Etiket: ERMENİ

  • Tahsin Akpınar: Kılıçdaroğlu’nu kimliği üzerinden hedef almak kabul edilemez-VİDEO

    Tahsin Akpınar: Kılıçdaroğlu’nu kimliği üzerinden hedef almak kabul edilemez-VİDEO

    PİRHA- Konyaaltı Alevi Bektaşi Kültürü ve Cemevi Derneği Başkanı Tahsin Akpınar, Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik etnik kökeni, inancı ve memleketi üzerinden yapılan saldırıları eleştirerek, “Siyasi eleştiriler yapılabilir ancak ailesine, kimliğine, mezhebine yönelik söylemler yanlıştır” dedi.

    Konyaaltı Alevi Bektaşi Kültürü ve Cemevi Derneği Başkanı Tahsin Akpınar, CHP’de yaşanan tartışmalar ve Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik eleştiriler hakkında değerlendirmelerde bulundu.

    Bir inanç kurumu başkanı olarak CHP’nin iç siyasetine ilişkin değerlendirme yapmayı doğru bulmadığını belirten Akpınar, parti üyesi kimliğiyle konuştuğunda CHP’nin bugün yaşadığı krizin yeni olmadığını söyledi.

    “CHP’nin problemi bugün ortaya çıkmış bir sorun değil” diyen Akpınar, “Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanı adayı olduğu dönemden bu yana taşınan bir süreçtir. CHP’nin kendi içinde yaşadığı sorunlar bugün partiyi bu noktaya getirdi. Bu süreç İmamoğlu’nun yanlışlarıyla başlar, Özgür Özel’in yanlışlarıyla devam eder, Kılıçdaroğlu’nun yanlışlarıyla biter” ifadelerini kullandı.

    “KILIÇDAROĞLU’NU TEK SORUMLU GÖSTERMEK YANLIŞ”

    Toplumun CHP’ye yönelik desteğinin, uzun yıllardır iktidarda bulunan hükümete karşı duyulan tepkinin sonucu olduğunu söyleyen Akpınar, “Hukuksuzluklara, adaletsizliklere, yoksulluğa karşı oluşan tepki doğrudur. Ancak bu sürecin tek sorumlusu olarak Kılıçdaroğlu’nu göstermek doğru değildir” dedi.

    Kılıçdaroğlu’nun bazı Alevi çevrelerince “düşkün” ilan edilmesi ya da etnik kimliği üzerinden hedef alınmasını da eleştiren Akpınar, “Bir insanı Ermeni olduğu iddiasıyla suçlamak ya da aşağılamak çok yanlış bir yaklaşımdır. Eğer bir Ermeni bu ülkenin vatandaşıysa bu ülkeyi yönetme hakkına da sahiptir” diye konuştu.

    “KILIÇDAROĞLU NE YAPTI DA DÜŞKÜN SAYILIYOR?”

    Alevilikte düşkünlük kavramının siyasi tartışmalara alet edilmemesi gerektiğini vurgulayan Akpınar, şu soruları yöneltti:

    “Kemal Kılıçdaroğlu hırsızlık mı yaptı? Yolsuzluk mu yaptı? Ahlaksızlık mı yaptı? Ne yaptı da bugün Alevilikte düşkün ilan ediliyor? Alevi kurumlarını ve inancını siyasi amaçlar için kullananları kınıyorum.”

    Her siyasetçinin yanlışlarının eleştirilebileceğini ifade eden Akpınar, “Kılıçdaroğlu da, Özgür Özel de, Ekrem İmamoğlu da siyasetçidir. Yanlışlarına yanlış, doğrularına doğru demeliyiz. Bu mesele Alevilerin inanç sorunu haline getirilmemeli, Aleviler bu tartışmaların içine çekilmemelidir” dedi.

    “KİMLİĞİ ÜZERİNDEN SALDIRMAK AHLAKSIZLIKTIR”

    Kılıçdaroğlu’nun siyasi görüşleri ve uygulamalarının tartışılabileceğini ancak etnik kökeni, inancı ya da memleketi üzerinden hedef alınmasının kabul edilemez olduğunu belirten Akpınar, şunları söyledi:

    “Kılıçdaroğlu’nu düşkün kılmak, Ermeni kılmak, Kürt kılmak, Dersimli olması üzerinden saldırmak ahlaksızca bir yaklaşımdır. Siyasi anlamda yanlışları olabilir, bunlar elbette tartışılır. Ancak ailesine, kimliğine, mezhebine yönelik söylemler doğru değildir.”

