PİRHA-Dersim Katliamı’nın üzerinden 88 yıl geçti. Katliamın olduğu tarihte 1 yaşında olan Hatice Eğri Çolak, ailesiyle birlikte Denizli’ye sürgüne gönderildikten 10 yıl sonra köyüne geri döndü. Çolak, Dersim’de o dönemde yaşananları ağıtlarla dile getirdi.
Tarihe kara bir leke olarak geçen Dersim Katliamı’nın üzerinden 88 yıl geçti. 4 Mayıs 1937’de Bakanlar Kurulu kararıyla çıkarılan “Tunceli Tenkil Harekâtı” adlı kararnamenin ardından hayata geçirilen katliamda yaşananların acısı ise aradan geçen bunca zamana rağmen dinmedi.
Dersim halkının “Tertele” şeklinde dillendirdiği katliamda, resmi rakamlara göre 1937’de bin 737, 1938’da ise 6 bin 868 kişi katledildi. Ancak, tarih araştırmacıları ve birçok kaynağa göre katliamda aralarında binlerce çocuk, yaşlı, kadın olmak üzere 70 bin insan katledildi. On binlerce kişi sürgün edildi, ailelerinden alınan kız çocukları ise askerlere verildi.
1938 Dersim Katliamı’nda Dersim’in Ovacık ilçesinin Qendero Bower köyünde 1 yaşında olan Hatice Eğri Çolak, ailesiyle birlikte Denizli’ye sürgüne gönderilir. 10 yıl sonra köyüne geri dönen Hatice Eğri Çolak, şuanda çocukları ve torunlarıyla beraber köyünde yaşamını sürdürüyor.
YAŞANAN KATLİAMLARI ANLATAN AĞITLAR YAKTI
Hatice Eğri Çolak’ın hikayesini duyup Dersim Tertelesi’nin 88. yılında hem kendisiyle yaşadıklarını dinleyip hem de kendisini ziyaret etmek istedik. Çolak, Dersim’de o dönemlerde onca acıya ve zulme tanıklık eden annesi, babası ve başka kişilerden duyduklarını anlattı ve o dönemde yaşananları ağıtlarla dile getirdi.
PİRHA- Dr. Zeynep Türkyılmaz, Cumhuriyet elitinin, Dersimli kadını ‘kurtarılması’ ve ‘modernize edilmesi’ gereken bir varlık olarak gördüğünü belirtti. Dr. Türkyılmaz, kız çocuklarının eğitim aracılığıyla Türkleştirilmeye çalışıldığını söyleyerek “Aslında kadın ve kız çocukları meselesi, Dersim sorununa Cumhuriyet tarafından getirilen çözümün mihenk taşlarından bir tanesidir” diye belirtti.
1925 yılında çıkarılan Şark Islahat Planı ile 1936 tarihli Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkında Kanun, Şark Islahat Planı’na dayanılarak kurulan ve Dersim’in de içinde yer aldığı 4. Umumi Müfettişlik’in kurulması ile adım adım ‘ulus devlet’in inşası önünde engel olarak görülen Dersim’in, öncelikle kanaat önderlerinin yok edilmesi, halkın soykırımdan geçirilerek kalanların sürgüne tabi tutulması hedeflendi.
25.12.1935 tarih ve 2884 sayılı Tunceli Kanunu çerçevesinde 4 Mayıs 1937 tarihli Bakanlar Kurulu kararı ile Dersim’e yönelik askeri operasyonlar başlatıldı ve on binlerce Dersimli katledildi. Askeri operasyonlar 1938 yılı boyunca devam etti ve katliam ile birlikte sürgün politikası devreye konulup Dersim coğrafyası büyük oranda insansızlaştırıldı.
15 Kasım 1937 yılında Dersim’in Kürt Alevi kanaat önderi Seyit Rıza, oğlu Resik Hüseyin ve Dersim’in 7 ileri geleni, Elâzığ Buğday Meydanı’nda idam edildi.
1937-38’de yaşanan Dersim Soykırımı’nda ‘Dersim’in Kayıp Kızları’ olarak bilinen bir kuşağın ise ailelerinden koparılarak tanımadıkları, bilmedikleri ailelere evlatlık ve eş olarak verildiği gerçeği de soykırımın bir başka boyutunu oluşturuyor.
Dersim Tertelesi’nin 88. yıldönümünde ajans olarak katliamın öncesini ve sonrasını ele aldık. Dosyamızın bugünkü konuğu Dr. Zeynep Türkyılmaz oldu.
Zeynep Türkyılmaz, Dersim Soykırımı’nın öncesini ve sonrasında yaşananları, kadın ve kız çocukları üzerinden uygulanan soykırım politikasını Pir Haber Ajansı’na (PİRHA) anlattı.
“KIZ ÇOCUKLARI, DEMOGRAFİK POLİTİKANIN EN ÖNEMLİ AYAKLARINDAN”
-Dersim Tertelesi’nde kadınlar ve kız çocukları üzerinden nasıl bir politika izlendi?
“Aslında kadın ve kız çocukları meselesi, Dersim sorununa Cumhuriyet tarafından getirilen çözümün mihenk taşlarından bir tanesi. Tam da bunun ne kadar merkezde olduğunu görerek, anlayarak konuşmak lazım. Kız çocuklarının bir kısmı öldürüldü, bir kısmı ailelerinden alındı, bir kısmı da okullaşmayla hayatlarında radikal değişiklik yaşadılar. Genel olarak bakıldığında bir tezatlık olduğu düşünülüyor. Nasıl oluyor da bir kısmı öldürülsün diğer bir kısmına da okul gibi insanı geliştirecek fırsatlar sağlasın! Bu durumun bir tezat olduğu ifade ediliyor ama bence bu tam da Cumhuriyet’in Dersim’e uygulamak istediği demografik politikasının en önemli ayaklarından bir tanesiydi.
1925 yılından itibaren Dersim ile ilgili hazırlanan raporlara baktığımızda bir kısmının Türk olup Kürtleşme yolunda olduğu, bir kısmının Kürtleştiği ve bunların artık kurtarılamayacağı ve Türk olup yeniden Türklüklerine kavuşturulabilecek olanların kurtarılması gerektiği yazıyor. Beyaz adamın orada yaşayan yerlileri kurtarma, özgürleştirme misyonu varsa Cumhuriyet eliti de kendisine Dersim’i özgürleştirme, kurtarma misyonu olduğuna inanıyor ve burada da kadınlar ve kız çocukları çok temel bir noktada oluyor.”
-Bir taraftan kız çocukları öldürülürken bir taraftan da okullarda eğitilmesini nasıl değerlendirmek lazım?
“Şükrü Kaya’nın, askeri operasyonun başladığı haziran ayında jandarma ile yazışmasında ‘Dersim’de Kürtleşme var, Dersimli kadınlar Dersimli erkeklerden daha önce Kürtleşiyor ve onun için bizim onları kurtarmamız lazım’ diyor. Peki kurtarılmayacak olanlara ne oluyor? Bazı bölgeler tümden imha ediliyor, bazı bölgelerdeki kız çocuklarının ise alınmasına izin veriliyor ve bu şekilde bir kadın politikası yürütülüyor. Yeni kuşak kız çocuklarının eğitimle yeniden Türkleştirileceğine inanılıyor. Türkleşen kız çocuklarının kendilerine Türk aileler kuracaklarına, Türkleşmiş evler yaratacaklarına ve yeniden Türklüğe kazandırılmış bir Tunceli’ye erişileceğine inanıyorlar. Bu sebeple aslında Dersim’de yaşanan soykırımı konuşurken kadın konusunu her zaman en öne alarak konuşmamız gerekiyor. Çünkü kimin hayatta kalıp eğitim alacağına, kimin subay ailelerine verileceğini ve kız çocuklarının bir mal gibi dağıtılabileceği aslında bir önceki dönemin köleliğine çok benzeyen bir hikaye.
Okullaşma ilk başta bu Elazığ’da hali hazırda var olan kız enstitüsüne eklenen bir yatılı okul vasıtasıyla yürütülüyor ve bunun fikrini oluşturan en temel insanlardan biri Şükrü Kaya, uygulamasını yapan ise Abdullah Alpdoğan. Şükrü Kaya, daha önceki dönemde aslında Ermeni soykırımında çok ciddi roller üstlenmiş birisi. Ermeni çocuklarının toplandığı, bir kısmının Türkleştirildiği; son derece benzer uygulamalar. Yani bu açıdan devamlılıklar var. Daha önceki deneyimlerden edinilenlerden kız çocuklarına dair politikaların burada birebir hayata geçirildiğini görüyoruz.”
“KAYBEDİLEN KIZ ÇOCUKLARINA AİT BİLGİLERE ULAŞMAK ÇOK ZOR”
-Neden şimdiye kadar kaçırılan kız çocuklarının akıbetine ilişkin net bilgilere ulaşılamadı?
“Kaybedilen kız çocuklarıyla ilgili bilgilere ulaşmak çok zor elde edilebilecek bir şey. Zaten 1947 yılına kadar herhangi bir normalleşme yok. Kız çocuklarının özel kimlikleri var, hareketleri sınırlı ve yaşadıkları çok ciddi bir travma var. Kimsenin ses çıkartıp başkalarını arayacak hali yok. Ama 1960’lardan itibaren bir hareketlenme görüyoruz, Haydar Kang’ın Cumhuriyet arşivinde nasıl ailesinin yakıldığını anlatıyor ve yavaş yavaş bir yerlerden çocuklarına ulaşmaya çalışıyorlar. Ama şimdi kız çocuklarına dair bir şey göremiyoruz. Çünkü ailelerinden koparılmış, tamamen farklılaşmış ve bir kısmının geriye dönme fikri bile yok. Çünkü geridekilerini kendisinden çok uzak görebiliyor, bir kısmı da geri dönmeye utanıyor, ne yapabileceğini bilmiyor.
Tabii bu süreçte yaşadıklarının travmatik deneyimler olduklarını ve ailelerinden alınan çocukların özellikle kız çocuklarının imkanlarının çok sınırlı olduğunu ve çok azının buna dair bir şey yapabilecek durumda olduğunu anlamamız lazım. Erkek çocuklarına dair çok daha az şey biliyoruz. Bir kaç çocuğun askeri okula verilme örneğini biliyoruz. Onlar zaten bir devlete eklemlenmiş durumda ve oradan tamamen çıkıp bağımsızlaşıp eski kimliğine dönmesi son derece radikal bir şey olurdu ve 60’lar, 70’ler Türkiye’sinde çok da mümkün olmazdı. Hem kendileri için hem de aileleri için korktular. Ama 90’dan itibaren biz bunları konuşmaya başladığımızda da hani bir kısmı için zaten çok geçti. Bir kısmı içinse bulunmaları çok zordu. Çünkü bu insanlar zaten kendilerini belli etmek istemiyorlardı.
Çünkü travma ve soykırım aslında biten bir süreç değil. Yani bu insanlar hayatlarını radikal olarak değiştirmek zorunda kalmışlar. Böyle bir mekanizmaya maruz bırakılmışlar ve bu mekanizmayı kırıp çıkmanın ne kadar da zor olduğunun farkındalar. Çok uzun sürede insanlar özellikle Dersim dışındakiler bunu bir isyan anlatısı içerisinde kurdukları için de bir kahramanlık anlatısı içinde bu tür kurbanlık hikayeleri aslında çok da değer görmedi. Ancak 90 sonrasında 1938’in nasıl sistematik bir soykırım politikası olduğunu algılamaları kayıplarını aramaya başlamalarıyla mümkün oldu.”
-Cumhuriyet döneminde, soykırım politikasında kadının önemi nedir, nasıl bir politika uygulandı?
“Kadınlar üzerinden bir toplumu yeniden dizayn etmek, toplum mühendisliğinin temelinde var. Bu uygulamaları soykırımlarda görüyoruz. Aileyi dönüştürmeye çalışıyorlar. Aile kadındır, kız çocuğudur, annenin çocuğa vereceği eğitimdir. Yani bunu direkt olarak hedefler bütün soykırım rejimleri. Yani bunun için Amerikan yerlileri ve Avustralya’daki yerliler, bu tür yatılı okullar veya kadınların kaçırılması benzeri uygulamalara maruz bırakılmıştır. 1915 ve ondan öncesinden çok etkilendikleri ve Osmanlı döneminde olan yatılı misyoner okulları gibi misyoner okulu kurmak istiyorlar. Bunun için de işte ismi İzmir’de misyonerlikle alakalandırmış ama kendini Türk misyoneri olarak gören Sıdıka Avar’ı bir şekilde Elazığ’a getirerek bunu gerçekleştiriyorlar. Aslında bunlar soykırım süreçlerinde çok görülen uygulamalar. Bir kısmı başarıya ulaşmış bir kısmı daha kısmi başarıyla gördüğümüz uygulamalar.
