PİRHA- CAN TV’de yayınlanan CAN’DAN BAKIŞ programında konuşan HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu, öz eleştiride bulundu. Kenanoğlu, “Devlete vergi veriyoruz, bize de camiye nasıl yardım yapılıyorsa yapılsın gibi cümleleri kuruyorduk. Bu söylemler döndü geldi, şimdi bizi vuruyor. Niye bizi vuruyor? Yanlış argümanlarla siyaset yapmanın sonucudur” dedi. Gazeteci Çilem Küçükkeleş de, Alevi kurum başkanlarını Alevilerin coğrafyasında görmenin Alevi toplumunu daha da güçlendireceğini söyledi.
CAN TV’de yayınlanan ve Veli Haydar Güleç’in hazırlayıp sunduğu CAN’DAN BAKIŞ‘ta bu hafta Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu ve gazeteci Çilem Küçükkeleş, Alevi kurumlarının bölgelerde yürüttüğü toplantılara ve meclisten geçen torba yasaya dair değerlendirmede bulundu.
“SAVUNMAMIZ GEREKEN, DEVLETİN HİÇBİR DİNİ FİNANSE ETMEDİĞİ BİR DİN DEVLET İLİŞKİSİDİR”
HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu, gelinen süreçte öz eleştiri verilmesi gerektiğine dikkat çekerek, “Devlete vergi veriyoruz, bize de camiye nasıl yardım yapılıyorsa yapılsın gibi cümleleri kuruyorduk. Bu söylemler döndü geldi, şimdi bizi vuruyor. Niye bizi vuruyor? Yanlış argümanlarla siyaset yapmanın sonucudur. Çünkü bizim savunmamız gereken, başından beri söylememiz gerekenin, devletin hiçbir dini finanse etmediği bir din devlet ilişkisidir. Dedelere maaş meselesi gündeme geldiği zaman hayır diyenlerdendik, ama cemevlerine para aktarılmasını, yardım edilmesini, elektriğinin, suyunun faturasının karşılanması konusunda da bu argümanları hep kullananlar olduk. Bütün Alevi kurumları ve Alevi kurumlarında yöneticilik yapan hepimiz açısından yapmış olduğum bir öz eleştiridir” dedi.
“TOPLATILAR KÖYLERE KADAR GENİŞLETİLMELİ”
Alevilik kurumlarının bölge ziyaretlerini değerlendiren Kenanoğlu, “Alevi kurumları bölgeleri dolaşıyor, bölge toplantıları yapıyor. Bu yasa sonrasında bir dizi çalışma içerisine girmesi son derece önemli. Çünkü toplumda geçmişten gelen bir kafa karışıklığı mevcut. Alevi toplumu, halk ne olacağını bilmiyor. Peki diyor bu yasa çıktı. Şimdi ne olacak? diye soruyor. Alevi kurumlarının bunları cevaplandıracak şekilde ve bunun Alevi toplumu açısından nasıl bir tehlike arz edeceğini anlatacak şekilde bölge toplantıları yapmaları ve bölgelerde de görevlendirmeler yaparak köyleri dolaşmaları gerektiğini düşünüyorum” diye konuştu.
Toplumu bilinçlendirmek ve bu yasayı işlevsiz hale getirecek mekanizmaları oluşturmanın gerekliliğine işaret eden Kenanoğlu, toplatıların köylere kadar genişletilmesi önerisinde bulundu.
“BİRLİKTE OLMA DUYGUSU TOPLUMU GÜÇLÜ KILAR”
Gazeteci ve Alevi aktivist Çilem Küçükkeleş de, Türkiye gündeminin sık sık değiştiğini, buna karşın Alevi kurumlarının gündemi sıcak tutmasının ve bölgelerde toplantılar yapmasının önemli olduğunun altını çizerek, “Birlikte olunduğu duygusunun bu toplatılar vesilesiyle topluma ulaşması çok önemli. Bu, toplumu güçlü kılar” diye belirtti.
“BÜTÜN BAŞKANLARIN ALEVİLERİN COĞRAFYASINDA OLMASI TOPLUMA GÜÇ KATIYOR”
Alevilerin gündemi var ve bu gündemin hala çok sıcak olduğunu vurgulayan Çilem Küçükkeleş, şunları dile getirdi:
“Alevi kurumları en parlak dönemlerini yaşıyorlar. Alevilerin kurumlarımızı en çok gözlediği, eylediği ve dinlediği günlerden geçiyorlar. O yüzden de kendilerini en güçlendirebilecekleri de bir dönem yaşadıklarını ve bunu çok iyi bir fırsata dönüştürmeleri gerektiğini düşünüyorum. AKP’ye karşı toplumun çok net bir tutumu var. O yüzden de toplum izliyor, eyliyor ve bir yerde durmak istiyor. O durmak istediği yeri de kurmak gerekiyor. Bu da kurumlara düşüyor. Ben bütün başkanları Dersim’de, Sivas’ta, Alevilerin coğrafyasında görmekten çok mutlu olduğumu ifade etmek istiyorum. Çünkü coğrafyamıza sahip çıkılıyor. Bu hissi yaşadık. Sürmesi de bir o kadar önemlidir.”
PİRHA- ‘Türkiye’de Ayrımcılık Araştırması Kasım 2022’ raporunu hazırlayan Eşit Haklar İçin İzleme Derneği’nin yönetim kurulu üyesi Nejat Taştan, “Ayrımcılığı önlemekle yükümlü olan devletin kendisi hiçbir şey yapmıyor. Alevilerin ibadethanesi olan cemevini, bir kültürel mekan gibi kabul etmek ve bunu bir de yasalara yazmak inanç özgürlüğünün ihlalidir” dedi.
Eşitlik İzleme Merkezi, Ankara’da düzenlediği basın toplantısıyla kuruluşunu açıkladı. Merkez, Türkiye’de ayrımcılığa uğrayanların adalete erişiminin güçlendirilmesi için ulusal ve uluslararası alanda faaliyet yürütecek.
Merkez açılışında, Eşit Haklar İçin İzleme Derneği’nin (ESHİD) ‘Türkiye’de Ayrımcılık Araştırması Kasım 2022’ raporunu da açıkladı.
Raporda yer alan verilere göre, Türkiye’de siyasi görüşünden dolayı ayrımcılığa uğradığını düşünenlerin oranı yüzde 54,3 oldu. Ankete katılanların yüzde 25,8’i etnik kökene dayalı ayrımcılığa her zaman maruz kaldığını belirtirken, yüzde 26,5’i dini inanca veya inançsızlığa dayalı ayrımcılığa, yüzde 36,6’sı da göçmen olduğu için ayrımcılığa maruz kaldığını söyledi. Cinsiyete dayalı ayrımcılığa uğradıklarını düşünenlerin oranı yüzde 36,3 oldu.
Eşit Haklar İçin İzleme Derneği (ESHİD) yönetim kurulu üyesi Nejat Taştan, hazırladıkları rapora ilişkin PİRHA’ya konuştu.
“HER ALANDA AYRIMCILIK 2018 YILINA GÖRE ÇOK FAZLA ARTMIŞ DURUMDA”
2018 yılından bu yana ‘Ayrımcılık algısı’ üzerine her yıl rapor hazırladıklarını kaydeden Taştan, “Türkiye’de toplum ayrımcılık konusunda ne düşünüyor? Ayrımcılığın ne kadar yaygın olduğunu düşünüyor? Hangi temellerde yapıldığını düşünüyor? Ayrımcılığa uğrayan insanlar haklarını arayabiliyor mu? Raporumuzda buna bakmaya çalışıyoruz. Açıkladığımız raporun sonuçlarına göre hemen her alanda ayrımcılık 2018 yılına göre çok fazla artmış durumda. Rapor vahim bir tabloya işaret ediyor fakat buradaki tek problem ayrımcılığın artması değil” dedi.
“AYRIMCILIĞI ÖNLEMEKLE YÜKÜMLÜ OLAN DEVLETİN KENDİSİ HİÇBİR ŞEY YAPMIYOR”
Ayrımcılıkla ilgili devletin de, eşitlik kurumunun da bir şey yapmadığını belirten Taştan, “Araştırma bize bir şeyi daha gösterdi. Ayrımcılığı önlemekle yükümlü olan devletin kendisi hiçbir şey yapmıyor. Türkiye’de ayrımcılığı önlemekle yükümlü bir eşitlik kurumu var. O da kendi görevlerini yapmıyor. İnanç ayrımcılığı üzerinden baktığımızda şöyle bir tablo ile karşılaşıyoruz: Türkiye bütün uluslararası kuruluşlara verdiği beyanlarda, ‘Biz de ayrımcılık yok’ diyor. Ama bakıyoruz ki devlet bir veri toplamıyor. Alanda ne oluyor, bilemiyoruz. Devlet sadece bir inkar politikası yürütüyor. ‘Biz de ayrımcılık olmaz’ diyor. Türkiye’de olduğu kabul edilen ayrımcılığı, devlet kendisinin hiçbir rolü, fonksiyonu yokmuş, fail kendisi değilmiş toplumsal hayatta Ahmet, Ayşe’ye ayrımcılık yapıyormuş gibi gösteriyor. Kendi rolünü gündelik ilişkilerdeki ayrımcılığın üzerine yıkmaya çalışıyor” ifadelerini kullandı.
Hazırladıkları raporda, devlete bağlı kurumlarda yapılan ayrımcılığın özel sektöre göre daha fazla olduğunu belirten Nejat Taştan, ülkedeki farklı inançlara sahip birçok insanın eğitim, istihdam, sağlık, barınma gibi konularda çok fazla ayrımcılığa uğradığını söyledi.
Yaptıkları araştırmaya dair bilgiler vermeye devam eden Taştan, “Yine yaptığımız araştırmada insanların kendini güvende hissetmediği ortaya çıkıyor. Toplum yasaların kendisini korumadığını düşünüyor. Kurumların işlevini yerine getirmediğini söylüyorlar ve ayrımcılık yapanların cezasız kaldığını düşünüyorlar. Buna bağlı olarak da hak aramaktan da imtina ediyorlar. 2018 yılından bu yana yaptığımız 3 araştırmada da bu veriler net olarak ortaya konuluyor. Sünni İslam dışındaki bütün mezheplere, inançlara, inançsızlıklara bakıp bir tablo çıkartması gereken devlet, var olan ayrımcılığı inkar etmekle yetiniyor” şeklinde konuştu.
“DEVLET SON ÇIKARDIĞI YASAYLA, BİR İNANCI KÜLTÜREL DEĞER HALİNE GETİRDİ”
Geçtiğimiz aylarda cemevlerine yönelik yapılan saldırılara ve Meclis’e gelen torba yasa ile birlikte kurulan Alevi Bektaşi Kültür Başkanlığı birimine de değinen Taştan, sözlerine şöyle devam etti:
“İnanç mekanlarına yönelik her saldırıda devlet durumları yaptıkları açıklamada, ‘Akli dengesi yerinde olmayan biri, mahalledeki çocuklar ya da sarhoş olan birisi yapmıştır’ diyor. Alevilik konusunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) verdiği zorunlu din dersleri ile ilgili kararlar var. Cemevleri kararları var, ibadethane olarak tanınmalı deniyor. Alevilik bugüne kadar bir inançtı. Devlet son çıkardığı yasayla, bu inancı bir kültürel değer haline dönüştürmeye çalıştı. Yani devlet, bir inancı inanç olmaktan çıkardı bu yasayla ve hiç kimseden ses çıkmadı.
Örneğin Türkiye İnsan Hakları Ve Eşitlik Kurumu’nun (TİHEK) görevlerinden birisi Meclis’in yasa çalışmalarını izlemek ve o yasa çalışmaları ile ilgili görüş bildirmek. Yani ayrımcı bir hükmün yasalaşmasını engellemeye çalışmakla ilgili bir görevi var. Ancak bu yasa ile ilgili hiçbir görüş açıklamadı. Mahkemelere düşen Alevilere yönelik saldırı davalarının hiçbirisine görüş vermiyor. Eğer bir eşitlik kurumu bunları yapmayacaksa, farklı özelliklere, farklı kimliklere sahip insanları koruyamayacaksa bu kurumu feshetmek en doğrusu.”
“DEVLET BAŞKA BİR İNANÇ, KİMLİK YOKMUŞ GİBİ DAVRANIYOR”
Devletin Aleviler içerisinde birtakım işbirlikçiler bulduğunu ve iyi bir şey yapıyormuş gibi lanse ettiğini kaydeden Taştan, son olarak şunları kaydetti:
“Bütünsel bir yok sayma hali var. Bir başka kimlik yokmuş gibi davranılıyor. Bir Hristiyan’ın, Alevinin verdiği vergi ile Diyanet İşleri Başkanlığı Sünni anlayış için çalışmalar yapıyor. Sünniler dışındaki tüm inançlar, mezhepler yok sayılıyor. Cumhurbaşkanı, ‘Bu ülkede farklı inançlara mensup kişilerin hakkı bana ait’ diye açıklama yaptı. Hayır, böyle bir şey olamaz. Hukukun, yasaların herkesi eşit bir şekilde kapsaması gerekiyor. Yasaların herkesi eşit bir şekilde koruması gerekiyor ama Türkiye’de böyle bir ortam yok. Alevilerin ibadethanesi olan cemevini, bir kültürel mekan gibi kabul etmek ve bunu birde yasalara yazmak inanç özgürlüğünün ihlalidir.”
PİRHA-Alevi örgütleri, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kurulmasına ve torba yasaya yönelik Varto’da PSAKD Varto Cemevi’nde toplantı yaptı. Toplantıda konuşan Alevi kurum başkanları devletin bir inancı tarif etmemesi gerektiğini belirttiler.
Alevi örgütleri, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kurulmasına ve torba yasaya yönelik Varto’da PSAKD Varto Cemevi’nde toplantı yaptı.
Toplantıya Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkanı Mustafa Aslan, Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Musa Kulu, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Genel Başkanı Ercan Geçmez, Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkan Yardımcısı Elif Keleşo ve Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Yöneticisi Binali Efe konuşmacı olarak katıldı. Toplantıya halkın da ilgisi yoğundu.
