PİRHA-İHD İstanbul Şubesi Hapishane Komisyonu, F oturması eyleminde bu hafta PSAKD Gazi Şehitleri Cemevi yöneticisi hasta mahpus Eren Odabaş’ın sağlık durumuna dikkat çekerek, serbest bırakılmasını istedi.
İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi Hapishane Komisyonu, hasta tutsakların durumuna dikkat çekmek amacıyla 632. hafta F Oturma eylemini yaptı.
Bu hafta Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Gazi Şehitleri Cemevi yöneticisi hasta tutuklu Eren Odabaş’ın sağlık durumu kamuoyu ile paylaşıldı. Komisyon adına açıklamayı İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin okudu. Keskin’in okuduğu açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“Bu hafta; halen Sincan Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde (YGC) tutulan hasta mahpus, Eren Odabaş’ın durumunu paylaşıyoruz. Hasta mahpus Eren Odabaş; bacağında oluşan Desmoid Tümör ve kalp sinyal bozukluğu ya da kalp iletim bozukluğu da denen ve kalbin her an durma riski taşıması anlamına gelen Uzun QT Sendromu (LQTS) hastası olup, tedavisi devam ederken 10 Şubat 2024 tarihinde tutuklanmıştır. Bu süreçte rutin kontrol ve tedavileri kesilmiş, bu durum hastalıklarının hızla ilerlemesine ve hayati riske neden olmuştur.
“ODABAŞ’IN YAŞAMI RİSK ALTINDA!”
Hakkında somut bir delil olmadığı ve sadece bir gizli tanık ifadesine dayanılarak tutuklandığı belirtilen Eren Odabaş; 2016 yılından bu yana bacağındaki tümör nedeni ile tedavi görmekte olup, son BT raporunda; lenflerinde (koltukaltı ve kasıklarda) nodül büyümesi, tümörde büyüme ve aynı bölgede kemik büyümesi görüldüğü ve hayati riskinin olduğu belirtilmiştir. Tedavisi Çapa Onkoloji Ana Bilim Dalı’nda yürütülen Odabaş, tutuklandıktan sonra Sincan’a gönderilmiş, İstanbul dışında bir hapishaneye sevk edilmiş olması ve hastane değişikliği, tedavi sürecinin kesilmesine neden olmuştur.
“YETKİLİLERİ GÖREVE ÇAĞIRIYORUZ”
Ankara Şehir Hastanesi Onkoloji hekimleri ile Ankara Tabip Odası hekimlerinin değerlendirmesine göre Eren Odabaş’ın, ilk teşhisi koyan merkezde tedavi görmesi gerekiyor. Ancak İstanbul’a getirilmesi talebi halen kabul edilmedi. Sağlık durumundan dolayı; Eren Odabaş’ın adli kontrol uygulanarak tutuksuz yargılanması veya İstanbul’da bir hapishaneye getirilmesi yönündeki taleplerinin acilen değerlendirilerek kabul edilmesi, sağlık ve yaşam hakkının korunabilmesi bakımından hayati önemdedir. 632. F Oturması kapsamında bu hafta; Hasta mahpus Eren Odabaş ve bütün hasta mahpusların serbest bırakılarak sağlık ve yaşam haklarının korunması için yetkilileri göreve, kamuoyunu duyarlılığa çağırıyoruz.
“EŞİM KEYFİ NEDENLERLE TUTUKLU”
Açıklamanın ardından konuşan Eren Odabaş’ın eşi Özge Odabaş, “Eren beraat ettiği iddialarla tekrardan tutuklandı. Aynı iddiaları tekrar tekrar daha ne kadar önümüze getirecekler bunu merak ediyorum.” diyerek duruma tepki gösterdi. Odabaş, devamında şunları dile getirdi:
“Eşimin sağlık durumu kötüye gidiyor. Ağrıları başladı, oturamıyor, yatamıyor. Tümörün üstüne oturamadığı için ortopedi doktoru ‘cezaevinde kalamayacağı uygundur’ görüşü belirtti. Bunun peşine heyete çıkılmasına karar verildi. Fakat tam iki haftadır heyet raporu bekliyoruz. Cezaevinde kalamayacağına dair Çapa onkolojinin Mart’ta verdiği bir rapor var. Bu tümör nadir bir tümördür ve ilk merkezde tedavisi devam etmelidir. Tüm bunlar göz önünde bulundurularak eşimin tahliye edilmesi acil ihtiyaçtır. Zaten hukuki olarak da ihtiyacımız olan budur. Hukuki olarak baktığımızda eşimin şu anda hiç gözaltına alınmamış, 88 gündür hiç içeride kalmıyor olması gerekirdi. Fakat ne yazık ki hukuk bu şekilde işlemiyor. Tamamen keyfi kararlarla şu anda tutuklu. Bu nedenle acilen tahliyesini talep ediyorum.”
PİRHA- İHD İstanbul Şubesi, Ermeni Soykırımı’nın 109. yılına ilişkin dernek binasında açıklama yaptı. İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin, “Biz tanı, tazmin et, af dile çağrımızı yineliyoruz. Bu konu tartışılmadan bu coğrafyada gerçek bir barış olamayacağını biliyoruz” dedi
İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi, Ermeni Soykırımı’nın 109. yılında “Tanı, Af Dile, Tazmin Et” başlığıyla basın açıklaması yaptı.
“CUMHURİYET BU SUÇU YARGILAMIYOR, YÜZLEŞMİYOR”
Açıklama öncesi söz alan İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin, “Bu soykırımın ittihatçıların suçu olduğunu biliyoruz ama bu cumhuriyet bu zihniyetin devamı. Cumhuriyet bu suçu yargılamıyor, yüzleşmiyor. Evet bu büyük felaket ama bunun adı soykırım. Biz ‘tanı, tazmin et, af dile’ çağrımızı yineliyoruz. Bu konu tartışılmadan bu coğrafyada gerçek bir barış olamayacağını biliyoruz” dedi.
Ermeni Soykırımı basın metnini Gülistan Yarkın okudu. Yarkın’ın okuduğu açıklamada “Bütün hukuki sonuçlarıyla birlikte suçu kabul edin. Ancak o zaman nehirlerden akan, vadilerde üst üste yığılan, uçurumlardan atılan, denizlerde boğulan mezarsız ölüler hak ettikleri gibi, haysiyetlerine uygun şekilde gömülmüş olacak. Ruhları huzura erecek. Adalet yerini bulacak” denildi.
Açıklamada şu ifadeler yer aldı:
“Bundan 109 yıl önce 24 Nisan 1915’de zamanın Osmanlı toplumunun sanat, edebiyat, düşünce ve kültür dünyasının en üretken temsilcilerinin de aralarında bulunduğu 220 İstanbullu Ermeni gözaltına alındı. Önce merkez cezaevi olarak kullanılan Mehterhane’ye yani bugün Türk İslam Eserleri Müzesi’nin bulunduğu Merkez Cezaevi’ne, ertesi gün Sarayburnu’na götürülerek orada kendilerini bekleyen bir gemiye bindirilip Haydarpaşa tren istasyonuna götürüldüler. Oradan da Anadolu’nun içlerine doğru yola çıkarıldılar. Bir grup Ayaş’a, bir grup Çankırı’ya götürüldü. Ayaş’a götürülen 70 kişiden 58’i, Çankırı’ya götürülen 150 kişiden 81’i öldürüldü. Bu vahşet bununla sınırlı kalmadı. Dönemin yöneticileri olan İttihat ve Terakki Partisi ve onun tetikçi örgütü Teşkilat-ı Mahsusa aracılığı ve yerel halkın katılımıyla İzmit’ten Eskişehir’e, Kayseri’den Sivas’a, Erzurum’dan Van’a, tüm Anadolu’daki Ermeni varlığına, bütün tarihsel, kültürel, ekonomik ve sosyal dokusuyla birlikte son verildi. Ermenilerin sadece canlarına kastedilmedi. Mallarına, mülklerine, paralarına, hatıralarına, tarihlerine el konuldu. Bir uygarlık, binlerce yıllık anayurdundan tüm izleriyle birlikte silinip yok edildi. Bu süreçte Kuzey Mezopotamya’nın en eski halklarından Süryaniler, Pontus ve Küçük Asya Rumları da soykırıma uğratıldı. Daha da önemlisi T.C devleti dünyanın en başarılı ve en uzun süreli soykırım inkârını gerçek kıldı, kurumsallaştırdı ve en geniş tabana yaygınlaştırdı. İnkâr o kadar başarılı oldu ki, bugün Ermeniler kendi memleketlerinde soykırıma uğradıklarını anlatmak bir yana binlerce yıllık varlıklarını bile kanıtlamak zorunda bırakıldılar.
Türkiyeli Ermeniler bu inkâr ikliminde, inkârın hayatın her alanındaki taşıyıcıları ve sözcüleri ile birlikte yaşamak zorundayken, dünyanın dört bir yanındaki Ermeniler de ata topraklarından uzaklarda sürekli aile büyüklerinin anılarının incitilmesine katlanmak zorunda kalıyorlar.
“SÜREKLİ SORUŞTURMA VE DAVA AÇILIYOR”
Türkiye Cumhuriyet devleti, soykırımı inkâr etmekle kalmıyor, aksine 1915 soykırımını tartışmak isteyenleri de hukuken cezalandırma yoluna gidiyor. Özellikle soykırımla ilgili yapılmış açıklamalara 2018 yılından bu yana sürekli soruşturma ve dava açılıyor. Genel olarak söz konusu soruşturmalar takipsizlik kararıyla, açılan davalar beraat kararıyla sonuçlanmış olsa da son dönemde bu politikanın da değiştiğini görüyoruz. Geçtiğimiz ay sonuçlanan bir davada, yargılanan kişilere, soykırım anması nedeniyle, Türk Ceza Kanunu 301. Maddeden cezalar verildi. İnsan Hakları Derneği, Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyon üyeleri Eren Keskin ve Gülistan Yarkın aynı madde nedeniyle yargılanmaktalar. Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyon olarak, 2021 tarihinde yaptığımız soykırım anma açıklamamız, cezalandırılmak isteniyor. Bunun da Türkiye’nin altına imza attığı uluslararası sözleşmelere aykırı olduğunu düşünüyoruz. Soykırımın inkârı, soykırımın sürdürülmesidir. İnkâra son verin. Bütün hukuki sonuçlarıyla birlikte suçu kabul edin. Ancak o zaman nehirlerden akan, vadilerde üst üste yığılan, uçurumlardan atılan, denizlerde boğulan mezarsız ölüler hak ettikleri gibi, haysiyetlerine uygun şekilde gömülmüş olacak. Ruhları huzura erecek. Adalet yerini bulacak.”
“SOYKIRIMA SOYKIRIM DEMEK ZOR BİR DURUMA DÖNÜŞTÜ”
Açıklamanın ardından DEM Parti MYK üyesi Murad Mıhçı konuşarak, “Yıllardır en gerçekçi sözü kuran İHD, Ermeni toplumunun bir ferdi olarak bizi yüreklendiriyor. Biliyoruz ki yaşadığımız bu süreçte soykırıma soykırım demek zor bir duruma dönüştü. Yargılamalara rağman bu mücadeleyi veren İHD’nin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gördük. 24 Nisan’la yüzleşmemin azınlık bırakılan halklardan saha çok çoğunluktaki halklar için önemi var. Çünkü yüzleşilmeyen bir toplum büyük tehdit altındadır. Korkuyoruz. Bu konularda konuşabilecek kimse kalmadı. Türkiyeli bir Ermeni olarak bu coğrafyada mücadeleye devam ediyoruz. Her iki topluma da her iki ülkeye de çağrımızdır barışı gerçekten istiyorsanız biz burada köprü olmaya hazırız” dedi.
“YÜZLEŞME YAŞAMIN SAHİPLENİLMESİDİR”
DEM Parti İstanbul Milletvekili Özgül Saki de “Tarihsel olarak tanığız ki bu coğrafya katliam ve direniş coğrafyası. Bu soykırımla yüzleşilmesinin önemini çok iyi biliyoruz, bu yaşamın sahiplenilmesidir. Biz biliyoruz ki değişim karşılaşmalarla, tanıklıklarla, tanık olmanın sorumluluğunun yerine getirilmesiyle mümkündür” diye konuştu.
“YÜZLEŞMEK IRKÇILIĞA KARŞI ÇIKMAK DEMEKTİR”
Halkların Demokratik Partisi (HDP) önceki dönem İstanbul Milletvekili Musa Piroğlu ise “Yüzleşmek yapılmış olanın kabul edilemez olduğunu kabul etmek ve yapılacak olana karşı tavır almak demektir. Bütün suçların, katliamların, soykırımların üstleri örtülüyor. Ermeni halkına karşı işlenen bu suçla yüzleşmek ırkçılığa karşı çıkmak demektir” dedi.
PİRHA-Cumartesi Anneleri, eylemlerinin 991. Haftasında gözaltında kaybedilen Hasan Ocak ve gözaltında kaybedilenlerin akıbetini sormak için Galatasaray Meydanı’nda bir araya geldi. 29 yıldır kardeşinin akıbetinin açıklanması isteyen Ali Ocak, “Kaç yıl geçerse geçsin Hasan’ın akıbetini sormaktan vazgeçmeyeceğiz ”dedi.