Cumhuriyet eliti, Dersimli kadınlara yapılan etnografik çalışmalara da çok fazla yer veriyor. Kadınların diğer bölgelere göre daha rahat yaşadığından, erkeklerden kaçınmadığından, güler yüzlü olduğundan, yabancılarla sohbet edebildiğinden, kılık kıyafetlerinin kapalı olmadığından bahsediliyor. Bu özellikleri Alevi Kızılbaş olmasından kaynaklı olduğunu görmemiz gerekiyor. Cumhuriyet eliti, Dersimli kadını Orta Asya’daki İslamiyet öncesi, Şama gelenekleri sürdüren ve onun için kurtarılması gereken kadın toplulukları olarak düşünüyorlar. Cumhuriyet projesiyle bu duruma ‘kadınlar nispi ölçüde daha rahat ve özgürler ama ortaçağ dünyasında yaşıyorlar, o yüzden bunların modernize edilmeleri lazım’ diyorlar. Modernite aynı zamanda Türklükle eşleştiriliyor. Dili değişecek, kılığı kıyafeti değişecek, okullaşma olacak, gündelik hayatında kullandığı her şey değişecek.”
-Cumhuriyet döneminde, Dersimli anne neden düşman olarak görüldü?
“Dersimli annelerin hedef alınması gibi bir hikaye var burada. Yani Dersimli anneliğin meşru bir annelik olmadığı, çocuğunu Kürtleştiren bir annelik olduğu için tehlikeli bir annelik. Bu yüzden anne çocuk ilişkinin kırılması gerekiyor ki bundan dolayı aslında yatılı okul projesi yapılıyor. Çocuk ailesinin kültüründen uzak tutulacak, onun dilini konuşmayacak, onun gibi yemek pişirmeyecek gibi… Cumhuriyet’in Dersim politikasında en başarılı olduğu şeylerden birisi de annenin çocuğuna olan aktarımını kırmak. Kız çocukları yatılı okula gelip artık Sıdıka Avara’ya ‘anne’ dedikleri ve onu örnek aldıkları bir kız çocuğu modeli gelişti.
Burada gördüğümüz şey; Dersimli annenin, anneliğinin elinden alınması. Yani sen biyolojik anne olabilirsin ama onun hayatını belirleyen, onun kültürünü, yaşamını, görgüsünü geliştirecek olan anne sen değilsin. Yani sen bunu meşru olarak yapamazsın, bu hak elinden alınıyor. Annelik sadece doğurmayla ilişkili bir şey değil. Bu tamamen Dersimli annelerden 1938’le birlikte alınıyor ve bu ilişki benim görebildiğim kadarıyla uzun solukta da belirleyici olan bir kırılma. Bir anne var ama sonuç olarak dili, konuşmayı, görgüyü öğrendiğiniz yani sizi şekillendiren başka bir yer. Hani siz annenize saygı duyabilirsiniz ama onu bir bilgi kaynağı olarak görmeme hali… Anne ile çocuk arasındaki hiyerarşinin büyük bir anlamda kırıldığını görüyoruz. Tabii ki 1938 çok büyük bir kırımdı ama 1947’den sonra dönmek ve belirli bir noktada toparlanmak mümkün oldu. 1990 süreciyle yaşananlar, özellikle köy yakmalarıyla yaşanan süreçler geri dönüşleri daha azalttı. Artık Dersim’e gittiğiniz zaman kadınlar yalnız yaşadığı ve hani o toplumsal, yani yaşlı ve gencin bir arada yaşayıp birbirini desteklediği, bir arada yaşamını sürdürdüğü o toplumsal yapının da büyük ölçüde zarar gördüğünü söylemek mümkün.”
PİRHA-4 Mayıs’ın “Dersim’in kara günü” olduğunu ifade eden DAD Genel Merkez Yöneticisi Fetiye Yıldırım, “Dersim’de insanlara yaşatılanlar dünyanın hiçbir yerinde rastlanılmayacak bir zulümdür. Bir dönem suskunluk yaşandı, büyüklerimiz belki yaşadıkları travmadan dolayı belki de kinin büyümemesi için Dersim Katliamı’ndan bahsetmedi” diye belirtti.
4 Mayıs 1937’de Bakanlar Kurulu kararıyla gerçekleşen Dersim Tertelesi’nin 88. yıldönümü. O gün alınan karar sonrasında Dersim’de çok büyük bir insanlık suçu işlendi. 1937-38 yıllarında Dersim’de yaşananlar, uluslararası hukuka göre soykırım olarak adlandırılıyor. Ancak aradan 88 yıl geçmesine rağmen devlet arşivleri açılmadı, o dönemde neler yaşandığının tespiti yapılmadı.
Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Merkez Yöneticisi Fetiye Yıldırım, Dersim Tertelesi’nin 88. yılında PİRHA’ya konuştu.
“TOPLUMUMUZ, CUMHURİYET DÖNEMİNE OLUMLU BAKMIŞ AMA DAHA SONRA SOYKIRIMA UĞRADI”
Fetiye Yıldırım, 4 Mayıs tarihinin “Dersim’in kara günü” olduğunu belirterek cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte Dersim’de yaşananlara dikkat çekti. YFetiye Yıldırım, 1937-38’de Dersim’de yapılanlara dair şunları söyledi:
“Cumhuriyet döneminde sonra tekke ve zaviyelerin kapatılmasının Aleviler üzerindeki etkisine baktığımızda en büyük zararı bizim inancımız görmüştür. Dersim Katliamı’nda dağ, taş, doğa, ziyaret, kutsal olarak gördüğümüz her şeyi yakıp, yıktılar. Sadece insanlarımıza saldırmadılar, aynı zamanda doğamıza da saldırdılar. Naşit Hakkı Uluğ, gazeteci kimliği ile Dersim’e gelip uzun yıllar kalıp istihbarat topladıktan sonra Dersim’i şu şekilde tanımlıyor: ‘Dersim’in tarihi, tabiatı ile gelenek ve görenekleri asidir. Hurafelerin demir pençesi altındadır.’ Toplumumuzun hukuku, ekonomisi, yaşamı, dili ve kimliği inancımızla birlikte oluşmuştur. İnancımıza hurafe denmesi çok ağır bir suçlamadır.
Bizim toplumumuz Osmanlı’dan sonra Cumhuriyet’e daha olumlu bakmıştır iyi gelişmeler olabilir diye ama maalesef düşünülen olmamış ve Cumhuriyet döneminde Dersim’e soykırım uygulanmış. Tekke ve zaviyelerin kapatılması ile dergâhlarımız, cemlerimiz yasaklanmış ve inancımıza yönelik her türlü baskı yapılmıştır. İnancımız en büyük darbeyi Cumhuriyet döneminde yaşamıştır. İnanç önderlerimizi idam ediyorlar, sakallarını kesiyorlar ama pir, mürşit, talip ilişkisiyle yolumuzu devam ettiriyoruz. Daha sonra katliam ve asimilasyon politikaları uygulanıyor ama bugün inancımız devam ediyor ve hiçbir zaman da bitmeyecek. Daha sonra ise Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuş ve tek din, tek dil ve tek kimlik dayatması yapılmış. Alınan kararlarda biz bunları sadece katledersek baş edebiliriz denilmiş” dedi.
“DERSİM’DE İNSANLARA YAŞATILANLAR BAŞKA HİÇBİR YERDE RASTLANILMAYACAK BİR ZULÜMDÜR”
Dersim Tertelesi’nden kurtulanların hepsinde bir travma oluştuğunu vurgulayan Yıldırım, “Katliamdan sonra dilini, kültürünü bilmediği yerlere sürgün edildiler ve ikinci bir kırımı da orada yaşadılar. Kadınları Türkleştirmek için askerlere verdiler. Dersim’de insanlara yaşatılanlar dünyanın hiçbir yerinde rastlanılmayacak bir zulümdür. Bu kadar zulümden sonra bu halk nasıl düzelebilir? Yok ettiklerini zannettiler ama öyle bir şey olmadı. Biz eğer kendi inancımızı yürütemezsek ve inancımızdan uzaklaşırsak yok oluruz. Bir dönem suskunluk yaşandı, büyüklerimiz belki yaşadıkları travmadan dolayı belki de kinin büyümemesi için Dersim Katliamı’ndan bahsetmedi” diye konuştu.
PİRHA-Dersim’in Pertek ilçesinde Ağuçan ve Üryan Xızır Ocağı’nın tam ortasında yer alan bir bölgede pomza kum ocağı yapılmak istenmesine tepki gösteren Demokratik Alevi Dernekleri, yaptığı açıklamada, “Sekasur Katliamı’nda yitirdiğimiz Axuçan ocak evlatlarını anacağımız 4 Mayıs anma programı bu yönelim karşısında daha büyük bir anlam kazanmıştır. Dersim’in Madımak’ı olarak nitelendirdiğimiz bu büyük acımız, böylesi projeler ekseninde hafızamızdan silinemeyecek” denildi.
Dersim’in Pertek ilçesinde Bargini (Karabakır), Zeve (Dorutay), Orcan (Yukarı Gülbahçe) ve Desiman (Ardıç) köylerinin mera alanlarına Arven Doğu Yapı İnşaat Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi tarafından, pomza kum ocağı yapılmak isteniyor.
Projenin yapılacağı alanın Alevi inancında önemli bir yere sahip olan Ağuçan ve Üryan Xızır Ocağı’nın tam ortasında yer alması da köylüler tarafından tepki gösteriliyor.
Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Merkezi, konuya ilişkin yazılıma açıklama yaptı.
“KUM OCAĞI DOĞASINA VE İNANCINA VERECEĞİ ZARARDAN DOLAYI HALK TEPKİ GÖSTERİYOR”
Dersim Tertelesi’nin 88. yıldönümünde katliamın günümüze kadar yansıyan güncel boyutlarıyla her geçen gün birkez daha karşı karşıya kaldıklarını belşrten yazılı açıklamada, “Dersim Emek ve Demokrasi Platformu ile birlikte bu yıl yapacağımız 4 Mayıs anma programı kapsamında, Hozat Bargini mevkiinde gerçekleşen Sekasur katliamını anmak ve diri diri yakılarak katledilen 24 Axuçan evladının anısına kırk fidan dikmekte vardı. Bu kararlaşmamızdan hemen sonra Axuçan ve Üryan Xızır ocaklarının ortasında kalan bölgede yapılması projelendirilmiş olan pomza kum ocağı projesi gündeme geldi. “ÇED gerekli değildir” kararı verilen kum ocağı projesi, Bargini (Karabakır), Zeve (Dorutay), Orcan (Yukarı Gülbahçe) ve Desiman (Ardıç) köylüleri tarafından doğalarına, inançlarına, bölgenin ekonomisine ve bütünen yaşamlarına vereceği zararlardan kaynaklı haklı olarak tepkiyle karşılandı” denildi.
“DERSİMLİNİN KUTSALINDAN, İNANCINDAN, DOĞASINDAN VE KÜLTÜRÜNDEN ELİNİZİ ÇEKİN”
Dersim’in ocaklar merkezi olmasıyla maneviyatı büyük olan bir yer olduğuna vurgu yapılarak şunlar dile getirildi:
“Dervişler toprağı(Hardê Dewreş) Dersim’in her bir karışı ziyaretler ve kutsal mekanlarla çevrilidir. Dersimlinin topraklarına yükledikleri bu mana iktidarlar ve sermayedarlar tarafından ancak saygıyla karşılanmak durumundadır. Dolayısıyla yapılması planlanan kum ocağı projesi amasız, fakatsız geri çekilmelidir diyoruz. Sekasur katliamında yitirdiğimiz Axuçan ocak evlatlarını anacağımız 4 Mayıs anma programı bu yönelim karşısında daha büyük bir anlam kazanmıştır. “Dersim’in Madımak’ı” olarak nitelendirdiğimiz bu büyük acımız, böylesi projeler ekseninde hafızamızdan silinemeyecek.
Çevre köylerde yaşayanlar başta olmak üzere, tüm canları 4 Mayıs günü Sekasur katliam anıtı bölgesinde saat 15:00’da yapılacak olan anmayı daha fazla sahiplenmeye ve katledilen Masum-u Pakları, Ana ve Pirlerimizi anmaya ve doğamıza, hafızamıza, ekolojimize sahip çıkmaya çağırıyoruz. Doğayı talana açan, inanç ve dil asimilasyonunu bir toplum kırım politikası dahilinde terteleden günümüze dek sürdüren yönelimler derhal son bulmalıdır. Dersimlinin kutsalından, inancından, doğasından ve kültüründen elinizi çekin.”
PİRHA-DAD, “Kefensiz Canlarımızı Anıyoruz” başlığı altında Dersim ve Suriye’de katledilen Alevilere ilişkin panel düzenlendi.