“ALEVİLER YOK SAYILMAYA DEVAM EDİLİYOR”
Alevilerin geçmişte olduğu gibi bugünde yok sayılmaya devam edildiğini söyleyen Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkanı Mustafa Aslan, “Cumhurbaşkanı, Hüseyin Gazi, Hacıbektaş ve Şahkulu Dergahı’nda Alevilerin sorunlarını çözeceğim diye müjde vermeye çalıştı ancak verilmek istenen müjdenin inanıcımızı ve ibadethanemizi yok saydığının müjdesiydi. Bizi yok sayan, bizi görmemezlikten gelen anlayış yetmiyormuş gibi bu kez de Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Daire Başkanlığı kurarak kuşaktan kuşağa aktarılan inancımızı bir daire içine hapsederek kontrol altına almaya çalışıyorlar” diye belirtti.
“DEVLET BİR İNANCI TARİF ETMEMELİ”
Devletçi bir Alevilik yaratılmaya çalışıldığını ifade eden Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Genel Başkanı Ercan Geçmez de, “Aleviliğin kendi içerisindeki çeşitliliğini yok ederek bizlere ‘Biz devlet olarak böyle düşünüyoruz, Aleviliğin böyle olması lazım’ diyorlar biz de bu anlayışa karşı çıkıyoruz. Biz ülkenin laik ve demokratik bir yapıda olmasını istiyoruz. Devlet asla bir inancı tarif etmeye ve nasıl olması gerektiği konularında söz sahibi olmamalı. Alevi toplumu bizim ibadethanemiz cemevleridir diyorsa bu sorun burada bitmiştir kimse bunu tartışamaz” dedi.
Alevi inancını Alevi olmayanların tanımlamaya ve tarif etmeye çalıştığını vurgulayan Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Musa Kulu ise, “Aleviler kendi inancını başkalarının tarif etmesine karşı çıkıyor. Bugün devleti elinde tutanlar herkesin Türk ve Hanefi olmasını istiyor. Bu ülkede sadece Türkler yok, sadece Hanefi mezhebi de yok. Ama insanları bir kalıbın içerisine sokarsanız orada barış olmaz. Sistemler toplumu dizayn etmek için zorla ve baskıyla insanları bir kalıba koyar. Eğer bir ülkede demokrasi sorunu yaşanıyorsa bu tamamen sistemin yarattığı bir sorundur. Halkların böyle bir sorunu yoktur. Aslında sorun üreten sistemdir, herkes kendi inancını kimseye sormadan yapıyor ama devlet diyor ki sen benim istediğim gibi yapacaksın” diye konuştu.
Toplantı, katılımcıların fikirlerini ve önerilerini paylaşmasının ardından sona erdi.
PİRHA-İktidarın, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde ‘Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’ oluşturma ve cemevlerini oluşturulan bu birime bağlama planına tepki gösteren Dersimli yurttaşlar, “Bizim inancımıza göre cemevleri ibadethanemizdir ama devlet sanki inancımız tiyatroymuş gibi cemevlerini Kültür Bakanlığına bağlamak istiyor” dedi.
İçişleri Bakanlığı bünyesindeki bir ekibin, Alevi kurumlarını gezerek maddi yardım teklifinde bulunması ve AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, ‘Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültürü ve Cemevi Başkanlığı’ kurulacağını açıklamasına tepkiler gelmeye devam ediyor.
Dersimli yurttaşlara, cemevlerinin Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlanacak olmasını sorduk.
“CEMEVLERİ İBADETHANE OLARAK KABUL EDİLSİN”
Cemevlerinin Alevilerin ibadethanesi olduğunu belirten Ali Metin, “Bizim inancımıza göre cemevleri ibadethanemizdir ama devlet bize ayrımcılık yapıyor. Sanki inancımız tiyatroymuş gibi cemevlerini Kültür Bakanlığına bağlamak istiyor. Cemevleri ibadethane olarak kabul edilsin ve bütün haklarımız tanınsın. Bizi su ve elektrik faturalarıyla kandırmasınlar, biz inancımızdan vazgeçmeyeceğiz” diye belirtti.
Cemevlerinin ibadethane olarak tanınması gerektiğini dile getiren Binali Turan, “Cemevleri halk tarafından yapılıyor, su ve elektrik faturalarına da halk yardım ediyor. Hükümet eğer samimiyse cemevlerini ibadethane olarak kabul etsin. Hükümetin Alevilere yakınlaşması seçim yatırımıdır. Seçimler bittikten sonra Kürtlerde, Alevilerde unutuluyor. Devletin bütün inançlara eşit yaklaşması gerekiyor” dedi.
“CEMEVLERİ İBADETHANEMİZDİR”
Bülent Yüksel de, Türkiye’de bütün inançlara saygılı bir hükümet olsaydı Alevi inancının tanınmış olacağını söyleyerek, “Aleviler 25 milyona yakın nüfusa sahip bir topluluk. Devlet cemevlerini ibadethane olarak kabul etse dünyanın sonu mu gelecek? Devletin ülke içerisinde yaşayan halklar ve inançlarla barış içerisinde yaşaması gerekiyor ki refah seviyemiz yükselsin. Ben Aleviyim, benim inancımı tanımayan beni de tanımaz. Ben ötekileştirilmek istemiyorum, cemevleri ibadethanemizdir. Eğer Türkiye’de birlik ve beraberlik içerisinde yaşanılması isteniyorsa Alevi inancı tanınmak zorunda” diye konuştu.
PİRHA-“Alevilerin ibadethanesi cemevidir” başlıklı bir yazı kaleme alan Baba Mansur Ocağı’ndan Eren Yıldırım dede, “Bir devletin veya kurumun bizlerin ibadetini/ibadethanesini belirlemeye hakkı yoktur. Bir inancın ibadethanesini o inanca gönül vermiş olanlar belirler. Bizim ibadetimiz cem, ibadethanemiz cemevidir” dedi.
Baba Mansur Ocağı dedelerinden Eren Yıldırım, “Alevilerin ibadethanesi cemevidir” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazısında, bir devletin ya da kurumun Alevilerin ibadethanesini belirlemeye hakkının olmadığını belirten Yıldırım, AKP tarafından ‘açılım’ adı altında yürütülen çalışmalara tepki gösterdi.
“KADIN İLE İBADET EDİLMEYEN BİR MEKAN İBADETHANEMİZ OLAMAZ”
Yıldırım tarafından yayımlanan açıklamanın tamamı şu şekilde:
“Bir devletin veya kurumun bizlerin ibadetini/ibadethanesini belirlemeye hakkı yoktur. Bir inancın ibadethanesini o inanca gönül vermiş olanlar belirler. Kabul etseniz de, etmeseniz de (çok da önemli değil) bizim ibadetimiz cem, ibadethanemiz cemevidir. Kadimden beri var olan bu yolun, erkanın özüyle yaşayıp, yaşatılması yönünde yol hizmeti yapan biri olarak kendime Nesimi’nin; “Ey Nesimi Can Nesimi bil ki halk aynındadır. Onca insanın vebali ulemanın boynundadır” sözlerini referans alarak geçmişte Diyanet İşleri Başkanı’nın Aleviler de camiye gelebilir/geliyor sözünden, Cumhurbaşkanının müslümanların ibadet yeri camidir Aleviler cemevlerinde kültür işleri ile ilgilensinler ibadetleri için camiye gelsinler göndermelerinden de yola çıkarak, Alevilere ve bizlerin inancını tarif etmeye çalışanlara şu cevabı vermeliyiz: Alevi inancında kadın erkek ayrımı yoktur. Kadın-erkek bir ve eşittir. Kadın ile ibadet edilmeyen bir mekan bizim ibadethanemiz olamaz. Bizim cemlerimizde, darda zorda kaldığımızda imdadımıza yetişsin diye Bozatlı Hızır’ı çağırmak vardır. Canı gönülden “Yetiş Ya Hızır” diye, Bozatlı Hızır’ın çağırılmadığı bir mekan bizim ibadethanemiz olamaz.
“CEM OLMAK, ÖLMEDEN EVVEL ÖLMENİN MEYDANIDIR”
Bizim cemlerimizde, karanlıktan aydınlığa kavuşmak ve mum gibi Hak aşkına eriyip insanlığa ışık saçmamız adına çerağlar uyandırırız. Çerağ uyandırılmayan bir mekan bizim ibadethanemiz olamaz. Cemevi erenler meydanıdır, zira bu meydanın doğusu batısı da yoktur. Nereye dönersek dönelim orada hep Hakk’ın Cemal’i vardır. “Kabesi insan” olmayan bir mekan bizim ibadethanemiz olamaz. Cemevinin üst eşiği Hz. Muhammedi temsil eder. Alt eşik, Fatıma Tül Zehrayı. Bir sövesi İmam Hasan‘ı bir sövesi İmam Hüseyin‘i kanatları Cebrail‘i, Kilidi Şah’ı Merdan Ali’dir, anahtarı İkrar‘dır. Bunlar da ehlibeyttir. Ehlibeyt’in olmadığı bir mekan bizim ibadethanemiz olamaz.
Bir ahenk içinde kendi ekseni ve de varlığın ekseni etrafında dönülen, her adımı Hakk’a doğru atılmış bir adım olarak kabul ederek aşk ile Hakk’a semah dönmek vardır. Semah dönülmeyen bir mekan bizim ibadethanemiz olamaz. Cem olmak, dar ve didar olmak, divana durmak, huzura çıkmaktır. Ölmeden evvel ölmenin meydanıdır. Bu meydanda senlik benlik sır olur, büyük küçük, güzel çirkin bir olur. Ayrıştırmanın olduğu bir mekan bizim ibadethanemiz olamaz. Bizi tarif eden kendini bilmezlere Nesimi’nin şu güzel sözleri ile sesleniyorum: Sofular secde ederler mescidin mihrabına, Pir eşiği kıblegahım yüz sürerim kime ne! Kadıdan, hacıdan, hocadan fetva almayız; rehberlerimiz, pirimiz, mürşidimiz vardır. Bizim ibadetimiz cem, ibadethanemiz cemevidir.”
PİRHA- Yazar Ali Yıldırım, Alevi kurumlarına seslenerek devlete/belediyelere cemevi yaptırmamaları çağrısında bulundu.
Son yıllarda Alevi derneklerinin belediyelerle, iktidarla olan yakın ilişkileri tepki çekmeye başladı. Özellikle belediyelere yaptırılan cemevlerinin Alevilere teslim edilmemesi de ayrı bir sorun teşkil ediyor.
Yazar Ali Yıldırım, PİRHA’ya gönderdiği yazıda, Alevilerin belediyelere/devlete cemevi yaptırmamaları gerektiğini aksi halde haram lokma olacağına dikkat çekti.
Yıldırım’ın şunları kaydetti:
“Alevi toplumu öteden beri Diyanete ayrılan bütçeye rızalığının bulunmadığını dile getirerek bu paranın haram lokma olduğunu dile getiriyordu.
Doğru, yerinde, anlamlı, laikliğin gereği ve ahlaki bir itirazdı bu!
Çünkü din ve inanç hizmetleri; iş, eğitim ve sağlık hizmetleri gibi tüm toplumu kucaklayan bir kamu hizmeti olarak değerlendirilemezdi. Bu anlamda Diyanetin varlığı da kabul edilemezdi.
Alevilerin eşit yurttaşlık hakkı isteminin bir gereği ve sonucu olarak savundukları laik devlet talebi devletin din ve inançlara karşı nötr olmasını öngördüğü gibi bir bu alana özel bir bütçe ayırmasına da onay vermiyordu.
Toplumda çok farklı inançlardan ve inançsızlardan insanların varlığı bir yana devlet eliyle, devletin finansmanıyla bireyin dinini yaşaması kesinlikle etik değildi.
Aleviler “haram lokma” derken dini bir söylemden öte eşitlik, hak, hukuk vurgusu yapıyordu.
“HARAM LOKMA HARAM OLMAKTAN ÇIKTI MI?”
Son zamanlarda Aleviler devletten/belediyelerden kendileri için cemevi yapmasını talep etmeye başladılar.
Peki ne oldu da haram lokma haram olmaktan çıktı?
Emek, demokrasi, laiklik talepleri olduğu gibi güncelliğini sürdürürken, “dine ayrılan bütçe haram lokma niteliğini” korurken, Alevilerin “ona veriyorsan bana da ver” mantığı ile bu lokmadan pay talep etmesi kendisini var eden değerlerin reddi değil midir?
Devlet eliyle yapılan, içinde cem yapacağın mekana dair diğer vergi veren yurttaşların rızalığı yoksa o mekanda yapılan cem “hak katında kabul ve makbul” olur mu?
‘Devlet bize anahtar teslimi cemevi yap’ demek, haram lokmadan pay istemek anlamına gelmez mi?
Aleviler bu tuzağa düşmemeli, kendi değerlerini kendileri inşa etmelidir. Çünkü devletle ilişkilenen kirlenir.”
PİRHA- ‘Cumhuriyetin İkinci Yüz Yılı İçin Aleviler Bugünü ve Geleceği Tartışıyor’ çalıştayını değerlendiren AABK Eşit Başkanı Hüseyin Mat, “Her bir araya geliş, buluşma, kucaklaşma ve muhabbet etmek değerlidir. Resmi ideolojinin en çok rahatsız olacağı tam da budur” dedi.
7 Alevi çatı kurumu olan Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF), Alevi Dernekleri Federasyonu (ADFE), Alevi Vakıfları Federasyonu (AVF), Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK), Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV), Alevi Kültür Dernekleri (AKD), Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin (PSAKD) organize ettiği “Cumhuriyetin İkinci Yüzyılı İçin Aleviler Bugünü ve Geleceği Tartışıyor” çalıştayı 17-18 Eylül tarihlerinde Hacıbektaş’ta Kemal Kılıçdaroğlu Kültür Merkezi’nde yapıldı.
Sosyal medya hesabından çalıştayı değerlendiren Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Eşit Başkanı Hüseyin Mat, tüm eksiklere rağmen Alevilerin birlikteliğinin değerli olduğunu belirterek, “Devlet ve AKP/MHP iktidarının sosyal, kültürel, siyasi, teolojik kuşatması ancak bu şekilde püskürtülebilir” diye belirtti.