    Akpınar, Türkiye’de yaşayan tüm yurttaşların eşit haklara sahip olduğunu belirterek sözlerini şöyle tamamladı:

    “Ermeniler de bu ülkenin yurttaşıdır, Kürtler de, Aleviler de. Bu ülkenin vatandaşı olan her insanın bu ülkeyi yönetme hakkı vardır. Kim olursa olsun, etnik kökeni, inancı ya da mezhebi üzerinden hedef gösterilmesini doğru bulmuyoruz. Kılıçdaroğlu’na yönelik bu tür söylemleri kınıyor ve şiddetle karşı çıkıyoruz.”

    Cebrail ARSLAN / ANTALYA

  • Nuray Türkmen konferansı değerlendirdi: Herkesin ülkesi, herkesin cumhuriyeti mesajını verdik-VİDEO

    Nuray Türkmen konferansı değerlendirdi: Herkesin ülkesi, herkesin cumhuriyeti mesajını verdik-VİDEO

    PİRHA-Nuray Türkmen İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı’ndan “Kimin cumhuriyeti? Kimin ülkesi?” sorularına cevap aradıklarını belirterek, “Konferanstan herkesin cumhuriyeti, herkesin ülkesi cevaplarını aldık” dedi.

     

    İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı yoğun katılımla tamamlandı. Demokratik dönüşüm talebini gündemin merkezine taşımak amacıyla düzenlenen konferans, 29 çağrıcının beş aylık çalışmasının ürünü oldu. Konferansın çağrıcılarından olan ve sonuç bildirgesini okuyan Nuray Türkmen, konferanstaki tartışmaları ve bundan sonraki süreci PİRHA’ya değerlendirdi.

    “AYDINLARI MEMLEKETİN SORUNLARIYLA TEMAS ETTİRMEK İSTEDİK”

    Bu konferansı düzenleme ihtiyacı nereden doğdu? Gelişme süreci nasıl oldu?

    Konferansı düzenleme fikri çok aleni bir ihtiyaç. Hepmizin gördüğü, yaşadığı, hissettiği bir ihtiyaçtan doğdu. Genelde bu tür konferanslar siyasal zeminler üzerinden yapılıyor. Biraraya gelen çağrıcılar olarak gördüğümüz, ülkenin sorunları çok parçalı olarak ifade ediliyor ya da çok kişisel hikayeler olarak aktarılıyor. Biraz buradan yola çıkarak “acaba biz de geçmişte olduğu gibi aydın sorununu memleketin sorunlarıyla temas edecek şekilde bu iki olguyu nasıl biraraya getirebiliriz.” diye bir sivil inisiyatif olarak böyle bir girişimde bulunalım diye düşündük. İsmi konferans ama bir tür bir ilk buluşma diyelim biz buna. Bugünden yarına erteleyeceğimiz hiçbir sorunumuz yok. Hepsi birbirinden önemli sorunlar. Dolayısıyla bu sorunlarla bizim sorumluluğumuz çakışmış oldu. Bu ihtiyaçtan doğdu bu buluşma.

    İlk görüşmelere başladığımız zaman beş ay önceydi. Çağrıcılar arasındaki insanlar aslında günlük hayatta da biraraya geldiğimiz görüştüğümüz insanlar. Görüşmeler sırasında gördük ki diğer arkadaşlar da böyle bir fikri olumlu buldular. Tabi bu memlekette krizler bitmiyor. Araya sürekli savaşlar, saldırılar girdiği için erteleme durumunda kaldık. Gündem çok yoğun ve sıcak olduğu için bizim açımızdan da bu konferans yapılabilecek gibi değildi. O yüzden biraz ötelemiş olduk. Son üç aydır da tekrar çalışmalara başladık. Bütün karar süreçlerini bu 29 çağrıcıyla birlikte işlettik. Ve sonrasında bu buluşmayı gerçekleştirdik.

    KONFERANSTAN ÇIKAN YANIT: “HERKESİN CUMHURİYETİ”

    Moderatörlüğünü yaptığınız oturumun başlığı “Kimin cumhuriyeti, Nasıl bir gelecek?” idi. İki gün boyunca yapılan tartışmalar bu soruya ne oranda cevap verdi?

