PİRHA- Almanya Dortmund’da Seyit Rıza ve yol arkadaşları için anma düzenlendi. Anmada konuşan Yazar Hüseyin Yamaç, devlet arşivlerinin açılmasını istedi.
Almanya’nın Dortmund kentinde faaliyet yürüten Dortmund Alevi Kültür Merkezi‘nde (DAMKE) Seyit Rıza ve yol arkadaşları ile Dersim Katliamında katledilenler anıldı.
Axuçan Ocağı evlatlarından Pir Cela Cenan ve Didar Ana’nın çerağ uyandırdığı anmada sinevizyon gösteriminin yapıldı.
Anmada konuşan Yazar Hüseyin Yamaç, devlet arşivleri 88 yıldır açmadığını belirterek, “Kimsenin arşivleri görmesini istemiyor. Yargılamadan bahsediliyor. Ama nasıl yargılandığına dair bir bilgi yok. İhsan Sabri Çağlayangil’in anlatımlarında bu gerçeklik ortaya çıkıyor. Seyit Rıza Buğday Meydanı’nda dik duruşuyla bir miras bırakmıştır” dedi.
Konuşmaların ardından DAMKE Müzik Topluluğu’nun şarkılarıyla anma sona erdi.
PİRHA- Almanya’nın Köln kentinde 88 yıl önce idam edilen Seyit Rıza ve yol arkadaşları anılarak, ‘yüzleşme’ çağrısı yapıldı.
Almanya’nın Köln kentinde faaliyet yürüten Leverkusen Alevi Kültür Derneği‘nde Seyit Rıza ve yol arkadaşları ile Dersim Katliamında katledilenler anıldı.
Sinevizyon gösteriminin yapıldığı anmada yapılan konuşmalarda, Seyit Rıza ve yol arkadaşlarının dik duruşuna vurgu yapılarak, devletin Dersim Katliamıyla yüzleşmesi ve hakikatlerin açığa çıkartılması için komisyon kurulması çağrısında bulunuldu.
PİRHA- Mersin ve Adana’da Seyit Rıza ve yol arkadaşları anıldı. Adana’da konuşan DAD Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, devletin yıllardır sürdürdüğü tekçi anlayışın Dêrsim’de yaşananların temel nedeni olduğunu söylerken, Demokratik Birlik İnisiyatifi Eşsözcüsü Gülcan Kaçmaz Sayyiğit de, Dersim’in sadece tarihsel bir acı değil, yüzleşilmesi gereken bir gerçeklik olduğunu vurguladı.
Mersin ve Adana’da DAD öncülüğünde Seyit Rıza ve yol arkadaşları idam edilişlerinin 88’inci yılında anıldı. Mersin’de düzenlenen açıklamaya Demokratik Kurumlar Platformu bileşenleri de katıldı. “Dersim 37-38’i unutma. Kefensiz yatanlarımızı anıyoruz” pankartının açıldığı açıklamada, basın metnini DAD Mersin Şube Eşbaşkanı Hüseyin Aral okudu.
Aral, bugün bir halkın, bir coğrafyanın, bir tarih, bir kültürün ve bir ikrarın adı olan Dersim’in kapanmayan ve sağalmayan yaralarından birinin, Seyit Rıza ve altı Dersim ileri geleninin idamlarının 88. Yıldönümü nedeniyle bir kez daha alanlarda olduklarını belirterek, “Seyit Rıza ve idam edilen diğer altı canımızın mezar yerlerleri açıklanmalı ve cenazelerin Dersime nakli engellenmemelidir” dedi.
Demokratik Birlik İnisiyatifi Eşsözcüsü Gülcan Kaçmaz Sayyiğit, Dersim’in sadece tarihsel bir acı değil, yüzleşilmesi gereken bir gerçeklik olduğunu vurgulayarak, “88 yıl önce hem kimliğimize hem inancımıza dönük bir katliam gerçekleştirildi. Eğer bugün barış sürecinden bahsediyorsak, devlet aklının yaptığı katliamlarla yüzleşmesi gerekiyor. Bu yüzleşme olmadan onurlu bir barıştan söz edemeyiz. Seyid Rıza ve yol arkadaşlarının mezar yerleri açıklanmalıdır. Yolları yolumuzdur, mücadeleleri mücadelemizdir” diye konuştu.
Demokratik Birlik İnisiyatifi Eşsözcüsü Mehmet Kaçmaz ise Dersim katliamının bıraktığı izlerin halkın hafızasında diri olduğunu belirterek, Seyid Rıza’nın idam sehpasında dile getirdiği sözlerin bugün de yol gösterici olduğuna dikkat çekti. “Seksen sekiz yıl önce toprağa düşen palamut ağacı büyüdü” diyen Kaçmaz, Seyit Rıza’nın tüm baskılara rağmen tarihe bıraktığı sözlerin milyonlarca insanın direniş iradesine dönüştüğünü ifade ederek, “Torunlarınız sizi utandırmayacak, gözünüz arkada kalmasın” diye belirtti.
ADANA
DAD Adana Şubesi de İnönü Parkı’nda açıklama yaptı. Kentteki siyasi parti ve sivil toplum örgütü temsilcilerinin katıldığı açıklamada basın metnini DAD Adana Şubesi Eşbaşkanı Aslı Çetinkaya okudu.
Aslı Çetinkaya, 1937-38 Dersim Katliamı’nın hâlâ yüzleşilmemiş ağır bir tarihsel suç olduğunu belirterek mezar yerlerinin açıklanması, arşivlerin açılması, sürgün ve kayıpların akıbetinin duyurulması çağrısında bulundu. Dersim isminin iade edilmesini isteyen Aslı Çetinkaya, “Demokratik cumhuriyet ve rızaya dayalı ortak yaşamla yaralar sarılır” dedi.
DAD Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, devletin yıllardır sürdürdüğü tekçi anlayışın Dêrsim’de yaşananların temel nedeni olduğunu söyledi. Kete, yaptığı konuşmada Dersim’in resmi tarih anlatılarında “isyan” olarak gösterilmesini reddetti. Kete, Türkiye’de gerçek bir yüzleşmenin ancak demokratik cumhuriyet ve eşit yurttaşlık temelinde gerçekleşebileceğini vurguladı. Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin önemine dikkat çeken Kete, tüm halklara şu çağrıyı yineledi: “Bu süreç her etnisite ve inançtan halklarımızı sağaltacak, ortak vatanda rıza temelli bir geleceği mümkün kılacaktır.”
PİRHA- Zürih’te ve Stuttgart’ta bir araya gelen FEDA bileşenleri, Soykırımlara Karşı Mücadele Platformu üyeleri ve demokratik kitle örgütleri, 88 yıl önce idam edilen Seyit Rıza ve yoldaşlarını andı. Anmalarda tarihin unutturulmasına karşı kolektif hafızayı canlı tutma çağrısı yapıldı.
İsviçre’nin Zürih ve Almanya’nın Stuttgart kentinde Elazığ Buğday Meydanı’nda idam edilen Seyit Rıza ve yol arkadaşları için anma yapıldı.
FEDA bileşenleri, Soykırımlara Karşı Mücadele Platformu üyeleri ve demokratik kitle örgütü temsilcilerinin katıldığı anmalarda Dersim’de yaşananların bir asimilasyon ve imha politikası olduğu vurgulandı; “Adalet için hafızayı canlı tutacağız, soykırımla yüzleşmeden barış mümkün değildir” denilerek geçmişle yüzleşmenin gerekliliğine dikkat çekildi.
Etkinliklerde, Dersim Soykırımı’nın Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecindeki tekçi ve asimilasyoncu zihniyetin sonucu olduğunu belirtilerek, Dersim halkının belleğinin ve direniş geleneğinin tüm baskılara rağmen sürdüğünü vurgulayarak, “Bu halkın direnişi, bu ülkenin vicdanıdır” ifadelerini kullandı.
PİRHA- Katledilmelerinin 88. yılında Seyit Rıza ve yoldaşlarını anarak yazılı açıklama yapan DAD Genel Merkezi, “Samimi bir yüzleşme ancak demokratik cumhuriyet gerçekliğinde mümkün olabilir. Sey Rıza, Resik Wusen, Wusené Seydi, Fındıq Ağa, Hesen Ağa, Hesené İvrayimé Qıji, Aliyé Mırzé Sıli şahsında tüm Dersim mazlumlarının huzurunda dara duruyor ve saygıyla anıyoruz” dedi.
Demokratik Alevi Dernekleri (DAD), 15 Kasım 1937 yılında Elazığ Buğday Meydanı’nda idam edilen Seyit Rıza ve yoldaşlarını anarak yazılı açıklama yaptı.
“MUKTEDİRLERİN ZİHİN DÜNYASI VE FİİLLERİ TAHAKKÜM VE ZULÜM ÜZERİNEDİR”
Seyit Rıza ve yoldaşlarının idam edilmelerinin 88. yılında bir kez daha alanlarda oldukları ifade edilen açıklamada, “Bilmekte ve yaşamaktayız ki muktedirlerin hem zihniyet dünyası hem de tüm fiilleri tahakküm ve zulüm üzerine kuruludur. Bu mana da işledikleri insanlık suçları nedeniyle vicdani ve insani kaygıları söz konusu olmadığı gibi kendilerini var edebilmek için tahakkümlerini daha da derinleştirmek ve yeni zulümler üretmek zorunluluğu duymaktadırlar. İşte bu manada muktedirlere değil halklarımızın vicdanına seslenmek istiyor, ortak vatanımızda rızalaşma temelli demokratik bir birliği ve geleceği inşa etmek için halklarımızı sorumluluk almaya davet ediyoruz.
Bilindiği gibi, coğrafi konumları nedeniyle Mezopotamya ve Anadolu erken tarihlerden beri birçok kadim halkın yurdu olduğu gibi tarihsel süreç boyunca da göç alan coğrafyalar olmuştur. Bu nedenle bu topraklarda farklı halklar, kavimler ve inançlar bir arada yaşamaktaydı. Yine biliyoruz ki tahakküm ve gaspın, yani rızasızlık halinin hüküm sürdüğü hiçbir mekân ve zamanda rıza temelli, demokratik ilişkilenme biçimleri mümkün olamamışsa da geçmişte farklı halkların ve kültürlerin kendilerini yaşatmaları imkân dâhilinde olmuştur.
Tahakküm ve gaspın daha da yoğunlaştığı, merkezileştiği kapitalizm koşullarında ise tarihin en ağır insanlık suçları işlendi. Tarihin hiçbir döneminde yaşanmamış yoğunlukta soykırımlar yaşandı, dünyanın dört bir yanında birçok mazlum halk hem fiziki hem kültürel soykırımlarla tasfiye edildi. Kapitalist vahşetin bu topraklarda ki tecellisi ise İttihat ve Terakki Cemiyeti üzerinden gerçekleşti. Kapitalist vahşetin en katı, en merkezi ve tekçi biçimi bu cemiyet tarafından halklarımıza dayatılmış, bu toprakların daha önce şahitlik etmediği boyutlarda insanlık suçlarına imza atılmıştır. Muktedirlerin öngördüğü tahakküm biçimi ise tarihsel toplumsal Türklüğü ve kültürel İslamı hakikatinden kopararak araçsallaştıran, adına Türk İslam sentezi denen ideolojik zemin üzerine inşa edilmişti. Bu gelişme ise Mezopotamya ve Anadolu halklarına yaşatılan soykırımlar zincirinin başlaması anlamına gelmekteydi” denildi.
“DERSİM’İN İLERİ GELENLERİ DÜZMECE BİR MAHKEMEDE YARGILANARAK İDAM EDİLMİŞTİR”
Dersim Soykırımı’nın daha önce yaşanan soykırımlar silsilesinin halkalarından biri olarak gerçekleştirildiği vurgulanan açıklamanın devamında şunlar dile getirildi:
“Yüz yıllara yayılan bir kuşatmaya, sayısız sefere maruz kalan Dersim’in yeni dönemde ki tasfiye süreci ise Koçgiri halk hareketiyle başlatılmış, 1937-38’lerde ise zirveleştirilmiştir. Toplumsal varlığı hedefe konulan, bir bütün olarak tasfiye edilmek istenen Kürt halk gerçekliğinin özgün bir rengi olan Dersim, Osmanlıyla 16’cı yüzyılın başlarında karşılaşmıştır. Dersimlinin o günden bu yana yaptığı şey ise, elde kılıç üzerine gelen bu gücün karşısında yaşamını ve yaşam alanlarını savunmaktan ibarettir. Kurtuluş Savaşı sürecinde Dersim’e de heyetler gelmiş, gitmiş, bir şeylerin değişeceği, Kürtlere vaat edilen özerklik temelinde ortak vatanda ortak yaşam olacağı söylenmiş fakat düze çıkar çıkmaz Kürt halkının da diğer halkların akıbetine uğratıldığı görülmüştür. 1937-38 süreci öncesi çeşitli girişim ve görüşmelerle uzlaşmaya ve silah teslimine ikna edilen Dersim ise hem Kürt, hem Alevi kimliği nedeniyle, makro düzeyde planlanan, on binlerce insanımızın katli ve kalanların sürgün edildiği bir soykırım saldırısına maruz bırakılmıştır.
Uçak filolarının, zehirli gazların ve on binlerle ifade edilen askeri güçlerin kullanıldığı bu saldırıda, cenazelerimize çoğu zaman bir toplu mezar dahi nasip edilmeyerek ya nehirlere doldurulmuş ya da güneş altında bırakılarak kurda kuşa yem edilmiştir. Hayatta kalabilen ve sayısını bilemediğimiz özellikle kız çocuklarımız ise gasp edilerek bilinmeyen yerlere götürülmüş, bir daha da kendilerinden haber alınamamıştır. Dersim ileri gelenlerinden Sey Rıza, Resik Wusen, Wusené Seydi, Fındıq Ağa, Hesen Ağa, Hesené İvrayimé Qıji, Aliyé Mırzé Sıli savunma haklarının dahi olmadığı düzmece bir mahkemede yargılanarak idam edilmiştir. Cenazeleri ise teslim edilmediği gibi bugüne kadar mezar yerleri dahi açıklanmamıştır.