“ÇALIŞTAY DEĞERLİYDİ”
AABK Eşit Genel Başkanı Hüseyin Mat’ın mesajı şöyle:
“Alevileri ayrıştıran değil, birleştiren, kutuplaştıran değil kucaklaştıran, demokratik mücadelede buluşturan, akıl ve vicdanı ortaklaştıran, ortak hedeflerde kenetleyen her bir araya geliş, buluşma, kucaklaşma ve muhabbet etmek değerlidir. Yanlışları doğruya, eksiklikleri tama varılmasında sürece sahip çıkılmalı ve desteklenmelidir. Daha da güçlenmesine ve devamlılığına katkı sunulmalıdır. Resmi ideolojinin en çok rahatsız olacağı tam da budur. Devlet ve AKP/MHP iktidarının sosyal, kültürel, siyasi, teolojik kuşatması ancak bu şekilde püskürtülebilir. Bu bağlamda hafta sonu Hünkarımızın huzurunda Serçesmemizde Aleviler ve Alevi kurumlarının bir araya gelmesine katkı sunan ve destek veren her Can’a yürekten teşekkür ediyorum. Birliğimiz daim, mücadelemiz ortak olsun. Bozatlı Hızır yardımcımız ve klavuzumuz olsun.”
PİRHA- HDP Milletvekili Ali Kenanoğlu, AKP hükümetinin son süreçte Alevilere yönelik izlediği politikaları değerlendirdi. Devletin hükümet eliyle Aleviliği kontrol altına almaya çalıştığını belirten Kenanoğlu, “Aleviliğin Avrupa’da tanınmasıyla birlikte devleti telaş aldı. Cumhuriyetin ilk yüzyılı tamamlanırken, Aleviliği artık kontrol altına alma vaktinin geldiği ve bunun da AKP’ye yaptırıldığının bir göstergesidir bunlar” dedi.
Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu, AKP hükümetinin son süreçte Alevilere yönelik izlediği politikaları değerlendirdi.
Hükümetin Alevi açılımının, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde oluşturulacak Alevilik Dairesi’nin Aleviler açısından bir kazanım mı yoksa kayıp mı olduğunu sorgulayan Kenanoğlu, devletin AKP hükümeti eliyle Aleviliği kontrol altına almaya çalıştığını belirtti.
“BAKANLIĞA BAĞLANMAYAN CEMEVLERİ NE OLACAK?”
Bugün AKP’nin Alevi açılımının sonu olduğunu, bu sondan kastının açılımın bitmiş olması değil, yeni başlıyor olduğunu ifade eden Kenanoğlu, “AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı şöyle bir açıklama yaptı ve dedi ki; ‘Alevilikle ilgili yeni bir sürece giriyoruz ve şu anda Kültür ve Turizm Bakanlığı’nda bir daire oluşturulması çalışması yürütülüyor. Bir daire oluşturulacak ve cemevleri buraya bağlanacak. Cemevinde hizmet yürütenler ve dedeler buradan görevlendirilecek ve maaşlarını buradan alacaklar.’ Diğer taraftan da cemevlerinin elektrik, su ve benzeri giderleri, özellikle mahkeme konusu olan bir takım durumlarda buraya bağlanarak buradan çözülecek. Peki bağlanmayanlar ne olacak? Bağlanmayanlar bu kapsamın dışında tutulacaklar ve buralardan herhangi bir yardım veya bu anlamda destek alamayacaklar” diye konuştu.
“DEVLET DİNLERİ VE TOPLUMLARI KONTROL ALTINDA TUTMAK İSTİYOR”
Birçok kesimin bu durumu AKP’nin seçimlere giderken Alevilerden oy alma kaygısı ile yapmış olduğu bir iş olarak gördüğünü aktaran Kenanoğlu, bu meselenin o kadar basit olmadığını, altında başka nedenler yattığını söyledi.
Bu meselenin devletin AKP eliyle yaptığı son yüzyılın Alevilere en büyük kazığı olduğunu vurgulayan Kenanoğlu, sözlerine şöyle devam etti:
“Türkiye Cumhuriyeti devletinin şu andaki iktidardan bağımsız düşünürsek temelini oluşturduğu toplumda şunu hesaplamıştır: Dinleri kontrol altında tutmak, toplumu kontrol altında tutmak, zapturapt altına almak ve kontrollü bir toplum oluşturmak hedefi gütmüştür. O nedenle makbul vatandaşlık tanımı yapmıştır. Sünni olacak, Türk olacak. Makbul vatandaş budur. Türkiye Cumhuriyeti devleti açısından kuruluş kodları böyle çalışıyor. Toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan Sünni toplumu 1924 yılında Diyanet İşleri Başkanlığının kurulmasıyla birlikte esasında zapturapt altına almış, Sünniliği bir biçimi ile Müslümanlığı kontrol altına almış ve akabinde 1925 yılında Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nu çıkartarak tarikatların, cemaatlerin, tekkelerin, dergahların yasaklanmasını getirmiştir. Bu esasında Aleviliği bir biçimde yasaklayan bir kanun olmuş. Bize şöyle diyorlar ya bütün tekkeler, bütün tarikatlar kapatıldı ama Aleviliğe de tarikat gözüyle bakıldığı için Alevilik yasaklanmıştır tamamen.”
“AVRUPA’DA ALEVİĞİN TANINDIĞINI GÖREN TÜRKİYE DEVLETİNİ TELAŞ ALDI”
Devletin Aleviliği hala bir tarikat olarak gördüğüne dikkat çeken Kenanoğlu, “Gelinen noktada özellikle Alevi kurumlarının, Alevi toplumunun demokratik mücadelesi ve Avrupa’da elde edilen çeşitli kazanımlar bağımsız müstakil bir inanç olarak Aleviliğin tanınmasını sağladı. Avrupa ülkeleri tarafından kabul edilmesi, oradaki Alevilerin beyanlarının esasıyla kabul edilmesi ile birlikte Türkiye Cumhuriyeti’ni telaş aldı. Türkiye Cumhuriyeti devleti bütün olarak Aleviliğin artık yok sayılamayacağını artık görmezlikten gelinemeyeceğini düşünerek uzun süredir üzerinde bir çalışma yürütüyor. Aslında Alevi çalıştayları da bu amaca hizmet ettiler. Alevi toplumunun hakikatini olduğu gibi kabul eden değil, Aleviliği nasıl kontrol altına alırız çalışmalarıydı” dedi.
“ALEVİLİK KONTROL ALTINA ALINMAYA ÇALIŞILIYOR”
HDP İstanbul Milletvekili Kenanoğlu, AKP’nin Alevilere yaklaşımının bir seçim çalışması olmadığını belirterek, “AKP’nin Alevilerden alacağı oy da yok zaten. AKP’nin derdi şu anda ya da devletin AKP’ye yaptırmak istediği Alevilerin oylarının nereye gider meselesi de değil. Bu yüzyıl tamamlanırken, 2023 yılında Cumhuriyetin ilk yüzyılı tamamlanırken Aleviliği artık kontrol altına alma vaktinin geldiği ve bunun da AKP’ye yaptırıldığının bir göstergesi, sonucudur bu.”
PİRHA- Muğla’da Ortaca Cemevi dedesi Cahit Gümüş, hükümet tarafından Alevi dedelerine maaş bağlanacağı iddialarına tepki göstererek, “Bizim dedelerimiz, atalarımız devletten hiçbir zaman maaş almadılar. Biz ne maaş istiyoruz ne de Diyanete maaş verilsin istiyoruz. Diyanet kapatılsın. İnanç parayla yapılmaz” dedi.
Muğla’nın Ortaca ilçesinde bulunan Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Şubesi Yönetim Kurulu üyesi ve Seyit Ali Sultan Ocağı mensubu dede Cahit Gümüş, hükümet tarafından Alevi dedelerine maaş bağlanacağı iddiası üzerine konuşarak duruma tepkisini dile getirdi.
İnancın parayla yapılamayacağını belirten Gümüş, Alevi dedelerinin devletten maaş alınması halinde karşılığında devletin dayattıklarını yapmak zorunda kalacaklarını ve bu durumun kabul edilemez olduğunu anlattı.
“MAAŞ BAĞLANMASINA DA DİYANETE DE KARŞIYIZ”
Dedeliğin maaşla yapılmayacağını vurgulayarak sözlerine başlayan Gümüş, Alevilik inancında rızalık olduğunu, bir kişinin gönlünden koparsa verebileceğini istemezse vermeyeceğini söyledi.
Diyanetin dedesi olmayacaklarını ve Diyanetin kapatılması gerektiğini ifade eden Gümüş, “Diyanette bir Alevi masası, bir Alevi kürsüsü kurulmasına da karşıyız. Nasıl ki Cuma hutbelerinde cami hocaları Diyanetten gelen hutbeleri okuyorsa, eğer biz de Diyanet’ten maaş alırsak o hutbeleri okumak zorunda kalırız. Çünkü ben sana maaş veriyorum, benim söylediğimi yapacaksın, diyeceklerdir. Ne maaş istiyoruz ne de Diyanet maaş alsın istiyoruz. Diyanet kapatılsın, lağvedilsin ve hiçbir kişiye maaş verilmesin. Bugün 3-4 bakanlığın bütçesinden daha fazla bir bütçesi var. Ona ayrılan bütçe eğitime, sağlığa, bilime ayrılsın. Bizim dedelerimiz, atalarımız devletten hiçbir zaman maaş almadılar” diye konuştu.
“DEVLETTEN BİR KURUŞ ALMADAN ALEVİLİĞİ GÜNÜMÜZE KADAR TAŞIDIK”
Eskiden Alevi dedelerinin uzun yollardan gelerek, zorluklar içerisinde cemler, görgüler yaptıklarını söyleyen Gümüş, sözlerine şöyle devam etti:
“Eskiden dedeler erkan cemleri, kurban cemleri, Abdal Musa cemleri yapıyordu. Bunlar yapılırken dedeler devletten bir kuruş dahi almıyorlardı. Bu şekilde Aleviliği günümüze kadar taşımışlardır, getirmişlerdir. Bundan sonra da bizler devletten maaş istemiyoruz. Diyanete de vermesinler. Bizim hakkımızı onlar yemesin. Çünkü bizlerin verdiği vergilerle Diyanet çalışanları maaş alıyor. Cemevlerimize ‘cümbüş evi’ dediler. Bizim cemevlerimiz yol erkan yapılan, 12 hizmet yapılan yerdir. Bizim cemlerimize düşkünler giremezler. Alevi olan herkes bilir düşkünlüğün ne olduğunu.”
“İNANÇ PARAYLA YAPILMAZ”
Dede Cahit Gümüş, “Biz ne maaş istiyoruz ne de Diyanete maaş verilsin istiyoruz. Diyanet kapatılsın. İnanç parayla yapılmaz. Bizim dedelerimiz bedava yapmıştır. Bugün camilerdeki hocaların maaşını kesin o cemaate namaz kıldırmaz, orada ibadet yapmazlar. Bizim dedelerimiz bu maaşı, bu parayı asla kabul etmezler. Ben böyle düşünüyorum, bu parayı kesinlikle istemiyoruz” dedi.
PİRHA – Araştırmacı Yazar Mehmet Kabadayı, Alevi asimilasyonunun üç unsur üzerinden yapıldığını işaret ederek, “Sizi tanımayan bir iktidar ile neden cemevi açılışı yapıyorsunuz?” diye sordu. “Asimilasyon, devlet-iktidar ve Alevi kurumları içindeki ‘Bizim içimizdeki bizler’ tarafından yapılıyor” diyen Kabadayı, ekledi: Asimilasyon, mezarlarımızda, Hakk’a yürüme erkanlarımızda ve cem erkanlarımıza yansıdı. Mesela Ocakzadelerin, pirlerin mezarlarında ‘ruhuna fatiha’ yazıyor. İşte asimilasyon, benzeşme bu.
Çorum’un Alaca ilçesindeki Kürt ve Alevi köylerindeki asimilasyon hız kesmeden devam ediyor. Kavli Aşireti ve Şıh (Şıx) Çoban Ocağına bağlı olan Alevi-Kürt köylerinden birisi olan Büyük Keşlik köyü de asimilasyon politikalarının merkezinde olan bölgelerden birisi.
Araştırmacı Yazar Mehmet Kabadayı’nın da doğup büyüdüğü köy olan Büyük (Nesimi) Keşlik köyündeki baskı politikalarını konuşmak üzere bölge halkı tarafından bilinirliği yüksek olan Nesimi Dede Türbesi önünde bir araya geldik.
Köy mezarlığı içerisinde yer alan Nesimi Dede Türbesinin civarında birçok pir ve Yol hizmetkarına ait mezarlıklar da bulunuyor. Ancak göze çarpan ilk husus, 1980 yılı sonrası yapılan mezarlıklardaki değişim oluyor. Çorum Katliamı ve 1980 darbesinin ardından mezarlıklardaki Alevi özgünlüğü yok edilerek tek tip yapılar belirmeye başlıyor.
“ÖRNEK OLSUN DİYE MEZAR TAŞIMIZI DEĞİŞTİRDİK”
Yazar Mehmet Kabadayı, bu değişimi “Aleviler 100 yıldır Osmanlı döneminde olduğu gibi Cumhuriyet döneminde de devletin her kurumunun kıskacı altında asimile edilmeye devam ediyor” diye özetliyor. Mehmet Kabadayı, Alevi inancının özellikle cemevleri üzerinden kontrol altına alınmak istendiğini vurgulayarak mevcut asimilasyona şu sözlerle dikkat çekti:
“Bu bölgede yaklaşık 20 köyün üzerindeyiz. Şıx Çoban evlatlarının bir kolu olan Nesimi Dede kolu Büyük Keşlik köyünde yaşıyor. 1980’ler sonrasında şehirleşme ve Çorum Katliamı ile beraber Çorum’a ve Avrupa’ya yoğun göç söz konusu. Ancak köyümüzde hiçbir zaman hizmetler; Görgü Cemi, Abdal Musa Birlik Cemleri eksik olmadı. Köyümüzün bir diğer özelliği de ziyareti olması sebebiyle yazın devamlı Türkiye’nin dört bir yanından insanlar gelir. Ancak Aleviler üzerindeki asimilasyonu anlatacak olursak bunu mezarlıklarda görebiliyoruz. Asimilasyon benim köyümde de 3 koldan devam etti. Bu asimilasyon, mezarlarımızda, Hakk’a yürüme erkanlarımızda ve cem erkanlarımıza yansıdı. Mezarlardaki asimilasyon benzeşme ile yürüdü. Mesela Ocakzadelerin, pirlerin mezarlarında ‘ruhuna fatiha’ yazıyor. İşte asimilasyon, benzeşme bu.
