Etiket: devlet

  • Gezi’de yaralanan Aydoğan: 8 yıldır devlete vurulduğumu ispat edemedim!

    Gezi’de yaralanan Aydoğan: 8 yıldır devlete vurulduğumu ispat edemedim!

    Gezi eylemleri sırasında polisin attığı gaz fişeğiyle sağ ayağından yaralanan Aydın Aydoğan’ın, İstanbul Valiliği ve İçişleri Bakanlığı aleyhine açtığı tazminat davasının reddedilmesinin ardından Danıştay’a taşınan dosyaya 6 yıl sonra yanıt verildi. Aydoğan’ın tazminat talebi reddedildi.

    Gezi Parkı eylemlerinin sürdüğü 11 Haziran 2013 tarihinde gaz kapsülü ile sol ayağından yaralanan Aydın Aydoğan, 6 yıl önce İstanbul 3. İdare Mahkemesi’ne başvurarak İstanbul Valiliği ve İçişleri Bakanlığı aleyhine 100 bin lira manevi, bin lira da maddi olmak üzere 101 bin liralık tazminat davası açtı.

    Aydoğan’ın açtığı tazminat davası mahkeme tarafından reddedilirken, dosya Danıştay’a taşındı. 6 yıldır Danıştay’da bekletilen dosya geçen hafta onaylanarak Aydın Aydoğan’ın tazminat talebi reddedildi.

    Cumhuriyet’ten İlyada Kaya’nın haberine göre Danıştay’ın kararına tepki gösteren Aydoğan, şunları kaydetti:

    “Dosya 6 senedir Danıştay’daydı. 6 senedir hiç bakmamışlar mı? Biz, 1700 sayfalık ceza dosyasını önlerine gönderdik. Polis yazışmalarını, olay gününe ait görüntüleri Danıştay’a sunduk. Danıştay hiç incelememiş ki komik şablonlarla davamı reddetmiş. Reddetme gerekçesi olarak idarenin kararını aynen yazmışlar. Herkese ispat ettim, 8 yıldır devlete vurulduğumu ispat edemedim. Beni, devletin uyguladığı şiddetle yüzde 43 engelli duruma düşürdüler. Devletin hastanesi bana bu raporu verdi ama devlet kabul etmiyor. Her gün adliye koridorlarında hakkımı aramaya çalışıyorum.”

    DOSYA BİR AY SONRA ZAMANAŞIMINA GİDECEK

    Dosyayı Anayasa Mahkemesi’ne taşıyacaklarını belirten Aydın Aydoğan, “Anayasa Mahkemesi’ne ceza dosyasını da götüreceğiz. Bu zaman zarfında bu dosya için Danıştay’a bu kararın düzeltilmesi için dilekçe vermeye hazırlanıyoruz. Dilekçemizi dikkate almazsa üst mahkemeye başvuracağız. Dosyam bir ay sonra zamanaşımına gidecek. Amaçlarının da bu olduğu çok açık. Ama tıpkı Gezi’de olduğu gibi adaletli yarınlar için hakkımı aramaya devam edeceğim” dedi.

    (HABER MERKEZİ)

     

  • ‘Devlet-mafya-siyaset üçgeni hesap vermelidir’-VİDEO

    ‘Devlet-mafya-siyaset üçgeni hesap vermelidir’-VİDEO

    PİRHA- Suç örgütü yöneticilerinden Sedat Peker’in “Devlet-Mafya-Siyaset” ilişkisi üzerine yaptığı itiraflar kamuoyunda yeni ‘Susurluk’ benzetmesine yol açarken, Mersin Emek ve Demokrasi Platformu bileşenleri, kirli ilişkilerin üzerinin örtülmemesi ve Hakikatleri Araştırma Komisyonu kurulması çağrısında bulundu.

    Suç örgütü yöneticilerinden Sedat Peker’in bugüne değin yayınladığı videoların yankısı devam ediyor.

    “Devlet-Mafya-Siyaset” ilişkisi üzerine yapılan itiraflar kamuoyunda yeni ‘Susurluk’ benzetmesine yol açarken, savcıların harekete geçmemesi muhalefet, emek ve demokrasi güçleri tarafından eleştiriliyor.

    Mersin Emek ve Demokrasi Platformu, Peker’in açıklamalarını ve siyasete yansımalarına dair Özgür Çocuk Parkı’nda basın açıklaması düzenledi.

    DİSK Genel-İş Mersin Şube Başkanı Kemal Göksoy tarafından yapılan açıklamada, demokrasi güçleri tarafından yıllardır dillendirilen konuların yeniden gündeme geldiği belirtilerek, “Bu konuda gerek kamuoyunda, gerekse de mahkemelerde her türlü delili ortaya koyduk ve bunun karşılığında sadece hukukun işletilmesini ve adalet istedik. Ancak ne yürütme duydu sesimizi, ne yasama ve ne de yargı. Hepsi üç maymunu oynadılar ve bir anlamda ‘Devlet-Mafya-Siyaset’ üçgenine destek oldular, kan taşıdılar” dedi.

    “SAVCILAR İTİRAFLAR ÜZERİNDEN HAREKETE GEÇMELİDİR”

    Kemal Göksoy, Susurluk kazasında, “Devlet-Mafya-Siyaset” ilişkisinin ortaya çıktığını, ancak ne o zamanın hükümetleri, ne muhalefet ne de yargının gerekli girişimleri yapmadığını, aksine ortalığa saçılan ilişkileri toparlamakla uğraştığına dikkat çekerek şunları ifade etti:

    “Sedat Peker bir suç örgütü lideridir ve onun sözüyle infaz yapmak kadar anlamsız bir şey olmaz. Ancak bu iş bir mafya liderinin iddialarından ziyade bu suçların tümüne karışmış, tüm bu olaylarda parmağı olan ve Barış Akademisyenleri için ‘kanınızla banyo yapacağım’ diyen bir çete reisinin itirafları olarak ele alınmalıdır. Yıllardır, solcuların, sosyalistlerin, yurtseverlerin, savcıları harekete geçirmek için verdikleri uğraşa kulaklarını kapayanların en azından bu itiraflar üzerinden harekete geçmeleri gerekir.

    Bizler yıllardır işlenen yargısız infazlara, demokrasiye ve insan haklarına aykırı davranışlara, “devlet-mafya-siyaset” üçgeninde atılan adımlara karşı mücadele etmeye çalıştık. Uyuşturucu ve silah ticareti ile oluşturulan bütçenin emekçilere sömürü ilişkisi olarak nasıl yansıdığını, Kürt sorununun çözülmesini istemeyenlerin neler yapabileceğini tahmin ederek Kürt sorununun barışçıl bir şekilde çözülmesi gerektiğini anlatmaya çalıştık.  Tek adam rejiminin bu konulardaki hesap alıp verme ilişkisini ortadan kaldırmaya yönelik olduğunu da ısrarla belirtmeye çalıştık.”

    “HAKİKATLERİ ARAŞTIRMA KOMİSYONU KURULMALIDIR”

    Kemal Göksoy, “Devlet-Mafya-Siyaset” üçgeninden ülkenin kurtuluşunun, “emekten, barıştan ve bir arada yaşamdan yana, özgür demokratik bir Türkiye’nin kurulması” olduğunun altını çizerek, “Son 40 yılın yargısız infazlarının, insan hakları ihlallerinin, antidemokratik uygulamalarının hesabı verilmelidir, yargı önüne çıkarılmalıdır ve tüm bunların insanlık suçu olması nedeniyle hiçbir suçun zaman aşımı olmamalıdır. Ayrıca bağımsız kişi ve kurumlardan oluşacak Hakikatleri Araştırma Komisyonu da kurulmalıdır” ifadelerine yer verdi.

    “ÖZGÜR-DEMOKRATİK TÜRKİYE MÜCADELESİNİ MUTLAKA KAZANACAĞIZ”

    Emek ve Demokrasi platformu olarak emekten, barıştan, demokrasiden ve adaletten yana bir Türkiye mücadelesini çok daha kararlı bir şekilde sürdüreceklerini vurgulayan Göksoy, “Bu mücadele sırasında pek çoğumuzu cezaevleri, yargısız infazlar, sürgünler ve insan hakkı ihlalleri bekliyor olabilir ama biz bu mücadeleden asla vazgeçmeyeceğiz, ülkenin kurtuluşu için kirli ilişkiler yumağının çözülmesi, çeteler ve tek adam rejimini ortadan kaldırmanın zorunlu olduğunun bilinciyle, emekten, barıştan ve bir arada yaşamdan yana, Özgür-Demokratik Türkiye mücadelesini mutlaka kazanacağız” diyerek açıklamaya sona erdi.

    Diren KESER/MERSİN

  • ‘Alevilerin toplumsal hafızası ve değerleri katliamlar ve asimilasyonla yok edilmek isteniyor’

    ‘Alevilerin toplumsal hafızası ve değerleri katliamlar ve asimilasyonla yok edilmek isteniyor’

    PİRHA- Yazar Temel Demirer, Alevilerin toplumsal hafızasının ve değerlerinin katliamlar ve asimilasyonla yok edilmek istendiğine dikkat çekerek, “Türkiye’yi katliamlar coğrafyasına dönüştüren bu tarihlerle yüzleşilmeli ve gerçekler açıklığa kavuşturulmalıdır. Aksi takdirde, Türkiye’de toplumunun güvenliği sağlanamaz, bu tür katliamlara yaşam alanları açılmaya devam eder” dedi.

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırılarına maruz kalan toplumlardan biri de Aleviler. Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Devlet tarafından inancı ve ibadethanesi kabul edilmeyen Aleviler, okulda, sokakta, işyerinde, hastane, mahallede, yaşadığı apartmanda aşağılanıyor, hor görülüyor, hakarete uğruyor.

    Türkiye’de nefret suçları ile ilgili kapsamlı bir yasal düzenlemenin eksikliği sistematik bir biçimde bu saldırıların devam etmesine de zemin hazırlıyor.

    Peki nefret suçu kaynağını nereden ve nelerden alıyor? Yargı Alevilere dönük nefret suçuna karşı ne yapıyor? Demokrasiyi ve eşitliği savunan kurum ve kuruluşlar Alevilere dönük nefret suçlarına karşı ne yapıyor? Tüm bu soruları ve daha fazlasını akademisyen, yazar, tarihçi, hukukçu, insan hakları savunucularına sorduk.

    Yazar, aktivist Temel Demirer, sorularımızı yanıtladı.

    “AYRIMCILIK ÖNCE DİLDE BAŞLAR”

    PİRHA: Türkiye’de ve dünyada nefret söylemi ve buna bağlı olarak da nefret söyleminin ortaya çıkardığı şiddet artıyor. Nefret diline daha fazla sarılarak ötekileştirdikleri halkları, inanç kimliklerini, sınıfları, kadını düşmanlaştırıyor. Yine Ortadoğu’da sonu gelmeyen mezhep savaşları bunun en belirgin örneklerinden biri. Siz bu nefret söylemini neye bağlıyorsunuz?

    TEMEL DEMİRER: Sürdürülemez kapitalizmin III. Büyük Buhranı ile cebelleşen yerkürede; Zygmunt Bauman’un, “Devletler otoriterleşirken, kişiler militerleşmektedir” biçiminde tarif ettiği çılgınlık kesitinden geçiyoruz. Söz konusu durumu, “Kriz özellikle eskinin ölmesi ve yeninin doğamaması olgusundan kaynaklanır; ara dönemde ise çeşitli hastalıklı belirtiler ortaya çıkar” diye betimleyen Antonio Gramsci’nin altını çizdiği hâl bir ara döneme denk düşer ki, bu da bir imkân ve çılgınlık kesitidir. Her şeyin mümkün olduğu tabloda ben de, “Dünyada neo-liberalizmin sonunun gelmesini beklemiyorum, geldiğini savunuyorum” diyenler ve büyük bir kaosla yüzleşmenin kaçınılmaz olduğunu söyleyenlerdenim…

    Öncelikle “Ayrım” ve “Nefret” kavramlarından başlamak gerek. Ayrım(cılık), yaş, bedensel yetenekler, sınıf, etnik köken, cinsiyet, ırk ya da din ayrımına dayalı farklı muamele. Latince “discriminare”, “bölmek, ayırmak, ayırt etmek” sözünden gelir. “Eşit davranmamak, fark gözetmek” olarak özetlenmesi mümkün olan ayrımcılığın “resmileşme”si, İsa’dan 600 yıl önce başladı. Roma hükümdarı Servius halkını iki sınıfa ayırdı. Onun tasnifine göre birinci sınıf “clasiscus” alt tabaka ise “proletarius”tu. Ayrılan şeylerden birine yüklenen negatif anlamla oluşan hâlin, yani ayrımcılığın psikolojik nedenlerinin yanı sıra, sosyal ve politik nedenleri de vardır. Ayrımcılık, bencillik ve empati yoksunluğuyla ilintili, farklılığa tahammülsüzlükle karakterize olan bir tutum ve davranışlar dizisiyken; ekonomik ayrımcılık, her zamanki gibi sorunun esas kaynağıdır.

    Irkçılık, ayrımcılığa verilebilecek en iyi örnektir;[5] ve şunun altı çizilmeli: “Ayrımcılık zamanla daha iyi değil, daha kötü hâle gelir.” “Çerkes, Abaza; allah muhafaza”, “Kürtten evliya, sokma avluya”, “Arap, Arnavut, deve; bastırma bunları eve”, “Tenekeden maşa olmaz, Çingeneden paşa olmaz,” türünden atasözlerinde açığa çıkan ayrımcılık Türkiye Cumhuriyeti siyasetinin de belkemiğidir. Başbakan iken Erdoğan’ın, “ayrımcı” bir insan olmadığını kanıtlamak için Siirt Meydanı’nda “Ayrım yapsam Siirt’ten bir Arap kızıyla evlenmezdim” demesi de ayrımcılığın bir örneğiyken; kültürel dağarcığımız bu tür sözlerle doludur!

    Örneğin “Kız alıp kız vermişiz”, “Benim de Kürt arkadaşlarım var”, “Etle tırnak gibiyiz”, “Çocukken Rum komşularımız vardı, evlerinden çıkmazdık”, “Alevi nedir, Sünnî nedir… Bilmezdik”, “Benim en yakın arkadaşım Ermeni”, “Benim eşim Kürt”, “Hâlbuki, ‘Biz kızlarımızı erkek çocuklarımızdan ayırt etmiyoruz’ demek bile, ortada bir ayrımcılık olduğunun kanıtını oluşturmaktadır. Ve son tahlilde ayrımcılık, ırkçılığı içeren bir linç kültürüdür.

    Nasıl mı?

    “1958’de Mississippi Üniversitesi’ne başvuran Clennon King adındaki siyah bir öğrenci, zorla akıl hastanesine kapatılmıştı. Duruşmayı yöneten yargıç, bir siyahın Mississippi Üniversitesi’ne kabul edileceğini düşünmesinin çılgınlık olduğunu hükmetmişti” gerçeğini hatırlamak yetmez mi?!

    Bunların hepsi “ayrımcılık” illetinden malûldür! Çünkü kimliğini bastıran Kürt ve gizleyen Alevi ya da tarihi kurcalamayan Ermeni veya varlığını hissettirmeyen Arap, sonra da sesini çıkarmayan Rum ile “dost” olmak, komşu olmak, kız alıp kız vermek, ahbap olmak kolaydır. Bastırılmış, unut(tur)ulmuş kimlikler batmaz egemene.

    Gerekli olan ise kimliğini bastırmayan Kürt, gizlemeyen Alevi, tarihi kurcalayan Ermeni, varlığını hissettiren Arap, alttan almayan Rum karşısında da dostluğu, komşuluğu, kardeşliği, kız alıp vermeyi, ahbaplığı sürdürmektir. Böyle bir davranışın dilini tutturmaktır! Çünkü “Ayrımcılık, çok sık ifade edildiği gibi, önce dilde başlar… Dil, kişisel olarak öğrenilen, fakat toplumsal olarak inşa edilen bir iletişim aracıdır.”

    Yaşamın nefret, ayrımcılık, dışlama, hor görme, şiddet ve zulüm olduğu coğrafyalarda hoşgörü değil, ayrımcılık, yasaklar ve eşitsizlik üzerine kurulu sınıflı-sömürücü toplumlar “birlik beraberlik” söylenceleriyle homojen bir nüfus yaratan bir zorbalıksız var olamazlar.

    Kolay mı? Egemen ötekileştirme masalında bir yanda “biz” bütün olumlu değerleri taşıyanlar, yani iyi, haksever, dürüst, yürekli olanlar; karşı tarafta ise “ötekiler”, bizden sayılmayanlar, olumsuzlar, yani kötü, ahlâksız, korkak, kalleş vb. olanlar vardır.

    Böyle bir tabloda “Önyargıya dayalı ayrımcılığın doruk noktası soykırım” devreye girerken; toplumun her kesimini saran ırkçılık ve ayrımcılık eşliğinde kulakları sağır eden savaş naraları atılır. Kadın, çocuk ve hayvan düşmanlığı yükselir. Kendi bekası için koca ülkeyi ateşe atmaktan geri durmayacağını defalarca gösteren muktedirlerin çılgınlığı dört yanı sarar. Tıpkı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Alevilere yönelik ayrımcılığı tescil ettiği coğrafyamızda olduğu gibi.

    Siz bakmayın “Türkiye’de farklı kültür gruplarının ayrımcılık ve baskı görmesi olgusu, Aralık 1999’daki AB Helsinki Zirvesinde Türkiye’nin aday ilan edilmesinden sonra AB’ye üye olabilmek için girişilen reform süreciyle ve özellikle Ekim 2001’den sonra ciddi biçimde düzeltilmeye çalışılmıştır,” türünden ucuz toptancılıklara!

    “Neden” mi?

    “Türklük Sözleşmesi’nin üç temel maddesi vardır: Birinci maddeye göre, Türkiye’de imtiyazlı ve güvenli yaşayabilmek, toplumsal hiyerarşide üst katmanlara çıkabilmek ya da çıkabilme potansiyelini sürdürebilmek için Müslüman ve Türk olmak gerekmektedir. İkinci maddeye göre, Osmanlı ve Türkiye’de Gayrımüslimlere yapılanlar (tehcir, katliam, soykırım, gasp, ırkçılık, ayrımcılık vb.) hakkında doğruyu söylemek, bu gruplarla duygudaşlık kurmak ve bu gruplar lehine siyaset yapmak kesinlikle yasaktır. Üçüncü maddeye göre ise, Türkleşmeye direnen Müslüman gruplara, özellikle de buna kararlı ve güçlü bir şekilde direnebilmiş Kürtlere yapılanlar hakkında doğruyu söylemek, onlarla duygudaşlık kurmak ve onlar lehine siyaset yapmak kesinlikle yasaktır.”

    Yeri gelmişken; “Türklük Sözleşmesi”ndeki ayrımcılık, kuşkusuz Aleviler içinde geçerlidir. Yine siz bakmayın, “Geleceğimizi tehdit eden bir başka tehlike var: Önyargılar, ön kabuller, hoşgörüsüzlük, birbirine karşı tahammülsüzlük, ayrımcılık…” türünden kelâm ile sınırlı ve fiilsiz tutum(suzluk)lara!

    Muktedir şiddetinin bir diğer adı ve kitleleri sürüleştirdiği bir kaldıraçtır ayrımcılık!

    Her sürünün koşulsuz itaat edeceği, boyun eğeceği, peşine takılıp gideceği bir çobana ihtiyacı olduğu kuşkusuz… Hitler’in önlenemez yükselişinin bir nedeni; insanların sürüye nasıl katıldığını görmesiydi.

    Hitler döneminden çok uzun yıllar önce 1048’de doğmuş Ömer Hayyam’ın, “Celladına âşık olmuşsa bir millet,/ ister ezan ister çan dinlet./ İtiraz etmiyorsa sürü gibi illet,/ müstehaktır ona her türlü zillet,” dizelerinde tarif edilen sürünün her bireyi birbirine benzer. Biriyle konuştun mu hepsiyle konuşmuş gibi olursun. Yani, tektipleştirilmiş bireylerdir sürünün elemanları; Michel Foucault’nun, “Bir yerde herkes birbirine benziyorsa orada kimse yok demektir” sözündeki üzere.

    Sürü psikolojisi öyle etkilidir ki, biat ede ede sürüde kaldıkça, bir süre sonra bireyi, artık başlarında bir çobana ihtiyaç duymaz hâle getirir; ve elbette ırkçılığın, eşitsizliğinin öyküsüdür ayrımcılık tarihi; bir de özgürlük, eşitlik için ayrımcılığa karşı mücadelenin. Hatırlayın: Devrim Fransa’sındaki Kurucu Meclisi yeni anayasa teklifinin 11. maddesi, “Ayrımcılık yapılmayacak” diye haykırıyordu.

