PİRHA- PİRHA Mersin Muhabirimiz Diren Keser’in tutuklanmasına tepki gösteren DAD Mersin Şubesi Eş Başkanı Hüseyin Aral ve DAD’ın eski Eş Genel Başkanı Musa Kulu, “Diren Alevilerin sesi aynı zamanda da bu kentin hafızasıdır. Diren’in yoldaşları olarak bu adaletsizlikle mücadele edeceğiz” dediler.
Pir Haber Ajansı(PİRHA) Mersin Muhabiri ve CAN TV programcısı Diren Keser hakkında, 2015 yılında sosyal medyada haber paylaşımları gerekçe gösterilerek, 2017 yılında “örgüt propagandası yapmak” iddiasıyla Mersin 9’uncu Ağır Ceza Mahkemesi tarafından dava açılmıştı. Aynı yıl görülen davada Keser’e mahkeme heyeti 2 yıl 4 ay 3 gün hapis cezası vermişti. 4 aylık tutukluluğunun ardından Keser, serbest bırakılmıştı.
Diren Keser, kesinleşen hapis cezasının onanmasının ardından 27 Şubat’ta evinden ters kelepçeyle gözaltına alınıp tutuklanarak Tarsus Cezaevi’ne gönderildi.
Gazeteci Keser’in haber paylaşması sebebiyle tutuklanmasına Alevi camiası başta olmak üzere birçok kesimden tepkiler yükselmeye devam ediyor.
Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Mersin Şubesi Eş Başkanı Hüseyin Aral ve DAD’ın eski Eş Genel Başkanı Musa Kulu, verilen hapis cezaya tepki göstererek, adalet taleplerini dile getirdiler.
“DİREN KESER, KENTİN HAFIZASIDIR”
Diren Keser’in Alevilerin sesi olduğunu söyleyen Hüseyin Aral, “Diren bu kentin hafızasıdır. Aynı zamanda da ekolojiyi, kadın özgürlükçülüğünü savunan biri ve bu tür haberleri yapan bir canımız. Diren Keser’e verilen cezanın haksız olduğunu belirtmek istiyorum. Bir an önce Diren’in özgürlüğüne kavuşup tekrar Alevilerle buluşmasını diliyorum. Bu konuda mücadele edeceğiz. Diren büyük bir boşluk bıraktı, o boşluğu doldurmak için mücadele edeceğiz. Aleviler her daim Diren’in yanında olacaklardır” diye konuştu.
MUSA KULU: DİREN İÇİN ADALET TALEBİMİZİ SÜRDÜRECEĞİZ
DAD’ın eski Eş Genel Başkanı Musa Kulu da Keser’in muhalif kimliğinden dolayı hedef alındığını belirtti. Keser’in toplumun sesi olduğunu kaydeden Kulu, şunları söyledi:
“Diren hem bir Kürt hem bir Alevi. Aynı zamanda toplumun sesi, görüntüsü olan bütün haksızlıkları gören, yazan, bunu kamuoyu ile paylaşan bir kalem, bir yürek. Dolayısıyla sistem bu tür insanlardan oldukça rahatsız. Verilen ceza dünyanın hiçbir yerinde olmayan bir uygulama. Tek yaptığı haber paylaşmak. Türkiye’de bu rejimi sürdürmek için bütün ötekilerin sesi kısılmaya çalışılıyor. Bu insanlığa karşı işlenen bir suçtur. Kendisi dışındakine yaşam şansı vermeyen bir zihniyetin sonucudur bu verilen ceza. Biz Diren’in yoldaşları olarak ona sahip çıkacağız ve haksızlığa karşı demokrasiyi ve adaleti savunmaya devam edeceğiz.”
PİRHA-PİRHA Mersin Muhabiri Diren Keser’in tutuklanmasına tepki göstermek için PİRHA ve CAN TV’deki çalışma arkadaşları basın açıklaması yaptı. Açıklamada, “Halkın haber alma hakkını savunan, doğru bilgi vermeyi ilke edinen bizler, devletin ve iktidarın hedef tahtasında her daim bulunur vaziyetteyiz. Meslektaşımız ve mesai arkadaşımız Diren Keser’e verilen ceza da esasında özgür basına, doğru habere, muhalefetin sözüne, habercilik kimliğine verilmiş bir cezadır” denildi.
Pir Haber Ajansı(PİRHA) Mersin Muhabiri Diren Keser, kesinleşen hapis cezasının onanmasının ardından 27 Şubat’ta evinden ters kelepçeyle gözaltına alınıp tutuklanarak Tarsus Cezaevi’ne gönderildi.
2015 yılında sanal medya platformu olan Facebook’ta haber paylaşımları gerekçe gösterilen Keser hakkında, 2017 yılında “örgüt propagandası yapmak” iddiasıyla Mersin 9’uncu Ağır Ceza Mahkemesi tarafından dava açıldı. Aynı yıl görülen davada Keser’e mahkeme heyeti, 2 yıl 4 ay 3 gün hapis cezası verdi.
Diren Keser’in tutuklanmasına tepki göstermek için PİRHA ve CAN TV’deki çalışma arkadaşları DİSK Basın İş binasında basın açıklaması yaptı. Basın açıklamasını CAN TV emekçisi Dilan Morsümbül okudu.
“DİREN KESER YALNIZ DEĞİLDİR”
İfade özgürlüğünün demokratik bir toplumun en önemli gereği olduğunu ifade eden Dilan Morsümbül, “Yıllardır basın emekçiliği yapan arkadaşımız PİRHA Mersin Muhabiri Diren Keser, daha önceki yıllarda hakkında açılan dava sonucu aldığı ceza nedeniyle herhangi bir bildirim yapılmadan kendi evinde gözaltına alınarak Tarsus Kampüs Cezaevi’ne götürüldü. Siyasal, sosyal ve hukuksal alanda büyük bir krizin yaşandığı günümüzde iktidar, bu krizin çözümüne yardımcı olmak ve nefes alma kanallarını açmak yerine, yargı eliyle, eşitlik, özgürlük, adalet ve barış isteyen, bu konuda hak mücadelesi veren bütün kesimleri susturmaya ve cezalandırmaya çalışılıyor. Bunun en yoğun halini yaşayan kesimlerden bir tanesi de basın emekçileri” dedi.
Morsümbül, Diren Keser’in tutuklanmasının bir zulüm olduğunu belirterek şöyle devam etti:
“Halkın haber alma hakkını savunan, doğru bilgi vermeyi ilke edinen bizler, devletin ve iktidarın hedef tahtasında her daim bulunur vaziyetteyiz. Meslektaşımız ve mesai arkadaşımız Diren Keser’e verilen ceza da esasında özgür basına, doğru habere, muhalefetin sözüne, habercilik kimliğine verilmiş bir cezadır. Çarşamba gecesi, 2bildirim yapılmadan yakalama işlemi yapılmasının dürüst işlem ilkesine aykırı olduğunun’ avukatlar aracığı ile belirtilmesine rağmen, hiçbir ilke tanınmadan, bildirimsiz yakalama işlemi yapılan Diren Keser yalnız değildir! Cezaevine girecek bir insana, en azından hazırlık ve ailesinin temel ihtiyaçlarını gidermesi için birkaç gün müsaade tanımadan apar topar alıp cezaevine göndermek, kelimenin tek anlamıyla zulümdür. Öte yandan arkadaşımızın, sosyal medya haberciliği sebebi ile cezanın alt sınırının çok üstünde bir hüküm ile karşı karşıya bırakılması ile birlikte düşündüğümüzde; verilen bu karar ve bunun uygulanma şekli adil değildir, vicdani değildir, insani değildir.”
“DİREN KESER, EN AĞIR ŞEKİLDE YARGILANDI”
Adli vakaların cezasız kaldığı ancak düşüncelerini söyleyenlerin ağır cezalar aldığı bir süreçten geçtiklerini belirten CAN TV Yayın Kurulu Üyesi Çilem Küçükkeleş, “10 yıl önce sosyal medyada paylaştığı haberler yüzünden bugün Tarsus Cezaevi’nde. Diren Keser en ağır şekilde yargılandı çünkü hükmün açıklanmasının geri bırakılmasından faydalanamasın diye 2 yılın üzerinde ceza verildi. Diren Keser Alevilerden, mazlumdan yana haber yapan bir arkadaşımız” diye ifade etti.
“BASININ ÖZGÜR OLMASI, TOPLUMUN ÖZGÜR OLMASIDIR”
Gazeteci olmanın Türkiye’de bir suç olduğunu ifade eden Gazeteci Veli Haydar Güleç, “Türkiye devleti işlediği suçların ortaya çıkmaması için en çok baskıyı gazeteciler üzerinde sürdürmektedir. Normalde bu cezanın yatılmaması gerekiyor çünkü 3 yılın altındaki cezalarda infaz kanunu söz konusu. Ne Diren Keser’i ne de diğer gazetecileri bu cezalarla yıldıramayacaklar. Basının özgür olması aslında toplumun özgür olmasıdır” diye belirtti.
“HALKIN HABER ALMA HAKKINA SAHİP ÇIKMASI GEREKİYOR”
Gazetecilerin hakikati topluma ulaştırmak için mesleklerini icra ettiklerini söyleyen Disk Basın İş Genel Sekreteri Tolga Balcı, “Anayasadaki çift başlılık durumu en çok gazetecileri etkiliyor ve halkın haber alma hakkının önündeki en büyük engellerden birisi haline geliyor. Bu sorun sadece gazetecilerin çözebileceği bir şey değil aynı zamanda halkın haber alma hakkına sahip çıkması gerekiyor” dedi.
“DİREN KESER’İN TUTUKLANMASI DEVLETİN ALEVİLERE YÖNELİMİNİN BİR PARÇASI”
Diren Keser’in haksız ve hukuksuz bir şekilde yargılanıp tutuklanmasına tepki göstererek sözlerine başlayan DAD Eş Genel Başkanı Kadriye Doğan, “Diren Keser hem özgür basın hem de Alevi basınının bir çalışanıydı. Türkiye devleti gören göze, düşünen zihne ve vicdanen hareket eden her cana düşman. Diren Keser’in tutuklanmasının devletin Alevilere yöneliminin bir parçası olarak değerlendirilmesi gerekiyor” diye konuştu.
Basın açıklaması ‘Özgür basın susturulamaz’ sloganlarıyla sona erdi.
PİRHA- Bursa’nın Şehitler köyünde yaşayan Ali Bayram, CAN TV’de ‘Can Bizim Eller’ programında çiftçilerin yaşadıkları zorlukları anlattı. Çiftçiliğin artık bittiğini söyleyen Bayram, “Çiftçilik yapan sadece bizim nesil kaldı, gençler çiftçilik yapmıyor. Tarım ve hayvancılık bitti, eğer ek bir gelirin varsa idare edip yaşıyorsun” dedi.
Türkiye’de kriz derinleşerek devam ediyor. Yurttaşlar yoksulluk ve açlıkla karşı karşıya kalmaya devam ederken, tarım ve hayvancılık artık yapılamaz hale geldi.
CAN TV’de Hüseyin Kelleci’nin sunduğu Can Bizim Eller programında Bursa’nın Şehitler köyünde yaşayan Ali Bayram, çiftçilerin yaşadıkları zorlukları anlattı.
