PİRHA-CHP Maraş Milletvekili Ali Öztunç, “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” sonrası yaşanan gelişmelerin barış umudunu yeşerttiğini belirterek, “Barış nereden ve kimden gelirse gelsin değerlidir, önemlidir, desteklenmelidir. Umarım oyalama, başka ayak oyunları, başka taktikler devreye girmez ve geçmişin aksine bu defa bir uzlaşma, barış yaşanır” diye konuştu.
27 Şubat’taki “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” sonrası kongresini toplayan PKK, kendisini feshettiğini ve “çalışmalarını sonlandırdığını” kamuoyuna duyurdu. Bu karar sonrası gözler, devlet/iktidarın demokratikleşmeye yönelik hangi adımları atacağına çevrilmiş durumda.
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Maraş Milletvekili Ali Öztunç, sürece dair ajansımıza konuştu. Öztunç, “Toplumda çok büyük acılar yaşandı. Artık analar ağlamasın, insanlar ağlamasın” ifadesinde bulundu.
‘BARIŞ KİMDEN GELİRSE GELSİN DEĞERLİDİR’
Toplumun artık bir barışa ihtiyacı olduğuna vurgu yapan CHP Maraş Milletvekili Öztunç, “Barış güzeldir, barış iyi bir şeydir, savaş kötüdür. Barış toplumlarda, coğrafyalarda olması gereken en önemli şeydir. O yüzden barış nereden gelirse gelsin, kimden gelirse gelsin değerlidir, önemlidir, desteklenmelidir. Ben kişisel olarak bunu destekliyorum. Artık insanlar ağlamasın. Annelerin gözyaşı dökülmesin. Kim olursanız, hangi anne olursanız olun. Toplumun tüm kesimleri acı çekti. Artık bunun sona ermesi, sona erecek olması… Bu ümit bile güzeldir. Umarım oyalama, başka ayak oyunları, başka taktikler devreye girmez ve geçmişin aksine bu defa bir uzlaşma, barış yaşanır ve güzel bir coğrafyada güzel bir hayat hep birlikte yaşanır.”
PİRHA- DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, 27 Kasım’da gelen çağrıdan sonra iktidarın somut bir adım atmadığına işaret ederek, “Bu çağrının zemininin toplumsal karşılığının olması için, hayata geçebilmesi için ikinci kritik eşiği aşacak olan zeminin oluşturulması iktidara ve devlete düşmektedir. Bizler de bu ikinci eşiğin aşılmasını dört gözle beklemekteyiz” dedi.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, gündeme dair partisinin Meclis grup toplantısında değerlendirmelerde bulunarak, iktidara, PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın kongreyi toplayabilmesi için derhal koşullarının oluşturulması çağrısı yaptı.
“MİLYONLAR ÇAĞRIYA SAHİP ÇIKTI”
Bu yıl Newroz meydanlarında tarihi çağrının yankılandığını söyleyen Tülay Hatimoğulları, “Günlerdir iradesini korumak için sokaklarda direnen halklarımız, karanlık bir geleceğe asla teslim olmayacağız diyen kadınlar, bütün renkleriyle, canlılıklarıyla Newroz alanındaydı. Bu sene Newroz alanında Türkiye ve Kürdistan’ın dört bir yanında kadınların ‘Jin Jiyan Azadî’ sloganı bir şiara dönüştü, bütün Türkiye ve Kürdistan’ı sardı. Newroz meydanlarında Asrın Çağrısı’na sahip çıkarak barışın yolunu açmak isteyen milyonlar vardı. İnsanlık dışı koşullardan kurtulmak, alın terine ve ekmeğine sahip çıkmak için mücadele eden emekçi kardeşlerimiz vardı” dedi.
“MİLYONLARIN ORTAK TALEBİ DEMOKRASİ VE ÖZGÜRLÜK”
Devamında ise Tülay Hatimoğulları şunları belirtti:
“Bu Newroz’da milyonlar alanlardaydı. ‘Barış ve çözümü destekliyorum, tarihi çağrının arkasındayım’ dedi milyonlar. ‘Sayın Öcalan’ın özgürlüğü ve özgür çalışma ortamının sağlanması en güçlü talebimdir’ dedi. Sayın Öcalan’ın koşullarının acilen düzenlenmesi ile ilgili en güçlü mesajı verdi milyonlar. İktidar, Newroz alanlarında yükselen milyonlarca insanın sesini duymalıdır. Bu taleplere kulak vermelidir. Newroz meydanından değerli halklarımızın mesajını iktidar çok iyi okumalı ve anlamalıdır. Milyonlarca insanın tek vücut olduğu barış talebini hiç kimse görmezden gelemez, inkâr edemez, oyalama siyasetine başvuramaz. Meydanlardan yükselen barışın sesine her kim kulağını kapatırsa şunu bilsin ki çok büyük kaybeder.
“İKİNCİ KRİTİK EŞİĞİ AŞMAK İKTİDARA VE DEVLETE DÜŞÜYOR”
2025 Newrozu’na bu çağrının sahiplenilmesi damgasını vurmuştur. Newroz ateşinin yandığı her yerde Türkiye halkları, asrın çağrısı ile birlikte barışın kokusunu, demokrasinin umudunu hissetti. Rotası barışa, demokrasiye, adalete ve özgürlüğe çıkmayan bir yola tevessül etmek, toplumsal barışı imkânsız hale getirir. Palyatif çözümlerle, oyalayıcı tutumlarla, bütünlüklü olmayan bakışlar peşinde olarak iç siyaseti böl-yönet yönteminden medet ummak, bu ülkedeki barış umuduna yapılacak en büyük kötülüktür. Temel bazı hususlar vardır ki acil bir şekilde adımlar atılmalıdır. Sayın Öcalan’ın çağrısının örgütü tarafından hayata geçirilebilmesi, kongrenin toplanabilmesi için acil bir şekilde güvenli zemin oluşturulması lazım. Bunlar Sayın Öcalan ile kurulacak bir diyalogla çözülür. Sayın Öcalan’ın özgür çalışma koşullarının sağlanmasıyla yol alınabilir. Sayın Erdoğan, ‘Kritik bir eşik aşıldı’ demişti. Evet, bu süreç açısından baktığımızda birinci kritik eşik aşılmıştır, ancak ikinci kritik eşiği aşması gereken iktidardır, devlettir. Bu çağrının zemininin toplumsal karşılığının olması için, hayata geçebilmesi için ikinci kritik eşiği aşacak olan zeminin oluşturulması iktidara ve devlete düşmektedir. Bizler de bu ikinci eşiğin aşılmasını dört gözle beklemekteyiz. Bu eşiğin aşılması zor değildir.”
“İKTİDAR NE HUKUK NE MEŞRUİYET ARIYOR”
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Ekrem İmamoğlu, Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan, Beylikdüzü Belediye Başkanı Murat Çalık başta olmak üzere, Türkiye’de çok sayıda siyasetçinin tutuklandığını biliyoruz. İstanbul Büyükşehir Belediyesinin yönetimine bir operasyon gerçekleşti ve akabinde onlarca insan tutuklandı. İktidar ne hukuk ne meşruiyet arıyor. Elindeki yargı sopasıyla her yere saldırıyor. Önce İmamoğlu’nu rehin aldılar, daha sonra İstanbul Barosu Başkanı Sayın Kaboğlu ve yönetimini görevden aldılar. Sonra da yüzlerce öğrenci, genç, hakkını arayan, itiraz eden çok sayıda insan gözaltına alındı ve hâlâ gözaltılar devam ediyor. Dün de protestoları takip etmek üzere, aslında kamusal bir görevi icra eden basın emekçilerine, ulusal ve uluslararası ajanslara bağlı çok sayıda basın emekçisi de gözaltına alındı. Yine İstanbul, İzmir, Ankara, Adana başta olmak üzere Türkiye’nin birçok kentinde şafak operasyonları yapıldı ve gözaltılar gerçekleşti. Demokratik protesto hakkını kullanan insanlara çok ağır bir şiddet uygulanıyor.
“BÖYLE Mİ BARIŞ GETİRECEKSİNİZ?”
Polisler, demokratik hakkını kullanan gençlere, insanlara, kadınlara gözaltı uygularken yoğun bir şiddet uyguladı. Adeta sokaklarda insanlara işkence edildi. Bunu kabul etmek mümkün değildir. Her geçen gün polis devleti iktidar şiddeti artırdıkça, Saraçhane’den Türkiye’nin dört bir yanında daha büyük katılımla demokratik hakkını, itiraz hakkını kullandığını gördük. Buradan biz iktidara seslenmek istiyoruz: Ey iktidar, bu nasıl bir korkudur, nasıl bir akıl tutulmasıdır ki böyle bir operasyonu ve böyle bir şiddet sarmalını hayata geçirdiniz. Türkiye haksızlık ve hukuksuzluklara karşıdır. AKP seçmeni bile bu uygulamaları asla adil görmemektedir, haksız bulmaktadır. Tüm Türkiye’yi mi tutuklayacaksınız? Bütün Türkiye’ye ayakta, herkesi mi tutuklayacaksınız? Böyle mi yöneteceksiniz ülkeyi? Bu ülkeye böyle mi barış getireceksiniz? Bu şiddeti ve saldırıları bir an önce durdurun. İmamoğlu’na ve İstanbul Barosu’na yönelik gerçekleştirilen bu siyasi darbeyi asla kabul etmiyoruz. DEM Parti olarak en ağır şekilde kınıyoruz.
“85 MİLYON KABUL ETMEDİ”
Bunu Newroz alanlarında gördük, bunu Saraçhane direnişinde gördük, bunu Kastamonu’dan Artvin’e kadar, Van’da Diyarbakır’a kadar, İzmir’den Çukurova’ya kadar her yerde gördük. Üniversite öğrencilerinin boykot direnişi devam ediyor. Eğitim Sen’e bağlı üniversite emekçilerinin bugün iş bırakma kararı vardı, yine ışık hızıyla Eğitim Sen’e soruşturma açıldı. Bunu asla kabul etmiyoruz. Demokrasi için, adalet için direnmek haktır.
Bu iktidarın, güce sahip olduktan sonra topluma yaptığı en büyük kötülük, yaşam tarzına karışmaktır. Kadınların yaşam tarzına karışıldı. Farklı halklardan ve inançlardan insanların inançlarına ve yaşam tarzlarına karışıldı. Türkiye, tarihi boyunca gelebileceği en derin yoksulluğa gelmiş durumdadır. O yüzden insanların öfkesi çok büyüktür. Buradan iktidara tavsiyemizdir: Hiç evirip çevirmeden çıkın deyin ki ‘Burada ortada bir hukuk, bir yargı meselesi yok’ deyin. ‘Siyaseten rakibimizi bertaraf etmek için zarları hileli atıyoruz’ deyin. Çünkü ekranda gerçeği çarpıtan, algı operasyonlarını yaratmaya çalışanlara halk nasıl geçmiş dönemlerde inanmadıysa, şimdi de inanmamaktadır. Bu ülkenin gençleri ve üniversitelileri protesto hakkını kullanıyor, onlara sokak terörü diyor, 7/24 medya bunu işliyor. Bunu kabul etmemiz asla mümkün değildir. Ben buradan bir kez daha ODTÜ, İTÜ ve burada ismini sayamadığım çok sayıda üniversitede gençlerin başlattığı boykot direnişini selamlıyoruz.
“KADINLARA YÖNELİK HAKARETLERİN KARŞISINDAYIZ”
Erkek egemen akıl inanın hiçbir fırsatı kaçırmıyor. Bizimle ilgili, yani kadınlarla ilgili her fırsatta, kadınlara dönük cinsiyetçi söylemler, hakaretler ve küfürlerle ortaya çıkıyorlar. Daha önce Selahattin Demirtaş’ın eşi sevgili Başak Demirtaş’a yapılmıştı bu uygulamalar ve hakaretler. Şimdi Ekrem İmamoğlu’nun eşi sevgili Dilek İmamoğlu’na cinsiyetçi küfürler ve hakaretler yapılıyor. Aynı şekilde Erdoğan’ın annesine de yapılıyor. Biz kadınlar bunları asla kabul etmeyiz. Kim ve ne şekilde yapıyor olursa olsun, kadınlara yönelik cinsiyetçi küfürleri, hakaretleri asla kabul etmiyoruz.
KENT UZLAŞISI
Kent Uzlaşısı’nı suç örgütleriyle iltisaklı bir hale getirmeye çalışıyorlar. Kent Uzlaşısı, sadece İstanbul için değil, Türkiye’nin dört bir yanında yaşayan bütün halkların ve inançların; Türk’ün, Kürt’ün, Arap’ın, Laz’ın ve Çerkez’in ve sayamadığımız bütün halkların, kadınların, gençlerin ortak yaşam sigortasıdır. Kent Uzlaşısı’ndan suç çıkarmaya çalışan savcı ve iktidar emin olun çok büyük yanılacaktır. Kent Uzlaşısı’na suç demek, Kürt düşmanlığıdır. Kürt, İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de kendini temsil edemez demektir. Bunu kabul etmek mümkün değildir. 7/24 yandaş medya, yalancı senaryolar üreterek toplumu yanıltmaya kalkışıyorlar. Çözüm karşıtı savcılara da siyasetçilere de buradan ekmek çıkmaz. Kent Uzlaşısı büyük bir demokrasi pratiğidir, bir zihniyettir, kişilere mal edilemeyecek kadar toplumsaldır, geniştir ve önemlidir.
