikliği, kadrolu çalışanlar istihdam edilerek giderilmelidir.

    Çalışma rejimi bizleri öldürülürken çalışma koşullarımızın toplu sözleşme konusu yapılmalıdır.

    Haftalık çalışma süresi 35 saate düşürülmeli; zorla fazla çalışma yasaklanmalı; kişilere verilebilecek nöbet sayılarında sınırlama getirilmelidir.

    Yıllık izin miktarları artırılmalı; yıllık izinler iş günü üzerinden hesaplanmalı, yıllık izinlerde yol süresi de izne eklenmelidir.

    Kamu emekçisinin yakının ayaktan veya yatarak tedavide refakate ihtiyacı olduğu durumlarda refakat eden kamu çalışanı ücretli mazeret izinli sayılmalıdır.

    Sağlıkta şiddeti artıran sağlık emekçilerini değersizleştiren, sistemin sorunlarını emekçilere yükleyen, vatandaş ile sağlıkçıyı karşı karşıya getiren söylem ve uygulamalardan vazgeçilmelidir.

    Çocuk sahibi olmak, özellikle kadınlar için çalışma hayatını ve diğer yaşam koşullarını zorlaştırmakta, çalışma hayatındaki eşitsizlikleri artırmakta, kadınları yüksek bir oranda da çalışma hayatından çekilmeye zorlamaktadır.

    0-3 yaş çocukları da kapsayacak şekilde ücretsiz, 7/24 hizmet veren, nitelikli ve anadilinde çocuk bakım merkezleri ve kreşlerin oluşturulması güvence altına alınmalıdır.

    Kreş hizmeti sağlanamayan yerlerde günün ihtiyaçlarına uygun şekilde kreş ödeneği sağlanmalıdır.

    Ücretli doğum izni artırılmalıdır, kadınlar için doğumdan önce 8 hafta, doğumdan sonra altı ay anne sütünün bebek beslenmesinde asli olduğu göz önünde tutularak doğum sonrası 24 hafta doğum izni verilmelidir.

    Doğumdan dolayı ücretsiz izne ayrılan kamu çalışanı kadınların, izinde geçen süreleri emekli kesenekleri devlet tarafından ödenmesi koşuluyla emeklilikten sayılmalıdır.

    Doğum nedeniyle babaya verilen ücretli izin 20 güne çıkartılmalıdır.

    Kadınların regl olduğu dönemler için ayda 2 gün izin verilmelidir.

    Ayrımcılık emekçiler için temel bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayrımcılıktan kaynaklı birçok emekçi dışlanmayı yaşarken diğer çalışanlar ise yandaşlık ve kayırmacılıkla birlikte hak edilmeyen konumlara geliyor. Bu durum kamu hizmetini de olumsuz etkilemektedir. Bu duruma neden olanlar hakkında kişisel sorumlulukları ile ilgili idari, mali, hukuki ve cezai sorumluluk düzenlenmelidir.

    İşe gidiş gelişlerde zorunlu servis sağlanmalıdır. Servis olmayan birimlerde gündüz için aylık abonman bedeli, gece çalışması için de taksi ücreti ödenmelidir.

    Yılda 1 kez 1.5 asgari ücret tutarında tatil ödeneği verilmelidir.

    Farklı kurumlardan oluşan bir işkolu olduğumuzdan sağlık ve sosyal hizmet emekçilerin ortaklaşan taleplerini yukarıda ifade ettik. Ancak kurumlara göre de farklılaşan taleplerde bulunmaktadır. Bunlardan bir kaçını söyle sıralayabiliriz.

    Sağlık Bakanlığa bağlı işyeri içindeki birim değişikliklerinde yaşanan keyfiliğin önüne geçilmesi için objektif kriterler getirilmelidir. Kurum içi görevde yükselme ve unvan değişikliği sınavları her kadro ve pozisyonu kapsayacak şekilde en az yılda bir kez yapılmalıdır.

    Şehir hastanelerinin mekânsal büyüklüğü ve çalışan sayısının fazlalığı nedeniyle kanundaki sınırlama kaldırılarak işyeri sendika temsilci sayısı artırılmalı ve sendika işyeri temsilcisi izni haftada 2 gün 4’er saat olmalıdır.

    Sosyal hizmetlerdeki meslek farklılıklarını ve meslek sorumluluk sınırlarını ortadan kaldıran, kişilere görevi ve yetkisi olmayan işlerin yaptırılmasına zemin hazırlayan “sosyal çalışmacı” tanımı tüm sonuçlarıyla ortadan kaldırılmalıdır. Meslek çalışmaları mesleklerin sorumluluk alanları ve sınırları çerçevesinde tanımlanmalı,  çalışanlara keyfi ve görevleri olmayan işlerin yaptırılması engellenmelidir.

    Sosyal hizmetler mesleki çalışmalara ve meslek elemanları tarafından hazırlanan raporlara yöneticiler tarafından bilimsel ve mesleki olmayan biçimlerde müdahale edilmesi engellenmelidir.

    Geçtiğimiz toplu sözleşme ile “ağır engelli, çocuk ve yaşlılara hizmet veren yatılı kurumlarda” çalışanların ek ödeme oranlarına 10 puan ilave edilerek artış sağlanmış, benzer koşullarda ve risk altında hizmet vermesine rağmen kadınlara hizmet veren yatılı kurumlarda çalışanlara puan ilavesi yapılmamıştı. Bu maddenin düzletilmesi ve kadınlara hizmet veren yatılı kurumların da aynı puan artışından yararlanmaları sağlanmalıdır.

    Yine sosyal hizmetlerde görevde yükselme ve unvan değişikliğinde mülakat kaldırılmalıdır. Ek ders karşılığı çalışma kaldırılmalı, personel ihtiyacı kadrolu istihdamla karşılanmalıdır.

    Atama ve yer değiştirme yönetmeliği değiştirilmeli, tayin ve yer değiştirmede hiçbir kurumda olmayan koşul ve kriterler ortadan kaldırılmalıdır.

    ASM sözleşmeleri,  bireysel olmamalı, toplu sözleşmeye dahil edilmelidir.

    Nüfusa ve performansa dayalı sağlık hizmeti yerine bölge tabanlı hizmet sunumu yapılmalıdır.

    Kamu dışı ve taşeron olarak istihdam edilen çalışanlar kadroya alınmalıdır.

    Aile hekimlerine eş ve çocuk yardımı verilmelidir.

    Üniversitelerdeki en önemli sorunların başında çalışanların tayin taleplerinin karşılanmaması gelmektedir. Bu sorunun giderilebilmesi için başta üniversiteler olmak üzere kurumlar arası naklen atama kurasının yılda en az 4 defa yapılması, mazeretlerde (sağlık, eğitim, eş durumu vb.) mazeret atamalarının yapılması sağlanmalıdır.

    PİRHA/ANKARA

     

  • Emekli-Sen: Sadaka değil, toplu sözleşme-VİDEO

    Emekli-Sen: Sadaka değil, toplu sözleşme-VİDEO

    PİRHA- Memur ve emekli zammının açıklanması ardından belirlenen oranlara itirazlar da sürüyor. Tüm Emekliler Sendikası yaptığı açıklamada “İnsanca yaşamak istiyoruz” diyerek durumu protesto etti.                                                

    Memur emeklilerine verilen yüzde 6’lık zam oranı Tüm Emekli Sen üyelerince tepkiyle karşılandı. Ankara’da bir araya gelen emekliler “Sadaka değil, toplu sözleşme istiyoruz” diyerek taleplerini sıraladı.