Cenaze erkanlarındaki asimilasyon durumu ise son 10 yıldır konuşulmakta. 2021 yılı itibariyle biz şunu yaptık; yakınlarımızın mezarlarında ‘ruhuna fatiha’ yazıyordu. Büyük bir direniş göstererek bunu değiştirip ‘devri daim olsun’ yazılması kararını aldık. Elimizi taşın altına koyup 4 mezar taşımızı değiştirdik ve köyümüze örnek olsun dedik. Bundan sonra yapılacak mezar taşlarının da bu şekilde gitmesini istiyoruz.”
“ALEVİLİĞİ İKTİDAR AYAĞIYLA TANIYORLAR”
Yazar Mehmet Kabadayı, süregiden asimilasyonda cemevleri üzerindeki sinsi planlara da değindi. İktidar yetkililerinin, cemevleri ile olan yakınlaşmasına işaret eden Kabadayı, Alevi bireylerin asimilasyondaki payına da vurgu yaparak şöyle devam etti:
“Bugün ‘AKP bizi tanımıyor’ diyorlar. Ben ise tam tersini söylüyorum. Devlet anayasal olarak Aleviliği tanımıyor. Oysa tırnak içerisinde söylüyorum ‘AKP iktidarı Aleviliği tanıyor’. Çünkü Türkiye’nin dört bir yanında cemevleri yapılıyor ve temelleri atılırken devletin bütün mülki amirleri ve müftüleri o törenlere katılıyor. Dualar eşliğinde cemevi temel atma törenleri, açılışları yapılıyor.
Örneğin Çorum bölgemizde 24 köyde cemevi var ve bu cemevlerine Çorum il Özel İdaresi tarafından yardım yapılacağına dair tebligat gönderiliyor. Ardından bu cemevlerinin boya-badanası yapılıp para veriliyor. Küçük küçük şeylerle içeriye girerek anayasal olarak tanımayıp iktidar ayağıyla tanıdığını göstererek asimilasyonu üçlü saç ayağı ile yapıyor. Bunu da yine ‘bizim içimizdeki bizler’ ile yapıyor. Yani ocak evlatları ile dernek hattı ile yapıyor ve son 10 yılı incelediğinizde bunun da örneklerini açık bir şekilde göreceksiniz. ‘AKP Alevileri tanımıyor’ değil. Mesela yakın zamanda Çorum’da bir cemevi temel atma töreni yapıldı. O erkanın görüntülerine bakarsanız devlet erkanının hepsi orada. Sizi tanımayan, nasıl olur da gelip temel atma törenine katılabilir! Sizi tanımayan bir iktidar ile neden cemevi açılışı yapıyorsunuz?”
Mehmet Kabadayı, konuşmasında laiklik vurgusu da yaparak “Bizler şunu söyleyemeyiz; ‘devlet, camiye veriyor, bize de versin’. Bu laiklik anlayışına terstir” dedi. Demokratik laik devletin hiçbir şekilde inançlara karışmaması gerektiğini söyleyen Mehmet Kabadayı şöyle devam etti:
“Devlet, dinler karşısında kör olmalıdır. Laikliği savunan bir can olarak ‘camiye veriyor bize de vermeli’ diyemem. Alevi kurumları olarak bunu terk etmeliyiz. Bugüne kadar Alevi toplumsal yapısı ocak sistematiği, talibi ile hiçbir erke bulaşmadan kendini bugüne getirmiş. Bundan sonra da taşır. Çünkü koşullar bundan 200 yıl evvelkinden daha iyi. Eğer erke bulaşıyorsanız ister istemez erke benzeşeceksiniz. Dernek başkanı kimi dostların, ocakzade dedelerin, ‘AKP, bu hükümet bizi tanımıyor’ sözlerini işaret ederek, ‘bu mesele hükümet meselesi değildir. Bu mesele anayasaldır’ diyorum. ‘Devletin, Alevileri ve Aleviliği anayasal olarak tanımadığı doğrudur ama ‘AKP bizi tanımıyor’ diyenlere inanmıyorum. Çünkü nüansları ortaya koyuyorum. Çünkü AKP’li belediyelerle temel atıyorsunuz. AKP iktidarı ve belediyelerle birlikte ‘holding binaları’ gibi cemevi yapıyorsunuz. Yani asimilasyon konusu çok derin bir mesele. Bizi kuşatan iç ve dış asimilasyona dair şunu söylemiştim; devlet, Çorum, Amasya, Tokat, Isparta, Antep örneğinde bunları yaparken tek başına gelip yapmıyor. Başta dernek yönetimleri ve ocak mensupları ile bunu yapıyor. Bu çok açık. Bunu gizleyerek bir yere varamayız hakikati dile getirmek zorundayız. Asimilasyon, devlet iktidar ve Alevi kurumları içindeki ‘Bizim içimizdeki bizler’ tarafından yapılıyor. Bunlar sonra televizyonlara çıkıp asimilasyona karşı olduklarını söylüyorlar. Pazar günü temel atıyor salı günü ise televizyonda ‘AKP bizi tanımıyor’ diyor.”
PİRHA- 7 Alevi çatı örgütü, dedelerin Kerbela ve umrede, Alevi gençlerin eğitim kamplarında ehlileştirilmesine sessiz kalmayacaklarını belirterek, devletin iç asimilasyondan vazgeçmesi çağrısında bulundu.
İçişleri Bakanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı ile Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın finanse edeceği program kapsamında belirlenecek 300 dede Kerbela’ya götürülecek. Ayrıca, üç bakanlığın bütçesiyle 400 Alevi genci için ise 19-23 Ağustos 2022 tarihlerinde Hacıbektaş Gençlik Kampı projesi hayata geçirilmeye çalışılıyor. Bu projeler kapsamında bakanlıklardan Alevi dernekleri aranarak dede ve gençlerin gönderilmesi talep ediliyor.
Bu akşam üzeri Alevi Bektaşi Federasyonu, Alevi Dernekleri Federasyonu, Alevi Vakıfları Federasyonu, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı, Alevi Kültür Dernekleri, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği ortak yazılı bir açıklama yaparak, sert tepki göstererek, devletin Alevileri asimile etmek yerine, taleplerini yerine getirme çağrısı yaptı.
7 Alevi çatı örgütü, “Alevi kurumları, Devletten ya da hükümetlerden AiHM’in cemevlerinin ibadethane olduğu kararının bir an evvel uygulanmasını, laiklik gereği devletin tüm inançlara eşit mesafede yaklaşmasını, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kapatılmasını, zorunlu din derslerinin kaldırılmasını talep ettiklerini belirterek, “Alevi dedelerinin Kerbala’da ve umrede, Alevi gençlerinin de eğitim kamplarında ehlileştirilmesine sessiz kalmayacağız” dedi.
İşte 7 Alevi çatı kurumunun ortak açıklaması:
“Her ne ararsan kendinde ara,
Mekke’de Kudüs’te, hacda değil…”
Alevi örgütlerinin, akademik çevrelerin ve tüm aydın kesimin müşterek çaba ve mücadelesiyle devlet ya da hükümetler Alevi-Sünni meselesini eşit vatandaşlık temelinde ele alıp doğru bir analizle çözüme kavuşturmak zorundadır.
Aleviler ve bu ülke de yaşayan tüm farklı inanç grupları ülkenin vatandaşıdır.
Sünni ve Alevi çatışmasını bilgi eksikliği ve gerici eğitim programları ile sıcak tutan devlet bu adaletsizlikten artık vazgeçmelidir. On binlerce personeliyle anayasal din hizmeti veren ve bu anlamda holdingleşen Diyanet elini cumhuriyetin laiklik ilkesinden çekmelidir.
“EHLİLEŞTİRMEYE SESSİZ KALMAYACAĞIZ!”
Alevilerin Devletten ya da hükümetlerden talepleri nettir:
– AiHM’in Cemevlerinin ibadethane olduğu kararının bir an evvel uygulanması,
– Laiklik ilkesi gereği devletin tüm inançlara eşit mesafede yaklaşması Sünni inanca göre oluşturulan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kapatılması,
– Zorunlu din derslerinin kaldırılması…
Alevi inanç önderleri ve Alevi toplumu bu istekleri konusunda ısrarlı iken, bu amaçla yıllardır mücadele ederken, Devletin; Alevi dedelerini Kerbala ve umreye, Alevi gençlerini de eğitim kamplarında ehlileştirmesine sessiz kalmayacağız!
“ALEVİLİK HAKTIR, ALEVİLİK VARDIR!”
Aleviliğin en temel yaklaşımı, Hak ve adaleti yaşatmak ve hakikati gösterme gücünün insanda olmasıdır.
Devlet; bu yayılmacı zihniyetle toplumlar arasında Sosyal ve siyasi huzursuzluk yaratamaz. Siyasi partiler yaptığı tartışmalar içerisinde “Aleviliği” bir yaftalama aracı görerek, nefret suçu işleyemez!
Alevilerin bireysel inanç özgülüğüne müdahale eden devlet, inanç önderlerine kendi zihniyetiyle yaklaşma cesareti bulmuştur.
“ALEVİ DEDELERİNİN DEVLETTEN İSTEDİĞİ ŞEY KERBELA YA DA UMRE DEĞİLDİR”
Oysa;
Alevi dedelerinin devletten istediği şey Kerbela, umre ya da başka dini bir etkinlik değildir. İnanç önderlerimizin amacı başka coğrafyada yaşayan halkları değiştirme ya da dönüştürmek de değildir.
Bu nedenle irşat amacı güden hiçbir etkinlikte yer alma talepleri de yoktur.
Bizim kıblemiz insandır; farklıkları özgürleştirme ve özüne döndürmek ve gönül almaktır, insanın yüzünde Hakkı görme cesaretidir.
Bu nedenle bir kez daha hatırlatmak istiyoruz:
İnanç, ahlaki ve geleneksel değerlerimizi yaşatan Alevi dedelerinin Kerbela’ya gönderilmek istenmesi Alevi toplumuyla, inanç önderleri arasına sosyal mesafe koymaya yöneliktir.
“DİYANET, ALEVİLERİ PAZAR ALANINA ÇEKMEYİ PLANLAMAKTADIR”
Diğer taraftan dini ticari faaliyetlere alet eden Diyanet, Alevileri de bu pazar alanına çekmeyi planlamaktadırlar.
Aleviliği yok sayan, inanç merkezlerini tanımayan devlet, Alevi dedelerine neden itina ile yaklaşıyor? Bizler bunu sorguluyoruz, sorgulamaya da devam edeceğiz!
Sevgili canlar;
Geçmişten bugüne “Sünni İslam coğrafyasını “şekillendirmek adına halkları sürgün eden onların etnik yapısıyla uğraşan devlet, sürgün planını Alevilerin inançlarını değiştirme üzerine yürütmüştür. Alevileri cezalandırmış, arkasından türlü oyun ve entrikalarla onları yok saymıştır.
Sünnileştirme adına uyguladığı sürgün politikası ile Alevileri kendi coğrafyasından göçe zorlamış, onları yol gitmez –kervan geçmez topraklarda ehlileştirmeyi planlamış ancak; her defasında büyük bir yanılgıya düşmüş, gizli ve açık bir şeklide yaptığı asimilasyonlarda boşa çıkmıştır.
Çünkü Alevi toplumu her defasında dışa dönük müthiş bir muhalif kimlikle inancına sahip çıkmış, devrimci –ilerici ve özüne sadık bir toplum olmayı başarmıştır.
İşte; Devletin dizayn ve tasarım çabalarına karşı sosyolojik ve kültürel yaşam tarzını şiirleriyle, deyişleriyle, nefesleriyle yeniden kuran ve muhalif bir dil oluşturarak; nice Pir Sultanlar, Nesimiler, Yunuslar yaratan Aleviler, inancının devrimci anlayışıyla günümüze gelmeyi başarmıştır.
DEVLET ALEVİLERİN HAKLARINI İNKÂR EDİYOR!
Çünkü;
-Kendi fıtratı üzerine doğan Alevi çocuklarını Sünnileştirme –dönüştürme çalışmalarıyla fetihçi eğitim anlayışıyla “terbiye” etmek istiyor.
-Döneklik ve modern devşirme üzerine yetiştirdiği gerici entelektüel öğretim kadrolarıyla Alevi çocuklarının beynini yıkamak istiyor.
-Sünni ideoloji uğruna inançlı ve itikatlı bir toplumu sahte vaatler, tehditler, şantajlar ve zoraki çabalarla sindirmek istiyor.
-İnsan onurundan uzak uygulamalarla Alevileri katleden bir tarihe sahip devlet, gelecek nesillerin tepkisinden korktuğu için sözde insan hakları, demokrasi, özgürlük, eşitlik söylemleriyle kendisini aklamak adına düzmece planlar yapmak istiyor.
“DEVLET İNANÇSAL PROJELERLE İÇ ASİMİLASYON YAPMAK İSTİYOR”
Geçmişi Alevilerin özgürlüğü ve hakları açısından ikiyüzlülükle ve şüpheyle dolu olan devlet son dönemlerde Alevi gençleri hedef almış, çeşitli eğitim ve inançsal projelerle “iç asimilasyon” yapmak istiyor. İşte tüm bunların sonucu Gençlik Eğitim kampı adı altında devletin Alevi gençlerini Hacı Bektaş’a götürmek istemesinin altında iyi niyet aramak mümkün değildir.
Devlet; okullarda, sınıflarda, kamuda hatta sokakta tahammül etmediği Alevi gençlerini kültürel- inançsal etkinliklerle kendine devşirmek istiyor. Bizler hiçbir Alevi gencinin bu yoz, çürümüş ve fetihçi kamplarında beyninin yıkanmasına izin vermeyeceğiz!
Alevi çocukları kamplarda değil, okullarda, sınıflarda, amfilerde ve cemevlerimizde haksızlığa, adaletsizliğe karşı duracak ve yarının ışığı olacaklardır.
Alevi toplumu bu planları sorgulamayacak kadar aciz bir toplum değildir.
Biz Alevi kurumları bugüne kadar Devletin asimilasyon politikalarına her alanda nasıl karşı durduysak, bugün de aynı kararlılıkla bu politikalara karşı duracağız.
Devlete çağrımızdır; taleplerimizi yerine getiriniz, bu oyunlarınızdan ve politikalarınızdan vazgeçiniz!”
