PİRHA – Yaklaşık 4 haftadır polis ablukası altında eylemlerini gerçekleştiren Cumartesi Anneleri’ne destek için gelen Serpil Kiprikçi ve Ömer Aydın, “Bir meydan gözaltına alındı, akıl dışı bir süreç yaşıyoruz” dedi. Eylem için Galatasaray Meydanı için ısrar edeceklerini belirttiler.
İstanbul’da yaklaşık 4 haftadır polis ablukası altında eylemlerini gerçekleştiren Cumartesi Anneleri’ne destek veren Serpil Kiprikçi ve Ömer Aydın, PİRHA’ya konuştu.
“ÇOCUKLARIMIZI BULUN, DEMEK ÇOK İNSANİ”
Serpil Kiprikçi, “Çok insani bir talebin engellenmesi nasıl değerlendiriliyor kamuoyunda bilmiyorum ama engellenmemesi gerekir. Çok insani bir talep. Var olan, olmuş olan çocuklarını kaybetmiş olanların çocuklarıyla ilgili, onların akıbetleriyle ilgili toplumun sorumlusu olan devlete soru sormaları ve bulun demeleri kadar insani bir şey olamaz. Yani bu tarif edilir bir şey değil. İnsanlık dışı bir durum. Bunun bir açıklaması da yok” diye konuştu.
“AKIL DIŞI BİR SÜREÇ YAŞIYORUZ”
Kiprikçi şöyle konuştu:
“Bir meydan gözaltına alındı. Bir meydan nasıl gözaltına alınır? Orada her hafta toplum hafızası oluşturmak için bir bellek oluşturan durum vardı. Biz çocuklarımızı kaybettik, çocuklarımızı istiyoruz, bulun. Akıbetleri nedir? Bu soruyu soruyorlardı. Yani akıl dışı bir süreç yaşıyoruz.”
Cumartesi annelerinin eylemine katılarak destek veren Ömer Aydın ise, “Devlet faşist bir devlet. Onun için bunlar doğal artık. Yani Cumhuriyeti yıktılar adamlar. Ama en büyük eksiklik muhalefet yok” ifadelerini kullandı.
Aydın şunları kaydetti:
“Adam cumhurbaşkanı ya da başkan, yasal yollardan olmadı. Anayasaya aykırı kararlarla oldu. TBMM’ni lav ettiler. Cumhuriyeti yıktılar. Türkiye’de muhalefet yok. Aydınlar da doğru dürüst muhalefet etmiyor, CHP’nin zaten böyle bir şey düşündüğü yok. Öyle tuhaf bir şey ki. Biz geçmiş dönemlerde işkence hanelerinde öldürülen, kemikleri bile verilmeyen insanların mücadelesini veriyoruz, demokrasi mücadelesi veriyoruz. Şimdi bunu devletin yasaklaması şu anlama geliyor: İşkencehanelerde öldürülen insanları haklı olarak devlet öldürmüştür. Biz öldürmeye devam ediyoruz. Onun için sesinizi çıkarmayın. Bu meydanda ısrar edeceğiz. Yalnız muhalefet gücümüzü ölümüne ortaya koyarak mücadele edeceğiz. Çünkü bu insanlık mücadelesidir. Dünya insanlığının bir mücadelesidir. Yalnız bizim değil. Bu, dünyaya insanlığı getirme mücadelesidir.”
İktidara yakın gerici Yeni Akit gazetesi yazarı Mehtap Yılmaz, asgari taleplerinin karşılanması için eylem yapan ve gözaltına alınan 3. havalimanı işçileri hakkında “Bu itler, bitlendik falan diyorsa da üzerlerine biber gazı sıkıp, içlerindeki şeytanı çıkartacaksın!” dedi.
Mehtap Yılmaz’ın dün (17 Eylül 2018) “3. Havalimanındaki tahtakuruları nereli?” başlığıyla yayımlanan yazısının bir bölümü şöyle:
“Senelerdir süren 3. Havalimanı inşaatı çalışanları, tam da açılışa beş kala bitlendiyse… Tahtakuruları yiyip bitirdiyse… Burada bir çapanoğlu değil, pek çok çapanoğlu aramak lazım!
Hele bir de HDP-PKK işin içine girdiyse… CHP’nin “her evden bir oy HDP’ye” diyerek meclise taşıdığı HDP… İşte orada duracaksın arkadaş!
Bu işte bir tezeklik arayacaksın! Şayet bu itler, bitlendik falan diyorsa da üzerlerine biber gazı sıkıp, içlerindeki şeytanı çıkartacaksın!
Madem kaşınıyorlar!
Madem “kaşı beniii, kaşı beniii” diye debeleniyorlar!
Madem bitlendik diye kuduruyorlar!
Birilerinin bu itlerin kafasındaki bitleri ayıklayıp içeri tıkması lazım!
Yok, benim yetkim bu itlerin bitleriyle sözcüklerle mücadele etmek! Yetkim olsa bu itlerin bitlerini tek tek ayıklar, ezerim…
Bu itleri kaşındıran tahtakurularını zevkle ezerim ama yetkim yok…
PİRHA- Barış grubu üyesi Aysel Doğan, Dersimde yaşanan orman yangınlarına ilişkin bir yazı kaleme aldı. Doğan, “Bölgenin en kadim halkı Kürtlerle ve de Kürt Aleviliğiyle coğrafyası Dersim’i ateşle ilişkisi tam bir kutsallığın trajedisidir. Ateşin kutsallığı, ateşin alevlerindeki görkemliliği destanımsıdır. Ve ne acıdır ki, işgalci egemen elindeki ateşle kutsallarımı yakarken, Kürdü, Aleviliği, günaha davettir. Bir ateşle sınavdır Dersim” ifadelerini kullandı.
Barış grubu üyesi Aysel Doğan jinnews’in, ‘Kadının kaleminde’ bölümünde, ‘Ateşle sınavdır Dersim’ başlıklı bir yazı yazdı. Dersim’de askeri operasyonlar sonucu çıkan ve müdahalesine izin verilmeyen orman yangınlarına ilişkin yazan Doğan, “Bir ateşle sınavdır Dersim. Nice ateşlerden geçip gelmişken yeniden ateşin kutsallığı sırrını kutsanmışlığından ateş kokar mum kokulu Dersim ateş sınavındandır şimdi” dedi.
Aleviler için kutsal olan Muharrem Orucunun da başladığını belirten Doğan, “Şimdi Muharrem Oruçları’ndayız kaç Kerbela yaşandı, yaşanıyor farkında olmamanın günahkarlığının günahıdır yaşadıklarımız bundandır ki yas değil zalime zalim mazluma mazlum demek için sömürgeci diktatörlüğün zulmünü lanetlemek için tam da zamanı. Boşuna yakılmadı her bir güneşin doğusunda analarımızın mumları ancak bağışlasınlar sabırla beklerken o kutsal günü ve yanarken dağlarımız ateş ateşle söndürülür” ifadelerini kullandı.
“Dersim’i sarmalayan ateş tufanı tabi ki ilk değil. Özgürlük hareketi mücadelesinin son 20 yılında askeri alanda sıkıştıkça coğrafyayı hedeflemiş ve yakmıştır. Ancak isyanlar ve isyan sonrası katliamlarla yaşatılan soykırımların başlangıcında ve arta kalan canlı-cansız ne varsa yok etme en büyük silahdır. Bunu en çok da biz Kürtler biliriz. Bu bir rastlantı veya kendiliğinden bir hakikat değil. Bu toprağına sevdalılığın, bu acıyı güce dönüştürmenin marifetidir. Ancak bu hakikat Kürtleri ilkten bugüne isyan haliyle getirmiş olsa da, dünü ve yarını birbirine bağlayan an’lara yanıt olamamanın da dayanılmaz, kendine, toprağına, güvenini ertelenmişliğin de rahatlığıdır.
“ALEVİLİĞİ GÜNAHA DAVETTİR”
Bu çare aramaktan ziyade zorbalığa ‘bitirsen de yeniden dirilim, yaksan da yeniden yeşeririm’ diyerek, sömürge devletine meydan okumadır. Bölgenin en kadim halkı Kürtlerle ve de Kürt Aleviliğiyle coğrafyası Dersim’i ateşle ilişkisi tam bir kutsallığın trajedisidir. Ateşin kutsallığı, ateşin alevlerindeki görkemliliği destanımsıdır. Ve Alevilikte ise çok daha kutsallığın sırlarla gizemliliği bir ateşten yanarak arınmadır. Ateşi söndürmenin günahkarlığı, hele hele yanan, alevlenen ateşe su dökmenin günaha, ateş huzurunda dar da durmaktır. Bu dayanılmazlığa direniş destanı da eklenirse, Newroz ateştir. Dirilişin aydınlığı, müjdesidir de. Kutsallık tanrılaşmaya bir adım bir adım uzaklıkta durur. Ve ne acıdır ki, işgalci egemen elindeki zorla ateşle kutsallarımı yakarken, Kürdü, Aleviliği, günaha davettir. Bir ateşle sınavdır Dersim.
Sorun şu ki; ezilenin mazlumiyetini, masumiyetini, tanımsızlığında biriken yaşanmışlıklarını arta kalan acılardan kamilleşirken ve marifetle yaşamı sürdürme gücü, umudu yaratması diğer yandan ise bu hakikatin zorunluluğunu kendiliğine vurarak, hakikatin hakikatine hakkını veremez. Ve çözemedikçe de işgalci zorbalığı, zulmünden kurtulamaz. Durdurulamayan egemen-işgalci gittikçe kudurmuş canavara dönüşür. Modernitenin en berbat hali kapitalist modernite kendini öyle dayanılmaz, öyle dokunulmaz kılmak adına bölgede cehennemleri yaratırken, biricik yaşayan cennet oluverir. Kötülüğün sıradanlaşması ve insanın, toplumun rızalığı ters yüz edilen hakikatin hakikatidir. Ve yakılan Dersim değil, yakılan Kürdistan’da yükselen itirazın ulaştığı kazanımlardır. Binlerce kez bastırılan, yakılan umutların yeşerdiği, meyveye durduğu özgür yaşam ideolojisinin gerçekleşebilir eşiğidir. Cehennemleştirilen coğrafyaların itiraz etme ihtimalinin gücüdür, umududur. Ve yakılan ilk insanın insanlaştığı, insanlık beşiğindeki değerlerdir. Yakılan bin yıllardır egemenlerin aşamadığı isyanlar engelidir. Öyle yaman bir çelişki ki, iç içe geçmiş, düğümlenmiş acılar, soykırımlar, iç içe geçmiş düğümlenmiş umutların tanımlanmaz, kutsallığın, direnişin çırılçıplaklığının hakikatidir. O ilkten yeryüzü tanrıların tekleştirerek göklere çıkışından tekliğin yeryüzüne yeniden iktidarın, kanserleşerek inmesidir. Tepişmelerin kudurganlığın çılgınlığıdır. Ve kullanımı bitmiş zamanların gölgelerinde yaratıkları, güç verdikleri çömez diktatör bekçilerin zalimden daha zalim, zulümle kendini pazarlayan, efendileri adına kötülüğün, egemenliğinde payına düşen ruhunu pazarlayan, ruhsuzluğun sınırsızlığında bilinir-bilinmezliğin bulantı halidir.
“KÜLLERİNDEN YENİDEN DİRİLDİ”
Bu hakikat çözümlenmedikçe, anlaşılmadıkça, bu yakmalar, yıkmalar sürdürülecektir ki, acılar ateş gibi, acılar da yakar tutuşturur ki, vebali büyük olur. Ve Kürdistan’ın yüreği Dersim, ülkesinin yaşadığı acılı tarihin toplamını daha dün yaşamamış mıydı? Dedelerin-oğulların kaderi. Aynı olmasa da, kemikleri birbirine karışmadı mı? Sessizliğin sağırlığın da, su uyur, zalimleşmiş düşmanın intikamı uyumaz. Bunu en iyi de Dersimliler biliyorken, unutkanlığın bilmezliği de bizi aklamaz. Dünü bilmenin kadimliği, birikimi, yarını görebilmenin umut ve marifetini, yaşamışlıkları ve yaşananı var ki, son yüz yıldır kötülüğün bin bir hali berbatlığıyla mücadele ederken özgürlük mücadelesi zerre kadar kirlenmedi, kirletmedi ve de kutsallarına sarılarak yanarken küllerinden yeniden dirildiyse, başkaldırı umudunu, haklılığını ve biricikliğinin mucizevi tılsımı vardır.
“ATEŞ İNSAN KOKTU”
Dersim yanıyorken yer gök yanıyorken kutsallarımız, Xızır’ı unutup Xızır’laşmanın sırrındaki tılsımı bozup kapatılan kapının önünde secdeye durmak olur mu? Ve sanki ilkmiş ateşten sınavımız, yeniden yeniden zalimin zulmün tanımını yapma, neden ve sonuçların ayırt edilememesindendir. Daha dün değil miydi binlerce köy yakılarak, binlerce insanımız zorunlu sürülmedi mi? Daha dün değil miydi Cizre ve Sur’da, Nusaybin’de yüzlerce insanımız yakıldı. Ateş insan koktu. Acının haykırışında yer gök secdeye durdu. Ve her yıl aynı ay, aynı gün uyuyan canavar uyanır gibi yakılmadı mı yüreğimiz? Ve bilmenin bilmezliğinde zamanı, mekanı bulanıklaştırma, kötülüğün dayanılmazlığında hiçbir sözün hükmü, tanımın gücü yoktur.