    Esasında bu soruya cevap bulduk. Kimin cumhuriyeti? Herkesin cumhuriyeti. Kimin ülkesi? Herkesin ülkesi cevaplarını aldık konferanstan. Bu çağrıcı grup içindeki arkadaşlarımız da konuşmacı olarak davet edilen arkadaşlarımız da orada söz alan herkes de bütün sorunların bileşkesinde yer alan bir öznelik halini barındırıyorlar. Tabi bu öznelerin bir sorun içinden gelmesi de şart değil. Konferans içinde de yapılan konuşmalarda çokça geçti. Cumhuriyetin kuruluşu itibariyle tekçi bir anlayış mevcut. Türk, müslüman ve sünni kimliklerinin öne çıktığını ifade ettik. Ama bu cumhuriyet aynı zamanda Türklerin de cumhuriyeti, aynı zamanda müslümanların da cumhuriyeti, aynı zamanda sünnilerin de cumhuriyeti. Çünkü yüz yıl boyunca sadece dışarıda bırakılan kimliklerin değil içeride gibi görünen kimliklerin de aslında dışarıda olduklarını biliyoruz. Bu ülkede yüz yıldan daha uzun zamandır da yaşananlardan esasen kimse mutlu değil. Dolayısıyla herkesin ülkesi, herkesin cumhuriyeti mesajını vermiş olduğumuzu düşünüyorum.

    ALEVİLERE ÖZEL BULUŞMA SÖZÜ

    Konferans sırasında Aleviler adına yapılan konuşmalarda temsiliyet eksikliğine yönelik eleştiriler geldi. Kapanışta siz de engelliler ve Rum toplumundan da benzer eleştiriler geldiğini söylediniz. Demokratik dönüşüm tartışmalarında azınlıklar içinde daha görünmez kalan kimliklerin bu eleştirilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Memlekette o kadar çok bu ülkenin dışarıda bırakılanları var ki. Bizim bu ilk buluşmada herkesi kapsamamız olanaksızdı zaten. Ve bu iki günlük çok yoğun bir programdı. Programı oluştururken kimseyi eksik bırakmamaya çalıştık bu yüzden çok hacimli bir program oldu. Bu hacimli program içerisinde eksiklerimiz elbette var. Biz bunun özeleştirisini verip paylaşırız açıklıkla. Alevilerin sözünün edilmesini Alevilerden bahsedilmesini beklerdik biz de.  Genellikle öne çıkanlar kurum temsiliyeti olanlar. Ama biz kurum temsiliyetlerini çok dahil etmemeye çalıştık. Belki bu nedenle bir sınırlılığımız oldu. İkinci gün Cemal Salman’ın konuşmasıyla bu açığın kapanmasına büyük bir katkı yapıldığını düşünüyorum. Kapanışta şunun da sözünü vermiş olduk; bu çağrıcı grupla sadece Alevilere yönelik de bir çalışma yapılabilir ve yapılmalı da. Mesela “Alevilerin demokratik cumhuriyeti nasıl olmalı?” başlığıyla. Böyle buluşmaları gerçekleştirmeliyiz diye düşünüyorum.

    SOMUT ADIMLAR: KOMİSYON VE KENT BULUŞMALARI

    Bu konferansın yalnızca fikirlerin paylaşıldığı bir etkinlik olarak kalmaması ümit ediliyor. Bundan sonra hangi somut adımların atılması planlanıyor? Burada kurulan diyalog nasıl sürdürülecek?

    Biz 21 Mayıs’taki çağrı metnini paylaşırken de konferans boyunca da kapanış metnimizi okurken de özellikle vurgulamak istedik. Bunun bir irade beyanı olduğunu, bir irade beyanı olmaktan öte biz bunu yapacağız sözünü vermiş olduk. Bu hafta itibariyle biraraya gelip bir konferans değerlendirmesi ve bundan sonra ne yapabiliriz fikri üzerine kafa yoracağız. Örneğin; çeşitli kentlerde aydın kimliğiyle toplumun biraraya gelebileceği toplantılar yapacağız. Kalıcı olmasını, güçlenmesini, tesis edilmesini istiyoruz. Ya da mesela üç aylık altı aylık raporlar sunabileceğimiz “Demokratik cumhuriyet komisyonu” oluşturabilir miyiz fikri üzerine tartışmalar yürüteceğiz. Kendi içerisinde çok uyumlu çalışan, çok istekli, gerçek bir dönüşüm için talip olan ve bunun için de talebelik yapmak isteyen bir grubuz diyebiliriz.