1 Ekim’den bu yana süren barış ve çözüm tartışmalarına muhalefet oldukça güçlü bir destek verdi. Kıymetli ve umut veren bir sağduyu hâkim oldu. Çünkü bu, 85 milyon yurttaşımızı ilgilendiren yakıcı bir meseledir. Bugün gelinen noktada, iktidar bu tür saldırılarla muhalefeti süreçten dışlamaya çalışıyorsa bilin ki bu çok tehlikelidir. Çok tehlikeli bir oyun oynanıyor. Biz hem bu duruma hem de hukuksuzluklara karşı sessiz kalmayacağız. Muhalefet de sürecin dışına çıkmamalıdır. Tam tersine, bugün hep beraber barış talebini daha gür bir sesle ifade etmeli, daha güçlü bir biçimde muhalefetin tamamının içinde olduğu ortak bir toplumsal mutabakatla bu süreci yürütmemiz gerekiyor. Hukuksuzluğa, haksızlığa ve kutuplaştırmaya karşı hep birlikte güçlü durmalıyız. Çok büyük bir demokrasi sınavıyla karşı karşıyayız. Kürt meselesinin çözümü ve Türkiye’nin demokratikleşmesi sadece iktidarın insafına bırakılacak bir durum değildir. Buna rağmen barış ve demokrasiyi, yani bütün bu baskılara rağmen barışı ve demokrasiyi gözbebeğimiz gibi koruyacağız. Bugüne kadar her kesimin ortaya koyduğu irade, Türkiye tarihine çok büyük fırsatlar ve kapılar açmıştır. Bunu heba etmemeliyiz, bunu hiçbir şekilde heba edene de heba etmesine de izin vermemeliyiz. Türkiye’yi barışa ve demokrasiye taşımak, gündelik siyasi hesaplardan çok daha üstünde bir durumdur. Bu zemine gelmeyen, sabote eden kim olursa olsun, ne vatanseverdir ne yurtseverdir ne de devrimcidir, ne de demokrattır.
“KÜRDÜ TÜRK’TEN, TÜRKÜ KÜRT’TEN AYIRAMAZSINIZ”
Enseyi karartmak yok. Umudumuzu kaybetmekse hiç yok. Kim ne derse desin, nereye sığınırsa sığınsın, mücadelemiz kazanacak. Sizler, bizler, bütün Türkiye halkları, beraber, hep beraber kazanacağız. Unutmayalım ki aydınlık güne en yakın olduğumuz an, gecenin zifiri karanlığıdır. Bizler, gecenin en zifiri karanlığını yaşıyoruz bu günlerde. Ama artık günün ışıdığı, günün ışıltısını ve umudu gördüğümüz bir zemindeyiz. Bundan şu bilinsin ki, bütün Türkiye halkları, bizleri ayrıştırmaya kalkan bu son birkaç gelişme içinde, Türkiye’nin yaşadığı bu tarihi anlarda, bizleri ayrıştırmaya kalkanlar şunu bilsin ki halkları ayrıştıramazlar. DEM Partiyi diğerlerinden ayrıştıramazlar. Kürdü Türk’ten, Arap’tan ayıramazlar. Yapılan bu siyasi operasyonlara bizler asla ve asla pabuç bırakmayacağız. Bu böyle bilinsin, iktidar da böyle kazısın kafasına. Bu operasyonlardan kim medet umuyorsa, her kim ki bu gelişmeleri, bu barış sürecine sabotaj yöntemleriyle yaklaşıyorsa, bu iktidarın içindeki klikler de olabilir, devletin içindeki klikler de olabilir. Bunu herkes iyi bilsin ki bizler, Sayın Abdullah Öcalan’ın yaptığı çağrının, bütün Türkiye ve dünyada karşılık bulduğunun altını bir kez daha çiziyoruz. Bu çağrının arkasında durmaya devam edeceğiz. Barış demeye, demokratik toplum demeye devam edeceğiz.”
PİRHA- CAN TV Programcısı Hüseyin Kelleci, Tokat’ın Güllüce köyündeki cemevi-cami projesine dair izlenimlerini anlattı. Kelleci, Reşadiye’deki Alevi köylerinin yüzde 65’ine cami yapıldığı duyumları aldığını söyledi. Kelleci ekledi: Ben bu sorunun derinliklerine inmeye başladıkça oradaki köylülerde müthiş derecede korku gördüm. Hatta çok kısa bir süre önce beni oraya mihman eden taliplerimizden biri, beni arayarak ‘bu konuyu kapatalım, siz yayınladığınız o görüntüleri kaldırabilir misiniz? Beni düşkün sayacaklar’ dedi.
Fethullah Gülen ve Cem Vakfı Onursal Başkanı Prof. Dr. İzzettin Doğan’ın 2012 yılında Hacı Bektaş Veli Kültür Eğitim ve Sağlık Vakfı adıyla Tokat’ın Reşadiye ilçesi Güllüce köyünde açmış oldukları cemevi-cami binasında hala 5 vakit ezan okunuyor. Alevilerin yaşadığı köyde ezan okunması halkı rahatsız ediyor.
CAN TV’den Hüseyin Kelleci’nin “Can Bizim Eller” programında konuşan Güllüce köylüleri Alevi oldukları halde köyde uzun süredir ezan okunduğunu belirterek bu durumdan rahatsız olduklarını söylemişlerdi.
Tokat’ın Reşadiye ilçesine bağlı Güllüce köyünde cemevi-cami projesi kapsamında yapılan binada ezan okunduğu sırada çekim yapan CAN TV Programcısı Hüseyin Kelleci, Güllüce köyündeki izlenimlerini PİRHA’ya aktardı.
“İKİ KAPI VAR, BİRİNDEN DEDE DİĞERİNDEN İMAM GİRİYOR”
Hüseyin Kelleci, “Güllüce, benim de mensupları olduğum Hubyar Ocağı’nın taliplerinin yoğun olduğu köylerden bir tanesidir. Biz orada çekim yaparken uzaktan gelen ezan sesiyle şoke oldum. Oradakilere sordum. Dediler ki uzaktan kumanda. Ben, ‘bir Alevi köyünde caminin olması mümkün müdür?’ diye sorduğum adam, korkmaya başladı. ‘İkisi de lazım’ demeye başladı. Bu cami cemevi projesi mi diye sordum. ‘Evet bu cami-cemevi projesi’ dediler. Hatta ben cemevinin içerisine girdiğimde iki tane kapı gördüm. Enteresan bir şekilde birinden imam diğerinden dede girdiğini söyledi oradaki yetkili” dedi.
“BİR TANE DEĞİL, BİRKAÇ KÖYDE CEMEVİ-CAMİ PROJESİ VAR”
Bu durumdan rahatsız olduğunu belirten Kelleci şöyle devam etti:
“Biraz rahatsız oldum. İlçe ile köy arası 13 kilometre, ana yola yani Doğu Anadolu’ya bağlayan yola ise üç buçuk kilometre olan bir Alevi köyü ve bu üç buçuk kilometreye insanlar milyonlarca parayı oraya yatırıyor cami-cemevini yapıyor. Ama üç buçuk kilometre yolu Alevi köyü olduğu için yapmıyor. Alevileri asimile etmek için cami-cemevi projesini orada hayata geçiriyor ama yolunu yapmıyor. Ben o bölgenin en büyük ocağı olan Hubyar Ocağı’na mensup bir insan olarak da bizim taliplerimiz nasıl böyle bir şeye onay verir diye üzüldüm. Bunun altından derin meseleler çıktığını, muhtarın babasının daha önce bu konuda başka yerlerde 15 Temmuz sonrası tanıklık yaptığını öğrendim. Fakat sadece orası değil birkaç köyde cami-cemevi projesi yapıldığını öğrenmekteyim, hala da şu an öğreniyorum.”
“ORADAKİ İNSANLAR ARTIK İBADETLERİNİ YAPMIYOR”
“Üzücü olan ise oradaki insanların artık ibadetlerini yapmıyor olması” diyen Hüseyin Kelleci, “Ne camiye gidiyorlar ne de cemevi olarak kullanıyorlar. Sadece yemeklerini; kırk yemeği, varsa cenaze yemeği ve kurban kesilmişse kullanıyorlar. Onun dışında kullanmıyorlar. Sebebini de sorduğumdaysa ‘kışın artık burada kimse kalmıyor, biz geleneklerimizi, göreneklerimizi İstanbul’da yapıyoruz’ cevabını aldım. Bu cevapları alırken insanların gözlerinde bir korku hissettim. ‘Cami de bizim cemevi de bizim’ demeye başladılar. ‘İzzettin Doğan bu cami-cemevi projesini önermişti, siz ona mı karşı geliyorsunuz’ dediler. Ben de ‘evet ben İzzettin Doğan’ın önerdiği projeye karşı çıkıyorum. Alevi köylerinde olması gereken cemevidir. Eğer devlet yapıyorsa cemevidir, Sünni köyde yapılması gerekiyorsa da camidir’ dedim. Ondan sonra anlatmaya başladılar. Köyde hakikaten farklılıkların oluştuğunu, farklı insanların gelmeye başladığını söylediler. O proje tam anlamıyla bitseymiş o köyde öğrenciler konaklayacakmış. Abiler, ablalar gelecekmiş” ifadelerini kullandı.
“KÖYLÜLER KORKUYOR”
Köylülerin korku yaşadığını ifade eden Kelleci, şunları kaydetti:
“Ben bu sorunun derinliklerine inmeye başladıkça oradaki köylülerde müthiş derecede korku gördüm. Hatta çok kısa bir süre önce beni oraya mihman eden taliplerimizden biri beni arayarak ‘bu konuyu kapatalım, siz yayınladığınız o görüntüleri kaldırabilir misiniz? Beni düşkün sayacaklar’ dedi. Oraya 2 Ekim günü farklı bir basın organı getireceklermiş. ‘Bizim köyümüzde cami de var cemevi de var’ diyerek methedeceklermiş. Daha doğrusu Reşadiye bölgesindeki korkularını, kendi yandaşlarıyla birlikte böyle bir şeyin olmadığını söyleyeceklermiş.
Şu an araştırmalarıma göre Reşadiye’deki Alevi köylerinin yüzde 65’in üzerindekilerin hepsine uzaktan kumandalı cami yapıldığı duyumları alıyorum. Hatta şu an ki Güllüce köyü muhtarının babasının Reşadiye’nin merkezindeki büyük caminin yapımında çok büyük emekleri olduğu, o camiyi yaptırdığı söylenmekte.”
“ALEVİLERİ; ALEVİ İŞ İNSANALRIYLA, ALEVİ AKADEMİSYENLERLE, DEDELERLE ASİMİLE EDİYORLAR”
Tokat’ta Alevi köylerinin yollarının çok kötü olduğunu ifade eden Kelleci, devletin Tokat’taki yaklaşımına ve bölgede Aleviler üzerinde yapmak istediği asimilasyona dair şunları söyledi:
“İnançla ilgili herhangi bir şey geldiği zaman hem Türkiye’nin Alevi iş adamları hem devlet ve Diyanet, komple Alevi köylerinde ciddi bir şekilde çalışıyor. Tokat Amasya bölgesinde, Çorum’un Alaca bölgesinde, Kürt Alevilerin olduğu bölgede asimilasyon için ellerinden geleni yapıyorlar. İlçeye 26 kilometre olan bir yere ambulansın gelmediği, bırakın köyün yolunu, hasta için ambulans gelmiyor. PİRHA’nın bu konuda yaptığı haber etkili oldu. Ve bu bölgede hemen oraya taş döşendi. Yani ambulans daha rahat gitmeye başladı. Yani kısacası bu bölgelerde devletin müthiş derecede asimile etmek için baskıları var. Üstelik Alevilerle asimile ediyor. Alevi iş insanlarıyla, Alevi akademisyenlerle, Alevi dedeleriyle asimile ediyorlar.
Bu belki 50-100 yılın projesi ama projeyi çok hızlandırıyorlar şu an. Muhtarları kandırıyorlar. Bütün o bölgedeki cemevleri yalan söylüyor. Hepsinde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın tabelaları var. Tabelayı koyduğu yerde devlet etkili. Tabelayı koyuyorsa olay bitmiştir. Gece gündüz durmadan çalışıyorlar. Üstelik çalışma taktiklerini o kadar güzel değiştirmişler ki Alevi sivil toplum örgütlerinden ‘hayır’ cevabı aldıklarını, pasif, hiçbir şey karışmamış, kimsenin beğenmediği, umursamadığı dedeler ve o köyün muhtarını ikna etmişler. Ve saydığım Tokat, Sivas, Amasya, Çorum bölgeleri hatta Samsun’a kadar uzanan bölgeye müthiş derecede hakim olmuşlar. Devlet kendi Alevisini var etmeye çalışıyor.
“İNSANLAR PİRHA’NIN BU KONUDA HAKLI OLDUĞUNU GÖRÜYOR”
Dolayısıyla PİRHA gibi haber ajanslarının, televizyonların o bölgelere gidip sık sık bu haberleri yapması; devleti biraz daha geriye çekip Alevilerin de kendine gelmesini sağlayacak. Çünkü haberlerin oturduğu ve belirdiği yerlerde gördüklerim bunlardır. İnsanlar, mesela PİRHA’nın bu konuda haklı olduğunu görüyor.”
PİRHA- Zini Gediği Katliamı’nın 86. yılı sebebiyle açıklama yapan Dersim İnşa Kongresi, “Zini, acılarımızın en derin gediğidir. Dersim halkından ve insanlık camiasından özür dilenmeli” diyerek, katliamla yüzleşilmesi çağrısında bulundu.
8 Ağustos 1938’de Erzincan’ın Munzur’a bakan dağlık bir köyünde, Surbahan ve çevre köylerden toplanan 97 Alevi yurttaş “yasak bölge” ilan edilen Erzincan Zini Gediği’nde kurşuna dizildiler.