Kürt ve Alevi kimliklerimiz nedeniyle yaşatılan nice haksızlık ve travmaların ise ortak vatanda rızalaşma temelli ortak yaşamla, demokratik toplum ve demokratik cumhuriyetle aşılacağına olan inancımızı bir kez daha vurguluyoruz. Hali hazırda sürdürülen barış ve demokratik toplum sürecinden beklentimiz ve umudumuz yüksek, desteğimiz ve sahiplenme düzeyimiz tamdır. Karşılıklı nitelikli adımların atılmasıyla beraber bu süreç her etnisite ve inançtan halklarımızı barışa taşıyacak ve sağalma sürecine sokacak, demokratik cumhuriyete taşıyacak, hepimize kazandıracaktır.”
“DERSİM HALKINDAN ÖZÜR DİLENMELİ”
Samimi bir yüzleşmenin ancak demokratik cumhuriyet gerçekliğinde mümkün olabileceği belirtilen açıklamada talepler şu şekilde sıralandı:
-Seyit Rıza ve idam edilen diğer altı canımızın mezar yerleri açıklanmalı ve cenazelerin Dersim’e nakli engellenmemelidir.
-Arşivler açılmalı, Dersim ismi iade edilmelidir.
-Sürgünler, kayıplar, el konularak götürülen çocuklarımızın listesi ve akıbetleri açıklanmalıdır.
-Asimilasyon, göçertme ve her türlü şiddet biçimine son verilmelidir.
-Dersim halkından özür dilenmeli, demokratik cumhuriyet temelinde toplumsal haklarımız tanınmalı, Anayasal güvenceye kavuşturulmalıdır.
PİRHA- DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına Dersim Soykırımı’nın araştırılması için Meclis Araştırma Komisyonu kurulmasını talep etti.
Meclis Araştırma Komisyonu kurulmasının gerekçesini açıklayan Ayten Kordu, Dersim, yüz yıllardır doğayla barışık yaşamın, inançla iç içe, halkların eşit, özgür yaşamak istediği kadim bir coğrafya olmuştur. Ancak bu kadim coğrafya, 1937–1938 yıllarında Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en karanlık sayfalarından birine sahne olmuş; Dersim Tertelesi olarak hafızalara kazınan bu süreçte, binlerce insan katledilmiş, köyler yakılmış, sürgüne gönderilmiş, özellikle kız çocukları çeşitli şehirlere evlatlık verilmiştir. Kimlik, dil, kültür ve inanç sistematik biçimde hedef alınmıştır. Bu süreçte 70 ila 100 bin arasında insanın katledildiği ve yaşamını yitirdiği çoğunun sürgüne gönderilerek yollarda hayatlarını kaybettiğini kısmen ulaşılan arşivlerde ve sağ kalan insanlarımızın sözlü aktarımlarından kamuoyuna yansımıştır” dedi.
“TOPLUMSAL BARIŞIN SAĞLANMASI AÇISINDAN HAYATİ ÖNEM TAŞIMAKTADIR”
Ayten Kordu, dilekçesinin devamında şunları dile getirdi:
“Bu katliam, yalnızca bir askerî harekât değil; bir halkın varlığına, hafızasına ve kimliğine yönelen sistemli bir yok etme politikasıdır. 1925 tarihli Şark Islahat Planı’yla temeli atılan bu yaklaşımın en somut ve en yıkıcı uygulaması Dersim’de hayata geçirilmiştir. Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte, başta Kürt halkı olmak üzere tüm farklılıkların inkârı üzerine kurulan tekçi ulus-devlet anlayışı doğrultusunda hazırlanan açık ve gizli raporlarda, tarihi ve kültürel kimliğiyle Dersim “ulusal bütünlüğe engel” olarak tanımlanmış; bölgeye yönelik askerî müdahale ve “ıslah planı” önerileri sıralanmıştır. Raporlarda Dersim için ifade edilen “ya ıslah edilmeli ya da iflah” söylemi ise, Dersim Tertelesi’nin politik zeminini oluşturmuş ve yaşanacak kıyımın fitilini ateşlemiştir.
Dersim Tertelesi, sadece bir tarihsel trajedi değil, bugün hâlâ toplumsal hafızayı, kimliği ve adalet duygusunu derinden etkileyen bir insanlık suçudur. Bu kıyımın ardından, Dersim’in toplumsal önderleri ve direnişin sembol isimleri hedef alınmış, Pir Seyit Rıza, oğlu Resik Hüseyin Uşene Seydi, Fındık Ağa, Hesene İvraime Qıji, Aliye Mırze Sili, Cıvrail Ağa ve Hesen Ağa 15 Kasım 1937 gecesi Elazığ Buğday Meydanı’nda dönemin istiklal mahkemeleri tarafından hiçbir hukuka sığmayan bir şekilde idam edilmişlerdir. Seyit Rıza 74 yaşında olmasına rağmen yaşının küçültülmesi, oğlu Hüseyin’in ise 16 yaşında olmasına karşın yaşının büyütülmesi, hukuki değil, tamamen siyasi bir kararın göstergesidir. Aradan geçen 88 yıla rağmen mezar yerleri halen gizlenmektedir.
Dersim toplumu için Seyit Rıza yalnızca bir tarihsel figür değil; direnmenin, onurun ve hakikatin sembolüdür. Onun idam sehpasında söylediği “Evlad-ı Kerbelayız, günahsızız, ayıptır, zulümdür, cinayettir” sözleri, bu topraklarda adaletin, vicdanın ve insanlığın sesi olarak yankılanmaya devam etmektedir. Mezarsız bırakılması ise, toplumsal hafızaya yönelmiş bir saldırı niteliği taşımaktadır. Çünkü mezar yalnızca bir gömü alanı değil, halkların geçmişiyle bağ kurduğu, yasını tuttuğu, kimliğini diri tuttuğu bir hafıza mekânıdır. Bir halkın önderlerinin mezarlarını gizlemek, o halkın tarihini, acısını ve direnişini yok saymaktır.
Seyit Rıza ve arkadaşlarının yanı sıra, idam edilen Şeyh Said ve 46 arkadaşının, Said-i Kurdi’nin (Nursi) idam edilmesinin ardından da benzer bir uygulama hayata geçirilmiş, mezar yerleri gizlenmiştir. Bu durum, sadece geçmişin değil, bugünün toplumsal barışını da zehirleyen bir politik hafızasızlık stratejisidir. Devletin, muhalif kimliklere karşı yürüttüğü mezarsızlık politikası, halkın önderlerini unutturarak toplumu kimliksizleştirmeyi hedeflemiştir. Oysa her demokratik toplum, geçmişte işlenen insanlık suçlarıyla yüzleşmeyi, kayıplarını anacak mekanların bulunmasını ve adaleti tesis etmeyi temel bir sorumluluk olarak kabul etmektedir.
Bugün, 88 yıl sonra bile Seyit Rıza’nın, oğlu Resik Hüseyin’in ve yol arkadaşlarının, Şeyh Said ve 46 arkadaşının, Said-i Kurdi’nin (Nursi) mezar yerlerinin açıklanmamış olması, Türkiye’nin geçmişle yüzleşmeden uzak durduğunu göstermektedir. Oysa hakikatle yüzleşmek, yalnız geçmişin yükünü taşımak değil; geleceğe daha adil, barışçıl ve demokratik bir toplum bırakmanın da gereğidir. Bu bağlamda, mezar yerlerinin tespiti sadece bir adalet meselesi değil; toplumsal barışın ve tarihsel yüzleşmenin insani bir yükümlülüğüdür.
Dersim halkının tarihsel acılarını dindirmek, toplumsal barışı ve yüzleşmeyi sağlamak için samimi adımlar atılmalıdır. Bu kapsamda, Dersim Tertelesi’nin aydınlatılması, Seyit Rıza, oğlu Hüseyin ve yol arkadaşlarının yanı sıra, yeri hâlen bilinmeyen toplu mezar yerlerinin açıklanması; bu kıyımı planlayan ve uygulayanların tespiti amacıyla devlet arşivlerinin açıklanması gerekmektedir. Bu doğrultuda, TBMM bünyesinde kurulacak bir araştırma komisyonunun, Dersim Tertelesi’nin tarihsel arka planını, katliamın planlayıcılarını, idamların hukuksuzluğunu ve mezar yerlerinin gizlenmesinin toplumsal hafıza üzerindeki etkilerini incelemesi hem adaletin tecellisi, hem de kalıcı toplumsal barışın sağlanması açısından hayati önem taşımaktadır.”
PİRHA- Dersim Direnişi’nin sembol ismi Pîr Seyit Rıza ve yol arkadaşları, idam edilişlerinin 88. yılında İsviçre’nin Cenevre kentinde anıldı. Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA), Demokratik Alevi Kadınlar Birliği (DAKB) ve Dersim İnşa Kongresi’nin (DİK) çağrısıyla Birleşmiş Milletler (BM) Ofisi’nin bulunduğu Nations Meydanı’nda bir araya gelen Alevi kurumları ve devrimci örgütler, “Dersim için adalet, hafıza için direniş” şiarıyla buluştu.
Anma programı, Seyit Rıza ve yol arkadaşlarının şahsında hakikat yolunda yaşamını yitirenler için yapılan bir dakikalık saygı duruşuyla başladı. Ardından kurumlar adına ortak açıklamayı FEDA İsviçre Eşsözcüsü Songül Aslan okudu.
“DEVLET DİRENİŞİ VE HAFIZAYI HEDEF ALDI”
Yapılan ortak açıklamada devletin Dersim’de halkın direnişini ve hafızasını yok etmeye dönük politikalar izlediği belirtilerek şu ifadeler kullanıldı:
“Ancak ne Dersim halkı ne de bu toprakların diğer inanç ve kimlikleri bu zulme boyun eğmiştir. Kerbela’dan Dersim’e, Dersim’den Lazkiye’ye uzanan çizgide direniş hakikatin yoludur. Bizler Seyit Rıza’nın, ‘Ben sizin yalanlarınızla baş edemedim ama diz çökmedim, bu da size dert olsun!’ sözünü unutmayacağız. Adalet için hafızayı canlı tutacak, soykırımla yüzleşmeden barışın mümkün olmadığını hatırlatacağız.”
Açıklamada, Dersim halkının inançlarını, kimliklerini ve hafızasını örgütlü biçimde savunmaya devam edeceği vurgulandı.
“BU HESAP ULU DİVAN’A KALMAYACAK”
FEDA, DAKB ve DİK imzalı açıklamada şu ifadeler öne çıktı:
“Hiçbirini unutmadık, unutturmayacağız. Bu halkın direnişi, bu ülkenin vicdanıdır. Biz biliyoruz ki bu hesap Ulu Divan’a kalmayacak. Yaşasın halkların kardeşliği, yaşasın hakikatin direnişi!”
“HAKİKAT YÜRÜYÜŞÜ KESİNTİSİZ SÜRECEK”
Ortak açıklamanın ardından kısa bir konuşma yapan FEDA İsviçre Eşsözcüsü Songül Aslan, Seyit Rıza ve arkadaşlarının direniş geleneğinin bugün halkların ortak mücadelesinde yaşamaya devam ettiğini söyledi.
Aslan, 27 Şubat’ta Abdullah Öcalan’ın temellerini attığı “Barış ve Demokratik Toplum” modelinin hayata geçirilmesinin Dersim’in hakikatini sahiplenmek anlamına geldiğini belirterek şunları kaydetti:
“Bugün burada, Seyit Rıza’nın mirasını yaşatmak demek halkların özgür ve eşit yaşamı için mücadeleyi büyütmek demektir. Hakikat yürüyüşü kesintisiz sürecektir.”
Anma programı, “Bijî berxwedana Dersimê” sloganlarıyla sona erdi.
PİRHA-Dersim coğrafyasında yaşanan acılar tarihin her döneminde ağıtlara dönüşür. Her taşın, her suyun başında bir ağıt yükselir. 1937-38 tanığı Hatice Taybara’da geçmişin yükünü ağıtlara döküyor. Birlik olamamanın acıları büyüttüğünü Seyit Rıza’nın 1934 yılında bir pusuda öldürülen oğlu Baba üzerinden anlatan Hatice Taybara, 90 yılını aşan ağıdı günümüze taşıyor.
Tarihe kara bir leke olarak geçen Dersim Katliamı’nın üzerinden 87 yıl geçti. 4 Mayıs 1937 tarihinde Bakanlar Kurulu kararıyla çıkarılan “Tunceli Tenkil Harekatı” adlı kararnamenin ardından resmi rakamlara göre 1937’de bin 737, 1938’da ise 6 bin 868 kişi katledildi. Ancak, tarih araştırmacıları ve birçok kaynağa göre katliamda aralarında çocuk, yaşlı, kadın olmak üzere 70 bin kadar insan katledildi. On binlerce kişi sürgün edildi, ailelerinden alınan kız çocukları ise askerlere verildi.
Üzerinden 87 yıl geçen ve akıllarda “Roza şaye – Kara gün” olarak kalan Dersim Katliamı’nda on binlerce insan katledilirken, çoğu çocuk olmak üzere binlerce insan da yaşadıkları yerlerden sürgün edildi. 1938 Katliamı’nın üzerinden geçen yıllara rağmen devlet tarafından katliamın aydınlatılmasına ve yüzleşmenin gerçekleşmesine dair hiçbir adım atılmazken, katliamın üzerindeki perdeleri aralayacak hiçbir girişimde bulunulmadı.
“HER TAŞIN, HER SUYUN BAŞINDA BİR AĞIT YÜKSELİR”
Dersim coğrafyasında yaşanan acılar tarihin her döneminde ağıtlara dönüşür. Her taşın, her suyun başında bir ağıt yükselir. Yitirilenlerin hatırlanması, bir daha aynı acıların yaşanmaması, olaylardan ders çıkarılması, birlik olunması gibi vurgular ağıtçıların sesinden Dersim coğrafyasına yayılır.
1937-38 tanığı Hatice Taybara’da geçmişin yükünü ağıtlara döküyor. Birlik olamamanın acıları büyüttüğünü Seyit Rıza’nın 1934 yılında bir pusuda öldürülen oğlu Baba üzerinden anlatan Hatice Taybara, 90 yılını aşan ağıdı günümüze taşıyor.
PİRHA-1938’de Dersim’in Hozat ilçesine bağlı Bargini (Karabakır) Köyü Sekasur mevkiinde 24 Axuçan Ocağı Piri yakılarak katledilmişti. O dönem bebek olan Zarife Baran, şunları anlattı, “Katliamı yaşayanlar ölene kadar hem anlattılar hem de ağladılar. Annem, babam, dedem, nenem her gün ağlardı” dedi.