    Basın metnini okuyan Tüm Emekli Sen Çankaya Şube Başkanı Hulusi Şimşek şunları söyledi:

    “İlk 5 aylık rakamlara baktığımızda 2019 bütçesinde öngörülen 93 milyar TL lik açık hedefinin aşılacağı belli oldu.  İlk 5 aydaki rakamlara göre 22 milyarı Mayıs ayına ait olmak üzere 5 aylık bütçe açığı 66 milyar TL yi buldu.  Bu ortalama olarak aylık 13.2 milyar TL açık veren bir bütçe demektir.  Gidişatın böyle devam etmesi durumunda  13.2 x12 = 158 milyar bütçe açığı ile öngördükleri 93 milyar TL lik hedefin aşılacağı görülüyor.

    Bu da Temmuz ayı ve sonrasında bizleri büyük bir zam dalgasının beklediğini gösteriyor.

    Gerçek enflasyonun % 30 ları geçtiğini hepimiz bizzat yaşamımızdan bilirken biz emeklilere sahte enflasyon rakamları ile % 5 lik zam verilmesini ve verilecek miktarın daha elimize geçmeden zamlarla  misliyle geri alınmasını protesto ediyoruz.

    Eskiden iktidarlar seçim öncesi zamları erteleyip, seçim sonrası yaparlardı. Şimdi bir adım daha ileri giderek,  6 aylık enflasyonu düşük gösterip, emeklilere daha da düşük zam verebilmek için asıl zamları Temmuz ayına sarkıttılar. Örneğin EPDK elektriğe yaptığı zammı 1 Temmuz’da başlatacağını duyurdu.

    Seçim sonrası  Çaykur çay fiatlarına  % 15, Türk şeker şeker fiyatlarını  % 16 arttırdı. Botaş doğalgaz fiatlarını  en az % 10 arttırmaya hazırlanıyor.

    Elektrik, Doğalğaz, Şeker, Akaryakıt gibi temel ürünlere gelen bu zamların iğneden, ipliğe tüm ürünlere yansıyacağı, biz emekliler başta olmak üzere tüm halkı açlık sınırının altına indireceği bir süreç ile karşı karşıyayız.

    13 milyon emekli Tüm Emekli Sen’de örgütlü olursak, sorumlusu olmadığımız ekonomik krizin faturasını bizlere kesemezler.  Bizleri her geçen gün daha da yoksullaştıran bu gidişatı tersine çevirebiliriz.

    Biz emekliler Tüm Emekli Sen’de  birleşip, örgütlü büyük bir güce dönüşürsek emekli sendikaları statü yasasını çıkartıp, iktidarları toplusözleşme masasına oturtup gerçek enflasyon üzerinden ve milli gelirden de pay aldığımız toplusözleşmelere imza atmak zorunda bırakırız.

    Bizler sadaka zamlara mahkum değiliz. Maaşlarımız toplusözleşme masasında belirlensin istiyoruz.

    Bizler sendikada örgütlü olursak insanca yaşam talebimiz gerçekleşir.”

    Belirlenen emeklilik zamlarına ilişkin emeklilerin tepkileri ise söyle oldu.

    “TÜİK RAKAMLARI, HİÇ BİR ARAŞTIRMAYA DAYANMIYOR

    Memur emeklisi Yavuz Parlak, Türkiye’deki emekli maaş zamlarının kendilerine sunduğu yaşam koşularına ilişkin olarak, Türkiye ekonomisi Emeklilik için, çalışanlar için, bütün emeğinden geçinenler için hayatı acımasızca yaşatıyor. Dün TÜİK’in açıkladığı rakamlar hiçbir ücret düzenlemesi, araştırması yapmadan, birkaç tane marketlerden aldıkları fiyatlarla zam ayarlamalarını en düşük rakamlarla göstermeye çalışıyorlar. Ebetteki biz ekonomist falan değiliz diyen Parlak,

    Ben ekonomist değilim.Ekonomi  dediğin zaman cebine bakıyorum. Markete girip alış veriş yaptığımda dün alabildiğimi bugün alamadığımı gördüğümde ben o zaman ekonominin ne oluğunu anlıyorum dedi.

    KENDİ MAAŞLARINA % 40 EMEKLİYE, EMEKÇİYE  % 5

    İşçi emeklisi olan Rıza Göçmen ise: Türkiye’de yaşayan Emekliyi Aç, yoksul, sefil, perişan, hayatını parklarda idame ettiren, bir çay içmeye parası olmayan, bedava ülkesinin sokaklarında dolaşan bir kişi olarak anlatırım. Ülkemizde asgari ücretin altında maaş alan emekli yok deniliyor. Kişisel olarak kendim asgari ücretin altında bir maaş alıyorum. 1400 TL asgari ücret alıyorum.700 TL ev kirası veriyorum, geriye kalan 700 lirayla sosyal yaşam, alışveriş, mutfak masrafı, eğlence bunun gibi şeyleri yapmaya çalışıyorum diye tepki gösteren Gökmen sözlerinin devamında :

    Bize 1400 TL’yi reva gören bu iktidar, Cumhurbaşkanlığı istişare kurulu üyelerine 13 bin TL maaş vererek Cumhurbaşkanlığı sarayına oturtup,  ilk toplantısında kendilerine 5000 TL yüzde 40 zam yaparken, emekliye ise  %5’i reva görmüşlerdir.%5 zam açlık sınırının da altında bir zamdır. Böyle bir zammı kabul etmiyorum, kendilerine de bunu iade edeceğimi de deklare ediyorum dedi.

    “BU ÜLKEDE YAŞAM ÇOK PAHALI”

    Memur Emeklisi Hatice Pınar yapılan zammın kendilerine sağladığımı yaşam standartlı na ilişkin olarak şunları belirtti. Yaşam çokta kolay değil. Maddi sıkıntılarımız çok oluyor. 650, 700 TL kira veriyorum. Markete gidiyorsun bir şey alamıyorsun. Her şey çok pahalı, elektriği, suyu interneti her şey bildiğiniz gibi daha da çok pahalı. Çok sıkıntılar yaşıyoruz, maaşımız yetmiyor, verilen zamların hiç bir önemi yok. Hiçbir değeri kalmıyor. Bizlerin talebi olan  % 20-25 zam olsa idi. Tabii ki yüzde 20-25 oda çok zor bir şey, Bir emeklinin maaşı 3-3.5 milyon olmalı ki rahat bir yaşam olsun. Bildiğiniz gibi  bu ülkede her şey çok pahalı.

    Cebrail ARSLAN/Eren GÜVEN-ANKARA

  • Emekli-Sen: Çerkezoğlu’na yapılanlar kabul edilemez-VİDEO

    Emekli-Sen: Çerkezoğlu’na yapılanlar kabul edilemez-VİDEO

    PİRHA – Emekli-Sen, görüşlerini anlatan bir konuşma nedeniyle Arzu Çerkezoğlu’na açılan ceza davasına ilişkin açıklama yaptı. Açıklamada, “DİSK’in görüşleri yoksulluğa, yolsuzluğa ve adaletsizliğe karşı insan onuruna yakışan aş, iş özgürlük ve adalet mücadelesidir. Dolayısıyla DİSK Genel Başkanımıza yapılan haksız ve adaletsiz suçlamayı esef ile kınıyoruz” denildi. 

    Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’na (DİSK) bağlı Emekli–Sen, hakkında ceza davası açılan DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu’na destek amaçlı bir açıklama yaptı.

    DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu’nun konuşmasında sadece görüş ve taleplerin anlatıldığını belirten Emekli-Sen Genel Başkan Yardımcısı Jülide Şimşek, “Türkiye’nin gidişatına ilişkin düşüncelerini ifade ettiğinden dolayı açılan ceza davası kabul edilemez. DİSK’in görüşleri yoksulluğa, yolsuzluğa ve adaletsizliğe karşı insan onuruna yakışan aş, iş özgürlük ve adalet mücadelesidir. Arzu Çerkezoğlu’na yapılan bu haksız ve adaletsiz suçlamayı esef ile kınıyor, genel başkanımızın yanında olduğumuzu, her zaman her yerde demokratik meşru hak alma mücadelemizden taviz vermeyeceğimizi bir kez daha ilan ediyoruz” dedi.

    “HAK VE ÖZGÜRLÜKLERE DÖNÜK SALDIRILAR ARTTI”

    Şimşek, okuduğu basın açıklamasında sendikal hak ve özgürlüklere dönük saldırıların arttığına dikkat çekerek şöyle devam etti:

    “AKP iktidarı yalana ve talana dayanan politikaları ile ülkemizi 17 yılda büyük bir yıkımın eşiğine getirdi. Milyonlarca çalışan, emekli ve işsiz, hızla artan enflasyon, kayıt dışı çalışma ve ekonomik ve sosyal hak kayıpları ile yaşama tutunmaya çalışıyor. Dış borç yükü 129.6 milyar dolardan 466.7 milyar dolara tırmandı. Elektriğe, doğalgaza, akaryakıta bir yıl içinde yüzde 40’lara dayanan oranlarda zamlar yapıldı. Benzine ve mazota sürekli olarak yüksek oranlı zamlar yapılıyor. Bankalara bireysel kredi borcunu ödeyemeyenlerin sayısı bir yıl içinde yüzde 34.6 oranında arttı. İşsizlik oranı yüzde 12’yi geçerken işsiz sayısı 4 milyona yaklaştı. İşsizlik Sigortası Fonu’nda biriken milyarlarca lira, siyasal iktidar tarafından fonun amacı dışında hoyratça kullanılıyor. Temel insan haklarından olan sendikal örgütlenme, toplu iş sözleşmesi ve grev hakları sistematik biçimde baskı altında tutuldu ve tutuluyor. Emeklilerin insanca ve onurlu yaşamaları gasp edilerek emeklileri sefalet ücretine mahkûm ediyorlar. Emeklilikte yaşa takılanların sorunları bilinçli olarak çözümlenmiyor. Genel Sağlık Sigortası’na bağlanan umutlar çöktü ve Bireysel Emeklilik Sistemi (BES), zorunlu duruma getirilmek isteniyor.  Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ile anayasamızın güvence altına aldığı örgütlenme ve toplanma özgürlüğü günümüzde ağır baskı altındadır. Toplantı ve eylem hakkı yasadışı tehditlerle yok edilmek istenirken, sürekli olarak halkı birine düşürmeye dönük nefret söylemleri canlı tutuluyor. Hal böyle iken konfederasyonumuz genel başkanı Arzu Çerkezoğlu’nun DİSK’in görüş ve taleplerini anlatan bir konuşmada Türkiye’nin gidişatına ilişkin düşüncelerini, fikirlerini ifade ettiğinden dolayı açılan ceza davası kabul edilemez.”

    PİRHA / ANKARA

  • ‘Kayyum değil; özgür, demokratik, katılımcı yerel yönetimler istiyoruz’-VİDEO

    ‘Kayyum değil; özgür, demokratik, katılımcı yerel yönetimler istiyoruz’-VİDEO

    PİRHA – TÜM BEL-SEN, kayyum atanan belediyelerdeki politikalar ile 31 Mart seçimlerine sayılı günler kala yapılan kadrolaşma girişimlerine karşı açıklama yaptı. “Belediyelerin içleri boşaltılıp enkaz haline getirilmesine sessiz kalınmayacaktır” denilen açıklamada AKP’nin bölge illerinde kaybedip ‘yağma ve talan’ politikasına başvurduğu da ifade edildi.

    Tüm Belediye ve Yerel Yönetim Hizmetleri Emekçileri Sendikası (TÜM BEL-SEN) belediyelere atanan kayyumlar ile ihraçlara yönelik genel merkez binasında açıklama yaptı. Basın metnini okuyan TÜM BEL-SEN Genel Başkanı Erdal Bozkurt, “Kentlerimiz seçilmişler eliyle değil, atanmışlar eliyle yönetilir hale getirilmiş, zaten yetersiz olan Yerel Demokrasi böylece tamamen ortadan kaldırılmıştır” dedi.

    Bozkurt, son iki yılda belediyeler üzerinde yaşananlara dikkat çekerek sözlerini şu cümlelerle sürdürdü:

    “OHAL rejimi ile, halkın iradesiyle seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınıp kayyum atanması, yine farklı gerekçelerle büyük metropol illerin de içinde olduğu yerlerde belediye başkanlarının görevden istifa ettirilerek yerlerine atama yapılması, belediye meclislerinin rutin toplantılarının kayyumun çağrısı keyfiliğine bırakılarak fiilen devre dışı bırakılması, Dolayısıyla ülkemizin nüfus yoğunluğu bakımından %60’ına yakının yaşadığı kentlerimiz seçilmişler eliyle değil, atanmışlar eliyle yönetilir hale getirilmiş, zaten yetersiz olan yerel demokrasi böylece tamamen ortadan kaldırılmıştır. Bu Anti-Demokratik ve hukuksuz uygulamanın gölgesinde atanan kayyumlar, hukuk tanımaz uygulamalarını da geldikleri günden bu yana hem emekçilere, hem de bölge halkına yaşatır olmuşlardır.”

    “13 BELEDİYEDE 196 USULSÜZLÜK TESPİT EDİLDİ”

    Bozkurt, kayyumların atanması ile belediyelerdeki mali kaynakların yandaş müteahhit, vakıf ve derneklere aktarıldığını söyleyerek sözlerine şöyle devam etti:

    “Her adımı uygulaması ilgililerce denetim altında olan belediyelerin kasalarındaki milyonlarca liralık bütçeleri, kayyumların bu uygulamaları ile talan edilmiş, kurumların milyarlara yaklaşan düzeyde borçlandırılmasıyla adeta enkaza dönüştürülmüştür. Sayıştay raporlarıyla birçok belediyede yaşanan bu durum resmi olarak da ortaya çıkarılmıştır. Sayıştay, kayyum atanan üçü büyükşehir başta olmak üzere 13 belediyede 196 usulsüzlük tespit etmiştir. Diğer birçok AKP’li yönetimlerin iş başında olduğu belediyelerde de Sayıştay tarafından benzer usulsüzlük ve yolsuzluklar tespit edilmiş olmasına rağmen şu ana kadar herhangi bir hukuki işlem ne yazık ki başlatılmamıştır. Yine bölgede kayyum atanan bazı belediyelerde bir yıl önce Sayıştay raporlarına ek olarak İçişleri Bakanlığı müfettişlerince “yolsuzluk, iltimas, ihaleye fesat karıştırma, ranta” dair şikâyetler sonucunda belediyeye atadıkları 9 kayyum daha önce görevden alınmıştı. Seçimle iş başına gelen belediye yönetimleri, kadın dayanışma merkezleri ile kadın sığınma evleri başta olmak üzere, kadının çalışma yaşamı dışında bırakılması, kadına yönelik şiddet ve benzer kötü uygulamalara karşı geliştirilen projeleri, yok sayılarak kapatılması Kayyumların ilk icraatları arasında olmuştur. Kamusal hizmet birimi olan belediyeleri, Halk için hizmet üreten kurumlar olmaktan çıkarmaya dönük uygulamaları bununla kalmamış, çok dilli ve çok kültürlü belediyecilik anlayışıyla hizmet üretmeye çalışan,  kültür merkezleri, tiyatrolar, halk eğitim merkezleri, kreşler, kütüphaneler ve hatta taziye evleri dahi kapatılmış, buralarda çalışanlar, sanatçılar ve eğitimciler işten atılmıştır.”

