Etiket: cezaevi

  • Nuriye Gülmen’in kardeşi: Geç olmadan onları cezaevinden çıkarmalıyız

    Nuriye Gülmen’in kardeşi: Geç olmadan onları cezaevinden çıkarmalıyız

    Nuriye Gülmen ve Semih Özakça açlık grevlerinin 91’inci gününde. Çağrıda bulunan Gülmen’in kardeşi Beyza Gülmen, “Bu herkesin mücadelesi bu yüzden çok geç olmadan büyük bir destekle onları oradan çıkarmalıyız” dedi.  

    Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilen akademisyen Nuriye Gülmen ile öğretmen Semih Özakça’nın “İşimizi geri istiyoruz” talebiyle başlattığı eylem sürüyor. Sincan Cezaevi’nde açlık grevlerinin 91’inci gününde olan Gülmen ve Özakça’nın tutuklanması ardından Yüksel Caddesi’ndeki İnsan Hakları Anıtı da polis bariyerleriyle kapatılmış olsa da, her gün aralıksız yaşanan polis müdahalelerine rağmen Yüksel Caddesi’nde eylemler sürüyor.

    SEMİH’İN EŞİ VE ANNESİ DE AÇLIK GREVİNDE   

    Türkiye’nin birçok ilinde de destek eylemleri sürerken, Semih Özakça’nın eşi Esra Özkan Özakça ve annesi Sultan Özakça da destek için açlık grevindeler. Özakça’nın eşi ve annesinin açlık grevleri de 17’nci gününde.

    İLK DURUŞMA 31 EKİM’DE

    Gülmen ve Özakça’nın Ankara 19’uncu Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek ilk duruşması 31 Ekim’de görülecek. Avukat Selçuk Kozağaçlı daha önce yaptığı açıklamada duruşma tarihinin geç bir tarihe verilmesine tepki göstermiş, “direnişin sabrı 31 Ekim’i bekleyecek durumda değil” diyerek, hem tutukluluğa itirazının önündeki engellerin kaldırılmasını hem de duruşmanın biran evvel görülmesi gerektiğini açıklamıştı.

    Gülmen ve Özakça’nın sağlık durumları da kaygılandırıyor. Hem Özakça hem de Gülmen’in ciddi kas ağrılarının başladığı belirtilirken, açlık grevindekilere verilmesi gereken B1 vitamininin temin edilmemesi kaygıları daha da arttırıyor.

    “ÇOK GEÇ OLMADAN ONLARI ORADAN ÇIKARMALIYIZ” 

    Gülmen’in kardeşi Beyza Gülmen, geçen Pazartesi günü ablası Gülmen’le açık görüş gerçekleştirdiklerini ifade etti. Kardeş Gülmen, “Çok geç olmadan onları oradan çıkarmak zorundayız” dedi.

    Ablası Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın en başından beri girdikleri mücadeleyi kazanacaklarına inandıklarını ve kazanma umutlarının güçlü olduğunu ifade eden Gülmen, şunları söyledi:

    “Onlar sadece kendileri için başlatmadı bu eylemi, haksızlığa uğrayan yüz binlerce insan adına da mücadele ediyorlar. Dolayısıyla bu herkesin mücadelesi bu yüzden çok geç olmadan büyük bir destekle onları oradan çıkarmalıyız. Devlet aslında korkmuyormuş gibi yapıyor; ama aslında onların mücadelesinden çok korkuyor yoksa sadece işlerini isteyen insanları tutuklamazlardı.”

  • CHP’li Vekil Sarıhan, açlık grevleri için harekete geçti

    CHP’li Vekil Sarıhan, açlık grevleri için harekete geçti

    CHP Milletvekilli Şenal Sarıhan, Adalet Bakanlığı’ndan tutukluların durumuna ilişkin randevu talep ettiklerini belirterek,  Sarıhan, “Yaşam hakkı ihlali gündeme gelmeden biran önce sorunların masaya yatırılıp çözüm için adım atmak gerekiyor. Sorumlu da doğrudan doğruya Adalet Bakanlığı’dır” dedi.

    Cezaevlerinde başlatılan süresiz dönüşümsüz açlık grevi eylemleri 56’ncı gününe girerken, AKP’li yetkililerinin konu ile ilgili sessizliğine bir tepki de CHP’li vekil Şenal Sarıhan’dan geldi.

    “HAK GASPLARI YAŞANIYOR”

    CHP Ankara Milletvekili ve İnsan Hakları Savucusu Sarıhan, “OHAL döneminde cezaevleri dayanılmaz bir ortama dönüştü. Ciddi hak gaspları yaşanıyor. Ülke bir cezaevine dönüştürülürken cezaevlerinin kapısına iki kez kilit vurulmuş oldu. Böyle bir süreçte insanların canlarını ortaya koyarak, hak talebinde bulunması son derece anlamlı ve yürek yakıcı bir durumdur” dedi.

    “BAKANLIK CİDDİYE ALMALI”

    Sarıhan sözlerine şöyle devam etti:

    “Açlık grevlerine son vermek için çok özel yollar bulmak gerekmiyor. Çünkü infaz sistemi kendi içinde daha demokratik haliyle uygulansa ve cezaevi yönetenlerin bu anlayışla insan hakları bilincine uygun, bir bilince ulaşmaları sağlansa, sorunların daha çabuk çözüleceği düşüncesindeyim. Açlık grevlerin ciddiye alınması ve doğrudan doğruya bakanlığın buna müdahale etmesi gerekir.”

    “MÜZAKERELER BİRAN ÖNCE BAŞLAMALI”

    Adalet Bakanlığı’ndan tutsakların durumuna ilişkin randevu talep ettiklerini aktaran Sarıhan, hem TBMM İnsan Hakları üyesi olarak hem de kişisel olarak girişimlerinin devam ettiğini söyledi. Sarıhan, “Bir an önce müzakerelerin başlaması gerekiyor. Yaşam hakkı ihlali gündeme gelmeden biran önce sorunların masaya yatırılıp sorunların çözümü için adım atmak gerekiyor. Bu adımı atmakta sorumlu olan da doğrudan doğruya ceza infaz kurumların sorumlusu olan Adalet Bakanlığı’dır. Adalet Bakanlığı kendisini de sorumluluktan kurtarmak için biran önce bu adımı atmalıdır” şeklinde konuştu

  • ‘Ben sofraya oturmadan önce oturmadılar’ VİDEO

    ‘Ben sofraya oturmadan önce oturmadılar’ VİDEO

    PİRHA-Gece yarısı evine yapılan baskın sonucu gözaltına alınan ve Sincan Cezaevine konulan 26 yıllık eğitimci Sevgi Kişin Sazan, Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Ankara Şubesi’nde kadın sekreterliği yapıyordu. Görevinden ihraç edilen Sazan’ın iddianamesinde suç unsuru olarak DAD bünyesinde yürüttüğü Alevi kadın çalışmaları, Eğitim-Sen bünyesinde yürüttüğü kadına yönelik şiddetle mücadele ve Anadili Kürtçeyi öğrenmek için gittiği kursta aldığı sertifika da var.

    20 Ekim 2016 tarihinde gece yarısı evine yapılan baskın sonucu gözaltına alınan ve altı gün sonra Sincan Cezaevi’ne konulan 26 yıllık eğitimci Sevgi Kişin Sazan Demokratik Alevi Dernekleri Ankara Şubesi’nde (DAD) kadın sekreterliği yapıyordu. Aynı zamanda Eğitim-Sen üyesi olan Sazan dört ay sonra tutuksuz olarak yargılanmak üzere tahliye edildi. Görevinden ihraç edilen Sazan’ın iddianamesinde suç unsuru olarak DAD bünyesinde yürüttüğü Alevi kadın çalışmaları, Eğitim-Sen bünyesinde yürüttüğü kadına yönelik şiddetle mücadele ve Anadili Kürtçeyi öğrenmek için gittiği kursta aldığı sertifika da var.

    Sazan Xızır’ı cezaevinde karşılamış. Oradaki kadınlarla birlikte oruç tutmuşlar. Çıla yakmak için kantinden mum istemişler. Verilmeyince yağa bandırdıkları bezi, kulak çöpüne dolayıp öyle yakmışlar umuda yanan çıralarını.

    Çıktığı ilk mahkemede savunmasını anadili Kürtçe ile veriyor. “Asimilasyon politikalarının bir sonucu olarak belki çok güçlü kendimi ifade edemedim ama en azından kendi Kürt kimliğimle, dilimle, kadın ve Alevi kimliğimle varım ve ben buradayım demek için kendi dilimde savunma yaptım” diyen Sevgi Kişin Sazan, PİRHA’nın sorularını yanıtladı.

    • Öncelikle geçmiş olsun. Bize olup biteni anlatır mısınız? Hapse konulmanızı nasıl izah ediyorsunuz?

    20 Ekim günü evime yapılan baskın sonucu gözaltına alındım. Oraya gittiğimizde de görünen oydu ki hemen hemen Ankara’da demokratik mücadele veren tüm kurumlardan kadın arkadaşlar getirilmişti. Tüm bunlar da aslında 7 Haziran’dan sonra başlayan bir savaş konseptinin sonucuydu. Sonuçta 7 Haziran’dan sonra da siyasi ve demokratik mücadele veren özellikle kadınlara yönelik bir operasyon olduğu anlaşılıyordu. Hemen hemen her kurumdan; işte ben DAD kadın sekreteriydim. HDP’deki yönetici kadınlar, gençlikteki kadınlar, sendikadaki kadınlar, Kurdi-Der’dekiler, basındaki kadınlar vardı. Hemen hemen Ankara’da demokratik mücadele veren tüm demokratik kurumlardan birer ikişer kişiyi toplamışlardı. Bize verilmek istenen mesaj şuydu: Bu savaş konsepti sürecektir. Barıştan yana olan, kendi kimlik mücadelesini veren insanlara bir gözdağı vermekti. Tabi ki benim de taşıdığım kimlikler, Amin Maalouf’un da dediği gibi ‘ölümcül kimlikler’dir. Çünkü kadın, Kürt, Alevi, emekçi ve devrimci bir kadın olarak da bu Türkiye koşullarında özellikle şu anki hükümete karşı en tehlikeli kimlikleri taşıyorum. Bu kimlikler üzerinden alındım. Verdiğim mücadele tamamen demokratikti. Meşruydu. Farklı inançların, kadın kimliğinin en çok baskı altında olduğu bir dönemde ben de bunu yüksek sesle seslendiriyordum. Kadın olmayı, Alevi olmayı, Kürt olmayı. Bundan dolayı alındım. 6 günlük bir gözaltı süreci yaşadım. Orda da o kadar kişinin içerisinde özel olarak özel bir baskıya maruz kaldım. Özellikle orda da iddianameye geçmese de en çok da Alevi kimliğim üzerinde duruluyordu. Neden DAD diye soruluyordu sürekli. ABF’ye neden alınmadınız. Bu kadar dernek varken Kürtlerin daha çok içerisinde olduğu bir dernek niye kurdunuz. Ama ilginçtir ki bunlar iddianameye hiç konmadı. Bire bir olarak bu anlamda tehdit edildim açıkçası. İddianameme konmamasının nedeni de aslında hala Türkiye’de Aleviliğin sanki ötekileşmediği, sanki meşru olduğu bir görüntüsünü vermekti. Burada da anlaşılıyor ki aleni yapmasalar bile yani legal olarak yapılmasa bile illegal olarak böyle bir baskı, böyle bir zihniyet hepsinin içerisinde vardı.