Üzerinden 87 yıl geçen ve akıllarda “Roza şaye – Kara gün” olarak kalan Dersim Katliamı’nda on binlerce insan katledilirken, çoğu çocuk olmak üzere binlerce insan da yaşadıkları yerlerden sürgün edildi. 1938 Katliamı’nın üzerinden geçen yıllara rağmen devlet tarafından hiçbir adım atılmazken, katliamın üzerindeki perdeleri aralayacak hiçbir girişimde bulunulmadı.
Tarih 14 Ağustos 1938’i gösterdiğinde Dersim’in Hozat ilçesine bağlı Bargini (Karabakır) köyü askerler tarafından basılır. Askerler köyde yaşayan Axuçan Ocağı mensubu 24 kişinin ellerini kollarını bağlayıp köye 3 km uzaklıktaki Sekasur mevkiine getirerek, en küçüğü 2 aylık en büyüğü 80 yaşından fazla olan aralarında kadın ve çocuklarında olduğu 24 kişiyi Saqa Sure mevkiinde bulunan bir ahırın içine soktuktan sonra ahırı ateşe verirler. 24 insan diri diri yakılarak katledilir. Gökyüzüne duman ve yanık et kokusu yükselir. Daha sonra köylüler tarafından verilen mücadeleyle birlikte katliamın olduğu yerde anıt mezar yapıldı.
Katliamın olduğu zaman bebek olan Zarife Baran, o dönemde yaşananları PİRHA’ya anlattı.
“KATLEDİLENLERE SAHİP ÇIKIP ANIT MEZARI YAPTIK”
1938 Dersim Katliamı’nda bebek olduğunu ifade eden Zarife Baran, “Askerler bir gece köye gelip insanları köyün ortasında toplayıp, yirmi dört kişiyi sıraya dizip götürdükten sonra 12 kişi Baran ailesinden 12 kişi de Canan ailesinden yakarak katlettiler. Katledilen insanların her şeylerine el koyup karakola götürdüler. Daha sonra biz de katledilen akrabalarımızın mezarlarına sahip çıkmak için katliamın olduğu yerde anıt mezar yaptık” dedi.
“DEVLET ARTIK BİZLERE DAHA FAZLA KÖTÜLÜK YAPMASIN”
Yaşanan katliamı pek çok kişiden dinlediğini belirten Zarife Baran, “Katliamı yaşayanlar ölene kadar hem anlattılar hem de ağladılar. Annem, babam, dedem, nenem her gün ağlardı. Üç kardeşim Afyonkarahisar’a sürgün oldu. Af çıktığında çıkıp geldiler. Ben 1938 yılının başında doğmuşum o yüzden sürgüne gönderilmemişim. Devlet bizlere artık daha fazla kötülük yapmasın ve mezarlarımıza elini sürmesin. İnsanlarımızı yaktılar şimdi de onların mezarlıklarına saldırıyorlar. Ölen insanlarımız yerlerinde rahat yatsınlar” diye konuştu.
PİRHA-Yönetmen Caner Canerik, 1938’de yaşananların soykırım düzeyinde travmalar bıraktığını; hayatta kalanların acıyı erteleyerek yaşamayı seçtiğini, ancak bu tanıklıkların günümüz toplumuna doğru ve etkili şekilde aktarılmadığını vurguluyor. Canerik, ”Kültür ve sanat pratiklerinin yetersizliği, dil kopuşu ve sürekli yeniden dizayn edilen coğrafya, travmanın aktarımını engelliyor ve güncel sorunların kökünü besliyor” dedi.
1938 olayları, bölgenin toplumsal ve kültürel dokusunu kökten sarsan bir dönüşüm sürecinin zirve noktası olarak görülüyor. O tarihte uygulanan zorla yerinden etme, toplu katliam ve yerleşim düzenlemeleri yalnızca bireylerin yaşamını değil, köy-kent yapısını, dilsel ve inançsal bağları da hedef aldı; böylece sıradan bir şiddet olayı olmaktan çıkarak kolektif bir kırılmaya dönüştü.
1938’de yaşanan katliamın üzerinden yaklaşık bir asır geçmesine rağmen, toplumsal hafızada açılan yaralar hâlâ tazeliğini koruyor. Bölgede yapılan görüşmeler, 38’in yalnızca bir tarihsel kırılma değil, kuşaklar boyunca aktarılan derin bir travma olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.
İstanbul’daki aktif gazeteciliği bırakarak memleketi Dersim’e yerleşen Caner Canerik, fotoğrafçılığın yanı sıra belgesel ve film çalışmaları da yapıyor. Caner Canerik, ‘Kamile Dersim’ projesiyle başlattığı kayıtlara 2011’de başladı ve 400’e yakın insanla görüşüp kayıt altına aldı. Kamile Dersim adıyla başlattığı çalışmasını Dersim Masalları adıyla kitaplaştırdı.
1938 Katliamı’nda ailesinden de katledilenlerin olduğu Yönetmen Caner Canerik, Dersim Katliamı’nın geçmişten günümüze gelen travmatik etkilerini anlattı.
“ÜZERİNDEN 70-80 YIL GEÇMESİNE RAĞMEN HALEN O ACIYI YAŞAYAN İNSANLAR VAR”
Dersim’de birçok kişiyle görüşmeler yaptığını aktaran Caner Canerik,
“Travma ötesi olarak tanımlayabileceğimiz, aslında soykırım olarak da tanımlanan bir süreç var. Herkesin hemen hemen öldürüldüğü bir süreçte insanların buna tahammül etmeleri çok zordu. Bunun için ancak bazı şeyleri görmezden gelip bazı şeyleri erteleyip dayanabileceklerdi. Kendi canını kurtarmak yetmiyordu, ya yanında yaralı bir insanı götürmüş, ya geride çok sevdiği bir insanı bırakmış, ya da günümüzde de olduğu gibi çok sevdiği insanlar vahşi hayvanlara yem olmuş ya da buna benzer çok travmatik olaylar var. Üzerinden 70-80 yıl geçmesine rağmen halen bu acıyı yaşayan insanlar var. O dönemde daha çocuk olan bir kişiyle yaptığım görüşmede o travmayı halen yaşadığını hissediyorsun. Katliam travması dayanılacak bir şey değil. Çünkü ayağımıza armut dikeni battığında dahi çok büyük acılar yaratırken, aileden birçok insan öldürülmüş ve sağ kalan insanlar bu acıyla yalnız başlarına yüzleşmek zorunda kalmışlar ve hayatlarını da kurtarmak çabasına girmişler. Bir acıyı ertelediğin zaman o acı bir süre sonra karşına çıkıyor ve çıkmaya da devam ediyor. Bunu zamana yayarak bununla yüzleşmeyi seçtiler. Ama 38’de acıyı yaşamış insanlar o travmayı atlatamadan aramızdan ayrıldılar, birçoğu böyleydi” .
“1980’Lİ YILLARDA, BİZİM ÇOCUK OLDUĞUMUZ ZAMANLARDA ASLA 1938 KONUŞULMAZDI”
Günümüzde insanların önceliklerinin ve algılarının değiştiğine vurgu yapan Caner Canerik, “Bizim yaşananları formatlayıp öyle insanlara sunmamız gerekiyor. Yoksa bu acı böyle bastırılacak ve biz çok fark etmeksek de bunların etkileri toplum içinde devam edecek ve günümüzde farklı birtakım sorunlarla beraber karşımıza çıkacaktır. 2000’li yıllardan sonra biraz daha özgüven gelişti. İnternetin yayılmasıyla birlikte örnekler çoğaldı ve insanlar bu örneklerden cesaret alarak konuşmaya başladılar. Ankara’daki politik mücadeleden ötürü bize bir alan açıldı ve bu alanda bizim sesimiz daha fazla duyulabildi. Bu durumun çeşitli yansımaları da oldu. 1980’li yıllarda yani bizim çocuk olduğumuz zamanlarda asla bu meselelerin konuşulmasına izin verilmezdi” diye belirtti.
“KATLİAMDA KARDEŞLERİNİ KAYBEDEN NENEM, 38 DENDİĞİ ZAMAN AĞLAMAYA BAŞLIYORDU”
Suskunluğun iki temel nedeninin olduğuna dikkat çeken Caner Canerik,” Birincisi, travmaları tetiklemesiydi. Yani ben ninemi biliyorum. Çok erken kaybettik, hani birçok şeyi kayda alamadık ama o insan katliamda kardeşlerini kaybetmişti ve 38 dendiği zaman ağlamaya başlıyordu. Çünkü o travmayla yüzleşmemişti, anlatamıyordu, konuşamıyordu. Diğer insanlarla kendi aralarında konuşuyorlardı ama sonraki nesillere aktarmada bir kaygı yaşandı” ifadelerini kullandı.
Canerik bu travmanın birkaç sebebi olduğunu söyledi ve şöyle aktardı,
Bunun birkaç sebebi vardı tabi. Bunlardan ilki intikamcı bir yaklaşımın gelişmesinden ve sevdiği insanların tekrar zarar görmesinden korkuldu. Susarak, sineye çekerek, yani yaşananları pasifize ederek aradan sıyrılmak diyelim buna. Sanki hiç sesimiz çıkmazsa kimse bize karışmayacak psikolojisine girildi. Çünkü yaşanılan acılar çok ağrıdı, insanlar bunlarla yüzleşmemişti, cesaret alabilecekleri, dayanabilecekleri herhangi kimse yoktu. Yani uzman psikolog da yoktu, siyasi olarak da destek veren bir güç yoktu ve aslında bu söylemler dile geldiği anda karşılaşılan muamele de korkutucu boyuttaydı. İkincisi, kendilerinin halen tehdit olarak görüldüğünü düşünüyorlardı. Bundan dolayı pasif kalmayı tercih ettiler. Konuşmadılar, anlatmadılar. Pülümür’de katliam yerleri belli olmasına rağmen uzun yıllar boyunca kimse gidip mezarlıklarını ziyaret etmedi”
“DİL VE İNANÇ AYRILMAZ BİR BÜTÜNDÜR”
Yaşananlara doğru bir şekilde yaklaşılmasının önemine değinen Canerik,
”İnsanlar artık yaşadıklarıyla yüzleşmeye başladı. Ama yaşanılan bu olayların, travmanın günümüzdeki insanlar tarafından çok doğru bir şekilde değerlendirildiğini düşünmüyorum. Yani sosyal medyanın gelişmesiyle birlikte insanların bu alanda duyarlılık göstermeleri, anmaları oluyor. Bunun ötesine geçmemiz gerekiyor. Neydi, neden yapıldı, sonuç ne oldu ve biz nerede kaldık… Bunları sormamız gerekiyor. Bunları sorduğumuz anda zaten bir gerçekle yüzleşeceğiz ve bu gerçek karşımıza çıkacak. Ama bunlar sorulmadığı için sadece işte mum yakılma, anma töreni düzenleme ki bir dönem şöyle bir şey de vardı yani anmalarda halay çekildiğini biliyorum. Bir sürü sanatçıların konser verdiklerini biliyorum. Şimdi bunlar aslında içeriğinin nasıl boşaltıldığının göstergesiydi. Yani bizim insanlarımız günümüzde biz nasıl bir hayat sürüyoruz, 38 nasıldı, 38’den sonra nasıldı? Hani travmalar var evet bunlar sürekli olarak devam ediyor. Çok yaşanan adli olayların arka planında 38 travmasının olduğunu çok rahat söyleyebilirim.
Çünkü insanların birey olmalarının önünde de engel oldu bu. Kendilerini yaşayamadılar, kendi dillerini ve kültürlerini yaşayamadılar. Sudan çıkmış balık gibi ortada kaldılar. Çünkü farklı bir kültür dayatıldı, yabancı bir kültür dayatıldı. Şimdi düşünsenize hani kendi yaşadığın gerçeklikten kopuk bir hayat sürdüğün anda hayali bir alemde yaşarsın ve sen birey olamazsın. Kendin olamıyorsun çünkü. Kendin olamadığın zamanda attığın her adım seni çatışmaya götürecektir. Kültürü, inancı, dili, değeri ve ilkesi olmayan insanlar serseri mayın gibi nereye çarpacaklarını bilemezsin. Bizim bugün yaşadığımız biraz da bu. Dil ve inanç ayrılmaz bir bütündür. Bu iki olguyu ayırdığınız zaman iş kopuyor. Hani Kırmançki konuşabilirsiniz ama o inancı bilmedikten sonra siz boşlukta kalırsınız. Günümüzde yaşanan sorun biraz da bundan kaynağını alıyor. Çünkü geçmişle bağları kopmuş ve bu kopukluk günümüzde bu sorunları açığa çıkartıyor” şeklinde konuştu.
“DERSİM, SÜREKLİ YENİDEN DİZAYN EDİLİYOR”
Katliam tarihinden günümüze bir göç döngüsünün yaşandığını belirten Canerik, sözlerini şu şekilde tamamladı:
“Kaç defadır insanlar yerlerinden ediliyor ve Dersim yeniden dizayn ediliyor. 38’de buralar boşaltıldı ve yeni bir dizayn yaratıldı. Altmışlarda bir göç oluştu insanlar tekrardan geri döndü. Seksen döneminde yine öyle, doksanlar tekrar yine öyle… Yani hemen hemen her on senede bir resetlenen bir coğrafyadan bahsediyoruz. Bu yeniden dizaynda eskiden kalan değerler pek fazla olmuyor. Yeni dizaynlar yeni değerler yaratıyor. Bu yeni değerler de geçmişte yaşanan travmaları tetikliyor. Bu insanlar mevcut durumda kendilerine yer bulamıyorlar. Çok ağır bedel ödemiş ama toplum ona sahip çıkmıyor. Çünkü toplum değişmiş, her on yılda bir değişmiş. Hiçbir şey kalmamış geriye.”
PİRHA — Dersim’de 1937–38 yıllarında yürütülen askerî harekât, binlerce insanın öldürüldüğü, on binlerce kişinin sürgün edildiği bir yıkıma yol açtı. Katliamı bizzat yaşamış bir tanığın kızı Beser Uluşan, yaşadıklarıyla ilgili devletin arşivleri açmasını, nerede kimlerin öldüğünü ve gömüldüğünü öğrenme haklarının olduğunu söyledi.