    “BİN 567 ÜYEMİZ KHK’LERLE İŞTEN ATILDI”

    Erdal Bozkurt’un dikkat çektiği bir diğer nokta da kayyum atanan belediyelerde sendika üyelerinin hedef gösterilip istifaya zorlanmaları konusu oldu. Bozkurt, şunları aktardı:

    “Bu baskı ve tehditlere boyun eğmeyen üyelerimiz önce sürgüne gönderilmiş, sonrasında OHAL kapsamında yargı yolu kapatılarak açığa alınmış, daha sonra ise genel merkez ve şube yürütme kurullarından arkadaşlarımızın da içinde olduğu 1.567 üyemizin birçoğu kayyumla yönetilen belediyelerde, kadrolaşmayı tamamlamak mantığı ile bir gecede KHK’lerle işten atılmıştır. Diyarbakır, Mardin, Batman, Siirt, Van, Derik gibi belediyelerde sendikamızın geçmişte imzaladığı ve halen yürürlükte olan toplu sözleşmeleri tek taraflı olarak feshederek, emekçilerin hakları da gasp edilmekte ve yetkisiz yandaş sendikayla geçerliliği olmayan sözleşmeler imzalanmaktadır.”

    “SEÇİME BEŞ KALA HUKUKSUZ BİR SÜREÇ BAŞLATILDI”

    Bozkurt, yerel seçimlere günler kala kayyum atanan belediyelerin etik olmayan uygulamalara hız verdiğini söyleyerek şunları kaydetti:

    “Toplu sözleşmelerimizi feshederek kazanılmış haklarımızı gasp etmek isterken, ihraçlar yoluyla belediye kadrolarını boşaltan kayyumlar, şimdi de buraları kendi yandaşlarıyla doldurmak için alelacele mülakatla personel alımlarına girişmeye başladılar. Van Büyükşehir Belediyesine 127 sözleşmeli, 75 naklen, sınav ile 140 memur, İpekyolu Belediyesine 37 sözleşmeli memur, VASKİ’ye 40 ve Gürpınar Belediyesine 4 sözleşmeli memur açıktan atama ve nakiller yoluyla liyakatına bakılmaksızın alındığını tespit etmiştik. Geçtiğimiz günlerde de Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi seçime beş kala benzer hukuksuz bir süreci başlatmıştır. İhraç ettikleri kamu emekçilerinden boşalan kadroları doldurmak için 387 kişilik personel alım ilanı yayınladı. İhraç edilen ve sözleşmeleri feshedilen kamu emekçilerinin yaşadıkları hukuksuzluklara karşı fiili ve hukuki alanda hak mücadelesi sürerken, üyelerimizin dosyaları OHAL İnceleme komisyonunda karara bağlanmamış ve yargı yolu henüz tüketilmemişken onlardan gasp edilen kadroların seçimlerin hemen öncesinde mülakatlara dayalı personel alımlarıyla doldurulması girişimi AKP’nin kadrolaşmada geldiği hukuk tanımaz tutumunu açıkça ortaya koymaktadır. Bununla birlikte; kayyumların gelmesiyle halkla arasında bağı kopartılan, hem bütçe hem de mal varlıkları olarak içi boşaltılıp borçlandırılan belediyelerin bugüne kadar yapılan açıktan atamalar ve nakiller aracılığıyla değiştirilen personel yapısının, yandaş kadroların doldurularak 31 Martta halkoyuyla seçilerek işbaşına gelecek belediye başkanlarının, çalışmalarında da iş yapamaz, hizmet üretemez hale getirilmesi, işlerin kilitlenmesi de amaçlanmaktadır.”

    Erdal Bozkurt ayrıca “TÜM BEL-SEN, belediyelerin içlerinin boşaltılıp enkaz haline getirilmesine sessiz kalmayacaktır” ifadelerini kullanarak “Yerel seçimlerde belediyeleri halkçı, demokratik katılımcı ve özgürlükçü kamusal hizmet üreten, çevreye saygılı toplumcu bir anlayışla yönetilen demokratik değerlerin yeşerdiği ve filizlendiği kurumlar olması için mücadelemizi sürdüreceğiz” dedi.

    “AKP YAĞMA VE TALAN POLİTİKASINA BAŞLADI”

    Basın açıklaması ardından söz alan KESK Eş Genel Başkanı Mehmet Bozgeyik ise kayyum atanan belediyelerdeki mal varlıklarının TÜRGEV ve benzeri kurumlara peşkeş çekildiğini söyledi. Bozgeyik “AKP iktidarı belediyeleri yeniden kaybedeceklerini anlayınca yoğun bir yağma ve talan politikasını hayata geçirmeye başladı” diyen Bozgeyik sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Üsküdar belediyesinde Bilal Erdoğan’a ait bir vakıfa 49 yıllığına belediyenin taşınmaz gayri menkulleri kiraya verilip talan politikası hayata geçirilmiş. Yine yakın zamanda Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin su arıtma tesisleri ile ilgili Sayıştay raporunda açıkça ifade edilen yolsuzluk raporlarına rağmen maalesef hem İçişleri Bakanı hem de hükümet bu konuda bir soruşturma, açmayarak yolsuzluğu yapanlarla ilgili herhangi bir yasal işlem başlatmamıştır. Kamu emekçileri, 31 Mart Yerel Seçimleri’nde AKP’nin, halkın öz kaynaklarını talan ederek kendi yandaşlarına peşkeş çekme politikalarına artık dur diyecektir.”

    PİRHA/ANKARA

  • SES’ten taciz açıklaması: Bestami Erkoç’un görevleri elinden alınsın-VİDEO

    SES’ten taciz açıklaması: Bestami Erkoç’un görevleri elinden alınsın-VİDEO

    PİRHA-Aile, Çalışma ve sosyal Politikalar Bakanlığı Ankara İl Müdürü Bestami Erkoç’un bir kadın çalışanı taciz ettiği iddialarına yönelik açıklama yapan SES Ankara Şubesi, taciz, tecavüz, istismar ve şiddetin iktidarın cinsiyetçilik politikalarından beslendiğini kaydetti. 

    Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı Ankara İl Müdürü Bestami Erkoç’un çocuk evinde bakım elemanı olarak çalışan bir kadını taciz ettiği iddia edilmişti. Kadının şikayetçi olmasının ardından Bestami Erkoç hakkında soruşturma başlatılmıştı. Olaya kadın örgütleri, emek ve meslek örgütleri ile sivil toplum kuruluşları tepkili.