PİRHA-Dersim’de uygulanan asimilasyon politikaları her geçen gün artarak devam ediyor. Son olarak Munzur Üniversitesi’nde Tunceli Müftülüğü’nün ‘Hz. Ali Diyanet Gençlik Merkezi’ açıldı.
Dersim’de devletin uyguladığı asimilasyon politikaları her geçen gün artarak devam ediyor. İnanca, Dersim kültürüne, doğasına, diline yönelik asimilasyon ve yok sayma politikaları uzun süreden beri sürüyor.
1937-1938’de Dersim Katliamı, 1994 köy boşaltmaları, barajlar, maden projeleri, inanç merkezlerine yapılan peyzaj projeleri, Alevi köylerine cami yapılması ve karakollardan hoparlörle ezan okutulması, bazı cemevlerinin devletin asimilasyon merkezi haline gelmesi gibi uygulanan birçok asimilasyon politikası var.
Son olarak Munzur Üniversitesi’nde Tunceli Müftülüğü’nün ‘Hz. Ali Diyanet Gençlik Merkezi’ açıldı. Tunceli Müftüsü sosyal medya paylaşımlarında yakın zamanda Hz. Fatıma Gençlik Merkezi ve Ehl-i Beyt Kur’an kursunun da açılacağını duyurdu.
PİRHA- Alevi Yol Yürütücüsü Dertli Divani, Türkiye’de inançlara eşit davranılmadığını belirterek, “Laik bir devlet yapısında Diyanet gibi bir teşkilatın olmaması gerekir. Devlet, din tüccarlığı yapamaz, hiçbir dinin, hiçbir mezhebin propagandacısı konumuna kendini koyamaz” dedi.
Alevi Yol Yürütücüsü Dertli Divani, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (DİB) varlığına ilişkin konuştu.
DİB gibi bir yapılanmaya bu ülkede ihtiyaç olmadığını söyleyen Divani, devletin her inanca eşit mesafede yaklaşması gerektiğini belirtti.
“LAİK DEVLET YAPISINDA DİYANET GİBİ BİR TEŞKİLATIN OLMAMASI GEREKİR”
Anayasaya göre laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olduğumuzu ve iktidarların da buna uygun davranması gerektiğini ifade eden Divani, “O halde laik bir devlet yapısında Diyanet gibi bir teşkilatın olmaması gerekir. Diyanet, Cumhuriyetin ilk kurulduğu yıllarda zorunluluktan dolayı gündeme gelmiştir. Ülkemizde Diyanet’e gerek yoktur. Alevi toplumu, tüm aydınlar, ilericiler, laikler, demokratlar ırk, din, dil, renk, cinsiyet ayrımı yapmaz. Dileğimiz, arzumuz, isteğimiz ve mücadelemiz şudur ki devlet bütün inançlara eşit mesafede olsun” dedi.
“DEVLET, DİN TÜCCARLIĞI YAPAMAZ”
Farklı inanç ve ibadet anlayışına sahip olan toplulukların bir başkasına kendilerini kabul ettirme, dayatma gibi çabalarının kabul edilemez olduğunu vurgulayan Divani şöyle devam etti:
“Ülke yönetiminin de aynı zamanda hiçbir inancın hiçbir dinin müzisyenliğine soyunmaması gerekiyor. Bütün ırkların, renklerin, milliyetlerin, inançların birbirine zarar vermeden, birbirini yok saymadan kardeşçe bir arada yaşamasını sağlamak, laik, demokratik, sosyal hukuk devletinin en başta gelen görevidir. Devlet, din tüccarlığı yapamaz, hiçbir dinin, hiçbir mezhebin propagandacısı konumuna kendini koyamaz” şeklinde konuştu.
PİRHA- 4-6 yaş grubu çocuklar için alınan din eğitimi tavsiye kararını değerlendiren Şah Ahmet Sultan Ocağı Yol hizmetkârı Mehmet Turan, “Bırakınız her inanç ailede verilsin. Devletin belli bir dini zorla öğretmesi faşizan bir davranıştan başka bir şey değildir” dedi.
Şah Ahmet Sultan Ocağı Yol hizmetkârı Mehmet Turan, 4-6 yaş grubu çocuklar için alınan din eğitimi tavsiye kararını eleştirdi.
Devletin her daim Aleviler üzerinde asimilasyon politikaları izlediğini anımsatan Turan, zorunlu din derslerinin ana sınıfına kadar indirgenmeye çalışılmasının bu politikaların bir parçası olduğunu aktardı. Din eğitiminin aile tarafından çocukların uygun yaşlara geldikten sonra verilmesi gerektiğini de belirten Turan, Alevilerin inançlarına daha fazla sahip çıkmaları gerektiğini söyledi.
“ALEVİLER ‘İNCİNSEN DE İNCİTME’ SÖZÜYLE HAREKET EDER”
Alevi inancına yönelik esas soykırım ve asimilasyonun şu anda yapıldığını kaydeden Turan; “Aleviler, ‘İncinsen de incitme’ sözünü kendisine şiar edinmiştir. Şimdiye kadar hiç kimseye karşı kindar bir tavır takınmamışlardır. Bu korktuklarından mı? Hayır. Gerektiğinde insanlar nefsi müdafaa haklarını kullanarak çok şey yapabilirler. Ancak bir cana kıymanın hak ve hakikate kıymak, gerçeğe kıymak kadar kötü olduğunu bilen bizim o güzel toplumumuz böyle bir şeyi hiçbir zaman gündeme getirmedi” şeklinde konuştu.
“DEVLET ALEVİLERİ HER DAİM ASİMİLE ETME POLİTİKALARI UYGULUYOR”
Devletin Alevileri her daim asimile etme politikaları uyguladığını söyleyen Turan, Alevilerin de kendi öz kültürlerine, inançlarına yeteri kadar sahip çıkamadıklarını söyledi.
4-5 yaşından itibaren çocuklara dinle ilgili bilgiler verilmesini, bunun dayatılmasını kabul edilemez olarak değerlendiren Turan, “O yaşlarda ki çocuklara direk kendi inançlarını, kendi dinlerini, kendi anlayışlarını lanse edecekler. Yani Allah ile çocukları korkutacaklar. Cennetle cehennemle korkutacaklar. Hak dediğimiz bütün evrende var olan o güzelliği bizim çocuklarımıza aşılamamızı da böylelikle engelleyecekler. Oysa ki biz bir yaratılış anlayışıyla değil, bir varoluş anlayışıyla çocuklarımızı ve geleceğimizi yetiştirmeye, aydınlatmaya çalışıyoruz. Bırakınız her inanç ailede verilsin. Devletin belli bir dini zorla öğretmesi faşizan bir davranıştan başka bir şey değildir.”
“DİNDE ZORLAMA YOKTUR”
‘Dinde zorlama yoktur’ sözünü anımsatan Turan sözlerine şu şekilde devam etti:
“Hem dinde zorlama yoktur diyorsunuz hem de insanları dine zorluyorsunuz. Dinde insanın canına kıymak yoktur diyorsunuz hem de Allah için savaşa diyorsunuz. Bütün bunlarla yetiştirilecek olan bir neslin ülkeye, dünyaya zararlı olacağını aslında biliyorsunuz. Biliyorsunuz ve bizim de barıştan yana olan düşüncemizi, insan sevgisi ve kardeşlikten yana olan düşüncelerimizi harap etmeye çalışıyorsunuz. Çocuklarımızdan elinizi çekiniz lütfen. Onların bizim inancımız, bizim yolumuz ve felsefemiz çerçevesinde bizler tarafından yetiştirilmesine engel olmayınız.”
PİRHA- ABF önceki dönem başkanlarından Eğitimci-Yazar Ali Balkız, zorunlu din derslerinin kaldırılmasını istedi. Balkız, “Bu yönlü bir karar yürürlüğe girerse eğer Aleviler kesinlikle çocuklarını okullara göndermemeli. Sokağa çıkılmalı, ‘Hayır’ demeli, miting yapılmalı, bildiri yayınlanmalı, grev yapılmalı. Yani elden gelecek bütün demokratik eylemleri yapmalı” dedi.
Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) önceki dönem genel başkanlığı yapan Yazar Ali Balkız,CAN TV’de Yerel Saat programında zorunlu din derslerine ilişkin konuştu. 27 Şubat’ta birçok ilde yapılan eylemleri olumlu değerlendiren Balkız, “5 büyük çatı Alevi örgütünün bir arada olup aynı bildirinin altına imza atmış olmaları, aynı amaçlarla sokağa çıkmalarını oldukça önemsiyorum” dedi.
Ali Balkız, ülke toplumunun büyük bir baskı altında olduğuna vurgu yaparak “Neden bu birliktelik sağlanabildi? Çünkü artık bıçak kemiğe dayandı” ifadelerini kullandı. Balkız, Alevi toplumunun, taleplerde ortaklık sağladığına işaret ederek şunları söyledi:
“BASIN AÇIKLAMASI KAPSAYICIYDI”
“Bu yapılan eylemler iyi ve doğru ancak arkasının da getirilmesi lazım. Hiç kuşku yok ki daha da kitleselleşmesi lazım.
Okunan basın açıklamasının içeriği ise çok yerinde ve kapsayıcıydı. Sadece din dersi değil demokrasi talebinin dillendirilmesi, eşit yurttaşlık hakkının dillendirilmesi, anadilde eğitim talebinin ve benzeri konuların yer alması oldukça doğruydu.”
“ALEVİLER BUNA PRİM VERMEZLER”
İktidarın Alevi politikasına dair de eleştiri yapan Balkız, “İktidar çok ikiyüzlü ve sahte davranıyor. Biz bu iktidarı Alevi çalıştayında da gördük cami-cemevi projesinde de gördük. Yani asla içten ve samimi değiller” dedi.
Ali Balkız, iktidarın, asimilasyon niyetiyle Alevilere yöneldiğini ifade ederek “Son zamanlarda valilikler aracılığıyla Türkiye’nin birçok ilinde cemevlerini, Alevi kurumlarını ziyaret ettikleri, ‘bir isteğiniz var mı?’ diye sorduklarını görüyoruz. Bu çok kirli bir ilişki biçimi. Koskoca devletsin, Alevilerin, Kürtlerin, işçilerin, kadınların sorunlarını bilmiyor musun? Şimdi tutup da hal hatır sormak çok yapay bir durum. Aleviler buna prim vermezler.”
“ÇOCUKLARA BÖYLE ZULÜM YAPILMAMALI”
Aynı zamanda eğitimci olan Ali Balkız, 4-6 yaş grubuna zorunlu din dersi verilmesine dair “İktidarın nihai amacının bu olduğunu biliyoruz” diyerek yaşanacak tahribatın da üzerinde durdu. Balkız, din derslerine karşı toplumun daha yoğun tepki göstermesi gerektiğini belirterek şöyle devam etti:
“Çocuklara şimdi ‘Kur’an, Allah, Cennet-Cehennem, şeytan, cin, dua, Kabe, kafir’ nedir diye öğretiye kalkışırsanız bu çocukları öldürürsünüz. O çocuk geceleri rüyasında cinleri, perileri görür, ‘İmdat’ diye çığlık atar. Bu çocuklara böyle zulüm yapılmamalı. Ayrıca devletin buna hakkı yok ki. Benim çocuğumun neye inanacağını sen bilemezsin ey devlet. Veli olarak bunu ben bilirim. O eğitimi, kültürü ben veririm. O eğitim evde verilir. Ama bu eğitim için de belli bir olgunluk, yaş vardır. Devlet böyle yaparak sadece Alevi çocuklarına değil Sünni çocuklarına da zulüm ediyor.
Bu yönlü bir karar yürürlüğe girerse eğer Aleviler kesinlikle çocuklarını okullara göndermemeli. Öncelikle davalar açılmalı, gerçi hangi mahkemenin hangi kararı vereceği bellidir ama sokağa çıkılmalı, ‘Hayır’ demeli, miting yapılmalı, bildiri yayınlanmalı, grev yapılmalı. Yani elden gelecek bütün demokratik eylemleri yapmak gerekir.”
PİRHA- HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu, cemevlerine yönelik iktidar tarafından yapılan ziyaretler ile ilgili olarak, “Alevilerin ne talep ettiği biliniyor. Bütün bunlara rağmen hala Alevilerin inançsal değerleri ve ibadethaneleri yok sayılarak, bir sadaka dağıtma mantığı içerisinde Alevilere yaklaşılıyor. Bunu doğru bulmuyoruz” dedi.
Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Bütçe Komisyonu’nda, 2022 yılı bütçesine dair yaptığı konuşmada, Diyanet İşleri Başkanlığı’na ayrılan paya dikkat çekerek; “7 bakanlık ve 26 başkanlık bütçesinden fazla. Diyanet bütçesinden kimler faydalanıyor? Sadece Hanefi-Sünni Müslümanlar faydalanabiliyor. Şafiiler ve Caferiler kısmen faydalanabiliyor. Aleviler, Hıristiyanlar, Museviler ile hiçbir inanca mensup olmayan insanlar hiçbir şekilde faydalanmıyor. Faydalanamadıklarının tam tersine bunlara yönelik bir de Diyanet’in hışmı var” ifadelerini kullandı.
“DİYANET’İN BÜTÇESİ, 7 BAKANLIK VE 26 BAŞKANLIKTAN FAZLA”
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) sözcüsünün, “Bütçe 86 milyonu kapsamaktadır” sözüne değinen Kenanoğlu, “Bir kurum var ki, sadece bir toplumsal kesime hitap ediyor. Oldukça da desteklenen bir kurum. Diyanet İşleri Başkanlığı. Diyanet için 2022 bütçesinde öngörülen 16 milyar 98 milyon 581 bin TL. 2021’e göre 3 milyar 120 milyon artırılmış durumda. Yedi bakanlık ve yirmi altı başkanlık bütçesinden fazla. Diyanet bütçesinden kimler faydalanıyor? Sadece Hanefi-Sünni Müslümanlar faydalanabiliyor. Şafiiler ve Caferiler kısmen faydalanabiliyor. Aleviler, Hıristiyanlar, Museviler ile hiçbir inanca mensup olmayan insanlar hiçbir şekilde faydalanmıyor. Faydalanamadıklarının tam tersine bunlara yönelik bir de Diyanet’in hışmı var. Onların üzerinde bir asimilasyon faaliyeti var” dedi.