“GÖK KABUL EDERSE YER KABUL EDER Mİ?”
Diktatörlük kurtlar sofrasındaki sıkışmışlığından zulüm kusarken, Dersim’in ateş tufanındaki sarmalın da tepinirken, kimsesizlikten değil dünden çıkarılamadığı sonuçların bir araya toparlayamamanın yüküdür yüreğindeki ağrı…Sessizlikte seyre dalanlar hiçbir anlamı olmayan sözden keramet bekleyenler, zulmü görmezlikten gelip inkarın sebeplerine sığınanlardır bu kötülüğün dayanılmaz gösterisi karşısında acının çığlık çığlığa fırtınası gösteriye dönüşür mü? Gök kabul ederse yer kabul eder mi? Munzur’un yanan, donan, üşüyen halinin sırrını çözemeyenler bir damla su diyerek Dersim’e sefer edenlerin geliş gidişlerin telaşından yanan yaprak, yanan dal, kuşun, böceğin, çiçeğin, ateşte eriyen, yürüyemeyen yol uzun diyen kaplumbağanın alevlere dalışının ve ‘isyanın sebebine kalmasın’ diyerek kayalıklardan Munzur’a kendini bırakan Dersim kadını gibi kayalığın tam ucuna tutunan geyikler alevlerin dayanılmaz dokunuşlarından kendini Munzur’a bırakırken meleyişleri…Öyle çaresizliğin ağıtlarıyla, çığlığıyla uğurlanmazlarki ve yakın uzak yanı başında sırat köprüsü misali öncesi bir yana da yarım yüzyılıdır isyanın isyanında iken halkların birlikte yaşamasını iddia edenlerden değil bir damla su sözde yaralar ve çığlık çığlığa siyaset adına insanlığın vicdanını Dersim’e çağıranlar belli ki yaşanmışlığın anlarını toplayamamışlar, bu çağrının yankısında sebeplenmişlerdir.
DÖRT BİR YANA SAVRULAN DERSİMLİLER, DEMOKRATLAR, SOSYALİSTLER…
Türkiyeli ve Türk aydınlar, yazanlar, çizenler, kendince yol gösterenler iki arada bir derede olma misali ile zalimin zulmü ile acıyı denkleştirenler en acısı da zorunlu sürgünü gönüllüğe çevirenler, dört bir yana savrulan Dersimliler, acıya sarılıp sözün özüne dokunmayanlar, trajikomik coğrafya sevenler, yaratıkları doğaya tapınanların, yakanlardan ‘yaktınız, söndürün’ deyip yakanın zalimliğini sırlayanlar, demokratlar, sosyalistler ve komünistler, partileri ve öncüleri, yada daha dün İstanbul şehrinde Gezi Parkı’nda kökünden söküp atılan ağaçlar için haykıranlar, ‘şafakta doğdu doğacak devrim’ diyenler şimdi Dersim, Lice, Şırnak coğrafyası yakılırken, kül olan ağaçlar ve binbir hayvandan ‘şafaktan devrim’ doğmaz mı ki?
“DERSİM ATEŞ SINAVINDADIR”
Aleviler… kutsallarımız yakıldı sağırlığın dilsizliğin bedelidir. Kaderi okur gibi yazılanı okuyarak olmuyor dört bir yana savurulmanın tufanını durdurmadan ve kendi hakikatini yoluna girmeden hep eksik olanı tamamlayan miktar olarak kalır önce mürşit önce pir yolu şaşırır şaşırtırsa geriye boşluktan sızanların tarifi ve hükmü kalır. Kirlilik bir bulaşınca jar u gerçekler bile temizliyemez … Mahcup ettik zalimle baş edemeyen kutsallarımızı Munzur tutuştu dondu, üşüyor. Mahcup ettik ya dağların erişilmezliğini erişen ateşin alevlerinden kendine pay çıkaran diktatörün güçsüzlüğün iki yüzlüğünden ve bir çare olamayan jar u gerçeklerimizin gücünün kerametinden, nice ateşlerden geçip gelmişken yeniden ateşin kutsallığı sırrını kutsalmışlığından ateş kokar mum kokulu Dersim ateş sınavındandır şimdi…
“SÖMÜRGECİ DİKTATÖRLÜĞÜN ZULMÜNÜ LANETLEMENİN TAM ZAMANI”
Kırkların kırk kapısı açılmalı, kırk makamın bir araya gelmeli ve hükmünü vermeli 10 binler kırkkapıdan yollardan dağlara ulaşmalı… Hangi set hangi güç engeller bu kutsal yürüyüşü yoksa acının çığlığında söylenen sözün olur mu bir manası hükmü dayanamayıp bu yürüyüşten baştan sondan kopanlarda olur dayanamayıp ateş tufanın seyrinde oturup soluklanan dünün, yarının anda ki hakikatini bilmeyeler de… Şimdi Muharrem Oruçları’ndayız kaç Kerbela yaşandı, yaşanıyor farkında olmamanın günahkarlığının günahıdır yaşadıklarımız bundandır ki yas değil zalime zalim, mazluma mazlum demek için sömürgeci diktatörlüğün zulmünü lanetlemek için tam da zamanı. Boşuna yakılmadı her bir güneşin doğusunda analarımızın mumları ancak bağışlasınlar sabırla beklerken o kutsal günü ve yanarken dağlarımız ateş ateşle söndürülür. (HABER MERKEZİ)
PİRHA- Yazar Can Kasapoğlu, Dersim’de ormanların yakılmasına ilişkin kaleme aldığı yazıda, Dersim’de insanlara ve tüm canlılara karşı suç işlendiğini belirtti. Dersim’de kutsalların yakıldığını ifade eden Kasapoğlu, ‘Dersim için bir damla Su’ çağrılarına duyarlılık gösteren, Dersimlinin feryadına ses veren gelişmeler değerlidir, olumludur ancak yetmiyor, yetmeyecektir” dedi.
Yazar Can Kasapoğlu, Dersim’deki orman yangınlarına dikkat çekerek, Dersim’in OHAL içinde bir başka OHAL’i yaşadığını ifade etti.
2018 yılının Haziran, Temmuz, Ağustos ve Eylül aylarında, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne (TSK) ait helikopterlerden atılan bombalarla Dersim’de ormanların bir kez daha onlarca kez ateşe verildiğini hatırlatan Kasapoğlu, yangınların söndürülmesine AKP hükümetinin talimatıyla izin verilmemesini eleştirdi.
“DERSİM’DE YAKILAN ORMANLAR BÜTÜN CANLILARIN”
“Dersim yanarken ise ülkede yine savaş tamtamları çalıyor. Ya da savaş tamtamları çalarken Dersim yakılıyor da diyebiliriz” ifadesini kullanan Kasapoğlu, “Dersim’de yakılan ormanlar salt Dersimlilerin ormanları değildir. Bütün canlıların, Tekirdağlının, İstanbullunun, Tokat ya da Karadenizin ormanlarıdır” dedi.
“DERSİM’DE İNSANLARA VE CANLILARA KARŞI SUÇ İŞLENİYOR”
Türkiye’de bilinen tek yanlı medyanın Dersim’deki orman yangınlarını görmezden geldiğini belirten Yazar Can Kasapoğlu, şunları kaydetti:
“Dersim’de doğaya, insanlara ve canlılara karşı açık bir suç işlenmektedir. Dersim’de yanan sadece ormanlar değildir. Dersim inancının kutsal mekanları, mezarları ve tarihi dünyanın gözü önünde yakılmaktadır. Kültür, tarih, doğa ve toplumsal hafıza yok edilmektedir. Dersim’de on yıllardır süregelen sistematik soykırım politikaları ve olağan olmayan hukukdışı baskılar devam ederken son yıllarda bir de buna orman yangınları eklenmiştir. Bu yaklaşımların hedefinde tarihten günümüze Dersim olduğu çok açıktır. Bununla birlikte insansızlaştırma, barajlar, HES’ler, demografik yapıya müdahale ile bir tarih yok edilmek istenmektedir. 37-38 Dersim Soykırımı ile başlayan ancak kendilerince tamamlan(a)mayan kültürel ve coğrafik soykırım ısrarla devam ettirilmektedir.
Diğer yandan ‘Tunceli’leştirme, kimlik üzerindeki ırkçı politikalar, eğitimdeki ‘tek’ çi anlayış ile birleştirilip özel yasalar ve ‘Kanun Hükmünde Kararname’ler (KHK) eşliğinde Raa Haqi/Riya Heqi ya da Hakikat Yolu’nun Takipçilerine yönelik ‘özel’ bir ‘Bektaşi(cilik)’ kuşatması dayatılmaktadır.”
Bütün bu olup bitenlere karşı ise onurlu Dersimlilerin karşı durmaya çalıştığını dile getiren Kasapoğlu, cezaevindeki ve dışarıdaki siyasetçilerin, sanatçı, aydın ve yazar ile bir kaç sivil toplum kuruluşunun süreci göğüslemeye çalıştığını hatırlattı.
“DERSİM’DE KUTSALLARIMIZ, İNANCIMIZ YOK EDİLİYOR”
“Ülkede ve yurt dışındaki Dersimli kurumlar ve şahsiyetler orman yangınlarına karşı ‘Bir Damla Su’ çağrıları yapmakla kalmıyor aynı zamanda kendileri birer damla su oluyor” diyen Can Kasapoğlu, şöyle devam etti:
“Avrupa’nın bir çok önemli merkezinde Dersimliler, Birleşmiş Milletler (BM), Avrupa Birliği (AB), Avrupa Konseyi (AK), Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF), Greenpeace ile Çevreyi korumak için kurulmuş tüm sivil toplum örgütleri ve yetkililerine sorumluluklarının gereğini yerine getirme çağrıları yapıyor. Dersimlilerin bu feryadına ve çağrısına ise bazı dost kurumlar, onurlu siyasetçiler ve Aleviler destek veriyor. Sonuçta Dersim’de kutsallarımız, inancımız ve kültürümüz yanıyor, yakılıyor, yok edilmek isteniyor. Nasıl ki Mekke-Medine Müslümanlar için neyi ifade ediyor ise ve nasıl ki Vatikan Hıristiyanlar için ne anlama geliyor ise ve nasıl ki Kudüs Yahudiler için önemli ise Dersim ve kutsal coğrafyası, dergahları, Ocakları ile başta Kürt-Kızılbaş Aleviler olmak üzere kendisine Aleviyim diyenlerin merkezidir.”
Yazar Can Kasapoğlu, ‘Dersim için bir damla Su’ çağrılarına duyarlılık gösteren, Dersimlinin feryadına ses veren gelişmeler değerlidir, olumludur ancak yetmiyor, yetmeyecektir” dedi.
“Az sayıda duyarlı ve ısrarlı insanların emekleri, Dersimlilerin, Alevilerin ve ‘İnsanım’ diyenlerin kendi öz kaynakları ile oluşturdukları medyası aracılığı ile dünyaya duyurulmaya çalışılan bu sese ses vermek vicdan sahibi kesimlerin insani görevidir” diyen Kasapoğlu, şunları ekledi:
“Bu anlayış ve görev ile Dersimlilerin sesi olmak aynı zamanda Cumartesi Annelerinin ve insanlığın sesi olmaktır. Bu cephe mazlumların zalimlere karşı direniş cephesidir ve güçlendirilmesi, genişlemesi elzemdir. Damla su hiç yoktan iyidir ancak, az gelir, yetmez, dere, ırmak, göl, deniz, okyanus olunmalıdır. Çünkü ateş büyüktür..
PİRHA – Almanya Hubyar – Sıraç Alevi Toplumu, İstanbul Sarıyer’de bulunan Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Sarıyer Şubesi Küçük Armutlu Cemevi’nin polis tarafından basılmasına tepki gösterdi. Açıklamada, “Cemevimize yapılan saldırının polis gerekçeleri bizi ilgilendirmez. Biz saldırıya bakarız! Bu eylem tüm cemevlerine yöneliktir ve hukuksuz bir saldırıdır” denildi.
Almanya Hubyar–Sıraç Alevi Toplumu İstanbul Sarıyer’de bulunan PSAKD Sarıyer Şubesi’ne bağlı Küçük Armutlu Cemevine yapılan polis baskınına ve cemevi başkanı Zeynep Yıldırım’ın tutuklanmasına ilişkin açıklama yaptı.
“SALDIRI HUKUK DIŞI, AKIL DIŞI VE AHLAK DIŞIDIR”
Yapılan açıklamada, “19 Temmuz’da İstanbul Sarıyer’de bulunan Küçük Armutlu PSAKD Cemevi’ne polis saldırısı oldu. Saldırıyı yapan yine vergi verdiğimiz, askerlik yaptığımız devletin polisi oldu. Emri kimin verdiğini bilmiyoruz. Ancak kesin olan şu ki, saldırı hukuk dışı, akıl dışı ve ahlâk dışı bir polis saldırısıdır. Zorba yöntemle içeri dalan polis üniformalı ilkeller cemevine sidiklemişlerdir. Cemevinin duvarını yazılamış sonra da yazıyı silmek için üzerini boyamıştır. Cemevinin eşyaları parçalanmış, görevlileri gözaltına alınmış ve peşinden başkanı Zeynep Yıldırım tutuklanmıştır” denildi.