“ÇİFTÇİLİK ARTIK BİTTİ”
Çiftçiliğin artık bittiğini söyleyen Ali Bayram, “Suyumuz yok, biz eskiden su olan yerlerde icar (kiralık) yerler tutardık. Burada Şen Ocakları diye bir firma vardı Irak’a ihracatla domates gönderirdik. Eskiden tütün ekerdik, herkesin 7-8 ton tütünü vardı ama tütünlere kota konuldu. İnsanlar 200-300 kilo tütün ekeceğime hiç ekmem dediler. Bu köyde her gün 3-4 kamyon soğan kalkardı, o da bitti. Çünkü çocuklar taşımalı sisteme geçti ve herkes çocuklarına gelecek sağlamak için şehirlere gitti. Çiftçilik yapan sadece bizim nesil kaldı, gençler çiftçilik yapmıyor. Bu köyde 3,5-4 ton süt çıkıyordu. Bu köyde çiftçiliğin yanı sıra hayvancılık da vardı ama şimdi 500 kilo süt yok. Tarım ve hayvancılık bitti, eğer ek bir gelirin varsa idare edip yaşıyorsun” dedi.
Köydeki bir başka yurttaş ise, “Bu köyde hem yaz hem de kış ürünleri satılırdı ama artık üreticilerin ürettikleri para etmiyor” diye konuştu.
PİRHA-İliç’te yürütülen madencilik faaliyetinin durdurulması gerektiğini vurgulayan Metalurji Yüksek Mühendisi Cemalettin Küçük, “İliç’te yürütülen madencilikte asla önlem alınamaz. Bunlar madencilik faaliyeti değildir, kimyasal işlemler ve doğanın katliamıdır. İliç’te gelinen süreçte örgütlü bir yapı katliama sebep oldu. Zehir, zeminden yeraltı sularına inecek. Bundan sonra hangi önlem alınırsa alınsın bir anlamı yok artık” dedi.
Erzincan’ın İliç ilçesinde bulunan Anagold Madencilik tarafından işletilen Çöpler Altın Madeni’nde meydana gelen toprak kayması sonucu iddiaya 9 işçi toprak altında kalırken, altın madeninin çıkarılması için kullanılan siyanür başta olmak üzere bir çok kimyasal toprağa karşıtı.
Erzincan Valiliği, yaptığı açıklamada, siyanürün ‘kontrol altına’ alındığını iddia etse de, çevre örgütleri ve uzmanlar İliç’te büyük bir felaketin yaşandığı konusunda hemfikir.
Metalurji Yüksek Mühendisi Cemalettin Küçük, CAN TV’de yayınlanan Ezgi Soysal’ın sunduğu ‘Can AktüelBu Sabah’ programında konuya dair değerlendirmelerde bulundu.
“İLİÇ’İ BOŞALTSINLAR”
İliç’te yürütülen madencilik faaliyetinin durdurulması gerektiğini vurgulayan Cemalettin Küçük, “İliç’te yürütülen madencilikte asla önlem alınamaz. Bunlar madencilik faaliyeti değildir, kimyasal işlemler ve doğanın katliamıdır. Toprağın kayacağını ben de biliyordum, şirket yetkilisi de biliyordu, oradaki teknik elemanları da biliyordu. İliç’te gelinen süreçte örgütlü bir yapı katliama sebep oldu. Nasıl ki 1986 yılındaki Nükleer Santral’deki patlamada on binlerce kilometre mesafe ilerleyerek Karadeniz’e, Trakya’ya ve Akdeniz’e çöktüyse aynı durum burada da var. İliç’te yaşanan felaket kilometrelerce ilerideki alanlara ilerleyebilir.
“YAĞMURDAN SONRA İNSANLAR ZEHİRLENEBİLİR, ZEHİR YERALTI SULARINA İNECEK”
Yağacak yağmurdan sonra İliç’te insanlar zehirlenebilir, oradaki madeni kapatsınlar. İliç’i de boşaltsınlar, oraya gaz maskesi dışında 10 kilometre mesafeye kadar kimse girmesin. 2006 yılında Eşme’de 25 kilometre mesafede 1500 kişi zehirlendi. Burada kullanılan zehir Fırat Nehri’ne aktığında tarım arazilerimizi sulamak için Fırat Nehri’ni arıtmak zorunda kalacağız. Zehir, zeminden yeraltı sularına inecek. Bundan sonra hangi önlem alınırsa alınsın bir anlamı yok artık” diye konuştu.
PİRHA- CAN TV’de Prof. Dr. Çiğdem Boz’un sunduğu Yol’un Yüzyılı programına konuk olan Doç. Dr. Mehmet Ertan, ‘Aleviler ve Kentleşme Süreci’ konusu üzerine değerlendirme yaptı. Kentleşme sürecinin Aleviler açısından son derece önemli bir kırılma noktası olduğunu söyleyen Ertan, “Geleneksel Aleviliğin düşkünlük, musahiplik gibi mekanizmaları artık kentlerde ve kırsal alanlarda işleyemez hale geldi, bu durum da Aleviler üzerinde ciddi bir travma yarattı” dedi.
Türkiye’de kentleşme süreci hızlı bir şekilde ilerlerken, göç eden toplumlardan biri de Aleviler. Aleviliğin en önemli kurumu Dedelik kentlerde devam ediyor ancak özellikle düşkünlük ve musahiplik mekanizması şehirlerde neredeyse yok olmak üzere.
CAN TV’de Prof. Dr. Çiğdem Boz‘un sunduğu Yol’un Yüzyılı programına konuk olan Doç. Dr. Mehmet Ertan, ‘Aleviler ve Kentleşme Süreci’ konusu üzerine değerlendirme yaptı.
“GELENEKSEL ALEVİLİĞİN MEKANİZMALARI, KENTLERDE İŞLEYEMEZ HALE GELDİ”
Kentleşme sürecinin Aleviler açısından son derece önemli bir kırılma noktası olduğunu söyleyen Doç. Dr. Mehmet Ertan, “Çünkü bizim geleneksel Alevilik diye nitelendirdiğimiz ve daha çok kırsal bölgelerde, yüz yüze ilişkilerin hâkim olduğu bir ilişki ağından bahsediyoruz. Dış dünya ve merkezi otorite ile ilişkiyi asgariye indirecek ve topluluğun ihtiyaçlarını kendi imkânlarıyla karşılayabilecek bir ilişki ağı, kentleşme süreciyle birlikte eskisi gibi işlemez hale geldi. Çünkü bu ilişki ağını çalışabilmesi ve işleyebilmesi homojen bir toplumu ve dışa kapalı bir yaşam örüntüsünü gerektiriyor” dedi.
Ertan, kentleşme sürecinin Aleviler üzerindeki etkisini anlatırken şöyle devam etti:
“Kentleşme süreciyle birlikte dışa açılmaya başladıkça sadece Alevi göçmenlerin kentlere gelmesiyle ilişkili bir süreç değil, bu süreçte Alevi köyleri de aynı zamanda dışa açılmaya başlıyor bu süreç içerisinde. Geleneksel Aleviliğin düşkünlük, musahiplik gibi mekanizmaları artık kentlerde işleyemez hale geldi ve bu durum Aleviler üzerinde ciddi bir travma yaratıyor. Böylece yüzlerce yıldır büyük bir dayanışma mekanizması ve koruyucu bir zırh olan inançtan uzaklaşıyorsunuz. Kentleşme Aleviler açısından bakıldığında hem siyasete hem de merkezi devlet aygıtlarına tekrar tutunabilme ve oraya entegre olabilme mücadelesi. O yüzden kentleşme süreci Alevi göçmenler için iki kat daha zor yaşandı.”
PİRHA- CAN TV’de Haşim Kızılveren’in sunduğu Dem-i Muhabbet programına konuk olan İmam Rıza Ocağı pirlerinden Hüseyin Doğan, Alevilikte önemli bir yere sahip olan Hızır inancının toplumdaki önemine değindi. Doğan, “Biz bu kültürü, örfü adeti yaşatırsak, geleneğini, töresini sürdürürsek bunu gelecek nesillere miras bırakmış oluruz” dedi.
Alevi inancında önemli bir yeri olan Hızır ayı başladı. Hızır ayı Alevilerde kutsal kabul edilir. Bu ayda oruçlar tutulur, cemler bağlanır, kurbanlar tığlanır. Ayrıca zorlu kış günlerinin geride kalması anlamına da gelen bu ayda lokmalar dağıtılır, ziyaretler ve türbeler ziyaret edilerek iyi dileklerde bulunulur. Hızır Aleviler için bir kurtarıcıyı temsil eder.
Hızır günlerinde pirler talipleriyle buluşur, cem erkanları kurulur. Hızır orucu tarihleri çeşitli bölgelerde değişiklikler gösterse de Ocak ayının sonlarından itibaren başlayarak Şubat ayı ortalarına hatta Mart ayına kadar devam eder.
CAN TV’de Haşim Kızılveren’in sunduğu Dem-i Muhabbet programına konuk olan İmam Rıza Ocağı pirlerinden Hüseyin Doğan, Hızır ayının Alevi inancındaki önemini anlattı.
“ZOR ŞARTLARDA HIZIR BİZİ BİRLEŞTİRİRDİ”
Alevilik inancının dayanışmacı önemine vurgu yapan Hüseyin Doğan, Hızır inancının toplumu birleştirdiğini, toplumu bir arada tuttuğunu dile getirerek, “Üç gün oruç tutardık, kış çok çetin geçerdi. O geçen zor şartlarda Hızır bizi birleştirirdi, kaynaştırırdı lokmalarımızı ikram ederdik. Kimin evde hayvan yemi varsa başkasının hayvanlarına verilirdi. Orada tek yürek oluyorduk” dedi.
Oruç tutulduğu zamanlarda Alevilerin yaptıkları rızıkları birbiriyle paylaştıklarını dile getiren Doğan, “Üçüncü günü taliplerimiz niyazlarını yapıp bize gelirlerdi. Tepsilerle evin tavanına kadar börekler yapılırdı. Muhabbet cemi yapılır, duası edilir, oruçlarını açarlardı. Kimse kendisine değil başkasına dua ederdi. Kalkarken Hızır otururken Hızır derdik. Nereye gidersek gidelim dilimizden Hızır’ı düşürmezdik. Bir yük taşırken ya Hızır dediğimizde sanki o yük bize hafif gelirdi” diye konuştu.
“HIZIR ADALETİ SAVUNANALRIN, YOL ERKAN YÜRÜTENELRİN YANINDADIR”
Doğan, şöyle devam etti:
“Hızır mazlumların, adaleti savunanların, barışı, paylaşmayı ve Yol, erkan yürüteni sever ve onun yanındadır. Birliği yürüteni sever. Toplum olarak inancımıza sahip çıkacağız. Biz orucumuzu tutarsak çocuklarımız da tutar. Hızır niyazımızı yaparsak onlar da ileride yapacaktır. Biz bunları çocuklarımıza yansıtmasak onlar da geleceğe yansıtamazlar.