“DİYANET’İN MÜSLÜMANLIĞINDA KÜRTÇE YOK”
Kenanoğlu; Diyanet’in, iktidarın siyasi hedeflerine uygun iş yapan işlevsel bir aparat halinde durduğunu söyledi. “Birçok Müslüman tarafından da Emevi İslamı, Muaviye İslamı’nın temsilcisi olarak görülüyor” diyen Kenanoğlu, şöyle konuştu:
“Örneğin Diyanet’in Müslümanlığında Kürtçe yok. Böyle bir dili hiç tanımıyorlar. Hiçbir din hizmetinde Kürtçe hizmet verilmiyor. Kürt Dil Platformu Ekim 2020’de Diyanet’e dilekçe yazarak, dini hizmetlerinin Kürtçe de verilmesini talep etti. Ancak bu talepler de yerine getirilmedi. Ayetlere ilişkin diğer dillerde mealler bulunurken, Kürtçe olan yerlerde de kaldırıldı. Diyanet’in din görevlileri yine Kürtler üzerinde güvenlikçi politikalarını sürdürüyorlar.
Son zamanlarda Kürt din alimlerine yönelik operasyonlar yapıldı. Din insanları bu operasyonda gözaltına alındı. Bu da, “Bizim Müslümanlığımızı kabul etmiyorsanız, yoksunuz” anlamına geliyor. Diyanet’in, her ne kadar laikliğin gereği olarak kurulduğu iddia edilse de esas amacı toplumu din üzerinden kontrol etmektir. Laik olan hiçbir ülkede böyle bir kurum yok. Yalnızca statükocu laikliğin, yani yasakçı laiklik anlayışının benimsendiği ülkelerde var ki bu da bizim ülkemiz. Gerçek laikliğin uygulandığı ülkelerde dinler, inançlar çok özgür. Hatırlarsanız, bu ülkede baş örtüsü yasağı varken, laikliğin gerçek anlamda uygulandığı ülkelerde baş örtülüler çok rahat şekilde gidebiliyorlardı. Sorun laiklikte değil, laikliğin uygulanışında, gerçek laiklik meselesinde. Laiklik, demokratik bir cumhuriyetin gereğidir.”
“TÜRKİYE’DE BİR ALEVİ GERÇEKLİĞİ VAR”
Türkiye’de bir Alevi gerçekliğinin olduğunu belirten Kenanoğlu, “İbadethanesi cemevi, toplu ibadeti cem, orucu Hızır ve Muharrem, kıblesi insan-ı kamil, kutsal dağı, taşı, ormanı, suyu olan, temelinde doğa sevgisi ve kutsiyetine dayalı Hızır inancı olan bir Alevi gerçeği var. Oysa Diyanet ve topyekun devlet, iktidar bu gerçeği görmüyor; tam tersine Alevilerin ibadethanesi olan cemevlerine karşı, “Bizim kırmızı çizgimizdir. Asla ibadethane olarak kabul etmeyiz” diyebiliyor. Bu bütçeye Alevilerin vergileri de gidiyor. Diyanet buradan da payını alıyor” ifadelerini kullandı.
“ALEVİLERE SADAKA MANTIĞIYLA YAKLAŞILIYOR”
Kenanoğlu son olarak, Cumhurbaşkanı yardımcısının geçen yıl Aleviler ile ilgili olarak “Çok iyi aşure dağıttıklarını” ifade eden konuşmasına değinerek; şunları söyledi:
“Hakikaten komediydi. Bilmiyorum bu sene ne anlatacaklar? Cumhurbaşkanı dün konuşmasında 58 ilde bin 585 cemevini ziyaret ettik, dedi. Bu ziyaretlerin sebebi neydi? “Bir ihtiyacınız var mı?” sorusu. Bunun cevabı aslında boya, badana, tuğla, beton ihtiyacınız var mı? “Cemevlerine statü istiyoruz” denildiğinde, “O bizim işimiz değil. O başka iş” cevabını aldılar. Oysa bu iktidar Aleviler ile ilgili yedi çalıştay yaptı. Ben de o dönem Alevileri temsilen kurum başkanı olarak o masada oturanlardan birisiydim. O çalıştayların sonunda Alevilerin ne talep ettiği biliniyordu. Bütün bunlara rağmen hala Alevilerin inançsal değerleri ve ibadethaneleri yok sayılarak, bir sadaka dağıtma mantığı içerisinde Alevilere yaklaşılıyor. Bunu doğru bulmuyoruz. Diyanet’in bütçesini de tutumunu da kabul etmediğimizi ifade etmek istiyoruz.”
PİRHA-Alevi Bektaşi Federasyonu’nun (ABF) önceki dönem Genel Bakanı ve Yazar Ali Balkız, cemevlerinin günümüzdeki durumuna ilişkin yaptığı değerlendirmede, Türkiye’de bugün ne kadar cemevi varsa yasal statüsü olmadığı için hepsinin yasadışı ve gecekondu statüsünde olduğuna dikkat çekerek, “Devletin ya da belediyenin maddi olanaklarına ihtiyaç kalmaksızın cemevlerinin bir pazarlığa araç haline getirilmemesi için Alevilerin kendi olanakları ile cemevlerini yapmalı” dedi.
Alevi inancı bin yılların birikimiyle günümüze kadar dilden dile, gönülden gönüle, bin bir ırmaktan beslenerek günümüze kadar taşınmış bir inanç. Alevi inancının ibadethanesi dağ, taş, ağaç, akarsu, çeşme, hane (ev) kısacası tüm coğrafya olsa da günümüz dünyasında insanların bir araya geleceği, sorunlarını konuşacağı, sosyal ve kültürel aktarımların yapılacağı alanlar oluşturulmaya başlandı.
Köylerde köylünün bir araya geleceği evde cem erkanları yürütülürken, şehirlere yerleşen Alevi toplumu inançlarının gereğini yerine getirmek için cemevleri inşa etmeye başladı.
1990’lı yıllarda Alevi yurttaşların kendi imkanlarıyla aldıkları arsalarda daha sonra cemevleri yapıldı. Günümüzde ise daha çok belediyeler veya merkezi hükümetlerin desteğiyle cemevleri inşa ediliyor.
Belediyelerin cemevleri yapılırken verdikleri maddi desteğin sonuçları da ağır olabiliyor. 25 Eylül 2021 tarihinde Isparta Cemevinin açılışında, belediye başkanının “Bu cemevini ben yaptım” diyerek provokasyon yapması belediyeler ve Alevi kurumları ilişkisinin yeniden gözden geçirilmesi gerektiği tartışmalarını beraberinde getirdi.
Peki cemevleri; günümüzde asimilasyonun kıskancında olan, Alevi kimliği inkar edilen, inanç merkezlerine ‘cümbüş evi’, ‘sosyal tesis’, ‘kültür evi’ denilen Alevi toplumunun inançsal, sosyal ve toplumsal ihtiyaçlarını karşılıyor mu?
Hükümet ve belediyelerle doğru bir ilişki kuruluyor mu? Alevi kurumları ve inanç önderleri cemevlerini inancın gereklerini yerine getirecek noktaya taşıyor mu?
Tüm bu soruları ve daha fazlasını Alevi kurum başkanlarına, inanç önderlerine ve yazarlara sorduk.
Alevi Bektaşi Federasyonu’nun (ABF) önceki dönem Genel Bakanı ve Yazar Ali Balkız, cemevlerinin günümüzdeki durumuna ilişkin sorularımızı yanıtladı.
“CEMEVLERİ KENT KOŞULLARINDA ALEVİLİĞİN DEVAMI İÇİN VAZGEÇİLMEZ YAPITLARDIR”
PİRHA-Cemevi yapılması fikri nasıl doğdu? Cemevlerinin tarihsel arka planını aktarabilir misiniz?
Ali Balkız: Cemevleri Alevilerin ibadethanesidir. Orada cem tutarlar, 12 hizmeti İkmal ederler, arınırlar, durulurlar, temizlenirler. Bir arada yeni bir döneme hep birlikte başlarlar. Aleviliğin varoluşundan bu yana cemevleri de beraberinde vardır diyebiliriz. Köy koşullarında cemevi diye bir yapıt, bir bina yoktu. Köyün en geniş odası, salonu her neyse kış geldiğinde cem ibadetine göre dizayn edilir, düzenlenir ve canları kabul ederdi. Cem bittikten sonra Dede kendi dergahına döndükten sonra köyde herkes kendi işine döndükten sonra da o hazırlanmış olan cemevi kendi normal haline dönerdi. Ancak Alevilerin kentlere göç etmeleri ile birlikte, köyden ayrılmaları ile birlikte ibadetlerini yapamadıkları, yapamayacakları kent koşullarına gelmiş ve düşmüş oldular. 80’li yılların sonlarından başlayarak yurtiçinde ve yurtdışında Alevilerin asimilasyona karşı kendi kültürlerini, inançlarını, yaşam tarzlarını devam ettirebilecekleri mekanlara ihtiyaçları oldu. Böylece kentlerde cemevleri oluştu, oluşturuldu. Cemevleri kent koşullarında Alevilerin birbirlerini buldukları, sarmaş dolaş oldukları, muhabbet ettikleri, cem ettikleri, 12 hizmeti gördükleri hem bir ibadethane hem de bir kültür merkezi niteliğini taşıdı. Kent koşullarında cemevleri olmaksızın Aleviliğin ne kadar zorlanacağı da çok açıktır diyebiliriz. Cemevleri kent koşullarında Aleviliğin devamı için, süreği için vazgeçilmez yapıtlardır.
“İKTİDAR NE KADAR İNATÇI İSE ALEVİLERDE O KADAR İNATÇI”
-Yasal statüye kavuşmamış cemevleri gerçekliği var. Değişik adlar altında açılan bu cemevilerinin büyük çoğunluğu yerel yönetimler veya merkezi hükümetler tarafından yapılıyor. Bunun yönetimsel ve inançsal yansıması bakımından nasıl okuyorsunuz?
Kent koşullarında olunca tabi imar sorunu çıkıyor, inşaat sorunu çıkıyor, devletle cebelleşmek sorunu çıkıyor, devlete, belediyeye, valiliğe bunu kabul ettirme sorunu çıkıyor. Beraberinde bunu getiriyor. Bu sorunun aşılması gerekiyor. Bu da ancak ve ancak cemevlerinin Aleviler açısından bir ibadethane olduğu statüsünün kabulü ile olanaklıdır. Ancak gerici, dinci, faşist yönetimler bunu böyle görmüyorlar. Ne Aleviliği ne de cemevlerinin bir ibadethane olduğunu kabul ediyorlar. Son 40 yılı 50 yılı ele alacak olursak kent koşullarında Alevilerin örgütlenmeye başladıklarından bu güne devam eden mücadelelerini dikkate alacak olursak bu problem Türkiye’de halledilemediği için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) gidildi. Zorunlu din dersleri ile ilgili ülke içinde Danıştay’dan, Yargıtay’dan alınan kararları hükümet uygulamadığı gibi AİHM’den çıkan kararları da hükümet uygulamıyor. Bu bir çatışma noktasıdır Alevi adıyla dernek açmak bile sorun oluşturmuştu. Bu kent koşullarında Alevilerin hak arayanlarla, eşitlik arayanlarla, laiklik ve demokrasi arayanlarla devlet yapısı arasında bir anlaşmazlık konusu henüz çözülmedi. Bu iktidarla da çözülecek gibi gözükmüyor. İktidar ne kadar inatçı ise Alevilerde o kadar inatçı. Bu bir süreç. Cemevi inşa edebilmek için arsa lazım, arsanın planı lazım, imar planı lazım, haritada yeri lazım… Alevilik kabul edilmediği için bunlar da olmuyor. Ama Alevilerin ihtiyaçlarına, mücadelelerine yerel yönetimler direnseler de kabullenmek zorunda kalıyorlar. Türkiye’de bugün ne kadar cemevi varsa hepsi yasadışıdır, gecekondu statüsündedir. Vardır iyidir, hoştur, meşrudur, ibadethanedir, haktır ama yasalarda yeri yoktur. Düşünün ki köy kanununda köy tarif edilirken, tanımlanırken yasayla şöyle deniyor; Belli bir sınırları olan, muhtarı olan ve camisi olan deniyor. Neden çünkü her köyde bir cami olması gerekiyor. Alevi köyü olsa da olmasa da cami olma şartı getirilmiş.
-Belediyeler tarafından yapılan cemevleri henüz açılma aşamasında bile sorunlar çıkıyor. Belediyeleri yapım aşamasına katmadan, Alevilerin lokmalarıyla mütevazı cemevleri yapılamaz mı? Ayrıca Alevi toplumunun çok sayıda ve büyük cemevlerine ihtiyacı var mı?
Alevilerin bazen yasal bazen yasaların sınırlarını zorlayarak yaptıkları cemevleri devlet tarafından, yerel yönetimler tarafından zoraki kabulleniliyor. Buna destek veren yönetimler acaba buradan kendimize bir oy çıkar mı biçiminde bir fırsat noktasına dönüştürebiliyor. Kimi cemevi inşaatı yapan arkadaşlarımız, dostlarımız, canlarımız da belediyelerin olanaklarını bu anlamda bu amaçla kullanmak istiyorlar. Burada çok dikkat etmek gerekiyor. Alevi hareketi bağımsız bir harekettir. Doğuşu ile gelişmesi ile tarihi ile yürüdüğü yol ile dili ile ulaşmak istediği amaç ile kendine özgü bir harekettir. Toplumcu bir harekettir, demokratik, laik bir harekettir. Ama bunu bazen ihmal eden kimi Alevi kurumları kimi cemevi yöneticileri var.
Belediyelerden arsa ihtiyaçları var ise ya da kiremit, kireç gibi ihtiyaçları var ise elektrik, su faturalarını ödeyemiyor, paraya ihtiyaçları varsa hemen belediyelere başvuruyorlar. Hangi partiden olursa olsun bunu fırsatı çeviriyorlar belediyeler. Kiremiti veriyor arkasından da belediye kendi taleplerini sıralıyor. ‘Bana oy verin, benim sözümden çıkmayın, herhangi bir toplantınızda beni getirin başköşeye oturtun, kitlenizle beni karşılaştırın, onlara hitap etme olanağı sağlayın’ diyor. Ben size Sivas’a gitmek için Hacıbektaş’a gitmek için otobüs veriyorum ama öyle bedava yok gibi bir kötü pazarlık haline geliyor bu durum. Oysaki Aleviler belediyelerden yer isteyecekler, otobüs isteyecekler, kiremit isteyecekler, bina isteyecekler, arsa isteyecekler… Bu onların analarının ak sütü gibi helaldir ama belediye bunu bir fırsata çevirmemeli, Aleviler de buna fırsat vermemeli. Asıl bu tür taleplerin yanında bir de bizi encümen üyesi yapın, bizim muhtarımızı seçin, bizim milletvekili adayımızı seçin, destek olun dediğiniz zaman belediyeye hangi belediye olursa olsun orada bir pazarlık başlıyor zaten.