    “TOPLUMA DEMOKRATİK BİR CUMHURİYET İÇİN MÜCADELE ÇAĞRISI”

    Konferans boyunca demokratik dönüşüm ihtiyacı bütün konuşmaların içerisinde yer aldı. Peki sizce cumhuriyet dönüşmezse ne olur?

    Bu sadece devletle ve iktidarla ilgili bir şey değil. Cumhuriyet dönüşmezse ne olur sorusunun öznesi kim öncelikle? Bu özneyi sormak gerekir. Öznelerinden bir tanesi, iktidarın ve devletin kendi gerekliliklerini dile getirmesi. Ama diğer taraftan ikinci özne, toplum. Şimdi burada toplumun da gerekliliklerini yerine getirmesinden bahsediyoruz. Yani zorlamasından, mücadele zeminlerini açmasından, güçlendirmesinden bahsediyoruz. Toplum ne kadar dayanışma ağlarını arttırırsa, barış ve demokrasi ısrarını zorlarsa cumhuriyetin dönüşümü olasılığı o kadar artar. Ama bütün baskı süreçlerine sessiz kalınırsa, zaten parçalanmış bir örgütlülük halinin daha fazla parçalanmasıyla birlikte herkesin daha mutsuz olacağı bir toplumla karşı karşıya kalırız. Baskının giderek arttığı ve toplumun da parçalandığı ve giderek kutuplaştığı bir durumla karşı karşıya kalırız. Ama tarihe de baktığımızda iktidar hegemonyayı ne kadar güçlendirirse toplum da bir bütün olarak bunun karşısında yeni bir hegemonya inşa edebilirler. Her zaman boşluklar vardır. Mücadeleyi ve özneyi kendimiz üzerinden kurarsak birlikte dönüşüm umudunu güçlendirmiş oluruz diye düşünüyorum. Ve bu umut yorgunluğundan da çıkmamız gerektiğini düşünüyorum.

    Fırat ALTINTAŞ/İSTANBUL

  • Hovsep Hayreni: 1915’te sadece insanlar değil, hafıza da yok edildi- VİDEO

    Hovsep Hayreni: 1915’te sadece insanlar değil, hafıza da yok edildi- VİDEO

    PİRHA- Yazar Hovsep Hayreni, Yukarı Fırat Ermenileri, 1915 ve Dersim kitabını PİRHA’ya anlattı. Yukarı Fırat havzasının Ermeni halkı açısından taşıdığı tarihsel öneme dikkat çeken Hayreni, 1915 Soykırımı’nın yalnızca insanları değil, bölgenin kültürel hafızasını da hedef aldığını belirterek, “Bu tarihten çıkarılacak dersler sadece Ermenileri değil, Kürtleri de ilgilendiriyor” dedi.

    16. Dersim Kültür Festivali’ne konuk olan yazarlardan biri de Hovsep Hayreni oldu. Uzun yıllara yayılan araştırmalarının ürünü olan Yukarı Fırat Ermenileri, 1915 ve Dersim kitabıyla festivale katılan Hayreni, eserinin ortaya çıkış sürecini, Yukarı Fırat havzasındaki Ermeni tarihini, 1915 Soykırımı’nı, 1938 Dersim Katliamı’nı ve günümüzde Ermenistan’ın karşı karşıya olduğu tehditleri PİRHA’ya anlattı.

    Hayreni, kitabın merkezinde Yukarı Fırat havzasının yer aldığını belirterek, bu bölgenin Dersim’i merkezine alan geniş bir coğrafyayı kapsadığını söyledi.