“POLİS SABRIMIZLA OYNUYOR”
“Dünyanın hiçbir yerinde hiçbir ibadet yapısına silahlı külahlı güçler giremez, arama yapamaz, oradaki görevlileri gözaltına alamaz ve külhanbeylik taslayamaz. Çünkü inanç ve ibadet merkezlerine saldırı düzenleyen o inanç toplumunu karşısında bulur” denilen açıklamada, “Cemevimize yapılan saldırının polis gerekçeleri bizi ilgilendirmez. Biz saldırıya bakarız! Bu eylem tüm cemevlerine yöneliktir ve hukuksuz bir saldırıdır. Şiddetle, nefretle kınıyoruz” denildi.
“TUTUKLANAN CANLAR DERHAL SERBEST BIRAKILSIN”
“Toplum olarak devlet güçlerinin saygısız, pervasız, hukuksuz eylemlerini sineye çekmeyeceğiz. Kutsal mekânlarımızdan ellerinizi çekin, başta Başkan Zeynep Yıldırım olmak üzere zulme uğrayan tüm canlarımız derhal serbest bırakılmalıdır!” denilen açıklamada son olarak şunlar ifade edildi:
“Cemevleri bizim devletten bir kuruş almadan emeğimizle, alın terimizle yaptığımız ibâdet ve irfan merkezleridir. Dünyanın dört bir yanındaki cemevleri gibi Armutlu Cemevi’de bizim kutsalımızdır, bizimdir. Sonuna kadar yanlarında olduğumuzu kamuoyuna duyuruyor, insanca duyarlık taşıyan tüm kişi ve kuruluşları Küçük Armutlu Cemevi’mizle dayanışmaya davet ediyoruz.”
PİRHA- Araştırmacı Yazar Ayhan Aydın, AKP iktidarının dedelere maaş vereceği iddiasını PİRHA’ya değerlendirdi. Aydın, “Eğer muaviyenin sarayındaki yağlı çörekleri yemek gibi bugün de Diyanet’in Emevi Sünni islam anlayışını benimseme yolunda ilerleyerek oradan bir çıkar alma umuduyla sarayın uleması olmak istiyorlarsa, bunlar dedelikten çıkmış insanlardır, nankör, haramzade insanlardır” dedi.
Sözlerine büyük halk ozanı Aşık Veysel’in “İnsan kısım kısım, yer damar damar” sözleriyle başlayan Aydın, “Eğer bir çıkar alma umuduyla sarayın ulemasını almak istiyorlarsa bunlar dedelikten çıkmış insanlardır, nankör insanlardır, haramzade insanlardır” dedi.
“DEVLET, AYNI MUHTARLAR GİBİ KENDİNE BAĞLI DEDELER İSTİYOR”
25 yıl boyunca Alevi yoluna hizmet eden bir nefer olduğunu söyleyen Aydın, devletin kendine bağlı dedeler türetmeye çalıştığını belirterek şöyle konuştu:
“Devletten hakkımızı alacak mıyız? Evet alacağız. Alevilere kaynak aktarılacak mı? Evet aktarılacak. Para verilecek mi? Niye verilmesin.” Ben de bu ülkenin vatandaşıysam benim de bu haklarım var, niye bu haklarımı almayayım. Maddi haklarım da var para da hakkım benim toplum olarak. Eğer bir hizmetse yapılan herkese eşit hizmet yapılacak. Tabii ki dedelere de maaş verilecek ama bu maaş devletin verdiği, devletin insanları kendine bağlamak istediği, bu amaçla verdiği maaş olmayacak asla. Devletin buradaki amacı Diyanet veya bir başka kurumu kullanarak aynı muhtarları kendisine bağlı kullandığı gibi, kendisine bağlı dedeler türetmektir.”
Yüzyıllar boyunca iktidara sahip olan, insanları yöneten kişilerin her zaman karanlık iktidarlarını kuvvetlendirmek için bu yollara başvurduklarına değinen Aydın, birlikten kuvvet doğacağını, insanlarının birbirlerine baktıklarında dertlerini anladıklarını böyle bir toplum olduklarını belirtti.
Alevilerin bir öğretinin temsilcisi olduğunu kültür ve derin bir felsefenin izini süren büyük bir halk topluluğu olduğunu ve bunun yüzyıllar boyunca gelenekleriyle yaşanmaya devam ettiğini söyleyen Aydın, bu geleneklerin içerisinde inançlarının özünde ocakların olduğunu belirtti.
“TÜRKİYE’Yİ EFELENEREK YÖNETEN BİR İKTİDAR VAR”
Bugün iktidarın yapmak istediğinin Türkiye’nin birliğini ve beraberliğini kökten sarsmak olduğunu söyleyen Aydın, “İnsanların kardeşçe yaşarken bu derin yarılmaların ve bu ayrılıkların nedenini Anadolu’ya biraz baktığımızda görebiliyoruz” dedi. Yakın bir zamanda bir Alevi köyünde Alevi muhtarın efelenerek iktidarı savunacak sözler söylemesine canlı şahit olduğunu söyleyen Aydın, bu güce Türkiyeyi efelenerek yöneten iktidara itaat ettiği için sahip olduğunu söyledi.
“DEDELERİMİZ ALEVİLİĞİN BEL KEMİĞİDİR”
“Dedelik Aleviliğin olmazsa olmaz bel kemiğidir” diyen Aydın, yüzyıllar boyunca ocak sistemine dayalı dedeler sayesinde Alevilik inancının yaşatılıp bugünlere kadar getirildiğini ifade etti. Dedelerin, pirlerin, mürşitlerin hiçbir zaman inançlarını çıkara ve paraya değişmediklerini söyleyen Aydın, bu yolu satmadıklarını, satılmış kişilerden olmadıklarını açıkladı. Aydın, dedelerin her zaman haktan adaletten yana olduklarını ve dolayısıyla bir yol kurduklarını bu yolun Hz. Hüseyin yolu olduğunu söyledi.
“KARA KAZAN PİŞİRİLSİN, KİMSE AÇ KALMASIN”
Dedelerin ve pirlerin devletin kendi memuruymuş gibi vermiş olduğu paralara el uzatmamaları gerektiğini söyleyen Aydın, eğer bu paralara el uzatırlarsa “İmam Hüseyin onların hakkından gelsin onlara Zülfikar değsin” ifadelerini kullandı.
Dedelerin hakkullah aldığını yani yapmış oldukları hizmetler karşısında taliplerinin paylaşmak amacıyla dedelere bir miktar para verdiğini söyleyen Ayhan Aydın, yol iz bilen gerçek dedeler bu paraların kendine yeteni kadarını alıp geri kalanını da Hacı Bektaş Dergahları gibi dergahlara bağışladığını söyledi. Aydın, bu dergahlara çok fakir insanların geldiğini ve kara kazanların her zaman pişirildiğini, kimsenin aç kalmaması için hizmet verildiğini ifade etti.
“DEDELER EHLİBEYT İÇİN HARCAMA YAPMALI”
Dedelerin fakir insanlar olduğuna değinen Aydın, eğer dedelik yaparak zenginleşmiş birini görürseniz o gerçek dede değildir vurgusunu yaptı. Gerçek dedelerin birikmiş bir şeyleri olduğunda ehlibeyt yoluna harcadıklarını söyleyen Aydın, eğer dedeler ehlibeyt uğruna bir harcama yapmıyorlarsa haramzadedir ve yedikleri zehir zıkkımdır ifadelerini kullandı.
Dedelerin çok önemli bir kısmının tarımla ve hayvancılıkla ilgilendiğini söyleyen Aydın, dedelerin yattıkları yerden taliplerinden bir şeyler beklemesini asalaklık olarak gördüğünü açıkladı.
“ALEVİ MUHTARLARIMIZ VE DEDELERİMİZ UYANIK OLMALI”
Üzerlerinde çok büyük bir yük olduğunu belirten Araştırmacı Yazar Ayhan Aydın, Cumhuriyetin bugüne kadar yaşadığı olumsuzlukları kendisi için kullanan bir iktidarla karşı karşıya olduklarını ifade etti.
Bu tertip karşısında insanların uyandığını ve sandık başlarına gidip demokrasi mücadeleleri verdiğini belirten Aydın, bu mücadelenin hiç bir zaman bitmeyeceğini ve demokrasi mücadelesi vermeye devam edeceklerinin de altını çizdi. Aydın, “Muhtarlarımız satılmadıkça, dedelerimiz haramzade olmadıkça oynanan bu oyunlara karşı uyanık olmalıyız ve medya aracılılığıyla insanlara sesimizi duyurmalıyız” dedi.
“OCAKLARI BENİMSEYEN DEDELER BU OYUNA GELMESİN”
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin vermiş olduğu kararı hiçe sayan ve yakın zamanda vermiş olduğu sözleri çiğneyen iktidardan mürüvet beklemediklerini söyleyen Aydın, tek mürüvet bekledikleri yolun erenleri, ulu ozanları olduğunu açıkladı.
Yazar Aydın, Pir Sultan Abdal’ın dile getirdiği “Kadılar müftüler fetva yazarsa, işte kement işte boynum asarsa” diye devam eden ölümsüz dizelerin onları ayakta tuttuğunu direnç verdiğini açıkladı. Aydın, İmam Hüseyin’in yolundan giden Abdal Musa, Karacaahmet, Şahkulu Sultan, Baba Mansur gibi yüzlerce erenin ocaklarının yolunun izlenmesi gerektiğini ve bu yolu benimseyen dedelerin oyuna gelmemesi gerektiğini kaydetti. Aydın, eğer çıkar uğruna yolunu değiştirenler olursa da ancak Zülfikar onları temizleyebilir ifadelerini kullandı.
PİRHA- Balıkesir Alevi Güçbirliği yöneticisi Vedat Tekten, AKP iktidarının Alevi dedelerine, pirlerine maaş vereceği iddialarına yanıt verdi. Tekten devletten maaş talep eden dedelerin yol düşkünü olduklarını ve Alevilikle bir bağları olmadığını söyledi.
Tekten, Alevi inancının kadimden bugüne kadar gelişinin her zaman otoriteyle ve devlet idaresiyle mesafeli durduğunu ve kendi iç dinamikleriyle toplumu yönlendirmiş olduğunu belirtti. Tekten, gerek kültürel gerekse siyasal ve toplumsal manada inanç önderlerinin elinden tutarak bu toplumun varlığını sürdürdüğünü söyledi.
“İKTİDAR İNANÇ ÖNDERLERİNİ TUZAĞA ÇEKİYOR”
Özellikle Alevi örgütlülüğünün yükseldiği 1988-93 yılları sonrasında ulaşılan gücü fark eden hükümetin tedbir alma ihtiyacı duyduğunu ve Alevileri bölmenin, asimile etmenin tek yolunun inanç önderlerini kendi tarafına çekmek olduğunu söyleyen Tekten, dedelerin zaten ekonomik sıkıntı çektiğini ve iktidarın bundan faydalanarak inanç önderlerini kendi taraflarına çekip bu yolu başsız bırakmaya çalıştıklarını ifade etti.
Tekten, “Ne yazıktır ki bazı kendine dede diyen insanlar bu tuzağa düşmüş ve iktidarın sarayında haram lokma yemeye kadar ilerlemiştir” dedi.
“İNANCINI PARAYA TAHVİL EDENLER DEDE DEĞİLDİR”
Bu zamana kadar yönetimin dedesi ya da Alevisi olmadıklarını söyleyen Tekten, bu zamandan sonra da olmamaları gerektiğinin altını çizdi. Tekten, bu yola itibar edipte bu inancı paraya tahvil eden dedelere de dede denilmemesi gerektiğini söyledi. “Bu dedeler yol düşkünüdür” diyen Tekten, bu dedelerin peşinden gidenlere de yazıklar olsun dedi.
“KİRLİ NEFESLE CEM BİRLENEMEZ”
Bu iktidardan maaş alıp kursaklarından geçiren dedelerin haram lokma yediğini söyleyen Tekten, bu dedelerin cemevlerinde boşu boşuna oturup rızalık şehrinden bahsetmemeleri gerektiğini, eğer Alevice rızalık şehrinde yaşıyorlarsa Yezit’in lokmasını kursaklarına layık görmezlerdi ifadelerini kullandı. Tekten sözlerine şunları da ilave etti: O kursaktan giren lokma o ağızdan çıkan nefesi kirletir. Kirli nefesle de cem birlenmez.”
PİRHA- AABF Genel Sekreteri Özgür Öz, “Devlet, hayatın değişik alanlarında kendine uygun Alevi tipler bulmaya ya da yaratmaya ve bunlar üzerinden Alevileri yönlendirmeye çalışıyor” dedi. Özellikle dede kökenlilerle oynamaya çalışıldığını belirten Öz, “Alevi İslam çalışmaları buna bir zemin oluşturmakta. Ayrıca devlet Alevileri tehdit ederek bazı Alevileri korkutuyor, korkan Alevilere güvenlik vaat ederek teslim almaya çalışıyor” diye konuştu.
Almanya Aleviler Birliği Federasyonu (AABF) 21-22 Nisan tarihleri arasında 14. Seçimli Genel Kurul’a gidiyor. Almanya’da 130’un üzerinde Alevi Kültür Merkezleri (AKM) bulunan çatı örgüt AABF Genel Kurul’a iki liste ile gidecek.
Bu vesile ile Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK), aynı zamanda Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu’nun (AABF) Genel Sekreteri Özgür Öz ile Alevi örgütlenmesini ve AABF’nin 14. Seçimli Genel Kurul hazırlıklarını konuştuk.