Ankara Demokratik Alevi Dernekleri (DAD), ‘Kefensiz Canlarımızı Anıyoruz’ şiarıyla Tüm Belediye Sendikaları (Tüm Bel-Sen) Ankara Şubesi’nde panel düzenledi. Panelde, DAD Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Yardımcısı ve Halklar ve İnançlar Komisyonu Üyesi Yüksel Mutlu ve Araştırmacı Yazar Hamide Rencüs konuşmacı olarak yer aldı. DAD Ankara Şube Eş Başkanı Mustafa Karabudak ise moderatörlüğünü yaptı.
Panelde Zeynel Kete, ‘Dersim Katliamında İnançsal ve Kültürel Soykırımı’, Yüksel Mutlu, ‘Dersim Katliamı’nın Kadın Boyutu’, Hamide Rencüs ise ‘Suriye’deki Gelişmeler, Alevi Soykırımı’ konularını ele aldı.
Panel öncesinde Zeynel Kete, çerağ uyandırdı, devamında Zazaca ve Türkçe deyişler okundu.
“CUMHURİYET OSMANLI’NIN DÜŞÜNCE KODLARI ÜZERİNE İNŞA EDİLDİ”
DAD Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, düzenlenen panelde ilk sözü aldı. Osmanlı’dan cumhuriyet geçiş sürecinde Osmanlı’nın kodları üzerine kurulan cumhuriyet hakkında şu konuşmayı yaptı:
“Bir ön yargı var, yıllardır Osmanlı zulmü altında inim inim inleyen farklı inançlardaki merkezi inancın dışında farklı inancı yaşayanlar Cumhuriyet modernitesi sürecine geldiğinde hep ders kitaplarında bize şu anlatıldı. Mesela ‘çağdaş, uygar, modernist’, iyi bir nefes aldık gibi ders kitaplarında böyle bir bakış açısı oldu. Görünürde yeni bir rejim olan Cumhuriyet modernitesi aslında birçok yönüyle Osmanlı’nın son bakiyesi ve onun kodları üzerinde inşa edildi. Çok teferruata girmeden şu cümleyi kurabiliriz. Cumhuriyet modernitesinin bütün kurucu kadroları, çoğu askeri kökenliydi. Subayları ve bürokratları Osmanlı’nın tedrisatından geçmişti. Bu yönüyle de iki önemli durumu bilmek lazım. Osmanlı’da Müslüman olmayan kesimler için kullanılan bir kavram vardı: Millet-i Mahkûm. Osmanlı’nın kendisi de Millet-i Hakimeydi. Müslüman olmayanlar Millet-i Mahkûmeydi. Mahkum edilmeye uygun topluluklar. Kendileri ise Millet-i Hakimeydi, hakim milletti.”
“ALEVİ OCAKLARI O DÖNEMDE BİR ÜST AKLA İHTİYAÇ DUYMAMIŞTIR”
Dersim katliamının öncesinde bölgede birçok Alevi ocağının sınırlarının belli olduğu, cumhuriyet kuruluşundan sonra dağıldığını söylen Kete, “O dönemdeki geniş bir modelden bahsediyor. Şimdi ocak örgütlemesi hemen hemen hepiniz ya bir ocak talibisiniz ya da ocak evladısınız. Fazla değil. 100-200 yıl önceki Dersim haritalarını incelediğimde o dönemdeki yapıya baktığımda demografik yapı hareketli olmadığında bakıyorum ki adeta her ocak belirli bir coğrafyayla sınırlıdır. Neredeyse ocakların haritalarını çizebiliriz. Kureyşanlar belli bir coğrafyadadır. Baba Mansurlar belli bir coğrafyadadır. Devriş Cemaller Sarı Saltuklar, Seyyid abunlar, Şeyh Çobanlar, Ağuçanlar aşiretlerin adeta sınırları belli. Kısacası Ocak sistemi demokratik özerk bir yönetimdir. Bu toplum binlerce yıldır iktidara, üst akla, eril zihniyete, tecrit zihniyete karşı gelmiş. Pir, mürşit, rayber, talip topluluğuyla ikrarlı bir yaşamla özerk bir yaşamı bugüne kadar savunmuş. Böyle yaşamıştır. Ocağın beslenmesi, barınması, öz savunması, kültürü, eğitimi Ocak bileşenleri, Pir, Mürşit, Rayber ve Talip topluluklarının sorunlarını çözmesi kendi içindedir. Bir üst akla iktidarcı anlayışa ihtiyaç duymuyor” diye konuştu.
“BİR TOPLUMU HAFIZASIZ BIRAKMAK TARİHSİZLİKTİR”
Bir toplumu tarihsiz bırakmanın, ocaksız bırakmamın o halkın tarihini yok etmek anlamı taşıdığın işaret eden Kete, “Mezar kutsallarınız, ocaklarınız, dergahlarınız bir toplumun hafızasıdır. Tarihsel değeridir. Bir toplumu mezarsız, hafızasız, kültürsüz, ocaksız, mekansız bırakmak tarihsizliktir, tarihsiz bırakmaktır. Bir mezar taşına sahip olmak, geri gelmek, bir kültüre Bir aidiyete sahip olmaktır, boşuna değildir. Sadece Reya Hak, Alevilerin değil, Şeyh Saitlerin de ve Cumhuriyet döneminde dönem dönem uyuşup dönem dönem muhalif olan birçok Kürt kesiminin de uluslararası düzeyde enternasyonal birçok devrimcinin mezarlarının olmaması boşuna değildir. Mezar bir toprak parçası değildir. Bir tarihsel hafızadır. Bu yönüyle Dersim katliamının tarihsel kültürel boyutu olduğu için inanç boyutu, özel olması, kendi diliyle yaşaması, üst akla ihtiyaç duymaması, kadını merkeze koymasından kaynaklı olarak resmi ideolojiye uymuyordu ve katliamın inanç boyutu bu yönüyle vardı ve bunu İhsan Sabri Çağlayan anılarında çok net olarak anlatıyor. Bu katliam bir şekilde hala kültürel inançsal olarak devam ediyor. Ocaklarımız bugün yok edilmeye çalışılıyor. Dersim’de atama usulüyle ocaklarımıza kayyumlar atanarak bu inanç yok ediliyor diyorum” diye konuştu.
“PLANLI BİR ŞEY, İSYAN YOK, KALKIŞMA YOK”
DEM Parti Eş Genel Başkan Yardımcısı Yüksel Mutlu, ‘Dersim Katliamı’nın Kadın Boyutu’ konusunda konuşma yaptı. Mutlu, Dersim’de cumhuriyete karşı herhangi bir direnişin, kalkışmanın olmadığını, devletin tek dil, tek din, tek ulus adı altında farklı inançtan olduğu için böyle bir saldırı gerçekleştirdiğini belirterek şu açıklamayı yaptı:
“Yani planlı bir şey, orada bir isyan yok, bir kalkışma yok. İşte rahat coğrafyası dediğimiz bu coğrafyada insanlar kendi ürettikleriyle kendi içlerinde rızalaşarak hayat sürüyorlar ve 1923 Cumhuriyet sonrası ve öncesi başlayan bir plan ulus devlet tek ulus tek devlet tek bayrak tek inanç… Yani Dersim Sadece Kürt değil, aynı zamanda Alevi aynı zamanda Kürt. Dünyada bir katliam, bir soykırım yapmak için 4 Mayıs 1937’de bakanlar kurulup kararı alınmış. Başka bir örnek yok tarihte. Sonra zaten güvenlik güçlerine havale ediliyor. Askerler orada katliam gerçekleştiriyor. Bunun kararının Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde alınıyor olmasının çok önemli olduğunu kırmızı kalemle çizmek istiyorum.”
Mutlu, katliamın olduğu yıllarda kaçırılan kız çocukları için de şunları ifade etti:
“Sanırım dünyanın hiçbir yerinde yoktur. Küçük kız çocuklarını ganimet olarak görmek, Türkleştirmek, onları yok etmek, imha etmek…”
“HAFIZA OLUŞTURULMALI, OLUŞTURMAZSAK KAYBEDERİZ”
Panele katılan genç sayısının az olduğuna değinen Mutlu, “Nerede gençler?” diyerek şunları ifade etti:
“Şu konuda eksiğiz değerli arkadaşlar, bugün buradasınız. Nerede Dersimli gençler? Mücadele edenleri var, cezaevinde olanları var. Ben bunları dışında tutuyorum. Şöyle bir hafıza oluşturamıyoruz mesela. Bir hafızamızın olması lazım. Yoksa tertele kaybolur gider. Bunun kaybolmaması lazım, unutmamak lazım, unutturmamak lazım. Mesela diasporadaki Dersimliler Türkiye’nin yargılanması için mücadele ediyorlar, kendileri aralarında dernekler, vakıflar, çalışmalar yürütüyorlar. Bu konu biraz özeleştirel bakalım kendimize. Yani biz zayıfız bu konuda. Hafıza oluşturmalı, oluşturmazsak kaybederiz, unuturuz.”
“SADECE ALEVİLER SES ÇIKARDI”
Araştırmacı-Yazar Hamide Rencüs, ‘Suriye’deki Gelişmeler, Alevi Soykırımı’ başlığı altında Suriye’de Alevilere dönük gerçekleştirilen saldırılardan bahsetti. Rencüs, katliama ses çıkaranların sadece Aleviler olduğunu ve buna karşın ciddi bir sessizliğin hakim olduğunu ifade etti. Rencüs, konuşmasında şu sözleri sarf etti:
“Evet orada bir katliam var ama El Şara mı, yoksa kontrolsüz gruplar mı? Ona bakalım denilip bir heyet gönderildi nihayetinde. Bunun açığa çıkmasını sağlayan orada sürekli uluslararası koruma talep eden Suriyeliler ve onların sesini duyurmaya çalışan dışarıdaki Alevilerdir. Gerçekten bu Alevi soykırımında başından itibaren şunu gördük ki sadece Alevi örgütleri ses çıkardı. Türkiye’de, Avrupa’da, dünyanın her yerinde Aleviler var; örgütlü Aleviler, federasyonlar, konfederasyonlar. Sadece bunlar ses çıkardı. Sonra biraz bir hani Alevi dostları diyeceğimiz bir örgütlülüğe dahil olanların sesini çıkardığı bir tepki oldu. Birleşmiş Milletler harekete geçiren budur ama henüz koruma sağlayamadık.”
“ABD COLANİ’DEN NE BEKLİYORSA ONU YAPACAK”
Colani’nin ABD ve Türkiye’de terör listesinden çıkarılmadığının altını çizen Rencüs, Colani’yi kullanabilecekleri kadar kullanacaklar dedi. ABD projesi olan Colani’den ne bekliyorsa onu yapacaktır diyen Rencüs, “Türkiye’nin 2018’de terör listesine aldığı, Cumhurbaşkanı kararnamesiyle terör listesine aldığı bu Colani’ye Türkiye’nin Forum düzenlediği Antalya’da kucaklaması kadar çelişkili abes bir şey yoktur. Ama bu emperyalist kafalar için her şey gayet normalleştirilebiliyor. Peki ne bekleniyor? ABD onu meşru olarak kabul etmiyor. ABD bizzat kendisinin var ettiği tıpkı IŞİD gibi ABD’nin proje ürünü olan Colani’den ne bekleniyorsa onu yapacak ama arkasında tutulmuş gibi görünüyor. Hala ödülü kaldırmış değil ABD. Hala Türkiye’de dahil terör listesinden çıkarmış değiller ama hepsi kucaklaştı. ABD de tanımıyorum, benim nezdimde meşru değil dedi. Yani burada ABD herkesin Suriye üzerinden beklentisini ne olduğunu taksimatını yaptıktan sonra muhtemelen bunu indirecek ya da çok böyle defacto bir Şam devletinde onu tutacak, belki de İdlib’e gönderecek. Yani kullanışlı olduğu kadar kullanacak onu. Bu ABD’de hepinizin ağabeysiyim. Hepinizin öncüsüyüm, hepinizin önünü ben açarım. İstersem oturturum, istersem kaldırırım sinyali vermekten başka bir şey değildir” diye ifade etti.
PİRHA- DAD Mersin Şube Eş Başkanı Hüseyin Aral hakkında, “Halkı kin ve düşmanlığa teşvik” gerekçesiyle soruşturma başlatılmasına DAD Mersin Şubesi tepki gösterdi. DAD Mersin Şube Eş Başkanı Hüsniye Çelik, yapılan tüm baskı politikalarına karşı direnmeye devam edeceklerini belirtti.