    Konuyla ilgili bugün Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES), bir basın toplantısı düzenledi. SES Yönetim Kurulu Üyesi Adem Bulat ve SES Eş Genel Başkanı Gönül Erdem’in katıldığı toplantıda basın metnini SES Ankara Şube Eş Genel Başkanı Rona Temelli okudu.

    HENÜZ RESMİ BİR AÇIKLAMA YAPILMADI

    İktidarın muhafazakar ideolojiye dayanan yaklaşımının kadın cinayetlerini ve kadına yönelik her türlü şiddeti artırdığını kaydeden Temelli, kadınların şiddete ve tacize uğradığı alanlardan birinin de çalışma yaşamı olduğunu vurguladı. Tacize uğradığı iddia edilen kadının konuyla ilgili suç duyurusunda bulunmasının ardından kurumda çalışan başka kadınlardan da Bestami Erkoç tarafından farklı zamanlarda tacize uğradıklarını iddia ettiklerini dile getiren Temelli, Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın ise il müdürü Bestami Erkoç hakkında nasıl bir işlem yaptığı veya yapacağı konusunda henüz resmi bir açıklama yapılmadığını hatırlattı.

    “BU BAKANLIK KADINLARIN HER TÜRLÜ ŞİDDETTEN KORUNMASINDAN SORUMLU”

    Yaşanan durum ve iddialarla ilgili ne işlem yapılacağının önemine vurgu yapan Temelli, tacizin yaşandığı kurumun Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı olmasının da ayrıca bir önem arz ettiğini belirterek sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Zira bu bakanlık hem tüm kadınların her türlü şiddetten korunmasından ve şiddetten korunmaları için oluşturulacak politikalardan sorumludur hem de tüm çalışma hayatındaki sorunların giderilmesinden yani aynı zamanda tüm çalışan kadınların çalışma ortamlarında şiddetten, tacizden korunmalarından sorumludur. Sadece kamu kurumları değil tüm iş yerleri üzerinde de şiddet ve taciz karşısında önlemler almalarını sağlamak ve denetlemekle yükümlüdür. Nitekim Bakanlık bu konuda ulusal ve uluslararası toplantılara da katılmakta, Türkiye adına taahhütlerde bulunmaktadır. Son olarak geçtiğimiz yıl Aralık ayı sonunda ILO tarafından düzenlenen ‘Çalışma Yaşamında Kadınlara karşı Şiddet ve Tacizle Mücadele İçin Çok Taraflı Konferansı’ katılımcılarından biri de bakanlık olmuştur. Bu nedenle, bakanlığın bu konuda alacağı tutum oldukça önemlidir. Tacizcilere cesaret veren, şiddetin, tacizin üstünün örtüleceğine dair her mesaj kadınların yaşadıklarını daha da ağırlaştırmaktadır.”

    “BESTAMİ ERKOÇ’UN TEKRAR YÖNETİCİLİK GÖREVİNE GELMESİ ENGELLENMELİ”

    Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı Ankara İl Müdürü Bestami Erkoç’un il müdürlüğü dahil olmak üzere tüm yöneticilik görevlerinin elinden alınması gerektiğini ifade eden Temelli, “Kurum tarafından idari soruşturma başlatılmalı ve kadın bakış açısı dikkate alınarak gerekli değerlendirme yapılmalıdır. Yürütülecek tüm süreçlerle ilgili kurum çalışanlarına, örgütlü sendikalara ve kamuoyuna bilgi verilmelidir. Bu kişinin tekrar yönetici konumuna gelmesi engellenmelidir. Tacize uğradığını beyan eden kadın çalışanın korunması sağlanmalıdır. Taciz beyanı nedeniyle iş yerinde herhangi bir baskı yaşaması engellenmelidir. Taciz beyanı bulunan diğer kadınların beyanlarına ilişkin de gerekli işlemler biran önce yapılmalıdır” dedi.

    “KADINLARI TACİZDEN VE ŞİDDETTEN KORUYACAK MEKANİZMA YOK”

    Kadınları çalışma ortamlarında şiddetten ve tacizden koruyacak bir mekanizmanın mevcut olmadığını dile getiren Temelli, şiddeti uygulayan veya tacizi yapan kişinin özellikle yönetime yakınsa gerektiği şekilde cezalandırılmadığını, aksine tacize uğrayanın cezalandırıldığı örneklerin hafızalarda olduğunu hatırlattı.

    SES olarak bu uygulamaların değişmesi için mücadele etmeye devam edeceklerini belirten Temelli, Ankara’da da bu konunun takipçisi olacaklarını, tacizin üstünün örtülmesine, taciz edenin korunmasına izin vermeyeceklerini kaydetti.

    “SAĞLIK ALANI KADINLARIN EN ÇOK ÇALIŞTIĞI, EMEKLERİNİN EN AZ GÖRÜLDÜĞÜ ALAN”

    Temelli’nin ardından söz alan SES Eş Genel Başkanı Gönül Erden de tacizin üstünün örtülmeye çalışıldığını belirtti. Yeni rejimin cinsiyetçilikten beslendiğini ifade eden Erden, sağlık alanının kadın çalışan sayısının en çok ve emeğinin de en az görüldüğü alan olduğunu vurguladı. Kadınların ve çocukların korunmasının yerine tacizcilerin korunduğunu dile getiren Erden, Ensar Vakfı’nda yaşanan taciz olaylarında dönemin bakanının “Bir kereden bir şey olmaz” dediğini hatırlattı. Daha önceden gündeme getirilen ve kadınların mücadelesi sonucu geri çekilen çocuğa yönelik istismar yasasının tekrar gündeme getirilmeye çalışıldığına işaret eden Erden, çocuklara ve kadılara yönelik taciz, tecavüz, istismar ve şiddetin iktidarın cinsiyetçi politikalarından beslendiğini ifade etti.

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

  • Ankara’da Seyit Rıza anması: Devlet geçmişle yüzleşmeli-VİDEO

    Ankara’da Seyit Rıza anması: Devlet geçmişle yüzleşmeli-VİDEO

    PİRHA- Ankara’da Alevi Bektaşi Federasyonu, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Alevi Kültür Dernekleri, Dersim Dernekler Federasyonu ve Demokratik Alevi Dernekleri, Tüm Bel-Sen Genel Merkezi’nde 81 yıl önce idam edilen Seyit Rıza ve arkadaşlarını andılar. Yapılan konuşmalarda devletin geçmişle yüzleşmesi gerektiği vurgulandı. 

    Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF), Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD), Alevi Kültür Dernekleri (AKD), Dersim Dernekleri Federasyonu, Dersim 38-39 Bellek Platformu, Demokratik Alevi Dernekleri’nin (DAD),  Seyit Rıza ve arkadaşlarını katledilişlerinin 81 yılında Tüm Bel-Sen Genel Merkezinde andılar.

    Anmaya Divriğililer Derneği ve çok sayıda kurum temsilcisi ve vatandaş katılım gösterdi. Anmada Çırağlar yakıldı ardından 81 yıl önce idam edilen Seyit Rıza ve arkadaşları için saygı duruşunda bulunulduktan sonra Zakir Hıdır Çelebi’nin deyişlerinin ardından Masumu Paklar için lokmalar pay edildi.