    NEFRET SÖYLEMİNİ EGEMEN İDEOLOJİDEN SOYUT ELE ALAMAYIZ

    “Aslında, umudun kendisi, bu umutsuz, şanssız, gri dünyayı terk etmiştir. Yaşam, keyifsizliğin de ötesinde, anlamsızlık batağından çıkmak için hiçbir şansı olmaksızın, mutsuzluğa, sıkıntıya ve monotonluğa gömülüyor. İletişim -konuşma, söyleşi, şaka, hatta komplo- kitle iletişim araçlarının ‘söylemi’ tarafından tümüyle kuşatılmış durumda. Kişiler arası ilişkiler de aynı şekilde bozulmuş hâlde ve artık kayıtsızlık, ikiyüzlü bir tiksinti ve kendinden nefret etme ile tanımlanmakta -tek bir cümleyle, hepimiz samimiyetsizlik illetine tutulduk,”[18] diye tanımlanan tabloda giderek “tekçi”leşen egemen kendinden olmayanı, düşüncelerini paylaşmayanı ötekileştirir; dışlar. Coğrafyamızdaki iktidarın yaratıp beslediği pervasız nefret söylem(ler)i, ötekileştirilenlere yönelik şiddeti tırmandırmaktadır. Çünkü “Nefret söylemi, toplumdaki dezavantajlı grupları düşmanlaştırmaya, değersizleştirmeye veya dışlamaya yönelik hiyerarşik bir anlatımdır.” Yani sisteme mündemiçtir.

    Örneğin Osmanlı’nın Alevi katliamlarında İdris-i Bitlisi’nin, Yavuz Sultan Selim’in rolünü detaylı biçimde anlatan Necdet Saraç’ın, Alevilere yönelik iftiraların, aşağılayıcı ve dışlayıcı nefret söylemlerinin tarihsel arka planındaki devlet aklını sergilediği üzere. Gerçekten de söz konusu söylemler sıradan insanların olmayıp, devlet aklı tarafından Çaldıran savaşı öncesinde ve sonrasında sistematik bir şekilde ulema kaleme alınmıştı. Bunların halka mal edilmesi” ise kadıların, suhtelerin, cemaat önderlerinin, velhasıl tepeden basamak basamak aşağıya doğru inen bir hiyerarşinin işiydi. Tıpkı Venedik’te nefret Getto’larını yaratan devlet icraatlarındaki üzere. O halde, hiçbir nefret söylemini egemen ideolojiden ya da Devletin İdeolojik Aygıtlarının (DİA) siyasal iktisadından soyut ele alamayız. Çünkü “Mutlak olan her şey patolojiktir.”

    Aleviler, Türkiye’de nefret söylemine en çok maruz kalan toplumsal kesimlerden biri. Evleri işaretleniyor ve zorunlu din derslerinde olduğu gibi nefret söylemlerine maruz kalıyorlar. Alevi toplumuna dönük bu dil sizce kaynağını nereden alıyor? Buna ilişkin demokratik kurumlar yeterli refleksi ortaya koyuyor mu?

    Devletin resmî ideolojik gerçeğini konuşmadan ne ayrımcılık ne de nefret söylemi üzerine tek kelime dahi edilemez. “Mafyanın devletleşmesi, devletin mafyalaşması” biçiminde formüle edilmesi gereken bir süreçten geçiyoruz. Neredeyse “bu kadarı da olmaz” dedirten gerçeklik(ler)in baskı “şok”uyla başladığımız her gün iktidarın güçsüzlüğü ve “ilk seçimde gidecek” olmasına değil; faşizm sürecinin sıradanlaştırma mekaniğiyle açıklanmalı.

    François Mitterand’ın tabiriyle “süreklileşmiş darbe/ coup d’état permanent”; August Thalheimer’in, “coup de main/ ani baskın” tespitleriyle müsemma güzergâhta iktidar “şok ve dehşet” pratiğiyle hayata nizam çekerken; “kurtarıcı” olarak vazgeçilmezliğini ispat etmek için toplumun sürekli tehdit altında tutuyor.

    Yani içinden geçilen “istikrarlı istikrarsızlık” yeni rejimin güçsüzlüğü anlamına gelmiyor. Bunun nedeni de coğrafyamızın devlet yapısı. Kolay mı? “12 Eylül AKP ile sürüyor”! ‘Askeri Darbelerin Asker Muhalifleri Derneği’ (ADAM DER) Başkanı Gazeteci Rahmi Yıldırım’ın, “Devlet 12 Eylül faşizminin bıraktığı devlettir, faşizmin kurumları hâlâ yerli yerindedir,”  notunu düştüğü hâle dair, anımsatmadan geçmemeli.

    Yargıtay XVI. Ceza Dairesi’nin, 12 Eylül’ün “Hükümete karşı açık bir darbe ve insanlığa karşı suç” olduğunu belirlediği hâlde darbe lideri, 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren hakkında yapılan “işkence” şikâyetlerine dair, suçun 2004’ten önceki yasaya göre zaman aşımına tabi olduğu belirtilerek takipsizlik kararı verildi.

    Bunda şaşırtıcı bir şey yok! Cumhuriyet, Osmanlı’dan sözüm ona bir “kültürel kopuş” olduğunu “iddia” etse de; devletin bekası mevzuunda Osmanlı’dan Cumhuriyet’e bir “ideolojik süreklilik” söz konusudur.

    Bilinmiyor olamaz! Bu ülke 1915 ile, Varlık Vergisi ile, 6-7 Eylül olaylarıyla yüzleşmediği gibi, 12 Eylül Darbesi ile de yüzleşmedi. 12 Eylül işkencelerini yapanlar hesap verdi mi? Hayır! Yani vahşeti hiç tartışmadık.

    Birkaç örneği aktarmadan geçmemeli. Örneğin Meclis Başkanı İsmail Kahraman, Kanlı Pazar’a hazırlık mitinginde yaptığı konuşmada Tan Matbaası’nı kendilerinin yaktığını söyleyip övünmüştü! 16 Mart 1978’de faşist işgal altındaki İstanbul Üniversitesi’nden toplu çıkış yapan öğrencilerin üzerine atılan bomba sonucu 7 devrimci hayatını kaybetmişti. Yıllarca süren ve sonunda zaman aşımına uğrayan 16 Mart Katliamı davasının avukatlarından Cem Alptekin, “Devlet kendi suç örgütünün ortaya çıkartılmasını engellemek için elinden geleni yaptı, sonuçta devletin bekası bu sürecin önünü kesmek için elinden gelen gayreti gösterdi,” dedi! 1990’larda “polis-siyaset-mafya” üçgeninde “Susurluk Çetesi” tarafından işlendiği iddia edilen faili meçhul cinayetlere ilişkin eski Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar’ın arasında bulunduğu 19 sanığın yargılandığı davada karar açıklandı. 17 cinayet yönünden Ağar dahil 17 kişinin “delil yetersizliği” gerekçesiyle beraatına karar verdi!

    Özetle boşuna değildi devlet katliamlarının, katillerinin “aklanıp”, münferitmiş gibi sunulması. Ya da göstermelik yargılamalarla, komik “cezalarla” olayların örtbas edilmesi!

    Örneğin Sünnî Hanifî mezhebini esas alan Türk(iye) rejiminin, Kızılbaşları “baskılanıp asimile edilmesi gereken topluluk”; dünden bugüne değişmeyen tutumla “ıslah edilmesi”, Sünnileştirilmesi gereken “sapkınlar” olarak görmesi gibi!

    “Nasıl” mı?

    Irkçı faşistlerin 1978’de Çorum ve Maraş’ta, dinci faşistlerin 2 Temmuz 1993’de Sivas’ta işledikleri katliamlar, insanlık suçudur.

    16 Aralık’ta başlayıp 29 Aralık 1978’e kadar on üç gün süren Maraş kıyımında 120 insanın katli veya 27 Mayıs-10 Temmuz tarihleri arasında 14 gün süren Çorum Katliamı’nda 50 kişinin katli, 200’ün üzerinde insanın yaralanması, 300’e yakın ev ve işyerinin tahrip edilmesi, binlerce Alevi ailenin göç etmesi boşuna değildi. O günlerde cüretkâr açıklama yapmıştı Süleyman Demirel, “Bana sağcılar ve milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz,” diye. Ve elbette boşuna değildi; başbakanlığı sırasında, Sivas Katliamı sanıklarının beraatla sonuçlanan davaları hakkındaki “Milletimiz için, ülkemiz için hayırlı olsun. Zaten onlar da söylüyorlar. Yıllar yılı içeride olan vatandaş, içlerinde kaçak olanlar vardı. Bilemiyorum tabii onlar da var…” demesi de Erdoğan’ın.

    Bunlar böyle olunca; şunlar da kaçınılmaz olmaz mı? Oluyor elbette!12 Eylül darbesinden 3 ay önce “çok gizli” ibaresiyle hazırlanan ve Kenan Evren imzasıyla Haziran 1980 tarihinde tugay ve alay komutanlıklarına gönderilen ‘Türkiye’ye Yönelik İç Tehdit’ isimli raporda Aleviler için şunlar kayıtlıydı:

    “Belirli bölgelerde tahrik edilerek ülke çapında olaylara sebep olunan Alevi Bektaşilerin Türk töreleriyle Sünnî prensiplerinin karışımından ibaret bir vicdani inanç içinde bulundukları birçok araştırma ile ortaya çıkmıştır. Kapalı bir topluluk arz eden Aleviler toplu bulundukları bölgelerde dış güçlerin kışkırtmalarıyla siyasal etkinlik sağlamak üzere devlet organlarına sızma veya bu mümkün olmadığı takdirde mahalli, resmi organları çıkarları doğrultusunda kullanılmak üzere faaliyette bulunmakta, kendilerinde olmayan memur, görevli ve vatandaşları bölge dışına itmeye gayret göstermekte, Kürtçülük faaliyeti içinde olanlarla işbirliği yapmaktadırlar.”

    Avukat Cüneyt Toraman’a göre de, 2 Temmuz Madımak Katliamı “ön kesme” bağlamında “Sivas Özel Harp dairesi operasyonudur.” Maraş Katliamı’na ilişkin MİT belgesi, olayların başlamasında Milli Türk Talebe Birliği’nin rolünü ortaya koydu. Belgede, “solcular bomba attı” söylentisinin çıkmasına neden olan bombalı saldırının “bizzat sağcılar tarafından düzenlenmiş olabileceği” belirtildi! Sivas Katliamı davasının 23. yılında firari sanıklar Murat Sonkur ve Eren Ceylan’ın Almanya’dan iadesine ilişkin Adalet Bakanlığı tarafından yazı yazıldı! Sivas Katliamı mağdurları, firari üç sanık yönünden davanın 26 yıldır devam etmesi ve sanıkların yakalanmamış olması nedeniyle Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) hak ihlâli başvurusunda bulundu. Sanıkların yakalanmamış olmasının devletin kusuru olduğu belirtilen dilekçede, firari sanıkların örgütlü bir şekilde yurtdışına çıkarıldığı kaydedildi! Adalet Bakanlığı, Sivas katliamı davasının zamanaşımıyla düşmesi nedeniyle Anayasa Mahkemesi’ne yapılan bireysel başvuruya karşı skandal bir savunma yaptı. Hal buyken; “Buna ilişkin demokratik kurumlar yeterli refleksi ortaya koyuyor mu?” sorusunun yanıtı aranıyor ve bulunabilmiş de değil!

    “DEVLETİN ALEVİSİ OLMAMAK İKTİDARIN ÖTEKİSİ OLMAKTIR”

     Hali hazırdaki hukuk sisteminin Alevîlerden veya ötekileştirilenlerden yana bir artısından bahsetmek mümkün değil gibi. Hukuksal anlamda nefret söylemine ve eylemine dönük yeterli bir mekanizmanın devrede olduğunu düşünüyor musunuz?

    Aleviler Alevi olarak kaldığı ya da devletin Alevisi olmadıkları sürece iktidarın ötekisi olmaktan kurtulamazlar. “Neden” mi? Alevi olmak bugünkü sistemin kabullenmesi mümkün ol(a)mayandır.

    Sünni İslamın nefretle andığı Alevi, özgün adıyla Kızılbaşlık deyince akıllara ilk gelen Maraş (16-29 Aralık 1978), Çorum (29 Mayıs 1980), Erzincan (25 Şubat 1975 ve 27-28 Nisan 1977), Sivas (1978, 2 Temmuz 1993, Ocak-Şubat 1996) değil midir? Ayrıca hem Selçuklu Devleti’nde, hem de Osmanlı İmparatorluğu’nda Aleviler iç tehdit olarak görülüyordu. Osmanlı’da Alevîler için “Katli vaciptir” gibi pek çok fetva yayınlanmıştı. Tüm bunlar “Türk devlet geleneğinin Sünniliğe yaslanması”yla ve Aleviliğin doğasıyla ilintiliydi.

    Burada bir parantez açarak (biliyorum Alevilik üzerine çok şey söylendi, yazıldı; ancak ben de) şunlara dikkat çekmeliyim. “Alevilik, İslâm’ın tasavvufi bir yorumudur. Yöntemini doğrudan Kur’an’a dayandırır. Üstelik Kur’an ayetlerinin lafzına değil batınına ulaşmaya çalışır. Kuran’ın tefsirine değil, teviline girişir,”  türünden “elitist” bir yoruma mesafeli dururken; kanımca Alevilik diğerlerine eşit mesafede duran, insan ve doğa temelli ortakçılık inancıdır. Anadolu Aleviliğine ta Selçuklu’dan bu yana eşitlikçi ve paylaşımcı bir köylü-göçer komünalizminin özlemleri sinmiştir. İnancı gereği ezilenin, haklının ve mazlumların yanında yer alma gayretiyle milliyetçi, ırkçı, şovenist anlayışlardan da uzak durmaya gayret eden Alevilik din öğretisi olmaktan çok, bir felsefedir. Öğretilerini doğanın diyalektik yasalarını izleyerek oluşturan özgün bir kültür ve yaşayış biçimidir.

    “TÜRKİYE’Yİ KATLİAMLAR COĞRAFYASINA DÖNÜŞTÜREN BU TARİHLERLE YÜZLEŞİLMELİ”

    Aleviler sistemli bir biçimde, bir yandan asimilasyona, bir yandan da  diskriminasyona (ayrımcılık)  tabi tutuldu. Anadolu topraklarında bunun biçimlenişi önce İslamlaştırma, Sünnileştirme, Sünni değerlerine içerilme şeklinde gelişti. 20. yüzyılın başından itibaren önce devlet denetimli bir Sünni-Türk kimliği, 1980’lerden itibaren ise Türk- İslam sentezi asimilasyonun temel eksenini belirledi. Alevilik tarihi isyan ve direnişin tarihidir. Şimdi bununla T.C’nin “barışması”, “uyumu”, vs. mümkün mü? Maraş da, Sivas da, Gazi de diğerleri de bundan ötürüydü! Türkiye’de toplumsal barışa dayalı demokratikleşme, laiklik, eşitlik, çoğulculuk ve barış talebi her zaman ya katliamlar ya da darbelerle engellenir. Farklı kimliklerin eşit koşullarda bir arada ve barış ortamında birlikte yaşamasına engel olunur. Derin ve açık güçler katliamlarla, birlikte yaşamın yok edici başrolünü üstlenirler. Gazi Katliamı, devletin başrol üstlendiği böyle bir katliamdır. Hedefinde Madımak’ta eksik kaldığı düşünülen Alevi kırımının devamı vardı. O nedenle Gazi Davası tıpkı Sivas Davası gibi, hukuk dışı bir anlayışla “zaman aşımına” uğratıldı. Amaç, Alevilerin toplumsal hafızasını ve değerlerini katliamlar ve asimilasyonla yok etmektir. Türkiye’yi katliamlar coğrafyasına dönüştüren bu tarihlerle yüzleşilmeli ve gerçekler açıklığa kavuşturulmalıdır. Aksi takdirde, Türkiye’de toplumunun güvenliği sağlanamaz, bu tür katliamlara yaşam alanları açılmaya devam eder.

    “BU ÜLKENİN BÜTÜN “ÖTEKİLER”İNE YÖNELİK AYIRIMCILIK VE NEFRET DİLİ MEDYA ELİYLE YAYILMIYOR MU?”

    Nefret dilinin topluma yayılmasında başat rol oynayan güçlerden biri de medya. Medya bu dili neden kullanıyor, kaynağını nereden alıyor?

    Ortada ezenleri ya da ezilenlerin medyası varken; “medya” diye, bir genelleme “sınıflar üstü” yanılgısı olur. Eduardo Galeano’nun, “Televizyon, kurulu düzeni tekrarlayıp duran imgeler ve yankısı olan sesler bırakır boşluğa; yeryüzünde bunların ulaşamadığı tek bir nokta yoktur,” notunu düştüğü ezenlerin medyası hakkında V. İ. Lenin’in “Bütün dünyada nerede kapitalist varsa orada basın özgürlüğü; gazete satın alma özgürlüğü, yazar satın alma özgürlüğü, rüşvet, halkın görüşünü satın alma ve burjuvazinin yararına saptırma özgürlüğü anlamına gelir,” uyarısı boşuna değildir kuşkusuz. Çünkü Kazuaki Takano’nun, “Bunlar gerçekten oluyor, inanın bana. Ama gazeteler ve TV kanallarında yayınlanmıyor. Medyanın yaptığı bir ayrımcılık diyebilirsiniz buna. Endüstrileşmiş ülkelerdeki medya organları Afrika’da kaç kişinin öldüğüyle ilgilenmiyor. Orada sürekli devam eden bu katliam yedi gorilin ölümünden daha az ilgi görüyor. Tabii Afrikalılar soyu tükenen bir tür değil,” notunu düştüğü yalanın, ötekileştirmenin egemen medyası bir savaş aletidir.

    Burada Alevilerin çok ama pek çok mağdur olduğu “öteki” ve “ötekileş(tiril)me”ye ilişkin bir parantez açmak gerek. ‘Öteki’ kimdir?’ sorusuna yanıt ararken aslında hepimizin birbirimize karşı öteki olduğunu görürüz. Etnik köken, din ve coğrafya insanları ötekileştiren nitelikler olsa da, esas olarak ele alınması gereken neden ekonomiktir. İlkel komünal toplumdan feodal topluma ve bugüne -kapitalizme- ‘öteki’leştirme ekonomik anlamda oldu. Üretim araçlarını ellerinde bulunduranlar diğerlerini ‘öteki’ hâline getirdi ve onların emeğiyle yaşamlarını sürdürdüler. Günümüzde ‘öteki’ kavramı yoksulları, ezilmişleri, toplumdan dışlanmış ama o toplumu ayakta tutan değerlere sahip insanları tarif etmektedir.” Bunun yanında sürdürülemez kapitalist vahşetin insan(lık)ı içine düşürüldüğü yabancılaşmanın beraberinde getirdiği derin yalnızlık ile kendi dışında herkesten korkma, herkesten uzaklaşma, herkesi ötekileştirme duygusu, düşmanlaştırmayı devreye sokar. Böylece insan(lık), insanla bağını yitirirken; etnik kimlik(imiz) hapishaneye dönüşür. Bir parantez açıp sorayım, siz hiç madunlar arasında etnik gerilimleri körükleyen patronların, politikacıların kendi aralarında etnik ayırımcılık, “ötekileştirme” uyguladıklarını gördünüz mü? Onlar aynı ticaret sofrasını, aynı müzakere masasını paylaşıp ganimetleri bölüşürken, etnik kimlik ve ona dayalı boğazlaşmalar, yoksulların, ezilenlerin, sömürülenlerin, madunların payına düşer. Ayrıca ötekileştirme, kendini yüceltme/üstün kılma fikri ile kaim iken; ötekileştiren, diğer insanı aşağılayarak, kendini “normal” olarak tanımlar!

    Bununla birlikte ötekileştiren; “gerçek”leri değil, egemenin bakış açısını ortaya koyarken; çoğulu tek tipleştirir ve siyasileşip oluşturduğu çoğunluğun üstünlüğünü ilân ettiği zaman ölüm saçar.

    Her ötekileştirme girişimi, kültürel ve ahlâkî bir yoksulluğun sonucu olarak ortaya çıkar; bu nedenledir ki toplumsal nefret bir eğitim ve zihniyet sorunudur. Tıpkı “Biz” tanımının, “Türküz, Müslümanız, Sünnîyiz, Erkeğiz, muhafazakârız!” formülünde somutlandığı üzere. Erasmus’un 1530’da literatüre kazandırdığı “civilite” kavramı “öteki”nin doğuşudur adeta. İleride İngilizce gelişerek “civilization” olarak yer bulan kelime “kibarlık/ nezaket” anlamını taşır.

    Böylelikle Erasmus, kendisini ve kendine benzeyenleri (soyluları) “kibar”, benzemeyenleri ve köylüleri “kaba” olarak nitelendirmiş olur. “Dışlamacı” özelliğiyle ötekileştirme kimliğine uymayan, özneye göre “farklı” olarak tanımlanandır; “Ben dışıdır”! İyi, uygar, ahlâklı, temiz vb. olan “ben/biz”in dışındakiler.

    Hâkim reel politikasının “olmazsa olmaz” olarak; “Biz”in, “Onlar”ı yaratması yani egemen “bizi tanımlayıp  güçlendirmek için kullanılan ötekileştirme, ayrımcılık suçudur; kamplaştırmadır.

    Farklılık yaşamın vazgeçilmezi olsa da ötekileştiren; nesneleştirme ve cezalandırma hakkını kendinde görür; Ebu Gureyb zindanlarında olup bitenler bunun örneklerindendir. Ya da dış politikada yaşanan beceriksizlik/ başarısızlık ve yanlışın ötekileştirme, nefret ve öfke diliyle örtülmesidir. Bununla bağıntılı olarak ötekileştirme dediğimiz şey, gündelik dildeki “gizli ötekileştirmeler”den, soykırıma kadar uzanan geniş bir yelpazeye sahiptir. Bunlar birbirini besler. O yüzden ötekileştirmenin hiçbir derecesi, biçimi önemsiz değildir, olamaz da. Özetle ötekileştirme; ayrımcılık ve dışlama ile ilgilidir. Ayrımcılık sonucunda belirli gruplar görmezden gelinmekte, “ben” ve “o” ayrımı ortaya çıkmakta ve bunun sonucunda kişilerin yaşadığı hak ihlâlleri görmezden gelinmektedir.