Beser Uluşan, babası Bego Polat’ın çocuk yaşta katliamı yaşadığını, ailesini kaybettiğini ve hayatı boyunca o yarayla yaşadığını anlattı. Uluşan’ın aktardıkları, saldırıların yalnızca öldürmeye değil; köylerin yakılmasına, açlık ve zorunlu göçe de neden olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor. Uluşan, devletle hesaplaşma talebinin intikam değil; bilgi, adalet ve yüzleşme talebi olduğunu vurguladı:
“Bu katliamı, yaşananları hak etmedik. Devlete hakkımı helal etmiyorum. Arşivleri açsınlar, kim nerede ölmüş, nerede gömülmüş bilmek hakkımızdır. İntikam peşinde değiliz ama yaşadığımız bu acıları da hak etmedik”
“BABAM CESETLERİN ALTINDA KALDIĞI İÇİN HAYATTA KALMIŞ”
Uluşan, babasının yaşadıklarını ve sakat kalan elinin izlerini şöyle anlattı:
“Babam, Dersim 1938 Katliamı’nı çocuk yaşta yaşamış, o olayda yaralanmış ve o yarayla ömür boyu yaşamış bir insandı. Ailesini kaybetmişti. Köyünden, evinden, barkından olmuşlardı. Etraftaki akrabalarını da kaybetmişlerdi. Çok büyük acılar yaşamışlardı. Babamın anlattığına göre, daha önce köyleri boşaltıp yüksek yerlerden alarak daha aşağıdaki ovalara, devletin daha kolay ulaşabileceği köylere indirmişler. Onları da Hopik adlı bir köye yerleştirmişlerdi. Hopik onların kendi köyü değildi ama devletin kontrolü kolay olsun diye oraya taşımışlardı. Sonra da oradan alıp katletmişler. Babam, iki kız kardeşi, bir erkek kardeşi, annesi ve babasıyla birlikte Dara Tope denilen, Harçik Çayı kenarındaki bir yerde katledilmişler. Orada toplayıp ağır makineli silahlarla taramışlar. Taramadan sonra cesetler üst üste düşmüş. Babam ailesiyle birlikte oturuyormuş; hepsi birbirine sarılmış. Kurşun, kardeşinin kafasına isabet etmiş, babam da kardeşine sarıldığı için aynı kurşun babamın eline gelmiş. Eli yaralanmış ama ölümcül bir yara almamış. Cesetlerin altında kaldığı için hayatta kalmış.”
“Askerlerin yaralı olup olmadığını kontrol etmek için ölenlerin süngülendiğini, bazen bacaklarından tutup ırmağa atıldığını aktaran Uluşan, Babamı da suya atmışlar. Bir süre suyun içinde sürüklendikten sonra kenara çıkmış. Elinin yaralı olduğunu görmüş, toprak dökerek kan izlerini gizlemeye çalışmış. Çünkü “Askerler izimi bulur” diye korkuyormuş. Böyle böyle köye dönmüş. Babamın elindeki parmaklar deriyle az bir yerden bağlı kalmış, onları kesmişler, tedavi etmişler. Eli iyileşmiş ama sakat kalmış. Ben çocukluğumda babamın hep elini kapattığını hatırlıyorum. Bu bir utanç değil ama o elin yarası onun hayatı boyunca taşıdığı bir izdi”
“Bir gün babama sordum; “Hiç o öldürülen yere dönmediniz mi? Belki kurtulan olmuştur, belki bir şeyler görebilirdiniz” dedim. Babam, ‘Abimle gittik. Korkuyorduk ama yine de gittik. Küçük kardeşim orada duruyordu. Hiçbir yerinde kurşun izi yoktu ama ölmüştü. Parmağı ağzındaydı’ dedi. Bunu anlatırken babamın sesi kesildi. Yaklaşık beş dakika kadar sessiz kaldık. O anın ağırlığı çok derindi. Babam o günleri anlatırken başka korkunç olaylardan da söz ederdi. Mesela, bazı askerlerin hamile kadınların karnına süngü saplayıp, doğmamış çocukları çıkarıp suya attıklarını söylerdi. Annemin ailesi de büyük kayıplar yaşamış. Annemin babası da öldürülmüş. Dayıları, amcaları da aynı şekilde katledilmiş.
Annemin amcasına askerler önce görev vermiş ‘Köylerden bize yiyecek getir’ diye, bir süre böyle çalıştırmışlar. Sonra işleri bitince onu bir harmanda, bulgur yığınının içine atmışlar, kibrit çakıp yakmışlar. Adam orada canlı canlı yanmış. Bir başka yerde köylüleri bir çukura toplamışlar. Orada öldürülen bir annenin memesini küçük bebeği emiyormuş; kadın ölmüş ama çocuk hâlâ emmeye devam ediyormuş. Bu, insanın yüreğini parçalayan bir manzara. Bu dünyada böyle bir katliam çok az görülmüştür.”
“ARŞİVLER AÇILSIN”
Uluşan son olarak, devletin başta arşivler olmak üzere gerçekleri açıklaması gerektiğini yineledi:
“Devlet arşivleri bize göstersin isterim. Kim nerede ölmüş, kim nerede gömülmüş bilmek hakkımızdır. Biz bu ülkeye hiç kötülük yapmadık. Annemiz babamız hep ‘Bu memleket bizimdir’ derdi. Buna rağmen bize hep şüpheyle bakıldı. ‘Alevisiniz’, ‘Kürtsünüz’ denilerek dışlandık. Ben artık devletin herkese eşit davranmasını istiyorum. İnsanlara aynı gözle bakılmasını istiyorum. Biz intikam peşinde değiliz, hiçbir zaman da olmadık. Ama yaşadığımız bu acıları da hak etmedik. Barışık değiliz, asla barışık değiliz. Devletin herkese aynı gözle bakmasını, özür dilemesini ve gerçekleri açıklamasını istiyorum. Çünkü biz o acıları hak etmedik”
Dersim 1937–38 olayları tarihsel bellekte derin yaralar bırakmaya devam ederken, hayatta kalanların yakınları bilgi, adalet ve hesaplaşma talebini yineliyor. Beser Uluşan’ın sözleri, arşivlerin açılması ve devletin bu dönemle yüzleşmesi çağrısının insanî ve hak arayışına dayandığını, intikam değil açıklık istediğini net biçimde ortaya koyuyor.
PİRHA – 1934 doğumlu Dersim Katliamı tanığı Ali Koçak, 1938’de yaşadıklarını PİRHA’ya anlattı. Henüz dört yaşındayken sürgün, açlık ve ölümle tanıştığını belirten Koçak, “O zaman aklım ermezdi ama bizi yakaladıkları günü hiç unutmuyorum. Annem beni kolumdan tuttu, çarıklarımı giydirdi. Evden çıkarken askerlerle milisler önümüzü kesti” dedi.
Dersim’de 1937-38 yıllarında gerçekleştirilen askerî harekât, binlerce kişinin öldürülmesine ve on binlerce kişinin sürgün edilmesine yol açtı. Devletin “isyan bastırma” adı altında yürüttüğü operasyonlarda köyler yakıldı, insanlar açlık ve zorunlu göçle karşı karşıya bırakıldı. Katliamdan sağ kurtulanlar Kütahya, Çorum, Amasya, Nevşehir gibi Anadolu’nun farklı illerine sürgün edildi.
O dönemde henüz dört yaşında olan Dersimli Ali Koçak, ailesinin katledildiğini, sürgün yollarında açlık ve yoklukla büyüdüğünü belirterek, “Devlet yanlışlık yaptı, çoluk çocuk öldürmeyecekti” dedi.
“38’DE DÖRT YAŞINDAYDIM”
Yaşadıklarını yıllar sonra ilk kez ayrıntılı biçimde anlatan Ali Koçak, çocuk yaşta tanıklık ettiği o günleri şöyle aktardı:
“1934 yılında Alacık köyüne bağlı Küllük mezrasında doğmuşum. 38’de dört yaşındaydım. Pek aklım ermiyor, hatırlamıyorum. Yalnız bizi yakaladıkları günü hatırlıyorum. Tarlaları yakmışlar, açlık var. Bizde ‘Mezra’ diye bir köy var oraya gittik. Ben, annem, yengem ve iki abim beraber gittik. Bir abim o köyde vuruldu. Ablam evliydi, eniştemle yeğenim de vuruldu. Amcamın oğlu ile çocuğunu da öldürdüler. Daha sonra askerler etrafımızı sardılar. Bizi yakalamak için gelenler Areyiz aşiretinden milislerdi. Haydaranlar ile araları yoktu, birbirlerinden adam vurmuşlardı. Bu yüzden Areyizliler hep milis yazılmışlardı.
Tüfek sesleri geldi, annem beni aldı kolumdan tuttu ve çarıklarımı giydirdi. Biraz ceviz biraz da yanan tarlalardan telleri topladı getirdi. Elimi tuttu, nasıl ki kapıya çıktık milisler ve askerler önümüzü kapattı. Kimse yok birisinin evindeydik. Onlar boşaltmış gitmişlerdi. Ondan sonra nasıl asker önümüze dikildi, ben birisinin ayaklarına kapandım, ‘Annemi dövmeyin’ dedim. Annem dedi ki, ‘Babalar siz buralısınız, ben biliyorum. Ne olur bizi serbest bırakın, Allaha bağışlayın’ dedi. Ama bizi bırakmadılar, Nazimiye’ye götürdüler. Nazimiye’ye giderken annem beni sırtına alarak götürdü. Pülümür çayına vardığımızda bizi suyun içinden geçirdiler. Annem kendini suya attı. Yani su alıp bizi götürsün diye. Nasıl ki ben bağırdım askerler bizi sudan çıkardılar. Nazimiye’ye kadar gittiğimizi hatırlıyorum. Orada bir gün mü kaldık iki gün mü kaldık bilmiyorum.”
“MEĞERSE BİZİ KÜTAHYA’YA SÜRGÜN ETMİŞLER”
Katliamdan kurtulduktan sonra sürgün yollarına düşen Ali Koçak, Kütahya’ya gönderilişlerini şu sözlerle anlattı:
“Meğerse bizi Kütahya’ya sürgün etmişler. Kütahya’nın Simav kazasının Kusurlar diye bir köyü vardı. Bizi o köye götürmüşlerdi. Annem ve babamın söylediğine göre o zaman ben dört yaşındaymışım. Babam bizimle değildi. Sonradan teslim olunca onu da Yozgat’a sürmüşlerdi. Nasıl ettiyse o yaşlı haliyle geldi bizi buldu. Büyük abim Ahmet’in eşi de yanımızdaydı. Abim o zaman askerdeydi. Tezkereyi aldıktan sonra o da geldi bizi buldu. Abimin sürgününü Nevşehir’in Derinkuyu ilçesine çıkartmışlardı. Bizimle bir ay kaldıktan sonra o da hanımıyla Derinkuyu’ya gitmek zorunda kaldı. Abim oraya gidince bizim de gelmemiz için müracaat etmişti. Bizi çağırdı, nasıl gittik hatırlamıyorum. Abim nüfus kaydımızı Nevşehir’e aldırdı. Ailemin konuştuğuna göre dört sene de orada kalmışız. Ben orada okula gittim, diplomamı aldım. Bize orada arazi vermişlerdi. Bizimkiler sağda solda çalışmaya başlamışlardı. İki ablam ile yengelerim de çalışmaya başladılar. O köyde nerede boş yer oluyordu bizi oraya yerleştiriyorlardı. Güzel bir köydü. O zamanlar 700 haneydi. Hayatlarını hayvancılık ve tarım yaparak sağlıyorlardı. Bize de çok iyi davrandılar, yardım ettiler, ekmeklerini paylaştılar.”
“DEVLET NEREDE BOŞ ARAZİ VARSA SÜRGÜNLERİ ORALARA DAĞITTI”
Yıllar sonra yeniden Dersim topraklarına dönen Ali Koçak, sürgün dönüşlerini de şu şekilde anlattı:
“Sene 49’da bizi tekrardan Nazimiye’ye getirdiler. Herhâlde temmuz ayı olacaktı. Nazimiye sürgünden gelenlerle dolmuştu. Orada bir ay filan kaldık. Bizi bir türlü yerlerimize götürmediler. Devlet Nazimiye’ye getirdiği herkesi bir yerlere dağıttı. Bizi de Turuşmek’e götürdüler. Devlet nerde boş arazi varsa sürgünleri oralara dağıttı. Kimisini Akpazar’a kimisini Diyarbakır’a götürdü. Gidenlere arazi verdi. Bize de dediler ki, ‘Muş’ta yer var gidiyor musunuz?’; Abilerim ‘gideriz’ dediler. Gittik bir sene de orada kaldık. Adnan Menderes hükümeti kurduktan sonra köyümüze geri döndük. Döndüğümüzde her taraf kan harabeydi.”
“KORKUYU ARTIK 38’DE GERİDE BIRAKMIŞTIK”
Katliamın ardından halkın yaşadığı büyük travmayı ve hayatta kalmanın ağırlığını anlatan Ali Koçak, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Devlet yanlışlık yaptı. Çoluk çocuk öldürmeyecekti. Kimi nerede tuttuysa, elini kolunu bağlayıp yalın ayak, aç susuz götürüyordu. Götürdüklerini Mazgirt’te öldürüyordu, Düzgün Baba’nın orada öldürüyordu. Korkuyu artık 38’de geride bırakmıştık. Ölen öldü kalan kaldı. Korku kalmamıştı artık. Hükümetin de ne olduğunu öğrendi herkes. Yaşananları nereye gidersek anlatırlardı. Gittiğimiz köylerde o köylerin büyükleri olup biteni anlatıyorlardı.”
PİRHA- Dersim Katliamı’nda yaşamını yitirenlerin gömülü olduğu Pülümür’de anıt mezarlar yapıldı. Çerağlar ve gülbenglerle açılan Dersim Soykırımı Anıtı’nda, yaşanan acıların unutulmaması gerektiği vurgulandı.