    Daha sonra kurumlar adına ortak basın açıklamasını Dersim Ankara Şube Eş Başkanı Yaşar Kılavuz okudu. Açıklamada şunlar belirtildi:

    “81 yıl önce Elazığ Buğday Meydanı’nda, Dersim’in Piri Seyit Rıza ve arkadaşlarına yönelik bir devlet katliamı yaşandı. Seyid Rıza,Wuşené Seydi, Fındıq Ağa, Hesan ağa, Aliyé Mirzali, Hesene ivraime Resik Wuşen, Seyid Rıza’nın oğlu Seyid Wuşen, hukuksuz ve göstermelik bir yargılamanın ardından idam edildiler. 15-16 Kasım 37’de yaşanan bu katliam, 37-38 ve devamı yıllarda sürecek katliamın ve soykırımın habercisi ve hazırlığıydı.

    “DERSİM YALNIZLAŞTIRILDI”

    Devlet, büyük kıyım harekâtı öncesi Dersim’i yalnızlaştırarak ve halkı Seyitlerinden yoksun bırakarak, katliam ve soykırımı sürdürmeyi hedeflemiştir. Halk üzerinde baskı ve korkuyu büyütmek için, cansız bedenleri günlerce teşhir edilmiş, Seyitlerimize bir mezar yeri bile çok görülmüştür. Bir ilde Dersim’de katliam yapmak üzere çıkarılmış olan “Tunceli Kanunu”, Dünya’da bir ilktir. Dersim’in Piri Seyit Rıza ve Seyitlerimiz de bu kanuna dayanılarak tek günde yargılanıp, temyizsiz ve meclis kararı olmaksızın, komutan onayı ile idam edilmişlerdir. 4 Mayıs 1937 tarihli Bakanlar Kurulu Kararı ile 1938 de Dersim’de katliamlara ve sürgünlere başlanmıştır. On binlerce canımızın katledildiği 81 yıl önce, insan çığlıklarının silah seslerini bastırdığı, ana karnındaki bebelerin süngülendiği, onurları için kadınların kendilerini uçurumlardan attığı ve hepimizin kutsalı Munzur’un kan kırmızı aktığı bir vahşeti, Dersim halkı hem yaşadı, hem de tanıklık etti. Buna tanıklığın izleri, yaşanan barbarlığın acıları ve etkileri aradan geçen bunca zamana rağmen hala Dersim’in ve Dersimlinin belleğinde tazeliğini korumaktadır.

    Hangi yana baksak “Dersim soykırımdır” diyenlerin çığlıklarını duymaya devam ediyoruz. Egemenlerin zulümleri; dağı, taşı, börtü böceği, Dersimde canlı olan ne varsa yakmakla yıkmakla yetinmedi. Bu öyle bir kin ve nefretti ki sanki Muaviye’den tohumlanmış, Yezit’le şekillenmişti. Genel Kurmay arşivlerine göre; 13.182 canımız; çoluk, çocuk, yaşlı, kadın ayrımı yapılmaksızın katledilmiş, bir o kadar canımız da, dilini-inancını bilmedikleri batı illerine sürülmüş ve asimile olmaları için, köylere sadece birer aile olarak dağıtılmışlardır. Resmi ideoloji “Ben bu kadar insanı katlettim.” diyorsa, gerçeği gayrı siz düşünün…

    “SÜRGÜNLERDE YAŞANAN ACILARI UNUTMAK MÜMKÜN DEĞİL”

    Katliam sonrası evlatlık verilen kız çocuklarının akıbetleri bilinmezken, sürgünlerde yaşanan acıları unutmak mümkün değilken, günümüzde; barajlar, siyanürlü maden işletmeciliği politikaları ile yok edilmek istenen coğrafyamız, tutuklanarak zindanlarda çürütülmek istenen gençlerimiz, kadınlarımız 38 zihniyetinin bugün daha da katmerli bir şekilde devam etmekte olduğunu göstermektedir.

    Dersim halkının yaşadığı zulüm, günümüzde daha da inceltilmiş 38 zihniyeti ile sürerken, Kerbela’dan Dersim 38 ve günümüze süren Muaviye zihniyeti varlığını sürdürüyor. Alevi inancı üzerinde sürdürülen zulüm politikaları, Dersim 38 zihniyetinin değişmediğinin en büyük göstergesidir.

    “DEVLET GEÇMİŞLE YÜZLEŞMELİ”

    Devlet; yarım ağız özürleri, günü kurtaran kardeşlik mesajlarını bir yana bırakıp, geçmişle yüzleşmelidir. Dersim’in bir Kerbela olduğunu söyleyenleri samimiyete davet ediyoruz.

    Ülkemizde başta Dersim soykırımı olmak üzere, mazlum ve mağdurlara yönelik tüm katliam ve kıyımların son bulması için;

    *Devlet kaynaklı tüm katliamlar aydınlatılmalıdır.

    *Seyitlerimizin mezar yerleri açıklanmalıdır.

    *Dersim 38’in devamı niteliğindeki, bütün ekolojik, ekonomik, kültürel soykırıma son verilmelidir.

    *Topraklarımızı insansızlaştırmayı amaçlayan Baraj ve HES projeleri, siyanürlü maden işletmeciliğine derhal son verilmelidir.

    *Dersim adı iade edilmelidir.

    *Toprağa kefensiz düşenlerimizin hesabı sorulmadan, bizler için bu hesap kapanmayacaktır. *Dersim’liler; acılarının pazarlanmasına ve acıları üzerinden siyaset yapılmasına asla izin vermeyeceklerdir.

    *Soykırım sanıkları yargılanıncaya kadar acılarımız dinmeyecektir.

    PSAKD Genel Sekreteri Onur Şahin de yaptığı  konuşmada, “Günümüz açısından en önemli husus Dersim Katliamı hala devam ediyor. Mağaralara tıkıp üzerimize gazlar atmıyorlar boğmuyorlar, dere kenarlarında kesmiyorlar, çoluk çocuk öldürmüyorlar belki ama bizim doğamızı katlediyorlar, inancımızı katlediyorlar, kültürümüzü katlediyorlar. Daha bu yaz yaşadık, sistematik olarak orada ormanlar yakıldı. Devlet günlerce seyirci kaldı, devlet bunu teşvik etti. Ve bu her sene yapılıyor. Yol yapım bahaneleriyle Dersim’in doğası katlediliyor, baraj yapım bahaneleriyle Dersim parçalara ayrılıyor, Dersim üzerinde bu katliam politikaları halen devam ediyor. O yüzden Dersim 38 anmaları sadece bizim için canlarımız için ağlamak değildir. Dersim 38 anmak aslında mücadele etmek demektir. Mücadele anlayışını geliştirmek demektir diyerek sözlerini tamamladı.

    Konuşmaların ardından  Dersim anması paneli gerçekleştirildi. Moderatör olarak DAD Ankara Şube Eş Başkanı Murat Işık’ın yönettiği panele konuşmacı olarak Menşure Doğan, Araştırmacı Tarihçi Yazar Namık Kemal Dinç, Araştırmacı -Yazar Mesut Özcan katıldılar.