    Emanual Levinas’a göre, “Öteki, o denli yabancıdır ki, ben ile ortak herhangi bir yanı bulunamaz.” “Neden” mi? Düşman yaratma sanatı olarak ötekileştirme; baskıdır, hoşgörüsüzlüktür, tahammülsüzlüktür, bencilliktir; varlığını devam ettirmek için karşınızdaki kişinin ya da grubun hakkını çiğnemeye başladığınız andır. Jack London’un, “Annemin kendine özgü düşünceleri vardı. Esmerlerin ve bütün kara gözlü insanların hileci olduklarını söylerdi. Kendisi sarışındı tabii,”  örneğinde veya Albert Camus’nün, “Hayatın her alanında bir ötekileştirme, aslında kendini yüceltme/üstün kılma fikri ile mevcuttur,” saptamasıyla karakterize olan oryantalizm ve Avrupa-merkezcilik ile de ilintili ötekileştirme, otoriterleştirme, düşman yaratma kavramlarıyla doğrudan bağlantılıdır. Ve tarih boyu varlığını sürdürmüş olsa da en gelişkin, en ayrıntılı ve kurumsal biçimini sömürgecilik ile birlikte alır. “İleri, gelişkin, uygar, beyaz Batı”nın kendi dışındakiyle kurduğu kalıcı, hiyerarşik ve sömürücü ilişki ile birlikte.

    Jerzy Kosinski şöyle anlatır ‘Boyalı Kuş’ romanında ötekileştirmeyi: “Günün birinde kocaman bir karga yakaladı, kanatlarını kırmızıya, boynunu maviye, kuyruğunu da yeşile boyadı. Bir karga sürüsünün kulübemizin üzerinden geçtiğini görünce koyverdi kurbanını. Aralarına karışır karışmaz amansız bir savaş başladı. Siyah, kırmızı, mavi ve yeşil tüyler uçuştu havada. Kargalar yükselmeye başlamıştı birden, kurbanımızın döne döne tarlalara düştüğünü gördük. Kuş yaşıyordu hâlâ. Gagasını açıp kapıyor, kanatlarını oynatmaya çalışıyordu boşu boşuna. Kardeşleri gözlerini oymuşlardı.”

    “Öteki” diye başlayan cümlelerin tamamı için şuursuz bir “yok sayma” ve “ayrımcılık”tır.

    Egemen zihniyetin asılsız, muhayyel düşmanlık motifleriyle donatılan “ötekileştirme”, “infaz”ı mümkün kılıp meşrulaştırır. Çünkü “öteki”, kirli, suçlu, kötüdür (eline fırsat geçse bizden fazla kötülük yapar); “biz” ise yüce amaçlarla, kutsallıkla donanmış(ız)dır. Öteki nesneleştirilir ki, gasp edilen hakları zaten yokmuş görünsün. Kendisinden farklı olanı içerme, kabullenme yerine yalnızca kendi imgesini mutlaklaştıran iktidar…

    Ötekileştirme, dışlama belirtmek için kullanılır. Yani politik şiddetin uygulama alanına dönüşen ortamda insanlar, paranoya, korku, güvensizlik, tekinsizlik, mutsuzluk, çaresizlik içinde yaşamaya çalışırlar. Çünkü herkesin ötekisi nefreti kadarken; siyasal, kültürel ya da sosyal bir tavır alış, bir ilişki kurma biçimi ve saldırganlıktır. Ötekileştiren farklı olana, aklına yatmayana tahammül edemez. Bu durum “öteki”ne saygının iyice azaldığı toplumlarda çok daha vahim hâle gelir.

    Kriz, savaş ve kaos durumlarında ötekileştirme öyle bir boyuta varır ki, en sıradan farklılık düşmanlık olarak algılanır. Bırakın bir azınlığa dahil olmayı, etnik farklılığı, mezhep farklılığını, ayrı partilere oy vermek bile insanların birbirlerini ötekileştirmeleri, birbirlerini dinlemekten vazgeçmeleri, düşman olarak görmeleri için yeterli hâle gelir.

    Bu da “Şiî ve Alevi düşmanlığı”! “Aleviler işaretlenirken”! “Alevilere çirkin bir saldırı daha”! “Alevi evlerine işaret”! manşetlerindeki atmosferde Alevilerin başına sıkça ge(tiri)lendir. Mehmet Metiner köşesinde, ‘Alevîlerin yemeği yenmez!’ demek ne kadar sorunluysa, bu hastalıklı zihnin kalıpları içinde ‘Alevilerin yemeği yenir!’ cevabını vermek de bir o kadar sorunlu’ diye yazmış!” Toparlarsak: Recep Tayyip Erdoğan, “Bizim Sünnîlik-Şiîlik/Alevîlik diye bir dinimiz yok. Biz aynı dinin mensuplarıyız!” sözünü “yeni zihnin inşası için gerekli yapı taşı niteliğinde” olduğuna bağlayıp; aba altından sopa gösterircesine, “Herkes bilsin ki bizi birbirimize düşürüp yemek için pusuda bekleyen alçakların oyununa gelmeyiz. Gerisi laf-ü güzaftan ibarettir, vesselam,” derken; Aleviler “eşit”miş ve “öteki değil”miş öyle mi? Hadi canım sende! Öyle ise Alevi talepleri neden karşılanmıyor? Madem eşitler ve öteki değiller, AKP; hiçbir değeri olmasa da neden “Alevi Açılımı” ve “Alevi Çalıştayları” yapma gereği hissedildi?

    Şu gerçek: Alevi kurum temsilcilerinin, “Sivas Katliamı aydınlanmadığı sürece bu ülkede demokrasiden, adaletten, eşitlikten bahsetmek mümkün değil,” ifadesindeki Aleviler eşit haklara sahip değiller, hatta eşit yurttaş bile görülmüyorlar. Bu ülkenin ötekileştirdiği yasaklı kimliğidir Onlar.

    “Bu durumda medyanın rolü” mü dediniz? Yalnız Alevilere değil, bu ülkenin bütün “Ötekiler”ine yönelik ayırımcılık ve nefret dili medya eliyle yayılmıyor mu? Örneğin ana akım medyanın (M. Ali Erbil’in kötü şöhretli “mum söndü”sü gibi “kazalar” bir yana) Alevilik konusundaki ağır suskunluğu. Tüm dini programlar Sünnî-İslâm’ı ele alırken bu topraklarda yaşayan diğer din ve inançlara değgin tek bir satır söz edilmemesi…

    Ama medyanın nefret söyleminin “aslan payı”, kuşku yok ki (tarihi dizilerde) Ermenilere ve kısmen Yahudilere (arkadan vuran, düşman işbirlikçisi, açgözlü, sinsi tüccar klişeleri), güncel “milliyetçi” dizilerde (‘İsimsizler’, ‘Savaşçı’, ‘Söz’, ‘Börü’ vb. dizileri hatırlayın…) ve filmlerde ise Kürtlere düşüyor. Hele ki Kürtler, sadece “terörist” değil, aynı zamanda mafya, silah kaçakçısı, “yabancı” devletlerin ajanı, velhasıl bir dönemin Malkoçoğlu filmlerinde  “asil Türk evladı” karşısında “Bizanslı” neyi temsil ediyorsa, o melaneti temsil edecek şekilde gösteriliyor. Sosyal medya konusuna ise, hiç girmeyelim isterseniz.

    “ALEVİLERE DE YENİ BİR DÜNYA, YENİ BİR CUMHURİYET GEREKMEKTEDİR”

    Nefret söyleminin ortadan kalkması için ya da en azından azaltılabilmesi için neler yapılmalı?

    Ötekileştirilmiş yasaklı Alevi kimliğinin özgürleşerek, haklarını elde etmesi yolunda atılacak ilk adım tarihsel, siyasal hesaplaşmadır. Dönemin DİSK Genel Başkanı Erol Ekici’nin, “Devletin eli kanlı faşistleri koruyor” dediği coğrafyamızda mesela 12 Eylül işkencecileri hesap verdi mi? Hayır!

    Çünkü “derin (denilen) devlet “yapılanmasının devam ettiğini belirten 16 Mart davasının avukatı Cem Alptekin’e göre, “Eğer bir Gladyo hesaplaşması yapacaksanız 12 Eylül’le hesaplaşmak gerek…” Çünkü “12 Eylül’e meşruiyet veren toplumsal hareketlerin, 12 Eylül öncesi ve sonrasındaki tavırlarının detaylı incelenmesi, yüzleşmenin bir parçasıdır.” Lakin “Hrant Dink davasını iki tetikçinin cezalandırılmasıyla sonuçlandıran, ‘derin devlet’e gidecek hiçbir izi sürmeyen ve devlet görevlilerini yargılamayan bir adalet sistemi, 12 Eylül’ü yargılayabilir mi? Hocalı Katliamı’nı bahane edip ‘Hepiniz piçsiniz’ diye haykırılan bir ırkçı mitingde konuşarak ‘kan dökmekten’ söz eden bir İçişleri Bakanı’nın olduğu koşullarda, 12 Eylül yargılanabilir mi?” Elbette “Hayır!”

    Devrimci 78’liler Federasyonu Genel Başkanı Nejat Kangal’ın ifadesiyle, “Her şey yerinde duruyor… Yüzleşmeyi, demokratikleşmeyi sağlayacak bir irade de ne yazık ki görünmüyor.”

    Örneğin Gazi Katliamı’nda 24 yaşındaki kızı Zeynep’i kaybeden Cemal Poyraz, “Hâlâ bu ülkede adalet arıyoruz. Gerçek adalet olsaydı, bu ülkede bu kadar katliam olmazdı. Onca katliam oldu, hangisinde gerçek sorumlular yargılandı?” sorusunu dillendirirken; Sivas Katliamı Davası da 13 Mart 2012 tarihinde zamanaşımından düşürüldü ve dönemin Başbakanı Erdoğan, bunu, “Milletimiz için, ülkemiz için hayırlı olsun” sözleriyle “kutladı.” Sonra da insanları Madımak’ta yakanların avukatlarına “Yürü ya kulum” dendi!

    “HESAPLAŞILMAYIP; AYDINLATILMAYAN TÜM KATLİAMLARIN SORUMLUSU DEVLETTİR”

    2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas’da yaşanan katliamda 33 sanatçı, aydın ve 2 otel çalışanı, gözünü kan bürümüş yaklaşık 15 bin kişilik bir “güruh” tarafından Madımak Oteli’nde yakılarak bir “insanlık suçu” işlendi.

    BM’nin 1968 tarihli “Savaş Suçları ve İnsanlığa Karşı Suçlar Bakımından Kanuni Sınırlamaların Uygulanmayacağına Dair Sözleşmesi”ne göre, hangi tarihte işlenmiş olursa olsun, insanlığa karşı suçlar yönünden zamanaşımı süresi uygulanmaz. Bu sözleşmeye göre, insanlığa karşı suçları teşvik eden, katılan devlet yetkilileri, özel şahıslar ve bu suçların işlenmesine hoşgörü gösteren kamu görevlileri yönünden de zamanaşımı uygulanmaz.

    Sözleşmeye göre, işledikleri ülkenin iç hukukunu ihlâl etsin veya etmesin, siyasal, ırksal veya dinsel sebeplerle zulüm veya katliam yapanların, zamanaşımı söz konusu olmaksızın cezalandırılacağı kararlaştırılmıştır. Nitekim İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Nazi katliamlarının yargılandığı Nürnberg Uluslararası Mahkemesi de Birleşmiş Milletler’in kararıyla zamanaşımı söz konusu olmaksızın yargılama yapmış ve insanlığa karşı suçları işleyenleri cezalandırmıştır.

    Ve Avukat Şenal Sarıhan’ın belirttiği gibi, “İnsanlığa Karşı Suç kavramı ve yaptırımı 2005’te iç hukukumuza girdi.” Ünlü Ceza Hukuku Bilimcisi Cesare Beccaria Bonesana; “Suçlar ve Cezalar Hakkında” adlı yapıtında şöyle diyor. “… İnsanların belleklerinde uzun süre iz bırakan canavarca işlenmiş suçlar kanıtlandıkları zaman, kurtuluşu kaçmakta bulan suçlunun yararına hiçbir zamanaşımı öngörülmemelidir. Çünkü onlar buna layık değildirler.” İyi de, ne oldu da Sivas Davası böyle oldu?! Yanıtı katliamda babasını yitiren Mazlum Çimen, “AKP iktidarından adalet beklemek kadar garip bir şey olabilir mi?” diye veriyor.

    O hâlde ilk ihtiyacımız hesaplaşma değil de ne olabilir ki? Aradan yıllar geçse de hiçbir zaman üstü küllenmeyen, acısı dinmeyen, olaylar vardır; hâlâ “yıllar da geçse demincek” dedirterek bizi ateş gibi yakıp kavuran türden…

    ADALET TALEBİNİ ANCAK YÜZLEŞME VE HESAPLAŞMA BÜTÜNLÜĞÜ SAĞLAYABİLİR

    Maraş’ta, Madımak’ta, Roboskî’de, Suruç’ta, Ankara Gar’ında ve diğerlerinde yüreğimizdeki yangın hiç sönmedi…

    “Bir daha asla” diyebilmek için; unutmamak, yüzleşmek ve hesaplaşmak zorundayız. ‘Hesaplaşma’ya uzanmayan, cezayı kapsamayan yüzleşme, biçimsel, yatıştırıcı ve uyuşturucudur. Demokratik bilincin atılımını toplumsal özgüvenin gelişimini ve adalet talebini ancak yüzleşme ve hesaplaşma bütünlüğü sağlayabilir. Bu tabloda egemenler Alevilere yalan söylüyor. Onların evrensel taleplerine sağır ve kör kalmaya devam ediyor. İstismar ediyorlar, samimi falan da değiller. Aleviler özel bir ayrıcalık istemiyor; evrensel ve insana ait olan haklarını istiyorlar. En başta da, dinsiz ve mezhepsiz devlet istiyorlar! Bu, “dinsizliğe” değil, gerçek manada din, vicdan, inanç ve düşünce özgürlüğüne dayanır. Laik devletin din bütçesi de olamaz. Diyanet üzerinden bir mezhebi finanse edemez. Aleviler sosyal, hukuksal, dinsel, siyasal ayrımcılık uygulamalarından bıkmış durumda. Resmi ve sivil asimilasyona da son verilmesini istiyorlar. Bir mezhebin kurumsallaştırılarak kollanırken, diğer inançların horlanmasını ve düşmanlaştırılmasını insan haklarına aykırı bulmaktadırlar. Aleviler, devletin ve siyasetin dinsel vesayet altına alınmasını tehlikeli buluyor. Devleti İslamlaştırmak ve Sünni mezhebe dayalı rejimi inşa etmek için yola çıkanlar, Alevîlerin, diğer inanç/dini grupların ve inanmayanların eşit yurttaşlık haklarını yok etmiş olacaklardır. Kadim tarih buna katliamlarıyla, kanlarıyla, fetvalarıyla tanıklık eder. İnanmayanlar dönüp, 1514, 1826, 1870, 1915, 1937-1938, 1955, 1978, 1980, 1993, 1995 yılları içinde dinsel temelli katliamları inceleyebilir.

    Ve nihayet Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkanlığı’nın yanı sıra, Alevi Bektaşi İnanç Kurulu Başkanlığı görevini yürüten Hüseyin Güzelgül’ün, “Alevîleri yok edemediler, dönüştürmeye çalışıyorlar. Bizim bu iktidardan hiçbir beklentimiz olmamalı” sözlerini kulaklarımıza küpe ederek soru(n)larının radikal/ kalıcı çözümü için “Tüm ezilenlere olduğu gibi, Alevilere de yeni bir dünya, yeni bir cumhuriyet gerekmektedir.”

    Diren KESER-Diren SATI

    İlgili Haberler

    1-Akademisyen Kaya: Alevilere yönelik nefret çok derinlerde, eskiye dayanıyor-VİDEO
    2-Avukat Eren Keskin: Alevilerin hakları birçok kez ihlal edildi-VİDEO
    3-Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın: Nefret suçu doğrudan rejimle bağlantılıdır-VİDEO
    4-‘Alevi örgütleri nefret saldırılarına karşı ortak tavır geliştirmeli’-VİDEO
    5-‘Aleviler, tarih boyunca nefret suçuna maruz kaldı’-VİDEO
    6-‘Alevi düşmanlığı bu toplumun genlerinde var; iflah olmaz’-VİDEO
    7-‘Aleviler kuşatmayı ve tecridi yaşıyor; nefret dili ile düşmanlaştırılıyor’- VİDEO
    8-‘Hak temelli bir anayasal düzenleme yapmadan nefret söylemi azalmaz’-VİDEO
    9-‘Nefrete karşı demokrat Sünniler, Aleviler, Ermeniler bir araya gelebilmeli’-VİDEO
    10-‘Nefret dilinden kurtulmanın tek yolu eşit vatandaşlıktan geçiyor’-VİDEO
    11-‘Nefret dilinin kayda geçmeyen yüzünde Alevi kadınlar var’-VİDEO
    12-CHP’li Başarır: Alevilere yönelik nefrete karşı hukuksal mekanizma işletilmiyor-VİDEO
    13-Orhan Aydın: Nefret söyleminden sevgiyle ve aşkla birlikte çıkacağız-VİDEO
    14-‘Aleviler her türlü ayrımcılığa maruz kalıyor, ötekileştiriliyor’-VİDEO
    15-‘Aleviler her yerde mağdur oluyor, Türkiye’de öteki olarak yaşıyorlar ‘-VİDEO
    16-‘Alevilik, egemen mezhebin yükseldiği zemini sarstığı için hedef haline geliyor’-VİDEO

  • Sanatçı Gani Pekşen: Zorunlu din dersiyle anayasal suç işleniyor-VİDEO

    Sanatçı Gani Pekşen: Zorunlu din dersiyle anayasal suç işleniyor-VİDEO

    PİRHA-Sanatçı Gani Pekşen, Alevilerin eşit yurttaşlık mücadelesini ve zorunlu din dersinin hala devam etmesini PİRHA’ya değerlendirdi. Pekşen, “Din dersleri, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarına rağmen zorunlu olarak şu an devam ediyor. Mevcut din anlayışının hakim olduğu bir eğitim sunulmakta ve bizler de bunun içinde boğulmaktayız. Aslında anayasal suç işleniyor” dedi.

    Zorunlu din derslerinin kaldırılması için yıllardır mücadele eden Aleviler, AİHM kararlarını uygulanmasını bekliyor.

    Eşit yurttaşlık haklarının sağlanmamasından kaynaklanan bazı sorunların ortaya çıktığını ve bunlardan bir tanesinin de zorunlu din dersi olduğunu söyleyen Sanatçı Gani Pekşen, “Anayasada belirtilmiştir herkes düşüncesinde ve inancında hürdür buna rağmen bizler kendi inancımızı bu ülkede özgür bir şekilde yaşayamamaktayız” dedi.

    “İbadet yerimiz (Cemevi) yasal olarak tanınmamakta, bizler ise bunları kendi koşullarımız, kendi ekonomik durumlarımız çerçevesi içerisinde, birlikte oluşturduğumuz örgütler çerçevesinde yaşatmaya çalışmaktayız. Hâlbuki inançlar nasıl özgürse inanç merkezleri de özgür olmalıdır” diyen Pekşen şöyle devam etti:

    “Anayasa ve kanunların özellikle evrensel ilke ve kurallarına göre uygulanması gerektiğini belirttik. Buna rağmen bizler tabi ki bulunduğumuz coğrafya içerisinde maalesef bu özgürlüğümüzü yaşayamamaktayız. Başka bir inancın zoraki yaptırımlarında olduğu gibi biz kendi inancımızı istediğimiz şekilde yaşayamamaktayız ve aslında tabi ki demokratik bir düzende inançlar elbette özgürdür ama asla ve asla bir inanç başka bir inancın üzerinde egemenliğini oluşturmamalıdır. Zorunlu din dersi mücadelesi yıllardır verilmesine rağmen anayasal suç işlenmekte. Buna rağmen yine de baskın olan o anlayış, zorunlu olarak kendi inanç biçimlerini uygulatmakta ve aslında çocuklarımız da o inancın etkisinde bir anlamda yozlaştırılmakta. Bir anlamda çocuklar kendi kültürlerinden koparılmaktadır. Bu anayasal bir suçtur. Bizler kendi inanç biçimlerimizi bu ülkede rahatlıkla yaşayamıyoruz.”

    “İBADETHANELER DEVLETTEN DESTEK ALMAMALI””

    Alevilerin ibadetlerini  özgürce yapamadığını, baskın olan inançlara bir takım haklar verildiğini hatırlatan Pekşen, “Öyle bir hale getiriliyoruz ki bizler Diyanetten veya devletten bazı olanaklar talep etmeye başlıyoruz. Oysa inançlar özgür olmalıdır, ibadethaneler de devletten destek almamalıdır, tam tersine o inancı yaşatan insanlar tarafından ihtiyaçlar karşılanmalıdır. Bundan dolayı da biz kendi ibadethanelerimizde, bu ve buna benzer olanakları kendimiz karşılamamamıza rağmen bulunduğumuz şu anki kentlerde büyükşehirlerin (belediyelerin) yapmış olduğu bazı binalarda ya da kurumlarımızın kendilerinin yapmış oldukları bazı binalarda bu ihtiyaçlarımızı gidermeye çalışıyoruz ancak yeterli imkanlara sahip olamadığımızdan dolayı gerek insanlarımızla iletişim konusunda, gerekse bürokratik iletişim koşulları çerçevesinde bazı sorunlar yaşıyoruz” diye konuştu.