“DEDELER ÇIKAR BEKLEMEZDİ”
Eskiden bir tarlayla koca bir aileye bakılırdı. Biz inancımızı yaşarsak evimize bereket gelir, mutfağımıza da bereket gelir. Eğer pirini, mürşidini, rehberini, lokmasını yapıp evine davet etmeyip, bir duasını almıyorsa, yanındaki çocuklarla bir dua okumuyorsa o evde bereket kalmaz. Hiç kimsede maneviyat yok, huzur yok. Eskiden kar yağışı çok yağmasına rağmen insanlar dedelerine, pirlerine bir dua almak için giderlerdi. Çoğu dedelerimiz karın altında mahsur kalıyordu. Ceddinin ona verdiği bir hizmeti yerine getirmek için. Dedelerimiz hiçbir çıkar beklemeden bir köyün en fakir evlerine giderlerdi. Bizim bu güzellikleri yaşatmamız lazım. Çocuklarımıza bunu aşılamamız lazım. Çocuklarımızın o sanal alemden çıkıp gerçekleri görmesi lazım. Biz bu kültürü, örfü, adeti yaşatırsak, geleneği töreyi sürdürürsek gelecek nesillere en büyük mirası bırakmış oluruz.”
PİR SULTAN HINZIR PAŞAYA BOYUN EĞMEDİĞİ İÇİN BİNLERCE PİR ORTAYA ÇIKTI
Müsayip tutmanın, senelik görgü cemlerinin yapılmasının önemine dikkat çeken Doğan, “Hızır, halkla birleşmiş, halkla özleşmiş Hak Muhammed Ali yoludur. Pir Sultan Abdal’ın Hınzır Paşa’ya boyun eğmemesi bugün binlerce piri ortaya çıkardı. Gençlerimiz oruçlarını tutsunlar, evde tuttukları niyazla cemevlerine gitsinler. Çok güzel bir Yolumuz var. Yolunuza sahip çıkın, Yolunuzla mutlu olun. Bu Yolda hiçbir baskı yok, bu Yolda her şey rızalıkla yapılıyor. Emek verirseniz ne kadar çok mutlu olacağınızı göreceksiniz. Eskiden dedelerimiz uzun süre evden çıkıp taliplerinin ihtiyaçlarını görüp eve gelirlerdi. Dedeler en fakir eve gidip taliplerini mutlu ederlerdi.”
PİRHA – CAN TV’de Hüseyin Kelleci’nin sunduğu Cemal Cemale programına konuk olan Konut İş Sendikası Yöneticisi Fahriye Yüksel, “10 sene boyunca sigortasız bir şekilde kapıcılık yaptım. Kadın olarak sitelerde çalışmak çok zor ve yorucu. Berbat binalarda yaşıyoruz ancak buna rağmen sanki saray vermişler gibi muamele gösteriyorlar” diye belirtti.
Can TV’de Hüseyin Kelleci’nin sunduğu Cemal Cemale programına konuk olan Konut İş Sendikası Yöneticisi Fahriye Yüksel, apartman çalışanı olarak yaşadıkları zorlukları anlattı.
“10 SENE BOYUNCA SİGORTASIZ ÇALIŞTIM”
10 sene boyunca sigortasız bir şekilde kapıcılık yaptığını söyleyen Fahriye Yüksel, “Kadın olarak sitelerde çalışmak çok zor ve yorucu. Berbat binalarda yaşıyoruz ancak buna rağmen sanki saray vermişler gibi muamele gösteriyorlar. Hamallıktan daha ağır işler veriyorlar. Onlara göre bize verilen iş çok basit ve kolaymış gibi düşünüyorlar. Çocuklarımıza aldığımız kıyafetler bile zenginlik olarak görülüyordu. Kendimize kıyafet aldığımızda bunu bir lüks olarak gören daire sahipleri var ve bu şekilde bizi aşağılıyorlar” dedi.
“ANNEMİN TAZİYESİNE GİTTİĞİM İÇİN İŞTEN ATILDIM”
Annesinin taziyesine gittiği için işten atıldığını belirten Yüksel, “Kendi çocuklarımla apartman sitesinin çocukları oynarken tartıştıkları için ‘kapıcının çocuğu bu daireye giremez’ diye kapıya yazı yazmışlar. İnsanca yaşamak istiyoruz. Diş hekimi nasıl çalışıp emek veriyorsa biz de emek veriyoruz. Aynı saygıya sahip olmak istiyoruz. Sendikalı olduktan sonra site yönetimini mahkemeye verdim ve geriye dönük sigortam yapıldı. Herkes cesaretli olsun sendikalı olsun” diye konuştu.
PİRHA- TV10 ve CAN TV kurucusu olan Gazeteci Hüseyin Narlı Hakk’a yürüyüşünün 2’nci yılında yol arkadaşları, sevenleri ve ailesi tarafından mezarı başında anıldı.
Uzun zaman kanser tedavisi gören Türkiye devrimci hareketinin önemli isimlerinden, TV10 ve CAN TV kurucusu ve programcısı Hüseyin Narlı, Almanya’nın Bochum kentinde Hakk’a yürümüştü.
Narlı, Hakk’a yürümesinin 2’nci yıl dönümünde Bochum’da bulunan mezarı başında anıldı. Anma töreni Ey Reqip ve Enternasyonal Marşı’nın birlikte okunmasıyla başladı. Yol arkadaşları, sevenleri ve ailesi Narlı’nın mezarına çiçekler bıraktı.
Yazar Suat Bozkuş ve Gazeteci Ali Köylüce’nin konuşmalarıyla devam eden anma töreninde, Suat Bozkuş Narlı’nın mücadelesinin mirasına vurgu yaparken, Gazeteci Ali Köylüce ise Alevi inancındaki devriyeye atıfta bulunarak duygularını paylaştı.
HÜSEYİN NARLI KİMDİR?
Hüseyin Narlı, 1955 yılında Maraş Pazarcık’a bağlı Çiğli köyünde dünyaya geldi. 1970’li yılların henüz başında Maraş’ta lise yıllarında devrimci mücadeleyle tanıştı. 1972 yılında Ankara ODTÜ Kimya bölümünde üniversite eğitimine başladı. 1975 yılında Karadeniz Teknik Üniversitesinde Elektronik Mühendisliği bölümüne başladı. Narlı, 1977 yılında SGB’nin kurucu kadrosunda yer aldı ve genel başkanlık görevini üstlendi. Narlı, son 30 yılında Alevi toplununum örgütlenme, kurumlaşma ve medya alanına adayan bir Alevi aydını olarak öne çıktı. Alevi toplumuna önemli katkılar sağlayan TV10 ve CAN TV’nin kurucularından olan Narlı, üç yıldır kanser tedavisi görüyordu.
PİRHA- Ovacık Şorşvenk mezrasından iki kadın yaşadıkları zorlukları CAN TV’de ‘Heqibê Perperiki’ programında anlattılar. Yıkık dökük evlerin bulunduğu köyde yol ve köprü yok. Mağdur olduklarını belirten kadınlar hiç kimsenim yardım etmediğini, köye bir hizmetin gelmediğini kaydettiler. Kadınlar ekledi: Evimiz yok, yolumuz yok, köprümüz yok. Bize köprü yapın, ev yapın, yol yapın.
CAN TV’de Nuray Atmaca’nın Dersim’i köy köy gezerek Kırmancki (Zazaca) hazırlayıp sunduğu ‘Heqibê Perperiki’ isimli program, uzun zamandır haftalık olarak yayınlanıyor. Genellikle köylülerin hayatlarını ekrana taşıyan programın son bölümünde Atmaca, Ovacık’ın Yaylagünü köyüne bağlı Şorşvenk mezrasında yaşanan zorlukları ekrana taşıdı.
Çok az evin bulunduğu mezradaki bütün evler, eski köy evleri. Hem yıkık dökük hem de hiçbir evin önüne yol gitmiyor. Oldukça eğimli arazilerde kurulan ve mezraları arasındaki mesafe de uzun ve zorlu yürünen köye ulaşım Dersim-Ovacık yolu üzerinde bulunan anayoldan asma köprüyle ayrılıp, köye bağlanan bakımsız, eski ve tehlikeli yollarla sağlanıyor.
Köylüler bu durumdan çok şikayetçi. Atmaca’nın mikrofonuna konuşan iki kadın da yaşadıkları zorluklardan yakındılar ve yardım istediler.
“BİZE KÖPRÜ YAPIN, YOL YAPIN, EV YAPIN”
Hastalandıklarında kendilerine kimsenin yetişmediğini ve hastalarını tövükle (kar kızağı) sürükleyerek götürdüklerini anlatan Sultan Eroğlu, “Bizi konuşturuyorsunuz ama kimse bize sahip çıkmıyor. Bir sürü kişiye konuştuk, kimseden küçücük bir fayda bile görmedik” dedi.
Köyde sahipsiz ve çaresiz kaldıklarını vurgulayan Eroğlu, duvarları çatlamış evlerini göstererek, “Deprem oluyor geliyorlar, yazıyorlar ama sonra yine listelerden düşürüyorlar. Ne iştir, hele bir sorun bizi niye düşürüyorlar, niye bize de ev yapmıyorlar. Ne çileler çektiğimizi Haq bilir. Evimiz yok, yolumuz yok, köprümüz yok. Bize köprü yapın, ev yapın, yol yapın” dedi.
“GENÇLER BURALARI BIRAKIP GİTTİLER”
Evlerin hepsinin yıkık dökük, sağdan soldan çatlamış olduğunu, çatlakları bezle kapattıklarını belirten Eroğlu, “Kaç yere müracaat ettik, kaç yerden gelip gittiler ama kimseden bir fayda görmedik” diyerek, yetkililerden şikayet etti.
Dersim’de yaşanan dışarıya göçün de kimsesiz kalmalarında etkili olduğuna vurgu yapan Eroğlu, “Bizim insanlarımızdan da burada kimse kalmadı. Gençler buraları bırakıp gittiler. Bize bir faydaları yetişmedi” ifadelerini kullandı.
“DERSİM’E SAHİP ÇIKIN, BİZE SAHİP ÇIKIN”
Hayvancılıkla da artık idare edemediklerini, geçinemediklerini ifade eden Eroğlu, “Dersim’e sahip çıkın. Dersim’i yakıp yıktılar. Hayat pahalılığından ne bir şey yapabiliyoruz ne de çıkıp bir yere gidebiliyoruz. Paramız yok ki bir yola gidebilelim” dedi.
Sultan Eroğlu, şunları ekledi:
“Köyleri boşalttılar, biz gitmedik. Köyümüze geri geldik. Nereye gidelim. Aylığımız yok, harcayacak bir şeyimiz yok, nasıl geçinelim. Açlıktan ölürdük. Mecburen tekrar evimizin çatısı altına geldik. Hiç olmazsa bir yavan ekmek yeriz diye. Köyümüzden çıkmadık.
38’den beri biz hep bu çileyi çekmişiz. Eşim henüz genç yaşta öldü. Yedi çocuğum var ve geçinecek hiçbir şeyimiz de yok. Ölene kadar bu çileyi çekeceğiz.”