    • Başka neler vardı?

    Ben ayrıca tabi ki coğrafyamızda, dünyada ama özellikle ülkemizde yaşanan kadına taciz, tecavüz ve şiddete karşı da her mücadelenin içerisindeydim. Ama özellikle benim bu anlamda da bu eylemler değil sadece KJA’nın eylemleri üzerinden beni terörize etme, illegalize etme gibi bir çabaları vardı. Oysa ben kadın cinayetlerinin her türlüsüne karşıydım ve bunların hepsinin basın açıklamalarına katılıyordum. Ama onlar özellikle verilmemişti. Benim orada yaşadığım en ilginç şey de Kurdi Der’de gittiğim kursta aldığım Nasname yani Kürtçe dil öğrendiğime dair belgeydi. Bu belge en önemli suç delili olarak iddianameye konmuştu. Bu benim dilimin yasak olduğunu gösteriyor. 25 Kasım kadına şiddetle mücadele günündeki eylemlere katılışımın özellikle üzerinde duruluyordu. Bundan dolayı da benim bu kimliklerim hem sorgulandı ve aynı zamanda da bu kimlikler üzerinden aslında tehdit edildim. Daha sonra orada tutuklandık. 25 Kasım’da üç kadın arkadaşla birlikte tutuklandık. Cezaevi süreci böyle başladı.

    • Kadın, Kürt ve Alevi kimliğinizi öne çıkardınız, cezaevinde bu kimlikleriniz nasıl karşılandı?

    Cezaevinde de tabi ki Alevi kadın arkadaşlarımız vardı. Ama Alevi kimliğinden dolayı tutuklanan bir tek bendim. Orada da Hızır ayı yaklaştı. Ben bildirdim. Hızır’ın benim için kutsal bir ay olduğunu, Kürt Alevilerde özellikle Hızır’ın darda ve zorda kalanlara yardım etmek için hazır ve nazır olduğu düşünülüyor. Bunun için sonuncu gün mum yakmam gerektiğini bildirdim. Bazı güvenlik şeyleri bahane edilerek verilmedi. Ama ben orada, o koşullarda yine bunu arkadaşlara bildirdim. Hatta bağırmak zorunda kaldım. Hangi gün olursa bize bildirin diye. Burada özellikle Muhabbet arkadaşa bunu söylerken çok zorlanmıştım. Çok yüksek sesle bağıramıyordum. O da biraz yanlış anlamıştı. Bir gün önce başlamıştı. O yüzden dört gün tutmak durumunda kalmıştı. Oradaki Alevi kadınlarla biz Hızır orucunu tuttuk. Ben inancım gereği Hızır’da lokma dağıtmam gerektiğini söyledim. Buna da yine OHAL koşulları bahane edilerek izin verilmedi. Tüm kadın arkadaşlara, siyasi tutsak bütün kadın arkadaşlara dağıtmak istedim ama maalesef bu sadece benim kendi koğuşum ve bir yan koğuşla sınırlı kadı.

    Lokma dağıtamadım ama kantinde olan çikolatalardan kadın arkadaşlarımıza dağıttım. Bazılarına göğsüme koyup gizli bir şekilde götürmek durumunda kaldım, bazılarına aleni olarak verdim. Oradaki kadın arkadaşlar da bu inancıma değer verdiler. Hatta hepimizin bir dilek tutarak mum yakmamız gerektiğini söylediler. Mum bulamayınca çözüm olarak kulak çöplerine yağlı bez sararak yapmaya çalıştık. Şunu da söyleyeyim ki benim de mahkemem bu aya denk geldi ilk duruşmam. Ben Hızır bana yardımcı olacak dedim. Gerçekten de yardımcı oldu. Ben çıktım ve bütün kadın arkadaşlar da “Biz bugünü hiç unutmayacağız, bir daha ki Hızır’da hepimiz aynı günde tutacağız. Biz çok dua ediyorduk ama seninki daha kuvvetli çıktı” dediler. Bu da bir espri konusuydu. Espri derken yani hakikaten ben inancım gereği yapmıştım.

    Bunun dışında da kadın arkadaşlara Hızır’ın ne anlama geldiğini, biz Kürtlerin bunu nasıl kutladığını, nasıl bu ritüeli yerine getirdiğimiz konusunda da arkadaşlarla sınırlı bilgimle paylaşmaya çalıştım. Bu da arkadaşlar için güzel bir deneyim oldu. Hatta Alevi arkadaşlar, “Biz de küçükken böyle yapardık. Benim annem de böyle yapardı.” Aslında baktım ki herkes de bir şeyler var. Şu anda çok sahip çıkmasalar da. Onlar da böyle bir heyecan yarattı. Diğer arkadaşlar da çok saygılı bir şekilde yaklaştılar. Gerçekten de ben sofraya oturmadan önce oturmadılar. Hepsi aynı şekilde duyarlılık gösterdi. Bunu da onların devrimci, kadın kişiliğine bağlıyorum.

    “ASLINDA BİZ DE ALEVİYİZ”

    Onun dışında orada tabi ki diğer ritüelleri yapmak çok zordu. Biz gazetemizi alamıyorduk. Bizim Zülfikar gazetesi geliyordu ama ben ancak iki ay sonra birini alabildim. Zaten gazetede belli bir süre okumadığın zaman güncelliğini kaybediyor. Alevi inançlarıyla ilgili araştırmalarıyla ilgili gelen kitaplarda, gardiyanların böyle çok sessiz bir şekilde aslında biz de Aleviyiz, utangaç ve korkak bir şekilde fısıldayarak söylemeleri vardı tabi. Onlar da okuyup öyle bana veriyorlardı. Bu da iyi oluyordu aslında bir şekilde. Çünkü okunduğunu görüyordum bayağı.

    • Tutuklanmanızı 7 Haziran sonrası konsepte bağladınız. Biraz açar mısınız?

    Ben şunu da tekrar belirtmek istiyorum ki benim yaptığım bütün çalışmalar demokratik, meşru, yasal bir çalışmaydı. Derneğimizin kadın sekreteriydim. Kadın sekreteri olmamdan kaynaklı diğer kadın kuruluşlarıyla da ilişkiler içerisindeydim. Özellikle bu ilişkiler sürekli illegalize edilmeye çalışıldı. 8 Mart dünya emekçi kadınlar gününde aldığım notlar dahi benim dosyama suç delili olarak konmaya çalışılmıştı. Ankara kadın platformunun atacağı sloganlar dahi benim örgütlenmeden dolayı slogan attırdığım, benim kendi derneğimde hazırladığım raporlarım dahi çok farklı yerlere çekilmeye çalışıldı.

    Şu da bir gerçektir ki dünyanın her yerinde olduğu gibi Türkiye’de de savaş hızlandığı zaman en çok kadınlar üzerine gelindiğini görüyoruz. Türkiye’de de bu süreç böyle. Latin Amerika’da ki faşist diktatörün ‘önce kadınları vurun’ şiarını bütün faşist diktatörler kendi ülkelerinde de uygulamaya çalışıyorlar. Türkiye de bunun örneklerinden biridir.

    Ama sağduyunun mutlaka hakim geleceğine inanıyorum. Hiçbir şekilde bizim şavaşa karşı olan duruşumuz değişmeyecek. Her şeyden önce inancım gereği biz sadece insanı değil evrende var olan her varlığı kutsayan bir inanca sahibiz. Bu düşüncem ve inancım gereği de zulme ortak olmamam gerektiği gibi, zulme karşı suskun kalmamam gerektiğini de biliyorum.

    Benim yaptığım çalışmaların hepsi meşrudur, demokratiktir ve insan hakları çerçevesindedir. İnsanların ölmemesi, kadınların katledilmemesi, şiddet görmemesi ve bu taciz tecavüz zihniyetinin son bulması için verilen bir mücadeledir.

    Bu zihniyetin ortadan kalkması gerektiğine inanıyorum. Çünkü bu zihniyet öncelikle kadınlara, Alevilere ve bütün ötekilere bir şekilde dokunacaktır, zarar verecektir. Önemli olan bize dokunmadan önce bunun karşısında bir duruş sergilemektir.

    • Kürtçe öğrenmek için gittiğiniz bir kursta size verilen sertifika dosyanıza suç unsuru olarak konulmuş. Eğitimcisiniz, Türkçe ve Almanca biliyorsunuz. Risk alarak savunmanızı anadiliniz Kürtçe ile yaptınız, neden?

    Savunmamı kendi anadilimde yapmak istememin en önemli nedenlerinden birisi; bu bir kere kazanılmış bir haktır. Bu hakkın devam etmesi için. İkincisi de; İnsan Hakları Evrensel bildirgesinde de yer aldığı gibi her insanın kendi anadilinde konuşması ve eğitim görmesi meşru bir haktır. Ayrıca yöneticisi olduğum Ankara Demokratik Alevi Derneği de yaptığı çalışmalarda zorunlu din dersinin kaldırılması ve Anadilde eğitim hakkını savunmuştur. Üyesi olduğum Eğitim-Sen Sendikası da her şekilde Anadilde laik, bilimsel eğitim hakkını dile getirdi, her platformda savundu.

    “ANADİLİMİZ BİZİM YAŞAMIMIZDIR”

    Dünyanın hiçbir yerinde en geri ülkelerde bile bir insanın kendi anadilini öğrenmek için bir kursa gidip aldığı belgeden dolayı yargılandığı nadir görülen bir durumdur. Hiçbir yerde böyle bir şeye rastlanmaz.

    Üniversite mezunuyum, 26 yıllık öğretmendim ve Türkçeyi de çok iyi biliyorum. Ama hiçbir zaman insan kendi gerçek duygularını kendi anadili dışındaki başka bir dille ifade edemez. Doğrudur farklı dilleri öğreniriz ama ana dilimiz bizim yaşamımızdır. Bizim bütün duygularımızdır. Mesela çok üzüldüğümde veya çok sevindiğimde aklıma ilk gelen sözcükler ana dilimdeki sözcüklerdir. Kürtçe ifade vermemin sebeplerinden biri de budur. Bir de anadilimi öğrenmek amacıyla kursa gidip sertifika aldığım için yargılandığımdan dolayı, Kürtçe savunma yapmak benim için kişisel bir mecburiyetti de yani. Bunu savunmam gerekiyordu. Eğer bunu savunmasaydım, yani dilimi savunmasaydım, dilimi öğrenmekle suç işlemiş olacaktım. Dilimi öğrenmenin suç olduğunu kabul etmiş olurdum. Oysaki bu yaştan sonra gidip kendi anadilimi bir kursta öğrenmem benim ayıbım değil bu devletin asimilasyon politikalarının sonucudur.