    “HERKES İNANÇ, DİL, DİN VE SİYASİ DÜŞÜNCE OLARAK ÖZGÜR OLMALI”

    Pekşen, Anayasa ve kanunlar nezdinde bütün insanların eşit olduğunu ancak pratikte eşit olmadığını belirterek, bunun suç olduğunu vurguladı.
    Anayasa ve kanunların, evrensel kanunların mutlaka hayata geçirilmesi gerektiğini belirten Pekşen, “Herkesin inanç, dil, din ve siyasi düşünce olarak özgür olmasını düşünmekteyim. Yüzlerce yıl bu topraklarda yaşamamıza rağmen, bu topraklarda vergilerimiz alınmasına rağmen bizler anayasa ve kanunların nezdinde maalesef eşit yurttaşlık haklarından yararlanamıyoruz. Özellikle din dersleri Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarına rağmen zorunlu olarak şu an devam ediyor. Mevcut din anlayışının hakim olduğu bir eğitim sunulmakta ve bizler de bunun içinde boğulmaktayız” dedi.

    “KENDİ İNANCIMIZI YAVAŞ YAVAŞ KAYBETMEYE BAŞLADIK”

    “Devletin özellikle bazı bölgelerde cemevlerindeki dedelerle kurmuş olduğu ilişkilerden dolayı yavaş yavaş kendi öz değerlerimiz yok edilmekte, başka değerler bize enjekte edilmeye çalışılmaktadır” diyen Sanatçı Gani Pekşen şunları kaydetti:

    “Bu konuda bizlerin uyanık olup  daha diri ve bir olmamız gerekiyor. Her geçen süre içerisinde bizim kendi inancımız yavaş yavaş asimile edilmekte ve kendi değerlerimiz yok edilmektedir. Bu yüzdende mücadele bırakılmamalı.”

    PİRHA/DERSİM

  • Fırat’tan hükümete: Deprem bölgesindeki halkın sorunları kış gelmeden çözülmeli

    Fırat’tan hükümete: Deprem bölgesindeki halkın sorunları kış gelmeden çözülmeli

    PİRHA – Malatya’nın Pütürge İlçesine bağlı Hüsükuşağı köyleri 24 Ocak’da yaşanan depremde evleri yıkılmış ve çok sayıda evde hasar görmüştü. Alevi Dernekleri Federasyonu Başkanı Celal Fırat, yaptığı çağrıda,  kış gelmeden devletin deprem bölgesindeki halkın sorunlarını çözmesini istedi. 

    24 Ocak 2020 tarihinde Elazığ’ın Sivrice ilçesinde meydana gelen 6.8 büyüklüğünde depremde 22 kişi hayatını kaybetmiş, bin 31 kişi de yaralanmıştı. Deprem Malatya’da da büyük hasara sebep olmuştu.

    Geçtiğimiz günlerde köyünü ziyaret eden Alevi Dernekler Federasyonu Başkanı Celal Fırat, sosyal medyadan çağrı yaparak deprem bölgesindeki halkın sorunlarının kış gelmeden çözülmesini istedi.

    Malatya’nın Pütürge İlçesi’ne bağlı Hüsükuşağı köylerinde yaşanan depremin acılarının ilk günkü gibi olduğunu belirten Fırat, deprem bölgesinde devlet nezdinde hiçbir çalışmanın olmadığını söyledi.

    “DEVLET ACİLEN DEPREM BÖLGESİNDEKİ HALKIN SORUNLARINI ÇÖZMELİ” 

    Fırat, Türkiye’nin deprem bölgesi olduğunu sık sık artçı sarsıntıların olduğunu belirterek, “Şu an çoğu canlarımız ağır hasarlı evlerde kalıyor. 5 ay geçmesine rağmen halen tespit tutanakları yapılıyor. Hükümet ivedi şekilde bölgede yaşayan insanlara kredi vermelidir” dedi.

    Fırat, deprem bölgesinde yaşayan halkın sorunlarını Devletin acil bir şekilde kış gelmeden çözmesi çağrısı yaptı.

    Celal Fırat, Pütürge Köyünü, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Yönetim Kurulu’nu Temsilen Mehmet Ali Cankaya, Haydar Aygören, Cem Bitnel ve Ümit Sarı’nın ziyaret ettiğini belirterek, “Deprem bölgesinde konfederasyonun canlarımıza yapacağı desteği köy muhtarlarımız ve canlarımızla görüş alışverişinde bulunduk. Hakk emeklerini zayi etmesin” dedi.

    PİRHA/ MALATYA

  • HDP: Şeyh Said ve 47 arkadaşının mezar yerleri açıklanmalı

    HDP: Şeyh Said ve 47 arkadaşının mezar yerleri açıklanmalı

    PİRHA – Şeyh Said ve 47 arkadaşının idam edilişlerinin 95. yılı olması vesilesiyle yazılı açıklama yapan HDP Halklar ve İnançlar Komisyonu’ndan Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı Tülay Hatimoğulları, “Şeyh Said ve 47 mücadele arkadaşının mezar yerleri ailelerine ve kamuoyuna açıklanmalı, tüm hakları iade edilmelidir” dedi.

    Şeyh Said ve 47 mücadele arkadaşının İstiklal Mahkemesi tarafından 29 Haziran 1925’te Diyarbakır Dağkapı Meydanı’nda idam edilmelerinin üzerinden 95 yıl geçti.

    Yazılı açıklama yapan HDP Halklar ve İnançlar Komisyonundan Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı Tülay Hatimoğulları, “Katledilişlerinin yıldönümünde Şeyh Said ve 47 yoldaşını saygıyla anıyoruz” dedi.

    Şeyh Said ve arkadaşlarının idam edildikleri günden bu yana resmi tarih kitaplarında ve siyasi söylemlerde topluma olduğundan çok farklı anlatıldığı belirtilen açıklamada, “Kürt halkı için giriştikleri hak ve adalet mücadelesi adeta şeriat talebiyle başlatılan isyan olarak lanse edilmektedir” denildi.

    “SORUMLULAR AÇIĞA ÇIKARTILMALI”

    Katliamda sorumlu olanların açığa çıkartılması çağrısı yapılan açıklamaya devamında şu ifadelere yer verildi:

    “1923 yılında Cumhuriyet’in ilanı ile yapılan yasal düzenlemeler, devlet politikaları katı merkeziyetçi bir anlayışın ürünü olarak ortaya çıkmaya başladı. Türkiye Cumhuriyeti siyasi tarihinde en büyük kırılma noktası bu politika değişiklikleri ile gerçekleşti. Bu toprakların çok kültürlü çok renkli mirasının reddi temelinde ortaya konan politikalar etnik kimliğe dayalı bir ulus tahayyülünün merkeze alınması çerçevesinde üretildi. Söz konusu politikalar derinleştikçe, Türkiye’de devlet ve toplum arasındaki sürdürülebilir yönetim ilişkisi de derin yaralar almaya başladı. Bu yaraları açıkça konuşmadan, Şeyh Said hareketine giden bu süreçle ve Şeyh Said’in idamı ile yüzleşmek mümkün olmayacaktır.

    Bu hareket sonrası Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk OHAL yasaları yürürlüğe konarak özgürlüklerin önü kesildi, eşitsizlik ve adaletsizlik beslenerek bugüne gelen yollar döşendi. Kürt halkına karşı Şark Islahat Planı gibi bugün AKP-MHP’nin de büyük bir iştahla sahiplenip yürüttüğü inkar, asimilasyon, imha politikaları devreye konuldu.

    Şeyh Said ve arkadaşlarının katledilmelerinin ardındaki gerçeğin açığa çıkarılması Türkiye tarihi açısından ciddi bir yüzleşmenin de gerçekleşmesini de beraberinde getirecektir. Bu nedenle Şeyh Said ve arkadaşlarının idam edilmeleri sürecinde yaşananların çarpıtılmasında ve katliamda rolü bulunan sorumlular açığa çıkartılmalı, o dönemle yüzleşilmeli; Şeyh Said ve 47 mücadele arkadaşının mezar yerleri ailelerine ve kamuoyuna açıklanmalı, tüm hakları iade edilmelidir.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Aydınlar, ölüm orucunun sonlandırılması için Devleti sorumluluğa çağırdı

    Aydınlar, ölüm orucunun sonlandırılması için Devleti sorumluluğa çağırdı

    PİRHA- İsviçre İnsan Hakları ve Dayanışma Derneği’nin de aralarında bulunduğu, “Hak-Adalet -Yaşam İnisiyatifi”nin başlattığı başlattığı ve aralarında bir çok aydın, akademisyen, sanatçı, yazar ve gazeteci imzaladıkları bir çağrı metniyle, ölüm orucu sürdürmekte olan avukatlar Ebru Timtik ve Aytaç Ünsal ile müvekkilleri Didem Akman ve Özgür Karakaya’ya ölüm orucuna son vermeleri çağrısında bulundular. İmza kampanyasında devletten doğal olarak talepte bulunulsa da imzacıların yüzü esas olarak halka ve ölüm orucu eylemcilerine dönük.

    İsviçre İnsan Hakları ve Dayanışma Derneği’nin de aralarında bulunduğu, Avrupa ve Türkiye’den bir araya gelen kişilerin kurduğu “Hak-Adalet -Yaşam İnisiyatifi”nin başlattığı ve aralarında bir çok aydın, akademisyen, sanatçı, yazar ve gazeteci imzaladıkları bir çağrı metniyle, ölüm orucu sürdürmekte olan avukatlar Ebru Timtik ve Aytaç Ünsal ile müvekkilleri Didem Akman ve Özgür Karakaya’ya ölüm orucuna son vermeleri çağrısında bulundular.

    Hak, adalet ve yaşam için bir imza-Hep birlikte biz kazanacağız” başlığı altında hazırlanan imza metninde, ölüm oruçlarının devam ettiğine vurgu yapılarak “Üç kaybımızın ardından dört arkadaşımız daha ölüm tehlikesi altında. Ölüm orucu eyleminin yeterli bir duyarlılık yarattığı saptamasıyla ölüm orucu eylemi dışında farklı yollarla hak ve adalet mücadelesi verilmesini istiyoruz” denildi.

    Çağrı metninin devamında ise şu görüşlere yer verildi:

    “Helin, Mustafa ve İbrahim sadece hak ve adalet talep ettikleri için hayattan koparıldılar. Mustafa Koçak, bir gizli tanık ifadesine dayanılarak, işlemediği bir suç nedeniyle, tek celselik bir yargılama ile adil yargılanma hakkı tanınmadan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmıştı. Adil yargılanma talep ediyordu. Talebi karşılanmadı ve yaşamı elinden alındı.
    Helin Bölek ve İbrahim Gökçek de Grup Yorum’a konulan keyfi konser yasakları kaldırılsın, gizli tanık ifadeleri ile somut delil olmadan haklarında açılan davalar düşürülsün, adil yargılanma ve türkülerini özgürce söyleyebilme talepleri ile başlattıkları eylemleri sırasında haklı taleplerine cevap verilmeyerek ölüme gönderildiler. Yaşam hakkının korunmasından sorumlu devlet; bu sorumluluğunu pervasızca gözardı ederek suç işledi. Acılıyız, öfkeliyiz.
    Helin, Mustafa ve İbrahim’in kaybına karşı devleti yönetenlerin takındığı vurdumduymazlık ve düşmanca tutum, bu zulüm düzeninin, eğer durdurulamazsa, özgür, sömürüsüz, eşit, adil geleceğimizi katletme kararlılığını gösteriyor.

    “İKTİDAR PERVASIZ VE ZALİMCE TAVIRLARI TAKINMAKTAN ÇEKİNMİYOR”

    Pandemi süreci bir kez daha açıklıkla gösterdi ki onlar sadece para ve iktidar için yaşıyor; zulüm, ölüm, çile, faşizm doğuruyorlar. Bu süreç, Konya Seydişehir T Tipi Cezaevi’nde maruz kaldıkları baskı ve işkencenin son bulması için 5 Mayıs günü süresiz dönüşümsüz açlık grevine başladıklarını ve talepleri kabul edilmez ise eylemlerini ölüm orucuna çevireceklerini duyuran 6 mahpusta olduğu gibi bir hak arama yöntemi olarak açlık grevlerinin hapishanelerde yeniden ve endişe verici bir şekilde yaygınlaşmasına yol açıyor.
    Bu taleplerin muhatabı olan iktidar, toplumsal muhalefetin dağınıklığı karşısında en pervasız ve zalimce tavırları takınmaktan çekinmiyor.
    “Ölsünler!” diyecek kadar insanlıktan uzak bu pervasızlığı ancak hep birlikte mücadele ederek durdurabiliriz.

    “EBRU TİMTİK, AYTAÇ ÜNSAL, DİDEM AKMAN VE ÖZGÜR KARAKAYA’YA SES OLMAK İÇİN BİRARADAYIZ”

    Bizler; Helin’in, Mustafa’nın ve İbrahim’in hak ve adalet taleplerini sahiplenmenin bu zulüm düzenini durdurmak için önemli bir adım olduğunu görüyoruz.
    Nerede ve ne iş yaptığı, inancı, siyasi düşüncesi, cinsiyeti fark etmeksizin, insanım diyen herkesi, hepimizi ve geleceğimizi ilgilendiren bu hak ve adalet taleplerinin karşılık bulması için, halen hapishanelerde ölüm orucu sürdürmekte olan avukatlar Ebru Timtik ve Aytaç Ünsal ile müvekkilleri Didem Akman ve Özgür Karakaya’ya ses olmak ve onlar şahsında tüm zulme direnenlerin hak ve adalet talebini yükseltmek amacıyla bir araya geldik.

    “DEVLETE SORUMLULUKLARINI HATIRLATIYORUZ”

    Öncelikle devlete sorumluluklarını hatırlatıyor, temel hakları ve adaleti sağlamakla yükümlü olan devlete bu sorumluluğunu derhal ve öncelikle Ebru, Aytaç, Özgür ve Didem şahsında olmakla birlikte, herkes için yerine getirmesi çağrısında bulunuyoruz.
    Dostlar, yükselttiğiniz hak ve adalet talepleri milyonlarca kalbi, vicdanı etkiledi. Geniș kesimlerin mücadele kararlılığı ile bir araya gelmesini sağladı. İbrahim’i eylemine ara vermeye ikna eden bu bir araya gelişleri, şimdi Helin’in, Mustafa’nın, İbrahim’in acılarına başka acılar eklenmeden genişletme, yayma ve yeni yol – yöntemlerle ilerletme zamanıdır.
    Ölümlerimize aldırmayanlara hep birlikte; “SONUNA KADAR TALEPLERİMİZİN ARKASINDAYIZ, DUYMASI GEREKENLER, YÜZBİNLER, CANLARIMIZI EMANET ETTİĞİMİZ HALK BİZİ DUYDU. UĞRUNA ÖLECEK KADAR SEVDİĞİMİZ YAŞAMI BUNDAN SONRA MÜCADELE DOSTLARIMIZLA BERABER YÜRÜYEREK SAVUNACAĞIZ. BİZ KAZANACAĞIZ ” diyelim.

    Çağrı metninin ön imzacıları şu isimlerden oluşuyor:

    Abdullah Demirbaş (Sur eski belediye eş başkanı)
    Ahmet Nesin (Gazeteci)
    Ahmet Telli (Şair)
    Baskın Oran (Öğretim üyesi, siyasetçi)
    Cenk Yiğiter (Akademisyen)
    Doğan Özgüden (Gazeteci-Brüksel)
    Ercan Kanar (Avukat, İnsan Hakları Savunucusu)
    Erdoğan Aydın (Araştırmacı yazar)
    Ertuğrul Mavioğlu (Gazeteci, yönetmen)
    Eşber Yağmurdereli (Avukat, Yazar, İnsan Hakları Savunucusu)
    Ferhat Tunc (Müzisyen)
    Fikret Başkaya ( Yazar )
    Hasan Cemal (Gazeteci)
    Hasan Kıyafet (Yazar)
    Hilal Nesin (Yazar, Tiyatrocu)
    Hüseyin Aykol (Gazeteci)
    İnci Hekimoglu (Gazeteci)
    İsmail Beşikçi (Araştırmacı, yazar)
    Necati Abay (Gazeteci)
    Nevzat Çelik (Şair)
    Nursel Aydoğan (HDP Eski milletvekili)
    Ragıp Zarakolu (İnsan Hakları Savunucusu, Yayıncı)
    Recep Maraşlı (Yazar)
    Sibel Özbudun (Akadamisyen, yazar)
    Sibel Yiğitalp (HDP Eski milletvekili)
    Suat Bozkuş (Köşe yazarı)
    Şanar Yurdatapan (Düşünce Suçu’na Karşı Girişim )
    Şükrü Erbaş (şair)
    Temel Demirer
    Turgut Öker (Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Onursal Başkanı)
    Zeynel Özen (HDP İstanbul Milletvekili)

    Abidin ÇETİN/ İSVİÇRE

  • 100 Alevi Pirinden açıklama: Devleti yönetenleri sorumluluğa, vicdani göreve çağırıyoruz!

    100 Alevi Pirinden açıklama: Devleti yönetenleri sorumluluğa, vicdani göreve çağırıyoruz!

    PİRHA- Alevi Pirleri (Dede-Ana), sağlık durumları kritik sınırı aşan ölüm orucundaki Grup Yorum üyesi İbrahim Gökçek ve cezaevinde ölüm orucunu sürdüren avukatlar Ebru Timtik, Aytaç Ünsal ile ilgili adım atması ve talepleri kabul etmesi için hükümete çağrıda bulundu. Pirler, “Yaşamak haktır, yaşatmak Hakk’tandır” dedi. 

    Grup Yorum üyesi Bass Gitarist İbrahim Gökçek, cezaevindeki arkadaşlarının serbest bırakılması, Grup Yorum üzerindeki baskıların kaldırılması için 319 gündür ölüm orucu direnişini sürdürüyor. Grup Yorum üyesi Helin Bölek de aynı taleplerle yaptığı ölüm orucu eyleminde bir ay önce İstanbul’da hayatını kaybetti.

    Sağlık durumu oldukça kritik olan İbrahim Gökçek ve cezaevinde ölüm orucunda direnişi yapan Ebru Timtik ve Aytaç Ünsal için Alevi Pirlerinden arka arkaya hükümete çağrılar gelmeye devam ediyor.

    Avrupa’dan ve Türkiye’den Alevi Pirleri (Dede-Ana), ölüm orucundaki Grup Yorum üyesi İbrahim Gökçek, cezaevindeki avukatlar Ebru Timtik, Aytaç Ünsal ile ilgili adım atması ve talepleri kabul etmesi için hükümete “Yaşamak haktır, yaşatmak Hakk’tandır” çağrısında bulundular.

    “Demokratik, eşit, adil ve barış içinde yaşama çağrımızdır” diyen Alevi Pirleri, “Bugün ‘kuzularımız’ hakka yürürken, yönetenlerin vicdanlarının sağır kaldığını üzülerek izliyoruz. Grup Yorum üyesi İbrahim Gökçek ile birlikte avukatları Ebru Timtik, Aytaç Ünsal ölümü göze alarak bir hak ve hakikat mücadelesi veriyor, adalet talep ediyor ve özgürce şarkılar, deyişler söylemek istiyorlar” mesajını verdiler.

    Cezaevlerinde haksızca tutulan canların serbest bırakılıp, adil yargılanmasının talep edildiği çağrı metninde, “Alevi Pirleri olarak, demokratik, eşit, adil ve barış içinde yaşamak için devleti yönetenleri ve tüm toplumsal dinamikleri sorumluluğa, vicdani bir göreve çağırıyoruz” denildi.

    Türkiye’den ve Avrupa’dan Alevi Pirlerinin “Yaşamak haktır, yaşatmak Hakk’tandır” başlıklı çağrı metninin tamamı şöyle:

    “İnsan Hakk’ta Hakk’ı insanda /Arıyorsan bak insanda”

    Yaşamak haktır. Yaşatmak ise devlet ve yönetenler için temel bir görev, insan için vicdani bir sorumluluktur. Bizler biliriz ki yaşam, Hakk’ın varlığının nişanesi ve emanetidir. Devlet, yurttaşla ilişkisini hakikat, adalet ve toplumsal barış diliyle kurmalıdır. Adalet, toplumsal barışın temel unsurudur ve vicdan terazisinden geçerek var edilir. Devlet tüm yurttaşlarına karşı adil olmak zorundadır. Din, dil, ırk, inanç, kimlik ve düşünce farklılıkları; insanın adalet ve temel haklardan yararlanması için engel gösterilemez. Devletin yurttaşına karşı inançsal, kültürel, ekonomik, ideolojik ön yargısı olamaz.