Yıllardır Avrupa’da Alevi örgütlenmesinde yer alıyorsunuz? Avrupa’da Alevi örgütlenmesinin gidişatı nasıl sizce, geçmişten günümüze nasıl bir yapılanma oluştu?
Özellikle son zamanlarda kendisini gösteren bazı eksikliklere, yetersizliklere rağmen, ana hatlarıyla Alevi hareketi kendi yolunda yürümeye çalışıyor. Alevi hareketi günümüzde ve geleceğin ihtiyaçlarına doğru cevap vermek zorunda. İnsani değerler ve bilimsel düşünce yolumuzun ana ekseni.
Devlet Avrupa’daki Aleviler üzerinde de hakimiyet kurmak istiyor. Son olarak Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından, Tunceli İl Müftülüğü’ne iki ayrı yazı ileterek, “Nevruz ve Hıdırellez Görevlendirmeleri” adı altında toplam 13 dedenin Avrupa’ya gönderilmesi basına yansıdı ve geniş bir kesimden tepki uyandırdı. Gri pasaport verilerek görevlendirilmesinden dolayı gri dedeler olarak adlandırılan bu dedeler elbette ilk defa gelmiyor. Daha önceleri de bu dedelerin Avrupa’ya geldiği biliniyor. Bu dedelere yönelik tutumunuz nedir? Gri dedelerin gelişini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Gri dedeler, AKP hükümetinin asimile ederek İslami kimliklerine verdiği sözde dedeler. Bunların görevi de Alevi toplumunu asimile etme çalışmaları yürütmek. Biz, Aleviliğin kendine özgü bir inanç olduğunu biliyoruz ve yaşıyoruz. Bu nedenle gri dedeliğe ve onların asimile faaliyetlerine karşıyız. Bu gri dedelerin Alevilikte ve Alevi toplumu içerisinde bir yeri yoktur.
Peki devlet başka hangi asimilasyon araçlarını kullanıyor?
Devlet, hayatın değişik alanlarında kendine uygun Alevi tipler bulmaya ya da yaratmaya ve bunlar üzerinden Alevileri yönlendirmeye çalışıyor. Özellikle dede kökenlilerle oynamaya çalışıyor. Alevi İslam çalışmaları buna bir zemin oluşturmakta. Ayrıca devlet Alevileri tehdit ederek bazı Alevileri korkutuyor, korkan Alevilere güvenlik vaat ederek teslim almaya çalışıyor. Bunlar gibi değişik araçlar kullanıyor.
Önemli bir konu daha. 21-22 Nisan tarihinde AABF 14. Olağan seçimli genel kurul yapılacak ve yeni bir yönetim seçilecek. Nasıl bir hazırlıkla gidiyorsunuz genel kurula?
Genel Kurul hazırlıklarının yanında, biz bu dönem, nitelikli hazırlığı öne çıkarıyoruz. Hem aday olacak arkadaşlarımızın belirlenmesinde, hem de bakış açılarımızı sunuşumuzda nitelikli içeriğe özen göstermeye çalışıyoruz. AABF program ve tüzüğünü yenileyerek, yarınlara taşıyacak nitelikte bir ekip hazırlığı yapıyoruz. Eş başkan adaylarımız ile gittiğimiz bölge toplantılarında ve AKM’lerde bunları anlatmaya çalışıyoruz.
İki liste ile gidilecek genel kurula… Bir listenin muhatabı da sizsiniz? AABF tabanındaki tepkiler nasıl, siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Evet bu yıl genel kurula iki liste ile gidiyoruz. Bu pozitif bir durum. Hem AABF tabanının canlılığı açısından ve hem de farklı fikirlerin demokratik bir şekilde geliştirilerek yarışması bakımından. Tek listenin olması, AABF’yi ileriye götürmez. Vizyonsuzluk ve durağanlaşmaya neden olur. Biz liste oluştururken AABF’nin sadece bugününü değil yarınını da düşünerek davrandık. İnsani ve bilimselliği çalışmalarının merkezine koyan, geleceğe güven ve umutla yürüyen, özgürlükçü, dinamik ve güçlü bir AABF geleceği için kurduk listemizi. Halkımızın ve üyelerimizin AABF’den beklentileri de zaten bu olduğu için, genel olarak, tepkiler iyi…
“Her kim, kurultaya gittiğimiz bu süreçte Alevice söylem ve eylem içerisinde değil ise; Alevilerin birliğine ve geleceğine katkı sunmuyor olacaktır. Bizler, değerlerimizin içini boşaltmayarak tarihi sorumluluk bilinci ile yol yürümeye devam edeceğiz.” Sosyal medyadaki bir iletinizde böyle diyorsunuz, açar mısınız?
AABF’nin genel kurula gittiği ve farklı listelerin yarışacağı biliniyor. Bunu fırsat bilen kötü niyetli odaklar, özellikle bizim listemizi karalama kampanyası yürütüyorlar. Tek tek adaylarımız hakkında asılsız dedikodular anlatıyorlar. Bu yalanları üreten esas odaklar, AKP’lilerdir. Bu Alevice bir dil bir düşünme tarzı değildir. Bu tutum içerisine girenler Alevilerin birliğine hizmet etmiyor, şer odakların oyununa geliyor. AABF içerisinde ve örgütsel birlik temelinde yapılan demokratik, eleştirel ve özgürlükçü yarışa evet. Kurumumuzu ve tek tek adaylarımızı üretilen yalanlarla harcama çabalarına hayır…
22 Nisan’da hangi arkadaşlar seçilirse seçilsin, kazanan AABF ve Alevi toplumu olacaktır.
PİRHA – Cemevlerine ve Alevi kurumlarına ilişkin Pir Haber Ajansı’na konuşan Alevi Yazar Ayhan Aydın, Devletin aklı bizden çok iyi çalıştığı için bin bir türlü oyun oynuyor bizimle. Devletin Sünnileştirme çalışması bin yıldır var. Artık genlerine işlemiş durumda. Milli Eğitimi ile Diyaneti ile ve TRT’si ile Sünni islam anlayışı çerçevesinde dayatılan bir kimlik var” diye konuştu.
Haberin Videosu
Alevi Yazar Ayhan Aydın cemevlerine, dedelere ve devletin Alevilere yönelik politikalarına ilişkin Pir Haber Ajansı’na konuştu.
Milyonlarca insanın yaşadığı bir inanç, kültür, öğreti, bir Alevi yapısının olduğunu belirten Ayhan Aydın “Atadan, deden yaşatmış olduğumuz ve son 50-60 yıldır, o geleneksel yapının tamamen dışına çıkmak üzere olan, yozlaşmak üzere olan ve asimile edilen bir Alevi Bektaşilik var” dedi. Aydın, devletin sistemli çabası ile Diyanet’in gayreti ile ve Alevi Bektaşi kurumlarının duyarsızlığı ile da asimile edilecek bir Alevi Bektaşilik olduğunun altını çizdi.
“KİMLİKSİZLEŞEN BİR YAPI İLE KARŞI KARŞIYAYIZ”
“Para deyin, mevki deyin kendi atalarından devir aldıkları o onurlu yolu bırakıp kendisini inkar eden dede, baba, ozan ve yazar olarak lanse edilen kişilerin ihanetleri ile inancımız asimle ediliyor” diyen Aydın şöyle devam etti:
“Bu dönüştürmeler ve değiştirme çabaları Aleviliği bu çağda tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar değiştirebilecek bir yola sokabilir. Bu ne Sünnileşme ile ne de Şiileşme ile de açıklanacak bir şey değil. Yani geleneksel olarak yaşadığını bırakan, kimliksizleşen ve mankurtlaşan bir yapı ile karşı karşıyayız.”
“BİR ÇOK DEDE KENDİNİ HOCA OLARAK GÖRÜP VAAZ VERİYOR”
Aydın, “Devletin aklı bizden çok iyi çalıştığı için bin bir türlü oyun oynuyor bizimle. Devletin Sünnileştirme çalışması bin yıldır var. Artık genlerine işlemiş durumda. Milli eğitimi ile Diyaneti ile ve TRT’si ile Sünni islam anlayışı çerçevesinde dayatılan bir kimlik var. Şii gayreti var. Ve İran zaten Türkiye’deki uzantıları ile bunu sağlamaya çalışıyor. Yüzlerce dedeye etki edip kurumların içerisine giriyor. Bu şekilde Şiiliği Sünniliğin dışında sözde Aleviliğin en yakın bir paydasıymış gibi bazı Alevi dedelerin beynine zikrederek ve yedirerek onları kazanma yoluna gidiyor. Özellikle genç dedeleri böyle vaaz verebilecek hale dönüştürüyorlar. Bizde vaaz ve vaiz vermek yoktur. Bizde sohbet ve muhabbet var. Birçok dede kendisini hoca olarak görüyor” ifadelerini kullandı.
“DEDELER ALEVİ DİN GÖREVLİSİ GİBİ DAVRANIYOR”
Camiler ile bazı cemevi zihniyetinin özdeş olduğunu ve cami ile cemevinin farklı olmadığını belirten Aydın, “Birçok dede, dede olmaktan çıkarak Alevi din görevlisi gibi davranıyor. Alevi din görevlisi, Sünni din görevlisi, Şii din görevlisi din görevliliği paydasında birleşiyorlar. Konuştukları dil, tavırlar ve davranışlar benzeşiyor. Cami ile cemevinin bir farkı yoksa Alevilik burada yaşamıyor. Çok ciddi bir şekilde cemevlerinde yaşayan Aleviliği sorgulamamız lazım. Beni eleştirecekler bunları konuşmayalım diye. Ancak konuşmayacaksak tek tipleştirelim cemevlerini” ifadelerini kullandı.
Sahnede saz çalanı getirip posta oturtup zakirliğin anlamını bilmeyenlere zakirlik yaptırdıklarını vurgulayan Aydın, “Zakirlik yapacak çok güzel gençlerimiz var. Cemde zakir, zakir olmak zorundadır. Dede de dede olgunluğunda, görüntüsünde olmalıdır. Hoca gibi vaaz veren ve aralıksız bir şekilde bir şey anlatma gayreti içinde olmamalıdır Diyanet’te fetva verir gibi” diye konuştu.
“DEVLET BİZİ İZLİYOR VE GÜLÜYOR”
Aydın, “Devlet bizi izliyor, gülüyor ve şunu diyor: ‘Ben gayretlerimin ürününü aldım, artık çok gayret etmeme gerek yok. Zaten Alevi dedeleri, Alevi dernek başkanları ve Alevilerin kendileri hazır. Dedelere maaş bağlasak kapımıza kendileri gelip yazılacak. Bu kadar büyütecek bir şey yok. Aleviler zaten Sünni, Şii olmaya ve devlete yamanmaya hazır. Ve verdiğimiz her şeyi kabul etmeye de hazırlar. Biraz daha sert tedbirler olsa korkudan cemevlerinede gitmeyeceklerdir. Cemevleri bomboş olacak ve kimliklerini yaşamayacaklar’” ifadelerini kullandı.
“ALEVİLİĞİN ÖZÜ TERK EDİLMİŞ”
Yaşanmayan bir Aleviliğin olduğuna dikkat çeken Aydın şunları ifade etti:
“Aleviliğin özü bozulmuş ve özü terk edilmiş. Bir mürşit eteğinden tutmak lazım. Yol, erkan, edep bilenin yolundan gitmek lazım. Daha 20 yıllık bir ceme ilişkin bir şey yok. Cemevlerinde Alevi cemi yozlaşmış ve iki saate sığdırılmış. İki semah, iki zakirin çaldığı nefesler ve bunların dışına çıkılmayan kalıplaştırılmış bir Alevilik dayatması var. Bizim inanç anlayışımızın Sünnilerin camilerde kıldığı beş vakit namazdan ve camilerinden farklı olduğunu söylüyorduk. Burası hem cemevi hem gönül evi hem de muhabbet evi diyorduk. Nerede bu muhabbetler, dedeler, pirler ve mürşitler. Nereye kovduk onları. Şimdi tek tipleşmiş bir kafa yapısı ile beraber cemevleri Alevi yol ve erkanına uygun olmayan bir şekilde yürütülen bir inanç kurumu haline geldi.”
“ÖZELEŞTİRİ YAPIP ÖNÜMÜZE BAKACAĞIZ”
Aydın, “Tayip Erdoğan’a bin bir türlü laf söyleniyor. Ancak cemevleri Tayip Erdoğan’nın ruh ikizleri ile dolu. Kimseye bir söz söylemeyelim. İlk önce aynada kendimize bakalım” dedi.
“Alevi toplumunda sorgulaması gereken çok boyut var. Tabi ki devlet baskı yaptı, zulüm yaptı. Ama hep bunlara sığınarak bir yerlere gidemeyiz. Özeleştiri yapıp önümüze bakacağız. Alevilerin enstitüsü yok. Üniversitelerin bünyesinde bunların olmaması devletin bir suçu ve eksiği. Aleviliği araştıracak bir şey olarak görmüyor ve canlandırmak istemiyor. Tamamen yozlaştırmak istiyor. Ama Alevi kurumları ve aydınlar ne yaptı bugüne kadar” diyen Aydın şöyle devam etti:
“Gölgesinden korkan ve fikrini açıklamayan birçok Alevi Profesörü var. Aleviliği özgün bir şekilde araştıranların dışında Aleviliği asimile edecek insanlara biz kapı araladık. Nasıl mı? Gericileri, sağcıları, ilahiyatçıları işi yozlaştıran, asimile edenleri de baş tacı ettik. Alevi kurumları Alevilik ile ilgili çalışan kendi aydınını bırakıp gösteriş meraklısı olarak gidip asimilasyoncular ile kol kola girdik. Ve şu anda da devam ediyor.”