    Moderatör Murat Işık yaptığı açılış konuşmasında, “Ne yazık ki 15 Kasım anmasını Dersim açısından insanlığın en büyük yüz karası, soykırım olarak ifade ediyoruz. Soykırımda en fazla yitirdiğimiz dilimizdir. Katliamdan metropollere gelen kuşağın torunları olarak bizler dilsiz bırakıldık. Bir şekilde kendimizi ifade etmekten yoksun bırakıldık. Kültürel soykırım politikasının yarattığı bu dilsizleştirme, inansızlaştırma, kimliksizleştirme politikasına karşı Dersim’liler belli ki hala bir damar. Bu yüzleşmeyi ve bu hatırlatma sürecini hala istiyor ve yoğun bir şekilde ülkenin dört bir yanında bu katliam lanetleniyor. 15 Kasım’ı biz Dersim’de Seyit Rıza Meydanı’nda andık.

    Namık Kemal Dinç ise şunları kaydetti:

    “Osmanlıdan bugüne uzanan devlet politikaları açısından özellikle zihinsel bir süreklilik söylem ve politikada dönemsel değişiklikler üzerinde duracağım. Bu konuşmayı 5 ayrı bölüme ayırdım.

    1.Dönem klasik Osmanlı dönemi. Biz genel de meseleye Dersim eksenli bakıyoruz ama bence burada sorunu biraz daraltıyoruz. Zamansal bütünlük açısından baktığımızda 1500 bugüne uzanan tarihsel bir süreci ele aldığımızda aslında sadece Dersim eksenli bakmak yerine dönemler itibariyle devletin aAvi politikası, Kızılbaşlara ilişkin yaklaşımları, Kürtlere yaklaşımları, devlet politikalarının Dersim’e sirayet ettiği ekseninde baktığımızda meseleyi daha doğru ve bütünlüklü kavrarız. Bizim genellikle biraz canımız çok yandığında 37-38 acısını hala içimizde çok sıcak hissettiğimizden, biraz böyle bakıyoruz. Tarihsel perspektif açısından bunların önemli olduğunu düşünüyorum.

    1.Dönem klasik Osmanlı dönemi. 1515 Çaldıran’la birlikte başlayan dönem. Çaldıran’a kadar Dersim Osmanlı hâkimiyetinde değildir. Osmanlı’nın hâkimiyeti 1515 Çaldıran’la birlikte başlar. Klasik Osmanlı’nın hâkim olduğu dönemde burada Osmanlı Çemişgezek beyliği Çemişgezek eyaleti sancağı benzeri farklı idari birimler altında olsa da sonuç itibariyle içişlerine karışmadığı bir sistem uyguluyor. Bu sadece Dersim’e özgü bir durum değil. Devlet olarak karışmadığı bir yer olmasına rağmen devlet olarak Dersim’le ilgili algısı Kızılbaş Kürt kimliği o dönemde vurgulanır ve iki yönlü tehlike odur.

    1. Sahavilerin hala etkisinin olduğu bir yerdir yani şah İsmail ve onun devamı olan Sahavilerin ki Osmanlı ile İran arasındaki çelişki hala bugün de devam ediyor. Onların bir uzantısıdırlar diğer inanç açısından da aslında burası sapkın onların tabiri ile zındık, sapkın ve dinsiz olarak ifade edilen ve o dönemlerde verilen fetvalara da bakılırsa, Ebu Suud efendinin fetvalarına bakılırsa bunların dinden çıktıkları öldürülmesinin vacip olduğu, bunlarla savaşa girilirse yaralının gazi olduğu, ölenin şehit olduğu, bunların mallarına karısına kızına el koymanın mubah olduğu, bunların din değiştirmesinin büyük sevap olduğu, -klasik literatür- burada Dersim’e ve Kızılbaşlara kullanılır. O dönemdeki farklı topluluklar, tahtacısı Ali İlahisi, Ezidi’si benzeri; bunların hepsini sapkın olarak değerlendirir. Klasik dönemde yaklaşım budur. Ahlaksızlık ve mum söndü gibi benzer şeyler hiç bitmez, bugüne kadar gelen şeylerdir.
    2. Dönem Tanzimat döneminden 2. Abdülhamit döneminin daha hâkim olduğu, siyasetini geliştirdiği 1839-dan 1890 yılına kadar olan bir zaman dilimi.

    Bu dönemde devlet modern bir devlet inşa etmek isterken, eskinin ayrıcalıklı dönemini ortadan kaldırmak temel hedefi. Buna merkezileşme politikası diyorlar. Eskiden oraya bir bey atardı onun üzerinden orayı yönetirdi. Bu son veriyor. Ben oraya merkezden bir vali atayacağım, eski ayrıcalıkları içişlerine müdahale etmeme durumu son bulacak. Ben orada her şeyiyle hâkim olacağım. Kaç kişi var nüfusu nedir, kaç çocuğu var, bunların hepsinin kaydı lazım bana diyor. İlk nüfus sayımı 1829’dur. Mesela eğitimin zorunlu olması bu dönemdedir. Okulların açılması adliye teşkilatının açılması 2. Mahmut döneminde başlar Tanzimat bunun uygulanması için devreye geçirilir. Çünkü bu dönemde Milliyetçilik hareketleri vardır. Osmanlının hâkim olduğu bu coğrafyada özellikle Hristiyan toplumlar haklar isyan etmekte ve bağımsızlık istemektedirler. Sırplar, Yunanlılar bağımsızlıklarını ilan ederler. Osmanlı bunları tutmak için derki hepimiz Osmanlıyız. Osmanlı vatandaşlığı temelinde hepimiz eşitiz. Aramızdaki ayrıcalıklar son bulacak bundan sonra hepimiz eşitiz. Bu dönemde diğer uluslardan hakların tanınması durumu var inançlarının tanınması durumu var. Kızılbaşlar yine yok. Eskiye dair sapkın zındık, mülhit o dönemde de devam eder. Klasik Osmanlıcık politikasından vazgeçecek, İslamcılık anlayışını benimseyecek meşhur Panislamizm, İslam Birliği olarak ifade edilen bir siyasete geçiş dönemidir. Bu dönemde Kızılbaşla birlikte Alevi kelimesinin kullanılmaya başladığını devlet raporlarında, değerlendirmelerinde görüyoruz.

    5 BİN KİŞİ KURAN KURSLARINA GÖTÜRÜLMÜŞ

    Araştırmacı-Yazar Mesut Özcan da, konuşmasını şöyle sürdürdü:

    “12 Eylül darbesinden sonra dönemin Din İşleri Yüksek Kurulu üyesi Kemal Güren, MGK meclisteki odasına götürdüğü bir raporu söyle açıklar: Gençlerimiz dini bilgiler bakımdan boşlukta hissediyorlar kendilerini, dini bilgilerle yetiştirilemiyorlar. Bu boşluk başka sol kesimler tarafından şekillerde doldurtuluyor. Dini konulara karşı olan kişi ve gruplar gençlerimizin yanlış bir takım bilgilerle dolduruyorlar böylece bu zararlı hale getiriliyorlar

    Özellikle Dersim’de yoksul çocukları yatılı bölge okullarına ki bu sayı az bir sayı değil yaklaşık 5.000 kişi Dersim’in dışında Kuran Kurslarına gönderiliyor. Gönderilenlerin önemli bir bölümü geri dönüyor. Bunların içerisinde Mısıra El Elzer Üniversitesi’ne kadar gidenler oluyor. Müslümanlaştırma nedenlerinden birini görevli Kenan Güven şöyle açıklıyor: Sizleri Müslümanlaştırmak için geldim diyordu Kenan Güven’in kuran kurslarına gönderdiği çocuklar. Diyanet İşleri Vakfı’na, farklı illerde Diyanet İşlerine bağlı kuran kurslarına gönderilirler.