Aleviler kendi ilkelerinden, kendi inançlarından ödün veriyorlar ne yazık ki. Bu iç içe geçmişliği getiriyor ve iş ticari bir alışverişe dönüşüyor. Çok ayıp bir şey bu. Alevilere yakışmaz. Bütün bu çatışmalar, çelişkiler, dövüşler, kavgalar bu noktada bir hastalık gibi yayılıyor. Aleviler bunu yapmamalı yani pazarlığa gitmemeliler, cemevlerinin ihtiyaçları ile ilgili siyasi bir talepte bulunmamaları gerekir. Cemevi ile ilgili talepleri sınırlı olmak üzere siyasi bir talepte bulunmamalıdırlar. Siyasi talepte bulunacaklar elbette gidecekler Meclis’e, hükümete, Cumhurbaşkanına, Başbakana diyecekler ki cemevimizin yasal statüsünü istiyoruz. Biz anayasal eşitlik istiyoruz. Bunlar siyasi taleptir, vazgeçilmezdir ama şurada ki belediye ile yapılacak iş değildir. Bunu oraya indirgememek gerekiyor.
-Son dönemde yapılan cemevlerine kendilerince katkı koydukları üzerinden yerel yönetimler Alevilere, ‘Parayı ben verdim düdüğü de ben çalarım’ mantığı ile müdahalede bulunuyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?
Devletin ya da belediyenin maddi olanaklarına ihtiyaç kalmaksızın cemevlerinin bir pazarlığa araç haline getirilmemesi için Alevilerin kendi olanakları ile cemevlerini yapmaları çok mümkün. Evet lokmaları ile bağışları ile yapabilirler. Belki yetmeyecek maddi olanaklar ama Alevilerin zengin iş adamları da var. Onların lokmaları ile onların destekleri ile bir cemevi inşa etmek olasıdır, mümkündür. İhtiyaç duyulan mahallelerde son derece mütevazi cemevleri inşa edebilir. Aleviler orada ibadetlerini yapabilirler. Bu yol varken o yol izlenmeli. Parayı veren düdüğü çalar zihniyeti ile hareket ediliyor. En son örneğini Isparta’da gördük. Burayı ben yaptım diyor Belediye Başkanı. Pir Sultan’ın yöneticisine sen kimsin diyor. Orada toplam yaptığı işte iki mikser beton dökmektir. Alevilerin buna ihtiyacı yoktur ama asıl ona o lafı söyleten o cemevinin yöneticileridir. Yazıktır, ayıptır. Hünkar Hacı Bektaşi Veli’nin, Pir Sultan Abdal’ın, Abdal Musa’nın bulunduğu bir mekana bu zihniyetteki Belediye Başkanını davet etmek, onları ağırlamak, onlara mikrofon olanağı sağlamak Alevilerin kabul edeceği bir pazarlığın sonucu olmamalıdır.
Bunun daha büyüğünü cami-cemevi projelerin de gördük. Mamak’ta kaç sene önce cami-cemevi projesi hayata geçirilmek istendi. Bu yöre halkı şu meydanda günlerce ve saatlerce direndi. Gaz yedi, taş yedi yerlerde sürüklendi ama yine de onu kabul etmedi. Buradaki direnen Alevilerle Isparta’da o cemevini yapıp da aynı zihniyeti mikrofona davet edenler aynı Aleviler midir acaba? Hiç mi örnek almadılar buradan, kendi tarihlerinden.
“ALEVİLERİN HAKLARINI ALMAK İÇİN BİRBİRİYLE KOORDİNASYONU ÖNEMLİDİR”
-Cemevleriyle derneklerin iç içe olmasını sorun olarak görüyor musunuz?
Cemevleri bu anlamda asimilasyonun bir aracı haline geliyor. Ben size çimento verdim, çatınızı yaptım, şuranızı yaptım, buranızı yaptım deniyor. Oradaki cemin niteliğini de ben belirlerim deniyor bu kadar ileri gidilebiliyor. Cenaze kaldırma usullerinizi ben belirlerim, dualarınızı ben belirlerim diyor Burada Kuran kursu açacaksınız diyor. Cemevlerini, biz bir yandan Aleviliğin kent koşullarında yaşamasının garantisi görürken bir yandan da ne yazık ki asimilasyonun bir aracı haline getiriliyor. Bizim merkezi örgütlerimiz dernek çatısı altında varlığını sürdürüyor. Bunlara bağlı olarak yurdun çeşitli yerlerinde ihtiyaçlara yanıt verecek şekilde cemevleri açılıyor, yapılıyor. Örgütlerimizin inanç kurulları var. O kurullar inanca dair işler yapıyor. Dernek siyasete dair işler yapıyor. Alevilerin haklarını almak adına bunların birbiriyle koordinasyonu önemlidir. Bunların biri diğerini yadsımak lüksüne sahip değildir. İnanç olmadan Alevilik olmaz. Alevilerin cemevi ve ibadet hakkını siyasi anlamda götüren örgütlerimiz olmadan da inanç boyutu olmaz. Bunların ikisi birliktedir ve iç içedir. Biri diğerini tamamlar.
“CEMEVİ İNŞAATI DİYE BİR MİMARİ TARZIMIZ OLMAMIŞTIR”
-Açılan ve varolan cemevlerinin yapım aşamasında mimari yapısına dair bir süreç yürütüldüğünü düşünüyor musunuz? Cemevlerinin mimari yapısı nasıl olmalıdır?
Türkiye’de ne yazık ki cemevi inşaatı prototipi diye inancımızdan kaynaklı, inancımıza yanıt verecek bir mimari tarzı, stili örneğimiz yoktur. Neden yoktur? Köyde yaşayanlar bunu oluşturamadı ki. Bizim hiç mimarımız olmamıştır. Türkümüz boldur, ağıdımız boldur, mücadelemiz boldur, isyanımız boldur ama cemevi inşaatı diye bir mimari tarzımız olmamıştır. Köy koşullarında, kır koşullarında cemevleri içinde Aleviliği mimari anlamda anlatan, çağrıştıran mimari yöntemlere, usullere, planlara, projelere ihtiyaç vardır. Hacı Bektaş Veli Dergahı mimari anlamda buna bir örnek olabilir, Şahkulu Dergahı bir örnek olarak alınabilir, Karacaahmet Dergahı örnek olarak alınabilir… Başka benzer dergahlar örnek olarak alınabilir. Arapkirli Cemevi’nin 700 yıllık bir mimarisi var. Çok mükemmel. Bunlardan bir sentez yapılabilir. Prototip bir cemevi örneği mimari anlamda yaratılabilir. Gereklidir de bence. Mevcut cemevlerinde en asgari düzeyde mühendislik-mimarlık anlamında bir estetizmden bahsedilemez. O estetikliği sağlamış olanlar vardır ama azdır. Cemevleri kent koşullarında Alevilerin sığındıkları, yaşadıkları ve yarına ulaşabilecekleri bir yerdir. Duvardan, taştan, kiremitten, kapıdan ibaret bir yapı değildir. Anlamı ve fonksiyonu büyüktür, vazgeçilmezdir. Devlet ister kabul etsin ister etmesin keyfi bilir, Aleviler her arzu ettikleri yerde arzu ettikleri kadar cemevi yapıyorlar, yapmaya da devam edecekler. Bu koşullarda böyle olmak zorundadır.
PİRHA-İstanbul’da birçok cemevi ve dergâhın, İçişleri ve Kültür Bakanlığı yetkililerince ziyaret edilerek, ihtiyaçlarının olup olmadığının sorulmasına dair Alevi kurumları ortak açıklama yaptı. “Öncelikle eşit yurttaşlık talebimizin kabul görmesi gerekiyor” denilen açıklamada, yıllardır kabul edilmeyen talepler bir kez daha sıralandı.
AKP hükümetinin İçişleri ve Kültür Bakanlığı yetkilileri tarafından cemevlerinin ziyaret edilerek; ihtiyaçların olup olmadığının sorulmasına ilişkin İstanbul Anadolu yakası Alevi vakıfları, cemevleri ve ocaklarından oluşan 43 Alevi kurumu yöneticisi, Kadıköy’deki Şahkulu Sultan Dergâhı‘nda ortak bir açıklama yaparak Cemevlerinin ibadethane sayılmasını ve eşit yurttaşlık temelinde maddi manevi haklarının karşılanmasını istedi.
Sarıgazi Cemevi Başkanı Erdal Sağır tarafından okunan ortak açıklamada, “Yıllar önce devlet, uzun süren çalıştaylarla Alevilerin hak taleplerini dinledi. Bütün kurumlarımız ortak taleplerini devlete ve hükümete ilettiler. Bu çalıştay sonrasında geçen uzun süre içerisinde en ufak bir talebimiz yerine gelmediği gibi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve Yargıtay kararları varken; bunları uygulamadı, iletişimler yarıda kaldı” ifadelerine yer verildi.
“Türkiye genelinde aylardır cemevlerimiz ve kurumlarımız İçişleri ve Kültür Bakanlığı yetkilileri tarafından ziyaret edilmektedir” diyen Sağır, “Bir ihtiyacımızın olup olmadığı soruluyor. Son iki günde de Marmara bölgesinde İstanbul’da toplantılara devam ediyorlar. Umarız, bu çalışma da diğeri gibi yarıda kalmaz. Demokratik, laik, hukuk devleti olarak halkımızın beklediği eşit yurttaşlık taleplerimiz gerçekleşmiş olur. Temennimiz çok hızlı karar alabilen cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin taleplerimizi kabul etmesi” diye konuştu.
Sağır, Alevi kurumlarının taleplerini ise şöyle sıraladı:
“1- Cemevlerimiz ibadethanemizdir. Bu konuda yasal düzenlemelerin yapılmasını talep ediyoruz.
2- AİHM kararları uygulanmalıdır.
3- Yargıtay 3. Hukuk Dairesi kararları uygulanmalıdır.
4- Eşit yurttaşlık temelinde maddi, manevi hak ve taleplerimiz karşılanmalı.
5- Devlet zorunlu din dersleri adı altında verdiği eğitimle asimilasyon politikalarından ve Alevi köylerine cami yapma politikasından vazgeçmelidir.
6- Kamuda personel alımlarında ayrımcılık yapılmamalı; liyakate göre işlem yapılmalıdır.
7- Devlet tüm inançlara eşit mesafede durmalı; inançlara ve inanç merkezlerini tarif etmemeli.
8- Birçoğu devletin elinde veya başka kimselerce işgal altında bulunan başta Hacı Bektaş Veli Dergâhı olmak üzere Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün elindeki tüm Alevi inanç merkezleri olan Şahkulu Sultan Dergâhı, Karaca Ahmet, Erikli Baba, Garip Dede vb. Alevi Bektaşi Dergâhları, Alevi kurumlarına verilmelidir.
9- Devlet televizyonlarında Alevi inançlarına yer verilmelidir.
10- Alevilere yönelik her türlü ayrımcı tutumlar, ortadan kaldırılmalı; ayrımcılık yapanlara karşı caydırıcı yaptırımlar oluşturulmalıdır. Ötekileştirilen tüm diğer gruplarla birlikte Alevileri de hedef alan nefret söylemleri, nefret suçları kapsamına alınmalıdır.
11- Alevilerin kutsal mekanlarına yönelik yağmaya son verilmelidir. Munzur Baba, Abdal Musa, Keçeci Baba ve Alevilerce kutsal sayılan ziyaretgahların bulunduğu mekanlarda, maden, taş ocağı veya termik santral yapılmasına müsaade eden yapım ruhsatı iptal edilmelidir.”
PİRHA-SMA Tip 1 tanısı konan Irmak Ateş’in tedavi olabilmesi için başlatılan kampanya devam ederken, yaklaşık 40 sanatçının katılımıyla 10 Ekim günü İstanbul’da dayanışma konseri yapılacak. Konseri düzenleyen gönüllülerden Özdal Penzeroğulları, “Acı olan bu hastalığın varlığı değil. Sonuçta bir tedavisi var. Acı olan toplumun duyarsız olması, devletin sırt dönmesidir. Bunu dayanışmayla aşacağız” ifadelerini kullandı.
SMA Tip 1 hastası olan Irmak Ateş‘in tedavisi için başlatılan kampanya sürüyor. Bu kapsamda kampanyaya destek olmak için yaklaşık 40 sanatçının katılımıyla 10 Ekim 2021 günü İstanbul Halkalı’da dayanışma konseri düzenlenecek. Irmak’ın babası Deniz Ateş ile konseri düzenleyecek gönüllülerden Özdal Penzeroğulları,PİRHA‘ya açıklamalarda bulundu.
“KAMPANYAMIZ ŞU AN YÜZDE 10 SEVİYESİNDE”
Yeterli aşamanın kat edilemediğini kaydeden Deniz Ateş, 10 Ekim günü yapılacak konser için çağrıda bulunurken; “Kızım ölümcül bir kas hastalığıyla mücadele ediyor. Kilo kriteri gereği kızımızı şu an aç bırakıyoruz. Tedavisi için gerekli olan ilaç çok pahalı ve bizim alma gücümüz yok. 6 aydır kampanyamız sürüyor. Şu an yüzde 10’da. Bu kapsamda bir konser tertip ettik. Yaklaşık kırk sanatçı dostumuz bu kampanyaya destek de bulunuyor. Konser bileti alarak da destek de bulunabilirsiniz. Çaresiz bir durumdayız. Yardım talebinde bulunuyoruz” diye konuştu.
“ACI OLAN HASTALIK DEĞİL, DUYARSIZLIK”
Konseri düzenleyen gönüllülerden Özdal Penzeroğulları ise gerekli olan ilacın devlet tarafından karşılanması gerektiğini ifade ederken, şunları söyledi:
“SMA hastaları için gerekli olan ilaç dünyanın en pahalı ilaçlarındandır. Maalesef devlet vatandaşlarına IBAN veriyor. İnsanlar muhtaç kaldığı için dayanışma konserini düzenleme ihtiyacı duyduk. Yaklaşık kırk sanatçının gönüllü olarak yer aldığı bir dayanışma konseri düzenleyeceğiz. Türkiye’deki vicdanlı insanlara sesleniyorum. Birer bilet alarak Irmak’ın sesine nefes olabilirsiniz. Irmak’ın son 700 gramı kaldı.