Katliamın yıldönümünde Dersim İnşa Kongresi yazılı açıklama yayınlayarak, devletin bu katliamla yüzleşmesi gerektiğine vurgu yaptı.
“SOYKIRIMIN SİLİNMEZ İZLERİ VAR”
Yapılan açıklamada aradan geçen onca yıla rağmen katliamın acısının sürdüğüne dikkat çekilerek şu ifadelere yer verildi:
“Dersim Soykırımı’nda yüzlerce yerin yasaklı bölge ilan edilmesinin arkasında soykırımın silinmez izleri var. Bu izlerin önemli merkezlerinden biri de unutulmaz acılarımızın en derin ve yüksek gediğidir Zini.
Gédige Zini katliamında Sürbahan, Mağaçur, Kismikör, Balıbey, Kiştim ve şehir merkezinden toplanan 97 Rea Haq, Alevî-Kızılbaş Kürt ileri geleni kurşuna dizilmiştir. Kendilerine bir mezar dahi layık görülmemiş ve katledildikten sonra bedenleri oracıkta kurda, kuşa yem olsun diye açıkta bırakılmıştır. Yüze yakın bilinen insanımız evinden, tarlasından, iş yerlerinden alınarak saatlerce ağustos sıcağında yürütülerek Zini Geçidi’ne getirilir. Hiçbir hukuki, hiçbir vicdani, hiçbir ahlaki muhasebe yapılmadan orada kurşuna dizildiler. Katledilenlerin arasında yaralı kalan iki insan ise kayalarla kafalarına vurularak vahşice katledildi.
Katliamın üzerinden yıllar geçti, ama yüreğimizdeki bu acı geçmedi. Yaralar sarılmadığı gibi onların yıllardır açıkta olan kemiklerini toplayıp bir mezarda kalmalarına ve anılarına bir anıt mezar taşı bile çok görüldü! Kanayan yaramıza yeniden tuz basıldı. Birçok kez anıt mezar yeri alçakça Nazi artıklarının Yahudi mezarlarına saldırılarını aratmayacak şekilde saldırıya uğradı!
“KATLİAMLA YÜZLEŞİLSİN”
Yıllar geçti, bir tek açıklama yapılmadığı gibi, yeniden son günlerde helalleşmekten söz edenler ve binlerce insanımızın katledilmesiyle açıkça yüzleşmeden, helalleşmek mümkün değildir.
Zini katliamı; Kürt, Kızılbaş ve Rea Haq inancının önemli halkalarından biridir. Nedenleri, niçinleri ve gerekçeleri yıllardır yazılıyor, konuşuluyor ve tartışılıyor. Bu anlamda samimi bir yüzleşme olmadığı ve Dersim halkından ve insanlık camiasından açık bir özür dilenmediği sürece bir yüzleşmenin kabul edilmesi mümkün değildir. Ma virra nêsone, xo vira meke. Unutmadık, unutturmayacağız!”
PİRHA- Sivas’ta devlet yönetiminin gözetiminde gerici-faşist güçlerce 33’ü ozan, yazar, semah dönen gençler, 2’si otel çalışanı olmak üzere 35 kişinin Madımak Oteli’nde yakılarak katledilmesinin üzerinden 31 yıl geçti. Dönemin cumhurbaşkanı, başbakanı, Sivas’taki yetkililer hiçbir zaman yargı önüne çıkarılamadı. Katliam hala aydınlatılmadı. Üç firari sanık üzerinden yürüyen dava da zaman aşımına uğratıldı. Aleviler ise insanlık suçlarında zaman aşımı olmayacağını belirterek tepki gösteriyor.
Sivas/Madımak Katliamı, 2 Temmuz 1993 tarihinde Pir Sultan Abdal Kültür Derneği tarafından organize edilen Pir Sultan Abdal Anma Etkinliği sırasında 15 bin kadar gerici-faşist kalabalığın Çiller iktidarının/devletin gözetiminde Madımak Oteli’ni yakması ve çoğunluğu Alevi 33 yazar, ozan, düşünür ile 2 otel çalışanının yanarak hayatlarını kaybetmesi ile sonuçlanan bir katliam.
Pir Sultan Abdal Anma Etkinliği kapsamında, aralarında Aziz Nesin’in de bulunduğu pek çok sanatçı ve yazar dönemin Sivas Valisi Ahmet Karabilgin’in özel davetlisi olarak Sivas’a gitti.
Binlerce kişiden oluşan gerici-faşist grup, kültür merkezine saldırdıktan sonra Hükümet Meydanı’na geldi. Hükümet Konağı’nı taşlamaya başlayan kalabalık, cuma namazının ardından Madımak Oteli civarında ellerinde benzin bidonuyla yürüdü.
Azgın kalabalık önce Madımak Oteli önündeki araçları ateşe verdi ve oteli taşladı. Madımak Oteli tutuşturulan perdeler ve alt katta bulunan eşyalarla birlikte yakıldı. Otelde kalan kişilerden, aralarında Muhibe Akarsu, Hasret Gültekin, Asım Bezirci, Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu, Metin Altıok, Hasret Gültekin, Muhibe Akarsu, Gülsüm Karababa, Gülender Akça, Menekşe Kaya’nın da aralarında olduğu 33 kişi ve 2 otel çalışanı yanarak hayatını kaybetti.
Aralarında Aziz Nesin’in de bulunduğu 51 kişi de olaylardan kendi olanaklarıyla, ağır yaralarla kurtuldu. İtfaiye merdiveniyle kurtarılmaya çalışılan Aziz Nesin, merdivendeki görevli tarafından darp edilip, merdivenden itfaiye aracı etrafında toplanan kalabalığa doğru itildi. Başından yaralanan Aziz Nesin’i linç girişiminden araya giren polisler kurtardı. Yaralılar, polis arabalarıyla Tıp Fakültesi Hastanesi’ne götürüldü.
Saatlerce süren saldırıya müdahale edilmezken, katliam sonrası valilik tarafından ‘2 günlük sokağa çıkma yasağı’ getirildi.
SİVAS KATLİAMI İÇİN O DÖNEMİN SİYASETÇİLERİ NE DEDİ?
Dönemin Başbakanı DYP Genel Başkanı Tansu Çiller, oteli yakan azgın saldırganlar için “Çok şükür, otel dışındaki vatandaşlarımız bir zarar görmemiştir” demişti.
Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ise olayın münferit olduğunu iddia etmiş, “Alevi-Sünni çatışmasına dönüşmemiş olmasına” gönderme yapıyor ve şöyle diyordu:
“Olay münferittir. Ağır tahrik var. Bu tahrik sonucu halk galeyana gelmiş… Güvenlik kuvvetleri ellerinden geleni yapmışlardır… Karşılıklı gruplar arasında çatışma yoktur. Bir otelin yakılmasından dolayı can kaybı vardır.”
Dönemin İçişleri Bakanı Mehmet Gazioğlu da Aziz Nesin’i hedef göstererek, “Aziz Nesin’in halkın inançlarına karşı bilinen tahrikleriyle halk galeyana gelerek tepki göstermiştir” ifadelerini kullanmıştı.
Koalisyonun ortaklarından SHP’nin eski genel başkanı, dönemin başbakan yardımcısı Erdal İnönü ise olaylar sırasında Aziz Nesin’le telefonla görüşerek, en kısa zamanda takviye güç gönderileceğini, kimsenin kılına dahi zarar gelmeden kurtarılacağını söylemişti ancak hiç bir müdahale edilmedi. İnönü kendini, “Ne yapayım, yetkim yoktu” diyerek savundu.
29 Şubat 1993’te göreve getirilen Sivas Valisi Ahmet Karabilgin, katliamın ardından 9 Temmuz 1993’te görevinden alındı. Karabilgin, “Birçok yerden yardım istedim. Yardım iş işten geçtikten sonra geldi. Taleplerimi dikkate almayanlara dokunulmadı” dedi.
DAVA SÜRECİ
Madımak Katliamı’ndan bir gün sonra 35 kişi gözaltına alındı. Daha sonra gözaltına alınanların sayısı 190’na çıktı. Gözaltına alınan 190 kişiden 124’ü hakkında “laik anayasal düzeni değiştirip din devleti kurmaya kalkışma” suçlamasıyla dava açıldı, geri kalanlar serbest bırakıldı.
Kamuoyunda Sivas Davası olarak bilinen davanın ilk duruşması, Ankara 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde 21 Ekim 1993 günü yapıldı. 26 Aralık 1994’te karara bağlanan dava sonucunda, 22 sanık hakkında 15’er yıl, 3 sanık hakkında 10’ar yıl, 54 sanık hakkında 3’er yıl, 6 sanık hakkında 2’şer yıl hapis cezası, 37 sanık hakkında da beraat kararı verildi.
Müdahil avukatlar, Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin kararını “taraflı, hukuka ve adalete aykırı” olarak niteleyerek, ayrıntılı bir savunmayla temyize gittiler. Yargıtay 9. Ceza Dairesi katliamın “Cumhuriyete, laikliğe ve demokrasiye yönelik olduğunu” belirterek Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin kararını esastan bozdu. Ankara 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi, Yargıtay’ın bozma kararına uyarak yargılamayı yeniden başlattı.
28 Kasım 1997’de açıklanan kararda, 33 sanık Türk Ceza Yasası’nın 146/1 maddesine göre idam ve 14 sanığa 15 yıla kadar değişen hapis cezası verildi. Yargıtay 9. Ceza Dairesi 24 Aralık 1998’de hapis cezalarını onadı, 33 idam cezasını ise usul noksanlıkları nedeniyle bozdu. Şubat 1999 tarihinde usul eksikliklerinin giderilmesi için başlayan yargılama sonucunda 16 Haziran 2000’de 33 sanık Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce yeniden idam cezasına çarptırıldı. 2002 yılında idam cezasının yürürlükten kaldırılmasıyla idam cezası hükümlülerinin cezaları müebbet ağır hapis cezasına çevrildi.
SANIK AVUKATLARI REFAH PARTİSİ, AKP VE SAADET PARTİSİ’NDEN MİLLETVEKİLİ, BAKAN OLDULAR
Sanıkların avukatlığını üstlenenler arasında olan Refahyol iktidarının Adalet Bakanı Şevket Kazan, bakanlığı sırasında sanıkları hapishanede ziyaret etti. Geniş avukat listesinde çok sayıda Refah Parti üyesi ve yöneticisi olması eleştiri konusu oldu. Bu avukatlar ilerleyen yıllarda AKP ve Saadet Partisi’ne katıldılar ve içlerinden üst yönetim görevlerine yükselenler oldu.
Yıllar geçtikçe sanık sayısı tahliyelerle 33’e düştü. Olayın kilit ismi olarak nitelendirilen, Sivas’taki Madımak Oteli’nde 2 Temmuz 1993’te 33 aydının yakılarak katledilmesi olayının azmettiricisi olan ve yıllarca Fransa’da sanılarak aranan sanık Cafer Erçakmak’ın 11 Temmuz 2011’de Sivas’ta öldüğü iddia edildi.
Yargıtay’ın 1997’deki bozma kararından sonra firar eden 8 sanık ise halen yakalanamadı. Davanın firari olan 5 sanık ile ilgili kısmı, 13 Mart 2012 tarihinde zaman aşımından düşürüldü.
ÜÇ FİRARİ SANIK ÜZERİNDEN DAVA SÜRÜYORDU
Şimdi ise dava üç firari sanık Eren Ceylan, Murat Sonkur ve Murat Karataş’ın yargılanması üzerinden Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam etti.
Sivas Katliamı’nda yaşamını yitiren Gülsüm Karababa’nın ağabeyi Hüseyin Karababa’nın avukatı Coşkun Özgür Piroğlu, Ocak 2021’de Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu’nun dinlenmesi için Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’ne dilekçeyle başvurdu. Piroğlu tarafından 1. Ağır Ceza Mahkemesi kalemine yapılan başvuruda, Saadet Partisi Genel Başkanı Karamollaoğlu’nun dönemin karanlık güçlerini bildiği ve tanık sıfatıyla dinlenmesi gerektiğine vurguda bulunuldu. Ancak mahkeme bu talebi kabul etmedi.
Üç firari sanığın yargılandığı davada Ahmet Nesin ve Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in de dinlenmesini istendi ancak mahkeme bu talepleri de reddetti.
Hollanda Büyükelçiliği, Sivas Katliamı’nda yaşamını yitiren 35 kişiden biri olan Hollandalı Carina Cuanna nedeniyle 20 Ocak 2021 tarihinde Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmaya gözlemci olarak katıldı.
19 Ocak 2022’de görülen duruşmada Madımak Katliamı ile Alevi soykırımı yapıldığı bir kez daha dile getirilirken, Tansu Çillerin tanık olarak dinlenmesi talebini mahkeme reddetti.
ÜÇ FİRARİ SANIK ÜZERİNDEN YÜRÜYEN DAVA DA ZAMAN AŞIMINA UĞRATILDI
22 Haziran 2022 günü görülen 28. duruşmada adil bir yargılama yapılmadığını vurgulayan avukatların reddi hakim talebi reddedildi.
Bunun üzerine Avukat Coşkun Özgür Piroğlu, Sivas Katliamı davasını yürüten heyete dair redd-i hakim talebinin kabul görmemesi üzerine yeniden itirazda bulundu. Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’ne başvuran Av. Piroğlu, “Bu katliamın arkasındaki siyasi güçlerin ortaya çıkarılması mahkemenizin heyeti tarafından engellenmektedir. Mahkemenizin bu kararına itiraz ediyorum ve mahkemenizin heyetinin davadan çekilmesini talep ediyorum” dedi. Eylül 2023’te görülen duruşmada dava zaman aşımına uğratıldı.