Cumartesi Anneleri, 1995 yılından bu yana gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak ve faillerin yargılanması talebiyle Galatasaray Meydanı’nda bir araya geliyor.
Cumartesi Anneleri eyleminin 991.haftasında yapılan açıklamayı İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyonu adına İHD Eş Başkanı Eren Keskin okudu. Keskin’in okuduğu açıklamada şu ifadeler yer aldı:
“HASAN OCAK İÇİN ADALET İSTİYORUZ”
Yargı ve muktedir arasındaki ilişkinin bu kadar belirgin hale geldiği, erkler ayrılığının bu kadar önemsizleştiği, “cezasızlık kültürü” nün bu kadar ağırlaştığı bir dönemde, hakikat ve adalet talebiyle buradayız. Galatasaray’dayız çünkü bin bir emekle yargıya taşınabilen az sayıdaki kayıp davası, Ankara JİTEM Davası ve Kulp Davası’nda olduğu gibi hukuki gerekçelere dayanmaksızın, evrensel hukuka aykırı biçimde cezasızlıkla kapatılmaya devam ediyor. Bu kararlarla hakikatin izlerini örtmeyi amaçlayanlar bilmeli ki, buna izin vermeyeceğiz; hakikati söylemekten, anlatmaktan vazgeçmeyeceğiz. 991. haftamızda bir kez daha, devletin gözaltında kaybedilen sevdiklerimizin akıbetlerini açıklama ve suçun faillerini tespit ederek cezalandırma yükümlülüğünü yerine getirmesini talep ediyor, devletin bu yükümlülüğünü yerine getirmeyerek 29 yıldır her gün yeniden kaybettiği Hasan Ocak için adalet istiyoruz.
30 yaşındaki Hasan Ocak, atanmayı bekleyen bir öğretmendi. Bu bekleme sürecinde Beyazıt’taki bir iş hanında çay ocağı işletiyordu. 21 Mart 1995 günü akşamüzeri işyerinden ayrıldı. Annesini telefonla arayarak “Balık getireceğim, akşam için yemek hazırlama” dedi. Ancak Hasan, ne o akşam ne de sonrasında bir daha Avcılar’daki evine gidemedi. Hasan’dan haber alamayan ailesi onun gözaltına alındığını, ancak bu durumun emniyet tarafından inkâr edildiğini kamuoyuna açıkladı. Savcılığa başvuran aile, ardından İstanbul Emniyeti, İstanbul Valiliği, TBMM, Başbakanlık, bakanlıklar, hastaneler, Adli Tıp nezdinde girişimlerde bulundu. Oluşan kamuoyu baskısı üzerine dönemin İçişleri Bakanı Nahit Menteşe, İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğlu, Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar ve İstanbul Emniyet Müdürü Necdet Menzir “Hasan Ocak’ın gözaltında olmadığını ve suçlu olarak aranmadığını açıkladı.
Oysa İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde gözaltında tutulan iki kişi Hasan’ı şubede gördüklerini, iki kişi de Hasan’ın ismini emniyetteki parmak izi listesinde okuduklarını söyledi. Newroz nedeniyle gözaltında tutulan başka bir tanık ise şubede bir hareketlilik olduğunu ve polislerin kendi aralarında “Hasan Ocak getirildi” diye konuştuklarını duyduğunu söyledi. 58 günlük ısrarlı bir arayışın sonunda Hasan’ın ağır işkence izleri taşıyan bedenine “meçhul kişi” olarak defnedildiği Altınşehir Kimsesizler Mezarlığı’nda ulaşıldı. Olay yeri tutanağında,Hasan’ın bulunduğunda üzerinde kimliğinin, kemerinin, saatinin, ayakkabı bağcıklarının olmadığı ve parmaklarında mürekkep lekeleri olduğu yazılıydı. Bunlar, onun gözaltına alınan kişilere uygulanan rutin işlemlerden geçtiğine işaret ediyordu.
“AİHM TÜRKİYE HAKKINDA İHLAL KARARI VERDİ”
Her şey o kadar açıktı ki, dönemin İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanı Algan Hacaloğlu, yaptığı araştırmalara dayanarak “Ocak’ı konuşturmak için gözaltına aldılar ve orada uyguladıkları işkence ve darptan sonra öldürülmüş halde Beykoz’a attılar” diyerek Ocak Ailesi ve toplumdan özür diledi. Ancak ailenin tüm başvuruları sonuçsuz bırakıldı. İç hukuktan sonuç alamayan aile, AİHM’e başvurdu. 2004 yılında AİHM, Hasan Ocak’ın kaybedilmesi ve ölümüyle ilgili koşulların belirlenmesi için yeterli ve etkin bir soruşturma yürütülmediğini tespit ederek Türkiye hakkında ihlal kararı verdi ancak iç hukukta dosya kovuşturma aşamasına bile gelemedi. 991.haftamızda bir kez daha hatırlatıyoruz: AİHM içtihatlarına göre gözaltında kaybetmelerde, bedenin bulunması kaybedilen kişinin akıbetinin sadece bir yönünü aydınlatır. Devletin kaybetmenin ve ölümün nasıl gerçekleştiğini açıklama, suçun faillerini belirleyerek cezalandırma yükümlülüğü ise devam eder. 991. haftamızda bir kez daha Savcılık makamını ve Adalet Bakanlığını 29 yıldır sürüncemede bırakılan Hasan Ocak soruşturmasında yasal yükümlülüklerini yerine getirmeye çağırıyoruz. Kaç yıl geçerse geçsin; Hasan Ocak için, tüm kayıplarımız için adalet istemekten, devletin evrensel hukuk normları içinde hareket etmek zorunda olduğunu hatırlatmaktan vazgeçmeyeceğiz.
“HASAN’IN AKIBETİNİ SORMAKTAN VAZGEÇMEYECEĞİZ”
Açıklamanın ardından ilk sözü 29 yıldır kardeşinin akıbetinin açıklanması isteyen Ali Ocak aldı. Ali Ocak “Hasan öğretmendi. Gençlerin tabulara boğulmuş, korkutulmuş bir nesil değil aydınlık geleceğe yürüyen bir nesil yetiştirme ideali vardı. Karanlık güçler onun bu idealleri yok etmek için onu kaybettiler. Biz 29 yıldır onun bu ideallerini topluma duyurmak için sorguluyoruz, hesap soruyoruz. Kaç yıl geçerse geçsin Hasan’ın akıbetini sormaktan vazgeçmeyeceğiz ”dedi.
“BU MEYDANIN İKİNCİ KUŞAĞIYIM”
Ardından Hasan Ocak’ın kız kardeşi Maside Ocak söz alarak şunları dile getirdi:
“Hastalığından dolayı annem burada değil ama annem sizlere iletmemi istedi. Annem, “Çok yaşlıyım gelemiyorum ama ne olursa olsun Hasan’dan da arkadaşlarımın çocuklarından da vazgeçmedim “dedi. Ben bu meydanın ikinci kuşağıyım. Biz Ocak ailesi olarak bugün bu meydanda üç kuşağız. Ama on kişi sınırlamasından dolayı ağabeyimle birlikte bariyerlerin önündeyiz” dedi.
Ocak, konuşmasının devamını basın mensuplarına doğru değil Hasan’la ve diğer kayıplarla buluştukları mekana doğru yapmak istediğini ifade ettikten sonra Galatasaray Meydanı’na dönerek “Emin olun ki biz sizden hiç vazgeçmedik sizinle buluştuğumuz meydanımızdan hiç vazgeçmedik, vazgeçmeyeceğiz. Her birinizin akıbeti açıklanıp sorumlularınız çıkarıldığı güne kadar nerede olursak olalım sizden de meydanımızdan da vazgeçmeyeceğiz” diye haykırdı.
Son sözü İHD İstanbul Şube başkanı Gülseren Yoleri aldı. Yoleri, Hasan Ocak dosyasının zamanın aşımına uğratılmak istendiğinde dikkat çekerek ne olursa olsun hukuki mücadelelerini sürdürecekleri kaydetti.
Cumartesi Annelerinin 991.hafta eylemi Galatasaray Meydanı’na karanfillerin bırakılmasının ardından son buldu.
PİRHA- Cinsel Şiddete Karşı Hukuki Yardım Derneği, ‘İstanbul Sözleşmesi ve Sonrası’ konulu panel düzenledi. Panelin konuşmacılarından İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin “İstanbul Sözleşmesi, bizim coğrafyamızdan çıkan bir mücadelenin sonucu ortaya çıktı” dedi.
Kadınlar ve LGBT+lar, İstanbul Sözleşmesi’ni ve sözleşmeden bir gecede çıkılmasının beraberinde gelen şiddeti ve sorunları konuşmak için Karşı Sanat’ta bir araya geldi. İnsan Hakları Derneği(İHD) Eş Genel Başkanı Eren Keskin, Gazeteci Evrim Kepenek, Feminist Feride Eralp ve Diyarbakır Barosu’ndan avukat Aslı Pasinli’nin konuşmacı olduğu panelin moderatörlüğünü avukat Jiyan Tosun yaptı.
“KADINA YÖNELİK ŞİDDET POLİTİKTİR”
İlk konuşmayı yapan İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin sıkça devlet şiddetine çekerek, “Şöyle bir belirleme vardı sözleşmede; hiçbir örf, hiçbir adet, hiçbir ahlak anlayışı kadına yönelik şiddetin gerekçesi olamaz, devletlere bunu yüklüyordu. Sen toplumsal cinsiyetçi ahlak anlayışını değiştireceksin. Bunu ilk başta evet imzaladılar. 2011’de yürürlüğe girdi ama çok tartışılmadı. İşte kadına yönelik şiddet politiktir, o politik ortamın daha da gerileşmesi, daha sağcılaşması, ırkçı milliyetçiliğin yükselmesi, LGBT+lara yönelik nefretin örgütlenmesi sonucunda sözleşmeden imza çekildi. Aslında bu bizim politik olarak yaşadığımız bir süreci de gösteriyor” dedi.
“O SÖZLEŞMEYİ GERİ ALACAĞIMIZA İNANIYORUM”
Keskin, kadın kurtuluş mücadelesinin biat etmez mücadelelerden olduğunu vurgulayarak, “Devletin dili de son derece sertleşmişti. Mesela 90’larda, 12 Eylül öncesinde devlet reddeder, yapmadık derdi hepimiz bilirdik yaptığını. Son 10 yıllık süreçte yaptık diyorlar, yaparız biz diyorlar. O nedenle zaten şiddet bu kadar gelişti. Devletin kullandığı dil topluma yayılıyor ve en çok kadını vuruyor. Bu kendi yarattıkları sistemin devamı için aileyi kutsuyorlar. Çünkü aileden başka hiçbir dayanakları yok. İstedikleri o resmi ideolojiyi Türk İslam sentezci ideolojiyi aile içinde örgütlüyorlar. Aileye bu yüzden ihtiyaçları var. Bu yüzden kadını aileye eve kapatmak istiyorlar. Ama ben kadın hakları mücadelesinin, kadın kurtuluş mücadelesinin bu coğrafyadaki gerçekten en biat etmez mücadelelerden biri olduğunu düşünüyorum. Kürt hareketi, kadın hareketi, LGBTI+ hareketi bu 3 hareket devletin bam teline basıyor. O nedenle de ben İstanbul Sözleşmesi tartışmalarının hiçbir zaman bitmeyeceğine ve bu sürecin devam edeceğine inanıyorum. O sözleşmeyi geri alacağımıza inanıyorum” şeklinde konuştu.
“KADINLARIN HAYATLARI SAYILARA İNDİRGENEMEZ”
Eren Keskin’in ardından konuşan Gazeteci Evrim Kepenek, sözleşmenin feshi ve sonrasında medyanın etkisini vurgulayarak, “İstanbul Sözleşmesi’den çekildikten sonra Türkiye’de şiddet nasıl arttı, arttı mı? En fazla sorulan soru bu. Bizim devlet yetkililerine sorduğumuz soru da bu. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmek, sahaya vakalara erkeklere nasıl yansıdı diye sayı olarak baktığımız zaman, biz İstanbul Sözleşmesi’nden 21 mart 2020 birde çekilmişiz. Nisan’dan başlayarak 2021, 2022 ve 2023’ün Aralık ayına baktığımız aman cinayet sayının 863 olduğunu görüyoruz. Toplamda yaralı kadın sayısınınsa 2.108 olduğunu görüyoruz. Önce şunu söylemek gerekiyor, tabii ki bu sadece basına yansıyan veriler. Elbette bu sayının çok çok daha fazla olduğunu biliyoruz. Yine bu meseleye bakarken şunu da hatırlatmak gerekiyor, kadınların hayatları sayılara indirgenemez” diye konuştu.