    “BUGÜN YÖNETENLERİN VİCDANLARININ SAĞIR KALDIĞINI ÜZÜLEREK İZLİYORUZ”

    “Fırat kenarında bir kurt bir kuzuyu kapsa, benden sorulur…” diyen devlet anlayışı bir yanda dururken; bugün “kuzularımız” hakka yürürken, yönetenlerin vicdanlarının sağır kaldığını üzülerek izliyoruz. Grup Yorum üyesi İbrahim Gökçek ile birlikte avukatları Ebru Timtik, Aytaç Ünsal ölümü göze alarak bir hak ve hakikat mücadelesi veriyor, adalet talep ediyor ve özgürce şarkılar, deyişler söylemek istiyorlar.

    “GRUP YORUM’UN TALEPLERİNİN YERİNE GETİRİLMEMESİ ADİL VE VİCDANİ DEĞİLDİR”

    Pir Sultan’dan, Nesimi’ye, hak âşıkların pek çoğu, yaşadığı dönemin yönetenleri tarafından cezalandırılmışlardır. Onlara yapılanlar zalimlikten başka bir şey değildir. Ozanların, âşıkların geleneğini cesaretle sürdüren Grup Yorum üyelerinin talebi de şarkılarını, türkülerini, deyişlerini özgürce söyleyebilmektir. Bu haklarının yasaklanması, taleplerinin yerine getirilmemesi adil ve vicdani değildir.

    “TALEPLER KABUL EDİLMELİ, ÖLÜM ORUÇLARI SONLANDIRILMALIDIR”

    Alevi Pirleri (Dede-Ana) olarak, bugünün yönetenlerine çağrımız; geçmişin zalimlerinin yolunu sürdürmemeleridir! 72 millete bir nazardan bakan; din, dil, cinsiyet farkı gözetmeksizin, evrenin ve yaşamın merkezine, insanı koyan ve insan onuruna yaraşır bir yaşam hakkını savunan biz altta imzası bulunan Alevi Pirleri (Dede-Ana), Aleviliğin daima mazlumdan ve ezilenden yana tavır alan bir inanç olduğunun bilinciyle, tüm yetkililere sesleniyoruz! Tarih boyunca cümle Erenler, Pirler; bu coğrafyada barışa, birlik ve beraberliğe katkı sundular. Pirimiz Hünkâr Hacı Bektaşi Veli, aslan ile ceylanı bir arada yaşattı. Bugün bu anlayışı, yolu sürdüren Alevi Pirleri olarak; toplumsal barışın hâkim kılınmasının ülkemize ve bu topraklarda yaşayan tüm halklara büyük yarar sağlayacağına inanıyoruz. Bu yüzden ölüm orucundaki, Grup Yorum üyesi İbrahim Gökçek ile birlikte avukatlar Ebru Timtik, Aytaç Ünsal ve diğer tutukluların talepleri kabul edilmeli, ölüm oruçları sonlandırılmalı.

    “CEZAEVLERİNDEKİ HAKSIZ TUTULAN CANLAR SERBEST BIRAKILMALI, ADİL YARGILANMA SAĞLANMALI”

    Bununla birlikte; cezaevlerinde haksız yere tutulduğuna inandığımız canlar serbest bırakılmalı, adil yargılanmaları sağlanmalıdır. Alevi Pirleri (Dede-Ana) olarak, demokratik, eşit, adil ve barış içinde yaşamak için devleti yönetenleri ve tüm toplumsal dinamikleri sorumluluğa, vicdani bir göreve çağırıyoruz. Ayrıca toplumun tüm kesimlerinden canlarımızı, toplumsal barış için sessiz kalmamaya ve bu çağrımıza destek olmaya davet ediyoruz. Birlik ve beraberlik ancak toplumsal barış ile mümkündür. Yaşadığımız bu zorlu süreçte; birlik, beraberlik, barış ve dayanışmaya ihtiyacımız var. Hak, hakikat, özgür ve barış içinde bir yaşam için insanlığın sağlığı, yaşamı ve mutluluğu için Hak cümlemizin yardımcısı Hızır yoldaşımız olsun. Aşk-ı muhabbetlerimizle…”

    Çağrı metninde imzası olan Alevi Pirlerinin (Dede-Ana) isimleri şöyle:

    Hüseyin Güzelgül / ABF Genel Başkanı Kureyşan Ocağı

    Celal Fırat /ADFE Genel Başkanı İmam Rıza Ocağı

    Hasan Kılavuz / ABF İnanç Kurulu Başkanı- Seyit Sabun Ocağı

    Cafer Kaplan – AABK İnanç Kurulu Başkanı

    Eren Yıldırım / ADFE İnanç Kurulu Başkanı- Baba Mansur Ocağı

    Haydar Buga – Belçika İnanç Kurulu Başkanı

    Halil Şahin – Danimarka İnanç Kurulu Başkanı

    Baki Erkonak – İtalya İnanç Kurulu Başkanı

    Haydar Bilgin- Avusturya İnanç Kurulu Başkanı

    Nusret Oral – Hollanda İnanç Kurulu Başkanı

    Metin Doğan – Fransa İnanç Kurulu Başkanı

    Sevim Sağol – Derviş Cemal Ocağı

    Sevim Yalıncakoğlu – Yalıncak Sultan

    Şenay Malkoç – Kureyşan – Almanya

    Narin Gülçiçeği – Baba Mansur – Almanya

    Mamure Umut – Baba Mansur – Fransa

    Zeynel Abidin Koç – Baba Mansur Ocağı

    Hüseyin Doğan – İmam Rıza Ocağı

    Hüseyin Gazi Metin – Hüseyin Gazi

    Hasan Doğan – Cemal Abdal Ocağı

    Efe Engin – Kureyşan Ocağı

    Vedat Tekten – Ağuiçen Ocağı

    Muharrem Erkan – Hıdır Abdal Ocağı

    Celal Abbas Alıcı – Celal Abbas Ocağı

    Onur Güngör – Baba Mansur Ocağı

    Bülent Yaşar – Baba Mansur Ocağı – Belçika

    Piro Kaplan – Baba Mansur Ocağı- Hollanda

    Murat Doğan – Baba Mansur Ocağı- Fransa

    Ozan Gökkaya – Kureyşan Ocağı- Fransa

    Yadigar Aslan – Kureyşan Ocağı- İngiltere

    Serdar Umut – Baba Mansur Ocağı- Fransa

    Ali Umut – Baba Mansur Ocağı- Fransa

    Erdal Bulut – Ağuçan Ocağı- Fransa

    Erkan Akagündüz – Baba Mansur Ocağı- Fransa

    Sefa Öztürk – Güvenç Abdal Ocağı

    Mesut Çelik – Baba Mansur Ocağı

    Hüseyin Elmas – Ağuiçen Ocağı

    Haşim Kızılveren – Baba Mansur Ocağı

    Ali Tekin – Baba Mansur Ocağı

    Musa Kazım Engin – Kureyşan Ocağı

    Hasan Kılıç – Kureyşan Ocağı

    Kazım Açıktepe – Kureyşan Ocağı

    Ali Haydar Kurt – Baba Mansur Ocağı

    Ali Ekber Aydoğdu – Kureyşan Ocağı

    Ali Efe – Kureyşan Ocağı

    Hüseyin Kayar – Derviş Gewr Ocağı

    Erdal Ahi – Hubyar Sultan

    Cem Sultan Ermiş – İlyas Baba

    Cemal Şahin

    Erdoğan Sezer – Hubyar Sultan

    Ali Eren – Kureyşan Ocağı

    Erzade Yıldız – İmam Rıza Ocağı

    Ali Haydar Gökten – Hubyar Sultan

    Salih Ürün – Cemal Abdal Ocağı

    Cemal Dedeoğlu – Cemal Abdal ( Türbedar)

    Hüseyin Kuğu – Baba Mansur Ocağı

    Hüseyin Moğultay – Baba Mansur Ocağı

    Zeynel Batar – Celal Abbas Ocağı

    Zeynel Doğan – Derviş Cemal Ocağı

    Yusuf Gümüş – Sarı Saltık Ocağı

    İbrahim Doğan – Kureyşan Ocağı

    Bektaş Özcan – Şah İbrahim Ocağı

    Veli Koray Çelik – Üryan Hızır Ocağı

    Ali Ekber Kaya – Kureyşan Ocağı

    Necmettin Güler – Ağuiçen Ocağı

    İbrahim Doğan – Cemal Abdal Ocağı

    Celal Sezer – Hubyar Sultan Ocağı

    Engin Seyitalidedeoğlu – Kureyşan Ocağı

    Enver Can- Seyit Süleyman Aziz baba Ocağı

    Emrah Çolak -Güvenç Abdal Ocağı

    Düzgün Dağ -Kureyşan Ocağı

    Mustafa Düzgün -Baba Mansur Ocağı

    Mehmet Karabulut – Baba Mansur Ocağı

    Cemal Tanrıverdi – Derviş Cemal Ocağı

    Gönül Güngör – Baba Mansur Ocağı

    Fevzi Akbaba – Üryan Hızır Ocağı

    Ergül Şanlı – Dedekargın Ocağı Ocağı

    Nurettin Aksoy – Serçeşme

    Şahin Polat – Sarı Saltuk

    Erdoğan Sevin – Baba Mansur Ocağı

    Mahmut Yalıncakoğlu – Yalıncak Sultan

    Hüseyin Akçay – Kureyşan Ocağı

    Hüseyin Gökçe – Kureyşan Ocağı

    Abdullah Bakır – Derviş Gewr Ocağı

    Hasan Bilici – Derviş Cemal Ocağı

    Mehmet Topçu – Bektaşi Babası

    Hasan Koca

    Baki Erdoğan – Baba Mansur Ocağı

    Hüseyin Bakır – Sultan Sinemili Ocağı

    Hüseyin Soysüren – Sultan Sinemili Ocağı

    Hıdır Beyaz – Kureyşan Ocağı

    Kazım Baran – Ağuiçen Ocağı

    Mustafa Kavak – Paris Bölgesi İnanç Kurulu

    PİRHA/İSTANBUL

  • ‘Sivas Katliamı hükümlüsünün bırakılması Alevilere bir saldırı hareketidir’-VİDEO

    ‘Sivas Katliamı hükümlüsünün bırakılması Alevilere bir saldırı hareketidir’-VİDEO

    PİRHA – Sinemilli Ocağın’dan Süleyman Deprem, Sivas Katliamı hükümlüsünün Cumhurbaşkanı tarafından serbest bırakılmasına tepki göstererek, “Bu, Alevilere bir saldırı hareketidir” dedi. Deprem, Alevilerin birlikte mücadele etmeleri gerektiğini söyledi. 

    Haberin Videosu

    Sivas Madımak Katliamı sanıklarından 86 yaşındaki Ahmet Turan Kılıç’ın kalan cezası, AKP’li Cumhurbaşkanının kararıyla affedilerek Resmi gazetede yayınlandı.

    Kılıç’ın serbest bırakılmasına tepkiler gelmeye devam ediyor. Sinemilli Ocağından Süleyman Deprem, yaşanılanların yeni bir şey olmadığını, temelde bir sistem sorunu olduğunu söyledi.

    1924 yılında Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nun çıkmasıyla birlikte Alevilerin ötekileştirilmesi, daha sonraki süreçlerde asimilasyon süreciyle birlikte AKP ve MHP iktidarının uygulamalarının doruk noktası olduğunu kaydeden Deprem, ” Önce meseleye sistem açısından bakmak zorundayız. Maraş, Sivas, Çorum Gazi unutmamak gerekir” dedi.

    “DEMOKRATİK İTAATSİZLİK EYLEM HAKKINI KULLANACAKSIN”   

    “Türkiye’nin tarihi katliamlar ve darbeler tarihidir” diyen Deprem, şöyle devam etti:

    “Bu darbeler ve katliamlarla inkar, imha ve asimilasyon politikası doğrultusunda yapılanlara karşı çıkarken, iktidarın bile tanımadığı bir yasanın hangi maddesiyle talepte bulunacağız? Sana karşı açıktan imha kararı almış bir iktidar var. Bunun karşısında Kürt, Laz, Çerkez, Alevi,  yetmiyormuş gibi  son süreçte getirilen zamlar, fetvalar, eğitim politikası bunların hepsi bunun bir parçası.”

    Sivas Katliamı hükümlüsünün bırakılmasının Alevilere bir saldırı hareketi olduğunun, bununda iktidar tarafından yapıldığının altını çizen Süleyman Deprem, “Örgütleneceksin, demokratik itaatsizlik eylemleri hakkını kullanacaksın. Sivas Katliamı’nın bire bir failli olan kişinin bugün Cumhurbaşkanının fetvasıyla serbest bırakılması, binlerce hasta tutsak içerideyken, haksız yere Selahattin Demirtaş içeride rehin tutulurken bugün bir katliamın baş elemanı konumunda olan birinin serbest bırakılması Alevilere tamamen bir saldırı hareketidir. Bu saldırı bizati iktidarın kendisi tarafından yapılmaktadır” dedi.

    ALEVİLER ŞAPKAYI ÖNÜNE KOYUP MEYDAN OKUMALI”

    Süleyman Deprem, “Aleviler kendi aralarındaki nüans farklarını bir kenara bırakarak, demokratik zemini güçlendirmek için mutlaka direnmeli, mücadele etmeli” dedi. Deprem, Alevilerin Şeyh Bedreddin, Pir Sultan, Hallac-ı Mansur, Nesimi gibi özünü dara çekip meydan okuması gerektiğini belirtti.

    PİRHA/İZMİR

  • Alevi askerin cenazesine devletin zirvesi ve Genelkurmay katılmadı!

    Alevi askerin cenazesine devletin zirvesi ve Genelkurmay katılmadı!

    Pençe-3 harekatı kapsamında görev yaptığı Irak’ta, PKK ile çıkan çatışma sonucu yaşamını yitiren Er Berkay Işık’ın cenaze törenine devlet zirvesi katılmadı.

    Piyade Sözleşmeli Er Berkay Işık, önceki gün(3 Ocak) Pençe-3 harekatı kapsamında Irak’ın kuzeyinde Haftanin bölgesinde PKK’lilerle çıkan çatışmada yaşamını yitirdi.

    Berkay Işık için dün öğlen vakti, İkitelli Cemevi’nde cenaze töreni düzenlendi.

    Cumhuriyet muhabiri Alican Uludağ’ın Facebook hesabından paylaştığı habere göre ise, törene devletin zirvesinden kimse katılmadı. Sadece AKP’den Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk, AKP Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya törende yer aldı.

    Uludağ haberinde şu ifadeleri kullandı:

    “Ajanslara düşen haber ve görüntülerde ne Cumhurbaşkanı Erdoğan ne de bakanları törende vardı. Devletin zirvesi, törene katılmamayı ‘tercih’ etmişti. Genelkurmay’dan da kimse yoktu.

    AKP’den sadece Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk, AKP Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya katıldı. Onlar da kadın oldukları için cenaze namazında saf tutamadı.

    Devletin zirvesi yerine İstanbul protokolü törendeydi. İstanbul Valisi Ali Yerlikaya, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, 1. Ordu Komutanı Orgeneral Musa Avsever, 3. Kolordu Komutanı Korgeneral Kemal Yeni, İl Jandarma Komutanı Tuğgeneral Nuh Köroğlu, İl Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan oradaydı.

    Oysa ajanslara düşen haberlere göre Erdoğan, Ankara’da değil törenin yapıldığı İstanbul’daydı. Önce cuma namazını Üsküdar’daki Hz. Ali Camisi’nde kılan Erdoğan, buradan Karacaahmet Mezarlığı’nda anne ve babasının kabirlerini ziyaret etti. Yani Erdoğan’ın zamanı da vardı.

    Erdoğan, buradan Dolmabahçe Sarayı’na geçti ve güvenlik zirvesini toplandı. Zirveye, Cumhurbaşkanı yardımcısı Fuat Oktay, AKP Genel Başkan Yardımcısı Mahir Ünal, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, AKP Sözcüsü Ömer Çelik, MİT Başkanı Hakan Fidan, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun ve Cumhurbaşkanı Sözcüsü İbrahim Kalın katıldı.

    Haberler gösterdi ki, Erdoğan’ın yanı sıra devletin üst düzey zirvesi de İstanbul’daydı.
    Ancak Alevi şehit için düzenenlenen törene ne Erdoğan, ne Hulusi Akar ne de diğer bakanlar katıldı.

    Neden olarak iki ihtimal düşünülebilir: Ya törene katılıp protesto edilmekten korktular, ki bu zayıf bir ihtimal…

    Ya da Cumhurbaşkanı Erdoğan, Cemevi’nde Alevi Dedesi’nin arkasında şehit için düzenlenen cenaze namazında saf tutmak istemedi. Daha önceki şehit Alevi askerlerin törenlerindeki sahipsizlik akla gelince, bu seçenek ağır basıyor.

    Bugün İkitelli Cemevi’nde yaşananlar, AKP’nin Cemevlerine yönelik yıllardır uyguladığı bilinçli inkar politikası ve yok sayma anlayışının bir göstergesiydi belki de…

    Öyle anlaşılıyor ki, bu ülkede şehitler de eşit değil…

    Yazık…”

  • PSAKD Genel Başkanı: Cemevleri Alevileri sokaktan çekti-VİDEO

    PSAKD Genel Başkanı: Cemevleri Alevileri sokaktan çekti-VİDEO

    PİRHA- PSAKD Genel Başkanı Gani Kaplan, cemevlerinin yasal statüye kavuşması için yıllarca mücadele verdiklerini ancak cemevlerinin Alevi hareketini sıkıntıya soktuğunu dile getirdi. Kaplan, “Cemevleri Alevileri sokaktan çekti. Cemevlerinin bahçesinde, cemevlerinin salonlarında basın açıklamaları yapar olduk” dedi. 

    Haberin Videosu

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Gani Kaplan, Alevilerin ibadet yeri olan ve halen yasal statüye kavuşmayan cemevlerine ilişkin Pir Haber Ajansı’na değerlendirmelerde bulundu.

    Cemevlerinin yasal statüye kavuşması için büyük mücadeleler verdiklerini ve alanlarda oldukları dönemleri herkesin bildiğini ve yaşadığını aktaran Kaplan, cemevlerinin yasal statüye kavuşma durumunun kendilerini sıkıntıya soktuğunu belirterek şunları dile getirdi:

    “Devlet çok ciddi anlamda bizi asimilasyona uğratıyor. Diğer yandan da biz kendi ayağımıza kurşun sıkıyoruz. Cemevleri maalesef Alevileri sokaktan çekti. Cemevlerinin bahçesinde, cemevlerinin salonlarında basın açıklamaları yapar olduk. Bu sıkıntıyı biz 1996 yılında tartıştık. Cemevleri bize ne getirir ne götürür diye. Evet cenazelerin kaldırılmasında insanların toplanmasında, ibadetlerin sürdürülmesinde önemli bir araçtır ancak diğer yandan da Aleviler’in sokak ayağının törpülenmesinde de devlet tarafından bir araç olarak kullanılıyor.”

    “DEVLET CEMEVLERİNE YASAL STATÜ VERMEZ”

    “Devlet, cemevlerine bakanları, Diyanet İşleri Başkanı’nı göndererek, ‘Benim size izin verdiğim, gösterdiğim çerçevede hareket eder ve bizimle işbirliği yaparsanız yol yürürüz. Aksi taktirde üyelerinizi gözaltına aldığımız gibi size de gerekeni yaparız imajı veriyor” diyen Kaplan şunlara değindi:

    “Cemevlerinin statüsünü, cemevlerinin konumunu, cemevlerinin yönetim biçimlerini Alevi kurumları yeniden değerlendirmeli. Yönetimler ayrılabilir, çünkü şu an cemevleri örgütlerin sokak ayağını törpüler duruma geldi. Şu anda sadece cenazelerin kaldırıldığı kırk yemeklerinin verildiği bir konuma geldi. Cemevlerimizin olduğu şubelere baktığımızda iki sokak uzaklıkta haberleri yok. Kırk yemeğine gelen kalabalığı örgütlü kalabalık sayıyorlar. Bu durumu yeniden değerlendirmek gerekiyor. Devletin de cemevlerine statü vermesi mümkün değil ve veremez. Devlet cemevlerine statüyü verdiği anda İslamın tarhini yeniden yazması lazım.”

    PİRHA/İSTANBUL   

  • Kadınlar, Gazi Mahallesi’ndeki gençlerin nasıl yozlaştırıldığını anlattı-VİDEO

    Kadınlar, Gazi Mahallesi’ndeki gençlerin nasıl yozlaştırıldığını anlattı-VİDEO

    PİRHA-İstanbul Gazi Mahallesi’nde yaşayan kadınlar, mahalledeki yozlaşmayı ve gençlerin uyuşturucuya nasıl yönlendirildiğini anlattılar. 

    Haberin videosu

    İstanbul Gazi Mahallesi’nde yaşayan kadınlar, mahallelerinde yaşanan asimilasyonu ve yozlaşmayı Can Tv’ye anlattılar.

    Kadınlar, Gazi Mahallesinde yaşayan yurttaşların politik, bilinçli ve muhalif olmasından dolayı buradaki gençlerin yozlaştırıldığını, asimile edilmeye çalışıldığını söylediler.

    Gençlerin çoğunun uyuşturucuya ve mafya işlerine yöneldiğini belirten kadınlar, kendilerinin ve çocuklarının artık güvenli bir şekilde yaşayamadıklarına vurgu yaptılar.

    Evleri yakıldığı için köylerinden göç etmek zorunda kalan Sakine Akbaba, çok küçük yaşlarda Gazi Mahallesine yerleştiklerini söyledi.