Alevi toplumunun “Madımak Utanç Müzesi Olsun” talebi de hala kabul edilmedi.
Sivas Katliamı’nın katillerinin mahkemedeki savunmalarını ise AKP’liler üstlendi. 13 Mart 2012 tarihinde ana davanın da zaman aşımından düşürülmesi büyük tepkiye yol açmıştı.
PİRHA- Bingöl’ün Alevi köylerinin neredeyse tamamı topraklı yol. Asfalt çalışmalarının hiçbir şekilde gerçekleşmediği Çomak Köyü’nde yola kayaların düşmesinden kaynaklı köylüler kendi imkanları yolları açmaya çalışıyor. Yola düşen büyük kayaları çekiçlerle kırarak yolu açmak isteyen köylüler yol probleminin seçimlerden sonra ise hiçbir karşılık bulmadığını ifade ediyorlar.
Türkiye’de birçok Alevi köyüne gittiğimizde hepsinin ortak şikayeti devlet tarafından hizmet alamamaları. Bunlardan biri de Bingöl Kığı’ya bağlı Çomak (Zavuk) Köyü.
1994’te çatışmalar sebebiyle boşaltılan Çomak Köyü sakinleri, yıllar sonra köylerine geri dönse de halen temel hizmetlerden faydalanamıyor. Kışın aylarca kapalı kalan yollar açılmazken, yazın ise toprak yola düşen kayaların araçlara geçit vermemesinden kaynaklı yaşam çileye dönüşüyor.
1994 yılında güvenlik gerekçesiyle boşaltılan köy, gerekli girişimler sonrasında 2015 yılında tekrar yerleşime açıldı.
Köylerine geri dönme çabası içerisindeki Çomaklılar ise bin bir çile ile köylerine ulaşmanın yolunu arıyor. Yeni çekilen görüntülerde köy yoluna kayaların düştüğü ve araçların geçemediği görünüyor. Araçlarını geride bırakan köylüler ise ellerindeki çekiçlerle yola düşen kayaları kırarak yolu açmaya çalışıyor.
Köylerine geri dönüşü hızlandıran Çomak (Zavuk) köylüleri sorunlarına çözüm bekliyor.
PİRHA-Malatya Katliamı’nın 46. yılı nedeniyle yazılı bir açıklama yapan DEM Parti Halklar ve İnançlar Komisyonu Eş Sözcüleri Yüksel Mutlu ve Mahfuz Güleryüz, “Koçgiri, Dersim, Ortaca, Malatya, Sivas, Maraş, Çorum, Madımak ve Gazi katliamları da aynı zihniyetin ürünüdür. Bu katliamların hiç birisi devletin Kürt halkına ve Alevi toplumuna geleneksel bakışından, inkâr ve asimilasyon politikalarından ayrı düşünülemez” dedi.
17-20 Nisan 1978 Malatya Katliamı’nın üzerinden 46 yıl geçti. Dönemin Belediye Başkanı Hamit Fendoğlu’na yapılan suikastı gerekçe gösteren faşistler, Malatya’da “Milletim Uyan” başlıklı bir bildiri dağıttı. Belediye hoparlöründen kuran okunup, “Din elden gidiyor. Camilere de bomba konuluyor” anonslarının yapıldığı katliamda 8 kişi yaşamını yitirirken yüzlerce kişi de yaralandı.
Yazılı bir açıklama yapan DEM Parti Halklar ve İnançlar Komisyonu Eş Sözcüleri Yüksel Mutlu ve Mahfuz Güleryüz “1978 yılında, 17 Nisanda başlayıp 20 Nisana kadar devam eden saldırının arkasındaki karanlık eller ve asıl failler halen açıklığa kavuşturulamadı. Onlarca yurttaşımızın yaralandığı, 8 canımızın katledildiği, çok sayıda ev ve işyerinin talan edildiği Malatya Katliamı’nın acısını halen tazeliğini koruyor” dedi.
“ALEVİLERİN ÖNEMLİ BİR KISMI MALATYA’YI TERK ETMEK ZORUNDA KALDI”
Dönemin Malatya Belediyesi’nin hoparlörlerinden tahrik edici cihat çağrıları yapılırken, güvenlik güçlerinin günlerce saldırılara ve katliama seyirci kalmakla yetindiğinin belirtildiği açıklamada, “11 Aralık 1977’deki yerel seçimlerde Malatya Belediye Başkanlığı’nı ilk kez sağ güçlerin desteklediği bağımsız aday Hamit Fendoğlu kazanmıştı. Karanlık güçler harekete geçmiş ve provakatif girişimlerini artırıyorlardı. Kargoyla Hamit Fendoğlu’na gönderilen bombanın patlaması sonucu 17 Nisan 1978’de hayatını kaybetti. Benzer bir bomba da CHP Maraş Pazarcık Belediye Başkanı Memiş Özdal’a da gönderildi, ancak şüphe üzerine geri gönderilen paketi açan bir memur hayatını kaybetti. Fendoğlu’nun ölümü; çevre il, ilçe ve köylerden binlerce insanın Malatya’ya gelmesine neden oldu. Zaten kışkırtılmış ve hazırlıklı olan bu kitlenin saldırısının fitili ateşlenmiş oldu. Sayısı 20 bine yaklaşan faşist göstericiler, Alevlerin ve demokrat kesimlerin işaretlenmiş işyerlerini ve konutları tahrip ve yağma ederek ateşe verdi.
Bu katliamdan sonra Alevilerin önemli bir kısmı Malatya’yı terk etmek zorunda kaldı. Malatya Katliamı, aynı yılın Aralık ayında gerçekleşen ve yüzlerce yurttaşın katledildiği Maraş Katliamı’nın da provası olmuştu” denildi.
“NEFRET SUÇLARININ ÜLKEMİZDE DEVAM ETTİĞİNİ BİLİYORUZ”
Malatya’da yaşananlar farklı halkların, inançların, kültürlerin beşiği olan Anadolu ve Mezopotamya topraklarında görülen ve dinmeyen acılardan sadece biri olduğunun altını çizen Eş Sözcüler, açıklamada şu ifadeleri kullandı:
“Koçgiri, Dersim, Ortaca, Malatya, Sivas, Maraş, Çorum, Madımak ve Gazi katliamları da aynı zihniyetin ürünüdür. Bu katliamların hiç birisi devletin Kürt halkına ve Alevi toplumuna geleneksel bakışından, inkâr ve asimilasyon politikalarından ayrı düşünülemez.
Bütün bu katliamlar için hiçbir zaman Alevi toplumundan özür dilenmedi; devlet Alevi toplumundan özür dilemelidir. Devletin katliamdaki rolü ve tutumu mahkûm edilmedi, üstü örtüldü; katliamın arkasındaki tüm failler açığa çıkarılmalı ve mahkum edilmelidir.
Biliyoruz ki, bu katliamlarla yüzleşme gerçekleşmedikçe, yüzyıllar geçse de açılmış olan yaralar hiç bir zaman kapanmayacaktır. Geçmişlerindeki acı olaylarla yüzleşemeyen toplumların, demokratik ve ortak bir geleceği inşa edemeyeceklerini düşünüyor ve bu nedenle de nefret suçlarının ülkemizde devam ettiğini biliyoruz.”
PİRHA – Hrant Dink cinayetinin bir devlet cinayeti olduğunu söyleyen Agos Gazetesi yazarlarından Pakrat Estukyan, “Türkiye’de tabu kabul edilmiş konulara bodoslama girdi. Hrant, o tabuları sarstı, silkeledi. Onun bedeli olarak da bu cinayete kurban oldu” dedi.
Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink, 19 Ocak 2007’de, Şişli’de Halaskargazi Caddesi üzerinde yer alan Agos gazetesi merkez binasının çıkışında tetikçi Ogün Samast tarafından yapılan silahlı saldırı sonucu öldürüldü. Hrant Dink’in öldürülüşünün üzerinden 17 yıl geçti. Hala adalet sağlanamadı. Adalet sağlanamadığı gibi Hrant Dink’i katleden Ogün Samast, 15 Kasım 2023’te tahliye edildi.
Katledilişinin 17. Yılında Agos Gazetesi yazarı ve Hrant Dink’in yakın arkadaşı Pakrat Estukyan Hrant Dink’i anlattı.
“HRANT DİNK SIKI BİR DEVRİMCİYDİ”
Hrant Dink ile Agos’un kurulmasından yıllar öncesinden dostlukları olduğunu belirten Estukyan, “Çok heyecan dolu bir insandı. Tutkulu bir insandı. Sıkı bir devrimciydi. Tutkulu olma hali sözlerine de yansırdı. Hiçbir zaman lafını esirgemeyen bir karaktere sahipti. O karakteriyle de haftalık gazete olan Agos’un kurucusu oldu. 1996 yılında Agos’u kurarken sadece kişisel olarak kendi adına değil, susturulmuş, baskılanmış bütün bir Ermeni toplumu adına ses yükseltmenin gerekliliğine inandığı için Agos’u kurdu. O düşünceyle de zaten doğru bildiği yolda dümdüz ilerledi” dedi.
Hrant Dink’in Türkiye’de tabu kabul edilmiş konulara bodoslama girdiğini ifade eden Estukyan, “Hrant, o tabuları sarstı, silkeledi. Onun bedeli olarak da bu cinayete kurban oldu” ifadesini kullandı.
“DEVLET KATİLLERİ KORUDU”
Devletin Hrant Dink’in katillerini koruduğunu söyleyen Estukyan, “Çünkü Türkiye’de Cumhuriyet öncesinden beri miras alınan bir cezasızlık ilkesi vardır. Devlet kendi katillerini her zaman korumuştur. Sadece korumakla kalmayıp çoğu zaman ödüllendirmiştir” dedi.
Devlet adına cinayet işleyen, silah kullananların devletin makbul insanları olduğunu kaydeden Estukyan, “Cezasızlıkla ödüllendirilmişlerdir. Sadece o da değil görevlerinde terfi etmişlerdir, maddi anlamda desteklenmişlerdir, bu bir gelenektir Türkiye’de” diye konuştu.
“BU BİR DEVLET CİNAYETİYDİ”
Estukyan, Dink cinayetinin bir devlet cinayeti olduğunu söyleyerek, “Çünkü Ergenekoncu denilenler, Fethullahçı denilenler aynı zamanda bu devletin üniformasını giyen devletin memurlarıydı. Bunlar ya subaydı ya istihbaratçıydı ya polisti. Emniyetin değişik kadrolarında rütbeli polis, asker ve bürokratlardı ve MİT çalışanlarıydı. Fethullahçı da olsa Ergenekoncu da olsa bunların alayı devletin çalışanlarıydı” dedi.
“HRANT ERMENİ OLDUĞU İÇİN ÖLDÜRÜLDÜ”
Türkiye’de hak talep eden, hesap soran Ermenilerin ve Kürtlerin öldürüldüğüne dikkat çeken Estukyan, şunları kaydetti:
“Hrant’ın öldürüldüğünden beri Ermenistan’da 24 Nisan anmalarında gözüme çarpan bir pankart var. O pankartın üzerinde Hrant Dink’in fotoğrafı var. Ve üzerinde de “1 buçuk milyon +1” yazıyor. O 1 buçuk milyon insan da sadece Ermeni olduğu için öldürülmüştü. Hrant da Ermeni olduğu için öldürülmüştü. En azından buradan o paralellik kurulabilirdi. Ermeniler, Türkiye’de hak talep ettikleri zaman öldürülüyorlar. Hak talep etmeyen Ermenilere kimsenin bir şey dediği yok. Bu sadece Ermenilerle sınırlı bir şey değil. Aynı şeyi Kürtler için de söylemek lazım. Bir Kürt ‘ben Kürt’üm benim haklarım var demediği sürece Türkiye’de bir rahatsızlık yaratmaz. Sorun o kelimeyi söylemesiyle başlıyor. Sorun, hak talep eden, hesap soran Ermeni olmakta. Hrant, hak talep eden, hesap soran Ermeniydi.”
PİRHA- 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü dolayısıyla Ankara Kadın Platformu öncülüğünde kadınlar basın açıklaması yaptı. Açıklamada, “İktidar katilleri koruyor cezasızlık politikası uygulanıyor. Gülistan Doku’nun katili korunuyor. Bizler buradan burada kutsal ailenizi tanımıyoruz. İtaat yok isyan var demek için sokaktayız” dedi.
25 Kasım 1961’de Dominik Cumhuriyeti’nde bir uçurumun dibinde cesetleri bulunan Mirabel Kardeşler’in mücadelelerinden ilham alan Birleşmiş Milletler, bu tarihi Kadına Yönelik Şiddetin Yok Edilmesi İçin Uluslararası Mücadele Günü ilan etti.
25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Dayanışma ve Mücadele Günü’nde Ankara’da kadınlar alanlardaydı.
Kolej Meydanı’nda buluşan kadınlar Sakarya Meydanı’na yürüdü ve meydanda basın açıklaması yaptı. Açıklama Türkçe, Kürtçe, Arapça olarak okundu.
“SADECE BU SENE 347 KADIN ERKEK ŞİDDETİYLE KATLEDİLDİ”
Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri sendikası (SES) Dönem Eş Başkanı Mukaddes Anğay’ın Ankara Kadın Platformu adına okuduğu açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“İtaat yok, isyan var demek için sokaktayız. Bugün 25 Kasım ve Biz kadınlar, ‘Savaşa, Krize, Yoksulluğa Ve Erkek-Devlet Şiddetine Karşı Bir Aradayız!’ demek için sokaklardayız
25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nde; Dominik’te Mirabel Kardeşleri katleden Trujillo diktatörlüğünün kadın düşmanı politikalarını aratmayan AKP-MHP ittifakı kadınların yaşam hakkını korumak bir yana kadın mücadelesinin kazanımlarına dönük saldırılarını arttırıyor.