Seyit Rıza ve yoldaşlarının idam edilişinin 87’nci yıl dönümüne ilişkin Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Mersin şube binası önünde basın açıklamasını okuyan Demokratik Alevi Dernekleri Mersin Şube Eş Başkanı Hüseyin Aral hakkında soruşturma başlatıldı ve yurt dışına çıkış yasağı verildi.
Konuya ilişkin dernek binasında basın açıklaması yapıldı. Açıklamaya DAD üyelerinin yanı sıra İnsan Hakları Derneği Mersin Şube yöneticileri ve demokratik kitle örgütlerinin temsilcileri de katıldı.
HALKI KİN VE DÜŞMANLIĞA TAHRİK
DAD Mersin Şube Eş Başkanı Hüsniye Çelik, okunan metnin genel merkez tarafından hazırlandığını, tüm şubelerin aynı metni okuduğunu ancak yalnızca Hüseyin Aral hakkında soruşturma başlatıldığına dikkat çekti.
Çelik, “Eş başkanımız ‘halkı, kin ve düşmanlığı tahrikle’ suçlanmıştır. Biz Alevi canlar olarak ömrümüzü bize yapılan kin ve tahriklerle mücadele ederek geçirdik. Dilimizden barış, hoşgörü, birlikte özgür yaşamı kurma söylemlerini hiç düşürmedik ve düşürmeyiz. Bu topraklarda ikrarlı bir yaşamı, toplumsal rızalığı ve barış inşa etme mücadelesinin, dinci, ırkçı , cinsiyetçi zihinleri rahatsız ettiğini biliyoruz” dedi.
“BOYUN EĞMEYECEĞİZ”
Devletin, Alevi kimliğini yok etme politikalarından yüzyıllardır vazgeçmediğini belirten Çelik, “Kimliğimizi, inancımızı yok sayma, asimile etme ya da yok etme politikalarından asla vazgeçmemişlerdir. Koçgiri, Zilan, Dersim, Çorum, Maraş ve Sivas bunlardan bir kaçıdır.
Yapılan tüm baskı ve yok etme politikalarına karşı dün direndik, bugün de direneceğiz, asla boyun eğmeyeceğiz” diye konuştu.
İnsan Hakları Derneği Mersin Şube Eş Başkanı Avukat Gazi İnci de, yargının siyasallaştığının altını çizerek, “Her defasında ifade ediyoruz; Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yerleri açıklanmalı ve Dersim Katliamı ile yüzleşilmelidir. Bunun dile getirilmesi suç değildir. Bu uygulamadan derhal vazgeçilmelidir” şeklinde konuştu.
PİRHA- DAD Mersin Şube Eş Başkanı Hüseyin Aral hakkında, idam edilen Seyit Rıza ve arkadaşlarının anmasında yaptığı açıklamadan dolayı, “Halkı kin ve düşmanlığı teşvik” gerekçesiyle soruşturma başlatıldı. Mersin Adliyesi’ne çıkarılan Aral, yurt dışı yasağı konularak serbest bırakıldı.
Seyit Rıza ve yoldaşlarının idam edilişinin 87’nci yıl dönümüne ilişkin Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Mersin şube binası önündeki basın açıklamasını okuyan Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Mersin Şube Eş Başkanı Hüseyin Aral, Mersin Emniyeti’nce ifadeye çağrıldı.
İfadesinde yaptığı açıklamanın suç olmadığını ve ifade özgürlüğü kapsamında açıklama yaptığını belirten Aral, savcılık tarafından adli kontrol şartı uygulanarak serbest bırakılması istendi. Aynı yönde karar veren hakim, Aral hakkında yurt dışına çıkış yasağı koydu.
DAD Mersin Şube Eş Başkanı Hüseyin Aral, yaptığı açıklamada, Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yerlerinin açıklanmasını ve Dersim Katliamı ile yüzleşilmesi çağrsında bulunmuştu.
PİRHA- İdam edilişlerinin 87. yılında Seyit Rıza, oğlu ve yoldaşları İstanbul Kadıköy’de yapılan basın açıklaması ile anıldı. Açıklamada, Dersim halkından özür dilenmesi, Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yerlerinin açıklanması talep edildi.
Bundan tam 87 yıl önce Dersim’in önde gelenleri, seyitleri, Seyid Rıza, Wusênê Seydi, Aliye Mirzê Sili, Hesen Ağa, Findik Ağa, Resik Uşen ve Hesenê Ivraimê, Ankara’dan özel görevle gönderilen İhsan Sabri Çağlayangil’in denetiminde yapılan yasadışı bir mahkeme neticesinde Elazığ Buğday Meydanı’nda idam edildiler.
Dersim Dernekleri Federasyonu (DEDEF), Avrupa Demokratik Dersim Birlikleri Federasyonu (ADEF) ile Dersim Araştırmaları Merkezi (DAM), 15 Kasım 1937 yılında Elazığ Buğday Meydanı’nda idam edilen Seyit Rıza, oğlu ve yoldaşlarını Kadıköy Rıhtım’da andı. Anmaya Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Kadriye Doğan, HDK Eşsözcüsü Ali Kenanoğlu’nun yanı sıra çok sayıda kişi katıldı.
Ortak basın açıklamasını DEDEF Genel Başkanı Ali Rıza Bilir okudu.
“TÜM İNSANLIĞA KARŞI SUÇ İŞLENMİŞTİR”
Bilir, devlet iradesinin 1937’den başlayarak Dersim’in kimliğini yok etmeye ve bunu başarabilmek için de yerel önderliklerin imhasına yöneldiğini belirterek, “Dersim’de gerçekleştirilen Tertele’nin başlıca sorumlusu, farklı olma hakkını düşman olarak kodlayıp yok eden ırkçı ideolojidir. Onun günümüzdeki devamı ise, aynı uygulamayı 87 yıl sonra bile sürdüren mevcut siyasal iktidardır. 1937/ 1938, Dersim halkına yönelik baskı ve asimilasyon politikalarının toptan bir imha haline dönüşme tarihidir. 15 Kasım 1937 tarihinde Dersim’in önde gelenleri, Seyitleri idam edildi. İdam edilenlerin mezar yerleri belli değil. Dersim 87 yıldır, yaralarını sarmaya, inkar edilmişliğini aşmaya, eşit yurttaşlık hakkını kazanmaya ve tabii atalarının mezar yerlerini bulmaya çalışıyor” dedi.
“BİR ÇİFT SÖZÜMÜZ DE KATLİAMCI ZİHNİYETİN BUGÜNKÜ TEMSİLCİLERİNEDİR!”
İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu’nun, partisinin grup toplantısında yaptığı “Cumhuriyet devleti Şeyh Saitlere, Seyit Rızalara ne yaptıysa aynı muameleyi göreceksiniz. Herkes emin olsun, yapılması gereken şey ne ise o yapılacaktır. Gereği yerine getirecek olanlar da işte tam buradalar, karşımdalar, yanımdalar ve milyonlarcası da arkamızdadır” sözlerine tepki gösteren Bilir, şunları söyledi:
“Dervişoğlu açıkça katliamların yeniden hayata geçirilmesine dair cümleler sarf etmiştir. Dervişoğlu ve aynı katliamcı düşünceye sahip olanlar şunu iyi bilmeli ki, onca kırıma, katliama ve sürekli asimilasyon politikalarına maruz kalmasına rağmen Alevilikte, Kürtlükte bu coğrafyanın kadim kültürel gerçeklikleri olmaya devam etmektedir. Bu gerçekliği kimsenin söküp atmaya gücü yetmedi, yetmeyecek de! Müsavat Dervişoğlu’nun bu açıklamalarını ve benzer söylem ve politikaları kınıyor ve asla görmezden gelebileceğiniz bir yerde durmadığını dile getiriyoruz. Yalan ve hilelere karşı Seyid Rıza’nın diz çökmeyen duruşu bizler için onurlu bir mirastır. Pirlerimiz, İnsanı Kamillerimiz diz çökmedi, torunları da diz çökmeyecek! Bu da böyle biline..”
Bilir, açıklamanın devamında şu talepleri sıraladı:
“*Arşivler Açılsın, “Dersim” ismi iade edilsin.
*Dersim halkından özür dilensin.
*Sürgünler, kayıplar ve evlatlık alınan çocukların listesi açıklansın.
*Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yerleri açıklansın.
*Dillerimize ve Kızılbaş Alevi inancımıza özgürlük tanınsın.
*Munzur’daki Baraj ve maden projeleri iptal edilsin.
*Eşit yurttaşlık hakkımız tanınsın.”
“KATLİAMLARA DOYMADILAR!”
HDK Eş Sözcüsü Ali Kenanoğlu ise yaptığı konuşmada şunları söyledi:
“87 yıl önce Dersim’de yapılan katliam makbul vatandaş yaratma sürecinin evrelerinden birisiydi. Türkiye Cumhuriyeti Türk ve Sünniliğin esas alındığı bir makbul vatandaş yaratmaya çalıştı ve bunun dışında kalan bütün kimliklere yönelik asimilasyon inkâr ve imha süreçleri işletti.
Dersim hem inancıyla hem kimliğiyle hem de ulus bilinciyle makbul vatandaş tanımı dışında kaldı, o nedenle de Dersim’de 1935 Tunceli kanunuyla bir katliam süreci başlatıldı. Seyit Rıza’yı ve arkadaşlarını katledenler katliamlara doymadılar ve 1938 de de katliamlarını sürdürdüler.
Bugün bizler onların temsilcileri, evlatları, torunları olarak onun yolunu yürüyerek mücadele edeceğiz. Bir yüzyıl katliam, inkar, imha ile geçti ve biz HDK olarak ve bu topraklarda yaşayan bütün kimlikler olarak önümüzdeki yüzyılın demokratik bir cumhuriyete everilmesi için mücadele edeceğiz. 87. Yılında Seyit Rıza ve arkadaşlarını saygıyla anıyorum.”
“SEYİT RIZA’NIN ARDILLARI OLMAYA DEVAM EDECEĞİZ”
DAD Eş Genel Başkanı Kadriye Doğan da şunları ifade etti:
“Seyit Rıza’nın ardılları olarak buradayız. Ardıllarıyız. Biz o coğrafyanın o inancın Kürt kimliğinin yaşatılması için buradayız. Kadın özgürlükçü inancı yaşatmak zorundayız. Dersim’de yapılan asimilasyonun özü orayı insansızlaştırmaktır. Seyit Rıza’nın ardılları olarak var olmaya devam edeceğiz. Bizden hala özür dilemesini bilmeyenler sizler de diz çökmesini barışmasını bilin ortak yaşamı birlikte kuralım.”
Açıklamaların ardından ağıtlar okundu, denize karanfiller bırakıldı ardından lokmalar pay edildi.
PİRHA-87 yıl önce Elazığ Buğday Meydanı’nda idam edilen Seyit Rıza ve yoldaşları Dersim’de ağıtlarla anıldı. DAD Genel Merkez Yöneticisi Fetiye Yıldırım, “Pir Seyit Rıza’nın diz çökmeyen duruşunu vasiyet olarak algılayan ve bu konuda ikrarlı olan torunları olarak diz çökmeyeceğiz” dedi.
Bundan tam 87 yıl önce Dersim’in önde gelenleri, seyitleri, Seyd Rıza, Wusênê Seydi, Aliye Mirzê Sili, Hesen Ağa, Findik Ağa, Resik Uşen ve Hesenê Ivraimê, Ankara’dan özel görevle gönderilen İhsan Sabri Çağlayangil’in denetiminde yapılan yasadışı bir mahkeme neticesinde Elazığ Buğday Meydanı’nda idam edildiler.
87 yıl önce Elazığ Buğday Meydanı’nda idam edilen Seyit Rıza ve yoldaşları Dersim’de Raber Diler, Hüsnü Güngör ve Hasan Ekici’nin söylediği ağıtlarla anıldı. Ağıtların ardından çerağlar uyandırılıp, lokmalar pay edildi.
“SEYİT RIZA’NIN DİZ ÇÖKMEYEN DURUŞUNU VASİYET OLARAK ALDIK”
Seyit Rıza ve yol arkadaşlarının 15 Kasım’da ışıksız meydanlarda idam edildiklerini ifade eden DAD Genel Merkez Yöneticisi Fetiye Yıldırım, “Pir Seyit Rıza’nın diz çökmeyen duruşunu vasiyet olarak algılayan ve bu konuda ikrarlı olan torunları olarak diz çökmeyeceğiz. Zaman sahipsiz, mekân rızasız, mazlum çaresiz değildir” diye konuştu.
PİRHA-Mersin’de idam edilişlerinin 87’nci yıl dönümünde Seyit Rıza, oğlu ve yoldaşları anıldı. Anmada yapılan açıklamada, “Yalan ve hilelere karşı Seyid Rıza’nın diz çökmeyen duruşu bizler için onurlu bir mirastır. Pirlerimiz, İnsanı Kamillerimiz diz çökmedi, torunları da diz çökmeyecek!” denildi.