“GÜÇLÜ BİR KADIN HAREKETİ VAR”
Ülkede güçlü bir kadın hareketinin olduğunu sözlerine ekleyen Kepenek, Bu sayının çok olması ya da az olması aslında bize bir şey söylemiyor. İstanbul Sözleşmesi’nden çekildik diye erkek şiddeti arttı şeklinde bir somut bir veri ortaya koyamam. Bunun ne kadar etkilediğini bence biz önümüzdeki yıllarda çok daha fazla göreceğiz. Yani İstanbul Sözleşmesi tartışması bizlerin gündeminden düşerse eğer belki o zaman göreceğiz. Şu anda bunun değerlendirmesinin tespitini yapmak için çok erken. Ama şunu biliyoruz ki ben o dönem İstanbul Sözleşmesi’nden çekildiği zaman avukat arkadaşlarımızı arayıp sorduğumda herkes çok öfkeliydi. Sahalar doldu, alanlara inildi, insanlar sürekli tepkilerini dile getirdi. Avukatların şöyle uyarısı oldu, iyi ki olmuş. Avukat arkadaşlar “Lütfen haberlerinde şu vurguyu yap, İstanbul Sözleşmesi’nden çekildi diye kadınlar korumasız değil” dedi. Yine de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi var, yine de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi var. Aksine evet İstanbul Sözleşmesi yok ama bu ülkede çok güçlü bir kadın hareketi var. Feminist avukatlar var, kadın avukatlar var. Siz şiddet uyguladığınızda ceza alacaksınız” ifadelerini kullandı.
“İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’NİN BUGÜN ARKASINDA DURMUYORSANIZ, YARIN 6284’Ü KAYBEDERSİNİZ”
Feminist Feride Eralp konuşmasında “Çoğunlukla uygulayıcıların yapması gerekeni yapmadığı için kadınların öldürüldüğü, yani süren bir şiddet sonucunda gerekli müdahaleler yapılmadığı için kadınların öldürüldüğü çocukların istismar edildiği bir ortamda bir de böylesi bir işte sırt sıvazlama gerçekleşmiş oluyor” diyerek karakolların, savcılardan, hakimlerin görevini yapmadığını İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmenin yol açtığı sorunlara değindi. Eralp, şöyle devam etti: “Yasayla uygulama arasındaki açığının iyice büyüdüğünü gördük ve bunun sonucunda 6284, Medeni Kanunu yani tüm yasal haklar bir nevi tartışmaya açılmış oldu. Yani İstanbul sözleşmesinden çekilirken işte AKP’li kadınların çok söylediği bir şey vardı, “Merak etmeyin önemli değil 6284 var” diyorlardı. O zaman biz de bağıra bağıra anlatmaya çalışıyorduk. İstanbul Sözleşmesi’nin bugün arkasında durmuyorsanız, yarın 6284’ü kaybedersiniz. Onlar zannettiler ki böyle bir şey olmayacak ama İstanbul Sözleşmesi’nin hemen ardından 6284’ün bu özellikle uzaklaştırma kararlarında delil olması olmaması meselesi üzerinden nasıl tartışmaya açıldığını gördük. Halihazırda zaten etkili, uygulanmayan uzaklaştırma kararlarının bir de delil gerektirilmesi gibi bir yavaşlatılmayla kadınlar açısından nasıl iyice uygulanmaz, iyice şiddete açık hale getirir şey olacağını öngörmek zor değil” diye belirtti.
Paneldeki son konuşmayı Diyarbakır Barosu’ndan Avukat Aslı Pasinli yaptı. Pasinli, “8 Mart, 25 Kasım gibi etkinliklere Ankara’da, İstanbul’da, İzmir’de katılan arkadaşlarımıza 2911 yani gösteri kanunu muhalefetten soruşturmalar açılırken aynı eylemleri Diyarbakır’da, Şırnak’ta, Van’da katılmak bizler açısından silahlı terör örgütüne üyelikten soruşturmaya yol açıyor. Bu da tam olarak anlatmaya çalıştığım çoklu temel ayrımcılık meselesinde belirleyici bir husus çünkü yargı tacizin aslında yeni bir çeşidi ortaya konmuş oluyor” dedi.
Panel, konukların sorduğu soruların cevaplanması ile son buldu.
PİRHA – İnsan Hakları Derneği (İHD), 10-17 Aralık İnsan Hakları Haftası kapsamında İHD İstanbul Şubesi’nde resepsiyon verdi. Etkinlikte konuşan İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin, 10 Aralık İnsan Hakları Günü’nü kutlayarak, “Biz sokakta kurulmuş bir derneğiz, sokakta mücadelemize devam edeceğiz” dedi.
İnsan Hakları Derneği (İHD) 10-17 Aralık İnsan Hakları Haftası kapsamında İstanbul Şubesi’nde resepsiyon verdi.
Etkinliğe KESK Eş Genel Başkanı Mehmet Bozgeyik, Eğitim Sen, Munzur Çevre Derneği, Halkların Demokratik Kongresi (HDK), Hafıza Merkezi, Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV), Partizan, Demokratik Bölgeler Partisi (DBP), Alevi Düşünce Derneği, Barış Vakfı, Wernicke Corsakoff ve Dayanışma Ağı, Cumartesi Anneleri, LGBTİ+ Aileleri ve Yakınları Derneği (LİSTAG) katıldı.
“SOKAKTA MÜCADELEMİZE DEVAM EDECEĞİZ”
Açılış konuşmasını İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin yaptı. Keskin, şunları söyledi:
“Bizim konuşmamız gereken 3 temel mesele var. 1915 Ermeni ve diğer Hristiyan halklara yönelik soykırım, 1938 Kürt ve Alevilere yönelik soykırım, Kıbrıs’taki askeri varlık. Hiçbir zaman gerçek anlamda laik olmamış bir coğrafyada Kemalistler ve İslamcılar, bizim insan hakları alanında yol almamızı engellemek için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Bu coğrafyada biatsız bir yüzde 15 var. Kürtler, Hristiyan halklarımız, kadınlar, LGBTİ+’lar, bunlar o kadar önemli bir mücadele veriyorlar ki bu biatsız mücadelenin yüzü suyu hürmetine hala devam ediyoruz. Hala geri adım attırabiliyoruz. İşte Cumartesi Anneleri bu coğrafyada bize yasaklanan meydanı direnişleriyle tekrar açtılar. Biz sokakta kurulmuş bir derneğiz, sokakta mücadelemize devam edeceğiz.”
“BÜTÜN KAZANILMIŞ HAKLARI GERİ ALMAK İÇİN UĞRAŞIYORUZ”
Bütün kazanılmış hakları yeniden almak için uğraştıklarını ifade eden TİHV İstanbul Temsilcisi Ümit Efe, “Şimdi insan hakları mücadelesinde yitirdiğimiz sevgili mücadele arkadaşlarımız, cezaevi önünde direnen cezaevi anneleri, cumartesi anneleri, yıllardır insan hakları derneğinin kapısını açık tutan bütün aktivistler, bize şunu öğretti ki biz isteyince kazanırız. Bu ülkede bu kadar kapatılan alana rağmen kadınlar, LGBTİ+ örgütleri, Cumartesi Anneleri ve yoksullaşan, açlığa mahkum edilen emekçiler direnişleriyle bir muştu vaat ediyor bize” diye konuştu.
“KAYBEDİLEN MÜCADELE TERK EDİLEN MÜCADELEDİR”
İHD İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri, 10 Aralık İnsan Hakları Günü’nü kutlayarak şunları ifade etti:
“10 Aralık İnsan Hakları Günü’ndeyiz. Evrensel Bildirge’nin en azından servis ediliş biçimiyle dahi mücadeleyle kazanabileceğimiz bir hedef üzerinden mücadelenin nasıl güçlendirileceğini, buradan umudu nasıl büyütebileceğimiz meselesini daha kuvvetle konuşacağımız günler olacak. O yüzden ben İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 75. yılında bir kere daha mücadeleye devam diyorum. ‘Kaybedilen mücadele, vazgeçilen, terk edilen mücadeledir’ diyerek 10 Aralık İnsan Hakları Günümüz kutlu olsun diyorum.”
“HAK İHLALLERİNE KARŞI MÜCADELE ETMEMİZ GEREKİYOR”
KESK Eş Genel Başkanı Mehmet Bozgeyik ise şunları dile getirdi:
“Temel İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde güvence altına alınan haklara yönelik bir hak ihlali varsa amasız, fakatsız buna karşı mücadele etmemiz gerekiyor. Galatasaray Meydanı’nın açılması bizim açımızdan bir kazanım. Ben Cumartesi Anneleri şahsında tüm adalet mücadelesi yürüten Şenyaşar annemizi, Can Atalay’ın karşı karşıya kaldığı hukuksuzlukla mücadele eden tüm Türkiye halklarını, cezaevlerinde tecride karşı açlık grevine devam eden tutsakların mücadelesini buradan selamlayarak daha özgür daha demokratik günlerde bir araya geleceğimiz bir insan hakları haftası diliyorum.”
“GÜÇ BİRLİĞİ YAPARSAK BU MÜCADELEYİ KAZANIRIZ”
Cumartesi Anneleri adına konuşan Hasan Karakoç, “Çok kişi ‘siz Cumartesi İnsanları bizlerin soluk almasına vesilesiniz, dolayısıyla sizden güç alıyoruz’ diye cümleler kurdu. Dolayısıyla hep birlikte güç birliği yaparsak biz bu mücadeleyi kazanırız. Biz bulunduğumuz dünyayı torunlarımızdan ödünç aldık. Bizden sonraki nesile de yaşanabilir bir dünya bırakmak bizim boynumuzun borcu” dedi.
PİRHA- Cumartesi Anneleri, eylemlerinin 972. haftasında Galatasaray Meydanı’na kayıplarının fotoğrafları ve karanfilleri ile geldi. 30 hafta süren gözaltıların ardından bu hafta karanfiller meydanla buluştu.
Cumartesi Anneleri, 1995 yılından bu yana gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak ve faillerin yargılanması talebiyle Galatasaray Meydanı’nda bir araya geliyor.
8 Nisan’dan itibaren 30 hafta boyunca gözaltına alınan ve meydana karanfil bırakmaları engellenen Cumartesi Anneleri/ İnsanları eylemlerinin 972. haftasında abluka altında tutulmaya devam edilen Galatasaray Meydanı’na karanfillerini bıraktı. Eylem yalnızca 10 kişinin katılmasına izin verilirken, Cumartesi Anneleri adına konuşma yapan İkbal Eren, “Kayıplarımızı aramaktan, kaybedenlerin yargılanmasını talep etmekten vazgeçmeyeceğiz” dedi.
Açıklamanın ardından kayıp yakınları meydana karanfil bıraktı.
Eylemin ardından İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi’ne geçen Cumartesi Anneleri/ İnsanları, kayıp yakınları ile eyleme desteğe gelenler bir araya geldi. Haftalar boyu süren ısrarın ardından meydandan İHD’ye gelen kayıp yakınları ve desteğe gelenler arasında duygu dolu anlar yaşandı.
PİRHA- İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) 21. Olağan Genel Kurulu başladı. Açılış konuşmasını yapan İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin,”Bir Kürdistan sorunu var Kürt sorunu demiyorum özellikle çünkü bu sadece bizim coğrafyamıza ait bir şey değil, Kürtler yok edilmeye çalışılıyor” dedi.
İnsan Hakları Derneği (İHD) 21. Olağan Genel Kurulu başladı. “İnsan haklarıyla, İHD mücadelesiyle vardır” vurgusu yapılan kurula, yoğun katılım oldu. İHD Kuruluna siyasi parti temsilcileri ve demokratik kitle örgütü temsilcileri de katıldı.
İki gün sürecek kurulun ilk gününde faaliyet raporları okunurken, kurultayın ikinci gününde ise genel başkan seçimi yapılarak 639 delegesi olan İHD’nin merkez yürütme kurulu (MYK) belirlenecek.
Çankaya Yılmaz Güney Sahnesi’nde düzenlenen kurulda, “Anadilde eğitim en temel insan hakkıdır”, “LGBTİ hakları insan haklarıdır”, “Tecrit insanlık suçudur”, “Kadına yönelik şiddet politiktir” yazılı pankantlar yer aldı.
Kadınların oluşturduğu divanın seçimi ve saygı duruşunun ardından kurulun açılış konuşmasını yapan İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin şunları söyledi:
“Kadın sekreterliğimizin isteği üzerine divanımızı sadece kadınlardan seçtik. Depremlerde çok sayıda üyemizi ve arkadaşlarımızı kaybettik keşke aramızda olsalardı.
Bu cumhuriyetin kuruluşu hatta daha öncesinde bu toplum sıkıntı yaşadı. Cumhuriyetin kuruluşu bir kurtuluş değildi. Kendilerine muhalifim diyenler bu sınırı aşamadılar. Bir Kürdistan sorunu var. Kürt sorunu demiyorum özellikle çünkü bu sadece bizim coğrafyamıza ait bir şey değil, Kürtler yok edilmeye çalışılıyor.