İstanbul Sözleşmesi’nden tek adamın kararıyla çekilmesinin ardından iktidarın ajandasında şimdi de Anayasa değişikliği, 6284 sayılı kadına yönelik şiddetle mücadele yasası, nafaka düzenlemesi ve aile arabuluculuğunu da içeren Medeni Kanun’da değişiklikler bulunuyor.
Kadınlar olarak tırnaklarımızla kazıyarak elde ettiğimiz kazanılmış haklarımıza yönelik saldırılar karşısında bir araya geleceğiz, eşitlik kavgamızı büyüteceğiz.
AKP-MHP ittifakı erkek şiddetine karşı önlem almadığı gibi cinsiyetçi, LGBTİ+ düşmanı ve kadınların yaşamına saldıran politikalarına her gün bir yenisini ekliyor. Kadına yönelik şiddeti önleme yükümlülüğü olan devlet; kadınlara yönelik işkenceye varan özel savaş uygulamalarıyla, yoksullaştırma politikalarıyla, erkek yargı mekanizmasıyla, hukuksuz uygulamalarıyla şiddeti yeniden üretiyor. Sadece bu sene 347 kadın erkek şiddetiyle katledildi. İktidar failleri koruyor ve cezasızlık politikalarıyla ödüllendirmeye devam ediyor.
“TARİKATLARIN VE CEMAATLERİN KARANLIĞINA TESLİM OLMAYACAĞIZ”
Gülistan Doku’nun, Zeren’in, Dina’nın, Kübra’nın, Hande’nin, Ceren’in ve diğer bütün kız kardeşlerimizin faillerini de, failleri cezasızlıkla ödüllendirenleri de tanıyoruz!
AKP iktidarı geldiği ilk günden bu yana kadın ve LGBTİ+ düşmanlığı üzerinden kendini var ediyor. Sözde kutsal aile yapılarını korumak için düzenledikleri nefret yürüyüşleri ile bizleri hedef haline getiriyorlar ve hayatlarımızı tehlike altına atarak kendi çizdikleri sınırlar içerisine hapsetmeye çalışıyorlar.
Kadın ve LGBTİ+ düşmanlığına karşı bir araya geleceğiz, özgürlük talebini büyüteceğiz. Kadınları aileden ibaret gören politikalarıyla tüm kamusal alanları ve özellikle eğitimi siyasal islamcı politikalarla kuşatıyor. Tarikatların ve cemaatlerin karanlığına teslim olmayacağız demek için sokaklardayız!
Cinsiyete dayalı emek sömürüsü, bizleri işyerlerinde taciz, tecavüz ve mobbing olarak karşılıyor. Bir yandan mülteci kadınları sırf düşük maliyet sağlayabilmek için güvencesiz işlerde çalıştırdıklarını, ayrımcı politikalarla hedef haline getirildiklerini de biliyoruz Biz kadınlar yoksullaştırma ve güvencesizleştirme politikalarınızı kabul etmiyoruz! Bu umutsuzluğun karşısında bir araya geleceğiz, umudun sesini büyüteceğiz! İktidar İsrail’in Filistin işgaline ve soykırım girişimine karşı boş söylemlerini sürdürüyor. Bu büyük baskı, korku ve yıldırma politikalarına rağmen biz kadınlar barışın, adaletin ve direnişin sesi olmakta ısrarcı olacağız.”
PİRHA- Alevi Bektaşi Cemevi Başkanlığı görevlilerinin Alevi köylerine yaptığı ziyaret ve dedelere maaşa bağlama girişimine tepki gösteren Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Seher Şengüllü Yılmaz, “Bize dayatılan torba yasalarla, bize karşı kurulan bu Alevi Bektaşi Cemevi Başkanlığı’yla mücadele etmek istiyorsak, Aleviler olarak Meclis’e girip siyaset yapmalıyız. Alevice hakkımızı aramak zorundayız” dedi.
Türkiye’de Alevi inancının hala devlet tarafından tanınmadığı bir süreç yaşanıyor. Alevi toplumunun, zorunlu din dersinin kaldırılması, cemevine ibadethane statüsü verilmesi, eşit yurttaşlığı içeren yeni bir anayasanın yapılması, Alevilere karşı işlenen nefret suçlarının açığa çıkarılması ve bu tür suçların önüne geçilmesi için hukuki tedbirlerin alınması, Alevilere karşı yapılmış kıyım, katliam ve asimilasyon uygulamalarıyla yüzleş ilmesi gerek kamu kaynaklarının ve gerekse kamu kadrolarının liyakat, adalet ve eşitlik ilkelerine göre dağılımının sağlanması gibi temel talepleri var. Ancak bu talepler hükümet tarafından yerine getirilmiyor, mahkeme kararları tanınmıyor.
Neredeyse tüm Alevi örgütleri, “Alevi Diyaneti” olarak adlandırılan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın (üstelik de Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde) kurulmasına büyük tepki gösterdi.
İki yıldır yüzlerce cemevini dolaşarak liste tutan, Aleviliği bir inanç olarak görmeyen ve kültürel bir ögeye indirgeyen AKP hükümeti, şimdi de bir ekip oluşturup Alevi köylerini, cemevlerini ve dernekleri dolaşarak maaşlı dedeler, elemanlar arıyor.
Alevi Kültür Dernekleri(AKD) Genel Başkanı Seher Şengünlü Yılmaz, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı tarafından görevlendirilen kişilerin Alevi köylerini, dernekleri gezerek ‘dedeleri maaşa bağlama’ teklifini PİRHA’ya değerlendirdi.
“Gidemediğin, dokunamadığın yer senin değildir” diyen Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Seher Şengünlü Yılmaz, “İçişleri Bakanlığı ‘biz 2500 cemevi gezdik’ dedi. Biz de ‘yok kardeşim o kadar cemevi gezmedin’ dedik ama çıkardı bir liste yayınladı, gezmişler. Bunların 300’ü 500’ü örgütlü çatı kurumlarına ait yerler. Gittikleri birçok yerde bizim dokunamadığımız, bizim gidemediğimiz yerlere gittiklerinde toplumun çok ciddi anlamda ihtiyaçlarının olduğunu gördüler” şeklinde ifade etti.
“İNSANLARI ÖRGÜTLERKEN DOĞRU BİR DİL TUTTURAMADIK”
Bazı şeyleri yanlış yaptıklarını, kullandıkları dilin doğru olmadığını söyleyen Yılmaz, “Bizim hiç gitmediğimiz yere devlet gittiğinde o insanlara vay siz düşkünsünüz, siz katil devletle iş birliği içerisindesiniz, dersek biz bir daha oraya asla dokunamayız. Bizim oraya dokunabilmemizin bir formülü olmalı. Biz diplomasi yürütmüyoruz” dedi.
“DEVLET BİZİM PARALARIMIZI TARİKATLARA AKITIYOR”
Haklarının gasp edildiğini, devletten yüzyıllardır alacaklı olduklarını beliren Yılmaz, şöyle devam etti:
“Bizlerin vergisiyle, parasıyla toplumun her kesimine hizmet götüren bir devlet var. Bir tek bize hizmet gelmiyor, para bizim paramız, hak bizim hakkımız, şimdi sen gidip benim paramla cemaatlara, tarikatlara oluk oluk para akıtırsan, ben de buna örgütlü bir çatı kurumu olarak dur diyemiyorsam bu benim başarısızlığım.”
“DEVLETİN GİTTİĞİ YERLERE GİDEMEDİK, O İNSANLARA DOKUNAMADIK”
Devletin gittiği köylere gidemediklerini, o insanlara dokunamadıklarını belirten Yılmaz, “Ben o köylere gittim mi? Oradakilere dokunabildim mi? Ben onun taleplerini karşılayabildin mi? Ya da o benim varlığımdan haberdar mı? Torba yasadan haberdar mı”? diye sordu.
Alevi hak mücadelesinde Alevi kurumlarının emeklerinin inkar edilemeyeceğini vurgulayan Yılmaz, “Ciddi bir çalışma yürüttük. Özellikle Büyük Alevi Kurultayı öncesi biz de tüm Türkiye’yi gezdik, Türkiye’nin neredeyse ulaşabildiğimiz bütün köylere ulaşmaya çalıştık. Ama bizim elimizde onlara verebilecek bir şey yok. Demek ki neymiş bir şeyleri yanlış yapıyormuşuz” ifadelerini kullandı.
“DİPLOMASİ YÜRÜTMEYİ BİLMİYORUZ”
Gelinen noktada artık Alevilerin diplomasi yürütmesinin zorunluluk haline geldiğini belirten AKD Genel Başkanı Yılmaz, “Bundan 10 yıl sonra, 20 yıl sonra bu toplumun yüzüne bakabilmek istiyorsak, bugün artık bazı radikal adımları da atmak zorundayız. Sokak mücadelesi mi? Sokak mücadelesi vereceğiz. İnanç mücadelesi mi? İnanç mücadelesi vereceğiz” dedi.
“ALEVİLERİN SİYASET YAPMASI GEREKİYOR”
Alevi toplumunun siyasal bir mücadele vermesinin artık zorunluluk olduğunun altını çizen Seher Şengünlü Yılmaz, şunları kaydetti:
“Alevilerin artık Kürtler gibi siyaset yapmasını öğrenmesi gerekiyor. Kürt toplumu sokakta mücadelesini de veriyor, Meclis’te de mücadelesini veriyor, ideolojik olarak da mücadelesini veriyor. Demek ki Alevi toplumu bir şey eksik yapıyor. Bizim demek ki bacaklarımızdan biri eksik ve ben bunun siyaset olduğunu düşünüyorum.”
“ALEVİLER, SİYASETE YÖN VEREN TOPLUM OLMAK ZORUNDA”
Siyasette arkadan ittiren değil, siyasete yön veren, lokomotiflik yapan, liderlik yapan bir toplum haline gelinmesi gerektiğini vurgulayan Yılmaz, “Ne yapacağız? kendi göbeğimizi kendimizi keseceğiz. Bunu da Alevi hareketinin oturup çok ciddi bir şekilde tartışmaya açması ve artık bir karar vermesi gerekiyor. Bugün bu memlekette %0.01 oy potansiyeli olan bir topluluk bizlerin sayesinde bu meclise 10-15 tane milletvekili gönderdi. Artık Alevi toplumunun oturup bunu bir düşünmesi gerekiyor” dedi.
Alevileri siyasete yön veren bir toplum olması gerektiğini ifade eden Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Seher Şengünlü Yılmaz, “Çünkü sayımıza baktığımızda, kültür seviyemize baktığımızda inancımız zaten aydınlanmanın öncüsü olmuş, biz bunu başarabilecek bir toplumuz” diye ifade etti.
“MECLİS’TE BULUNAN HİÇBİR PARTİ DİYANETİN KAPATILMASINI İSTEMEZ”
Alevi Bektaşi Cemevi Başkanlığı’na yönelik mücadeleyi yükseltmek için meclise girmenin zorunluluk haline geldiğini vurgulayan Yılmaz, sözlerini şu cümlelerle sonlandırdı:
“Bize dayatılan bu torba yasalarla, bize karşı kurulan bu Alevi Bektaşi Cemevi Başkanlığıyla, bürokrasi kanadıyla mücadele etmek istiyorsak biz Aleviler o Meclis’e girip Alevice her şeyi konuşmak, hakkımızı aramak hakkımızdır. Çünkü bu bir zorunluluktur. Bizim en çok oy verdiğimiz, Meclis’e taşıdığımız siyasi partilere gidelim, diyelim ki yarın çıkın Meclis kürsüsüne Diyanet İşleri lağvedilsin deyin, diyelim. Hiçbiri demez, birbirimizi kandırmayalım. O yüzden bir kere daha altını çiziyorum. Alevi hareketi kendi siyasal mücadelesini vermek zorundadır. Ancak bu söylediklerimizle bu şekilde mücadele edebiliriz.”
PİRHA – KESK Genel Meclis Üyesi Ebru Yıldırım, son yıllarda yaşanan ekonomik krizle birlikte eğitimdeki sorunların çok daha fazla karşılarına çıktığını söyledi. Yıldırım, okullara imam atanmasının ve din derslerinin sorun olduğunu belirterek, sendikaların buna karşı çıkması gerektiğini söyledi. Yıldırım ayrıca, devletin okullarda çocuklara yemek vermek zorunda olduğunun da altını çizdi.
Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) 2023-2024 Eğitim ve Öğretim Yılı Çalışma Takvimi sonrasında okulların açılacağı tarih belli oldu. Buna göre okullar 11 Eylül tarihinde açılacak, ve yeni eğitim öğretim yılı başlayacak.
KESK Genel Meclis Üyesi Ebru Yıldırım, yeni dönemde okullardaki sorunlar üzerine PİRHA‘ya konuştu.
Yıldırım, yoksul öğrenciler açısından eğitim içerisinde yaşadıkları sorunların her zamankinden fazla olduğunu dile getirerek, “Zaten medyadan da takip edenler biliyordur ki karşımızda bambaşka sorunlarla çocukların yaşadıklarını ifade etmek mümkün” dedi.
Eğitimi sınıfsal boyutuyla da ele alan Yıldırım, “Son 2-3 yıldır sınıfsal ayrışmanın çok derinleştiğini söyleyebiliriz. Bu hem özel okul ve devlet okulu ayrımının görünümünü arttırıyor ama aynı zamanda okullar içerisinde öğrenciler arasındaki sınıfsal farklılığı görmek çok mümkün” diye konuştu.