1937/38 Dersim Tertelesinde, DERSİM toplumunun geleneksel önderleri , seyitleri, Seyd Rıza, Wusênê Seydi, Aliye Mirzê Sili, Hesen Ağa, Findik Ağa, Resik Uşen ve Hesenê Ivraimê, Ankara’dan özel görevle gönderilen İhsan Sabri Çağlayangil’in denetiminde yapılan yasadışı bir mahkeme neticesinde, 1935’de TBMM’de çıkarılan Tunceli Kanunu’nun tahakkümcü uygulamalarına direndikleri için tutuklanarak, yargılamadan sonra önceden belli olan kararla Elazığ Buğday Meydanı’nda idam edildiler.
Mersin Dersimliler Derneği Özgür Çocuk Parkı’nda yaptıkları açıklamayla Seyd Rıza, Wusênê Seydi, Aliye Mirzê Sili, Hesen Ağa, Findik Ağa, Resik Uşen ve Hesenê Ivraimê’yi andı.
Anmada Dersim Katliamı’nda katledilenler için mumlar yakılırken, lokmalar paylaşıldı.
Anmada açıklamayı Mersin Dersimliler Derneği Başkanı Nurşen Çığlık okudu.
Nurşen Çığlık, 1937/38 yıllarında kurşunlanan, süngülenen, bombalanan, uçurumlardan atılan, yakılan, zehirlenen, idam edilen, mezar hakları bile çiğnenen, sürgün edilen on binlerce mazlum insanımızın acılı hatıralarını yüreklerinin en derinliğinde hissettiğini ifade etti.
Dersim Katliamı’nın, Dersimlilerin belleğinde, tesellisi olmayan ve kabul edilemez bir yara olarak günümüzde dahi kanamaya devam ettiğini belirten Çığlık, “Dersim kimliğinin ve kültürünün temel taşıyıcısı konumundaki -başta Seyit Rıza olmak üzere-halk önderlerini hileyle katledildikten sonra başsız ve çaresiz kalan Dersim Halkına karşı eşine az rastlanılır bir sürgün, kırım, müsadere ve saldırganlıkla, tartışmasız bir soykırım uygulamıştır. Bu uygulamalarla, sadece Dersim’e karşı değil aynı zamanda tüm insanlığa karşı suç işlemiştir. Dersim’de gerçekleştirilen Tertele’nin başlıca sorumlusu, farklı olma hakkını düşman olarak kodlayıp yok eden ırkçı ideolojidir. Onun günümüzdeki devamı ise, aynı uygulamayı 87 yıl sonra bile sürdüren mevcut siyasal iktidardır” dedi.
“PİRLERİMİZ, İNSANI KAMİLLERİMİZ DİZ ÇÖKMEDİ, TORUNLARI DA DİZ ÇÖKMEYECEK!”
İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, partisinin grup toplantısında “Cumhuriyet devleti Şeyh Saitlere, Seyit Rızalara ne yaptıysa aynı muameleyi göreceksiniz. Herkes emin olsun, yapılması gereken şey ne ise o yapılacaktır. Gereği yerine getirecek olanlar da işte tam buradalar, karşımdalar, yanımdalar ve milyonlarcası da arkamızdadır.” diyerek açıkça katliamların yeniden hayata geçirmesine dair cümleler sarf ettiğini vurgulayan Çığlık, şunları ifade etti:
“Dervişoğlu ve aynı katliamcı düşünceye sahip olanlar şunu iyi bilmeli ki, onca kırıma, katliama ve sürekli asimilasyon politikalarına maruz kalmasına rağmen Alevilikte, Kürtlükte bu coğrafyanın kadim kültürel gerçeklikleri olmaya devam etmektedir. Bu gerçekliği kimsenin söküp atmaya gücü yetmedi, yetmeyecek de! Müsavat Dervişoğlu’nun bu açıklamalarını ve benzer söylem ve politikaları kınıyor ve asla görmezden gelebileceğiniz bir yerde durmadığını dile getiriyoruz. Yalan ve hilelere karşı Seyid Rıza’nın diz çökmeyen duruşu bizler için onurlu bir mirastır. Pirlerimiz, İnsanı Kamillerimiz diz çökmedi, torunları da diz çökmeyecek! Bu da böyle biline..”
“ARŞİVLER AÇILSIN”
Çığlık, taleplerini şöyle sıraladı:
“*Arşivler Açılsın,
“Dersim” ismi iade edilsin.
*Dersim halkından özür dilensin.
*Sürgünler, kayıplar ve evlatlık alınan çocukların listesi açıklansın.
*Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yerleri açıklansın.
*Dillerimize ve Kızılbaş Alevi inancımıza özgürlük tanınsın.
*Munzur’daki Baraj ve maden projeleri iptal edilsin.
*Eşit yurttaşlık hakkımız tanınsın.”
PİRHA-Dersim Barosu, Seyit Rıza ve yol arkadaşlarının idam edilmesinin 87. yıldönümünde yazılı açıklama yayınladı. Yapılan açıklamada, “Ölü bedenlere saygı meselesi bir ahlaki yükümlülüktür” denildi.
Bundan tam 87 yıl önce Dersim’in önde gelenleri, seyitleri, Seyd Rıza, Wusênê Seydi, Aliye Mirzê Sili, Hesen Ağa, Findik Ağa, Resik Uşen ve Hesenê Ivraimê, Ankara’dan özel görevle gönderilen İhsan Sabri Çağlayangil’in denetiminde yapılan yasadışı bir mahkeme neticesinde Elazığ Buğday Meydanı’nda idam edildiler.
Dersim Barosu, Seyit Rıza ve yol arkadaşlarının idam edilmesinin 87. yılında yazılı açıklama yaptı.
“ÖLÜ BEDENLERE SAYGI MESELESİ AHLAKİ BİR YÜKÜMLÜLÜKTÜR”
Seyit Rıza ve Dersim’in ileri gelenleri 15 Kasım 1937 yılında, evrensel ve insancıl hukuk normları ile Türkiye’nin ulusal mevzuatına aykırı şekilde yargılanıp idam edildiği belirtilen açıklamada, “Seyit Rıza’nın ve Dersim ileri gelenlerinin ne ile suçlandıkları ve haklarında nasıl bir yargılamanın yapıldığı henüz açıklanmadığı gibi mahkeme tutanakları “Devlet Sırrı” denilerek kamuoyuna açıklanmamıştır. Üstelik Seyit Rıza’nın ve Dersim ileri gelenlerinin nereye defnedildikleri halen kamuoyundan gizlenmektedir. Ölü bedenlerin ailelere tesliminin bir zorunluluk olduğu ulusal ve uluslararası mevzuatta hüküm altına alınmasına rağmen, bugüne değin resmî kurumlarca herhangi bir somut adım atılmamıştır.
Ölü bedenlere saygı meselesi bir ahlaki yükümlülüktür. Seyit Rıza ve Dersim’in ileri gelenlerinin ve sonraki süreçte Dersim’de katledilenlerin ya yakılarak ya da çok farklı yerlere toplu gömülmesi, yer ve akıbetlerinin hayatta kalan sonraki kuşak yakınlarına söylenmemesi Dersim’de işlenen insanlığa karşı suçların 1937-1938 ile başlayıp ve o tarihle bitirmemeyi amaçlayan bir sürekliliğe tekabül eder. Bu ortak acının iyileştirilmesi için; tarihimizin bu karanlık sayfalarıyla esaslı biçimde yüzleşilmesi gerekmektedir. Tarihi gerçeklerle yüzleşilmesi için Seyit Rıza ve Dersim ileri gelenlerinin yargılandıkları dosyaların, tutanaklarının tamamının arşivden çıkartılarak halkın, hukukçuların ve tarihçilerin incelemesi için açılması ve Seyit Rıza ile Dersim ileri gelenlerinin mezar yerlerinin açıklanması gerekmektedir” denildi.
PİRHA- DEM Parti Mersin Milletvekili Ali Bozan, idam edilen Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yerlerinin açıklanması için soru önergesi verdi. Bozan, Türkiye’de mezarsız bırakma politikalarıyla toplumun hafızasının yok edilmeye çalışıldığının da altını çizdi.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Mersin Milletvekili Ali Bozan, idam edilişlerinin 87’nci yıl dönümünde Seyit Rıza ve yoldaşlarının mezar yerlerinin gizli tutulmasına ilişkin Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın cevaplaması istemiyle soru önergesi verdi.
Önergede iktidarın, mezarsızlık politikası ile toplumun hafızasını bastırmaya çalıştığına yer veren Bozan, Türkiye’de uygulanan mezarsız bırakma politikalarının başında Seyit Rıza ve arkadaşlarının geldiğini vurguladı.
“MEZAR YERLERİ TOPLUMDAN NEDEN GİZLENİYOR”
Bozan şu ifadeleri kullandı:
“Mezarsızlık politikasının ilk sırasında Seyit Rıza, Şeyh Sait, Said-i Kurdi ve arkadaşlarının mezarları gelmektedir. Neredeyse bir asrı bulacak süredir mezar yerleri gizlenen ve toplumda bilinilirliği yüksek bu tarihi şahsiyetlerin artık defin yerlerinin açıklanması ve bu insanlık dışı politikaya son verilmesi elzem hale gelmiştir.
Mezarsızlık politikalarına karşı, Seyit Rıza, Şeyh Sait, Said-i Kurdi ve arkadaşlarının mezar yerlerinin tespiti ve sevenlerine iade edilmesine dair büyük bir toplumsal talep ortaya konulmuştur.
Bu bağlamda;
1-) Seyit Rıza, Şeyh Sait, Said-i Kurdi ve arkadaşlarının mezar yerleri neredeyse bir asırdır açıklanmayarak toplumdan gizlenmektedir. Bu gizliliğin sebepleri nelerdir?
2-) Mezar yeri gizlemeyi ne tür bir inanç veyahut fikre dayandırmaktasınız?
3-) Toplumun ciddi şekilde talep ettiği; Seyit Rıza, Şeyh Sait, Said-i Kurdi ve arkadaşlarının mezar yerlerini ne zaman açıklamayı düşünüyorsunuz?”
PİRHA-Seyit Rıza’nın yok yere idam edildiğini ve vicdanen rahat olmadığını söyleyen Seyit Rıza’nın torununun oğlu Seydali Polat, “Seyit Rıza idam sehpasına gittiği zaman ‘Evladı Kerbelayız. Bi hatayız. Ayıptır, zulümdür, günahtır, cinayettir’ demişti. Seyit Rıza ne yapmıştı, neden idam edildi? Benim beklentim sadece Seyit Rıza’nın mezar yerinin açıklanması. Kemiklerden ne olursa olsun bir tane bulmam benim için yeterli” dedi.
Bundan tam 87 yıl önce Dersim’in önde gelenleri, seyitleri, Seyd Rıza, Wusênê Seydi, Aliye Mirzê Sili, Hesen Ağa, Findik Ağa, Resik Uşen ve Hesenê Ivraimê, Ankara’dan özel görevle gönderilen İhsan Sabri Çağlayangil’in denetiminde yapılan yasadışı bir mahkeme neticesinde Elazığ Buğday Meydanı’nda idam edildiler.
Seyit Rıza’nın torununun oğlu Seydali Polat, PİRHA’ya konuştu.
Vicdanen rahat olmadığını vurgulayan Seydali Polat, “Çünkü anlatımlara göre Seyit Rıza yok yere idam edildi. Seyit Rıza idam sehpasına gittiği zaman ‘Evladı Kerbelayız. Bi hatayız. Ayıptır, zulümdür, günahtır, cinayettir’ demişti. Seyit Rıza ne yapmıştı, neden idam edildi? Şimdi benim beklentim sadece Seyit Rıza’nın mezar yerini bulup kemiklerden ne olursa olsun bir tane bulmam benim için yeterli. Seyit Rıza idam edildi ama nedenini sormak lazım. Nedeni abisinin oğlu Rayber’dir. Rayber devletle birlikte çalıştı. Dersim’de işlenen cinayetlerin hepsinin amcasına mal etti” dedi.
“MUSTAFA KEMAL SEYİT RIZA’YA MESAJ YOLLUYOR”
Dedesi Seyit Rıza’nın idam edildiği zaman babasının 7 yaşında olduğunu aktaran Polat, “Babamın anlatımına göre Mustafa Kemal Ankara’dan Abdullah Alpdoğan’a haber gönderiyor. Seyit Rıza’ya elçi gönderin nereyi isterse ona vereceğim ama yeter ki bulunduğu yerden çıksın. Abdullah Alpdoğan da Seyit Rıza’nın oğlu Şıx Hasan’ı tutukluyor ki Seyit Rıza teslim olsun. Daha sonra Şıx Hasan serbest bırakılıyor ve Mustafa Kemal’in Seyit Rıza’ya mesajını iletiyor. Seyit Rıza da, devletin bir parça ekmeğini yedin diye gelip bana akıl mı vereceksin? Ne yaparsanız yapın benim sonum idamdır. Zaten benim üzerime bir sürü suç atılmış diyor” dediğini ifade etti.
İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu’nun, “Cumhuriyet devleti, Şeyh Saidlere, Seyit Rızalara ne yaptıysa aynı muameleyi göreceksiniz. Herkes emin olsun yapılması gereken neyse o yapılacaktır” şeklindeki sözlerine tepki gösteren Polat, konuşmasının devamında şunları dile getirdi:
“Yine katliam yapsınlar korkmuyoruz. Seyit Rıza’yı idam ettiniz ama şimdi Seyit Rıza’nın binlerce torunu var. Ben hiçbir şey yapmadan katliama uğradım bunlar yetmiyormuş gibi yeniden biz katliama uğramakla tehdit ediliyoruz. Bir gün mutlaka zalimlerin hakkından mazlumlar gelecek, bu devran böyle gitmez. İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu’nun vatandaşa böyle bir söz söyleme hakkı yok. Ama sen o dönem yapılanlardan sonra özür dileyeceğine acılı ailelerin acısını iyice körüklüyorsun. Eğer sen benim acımın üzerine ateşle gidersen benim öfkem daha da artar.”
PİRHA- DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, 87 yıl önce idam edilen Seyit Rıza ve yol arkadaşlarının akıbeti ve mezar yerlerinin açıklanması için Meclis’e soru önergesi verdi. Kordu, “Dersim’in tüm tarihsel arka planıyla, gasp edilen hakları, dili, inancı ve kültürüyle yüzleşmek, mağdurlarına karşı uluslararası hukuktan doğan sorumlulukları yerine getirmek amacıyla herhangi bir çalışmanız var mı?” diye sordu.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi Dersim Milletvekili Ayten Kordu, Seyit Rıza ve yoldaşlarının idam edilişlerinin 87. yılında, mezar yerleri ve Dersim Katliamının belgelerine ilişkin Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın yanıtlaması istemiyle soru önergesi verdi.
Kordu, soru önergesinde aradan geçen 87 yılda Seyit Rıza ve yol arkadaşlarının mezar yerlerinin açıklanmadığını belirterek, “15 Kasım 1937 tarihinde Dersim halkının onurlu direnişinin öncüleri olan Seyid Rıza ve arkadaşları, Elâzığ Buğday Meydanı’nda kurulan bir düzmece mahkemede sonucunda idam edildiler. Kendilerine savurma hakkı dahi verilmeden yaşı küçültülerek idam edilen Seyid Rıza ve arkadaşlarının cenazeleri ise hiçbir zaman ailelerine verilmedi. Aradan geçen 87 yıla rağmen Seyid Rıza, oğlu ve arkadaşlarının mezar yerleri hala gizlenmektedir. Direnişin önderlerinin idamı sonrasında Dersim coğrafyası, kültürü, dili ve inancına yönelik asimilasyoncu bir yaklaşımla birlikte sürdürülen harekâtta binlerce yurttaş yaşamını yitirmiştir. Bunun sonucunda, resmi rakamlara göre 12 bin, bağımsız araştırmacı ve tarihçilere göre ise 70 bin ile 100 bin civarında Dersimli çocuk, yaşlı ve kadın yaşamını yitirdiği ifade edilmektedir” dedi.
“DERSİMLİLERİ YOLA GETİRME, HADDİNİ BİLDİRME POLİTİKİLARI UYGULANMIŞTIR”
‘Çıban başı’ olarak görülen Dersim’in sürekli bir tehdit olarak görüldüğünü kaydeden Kordu, “1937-1938 yılında yaşanan olaylarda binlerce yurttaşın yaşamını yitirmesinin yanında hayatta kalan kız çocukları evlatlık olarak verilmiş ve yoğun asimilasyona tutulmuştur. Bu politikalarla yalnızca bir direniş bastırılmak istenmemiş, Dersim halkının Raa ( rayâ) haqî inancı, Kirmançkî dili, kültürü ve doğası da yok edilmek istenmiştir. Dersim’e ilişkin sayısız rapor hazırlanmış, harekât öncesinde Dersimlilerin silahları toplatılmış, karakol ve kışlalar inşa edilmiştir. Dersim halkı bu duruma karşı engelleyici olmamış ama haklarına ve onurlarına yapılan saldırılara karşı meşru direnişe geçmişlerdir. Yeni kurulan Cumhuriyet için Dersim coğrafyası hep bir tehdit olarak algılanmış, bu tehdit algısı hazırlanan tüm raporlara yansımıştır. 2 Şubat 1926’da Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey hazırladığı raporda Dersim’e “Çıban Başı” demiştir. Tedip ve Tenkil Harekâtı ‘ile Dersimlileri yola getirme, uslandırma ve haddini bildirme politikaları uygulanmıştır. Bu süreçte öz savunma yapan Kürt ve Alevi halkına yönelik büyük bir katliam gerçekleştirilmiştir” diye belirtti.
“YÜZLEŞMEK İÇİN BİR ÇALIŞMANIZ VAR MIDIR?”
Kordu, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’a, cevaplaması için şu soruları yöneltti:
1- Seyid Rıza ve arkadaşlarının mezar yerleri aradan geçen 87 yıla rağmen neden hala açıklanmamaktadır?
2- 1937-1938 Dersim olaylarına ilişkin devlet arşivleri neden açılmamaktadır? 15 Kasım 1937 tarihinde Seyid Rıza ve arkadaşlarının idam edildikleri mahkeme tutanakları kamuoyuyla neden paylaşılmamaktadır?
3- Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2011 yılında Başbakanlığı döneminde, Dersim olaylarına ilişkin, “Eğer devlet adına özür dilemek gerekiyorsa ve böyle bir literatür varsa, ben özür dilerim ve diliyorum ‘ ifadelerini kullanmasına rağmen Dersim olayları ile neden yüzleşilmemektedir?
4- 1937/38/39 tarihlerinde Dersim’de kaç yurttaşımız yaşamını yitirmiştir?
5- Dersim’de isyan ettiği iddiasıyla tutuklanan 58 kişiden 7’si idam edilmiş, diğer 51 kişinin akıbeti nedir?
6- 1937-1938 Dersim olayları sonrasında kaç Dersimli zorla göç ettirilmiş, ne şekilde ve hangi bölgelere/yerlere gönderilmiştir?
7- Zorla göç ettirilmiş kişilerin ne kadarına geri dönüş imkânı sağlanmıştır?
8- 37-38 Dersim olayları sonrasında kaç kız çocuğu ailelerinden koparılarak evlatlık verilmiştir? Evlatlık verilen kız çocuklarına ilişkin devlet arşivlerinde resmi kayıtlar bulunmakta mıdır?
9- Dersim’in tüm tarihsel arka planıyla, gasp edilen hakları, dili, inancı ve kültürüyle yüzleşmek, mağdurlarına karşı uluslararası hukuktan doğan sorumlulukları yerine getirmek amacıyla herhangi bir çalışmanız var mı?
10- Dersim olaylarıyla yüzleşmeye katkı sunması açısından AB ülkeleri, ABD ve Rusya Federasyonu’nda bulunan arşivlerin toplanması ve kamuya açılmasına ilişkin bir çalışmanız olacak mıdır?
11- Dersim adının iade edilmesi için bir girişiminiz olacak mıdır?”
PİRHA- DEM Parti Milletvekili Celal Fırat, 87 yıl önce idam edilen Seyit Rıza ve yoldaşlarının mezar yerlerinin açıklanması için Meclis’te soru önergesi verdi. Fırat, “Seyit Rıza, oğlu ve yoldaşlarının mezar yerleri nerededir? Mezar yerleri neden gizlenmektedir?” diye sordu.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İstanbul Milletvekili Celal Fırat, 87 yıl önce idam edilen Seyit Rıza ve yol arkadaşlarını Meclis gündemine getirdi. Fırat, Seyit Rıza ve yol arkadaşlarının akıbetinin ve mezar yerlerinin açıklanmasına ilişkin Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın cevaplaması istemiyle soru önergesi verdi.
“SORUMLU OLANLAR YARGILANMADI”
Fırat, soru önergesinde, “Bundan 87 yıl önce, resmi söylemle Dersim isyanın önderi sayılan Abasan aşiret lideri Seyit Rıza ve oğlu Resik Uşen, Kureyşan Ocağı Piri Uşenê Seydi, Demenan aşiret liderleri Aliye Mirzê Sili ve Hesen Ağa, Yusufan aşiret lideri Fındık Ağa ile Kureyşan Ocağı mensubu Hesenê İvraime Qıji Elâzığ Buğday Meydanında 15 Kasım 1937 yılı gece yarısı idam edilmiştir. Resmi açıklamalara göre 13 bin 160, tanıkların ve bağımsız araştırmacıların anlatım ve tespitlerine göre ise 70 bin insanın öldürüldüğü bu katliamdan sorumlu olanlar hukuk önünde yargılanmamış ve Dersim halkının acıları hafiflememiştir” ifadelerine yer verdi.
“HAKİKATLER ORTAYA ÇIKMAMIŞTIR”
Önergenin devamında ise, şunlara yer verildi:
“Cumhurbaşkanı Erdoğan 2011 yılında yaptığı “… Dersim’de adım adım çerçevesi çizilmiş, bahaneleri hazırlanmış bir operasyon var. Çeşitli tarihlerde Dersim raporları hazırlanıyor… 1937, 1938 ve 1939 yıllarında Dersim’de maalesef büyük bir dram yaşanıyor. Havadan, karadan, toplarla, hatta gaz bombalarıyla, Dersim’de hareket eden her şey, çocuklar, kadınlar katlediliyor…’’ açıklamayla katliamı en üst makamdan tanıdığını ifade etmiştir.
Seyit Rıza 5 Eylül 1937 tarihinde Erzincan Valisi’yle görüşmeye giderken pusu kurularak esir alınmış ve savunma hakkı dahi verilmeden acele bir yargılamayla Elazığ’da idam edilmiş ve oğlu ve yoldaşları ile birlikte bilinmeyen bir yere defnedilmiştir. 1937/1938/1939 yıllarında Dersim coğrafyasında yaşanan bu katliamın birçok karanlık yönü vardır ve hakikatler ortaya çıkmamıştır. Seyit Rıza ve yoldaşlarının mezar yerlerinin açıklanması bu karanlık tarih sayfalarının açılmasına vesile olabilecek bir adımdır.”
“SEYİT RIZA YOLDAŞLARININ MEZAR YERLERİ NEREDEDİR?”
Fırat, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’a, cevaplaması için şu soruları yöneltti:
“1-Seyit Rıza, oğlu ve yoldaşlarının mezar yerleri nerededir? Mezar yerleri neden gizlenmektedir?
2- 1937/38/39 tarihlerinde Dersim’de kaç yurttaşımız öldürülmüştür? Öldürülenlerin ve kayıpların isim listeleri neden açıklanmamaktadır?
3-Dersim katliamında öldürülenlerin toplu mezar yerleri nerelerdedir?
4-1937/38/39 tarihlerinde Dersim’den kaç yurttaşımız hangi illere sürgün edilmiştir? Bunların ne kadarına geri dönüş imkânı sağlanmıştır?
5-Dersim’de isyan ettiği iddiasıyla tutuklanan 58 kişiden 7’si idam edilmiş, diğer 51 kişinin akıbeti nedir?
PİRHA-Dersim Katliamı’nın devletin Dersim’in kültürüne ve inancına karşı tahammülsüzlüğünün sonucu olduğunu belirten DAM Yönetim Kurulu Üyesi Selman Yeşilgöz, “Devlet yaptığı katliamla yüzleşmezse acılar devam edecektir ve bizim de bu acılar karşısındaki duruşumuz devam edecektir” dedi.
Bundan tam 87 yıl önce Dersim’in önde gelenleri, seyitleri, Seyd Rıza, Wusênê Seydi, Aliye Mirzê Sili, Hesen Ağa, Findik Ağa, Resik Uşen ve Hesenê Ivraimê, Ankara’dan özel görevle gönderilen İhsan Sabri Çağlayangil’in denetiminde yapılan yasadışı bir mahkeme neticesinde Elazığ Buğday Meydanı’nda idam edildiler.
Dersim Araştırmalar Merkezi (DAM) Yönetim Kurulu Üyesi Selman Yeşilgöz, Seyit Rıza ve arkadaşlarının idam edilmesinin 87. Yılına ilişkin PİRHA’ya konuştu.