“BACA BİLE YOK Kİ EKMEK PİŞİRELİM”
İlerlemiş yaşına rağmen zorluklarla dolu köyünde yaşama tutunmaya çalışan Şahsenem Eroğlu da, “Yerimiz dağın önü, güzel ama idare yok, yol yok, yolak yok. Locin (baca) bile yok ki ekmek pişirelim. Ekmek pişirince bacaklarım sızlıyor. Görevliler gelip bakıp gidiyorlar sadece ama hiçbir faydaları yok. Sizin de hiçbir faydanız yok” diye konuştu.
PİRHA-Maraş Katliamı’na ilişkin konuşan DEM Parti Halklar ve İnançlar Komisyonu Eş Sözcüsü Yüksel Mutlu, “Aleviler bu ülkede eşit yurttaş değil ve Aleviler hala risk altında yaşıyorlar. Alevilerin çok güçlü örgütlenmeleri gerekiyor” dedi. Mutlu, Maraş Katliamı’na ‘olay’ denmesine de tepki gösterdi.
Maraş Katliamı’nın üzerinden 45 yıl geçti. 19 Aralık 1978’de başlayan saldırılarda 111 kişi Alevi oldukları için öldürüldü. 100’ün üzerinde kişinin yaralandığı katliamda, 200’ün üzerinde ev, 70’e yakın iş yeri yakıldı, yağmalandı. Katliamın failleri hala ortaya çıkarılmadı.
DEM Parti Halklar ve İnançlar Komisyonu Eş Sözcüsü Yüksel Mutlu, CAN TV’de yayınlanan Ezgi Soysal’ın sunduğu Can Aktüel Bu Sabah programında konuya dair değerlendirmelerde bulundu.
“KATİLLER SERBEST BIRAKILDI, ÖDÜLLENDİRİLDİ”
Katliamlara karşı güçlü bir örgütlenmenin önemine vurgu yapan Yüksel Mutlu, Alevilerin hala eşit yurttaş olarak görülmediğini hatırlattı.
Mutlu, “45 yıl geçti üzerinden ve biz bu katliamı unutmadık hala, unutmayacağız. Biz de bir tarih oluşturalım, kendi tarihimizi, kendi hafızamızı oluşturalım ki bizden sonra ki kuşaklar Maraş’ı, Çorum’u, Dersim’i, Gazi’yi, Suruç’u unutmasınlar. Bunları unutturmamak çok önemli” dedi.
Maraş’ta da diğer katliamlarda olduğu gibi katillerin serbest bırakıldığını, hatta bazılarının milletvekili olduğunu, bazılarının ödüllendirildiğini hatırlatan Yüksel Mutlu şöyle devam etti:
“Hala Aleviler bu ülkede eşit yurttaş değil ve hala Alevilerin evleri işaretleniyor ve Aleviler hala risk altında yaşıyorlar. Alevilerin çok güçlü örgütlenmeleri gerekiyor. İktidarın, Alevi ve Kürt karşıtlığına, muhaliflere karşı yürüttüğü zulüm politikalarına karşı bizim de çok güçlü örgütlenmemiz gerekiyor.
Derin devletin dehlizlerinde 1980 askeri faşist cuntasının hazırlığı olarak görüldü fakat en nihayetinde o katliamı yapan oradaki insanlardı, elbette kurtaranlar da oldu ama bu kötülük yerel halk ile yapılan bir şeydi, ben bunun unutmamamız gereken bir şey olduğunu düşünüyorum. Bunu bir intikam meselesi yapalım diye değil ama derin devlet bunu organize ettiyse kimi kullandı, komşuyu kullandı, o yerel halkı kullandı ve bu katliamlara onlar da dahil oldular.
Maraş’ta Aleviler çok güçlü bir nüfuza sahipti, demokrasileri güçlüydü ve ticarette söz sahibi olmaya başlamışlardı. Bunun bir ticari kısmı olduğunu da göz önüne alalım.
“TÜRKİYE CUMHURİYETİ TARİHİNİN EN AĞIR VAHŞETİDİR”
Hala Türkiye’de bazı siyasetçiler utangaç davranıyorlar, Maraş olayları diyorlar. Buna katliam demek bu kadar zor bir şey mi? Buna katliam dememek bence aslında katliamı övmektir neredeyse, ben böyle görüyorum. İnsanlık tarihinin çok büyük bir ayıbı ve bu Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en ağır vahşetidir.”
PİRHA-Ali Kenanoğlu, ‘Laik Eğitim, İnsanca Yaşam, Demokratik Türkiye’ mitinginden hemen önce İstanbul Valisi’nin Alevi kanaat önderleriyle yaptığı toplantıya Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın katılmasının ve toplantıdan sonra Cem Vakfı’nın mitingden çekilme kararı almasının birbiriyle bağlantılı olduğunu söyleyerek, “Bütün bunlar bir operasyondur” yorumunu yaptı.
27’inci dönem HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu, Alevi kurumlarının öncülüğünde pazar günü yapılan ‘Laik Eğitim, İnsanca Yaşam, Demokratik Türkiye’ mitingini, CAN TV’de yayınlanan Veli Haydar Güleç‘in sunduğu Candan Bakış programında değerlendirdi.
TOPLANTIDAN SONRA HASAN SEZGİN GÖREVDEN ALINDI
Mitingden bir gün önce İstanbul Valisi Davut Gül’ün Alevi kanaat önderleriyle bir toplantı yaptığını söyleyen Kenanoğlu, bu toplantıya ilişkin çarpıcı detayları aktardı. Toplantıya Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın da katıldığına dikkat çeken Kenanoğlu, “Bu toplantıdan önce belirli odaklar Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) üzerinden mitingi kriminalize edip, terörize eden ifadeler kullanmıştı. Hemen akabinde bu toplantının yapıldı ve toplantının akşamında Cem Vakfı, şubelerine mesaj göndererek mitingden çekildiğini bildirdi. Başkan Vekili Hasan Sezgin de görevden alındı ki Sezgin, bu mitinge katılımın sağlanması için çaba gösteren bir isim. Buna rağmen Cem Vakfı’nın şubeleri ve Hasan Sezgin mitingdeydiler” dedi.
“TOPLUMUN DİNAMİZE OLMASINDAN KORKUYORLAR”
Tüm bu yaşananların birbirinde bağımsız olaylar olmadığını belirten Kenanoğlu, bunu bir operasyon olarak yorumlayıp,“Bu tür mitinglerden korkup tedbir için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Bütün bunlar toplumun dinamize olmasından korkulan endişeyi, korkuyu ve toplumun demokratik talepleri öne çıkartmasından duydukları rahatsızlığı gösteriyor. Tüm bunlara rağmen mitingin yapılması ve taleplerin dile getirilmesi oldukça kıymetli” sözlerini kullandı.
PİRHA- Alevi kurum başkanları, 10 Aralık’ta İstanbul Kadıköy’de yapılacak miting kapsamında CAN TV’yi ziyaret etti. Türkiye’de özgürlük, demokrasi ve insan hakları adına sözü olan herkesi 10 Aralık mitingine davet ettiklerini söyleyen ABF Genel Başkanı Mustafa Aslan, “Hep birlikte bu ülkenin demokratikleşmesi için birlikte mücadele edelim” dedi.
Alevi kurumları öncülüğünde 10 Aralık Pazar günü saat 14.00’te İstanbul Kadıköy’de “Laik Eğitim, İnsanca Yaşam, Demokratik Türkiye” mitingi yapılacak. Mitinge herkesin katılması için çağrılar sürüyor.
Bu kapsamda, Alevi kurum başkanları, 10 Aralık’ta İstanbul Kadıköy’de yapılacak miting için bugün CAN TV’yi ziyaret etti. Ziyarete Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel başkanı Mustafa Aslan, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Cuma Erçe, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Genel Başkanı Ercan Geçmez, Alevi Dernekleri Federasyonu (ADFE) Genel Başkanı Zeynel Abidin Koç, Bağcılar Cemevi Başkan Yardımcısı Özgül Ateş ve Gazeteci İsmail Pehlivan katıldı.
“HERKESİ 10 ARALIK MİTİNGİNE DAVET EDİYORUZ”
Alevi kurumları olarak 10 Aralık’ta İstanbul’da miting yapacaklarını hatırlatan Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkanı Mustafa Aslan, “Türkiye’de yaşanan ekonomik, siyasi ve hukuki sorunlara sokakta ses vermek adına miting yapacağız. Miting için siyasi partiler, sivil toplum örgütleri ve medya kuruluşlarını ziyaret ediyoruz. Bugün de CAN TV’yi ziyaret ettik, medyanın sesimize ses vermesi adına önemli. Türkiye’de özgürlük, demokrasi ve insan hakları adına sözü olan herkesi 10 Aralık mitingine davet ediyoruz. Hep birlikte bu ülkenin demokratikleşmesi için birlikte mücadele edelim” dedi.
“ALEVİ KURUMLARI, DEMOKRATİK BİR TÜRKİYE’NİN YARATILMASINA ÖNCÜLÜK YAPIYOR”
Böyle bir dönemde Alevi kurumlarının bu içerikte miting yapıyor olmasının çok önemli olduğunu vurgulayan CAN TV Yayın Kurulu Üyesi Veli Büyükşahin, “Alevi kurumları şu anda demokratik bir Türkiye’nin yaratılmasının öncülüğünü yapıyorlar” diye belirtti.
“UMARIM, EŞİTSİZ YAŞADIĞINI DÜŞÜNEN HERKES 10 ARALIKTA MİTİNGE KATILIR”
“Aleviler hareket ettiğinde Türkiye demokrasisinde her zaman rol model olurlar” diyen CAN TV Yayın Kurulu Üyesi Çilem Küçükkeleş, ise şunları söyledi:
“Aleviler gibi toplumun diğer kesimleri de hem ortak bileşkede hem de kendi özgün durumunu da anlattığı bir duruma dönüşür. Türkiye’de kendisinin eşitsiz yaşadığını düşünen herkes 10 Aralık’a katılır. Biz de elimizden geleni sonuna kadar yapacağız.”
FLASH TV VE TELE 1’E DE ZİYARET
Alevi kurumlarının genel başkanları, bugün Flash TV ve TELE 1’i de ziyaret ederek, miting için dayanışma gösterilmesi istendi.
PİRHA- Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın CAN TV’de yayınlanan Bizim Gündem programına konuşarak, “Alevi toplumu bugün Siyasal İslamcılığın kurmuş olduğu hegemonyanın yarattığı dehşet karşısında adeta cumhuriyetin kuruluş konseptine, onun kurucu önderine güzellemeler yaparak kendini kandırma eğilimi sergiliyor. Oysa ögeler bize ne yazık ki böyle bir tabloyu doğrulamıyor” dedi.
Cumhuriyet, halkın ülke yönetiminde egemen olduğu bir devlet şekli olarak tanımlanır. Erkin tek elde toplanmasına karşı olan cumhuriyet anlayışı, Anadolu’da Osmanlı’nın tasfiyesi ile şekillendi. Saltanatın kaldırılması ile cumhuriyet ilan edildi. 100 yıl geçti. Türkiye, geride kalan 100 yılda “tek dil, tek din, tek kimlik” ile yönetildi.