“İMAM ATANMASI VE DİN DERSLERİ BAŞLI BAŞINA BİR SORUN”
İmamların yerinin okullar olmadığını söyleyen Yıldırım, “Bir kere herhangi bir dinin başat kabul edilerek devlet okullarında yer alıyor olması başlı başına bir sorun. İmam atanmasından önce din derslerinin okullarda yer alıyor olması başlı başına bir sorun idi. Benim de bağlı olduğum Eğitim-Sen yıllardır bunun mücadelesini gerek eylemlerde gerek belagat itibarıyla veren bir sendika” dedi.
İmam atanmaları meselesinin sınıfsal bir tarafı olduğunu da düşündüğünü söyleyen Yıldırım, “Mesela imam atamaları sadece devlet okulları için geçerli. Bugün Milli Eğitim Bakanlığı’nın ifade ettiği biçimiyle baktığımızda bu imam atamalarının özel okullar için geçerli olmadığını görüyoruz” ifadelerini kullandı.
“SENDİKALAR KARŞI ÇIKMALI”
Yıldırım, okullara imam atamasıyla alakalı olarak da eğitimcilerin bireysel olarak yapabileceği şeylerin sınırlı olduğunu, sendikaların bu meseleyi ele alırken bir program dahilinde karşı çıkmaları gerektiğini de ekledi.
“DEVLET ÇOCUKLARA YEMEK VERMEK ZORUNDA”
Devletin okullarda çocuklara yemek vermesi gerektiğini belirten Yıldırım, şunları konuştu:
“Toplumun açlıkla karşı karşıya kaldığı böyle bir süreçte okullarında bu çocuklara en az bir kez yemek sağlaması devletin asli görevlerinden bir tanesi. Yoksa çocuklara sadece nasıl besleneceklerini söyleyerek bu işin altından ne onlar kalkabilir ne de öğretmenler kalkabilir. Evet nasıl besleneceklerini söylememiz bizim görevimiz olabilir ama olmayan bir paranın varlığından haberdarken bunu ifade etmenin hiçbir anlamı yok. Devlet görevini yapmak zorunda, bu çocuklara yemek vermek zorunda.”
“DEVLET, ÇOCUK İŞÇİLİĞİNİN İNSANLIK DIŞI OLDUĞUNU KABUL ETMELİ”
Çocuk işçiliği ve pedofili üzerine de konuşan Yıldırım, çocuk işçiliği ve pedofili hakkında yapılması gerekenleri de anlattı.
Yıldırım, “Devlet bir kere çocuk işçiliğinin yasak olduğunu, çocuk işçiliğinin 2023 gibi bir yılda olamayacağını, çocuk işçiliğinin en basit deyimle insanlık dışı olduğunu kabul etmek zorunda. Çocuk işçiliğini önleyecek formüller geliştirmek zorunda. Çocuk işçiliğini meşrulaştıracak MESEM gibi projeleri bırakmak zorunda. Bununla birlikte kız çocuklarına pozitif ayrımcılık yapmak zorunda. Kız çocuklarının okuyabilmeleri için önlerinin açılmasında pek çok proje geliştirilebilir. Bununla birlikte İstanbul Sözleşmesi’nin okullarda müfredata alınması gerekir. Bir bütün olarak müfredatın kendisi Sünni, Türk, erkek ve heteroseksüel. Bunu da söylemek gerekiyor.”
PİRHA –Yol hizmet yürütücüsü Enver Cemal Şahin, Hollanda’da bulunan Utrecht Alevi Kültür Merkezi ve Kayseri Hacı Bektaş Veli Cemevi ortaklığında yürütülen çalışma kapsamında depremden zarar gören illere giderek incelemelerde bulundu. Şahin, depremzedelerin mağduriyetlerinin çok büyük olduğunu belirterek, “Depremzedeler yarını dahi düşünemiyorlar, bir hiçlik içerisindeler” dedi.
Hollanda’da bulunan Utrecht Alevi Kültür Merkezi (AKM) ile Kayseri Hacı Bektaş Veli Cemevi ortaklığında, depremin yaşandığı bölgelere hizmet götürmek adına proje geliştirilmişti. Gönüllüler, 6 Şubat depreminin ardından yıkımın yaşandığı illere giderek sosyal hizmette bulunarak incelemeler yaptı.
Yedi kişilik ekipte yer alan isimlerden Yol hizmet yürütücüsü Enver Cemal Şahin, bir haftalık çalışmanın detaylarını PİRHA’ya anlattı.
“İNSANLAR RUHSAL ÇÖKÜNTÜ İÇERİSİNDE”
Ekip olarak sosyal ve psikolojik hizmette bulunduklarını belirten Enver Cemal Şahin, yapılan gözlemlerin bir rapor halinde kamuoyuna sunulacağını söyledi. Şahin, 27 Mart’ta Kayseri Cemevinde buluşup yola koyulduklarını belirterek, “Amacımız, deprem bölgesindeki insanların acılarını paylaşmak oldu” dedi. Şahin, Elbistan, Nurhak, İslahiye, Ören, Besni, Pazarcık, Samandağ, Defne ve İskenderun başta olmak üzere çok sayıda bölgede çalışma yürüttüklerini aktardı.
Enver Cemal Şahin, gittikleri bölgelerde cemevi yöneticileri ile görüşmeler yapıp, çadır ve konteynırlarda kalan depremzedelerle de sohbet ettiklerini söyledi.
Şahin, şöyle devam etti:
“İnsanların duygularını, dertlerini, acılarını dinledik. İnsanlar genelde ekonomik, sosyal, ruhsal ve bedensel çöküntü içerisinde. Yaptığımız incelemelerde, insanların deprem konusunda çok sarsıldığını gördük. Yardım ve destek konusunda çaresizlik içerisindeler. Bölgede daha fazla sosyal, psikiyatri ve rehberlik çalışmalarını arttırmak gerekir. Birlikte yaşamadan kaynaklı bazı hastalıkların oluştuğunu da gördük. İnsanlar haftalarca yıkanamamışlar. Su bulamıyorlar. Bu nedenlerle bazı hastalıkların oluştuğu tespit edildi. Kişilerde bitlenmenin olduğu görüldü. Çadır ve konteynırlarda temizliğin yetersiz olduğunu da söyleyebilirim. Bazı yerlerde yerleşim yerleri düzgün şekilde yapılamamış, insanlar iç içe yaşıyorlar.
“ENKAZLAR OLDUĞU GİBİ DURUYOR”
Tarım ve hayvancılık faaliyetlerinin durduğu da görülüyor. İnsanlar hiçbir iş yapamıyor, daha doğrusu ne yapacaklarını da bilemiyorlar. Herkes akşama kadar oturuyor. Yönlendiren kimse yok. Zaten acılar içerisindeler. Bu konuda bir yardım da bekliyorlar. Hayvancılıkla uğraşan insanlar da ahırlarının olmaması sebebiyle ellerindeki hayvanları çok ucuz fiyatlara satmışlar.
Ayrıca eğitim sisteminin de çöktüğünü ifade edebilirim. Kadın ve çocukların mağduriyetleri ise çok büyük. Çocukların hiçbir oyun alanı yok. Kadınların ise birçok ihtiyacı giderilemiyor. Ölü ve yaralıların sayısında sağlıklı bir tespitin yapılmadığını, aslında birçok enkazın da olduğu gibi kaldığını söylüyorlar.”
“BÖLGEDE EN DÜZENLİ ÇALIŞAN KESİM ALEVİ KURUMLARI”
Enver Cemal Şahin, bölgede en düzenli çalışan kesimin Alevi kurumları olduğunun da altını çizdi. Şahin, “Cemevleri öylesine organize olmuş ki gerek yurtiçi ve yurtdışından gelen yardımlar önce Kayseri Cemevinde toplanıyor. Ardından diğer illerdeki cemevleri ile görüşülüp isteklerini Kayseri’ye bildiriyor. Bu konuda Kayseri Cemevi çok faal. Cemevleri, insanlar arasında bir din ya da etnik köken ayrımcılığı da gözetmiyor. Kim gelirse gelsin yardımlarını yapıyorlar. Motorize ekipler kurulmuş, kimler yardıma muhtaç, listeler ellerinde var. Ona göre yardımları ulaştırıyorlar. Ama tabii her şeye de yetişemiyorlar. Onların da yapabilecekleri sınırlı” diye belirtti.
ÖNCELİKLE YAŞANABİLECEK BİR ORTAM!
Enver Cemal Şahin, depremzedelerin, yaz ve kış koşullarında çadır veya konteynırlarda barınmalarının mümkün olamayacağını da söyleyerek şöyle devam etti:
“Depremzedeler, sosyal konut talebinde bulunuyorlar. Bazı bölgelerde insanların hiç alım gücü yok. Yani yardım olmazsa bir konut sahibi olamayacaklar. Günümüzde yardımların da azaldığını söyleyebiliriz. Depremzedeler yarını dahi düşünemiyorlar. Henüz şoktan kurtulamamışlar. Bir hiçlik içerisindeler. Örneğin Adıyaman’da, Avusturya’nın desteği ile ‘Rıza Şehri’ isimli konteynırlar hazırlanıyor. Fakat Adıyaman, Hatay gibi illerde milyonlarca insan evlerini terk etti. Hatay’da sağlam bir ev göremedik. İnsanların tümü ya çadırlarda ya da başka sığınabilecekleri yerlere gitmişler. Milyonlarca insanın yaşadığı bir şehir mahvolmuş. Bu şehirlerin onarılması, normal hayata dönülmesi öyle kısa dönemde olmaz. Bu süre içerisinde oradaki insanların yaşayabilecekleri bir ortamın öncelikli oluşturulması lazım.
“HATAY SERİNYOL’DA GÜZELBİR ÇALIŞMA YÜRÜTÜLÜYOR”
Örneğin sanatçı Suavi, Hatay’ın Serinyol ilçesinde bir çalışma yürütüyor. Çok güzel bir ortam yaratmış. Her şeyi düzenli. Bölgeyi sosyal yaşama dönüştürmeye çalışıyorlar. Belirli bir planları da var. Bu konuda valiyle de görüşülmüş. 60-70 metrekarelik prefabrik konutlar düşünülüyor. Vali yer talebine karşılık verirse bu projeyi gerçekleştireceklerini söylediler.”
“DEPREM DEĞİL KATLİAM”
Enver Cemal Şahin, devletin halen kapsamlı bir çalışma yürütemediğini de belirterek, “Çadır ya da konteynırlarda yaşayan herkes mutlaka ihtiyaçlarını gidermek için cemevlerine uğruyor. Cemevlerinde bir takım stoklar yapılmış durumda ve insanlara dağıtılıyor. Bazı cemevleri 3 bine yakın insana sabah, öğle, akşam yemek çıkarıyor. Orada bir katliam olmuş. Biz buna katliam diyoruz. Çünkü, bilim insanları, orada deprem olacağını yıllar öncesinden söylediler. Ancak önlemler alınmamış ve şimdi oradaki sorunun kısa sürede çözüleceğine inanmıyorum. Hasar, zayiat o denli çok” ifadelerini kullandı.
PİRHA-‘Deprem sahası çok büyüktü devlet gidemedi’ şeklindeki sözlere tepki gösteren PSAKD Genel Sekreteri İsmail Ateş, “Devlet deprem bölgesine yardım etmek istemedi. Adıyaman’ın Kürt-Alevi, Hatay’ın Arap-Alevi olması nedeniyle demografik yapının değiştirilmesini istediler” dedi.
6 Şubat tarihinde 11 ili ve 13 milyon insanı etkileyen büyük felakete yol açan depremde on binlerce yurttaş hayatını kaybedip, yüzbinlercesi yaralandı. Depremde binlerce insan da yaşam alanlarını terk etmek zorunda kaldı.
PSAKD Genel Sekreteri İsmail Ateş ile deprem sürecindeki gözlemleri ve bundan sonra yapılması gerekenler üzerine konuştuk.
“DEPREM SÜRECİNDE CEMEVLERİMİZİ HİÇ KAPATMADIK”
Devletin 17 Ağustos 1999 depreminden sonra topladığı bütün yardımları tarikatlara aktardığını söyleyen İsmail Ateş, “Depremden sonra AFAD’ın yapması gereken sadece çadır dağıtmak, gıda yardımı yapmak ve arama kurtarmaları hızlandırmak ama hiçbirini yapmadı. Çünkü bütün kaynaklarını şeriatçı yapılara vermişti. Sahada şeriatçı örgütler ve Alevi örgütleri vardı, biz kendi imkânlarımızla yaptık, onlar ise devletin kendilerine peşkeş çektikleriyle yaptı. Kâhta’da Menzil Tarikatı’nın merkezinde 4 tane ev yıkıldı ama orada bin tane çadır vardı. Biz deprem sürecinde cemevlerimizi hiç kapatmadık ama onların koca koca camileri ve külliyeleri kapalıydı ama donarak ölen insanlar vardı” dedi.
“DEPREM BÖLGESİNDE DEVLET YOKTU AMA ALEVİ ÖRGÜTLERİ ORADAYDI”
“Deprem sahası çok büyüktü devlet gidemedi” sözlerini eleştiren Ateş, “Deprem bölgesinde devlet yoktu ama Alevi örgütleri oradaydı, bütün kurumlar deprem bölgesine gidebiliyor da devlet mi gidemiyor? Bu devletin trenleri, uçakları, helikopterleri, gemileri var. İskenderun yanarken gemilerle müdahale edemez miydiniz? Demek ki yardım etmek istemediler. Adıyaman’ın Kürt-Alevi, Hatay’ın Arap-Alevi olması nedeniyle demografik yapının değiştirilmesini istediler ve bunu da halen yapıyorlar” diye belirtti.