1937-1938 yıllarında on binlerce yurttaşın katledildiği ve sürgün edildiği Dersim Katliamı’nın unutulmaması için Dersim’in Pülümür ilçesinde anıt mezarlar yapıldı. Katliamda yaşamını yitirenlerin gömülü olduğu alanda inşa edilen Dersim Soykırımı Anıtı, yakılan çerağlar ve okunan gülbenglerle açıldı. Açılışa Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Eş Genel Başkan Yardımcısı Müslüm Dalkılıç, Türkiye Alevi Federasyonu Genel Başkanı Zeynel Abidin Koç, Genel Başkan Yardımcısı Özgül Ateş ve çok sayıda yurttaş katıldı.
“GEÇMİŞİMİZİ UNUTMAMALIYIZ”
Burada ilk olarak konuşma yapan AABK Eşit Genel Başkan Yardımcısı Müslüm Dalkılıç, anıtın toplumsal hafıza açısından önemine değinerek, “Beş canımızın toplu mezarı burada. Bu anıtın hayata geçmesinde emek veren, öncülük eden canlara teşekkür ediyoruz. Yaşadığımız bu acıların gizlenmeden toplum önünde görünür hale gelmesi gerekiyor. Katliamlarda toprağa düşen her canımızın mezarları nerede ise, buraların toplumun ziyaretine açılması bizim kurumsal borcumuzdur. Geçmişimizi unutmamalıyız, çünkü unutursak benzer acılar tekrar yaşanır” dedi.
“SOYKIRIM ANITLARI BARIŞA HİZMET EDECEK”
Türkiye Alevi Federasyonu Genel Başkanı Zeynel Abidin Koç ise, anıtın halkı kin ve nefrete sürüklemek için değil, toplumsal barış için yapıldığını ifade etti:
“Devletin bu katliamlarla yüzleşmesi gerektiğini defalarca söyledik. Amacımız geleceğe daha barışçıl bir toplum bırakmak. Bu anıt, Alevilerin talepleriyle birlikte demokratikleşme masasında yer bulursa Türkiye’de gerçek bir barış inşasının önü açılır. 37-38 asla unutulmamalı.”
“BU ACILAR UNUTULMAZ”
Katliamda yakınlarını kaybeden yurttaşlar da ailelerinden dinledikleri tanıklıkları paylaştı. Katliamlarda hamile kadınların süngülendiğini, annelerin kendi çocuklarını boğmak zorunda kaldığını, toplu ölümler yaşandığını anlattılar.
Bir yurttaş, “Benim babaannem 6 aylık kızını kucağında boğmak zorunda kalmış. Anneannem göle atmış çocuğunu. Bunlar unutulacak şeyler değil. Dar ağacına da götürseler bu acı unutulmaz, unutturulmaz” sözleriyle yaşananları aktardı.
PİRHA- Zini Gediği Katliamı’nın 87. yılında katledilenleri anan Demokratik Alevi Dernekleri, “Zini Gediği gibi mekanlar bizler için birer hafıza mekanıdır. Bu mekanlar yalnızca birer coğrafi isimlerden veya tarihte yaşanmış acılardan ibaret değil; aynı zamanda devletin inkâr, asimilasyon ve imha politikalarının aynası haline gelmiş yerlerdir” diyerek, katliamla yüzleşilmesi çağrısında bulundu.
8 Ağustos 1938’de Erzincan’ın Munzur’a bakan dağlık bir köyünde, Surbahan ve çevre köylerden toplanan 97 Alevi yurttaş “yasak bölge” ilan edilen Erzincan Zini Gediği’nde kurşuna dizildiler.
Katliamın yıldönümünde Demokratitk Alevi Dernekleri (DAD) Genel Merkezi yazılı açıklama yayınladı. “Zini Gediği’nde Katledilen Canları Unutmadık, Unutturmayacağız!” başlığıyla yayınlanan açıklamada, arşivlerin açılarak katliamla yüzleşilmesi ve Dersim halkından özür dilenmesi çağrısında bulunularak, “Dolayısıyla bu aynaya bakmadan hakikatleri görmek ve demokratikleşme adına bir yola girmek mümkün değildir” vurgusunda bulunuldu.
87 yıl önce, 1938 yılında, Dersim Tertelesi’nin devamı olarak Zini Gediği’nde, büyük bir katliam yaşandı. 97 can elleri, kolları bağlanarak köylerinden alındılar. 3.200 rakımlı yüksek dağ başına doğru ölüme götürüldüler. Süngüler eşliğinde devam eden uzun yürüyüş sonrası Zini Gediği mevkiinde kurşuna dizildiler. Takip eden yıllarda yasaklı mıntıka olarak belirlenen Zini Gediği’nde yıllar sonra üst üste yığılmış kemikleri bulundu.
Kürt kültürel gerçekliği içerisinde tarihsel açıdan kendisini özgün bir yol olarak inşa etmiş olan Raa/Rêya Heq Alevi toplumsallığı, Türk-İslam esaslı tekçi ulus devlet formuyla hayata geçirilen Cumhuriyet döneminde “tedip-tenkil” hedefi haline getirildi. Dersim Tertelesi döneminde bugün andığımız Zini Gediği katliamı gibi yüzlerce vahşet yaşandı. Hava saldırıları, zehirli gazların kullanımı, toplu infazlar, çocuklara el koyma ve sürgün politikaları eşliğinde büyük bir kırım politikası uygulandı.
87.Yıldönümünü karşıladığımız Zini Gediği katliamı başta olmak üzere, devlet Dersim’de yaşanan soykırımın tüm boyutlarıyla yüzleşmeye asla yanaşmadı. Kan donduran bu vahşet karşısında siyasi rant uğruna göstermelik “özürler” ile bu büyük acımız araçsallaştırılmak istendi.
Zini Gediği gibi mekanlar bizler için birer hafıza mekanıdır. Bu mekanlar yalnızca birer coğrafi isimlerden veya tarihte yaşanmış acılardan ibaret değil; aynı zamanda devletin inkâr, asimilasyon ve imha politikalarının aynası haline gelmiş yerlerdir. Dolayısıyla bu aynaya bakmadan hakikatleri görmek ve demokratikleşme adına bir yola girmek mümkün değildir.
Tarihle yüzleşemeyenler, geleceği demokratik normlarla inşa edemezler! Arşivler açılmalı, katliamla yüzleşilmeli ve Dersim halkından özür dilenmelidir diyoruz! Zini Gediği’nde katledilen canlarımızı saygıyla anıyoruz. Huzurlarında dardayız. Zaman Sahipsiz, Mekan Rızasız, Mazlum Çaresiz Değildir!”
PİRHA – Dersimli aydınlardan Kazım Arık, 1937-38 Dersim Tertelesi ardından en az 124 köyün yok edildiğini vurguladı. Yapılanların “bir soykırım hareketi” olduğunu belirten Arık, “Birebir tespit edilen 160 tane toplu kırım merkezi var. Listesi de bende mevcut. Bizim köyde hiçbir gün silah falan olmadı, buna rağmen 55 kişi katledildi” diye konuştu.
1925 yılında çıkarılan ‘Şark Islahat Planı’, 1936 tarihli ‘Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkında Kanun’ ve ‘4. Umumi Müfettişlik’in kurulması ile ulus devletin inşası önünde engel olarak görülen Dersim’in, öncelikle kanaat önderlerinin yok edilmesi, halkın soykırımdan geçirilerek kalanların sürgüne tabi tutulması hedeflendi.
25.12.1935 tarih ve 2884 sayılı Tunceli Kanunu çerçevesinde 4 Mayıs 1937 tarihli bakanlar kurulu kararı ile Dersim’e yönelik askeri operasyonlar başlatıldı ve on binlerce Dersimli katledildi. Askeri operasyonlar 1938 yılı boyunca devam etti. Katliamla birlikte sürgün politikası devreye konulup Dersim coğrafyası büyük oranda insansızlaştırıldı.
15 Kasım 1937 yılında Dersim’in Kürt Alevi kanaat önderi Seyit Rıza, oğlu Resik Hüseyin ve Dersim’in 7 ileri geleni, Elâzığ Buğday Meydanı’nda idam edildi.
1937-38’de yaşanan Dersim Soykırımı’nda ‘Dersim’in Kayıp Kızları’ olarak bilinen bir kuşağın ise ailelerinden kopartılarak tanımadıkları ailelere evlatlık ve eş olarak verildiği gerçeği de soykırımın bir başka boyutunu oluşturuyor.
Dersim Tertelesi’nin 88. yıldönümünde ajans olarak katliamın öncesini ve sonrasını ele aldık. Dosyamızın bugünkü konuğu Dersimli aydın Kazım Arık oldu.
1942 yılında Dersim’in Nazımiye İlçesine bağlı bir dağ köyü olan Civrak’da dünyaya gelen Kazım Arık, soykırımın öncesini ve sonrasında yaşananları, Pir Haber Ajansı’na (PİRHA) anlattı.
Kazım Arık: Şimdi bir kere Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşundan bahsetmek lazım. Hangi temel paradigma üzerine kurulmuştur? Aslında imparatorlukların parçalanmasıyla birlikte ‘ulus devlet’ kavramının ortaya çıkışı var. İmparatorluklar parçalandıktan sonra her ne kadar ulus devletin kuruluşu 1789’da tarihlenirse o değildir, 1789’da kurulan, oluşturulan ulusal devlettir. Ulusal devlette temel ana kriter ulusun kendisidir. Ulusun bütün topluluğudur. Aslında ulus devlet 19. yüzyılın son çeyreğinde realize edilmiştir. Ulus devletin temel felsefesi şudur; etno dinsel bir yapıya, teknik üzerine kuruludur.
Diğer çoğulcu halkları, dilleri, kültürleri, inançları devre dışı bırakır. Bu ulus devletin ana karakteridir. Cumhuriyet de bundan esinlenerek Osmanlı İmparatorluğu parçalanmasından sonra ulus devletin kuruluş sürecinde gelirsek, Cumhuriyetin ilk mücadele yıllarında, yani o mücadele dönemi dediğimiz dönemde bu etnik dinsel vurgu yoktur. Bütün o mücadeleyi başarabilmek için geniş bir yelpazede birlik oluşturulmuştur. Bunun önderi de Mustafa Kemal’dir. Mustafa Kemal aynı zamanda bir pragmatisttir yani. Bunu din unsurunda da, Kürtler ve Aleviler konusunda da kullanmıştır. Başlangıçta etno dinsel bir vurgu yoktur. Bu birlikteliği sağladıktan sonra, bu dönemde ikrar dönemi vardır. 1919 ile 1924 süreci ikrar dönemidir. 1924’ten sonra, yani devlet sağlamlaştıktan sonra inkar dönemi başlamıştır.
“DEVLET O İKRARDAN DÖNDÜ”
-Dersim neden devletin hedefi oldu?
1921 Anayasası’nda etnik vurgu yoktur. Herkes kendi kıyafetleriyle gelmiştir. Hatta Mustafa Kemal’in meclis konuşması vardır; ‘Bu cumhuriyet yalnız Türklerin, Müslümanların değil, çeşitli unsurlar da müteşekkir. Bütün halklarındır’…şeklinde.
Hatta İzmit’te Ahmet Emin Yılman’ın ‘Kürt meselesini, Kürtleri ne yapacaksınız? sorusuna verdiği cevapta ‘Efendim onlar da bu mücadelemiz gerçekleştikten sonra, devleti kurduktan sonra her liva, kendisini geleneklerine, örfüne, dil ve adetine göre yönetecektir’ der. 1921’in anayasasında etnik vurgu yoktu ama 1924 anayasasında tamamen etnik yapı etkendir.
Ne diyor? ‘Her Türk hür doğar’ diyor. Peki diğerleri ne olacak? Hiç Türkler dışında başka bir ibare yoktur. Çünkü 1924 Anayasası devletin kuruluşudur. Lozan kuruluş antlaşmasıdır. ‘30 yaşını bitiren her Türk mebus seçilebilir. ‘Her Türk kanun karşısında eşittir’. Türk, Türk, Türk… Yani hep Türklüğü vurgulamıştı. Devlet de bunun üzerine, etnosu Türk ırkı, dini de İslam Sünni mezhep üzerinedir. Nitekim 1925’te tekke ve zaviyelerin kaldırılması var. İşte her ne kadar Aleviler, cumhuriyet diyorlarsa da halbuki orada ‘tekkeler ve zaviyelerde pirlik, şeylik, müritlik yasaktır’ diyor. Sonra Alevi ibadetlerinde o dönem gazetelerini tarayın, yapılan ibadetlerdeki takibatlar, mahkemeye verilmeler filan vardır. Dolayısıyla teknik üzerine kurulan bir devlet olunca da şimdi 1915’te, 16’da Ermenileri, 1920’lerde Rumları mübadele ile halletmişsin! Kalmış Kürt meselesi. Kürtler de mücadelede seninle beraber olmuş. O mücadeleyi beraber yapmışsınız, başarıya ulaştırmışsınız ama ondan sonra da dediğim gibi o ikrardan dönüldü. Çünkü Mustafa Kemal’in, Erzurum ve Sivas Kongresi’nde Kürt ağalarına, beylerine, şeyhlerine destek için yazdığı mektuplar var. Ama ondan sonra da Kürtlerin en ufak bir taleplerini reddederek, Şark Islahat Planı’yla dilin yasaklanması, iskan kanunlarıyla sürgünlerin başlaması…
O dönemdeki verilen bütün raporlarda ‘Dersim’in mutlaka ıslah edilmesi lazım’ deniliyor. Hatta İbrahim Talih Öngören, umumi müfettiş, diyor ki ‘Nasihat ile plan olmaz. Hedef ve tenkil lazım’. Hatta İbrahim Talih Öngören, ‘Etrafını çevireceğiz, izole edeceğiz, yollarını keseceğiz, aç kalacaklar, iltica edecekler. Bu da olmazsa yine o zaman rahatlıkla biz onları tedip ve tenkile başlayacağız’ diyor. Yani tamamen önceden planlanmış, programlanmış raporlara dayalı harekat. Yani bu soykırımın yapılacağı önceden raporlarda belli.
7 BİN SİLAH DEVLETE TESLİM EDİLMESİNE RAĞMEN YİNE DE KATLİAM YAPILDI!
-Kırım öncesi devlet nasıl bir hazırlık yaptı?
Çok ciddi bir hazırlık var. Soykırımın başlayabileceği önceden belli. 1935’te Kasım ayında Mustafa Kemal’in mecliste yaptığı bir konuşma var. Diyor ki: ‘Bütün ülkede asayişi sağladık, hallettik, huzuru sağladık. Bir tek Dersim müşkülesi kaldı. Bunun halledilmesi lazım.’