    Gazi Mahallesi’nin eskisi gibi olmadığını, sokaklarda uyuşturucu maddelerin ve silahlanmanın hakim olduğunu belirten Akbaba, bunun sebebinin toplumun eğitimsiz olmasından dolayı devletin bilinçli bir şekilde uyguladığı politikalardan kaynaklandığını ifade etti.

    Yoksulluğun da bu yozlaşmadaki etkisine değinen Akbaba, gençlerin para kazanmak için bu tür yollara bulaştığını belirtti.

    Eskiden mahallelerinde birlik ve beraberliğin hakim olduğunu, sokaklarda özgürce dolaşabildiklerini söyleyen Akbaba, artık kendi çocukları için bunun mümkün olmadığını ve endişelendiğini kaydetti.

    “ÖNCE ALEVİLİK-SÜNNİLİK ÜZERİNDEN AYRIŞTIRDILAR”

    “Önce Alevilik-Sünnilik üzerinden ayrıştırmaya çalıştı, baktı ki olmuyor damardan (uyuşturucu) girmeye başladı” sözleriyle devletin Gazi Mahallesi’ndeki yozlaştırma politikalarına dikkat çekti.

    Akbaba, “İstanbul’un eskiden taşı toprağı altındı, artık o toprağı zehirlediler” diyerek bahsettiği altının maddi menfaatler olmadığını, sevginin, birlik ve beraberliğin artık kalmadığını vurguladı.

    “Biz Alevi-Sünni olayını bilmiyorduk, 1993’te Sivas ve sonrasında Gazi olayları yaşanana kadar” diyen Akbaba,  Lazların, Kürtlerin, Sünnilerin ve Alevilerin ayrım yapılmadan bir arada yaşadıklarını belirtti.

    Günümüzde Alevi inancının yok sayıldığını söyleyen Sakine Akbaba, Aleviliğin var olduğuna ve Alevilerin bu toplumun en duyarlı insanları olmasına vurgu yaptı.

    Gazi Mahallesi’nde bir ekmekçide çalışan Melek Derici ise köylerde geçimini sağlayamadıkları için ailesiyle İstanbul’a göç etmek zorunda kaldıklarını söyledi.

    “İSTANBUL’UN ALTININI GÖRMEDİK AMA SAVAŞINI ÇOK GÖRDÜK”

    Derici, artık sokaklarda yürüyemez hale geldiklerini, çocukların sokaklarda oynayamaz hale getirildiğini söyleyerek uyuşturucunun her yere yayıldığını ve mafyacılığın arttığını belirtti.

    Alevi oldukları için bilinçli bir şekilde, devletin kendi eliyle Gazi Mahallesi’ni bu hale getirdiğini söyleyen Derici her gün sokaklarda 16 -17 yaşlarında çocukların vurulduğunu, tutuklandığını ifade ederek, “İstanbul’un altınını görmedik ama savaşını çok gördük” dedi.

    Eskiden Gazi Mahallesi’nde dayanışmanın hakim olduğunu söyleyen Derici, artık insanların birbirlerine selam vermediğini belirtti. Devletin ayrıştırıcı politikası yüzünden insanların kimliklerini ve inançlarını saklamak zorunda kaldığına işaret etti.

    Alevilerin yoğun yaşadığı mahallelerde her geçen gün cinsel saldırıların arttığını, çocukların kaçırıldığını belirterek bunların yetkililerin denetiminde yapıldığını iddia etti. Derici, Gazi Mahallesi’ne hizmet verilmediğini de kaydetti.

    22 yaşında öldürülen gencin annesi ise Gazi Mahallesi’nde yaşam koşullarının çok kötü olduğunu söyleyerek diğer çocukları için de endişelendiğini ifade etti.

    Oğlunun hırsızlık, uyuşturucu gibi illegal işlere bulaştığını ve Sivas’ta da birtakım olaylara karıştığı için vurularak yaşamını yitirdiğini söyledi. Oğlunu vuran zanlının üç yıldır tutuklu olduğunu ama hala ceza almadığını belirtti.

    “GENÇLERİMİZİN BEYNİNİ YIKADILAR, GENÇLERİMİZİ BİTİRDİLER”

    Alevi gençlerinin, halk çok sevdiği için devlet tarafından bilinçli bir şekilde bu tür olaylara karıştırıldığını söyleyen anne, “Gençlerimizin beynini yıkadılar, gençlerimizi bitirdiler” dedi.

    Artık sokakta gördüğü gençleri birbirine benzettiğini söyleyen anne, “Onları görünce kendi oğlumu görüyorum” diyerek onların da başına bir şey gelmesini istemediğini ifade etti.

    Eylem BABAYİĞİT-Önder ÖZDEMİR

    İSTANBUL

  • Dersim İnşa Kongresi: Failler dün olduğu gibi bugün de belli

    Dersim İnşa Kongresi: Failler dün olduğu gibi bugün de belli

    PİRHA- Sivas ve Çorum Katliamı’nda yaşamını yitirenler için yazılı bir açıklama yapan Dersim İnşa Kongresi, “Madımak’ta vahşice katledilen demokrasi şehitlerimizin şahsında hak mücadelesi veren bütün canlarımızı, seyitlerimizi, pirlerimizi ve yoldaşlarımızı bir kez daha saygı ile anıyor, soykırımcıları ve katliamcıları nefretle lanetliyoruz.” dedi. 

    Dersim İnşa Kongresi (DİK), Sivas ve Çorum Katliamı’nda yaşamını yitirenler için yazılı bir açıklama yaptı.

    “Sivas ve Çorum katliamlarını unutmadık” diye başlayan açıklamanın devamında “Soykırımları ve Katliamcıları Koçgiri’den, Dersim’den ve Maraş’tan tanıyoruz” denilerek şu ifadelere yer verildi:

    “FAİLLER DÜN OLDUĞU GİBİ BUGÜN DE BELLİDİR”

    Sivas’ta Madımak Oteli’nde yakılarak katledilenler demokrasi şehitlerimizdir. Bizce bu katliamların failleri dün olduğu gibi bugün de bellidir. Çünkü 26 yıl önce 2 Temmuz 1993’te Madımak’ı yakarak Alevileri, aydın ve sanatçıları hedef alanlar bugün de iş başındadırlar.

    Diğer yandan Koçgiri, Dersim ve Maraş’ta Kürt-Alevi-Kızılbaşları hedef alarak soykırım uygulayan zihniyet Sivas-Madımak Katliamı’ndan sonrada boş durmadı ve Roboski’de bir katliam gerçekleştirdi.

    Tekçi ve ırkçı, inkarcı ve katliamcı politikalarını sürdüren; demokrasi, kardeşlik ve barışa karşı düşmanca bir tavır içinde olan zalimler, Suruç’ta öğrencileri toplu halde kıyımdan geçirirken işbirlikçi ve barbar İŞİD çeteleri ile birlikte 10 Ekim’de Ankara-Gar Katliamı’nı da yapanlardır.

    “SOYKIRIM POLİTİKALARI HALA DEVREDE”

    Ermeni halkına yapılan soykırım, Dersim’de 37-38’de devreye konulduğu ve günümüzde ise hala bu soykırım politikalarının devrede olduğu görülmektedir. Dersim İnşa Kongresi olarak Sivas-Nadımak ve Çorum’da katledilen Alevileri ve demokrasi şehitlerimizi saygı ile anıyor, katliamcıları ise nefretle kınıyoruz.

    26 yıldır Madımak’ın hala yandığı ve adeta devlet koruması altına alınan katillerin, canilerin bir türlü hesap vermediğini üzüntü ile karşılıyoruz.

    ‘Yak ula yak’ diye bağıranların siyasetçi(!) olduğu, yakanların korunup-kollandığı ve gerici-yobaz, ırkçı ve faşist canilerin avukatlığını üstlenen AKP’nin yönettiği ‘Yeni Türkiye’de başta Kürt halkı ve Aleviler olmak üzere, aydınlar, sanatçılar, akademisyenler, emekçiler, kadınlar ve bir bütün olarak ‘ötekiler’in, olağanüstü ve ‘orantısız’ bir faşist baskı ile karşı karşıya kaldığı görülmektedir.

    Soykırımdan çok çekmiş ve halada buna karşı mücadele eden Dersim İnşa Kongresi olarak; bu kuşatmayı geri püskürtmek ve zalimlere karşı mazlumlar cephesinin dahada güçlendirilmesinin öneminin bu vesile ile bir kez ortaya çıkmış olduğunu görmekteyiz.

    Sonuç olarak; Koçgiri, Dersim, Maraş, Sivas, Gazi, Gezi, Suruç, Ankara, Roboski, Şengal ve Afrin dahil olmak üzere bizce bu olayların failinin ‘Devlet’ olduğu apaçık ortadadır.

    OMUZ OMUZA MÜCADELE ÇAĞRISI

    Bu anlamda halklarımızın ve inançlarımızın özgürleşmesi, bir daha Dersimlerin, Sivas ve Çorumların yaşanmaması için; birlik ve beraberlik içinde barış, kardeşlik, özgürlük için görev ve sorumluluklarımızın bilinci ile omuz omuza mücadele çağrısını bir kez daha yineliyoruz.

    Bu vesile ile Madımak’ta vahşice katledilen demokrasi şehitlerimizin şahsında hak mücadelesi veren bütün canlarımızı, seyitlerimizi, pirlerimizi ve yoldaşlarımızı bir kez daha saygı ile anıyor, soykırımcıları ve katliamcıları nefretle lanetliyoruz.” (HABER MERKEZİ)

  • Sivas Katliamı’ndan kurtulan Karakuş: O gün devleti yanımızda göremedik-VİDEO

    Sivas Katliamı’ndan kurtulan Karakuş: O gün devleti yanımızda göremedik-VİDEO

    PİRHA – 2 Temmuz 1993, bir katliam tarihi olarak hafızalara kazındı. O gün yaşananların tanıklarından, katliamdan eşiyle birlikte kurtulan Şair Hidayet Karakuş, otelde yaşananları gözyaşları içinde anlattı. Ogün devleti yanlarında göremediğine dikkat çeken Karakuş, bütün katliamların insanlık suçu olduğunu vurguladı. 

    2 Temmuz 1993, bir katliam tarihi olarak hafızalara kazındı. O gün, Pir Sultan Abdal’ı Anma Şenlikleri’ne katılmak için Sivas’a giden aydın ve sanatçılardan 33’ü, kaldıkları otelin yakılması sonucu hayatını kaybetmişti. Katliam sırasında iki otel görevlisi ile iki de saldırgan ölmüştü.

    Sivas Madımak Oteli Katliamı davasının zaman aşımına uğradığı ve geçtiğimiz günlerde Ankara’da görülen davada mahkeme heyeti, firari 3 katliam sanığının yakalanıp yargılanmadan dosyanın kapanmayacağına hükmederek bir sonraki duruşmayı 26 Eylül 2019’a erteledi.

    1993 yılında Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) ve Kültür Bakanlığı’nın ortaklaşa düzenlediği Pir Sultan Abdal Şenlikleri’ne katılmak için eşiyle birlikte Sivas’a giden şair Hidayet Karakuş, o gün yaşananları unutamadığını söyledi.

    Karakuş, olaylar sırasında otelin merdivenlerinde oturan nişanlı çiftlerin sıkıntıdan saçlarını ördüğünü gözyaşları içinde anlattı. Devletin bütün yurttaşlarına eşit mesafede durması gerektiğini belirten Karakuş, o gün devletin yanlarında olmadığının altını çizdi.

    Karakuş, Sivas Katliamı davasının zaman aşımına uğramasına tepki göstererek, faillerinin belli olduğunu ancak korunduğunu ifade etti. Yaşananlar sırasında Sivas Belediye Başkanı olan Temel Karamolloğlu’nun ‘gazanız mübarek olsun’ sözlerini anımsatarak, “Orada yetkiliysen sorumlusun. Bugünlerde AKP’ye karşı laflar ediyor diye benim gözümde aklanmış değil” diyerek Karamollaoğlu’na tepki gösterdi.

    Şair Karakuş, o dönemi yazarak atlattığını belirterek, Sivas Katliamı’ndan sonra, önce ‘Ateş Mektupları’ şiirlerini daha sonra ‘Şeytan Minareleri’ romanını yazdı.

    “BİR GÜN ÖNCESİNDEN KALDIRIM TAŞLARI SÖKÜLMÜŞTÜ”

    Sivas Katliamı tanığı Şair Hidayet Karakuş ile Sivas Katliamına dair konuştuk.

    2 Temmuz 1993 tarihinde Türkiye tarihine bir katliam daha not düştü. Siz de yaşananlar sırasında oradaydınız. O gün ve öncesinde neler yaşandı?

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği ile Kültür Bakanlığı’nın ortak düzenlediği bir  etkinlikten bahsetti Ali Balkız. 1993 yılında. Gitmeyi kabul ettim ve eşimle beraber gittik. 2 Temmuz öncesinden herhangi bir sıkıntımız yoktu. 1 Temmuz sabahı vardığımız zaman pırıl pırıl bir Sivas havası, güneşli bir gün. Aklımıza öyle şeyler gelmiyor tabi, neşeli bir yolculuk yaptık. İki otobüs Kayseri üzerinden Sivas’a gittik. İlk gün gerçekten herhangi bir sorun yoktu. Program yönünde yapılması gereken etkinlikler yapıldı, ikinci gün öğlene kadar da bir sorun yoktu ama bir iki sataşma olmuş. Aziz Nesin, ben saat 11.00 sıralarında imzadaydık. O arada Aziz Nesin’e sataşanlar olmuş. Onun dışında saat 12.00 sıralarında erken ayrıldım imza masasından. Eşim rahatsızlandığı için otele döndüm. Otele döndüğümde eşim uyuyordu, yemekler ağır geldiği için biraz rahatsızlanmıştı. Sivas’a gittiğimde madımak otunu merak etmiştim ve pazar yerini buldum. Pazar yeri merkez camisine bakıyordu, o sırada gördüğüm bir bakkal vardı. Yine camiye bakan bir bakkal. Oradan peynir aldım, köşeden de ekmek alacaktım. Ama bakkaldan çıktığım zaman cami avlusundan bir öbeğin sloganlar attığını ortalarından da  alevlerin yükseldiğini gördüm. Bir yurttaş da cami duvarının dışında onları izliyordu. Bunlar ne yapıyor dedim; Amerikan bayrağı yakıyorlar dedi. O anda aklıma bir şey gelmedi. Acele ekmeği aldım otele yürüdüm. Cumhuriyet lokantası yolumun üzerindeydi, arkadaşları uyarmak istedim ama ben caddeye çıktığım zaman camiden boşalan kalabalık 80-100 kişiydi. Arkadaşlar da durumu görmüş, yemekleri bırakmış kaldırımlara çıkarak göstericileri izliyorlardı.

    “KÖTÜLÜĞÜ ÖRGÜTLEYENLER HER ŞEYİ AYRINTILARINA KADAR ÖRGÜTLÜYORLAR”

    Sonuçta odaya geldim, ekmeğimizi yedik. Eşime dışarıda olayların olduğunu söyledim. Büyük olasılıkla bize tepki gösteriyorlar, odayı, valizimizi toplayalım dedik. Ayrılacaktık otelden. İşler bitmişti, etkinlik sürdürülmeyecekti, belliydi. Sonuçta saat 14.10’da otele ilk taş düştü. Ama şunu belirtmeliyim ki bir gün öncesinden otele giderken PTT’nin önündeki kaldırım taşları sökülüp bir kenara yığılıyordu. Bunları sonradan düşünüyorsunuz, o an aklınıza bir şey gelmiyor. Dahası ben kaldırım taşlarını söken işçiye kolay gelsin dediğim zaman ağzının içinden konuşarak bir şeyler dedi. Ama biz insanca geleneğimiz gereği çalışan insana ‘kolay gelsin’ deriz. O gün içinde Sivas’ta dolaştığımız zaman da başka yerde kaldırım çalışması görmedik. Bizim aklımıza kötü şeyler gelmiyor ama kötülüğü örgütleyenler her şeyi ayrıntılarına kadar örgütlüyorlar. Sonuçta otel taşlanırken kaldırım taşlarının kullanıldığı bir gerçek.

    “OTELDE 5-6 SAAT TAŞLANDIK, BÜTÜN CAMLAR AŞAĞI İNDİRİLMİŞTİ”

    Böyle olacağı tahmin edilmiyordu. İşin içinde devlet var, Kültür Bakanlığı var. Kültür Bakanlığı olunca diyorsunuz ki; devletin düzenlediği bir şey. Sadece PSAKD düzenlese belki düşünürsünüz hani ‘bir tepki falan olur’ diye. Laik bir Türkiye Cumuriyeti’nde yaşıyoruz diye düşünüyoruz. Kimseyi Alevi-Sünni diye ayırmanın ya da Türk-Kürt diye ayırmanın anlamı yok. İnsanlığın tarihine aykırı bir şey. Otele ilk taş saat 14.10 sıralarında düştü. Ondan sonra yağmaya başladı. Otelde bütün camlar aşağı indi, 5-6 saat taşlandık.

    14.10 sıralarında taşlanmaya başlanan otelden saat 15.30 sıralarında belediye başkanı olan Temel Karamolloğlu’nun sesini duyduk. Kalabalığa sesleniyor, kalabalık türlü sloganlar atarak bağırıyor ama vasat sloganlar. ‘Şeriat gelecek laiklik bitecek’, ‘Cumhuriyet burada kuruldu burada yıkılacak’, ‘Hain vali şeytan Aziz’ sloganları atılıyordu.

    “OTELİN KARŞISINDAKİ HAN BİLE SALDIRGANLARLA, MOLOZ, TAŞ VE TUĞLALARLA DOLUYDU”

    Bunlar kulağımızla duyduğumuz sloganlar. Çünkü camiden çıkan kalabalık ilk anda 80-100 kişi görünse de binler oluşturuyordu. Çünkü kültür merkezine kadar yürüyüp dönmüşlerdi. Her gidiş dönüşlerinde kalabalık çoğaldı. Biz ancak otelin içinde ne görebildiysek onu gördük. Ama haykırışlar, sloganlar kulağımıza kadar geliyordu. Örneğin; üçüncü kattan kapı aralığından caddeye baktığım zaman atılan taşların odanın kapısının arkasına kadar düştüğünü gördüm. Bu camlarının tümünün kırıldığını gösteriyordu. İkincisi de nasıl bir hınçla atıyorlardı ki… Ali Balkız ile ‘otelden başka çıkış var mı?’ diye baktık. Yangın merdiveninden kullanalım dedik, ama kapısı kilitliydi. Anahtarı bulsak bile caddeye çıktığı için gidemezdik. Çatıya kadar çıktık Ali Balkız ile. Çatıya çıktığımızda karşımızdaki iş hanının bütün katlarının saldırganlarla dolu olduğunu gördük. Bütün katlar molozlarla, taşlarla, tuğlalarla donatılmış. Düşünün ki 3. katın odasına atılan taşın kapı ardına kadar düşmesi mümkün değil. Karşıdan taşlanıyorduk. Çıkışın olmayacağını görünce indik tekrar.

    “GELEN ASKERLERE EĞİTİM VERMEK İSTEMİŞLER”

    Bir ara saat 16.00 sıralarında alana bir askeri birlik girdi. 21 çocuk varmış, yeni yemin etmiş bir takım. Tüfeklerini çapraz tutmuşlar alana girdiler. İşte o zaman ‘en büyük asker bizim asker’ diyerek askerleri övmeye başladılar. Sonradan öğrendiğim kadarıyla arkadaşımın oğlu da o askerlerin içindeymiş. Olaylardan çok sonra anlattı. Onlara eğitim vermek istemişler. Kubilay’daki gibi. Silahları eğitim mermisiyle dolu, hiçbir etkisi olmayacak mermiler. Yani 21 kişi ne yapabilecekti ki….

    Kısacası 15.30 sıralarında Temel Karamollaoğlu’nun ‘Gazanız mübarek olsun, artık dağılalım, gereken tepkiyi gösterdik’ dediğini duyduk.

    Otel daha sonra ateşe verildi. Askerler geldikten sonra Aziz Nesin’in yanına gittim; ‘Aziz abi asker geldi’ dedim. ‘Gerçekten geldi mi?’ dedi. Kuşkucu biriydi, doğru sezgileri vardı. 15.00 sıralarında Aziz Nesin, Erdal İnönü ile görüştü. Arif Sağ Ankara’da ulaşabildiği herkese ulaştı. Erdal İnönü’nün söylediği şey şu; ‘Sakin olun, devlet yanınızdadır’ falan. Ama ne yazık ki biz o devleti yanımızda göremedik o zaman.  

    “OTELİN GİRİŞİNE BARİKAT KURANLAR İLK OLARAK HAYATINI KAYBETTİ”

    15.30 sıralarında  dünya ile bağlantılarımız kesildi. Biz merdivenlerde bekleşiyoruz. Kapı önlerinde konuşuyoruz. O gün yanımda eşim olmasaydı ben de ölmüştüm. Çünkü yanında eşi olmayan arkadaşlar; Asaf Koçak, Behçet Aysan, Metin Altıok, Erdal Ayrancı, Uğur Kaynar pek çok insan merdivende barikat kurdular. Çünkü bizim yanımızda merdivende oturan nişanlı çocuklar vardı, semah dönenlerden vardı. Onları korumak için otele yapılacak saldırıyı merdivenlerde püskürtmek için arkadaşlar barikat kurmuşlardı. İlk hayatını kaybedenler de onlar oldu. Çünkü aşağıda ilk yangın başlayınca karbonmonoksit gazı bir baca gibi merdivenlerden yükseliyor, beş dakika içinde zaten boğuyormuş. Gazın özelliği o.