    Asimilasyon politikalarının bir sonucu olarak belki çok güçlü kendimi ifade edemedim ama en azından kendi Kürt kimliğimle, dilimle, kadın ve Alevi kimliğimle varım ve ben buradayım demek için kendi dilimde savunma yaptım.

    Turabi Kişin

    HABERİN VİDEOSU

     

  • Terörist yazan kartları takmayan tutuklulara işkence iddiası

    Terörist yazan kartları takmayan tutuklulara işkence iddiası

    Şakran Cezaevinde üzerinde ‘terörist’ yazan yaka kartlarını takmayan tutuklulara disiplin cezası verildiği ve görüş yasağı konulduğu iddia edildi.

    İzmir’in Aliağa ilçesinde bulunan Şakran T Tipi Cezaevinde bulunan siyasi tutuklular üzerindeki baskılar arttı. Şakran 4 Nolu Tipi Kapalı Cezaevi’ndeki tutuklulara, “terörist” yazılı yaka kartı takma zorunluluğu dayatıldığı ileri sürüldü. Yaka kartı uygulamasını kabul etmeyen tutuklulara ise cezaevi yetkilileri tarafından disiplin cezası verilerek, görüş yasağı konulduğu belirtildi.

    2 Nolu T Tipi’nde bulunan siyasi tutuklular Kürtçe şarkı söyledikleri gerekçesiyle bütün koğuşa ceza verilmesi, çocuk koğuşunda gardiyanların burası “Türkiye Cumhuriyeti” Türkçe konuşmaları yönünde baskıya maruz kalması, çıplak arama, ayakta sayım, gece koğuşlara baskın, görüş yasağı, doktora götürülmeme, havalandırmaya çıkarıldığında ayakkabı çıkartıp giydirme gibi uygulamaların dayatıldığı aktarıldı.

    ADALET BAKANLIĞI’NA ÇAĞRI

    Zindanlarla Dayanışma İnisiyatifi Sözcüsü Selma Altan, OHAL’in ardından cezaevinde baskıların artmasının dışarıda uygulanan politikaların ağır bir izdüşümü olduğunu belirtti. Şakran Cezaevi’ndeki baskıların artırıldığını söyleyen Altan, halka cezaevindeki uygulamalara sessiz kalmama ve duyarlı olma çağrısında bulundu. Altan, “Adalet Bakanlığı’nı duyarlılığa çağırıyoruz. Yapılan bu hukuksuzluklar kanuni değil ve biz bu uygulamaları kabul etmiyoruz. Tutuklular ‘Terörist’ değiller. Neden bu kartları kabul etsinler ki. Bu uygulama birçok cezaevinde dayatılmaya başlandı. Dışarıda demokrasiden bahsediyorlar. Ne içeride ne de dışarıda demokrasi diye bir şey yok” dedi.

    Öte yandan konu ile ilgili olarak ulaştığımız Şakran Cezaevi görevlileri ise konu ile ilgili bilgi veremeyeceklerini söyledi.
    (DİHABER)

  • ‘Xızır to veco marê bîyaro’ VİDEO

    ‘Xızır to veco marê bîyaro’ VİDEO

    PİRHA- 37 yıldır cezaevi kapılarında olduğunu söyleyen Cumartesi Annesi Selvi Gülmez, kızını ölüm orucunda Kartal Cezaevi’nde yitirmiş. Bir oğlu 17 yıldır cezaevinde olan Selvi anaya Xızır’ı sorduk.

    Yıldız ismiyle de bilinen Selvi Gülmez bir Cumartesi annesi. 19 Aralık 2000 tarihinde cezaevlerine düzenlenen operasyon sürecinde başlatılan ölüm orucu sonucu 2001 yılında yaşamını yitiren Nergiz Gülmez’in annesi.

    Selvi ananın oğlu Ali Gülmez ise ağırlaştırılmış müebbet cezası nedeniyle 17 yıldır cezaevinde bulunuyor.

    Uzun yıllar önce Dersim’den göç edip İstanbul’a yerleşen Selvi anaya Xızır’ı soruyoruz. Anadiliyle PİRHA mikrofonlarına konuşan Selvi Ana Xızır’dan cezaevindeki oğlunu çıkarıp getirmesini diliyor.

    “SEN İNANDIN MI, XIZIR SENİN YANINDADIR”

    “Xızır size hayırlı olsun ciğerim. Xızır nazlı bir insandır. Xızır hazır nazırdır. Sen inandın mı Xızır senin yanındadır, hiç korkma. Çünkü onun kapıları hep açıktır” diye sözlerine başlıyor Selvi ana.

    “Ben size ne konuşayım. Yüksek dorukların ve düz ovaların Xızır’ı size sahip çıksın. Derya ve denizlerin Xızır’ı rehber olsun size” dedikten sonra gençliğinde rüyasında gördüğü Xızır’ı anlatıyor.

    “XIZIR’I BEN RÜYAMDA GÖRDÜM”

    “Derya ve denizlerin Xızır’ını ben rüyamda gördüm. Bir beyaz ata binmiş gelmiş. Ben atları çok severim. Ben o zaman oğluma hamileydim. Daha yeni bir gelindim. 16 yaşında evlendim, 17’sinde anne oldum” diyen Selvi ana şöyle devam ediyor;

    “O zaman Büyükçekmece’de oturuyordum. Biliyorsunuz eskiden çocukların kız mı erkek mi olduğu belli değildi. Xızır rüyama geldi. Atına binmiş evimizin önünde duruyor.Bizim süt aldığımız bir komşu kadın vardı.  Bana, git o kadının kocasını çağır diyor. Atın üzerinde bazen genç bir delikanlı, bazen de genç bir kız görünümünde olan Xızır’a sordum ‘Sen onun kocasını ne yapacaksın’ dedim. Gittim adamı çağırdım.”

    “TRAKYA GÖÇMENİYDİ XIZIR’I BİLMİYORDU”

    Rüyasının devamını şu cümlelerle getiriyor:

    “Xızır adama dedi ‘Gel atımın yularından tut, ne dilek diliyorsan dile’ dedi. Ben içimden diyorum bu Xızır’dır. Rüyada deniz tam evimin önüne kadar gelmiş. Ben de denizden çok korkuyorum. Büyük çok büyük dalgalar yükseliyor. Adamın karısı, komşu kadın çığlık atıyor ‘Yıldız hanım bak deniz odur senin evini basıyor’ diyor. Ben de korkuyorum ya, denizden çok korkuyorum ‘ne yapayım, basıyorsa bassın, deryaların, denizlerin Xızır’ı bana sahip çıkar’ diyorum. Komşularım Trakya göçmeni oldukları için Xızır’ı bilmiyorlar. Adam gitti atın yularından tutu. 20 yıldır çocukları olmuyordu, Xızır’dan bir çocuk diledi.”

    “RÜYAM GERÇEĞE DÖNÜŞTÜ”

    Kendisinin de o sıralar hamile olduğunu belirten Selvi ana, “Rüyanın içinde kendi kendime ‘bu Xızır’dır ben neden dilek dilemiyorum’ dedim. Ama karnımdaki çocuğun erkek olacağını da o esnada düşünüyorum. Gerçekten de ilk çocuğum erkek oldu” dedi.

    Rüyasından sonraki süreci ise şöyle dile getiriyor. “Ertesi gün gittim aileye rüyamı anlattım. Xızır’ı bilmiyorlardı. ‘Sizin lokma dağıtmanız gerekir’ dedim. Adam ‘o zaman bir kuzu alıp keseceğim ve lokma olarak dağıtacağım’ dedi. Öyle yaptı. Bir yıl içinde bir erkek çocukları oldu.”

    “37 YILDIR CEZAEVLERİNİN YOLLARINDAYIM”

    Konuyu kanayan kabuk tutmayan yarasına getirerek “12 eylül Askeri darbesinden bu yana 37 yıldır cezaevlerinin yollarındayım. Ciğerim, benim kızım Nergiz Gülmez 19 aralık operasyonu döneminde başlayan ölüm orucu sonucu 2001 yılında yaşamını yitirdi. Kızım okumuştu, gazeteciydi, kızım güzeldi. Otuz yaşındaydı onu benden aldıklarında” diyor Selvi ana.

    “DERYALARIN DENİZLERİN XIZIRI OĞLUMU ALIP GETİRSİN”

    Oğlu Ali Gülmez’in onurlu bir devrimci olduğunu ve onun mücadelesine saygı duyduğunu belirten Selvi ana “Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası almış ve 17 yıldır cezaevindedir” dedikten sonra cezaevindeki oğlu için Xızır’a yakararak “Deryaların, denizlerin, yüksek dorukların ve düzlerin Xızırı seni çıkarsın bana getirsin” diye sesleniyor.

    Turabi KİŞİN

    HABERİN VİDEOSU

  • ATK: Ahmet Türk Cezaevinde kalabilir!

    ATK: Ahmet Türk Cezaevinde kalabilir!

    Adli Tıp Kurumu’nun raporuna göre Mardin Büyükşehir Belediye Eş Başkanı Ahmet Türk’le ilgili Adli Tıp Kurumu’nun raporu tamamlandı. Raporda, “Altı ayda bir tıbbi kontrollerinin yapılması şartıyla, cezaevinde bulunması hayati tehlike oluşturmamaktadır” denildi. 

    Sağlık durumu nedeniyle tutuksuz yargılanması konusunda yapılan başvurular sonucunda Mardin Büyükşehir Belediye Eşbaşkanı Ahmet Türk’le ilgili sağlık durumunun tespit edilmesi süreci başlatılmıştı. Türk’le ilgili son olarak İstanbul Adli Tıp Kurumu Başkanlığı’nın hazırladığı rapor, Elazığ’a yollandı. Raporda, “Altı ayda bir tıbbi kontrollerinin yapılması şartıyla, cezaevinde bulunması hayati tehlike oluşturmamaktadır” denildi.

    Türk, son olarak hafta başında tutulduğu Elazığ T Tipi Kapalı Cezaevi’nden sağlık kontrolleri için İstanbul Adli Tıp Kurumu’na getirilmişti. Türk burada yapılan sağlık kontrollerinin ardından tekrar Elazığ T Tipi Kapalı Cezaevi’ne gönderildi. Türk’ün kalbinde pil ve gözlerinde katarakt rahatsızlığı bulunuyor.