    “YUKARI FIRAT, DERSİM’İN BÜTÜN ÇEVRESİNİ KAPSAYAN BİR ALAN”

    Kitabın isminden de anlaşılacağı üzere Yukarı Fırat Ermenileri’nin, Yukarı Fırat ve Dersim çevresini konu aldığını belirten Hayreni, şöyle konuştu:

    “Yukarı Fırat, Dersim’in bütün çevresini kapsayan bir alandır. Fırat’ın Karasu ve Murat nehirlerinin kollarıyla çevrili olan alandır. Bu alanın merkezinde Dersim yer alıyor. Bu bölgede Ermeni halkının nasıl bir geçmişe sahip olduğu, yaklaşık 3 bin yıllık tarihiyle birlikte kitapta ele alınıyor.”

    Bugün artık söz konusu coğrafyada kendi kimliği ve kültürüyle yaşamını sürdüren bir Ermeni varlığının kalmadığını vurgulayan Hayreni, Yukarı Fırat havzasının tarih boyunca Ermeni halkının en önemli yerleşim alanlarından biri olduğunu söyledi.

    “HAYASA’DAN ERMENİ KRALLIKLARINA UZANAN BİR TARİH”

    Dersim’in kuzeyinde bulunan Kemah, Erzincan ve Tercan yörelerinin çok eski dönemlerden itibaren Ermeni tarihinin merkezlerinden biri olduğunu ifade eden Hayreni, şu değerlendirmede bulundu:

    “Bu yöreler milattan yaklaşık bin 500 yıl öncesinde Hayasa isimli bir uygarlığın hüküm sürdüğü alanlardı. Hitit kaynaklarında da Hayasa’ya atıflar bulunuyor. Ermeniler bugün de kendilerine ‘Hay’ derler. Hayasa, Ermenilerin yurduydu.”

    Hayreni, daha sonraki dönemlerde Urartu ve onu takip eden süreçlerde Ermeni halkının çeşitli devletleşme deneyimleri yaşadığını, farklı dönemlerde Ermeni krallıklarının kurulduğunu anlattı.

    Hristiyanlığın kabulünden önce Yukarı Fırat havzasının Ermenilerin eski çok tanrılı inançlarının önemli merkezlerinden biri olduğunu, Yerzınga ve çevresinin ana tanrıça Anahit başta olmak üzere mitolojik tanrıların tapınaklarıyla ünlü olduğunu belirten Hayreni, bölgenin dini ve kültürel açıdan taşıdığı önemin Hristiyanlık sonrasında da devam ettiğini söyledi.

    “ERMENİ HALKININ PANTEONU KEMAH’TAYDI”

    Hristiyanlığın Ermenistan’da yayılmasında önemli rol oynayan Grigor Lusavoriç’in (Aydınlatıcı Grigor) bu bölgelerde faaliyet yürüttüğünü anlatan Hayreni, Ermeni tarihinde önemli yere sahip dini önderlerin mezarlarının Kemah’ta bulunduğunu ifade etti.

    “Düşünün ki Hristiyanlığın ilan edildiği dönemin önemli dini önderlerinin ve o dönemin yöneticilerinin mezarları Kemah’taydı. Bir anlamda Ermeni halkının panteonu bu bölgedeydi. O panteonun bulunduğu alan Dersim’in hemen kuzeyindeki Kemah bölgesi’nde Tortan isimli tarihsel mekandı”

    “ERMENİ HALKININ BEŞİĞİ OLAN YER, ONA MEZAR EDİLDİ”

    1915 Soykırımı sırasında aynı bölgenin büyük katliamların yaşandığı bir coğrafyaya dönüştürüldüğünü belirten Hayreni, Kemah Boğazı’nın soykırımın sembol mekanlarından biri olduğunu söyledi.

    “Ermeni sürgün kafilelerinin kırılıp Fırat suyuna atıldığı yerlerden biri Kemah Boğazı’ydı. Ben bu kitapta bunu şöyle özetledim: Ermeni halkının beşiği olan yer, ona mezar edildi.”

    Bugün o bölgelerde açık kimliğiyle yaşamını sürdüren bir Ermeni topluluğunun bulunmamasının temel nedeninin 1915 Soykırımı olduğunu vurgulayan Hayreni, kitabın bu tarihsel süreci ayrıntılarıyla ele aldığını belirtti.