“ALEVİLERİN BİR MEDYASI BİLE YOK”
Alevilikle ilgili binlerce kitap yazıldığına vurgu yapan Alevi Yazar Ayhan Aydın, Alevilerin bir medyası, yayın organı, yayın evi, enstitüsü bile yok. Dedeleri yetişmez, ozanları yetişmez. Bunlar sadece devletin, Şiilerin, Sünnilerin ve İran’nın suçu mu?” diye konuştu (HABER MERKEZİ)
PİRHA – 1938 kıyımından sonra Dersim’de yaşanan baskıyı anlatan 65 yaşındaki Dersimli Sakine E. kitapların toplatıldığını, Alevilik ile ilgili hiçbir kitap bırakılmadığını ve ziyarete gitmelerine izin vermediklerini PİRHA’ya anlattı.
Haberin Videosu
Dersim’de 1938’den sonra katliama ailesiyle birlikte tanık olan Sakine E., Alevilik üzerindeki baskıyı anlatıyor bize.
65 yaşındaki Sakine E., “38’den sonra bizim kitaplarımızı topladılar. Korkudan yaktılar kitapları. Alevilerin kitabını defterini bırakmadılar. Bırakmıyorlardı ki pirlerimiz evimize gelsin, talipler pirlere gitsinler. Götürüp işkence yapıyorlardı” dedi.
“ALEVİ İNANCINI YOK SAYIYORLAR”
Ziyaretlere gitmeye izin verilmediğini de anlatan Sakine E. Şöyle devam ediyor:
“Biz Düzgün Baba’ya gidiyorduk bırakmıyorlardı. Niye gidiyorsunuz, niye ibadet ediyorsunuz diyorlardı. Onlar camiye gidiyor biz de ziyaretimize gidiyoruz. Bir ziyareti bize çok görüyorlardı. Her zaman devletin yumruğu bizim başımızın üstündeydi. Sabah kalkıyorduk, niyazımızı yapıyorduk, kurbanımızı alıyorduk güneş doğduğu zaman kurbanımızı kesiyorduk. Alevinin kurbanı yenilmez diyorlar. Kurbanımızı yemiyorlardı. Herkes nasıl kesiyorsa biz de öyle kesiyoruz. Bizi, Alevi inancını yok sayıyorlar.”
PİRHA- Alevi Yazar Turan Eser, BirGün gazetesindeki köşesinde Yeni rejim kurulurken Diyanet’in rolü başlıklı yazısında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın asimilasyon merkezi olduğunu yazdı ve “Devlet, DİB üzerinden, Alevileri yok sayıyor. Aleviliğin kendine özgü bir inanç olmasını hazmedemiyorlar. DİB bu evrensel hakka karşılık, “Cemevi ibadethane değil, tekkedir, cem ise ibadet değil, zikirdir”, “Alevilik inanç değil, folklorik unsurdur” diyerek, asimilasyoncu tanımlamalara girişiyor ve Aleviliği itibarsızlaştırıyor” dedi.
Alevi Yazar Turan Eser, BirGün gazetesindeki köşesinde Yeni rejim kurulurken Diyanet’in rolü başlıklı yazısında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (DİB), siyasal islamcı yapı olduğuna, dünyanın dört bir yanında Sünniliğin inşasına soyunduğuna dikkat çekti.
Diyanet’in devlet protokolündeki yerinin 10. sıraya yükseltildiğini belirten Eser, “Devletin içinde artık bir DİB devleti vardır. Ulema devleti ve siyaseti; devlet ve siyaset de ulemayı karşılıklı çıkarlar doğrultusunda kullanıyor. Kadrosu en şişkin olan kurumlardan biri DİB’dir. 2002 yılında 74 bin 108 olan imam sayısı, 140 bini aştı, FETÖ operasyonları ile bu sayı 120 bine kadar indi. Bürokrasideki dinci kadrolaşmada DİB’in rolü büyük. DİB bir tür, bürokrasiye transit salonudur. 2002’den bugüne 9 bin 318 imam başka kamu kurumlarına geçti. Bu geçişte en önemli durak öğretmenliktir. Milli Eğitim Bakanlığı’na tam 5.050 kişi DİB’den geçmiştir.
“DİYANET MEDYASI MEZHEPÇİ TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ YAPIYOR”
“Büyüyen sadece DİB bütçesi değildir” diyen Eser şunları ekledi:
“2002 yılında 75 bin 941 olan cami sayısı, bugün 90 bini aştı. 2002 yılında 3364 olan Kuran kursu, 2017 yılında 18 bin 355’e yükseldi. Her ailede bir hafız kampanyası ile DİB toplumsallaşma hedefine sahiptir. Aile hekimi gibi, aile imamlığı modeliyle, imamların cami dışındaki hayata müdahalesi desteklenip, imamlar “kanaat önderi” konumuna getiriliyor.
DİB medyası mezhepçi toplum mühendisliği yapmaktadır. Diyanet TV, Diyanet Radyo, Diyanet Kur’an Radyo, Diyanet Risalet Radyo ve farklı medya araçları hiçbir kamu kurumunda olmayan imkânlara sahiptir. DİB radyoları 2017 yılı itibarıyla, Türkiye’nin 205 yerleşim alanında yayınlarına devam ediyor.
“HER ŞEY TEK MEZHEP İÇİN”
Yazar Turan Eser, DİB’in cami, Kuran, imam ve Sünnilik merkezli hizmetten başkaca din ve inançlara yönelik hizmetleri olmadığını ifade ederek, “Mesela cemevi, kilise ve sinagoglara yönelik hizmeti yoktur. Dede, Ana, Papaz ve Hahambaşı gibi kadrosu da yoktur. Aleviler için Gülbang, Semah, Museviler için Tevrat ve Hıristiyanlar için İncil kursları da düzenlemez. İmam hatip okulları vardır, ama dede-ana, papaz, hahambaşı okulları yoktur. Bunlar da olsun diye değil, bir eşitsizliğe vurgu yapmak işin belirtiyorum. DİB eşitlik ilkesini ihlal eden kurum olarak, uyguladığı doğrudan ve dolaylı ayrımcılık politikalarıyla, toplumsal fay hatlarındaki gerilimi de tırmandıran bir yönü vardır” diye belirtti.
“2018’DE HEDEFLERİ DİYANET İSLAM AKADEMİLERİ KURMAK”
DİB’in, MEB ile imzalanan “işbirliği protokolleri“ ile eğitimde aktif ve belirleyici aktör haline geldiğini ifade eden Eser, “102 ülkede 2 bin imam, Eğitim ve Rehberlik Daire Başkanlıkları’nda 1090 kişiye istihdam sağlanıyor. 2018 hedefleri arasında “Diyanet İslam Akademileri“ kurmak var. Madem DİB, din eğitimini kendi bünyesinde kurumsallaştırıyor. O zaman MEB’in din eğitimlerine, imam hatiplere ve YÖK’ün ilahiyat fakültelerine ne ihtiyaç var?” diye sordu.
“DİB, ALEVİLİĞİN ÖZGÜN BİR İNANÇ OLDUĞUNU HAZMEDEMİYOR”
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın asimilasyon merkezi olduğunu yazan Turan Eser, şunları kaydetti:
“Devlet, DİB üzerinden, Alevileri yok sayıyor. Alevilerin, haklar rejimi eksenindeki eşit yurttaşlık, eşit haklar talebini görmezden geliyor. Aleviliğin kendine özgü bir inanç olmasını hazmedemiyorlar. DİB bu evrensel hakka karşılık, “Cemevi ibadethane değil, tekkedir, cem ise ibadet değil, zikirdir”, “Alevilik inanç değil, folklorik unsurdur” diyerek, asimilasyoncu tanımlamalara girişiyor. Aleviliğin tarihsel kimliği aşağılanarak, Aczimendilikle eşleştiriliyor, cemevleri ise “terör yuvası”, “cümbüş evi” denilerek itibarsızlaştırılıyor.”
PİRHA- Adıyamanlı tütün üretici ve satıcıları, yeni torba yasada yer alan sarma sigara satışına karşı yapılacak düzenlemeleri İstanbul Taksim’de protesto etti. Hükümete seslenen tütün üreticileri, “Devlet elini ekmeğimizden çeksin” dedi.
TBMM’ye sevk edilen torba tasarıya göre, makaron veya yaprak sigara kağıdına ticari amaçla sarmalık kıyılmış tütün doldurarak satanlara, 3 yıldan 6 yıla kadar hapis cezası verilecek. Tasarıyla trafik ışığı, park, bahçe, tarihi ve ören yerlerinin aydınlatılması özel dağıtım şirketlerinden alındı. Aydınlatma bedelleri, belediye ve ilgili kurumlar tarafından ödenecek.
Sarmalık kıyılmış tütün üretenler ile satan, satışa arz eden, nakleden veya bulunduranlara 5 bin liradan 50 bin liraya kadar idari para cezası uygulanacak. Makaron veya yaprak sigara kağıdı içine ticari amaçla kıyılmış tütün, parçalanmış tütün ya da tütün harici herhangi bir madde dolduranlara 20 bin liradan 100 bin liraya kadar idari para cezası verilecek.
İstanbul’da Galatasaray Lisesi önünde toplanan Adıyamanlı tütün üreticileri, “Emek bizim, tütünüme dokunma”, “Tütün ekmektir, ekmeğime dokunma” şeklinde slogan attı. Grup adına tütün üreticisi Haydar Bekmezci basın açıklamasını okudu.
Bekmezci, şunları kaydetti:
“Devlet yetkilileri son olarak tütünün terörle beslendiğini iddia ederek bu geçim kaynağını kurutmaya çalışıyor. Bu çerçevede onlarca tütüne el konuluyor ve binlerce fakir fukaranın ekmeği elinde alınıyor. Devlet çiftçisine yardımcı olacağı yerde adeta açlığa mahkum etmektedir. Adıyaman tütünü ile ilgili yasal bir düzenlemenin olmayışı bizlerin ve üreticinin suçu değildir. Yasal bir düzenleme gerekir, sıkıntılar rahatlıkla giderilebilir. Bizler tütün üreticileri ve satıcıları olarak devletten elini ekmeğimizden çekmesini, yurttaşlardan da desteklerini bekliyoruz” dedi.
Tütün üreticileri #Tütünümedokunma etiketiyle Twitterda da tepkilerini dile getirmişti.
-Adıyamanlının umududur tütün.
-Toprağa dökülen alınteri ile beslenen hayatın adıdır tütün.
-Tütün ekmeğimiz, ekmek bu topraklarda namustur.
-Yasaklama, engelleme, sınırlama değil yasal düzenleme yapılsın.
-Tütün çalışıp kimseye muhtaç olmamak, el avuç açmamaktır.
-Irgat olup kayısının, fındığın yollarında ölmemektir tütün.
-Ekmeğime dokunma.
-Adıyaman fakirinin umudu tütüne getirilmek istenen yasak, bölge ekonomisine ve aile kalkınmasına set olacak.
Devlet tarafından üniversite öğrencilerine sağlanan yurt oranı sadece yüzde 8. Aşırı pahalı yurtlar, öğrencileri tarikat ve İslamcı vakıf yurtlarına yönlendiriyor.
Üniversite tercih sonuçları açıklanırken, son günlerdeki eğitimde tarikat ve İslamcı vakıf etkisi tartışması kalacak yer sorunuyla bir kez daha gündeme geldi.
Birgün Gazetesi’nden Çağlar Ballıktaş’ın haberine göre, üniversite öğrencileri devlete ait yurt oranının genel toplam içinde sadece yüzde sekiz olması ve iyi imkanlara sahip yurtların aşırı pahalı olması nedeniyle tarikatlar ya da İslamcı vakıflar tarafından işletilen yurtlara mecbur bırakılıyor.
Bu tür dini vakıflar ve tarikatlar ise kendilerine “adam kazandırma” mantığı ile hareket ederek hem ucuza barınma imkanı sunuyor hem de öğrencilere kendi gündemini ve programını dayatıyor.
ÖSYM’nin bugün açıklayacağı üniversite tercih sonuçları, öğrenciler için kalacak yerin yanısıra pek çok başka sorunun da habercisi.
Yetersiz kapasite ve sayıdaki devlet yurtlarında kalan öğrenci sayısı 556 bin olurken Türkiye’de toplamda devlet eliyle işletilen 686 yurt bulunuyor. Oysa geçen yıl devlet okullarında öğrenim gören öğrenci sayısı ise 6 milyon 629 bin 961’e ulaşırken, bu rakamlara göre öğrencilerin sadece yüzde 8,3’ü devlet yurtlarında kaldı.
KYK’nin sitesinde yer alan açıklamada, yeni öğretim yılına 748 adet yurt ve 600 binden fazla kapasite ile girileceği duyurulmasına rağmen öğrencilerin yurt problemine çözüm bulunacak seviyeye ulaşılamadı. Bu yıl üniversitelere bir milyon kişinin yerleşeceği tahmin edilirken, devlet yurtlarının kapasitesinin yine ilk hafta dolacağı öngörülüyor.
Bu nedenle daha ucuz bir seçenek olan tarikat yurtları öğrenci kapma yarışına girişiyor.