100 yılda Aleviler, kırım, yok sayma ve asimilasyon uygulamalarıyla karşı karşıya kaldı. Alevi toplumu, kendi varlığını korumak için yoğun bir çaba harcıyor.
CAN TV’de yayınlanan, Elif Sonzamancı’ın sunduğu Bizim Gündem programının konuklarından Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın, Aleviler ve Cumhuriyetin 100. yılına ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
“ALEVİLER OSMANLI’DAN KURTULMA UMUDUYLA CUMHURİYETÇİ GELECEKTEN YANA FAZLA UMUT ÜRETMEYE BAŞLADI”
Cumhuriyetin yüzyıl önce, kendi kuruluş konseptinde de belirtildiği gibi Türkleştirmek, Müslümanlaştırmak ve muasırlaştırmak üzerinden kurulduğunu belirten Aydın, “Muasır kastedilen şeyin de aslında kapitalist bir düzen için gerekli yeniden üretim ilişkilerini sağlamaya yönelik olan bir durum. Çoğu zaman bu konuda da kafa karışıklığı olabiliyor. Muasırlaştırmak derken akla laiklik geliyor. Akla kadın hakları geliyor. Yüzyılın başına gittiğimizde bildiğiniz gibi bir milli mücadele söz konusuydu. O Milli Mücadele’de insanlar kendi kimliklerini saklama gereği duymadan, dönüşmeden, asimile olmadan rahatlıkla ifade ediyorlardı. Dolayısıyla çok kimlikli bir coğrafyada, çok inançlı bir coğrafyada yaşıyorduk. Milli Mücadele’nin ilk dönemi, birinci meclis dönemi yani 1923-24 arasındaki dönemde işlerin iyi gibi gittiğini, dolayısıyla geleceğe dair pekala herkesin kendi kimliğiyle eşit ve özgür olacağı bir hayal üzerinde bir mutabakat sağlamıştı. Hatta bu mutabakat içinde örneğin Aleviler artık Osmanlı’dan da kurtulma olasılıklarını dikkate alarak görece cumhuriyetçi, laik bir gelecekten yana daha fazla umut üretmeye başlamışlardı. Fakat bir müddet sonra görüldü ki özellikle Lozan’da Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası platformlarda kabul görmesinin akabinde görülmeye başlandı ki aslında işler özellikle Kürtlerin, Alevilerin, emekçilerin hayal ettiği gibi kurgulanmıyor. Ağır bir aldatma durumu söz konusu” dedi.
Aydın, 1921 ve 1924 anayasasıyla tekçiliğin başladığını belirterek şunları kaydetti:
“Örneğin kongrelerinin birinci maddesinde gelecekten söz edilirken ırk ve inanç haklarını garanti eden cümleler kullanılırken Amasya protokollerinde benzeri ifadeler kullanılırken, Misak-ı Milli’de tarifi yapılırken Kürtlerin ve Türklerin yaşadığı topraklar diye ifade edilirken, giderek bu durumlarda değişmeler başladı. İlk değişim mecliste de temsil edilen dönemin sosyalistlerin, komünistlerin polisiye operasyonlar ile tasfiye edilmesi şeklinde gerçekleşti. Arkasından 1921 Anayasası’nın bir maddesinde değişiklik yapılarak o ana kadar olmayan bir şey Türkiye Devleti’nin dini İslam’dır maddesi eklendi. Oysa bu söz konusu madde eklenmezden önce o mecliste Sünni dindarlar, şeyhler falan da olmasına rağmen ortak mutabakat böyle bir şey değildi, ortak mutabakat egemenlik kayıtsız şartsız milletindir şeklindeydi. Ortak mutabakat seçimlerle vilayetlerin kendi belediye başkanlarını seçip kendilerini özgürce yönetmesiydi. 1924 Anayasası’nda birdenbire o ana kadar sürekli cümlelere biz Kürtler ve Türkler diye başlanırken birdenbire herkes Türk’tür denildi. Bunlar peş peşe geldi. Artık yeni cumhuriyette bir şeyler bir önceki dönem olan bir şeyler artık yoktu. Ne yoktu? Artık Alevilik yoktu. Artık Kürtlük yoktu. Artık Çerkeslik yoktu. Gayrimüslimler Lozan’da mecburen kabul edilmiş fakat bir müddet sonra diş sıkılan bir küçük topluğa dönüşmüşlerdi. Emek yoktu. kadın hakları şu aşamada yoktu.”
“TEKKE VE ZAVİYELERİN KAPATILMASI İLE BEKTAŞİ DERGAHLARI KAPATILDI”
Alevi toplumunun Osmanlı’dan kurtulma umudu ile cumhuriyetçi söylemler geliştirdiğine vurgu yapan Erdoğan Aydın, “Alevi toplumu bugün siyasal İslamcılığın kurmuş olduğu hegemonyanın yarattığı dehşet karşısında adeta cumhuriyetin kuruluş konseptine, onun kurucu önderine güzellemeler yaparak kendini kandırma eğilimi sergiliyor oysa ögeler bize ne yazık ki böyle bir tabloyu doğrulamıyor” dedi.
Aydın, devamında şu ifadelere yer verdi:
“1924’te çıkartılan köy kanunu, köyün tarifini cami ekseninde yapıyor ve eğer o ana kadar camisi olmayan köyler söz konusuysa 13. maddesi köyün meydanlık yerine mutlaka meydana bakacak şekilde bir cami inşasını zorunlu kılıyor. Bir müddet sonra Tekke ve Zaviyeler Yasası çıkacak. Yine bu söz konusu yasa Türkiye’nin ilerici kesimlerinde, sosyalist kesimlerinde, Alevi kesimlerinde genellikle şöyle okunmak istenir, ‘Bak işte gericiliğe karşı bir ilerici düzenleme’. Oysa tekke ve zaviyelerin kapatılma yasasının ayrıntılarını okumaya başladığımızda gördüğümüz tablo bize böyle demiyor. Türkiye çapında çok daha yaygın olan, ağırlıkla Bektaşilere ait olmak üzere dergahların kapatılması ve en ağır kapatılma operasyonuna tabi olanın da bugün Hacı Bektaş’taki Dergah olduğu gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Adeta tekke ve zaviyelerin kapatılma yasası 1826 ikinci Mahmut’un yeniçeri teşkilatının tasfiyesi sonrasındaki Bektaşi tekkelerine yönelik operasyonu andıran bir şiddet ve kararlılıkla gerçekleşiyor. Söz konusu yasanın diline baktığımızda işte ilk kelime, ilk kavram olarak şeyhlikten söz etmesine rağmen dede, baba ve benzeri Aleviliğe özgü kavramların büyücü gibi kavramlarla, aşağılayıcı kavramlarla aynı anda aynı cümlenin içinde kullanıldığını görüyoruz ki bu söz konusu yasadan sonra çok net bir şekilde karşımıza çıkan gerçek, Aleviliğin, yasalarla Kürtlerin ötekileştirildiği bu topraklarda artık yasaklı bir inanç haline getirildiği gerçeğidir. Nitekim bu yasadan sonra Aleviler bırakın dergahlarını sabit bir yer olmamakla birlikte ocaklarını sürdürebilme imkanlarını, aynı zamanda cem yapamaz hale geleceklerdi veya inanç önderi diye gördükleri insanların eziyetlere uğradığını görecekler. Üstelik oluşturulan bürokrasi şöyle bir bürokrasi, iki ayaklı, bir ayağı geleneksel Osmanlıcı muhafazakar bir bürokrasi. Bir de bu modern, Kemalist, muasırlaşmacı her ikisi de Alevilere farklı gerekçelerle, biri büyücülükle, falcılıkla özdeşleştirerek, diğeri ise işte sapkınlıkla, mürtetlikle özdeşleştirerek ama ikisi de adeta Alevi toplumunun, Alevilerin kendilerini ifade etme imkanlarını ortadan kaldıracak.”
“TÜRK, SÜNNİ, KAPİTALİST BİR CUMHURİYET İNŞA EDİLDİ”
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulması ile Sünniliğin desteklendiğini belirten Yazar Erdoğan Aydın, mevcut iktidarın da kurulan kapitalist cumhuriyet nedeniyle hala egemenliğini sürdürdüğünü söyledi.
Aydın, Diyanet’in devletin tek inanç mekanı olarak kurulduğunu, Türkiye’nin hala demokratikleşememe sancısı yaşadığına dikkat çekti.
Aydın şunları ifade etti:
“Diyanet İşleri Başkanlığı kuruluyor. Diyanet İşleri Başkanlığı örneği şöyle tarif edilmiyor. Bu ülkede çoğunluk olan Sünni inanca sahip insanların kendi ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurumlar diye değil, devlet kurumu, devletin tek inanç mekanı olarak örgütleniyor. Alevilerin o günden bugüne nasıl azaltılmaya devam ettiğini de görüyoruz. Yani Aleviler nasıl azaltılıyor?
1- Asimile edilerek,
2-Kendilerini ifade etme özgüvenleri kırılarak, suçlu, sapkın gösterilerek, kendini gizlemek zorunda bırakılarak ve zamanla da duruma adapte olup olmak üzere.
Özetle temel dini kurum Diyanet, temel inançsal çerçeve İslam, Sünni, Hanifilik, farklı inançların örgütlenme imkanları yok.
Cumhuriyet öyle bir düzen kurdu ki, laikliği gerçek anlamda laiklik olmayan, sadece muasırlaşma, modernleşme ile sınırlı, öyle bir laiklik kurdu ki, örneğin Alevi inançlı yurttaşlarına, Hristiyan, Musevi inançlı yurttaşlarına öteki gözüyle baktı ve onları azaltmayı kendisine tıpkı Kürtlere yaptığı gibi, tıpkı emekçilere yaptığı gibi sol siyasetlere, sol aydınlara yaptığı gibi dolayısıyla Alevi’nin, Kürt’ün, sosyalistin adının geçmeyeceği, Türk, Sünni, kapitalist bir cumhuriyet inşa etti. Hala demokratikleşememe sancısı çekiyoruz. O nedenle bugün son 20 yılını cumhuriyeti bile reddeden ve Sünnilik konsepti üstünden yükselip egemen olmuş olan Siyasal İslamcılığın iktidarı ile karşı karşıyayız.”
PİRHA-Geçen günlerde gözaltına alınan DAD Eş Genel Başkanı Kadriye Doğan, son zamanlarda Alevilere yönelik polis operasyonlarına ilişkin konuştu. Doğan,”Bizler doğru yerdeyiz. Canlar, kendi varlıklarını, kendi kimliklerini, kendi inançlarını ısrarla var etmek için demokratik zemini ve bu mücadeleyi asla bırakmasınlar” dedi.
İçişleri Bakanlığı yerleşkesinde yer alan Emniyet Genel Müdürlüğü’ne dönük 1 Ekim’de gerçekleştirilen saldırı sonrası 2 Ekim’de İstanbul ve Kırklareli’nde aralarında Halkların Demokratik Kongresi (HDK), Halkların Demokratik Partisi (HDP) ile sivil toplum örgütü yöneticilerinin de olduğu 20 kişi gözaltına alınmıştı. 4 kişi tutuklanırken, diğerleri serbest bırakılmıştı.