Mustafa Kemal tek otorite. Yani, dediklerinin elbette yerine getirilmesi gerekir. Bu konuşmanın üzerine aralık ayında fevkalade yetkilerle donatılmış özel bir Tunceli Kanunu çıkarılıyor. Kanun kanun ama hukukla alakası yok! Düşünün ki iddianameler tebliğ edilmiyor, avukat dahi tutulamıyor.
Abdullah Alpdoğan diye bir korgeneral tayin ediliyor. Abdullah Aldoğan 1921 Koçgiri harekatını yöneten, oradaki zulmü yaratan Sakallı Nurettin Paşa’nın da damadı. Evet, böyle fevkalade yetişmiş biri! Ondan sonra harekata bütün ordu; diğer bütün Kürt direnişlerindeki harekete katılmış deneyimli subay ve askerler geliyor. ‘Bu bölge mahrum kalmış bir bölgedir. Biz size uygarlığı, medeniyeti getirdik’ diyorlar. ‘Okul, hastane, yollar yapacağız, uygarlığa kavuşturacağız’ diyorlar ama diğer taraftan bakıyoruz gelir gelmez 1936 yılında bütün ilçelerde kışlalar yapılmaya başlanıyor. Hastaneler de belli ki kışlalar için yapılıyor, çünkü asker sevkiyatı yapılıyor.
Sonrasında Kamut, Sin, Amutka, Haydaran, Danzik gibi bölgelerde stratejik karakollar yapılıyor. Ondan sonra ‘Mutlak surette silahlarınızı getirip teslim edin’ denilerek silahlar toplanıyor.
Diyorlardı ki ‘Efendim devlet, hiçbir zaman Dersim’e girmemişti’. 1937’de yapılan sayımlarda devlet, hangi köyde kim var, ne kadar kör var, ne kadar çolak biliyor. Ondan sonra ne kadar silah var, hangi aşiret var, bütün ayrıntıları var. Hani devlet giremiyordu? Birebir tespitler var. Hangi aşiretin elinde ne kadar silah var belli.
‘Silahları getirin, teslim edin’ deniliyor ve 7.000 küsur silah teslim ediliyor. Yani eğer Dersim bir direnişe hazırlansaydı, bir isyan yapabilseydi niye getirsin silahını teslim etsin? 7.000 silah teslim ediliyor, ondan sonra hareket başlıyor.”
“DEVLETİMİZ ŞEFKATLE SİZE KUCAĞINI AÇIYOR!”
-Dersim Tertelesi’nin siyasal ve toplumsal sonuçlarına dair ne söylersiniz?
Mesele şurada; tabii ki Dersim bir Alevi Kızılbaş bölgesi. Aynı zamanda etnik yapı olarak da Kürt Dersim. Dersimlilerin, Kirmanckî haricinde başka dil bildiği yok zaten. Yani etno dinsel bir temizliktir bu. Dedik ya devletin kuruluş felsefesi bu teknik üzerine kuruludur. Yani geriye bir tek Kürt meselesi kalıyor. Kürt meselesinde de Koçgiri’den başlayarak Ağrı’dan, Zilan’dan; Şeyh Sait direnişiyle birlikte sindirmişsin, etmişsin, bir Dersim kalmış.
Kendi kültürünü, geleneğini, örfünü, efendim babadan dededen kalan anneanne geleneğini devam ettiren; aslında Dersim’in vergi vermediğine dair de o da ayrı bir uydurma bir bahanedir. Çünkü 1930-32 tarihli vergi kayıtları var. Askere gitme konusunda da kayıtlar var. Hozat’ta, Çemişgezek’te %50-60 gidiş var. Pülümür ile Nazimiye’de %20-30 civarlarındadır. Türkiye’nin her yerinde bu durum vardır.
Diğer taraftan derler ki ‘Dersim’de eşkıya, isyan vardı’. Ancak bütün Osmanlı coğrafyasında o zaman direnişler var. Yani o tip direnişler, davranışlar bütün Osmanlı coğrafyasında var. Ama yani o bahane edilerek bütün halk imha mı edilir? Bakarsanız halk vergi veriyor, otoritenin kurulması için askere gidenler var. Nitekim somut bir olay anlatayım ki netlik kazansın.
Şimdi Abdullah Alpdoğan 1937 yılında Nazimiye geliyor. Nazimiye’de bir çeşmenin önündeki dut ağacının önünde ‘Bütün aşiretlerin ileri gelenleri toplansın gelsin diyor’. Bir araya geldiklerinde ‘Aranızda Türkçe bilen, cevap verebilecek kim var?’ diye sorulunca Bertal Efendi gösteriliyor. Bertal Efendi, anne tarafından benim dedem. Bizim Xormek Aşiret’in reisi Bertal Efendi… Bertal Efendi Türkçeyi çok iyi biliyor.
‘Size uygarlığı getirmeye çalışıyoruz. Okul, yol, hastane yapacağız, medeniyeti getireceğiz. Buna rağmen devlete biat etmiyor, devletin kurallarına uymuyorsunuz. Vergi vermiyor, askere gitmiyorsunuz. Devletimiz şefkatle size kucağını açıyor ama siz karşı geldiğinizde de devletin demir pençesinden de kurtulamazsınız’ diyorlar.
Hani havuç ve sopa meselesi var ya… Tam bu esnada oradan bir keçi geçiyormuş. Bertal Efendi’de diyor ki; ‘Bak zaten üç beş keçimiz var. Görüyorsunuz arazi de yok gelir de yok. Zaten olanaklar az ama vergisini veriyoruz. Bir de ‘askere gitmiyorlar’ diyorsunuz. Amcam Veli ağanın oğlu Mustafa şu anda askerde.’
Abdullah Alpdoğan, bütün bunları yaverine not ettiriyor. Bertal Efendi’yi düşünün; orada askeri taahhüt almış. O zaman motorize güçler pek yok. Katır, at, hayvan filan onlarla ulaşım sağlanıyor. Lojistik destek sağlanıyor. Onların yemlerinin taahhüdünü benim dedem almış. Düşünün ki yani kaymakamla, jandarma komutanıyla dostlukları, merhabası var. Yani herhangi bir direniş meselesi de yok. Bütün bunlar 1937’de oluyor. 1938 Temmuz’u olunca kasabadaki yüzbaşı, Bertel Efendi’yi çağırıyor. Bertel Efendi geliyor. Bu olay Muzur Çem’in kitabında da var. Çavuş Usif diyor ki ‘Biz kışlada çalışıyorduk. Baktım ki Bertal Efendi’nin atı karakolun önünde bağlı. Gittim uzaktan baktım. Bertal Efendi ile yüzbaşı bir şey konuşuyorlar. Bir miktar para tuttu verdi.’
Yüzbaşı ‘Bertal Efendi sizin hakkınızda sürgün kararı geldi’ diyor. Bertal Efendi de şaşırıp ‘Yüzbaşım, Allah’ını seversen, bak seninle merhabamız var. Görüyorsun, devlete karşı en ufak bir direnişimiz yok’ diyor. Yüzbaşı ise ‘Benim yapabileceğim bir şey yok. Oğlun, tüm aileyi toplasın getirsin’ diye cevaplıyor. Bertal Efendi ‘Yalnız annem kalsın, o 100 yaşındadır’ diyor. Bütün aileyi çoluk çocuğuyla birlikte topluyorlar. Yolda getirirlerken Nazimiye’ye 10 km uzaklıkta Ramadan Deresi var, oraya getiriyorlar. 49 kişiyi orada kurşuna diziyorlar. Ana karnında çocuk var… Bütün cesetleri de yakıyorlar.
TESPİTİ YAPILMIŞ EN AZ 160 TOPLU KIRIM MERKEZİ MEVCUT!
Gelelim Bertal Efendi’ye ne oldu? Yüzbaşı o konuşma sonrasında ‘Bertal Efendi herhalde senin canın sıkıldı. Yanına asker verip gönderelim’ diyor. Bertal ise ‘Hayır, neden asker vereceksin? Herkes beni tanıyor’ diyor.
Bu ana tanık olan kişi ‘Baktım, Berdal Efendi atına bindi ama arkasında da askerler vardı. Askerlerin terkilerinde ise kazma ile kürek var. Benim dikkatimi çekti. Biz de takıldık peşlerine gidiyoruz. Nazimiye’den 2-3 km yukarıda Bertal Efendi’yi öldürüyorlar ve cesetlerini çukura atıyorlar. Bütün bu toplu kırımlarda arkadaşlarımızın birebir tespit ettiği 160 tane toplu kırım merkezi var. Listesi de var bende. Bizim köyde 55 kişi katledildi. Yalnız bizim köyde hiçbir gün silah falan yok.
Sonrasında dağ tarafından benim amcam filan gidiyor Bertal Efendi’nin cesedini alıp köye getirerek defnediyorlar. Kardeşim ve ben bu sene Bertal Efendi’nin, dayımın, dedemin mezarını yeniledik. Bertal’ın annesi de orada yatıyor.
Devletin politikalarından birisi, hafızalarının silinmesi. Bunun için de mezarların da olmaması lazım. Çünkü mezar bir yerde belge niteliğindedir.”
“124 TANE KÖY TARİHTEN SİLİNİYOR”
-O günden bu güne ne değişti, değişmedi?
Dersim’deki asıl soykırım 38’de başlıyor. Büyük bir sindirme, katliam var. Bütün insan haklarındaki Birleşmiş Milletler kriterlerini de alırsak aslında bir soykırımdır yani. Aileleri dahi dağıtıyorlar. Geleneklerini, dillerini, etnik yapılarını unutmaları lazım. Dili unutturduğunuz zaman asimilasyon kolaylaşır. Mühim olan en önemli unsur bir ulusu ulus yapan, bir milleti millet yapan ana öğe dildir. Dil kaybolduğunda diğer bütün meseleler çok tali derecede kalır. Ulus bilinci de oluşmaz. Onun için de bütün b asimilasyon politikalarında siyasi literatürde hep dilden başlanır.
Nitekim zaten 1937’de itibaren Dersim’de 124 tane köy tarihten siliniyor. 20 bin kişinin katledilmesi, 20 bin kişinin de sürgün edilişi var. Bu büyük katliamdan sonra diğerleri için bir suskunluk dönemi oluyor. O suskunluk şöyle; biz de kavuştuk. Haklı olarak insanlar, kendilerini bütün canlı varlıklarda olduğu koruma moduna alıyor. 1959’a gelinceye kadar neredeyse Kürdistan’da bir sükunluk dönemi var.
Ya suskunluk dönemi anlaşılıyor ki çok net bütün bunları devlet arşivlerine, komutanlarına, aynı zamanda sözlü tarih projelerine dayanarak bir irdeleme yaptığında görüyoruz ki bir direniş olmadığı halde çok büyük bir katliam olmuştur. Bu, hangi açıdan bakarsan hafızalarının silinmesi de dahil bir soykırım hareketidir.
Ayıptır. İnsanların değerleriyle, kutsallarıyla bu kadar oynanmaz. Özür dilemeyi bir yana bırakın, hiç olmazsa bari kültürümüzle, dilimizle, geleneğimizle, inancımızla bizi rahat bırakın. 1980’li, 90’lı yıllardaki katliamlar, köy boşaltmalar, sindirmeler de ayrı bir şey. Devletin bu politikası hala daha devam ediyor. Yani yüzleşmeyi bir yana bırakın, hiç olmazsa kendi değerlerimizi, kendi dilimizi, örfümüzü, geleneğimizi devam ettirip anlatabilme ortamı olsun hiç olmazsa. Hala daha korkuyoruz. Bir televizyonda, bir şey anlattığımda diyorum ki ‘acaba polis gelip alıp götürür mü?’ Bu yaştan sonra da hapis edilmek de istemiyorum.
PİRHA-Travmatik deneyimi olan toplumlarda yapılan çalışmalar sonraki kuşaklarda yozlaşmanın ve kültürel kopuşun çok önemli bir sorun olduğunu belirten Prof. Dr. Gülnaz Karatay, “Yeni travmalar yaratabilecek yöntemlerden kaçınıp daha akılcı, içinde yaşadığımız sürecin dinamiklerine uygun yeni yol ve yöntemler geliştirilmesi çok önemli” dedi.
1925 yılında çıkarılan Şark Islahat Planı ile 1936 tarihli Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkında Kanun, Şark Islahat Planı’na dayanılarak kurulan ve Dersim’in de içinde yer aldığı 4. Umumi Müfettişlik’in kurulması ile adım adım ‘ulus devlet’in inşası önünde engel olarak görülen Dersim’in, öncelikle kanaat önderlerinin yok edilmesi, halkın soykırımdan geçirilerek kalanların sürgüne tabi tutulması hedeflendi.
25.12.1935 tarih ve 2884 sayılı Tunceli Kanunu çerçevesinde 4 Mayıs 1937 tarihli Bakanlar Kurulu kararı ile Dersim’e yönelik askeri operasyonlar başlatıldı ve on binlerce Dersimli katledildi. Askeri operasyonlar 1938 yılı boyunca devam etti ve katliam ile birlikte sürgün politikası devreye konulup Dersim coğrafyası büyük oranda insansızlaştırıldı.
15 Kasım 1937 yılında Dersim’in Kürt Alevi kanaat önderi Seyit Rıza, oğlu Resik Hüseyin ve Dersim’in 7 ileri geleni, Elâzığ Buğday Meydanı’nda idam edildi.
1937-38’de yaşanan Dersim Soykırımı’nda ‘Dersim’in Kayıp Kızları’ olarak bilinen bir kuşağın ise ailelerinden koparılarak tanımadıkları, bilmedikleri ailelere evlatlık ve eş olarak verildiği gerçeği de soykırımın bir başka boyutunu oluşturuyor.
Dersim Tertelesi’nin 88. yıldönümünde ajans olarak katliamın öncesini ve sonrasını ele aldık. Dosyamızın bugünkü konuğu Prof. Dr. Gülnaz Karatay oldu.
Gülnaz Karatay, Dersim Soykırımı’nın öncesini ve sonrasında yaşananlar üzerinden travma etkisini Pir Haber Ajansı’na (PİRHA) anlattı.
“KENTİN EN ÖNEMLİ SORUNLARINDAN BİR TANESİ DE İNTİHAR”
-Dersim’de intihar ne kadar ciddi bir sorun?