    “CEZAEVİNDE KALMASI EZİYETTİR”

    Türk’ün İstanbul’daki avukatı Zeynep Ceren Boztoprak, Mardin Sulh Ceza Mahkemesi’ne Türk’ün durumuna ilişkin tahliye talebinde bulunacaklarını söyledi. Mahkemenin rapora bağlı olmadığını belirten Boztoprak, “Her ne kadar ‘cezaevinde kalabilir’ raporu verilse de bu koşullarda bir insanın cezaevinde kalması eziyettir” dedi. Boztoprak, Türk’ün tahliye edilmesi için hukuki tüm yolları deneyeceklerini sözlerine ekledi.

    “ŞU AN TAHLİYE TALEBİNDE BULUNUYORUZ”

    Raporu değerlendiren Türk’ün avukatı Erdal Kuzu, “Rapor, takdirini mahkemeye bırakmış. Son söz Cumhuriyet Başsavcılığı ve mahkemenindir. Bize göre yapılan bu hastalık tenkitiyle cezaevinde kalamayacağı tespit edildi. Bu net olarak ortaya çıktı. Fakat ATK her zaman yaptığı gibi işin sorumluluğunu almaktan kaçınmış. İlgili makamların bu raporun içeriğini dikkate alıp tahliye vermesi gerektiğini düşünüyoruz ve bunun için şu an talepte bulunuyoruz” dedi.

     

  • Zürih Belediye Başkanı’nından Kışanak’a Mektup

    Zürih Belediye Başkanı’nından Kışanak’a Mektup

    Zürih Belediye Başkanı, cezaevinde tutulan Diyarbakır Büyükşehir Belediye Eşbaşkanı Gültan Kışanak’a yazdığı mektupta “Tüm baskılara rağmen demokrasi ve özgürlük için cesaretinize ve mücadelenize hayranım” dedi.

    İsviçre Zürih Belediye Başkanı Corine Mauch, cezaevinde tutulan Diyarbakır Büyükşehir Belediye Eşbaşkanı Gültan Kışanak’a bir mektup gönderdi.

    Mauch mektubunda Gültan Kışanak ve Fırat Anlı ile diğer HDP’lilerin tutuklanması nedeniyle üzüntüsünü dile getirerek özgürlükleri için mücadele verdiklerini ifade etti.

    Kışanak ve Anlı’nın ülkedeki baskıya rağmen özgürlük ve demokrasi mücadelelerini farkında olduğunu ve bu mücadelelerini desteklediğini belirten Mauch, “Zürih ziyaretinizin hemen ardından tutuklandığınızı duyduğumda çok korkmuştum. Ülkenizde demokrasi ve ifade özgürlüğünün risk altında olduğunu biliyorum. Tüm baskılara rağmen demokrasi ve özgürlük için cesaretinize ve mücadelenize hayranım” dedi.

    Mauch mektubunda ayrıca Zürih ile Diyarbakır arasındaki bağın korunacağını ve tutuklanan belediye başkanlarının özgürlüğü için mücadele edeceklerini söyledi.

  • Anarşist hükümlü 45 gündür açlık grevinde

    Anarşist hükümlü 45 gündür açlık grevinde

    Anarşist hükümlü Umut Fırat Süvarioğulları, cezaevlerindeki baskıcı koşullar ile hak ihlallerine ve OHAL koşullarına karşı 45 gündür açlık grevinde. Anarşist Komünist İnisiyatif, Süvarioğulları’na yönelik baskılara dikkat çekerek, kamuoyuna duyarlılık çağrısında bulundu.

    9 Kasım’da İzmir Buca Kırıklar Cezaevi’nden Aliağa Şakran 4 Nolu T Tipi Cezaevi’ne ‘sevk edilen’ Umut Fırat Süvarioğulları, 45 gündür açlık grevinde.

    Anarşist Komünist İnisiyatif (AKİ), OHAL uygulamalarını protesto etmek amacıyla 45 gündür açlık grevinde bulunan anarşist hükümlü Umut Fırat Süvarioğulları’nın durumuna ilişkin İHD İzmir Şubesi’nde basın toplantısı düzenledi.

    Toplantıda konuşan AKİ üyesi Barış Narin, Süvarioğulları’na OHAL bahanesiyle çıplak arama dayatması, yayın yasağı, avukat ve görüş yasağı uygulandığını ve tek başına hücrede tutulduğunu söyledi.

    Narin, şöyle devam etti:

    “Biz anarşistler, yoldaşımıza bu grevden başka çare bırakmayan ve tutsak edenler bilsinler ki hapishanedeki şartlar daha da yaşanılabilir hale getirilip, yoldaşımız grevini bırakana kadar bu sürecin takipçisi olacağız.”

    Aynı zamanda Meydan Gazetesi yazarı olan anarşist hükümlü Umut Fırat Süvarioğulları, son gönderdiği mektubunda açlık grevi eylemiyle ilgili olarak “Siyasi kimliğini savunmak ve sürdürülebilir yaşam koşullarını oluşturmak için açlık grevine başladım” demişti.

    Umut Fırat Süvarioğulları‘nın mayız 2016 yılında cezaevinden yazdığı mektup:

  • ‘Ahmet’i tutuklayanlar aklımızla dalga geçiyor’

    ‘Ahmet’i tutuklayanlar aklımızla dalga geçiyor’

    Ahmet Şık’a “tecrit uygulaması” adı altında işkence uygulandığını belirten Yarkadaş, Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’a seslendi. Yarkadaş, Ahmet Şık’a su vermeyen ve avukatlarla görüşmesini engelleyen yetkililer hakkında soruşturma başlatılmasını istedi.

    Bekir Bozdağ’ın yanıtlaması istemiyle yazılı soru önergesi veren Yarkadaş, “Bir tutuklu ya da hükümlüye su vermemek işkencedir. İşkence yapmak insanlık suçudur; işkence yapmak şerefsizliktir” dedi.

    Şık’ın kendi ifadesiyle “hakikat”in peşinde olduğu için cezalandırılmak istendiğini de belirten Yarkadaş, “Ahmet’in suçunu biliyoruz. Ahmet, hem gerçekleri yazdı hem de 15 Temmuz alçak darbe girişimine ilişkin sorular sorduğu İçin cezalandırılıyor” ifadesini kullandı.

    Sabah saatlerinde Ahmet Şık’ın annesi Fatma Şık’ın kendisini arayarak “Benim oğlum Reina katliamını yaptı da bizim mi haberimiz yok? Ona nasıl olur da su vermezler!” diyerek tepki gösterdiğini belirten Yarkadaş, “Bu insanlara bu acıları yaşatmaya hakkınız yok” dedi.

    Fatma Şık’ın ” Gerçek FETÖ’cüler ortada fink atarken benim oğlumu hiç ilgisinin olmadığı, onların yüzünden eziyet çektiği FETÖ’den tutuklamalarını sindiremiyorum” dediğini aktaran Yarkadaş, “Ahmet’i tutuklayanlar 78 milyon insanın aklıyla dalga geçiyor” ifadesini kullandı.

    Fatma Şık’ın “Benim oğlumun tek bir örgütü var; o da Hakikat…” dediğini belirten Yarkadaş, “Gerçek bu denli açık ve çıplak…” dedi.

    Şık’a su verilmemesi ve avukatlarıyla görüştürülmemesinin hak ihlali olduğunu vurgulayan Yarkadaş, “Olası bir referandum öncesi, muhaliflere gözdağı veriyorlar” ifadesini kullandı.

  • Ahmet Şık’a cezaevinde Kerbela’yı yaşattılar

    Ahmet Şık’a cezaevinde Kerbela’yı yaşattılar

    Haberleri ve Twitter paylaşımları nedeniyle bir haftadır tutuklu olan Ahmet Şık, 5 yıl sonra sevk edildiği Silivri Cezaevi’nde, tecrit eziyetiyle karşı karşıya. Şık’a, Metris Cezaevi’nde ise üç gün boyunca su verilmediği öğrenildi. Şık’ın tutuklandıktan sonra ilk kez Silivri Cezaevi’nde su içtiği belirtildi.

    İstanbul 8. Sulh Ceza Hâkimliği, 30 Aralık 2016’da, Şık hakkında “FETÖ/PDY ve PKK” propagandasını yaptığı iddiasıyla tutuklama kararı verdi. Şık tutuklandıktan sonra Metris Cezaevi’ne götürüldü. Metris’te, avukatı Can Atalay ile “ses kaydı” yapılamadığı için görüştürülmedi. Şık, 3 Ocak’ta, Oda TV soruşturması kapsamında 375 gün tutulduğu Silivri Cezaevi’ne sevk edildi.

    Silivri 9 No’lu Cezaevi’nde tutulan Şık, dün üç avukatıyla görüştü. Avukatları Ahmet Şık’ın cezaevi koşullarını anlattı: “Metris Cezaevi’nde tecritte tutulmuş. Hücrede yalnızca yatak varmış. 3 gün boyunca ‘kantin kapalı’ denilerek su verilmemiş. Tecrit uygulaması Silivri Cezaevi’nde de sürüyor. Hücresinde televizyon ve radyo yok. Gazete ve kitap verilmemiş. Ahmet’in 39 kişinin yaşamını yitirdiği Reina katliamından haberi yoktu. Gardiyanlardan patlama gibi bir şey duymuş ancak ne olduğunu anlamamış. Dışarıyı merak ediyor. ‘Neler oluyor dışarıda’ diye soruyor. İlk başta kalem ve kâğıt da verilmemiş. Cumhuriyet tutuklularıyla kalmak için dilekçe yazacağını belirttikten sonra bu ihtiyaçları giderilmiş. Hücresinde bol bol yürüyor. Morali iyi.”

  • Zana Kaya: Gazetecliğe kaldığımız yerden devam

    Zana Kaya: Gazetecliğe kaldığımız yerden devam

     

    Özgür Gündem Gazetesi’ne 16 Ağustos’ta yapılan polis baskının ardından darp edilerek gözaltına alındıktan sonra “Örgüt üyesi olmak” iddiasıyla tutuklanan gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Zana Kaya Silivri Cezaevi’ne gönderilmişti. Dün, ilk kez hakim karşısına çıkan gazetenin Yayın Danışma Kurulu üyeleri yazar Aslı Erdoğan ve dilbilimci Necmiye Alpay ile birlikte 4 buçuk ay tutuklu kaldıktan sonra tahliye edildi. Özgürlüğüne kavuşan Kaya’yı çalışma arkadaşları Silivri Cezaevi önünde karşıladı. Kaya’nın çıkarkenki ilk sözleri “Gazetecliğe kaldığımız yerden devam” oldu.

    Kaya’nın serbest bırakılması ailesi ve arkadaşları tarafından sevinçle karşılansa da kendisi, gazetenin Yazıişleri Müdürü İnan Kızılkaya ile birlikte gazeteci, insan hakları savunucuları, siyasetçilerin hala tutuklu olduğu için üzgün. Kaya, gözaltı ve tutuklanma süreci ile cezaevinde yaşadığı 4 buçuk aylık süreci dihaber ile paylaştı.