Gözaltına alınanlar arasında Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Kadriye Doğan da vardı. Doğan, Can TV’de Ezgi Soysal ile Can Aktüel Bu Sabah adlı programa katıldı.
“VARIZ, VAR OLACAĞIZ”
Sarıyer Cemevi’ne yapılan polis baskınını kınayarak sözlerine başlayan Doğan, “Sarıyer Cemevi baskına uğramış, bu çok çirkin bir saldırıdır. Bizler Alevi olarak yaşamak ve Aleviliği yaşatmak için, hak ve hakikat yolunda ilerlemeye çalışan canlarız. Ama karşılaştığımız muamele ne yazık ki tarihsel uzun bir süreçten bu yana yok sayılmak, yok edilmek, değiştirilip, dönüştürülmek üzere kendilerine amaç edinilmiş bir inancın mensupları olarak varız, var olacağız. Yaşayacağız, yaşatacağız. Azmimiz, kararlılığımız budur. Ulularımız bize söylemiş ‘dönen dönsün biz dönmeyiz yolumuzdan’ biz dönmeyeceğiz. Bu yolu yaşatacağız” dedi.
“DÖNEN DÖNSÜN BEN DÖNMEM YOLUMDAN”
Katıldığı programda gözaltına alındığı süreçte yaşadıklarını da aktaran Kadriye Doğan,”1 Ekim’de bizim Gazi Cemevi’nde İstanbul DAD Şubenin kongresi vardı. DAD şubelerinin hepsinde kongre gerçekleştirdik. Yani DAD yeni bir yapılanmaya, yeni yönetimlerini oluşturmak üzere uzun bir emek vermişti ve o gün finaldi tüm şube kongrelerimizi gerçekleştirmiştik. Fiziki takip ile Dilber canın evinden alındım eve getirildim. Eve geldiğim zaman manzara insan bir düşünüyor yani, benim boyum, bedenim belli, yaşım belli inanılmaz bir kuşatma ile sitenin, evin etrafı, çok kalabalık bir kuşatma ile karşılaştım. Bir gerekçeleri vardı, zaten 20 küsür insanı bir operasyonla birlikte almışlardı. İlk gün bizi gece bir sohbete çağırdılar yani niye gözaltına aldıklarını söyledikleri ve soru sordukları kısa bir sohbet oldu.
Son tahlilde şunu sordular ‘siz DAD’da ne yapmak istiyorsunuz’. Asıl soru da buydu zaten. DAD’da Aleviliği yaşatmak istediğimi söyledim ve ben bir hak ve hakikat arayışçısıyım. Pirim Pir Sultan’ın da dediği gibi ‘Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan’ dedim ve kalktım. Saatlerce ifade vermek zorunda kaldım. Tutaklanma istemiyle hakimliğe sevk edildim. Sonuç olarak şu an dışarıdayım ama şunu söyleyim, Aleviler Türkiye’deki bizim öteki tabir ettiğimiz emek ve demokrasi çevresi yani demokrasi arayışı içerisinde olan tüm kesimler ısrarla ve inatla diyoruz ki, bu ülkedeki farklılıkları kabul edin, varız ve var olacağız. Bunu mücadelesini anayasal zeminde, demokratik zeminde vereceğiz” dedi.
“ALEVİLER, KADINLAR, KÜRTLER BARIŞ DİYOR”
Türkiye’nin geleceği ile ilgili değerlendirmelerde bulunan Doğan, Alevilerin taleplerinde ısrarcı olmaları gerektiğini vurguladı. Doğan, şunları söyledi:
“Türkiye’nin gittiği noktayı bir örnekle belirtmek istiyorum. Bilirsiniz ekranlarımıza sık sık yansır. Etiyopya, Somali, oradaki görüntüler şudur: Bir deri, bir kemik ve oturup bir deri bir kemik haliyle çocuklarını emzirmeye çalışan anne, göz kapaklarına ve dudak kenarlarına sinekler konan o küçücük çocuklar manzarası vardır. Somali niye öyle biliyor musunuz? Somali’nin ekilecek toprağı mı yok? Var. Ama o topraklar, o sular zengin topraklar, Araplar tarafından Arap şeyhleri, Arap zenginleri tarafından kiralanıyor. Doğu toprakla o şekilde işletiliyor. Bugün biz aynen o noktaya gidiyoruz. Şimdi bu savaşla, bu karambol, bu bulanık ortamda Türkiye’nin bütün iştirakleri, fabrikaları, limanları Türkiye vatandaşının içine giremeyeceği noktaya geldi. Yani biz bu kapak kalktığında, bu kaos, bu karanlık dönem geçtiğinde, gözümüzü açtığımızda elimizden bir şeyin kalmadığını göreceğiz. Siyasetçiler kendileri de itiraf ediyorlar. Ama dönüp de bir şey yapma ihtiyacı duymuyorlar.
Şimdi bu noktada Aleviler, demokratik kadınlar, Kürtler barış diyorlar. Birlikte yaşamının inşası diyorlar. Buna kulaklarını tıkayıp bizim gibi insanları terör ve terörist yaptasıyla tezgahlara çekerek, korkutarak, ürküterek, ters kelepçelerle veyahut da kelepçeyle gözaltı durumlarıyla gölgeleyerek bu memleketi Etiyopya noktasına götürürken yaptıkları sorumsuzluğu bunlarla gizlemeye çalışıyorlar. Yani asıl suçlu kim? Biz miyiz? Biz barış istiyoruz. Biz diyoruz ki barış yaşamayı ihya edelim. Ortak yaşamayı becerelim. Ama ne yazık ki bugüne kadar gerçekten Türkiye’de bu barış ortamını bizler ne kadar söylediysek söyleyelim inşa edemedik ama söylemeye de devam edeceğiz.
“BİZİM İNANCIMIZIN BARIŞÇI YÖNÜ BU ÜLKEYE KATKIDIR”
Bu topluma da gerçekten derdimizin ne olduğunu anlatma konusunda da biraz daha gayretkar, biraz daha özverili olmamız gerektiği noktasına gelmek durumundayız. Evet buna sadece ben maruz kalmadım. Biraz önce söylediğiniz cemevi baskını vardır. Birkaç gün öncesinde biliyorsunuz diğer Alevi kurum yöneticileri, eş başkanlarımız ters kelepçe ile gözaltına alınmışlardı. Ve sanıyorum bugün itibariyle bu iş bitmeyecek gibi de görünüyor. Ama benim söylemek istediğim topluma vermek istediğim mesaj şu, bizler talep ettiğimiz şey konusunda haklıyız. Doğru bir yerdeyiz. Bu doğru yerde durduğumuzu bilen canlar lütfen destek olsunlar. Lütfen kendi varlıklarını, kendi kimliklerini, kendi inançlarını ısrarla var etmek için demokratik zemini ve bu mücadeleyi asla bırakmasınlar.
Bir Kürt’üz, Alevi’yiz, varız, var olacağız. Var olmak için de elimizden geldiğince yaşamaya ve bu mücadeleyi sürdürmek için de elimizden gelen gücü kullanmaya devam edeceğiz. Bizim varlığımız, bizim inancımızın barışçı yönü bu ülkeye bir katkıdır. Bir güzelliktir. Yok ederek, güzelliği yok ediyorsunuz. Rengi yok ediyorsunuz. Kokuyu yok ediyorsunuz. Bizimle birlikte bu ülke güzel kokacak. Bırakın yeşerelim. Yönümüzü demokrasiye, özgürlüğe, barışa dönelim. Gerçekten bu Yol’u sürdürmenin, bu Yol’u yaşatmanın bir yolu vardır. O da Yol’u yaşamaktır. Hep birlikte bu Yol’u yaşayalım derim.
Aleviler kendi inancını özümseyerek yaşasın ve yaşatsınlar. Gerçekten nefsine tamah olmayan insanlar olmak durumundayız. Bırakın herkes kendi inancıyla özgün yapısıyla yoluna devam etsin. Söylemek istediğim şu aslında: Bizlerden kimse kötülük bekleyen değil ne olduğumuzu biraz daha mercek altına alsınlar ama böyle suçlayıcı, yargılayıcı bir yöntem de değil. Bizi gerçek yönümüzle tanımaya çalışarak, öyle kapılarımızı kırarak, evlerini basarak veyahut da ters kelepçelerle gözdağı vererek bu inancı yok etmenin peşine düşmesinler.”
PİRHA-CAN TV’de yayınlanan Yol’un Yüzyılı programı Prof. Dr. Çiğdem Boz’un sunumuyla izleyiciyle buluştu. Programda hakikatin bulunmaya çalışılacağı vurgulandı.
Cumhuriyet’in yüzyılını geride bırakırken, Alevilerin son yüzyılda yaşadıklarını tarihsel, sosyal ve kültürel açıdan değerlendiren Yol’un Yüzyılı programı CAN TV‘de ilk bölümü yayınlanarak izleyiciyle buluştu.
Prof. Dr. Çiğdem Boz’un sunumunda yapılan programın ilk bölümüne Tarihçi-Yazar Alişan Akpınar, Doç. Dr. Cemal Salman, Araştırmacı-Yazar Gültekin Uçar, CAN TV Yayın Kurulu üyeleri Çilem Küçükkeleş ve Veli Büyükşahin katıldı.
“SEYİRCİYLE BULUŞMASI GEREKTİĞİNİ DÜŞÜNDÜĞÜMÜZ BİR PROGRAMA DÖNÜŞTÜ”
Programda ilk olarak konuşan CAN TV Yayın Kurulu üyesi Çilem Küçükkeleş, “Aslında tam da 100. yaşı tamamlarken birçok şeyi konuşmuş olmak istiyorduk. Türkiye’nin tarihi denilen tarihi seçim, büyük seçim aslında hepimizin kaderini belirleyen gibi çok abartılı yaklaştığımız ama gerçekte öyle bir abartının olmadığını hep birlikte deneyimlediğimiz, o deneyimin de bize bu programı getirdiğini daha da güçlendirdiğini söyleyebiliriz. Çünkü biz Aleviler, Cumhuriyet’in o kadar kolay değişmediğini, öyle sandıkla bir demokrasi gelmeyeceği meselesini demokrasinin tam da toplumsal bir mesele olduğunu biraz deneyimlediğimiz bir süreç oldu. Ve yeni yayın döneminde mutlaka seyirciyle buluşması gerektiğini düşündüğümüz bir programa dönüştü. Seyircimiz tarih programı gibi elbette algılanmasın. Çünkü biz bir yüzyıla, bir şekilde Cumhuriyet’te ne yaşadığımıza gideceğiz. Ama bir de geri döneceğiz biz bu yüzyılda neler yaptık diyeceğiz” dedi.
Tarihçi-Yazar Alişan Akpınar ise programın amacına dair konuşarak, “Amacımız, son 30-35 yılda Alevilikle ilgili yapılan çalışmaları, bu çalışmaları yapan akademisyenleri davet etmek. Bu çalışmalarda Alevilikle ilgili biz hangi soruları cevaplayabildik? Hala hangi soruları soruyoruz? Biraz programın amacı da bu. Son 30-35 yılda Alevilikle ilgili yapılan çalışmaların sayısı epeyce arttı. Bu çok önemli” dedi.