Dersim ile ilgili konuşurken öncelikle aktüel sorunlar üzerinden geçmişe doğru bir yolculuk yapmanın daha yararlı olacağını düşünüyorum. O yüzden toplum için bugün ile geçmiş arasındaki bağını kurmak daha ufuk açıcı olabilir. Toplumu en çok huzursuz eden sorunların başında kentteki suç oranlarındaki artış, intihar ve bağımlılık gelir.
Gençlik araştırmalarına baktığımızda, ruh sağlığı sorunlarının giderek artmakta olduğunu görüyoruz. Artan sorunlar içerisinde ruh sağlığı sorunları yaklaşık yarısını oluşturuyor.
Buna eşlik eden teknoloji bağımlılığı, madde bağımlılığı, sosyal izolasyon ve yalnızlaşma gibi problemler var. Bu sorunları yaşayanların önemli bir kısmı ne yazık ki yardımsız kalıyor. Özellikle de düşük orta gelir grubundaki ülkelerde ruh sağlığı hizmetlerine erişim güçlükleri var. Bizim kentimiz de bu sorunlar açısından riskli ve insanlar güçlü bir ruh sağlığı hizmeti alamıyor. Depresyon ve anksiyete bozukluklarından kaynaklı intiharlar gençler için bir problem haline geliyor. Zaten dikkat ederseniz son zamanlarda duyduğumuz vakaların büyük bir kısmı genç intiharları.
“TRAVMA DENEYİMİ OLAN TOPLUMLARDA SONRAKİ KUŞAKLARDA YOZLAŞMA ÖNEMLİ BİR SORUN”
-Geçmişte yaşanan travmatik olayların bağımlılık ve intihara olan etkisi nedir?
Dersim’i risk altındaki toplum olarak tarif ediyoruz. Çünkü yaşadığımız sosyolojik olayların geçmişle muhakkak bağı var. Örneğin alkol bağımlılığının geçmişle bağı var. Alkol ikinci kuşaklarda acılarını dindirmek için ağrı kesici olarak kullanılmış. Fakat zamanla bu işlev alkol kullanıcılarında tersine dönmüş ve bu defa da intiharları, toplumsal meseleleri, boşanmaları, aile içi şiddeti, kadına şiddeti besleyen bir unsur haline geliyor.
Örneğin benim kentte yürüttüğüm çalışmalarda muhakkak tamamlanmış intihar girişimi olan bireylerin hikâyelerinin sonunda alkolizm var. Çünkü alkol kullanımı intihar eylemini başlı başına çok kolaylaştıran bir faktör. Dolayısıyla bizim bu meseleye özgürlük meselesi olarak bakabilmemiz mümkün değil. Bununla yüzleşmemiz ve gençleri koruyacak birtakım politikaları hayata geçirmeyi başarmamız gerekiyor.
Travmatik deneyimi olan toplumlarda yapılan çalışmalar sonraki kuşaklarda alkolizmin, madde bağımlılığının, yozlaşmanın, kültürel kopuşun çok önemli bir sorun olduğunu tarifliyor. Dolayısıyla bugünkü sorunlarımızı ortaya koyarken bunu geçmişten bağımsız bir şekilde değerlendirmek gerçeklere sırtımızı dönmek anlamına gelir. Bu yüzden bu bağlantıyı kurmak durumundayız. Ama burada mutlak bir ilişki yok. Her travmatik birey muhakkak alkol bağımlısı olacak diye bir koşul yok. Ama alkol kullananların intihar girişimi olanların altındaki sebebin büyük bir kısmı travmadan köken alıyor. Bu travmalar bireysel sebeplerle olabileceği gibi toplumsal sebeplerden de köken alır.
“KENDİ KENDİSİNİ İMHA EDEN TOPLUM YAPISINA DOĞRU GİDİYORUZ”
-Travmalı toplumların, düzelmek için ne yapması gerekiyor?
Bağımlılıkla yüzleşmemiz, travmayla bağını doğru okumamız, reddetmek yerine kabul etmemiz ve gençleri koruyacak politikalar üretebilmemiz gerekiyor. Çünkü eğer travmalı toplumlar yeniden organize olmayı başaramazlarsa, politik stresle baş edemezlerse dolayısıyla bağımlılıkla da intiharla da baş edemeyecekler. İnançtan gelen çok kültürel güçlü taraflarımız var, dayanışma sistemleri gibi. Bir vakamızda şunu görmüştük, her şeyini müsahibine anlatmıştı, müsahip uyanık olsaydı o vakayı önleyebilirdi.
İntiharlar açısından riskli bir döneme giriyoruz. Birbirimizden gelen sinyallere duyarlı olmamız gerekiyor. İntihar için genelde son zamanlarda bireyler sinyal verir. Yardım çığlığı atar aslında. Bu sinyalleri doğru okuyabilmek için biraz uyanık olmamız gerekiyor. Bizim artık heba edecek bir gencimiz bile yok. Çünkü kent demografisi çok hızlı bir şekilde değişiyor. Gençlerimiz göç ediyor ve geride bakıma muhtaç yaşlı bireyler bırakıyor. Dolayısıyla kalanları da bizim bir şekilde koruyabilmemiz gerekiyor.
Aksi halde Yeni Zelanda’da bir topluluğun başına geldiği gibi kendi kendine imha eden bir toplum yapısına doğru gidiyoruz. Doğurmayarak, göç vererek ve mevcut olanı da korumayarak bir yerde kendi kendimizi imhaya doğru gidiyoruz. Ben böyle bir riski Dersim toplumunda görüyorum.
“TRAVMA NESİLLER BOYU AKTARILIYOR”
-Dersim Katliamı’nın insanların yaşamına etkisi nedir?
Bilimsel kanıtlar bize travmanın kuşaklar arasında aktarılan bir şey olduğunu söylüyor. Tıpkı pasif içicilik gibi düşünelim. Pasif içicilik nasıl dumanı görmeden soluyorsak aslında travmada farkında olmadan absorbe ettiğimiz bir şey. Dersim ’38 ile ilgili ikinci kuşakların yaşadığı deneyimler çok ağır. Üçüncü kuşaklar, bunun sıcak etkileriyle hala yüzleşiyor, dördüncü kuşaklar da hala etkisinde. Yaptığım çalışmalarda ailelerin birinde herhangi bir yakınını 38’de kaybetmiş çocukların evlerinde daha çok boşanma olduğu ve bağımlılığa daha yatkın oldukları ortaya çıkmıştı.
Bunu sadece spekülasyon olsun diye söylemiyoruz, travma aktarılan bir şey. Bu aktarımın Dersim’de daha fazla olmasının bir takım maddi gerçeklikleri var. Çünkü yeni nesillerimiz halen sıcak travma bölgeleriyle temas halinde. Örneğin 20 yaşındaki bir genç Dersim ’38 kayalıkları aslında yemyeşil ama ben baktığımda bana kupkuru geliyor. Bir başkası ise ben hayvan otlatırken kadınların boncuklu saçlarını gördüm. Bu travmanın doğrudan kanıtlarıyla yüzleşmek demek. Dolayısıyla bütün bu kanıtlar, gündelik yaşamda maruz kaldığımız şeyler aslında sonraki kuşaklarda da travmayı çok diri tutan unsurlar arasında. Dolayısıyla bir şekilde bu etkiler devam ediyor.
“İÇERİDEN BİR ONARIM SÜRECİ GEREKLİ”
-Travmanın, etkisinden çıkmak için nelerin yapılması gerekiyor?
Bu şiddet sarmalından, yeni travmalar yaratabilecek yöntemlerden kaçınıp daha akılcı içinde yaşadığımız sürecin dinamiklerine uygun yeni yol ve yöntemler geliştirmenin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bunun için de bir defa toplumun organize olması lazım. Bu parçalı yapıdan çıkıp bir ortak akıl üreterek, akılcı yaklaşımlarla ilerlemesi lazım. Ama bunu yaparken de bir rehabilitasyon süreci de çok gerekli. Ağlayarak, birilerinin bizi görmesini bekleyerek bunun olmayacağı ya da çok uzun süreceği açık. O yüzden toplumun kendi kendine organize olmayı başarması ve buradan çıkabilmesi gerektiği kanısındayım.
PİRHA-Ankara’da, Dersim Tertelesi’nin 88. yılında yaşamını yitirenler anıldı. Yapılan açıklamada, ”Katliamı yapanlardan hesabı sorulmadı. Aksine bütün siyasi iktidarlar, inkâr ve imha siyasetiyle katliamın sürdürücüsü oldular” denildi.
Ankara Dersimliler Derneği ve Dersim 37/38 Ortak Bellek Platformu, Dersim Katliamı’nın 88’inci yıldönümünde “kefensiz yatanlarımızı unutmuyoruz” diyerek anma programı düzenlendi. Anma, çerağ uyandırılmasın ardından dara duruş ile devam etti.
Basın metnini, Ankara Dersimliler Derneği Başkanı Çiğdem Camkıran okudu.
“DERSİM’DE ÖTEKİLEŞTİRMENİN EN ÖNEMLİ ÖZELLİKLERİNDEN BİRİSİ ALEVİ-KIZILBAŞLIKTIR”
Dersim Tertelesi ‘nin Cumhuriyet tarihin en karanlık olaylarından birisi olduğunu belirten Çiğdem Camkıran şunları kaydetti:
” O gün devletin en üst mercileri tarafından verilen kararlarla kentin, köylerin, dağların isimleri değiştirilmiş, sosyal ve kültürel kırımla sürdürülmüştür ve halen de sürdürülmeye devam etmektedir. Katliamın yapılmasına kadar devlet otoriteleri tarafından hazırlanan hemen bütün raporlarda açıkça görülmektedir ki Dersim’de sorun ya da düşman olarak kodlanan kimlik, yani ötekileştirmenin en önemli özelliklerinden birisi Alevi-Kızılbaşlıktır. Dersim’in etnik, inançsal ve sosyal konumu dikkate alındığında, onlarca insanın öldürülmesiyle, kız çocuklarının askerlere küçük yaşta verilerek jenerasyonun devamının engellenmesiyle, kalanların zorla başka yere sürgün edilmesiyle, günümüze kadar gelen travmasıyla bu katliamdır.”
“KATLİAM İLE YÜZLEŞİLMEDİ”
“Dersim’de 37- 38 yıllarında, Birleşmiş Milletlerin 1948’de tanımını yaptığı soykırım kriterleri uygulanmıştır” diyen Camkıran şunları ekledi:
“Bu sözleşme bakımından, ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu, kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen fiillerden her hangi biri, soykırım suçunu oluşturur ve bu fillerin her biri Dersim 37-38 da yaşanmıştır.
Bu acıyla yüzleşilmedi. Katliamın üzerindeki sis perdesi kaldırılıp gerçeklerin gün yüzüne çıkarılması sağlanmadığı gibi, sorumlulardan hesabı da sorulmadı. Aksine bütün siyasi iktidarlar, inkâr ve imha siyasetiyle katliamın sürdürücüsü oldular. Dersim halkı ve kurumları yıllardır bu katliamın bütün yönleriyle aydınlatılması ve hesabının sorulması için mücadele ediyorlar ve mücadelelerini sürdürmeye devam edecekler.”
“SEYİT RIZA İLE ARKADAŞLARININ MEZAR YERLERİ AÇIKLANSIN”
Katliamda yaşamını yitirenleri saygı ile anarak taleplerini sıralayan Çiğdem Camkıran, “Bozulan adaletin sağlanması için devlet arşivlerinin açılarak yüzleşilmesini, 4 Mayıs’ın Dersim Tertelesi günü olarak kabul edilmesini, Dersim isminin iade edilmesini, sürgünler, kayıplar ve evlatlık alınan çocukların listesinin ve Seyit Rıza ile arkadaşlarının mezar yerlerinin açıklanmasını talep ediyoruz. Yüzleşmeyle bir daha aynı olayların yaşanmaması için alınacak önlemlerle iyileşmesi mümkün olduğunu hatırlatıyoruz” dedi.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Mamak İlçe Başkanı Mustafa Kartal, sadece anmalar ile yetinmeyerek ötekileştirilenlerin bir araya gelerek öz savunmalarını oluşturmalarının önemine vurgu yaptı. Kartal, “Osmanlı Dönemi’nde de, Yavuz Dönemi’nde de Alevilere katliamlar yapılmıştır. Ancak Cumhuriyet Dönemi’nde katliam defalarca kez yapılmıştır. Biz öz savunmamızı oluşturmak zorundayız. Bunu başaramazsak yeniden katliamlar yaşarız. Demokratik toplumu inşa edebilmek için bizim, yani ötekileştirilmişlerin kendi öz yönetimlerini, öz savunmalarını oluşturmaları gerekiyor” diye konuştu.
“ÇOK İNSANSI TALEPLERİMİZ VAR”
Ankara Dersimliler Derneği Eş Başkanı Hüseyin Arat, “Amacımız kim tazelemek değil, hafızaları yenilemektedir. Seyit Rıza’nın yaşı küçültülerek, oğlunun ise yaşı küçültülerek idam ediliyor. Üstün koru özürler duyduk. Biz berrak bir şey istiyoruz. Dersim’in adının iade edilmesi, köylerimizin isimlerinin iade edilmesi ve kaybettiğimiz canlarımızın yerlerini öğrenmek istiyoruz. Çok insanı taleplerimiz var” diye konuştu.
“KATLİAMLARI ENGELLEYECEK OLAN BİZİM ÖRGÜTLÜLÜĞÜMÜZDÜR”
Dersim 37/38 Ortak Bellek Platformu adına konuşan Bülent Akdağ ise şunları ifade etti:
“Bu katliamın gelecekte tekrar etmemesi ve hafızamızı yenilemek için bir araya geldik. Dersim Soykırım Kanunu’nun kabul edilmesi gerekiyor. Bu katliamları engelleyecek olan bizim örgütlülüğümüzdür. Taleplerimizi daha güçlü bir dil ile anlatmamız gerekiyor.”
“ACILARI ANLATABİLMEK GEREKİYOR”
Şair Mehmet Özer de, “Dersimli değilim, Alevi de değilim ama kalbi Dersimli olan biri olarak konuşuyorum. Sayıların vicdanı yoktur, kalbimi yoktur. Dersim’de yüzbinler öldü demek hiçbir ifade etmiyor. Acıları anlatabilmek gerekiyor. Biz diğer hakların acılarımıza ortak olmasını da sağlayabiliriz” diyerek Dersim’e ilişkin okuduğu şiir ile konuşmasına son verdi.