    Özgür Gündem Gazetesi’ne baskın yapıldığı günü hatırlatan Kaya, o anları şu sözlerle anlattı: “Gazetemiz kapatılma haberini aldıktan sonra çok geçmeden polisler tarafından baskın yapıldı. Editörya katına gelen polisler arkadaşlarımız ile bizleri darp etti. Adeta linç edilircesine gözaltına alındık. Ben ve İnan Kızılkaya’yı ayırdılar. Bizi ayrı bir araçta 6-7 saat boyunca ters kelepçe takıp peryodik olarak işkence yaptılar.”

    ’15 GÜN TECRİT EDİLDİK’

    Bu süre zarfı içinde polislerin kendilerine sürekli Kürtler’in Ape Musa dediği katledilen gazeteci Musa Anter ile katledilen diğer gazetecileri hatırlattığını ifade eden Kaya, “Polisler, 90’lı yıllarda katldilen Kürt gazetecileri hatırlatarak ‘sonunuz onlar gibi olacak’ dediler. Ardından karakola götürüldük. 5 gün gözaltında kaldığımız sürede fiziki işkence olmadı ama psikolojik işkence devam ediyordu. Ardından mahkemeye çıkarıldığımızda, gazetecilik faaliyetlerimiz suç sayılıp ‘Örgüt üyesi’ iddiası ile tutuklandık. Önce Metris Cezaevi’ne oradan da Silivri 9 No’lu cezaevine götürüldük” dedi. İlk tutuklandıklarında aynı davadan yargılanan diğer arkadaşlarının yanına götürülmediklerini, tecrit edildiklerini söyleyen Kaya, iki kişilik koğuşta tutulduklarını ve daha sonra yanlarına “Fettullah Gülen Örgütüne” mensup denilen bir kişiyi yanlarına koyduklarını belirtti. Kaya, itirazları sonucu bu kişinin yanlarından alındığını ve daha sonra aynı davadan yargılandıkları arkadaşları ile aynı koğuşa götürüldüklerini ifade ederek, “15 gün kadar kimse ile iletişim kuramadık, tecrit altında tutulduk” dedi.

    ‘ESARET KOŞULLARI GEÇERLİ’

    Silivrri Cezaevi’nde yaşanan hak ihlalerine dikkat çeken Kaya, “Cezaevinde tüm temel haklar gasp edilmiş durumda. Deyim yerindeyse tutukluk değil, esaret koşulları geçerli. Cezaevi değil, daha çok toplama kampı niteliğinde Silivri Cezaevi. Özelikle de 9 No’lu. Anayasa’da yer alan tüm haklar askıya alınmış durumda. Sohbet hakkı, kitap alma, mektup gönderme, iletişim gibi temek haklar keyfi ve gerekçesiz kısıtlanmış durumda” diye konuştu.

    ‘KIZILKAYA’YI TUTUKLAYACAK BİR DELİL YOK’

    Dün ilk duruşmaları olduklarını ve mahkemenin skandal ile başladığını kaydeden Kaya, “Cezaevi’nde bir gün önceden dilekçe vermemize rağmen, yargılandığımız duruşmaya getirilmedik. Sabah tekrar uyarmamıza rağmen bizi bilinçli olarak duruşmaya götürmediler” dedi. Kaya, mahkemede 3 kişi olarak bırakıldıklarını ancak gazetenin Yazı İşleri Müdürü Kızılkaya’nın bırakılmamasına ise şu sözlerle tepki gösterdi: “İddianameyi okuyanlar bilir. bize atfedilen suçlamalar hepsi benzer. Hepsi de gazetecilik faaliyetleridir. Aslında gazeteciliğin kendisi suç unsuru olarak görülüyor. Aynı suçlamalar olmasına rağmen sadece üçümüzün tahliye edilmesi kanımca özgür basına, gazetecilere yönelik baskının devam edeceği mesajını taşıyor. Yoksa İnan Kızılkaya’nın tutuklanmasını gerektirecek bir delilin ortada olmadığı aşikar. Dolayısıyla halen cezaevinde tutulmasnın hiçbir hukuki ve ahlaki temeli yoktur. Bırakılmasını talep ediyoruz. Aynı şekilde cezaevlerinde tutuklu bulunan yüzlerce gazetecinin de bırakılmasını istiyoruz.”

    ‘TÜRKİYE AÇIK BİR CEZAEVİ OLMUŞ’

    Tahliye haberini yan koğuşundaki arkadaşlarından aldıklarını ifade eden Kaya, “Televizyonu açtığımızda tahliyeleri gördük. İnsan sevinip sevinmeyeceğini bilmiyor çünkü geride bir arkadaşını bırakmanın burukluğunu yaşıyorsun. Yine bizimle benzer durumda olan siyasetçi, insan hakları savunucuları gibi yüzlece haksız yere yatan insanları geride bırakıp çıkmak buruk bir sevince neden oluyor. Dışarıda dostlarınla buluşmak güzel ama bir taraftan dışarısı baskılarla içeriye dönüştürülmüş durumda. Aslında Türkiye’nin tamamı açık bir cezaevine çevrilmiş durumda. Gerçekten ülke etrafları duvarlarla çevrilmiş koca bir cezaevi durumunda. Bu nedenle buruk bir sevinç yaşadım. Tabi bu mücadele sürecektir. Önemli olan mücadeleyi büyütmek ve gerçeğin peşinden koşmaya devam etmek” diye konuştu.

    ‘TOPLUMA OLAN BORCUMUZ İÇİN MESLEĞE DEVAM’

    Özgür Gündem davasının devam ettiğini ama gazetenin yayın hayatına devam edemediğinin altını çizen Kaya, “Yakın gazeteler var, daha doğrusu Türkiye toplumunun demokratik sesi olan basın yayın organları var, onlar yayınlarına devam ediyor, biz de gazeteciyiz ve mesleğimizi icra edeceğiz. Dava devam ederken biz de gazetecilik faalliyetlerimize devam edeceğiz. Topluma olan biteni gerçeği göstermenin bir borcu var. Dolayısıyla bu borcu ödemek için mesleğimizi yapmaya devam edeceğiz” şeklinde konuştu.

  • Aslı Erdoğan: Devlet romanımdaki eksik noktayı verdi

    Aslı Erdoğan: Devlet romanımdaki eksik noktayı verdi

    Karar Hükmünde Kararname ile kapatılan Özgür Gündem Gazetesi’nin Yayın Danışma Kurulu üyesi olduğu için tutuklanan ve 133 gün cezaevinde tutulduktan sonra önceki gün tahliye edilen yazar Aslı Erdoğan, ilk gününü annesiyle birlikte geçirdi. Aslı Erdoğan, tutuklanmasını da, tahliye edilmesini de bir “şok” olarak tanımladı.
    “BİR BALTAYLA KESİLMİŞ GİBİ…”

    Dihaber’den Yasin Kobulan’a Konuşan Aslı Erdoğan, gözaltına alındığı anın şokunu da tahliye edildikten sonra yaşamaya başladığını ifade ederek, “Daha o ilk şoku hazmedemediğimi gece rüyalarımdan anlıyorum. Gözaltı rüyalarını yeni görmeye başladım. Bir anda balta ile kesilmiş gibi seni hayatından koparıyorlar ve bir daha ne zaman geri döneceğinizi bilmiyorsunuz” dedi.

    “NE ZAMAN ÇIKACAĞINI BİLEMEMEK”

    Erdoğan, “Her şeyi bırakıyordum. Türkiye’den gidiyordum. Veda yazımı da yaz sonuna planlamıştım. Artık her şeyimle kendimi edebiyata verecektim” dedi. Aslı Erdoğan, tutuklanmanın en korkunç yanının “ne zaman çıkacağını bilememek” olduğunu söyledi. Yazar Erdoğan, dışarda olmayı “dünyanın tüm güzellikleri, çirkinlikleri olduğu gibi geri geliyor” sözü ile değerlendirdi.

    “BİR KAPI ŞAK DİYE KAPANIYOR”

    Her ne kadar tahliye olsa da Aslı Erdoğan’ı en çok zorlayan da, 4 buçuk ayını birlikte geçirdiği koğuş arkadaşlarını cezaevi duvarları arasında bırakmak oldu. Aslı Erdoğan, bu durumu da “Çok zor. Ne zaman bir daha bir birimizi göreceğimizi bile bilmiyoruz. Bir kapı şak diye kapanıyor ve bir daha birbirinizi görmüyorsunuz” sözleriyle özetledi.

    “GÖKYÜZÜNÜ VE DENİZİ ÖZLEDİM”

    Cezaevinde en çok zorlandığı zamanın ilk bir iki hafta olduğunu dile getiren Erdoğan, dışarıda bıraktığı her şeyi çok özlediğini, ancak zaman geçtikçe gökyüzünü ve denizi özleme başladığını söyledi. Aslı Erdoğan, tutuklanmadan öncede denizi pek sevmediğini ancak Cezaevi’nin televizyonda denizi gördüğünde bile gözyaşlarının dolduğunu ifade etti.

    “BİR ANI…”

    Aslı Erdoğan, mahkemeye geldiği sırada yaşadığı bir anını şu sözlerle anlattı: “Gardiyanlardan biri tıkır tıkır tıkır gözlerimin önünden geçince manikürlü elleri dikkatimi çekti. Öyle olabilmeyi özlemişim. Gardiyanların da bir yerde mahkumlara üstünlüğüdür bir yerde yaptıkları manikür ve makyajları. Kokularla girerler koğuşa ve bakın ‘Sizin sahip olmadığınız şeylere sahibiz’ derler. Bir anda acıttı içimi o topuklu ayakkabıyı giyememek. Hiç giymemiş olsam bile yasaklandı ya o, maniküre de özel bir düşkünlüğüm yok, ama o an topuklu ayakkabı sesi karşısında kıskançlık tuttu beni. Çok basit şeyler. Senden o kadar çok şey alınıyor ki.”

    “SAVCI TUTUKLANMALI ÖNCE”

    Aslı Erdoğan, yargılandığı davanın “çok tuhaf olduğunu” ifade ederek, sadece Özgür Gündem Gazetesi’nin Yayın Danışma Kurulu üyesi oldukları için tutuklandıklarını söyledi. Aslı Erdoğan, tamamıyla yasal bir durumun gayri resmi ilan edildiğini belirtti. Erdoğan, bir gazetenin kapatılması durumunda bile “örgüt yayını” olarak lanse edilemeyeceğini, hukuki olarak büyük bir problem olduğunu kaydederek, “Eğer örgüt yayını ise yayın izni veren savcının en başta örgüt üyeliğinden tutuklanması gerekiyor. Buna o zaman niye izin verdin. Azıcık hukuk bilen biri güler bu gerekçeye. Zaten her gazeteye dava açabilecekleri kadar, düşünce ifade özgürlüğünü kısıtlayabilecek bir sürü madde var zaten ellerinde. Bir gazeteyi boğmak istiyorsa Türkiye hukuku, zaten elinde onlarca araç var ve bunlar kullanımda” dedi.