CHP Balıkesir Milletvekili ve Parti Meclisi Üyesi Mehmet Tüm, Danıştay’ın cemevlerinin elektrik giderleri devlet tarafından karşılansın” kararı sonrası, TBMM Başkanlığına kanun teklifi verdi.
Danıştay 13. Dairesi, geçtiğimiz hafta AİHM içtihatlarına vurgu yaparak Erenler Eğitim ve Kültür Vakfı’nın elektrik giderinin devlet tarafından karşılanması istemiyle açtığı ve kazandığı dava kararını onadığını belirtmişti. CHP Parti Meclisi Üyesi Mehmet Tüm, TBMM Başkanlığı’na kanun teklifi vererek hükûmete konuya ilişkin acilen gereğini yapması yönünde çağrıda bulundu.
“CEMEVLERİNİN FATURALARI DEVLET TARAFINDAN KARŞILANSIN”
Cemevlerinin elektrik ve su faturalarının devlet tarafından karşılanması amacıyla hazırladığı kanun teklifinin gerekçesinde Alevilerin Anayasanın ve uluslararası sözleşmelerin çeşitli hükümlerine rağmen, inanç özgürlüğü ve inanç temsiliyeti haklarından mahrum bırakıldığını ve kamu kaynaklarından eşit şekilde yararlanamadığını belirten CHP’li Tüm, hükûmetin Alevilerin inançlarını eşit ve özgürce yaşayabilmesini engellediğini ifade etti.
“HÜKÜMET MEZHEPÇİ YAKLAŞIYOR”
CHP’li Tüm’ün kanun teklifinde şu gerekçeler yer aldı:
“Bir din veya inanç grubunun ibadet yeri olarak gördüğü mekân hiçbir tartışma olmaksızın bir ibadethanedir ve Aleviler, cemevlerinde cem, cenaze hizmetleri, kırk yemekleri, lokma paylaşımı yaparak ibadet etmekte ve çeşitli kültürel faaliyetlerde bulunmaktadır. Cemevlerinin ‘ibadethane’ statüsü birçok ülkede resmen tanınmış olmasına rağmen, ülkemizde bu konuya ilişkin mahkeme kararlarına uyulmaması ve mezhepçi bir yaklaşımın benimsenmesi nedeniyle Aleviler en temel inanç özgürlüğü haklarından mahrum kalmaktadırlar. Öte yandan cemevlerinin yasal statüsü tanınmadığı için, yasal statünün getireceği mali istisnalardan da faydalanamamaktadırlar.
En son Erenler Eğitim ve Kültür Vakfı’nın cemevlerinin elektrik giderinin devlet tarafından karşılanması için açtığı ve kazandığı davaya Esenyurt Kaymakamlığı itiraz etmiş ve Danıştay 13. Dairesi, AİHM içtihatlarına da vurgu yaparak oy çokluğuyla yerel mahkemenin kararını onadığını belirtmiştir. Yine AİHM bir süre önce Türkiye’yi, ‘cemevlerine ayrımcılık yaparak inanç özgürlüğünü ihlal etmekten’ mahkûm ettiği davada, Cem Vakfı’na toplam 54 bin 400 Euro tazminat ödenmesine karar vermiştir.”
“DEVLET HER İNANCA EŞİT MESAFEDE DURMALI”
Alevilerin asli ve nihai hedefinin sadece maddi taleplerin gerçekleştirilmesi olmadığını belirten CHP’li Tüm, kanun teklifinde şunları belirtti:
“İşbu kanun teklifiyle, Danıştay’ın en son aldığı karar doğrultusunda, cemevlerinden alınan fatura ve vergilerin kaldırılması hedeflenmiş ve Alevilerin yaşadığı eşitsizliğin bir nebze de olsa giderilmesi amaçlanmıştır. Elbette Alevilerin inanç özgürlüğü açısından asli ve nihai hedef bu ve buna benzer mali taleplerin gerçekleştirilmesi değildir. Asıl hedeflenmesi gereken, devletin kısa vadede Anayasamızın gereği olarak her inanç grubuna eşit mesafede durması ve en nihayetinde bütün dinlerden, inançlardan, ibadethanelerden elini eteğini çekmesidir.”
CHP’li Tüm, 2464 Sayılı Belediye Giderleri Kanunununda değişiklik yapan kanun teklifini TBMM Başkanlığına sundu.
PİRHA- Cumhuriyet gazetesi çalışanlarına yönelik açılan davanın duruşması görülmeye devam ediyor. Yurt içinden ve dışından bir çok gazeteci örgütünün de takip ettiği davaya katılan gazeteci Mustafa Alp Dağıstanlı PİRHA’ya konuştu. Dağıstanlı, her düzeyde ve her alanda adaletsizliğin olduğuna dikkat çekerek, “Buna karşı mutlaka yapabileceğimiz şeyler olmalı” dedi.
HABERİN VİDEOSU
Cumhuriyet gazetesi davası devam ediyor. Davayı takip eden gazetecilerden Mustafa Alp Dağıstanlı PİRHA’ya konuştu.
“Hak, hukuk, adalet ya da mantık, aklına ne gelirse vasat şeylerden bahsediyoruz” diyen Dağıstanlı şunları ifade etti:
“Şu anda bunların hiçbiriyle işlemeyen bir durumdayız. Neyi neye göre yapıyorlar çok belli değil. Benim aklıma gelen şey şu: Bunlar bir tür tarihsel intikam fırsatı olarak algılıyorlar bunu. Kökleri belki 100 seneden daha da eskiye gidiyor öyle düşünün. Çünkü başka türlü açıklanamaz şeyler var. İşte FETÖ ve darbe girişimi diye başlayıp operasyonlar, medyaydı, akademiydi, solculardı, son olarak da liberallere varmış durumda. Onun için ne olacağına dair bir öngörüm yok. Herhalde hiç kimsenin de yok. Çünkü şöyle düşün; büyük adaletsizlikler var; her düzeyde ve alanda.”
“BİZLER ELİMİZDEN GELENİ YAPMAYA ÇALIŞIYORUZ”
“Normalde bir yerde durması lazım bunun diyorsun, fakat durmuyor” diyen Dağıstanlı, “Fütursuzca devam ediyorlar. Nereye kadar devam edebilir? Nasıl? Herhalde freni boşalmış kamyon gibi bir yere çarpacak bu. Çarptığında büyük bir tahribat yaratacak muhtemelen. Ne yapılması lazım? Vallahi onu da kestiremiyoruz” diye konuştu.
Baskılara karşı insanların çok da sessiz kalmadığını söyleyerek, “Herkes elinden geleni yapıyor” diyen Dağıstanlı, şunları ifade etti:
“Geçen gün Artvin Cerattepe’de madene karşı insanlar buluştu. Eylem yasağı var. 11. kez uzatıyorlar. İnsanların nasıl büyük tepki duyduğunu aslında kendileri de biliyor. O yasağa rağmen birkaç şehirde ve Artvin’in tamamı sokağa çıktı. Yani bu gazetecilik meselesinde de öyle. İnsan hakları savunucuları için de böyle. Onun da akla mantığa sığan hiçbir tarafı yok. Bizler elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz.”
“EYLEM ÇEŞİTLİLİĞİ YARATMALIYIZ”
Dağıstanlı açıklamanın devamında şunları söyledi;
“Bana büyük bir sessizlik gibi görünmüyor. Bir yandan da bir sessizlik var. Çeşitli protesto eylemleri yaptık bu on yıl boyunca. En şanlısı Gezi’ydi diyelim. Ama protestonun kendisinde bir tıkanıklık var zaten. Hep başkasının oyununu oynuyorsun demek. Bir şey yapıyor onlar, sen onu protesto ediyorsun. Bir şey yapıyor onu da protesto ediyorsun. Dolayısıyla protesto etmenin ötesine geçen şeyler düşünmeliyiz. Bir eylem çeşitliliği yaratmak lazım. İlle de büyük eylemler. İşte Adalet Yürüyüşü’nü bir daha yap belki ama hayatın her alanına yayılan bir baskı olduğuna göre bizim de hayatın her alanına yayılan direnişler göstermemiz lazım. Başka çözümler üretebilir miyiz? Mesela şimdi müfredat değişiyor. Eğitimle oynayıp duruyorlar ve tek tip elbise konuşuluyor. Aslında sadece tek tip elbise bir simge. Tek tip beyin yetiştirmek istiyorlar. Dolayısıyla biz o tek tip beyin yetiştirme hamlesine karşı nasıl hamleler geliştirebilirizi düşünmeliyiz. Yani biz kendimiz kitaplar yazabiliriz, çocuklara bunları okutabiliriz ve aynı zamanda onları okuyup yani bizim hazırladığımız kitaplarla sınıflarını da geçebilmeliler gibi. Bunu başka alanlarda da her alanda gösteremeyebiliriz ama mutlaka gösterebileceğimiz, yapabileceğimiz şeyler olmalı.” (HABER MERKEZİ)
PİRHA-“Festival halkındır halkın kalacak, OHAL ve Barajlara Hayır” şiarıyla gerçekleştirilmek istenen Munzur Doğa ve Kültür Festivali’ni 17’ncisi Tunceli Valiliğinin yasaklanmasının ardından ilçelerde yapılması planlanan etkinlikler de yasaklandı. Yasaklara tepki gösteren Festival Tertip Komitesi, “Dersim halkı yaşamı, kendi kültürü, inancı ve doğasıyla ilişki bütünlüğünde içselleştirmiş bir halktır” diyerek, Munzur Kültür ve Doğa Festivali’nin yasaklanmasına karşı; Dersimin dostlarını, Dersim halkıyla buluşmaya çağırdı.
Munzur Doğa ve Kültür Festivali, Tunceli Valiliği tarafından OHAL gerekçe gösterilerek yasaklandı. İlçe merkezlerinde yapılacak olan etkinlikler de OHAL engeline takıldı. Munzur Doğa ve Kültür Festivali Tertip Komitesi yaptığı açıklamada Tunceli Valiliği’nin yasakçı zihniyetine karşı festivali hem il merkezinde hem de ilçelerde yapamaz duruma getirmiştir denilerek şunlar belirtildi:
“Festival yasağının ilçeleri de kapsadığını söylediği gün, Malatya, Elazığ, Bingöl gibi illerden araçlarla Dersim merkeze getirilen gruplarla “teröre karşı” bir gösteri yapılmıştır. Dışarıdan getirilip gösteri yaptırılanın güvenliğini almakta hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan devlet, il ve ilçelerimizde yapılacak olan festivallere risk tanımını nerede yaptığı belli olmayan bir güvenlik gerekçesi söylemiyle yasaklamıştır. Bizler Dersim halkı olarak ilimiz ve bölgemizde yaşanan çatışmaların nedenini ortaya koymadan, çözüm önerileri sunmadan bu ölümlerin önüne geçilemeyeceğini biliyoruz. Festivalimiz tamda bu nedenle Halklarımızın bir arada, eşit ve özgür koşullarda yaşaması için yapılan bir organizasyondur.”
“DEVLET, DERSİM’İ İNSANSIZ GÖRMEK İSTİYOR”
Dersim halkı yaşamı, kendi kültürü, inancı ve doğasıyla ilişki bütünlüğünde içselleştirmiş bir halktır denilen açıklamada şunlar ifade edildi;
“Dersimliler suyuna baraj yapılmasını ayak bileklerine vurulmuş pranga; ormanlarının yakılmasını evine, tenine düşürülmüş ateş; doğasındaki herhangi bir canlının avlanmasını kutsalına karşı girişilmiş suikast ve kültürel-sosyal ilişkilerine getirilen baskı ve yasağı “insan-ı kamil”de yücelttiği varlığına uygulanan zulüm olarak görür. Devletin görmek istemediği bu gerçek, onun Dersim’i insansız görme hülyasının sonucudur. Okumaya, araştırmaya, incelemeye yatkınlığı buradan gelen halkımızın kültürel sosyal faaliyetler, şenlikler festivaller tertiplemesinin temeli budur. Bunun için de suyunun bent, canlı yaşamının bomba kurşun ve ateş yemesini istememektedir. Dersim budur ve devletin ona uyguladığı zulmün nedeni de budur.”
Festival Tertip Komitesi, “16 yıldır sanatsal ve sosyal bir şölen olarak gerçekleştirilen Munzur Kültür ve Doğa Festivali’nin yasaklanmasına karşı; Dersimin dostlarını, Dersim halkıyla buluşmaya, Dersim halkının misafirleri olarak baş göz üstünde kabul edilmeye çağırıyoruz” dedi.
PİRHA- Madımak Katliamı’nın 24. yılı nedeniyle PİRHA’ya konuşan katliamda yaşamını yitiren Gülsüm Karababa’nın ağabeyi Yazar Hüseyin Karababa, karanlıklar içinde karanlığın sözkonusu olduğu bu katliamın bir devlet katliamı olduğunu vurguladı. Davanın peşini bırakmayacağını söyleyen Karababa, Hollanda’nın, Sivas Valiliğinin, emniyetin, Kültür Bakanlığı’nın ve Alevi derneklerinin bu davaya müdahil olması gerektiğini kaydetti.
2 Temmuz 1993’te Sivas’ta Madımak Katliamı’nda yaşamını yitiren Gülsüm Karababa’nın ağabeyi Yazar Hüseyin Karababa PİRHA’ya konuştu.