“GELECEK YÜZYILI DOĞRU KURMAMIZ LAZIM”
Araştırmacı-Yazar Gültekin Uçar, programda nelere değineceklerini şöyle ifade etti:
“Yaşananlara, itirazlara, alternatif önerilere, anayasa kısmında Koçgiri’ye de değineceğiz. Muhtemelen sonrasında da Dersim. Bunların hepsi kuruluşun problemleridir. Koçgiri, siyasal birliğin kurulması konusunda önerileriyle bir anahtar. Eğer o öneriler kabul edilseydi bugün bambaşka bir Türkiye’den söz ediyor olacaktık. Gelecek yüzyılı doğru kurmamız lazım. Bunun bir anlamı da bu, programın katabileceği belki.”
“BURADA YAPILACAK ŞEY BİLGİ AKTARIMI VE HAFIZA TAZELEME OLACAK”
Doç. Dr. Cemal Salman da, bilgi aktarımı ve hafıza tazelemeye dikkat çekerek, “Temelde ister adını tarih koyalım, ister sosyal bilimler koyalım. Burada yapılacak şey, bir tür bilgi aktarımı ve hafıza tazeleme olacak aslında. Çünkü Alevi tarihi hem sözlü hem yazılı kaynak olarak yüzyıllara uzanan bir geniş, derin bilgi hazinesini içeriyor” ifadelerini kullandı.
“BU PROGRAMDA HAKİKATİ BULMAYA ÇALIŞACAĞIZ”
CAN TV Yayın Kurulu üyesi Veli Büyükşahin ise programın bir ciddi karşılığının olabileceğini düşündüğünü söyleyerek, “Bu programda hakikati bulmaya çalışacağız” dedi.
PİRHA – İsrail ordusu ile Hamas arasında süren savaşa ilişkin yorumda bulunan 27. Dönem HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu, “Hamas’ın yöneteceği bir Filistin Devleti Aleviler, solcular, sosyalistler, seküler yaşam içindeki tüm insanlar açısından ‘katli vacip’ bir sonuç oluşturacaktır. Örneği Talibandır, IŞİD’dir, Türkiye Hizbullahı’dır. Biz böyle bir anlayışı ne destekleriz ne de selamlarız” diye konuştu.
2007 yılından bu yana havadan, karadan ve denizden İsrail’in kuşatması altında olan Gazze’de ağır yıkımlar sürüyor. Filistinliler; kuzey ve doğuda İsrail, güneyde ise Mısır’ın ablukası altında hayatta kalmanın mücadelesini yürütüyor.
Hamas’ın 7 Ekim’de İsrail’e yönelik saldırısının ardından İsrail yetkilileri, Gazze için ‘topyekün abluka’ kararı aldı. Elektriklerin kesildiği bölgede gıda ve akaryakıt tedariki de artık sağlanamıyor. İsrail’den Gazze Şeridi’ne giden su kaynaklarının da kesildiği son gelen bilgiler arasında yer alıyor.
Vahim bir tablonun oluştuğu savaş bölgesi için 27. Dönem HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu’ndan da yorum geldi. “İsrail işgalci zulüm devleti, Hamas ise Taliban’dır, IŞİD’dir” diyen Kenanoğlu CAN TV’de katıldığı CAN’dan Bakış adlı programda şunları söyledi:
“Hamas saldırısının birincil müsebbibi Filistin halkına yönelik onlarca yıldır süren İsrail zulmüdür. İkincisi; İsrail-Filistin anlaşmasına uymayan İsrail ve bu anlaşmalara uyulmamasına sessiz kalan ABD ve Avrupa ülkeleri bu saldırının diğer müsebbibidir. Üçüncüsü; topraklarını parayla satan Filistinliler bu saldırıların müsebbibileri arasında saymalıyız. Sivillere, kadınlara ve müzik festivali katılımcılarına saldırı yapılması HAMAS gerçeğinin çirkin, kara yüzüdür.
Biz Aleviler, biz solcular, sosyalistler, biz laikler, seküler yaşamı savunanlar asla ve katiyen bu çirkin kara yüzü destekleyemeyiz, meşru göremeyiz. Hamas’ın yöneteceği bir Filistin devleti Aleviler, solcular, sosyalistler, seküler yaşam içindeki tüm insanlar açısından “katli vacip” bir sonuç oluşturacaktır. Örneği Talibandır, IŞİD’dir, Türkiye Hizbullahı’dır. Biz böyle bir anlayışı ne destekleriz ne de selamlarız.”
PİRHA – 27. dönem HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu, Sivas Madımak Katliamı Davası’nın Alevi kurumları ve toplumu tarafından yeteri kadar sahiplenilmediğinin altını çizerek, “Alevi örgütleri özellikle Madımak Katliamı’nın küllerinden doğdular. Fakat aynı örgütlenmeyi davanın güncellenmesine, kamuoyunda yer edinmesinde göstermediler. Bunda hepimiz sorumluyuz” dedi.
Madımak Oteli’nde 2 Temmuz 1993’te 33 aydının yakılarak öldürülmesine ilişkin davada mahkeme heyeti davanın düşmesine karar verdi. Savcı, 30 yıllık olağanüstü zaman aşımı süresinin 2 Temmuz’da dolduğunu söyleyerek üç firari sanık hakkında zaman aşımı uygulanarak davanın düşmesini talep etmişti.
Alevi kurumları, siyasi partiler, milletvekilleri ve hak savunucuları başta olmak üzere toplumun büyük bir kesiminden karara ilişkin tepkiler yükseliyor. Neredeyse tüm Alevi örgütleri, “Alevi Diyaneti” olarak adlandırılan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na da büyük tepki gösteriyor.
İki yıldır yüzlerce cemevini dolaşarak liste tutan, Aleviliği bir inanç olarak görmeyen ve kültürel bir ögeye indirgeyen AKP hükümeti, şimdi ise bir ekip oluşturup Alevi köylerini, cemevlerini ve dernekleri dolaşarak maaşlı dedeler, elemanlar arıyor.
27. Dönem HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu, Sivas Madımak Katliamı Davası’nda verilen zaman aşımı kararını ve AKP’nin Kültür ve Turizm Bakanlığı çatısı altında kurduğu Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı aracılığıyla Alevilere yönelik uyguladığı asimilasyon politikasını CAN TV’de yayınlanan Veli Haydar Güleç‘in sunduğu Candan Bakış programında ele aldı.
“DEVLET İSTEMEDİĞİ SÜRECE BUNLAR KATLİAMA DÖNÜŞMEZ”
Kenanoğlu, Madımak Katliamı’nın cumhuriyeti yıkmak için değil cumhuriyetin kuruluş kodlarını pekiştirmek için yapılmış katliamlardan birisi olduğunu söyleyerek “Derin yapı denilen kontr yapı cumhuriyetin kuruluş kodlarından sıyrıldığını, sarkmalar yaşandığını, buraya müdahale edilmesi gerektiğini düşünür ve bu müdahalenin zeminini oluşturur. Bunu bazen darbe ile yapar, bazen bu tür katliamlarla yapar. Sivas Madımak Katliamı, cumhuriyetin zaman zaman toplumu dizayn etmek için devreye sürdüğü katliamlardan birisidir. Bu işin içerisinde devletin derin yapıları, devletin aklının kendisi vardır. Fakat devlet istemediği sürece bunlar katliama dönüşmez” dedi.
“HEPİMİZ SORUMLUYUZ”
Kenanoğlu, Sivas Madımak Katliamı Davası’nın yeterince sahiplenilmediğini de belirterek şunları ifade etti:
“Alevi kurumları, Alevilerin yakın izlediği medya bu meselenin sönümlendirilmesine neredeyse rızalık verdiler gibi bir şey oldu. Bir şey yapmamak bu sonuca eviriyor. Bütün bu süreçlerde bir sahipsizlik söz konusu. Aileler bu işin altından kalkamazlar. Alevi örgütleri özellikle Madımak Katliamı’nın küllerinden ateşiyle harlanarak oluştular. Bütün Alevi kurumları böyledir. Cem Vakfı’nın kuruluş tarihi dahil 2 Temmuz 1993 sonrasıdır. Bütünüyle Alevi örgütlülüğü yapısı oradan oluşan tepkiyle örgütlendiler. Fakat aynı örgütlenmeyi davanın güncellenmesine, kamuoyunda yer edinmesinde göstermediler. Bunda hepimiz sorumluyuz.”
Mahkeme süreçlerinin yerelde bittiğini belirten Kenanoğlu, bundan sonraki süreçlerde davayı sahipsiz bırakmamak gerektiğinin de altını çizerek, “Bunun Yargıtay safhası, AYM safhası ve AİHM safhaları olacak. Bu süreçlerde bu davayı sahipsiz bırakmamak bugüne kadar ki yapmış olduğumuz hataları telafi etmek için bir fırsat olarak görmek gerekiyor” ifadelerini kullandı.
“ALEVİ DİYANETİ KELİMESİ BİLE ÜRKÜTÜCÜ”
AKP’nin Kültür ve Turizm Bakanlığı çatısı altında kurduğu Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı aracılığıyla Alevilere yönelik uyguladığı asimilasyon politikasını da değerlendiren Kenanoğlu, “Şu anda onlar köylerin çok örgütsüz bir alan olduğunu tespit ettiler. Köylerin boş olduğunu gördüler. Muhtar aynı zamanda köylerde cemevi başkanıdır. Muhtarlar üzerinden bu işi örgütleyeceklerini çok iyi biliyorlardı. Bu işin tehlikeli bir şey olduğunu anlatmak gerekiyor. Düşündüğünüz zaman Alevi Diyaneti kelimesi bile ürkütücü. Bence bundan sonra Alevi Kurumları yoğun olarak ‘biz bu işe niye karşı çıkıyoruz?’ içerikli broşür bastırıp köy köy dağıtmalılar” diye konuştu.
PİRHA – AKP hükümetinin asimilasyon politikalarını yürüten Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın dedeleri maaşa bağlama çağrısına tepki gösteren Üryan Hızır Ocağı evladı ve CAN TV Yayın Kurulu Üyesi Veli Büyükşahin, “Şu anda Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı köy köy, ocak ocak, ziyaret ziyaret, cemevi cemevi geziyor, çalışma yürütüyor. Bütün Alevi kurumları ve cemevleri sahada olmalı. Bu konuda toplum aydınlatılmalı” dedi.
Türkiye’de Alevi inancının hala devlet tarafından tanınmadığı bir süreç yaşanıyor. Alevi toplumunun, zorunlu din dersinin kaldırılması, cemevine ibadethane statüsü verilmesi, eşit yurttaşlığı içeren yeni bir anayasanın yapılması, Alevilere karşı işlenen nefret suçlarının açığa çıkarılması ve bu tür suçların önüne geçilmesi için hukuki tedbirlerin alınması, Alevilere karşı yapılmış kıyım, katliam ve asimilasyon uygulamalarıyla yüzleşilmesi, gerek kamu kaynaklarının ve gerekse kamu kadrolarının liyakat, adalet ve eşitlik ilkelerine göre dağılımının sağlanması gibi temel talepleri var. Ancak bu talepler hükümet tarafından yerine getirilmiyor, mahkeme kararları tanınmıyor.