“DERSİM KATLİAMI, BU HALKIN KÜLTÜRÜNE VE İNANCINA KARŞI TAHAMMÜLSÜZLÜĞÜN BİR SÜRECİN SONUCUDUR”
Dersim Katliamı’nın devletin Dersim’in kültürüne ve inancına karşı tahammülsüzlüğünün sonucu olduğunu belirten Selman Yeşilgöz, “Sonuç öncesi devletin yaptıkları vardır ve bunlar da bilhassa Seyit Rızaların idamlarının iddianamesini hazırlayan Sahan Ademoğlu’nun vurguladığı bu dava genç Tunceli’nin Dersim’e açtığı davadır diyor. Şimdi de onların ardılları olan İyi Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu Cumhuriyet tarihinde Şeyh Sait ve Seyit Rızalara ne yaptıysak bugünde onu yapmaktan geri kalmayacağız diyor. Söylenen söz sıradan bir laf değil ve katliamcı zihniyetin devam ettiğini gösteriyor bizlere” dedi.
Seyit Rızaların idamının başlı başına bir idam olayı olmadığına vurgu yapan Yeşilgöz, “Çünkü Seyit Rıza ve yol arkadaşları bir dava için yola çıktılar. Dersim tarihi, kültürü, inancı için yola çıktılar. Geçmişten bu yana Dersimliler yaşadıkları topraklara Kırmanciye Beleke diyorlardı. Kırmanciye Beleke farklılıkların, çeşitliliklerin olduğu topraklardır. Kendi dili, inancı ve kültürünün yok sayılmasına karşı o gün gösterilen bir reaksiyondur. Bazı kesimler isyan vardı diyor ancak Dersim’de o dönem isyan yoktu, katliama karşı bir duruş vardı. Devletin kayıtlarında 13 bin 500 kişinin öldürüldüğü söylenirken sözlü tarihte ise 50 ile 70 bin kişi arasından insanın öldürüldüğü söyleniyor” diye konuştu.
“DEVLETİN GEÇMİŞİYLE YÜZLEŞMESİ GEREKİYOR”
Devletin bu acının unutulmasını istiyorsa geçmişiyle yüzleşmesi gerektiğinin altını çizen Yeşilgöz, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Ancak devleti yönetenlerin zihniyetleri şimdiye kadar hiç değişmedi. Biz her yıl 15 Kasım ve 4 Mayıs’ta anmalar yaparak görevimizi yaptık diye geri çekilip oturmak davaya aynı şekilde sahiplenmediğimiz anlamına gelir. Çünkü Seyit Rızalar bu dava uğruna bedel ödediler. Bugünün kuşağı açısından da bunu sahiplenmenin yolu o değerlere sahip çıkmayla gerçekleşebilir. Kendisine Dersim’in aydınıyım, yazarıyım diyen bazı şahıslar o dönemin kişilikleri üzerinden bu mücadeleyi hiçleştirmeye çalışıyorlar. Onların yaptığında İyi Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu’nun nezdinde zuhur eden anlayışın bir başka versiyonudur. Çünkü kişiliklerle başlatılan bir karalama sonuçta o günkü o davanın da yok sayılmasına kadar da götürebilecek bir anlayıştır.
Devlet yaptığı katliamla yüzleşmezse acılar devam edecektir ve bizim de bu acılar karşısındaki duruşumuz devam edecektir. Yüzleşmek için bizim taleplerimiz idam edilen seyitlerimizin mezar yerlerinin açıklanması ve onları uğruna mücadele ettikleri bu topraklara en azından cenazelerini getirebilmemizin yolu açılmalıdır. O gün evlatlık verilen çocuklarımızın nerelere verildiği açıklanmalıdır. Dilimize kültürümüze ve inancımıza yönelik sürdürülen asimilasyon ve tahammülsüzlük politikasına son verilmeli. Taleplerimizin yerine getirilmesi ve bir bütün olarak da bu halktan özür dilenmelidir.”
PİRHA-Dersim Tertelesi’nde Laç Deresi’ndeki Laç Mağarası en büyük katliamın yapıldığı yerlerden biri. Laç Mağarası’nda akrabaları katledilen Hıdır Çiçek, “Laç Mağarası’nda çok büyük bir katliam yaşanıyor ve daha sonra büyük bir direniş kırılması yaşanıyor. Biz 2013 yılında buraya gelmiştik, o zaman mağaranın içerisi kemik doluydu. Büyük ihtimalle insanlar kendi ailelerinin kemikleri olduğunu düşünerek kemikleri buradan götürerek başka yerlere gömdüler” dedi.
4 Mayıs 1937-1938 Dersim Tertelesi’nin üzerinden tam 87 yıl geçti. Dersim Tertelesi sıradan bir katliam değildi. Resmi rakamlara göre 16 bin, resmi olmayan rakamlara göre 72 bin kişi katledildi, binlerce insan sürgün edildi ve binlerce Dersimli çocuk, özellikle kız çocukları evlatlık verilerek ailelerinden koparıldı.
Dersim Katliamı’nda Laç Mağarası’na toplanarak hayatlarını kurtarmaya çalışan insanlar, günlerce bu mağarada aç ve susuz bir şekilde hayatlarını devam ettirdi. Laç Deresi’ndeki Laç Mağarası 1938 Soykırımı’nda Dersim’de en büyük katliamın yapıldığı yerlerden biri. Laç Mağarası’nda binlerce insan katledildi.
Laç Mağarası’nda akrabaları katledilen Hıdır Çiçek ile birlikte Laç Mağarası’na 8 saat süren yolculuk yaptık. Katliamda yakınlarını kaybeden Hıdır Çiçek, Laç Mağarası’nda yaşananları PİRHA‘ya anlattı.
“BURADA YAŞANAN KATLİAMDAN SONRA BÜYÜK BİR DİRENİŞ KIRILMASI YAŞANIYOR”
Laç Mağarası’nın en çok katliamın yapıldığı yerlerden biri olduğunu söyleyen Hıdır Çiçek, “Buranın ayrıca sembolik bir özelliği de var. Tarihe Laç Deresi, Laç Mağarası Katliamı olarak geçer. Burada çok büyük bir katliam yaşanıyor. Burada katliam yaşanmasından sonra büyük bir direniş kırılması yaşanıyor. Biz 2013 yılında buraya gelmiştik, o zaman mağaranın içerisi kemik doluydu. Büyük ihtimalle insanlar kendi ailelerinin kemikleri olduğunu düşünerek kemikleri buradan götürerek başka bir yerlere gömdüler. Bugün baktığımızda kemik sayısı azalmış, sadece birkaç kemik kalmış. 1938 yılında insanlar bu mağaraya sığınıyorlar. O zaman milis dedikleri askerlere yol gösteren kişiler tarafından insanların sığındıkları mağara bulunuyor ve insanlar katlediliyor” dedi.
Laç Mağarası’na ilk olarak 2013 yılında geldiğini belirten Çiçek, şöyle devam etti:
“Laç Deresi önceden yasaklı bölgeydi. O zaman buraya geldiğimizde mağaradaki kemiklerin tespit edilmesi için Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvuru yaptık. Cumhuriyet Başsavcılığı biz güvenliğimizi alalım yakınlarını kaybeden diğer ailelerle birlikte mağaraya gidelim dedi. Daha sonra birileri müdahale etti ve kemiklerin tespit edilmesini engellediler. 11 yıl sonra yeniden buraya geldik, belki de buraya son gelişimiz olacak. Burada yatanların ruhu şad olsun.”
PİRHA – Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Cuma Erçe, Zini Gediği Katliamı’nın yıldönümü sebebiyle Alevi kamuoyuna çağrı yaptı. Erçe, Zini Gediği’nde yapılan katliamın, devlet tarafından özellikle gizlendiğini söyleyerek “Gerçeklerin açığa çıkması açısından Zini’yi çok önemsiyoruz ve 8 Ağustos’ta orada olacağız” ifadelerini kullandı.
Zini Gediği İnisiyatifi, 1938 yılında Erzincan’da yapılan katliamda yaşamını yitirenler için her yıl olduğu gibi8 Ağustos’ta anma yapacak. Erzincan’ın Kılıçkaya Köyü’nde yapılacak anma saat 16.00’da başlayacak.
8 Ağustos 1938’de Erzincan’ın Zini Gediği bölgesinde, Surbahan ve çevre köylerden toplanan 97 köylü, “yasak bölge” ilan edilen Zini Gediği’nde kurşuna dizilerek katledilmişti.
“ALEVİLER ÜZERİNDEKİ TARİHİ KİNİN SONUCU”
Zini Gediği İnisiyatifi, 86. yılında yitirdiklerini anmak üzere çağrı yaparken PSAKD Genel Başkanı Cuma Erçe’den de yapılan katliama ilişkin açıklama geldi. Zini Gediği için “Tarihin karanlığında gizlenmiş bir katliam” diyen Erçe, şu ifadeleri kullandı:
“Göreve geldiğimden beri her yıl dernek olarak anamaya katılım konusunda çağrımızı yapıyoruz. Tabi bir anma komitesi var ve biz de o komitenin çağrısına dahil oluyoruz. PSAKD Genel Merkez olarak bizler de anma programına katılacağız.
Açıkçası tarihin karanlığında bırakılmış, özellikle de gizlenmiş bir katliam Zini Gediği. Zini Gediği, Dersim Katliamından bağımsız değil, bir parçası, Koçgiri’nin devamı. Cumhuriyet tarihinin içerisinde yer alan bir katliam. Alevi dünyası bile ne yazık ki bu katliamı çok fazla bilmiyor. 100’ün üzerinde canın, dağda kurşuna dizilerek kurda, kuşa yem edilmesi ve onlarca yıl sonra kemikleri bulunup mezar yapılmasına dahi izin verilmemesi durumu var. Kemikler üzerinde DNA testlerinin yapılması taleplerinin reddedilmesi, bütün bunlar Aleviler üzerindeki tarihi kinin sonucudur. Bu kin günümüzde de devam ediyor. Eğer o kin devam etmemiş olsaydı en azından tarihle yüzleşen bir cumhuriyet olurdu. Yüzleşseydi eğer demokrasiye kavuşan bir ülke olurdu. Ama ne Zini’de ne Dersim’de ne Koçgiri’de ne de devamında gelen Maraş, Çorum, Sivas, Gazi, 10 Ekim, Roboski, daha aklınıza gelecek bütün katliamlarla yüzleşmeyen, ısrarla bunda da inat eden yaklaşım biçimi ile de ülke her gün demokrasiden uzaklaşıyor. Demokrasiden uzaklaşınca da eşitlikten uzaklaşıyor ve dolayısıyla yoksullukla da boy ölçüşen bir ülke haline geldi. Bu yönüyle düşünüldüğünde yapılacak anma etkinliğini çok değerli buluyoruz. Tarihin gerçeklerinin açığa çıkması açısından Zini’yi çok önemsiyoruz ve orada olacağız.”
PİRHA- Hüseyin Akgün, Dersim Katliamı’nda öldürülen ve toplu mezarda bulunan ailesine mezar yeri yapmak için hukuk yoluna başvurdu. 9 yıl sonra gelen ret kararına Akgün tepki gösterdi.
Akgün’ün tüm ailesi 1938 Dersim Katliamı’nda Nazimiye’nin Avlosan Deresi’nde katledildi. Akgün, ailesine ait toplu mezarın açılması talebiyle 2015 yılında Nazımiye Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurdu.
Toplu mezar yerini aile büyüklerinin aktarımı ile öğrenen Akgün’ün, akrabaları Emine Altıntaş, Hetip Altıntaş, Ali Cemal Altıntaş, Suzan Altıntaş, Ahmedi Altıntaş, Hatice Altıntaş, Mehmet Altıntaş, Elif Altıntaş ve Humar Altıntaş’a ait toplu mezarın açılması ve inanca uygun defin talebi 9 yılın sonunda “zamanaşımı” gerekçesiyle reddedildi.
“DAVAMIZI SONUNA KADAR TAKİP EDECEĞİZ”
Duvar’dan Duygu Kıt’ın haberine göre, akrabalarının kemiklerini kefene sarıp inancına göre defnetmek istediğini söyleyen Akgün karara tepki gösterdi. “Davamızı sonuna kadar takip edeceğiz” diyen Akgün şunları söyledi:
“Biz 1938’de ailece çok bedel ödedik. Ailemden herkesi öldürdüler; bebeklerin, yaşlıların, kadınların cesetlerini kurda kuşa yem ettiler. O dönem sadece babamla amcam kalmış, onları da Kütahya Tavşanlı’ya sürgüne gönderiyorlar. Buradaki bütün mal varlıklarımıza da el konuluyor. Ayrıca ailemin devlet tarafından imha edildiğine ilişkin belgeye eski Dersim vekili Hüseyin Aygün aracılığıyla ulaşmıştım. Ben de tüm bunlara ilişkin Nazımiye Cumhuriyet Savcılığı’na başvurdum. ‘Akrabalarımın kemiklerini kefene sarıp dini usullere göre define etmek istiyorum’ dedim. ‘Zamanaşımı’ dediler.”