“BİR AN ÖNCE KONTEYNER KENTLERİN KURULMASI GEREKİYOR”
Depremzedeler için bir an önce konteyner kent kurulması gerektiğini belirten Ateş, “Biz Alevi kurumları olarak herkesin yaşadığı bölgeye konteyner kurmaya çalışıyoruz. Bizim bütçelerimiz belli ama zor durumda olan her canımızla dayanışma üzerine bir çabamız var. AFAD kriterlerine göre bir konteynerin fiyatı 110-115 bin TL. Bu yüzden bizim 10 tane konteyner bulmamız durumunda 1 milyon TL paramızın olması gerekiyor, bizim böyle bütçelerimiz yok ama biz elimizden geldiğince çalışıyoruz.”
“İNSANLAR KENDİ YURTLARINI TERK ETMESİNLER”
Bundan sonraki süreçte de yardımlarının devam edeceğini ifade eden İsmail Ateş, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Biz bu yardımları tek başımıza yapmadık, diğer kurumlarla birlikte yaptık. Bizler sahadaydık ama hep beraber yaptık. Elimizden gelen bütün çabayla canlarımızın yanında olmaya devam edeceğiz. İnsanların kendi bölgelerinde yaşamaya davet etmesi için çabalayacağız. Asla yurtlarını bırakmasınlar, orada yaşamaya devam etsinler.”
PİRHA- Yaşanan depremlerin ardından başlayan göç dalgasıyla birlikte birçok ilde ev fiyatları da en az yüzde 30 arttı. Emlakçılar fiyatları ev sahiplerinin belirlediğini söyleyerek, “Piyasanın belirlenmesine emlakçılar son dönemde neredeyse hiç müdahale edemiyor. Tamamen ev sahipleri belirliyor. Vatandaşlara çağrımız şudur, fahiş fiyatları şikayet etsinler. Bu konu ile ilgili sistemsel bir denetleme olması gerekiyor” dedi.
Yaşanan yıkıcı depremlerin ardından kendilerine yeni bir hayat kurmak isteyen depremzedeler başka illere göç etmek zorunda kaldı. Yaşanan bu göç ev fiyatlarına da yansıdı. Birçok ilde fiyatlar en az yüzde 30 arttı.
Yaşanan artış ‘fırsatçılık’ olarak değerlendirilirken piyasadaki artışı ve bu artışın sebebini emlakçılar anlattı.
Ankara Batıkent’te bulunan emlakçılar, piyasadaki artışın sebebinin ev sahipleri olduğunu belirterek, devletin konuyla ilgili bir denetim mekanizması kurması gerektiğini söylediler.
“DEPREMDEN SONRA EV FİYATLARI YÜKSELİŞE GEÇTİ”
Depremden kaynaklanan bir artış olduğunu ifade ederek sözlerine başlayan Ömer Turhan “Ankara zaten sürekli göç alan bir yer. Depremin sonrasında da fay hattına uzak bir yer olması dolayısıyla da fazlasıyla göç aldı. Buna bağlı olarak da hem satılık hem kiralık ev fiyatları yükselişe geçti. Bu emlakçılarla ilgili bir şey değil. Bu durum tamamen ev sahiplerine bağlı. Şu an elimizde kiralık ev yok. Boşalacak olan evler daha boşalmadan veriliyor. Talep bu kadar fazla. Batıkent’te semtine göre değişiyor ama en düşük kira 5 bin TL diyebiliriz. Daha merkeze yaklaştıkça 8, 10, 15 bine kadar çıkan fiyatlar söz konusu.
“EV SAHİPLERİ EVİNİ YÜKSEK FİYATTAN VERMEK İSTİYOR, KABUL ETMEZSEN SENİNLE ÇALIŞMAM DİYOR”
Bu fiyat yükseltmeyi her ev sahibi yaptı da diyemem. İstisnalar var. Depremzedelere yardım amacıyla fiyatlarını artırmayan, kolaylık sağlayan ev sahipleri de var. Piyasanın belirlenmesine emlakçılar son dönemde neredeyse hiç müdahale edemiyor. Hem satılık hem kiralık anlamında ev sahipleri bize geliyor, biz ona ortalama bir fiyat söylüyoruz ama o evini daha yüksekten vermek istiyor. Bu fiyata vermezsen seninle çalışmak istemiyorum diyor. Ben almazsam başka birisi alacak bu işi. O yüzden bir yerde kabul etmek zorunda kalıyoruz. Depremin ardından bu bölgedeki evlerin fiyatlarında en az % 30’luk bir artış oldu. Batıkent temiz bir semt olduğu için de buraya gelen depremzedeler bu semti tercih ediyor. Burada devletin denetimi mutlaka olmalı ama ne kadar denetim olursa olsun insanın biraz vicdanıyla da alakalı” diye konuştu.
“VATANDAŞA ÇAĞRIMIZ BU FAHİŞ FİYATLARI ŞİKAYET ETSİNLER”
Piyasadaki fiyatları ev sahiplerinin belirlediğini söyleyen İlyas Özel de şunları dile getirdi:
“Biz belirledikleri fiyatın yüksek olduğunu söylediğimiz zaman bazen bizden alıyor kendisi sahibinden.com’a koyup kendisi satıyor. Şu anda zaten emlakçılara bakarsanız emlakçılarda ev çok az. Genellikle sahibinden kiralık ya da satılık. Ben bunu bir fırsatçılık olarak değerlendiriyorum. Mal sahipleri fırsatçılık yapıyor. Depremde insanlar hayatlarını kaybettiler, bizim onlara kucak açmamız gerekirken onların gelecekleri ile oynuyoruz. Onlara yardım edeceğimize koşullarını daha da zorlaştırıyoruz. Şu anda onlarca binlerce aile ev bulamıyor. Bu insanlar çok mağdur oluyor. Bir örnek vereyim; 4 bin 800 TL’ye kiralanan bir ev vardı, kaporası da verilmişti. Depremden sonra gidip kontrat yapılacaktı. Depremin ardından ev sahibi 4 bin 800 değil 7 bin 700 TL’ye çıkarıyorum, dedi. Bir denetim yapmalı devlet. 175 diye bir hat kurulmuş. Oraya şikayette bulunulması gerekiyor. Bu tür fahiş fiyatlar isteyenleri oraya bildirmek gerekiyor. Vatandaşlara çağrımız şudur, şikayet etsinler.”
“SİSTEMSEL BİR DENETLEME OLMASI GEREKİYOR”
Hamit Bal İse, “Fiyatlar zaten normalde de şişmişti. Depremin ardından yine bir artış yaşandı. Bu konu ile ilgili sistemsel bir denetleme olması gerekiyor. Bu olmayınca da iş insanlara kalıyor. Deprem bölgesinde mağdur olmuş, buraya gelmiş bir insanın hayatını daha da zorlaştırmak vicdan açısından doğru değil. Buraya gelen depremzedeler için bazı emlakçılar kolaylıklar sağladılar, komisyon almadılar. Ellerinden geleni yaptılar. Nerede hangi ev var ayarlayabildiklerini verdiler, yardımcı olmaya çalıştılar. Bu fiyatların belirlenmesinde emlakçıların bir suçu yok. Bunları ev sahipleri belirliyor. Ben evimi bu fiyata vermek istiyorum, diyor” dedi.
PİRHA- Depremin ardından Antakya’ya yardıma giden Öğretmen Bedia Çaka, “Antakya’da gerçekten devlet yoktu. Halk kendi gücüyle hareket ediyordu. İnsanlar enkazları tırnaklarıyla kazıdılar. Mersin’de Hayat Ağacı Kadın Kooperatifi’mizin yerini depremzedeler için yaşanabilir hale getirdik” dedi. İHD Mersin Şube Eş Başkanı Hakkı Demir de, “Uzun vadeli çalışmalar yürütülmeli” diye konuştu.
Maraş Pazarcık ve Elbistan merkezli depremlerin ardından hem bireysel hem de kurumsal yapılar kendi imkanlarıyla bölgeye giderek yaraları sarmaya çalışıyor.
Mersin’de yaşayan Öğretmen Bedia Çaka ve İHD Mersin Şube Eş Başkanı Hakkı Demir, yaşadıklarını ve depremzedeler için yaptıkları çalışmaları anlattılar.
“ÖZELLİKLE ÇOCUKLAR İÇİN BU DURUM ÇOK YIKICI, OKULLAR KAPATILMAMALI”
Mersin’de yaşayan Öğretmen Bedia Çaka, depremin ikinci günü İHD ile birlikte Antakya’ya yardıma gittiğini söyleyerek şunları aktardı:
“Orayı gözlerimizle görmek için ve nasıl yardım edebiliriz diye gittik. Gördüklerimiz yansıtılanlardan çok daha kötü. Henüz kimse yoktu biz gittiğimizde. Gönüllü insanlar birbirine yardım ediyordu sadece. Araçlarımızla oraya gıda, su ne bulduysak yükleyip gittik. Orada gerçekten devlet yoktu. Halk kendi gücüyle hareket ediyordu. İnsanlar enkazları tırnaklarıyla kazıdılar. İki gün sonra Mersin’e döndük ve burada Hayat Ağacı Kadın Kooperatifi’mizin yeri vardı. Orayı depremzedeler için yaşanabilir hale getirdik. Buradaki yurttaşlar da çok destek verdi. İnsanlara yer temini de yapıyoruz. İmkanlarımız doğrultusunda yardımcı olmaya çalışıyoruz. Özellikle çocuklar için bu durum çok yıkıcı. Okullar kapatılmamalı. Depremzede çocuklar okula gitmeli. Okullar sadece eğitim veren yerler değil. Çocuklara ilaç olacaktır.”
“BÖLGEDE UZUN VADELİ ÇALIŞMALAR YÜRÜTÜLMELİ”
İHD Mersin Şube Eş Başkanı Hakkı Demir ise şunları dile getirdi:
“Depremin ardından Antakya’ya hem acil ihtiyaçları götürdük hem de orada yaşananları görmek istediğimiz için gittik. En ufak bir hak arama, düşünce açıklama eyleminde sokakları saran devlet orada yoktu. Bir arkadaşımız orada enkaz altındaydı. Bilgileri geldi bize. Oraya AFAD’ı yönlendiremedik. Uzman ekibin müdahale etmesi gerekiyordu. Şimdi o binada enkaz kaldırmaya başladılar. Her yerde durum böyle. Uzun vadeli çalışmalar yürütülmeli. Bölge hemen ayağa kalkamaz. İnsanlar devlete bugünler için vergi veriyor. Ama devleti yanında göremiyor. Orada yağmacı diyerek bazı sivil ve resmi kişiler şiddet uyguluyor. Bununla ilgili de bir çalışma yapıyoruz. Yakında paylaşacağız.”
PİRHA – İHD Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, depremden etkilenen şehirlerin devlet tarafından boşaltılmak istendiğine işaret ederek “İnsanları kurtarmak için bu kadar hızlı hareket etmeyen devlet, insanları göç ettirmek için oldukça hızlı davranıyor. Halbuki burada konteyner kentler kurulup, güvenlik önlemlerinin alınması ve insanların yaşamının sürdürülmesi gerekirdi” dedi.
İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, 6 Şubat’ta yaşanan depremde insan hakları aktivisti Hatice Can ve Mithat Can’ın yaşamını yitirmesi nedeniyle Hatay’daydı. Türkdoğan, “İkisi de insan hakları mücadelesinin onurlu insanlarıydı. Mücadeleye adanmış bir ömürleri var. Ne kadar felaket yaşarsak yaşayalım mücadeleci insanlarımızı hiçbir zaman unutmamamız gerekir” diyerek deprem sonrası izlenimlerini PİRHA’ya anlattı.
“SİYASİ İKTİDAR BUNUN HESABINI BİR ŞEKİLDE VERECEKTİR”
Öztürk Türkdoğan, yaşanan depremle birlikte Türkiye’nin idari sisteminin “çağ dışı” olduğunu belirtti. Türkdoğan, siyasal iktidarın ihmalleri nedeniyle çok sayıda ölüm yaşandığının altını çizerek şunları söyledi:
“Birkaç kişinin, bizim ‘resmi ideoloji’ dediğimiz o Türkçü-İslamcı anlayışı yaşatmak için yaptıkları anayasa değişikliğinin Türkiye’yi getirdiği nokta bu. Bir ülke tek bir kişinin altında yönetilebilir mi? Eğer yerinden yönetim ilkesi olsaydı, bu ülkenin yerel yönetimleri yetkili olsaydı emin olun kendi planlamalarını daha hızlı yaparlardı. Doğal afetlere daha hızlı müdahale edebilirlerdi. Şimdi siz her şeyi merkezden planladığınız zaman işte sonuç ortada. İlk iki gün şubelerden aldığımız bilgiler; devlet müdahale etmedi, müdahale eden küçük küçük gruplar gönüllülerdi. Bu çok ciddi anlamda can kayıplarını arttırmış durumda. Daha sonra uluslararası yardım kuruluşlarının gelmesiyle birlikte Türkiye yavaş yavaş durumun ne kadar büyük olduğunu kavrayarak müdahaleye başladı ama geç kaldı. Ama şu anda bile hala enkaz başında canlı arayan insanlar var. Ama birçok enkazın başında da hiç kimse yok. Dolayısıyla arama kurtarma çalışmaları noktasında çok ciddi bir kusur var. Herhalde siyasi iktidar bunun hesabını bir şekilde verecektir.