    ERMENİ ULUSAL HAREKETİ VE 1915’E GİDEN SÜREÇ

    Kitapta yalnızca katliamların değil, 1915’e giden süreçte Ermeni ulusal hareketinin yöneliminin de incelendiğini ifade eden Hayreni, şu bilgileri verdi:

    “1915’e varan süreçte Ermeni ulusal hareketinin nasıl bir yönelimi vardı, ne talep ediyordu, hangi mücadeleleri yürütüyordu? Bu mücadelelerin bölgedeki somut örnekleri nelerdi? Devlet bunlara nasıl karşılık verdi ve neden sonuçta böylesine acımasız bir yok etmeyle karşı karşıya kalındı? Bunların tamamı kitapta ele alınıyor.”

    “SADECE İNSANLAR DEĞİL, TARİHSEL İZLER DE YOK EDİLDİ”

    Hayreni, soykırım sonrasında yalnızca insanların değil, Ermeni halkına ait tarihsel ve kültürel mirasın da hedef alındığını belirtti.

    “Yer isimlerinden manastırlara, kiliselere, mezarlıklara ve diğer kültürel kalıntılara kadar her şey silinmeye çalışıldı. Öyle ki bugün birçok yerde bu izler neredeyse görünmez hale getirildi.”

    Kitabın kapağında yer alan fotoğrafın da bu durumu simgelediğini belirten Hayreni, Dersim’in Ergan köyünde bulunan ve bin yılı aşkın geçmişe sahip Surp Harutyun Manastırı’nın kalıntılarını kapağa taşıdığını söyledi.

    “Manastırın önünde yer verdiğim insan figürü ise 1915’ten mucize eseri kurtulabilmiş, ancak yaşamını sürdürebilmek için Müslüman kimliği altında yaşamak zorunda kalmış bir Ermeni’ye ait. Daha sonra kendi yöresinin 1915 hatıralarını kaleme almış olan Xarpertli Güreğ Xırayyan. O harabeler ve o insan figürü aslında kitabın anlattığı hikayenin özeti gibidir.”

    “KİTAP BÜYÜK ÖLÇÜDE ERMENİCE KAYNAKLARA DAYANIYOR”

    Araştırmanın büyük ölçüde Ermenice kaynaklara dayandığını vurgulayan Hayreni, bölgeye ilişkin yerel tarih çalışmalarını ve tanıklıkları uzun yıllar boyunca derlediğini ifade etti.

    “Dersim ve çevresinde Yerzınga, Kemah, Eğin, Arapgir, Harput, Palu, Kiğı ve Tercan’a kadar uzanan geniş bir coğrafyaya ilişkin Ermenice kaynakları kullandım. Dersim içerisinde ise özellikle Çemişgezek ve Çarsancak bölgelerine ağırlık verdim. Çünkü hayatta kalan Ermenilerin yazılı tanıklıkları daha çok bu bölgelerden geliyor.”

    DERSİM’İN KURTARICI ROLÜ

    Hayreni, kitabının ışık tuttuğu bir diğer önemli konunun da 1915’te yakın çevrelerden, sürgün kafilelerinden ve katliamlardan kaçan Ermenilerin dağlık Dersim içlerine sığınmaları olduğunu söyledi.

    “Bunu sağlayan tabii ki Dersim aşiretlerinin kısmen devlet denetimi dışında olan konumları, Kızılbaş kültürel şekillenmeleri ve mazluma kucak açan insani yönleriydi” dedi.

    “Yalnızca Dersim’de yaşayan Ermenilerin Kızılbaş dostlarına sığınarak kurtulduğunu söylemiyorum. Harput’tan, Arapgir’den, Eğin’den, Kemah’tan, Palu’dan ve Kiğı yörelerinden kaçan çok sayıda Ermeni de bir süre Dersim’de korunduktan sonra Rus denetimindeki Erzincan’a geçerek yaşamını kurtarabildi. Hayatta kalanlar bunu her zaman minnetle andılar. 40 bine varan rakamların abartılı olduğunu düşünüyorum ancak yaklaşık 10 bin Ermeni’nin bu yolla kurtulduğu yönündeki değerlendirmenin gerçekliğe daha uygun olduğu kanaatindeyim.”

    1915’TEN 1938’E UZANAN ORTAK KADER

    Hayreni, kitabın yalnızca 1915’i değil, 1938 Dersim Katliamı’nı da kapsadığını belirterek iki tarih arasında bir kader ortaklığı bulunduğunu söyledi.