İsrail devlet terörü uygulayarak Filistin’i katlediyor. Bu ülkenin muhalifleri Filistin’de olan katliamı görürken Rojava’da yaşananları görmüyor. Ben o yüzden muhalefet devletle aynı kanaldan besleniyor diyorum. Cumartesi Annelerinin inancı ve direnci hepimizi etkiliyor.”
Kurul, Eren Keskin’in konuşmasının ardından konukların konuşmaları ile devam ediyor.
PİRHA – İnsan Hakları Derneği Genel Başkanı Av. Eren Keskin, din görevlilerinin okullara atanmasının son derece tehlikeli olduğunu belirtti. Keskin, uygulamanın insan haklarına aykırı olduğunu vurgulayarak “Bu proje devletin, Türk ve Sünni Müslüman çocuk tipini yaratma projesidir” uyarısını yaptı.
Milli Eğitim Bakanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı ile Diyanet İşleri Başkanlığı arasında imzalanan ‘Çevremi seviyorum, değerlerime sahip çıkıyorum’ (ÇEDES) projesinin yankıları sürüyor. Zorunlu din dersi sayısının arttırılması ile birlikte okullara imam atayacak protokolün de yürürlüğe girmesi toplumda tepkiye sebep oldu.
Okullara imam atanmasını İnsan Hakları Derneği Eş Genel Başkanı Eren Keskin, PİRHA‘ya değerlendirdi.
“DEVLETİN İSTEDİĞİ ÇOCUK TİPİNİ YARATMA PROJESİ”
İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Başkanı Eren Keskin, eğitim hakkı ihlallerinin arttığına vurgu yaparak ÇEDES projesinin hukuksuz bir uygulama olduğunu söyledi. Keskin, ÇEDES projesinin Sünni Müslümanlık temelinde geliştirildiğini vurgulayarak, şunları belirtti:
“ÇEDES projesini konuşmadan önce Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin laik bir devlet olup olmadığını konuşmak gerekiyor. Türkiye, hiçbir zaman gerçek anlamda bir laik devlet olmadı. Her zaman Sünni Müslümanlığın temel olduğu, Türk kimliğinin resmi ideolojinin temeli olarak kabul edildiği ve insanların da bu tek kimlik içerisine hapsedilmek için ideoloji oluşturulan bir coğrafya burası. Zaman içinde bu projenin daha da artan politikalarla büyüdüğünü gördük. ÇEDES projesi ile sadece Sünni Müslümanlığı temel alan devlet yapısının son politik aşaması olduğunu görüyoruz. Çünkü bu proje çocuklarla hiç ilgisi olmayan Diyanet İşleri Başkanlığı ile Milli Eğitim Bakanlığı ve Gençlik ve Spor Bakanlığını bir araya getiriyor. Aslında bu proje sadece devletin kendi istediği çocuk tipini yaratma projesidir. Türk ve Sünni Müslüman…”
“ÇEDES’E YETERLİ BİR KARŞI ÇIKIŞ OLMADI”
Avukat Eren Keskin, Türkiye’de birçok farklı inanç kesiminin yaşadığını belirterek, projenin diğer toplumları yok saydığını da söyledi. Keskin şöyle devam etti:
“Oysa ki coğrafyamız çok zengin kimliklere sahip. Örneğin bu projeyle Alevi çocuklar yok sayılmıştır. Az da kalsalar hala Hristiyan ve Yahudi ailelerin çocukları da var. Ateist ailelerin çocukları da var. Çocuklarına hiçbir dini eğitim aldırmak istemeyen ki bence de doğru olan budur; bir çocuk ancak 18 yaşından sonra bu konuda kararını kendi vermelidir. Ama bütün bunları yok sayan bir proje ÇEDES. O nedenle aslında herkesin, demokratik laisizme inanan, yani bir takım çevrelerin ‘laiklik laiklik’ diye direktifleri değil, gerçek anlamda laisizme inanan, yani din ve devlet işlerinin birbirinden ayrı olduğu, inancın sadece kişi ile inandığı güç arasında kalan bir durum olduğunu kabul eden insanlar buna karşı çıkarlar. Maalesef bizim coğrafyamızda yeterli bir karşı çıkış olmadı bu projeye. Çünkü Türkiye’de iktidar ve muhalefet aynı anlayıştan besleniyor. Resmi ideoloji aslında iktidarı ve muhalefeti çok biçimlemiş. Yani Türklük ve Sünni Müslümanlık temelinde bütün politikalar yapılıyor. Zaten ‘muhalefetiz’ diyen diğer partilerin de etkin bir başka politikaları yok. O nedenle de ÇEDES projesi tartışılmadan devreye girdi.”
“İNSANIN VARLIĞINA AYKIRI BİR PROJE”
Okullara imam atanmasının tehlikeli ve insan haklarına aykırı olduğunun altını çizen Eren Keskin, “Mesela ben bu proje çerçevesinde gelen bir başvuruyu gördüm. Çocukları yeterli not alamayıp başarı gösteremeyen tüm aileler çocuklarını imam hatiplere gönderiyor. Oysaki aileler çocukların burada okumasını istemiyor. Kaldı ki bir çocuk bir sene başarı gösteremez ama bir sonraki sene başarı gösterebilir. Yani burada son derece etkin, dindar ve kindar nesil yetiştirme projesinin temeli oluşturuluyor. Diyanet İşleri Başkanlığı ile çocuk eğitiminin ne ilgisi var? Bu akıl almaz bir şey. Böyle bir dayatma olamaz. Bunun son derece tehlikeli, insan haklarına aykırı, insanın varlığına aykırı bir proje olduğunu düşünüyorum” diye de ekledi.
PİRHA- 2022 yılı Türkiye’deki insan hakları ihlalleri raporu ve bilançosu açıklandı. İHD tarafından açıklanan raporda, yargıdaki zaman aşımı politikasının bir gelenek haline geldiği belirtilerek, Madımak Katliamı davasında verilen zaman aşımı kararı eleştirildi. Raporda “Savaş politikaları soframızdaki ekmeği çalmakta” diye belirtildi.
İnsan Hakları Derneği (İHD), 2022 yılında Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlalleri raporunu açıkladı.
İHD Genel Merkezinde yapılan basın açıklamasında konuşan Eş Genel Başkan Eren Keskin, Türkiye’nin imzacısı olduğu uluslararası sözleşmelere uymadığının altını çizdi. Keskin, “Şiddet ve ihlaller devam ediyor. Kadına, LGBT bireylere, çocuklara dönük şiddet sürüyor. Kürt sorunundaki güvenlikçi tutum nedeniyle de ihlaller devam ediyor.
İnsan Hakları Derneği, biatsızlık üzerine kuruldu ve sivil itaatsizliğimize devam ediyoruz” diye konuştu.
“MADIMAK KATLİAMI’NDA DA ZAMAN AŞIMI TERCİH EDİLDİ”
İHD Genel Sekreteri Hüseyin Balaban da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin altına imza attığı uluslararası sözleşmeler başta olmak üzere, kendi iç hukukunu da uygulamadığını vurguladı. Balaban, Anayasanın 90. maddesi ile uluslararası sözleşmelerin iç hukukun da üstünde kabul edildiğini söyleyerek şu açıklamayı yaptı:
“İnsan hakları savunucuları olarak, cumhuriyetin kuruluşundan bu yana devlet güçleri tarafından işlenen suçlarda büyük bir cezasızlık olduğunu çok yakından biliyoruz. Bu cezasızlık politikasının aynen devam ettiğini görmek, adeta zaman aşımı müessesesinin devlet suçlarını koruyan bir mekanizma haline geldiğini görmek, son derece üzücü bir durum. En son 2 Temmuz 1993’te Sivas Madımak Oteli’nde 33 aydın ve sanatçının yakılarak hayatını kaybettiği katliama ilişkin davanın son duruşmasında da zamanaşımı yoluyla cezasızlık politikası tercih edilmiştir.
Coğrafyamızda çok yakıcı bir sorun olan -gözaltında kaybetme- sorunu, failler açıklanmadığı sürece bizce devam etmektedir. Yakınlarını gözaltında kaybeden insanlarımızın başlattığı Cumartesi Anneleri eylemine yönelik hukuksuz yasaklamalar halen varlıklarını devam ettirmektedir. Bu nedenle özellikle 90’larda kaybetme politikasının sürdüğünü söylemek, çok doğru olacaktır.
“ATK SİYASİ İRADEYE BAĞLI KILINMIŞTIR”
İşkence, maalesef ki devam etmektedir. Uluslararası sözleşmeler ve iç hukukla yasak bir yöntem olmasına rağmen işkencenin devam ettiğini görmek son derece üzücüdür. İşkencenin belgelenmesi de ayrı bir sorun oluşturmaktadır çünkü Türk yargısı sadece Adli Tıp Kurumu’nun raporlarını delil olarak kabul etmektedir yani işkencenin ancak bir resmi bilirkişi kurumu ile belgelenmesi gerekmektedir oysaki Adli Tıp Kurumu bir devlet kuruluşudur.
Adli Tıp Kurumu hekimleri, tümüyle siyasi iradeye bağımlı kılınmışlardır bu nedenle işkencenin belgelenmesi de çok önemli bir sorun olarak varlığını devam ettirmektedir.
İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ ALANINDAKİ İHLALLER
İfade ve örgütlenme özgürlüğü, hiç olmadığı kadar ağır bir baskı altındadır. Kişiler, yazdıkları yazılar, yaptıkları konuşmalar, attıkları tweetler nedeniyle sorgusuz sualsiz tutuklanmakta özellikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9 ve 10. maddeleri sürekli ihlal edilmektedir. Şu anda düşünceleri nedeniyle cezaevinde bulunan birçok aydın, yazar, sanatçı, politikacı tamamen altına imza atılan uluslararası sözleşmelere aykırı bir biçimde cezaevinde mahpus olarak tutulmaktadırlar.
Cezaevinde, ölümcül hastalıkları olan birçok hasta mahpus bulunmaktadır. Bu hasta mahpusların tahliyeleri de yine resmi bilirkişi kurumu olan Adli Tıp Kurumu’nun verdiği cezaevinde kalabilir raporları ile devam ettirilmekte birçok hasta mahpus cezaevlerinde yaşamlarını yitirmektedir
NEFRET SUÇLARINDAKİ ARTIŞ!
Kadına yönelik şiddet var gücüyle devam etmektedir. Maalesef ki devletin kullandığı ayrıştırıcı, şiddet içeren nefret dili, kadınlara ve çocuklara şiddet olarak geri dönmektedir. Bu nedenledir ki biz daima insan hakları savunucuları olarak -kadına yönelik şiddet, politiktir- demekteyiz. Çünkü devletin uyguladığı şiddet politikalarını, kadına yönelik şiddetten bağımsız tartışmak mümkün değildir.
LGBTİ+’lara yönelik büyük bir nefret örgütlenmektedir ve bu nefretin örgütleyicisi de bizzat devleti yönetenlerdir. Yaşamın tüm alanlarında maalesef ki bu nefret örgütlenmekte ve LGBTİ+ insanlarımız coğrafyamızda ölüm tehlikesiyle yaşamaya devam etmektedirler.
Ekonomik sorunlar, coğrafyada yaşayan tüm insanları, özellikle de emeği ile geçinen insanlarımızı çok yoğun şekilde etkilemektedir. Birçok alanda işten çıkarmalar yoğun olarak yaşanmakta, sendikaların örgütlenmeleri ve kendilerini ifade etmelerine yönelik baskılar devam etmektedir.
“SAVAŞ POLİTİKALARI SOFRAMIZDAKİ EKMEĞİ ÇALMAKTA”
İnsan hakları savunucuları olarak, yıllarca, varoluşumuzdan itibaren özellikle Kürt sorununa yönelik barış çağrılarını devam ettirmekteyiz. Çünkü şunu çok iyi biliyoruz ki uygulanan savaş politikası soframızdaki ekmeği çalmaktadır. Savaş ve çatışmalı ortam on binlerce can kaybı yanısıra toplumsal barışı ve halkların bir arada yaşama arzusuna da zarar vermektedir. Ret, inkâr ve asimilasyona dayalı güvenlikçi politikalar terk edilerek barışçıl politikalar yoluyla toplumsal barışa olanak sağlanmalıdır.
Savaşa harcanan bütçenin barışçıl politikalara, eğitime, sağlığa, ekonomiye ayrılması son derece önemli olacaktır ve bütün coğrafyayı rahatlatacaktır.
90’larda dahi ki 90’lar insan hakları ihlallerinin çok yoğun yaşandığı bir dönemdi o dönemde bile uygulanmayan kanun hükmünde kararnamelerle işten çıkarmalar birçok aileyi son derece zor durumda bırakmıştır. Binlerce kamu emekçisi ve çalışan, sadece düşünceleri nedeniyle hukukta yeri olmayan iltisak vb. ithamlarla sorgusuz sualsiz hiçbir yargı kararı olmadan, işlerinden atılmış, aileleriyle birlikte adeta ölüme mahkûm edilmiştir.