    Bu işin bizzat içinde yer alanlardan birisi de 1984-86 yılları arasında Milli Eğitim Bakanlığı Din Eğitimi Genel Müdürü olan ve 3 Kasım 2002 yılında AKP Çankırı milletvekili seçilen Hikmet Özdemir’dir. Özdemir, Dersim’de inşaat çalışması yaparak 350 öğrenciyi İstanbul Çağlayan Kuran kurslarına götürür. Çağlayan kuran kursu da o dönemler kapalıdır. Dersim’ deki çocuklar gönderilince açılır.

    Günümüze geldiğimizde 2008 Munzur Üniversitesi açılır. Durmuş Öztuğ rektör olduğu dönemde şu ifadeleri kullanmıştı. Dersim’de ki üniversitede solcu olmayacak, alevi olmayacak Kürt olmayacak ama herkes olacak. Daha sonra bu rektör terör örgütü ilan edilen FETÖ’nün desteği ile Dersim’de bir Alevi sempozyumu gerçekleştirdi. Ve bu Dersim sempozyumuna aslında daha çok Dersim’li olmayan dersim Aleviliğini anlattığı bir sempozyumdu.

    Dersim’de yağma ve talandan bahsediyorsak, 3 kurum var. Munzur üniversitesi, Tunceli Cemevi, bir diğeri de kayyum olarak atanan belediyedir.

    Rektör Dersim’de insanların inanç olarak boşlukta olduğunu bu boşluğu doldurmak için Dersim’de Alevi Bektaşi enstitüsünün kurulması gerektiğini söylüyor. Bu enstitüyü kurarken yanında Alevilikle pek yakından ilgisi olmayan bir takım kişileri alıyor ve bunun içerisinde Tunceli Cemevi başkanı da var.

    Mensuere Doğan da, “Nenemin dili besmeledir, benim için neden nenemin dili? Çünkü artık anneler evlatlarına dilini aktarmasının riskini göze alamıyorlar. Ve bu anadili için ödenen bedelleri unutmak, artık modern olup köy dili konuşmuyorlar, artık asimile olup bilmiyorlar. Sebep ne olursa olsun sonuç acıdır” dedi.

    Doğan şöyle devam etti:

    “38’i unutmamak, dilini inancını unutmamaktır. Unutmamak Dersim’liler için bir ibadettir. Çünkü Kerbela unutulmadığı için yas sayılır, derdi nenem. Nenem dilimizi ve inancımızı bize yasaklayan, soyumuzu, sopumuzu kıran bir devletin resmi dilini kullanmak istemiyor. Kullanmazdı da. Şaşırırsam diye kendi diline lanet okuyor. Eğer diyor ki eğer bir tek kelime Türkçe bu dilimle telaffuz edersem lanet olsun bu dilime. Protestosu böyle. Kendince en onurlu bir duruş. Çünkü kurtulmasına sevinmemiştir.

    Ardından yakılan Çırağlar sırlanarak anma etkinliği sonlandırıldı.

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

     

  • ABF ve Eğitim-Sen 17 Eylül mitinginden önce basını bilgilendirecek

    ABF ve Eğitim-Sen 17 Eylül mitinginden önce basını bilgilendirecek

    PİRHA-Alevi Bektaşi Federasyonu ve Eğitim-Sen, 17 Eylül’de Kartal Meydanı’nda düzenleyecekleri miting öncesi, Hill Otel’de saat 09.30’da basını bilgilendirme toplantısı yapacak.

    Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) ve Eğitim-Sen öncülüğünde eğitimin gericileştirilmesine karşı Kartal’da yapılacak olan mitingin hazırlıkları sürüyor. ABF ve Eğitim-Sen miting öncesi kahvaltılı bir basın toplantısı düzenleyecek. 14 Eylül Çarşamba günü saat 09:30’da düzenlenecek olan toplantı Taksim Hill Otel’de yapılacak.

    ABF ve Eğitim-Sen düzenlenecek toplantıya ilişkin yazılı bir açıklama yaptı. Açıklamada şu ifadeler yer aldı:

    “Alevi Bektaşi Federasyonu ve Eğitim-Sen olarak 17 Eylül Pazar günü parasız, bilimsel, kamusal ve ana dilde eğitim Kartal Meydanı’nda düzenleyeceğimiz miting öncesi Taksim Hill Otel’de siz değerli basın mensuplarına bilgilendirme toplantısı düzenleyeceğiz.”

  • Demokrasi İçin Birlik OHAL’in kaldırılmasını isteyecek

    Demokrasi İçin Birlik OHAL’in kaldırılmasını isteyecek

    PİRHA- Demokrasi İçin Birlik, AKP Hükümeti tarafından ilan edilen OHAL’in birinci yılı nedeniyle bir basın toplantısı yapacak. Eski AİHM yargıcı Rıza Türmen ve Anayasa Profesörü İbrahim Kaboğlu’nun da katılacağı basın toplantısı 20 Temmuz’da saat 12.00’de Taksim Hill Otel’de yapılacak. 

    Demokrasi İçin Birlik, OHAL döneminde çeşitli alanlardaki hak ihlallerini ve OHAL bahane edilerek gerçekleştirilen hukuksuzluk ve yıkımı belgeleyen bir çalışmayla OHAL’in kaldırılması talebini bir kez daha dile getirmek için 20 Temmuz Perşembe günü saat 12.00’de Taksim Hill Otel’de bir basın toplantısı düzenleyecek.

    Basın toplantısına, çeşitli kurum temsilcilerinin yanı sıra Eski AİHM yargıcı Rıza Türmen ve Anayasa Profesörü İbrahim Kaboğlu da katılacak.

    Toplantıya davet açıklamasında şunlar ifade edildi:

    “20 Temmuz’da bir yılı dolduracak olan OHAL dönemi, Türkiye’de yaşanan demokrasi krizini büyüttü, toplumsal, insani, doğal, kentsel bütün alanlarda korkunç bir yıkım manzarası ortaya çıkardı.

    Çıkarılan 25 KHK darbeyle sınırlı olmayan çok geniş bir alanda, temel hak ve özgürlüklerin ihlaline yol açtı. Gözaltı sürelerinin uzatılması, savunma hakkının kısıtlanması, kitlesel işten çıkarmalar, gözaltılar, pasaportların iptali, kapatılan dernek/vakıflar, mallara el konulması, kayyum atanan belediyelerle geçirdiğimiz bir yıl Anayasayla ve uluslararası sözleşmelerle güvenceye alınmış bütün temel hakların ihlal edildiği bir hukuksuzluk dönemi olarak tarihe geçti.

    Demokrasi İçin Birlik olarak OHAL döneminde çeşitli alanlardaki hak ihlallerini ve OHAL’e bahane edilerek gerçekleştirilen hukuksuzluk ve yıkımı belgeleyen bir çalışmayla OHAL’in kaldırılması talebimizi güçlü bir şekilde bir kez daha dile getirmek istiyoruz.

    Düzenleyeceğimiz basın toplantısına çeşitli kurum temsilcilerinin yanı sıra Eski AİHM yargıcı Rıza Türmen ve Anayasa profesörü İbrahim Kaboğlu da katılacaklar.”  (HABER MERKEZİ)