    “Kitap, 1915’ten 1938’e doğru bir kader ortaklığının hikayesiyle son buluyor. Daha sonra Kazım Gündoğan’ın sözlü tarih çalışmalarıyla da ortaya koyduğu gibi, Dersim’de kalabilmiş son Ermeniler 1938’de Kızılbaş, ve Kürt topluluklarla birlikte ikinci kez hedef haline getirildi.”

    “GERİYE BÜYÜK BİR İNKAR KALDI”

    Bugün yaşanan en önemli sorunun inkar politikaları olduğunu söyleyen Hayreni, Ermeni halkının bölgedeki tarihsel varlığının dahi reddedilmeye çalışıldığını ifade etti.

    “Eğer devlet tarafından gerek soykırım gerçekliği gerekse de Ermeni halkının bu bölgelerdeki tarihsel geçmişi inkar edilmiyor olsaydı, bizim de geçmişin kanıtlarını ortaya koymak ve yaşananların bir insanlık suçu olduğunu anlatmak için bu kadar yoğun çaba harcamamız gerekmezdi.”

    “BUGÜN ERMENİSTAN’IN GELECEĞİ DE TEHDİT ALTINDA”

    Güncel gelişmelere de değinen Hayreni, bugün varlığını sürdüren Ermenistan’ın ciddi güvenlik sorunlarıyla karşı karşıya olduğunu söyledi.

    “Bugün geriye kalmış küçük bir Ermenistan var. O da büyük bir tehlike altında. Türkiye ve Azerbaycan’ın baskısı altında yaşamını sürdürmeye çalışıyor.”

    Azerbaycan yönetiminin Ermenilerin bölgenin yerli halkı olduğu gerçeğini reddettiğini savunan Hayreni, Ermenistan’a yönelik tarihsel inkar politikalarının sürdüğünü belirterek, “Bugünkü Ermenistan’ı hedefleyen anlayış, Ermenilerin bu topraklarda hiç yaşamadığını, sonradan getirildiklerini iddia ediyor. Bu da geriye kalan Ermeni varlığına dahi tahammül gösterilmediğini ortaya koyuyor” dedi.

    “BU TARİHTEN KÜRTLERİN DE ÇIKARACAĞI DERSLER VAR”

    Ermenistan yönetiminin güvenliği sağlayabilmek amacıyla tarihsel hafızayı geri plana iten bir siyaset izlediğini belirten Hayreni, bunun kalıcı bir çözüm üretmediğini ifade ederek, “Geçmişten, hafızadan ve adalet talebinden vazgeçmek güvence sağlamıyor. Tam tersine daha fazlasını isteyen bir siyasetle karşı karşıya kalıyoruz”diye belirtti.

    Kitabın yalnızca Ermeni tarihini anlatmadığını vurgulayan Hayreni, geçmişte Ermeni halkına yönelik uygulanan politikaların bugün Kürt meselesini anlamak açısından da önemli dersler içerdiğini söyledi.

    Hayreni son olarak. “Bu kitapta anlatılanlar yalnızca tarihte kalmış olaylar değil. Bugün de devam eden bir gerçeklikten söz ediyoruz. Ermeni ulusal hareketine karşı yüz yıl önce izlenen siyasetlerle bugün Kürt meselesinde izlenen siyasetler karşılaştırmalı olarak değerlendirilebilir. Bir halkın nasıl boğazlandığını, nasıl susturulduğunu ve izlerinin nasıl silinmeye çalışıldığını anlamak açısından bu tarih yalnızca Ermenileri değil, Kürtleri de ilgilendiriyor” ifadelerini kullandı.

    Elif SONZAMANCI/FRANKFURT

     

  • Rumlara, Ermenilere, Yahudilere yönelik ‘6-7 Eylül Pogromu’nun 70. yılı

    Rumlara, Ermenilere, Yahudilere yönelik ‘6-7 Eylül Pogromu’nun 70. yılı

    PİRHA-İstanbul Rumları başta olmak üzere Ermenilere ve Yahudilere yönelik faşist gruplar tarafından 6-7 Eylül 1955 tarihinde gerçekleştirilen pogromun 70. yıl dönümü. Etnik bir gruba yönelik örgütlü bir saldırının yaşandığı 6-7 Eylül, Türkiye tarihinin utanç sayfalarından biri. Binlerce Rum Türkiye’den göç etmek zorunda kaldı. 