Anma, çerağın sırlanması ve lokmaların pay edilmesi ile sona erdi.
PİRHA- Dersim Soykırımı’nın 88’inci yıldönümünde Dersim’de yürüyüş düzenlenip, Seyit Rıza Meydanı’nda anma yapıldı. Yapılan konuşmalarda devlete “katliamla yüzleş” denildi.
4 Mayıs 1937’de Bakanlar Kurulu kararıyla Dersim halkına yönelik başlatılan soykırımın 88’inci yıldönümünde katledilenler anılıyor.
Dersim’de Sanat Sokağı’nda bir araya gelen ve aralarında Türkiye Alevi Federasyonu (ADFE) Genel Başkanı Zeynel Abidin Koç, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Eşit Başkanı Hüseyin Mat, Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanları Kadriye Doğan ve Zeynel Kete, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Cuma Erçe, Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Halklar ve İnançlardan Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı Yüksel Mutlu’nun yanı sıra çok sayıda kurum temsilcisi ve yurttaşın katıldığı “sessiz yürüyüş” düzenlendi.
Yasın sembolü siyah pankartla Seyit Rıza Meydanı’na yürüyen kitle adına kurum temsilcileri konuştu.
Yapılan saygı duruşundan sonra başlayan çıklamada ilk olarak söz alan Dersim Dernekleri Federasyonu ( DEDEF) Başkanı Alirıza Bilir, soykırım kararının 88’nci yıl dönümü ve kartliam kararının verildiği gün olduğunu hatırlattı. Bilir, şunları ifade etti:
“Dersim harekat seferlerinde 10 binlerce insanımız katledilmiş, yerleşim birimlerimiz yakılmış, başta kız çocukları olmak üzere akıbetleri bir daha öğrenilemeyen binlerce götürülmüş binlerce insanımız yurtlarından koparılarak dilini dahi bilmedikleri uzak diyarlara sürülmüştür. Dersim raporlarını ön görüldüğü üzere fiziki kıyımın ardından, kültürel asimilasyon süreci etkili biçimde devreye konulmuştur. Dersim’in birçok yerinde yolumuzun rehberliğini yürütmekte olan ocak evlatları katledilerek ve ocaklar sistemi vurularak halkımız hem toplumsal çözülürse hem de inançsal kimliğinden koparılma sürecine konulmuştur. Yasaklar ve asimilasyonu esas alan politik ve eğitim müfredatıyla halkımızın tüm birikimlerinin iradesi anlamına gelen dilimizle yok oluş sürecine sokulmuştur.
Tekrar 88’nci yıl dönümünde 4 Mayıs vesilesiyle bir kez daha Seyit Rıza, Ali Şer, Ana Zarife şahsında tüm mazlumlarımızın huzurunda dara duruyor. Saygılarla saygıyla anıyor ve halkımıza yaşatılan vahşeti insanlığın huzurunda bir kez daha lanetliyoruz. Bu toprakların kadim halklarından biriyiz. Saygı ve kabul görmek istiyoruz. Ve dünyadaki benzer örnekleri üzerinden tarihle yüzleşme çağrısında bulunuyoruz.”
“KATLİAMLA YÜZLEŞİN”
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Cuma Erçe de, sorunların çözümünün katliamlarla yüzleşmekten geçtiğinin altını çizerek, “ Şimdi tabii ki yaşadığımız süreci ele aldığımızda Dersim katliamı meselesini bir baskı açıklamasıyla ifade etmek mümkün değil. Bu tarihi yüzleşme dediğimiz yani Türkiye Cumhuriyeti devletini tarihiyle yüzleştirme operasyonunu çok daha geniş kitlelerle birlikte durumundayız. Çünkü yaşadığımız bugün yaşadığımız bütün olumsuzlukların, bütün kirlenmenin, her türlü çürümenin ana nedeni tarihiyle yüzleşememektedir, yüzleşememektendir. Bugün demokrasiden, adaletten yoksul oluşumuzun en temel nedeni tarih ile yüzleşememe nedenidir. Bu yüzleşmeyi gerçekleştiremezsek, bugün arzu ettiğimiz adalete demokrasiye ve barışa ulaşabilme şansımız yoktur” dedi.
Emek Partisi Dersim İl Başkanı Ergin Tekin ise, şunları dile getirdi:
“Bir yandan yok etme, diğer yandan izole etme kararıyla birlikte Dersim harbi Dersim Harekatının Bakanlar Kurulu kararıyla alındığını söyledi. 10 binlerce kişinin katledilmesinin yanı sıra asimile edilmek için başka şehirlere sürüldüğünü ifade eden Tekin, “Bu tamamen bir kültürü, bir inancı, bir kimliği yok etmeye dair bir katliamdı. Ve 88 yıldır bunun acısını Dersim’liler yaşıyor. Devam ediyor. Unutturmamaya çalışıyorlar. Her yıl burada açıklamalar, etkinlikler, anmalar yapıyoruz. Eğer bu acının biraz azalmasını sağlayacaksak bu onarmasını, onarılmasını sağlayacaksak, bunun en önemli yollarından biri bu katliamla yüzleşmekten geçer. Bu katliamla yüzleşmedikten sonra diğer yanıyla bunu bir siyasi malzeme yapan iktidarlarla karşı karşıya kalıyoruz.”
ESP Dersim İl Başkanı Orhan Çelebi de, yaşanan katliamların sorumluların hesap vermesi gerektiğini söyleyerek, “Sivas Katliamının faillerinin Cumhurbaşkanı tarafından affedildi. Dersim katliamının üzerinden 88 yıl geçmiş olmasına rağmen acının ilk günkü gibi taze. Faillerden hesap sorulmadan üzerinin kapatılmasına izin vermeyeceğiz” diye belirtti.
DEM Parti Halklar ve İnançlar Komisyonu Eşbaşkanı Yüksel Mutlu, konuşmasının başında dün yaşamını yitiren İmralı Heyeti Üyesi Sırrı Süreyya Önder’in yakınlarına başsağlığı diledi. Yüksel Mutlu devamında, şunları vurguladı:
“Bugün buraya bir araya gelmemizin sebebi 88 yıllık bir acı, vahşet, halkımızın, büyüklerimizin çığlıklarının yeri göğü delerek bugüne kadar mücadele ettiğimiz, mücadelesini sürdürdüğümüz bir Dersim soykırımı. Soykırım olarak adlandırdığımız 88 yıllık dinmeyen bir acıdan söz ediyoruz. Seyit Rıza’nın tarihe geçen iki sözü var. Birisi, ‘Ayıptır, günahtır, zulümdür, evladı Kerbelayız” diğeri, ‘Ben sizin yalan ve hilelerinizle baş edemedim bu bana dert oldu, ben de sizin önünüzde diz çökmedim bu da size dert olsun’ Bu iki cümlede vahşetin anlamı var. Orada mücadele var, direniş var, soykırım var ve bu mücadeleyi sürdüren ardılları var. Eğer bir yüzleşme olmazsa Türkiye’de bir demokrasiden söz edemeyiz. Bugün Sırrı Süreyya Önder’in de öncülüğünü ettiği, İmralı heyeti içinde yer aldığı ‘Barış ve demokratik toplum’ çağrısının meali budur. Bizler bunun mücadelesini büyütmek zorundayız. Aksi halde sadece 15 Kasım’da ya da 4 Mayıs’ta buraya temsili olarak gelmek yetmiyor.
4 Mayıs Bakanlar Kurulu kararı dünyanın hiçbir yerinde yoktur. Dünyanın hiçbir yerinden savaşın sonunda kız çocuklarına ganimet olarak el konulmamıştır ama burada el konuldu. Biz bunların peşindeyiz, bunun mücadelesini yürüteceğiz. Eşit yurttaşlık olana, Kürtler ve Aleviler, Ermeniler, Süryaniler, Türkler farklı inançlar, tüm halklar eşit ve özgür olana kadar mücadele etmeye devam edeceğiz. Kürt sorunun çözümü budur.”
Avrupa Alevi Dernekleri Federasyonu Başkanı Hüseyin Mat, barış görüşmelerine değinerek barışın gelmesini en çok Alevilerin gelmesini istediğini söyledi.
Son olarak konuşan Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, konuşmasında şunlara dikkat çekti:
“Binlerce yıldır bu coğrafyada evlatları bir üst akla ihtiyaç duymadan el ele vererek kendi kültürleri, dilleri, cem ve cıvatlarıyla, itikatlarıyla bugüne kadar geldiler. 72 millete nazardan bakarak cümle canı Kakk’ın varlık deryası olarak bu gördüler. İmparatorluklar döneminden Cumhuriyet Modernitesine kadar olan süreçteki raporlara baktığımızda: özellikle planlı programlı, soykırım katli daha çok ulus devletlerin inşa edildiği dönemde olmuştur. Dersim’e yönelik raporların hepsinde, ‘Dersim bir koloni gibi yönetilecek.’ ‘Dersim Yok edilecek çıban başıdır’ deniliyor. Özellikle Cumhuriyetin erken dönem şairleri, edebiyatçıları, sözde aydınları, Dersim’in pirlerine, kutsal mekanlarına, inancına, itikadına karşı, ötekileştirici bir dil kullanmıştır. Şehitlerimiz, pirlerimiz bu uğurda Hakk’a yürüyen canlarımızın mezarları verilmemiş yerleri gizli tutulmuştur. Çünkü bir mezara sahip olmak, bir değere, kutsal bir mekana, bir tarihe bir hafızaya sahip olmaktır. Eğer bir mezarınız varsa onun bir hikayesi de vardır. Alevi inancında mezar en kutsal yerdir. Ziyaretinizdir. Eğer bugün bizi mezarsız bırakıyorlarsa bizi kültürsüz, tarihsiz, dilsiz bırakıyorlar. Biz asla ve asla buna rıza göstermeyiz.”
PİRHA- 4 Mayıs 1937’de Bakanlar Kurulu kararıyla Dersim halkına yönelik başlatılan soykırımın 88’inci yıldönümünde Gola Çeto’da katledilenler anıldı.
Anma Şıx Çoban Ocağı evladı Pir İbrahim Kete’nin gulbangıyla başladı. Ardından çereğlar uyandırıldı. Anmaya, Türkiye Alevi Federasyonu (ADFE) Genel Başkanı Zeynel Abidin Koç, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Eşit Başkanı Hüseyin Mat, Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanları Kadriye Doğan ve Zeynel Kete, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Cuma Erçe, Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Halklar ve İnançlardan Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı Yüksel Mutlu’nun yanı sıra çok sayıda kurum temsilcisi ve yurttaş katıldı.
Derweş Cemal Ocağı’ndan Firaz Yalvaç ve Şıx Çoban Ocağı’ndan Zeynel Kete, 1937-38’de katledilenler için gülbang okudu.
PSAKD Yöneticisi Zülfü Çavuş, tarafından yapılan konuşmada ise, Dersim Soykırımı’yla devletin yüzleşmesi gerektiğini belirterek, eşit yurttaşlık hakkının tanınması çağrısında bulundu.
PİRHA- DAD, Dersim Tertelesi’nin 88’inci yıldönümü sebebiyle yaptığı açıklamada Dersim halkının temel haklarının hala tanınmadığını vurgulayarak devlete “Yüzleşme, iade ve hak teslimi” çağrısında bulundu.
Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Merkezi, 4 Mayıs 1937’de Bakanlar Kurulu kararıyla Dersim halkına yönelik başlatılan soykırımın 88’inci yıldönümü sebebiyle yazılı açıklama yayınladı. Açıklamada, 1937-38 yıllarında yaşananlar, “kadim bir halkın kendi yurdunda, tüm insani değerleriyle yok edilişi” olarak tanımlandı.
DAD, Dersim’de yaşananları yalnızca tarihsel bir trajedi olarak değil, aynı zamanda sistematik bir insanlık suçu olarak niteleyerek, bu sürecin Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan bir zihniyet devamlılığıyla yürütüldüğünü belirtti. Açıklamada, “İttihatçı zihniyet ve hegemonya, bu topraklardaki tek tipçi politikaların failidir” ifadelerine yer verildi.
“KATLİAM, ASİMİLASYON, TECRİT”
DAD, Dersim’e yönelik saldırıların sadece fiziki imha ile sınırlı kalmadığını; kültürel asimilasyon ve toplumsal çözülmenin de bu politikanın bir parçası olduğunu vurguladı. Uçaklarla yapılan bombardımanlar, zehirli gazlar, yakılan köyler, zorla götürülen çocuklar ve sürgünlerle halkın fiziksel olarak yok edilmek istendiği; ardından ise dil, inanç ve kültür değerlerinin hedef alındığı belirtildi.
Açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“Dersim Raporları’nda öngörüldüğü üzere, fiziki kıyımın ardından kültürel asimilasyon süreci devreye konulmuştur. Ocak evlatları katledilmiş, dilimiz yok oluş sürecine sokulmuştur. Dersim, 16.yüzyılın başlarından beri kesintisiz ve sistematik biçimde kuşatma ve tecrit altında tutulmuş olup, toplumsal varlığımızı yok etmeye odaklı bu kuşatma ve tecrit günümüze kadar ve halen daha da derinleştirilerek sürdürülmektedir. Öyle ki asimilasyon ve göçertme politikaları tavan yapmış, sistematik bir şiddet sarmalıyla Dersim adeta insansızlaştırılmış durumdadır.”
“YÜZLEŞME, İADE VE HAK TESLİMİ”
DAD, 88 yıl sonra hala Dersim halkının temel haklarının tanınmadığını vurgulayarak devlet ve kamuoyuna şu çağrılarda bulundu:
“-Seyit Rıza ve diğer idam edilenlerin mezar yerleri açıklanmalı, cenazeleri ailelerine teslim edilmeli.
-Arşivler açılmalı, Dersim ismi iade edilmelidir.
-Sürgünler ve kayıpların listesi açıklanmalı, akıbetleri netleştirilmelidir.
-Toplumsal haklar tanınmalı, Anayasal güvence altına alınmalıdır.
-Asimilasyon ve şiddet politikalarına son verilmeli, barış süreci başlatılmalıdır.”