SIĞINMACILARA YÖNELİK NEFRET SUÇLARI
2022 yılı insan hakları ihlalleri raporumuzda son derece açık biçimde görüleceği üzere, sığınmacılara yönelik devlet politikası da son derece ayrımcı ve ötekileştiricidir. Maalesef ki Türkiye Cumhuriyeti devleti Birleşmiş Milletler Mülteci Hakları Sözleşmesi’ne coğrafi kısıtlama getirmiş ve sadece Avrupa’dan gelen insanlara mülteci statüsü verebileceği yönünde bir imza atmıştır. Ancak coğrafyamıza özellikle Afrika ve Ortadoğu’dan sığınmacılar gelmekte ve statüsüz bir şekilde son derece kötü koşullarda yaşamaya devam etmektedirler ve maalesef ki bu sığınmacılara yönelik son derece ırkçı ve nefret içeren yaklaşımlarda bulunan siyasi partiler, dernekler bulunmaktadır. Toplum, sığınmacılara karşı maalesef ki nefret örgütlenmesine maruz bırakılmaktadır.
“İNFAZ POLİTİKASI AYRIMCIDIR”
Cezaevlerinde çok yoğun hak ihlalleri gerçekleşmektedir. Özellikle ceza infaz politikasının son derece ayrımcı olduğunu yıllardır çok yakından izliyor ve kamuoyuna da anlatmaya çalışıyoruz. Türkiye Cumhuriyeti devleti yargısının infaz politikası, ayrımcıdır. Siyasi mahpuslar, maalesef ki adli mahpuslara göre cezalarının çok daha fazla bir oranını yatmaktadırlar.
İnfazdaki bu ayrımcı politika, maalesef ki bütün dünyayı saran covid salgını sırasında son derece açık bir biçimde ortaya çıkmıştır. Adli mahpusların çok büyük bir bölümüne sağlanan denetimli serbestlik hakkı maalesef ki siyasi mahpuslara sağlanmamıştır.
Coğrafyamızda bu kadar büyük ayrımcı, ötekileştirici, nefret örgütleyici bir politika izlenirken maalesef ki kendilerini muhalefet olarak tanımlayan siyasi partilerin çok büyük bir bölümü de bu haksızlıklara karşı ses çıkarmamaktadırlar. Sürekli dile getirdiğimiz gibi iktidar ve muhalefetin aynı kaynaktan beslendiği bir coğrafyada, insan hakları mücadelesinin ne kadar zor olduğunu her an gözlemlemekteyiz.
Bizler insan hakları savunucuları olarak ‘2022 hak ihlalleri raporumuzu açıklarken bir kez daha insan hakları mücadelesinde ne kadar kararlı olduğumuzu biatsız bir mücadeleye devam edecek olduğumuzu tüm kamuoyuyla paylaşmak istiyoruz.”
PİRHA- Sivas Katliamı davasının zaman aşımına uğratılarak düşürülmesine ilişkin tepkiler büyüyor. Sosyal medyada hashtag eylemi başlatılarak “İnsanlık davasında zaman aşımı olmaz” denildi.
Madımak Oteli’nde 2 Temmuz 1993’te 33 aydının yakılarak öldürülmesine ilişkin davada mahkeme heyeti davanın düşmesine karar verdi. Savcı, 30 yıllık olağanüstü zaman aşımı süresinin 2 Temmuz’da dolduğunu söyleyerek üç firari sanık hakkında zaman aşımı uygulanarak davanın düşmesini talep etmişti.
Alevi kurumları, siyasi partiler, milletvekilleri ve hak savunucuları başta olmak üzere toplumun büyük bir kesiminden karara ilişkin tepkiler yükseliyor. Sosyal medyada kararı protesto etmek amacıyla hashtag eylemi başlatıldı.
Alevi Bektaşi Federasyonu, “Zaman aşımı kararı katliamı aklamaktır. İnsanlık suçlarında zaman aşımı olmaz. Katiller her yerde. Affetmiyoruz” dedi.
“ALEVİLER SÖZ KONUSU OLUNCA ADALET ORTADAN KALKIYOR”
Yeşil Sol Parti İstanbul Milletvekili Celal Fırat yaptığı paylaşımda “Sivas Katliamı davası zaman aşımına uğradı! Biz Aleviler söz konusu olunca bu ülkede adalet ortadan kalkıyor. Ülkenin şehir merkezinde, canlı yayınlarda göz göre göre insanlar yakılarak katledildi. Ama bugün bu görüntüleri bilen ve yakın tarihimizin en karanlık katliamlarını yapanları temize çıkardı bu hakimler ve savcılar. Adalet arayışımız bitmeyecek. Bu dava insanlık davası dedik. Her platformda adalet için bütün katliamların aydınlatılması, sorumluların hesap vermesi için hukuki mücadelemizi sürdüreceğiz” ifadelerine yer verdi.
İnsan Hakları Derneği (İHD) Genel Merkez yöneticisi avukat Eren Keskin, “İnsanlığa karşı suçlarda zaman aşımı olmaz. Ankara JİTEM davasından sonra şimdi de Madımak davası. Belli ki ‘gözbebeklerini’ korumaya devam ediyorlar” dedi.
Madımak Katliamı Hafıza Merkezi tarafından da şu tepki dile getirildi:
“Madımak Katliamı davasında mahkeme, savcının zaman aşımı talebini kabul etti. Koray’ın çocuk gülüşünü, Uğur’un, Behçet’in dizelerini, Asuman’ın semaha duruşunu, Nesimi’nin sesini, Hasret’in soluğunu aldılar bizden. 33 canı; çocuğu, genci, aydını katlettiler”
PİRHA- İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin, 2014’te IŞİD çetelerine karşı yapılan eylemlerde 4 kişiyi öldürdüğü iddiasıyla tutuklanan Mazlum İçli nezdinde tüm haksızca tutuklu kalanların tahliyesi için kampanya başlatılacağını söyledi. Keskin, “Kürt sorunundaki çözümsüzlük politikaları, aynı coğrafyanın çocuklarını birbirine nasıl düşman edebildi bunu konuşmak gerekiyor” dedi.
IŞİD çetelerine karşı 6-8 Ekim 2014’de gerçekleştirilen eylemlerde Yasin Börü’nün de aralarında bulunduğu 4 kişiyi öldürme iddiasıyla 14 yaşında tutuklanan Mazlum İçli’ye, yargılandığı Ankara 2’nci Ağır Ceza Mahkemesi tarafından “ülke bütünlüğünü bozma” ve “4 kişiyi öldürmek” suçlarından toplam 124 yıl hapis cezası verildi. İçli’nin olay günü Diyarbakır’a 140 kilometre uzaklıkta bir mahalledeki düğünde olmasının yanı sıra birçok somut delile rağmen karar Yargıtay tarafından onandı.
İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Başkanı Eren Keskin, 2014 yılında henüz 14 yaşındayken tutuklanan ve 124 yıl hapis cezası alan Mazlum İçli için başlatılacak kampanyaya ilişkin PİRHA‘ya konuştu.
Bu hukuksuzluğa maruz kalanın sadece Mazlum İçli olmadığını ifade eden Keskin, “Mazlum içli henüz 14 yaşındayken 2014 yılında cezaevine girdi. Aslında Mazlum İçli tek değil. Aynı bölgenin çocukları birbirleriyle kavga ettiler. Mazlum’un cezaevinde, Yasin Börü’nün ölmüş olmasının dışında esas nedeni tartışmak gerekiyor” dedi.
Keskin şöyle devam etti:
“Kürt sorunundaki çözümsüzlük politikaları, aynı coğrafyanın çocuklarını birbirine nasıl düşman edebildi? Bunu konuşmak gerekiyor. Mazlum İçli’nin bu olayı gerçekleştirmediği ortaya çıktı. Yasin Börü ve diğer üç kişinin öldürüldüğü anda Mazlum İçli, Diyarbakır’a 140 kilometre uzakta bir düğünde müzisyenlik yapıyor. Bu HTS kayıtlarıyla tespit edildi. Düğün görüntüleri, şahitler vardı. Maalesef bütün bu deliller mahkeme tarafından kabul edilmedi. Mazlum hakkında ceza isteyen savcı daha önce beraatini istedi. Bu dosya hakikaten şu anda Gezi mahpuslarının, Kobane davasında yargılanan arkadaşlarımızın, cezaevine düşünceleri nedeniyle giren herkesin maruz kaldığı hukuksuzluğun bir sonucu.”
“Mazlum İçli çocuk olarak girdiği cezaevinde 23 yaşında bir genç olarak işlemediği bir suç nedeniyle kalmaya devam ediyor” diyen Keskin, “İnsan hakları savunucuları olarak hukukun geldiği noktadan çok rahatsızız. O nedenle Mazlum İçli’nin dosyası özel bir dosya olarak kabul edilebilir ama genelde herkesi kapsayacak bir kampanya yapılabilir, diye düşündük. 1 Eylül’den sonra bu kampanya açıklanacak. Hakları ihlal edilerek cezaevlerinde tutulan tüm insanlarımızın tahliyelerini isteyen bir kampanya olacak” ifadelerini kullandı.
NE OLMUŞTU?
IŞİD’ Kobane’ye saldırıları üzerine 6-8 Ekim 2014 tarihlerinde gerçekleştirilen eylemler sırasında yaşamını yitiren 4 kişinin ölümünden sorumlu tutulan Mazlum İçli hakkında, “Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozma” ve Yasin Börü ile birlikte 4 kişiyi öldürdüğü iddiasıyla toplam 124 yıl hapis cezası verildi. 14 yaşında tutuklanan ve Ankara 2’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nce yargılanan İçli, S.Ç. isimli kişinin teşhisine dayandırılarak 7 Ekim 2014 günü Bağlar ilçesinde yaşanan olaylarda Yasin Börü, Ahmet Dakak, Hasan Gökguz ve Riyat Güneş’ın ölümünden sorumlu tutuldu. İçli’nin, olay günü 140 kilometre uzaklıktaki bir düğünde müzik ekibinde olduğu görüntüleriyle kanıtlanmasına rağmen 29 Eylül 2021’de görülen duruşmada 124 yıl hapis cezası verildi. İçli’ye verilen ceza, 16 Ağustos’ta ise Yargıtay tarafından onandı.
PİRHA – İHD, 2022 Yılı Türkiye Hapishanelerinde Hak İzleme Raporu’nda çok sayıda hak ihlallerini kamuoyuna duyurdu. Yapılan açıklamada, 2022 yılı içerisinde çok sayıda işkencenin uygulandığına dikkat çekildi.
İnsan Hakları Derneği (İHD) Merkezi Hapishaneler Komisyonu, 2022 Yılı Türkiye Hapishanelerinde Hak İzleme Raporu’nu açıkladı. İHD Genel Merkezi’nde yapılan basın toplantısında konuşan derneğin Eş Genel Başkanı Eren Keskin, hapishanelerde yaşanan hak ihlallerinin günden güne arttığına vurgu yaptı.
İHD Eş Genel Başkanı Keskin, yaptığı kısa konuşmada “Türkiye Cumhuriyeti devleti, gözaltına aldığı andan itibaren altında Mandela Kuralları’na imzası olmasına rağmen; daha sonra imza attığı bütün uluslararası sözleşmeleri ihlal ederek cezaevinde bulunan adli, siyasi, kadın, erkek, çocuk, LGBT-İ tüm mahpusların haklarını ihlal eder durumda. Yaşamın her alanına değen hak ihlalleri cezaevinde yaşanıyor” dedi.
“AŞIRI KALABALIK KOĞUŞLAR! ”
2022 Yılı Türkiye Hapishanelerinde Hak İzleme Raporu’nu İHD Merkez Yönetim Kurulu Üyesi Nuray Çevirmen okudu. Tüm ihlal başlıklarına dair 2022 yılı içinde en az 10.789 ihlal meydana geldiğini belirten Çevirmen, mahpusların Kürtçe yazılan materyallere ulaşamadıklarını, muhalif TV ve radyo kanallarından da faydalanamadıklarını söyledi.
Çevirmen, şu açıklamayı yaptı:
“Her başvurucu ve başvuruların içinde yer alam mahpus sayısına göre ihlaller alınmıştır. Ancak bu ihlallerin tüm mahpuslara uygulandığı düşünüldüğünde ihlallerin yüzlerce katı kadar gerçekleştiğini söylemek abartı olmayacaktır.
2022 yılında 58 İlde bulunan 6’sı açık olmak üzere 153 hapishaneden başvuru alınmıştır. 1 Aralık 2022 tarihine göre hapishanelerde 4.8 katına yaklaşık mahpus bulunmaktaydı. Aşırı kalabalık koğuşlar sağlık hakkı bakımından önemli bir sorun teşkil ediyor.
Hastaneye ve hapishaneler arası sevklerde kullanılan tek kişilik ve insanlık onuruna yakışmayan nakil araçları da sağlık hakkı bakımından ciddi sıkıntılara neden olmaktadır. Bu nakiller sırasında mahpusların temel ihtiyaçlarının dahi karşılanmıyor ve bu tek kişilik nakil araçlarıyla hasta mahpuslar da naklediliyor. Özellikle epilepsi ve astım başta olmak üzere akciğer hastalıklarını kötü etkileyen tek hücreli ring araçlarıyla sevk zorlama önemli hak ihlallerinden biri olarak öne çıkmaktadır.