Neredeyse tüm Alevi örgütleri, “Alevi Diyaneti” olarak adlandırılan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın (üstelik de Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde) kurulmasına büyük tepki gösterdi.
İki yıldır yüzlerce cemevini dolaşarak liste tutan, Aleviliği bir inanç olarak görmeyen ve kültürel bir ögeye indirgeyen AKP hükümeti, şimdi de bir ekip oluşturup Alevi köylerini, cemevlerini ve dernekleri dolaşarak maaşlı dedeler, elemanlar arıyor.
Üryan Hızır Ocağı evladı ve CAN TV Yayın Kurulu Üyesi Veli Büyükşahin, Alevilerin yeni diyaneti olma yolunda ilerleyen Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı tarafından görevlendirilen kişilerin köyleri gezerek ‘dedeleri maaşa bağlama’ teklifine tepki göstererek PİRHA’ya değerlendirme yaptı.
“ALEVİLERİ KENDİ KİRLİ İŞLERİNE ORTAK ETMEK İSTİYORLAR”
Büyükşahin, Cemevi Başkanlığı’nın laikliği rafa kaldırmaya çalıştığını belirterek, “Alevileri kendi kirli işlerine ortak etmek istiyorlar. O yüzden nereden bakarsak bakalım devlet sınırlarını aşmıştır. Devletin böyle bir görevi yoktur. Bu bozgunculuktur. Alevileri bozmaya, yozlaştırmaya, asimilasyona uğratmanın araçlarından bir tanesidir” dedi.
“HASSASİYETLERİNİZ İKTİDARIN HASSASİYETİ OLACAK”
Büyükşahin, maaşlı dedelerin Cemevi Başkanlığı’nda göreve başladıklarında oluşabilecek sonuçları şöyle anlattı:
“Siz siyasi iktidarın bir aparatı haline geldiğinizde sınırlarınız olacak. Devlet memurusunuz, oraya bağlısınız, ihtiyaçlarınız oradan karşılanıyor. Dolayısıyla siz devlete karşı sorumluluk duyacaksınız. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, onun üzerinden Kültür Bakanlığı, onun üzerinden hükümet ve devlete, cumhurbaşkanlığına karşı kendinizi sorumlu hissedeceksiniz. Böyle davranacaksınız. Ama esas olarak Alevi toplumuna karşı bir sorumluluk hissetmeyeceksiniz. Hassasiyetleriniz devletin ve iktidarın hassasiyeti olacak. Alevi toplumunun hassasiyeti olmayacak.”
“MUAVİYE’NİN YAĞLI PİLAVI BUDUR”
İktidarın ayrımcı diline ve politikalarına dikkat çeken Büyükşahin, bu girişimin içinde olanlara, “AKP iktidarı, cumhurbaşkanı her gün televizyonda özellikle seçim dönemlerinde bu ülkede birilerini hain, düşman ilan ediyor. Siz oranın parçası olduğunuzda siz de öyle bakmak zorundasınız. Bu tümden yoldan düşmektir. Tam da Muaviye’nin yağlı pilavı budur. Biz dolayısıyla bu yağlı pilavı tercih etmiş oluyoruz. Aslında Alevilere hizmet için değil kendi çıkarları için oraya gitmiş oluyorlar. O projeyi yapanlar da Alevi toplumunu bölmek, parçalamak için sizi kullanmış oluyorlar” diye seslendi.
“BÜTÜN ALEVİ KURUMLARI VE CEMEVLERİ SAHADA OLMALI”
Aktif bir mücadele yürütülmesi gerektiğinin altını çizen Büyükşahin, AKP’nin ve Alevi Bektaşi ve Cemevi Başkanlığı’nın dayatmaları karşısında Alevilerin ve Alevi kurumlarının sahada olması ve toplumu aydınlatması gerektiğinin altını çizdi.
PİRHA – AKP hükümetinin görevlendirdiği kişiler, Alevi köylerini, cemevlerini dolaşarak dedeleri maaşa bağlamak için çalışmalarını sürdürüyor. Uygulamaya tepki gösteren yurttaşlar, “Biz devletin Alevisi olmak istemiyoruz” dedi.
Türkiye’de Alevi inancının ve ibadethanesinin hala devlet tarafından tanınmadığı bir süreç yaşanıyor. Alevi toplumunun; zorunlu din dersinin kaldırılması, cemevine ibadethane statüsü verilmesi, eşit yurttaşlığı içeren yeni bir anayasanın yapılması, Alevilere karşı işlenen nefret suçlarının açığa çıkarılması ve bu gibi nefret suçlarının önüne geçilmesi için gerekli hukuki tedbirlerin alınması, Alevilere karşı yapılmış olan kıyım, katliam ve asimilasyon uygulamalarıyla yüzleşilmesi, gerek kamu kaynaklarının ve gerekse kamu kadrolarının liyakat, adalet ve eşitlik ilkelerine göre dağılımının sağlanması gibi temel talepleri var. Ancak bu talepler hükümet tarafından yerine getirilmiyor, mahkeme kararları bile tanınmıyor.
Alevi toplumunun ve örgütlerinin taleplerini görmezden gelen AKP hükümeti, 9 Kasım 2022 tarih ve 32008 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 112 numaralı cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurdu. Başkanlığın görev alanındaki çalışmalarını değerlendirmek ve önerilerini bildirmek üzere başkan ve 11 üyeden oluşuyor. Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanı, aynı zamanda danışma kuruluna da başkanlık ediyor. Danışma kurulu üyeleri, hükümetin seçtiği kişilerden oluşuyor ve Cumhurbaşkanı tarafından 3 yıllığına seçiliyor. Neredeyse tüm Alevi örgütleri, Alevi Diyaneti olarak adlandırdıkları Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı‘na ve üstelik de Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde kurulmasına büyük tepki gösterdiler.
İki yıldır yüzlerce cemevini dolaşarak liste tutan, Aleviliği bir inanç olarak görmeyen ve kültürel bir öğeye indirgeyen AKP hükümeti, şimdi ise bir ekip oluşturup Alevi köylerini, cemevlerini ve dernekleri dolaşarak maaşlı dedeler, maaşlı elemanlar arıyor. Aleviler ise, AKP iktidarının Alevileri, Alevi inancını kontrol altına almayı ve Alevileri bölmeyi hızlandıran bu çalışmalarına tepkileri yükseltiyor.
1 Mayıs Mahallesi 2 Eylül Kuruluş Festivali’ne katılan yurttaşlar konuya dair CAN TV mikrofonuna konuştu.
“HALKIMIZ BU ASİMİLASYON POLİTİKALARINI KABUL ETMEYECEKTİR”
İbrahim Hakkı Eren, Alevi inancının başkanlık etrafında yeniden devlete bağlı olarak yapılması da bu asimilasyonun artık farklı bir noktaya taşındığını gösterdiğini belirterek devletin daha üst düzeyde meseleyi ele aldığını dile getirdi.
İçişleri Bakanlığı’nın 1 yıldır Alevi köylerine ve cemevlerine yaptığı ziyaretlere dikkat çeken Eren, belirli Alevi köylerini devşirdiğini inanç önderleriyle köylere girmeye çalıştığını dile getiren
“HALKIMIZ BU ASİMİLASYON POLİTİKALARINI KABUL ETMEYECEKTİR”
Eren, şunları söyledi:
“Alevilik, doğası ve inanç sistemi gereği aslında mevcut ana akım sistemin iktidarın dışında daha eşitlikçi, özgürlükçü, halkçı nüveler birliğinde bir inanç sistemi. Dolayısıyla o inanç sisteminin kendisi bu uygulamaları bir defa kabul etmeyecektir. Bu geleneği, inancı yıllarca yaşayan, özümseyen halk da esas itibariyle bunu kabul etmeyecektir. Bugün değil dün de devlet bunu denedi. Alevilerin inanç merkezlerini kapattı, cem yapmayı yasakladı. Dolayısıyla bugün bu uygulamalar, belirli düşkünlerin sistemle iç içe bir arada yürümeyi ve topluma ihanet etmeyi seçen kesimlerin hizmet ettiği bir politika olacaktır. O da dar olacaktır. Halkımız bu asimilasyon politikalarını kabul etmeyecektir.”
“MAKUL ALEVİLİĞİN KENDİSİNİ KABUL ETMİYORUZ”
Gamze Toprak ise devletin makul Aleviliği oluşturmaya çalıştığının altını çizerek, “Devlet kendi çeperinde de makul bir Alevilik de tartıştırıyor. O bakımdan köylere giderek ‘sizi maaşa bağlayacağız’ diyerek aslında kendi etraflarında çizdikleri Aleviliği tasarlıyorlar. O bakımdan Alevilik yıllardır mücadelenin çok özel bir alanı. Makul Aleviliğin kendisini kabul etmediğimizi, kendi kültürümüzü yaşatacağımızı dile getiriyoruz.”
“ALEVİLER BİRLİKTE ÖRGÜTLÜ MÜCADELE ETMELİ”
Gülhanım Aslandoğan ise, “Bugün devletin Aleviler üzerindeki en büyük politikaları ÇEDES adı altında okullara imam atamak. En son da köylerdeki dedelere maaş bağlamak oldu. Bu maaş bağlamanın altında yatan aslında Alevi inancını, kültürünü yok etmek, asimile etmek. Aslında kendi Alevisini, dedesini yetiştirmek gibi bir politika var altında. Bu politikaları yok etmenin, alt etmenin en önemli etkeni de Alevilerin gerçekten birlikte örgütlü mücadele etmeleridir” diye belirtti.
“DEVLETLEŞTİRME VE ASİMİLASYON POLİTİKASI DEVAM EDİYOR”
Dersim Dernekleri Federasyonu (DEDEF) Genel Başkanı Özkan Tacar ise devletin asimilasyon politikasının devam ettiğini vurgulayarak konuya dair şunları dile getirdi:
“Bu ülkede kendi haklarını koruyan kesimlere karşı topyekün bir saldırı var. Alevilere yönelik de yapılan belirli baskılanmalar vardır. Bu baskılanmalar içerisinde ÇEDES adı altında okullara atanan imamlardan tutun da yine bugün maaşa bağlanan dedelere kadar devletleştirme ve asimilasyon politikası devam ediyor.”
Festivale katılan diğer yurttaşlar ise devletin Alevisi olmayacaklarını belirterek uygulamaya tepki gösterdi.
PİRHA- Tayadlı Aileler “Tecrit işkencedir, S/R/Y tipi hapishaneler kapatılsın” taleplerini dile getirerek CAN TV’yi ziyaret etti.
Tutuklu ve Hükümlü Aileleri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği bilinen adıyla ‘Tayadlı Aileler’ CAN TV’yi ziyaret etti. Tayadlı Aileler adına konuşan Naime Emlik, tecrit işkencesinin yaşatıldığı S/R/Y tipi hapishanelere dikkat çekerek “Hapishaneler sadece bizlerin ya da tutsakların sorunu değil tüm toplumun sorunudur. Onun için herkesi duyarlı olmaya çağırıyoruz. S/R/Y tipi hapishanelerin kapatılması için yapacağımız eylem ve etkinliklerde herkesi yanımızda görmek istiyoruz” dedi.