    “HUKUK MU SONUNDA DEVREYE GİRDİ ANLAMADIM”

    Aslı Erdoğan, tahliye kararını beklemediğini de kaydetti. “Bu kararın verilmesinde neyin etkili olduğunu bilemiyorum” diyen Aslı Erdoğan, “Hukuk mu sonunda devreye girdi, yoksa sonradan siyaset mi devreye girdi anlamadım” dedi.
    “Hiçbir zaman siyasi bir yazar olmadım” diyen Aslı Erdoğan, “Kürt meselesinde önce Kürtlerin konuşması gerekiyor” dedi.

    “KÖTÜ BİR DÖNEM CEZAEVİNDE YATMAK İÇİN”

    Bakırköy Kadın Cezaevi’nin diğer cezaevlerine göre baskıların daha az olduğunu ifade eden Aslı Erdoğan, 70 kadar siyasi tutuklunun bulunduğunu, bu tutuklulara da siyasi tutuklu denilmediğini “terör suçlusu” olarak tanımladığını söyledi. OHAL’in getirmiş olduğu kısıtlamaların Bakırköy Kadın Cezaevinde de uygulandığını dile getiren Aslı Erdoğan, “Her an sevkler söz konusu. Kötü bir dönem cezaevinde yatmak için. 6 ay öncesine kadar daha da sert. Bir 12 Eylül dönemi değil ama yine kötü bir dönem yatmak için” diye konuştu.

    “ÇOK ENDİŞELİ VERİCİ BİR SÜREÇ”

    Aslı Erdoğan, yaşanan siyasal süreci cezaevinde “derin bir endişe” ile izlediklerini söyledi. Aslı Erdoğan, “Saat 8’de televizyon açılırdı. O hafta patlama oldu mu zaten tahliyeler duruyordu. Karardıkça karardı Türkiye. Derin bir endişe ile izliyorduk. Çok endişe verici bir süreç. Sonucu ne olacağını anlayamadığımız bir süreç. Ben yönetiyor olsaydım Türkiye’yi normalleşme üzerine, herkes ile uzlaşma üzerine kurardım politikaları” dedi.

    “DAYANIŞMA OLMASAYDI BELKİ DAHA DA İÇERDEYDİM”

    Dışarıdaki dayanışma eylemlerine dair ise Aslı Erdoğan, kampanyaları ve destek eylemlerini daha çok gelen kartlardan öğrendiğini dile getirerek, “Yeni Zelanda, Suudi Arabistan’dan destekler geliyordu. Ama Aslı Erdoğan ceza almalı diyenleri de gördüm. Seninle ilgili konuşuyorlar ama bir cevap hakkın yok. Bu dayanışma olmasaydı ve belki daha da çok tutarlardı” sözleri ile değerlendirdi.

    “KİTABIMIN EKSİK KALAN BÖLÜMÜNÜ DEVLET TAMAMLADI”

    Aslı Erdoğan’ın okuyucularına da bir sürprizi var. Cezaevine girmeden önce basıma hazırladığı kitabının anlaşmalı olduğu yayınevi tarafından basılmadığını hatırlatarak, “Mart’tan beri kitap hazır. Biri denemeler, biri hikayeler. Şimdi onları tamamlayacağım ama ciddi bir roman yazmak için elimde çok malzeme var. Epey önce başladığım bir roman var. Cezaevi romanı diyemem, bir evlilik romanı. Ana karakteri Amerikalı biri ile evli bir araştırmacı yazar. Edebiyat üzerine doktora tezi yazıyor. Bu kadının geçmişinde kısa bir cezaevi deneyimi var. Ama çok karanlık bir delik bu. Adamın giremediği tek yer kadının hayatında o cezaevi süreci. Kadın anlatmıyor ama adamın beklediği ise işkence gibi şeyler. Ne bir aşk acısı ne de kadının beklediği bir erkek. Böyle bir hikayenin içerisinde 4-5 aylık bir cezaevi süreci var. O bölümü de yazamadım bir türlü. Sanki tam oturdu yerine. Ta yıllar önce kurduğum bir hikaye. Onu daha çok DHKP-C gibi bir koğuşta düşünmüştüm ama. Birden bire devlet bana romanımdaki eksik noktayı tak diye verdi. Tuhaftır romanda kurduğum sahne bizzat o cezaevinde yaşanmış” diye konuştu.

    Aslı Erdoğan, cezaevinde yeni bir hikayeye başladığını belirterek, PKK davasından cezaevi yatan 6 kadının, cezaevinden tahliye edilmeleri ardından bölgeye yolculuklarını konu aldığını söyledi. Aslı Erdoğan, kitabını “İstanbul’dan başlayıp, Van’a giden bir yolculuk” sözüyle özetledi.

  • Gazetecilerden tutuklu gazetecilere selam

    Gazetecilerden tutuklu gazetecilere selam

    “Ben Gazeteciyim” inisiyatifinin çağrısıyla bir araya gelen 100’ü aşkın gazeteci hapisteki meslektaşlarına yeni yılda toplu fotoğraf çekerek selam gönderdi. Fotoğraf karesinde yer alan gazeteci Ahmet Şık, fotoğrafı bugün cezaevinde görecek.

    “Ben Gazeteciyim” inisiyatifinin çağrısı ile bir araya gelen 100’ü aşkın gazeteci hapisteki meslektaşlarına yeni yılda toplu fotoğraf çekerek, selam gönderdi. Kendilerine mektup ve iletişim yasağı konulan meslektaşlarını unutmayan dışarıdaki gazeteciler, hapisteki meslektaşlarına yeni yılda toplu selam gönderdi. Fotoğraf karesinde yer alan gazeteci Ahmet Şık, bugün cezaevinde kendi selamını alacak ilk kişi olacak.

  • Bin 664 çocuk tutuklu, 790’ı da hükümlü

    Bin 664 çocuk tutuklu, 790’ı da hükümlü

    Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun, Adana E Tipi cezaevinde çocuk tutuklu ve hükümlülerine yönelik işkence iddialarına ilişkin Başbakan Binali Yıldırım’ın yanıtlaması istemiyle verdiği yazılı soru önergesini yanıtladı.

    Bakanlık, son 10 yılda çocuklar tarafından 92 şikayet başvurusu aldıklarını bildirdi.

    HANGİ YILDA KAÇ ÇOCUK CEZAEVİNDEYDİ?

    Bakan Bozdağ, Türkiye genelinde cezaevlerinde kalan tutuklu ve hükümlü çocuk sayısını açıkladı: “Ülke genelindeki ceza infaz kurumlarında 2007 yılında 1527 tutuklu, 539 hükümlü; 2008 yılında 2075 tutuklu, 671 hükümlü; 2009 yılında 2047 tutuklu, 632 hükümlü; 2010 yılında 1584 tutuklu, 529 hükümlü; 2011 yılında 1924 tutuklu, 410 hükümlü; 2012 yılında 1583 tutuklu, 418 hükümlü, 2013 yılında 1527 tutuklu, 451 hükümlü; 2014 yılında 1522 tutuklu, 540 hükümlü; 2015 yılında 1665 tutuklu, 729 hükümlü vardı.”

    ÇOĞUNLUĞU HIRSIZLIK SUÇLAMASIYLA TUTUKLU

    Bozdağ, 16 Ağustos 2016 itibarıyla da bin 664 tutuklu, 790 hükümlü çocuğun cezaevinde olduğunu bildirdi. Çocukların büyük çoğunluğu hırsızlık suçlamasıyla tutuklu ya da hükümlü.

    Adalet Bakanı, Adana’da da adli soruşturmanın devam ettiğini, idari soruşturmanın cezasızlıkla sonuçlandığını duyurdu.

  • Ahmet Türk’ün avukatı: Sağlık durumundan endişeliyiz

    Ahmet Türk’ün avukatı: Sağlık durumundan endişeliyiz

    DBP’li Belediyelere yönelik operasyonlar kapsamında Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan Mardin Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanı Ahmet Türk’ün avukatı Erdal Kuzu, Türk’ün sağlık durumu konusundaki endişelerinin arttığını dile getirdi. Tüm taleplerinin reddedildiğini ifade eden Kuzu, ‘Bir siyasetçinin tecrit altında tutulması, onun sağlığına etki edecek türden yaklaşımlar, belli ki soruşturmanın bir davaya dönüştürmesini de engelleyecektir’ dedi. 21 Kasım’da Mardin’de gözaltına alındıktan sonra “örgüt üyesi” iddiasıyla tutuklanıp İstanbul Silivri Cezaevi’ne götürülen, Mardin Büyükşehir Belediye Eşbaşkanı Ahmet Türk’ün avukatı Erdal Kuzu, Türk’ün sağlık durumu ve yargılama süreci hakkında konuştu. Türk’ün tutuklanmasının ardından Mardin E Tipi Kapalı Cezaevi’nde kalması açısından çeşitli hukuksal girişimlerde bulunduklarını söyleyen Kuzu, taleplerinin sonuçsuz kaldığını söyledi.
    Türk’ün tutuklandıktan 3 gün sonra yaptıkları hukuksal girişimler sonucunda Van Büyükşehir Belediye Eşbaşkanı ile aynı odaya alındığını söyleyen Kuzu, “O günden bu yana hukuksal olarak yaptığımız tutuklamanın kaldırılması yönündeki taleplerimiz ret edildi” dedi. Geçtiğimiz Cuma günü Türk’ün sağlık durumu ve mevcut statüsü itibariyle cezaevinde kalmaması gerektiği düşüncesiyle bir tahliye talebinde bulunduklarını ifade eden Kuzu, bu tahliye talebinin de olumlu sonuçlanacağını düşünmediklerini dile getirdi.

    “SORUŞTURMALAR KURGUSAL”

    Türk’ün tutuklanma nedenini hukuki sözcüklerle ifade edilemeyeceğini kaydeden Kuzu, verilen kararın Kürt Siyasetçilerine yönelik yapılan baskınların bir sonucu olduğunu ifade etti. Soruşturmaların tamamen kurgusal olduğunu ileri süren Kuzu, “Alınmış kararların uygulamaya konulmasıyla yürütülüyor soruşturmalar. Anlaşılan yaşanan bir durumun faturasını bütün yerel seçilmişlere ve Kürt siyasetine kestiler” diye konuştu.