Son yıllarda jandarma tarafından yapılan insanlık onuruna aykırı bir şekilde ağız içi arama dayatması ve mahpusların ayakkabılarını çıkarıp yere vurmalarının talep edilmesi nedeniyle de hastane sevklerinde sorunlar yaşanmakta olup, hasta mahpuslar hastanelere gidemiyorlar.
Hasta mahpuslar ihtiyaçları olduğunda ve rahatsızlandıklarında zamanında revire çıkarılmıyorlar. Revirlerden polikliniklere ve polikliniklerden 3. basamak sağlık hizmetlerine sevk işlemlerinde ise aylarca sırada bekletiliyorlar. Üstelik hapishanelerde yoğunluğu kaldıracak nitelik ve kapasitede sağlık hizmeti koşulları oluşturulmuş değil. Bu koşullar hapishanelerin normal kapasiteleri için bile yeterli değilken hapishane mevcutları kapasitenin çok üstünde olduğu için daha fazla ihlalin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Ayrıca kelepçeli muayene dayatması ve hasta-doktor mahremiyetini yok sayan muayene odasına jandarma ve infaz koruma memurlarının girmesi de sağlık hakkı ihlali oluşturmaktadır.
Koğuş ve hücrelerin yeterince ısıtılmaması ve yeterince havalandırılmaması, mahpusların gün ışığından yeterince faydalanamaması, temiz suya ve sıcak suya erişim imkanlarının kısıtlanması, diyet yemeklerinin tedarik edilmemesi de sorun alanlarını oluşturmaktadır.”
YEMEKLERİN İÇİNDEN KIL, TIRNAK, KURT ÇIKMIŞ!
Nuray Çevirmen, hapishanelerde beslenme konusunda da ciddi sorunlar yaşandığına dikkat çekti. Yemeklerin besleyici olmamasına vurgu yapan Çevirmen, “Yemek miktarının az olmasına ilişkin iddialar bulunmaktadır. Yine yapılan başvurularda yemeklerin içinden yabancı madde (kıl, tırnak, kurt vb.) çıktığı aktarılmıştır” dedi. Çevirmen, ihlallere dair sözlerini şu cümlelerle sürdürdü:
“Mahpuslar temiz suya ve sıcak suya erişim ile ilgili sorunlar yaşamaktadır. İçme suyuna ancak ücretli olarak erişim sağlanabiliyor. Kullanım temiz su ve sıcak su ise mahpus sayıları gözetilmeden ve yetersiz bir biçimde veriliyor ve ayrıca kota uygulanıyor.
Ne yazık ki ağır hasta mahpuslar, hastalıklarının son dönemlerine gelmelerine rağmen tahliye edilmiyorlar. Adli Tıp Kurumu’nun tahliye kararlarını siyasi tutum izleyerek vermesi, hastane raporlarının Adli Tıp Kurumu tarafından kabul edilmemesi ve verilen raporların ya da alınan kararların “güvenlik” gerekçesi ile uygulanmaması da ağır hasta ve hasta mahpusların durumlarının ciddiyetini artırmaktadır.
2022 yılı içerisinde Türkiye’nin birçok hapishanesinde ceza infaz sistemindeki sorunlardan kaynaklı olarak bazı açlık grevleri gerçekleştirilmiştir. Hangi cezaevlerinde ve toplamda kaç kişinin açlık grevi yaptığına dair kesin bir sayı olmamakla birlikte aşağıdaki tabloda da yer aldığı üzere en az 33 hapishanede en az 234 mahpus tarafından açlık grevi ve/veya ölüm orucu eylemi yaşandığına dair başvurular bulunmaktadır. Dolayısıyla açlık grevi eylemlerinin derneğimizin ulaşabildiği ve haberdar olduğundan çok daha fazla olduğunu rahatlıkla ifade edebiliriz.
2022 yılı içerisinde 187 mahpus çıplak arama dayatmasına maruz kaldığını ve çıplak aramanın rutin bir şekilde yapıldığını beyan etmiştir. Yine 2022 yılı içinde ailelere ziyaret esnasında çıplak arama ve/veya ince arama dayatması nedeniyle 5 ihlal tespit edilmiştir. Kadın ziyaretçilere rencide edici ama yapılması konusunda 47 başvuru alınmıştır. Mahpusların zaman zaman koğuşlarından alınarak polisle görüşmeye, hatta iş birliği yapmaya zorlandıkları vakalar da kayıtlarımızda yer alıyor. 2022 yılı içinde 4 mahpusun iş birliğine zorlandığına dair bilgi tespit edilmiş olup, bu dayatmaya maruz kalanların tam sayısı belli değildir.”
“BİR İŞKENCE YÖNTEMİ OLARAK TECRİT”
Cezaevleri Hak İzleme Raporu’nda “Tecrit” başlığına da geniş yer verildi. Başta İmralı Hapishanesi’nde sürdürülen ağır tecrit ve izolasyona değinen Nuray Çevirmen, şunları söyledi:
“İmralı Hapishanesi’nde kalan mahpusların avukatları 22 Ocak 2021 tarihinde e-posta yoluyla İHD’ye başvurarak şu bilgileri vermişlerdir:
7 Ağustos 2019 tarihinden beri 29 aydır Abdullah Öcalan ile ailesi ve avukatları görüştürülmüyor. Aile ve avukatları ile görüştürülmeyen Abdullah Öcalan’a, Bursa İnfaz Hakimliği tarafından yeni bir “disiplin cezası” verildiği 18 Temmuz 2023 tarihinde avukatlarına bildirildi. İmralı’da bulunan Abdullah Öcalan ile tutuklular Veysi Aktaş, Hamili Yıldırım ve Ömer Hayri Konar, yapılan tüm başvurulara rağmen aile ve avukatlarıyla görüştürülmezken, İmralı’da haber alınamama hali, “mutlak iletişimsizlik” haline dönüştürüldü.
Bilindiği üzere tecrit ve izolasyon, mahpusların sosyal ortamdan tamamen yalıtılması ve yaşamla olan bütün bağlarının kopartılması anlamına gelmektedir. Bir işkence yöntemi olarak tecrit, zamana yayılan bir uygulama ile hapishanelerde varlığını sürdürmektedir.
İmralı tecridinin bir yansıması olarak açılan ve mahpusları izole eden F Tipi hapishanelerin uygulanmaya başlaması akabinde bu tip hapishanelerin mahpusların fizyolojik ve psikolojik durumlarına olan olumsuz etkileri tartışılıyorken, yeni açılan Yüksek Güvenlikli Kapalı Hapishaneler ve S Tipi Kapalı Hapishaneler ile tecrit sistemi daha da ağırlaştırılmıştır. Daha önce kalabalık olarak tutuldukları hapishanelerden sevk edilen mahpuslar bu cezaevlerinde tek başlarına tutulmakta ve bulundukları koğuşun havalandırması olmadığından günde 1 saat ayrı bir yerde bulunan havalandırma bölümüne götürülmektedir. Bu uygulama ile mahpusların ruh ve bedensel sağlıkları olumsuz etkilenmektedir.”
PİRHA- İHD Mersin Şubesi’nin 18’inci olağan genel kurulu yapıldı. Kurulda konuşan İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin, “Türkiye bütün sözleşmelerini ihlal ediyor. Cezaevlerinde insanlar hasta olmalarına rağmen serbest bırakılmıyor. Türkiye özgürce hak ihlalleri yapıyor. Ama buna rağmen bizler sokakta mücadele etmeye devam ediyoruz” dedi.
İnsan Hakları Derneği (İHD) Mersin Şubesi, 18’inci Olağan Genel Kurulu’nu Yenişehir Belediyesi Nikah Salonu’nda gerçekleştirdi. Depremde yaşamını yitirenlere adanan kurulda “Artık Annelerin ağlamasını istemiyoruz”, “İnsan haklarıyla insandır” pankartları asıldı. Kurula delegelerin yanı sıra Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (Yeşil Sol Parti) Mersin Milletvekilleri Ali Bozan ve Perihan Koca, İHD Eşgenel Başkanı Eren Keskin, HDP İzmir Eski Milletvekili Murat Çepni, HDP Mersin Eşbaşkanları Hoşyar Sarıyıldız ve Bedriye Kuş, İHD Adana Şube Eşbaşkanları’nın yanı sıra kentteki sivil toplum örgütleri, siyasi parti temsilcileri ve çok sayıda kişi katıldı.
“İNATLA BARIŞ DEMEYE DEVAM EDECEĞİZ”
Karanlığın giderek katmerleştiği her türlü hak ihlalinin yaşandığı bir atmosferde mücadele etmek zorunda olduklarını söyleyen Demir, “Asla umutsuz değiliz. On yıllardır umutla, dirençle mücadelelerini sürdüren Cumartesi Annelerine, Her türlü baskıya, provokasyona, zulme inatla direnen ve inatla barış diyen Barış Annelerine, Bir kadın olarak hak ve adalet mücadelesinde adını sivil itaatsizlik eylem tarihine altın harflerle yazdıran Emine Şenyaşar’a. Hapishanelerde her türden hak ihlaline karşı bedenlerini ortaya koyan mahpuslara. Bütün değerlerin yaratıcısı olan emeğin mücadelesini veren emek örgütlerine, yıllardır susturulmaya çalışılan özgür basın emekçilerine selam olsun. Varlığımız kimilerini rahatsız etse de biz inatla barış demeye, hak, hakikat ve adalet mücadelesi yürütmeye devam edeceğiz” dedi.
“ÜLKEDE BİR CEZASIZLIK REJİMİ VAR”
Ardından konuşan Yeşil Sol Parti Mersin Milletvekili Perihan Koca, karşılarında çok ağır bir Türkiye tablosu olduğunu belirterek, “Özellikle seçimlerden sonra ağır insan hakları ihlalleri gördük. Bütün toplumun öznelerine ağır bir tablo gösteren siyasi bir iklimle karşı karşıyayız. Seçimlerin ardından faşizm renginin koyulaştığı bir süreçle siyasi iktidarın toluma faşizm dışında vat edecek bir şeyi kalmadı. Anayasasının askıya alındığı bir cezasızlık rejimi var ülkede. Kadınlara, gençlere Kürtlere ve tüm toplumsal değerlere düşmanlık güdülüyor. Faşizm karşısında bir halk direnişi de bakidir böyle bir dönemde. Bu direnişte İHD’nin ortak mücadele inşasıyla bulunabildiğimiz her yerdeyiz” sözlerini kullandı.
Koca’nın ardından söz alan Yeşil Sol Parti Mersin Milletvekili Ali Bozan, “İHD her zaman yanımızda oldu ve bundan sonra da güçlenip bir arada olacağız. Bu yolda asla yürümeyecekler” diye konuşurken HDP’li Murat Çepni ise, “İHD hak ve adalet mücadelesinin hafızasıdır. İHD bugün halen faşizme karşı mücadele eden kurumlardan olmaya devam ediyor. 14 Temmuz Ölüm Orucu Direnişi başta olmak üzere tüm direnenlere selam gönderiyoruz. Mücadele kazanılana kadar devam edecek” dedi.
EREN KESKİN: UMUTSUZ OLMAMAK LAZIM
Son olarak söz alan İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin, kurumlarının çok zor bir süreçten geçtiğini belirterek, “Bugün çok zor bir süreç. Devletin yapısı bile değişti. Biz eskiden militarizme karşı mücadele ediyorduk, bugün daha korkuncu olan bir yapı var. Militarizmle birlikte hükümetle de mücadele ediyoruz. Yargı her zaman bağımlıydı ama her görüşten hakim de vardı. Bugün öyle bir şey ki; hakimler savcılar çok korkuyor. Hakimlerin bu kadar korktuğu bir dönemde hiç kimse konuşamaz. Ama yine de umutsuz olmamak gerekiyor. Yüzde 20’lik bir varlıkla mücadele ediyoruz. Bunun büyük bir bölümünü Kürt ve kadın hareketleri oluşturuyor. Mücadelemiz hala çok etkin” diye anlattı.
İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmekle kadın hareketinin bitmediğini ve buna rağmen büyüyerek devam ettiğine vurgu yapan Keskin devamında şunları söyledi:
“Bizler güçlenerek devam ettikçe büyük bir nefret dili de oluşmaya başladı. Eskiden işkenceleri inkar ederlerdi, şimdi açıkça biz yaptık diyorlar. Tayyip Erdoğan ‘kadınlar kutsaldır’ diyor. Bizler kutsal olmak değil eşit haklara sahip olmak istiyoruz. Kadınlar hayatlarını ortaya koyuyor. Türkiye bütün sözleşmelerini ihlal ediyor. Cezaevlerinde insanlar hasta olmalarına rağmen serbest bırakılmıyor. Türkiye özgürce hak ihlalleri yapıyor. Ama buna rağmen bizler sokakta mücadele etmeye devam ediyoruz.”