SMA hastası olan bütün ailelerin seslerini daha fazla duyurması gerekiyor. Bu ilaç Sosyal Sigortalar Kurumu (SSK) tarafından karşılanmalıdır. Yüzde bir ihtimal dahi olsa ailelerin bu çabaya girişmesi en doğal haklarıdır. Acı olan bu hastalığın varlığı değil. Sonuçta bir tedavisi var. Acı olan toplumun duyarsız olması, devletin sırt dönmesidir. Bunu dayanışmayla aşacağız.”
PİRHA- HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, kapatma davasının sonuçlarını HDP’nin değil iktidarın düşünmesi gerektiğini söyledi. Buldan, “Aranan yargı nerede ortaya çıktı? HDP’yi kapatma davasında. Suç örgütlerinin üzerine gitmeyen yargı HDP hakkında yeniden kapatma davası açarak, mafyatik düzene kalkan olmuştur. Bu iktidarın anayasayı ve hukuku rafa kaldırması işte tam da bugünler içinmiş. Mafyaya sıfır soruşturma, HDP’ye kapatma” dedi.
Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, partisinin grup toplantısında konuştu. Buldan’ın gündeminde, HDP’ye dönük kapatma davası, devlet-mafya-siyaset ilişkisi, PKK Lideri Abdullah Öcalan üzerindeki tecrit ve diğer gelişmeler vardı.
Buldan, suç örgütü başı Sedat Peker’in ifşaları ve itiraflarıyla yeniden gündeme gelen devlet-mafya-siyaset ilişkisine dair, “Demokrasinin, hukukun üstünlüğünün, gerçek bir adaletin ve şeffaf denetlenebilir bir yönetimin olmadığı bir sistem çete-mafya düzeninden başka bir şey değildir. Türkiye bugün çürüyen ve çürüten bir sistemle yüzleşme sürecini yaşamaktadır” değerlendirmesinde bulundu.
16 Nisan 2017 yılında gerçekleşen referandumu sonucunda ‘Tek Adam’lığın tesis edildiğini vurgulayan Buldan, şunları ifade etti:
“Birbirlerine sokakta dahi söylenmeyecek ağır sözler sarf edenler, savaş, rant, talan ve Kürt düşmanlığında birleşerek, her gün hukuksuzluk ve gasp üreten, yolsuzluk ve yoksulluk üreten, çatışmayı körükleyen, demokratik değerleri tüketen bir talan düzeni kurdular. Sınırsız iktidar, sınırsız talan, sınırsız zenginleşme düzeni. Hukuk dışına çıkma özgürlüğü. Organize suç örgütlerini, mafyayı, Susurlukçuları, darbecileri, tetikçileri, ırkçıları, paramiliter yapıları, satılmış medyayı, kadın katillerini, Kürt düşmanlarını, savaş rantçılarını bu düzenin ortağı yaptılar. Türkiye’yle sınırlı kalmadılar. Suriye’de El Nusra/IŞİD, ÖSO çetelerini bu düzenin dış ayağı yaptılar. Devletin güvenlik kurumlarını, yargı kurumunu, bürokrasisini kurdukları talan düzeninin aparatı haline getirdiler.
Erdoğan 2007’de ‘Derin devleti minimize etmek, mümkünse yok etmek, bunu başarmak gerekir’ diyordu ya, dediğinin tam tersini yaptı. Mafyanın itirafında olduğu gibi, ‘Her suçta beraber oldukları büyük ve geniş bir aile’ kurdular. Bunun adı yerli ve milli suçlular ittifakıdır. Mafya ve çeteleri öyle güçlendirdiler ki suç örgütlerini ve Susurluk takımını devletin başına adeta kayyım yaptılar. Yönettikleri suç örgütlerinin hukuk dışı her faaliyetinden siyasal olarak beslendiler, güç devşirdiler, kara para ekonomisiyle siyasetlerini alttan finanse ettiler.
İcraatları nelerdir? Tek tek sıralansa, Ankara’dan Susurluk’a duble yol olur. Suç ve suçluyu koruma, kara para trafiğini yönetme, yolsuzluk, kamu kaynaklarına çökme, adrese teslim ihale, rant ve rüşvet dağıtma, nitelikli dolandırıcılık, silah ticareti, yasadışı petrol ticareti, arazi yağması, işkence, yargısız infaz, tecavüz, kumpas, yalan, talan, kayyım gaspı, yandaş kadrolaşması, çifter maaşlar, haksız zenginleşme, torpil, tehdit, linç, gazetecilere ve siyasetçilere saldırı. Say say bitmez. Bütün bunları yaparken, kullandıkları söylemler nelerdir? Tek devlet, tek millet, ezan, beka, ‘terörle mücadele’, milli güvenlik… Hep söylüyoruz, bunlar ne zaman vatan millet derse gözünüz, mutlaka başka yerlerde olsun, bunların çevirdiği filmlerde, götürdükleri milyon dolarlarda olsun.
Karşımızdaki yapının uyguladığı yöntemler nelerdir? Ordu, polis, yargı, istihbarat, medya ve mafya gücüyle halkı korkutmak, sindirmek, demokratik siyaseti, toplumsal muhalefeti tehdit etmek, hedef göstermek, kriminalize etmek, itibarsızlaştırmak, insanları hukuksuzca gözaltına almak, tutuklatmak, işkenceyi karakoldan sokağa her yerde yaygınlaştırmak, medyaları aracılığıyla 24 saat kara propaganda üreterek, psikolojik savaş yürütmektir. İşte, iktidarıyla mafyasıyla, bürokrasisiyle Türkiye’yi kuşatan bu karanlık sistem bu şekilde çalışmaktadır. Bu sistemin koordinasyon merkezi Saray’dır.
Bugünlerde biliyorsunuz, Marmara Denizi’nde ortaya çıkan deniz salyası, ürkütücü boyutlara geldi. Ancak, mafya-bürokrasi-siyaset ittifakının ülkeye ve topluma yaydığı müsilaj inanın ki Marmara’dakinden daha beterdir ve siyasetin ürettiği salya tüm ülkeyi pandemi gibi sarmıştır. Tıpkı 90’lardaki gibi. Bu zihniyet yıllardır bu ülkeyi adeta sümenaltı cumhuriyetine dönüştürmüştür. Bütün pisliklerin, suçların üzerini devlet sırrı söylemiyle kapattılar. Musa Anter, DEP Milletvekili Mehmet Sincar, Muhsin Melik, Vedat Aydın, Abdulsamet Sakık, Avukat Şevket Epözdemir, Medet Serhat, Gazeteciler Hafız Akdemir, Ferhat Tepe, Hüseyin Deniz, Sayfettin Tepe, Metin Göktepe ve daha nice cinayetlerin üzerini devlet sırrıyla kapattılar.
AKP İKTİDARI DÖNEMİNDEKİ FİİLLER DE, FAİLLERİ DE BELLİDİR
Emir verenler bellidir, suçu işleyenler, tetiği çekenler bellidir. Ama ortada sorumlu yoktur. Hepsi sorumluluktan kaçmıştır. Biz de diyoruz ki, devletin hafızası varsa, halkların da hafızası vardır. Kamuoyunun da hafızası vardır. Katliamların yaşandığı bu toprakların da hafızası vardır. Toplu mezarların da hafızası vardır. Bu hakikat hafızası silinmez, unutulmaz, unutturmayız. Bu iktidar da geçmiştekilerle aynı yolu izlemektedir. 1993’te Muş Vartinis’te 9 köylüyü yakarak katledenler ve onları beraat ettirenlerle, Roboski’de 34 köylüyü bombalayıp dosyayı kapatmaya çalışan bu iktidar bugün birlikte ittifak halindedirler. AKP iktidarı dönemindeki fiiller de bellidir, failleri de bellidir. Ama hepsi sorumluluktan kaçmakta, kendisini köşe bucak gizlemektedir.
KEMAL KURKUT’U, UĞUR KAYMAZ’I KATLEDENLER, IRAK POLİSİ MİYDİ?
Roboski’de köylüleri katleden uçaklar, Rus uçağı mıydı? Şemdinli Kitabevi’ni bombalayanlar, Kolombiya’dan mı gelmişti? Kemal Kurkut’u, Uğur Kaymaz’ı katledenler, Irak polisi miydi? Van’da Servet Turgut’a işkence yapılan helikopter İran’a mı aitti? Cizre’de insanları bodrum katında diri diri yakanlar, bu ülkenin güvenlik güçleri değil miydi? Suruç ve Ankara Gar katliamlarını yapanlar açtığınız koridordan giren IŞİD değil miydi? Hakkâri’de, Şemdinli’de sivillere ateş açan, katleden, yaralayanlar, sizin üniformanızı taşımıyor mu? Suriye’ye çetelere sağladığınız silahları bir kargo şirketi mi gönderdi? IŞİD’le petrol ticaretini siz değil, deniz korsanları mı yaptı? Kaçamazsınız. Gerçeklerin ve suçlarınızın üzerini örtemezsiniz.
İktidar da ortağı da yargısı da medyası da kurumları da Yüce Divanlık bu suçların üzerini kapatmak ve iktidarlarını sağlamlaştırmak için elbirliği yapmaktadır. Şimdi bütün bu suçlar ifşa olduğu günden buyana yargıya bakıyoruz, kimler hakkında soruşturma açmış, kimleri gözaltına aldırmış? Mafya ortada gezerken, ‘Yaptığınız hukuksuzluklar nedeniyle yargılanacaksınız’ diyen Selahattin Demirtaş’a 2 yıl 6 ay hapis cezası verdiler. Rüşvetçiler, mala mülke çökenler ortada cirit atarken, açıklamalarımız, esnaf ziyaretlerimiz nedeniyle 11 vekilimiz hakkında fezleke düzenlediler. Tecavüzcüler ortalıkta gezerken, tecavüzcü yargılansın diyen Ezgi Mola hakkında dava açtılar. Suruç’ta adalet için aylardır feryat eden Şenyaşar’ları gözaltına aldılar. Mafyaya, çeteye dokunma, itiraz edene, sesini çıkarana dokun.
MAFYAYA SIFIR SORUŞTURMA, HDP’YE KAPATMA
Aranan yargı nerede ortaya çıktı? HDP’yi kapatma davasında. Yargının içine düştüğü çukuru görebiliyor musunuz? Suç örgütlerinin üzerine gitmeyen yargı HDP hakkında yeniden kapatma davası açarak, mafyatik düzene kalkan olmuştur. Bu iktidarın anayasayı ve hukuku rafa kaldırması işte tam da bugünler içinmiş. Mafyaya sıfır soruşturma, HDP’ye kapatma. Tam da 7 Haziran’ın yıl dönümünde. Aynı Kobani kumpas davasında olduğu gibi, kirli siyasi bir operasyonla karşı karşıyayız. 7 Haziran Türkiye siyasal tarihinin önemli bir dönüm noktasıdır. Bugünkü mafyatik düzenin bir kırılma noktasıdır.
BU DAVA, KÜRT DÜŞMANLIĞI DAVASIDIR
Bu dava, HDP’nin büyüttüğü barış siyaseti karşısında iktidarın savaş politikalarının kaybetmesi davasıdır. Bu dava, Susurluk tuğlalarının tek tek çekilecek olmasından duyulan korkunun davasıdır. Bu dava, Kobani’yi düşüremeyen IŞİD’in intikamını alma davasıdır. Bu dava, demokratik siyaseti bir türlü engelleyemeyen darbeci iktidarın intikam davasıdır. Bu dava, teşhir olan yolsuzluk, hırsızlık ve çete düzeninin intikam davasıdır. Bu dava, kadın özgürlük mücadelesini durduramayan erkek düzenin intikam davasıdır. Bu dava Kürt sorununda sürdürülen ama sonuç alınamayan yüz yıllık inkâr ve imha politikasının intikam davasıdır. Bu dava, Kürt düşmanlığı davasıdır. Kapatma davası açarak HDP’yi ve Türkiye halklarını susturabileceğinizi sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Mafya ve çetelerin yazdığı siyasal tarihiniz değil, halklarımızın yazdığı onurlu tarih kazanacaktır. Suçlular ittifakı değil, halklar ittifakı kazanacaktır.
Sizin HDP’siz Türkiye hayaliniz değil, halklarımızın AKP’siz, MHP’siz, mafyasız, çetesiz, sömürüsüz, talansız Türkiye hayali gerçekleşecektir. Kapatma davasının sonuçlarını biz değil, iktidar düşünsün. Hiç kimse umutsuzluğa ve karamsarlığa kapılmamalıdır. Biz ne yapacağımızı gayet iyi biliriz. Siyasal tarihimiz tecrübelerle doludur.”
Türkiye toplumuna seslenen Buldan, “Kürt sorunu çözülmeden Susurluk benzeri çete ve mafyalar tasfiye olmayacaktır. Herkesin bu gerçeği görmesi, özellikle demokratik siyaset yürütme iddiasında olanların, muhalefetin Kürt sorununun demokratik yollarla çözümü konusunda kalıcı, istikrarlı, adil çözüm politikaları üretmesi gerekmektedir” diye konuştu.
AHMET ŞIK HALKIN VEKİLİDİR, YALNIZ DEĞİLDİR
Buldan, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin grup toplantısında TİP İstanbul Milletvekili Ahmet Şık’ı tehdit eden açıklamalarına değinerek, “Ahmet Şık halkın vekilidir, yalnız değildir. Yanındayız. Yine yargıya talimat üstüne talimat verdi. ‘Gözler Anayasa Mahkemesi’nde olacak’ dedi. Biz de diyoruz ki; hayır gözler; sizin ittifak halinde olduğunuz suç örgütlerinde olacaktır. Gözler sizin mafya çete düzeninizde olacaktır. Gözler birlikte işlediğiniz suçlarda olacaktır. Gözler sizin hırsızlık ve yolsuzluklarınızda olacaktır. Ve yaptıklarınızın hesabını halka vereceksiniz. Kaçamayacaksınız” ifadelerine yer verdi.