    “TÜRK TECRİTTE TUTULUYOR”

    Türk hakkında her hangi bir iddianame hazırlığı olmadığını söyleyen Kuzu, soruşturmanın ne zaman davaya dönüşeceği konusunda da mutlak bir bilgiye sahip olmadıklarını kaydetti. Türk’ün Silivri Cezaevi’ne gönderilmesinin başlı başına bir tecrit olduğunun altını çizen Kuzu, “Barışı haykıran bir siyasetçinin tecrit altında bulundurulması onun sağlığına etki edecek türden yaklaşımlar belli ki soruşturmanın bir davaya dönüştürmesini de engelleyecektir. Amaç gerçeğin ortaya çıkması değil, tecrit altında bulundurma politikasıdır” diyerek, Türk’ün sağlığı konusunda endişeli olduklarını aktardı.

    “YAPILANLARIN HUKUKLA ALAKASI YOKTUR”

    Türk’ün kelepçelenerek doktora götürülmek istenmesi ve yetkililerin bunu savunmasına da değinen Kuzu, “Kelepçeli tedavi yöntemi İstanbul Protokolü’ne aykırıdır. Ahmet Türk şahsında cezaevinde bulunan bütün tutsaklara yapılan bir muameledir. Evrensel hukuk maddelerinin altına imza atan İstanbul Protokolü’ne aykırı bir muameledir. Fakat bu kasıtlı ve bilinerek yapılmaktadır. 75 yaşındaki bir insanın tedavi edilirken bile doktoruyla yalnız bırakılmayarak bunun üzerine bir de kelepçeli bir şekilde tedavi edilmesinin hukukla bir alakası yok. Tamamen kötü muameledir. Amaç burada tedavi hakkının engellenmesi, tedavi edilmekten vazgeçmek zorunda bırakmaktır” dedi.

  • SON DAKİKA- Demirtaş cezaevinde kalp spazmı geçirdi!

    SON DAKİKA- Demirtaş cezaevinde kalp spazmı geçirdi!

    HDP Sözcüsü Ayhan Bilgen, “Cumartesi günü Sayın Demirtaş cezaevinde kalp spazmı geçirmiştir” dedi.

    Bilgen, “Eş Genel Başkanımızın sağlık durumuna ilişkin kaygılarımız var. Demirtaş’ın daha önce de kalp rahatsızlığı geçirdiğine dair raporlar olmasına rağmen gerekli sağlık hizmetinden mahrum bırakılıyor. Demirtaş’ın muayenesinin uygun bir hastanede, tarafsız doktorların denetiminde yapılması için Tabipler Birliği’ne başvuracağız” dedi.

  • Kadın tutukluların koğuşuna erkek gardiyanlar giriyor

    Kadın tutukluların koğuşuna erkek gardiyanlar giriyor

    Mersin’in Tarsus İlçesi’nde bulunan Tarsus C Tipi Kapalı Cezaevi’nde kalan siyasi tutuklulara baskı uygulamaları devam ediyor. Sürekli hak ihlalleriyle gündeme gelen cezaevi, adeta bir toplama kampına döndü. Kadın tutukluların kaldığı cezaevinde 48 kişilik koğuşlarda 76 kişi kalıyor. Cezaevine giden aileleri üzerinden hak ihlallerini aktaran tutuklular kamuoyuna duyarlılık çağrısında bulundu.

    “ERKEK GARDİYANLAR RASTGELE İÇERİ GİRİYORLAR”

    Dihaber’e göre HDP Tarsus İlçe Eş Başkanı Zahide Kaya cezaevinde bulunan Elif Ezgi Karaduvar’la görüştü. Koğuşlarda yaşam alanlarının çok dar olduğunu anlatan Karaduvar, kendisine cezaevi yetkilileri tarafından sıcak su ve diğer ihtiyaçlarının da karşılanmadığını dile getirdi.

    HDP Tarsus İlçe Eş Başkanı Zahide Kaya Tarsus Cezaevi’nde yeni bir uygulamanın daha devreye konulduğunu söyledi. Kadın tutukluların koğuşuna rastgele erkek gardiyanların girdiğini söyleyen Kaya, “Her an içeri girip, içerde geziyorlar. Giremezsiniz kadın gardiyanlar gelsin denilince, ‘Biz istediğimiz yere, istediğimiz saatte gireriz’ diyorlar. Tepki gösterince ağır hakaret ediyorlar” iddiasını aktardı.

    Durumdan rahatsız olan tutukluların şikayet dilekçelerine rağmen bir değişim olmadığını söyleyen Kaya, “Bu uygulama bir an önce son bulmalıdır. Kabul edilemez” dedi. Konu üzerine İnsan Hakları Derneği (İHD) Tarsus Şubesi’ne başvuracağını kaydeden Kaya, bir an önce bu durumun düzelmesini talep etti.

     

  • 528 çocuk annesiyle cezaevinde: CHP’li vekil kanun teklifi verdi

    528 çocuk annesiyle cezaevinde: CHP’li vekil kanun teklifi verdi

    Adalet Bakanlığı’nın verilerinde, annesiyle birlikte cezaevinde kalmak zorunda kalan 0-6 yaş arası çocuk sayısı Eylül 2016 itibariyle 528 olarak ifade edildi.

    CHP İstanbul Milletvekili Onursal Adıgüzel, cezaevlerinde anneleri ile birlikte kalan 0-6 yaş arası çocukların fiziki koşullarının iyileştirilmesi için kanun teklifi verdi.

    Adıgüzel, 5275 Sayılı Ceza Ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunda değişiklik yapılmasına ilişkin verdiği teklifin gerekçesinde, Eylül 2016 tarihi itibariyle cezaevlerinde anneleri ile birlikte kalan çocuk sayısının 528 olduğuna dikkat çekerekÇocukları ilgilendiren bütün faaliyetlerde, çocuğun yararının temel alınmasını zorunlu kılan, Türkiye’nin de taraf olduğu uluslararası sözleşmelere karşın, Türkiye’de anneleri ile birlikte cezaevlerinde kalan 0-6 yaş arası 500’den fazla çocuğun birçok sorunla karşı karşıya olduğu bilinen bir gerçek” diye konuştu.

    Adıgüzel, çeşitli sivil toplum kuruluşları tarafından ortaya konulan çalışmaların, 0-6 yaş arası çocukların yetişkin kadın cezaevlerinde bulunmalarının sakıncalarına dikkat çektiğini belirterek, Bu çocukların, anneleri ile birlikte kalabilecekleri, Avrupa’da da örnekleri görülen ayrı anne-çocuk birimlerine ihtiyaç var” ifadelerini kullandı.

    Adıgüzel, ayrıca cezaevlerinde anneleri ile birlikte kalan çocuklara ilişkin yasal düzenlemelere karşın uygulamada var olan eksikliklerin giderilmesi gerektiğine vurgu yaptı.

    “İÇERDE ÇOCUK VAR” KAMPANYASI

    Konuyla ilgili olarak ‘İçerde çocuk var’ isimli bir kampanya yürütülüyor. Kampanyanın amacı ise cezaevinde yaşayan çocukların hapishane dışındaki yaşıtları ile eşdeğer bir eğitim şansına sahip olmalarını sağlamak, konuya dikkat çekmek, toplumda konuyla ilgili farkındalık yaratmak, söz konusu çocukların cezaevindeki yaşam koşullarını iyileştirmek.

     

  • Demirtaş’ın cezaevi yönetimince sansürlenen röportajı

    Demirtaş’ın cezaevi yönetimince sansürlenen röportajı

    Tutuklu HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın Özgürlükçü Demokrasi gazetesi ile yaptığı röportaj, cezaevi yönetimi tarafından sansürlendi.

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın, Özgürlükçü Demokrasi gazetesi ile mektup yoluyla yaptığı röportaja verdiği yanıtları, tutuklu bulunduğu Edirne F Tipi Kapalı Cezaevi idaresi tarafından sansürlendi.  Demirtaş’ın, partisinin grup toplantısına gönderdiği mesaj da sansürlenmişti.

    İşte Demirtaş’ın sansürlenen o röportajı:

    Emniyette size yöneltilen suçlamalar nelerdi? Bu suçlamalara ilişkin kamuoyuna iletmek istediğiniz mesajlarınız var mı?

    Bize Emniyet Müdürlüğünde yakalama ve gözaltı işlemi uygulandı sadece. Emniyette ifade, sorgu vb. hiçbir işlem yapılmadı. Kaldı ki bizim gözaltına alınıp, emniyete götürülmemiz bile yasa dışıydı. Savcı, en fazla bizim derhal savcılığa çıkarılmamıza karar verebilirdi. Çünkü dokunulmazlıklarımız sadece yargılamanın önünü açacak şekilde ve dosya bazında kaldırıldı. Gözaltına alınmamız ve tutuklanmamız yasa dışıdır.

    …SANSÜRLÜ…

    Sayın Demirtaş, geniş kitlelerde heyecan uyandıran “Türkiyelileşme” projesi ile HDP’ye yönelik operasyonlar arasında bir ilişki olduğunu düşünüyor musunuz?

    Bize, yani HDP’ye tasfiyeyi dayatan AKP ve etrafında siyasi çıkarlar doğrultusunda hizalanmış “ırkçı, şoven, milliyetçi” güruhtur. HDP projesi ezilen Türkiye halkları için ortak mücadele, birlikte yeni yaşam perspektifini

    …SANSÜRLÜ…

    Şu anda yasal bir partinin eşbaşkanlarının ve neredeyse tüm parti teşkilatlarının yöneticilerinin cezaevinde olması, “Türkiyelileşme Projesi”nin iflasını mı gösteriyor yoksa tersine bir başka eşiğe gelindiğini mi?

    …CEVAP SANSÜRLÜ…

    Vedat Aydın, Mehmet Sincar gibi Kürt siyasi hareketinin önemli isimlerinin katledildiği, partilerin kapatıldığı bir siyasal tarih göz önüne alındığında HDP’nin üstlendiği misyonu nasıl tanımlarsınız?

    HDP, Kürt siyasal hareketinin demokratik mücadele mirası ve geleneğini devralarak onu Türkiye ilerici, devrimci güçleri ile stratejik ittifak düzeyinde buluşturmayı başaran önemli bir siyasi araçtır. Değişen bölgesel ve küresel koşulları, mücadele teknik ve taktiklerini, örgütleme ve mücadele biçimlerini yeniden yeniden gözden geçirerek bugüne uyarlayarak devam eden köklü bir gelenek ile yepyeni bir geleceği buluşturan partidir …SANSÜRLÜ…

    …SANSÜRLÜ… bir tarihsel kırılmanın eşiğinde bütün Ortadoğu ezilen halkları için, alternatif toplumsal yaşam inşası için önemli bir misyon üslenmiş gerçek bir halk hareketinin siyasi patisidir HDP.

    Son yaşananlarla birlikte bazı çevrelerde Kürtlerin demokratik siyasette ısrar etmesi tartışılmaya başlandı. “Duygusal kopuş” olarak da tanımlanan bu psikolojiden geri dönüşün koşulları var mıdır?