İLK BAŞVURUYA ZAMANAŞIMI YANITI İTİRAZLA KALDIRILDI
Akgün’ün avukatı Cihan Söylemez’in aktardığına göre, Nazımiye Cumhuriyet Başsavcılığı ilk soruşturma dosyasında zamanaşımını ileri sürerek, dosyada kovuşturmaya yer olmadığına ilişkin karar verdi. Fakat Akgün ve avukatı karara ilişkin itirazda bulunarak, Nazımiye Cumhuriyet Başsavcılığı’nın kararını kaldırttı. Böylece Akgün’ün 9 yıl sürecek adalet talepli bekleyişi başladı.
KEŞİF KARARINA GÜVENLİK ENGELİ
Kovuşturmaya yer olmadığına ilişkin kararın kalkması üzerine Nazımiye Cumhuriyet Başsavcılığı’nca toplu mezar mahallinde keşif yapılması planlanıyor fakat o tarihten bugüne kadar keşif yapılmıyor. Sebebi ise keşif için güvenlik verilmemesi. Avukat Söylemez şöyle devam etti:
“2015 yılında Tunceli Sulh Ceza Hakimliği, savcılığın ‘zamanaşımı’ gerekçesini yerinde görmemiş ve etkin soruşturma yürütülmediği için kovuşturmaya yer olmadığına ilişkin kararı kaldırmıştı. Aynı hakimlik 2014 yılında da Hozat Cumhuriyet Başsavcılığı’nın takipsizlik kararını kaldırmış ve Hozat’ın Sekesure adlı mevkiinde 1938 Katliamı’na ait toplu mezarı açmış, mezarda çocuklara ve kadınlara ait kemikler çıkmıştı. Nazımiye’de de Tunceli Sulh Ceza Hakimliği kararınca 9 senedir toplu mezarın açılmasını bekliyorduk.”
SAVCIDAN TEKRAR ZAMANAŞIMI TALEBİ
Cumhuriyet savcısının müracaatı üzerine Yargıtay 1. Ceza Dairesi tarafından ikinci kez verilen zamanaşımı kararı ile toplu mezar soruşturmalarının kapatılmak istendiğini belirten Söylemez, “Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin 9 yıl sonra ikinci kez ‘zamanaşımı’ gerekçesiyle Tunceli Sulh Ceza Hakimliği’nin kararını kaldırması hukuk devleti ilkesine vurulmuş büyük bir darbedir. Bu kararın en üstten Yargıtay’dan aldırılması ile 1938 Dersim Katliamı toplu mezar soruşturmaları kapatılmak istenmiştir. Bosna’da ya da Kosova’da bir toplu mezar açıldığında verilen tepki ile Dersim 1938 Katliamı’na ait bir toplu mezarın açılması konusunda aynı olumlu tepki verilmesi gerekmez mi?” diye soruyor.
“ETKİN SORUŞTURMA İÇİN İTİRAZLARA DEVAM EDECEĞİZ”
“Toplu mezar soruşturmaları, resmi tarihin ‘isyan’ savını çürüttüğü için tarihle yüzleşme ve demokratikleşme açısından önemli bir konu” diyen Söylemez son olarak şunları kaydetti:
“Yargıtay’ın ‘Dersim İçtihadı’ sonucu savcılık yıllar sonra ikinci kez takipsizlik verdi. Bu karara karşı itirazımızı yaptık. İşin dikkat çeken yönü olarak bu itiraza da yine Tunceli Sulh Ceza Hakimliği bakacak ve karara bağlayacak. Tunceli Sulh Ceza Hakimliği 2015 yılında verdiği kararın arkasında durmaz ise Anayasa Mahkemesi’ne etkin soruşturma ağır ihlali gerekçesiyle müracaat edeceğiz.”
PİRHA- Bugün, 4 Mayıs 1937’de Bakanlar Kurulu kararıyla gerçekleşen ‘Tunceli Tenkil Harekatı’nın, 87. yıldönümü. Araştırmacı-yazar Doğan Munzuroğlu, “4 Mayıs’ta yaşanan Dersim’in idam fermanının resmi olarak imzalanmış halidir. Devlet, Dersim’e sefer yaptığında, esas hedefi herhangi bir Kürdi mücadelenin oluşma tehlikesini engellemekti. Fakat bunun yanında Dersim’in Kızılbaş olması da devleti perçinliyor, motivasyonunu güçlendiriyor” dedi.
Bugün, 4 Mayıs 1937’de Bakanlar Kurulu kararıyla gerçekleşen ‘Tunceli Tenkil Harekatı’nın, Dersimlilerin deyimi ile de “Tertelenin” 87. yıldönümü. O gün alınan karar sonrasında Dersim’de çok büyük bir insanlık suçu işlendi.
1937-38 yıllarında Dersim’de yaşananlar, uluslararası hukuka göre soykırım olarak adlandırılıyor. Ancak aradan 87 yıl geçmesine rağmen devlet arşivleri açılmadı, o dönemde neler yaşandığının tespiti yapılmadı. Daha da önemlisi, bu konuda tam bir yüzleşme yaşanmadı.
Konuyla ilgili, kendisi de Dersimli olan araştırmacı, yazar Doğan Munzuroğlu PİRHA’ya konuştu.
“DERSİM UZUN YILLAR OSMANLI DEVLETİNİN UĞRAŞTIĞI BİR COĞRAFYA”
Dersim’in dağlık ve ormanlık yapısı nedeniyle uzun yıllar Osmanlı Devleti’nin uğraştığı bir coğrafya olduğunu belirten Doğan Munzuroğlu, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Orada yaşayan halkların, daha çok isyankar, özgürlüğüne düşkün insanlar olması nedeniyle, devlet de bir türlü uzun süre bu toplumla barışık yaşayamamış. Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte Dersim bir çıbanbaşı olarak nitelendirilmeye devam edilmiş ve Dersim hakkında onlarca rapor hazırlanmış. Osmanlı döneminden başlayarak, Cumhuriyet dönemine kadar birçok rapor hazırlanmış. Birçoğunun fikri de ‘Dersim tedip edilmeli, tenkit edilmeli, ıslah edilmeli, sürgün edilmeli’ gibi sonuçlara varmış.
4 Mayıs 1937’de Atatürk’ün huzurunda bir Bakanlar Kurulu kararı alınıyor. Bu defa bir sonuca varıyorlar. İsyan eden şahsiyetleri ya da ‘bizim tehlikeli olarak gördüğümüz şahsiyetleri öldürüp, gerisini yerinde bırakmak doğru değil’ diyorlar. Elden geldiğince suç işlemiş ya da devlete karşı suçlu olan kişileri yok edip geriye kalan halkı da başka bölgelere sürgün etmek gibi bir karara varıyorlar.
“CELAL BAYAR YÖNETİMİNDE TOPTAN YOK ETME SÜRECİ BAŞLATILDI”
Bu kararın sonunda da paraya acımaksızın içlerinde ne kadar kişi ajanlaştırılabilirse ajanlaştırılması, satın alınması kararı veriliyor. Bu karardan sonra Dersim’in fermanı imzalanmış oluyor ve daha sonra 1937’de İsmet Paşa’nın yönetiminde bir sefer düzenleniyor. Daha çok isyankar aşiretlere yönelik çeşitli müdahaleler oluyor ve savaşanlar öldürülüyor. Fakat bununla yetinilmiyor. 1938’de Celal Bayar’ın yönetiminde bu defa toptan yok etme gibi bir süreç başlatılıyor. Neredeyse canlı her varlığa ateş edilecek ya da toplu halde gaz serperek öldürme şeklinde ya da uçurumlardan atma yöntemiyle toplu katliam başlıyor. Daha sonra da sürgün süreci başlatılıyor. Geride kalan toplum, Türkiye’nin batı illerine sürgün ediliyor. Sürgünden 10 yıl sonra tekrar geriye dönüş için imkan veriliyor. Yasak kalkıyor ve geride kalan halk, tekrar coğrafyasına, dağlarına geri dönüyor.”
Doğan Munzuroğlu, 4 Mayıs 1937 tarihini “Dersim’in idam fermanının resmi olarak imzalanmış hali” sözleriyle yorumladı. Munzuroğlu, “Devlet, Dersim’e sefer yapıp, ıslah etmek istediğinde esas hedefi, buradaki herhangi bir Kürdi mücadelenin oluşma tehlikesiydi. Fakat bunun yanında Dersim’in Kızılbaş olması da bunu daha da perçinliyor. Bu, bir saldırının ya da ıslah etme, yok etme girişiminin daha da güçlü bir motivasyona yönelmesini sağlıyor” diye belirtti.
TÜRKTANER KÖYÜNÜN HİKAYESİ!
Doğan Munzuroğlu, katliam sürecinde Türktaner köyünde yaşananları da hatırlatarak şöyle devam etti:
“Hozat’ın Türktaner köyünde Zeyno Bıcik isimli biri var, o köyün muhtarı. Bu Zeyno Bıcik, köyün girişine bir levha koyuyor. 1938’de devlet oraya gelmiş. Köyleri yakıyor. İnsanların bir kısmını kurşuna diziyor, geri kalanını sürgün ediyor. Zeyno Bıcik düşünmüş, taşınmış. Köyün girişine bir levha koymuş. Üzerine de ‘Türktaner’ yazmış. Yine bir tanıktan dinledim. Askerler geldiklerinde ‘Türktaner’e gider’ levhasını görüyor. ‘Burası neresi?’ diye soruyorlar. ‘Burası Türktaner’ cevabı veriliyor. Askerler diğer tarafı göstererek ‘Bu taraf nere?’ diye soruyor, ‘Orası da Kürttaner’ cevabı veriliyor. Askerler ‘O zaman bu tarafa gidiyoruz’ diyorlar. Yani Türktaner öyle kurtuluyor. O gün bugündür Türktaner Türktaner’dir. Şimdi buradan şunu anlıyoruz; yani Türk köyleri, eğer ciddi anlamda Türk köyü olduğuna kanaat getirmişse dokunulmamış. Bu örnekten şunu anlamış oluyoruz. Ha demek ki burada bir etnik, ulusal ayrımcılık durumu var. Tabii Kızılbaş olmaları onların çifte katliamdan geçmesine yol açmış, bunu kabul etmemiz lazım.”
“DEVLETİN RAPORLARI YALAN SÖYLÜYOR”
Dersim Katliamı’na ilişkin devlet raporları ve gazetelerde yazılanların çoğunda dezenformasyon uygulandığını ifade eden Doğan Munzuroğlu, sözlerini şu cümlelerle sürdürdü:
“1938’le ilgili anlatımlarının çoğunda şöyle diyor; ‘Şeyhler, pirler’ yani onlara göre gerici liderler, halkı ayaklandırmış ve isyan başlamış. Yani Dersim’de bir isyan olmuş. Şimdi bunu şöyle açıklamak mümkün; madem şeyhler, dede ocakları, pirler bu halkı isyan ettirdi, peki neden katliamda dede ya da pir ocaklarına ya da ‘seyit’ dediğimiz ocaklara diğer isyan eden aşiretler kadar dokunulmadı?
Birçok yerde mesela bakıyorsunuz, Baba Mansur Ocağından Hüseyin Doğan diye biri var. Mesela Hüseyin Doğan, ciddi ciddi devletle iş birliği yapıyor ve gelip yargılamalarda, Seyit Rıza ve arkadaşlarının yargılamalarında da şahitlik yapıyor. Oğlunun yaşının büyütülmesinde de şahitlik yapıyor. Orada resmen destekliyor. Hatta çeşitli dönemlerde de gelip Dersimlileri ikna etmeye çalışıyor.
“O GÜNDEN BUGÜNE DERSİM’DE ÇOK ŞEY DEĞİŞTİ”
Dersim’in 1937 sürecine, oradaki zihniyete, oradaki ruh haline geri dönme imkanı yok. Zaten o mümkün de değil. Çok şey değişti Dersim’de. Mesela dil değişti, kültürel yapı değişti, inanç yapısı büyük oranda dejenere oldu. Ana dilini konuşabilen insan sayısı giderek azalıyor. Yüzde 3-4’e düştü neredeyse. Ama buna rağmen Dersim şu yönünü yitirmedi; kabul etmek lazım, Dersim seküler bir alana kaydı. Türkiye’nin seküler yapısına destek olabilecek, ona kan taşıyabilecek bir kimliğe, topluma dönüştü. Aynı şekilde devlete karşı muhalif kimliğini de büyük oranda yitirmedi. Gerisi, Dersim’in geçmişle çok fazla bir bağının kaldığını düşünmüyorum.”