    “YAKIYORLAR BİZİ”

    Otel taşlanırken biz saat 18.00 sıralarında Zerin Taşpınar, Lütfiye Aydın üçümüz 109 numaralı odada televizyonları karıştırdık. Star ya da Show idi ‘Sivas’ta olaylar’ diye başlık geçti. Onlar televizyon karıştırırken ben arka odadan dışarıya baktım, üçgenimsi korkuluksuz bir balkon gördüm. İçimden ‘burası bizi bir süre koruyabilir’ diye geçirdim. Sonra 19.30 sıralarında aşağıdan gaz kokuları gelmeye başladı. Zerin ‘yakıyorlar bizi’ dedi. Sonra saat 19.50 sıralarında bir ses ‘arkadaşlar aşağı’ dedi. Ben karımın elini tuttum, merdivenlerden aşağı gittik. Daha inmeden bizi büyük bir sıcaklık ve duman karşıladı. O zaman bir ses ‘arkadaşlar yukarı’ dedi.

    Ben de gündüz gördüğüm o yeri anımsayarak arka odalara yöneldik. Biz camları kırıp dışarı çıkıp balkonumsu yere çıktık. Sonuçta biz oradan ‘ne yaparız’ diye bakarken karşıdaki pencereyi gördük. O iki pencerede de iki tane aczmendi, sırıklarıyla bizi “girdiğiniz yerden çıkın” gibi ağız dolusu küfürlerle oraya sokmak istemediler. Benim aklımdan şu geçti: ‘Aczmendilerle kavga edeceğiz, kazanırsak yaşayacağız, kazanamazsak zaten geri dönsek öleceğiz’. Biz dönmedik ama dönen arkadaşlar oldu. Biz kendi aramızda konuşurken birden o aczmendilerin gittiğini yerlerine tıknaz bir adamın geldiğini gördük. Bize ‘arkadaşlar gelin’ dedi. Eşim korktu, orada öleceğimize burada  ölürüz dedi. Ama aynı anda diğer pencerede Aziz Nesin’in üç korumasından birini gördüm. Asayiş Şube Müdürü Mehmet, elinde telsiziyle ‘gelin’ dedi. İki bina arasına eternit  gibi bir şey koymuşlar biz onun üzerinden indik. Bizim arkamızdan da pek çok kişi geldi. Karşı binanın ne olduğunu bilmiyoruz ama bizden önce geçenler vardı. İçeridekiler bize ne yapacaklarını bilmiyorlar. Dışarıda olaylar devam ediyor.

    “BÜTÜN ARKADAŞLARIMIZIN KURTULDUĞUNU SANIYORDUK, AMA AKŞAM DEHŞETİ GÖRDÜK”

    45 dakika kadar orada kaldık. Sonra ışıkları söndürülmüş merdivenlerden indirildik. Aziz Nesin’in 3 tane koruması vardı orada. Birisi 15.30 sularında kayboldu, diğeri 17 sularında kayboldu ama komiser Mehmet sonuna kadar bizim yanımızda oldu. O olmasa biz kurtulamazdık. Komiser Mehmet’in sağladığı belediye servis aracıyla Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldük. Saat 21.00 sıralarıydı.

    Biz geceyi orada geçirdik. Şu duygu içindeydik: ‘biz kurtulduk ki bütün arkadaşlarımız kurtuldu’. Akşam saat 22.00’de televizyonları izlediğimiz zaman yaşadığımız dehşetin boyutlarını gördük.

    Büyük bir acıya gömüldük. Yapılacak hiçbir şey yok, kapana kısılmış gibiydik. Tabi biz çıkarken, emniyet müdürlüğüne götürülürken dışarıdan silah sesleri geliyordu. Büyük olasılıkla çatışma vardı.

    “DEVLET KATİLLERE SAHİP ÇIKTI”

    Süren davalar, temyizler, müdahil avukatların talepleri yıllarca devam etti. Sivas Katliamı davası 20 yılın ardından zaman aşımı gerekçesiyle kapatıldı. Firari sanıklar hala aranıyor. Katliamda ismi geçen insanlar devlet kademelerinde görev aldı. Tüm bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Devlet dediğimiz aygıt bütün yurttaşlarına eşit olması, eşit davranması gerekirken yasaları eşit uygulaması gerekirken,  ‘benim katilim’ dercesine sahip çıktı onlara. Daha o dönemde Adalet Bakanı olan Şevket Kazan avukatlıklarını üstlenmeye kalktı. Ama yasa izin vermediği için avukatlık alamadı. Büyük tepki gördü zaten. Yani Refah Partisi’nin Adalet Bakanı. Sarıklıları, oteli yakanları, cinayet işleyenleri, katliam yapanları savunmaya kalkıştı. Ama zaten o süreçte SHP ve DYP’nin yaptığı yeni bir koalisyon hükümeti vardı. Tansu Çiller’in başbakan olduğu, saçma sapan konuştuğu bir süreç var.

    “BİR SAATTE GELİNECEK SİVAS’A ERTESİ GÜN GELİNDİ”

    Erdal İnönü’nün çok edilgen bir süreci var. Bir saat içinde gelinebilecek bir Sivas’a ertesi gün geldi. 37 insan ölmüş. Ama devlet seyirci kaldı. Dahası şımarık bir İçişleri Bakanı vardı, Mehmet Gazioğlu. Olayları koltuğunda dönerek, sırıtarak anlatıyordu. Televizyonlarda bunu gördük. Televizyondaki anlatımları gördükçe biz de emniyet müdürlüğünde acı içinde tedirgin olduk. Tabi tepki de gösterdik, ‘bunlar yalan söylüyor’ dedik. Olması gereken bu değil. Tansu Çiller, ‘Oteli saran yurttaşlarımıza bir şey olmamış’ dedi. Söylenecek söz değil. Sen başbakansan her candan sorumlusun. Süleyman Demirel, ‘Emniyet güçleriyle halkı karşı karşıya getirmeyin’ dedi. Peki ne olacak? Halk isyan etsin. Onlar halk değildi; çapulcular, tam anlamıyla şeriatçılar isyan ediyordu. Türkiye Cumhuriyeti devletine isyan ediyorlar.

    Devlet düzenini sağlamak görevindeki kişiler ne yazık ki böyle davrandılar. Tabi ki olaylar, sonuçta Cafer Erçakmak yıllarca 100 metre ötesinde yaşamış emniyet müdürlüğünün. Aziz Nesin’i merdivenlerden inerken tartaklayan isim. Pek çoğu Almanya’da dönercilik yapıyor. Biliniyor ama istenilmiyor, getirilmiyor, istense de yalandan isteniyor. Bu bakımdan ister adına derin devlet diyelim, ister yandaşların oluşturduğu devlet diyelim ne yazık ki katliamlar sürdü sürecek.

    “BİZ GİTMEDEN 95 ÖĞRENCİ YURDU DOLDURULMUŞTU”

    Son dönemlerde Temel Karamollaoğlu’nun söylemleri çok gündeme geldi. Sivas’ı hala bir katliam olarak tanımlamaktan imtina etti. Maraş Katliamı ve diğer katliamlarda olduğu gibi, söz konusu katliamlarda ismi geçen isimlerin katliama yönelik rahat ifadelerini nasıl değerlendirmek gerekir?

    Bunlar kendi yaptıklarına hiçbir zaman katliam demezler. Çünkü katliam dedikleri zaman suçlu olacaklardır. Bunlar, onlar için sıradan olaylardır. Sıradan olaylar olduğu zaman sorumluluktan kurtulduklarını sanıyorlar. Orada yetkiliysen sorumlusun. Temel Karamollaoğlu bugünlerde AKP’ye karşı laflar ediyor diye benim gözümde aklanmış değil. Çünkü ‘gazanız mübarek olsun dediği zaman’ aslında cihada kalkışan insanlar gaza yapar. Gaza nedir, kutsal din savaşıdır.  Sen ‘gazanız mübarek olsun’ dediğiniz zaman bu insanları kutsamış oluyorsun. Dolayısıyla sen onların ortağısın. Onların işbirlikçisisin. Biz varmadan 95 öğrenci yurdunu doldurduğunu öğrendik. Belediyenin bundan haberdar olmaması mümkün mü? Emniyet Müdürlüğü’nün bundan haberdar olmaması mümkün mü? Kaldı ki kapıların altından atılan Müslüman kardeşler bildirileri var. Bunlar bizim elimize de geçti. Bu iktidarı yaratan güçlerin başında siz varsınız. Bu iktidarı yaratanların, bu ülkeyi satanların yanında geçmişte siz vardınız. Bunları siz yetiştirdiniz. Hiç kimse kendini kandırmasın.

    “HER KATLİAM İNSANLIK SUÇUDUR”

    Geçmiş suçlarının unutulduğunu sanıyorlar. Hayır unutulamaz. Çünkü katliam insanlık suçudur. Yani aslında her katliam insanlık suçudur.

    1978 yılındaki Kahramanmaraş olayları nereden çıktı. Din yobazlarından çıktı. Sivas, Çorum olayları ve 1993’de Sivas Katliamı. Bu tarihsel süreçte din ve devlet işleri tam ayrılmadığı sürece, dini vicdanlara bırakmadığımız sürece katliamlar devam edecektir. İnançlar tartışılmaz, düşünceler tartışılır. Düşünce bilgiye dayalıdır, inanç bilgi gerektirmez. Teslim edersin kendini tanrıya, peygambere. Onlar senin yerine düşünürler, onlar senin yerine karar verirler. Sen insan olarak herhangi bir etkinlikte bulunamazsın. Derse ki önde öldür bunu. Düşünmezsin öldürürsün. İnsanlığın tarihi dinlerin katliamıyla, din savaşlarıyla dolu. Laik, demokratik Türkiye Cumhuriyetine karşı bir kalkışmadır.

    “BÜTÜN DERDİMİZ KATLİAMI UNUTTURMAMAK”

    Katliamın üzerinden 26 yıl geçti. Siz bu katliamdan sonra neler yaptınız, yaşamınızda nasıl değişiklikler oldu? Size yansımaları nasıl oldu?

    Biz ancak anmalarla geçmişi yaşamaya ve yaşatmaya çalışıyoruz  ya da tarihi unutturmamaya çalışıyoruz. Bütün derdimiz bu. Bundan sonraki yeni kuşaklar bunu bilsinler geleceğe ona göre hazırlansınlar. Bilimle hazırlansınlar, şiir ve öyküyle hazırlansınlar. Çünkü bilinç bunu gerektiriyor. Bilinçli insan Türkiye Cumhuriyetine laik diye sahip çıkmak zorunda. Laiklik bugün bütün çelişkilerin önüne geçmiştir. Bugün Türkiye’deki en önemli çelişki laiklik ile şeriat isteyenlerin arasındaki savaştır. 26 yıl geçti anmalar sürecek, sürmeli de. Ben bu süreçte geldiğimde psikiyatrist arkadaşım, ‘şu anda çok sakin görünüyorsunuz ama bunun acısı sonra çıkacak’ dedi.

    Ama galiba benim şansım yazmak oldu. İşte önce ‘Ateş Mektupları’ şiirlerini yazdım. Sonra ‘Şeytan Minareleri’ romanını yazdım. Bu süreçte başka şeyler de yazdım. Beni sağalttı ya da Sivas Katliamı’nın canımdaki izlerini hafifletti. Ama bu unutma anlamında değil daha bilinçli düşünme anlamında değerlendirdi.

    “MECLİSE SORULAN BÜTÜN SORULAR ENGELLENİYOR”

    Peki var olan Alevi örgütlülüğü gerçekten Sivas’ın hesabını her anlamda sorabildi mi?

    Sivas’ın hesabını örgütlülük soramaz. Neden soramaz; devlet varken soramıyorsa hangi örgütlülük sorabilir. Diyelim Kültür Bakanlığı soramaz. Meclis sormuyor, mecliste sorulan bütün sorular engelleniyor. Komisyon kurulmuyor. Mecliste taraftarları var, çoğunlukla taraftarlar bunlardan. O yüzden kolay değil. Hesap soracak olan laik devlettir. Laik devlet, geçmişte yapılan bütün katliamların, devlete karşı işlenmiş suçların hesabını sormak zorunda. O zamanlar devlet güvenlik mahkemeleri vardı. Bu mahkemelere biz ifade verdik. Avukatlarımız mahkemeleri sürdürdü. Ancak Türkiye’de hep yasalar kişiye göre değişiyor, öbeklere göre değişiyor, mezheplere göre uygulanıyor. O yüzden biz hep azınlıktayız ya da hep yenilen gibi görünüyoruz. Ancak tarihsel süreç içinde bilim, sanat, kültür, aydınlık mutlaka bu karanlık düşünceleri yenecektir.

    Son olarak bir çağrınız var mı?

    Bilimden, sanattan, kültürden başka bizi bu katliamlardan kurtaracak bir yol göremiyorum. Bilimsel düşünme yolu.

    Ersin ÖZGÜL/Semra ACAR
    İZMİR

     

  • TÜİK büyüme rakamlarını açıkladı: Ekonomi ilk çeyrekte yüzde 2.6 küçüldü

    TÜİK büyüme rakamlarını açıkladı: Ekonomi ilk çeyrekte yüzde 2.6 küçüldü

    TÜİK, beklenen büyüme rakamlarını açıklandı. İlk çeyrekte ekonomi yüzde 2,6 küçüldü. İnşaat sektöründeki küçülme yüzde 10,9 ile alarm verirken, yurttaşların harcamalarını kıstığı görüldü. Tek büyüyen ise devletin tüketim harcamaları oldu.

    Günledir beklenen büyüme rakamları TÜİK tarafından açıklandı. Buna göre 2019’un ilk 3 ayında ekonomi önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 2,6 küçüldü. Böylece 1 yılda nüfusu 1,2 milyon kişi artan Türkiye’de toplam üretilen mal ve hizmetler yüzde 2,6 azaldı. Sektörel olarak incelendiğinde ise yıllardır köpürtülen inşaat sektöründeki küçülme kırmızı alarm verdi. İnşaat sektörü geçen yıla kıyasla yüzde 10,9 oranında küçüldü.

    DEVLET HARCAMALARINDA SERT YÜKSELİŞ

    Gayrisafi yurtiçi hasıla hesabına kamu harcamaları da dahil ediliyor. Bu sebeple kamu harcamalarındaki artış büyümeyi olumlu yönde etkiliyor. 2019’un ilk çeyrek verilerinde ise kamu harcamalarındaki yüzde 7,2 artışa karşılık ekonominin yüzde 2,6 küçülmesi dikkat çekici bulundu. Bunun dışında büyüme verisini olumlu etkileyen bir değer gösterge de ihracattan geldi. Dolar kurunun değerlenmesiyle yurtdışında kur avantajı yakalayan ihracatçı firmalar ihracatı arttırdı. İhracat hacmi yıllık yüzde 9,5 oranında arttı.

    İTHALAT ÇAKILDI İHRACAT ARTTI

    TÜİK verilerine göre ilk çeyrekte ithalatta yüzde 28,8’lik bir küçülme kaydedildi. Sadece ithalat daralması düşünüldüğünde bu verinin büyümeye olumlu bir katkısı var gibi görünse de azalan ithalat ülkenin üretimindeki yavaşlamayı gözler önüne seriyor. Türkiye yeni makine teçhizat ve enerji ithalatçısı olduğu için burada görülen ithalat azalması büyümeyi olumsuz etkiliyor.

    “KEMERLERİ BAĞLAYIN TÜNELİN UCUNDA IŞIK YOK”

    CHP Genel Başkan Yardımcısı Aykut Erdoğdu, büyüme verilerinin ülkenin sadece ağır bir kriz içinden geçmekle kalmadığını aynı zamanda yeni yatırımların da askıya alındığını gösterdiğini belirterek, “Borca ve faiz ödemelerine çalışan sanayici yeni yatırım yapamıyor” dedi.

    Erdoğdu, büyüme verilerinin Türkiye ekonomisinin bu sene yüzde 3 civarında daralacağını ortaya koyduğunu kaydederek şunları söyledi:

    Geçtiğimiz günlerde açıklanan İSO 500 raporunda Türkiye’nin en büyük sanayi kuruluşlarının finansman giderlerinin, kârlarına oranla yüzde 89’a ulaştığı açıklanmıştı. Borca ve faiz ödemelerine çalışan sanayici yeni yatırım yapamıyor. Bu ise Türkiye’yi uzun vadede bir durağanlığa mahkum edecek.”

    Önceki çeyreklerde daralma nedeniyle çeyreklik bazda toparlama sergilemiş gibi duran sektörler de bulunduğunu anlatan Erdoğdu, “Örneğin imalat sanayi bir önceki çeyreğe göre yüzde 3,4’lük artış sergilemiş. Ancak yıllık bazda bakıldığında resim değişiyor. İmalat sanayi bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 3,9 daralma gösteriyor” diye konuştu.

    Öte yandan İyi Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Merkez Bankası eski Başkanı Durmuş Yılmaz sosyal medya üzerinden yaptığı açıklamada “2019 birinci çeyrek büyüme rakamı açıklandı. İç talep ağırlıklı büyüme modelimiz çerçevesinde yüzde 7,2 artan devlet harcamalarına rağmen ekonomi yüzde 2,6 küçülmüştür. Sabit sermaye oluşumu son üç çeyrektir negatif: Kemerleri bağlayın tünelin ucunda ışık yok. Bir süre düşük büyümeye hazır olun”

    RAKAMLARLA 2019 İLK ÇEYREKTE TÜRKİYE EKONOMİSİ

    • 3 ayda 82 milyon kişi toplam 914,7 milyar lira gelir elde etti
    • Üretilen mal ve hizmetler önceki yıla göre yüzde 2,6 azaldı
    • İnşaattaki azalma yüzde 11,9 olarak gerçekleşti
    • Devletin tüketim harcamaları yüzde 7,2 arttı
    • Yurttaşın tüketim harcamaları yüzde 4,7 azaldı
    • İthalat yüzde 28,8 azaldı
    • İhracat yüzde 9,5 arttı
    • Yatırımlar yüzde 13 azaldı

     

  • Erenler Cemevi’nin elektrik faturalarıyla ilgili davası sonuçlandı

    Erenler Cemevi’nin elektrik faturalarıyla ilgili davası sonuçlandı

    PİRHA-Erenler Eğitim ve Kültür Vakfı’nın elektrik faturalarıyla ilgili açılan dava sonuçlandı. Geçtiğimiz Aralık ayında sonuçlanan davada Danıştay cemevinin lehine karar verdi. 

    İstanbul Esenyurt’ta bulunan Erenler Eğitim ve Kültür Vakfı’nın elektrik faturalarıyla ilgili açılan dava sonuçlandı. Danıştay, kararında cemevinin ibadethane olduğuna vurgu yaparak elektrik giderlerinin devlet tarafından ödenmesine karar verdi.

    Erenler Eğitim ve Kültür Vakfı’nın elektrik davasıyla ilgili Danıştay cemevinden yana karar almıştı. Esenyurt Kaymakamlığı ve Müftülüğü düzeltme istemiyle karara itiraz etmişti. Danıştay, bu düzeltme isteğini reddederek cemevi lehine karar verdi.

    Artık cemevinin elektrik faturaları devlet tarafından karşılanacak. Bu kararla ilgili yarın saat 14:00’te cemevine bir basın açıklaması yapılacak.

    PİRHA/İSTANBUL

  • ‘Diyanet’ten bütçe istemeyiz, cemevlerinin bütçesi bağımsız ve eşit olmalı’-VİDEO

    ‘Diyanet’ten bütçe istemeyiz, cemevlerinin bütçesi bağımsız ve eşit olmalı’-VİDEO

    PİRHA – Cemevlerinin elektrik, su faturasının Diyanet İşleri Başkanlığı ödeneğinden karşılanması yönünde verilen mahkeme kararlarını değerlendiren Arnavutköy Cemevi Başkanı Yüksel Yılmaz, “Cemevlerinin bütçesi özerk, bağımsız ve eşit olmalı” dedi.

    İstanbul Arnavutköy Cemevi Başkanı Yüksel Yılmaz, cemevlerinin elektrik, su faturasının Diyanet İşleri Başkanlığı ödeneğinden karşılanması yönünde verilen mahkeme kararlarına ilişkin Pir Haber Ajansı’na konuştu.

    “DİYANET’TEN BÜTÇE ALINIRSA ALEVİLİĞİN İÇİ BOŞALTILIR”

    Alevi inancının yayılması, yaygınlaşması ve öne çıkmamasının tek nedeninin Diyanet İşleri Başkanlığı ve ilahiyat fakültelerinin olduğuna işaret eden Yılmaz, “Yıllardan beri tüm Cumhuriyet hükümetleri dönemlerinde Aleviliğe engel olanlar hep Diyanet ulemalarıdır. Bu nedenle Diyanetin bütçesinden cemevlerine bütçe ayrılmasını istemiyoruz. Bizim istediğimiz belli. Örneğin Arnavutköy Cemevi’ni araştırırlar bir bütçe oluştururlar ve ona göre bu bütçeyi pay ederler. Diyanet’e bağlı olmayı kabul edersek Aleviliği kaybederiz. Nasıl ki Sünniliğin içi boşaltıldı Aleviliğin de içi de boşaltılır” diye konuştu.