    Kürtlerin veya başka halkların/grupların demokratik siyasetten kopuşunu konuşmayı son derece anlamsız ve gereksiz buluyorum. Demokratik siyaset, bir toplum için olması gereken en normal sorun çözme yöntemlerinden biridir. Bu toplumda “politikayı” etik değerlerle buluşturup, “devlet alanına” ait bir şey olmaktan çıkararak, “toplum alanına” ait bir şey olmaya doğru yeniden evriltmemiz gerekir. Kavramları yerli yerine oturtup öyle tartışmakta fayda var. Şimdi insanların bir çoğu politikayı devlete ait (devlet tekelinde) yürüyen bir faaliyet olarak kabul ettikleri için devletten duygusal kopuşla birlikte ona ait gibi görünen demokratik siyasetten de kopuşun eş zamanlı olması gerektiğini söyleyenler var. Eğer bunu bilinçli bir çarpıtma olarak yapmıyorlarsa bile istemeden de olsa toplumun demokratik kültürü kazanmasına ciddi engeller oluşturuyorlar. Bu noktada tartışılması gereken şey parlamenterizmdir…

    …SANSÜRLÜ…

    Ancak parlamenterizmin tek alternatifi silah ve şiddettir diyemeyiz. Yine demokratik yol, yöntem ve mekanizmalarla siyaset alanı büyütülüp genişletilebilir. “Normalleşme” sürecindeki bir toplum için aslolan şey demokratik siyasettir, savaş araçları ve yöntemleri olağandışıdır. Siyasetin silahsız ve şiddetsiz biçimini geliştirmek bunu kalıcı bir kültüre dönüştürmek vazgeçemeyeceğimiz temel bir ihtiyaçtır.

    …SANSÜRLÜ…

    Az önce belirttiğim çerçevede arkadaşlarımızla aldığımız ortak bir.

    ..SANSÜRLÜ…

    Tutuklanmanızın ardından partinin yetkili kurulları, meclis faaliyetlerini durdurma ve halka gitme kararı aldı. Siz bu kararı nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Bu durum, demokratik siyasetten çekilmek değil, taktik zenginlikler onu geliştirmek ve korumaktır.

    …SANSÜRLÜ…

    İktidar, operasyonun partinin tüzel kişiliğine yönelik olmadığı açıklamasını yaptı. Sizce ne demek istiyorlar? Öte yandan partinizin genel merkezi abluka altında ve halen parti yetkilileri kendi çalışma merkezlerine giremez durumda. Bu tablo neyin göstergesi?

    …SANSÜRLÜ…

    Eskisi gibi kaba saba yöntemlerle partileri Anayasa Mahkemesi kararlarıyla kapatmak yerine içini tasfiye ederek, boşaltarak fiilen kapatma yöntemini denediklerinin itirafıdır. Bu yöntem de diğeri kadar gayr-i meşru ve hukuk dışıdır

    …SANSÜRLÜ…

    HDP’nin meclis dışına itilmesi ile başkanlık sistemi için erken seçimin gündeme gelmesi beklenebilir mi?

    …SANSÜRLÜ… Referandum ve erken genel seçim 2017’nin temel siyasi gündemlerinden olacaktır. …SANSÜRLÜ…

    İfade ve düşünce özgürlüğünün kısıtlanması, yandaş ve yanaşma medya dışında hiçbir basın yayın organına hayat hakkı tanınmaması ile birlikte yürüyen HDP operasyonu ve hatta şimdi CHP”yi de içine alarak genişleyen susturma-sindirme harekatı, sadece “başkanlık” hedefiyle açıklanabilir mi?

    Elbette tek hedef “başkanlık/tek adamlık” değildir. Suriye ve Irak başta olmak üzere Rojava ile Gün …SANSÜRLÜ… Federe Bölgesinde yaşanan gelişmeleri dinler arası tarihsel çatışma, İslamın kendi içinde yaşadığı mezhep kavgaları, Osmanlı sonrası Türk halkının kendi içinde yaşadığı hilafetçi -ittihatçı kavgasının günümüze yansımaları ve elbette tarihsel olarak Kürt halkının talep ve istekleri şu anda aynı anda, aynı coğrafyada karşı karşıya gelmiş durumdalar. Buna bir de emperyal müdahaleler, kapitalizmin yol açtığı, kronik sorunlar, modernitenin yarattığı kişisel/ toplumsal yozlaşmalar, kadın kimliğine ve doğaya karşı acımasız saldırıları da bunlara eklersek durumun ne kadar vahim ve girift olduğunu anlayabiliriz. Mesele sadece bir model olarak “başkanlık sistemi” değildir. Mevzu gerçekten bir yönetim modeli tartışması olsaydı biz HDP olarak bunu tartışmaya hazırdık. Yönetim modellerinin isminden çok içinin demokrasiyle doldurulması için biz de bu sürece katkı sunabilirdik. Ama mesele bir yönetim modeli tartışmasını çoktan aşmış durumdadır …SANSÜRLÜ… Bu noktada CHP’nin, mevcut eleştiri ve önermelerini yetersiz buluyoruz. CHP, AKP şahsında inşa edilmek istenen yeni bir rejime karşı çıkarken eskiyi (statükoyu) korumaya çalışıyor. “Laik, demokratik cumhuriyeti korumalıyız” diyor. Oysa cumhuriyet ne laikti ne de demokratikti ne de devlet …SANSÜRLÜ… Biz HDP olarak AKP’nin statükoyu yeni bir ideolojik yaklaşımla revize ederek sürdürülebilir bir hale dönüştürmesine karşı alternatif yeni ve kurucu bir programla ortaya çıktık. Evet AKP, CHP’yi de bu çerçevede bir engel olarak görüyor ama CHP’yi tasfiye etmeyi değil, kontrol altında tutarak kendi rejimini inşa ederken bir payanda olarak kullanmayı tercih ediyor. …SANSÜRLÜ…

    Özellikle CHP Genel Başkan Yardımcısının vurulması, liderinin önüne mermi atılması, şimdi bir mahalle teşkilatının saldırıya uğraması, Haziran seçimleri öncesi size ve HDP”ye yönelik saldırıların neredeyse aynısı. Bu gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Az önce belirttiğim çerçevede CHP’ye yönelik bu saldırıların nedeni CHP’yi baskılamak ve AKP’ye köklü bir şekilde radikal muhalefet cephesine savrulmasını engellemektir. Bunu bazen CHP’yi “severek” bazen de “döverek” yapıyorlar. CHP bu girdaptan çıkarak radikal demokrasi programı etrafında toplumsal bir muhalefet cephesinde yerini almadığı müddetçe sadece öfkeyle, AKP’nin adım adım kendi rejimini inşa edişini izlemeyle yetinecektir.

    Avrupa’nın HDP’ye ilişkin açıklamalarını nasıl değerlendirdiniz? Türkiye’de giderek ağırlaşan anti-demokratik sürecin durdurulmasında etkili olması beklenebilir mi ya da hangi koşullarda etkili olabilir?

    Avrupa ve diğer uluslararası camianın/ kamuoyunun tepkilerinin şu anda sonuç alıcı olmasa da çok anlamlı ve değerli tepkiler olduğu …SANSÜRLÜ… Bu gidişatı gerek mücadele biçimi gerekse ideolojik ve örgütlülük düzeyi ile HDP dışında durdurulabilecek başka, hiçbir demokratik güç odağı yoktur. Buradan baktığınızda HDP’nin tasfiyesi doğrudan Avrupa’nın güvenliğini yakın zamanda çok daha fazla tehlikeye atabilecek bir gelişmedir. Türkiye’de demokrasinin, insan haklarının ve bu değerlere dayalı istikrar ve barışın gelişmesi sadece bizlerin değil Avrupa halklarının da yararınadır. Bu çerçevede Avrupa’da bu değerleri esas alan kurumların HDP’ye desteklerinin kesintisiz sürmesinde fayda var elbette. Bugüne kadar bizlere destek sunan bütün uluslararası kurum ve şahsiyetlere bu anlamda teşekkür ediyorum. Avrupa’da sokak ve meydanlarda dayanışma, destek ve mücadele için direnen bütün halkımıza ve dostlara da selam, saygı ve başarı dileklerimizi iletiyoruz.

    Türkiye halklarına ne söylemek istersiniz?

    Bizler için ilk dakikadan beri …SANSÜRLÜ… ayakta olan tepki ve dayanışma gösteren bütün halkımıza teşekkürlerimizi iletiyor, kendilerini kutluyoruz. Dualarını bizlerden esirgemeyen bütün annelerin ellerinden öpüyor, herkese selam, saygılarımızı iletiyorum.

    Zamanımı okuyarak ve yazarak geçiriyorum

    Cezaevi koşullarından söz edebilir misiniz? Zamanınızı nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Türkiye’de dünyanın neredeyse her yerinde ceza infaz sistemleri ile bununla bağlantılı olarak cezaevleri insan onuruna ve insanın toplumsal bir varlık olma yönüyle doğasına aykırıdır. Türkiye’de F tipi cezaevleri başta olmak üzere bütün cezaevleri birer “ezaevi” olarak planlanmış ve inşa edilmiştir. Şahsıma dönük şimdilik “kurallar” ve “nezaket” çerçevesinde hareket edilmiştir. Ancak kuralların kendisi bile çoğu zaman temel insan haklarına ve insan onuruna aykırıdır zaten. Şimdilik geçici olarak “güvenlik” gerekçesiyle F tipi bir odada tek başıma tutuluyorum. Ancak bu durum “makul” bir süreyi geçerse bunu sistematik bir tecrit olarak kabul edip ona göre bir tutum geliştireceğim. Zamanımın çoğunu okuyarak ve yazarak geçiriyorum. Burada bulunduğum süre zarfında cezaevlerinin işleyiş ve sistem sorunlarını, cezaevi personelinin çalışma koşullarını ve onların da sorunlarını bire bir gözlemle anlamaya ve öğrenmeye çalışıyorum.” (DİHABER)

  • Silivri Cezaevi’nde yangın

    Silivri Cezaevi’nde yangın

    Silivri 3 numaralı cezaevinde tek kişilik bir hücrede battaniye alev aldı. Yangın ihbarı üzerine çok sayıda itfaiye ekibi cezaevine gitti. Battaniye cezaevi görevlilerince söndürülünce, itfaiye ekipleri de geri döndü.

     

    Silivri 3 numaralı cezaevinde tek kişilik bir hücrede battaniye alev aldı. Yangın ihbarı üzerine çok sayıda itfaiye ekibi cezaevine gitti. Battaniye cezaevi görevlilerince söndürülünce, itfaiye ekipleri de geri döndü.

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi yetkilileri bir yangın ihbarının değerlendirildiğini belirtirken cezaevine ekip çıkaran Silivri İtfaiye Birimi yetkilileri de durumun normal olduğunu ihbar üzerine sevk yapıldığını, ekiplerin dönüşe geçtiğini söyledi. Silivri Cezaevi’nden ise zırhlı polis aracıyla bir ambulansın çıktığı görüldü.silivri-cezaevi