24 yıldır kardeşi Gülsüm Karaba’nın akıbeti ve katliamın içeriğiyle ilgili çalışmalar yürüttüğünü söyleyen Hüseyin Karababa, bu kapsamda kitaplar, makaleler yazdığını, röportajlar yaptığını, mahkemelere başvurduğunu kaydetti. Karababa, halen devam eden davaları olduğunu olduğunu, müdahil olup uğraştını belirtiyor.
Hüseyin Karaba öncelikle kendisini tanıtarak söze başlıyor: Mehmet Ali Karababa’nın oğluyum. Sivas Divriği Çamışıklıyım. Babam halk ozanıdır. Müzik aletleri yapımcısı idi. Ben de babamın yürütmüş olduğu halk ozanlığı geleneğini yürütmeye çalışıyorum.
“ÖNCEDEN HAZIRLANMIŞ BİR PROVOKASYON”
Karababa, katliam öncesinde dönemin Kültür Bakanlığı’nın ozan heykeli dikmeye karar verdiğini ve etkinliği organize ettiğini şöyle anlattı:
“1993 Haziran ayı içerisinde Kültür Bakanlığı bir ozan heykeli, bir anıt yaptırıyor. Elinde bağlaması olan yanında kangal köpeği olan ozan heykelini Sivas’a dikmeye karar veriyor. Bakanlık bu faaliyetinde kimseye haber vermiyor. Ankara’da yaptırmış olduğu heykeli Sivas’a götürüyor ve kendi envanterine kayıt ettiriyor. Ardından 2 günlük bir etkinlik düzenlemeyi düşünüyor bakanlık. Bu anlamda Pir Sultan Abdal Derneğini de davet ediyor. ‘Ben bir etkinlik yapacağım. Bu etkinlik resmi bir etkinlik ve valiliğin açılışını yapacağı bir etkinlik’ diyor. Sivas’a geliyor insanlar, 2 Temmuz günü heykelin açılışını vali yapıyor. Devlete ait bir protokolde Vali konuştuktan sonra Yazar Aziz Nesin konuşuyor.
2. günde Madımak Otelini Kültür Bakanlığı İl Kültür Müdürlüğü kiralıyor. 50 kişilik yer tahsis ettiriyor. Bu, savcılık ve dava dosyası içerisinde var. 50 kişilik yatakların ücretlerini Kültür Bakanlığı ödüyor. Gelen misafirlerin karşılanması ve tüm giderlerini Kültür Bakanlığı karşılıyor. Dolayısıyla tamamen devletin protokolünde bir faaliyet. Sivil hiçbir yanı olmayan bir mevzu. 2 Temmuz günü heykeli Sivas Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu kırdırıyor. Bildiğiniz gibi otelin önüne taşları yığmak suretiyle önceden hazırlanmak suretiyle hicret koşusu, diğer taraftan Büyük Birlik Partisi Bosna mitingi organize ediyor. Bunların hepsi 2 Temmuz günü oluyor. Sivas’ın içerisinde 4-5 tane etkinlik var. Birbirine benzemeyen ve birbirine düşman gruplar arasında olan bir faaliyet. O gün bildiğiniz gibi önceden hazırlanmış bir provokasyon görüntüsü verilerek katliam yapılıyor. Provokasyonlar karşılıklı olur. Burada yaşlılar, kız çocukları karşılık verebilecek bir durumları yok. Kimsenin de bir beklentisi yok bizim insanlarımız açısından.”
“BİR DEVLET KATLİAMI YAPILDI”
2 Temmuz 1993’te bilinçli olarak bir devlet katliamı yapıldığını ifade eden Hüseyin Karababa, “O gün devletin gözetiminde 6 bin askeri bulunan, garnizonun denetiminde, 1000 polisi bulunan emniyetin gözetiminde, hiç kimse karışmamak koşuluyla katillere cesaret vererek bu işin çok meşru olduğunu, burada Alevileri öldürenin hiçbir cezaya çarpılmayacaklarını, başlarına hiçbir şey gelmeyeceği gibi bir imaj yaratılarak çok bilinçli olarak bir devlet katliamı yapıldı” diye konuştu.
“TEMEL KARAMOLLAOĞLU HEYKELİ PARÇALATTI”
Katliamın ardından ozan heykelinin yıkıldığını, yerinden söküldüğünü belirten Karababa, “Temel Karamollaoğlu emretti. Adamları geldi bunları yıktılar. Heykelleri parçaladılar, kültür merkezleri tahrip edildi, söylentiye göre Valilik rehin alındı. Valiliği bastılar. Yani resmi bir organizasyonu dışarıdan birileri basmış oldu. Fakat ilginçtir kırılan heykelini, envanterinde kayıtlı olan heykelini ‘benim heykelimi kim kırmış, benim kültür merkezimi kim parçalamış’ diye her hangi bir derde düşmedi. Herhangi bir dava açmadı, herhangi bir soruşturma yapılmasına dair girişimde bulunmadı” dedi.
Madımak Katliamı’nda şehit olan Gülsüm Karaba’nın ağabeyi Hüseyin Karababa konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Ardından otel yandı, parçalandı, oteli birileri tamir etti. Bu tamiri kim ve kimler yaptı? Bu da açığa çıkmadı. Otelin içerisinde 2 tane otel personeli benim kardeşimle beraber yanarak öldürüldü. Bunlar orada sigortalı çalışan elemandılar ne aileleri çıkıp davacı oldu, ne de otelin sahibi. Benim burada 2 tane personelim öldürülmüştür diye davacı olmadılar. Orada bir Hollandalı kadın öldürüldü, Carina Cuanna. Hollanda devleti bunun cenazesini aldı, Hollanda’ya götürdü. Ama davaya müdahil olmadı, avukat katmadı. Kimseye davaya gidip takip edin demedi. Hollanda çok acayip bir şekilde üstünü kapatmaya çalıştı.
Hüseyin Karababa, Madımak katillerini Türkiye’ye iade etmeyen Almanya’ya da tepkili.
“24 yıldan beri benim çok ağrıma giden taraf, dünyada demokrat görünen ve öyle olmaya veya ifade etmeye çalışan bir devletin vatandaşı burada öldürülüyor. Oradan vatandaşının haklarını savunacak bir avukat göndermiyor. İlginç olan taraf, katillerin bir sürüsü Almanya’da şu an hala ilticacı, mülteci durumundalar. AB vatandaşlarını öldürenlerin bir bakıyorsun Almanya gibi bir yerde iltica hakları doğuyor. Ki iltica haklarını ben kitaplarıma yazdım bir siyasi kovuşturmaya uğrarsınız hayatınız tehlikede olur bundan dolayı bir iltica talebiniz olur. Bu doğaldır. Almanya Hitleri yaşamış bir devletsin. Buradan baktığın zaman garip bir şey çıkıyor karşımıza Alman devleti yemek veriyor, su veriyor, yatak veriyor, para veriyor.”
“VALİLİĞİN ÖNÜNDE ÖLDÜRÜLEN İKİ KİŞİNİN AİLESİ DE DAVAYA MÜDAHİL OLMADI”
Madımak Katliamı davasının garipliklerle dolu olduğunun altını çizen Karababa, Valilik önünde öldürülen 2 kişinin ailelerinin de davaya müdahil olmadığını söyledi:
“Bu adamlar Avrupa Birliği ülkesi vatandaşını öldürmüş. Burasından baktığımız zaman bizim davamızın birçok yeri garip durumda. Valiliğin önünde, 2 kişi öldürülüyor. Hakan Türkgil, Hakan Alan. Onlar mermiyle öldürülüyor. Otelden çok çok ilerde öldürülüyorlar. Şimdi bunların ailesi de müdahil olmadı, davaya. Gelip katılmadı, bir avukat tutmadı, soruşturmalara katılmadı. Aramadı, sormadı.”
“DIŞARIDA ÖLDÜRÜLEN İKİ KİŞİN ADI PANODA EN BAŞTA YAZILI”
5 tane sahipsiz cenaze olduğunu, dışarıda mermiyle öldürülmüş iki kişinin isimlerinin panoda en başa yazılmasının kabul edilemeyeceğini vurgulayan Karababa, bu iki kişinin ailesinin davaya müdahil olmadığını hatırlattı.
“Şimdi faili meçhul halin içinde meçhuller benim anlatmaya çalıştığım. 5 tane böyle sahipsiz bir cenaze var. 1 Hollandalı, 2 otel personeli 2 tanede mermiyle öldürülmüş, kim olduğu bilinmeyen adamlar. Buradan baktığın zaman şu anki durumu ile eşleştirirsek bir bakıyoruz sanki bu insanların tümü bu otelde yakılmışlar, öldürülmüşler gibi gösteren bir tabloyla pano yapmışlar. Buraya, dışarda öldürülen adamların isimlerini en başa yazmışlar, karşılıklı hepimiz mağdur olmuşuz gibi. Hem saldıranlar mağdur hem biz mağduruz gibi Büyük Birlik projesi ortada çok açık. İkimiz de mağduruz. Uzaylılar geldi bizi burada öldürdüler aslında biz kardeşi de birbirimizden haberimiz yokmuş gibi politik bir hava çıkarmaya çalıştılar. Biz bunun böyle olmadığını bu adamların bizimle bir ilgilerinin olmadığını, bu adamların bizim kardeşlerimizle isimlerinin aynı yerde yazılmasının hoş olmadığını, ailelerine ben çağrı yaptım gelin mahkemenize katılın, yok. Avukat tutun, yok. Çocuğunuzun katilini araştırın, yok. Şimdi sizin gönlünüz nasıl razı oluyor ki benim kardeşimle bu tablonun içerisinde sizin çocuğunuzun isminin var olmasına.”
“HOLLANDA MÜDAHİL OLSAYDI, ULUSLARARASI BİR DAVAYA DÖNÜŞÜRDÜ”
Madımak Katliamı’nda yaşamını yitiren Carina Cuanna için Hollanda devletine çok kez girişimlerde bulunduğunu söyleyen Karababa, “Hollanda devletine bir sürü girişimde bulundum. Arkadaşım gel bak burada senin vatandaşın öldürülmüş şunun haklarını birlikte savunalım ki Hollanda müdahil olmuş olsaydı benim davam uluslararası bir davaya dönüşürdü, Hollanda bunu biliyordu. Hollanda bunların hepsini biliyor ise başından beri bu projenin içindeydi. Benim bu anlamda bir şüphem yok. Tabii bazı sitemlerim de var. Hollanda’daki Alevi örgütleri Hollanda devletine sormadılar. Senin orada bir vatandaşın öldürülmüş neden gidip haklarını aramıyorsun. Neden bu vatandaşına sahip çıkmıyorsun demediler. O zaman şüphe daha da büyümüş oluyor. Yani benim çocuğumun üzerinden herkes kendine bir politik zemin açmış oluyor. 24 yıl sonra bunları konuşmaktan bir mahsur görmüyorum. Daha önce toplumun dağılmaması, insanların birbirine farklı bakmaması adına görüyordum” diye konuştu.
“KARANLIK İÇİNDE BİR KARANLIK SÖZKONUSU”
Madımak Katliamı davasının kendi sırtına kaldığını kaldığını dile getiren Hüseyin Karababa’ya göre Sivas Valiliği, emniyet, Kültür Bakanlığı ve Madımak oteli sahibi de davaya müdahil olabilirdi.
“İlginç bir durum da dava benim sırtıma kaldı. Sanki trafik kazasında öldürülmüş birisi. Hiçte öyle bir durum değil. Kültür Bakanlığı müdahil olabilirdi, Valilik, Emniyet, Hollanda devleti, Madımak oteli sahibi, benim personelim öldürülmüş deyip müdahil olabilirdi. Diğer taraftan mermiyle öldürülmüş 2 insanın aileleri bu işe müdahil olabilirlerdi. Bunların hiçbiri kılını bile kıpırdatmadılar. Şu gün de dâhil müdahil olmadılar. Bu anlamda karanlık içinde, bir karanlık söz konusu. Ben o karanlığın içindeki karanlık aydınlatılırsa cinayet aydınlatılacak yâ da katliamın aydınlatılacağını düşünüyorum. Bunu üzerine gidiyorum. Ve bunun üzerine çalışıyorum. Ben bunun üzerine gittikçe Aleviler benden uzak duruyorlar. Çünkü ben Hollanda’nın ciddi bir suç işlediğine inanıyorum. Otelcinin personeli öldürülmüş onun üzerine gidince oradan başkaları rahatsız oluyor. Benim için bu cinayetin aydınlatılması lazım. Cinayetin aydınlatılması için toplantılarımıza Hollandalı bir temsilcinin katılması lazım.”
ALEVİLER HOLLANDA DEVLETİNİ BU DAVAYA MÜDAHİL ETMEK ZORUNDA”
Madımak Oteli’nin müze yapılması için uğraştıklarını ifade eden Karababa, “Biz burayı müze yapınca Hollandalı kadının da burada bir köşesi olacaktır. Bunun sahibi kim? Ailesi yok, devleti yok, bakanı yok, izleyeni yok, gözlemleyeni yok. Aleviler, Hollanda devletini buna müdahil etmek zorundadır. Yani Aleviler benim cinayetimin üzerinden kendine prim yapmayı bir kenara bırakmalı işin önce cinayetin ortaya çıkartılmasına kafa yormalıdırlar” görüşünü dile getirdi.