    “DEVLETİN ALEVİLER ÜZERİNDE ÇALIŞMALARI VAR”

    Devletin Alevilik üzerinde çalışmaları olduğuna dikkat çeken Yılmaz, şöyle devam etti:

    “Halkalı’da bir lise yapılıyor. Onu da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde kazanılmış davayı çürütebilmek için yapıyorlar. Diyecekler dede yetiştirme lisesi açtık. Ancak bizim inancımızda dedeler ocakta yetişir. Ve bizim dergahlarımız var. Her bir dergahımız 5 öğrenci alıp orada eğitmeli. Çünkü bizde herkesin dede olma lüksü yok. Eğer fazla dede olursa aynen Diyanet gibi olur. Diyanet istiyor herkes ulema olsun. Ancak bilim adamı da lazım. Bu nedenle dedelerimiz bizim dergahlarımızda yetişmeli, onlar tahin etmeli ve bağımsız olmalı. Bize verilecek bütçe özerk olmalı, eşit olmalı ve devlet denetlemeli kime ne verdiğini.”

    “ALEVİLİĞİN BUGÜNE KADAR YAŞAMASI BAĞIMSIZ OLMASINDANDIR”

    Aleviliğin bugüne kadar yaşamasının tek nedeninin bağımsız olmasından kaynaklı olduğunu belirten Yılmaz, “Biz lokmalarımız ile dedelerimizin parasını veriyoruz. Eğer devletin dedesi olursa biz yanarız. Çünkü bizim Hak Muhammed Ali, uluların, velilerin ve kayıp erenlerin  yolundan giden dedelere ihtiyacımız var. Ama bizim içimizde devletin dedesi olanlar var. Tabi o da dedelerimizin sorunu” şeklinde konuştu.

    ” PARAYI VERENİN DÜDÜĞÜNÜ ÇALIYORLAR”

    Cemevlerinin bütçesi özerk, bağımsız ve eşit olmalı. İnsan Hakları Sözleşmesine aykırı davranıyorlar” diyen Arnavutköt Cemevi Başkanı Yüksel Yılmaz sözlerini şöyle tamamladı:

    “Diyanetin yetiştirdiği ulemalar bugün Kuranın hükümlerini tamamen uygulamıyorlar. Çünkü nedeni parayı verenin düdüğünü çalıyorlar. Biz aynı olmak istemiyoruz. Ve biz nasıl ki her inanca saygı duyuyorsak herkesin de bizim inancımıza saygı duymasını istiyoruz. Aleviler olarak birlik olmalıyız ve ayrışmamalıyız. Farklı düşünenler olabilir çünkü farklılıklarımız bizim zenginliklerimiz. Ama sorunlarımız, acılarımız, kederlerimiz bir. Yol bir sürek binbir.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Alevilik yine yok sayıldı

    Alevilik yine yok sayıldı

    PİRHA-Kültür ve Turizm Bakanlığı 2019’da yeni bir Türkiye markası yaratmak için hazırlayacağı ülke tanıtımda inanç turizmine vurgu yapacak. Tanıtım kapsamında ele alınan inanç merkezleri arasında Alevi Bektaşiler ise yer almıyor. Duruma tepki gösteren Hünkar Hacı Bektaş Veli Derneği Kültür Eğitim ve Dayanışma Derneği Danışma Kurulu Başkanı Recai Aksu ile Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Başkanı Aydın Deniz devletin yine resmi ideolojisini gösterdiğini belirtti. Aksu, “biz bir dünya inancıyız. Biz bütünleştireniz, biz birleştireniz. Böyle bir inancı yok saymak Türkiye’nin ve Türkiye’de yaşayanların kaybıdır” dedi. 

    Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2019’da yeni bir Türkiye markası yaratma hedefiyle hazırlanacağı ülke tanıtımında inanç turizmine vurgu yapacak. Aralarında Mardin Deyrulzafaran Manastırı, Harran, Noel Baba Kilisesi’nin de olduğu üç dine ait 15 eser öne çıkarılacak.

    Eserler ise şöyle: “Ayasofya Müzesi (İstanbul), Sultanahmet Camisi (İstanbul), Süleymaniye Camisi (İstanbul), Noel Baba Kilisesi (Demre/Antalya), Kapadokya (Nevşehir), Efes (İzmir), Aziz Pierre Kilisesi (Antakya), Aya İrini (İstanbul), Selimiye Camisi (Edirne), Meryem Ana Evi (İzmir), Mevlevi Dergâhı (Konya), Deyrulzafaran Manastırı (Mardin), Sümela Manastırı (Trabzon), Harran (Şanlıurfa), Divriği Ulu Cami ve Darüşşifası (Sivas)”

    “HACI BEKTAŞ VELİ DERGAHI İNKAR EDİLİYOR”

    Listede Alevi Bektaşi inancını temsil eden herhangi bir inanç merkezinin olmamasına tepki gösteren Hünkar Hacı Bektaş Veli Derneği Kültür Eğitim ve Dayanışma Derneği Danışma Kurulu Başkanı Recai Aksu, “Devlet nezdinde nasıl kabul ediliyorsa edilsin yaklaşık 20 milyon Alevi Bektaşi’yi temsil eden Hünkar Hacı Bektaş Veli Dergahı sürekli yok sayılıyor. Bunun örneğini Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın 2019’da yapacağı Türkiye’nin tanıtımı diye açıkladığı projede görüyoruz ki listede inanç merkezleri var. Onlar kabul edilirken bizim inanç merkezimiz olan Hacı Bektaş Veli Dergahı adeta inkar ediliyor” dedi.

    “20 MİLYON ALEVİ YOK SAYILIYOR”

    Alevi Bektaşi toplumuyla ilgili daha önce yapılan açılımları hatırlatan Aksu, “Alevileri bir taraftan sözde överken diğer taraftan Alevilere karşı tavır alarak gerçek niyetlerini ortaya koyuyorlar” şeklinde belirtti. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Hacı Bektaş Veli Dergahı’nı bu tanıtımın içerisine koyması gerektiğini ifade eden Aksu, sözlerini şöyle sürdürdü: “İster koysunlar ister koymasınlar. Biz Avrupa’yı Türkiye’ye Türkiye’yi Avrupa’ya taşıyacağız. Avrupa’da yeteri kadar Aleviler ve Alevi örgütleri var. Aleviler de bu konuda çaba sarf etmeye hazırlar. Bu ülkede Aleviler vergi veriyor, askere insan gönderiyor ancak sürekli yok sayılıyor. Türküyle, Kürdüyle, Lazıyla, Çerkeziyle hangi etnik kökene ve inanca ait olursa olsun bizler her inanca ve her kültüre saygılıyız. Ama bu saygıyı göremiyoruz, bu saygıyı görmek istiyoruz. 20 milyon Alevi yok sayılıyor.

    “BİZ DÜNYA İNANCIYIZ”

    Dünyada savaşlar oluyor. Özellikle din savaşları yaşanıyor. El Nusracılar, IŞİD’ciler, insanlık düşmanı katiller dünyanın gündemini İslam adına belirlemeye çalışıyorlar. İslam adına insanların kellelerini kesiyorlar. Tam bu noktada bizim inancımız tüm inançları, etnik kökenleri ayırt etmeyen bir dünya inancı. Çünkü bizim dışımızda farklı inançlar, farklı kültürler bizim gibi farklı etnik kökende olan insanlara böyle bakmıyorlar. Ama biz bir dünya inancıyız. Biz bütünleştireniz, biz birleştireniz. Böyle bir inancı yok saymak Türkiye’nin ve Türkiye’de yaşayanların kaybıdır.”

    “DEVLET YİNE RESMİ İDEOLOJİSİNİ GÖSTERDİ”

    Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Başkanı Aydın Deniz de devletin Kültür Bakanlığı aracılığıyla yine resmi ideolojisini gösterdiğini ve Aleviliği yok saydığını kaydetti. Alevi Bektaşilerin Hacı Bektaş Veli Dergahı başta olmak üzere Türkiye’de çok değer verdiği ve ziyaret ettiği dergahların olduğunu belirten Deniz, “Özellikle Balkan ülkelerinde yaşayan ve Türk olmayan Bektaşiler, Orta Avrupa’da yaşayan Bektaşiler ve Avrupa’da yaşayan Alevi toplumunun parasına bu ülkenin ihtiyacı yokmuş gibi bir davranış içerisinde. Onları da yok sayma gibi bir davranış içerisine girilmesini biz Alevi kurumları olarak kınıyoruz” şeklinde konuştu.

    Bu duruma şaşırmadıklarını da dile getiren Deniz, “Eğer Aleviliği Hacı Bektaş’ı da oraya koysalar o üç din dışında dördüncü bir inancı da resmi olarak kabul ettiklerinin göstergesi olacaktı. Dolayısıyla bunu göstermemek adına bu anlayışı sürdürmeye devam ediyorlar” dedi. (HABER MERKEZİ)

  • Ali Yıldırım: Hızır Paşa zihniyetindekilerin Alevi yemeği yemeye hakkı yoktur-VİDEO

    Ali Yıldırım: Hızır Paşa zihniyetindekilerin Alevi yemeği yemeye hakkı yoktur-VİDEO

    PİRHA- Geçtiğimiz günlerde din öğretmeninin derste ‘Alevilerin yemeği yenmez’ şeklinde konuşmasına ilişkin PİRHA’ya konuşan Araştırmacı Yazar Ali Yıldırım, “Alevi toplumu bu tür iftiralar ve kara çalmalarla 500 yıldır karşılaşıyor” dedi. Yıldırım, “Hızır paşa zihniyetindekiler bizim yemeklerimizi yemezler, yiyemezler ve yeme hakları da yoktur” dedi.  

    İstanbul’da bir okulda din dersi öğretmeninin ‘Alevilerin yemeği yenmez’ şeklindeki konuşmasına ilişkin PİRHA’ ya konuşan Araştırmacı Yazar Ali Yıldırım, “Alevilerin yemekleri yenmez, kestikleri yenmez gibi söylemler bizim için yeni değil. Osmanlı Şeyh İslamı Ebu Suud Efendi  bundan 500 yıl evvel de Alevilerin kestiği yenmez diyordu” hatırlatmasında bulundu.

    “ALEVİ TOPLUMU BU TÜR İFTİRALARA ALIŞIK “

    Aslında bu yeni bir şey sayılmaz Alevi toplumu bu tür iftiralarla ve kara çalmalarla 500 yıldır karşılaşıyor. Bizin için Alevilerin yemekleri yenmez, kestikleri yenmez gibi söylemlerin yeni bir yanı yok” diyen Yıldırım şöyle devam etti:

    “Osmanlı Şeyh İslam’ Ebu Suud Efendi bundan 500 yıl evvel de ‘Alevilerin kestiği yenmez’ diyordu. Onunla da kalmayıp ‘Alevilerin avladıkları hayvanların bile yenilemeyeceğini’ söylüyordu. Neden? Çünkü Aleviler Osmanlı’ya Ebu Suud Efendiye göre kafirdi. O nedenle kafirlerin kestikleri yenmezdi.”

    Alevi toplumunun bu tür iftiralara alışık olmasını vahim bir durum olarak gören Yıldırım, “Alışık olmadığımız durum ise  500 yıl sonra bir öğretmenin sınıfta öğrencilerin huzurunda Alevi öğrencilere yönelik manevi bir saldırıda bulunarak Alevilerin yemeklerinin yenmeyeceğini söylemesidir. Bir diğer vahim olan durum ise bunu bir öğretmenin söylemesi, sınıfta söylemiş olması ve bir din dersi öğretmeninin söylemesidir” diye konuştu.

    “ZORUNLU DİN DERSLERİ İŞKENCEYE DÖNÜŞTÜ”

    Zorunlu din derslerinin öğrenciler için işkenceye dönüştüğünü ve Alevilerin zorunlu din derslerine öteden beri itiraz ettiğini dile getiren Yıldırım şunları ifade etti:

    “Tüm Alevi aileler din dersinin çocuklarına bir işkence olduğunu söylüyor. Neden? Çünkü ailede evde öğretilen veya öğretilmeyen bir inanç varken bunun okulda zorunlu olarak anlatılmasının çocuklar üzerinde travma yaratıyor. Ama tüm bu itirazlara kulak asılmadı. Fakat bizim yaptığımız hukuk mücadelesi,  AHİM’in vermiş olduğu kararlar zorunlu din dersinin haksız ve hukuksuz Avrupa insan hakları sözleşmesine aykırı yönündeki kararı hükümet tarafından bir tarafa atıldı. 10 yıl önce verilmiş olan kararlar hala bugün uygulanmış değil.”

    “ALEVİLERİN KÖPEKLERİ BİLE HARAM LOKMA YEMEZ”

    “Bir öğretmenin Alevilerin yemeği yenmez, demesi Hızır paşa zihniyetinde olduğunu  gösterir” diyen Yıldırım, geçmişte Hızır Paşa ile Pir Sultan arasında yaşanmış diyaloğu hatırlatarak şunları kaydetti:

    “Hızır Paşa Pir Sultan’ın yanında yetişmiş ve İstanbul’a gidip eğitimini aldıktan sonra Sivas’a vali olarak tekrar geldiği zaman Pir Sultan Abdal’ı ayağına çağırmış. Onun için bir sofra hazırlamış. ‘Gel pirim sende bu sofradan nimetlen sofradan ye iç’ diye. Pir Sultan Abdal kendisini ayağına çağıran eski müridi Hızır’a demiş ki;  ‘Hızır bu sofra kanla, gözyaşıyla, emek hırsızlığı ile hazırlanmış bir haram bir sofradır. Bu sofrada Osmanlının zulmü var ben bu sofradan yemem, bırak beni benim köpeklerim dahi bu sofradan yemezler’ demiş. Ve Hızır paşa Pir Sultan’a alınıp nereden biliyorsun bunu diye sorduğu zaman, Pir Sultan Abdal, ‘Bak şimdi Banaz’dan köpeklerimi çağıracağım durumu göreceksin’ diye cevap vermiş. O safranın başına Banaz’dan gelirken heybesinde getirdiği kuru ekmeklerden bir sofra hazırlamış. Ve Pir Sultanın seslenişine uygun olarak köpekleri koşup gelmişler. Köpekler kuş sütünün dahi eksik olmadığı sofrayı şöyle bir  koklayıp sadece Pir Sultan Abdal’ın hazırladığı kuru ekmeklerden yemişler.”

    “HIZIR PAŞANIN SOFRASINA OTURSUNLAR”

    Alevilerin köpekleri dahi haram lokma yemezler. Burada köpeği bir aşağılama yok. Sadece köpekler  haram yiyen insanlardan daha üstün bir yere konuyor. Onlar bizim soframıza oturmasınlar, bizim yemeklerimi yemesinler, bizim soframızda haram lokma yoktur. Kanla, gözyaşıyla, zulümle, emek hırsızlığı ile oluşmuş tek bir lokma söz konusu değildir “diyen Yıldırım, “Hızır paşa zihniyetindekiler bizim yemeklerimizi yemezler, yiyemezler ve yeme hakları da yoktur. O öğretmenin söylediği kendisi açısından bir tanımlamayı içeriyor” dedi.

    “BU DİL SADECE ALEVİLERE  DEĞİL TÜM İNSANLIĞA UZATILMIŞTIR”

    Bu tür sözler sarf edilebiliyorsa devletin ve sistemin kendisine göre bir din seçtiğini diğer inançların, dinlerin ötekileştirildiğini vurgulayan Yıldırım, son olarak şunları belirtti:

    “Din dersi zorunluluğunun ne kadar vahim sonuçlar ortaya çıkardığını hepimiz görüyoruz. Aynı zamanda devletin kendisine bir din seçmesinin de ne kadar vahim sonuçlar doğurabileceğini görüyoruz. Toplumda  hak, hukuk tanımayan haram lokma yiyenlerin Alevilere nasıl dil uzatabileceğini görüyoruz. Bu sadece Alevilere uzatılmış bir dil değil, iyilik, güzellik, insanlık, kardeşlik ve böyle yaşamak isteyen tüm insanlara uzatılmış bir dildir. Bırakın onlar bizim soframıza oturmasınlar Hızır paşaların haram sofralarına otursunlar.”

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

  • ‘Devlet Alevileri ve Aleviliği görmek, duymak zorundadır’-VİDEO

    ‘Devlet Alevileri ve Aleviliği görmek, duymak zorundadır’-VİDEO

    PİRHA–Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Ankara Mamak’ta bulunan Hüseyin Gazi Türbesi’nde tüm canlara aşure lokması pay etti. Burada konuşan ABF Genel Başkanı Hüseyin Güzelgül, “Kerbela, soylu bir direnişin öyküsüdür. Güçsüz olanın güçlü olana karşı gösterdiği direniş haklı olanın haksıza karşı sürdürdüğü mücadele azim ve kararlılıktır” dedi. 

    ABF’nin Ankara Mamamak’ta yer alan Hüseyin Gazi Türbesi’nde verilen aşure lokmasına ABF MYK üyeleri, PSAKD Genel Başkanı Gani Kaplan ve PSAKD şubeleri, Hüseyin Gazi Cemevi Başkanı Gülağ Öz, Çankaya Cemevi Başkanı Hüseyin Öz, Avrupa Alevi hareketi kurucularından Gazeteci Recai Aksu, HDP İstanbul Milletvekili Zeynel Özen, CHP’nin Eski Ankara Milletvekili Aylin Nazlı Aka ve Hüseyin Bayındır, Araştırmacı Yazar Ali Yıldırım, Divriği Kültür Dernekleri, Halkevleri, Madımakta katledilen Gülsüm Karababa’nın ağabeyi Hüseyin Karababa, Hande Metin’in ablası Şehriban Metin, ve yüzlerce can katıldı.

    İlk sözü alan Hüseyin Gazi Ocağı mensubu, ABF Genel Başkan yardımcısı Müslüm Metin, “Aşure deyince aklımıza Kerbela, Kebela deyince Hüseyin gelir. Kerbela’dan bugüne lokmalarımızı, acılarımızı, kederimizi paylaşırız. Onun için Kerbela Alevi toplumu için çok özel ve başlangıçtır. Günümüzün Kerbelası da Sivas’tır” diye konuştu.

    “ALEVİLİĞİN AYDINLANMACI YOLUNUN IŞIĞI BURALARDAN SAÇILDI”

    Daha sonra söz alan Hüseyin Gazi Türbesi Cemevi Başkanı Gülağ Öz yaptığı konuşmasında: “21. yüzyılın ilk çeyreğinde Anadolu’nun Ankara’nın en yüksek tepesinde bulunmamızın bir nedeni var. Atalarımız burayı yurt edinmek için Hüseyin Gazi’nin öncülüğünde Anadolu’ya gelip buraları yurt edinmiştir. O nedenle Hüseyin Gazi bizim için büyük bir zat, büyük bir erendir. Anadolu’nun ilk Anadolu ereni Hüseyin Gazi’dir. Hacı Bektaş Veliler ondan birkaç asır sonra Anadolu’ya geldi. Ve onların yatırlarının bulunduğu yerlerde dergahlar kurdular. Anadoluyu aydınlatma yolunu, ışığını buralardan saçtılar” dedi.

    “KERBELA DİRENİŞİN ÖYKÜSÜDÜR”

    ABF Genel Başkanı Hüseyin Güzelgül Dede de yaptığı konuşmada şunları söyledi:

    “Kerbela soylu bir direnişin öyküsüdür. Güçsüz olanın güçlü olana karşı gösterdiği direniş haklı olanın haksıza karşı sürdürdüğü mücadele azim ve kararlılıktır. Kerbela, 10 Ekim’de yaşanıp bitmiş bir olay değil, Kerbela kadimden bu yana da sürdürülmektedir. Bugün de Yezitler ve Yezitlere boyun eğenler var. Bir de yenileceklerini bilseler de onlara boyun eğmeyenler İmam Hüseyin’in yolunu sürdürenler var.”

    “ÇIKARLARI PEŞİNDE KOŞANLAR ALEVİLERİN TALEPLERİNİ KARŞILAYAMAZ”

    “Alevi ibadeti cemdir, semahtır, niyazdır, dara durmaktır elbette. Alevilikte ibadet aynı zamanda Hakla birlikte Hak olup hakkın doğru yoluna ulaşmak, tencerede kaynayan aşı yoksulla bölüşmek, dertlinin derdini müşkülün halini dinlemektir” diyen Güzelgül sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Türkiye’de devlet Alevileri ve Aleviliği artık görmek, duymak zorundadır. Bunun için Alevilerin siyasal alanda da inançsal alanda da muhatapları bellidir. İçi boş yandaş kurumlar ve çıkarların peşinde koşanlar Alevilerin taleplerini karşılayamaz, sorunlarını da çözemez. Bu ülkeyi yönetenler bunu bilmeli. Dünya durdukça yolumuzu, inancımızı sürdürmek için o kaynayan kazanların altında yanmaya devam edeceğiz. Bu meydanda paylaştığımız aşuremizin de tüm insanlığın barışına, bizlerin birliğine, dirliğine vesile olsun.”

    Konuşmaların ardından Hüseyin Gazi Ocağı mensubu Müslüm Metin aşure gülbangı okudu. Orada bulunan tüm canlara lokmalar pay edildi, semahlar dönüldü, deyişler söylendi. Pay edilen aşure lokmasına Ankara’nın farklı noktalarından gelen canlar yoğun ilgi gösterdiler.

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

     

    .