“HUKUKİ SONUÇLARINI YAŞAYACAKSINIZ”
Devletin görevleri arasında insanı yaşatmak vardır. Yaşam hakkının korunması devletin birinci görevidir. Dolayısıyla siz, bir doğal afet halinde mevzuatınız olmasına rağmen bu mevzuatın gereğini yapmıyorsanız; böyle basit ihmal falan değil, burada çok ciddi anlamda bir kusur sorumluluğundan bahsedebiliriz. Mesele sadece müteahhidin veya belediye görevlisinin veya yapı denetim firma görevlisinin sorumluluğu meselesi değil. Olay olduğunda siz eğer insanları enkaz altında çıkaracak hızlı bir müdahalede bulunmuyorsanız hem bunun hem siyasi sonuçlarını hem de hukuki sonuçlarını yaşayacaksınız. Önlenebilir ölümleri önlemiyorsanız burada çok ciddi bir sorun var demektir.”
“İNSANLAR GÖÇ ETSİN İSTENİYOR”
Öztürk Türkdoğan, devlet yetkililerinin, deprem sonrası bölgeden göçü teşvik ettiğini ifade ederek, “İnsanları kurtarmak için bu kadar hızlı hareket etmeyen devlet, insanları göç ettirmek için oldukça hızlı davranıyor. Halbuki burada konteyner, çadır kentler kurulması, güvenlik önlemlerinin alınması ve insanların yaşamının sürdürülmesi gerekirdi” dedi.
Türkdoğan şöyle devam etti:
“Suriye’de iç savaşlar nedeniyle sınır kentlerinde çokça incelemelerde bulunmuştum. O kadar çok çadır kentler kurdular ki kendi suyunu arıtma tesisi olan çadır kent hatırlıyorum. Şimdi burada deprem oldu hala bir çadır kent görmedik. Burada bir gariplik var. Dolayısıyla Türkiye’deki toplumsal muhalefetin bu konuya eğilmesi gerekir. O insanların burada bir yaşamı, mülkleri, tarihleri var. Hala gönüllülerin çabalarıyla burada kalan insanlara yardımlar yapılıyor. Demek ki koordinasyon meselesi ısrarla, bilinçli bir şekilde yapılmak istenmiyor. Çünkü insanlar gitsin isteniyor. Mültecilerin ayrıca güvenlikleri bundan sonra nasıl sağlanacak? Şu anda hedef gösteriliyorlar. Bunlar nasıl korunacak, hiçbir tedbir açıklanmış değil. O insanlar iç savaştan kaçıp geldi. Burada bir felaket yaşandı ve birçok insan ‘hemen gideyim, daha rahat ortamda yaşayayım’ istedi. Bu aynı duygu. O zaman empati yapmak gerekiyor. Burada sığınmış insanlara karşı bu nefret söylemini bırakmak gerekiyor.”
PİRHA-Depremlerden çok etkilenen Adıyaman’da da yüzlerce bina yıkıldı. Halkın soğuk havada, dışarıda zor şartlarda bekleyişleri sürüyor. Depremde devleti yönetenlerin sınıfta kaldığını vurgulayan Adıyamanlılar, “Devlet çok geç yardım etti ve Adıyaman’da artık hiçbir şey kalmadı. Şu anda halen Adıyaman’ın merkezinde ve köylerinde hiç dokunulmamış yerler var. Enkaz altında halen cenazelerimiz var ve kokuları geliyor” dediler.
Maraş Pazarcık ve Elbistan merkezli depremlerin ardından binlerce kişi yaşamını yitirirken yüz binlercesi de evsiz kaldı. Depremin en çok etkilediği yerlerden biri de Adıyaman. Yurttaşların soğuk havada, dışarıda zor şartlarda bekleyişleri sürüyor. Hala yardım gitmeyen birçok yer var.
Adıyamanlılara, devletin yardımını, depremden sonra yaşadıkları zorlukları ve ihtiyaçlarını sorduk.
“DEVLETİ YÖNETENLER SINIFTA KALDI”
Depremde devleti yönetenlerin sınıfta kaldığını vurgulayan Mahmut Arık, “Dağ köylerimizin bazılarının yolları halen kapalı, evler yıkılmış, helikopterle yardım malzemesi götürmek mümkün değil. Helikopterler sadece savaş için mi çalışacak, helikopterler insanlarımızı kurtarmak için de çalışması gerekmiyor mu? Devlet insanları ölüme terk etmiştir, biz onları kendi vicdanımızda mahkûm ediyoruz” dedi.
“EVLERİMİZ YIKILDI HİÇBİR ŞEYİMİZ KALMADI”
Depremin ilk gününde su bulamadıklarını belirten Birsen Taner, “Evlerimiz yıkıldı hiçbir şeyimiz kalmadı. Devlet Adıyaman’a üçüncü ve dördüncü gün geldi. O zamana kadar geçen süreçte bir sürü tanıdığımızı enkazların altında kaybettik. Devlet çok geç yardım etti ve Adıyaman’da artık hiçbir şey kalmadı. Şu anda halen Adıyaman’ın merkezinde ve köylerinde hiç dokunulmamış yerler var. Şehrimiz artık maalesef hayalet şehre dönüştü ve yapabileceğimiz hiçbir şey kalmadı. Adıyaman’da çadır, soba, kefen ve giyecek ihtiyacımız var ancak taleplerimiz karşılanmıyor, insanların hepsi sokakta” diye belirtti.
“ENKAZ ALTINDA HALEN CENAZELERİMİZ VAR”
İlk 2-3 gün hiçbir yetkilinin Adıyaman’a gelmemesiyle ekip sıkıntısı yaşadıklarını söyleyen Ali Rıza Çetinkaya da, “Bizim insanlarımızın ölümü yetkililerin Adıyaman’a çok geç gelmesinden ve Adıyaman valisinin benim birkaç binam yıkıldı demesi, bizi bu hale getirdi. Enkaz altında halen cenazelerimiz var ve kokuları geliyor” diye konuştu.
PİRHA- Depremden dolayı yüzde 90’a yakın bölümü yıkılan Elbistan’da yurttaşlar 3 günden bu yana sahipsiz bırakıldıklarını, kimsenin kendilerine ulaşmadığını, AFAD ekiplerine çağrı yapmalarına rağmen gelmediklerini belirttiler. Yurttaşlar, ‘Hiçbir devlet yetkilisi bize ulaşmadı, yardım etmedi. Binlerce insan enkaz altında soğuktan ölecek’ diyerek hükümet yetkililerine tepki gösterdi.
Maraş merkezli gerçekleşen 7.7 ve 7.6 şiddetindeki depremlerin üçüncü günü. 10 kentte büyük can kaybının olduğu ve birçok yerin de yerle bir olduğu deprem bölgesinde arama-kurtarma çalışmaları devam ediyor. Depremden yoğun etkilenen kentlerden biri de yüzlerce kişinin yaşamını yitirdiği binlercesinin de yaralandığı Maraş’ın Elbistan ilçesi.
CENAZELER HASTANE ÖNÜNDE BEKLİYOR
Göksun-Elbistan yolu depremden dolayı tamamen çatlamış durumda. İlçede depremden dolayı 350’e yakın ev yıkıldı, elektrik direkleri de yan yatmış durumda. Enkaz altından çıkarılabilen cenazelerin ya yollarda ya da hastane önünde kar ve yağmur altında bekletildiği görüntüler basına yansıdı.
Çok yoğun araç trafiğinin olduğu bölgeye ulaşmak büyük zaman alıyor.
YÜZDE 90 YIKILDI
Elbistan’a ilk girişte tüm yolların çatlamasından dolayı araçlar büyük bir zorluk çekiyor. Depremden dolayı ilçede üç gündür elektrik ve su yok. İlçenin içlerine doğru girildiğinde de zarar görmeyen bina yok. Depremden ilçenin yüzde 90’ı yıkılmış durumda, kalanların tümü de zarar görmüş. Yine ilçedeki tüm ağaçlar yan yatmış durumda.
KÖYLER ENKAZ ALTINDA YARDIM BEKLİYOR
Elbistan’dan bir depremzede, irtibatlarının tamamen kesildiğini, kar ve sisten dolayı yolların da kapandığını aktardı.
Ulaştığımız depremzedeler, tipi ve sisten dolayı yolların kapandığını ve irtibatlarının tamamen kesildiğini söyleyerek, köylerde hala enkaz altında bekleyen insanları kurtarmak adına tek bir yetkilinin dahi kendilerine ulaşmadığı bilgisini paylaştılar.
Depremden etkilenen köyler arasında Soğucak, Bakış, Malap, Kantarma, Hasanali, Atmakaşanlı, Karahasanuşağı, Ağcaşar, Akbayır, Höyücek, Alçiçek köylerinin etkilendiği, kar yağışından dolayı köylerin ulaşıma kapandığı bilgisi verildi.
HALK ZORLUK ÇEKİYOR
Kentte su, elektrik ve tüm şebekelerin kesilmesinden dolayı halkın ihtiyaçları karşılanmıyor bu yüzden de insanlar büyük zorluk yaşıyor. Evleri yıkılan yurttaşlar kalacak yerleri olmadığı için araçlarında kalıyor ya da imkanı olanlar çadır kuruyor. Soğuktan dolayı engelliler, çocuklar ve yaşlılar daha büyük zorluk ve sıkıntı yaşıyor.
PİRHA – Milletvekili Kemal Bülbül, depremin vurduğu Adıyaman’dan seslendi. Üç acil ihtiyaç olduğunu söyleyen Bülbül, “Enkaz kaldırma, yiyecek ve içme suyu en çok ihtiyaç olan şeyler. Çağrı yapıyoruz; yurttaş desteğine, insani dayanışmaya ihtiyacımız var. Hawar, İmdat…” ifadelerini kullandı.
Halkların Demokratik Partisi (HDP)Antalya Milletvekili Kemal Bülbül, depremin vurduğu Adıyaman’a giderek incelemelerde bulundu. Hiçbir yardımın bölgeye ulaşmadığını belirten Bülbül, acil üç ihtiyacın “Enkaz kaldırma, yiyecek ve içme suyu” olduğunu söyledi.
“HAWAR, İMDAT…”
Milletvekili Kemal Bülbül, “Hükümetin tavrını, tutumunu teşhir etmek lazım” diyerek şu açıklamada bulundu:
“Değerli yurttaşlar, biliyorsunuz yaklaşık 10 ilimizde ağır şiddette deprem meydana geldi. Şu anda biz de Adıyaman’da Cumhuriyet Mahallesi’ndeyiz. Adıyaman’da maalesef enkaz çok fazla. Enkazların altında henüz yaşamakta olan insanlar var. Basın, çeşitli yetkililer falan çağrı yapıyorlar. Burada en çok ihtiyaç olan şey, birincisi enkaz kaldırma, ikincisi yiyecek, üçüncüsü su. Özellikle bu konuda yardıma ihtiyaç var. Tekrar söylüyoruz, enkaz kaldırma, yiyecek ve su, en çok ihtiyaç olan şey bu.
Dün sabah 08.00’den beri buradayım. Deprem olduktan yaklaşık 3 saat sonra buradaydım. O saatten bu yana hiçbir enkazda ne AFAD ne bir devlet yetkilisi ne belediye ne askeriye ne jandarma ne polis, hiçbir şey yok. Hiçbir devlet yardımı yok. Yiyecek yok, içecek yok. Hava soğuk, yağışlı. Gece boyunca artçı depremler oldu, insanlar dışarıda kaldı. Tekrar buradan çağrı yapıyoruz; yurttaş desteğine, insani dayanışmaya ihtiyacımız var. Hawar, İmdat… Adıyaman’dan söylüyoruz; bir enkaz kaldırma, iki yiyecek, üç içecek su. Bunun dışında çocuk bezi ve kadın arkadaşların ihtiyaçları elbette var ama acil ihtiyaç önce enkaz kaldırma, yiyecek, içecek. 3 acil ihtiyaç…
Buradan hükümetin tavrını, tutumunu teşhir etmek lazım. Yurttaşlara bir yardım yok. Enkaz kaldırma yok. Enkazın altında kalan insanlarımızı kurtarma yok. Şu anda önünde bulunduğumuz enkazın altında kaç kişi olduğunu bilmiyoruz. Sesler alıyoruz ve insanlar kendi yardımlarıyla kurtarmaya çalışıyor. Hepimize geçmiş olsun.”
PİRHA- Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) yaklaşan Maraş, Roboski ve 19 Aralık 2000 yılında gerçekleştirilen cezaevleri katliamlarının yıl dönümü dolayısıyla yazılı açıklama yaparak, “Maraş, Roboski, cezaevleri ve diğer bütün katliamların acılarını yaşayan halklar ve inançlar olarak bu acıları asla unutmadık, unutturmayacağız” dedi.
Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA), yaklaşan Maraş, Roboski ve 19 Aralık 2000 yılında gerçekleştirilen cezaevleri katliamlarının yıl dönümü dolayısıyla yazılı açıklama yayınladı.
Devletin sorumluluğu olan katliamların üstünü örttüğü söylenen açıklamada, katliamcılara karşı her zamankinden daha çok örgütlenecekleri ve direnecekleri belirtildi.
FEDA, açıklamasında şu ifadelere yer verdi:
“Maraş, Roboski, cezaevleri ve diğer bütün katliamların acılarını yaşayan halklar ve inançlar olarak bu acıları asla unutmadık, unutmayacağız. Yaşatılan bunca acıdan umutsuzluk değil, hesap sorma bilinci ve kararlılığı ile Kürtler, Aleviler ve devrimciler olarak mücadeleyi büyütecek ve halklarımızı özgür yaşam ile buluşturacağız. Dünden bugüne yaşatılan katliam ve soykırımların hesabını sormaya, devleti hesap veren, özür dileyene kadar haklı mücadelemizi sürdüreceğiz.
Bu katliamların hesabını sorma iradesi ve isteği en sağlam dayanağımız, en temel güç kaynağımızdır.”