İnsanların yakıldığı Madımak Oteli’nin 1996 yılında kadın pazarlanan bir yere dönüştürüldüğünü hatırlatan Karababa, şunları kaydetti:
“Ben bu işin takibine düştüğüm zaman adı kötüye çıkmış bir otelle ilgili bir aşağılama durumu yaşattı devlet. Bilerek yarattı. Bu da tutmadı. 1998 de et restorantına dönüştürüldü.Yine aşağılamak adına yapıldı. Bizim baskılarımız sonucu o da tutmadı. Eski Devlet Bakanı Faruk Çelik geldi bize,’ burayı bir şekilde düzenlemek istiyoruz, otel olmaktan çıkartıp kamulaştıracağız” dedi. Şimdiki ucubeye dönüştürdüler. Kültür merkezi gibi bir şey yaptılar. Sanki orada hiçbir şey olmamış insanlar durup dururken ölmüşler gibi. Sokakta öldürülen insanla benim kardeşimin isimlerini alt alta üst üste yazdılar. Nasıl hepimiz kardeşiz. Büyük birlik projesini hayata uygulamaya çalıştılar.
“SİVAS VALİSİ HAKKINDA DAVA AÇTIM, ŞU AN DANIŞTAY’DA KARAR”
Bunlara karşı sürekli mücadele ettim ve davalar açtım. 2011 bir dava açtım. baktım ki sokakta öldürülen insanların isimlerini oradan çıkarmıyorlar, ben kardeşimin isminin buradan çıkarılmasını istiyorum dedim. Ve Bölge idare Mahkemesi’ne Sivas Valisi hakkında bir dava açtım. Davayı kaybettim. Bunun üzerine bir üst mahkemeye başvurdum. Bir üst mahkeme benim lehime karar verdi. Bozulmasına dair. Bana danışılmadan kardeşimin isminin buraya konulmasına karşıyım, dedim. Sivas valiliğinin sunmuş olduğu gerekçe de söyle: Kamunun yararına bu insanların isimlerinin burada kalması uygundur. Şimdi kamunun yararına öldürmüş oluyorsun ve kamunun yararına bu insanların isimlerinin burada kalmasını savunuyorsun. Şu anda kazandım, dava Danıştay’da, karar düzeltme aşamasında.”
ZAMAN AŞIMINA “HAYIRLI OLSUN” DİYEN ERDOĞAN’A SERT TEPKİ
Madımak Katliamı davasının zaman aşımına uğratılması üzerine dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın “hayırlı, uğurlu olsun” sözlerini hatırlatan Hüseyin Karababa, “Bizim genelenlerimizde hayırlı uğurlu olsun, düğünü olan nişanı neşeli olanlara söylenir. Zaten kendisi yatırdı, besledi hayırlı uğurlu olsun dedi. Ben de bunun üzerine aileleri topladım, dedim ki arkadaşlar gelin 33 kişilik bir dava açalım Recep Tayyip Erdoğan aleyhine. Sen Alevilere karşı bir nefret suçu işliyorsun. Sana mı düşmüş sen bir başbakansın sen eşit davranman gerekirken katilleri destekleyen, onları onurlandırmak, onları cesaretlendirmek senin işin mi? Tabi bu çok tartışmalara sebep oldu” diye konuştu.
“ERDOĞAN HAKKINDA DAVA AÇTIM, ŞÜPHELİ OLARAK YAZDIRDIM”
Karababa Erdoğan hakkında dava açtığını belirterek şunları ekledi:
“Ben kendim gittim ve girişimde bulundum Recep Tayip Erdoğan hakkında dava açtım. Amacım onu şüpheli bir şahıs olarak yazdırabilmekti ve yazdırdım. Tabi meclis iç tüzüğünün 107 maddesi gereğince bakanlar, başbakanlar hakkında dava açabilmek için meclisten karar çıkarması gerekiyor. Yani bana buranın savcısı, ‘bizim buna gücümüz yetmez. Sincan Ağır Ceza Mahkemesi’ne itiraz hakkınızı kullanırsınız’ dedi. Bu hakkımı kulandım. Onlar da ‘yerel mahkemenin dediği doğrudur. Biz Recep Tayip Erdoğan’ı yargılama yetkisine sahip değiliz’ dediler. Dava bu şekliyle devam etti. Ben Recep Tayip Erdoğan’ı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşıdım. Derdim Recep Tayip Erdoğan’ı şüpheli olarak yazdırmaktı, onu da yazdırdım. Benim bu ülkede çok büyük bir hakkım yenmiş oldu. Kim tarafından Recep Tayip Erdoğan tarafından. Hiç konuyla alakası olmadığı halde konuya müdahil oldu cinayeti üstlendi bana göre. Yani bunun sorumlusu benim. Bu çocuklar da benim çocuklarım, dedi. Benim başıma gelenlerin Recep Tayip Erdoğan’ın başına gelmesini istiyorum. HZ Ali’den bir sürü dileklerim oluyor.”
“ABDULLAH GÜL’Ü MAHKEMEYE VERDİM”
11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “Ben bu işi çözeceğim” dediğini de hatırlatan Karababa, “Abdullah Gül Sivas’ta 107 sivil toplum örgütünü bir araya topluyorum, ben bu işi çözüyorum dedi. Bende bir yazı gönderdim. Bu işi çözecekseniz ailelerini de çağırın, dedim. ‘Hayır sizi çağırma ihtiyacı duymuyoruz’ dedi. Abdullah Gül’ü mahkemeye verdim. Beni çağırmak zorundasın benim kardeşim öldürülmüş. Sen Sivas’ta adı sanı duyulmamış derneği çağırıyorsun ama beni çağırmıyorsun.” dedi.
Türkiye’nin hiç bir katliamla yüzleşmediğini belirten Karababa, “Bu devleti Sivas’ta yüzleştireceğim” dedi.
“Maraş’ta katliam yaptı yüzleşmedi, Çorum’da, Erzincan’da yaptı, Elazığ’da, Malatya’da, yaptı yüzleşmedi. Ama ben kararlıyım. Sivas’ta yüzleştireceğim bu devleti. Bana verilen acıyı bana verilen bunca bedelin zahmetini birileri ödeyecek. Öyle oğlan yedi oyuna gitti, çoban yedi koyuna gitti. Bakın 15 Temmuz darbesi dediler bütün mevzuatın üzerini kapattılar. Ama benim davamın üzerini kapatamadılar. Ne yazık ki ne bir parti yetkilisi, ne bir parti başkanı 15 Temmuzla beraber bu Sivas da neyin nesi diyen kimse çıkmadı. Şu an ülkemizde herkes benim davamın üzerinin kapatılması için uğraşıyor. Ben davanın alttan alta açılması için uğraşıyorum.”
“BU BİR DEVLET ORGANİZASYONU”
“Geldiğimiz noktada başarılı olduğumuzu düşünüyorum” diyen Hüseyin Karababa, “En azından 24 yıldan beri halkın desteğiyle, toplumun desteğiyle beraber Madımak Oteli’nin önünü bırakmadık. Davamızın arkasını bırakmadık. Yorulmadık hiç, kimseden destek almadan, aileler olarak bu işi yürüttük. Oysa biraz açsam benim çocuğumu dernekler götürdü. Dernekler de bu davaya müdahil olmadılar” diye konuştu.
“Sanki benim çocuğum trafik kazasında ölmüş, müştekide benim. Böyle değil ki bu bir organizasyon. Devlet organizasyonu. Eğer biz Sivas’ı adam gibi bir noktaya taşırsak Anadolu rahatlayacak. Peki, niye Sivas’ta katliam yapıyorlar ya da Maraş’ta, Çorum’da? Katliamı yaptıkları zaman bu insanlar korkacaklar, evlerini ucuza bedavadan bu katilere verecekler. Bunlar da bedavadan bu insanların malını mülkünü ellerinden alacaklar. Divriği Türkiye’nin demir madenlerinin % 80’ni çıkartan bir yer. Divriği’deki insanlar da Alevi olduğuna göre bu insanların buradan sökülüp atılması gerekiyor. Bu insanların hakları hukukları üzerinde bu katil sürüleri çapulcular ,devlerin beslediği aşağılık unsurlar konacaklar, yiyecekler içecekler, iş sahibi olacaklar, aş sahibi olacaklar. Anadolu’da Alevileri temizlemek üzere devletin yürütmüş olduğu bir faaliyettir bu.”
“SİVAS’TA DEVLETİN AYAĞI TAKILDI”
“Sivas’ta devletin ayağı takıldı. Yürütemiyor, tökezledi. Bunu görüyoruz. Eğer Sivas’ta ciddi mücadelemizi devam ettirirsek bu katiller bir daha Maraş’ta Çorum’da Malatya’da katliam yapma girişiminde bulunamayacaklar” diye konuşan Karababa, şu bilgileri verdi:
“CEZAEVİNDE YATAN 33 KATİL VAR”
“Şu an cezaevinde yatan 33 katil var. Fakat ben sürekli Adalet Bakanlığı ile yazışıyorum. Bunlar nerede? Kaç kişiler? Bir gönderiyor bana 27 kişi var, bir gönderiyor 28 kişi var. iyi de kardeşim bu 27 üzerindeki 5 tane adam nerede. Şu an bununla uğraşıyorum. Önümüzdeki günlerde gelen evrakla bir dava açacağım. Sen bu adamları nasıl bıraktın, hangi arka kapıdan ve hangi gerekçeyle bıraktın.
“BU KEZ MIZRAK ÇUVALA SIĞMAYACAK”
Cafer Erçakmak biliyorsunuz cenazesi orada çıktı. Şüpheliyim o muydu değil miydi? Yoksa bunlar bir yerden ceset satın adlılar bu Cafer Erçakmak deyip götürüp gömdürdüler mi. Emniyete 400 metre valiliğe 500 metre mesafede evinde yaşıyormuş adam. 1. Ağır ceza Mahkemesi’nde diyor ki adam, Fransa’daymış, Fransa’ya yazı yazdık gelecekmiş falan. Bu kadar basit, bu kadar ucuz, bu kadar kimliksiz ve kişiliksiz. Bir devlet yaptığı katliamı kapatamayacak kadar aciz yâ da bizi basit sanmış. Bu cinayetleri işledi, şimdide işin altından da çıkamıyor. Muhatapta yok ortada, herkes biz yapmadık, diyor. Bu kez böyle olmayacak mızrak çuvala sığmayacak. Ben ölsem de yazdık bunları koyduk evraklarımızı. Bizden sonraki süreçte gelen genç insanlar burada bu olmuş, siz bunun hesabını vermemişsiniz. Burada da bu olmuş yine bunun hesabını vermemişsiniz, diyecekler.”
Bu konuda kitaplar yazdıklarını söyleyen Karababa, “Elimizden ne geliyorsa geceli gündüzlü 24 saat bir fiil bu işi takip ediyorum. Bununla yatıp, bununla kalkıyorum. Bulduğum her arkadaşa, her insana, her topluluğa, iç yapıyı, cinayetin karanlık noktalarını aydınlatmaya çalışıyorum” diyor.
Şu an yürüyen bir dava olduğunu hatırlatan Karababa, ” 3 katil Almanya’da. Almanya vermiyor. Bura da doğru dürüst istemiyor. Avukatım aracılığı ile bunların vatandaşlıktan çıkartılmasını istedim. Gerekçe de şu: Onlar bizi aşağılamaya çalışırken biz onları aşağılatalım. Bunların insan olmadığını, bir memleketi olmadığını bir katliam sanığı olduğunu, Almanya devletine de sen toplu katliam yapan cinayet işleyen birilerini nasıl mülteci olarak bünyende bulundurabiliyorsun. Neden burada şairler, yazarlar, sanatçılar, karikatürcüler, semah dönenler öldürülüyor. Hayatında hiç bir suça bulaşmamış hiç kimseye öte git beriye gel demeyen bu insanlar öldürülüyor.”
“FİKRİ SAĞLAR DAVAYA NEDEN MÜDAHİL OLMADIN?”
“Kimi öldürdüklerini bilmedikleri halde herkesi öldürebilen bu katil sürülerine Almanya açmış bağrını, Fransa açmış bağrını, Hollanda açmış bağrını bunları besliyor” diyerek tepki gösteren Hüseyin Karababa, “On yerden birden saldırının altındayız. Kültür Bakanlığı’na diyoruz ‘arkadaşım sen neden bu işe müdahil olmadın. Zamanın bakanı fikri sağlar sen bu insanları başı boş bıraktın. Boş yapayalnız, kimsesiz. Kendin kurguluyorsun kendin oraya götürüyorsun. Heykel bize ait değil. Hala Aleviler heykelin bize ait olduğunu söylüyorlar. Hayır, Kültür Bakanlığı’nın envanterine kayıtlı. Fikri Sağlar adam gibi karşıma çık, neden müdahil olmadın bu davaya. Karanlık içinde karanlıklar.”
“MADIMAK OLDUĞU SÜRECE ALEVİLİĞİ PARÇALAYAMAZLAR”
Madımak olduğu sürece Aleviliğin parçalanamayacağını vurgulayan Karababa, “Herkesin orada kaybı var. Solun, Bektaşilerin, Kızılbaşların, Alevilerin de kaybı var. Kayıp ortak kaybımız. Burayı parçalayamadıkları sürece Alevileri birbirinden kopartma şansları yoktur” dedi.
Hüseyin Karababa, son olarak “24 yıldır Anadolu’da katliam yapılamıyorsa bizim Sivas davasında dik duruşumuzdan ve mücadelemizden, davaya sahiplenmemizdendir” mesajını verdi.