Konuşmalardan sonra İHD’nin faaliyet, mali ve denetim raporlarının okundu, ardından seçim yapıldı.
PİRHA- Cumartesi Anneleri’ne destek veren Avukat Murat Çelik, geçtiğimiz hafta Galatasaray Meydan’ında polis işkencesiyle gözaltına alınmıştı. Omuzunda ve belinde lif kopmaları olan Çelik, saldırıya ilişkin suç duyurusunda bulundu.
Cumartesi Anneleri’nin 954’üncü hafta eyleminde işkenceyle gözaltına alınan Avukat Murat Çelik, Çağlayan Adliyesi’nde suç duyurusunda bulundu. Hukuk kurumları adına bir araya gelen avukatlar meslektaşları Çelik’e destek vermek için Çağlayan Adliyesi içindeki merdivenlerde bir araya gelerek alkışlar eşliğinde adliye önüne yürüyüşe geçti. Suç duyurusunun ardından basın açıklaması, polisin Çağlayan Adliyesi önündeki yoğun ablukası altında yapıldı. Açıklamaya hukuk kurumları ve Cumartesi Anneleri destek verdi.
Avukat Murat Çelik, açıklamada, “Bu işin gerçek tarafı Cumartesi Anneleri. Bu işi şahsıma ve avukatlara yapılmış bir şey olarak görmüyorum. Cumartesi Anneleri ile birlikte olmaktan onur duyuyorum. Kayıp politikası bir devlet politikası oldu. Biz her zaman bu anı tekrar tekrar yaşıyoruz. Türkiye’de herkes o gün Cumartesi Anneleri’nin işkenceyle gözaltına alınacağını biliyor. Anayasa Mahkemesi barışçıl eylemlere müdahale edilmemesi gerektiği kararını göndermiş buna rağmen devam ediyor. Bu Cumartesinden sonra ailelerimizi yalnız bırakmamız gerektiğini vicdanı olan herkesin ailelere desteğe gitmesini talep ediyorum” dedi.
“ÜSTÜNDE ADALET YAZAN BU KAPILARDAN ADALETLİ SONUÇ ELDE EDEMEDİK”
Murat Çelik adına suç duyurusunda bulunan Avukat İbrahim Ergün ise şunları söyledi:
“Murat Çelik’e yapılan işkence sıradan bir işkence değil. Omuzunda, belinde lif kopmaları söz konusu. Özellikle avukat olduğu için işkenceye tabii tutulmuştur. Bu dilekçeye göre sorumlular halkında derhal soruşturma açılmazsa bilin ki gizleniyor. Biz biliyoruz ki üstünde adalet yazan bu kapılardan hiç adaletli bir sonuç elde edemedik. Emniyette bizim kucaklaşmamıza bile müdahale ettiler. Arkadaşımızı orada yalnız bırakmadık. Hiçbir zaman bırakmayacağız. Sadece anayasal hakkını talep ettiği için yani kelepçe takılmasına itiraz ettiği için işkence görmesinin önemi büyüktür. Bizim kucaklaşmamızı kesinlikle engelleyemeyecekler. Yine ayaktayız, yine dayanışma içinde olacağız.”
Cumartesi Anneleri ve hak savunucuları adına konuşan İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Başkanı Avukat Eren Keskin de konuşmasında, ”Bu coğrafya mezarsız ölüler coğrafyası. Bu politika her zaman varlığını devam ettirdi. 1995 yılında beri kayıp yakınları bu mezarsız ölüler coğrafyasına baş kaldırdı. Bizim mücadelemiz devam edecek. Kayıp yakınlarıyla beraber Anayasa Mahkemesi’nin ihlal kararına rağmen işkenceyle gözaltına alınıyoruz. Bizler bu olayın takipçisiyiz. Vazgeçmeyeceğiz” ifadelerini kullandı.
“SAVUNMA SUSMADI, SUSMAYACAK”
Avukat Çiğdem Akbulut‘un hukuk kurumları adına okuduğu basın açıklamasında yer alan ifadeler ise şöyle:
“Cumartesi Anneleri, 954 haftadır olduğu gibi geçtiğimiz Cumartesi günü de kayıplarının hesabını sormak için Taksim’de bir araya geldi ve yine kolluk güçlerinin hukuksuz saldırılarıyla karşılaştı. Anayasaya, temel insan hakları metinlerine, yakın zamanda Anayasa Mahkemesi’nin verdiği apaçık kararlara rağmen, hukuk ayaklar altına alınarak, tamamen siyasi sebeplerle Cumartesi Anneleri her hafta fiziksel şiddete uğruyor, kelepçelenerek gözaltına alınıyor.1995 yılından beri kayıplarını anmak ve akıbetlerini sormak için süren bu mücadelenin 954. haftasında, hak mücadelesi veren Cumartesi Anneleri’yle birlikte, alandaki polisin hukuksuz saldırısına karşı çıkan meslektaşımız Av. Murat Çelik de işkenceyle gözaltına alındı. Meslektaşımız polisin hukuksuz fiziki müdahalesine karşı çıktığı için darp edildi, saatlerce ters kelepçeyle gözaltında tutuldu! Biz meslektaşımıza yönelik saldırının münferit olmadığını biliyoruz! Siyasi iktidarın savunmaya yönelik sistemli saldırılarının farkındayız. Bugün Avukat Murat Çelik’e yönelen şiddeti tüm toplumsal davalarda maruz kaldığımız saldırılardan tanıyoruz. Bu saldırılar katmerlenerek artıyor ve kolluk siyasal iktidarın temin ettiği cezasızlık zırhından cesaret alıyor. Geçtiğimiz Cumartesi günü meslektaşımıza yönelen hukuksuz saldırı hakkında bugün suç duyurusunda bulunduk. Ancak her gün demokratik hak talepleriyle sokağa çıkan yüzlerce insanın maruz kaldığı polis şiddetinin yargı eliyle örtbas edildiğini biliyoruz. Bu nedenle ilan ediyoruz, Avukat Murat Çelik’e uygulanan şiddetin de Cumartesi Annelerinin her hafta engellenen hak mücadelesinin de demokratik talepleriyle sokakta olan herkesin uğradığı şiddetin de sonuna kadar takipçisi olacağız.Hukukun parçalandığı, insan haklarının yok sayıldığı bu dönemde ısrarla hak mücadelesinin yanında duran savunmanlar mesleğimize ve bize yönelik her türlü saldırının karşısında birlikte duracak, savunma susmadı susmayacak!”
PİRHA- İHD Merkezi Çocuk Hakları Komisyonu, Zonguldak’ta 2 yaşındaki bir çocuğun 25 yaşındaki bir erkek tarafından cinsel istismara maruz kalarak yaşamını yitirmesine ilişkin dernek binasında basın toplantısı düzenledi. İHD Çocuk Hakları Komisyonu üyesi Sevinç Koçak, “Failler cezasızlıktan, siyasal iktidarın söylem ve eylemlerinden güç alıyor” dedi.
.Açıklama yapan İHD Çocuk Hakları Komisyonu üyesi Sevinç Koçak, çocuk istismarı vakalarını büyük bir öfke ve endişeyle takip ettiklerini belirterek, “Yıllardır ısrarla, bu vakaların münferit olmadığını söylüyoruz. 20 yılda 4,5 kat artış gösteren bir suçun münferit olduğunu söylemek, üzerini örtmekten başka bir anlam taşımıyor. Çocuk istismarının yükselmesinde; etkin yargılama yapılmaması, failin kim olduğunun yargılamaya etki etmesi, koruyucu ve önleyici politikaların eksikliği büyük rol oynuyor. Çok sayıda davada da somut olarak gördük ki failler cezasızlıktan, siyasal iktidarın söylem ve eylemlerinden güç alıyor” dedi.
“FAİLLERİN GÜCÜ ALDIĞI YER BELLİ”
Devletin, çocukların insan haklarını tanımak, ihlal etmemek, korumak ve gereğini yerine getirmekle yükümlü olduğunun altını çizen Koçak, “Yasalarını, uygulamalarını, fiillerini yani her türlü politikasını çocuğun yüksek yararı ilkesine göre yapmak zorundadır. Ancak Türkiye’de çocuğun değil, kurumların, kişilerin ‘itibarı’ ve ‘üstün yararı’ ön planda tutuluyor. Kamuoyunun da takip ettiği en bilinen çocuk istismarı davalarının süreçlerine, sonuçlarına ve politik sorumluluğu olanların söylemlerine bakmak, faillerin gücünü nerden aldığını, istismar oranların neden ve nasıl yükseldiğini net olarak gösteriyor.
“İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’NE GERİ DÖNÜLSÜN”
Koçak, çocuğa yönelik cinsel istismarın önlenebilmesi için talepleri şu şekilde sıraladı:
“* Cinsel istismar fiilinin ortaya çıkması durumunda etkin soruşturma ve cezai yaptırım süreci hızlı bir biçimde işletilmeli ve kısa sürede sonuçlandırılmalıdır. Faillerin, kurumların ‘itibarı’ değil, ‘ama’sız ‘fakat’sız çocuğun üstün yararı gözetilmelidir.
* İstismara maruz bırakılan çocukların psikososyal destek sürecini de içeren acil ve etkili sağlık tedbirleri alınmalıdır.
* Cinsel istismar fiili ortaya çıkmadan önce etkin koruyucu, önleyici politikalar üretilmeli ve bu politikaların yaygın uygulanabilmesi için gerekli mekanizmalar acilen oluşturulmalıdır.
* Çocukların doğrudan ulaşabilecekleri şikâyet/başvuru mekanizmaları yerel ve yaygın olarak yaratılmalı, bu mekanizmaları nasıl kullanabilecekleri konusunda çocuklar bilgilendirilmelidir.
* Çocukları güçlendirmek için cinsel sağlık ve bedensel söz hakkı eğitimleri verilmelidir. Bu eğitimleri oluşturacak olan kurullar, bağımsız uzmanlar ve çocuk hakları savunucuları ile birlikte çalışmalıdır.
* Çocuklarla ilgili alanlarda çalışan meslek gruplarına (öğretmen, polis, hâkim, sağlık personeli…) personeller, tüm yetişkinler düzenli olarak çocuk odaklı yaklaşım, çocukların bedensel söz hakkı eğitimleri verilmeli ve bu eğitimler periyodik olarak tekrarlanmalıdır.
* Çocuklar için önemli bir koruyucu/önleyici belge olan İstanbul Sözleşmesi’ne acilen geri dönülmelidir.”
Galatasaray Meydanı’nda gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak için bir araya gelen Cumartesi Anneleri’ne dönük polis saldırısında en az 10 kişi gözaltına alındı.
Cumartesi Anneleri, gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak ve faillerin yargılanması talebiyle gerçekleştirdikleri eylemin 947’nci haftasında da Galatasaray Meydanı’nda bir araya geldi. Cumartesi Anneleri/İnsanlarına, Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekili Musa Piroğlu, İnsan Hakları Derneği (İHD) Genel Başkanı Eren Keskin ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) İstanbul Şubesi Temsilcisi Ümit Efe de destek verdi.
Galatasaray Meydanı’na gelir gelmez grubun etrafı polisler tarafından çevrilerek, kalkanlarla ablukaya alındı. Bu sırada haber takibi yapan gazeteciler ise zorla alandan çıkartıldı.
Ardından Hanife Yıldız, Eren Keskin, Besna Tosun, Ali Ocak, Sebla Aran, Gülseren Yoleri, Hasan Karakoç, İrfan Bilgin, Leman Yurtsever, Hünkar Hüdai Yurtsever, Nazım Dikbaş, Taylan Bekin ve Ümit Efe gözaltına alındı.
PİRHA- İnsan Hakları Derneği Irkçılığa ve Ayrımcılığa Karşı Komisyonu’nun 2005 yılından beri İstanbul’da Sultanahmet’te yaptığı 24 Nisan Ermeni Soykırımı protesto açıklaması, bu yıl Beyoğlu’nda İHD’nin bulunduğu sokakta yapılmak istendi, ancak polis izin vermedi. İHD binasında yapılan açıklamada, “İnkâr en kapsamlı, en etkili, en kalıcı, en yaygın insan hakları ihlalidir, çünkü çarpan etkisiyle çoğalan sayısız insan hakları ihlaline kaynaklık eder, teşvik eder, cesaretlendirir” denildi.
İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi’nde Ermeni Soykırımı’nın 108. yılında basın açıklaması yapıldı. Açıklamanın İHD İstanbul Şubesi önünde yapılması polisler tarafından engellendi. Basın açıklaması şube içerisinde gerçekleştirildi.
İHD Eş Başkanı Eren Keskin’in hazırlanan basın açıklamasını okudu.
Keskin, “1915’te başlayan Soykırım ve sonrasında, hatta Cumhuriyet dönemindeki politikalar sonucunda yerleşim yerlerinden geriye hiçbiri kalmadı. Devlet Ermenileri imha etmekle kalmadı. İzlerini de sildi. Bugün Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı yerlerde onlardan iz bulamazsınız. Soykırım yalnızca tüyler ürperten katliamlardan, nehirlerden cesetlerin akmasından, vadilerin parçalanmış insan bedenleriyle dolmasından ibaret değil. Soykırım ölümün tercih edildiği ölümün kurtuluş olduğu, insanın insanlıktan çıkarıldığı korkunç sürgünden, yollarda saldırıya uğrama, açlık, hastalık ve tecavüzden, kuşaktan kuşağa aktarılan derin bir yaradan tarif edilemez, telafi edilemez, bağışlanamaz bir zulümden ibaret de değil. Soykırım aynı zamanda soygun, talan, yağma, muazzam bir hırsızlık. Hırsızlık soykırım kurbanlarının değeri hesaplanamayacak boyutlardaki taşınmaz mallarıyla, işlikler, bağlar, bahçeler, tarlalar, konaklar, evler, hastaneler, manastır ve kilise arazileriyle de sınırlı değil” dedi.
“ERMENİ SOYKIRIMI 108 YILDIR İNKAR EDİLİYOR”
Keskin, “Ermeni Soykırımı 108 yıldır inkar ediliyor. İnkarın insanlığa karşı işlenmiş bu akla hayale sığmaz suçun gizlenmesinde bu büyük hırsızlığın da payı var. Bugünkü hırsızlık ve yolsuzluk düzeninin dibinde soykırımın büyük yağması yatıyor. İnkar sadece ‘ben yapmadım’ demek değil. İnkar ‘yaptık çünkü hak etmişlerdi’ demek. Biz, insan hakları savunucuları diyoruz ki, soykırım bir politika, bir diplomasi, bir uluslararası ilişkiler konusuna indirgenemez. Soykırım her şeyden ama her şeyden önce devlet eliyle gerçekleştirilen en kitlesel insan hakları ihlali olduğu unutulamaz” ifadelerini kullandı.
“SOYKIRIM, TANI, AF DİLE, TAZMİN ET”
Açıklamada son olarak şunlar kaydedildi:
“İnkar en kapsamlı, en etkili, en kalıcı, en yaygın insan hakları ihlalidir, çünkü çarpan etkisiyle çoğalan sayısız insan hakları ihlaline kaynaklık eder, teşvik eder, cesaretlendirir. Bu yüzden yıllardır bir çağrı yapıyoruz: Soykırım, Tanı, Af Dile, Tazmin Et.”
MIHÇI: DEVLET DİLİNDE BİZLER HER ZAMAN YOK SAYILDIK, YOK EDİLMEYE ÇALIŞILDIK
Basın açıklamasında konuşan Murad Mıhçı ise, “Hepiniz medyada az da olsa bizi görüyorsunuz. Bu duyduklarınızla acının ne kadar büyük olduğunu görüyorsunuz. Esas olan toprağın altında sözlerini kuramayacak insanlar. Bizler şanslı Ermenileriz 1915’te coğrafyanın beşte biriydik. Bugün baktığınız zaman sayımız kırk bin söyleniyor ama ben kırk bin olduğuna da inanmıyorum. Devlet dilinde bizler her zaman yok sayıldık ve yok edilmeye çalışıldık. Ama bugün baktığımızda inatla bizle beraber ses çıkaran arkadaşlarımızı da cezalandırıyorlar. 24 Nisan anma sürecinden bile korkan bir toplum haline dönüştük” dedi.
Açıklamaya, HDP İstanbul Milletvekili Musa Piroğlu, Cumartesi Annesi Hanife Yıldız, hak savunucusu Leman Yurtsever, avukatlar ve hak savunucularının da olduğu çok sayıda kişi de katıldı.
PİRHA-Olof Palme 2023 Ödülü, Eren Keskin, Marta Chumalo ve Narges Mohammedi’ye verildi.
Olof Palme Uluslararası Anlayış ve Ortak Güvenlik için Anma Fonu’nun 1987 yılından bu yana her yıl verdiği Olof Palme Ödülü, bu yıl Ukrayna ve İran’da iki aktivist kadın ile birlikte İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Başkanı ve Avukat Eren Keskin’e verildi.
Kuruluşun internet sitesinden Ukraynalı psikolog Marta Chumalo, İranlı gazeteci ve hak savunucusu Narges Mohammadi ve Eren Keskin için, “İnsan haklarının savaş, şiddet ve baskı tehdidiyle karşı karşıya olduğu bir çağda kadınların özgürlüğünü güvence altına almak adına yürütülen mücadele için gösterdikleri çabalardan ötürü ödüle layık görüldü” paylaşımı yaptı.
Ödül töreni 1 Şubat 2023 Çarşamba günü Stockholm konser salonunda yapılacak.
PİRHA-Kürtçe kelimelerin Türkçe’de hakaret amacıyla kullanılmasına tepki gösteren İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyon basın açıklaması yaptı. Av. Eren Keskin, yaşananları “Irkçılığın sıradanlaşması” olarak yorumlarken, komisyon üyesi Gülistan Yarkın da, “‘kıro’, ‘keko’, ‘lavuk’ ve Kürtçe bir isim olan Barzani’den türetilen ‘barzo’ kelimelerinin hakarete dönüştürülmesi ırkçılıktır ve Kürtleri ve Kürtçeyi aşağılamaktadır” dedi.
İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyon, İnsan Hakları Haftası kapsamında “Kürtler ve Kürtçe aşağılanamaz. Her dil değerlidir” başlığıyla bir açıklama yaptı. İHD İstanbul Şubesi’nde gerçekleştirilen açıklamaya İHD Eş Genel Başkanı Av. Eren Keskin ile komisyon üyeleri Meral Çıldır ve Gülistan Yarkın katıldı. Kürtçe kelimelerin Türkçe’de hakaret olarak kullanılmasına tepki gösteren Keskin, “Aslında bu ırkçılığın sıradanlaşmasıdır” dedi.
Komisyon adına basın açıklamasını ise Gülistan Yarkın okudu. Açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“Türkiye’de ırkçılık, Türk üstünlüğünün ve Türk iktidar yapısının kurumsal, gündelik, ekonomik, toplumsal ve siyasal alanlarda inşa edilmesiyle hayata geçiriliyor. Türk üstünlüğü, Türk kültüründe ve Türkçede sürekli olarak yeniden üretiliyor. Türkçe, üstün ve medeni bir dil, Türklük ise üstün ve medeni bir etnisite ve ulus olarak kurulurken, Türk olmayanların medeni olabilmeleri için kendilerini Türk olarak inşa etmeleri, Türkçe konuşmaları, kendi kimliklerini küçümsemeleri veya yok saymaları bekleniyor. Türk olmayan etnik gruplar farklı yollarla aşağılanıyor.
Yüzlerce yıldır bu coğrafyada yaşayan Kürtler, Türk iktidar yapısının aşağılayıcı ve ırkçı uygulamalarına en çok maruz kalan etnik gruplar arasındadır. 90’lı yıllarla beraber Türk şehirlerine yönelik yoğun Kürt göçünün ardından Kürt göçmenler gündelik yaşamda birçok ırkçı pratik ve hakaretle karşılaştılar. “Kirli Kürtler”, “yobaz Kürtler”, “teröristler”, “En iyi Kürt ölü Kürttür”, “Geldiğiniz yere geri dönün!”, “kıro”, “keko”, “barzo” ve “lavuk” ırkçı hakaretlerden bazılarıdır. Bu hakaretler arasında kaba saba, görgüsüz, nerede nasıl davranacağını bilmeyen ilkel erkek anlamında kullanılan “kıro”, “keko” ve “lavuk” kelimeleri ile Molla Mustafa ve Mesut Barzani’nin soyadından türetilen “barzo” kelimesi, Türk kültürünün bütün alanlarında hakaret kelimeleri olarak yaygın biçimde kullanılıyor. Bu kelimelerin hakaret kelimeleri haline getirilmesi Türk üstünlükçü ırkçı rejimi yeniden üretiyor ve güçlendiriyor.
“YALNIZ KÜRT KÜLTÜRÜ DEĞİL KÜRTÇE DE AŞAĞILANIYOR”
Türkçede ırkçı bir hakarete dönüştürülen “kıro” kelimesi Kürtçe “kuro” kelimesinden türetilmiştir. “Kur” Kürtçede erkek çocuk anlamına gelir ve erkek çocuklara “Kuro!” denilerek seslenilir. Aynı şekilde “Kek” kelimesi Kürtçe bir kelimedir ve yaşça büyük olan erkek kardeş, abi (ağabey) anlamına gelir. Yaşça büyük olan erkek kardeşe Kürtçede “Keko!” denilerek seslenilir. Türkçede bir diğer hakaret sözü olan “lavuk” Kürtçe “lawik” (i Kürtçede ı olarak okunur) kelimesinden türetilmiştir. “Lawik” da Kürtçe’de tıpkı kur ve kek gibi erkek çocuk anlamında kullanılır. Sesleniş biçimi “Lawiko!”dur (Türkçe okunuşu: lavıko). Kürtçe gündelik yaşamda “Kuro!”, “Keko!” ve “Lawiko!” erkek çocuk ve erkek kardeşler için kullanılan değerli hitap kelimeleridir.
Kürtler ve özellikle Kürtçeyi gündelik yaşamlarında konuşan Kürtler, Türkçeleştirilmiş bu Kürtçe kelimelerin hakaret kelimesi olarak kullanılmasına tanık olduklarında son derece inciniyorlar. Hakaret amaçlı kullanılan bu kelimelerle sadece Kürt erkek imgesi ve Kürt kültürü aşağılanmıyor aynı zamanda Kürtçe de aşağılanıyor. Bizler ırkçılık karşıtları ve insan hakları savunucuları olarak “kıro”, “keko”, “lavuk” ve Kürtçe bir isim olan Barzani’den türetilen “barzo” kelimesinin Türk dilinde ve Türk kültüründe anti-Kürt hakaret kelimelerine dönüştürülmesinin ciddiye alınması gereken ırkçı pratikler olduğunu düşünüyoruz. Bu kelimelerin hakarete dönüştürülmesi ırkçılıktır ve Kürtleri ve Kürtçeyi aşağılamaktadır.
10-17 Aralık İnsan Hakları Haftası’nda gündelik hayatın bütün alanlarında kendini üreten ırkçı ideoloji ve pratiklere son verilmesini istediğimizi bir kez daha yineliyoruz. Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyon olarak bütün ırkçılık karşıtlarını Kürt ve Kürtçe karşıtı bu kelimeleri gündelik alanda ırkçı kelimeler olarak deşifre etmeye, bu konuda farkındalık yaratmaya ve bu kelimelerin hakaret olarak kullanılarak Kürtlerin bu kelimelerle incitilmesine son verilmesi için mücadele etmeye çağırıyoruz.”
Kandıra Cezaevi’nde katledilen Garibe Gezer’in soruşturma dosyasına savcılık tarafından “Kovuşturmaya yer yok” kararı verilmesine tepki gösteren Gezer’in avukatları, işkenceye dair görüntüleri paylaşacaklarını söyledi.
Kocaeli Kandıra 1 Nolu F Tipi Kapalı Cezaevi’nde maruz kaldığı sistematik işkence sonrası kendisine tecavüz edildiğini duyuran ve 9 Aralık 2021 tarihinde intihar ettiği iddia edilen Garibe Gezer’in ölümüne ilişkin 22 Kasım Salı günü, Kandıra Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından, “Garibe Gezer’in ölümünde herhangi bir kimsenin kast veya kusurunun bulunduğuna dair kamu davası açmaya yeter delil elde edilemediği” gerekçesiyle “kovuşturmaya yer yok” kararı verildi.
Kandıra Cumhuriyet Başsavcılığının kararına karşı Gezer’in avukatları İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin, Jiyan Tosun, Jiyan Kaya ve Elif Taşdöğen ile çok sayıda insan hakları savunucusu, İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi’nde basın toplantısı gerçekleştirdi.
Açıklamada ilk söz alan Keskin, Gezer’in cezaevinde gördüğü cinsel işkence nedeniyle suç duyurusunda bulunduklarını hatırlattı. Gezer’in tutukluluk süresi boyunca farklı cezaevlerinde de kendisine yapılan tüm baskılara karşı itiraz eden biri olduğunu hatırlatan Keskin, “Garibe kendisine dayatılanlara karşı hep itiraz eden bir kadındı” dedi.
Gezer’in cezaevinde maruz kaldığı hak ihlallerini içeren görüntüleri, ailesinin rahatsız olmamasından dolayı basına servis etmediklerini belirten Keskin, İran’da ahlak polisleri tarafından katledilen Jina Emini’yi de hatırlattı.
Görüntüleri servis edeceklerini belirten Keskin, görüntülerde Garibe Gezer’in işkenceye maruz kaldığının görülmesine karşın soruşturma savcısının görüntüleri dikkate almadığını ve Gezer’in ölümünde kimseyi sorumlu tutmadığını da aktardı.
Devletin Gezer’in ölümü karşısında sergilediği tavrı da eleştiren Keskin, dosyayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) taşıyacaklarını ifade etti.
Avukat Jiyan Kaya ve Jiyan Tosun ise, sürecin takipçisi olacaklarını dile getirdi.