    Türkiye tarihinin karanlık ve utanç sayfalarından biri de 6-7 Eylül pogromudur. 1955 yılının 6-7 Eylül’ü, başta Rumlar ve Ermeniler olmak üzere Müslüman olmayan topluma yönelik gerçekleştirilen linç ve yağma hareketinin yaşandığı tarihtir.

    BİNLERCE RUM GÖÇ ETMEK ZORUNDA KALDI!

    Pogromda resmi verilere göre 11 kişi öldürüldü, yüzlerce kişi yaralandı. Kadınlar cinsel saldırıya uğradı. Bunun yanı sıra 4 bin 214 ev, bin 4 işyeri, 73 kilise, 2 manastır, 1 sinagog, 26 okul ile fabrika, otel ve bar gibi yerlerin bulunduğu toplam 5 bin 317 mekân da faşist saldırıya uğradı.

    6-7 Eylül Pogromu sonrası Türkiye’de yaşayan binlerce Rum, geride evlerini, işyerlerini, yaşamlarını bırakarak Türkiye’den göç etmek zorunda kaldı.

    6-7 EYLÜL’DE YAŞANANLAR: POGROM!

    6-7 Eylül’de yaşananlar için kullanılan terim: Pogrom! Rusça kökenli bir kelime olan ‘pogrom’, ilk olarak 19. yüzyılda Yahudilere yönelik şiddeti adlandırmak için kullanılmış. Yaşananlar ise Türkiye tarihinde “6-7 Eylül olayları” olarak anımsanıyor.

    ‘Pogrom’ ise şöyle tanımlanıyor: Etnik bir gruba yönelik kolektif şiddet. Kitlenin şiddet uygulayıcısı olarak seferber edilmesi ise pogromun temel özelliği. Kolektif şiddetin içinde yağma, linç, hırsızlık, tecavüz ya da cinayet olabiliyor. 6-7 Eylül 1955’te olan kolektif şiddetin ana hedefi İstanbul Rumlarıydı. Ama Ermeniler ve Yahudiler de bu şiddetin hedefi oldular.

    TBMM 25, 26 ve 27. dönem Halkların Demokratik Partisi (HDP) Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan 2022 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanlığı’na sunduğu kanun teklifi ile “6-7 Eylül 1955 Pogromu Hafıza Günü” ilan edilmesini talep etmişti.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Yazar Murad Mıhçı: Barış için ilk adım atıldı; içinin doldurması tüm demokrasi yanlılarının çabasıyla olacaktır-VİDEO

    Yazar Murad Mıhçı: Barış için ilk adım atıldı; içinin doldurması tüm demokrasi yanlılarının çabasıyla olacaktır-VİDEO

    PİRHA – Ermeni Siyasetçi Murad Mıhçı, ‘Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne dair “Görüyoruz ki ilk adım atıldı. Bunun içinin doldurması da tüm demokrasi yanlısı insanların çabalarıyla olacaktır” dedi. Mıhçı, Ermeni toplumunun da, eşit yurttaşlık talebinin olduğunu vurguladı.

    Ölüye Saygı İnisiyatifi, toplumsal barış arayışı konusunda 26 Temmuz’da İstanbul’da önemli bir çalışmaya imza attı. “Öncelikle hakikatle yüzleşme olmalı” vurgusunun öne çıktığı panelde, ‘Barış inşasında ölüye saygı ve adalet talebi’ başlığı birçok yönüyle değerlendirildi.

    Panelin konuşmacılarından birisi de DEM Parti Merkez Yürütme Kurulu Üyesi, Göçmen ve Mülteciler Komisyonu Eş Sözcüsü Murad Mıhçı’ydı.

    Ajansımıza konuşan Murad Mıhçı, ölüye yapılan işkenceler, mezarlıkların bombalanması, faili meçhuller gibi konuların yeni süreçte aydınlatılması gerektiğinin altını çizen Ermeni Siyasetçi Mıhçı, “hakikatle yüzleşme” vurgusu yaptı.

    ARAFTA KALAN RUHLARIN AYDINLANMASI İÇİN…”

    “Hakikat, çok büyük bir talep değil ya da jest değil” diyen Murad Mıhçı, yeni sürece dair şunları söyledi:

    “Bahsedilen hakikat, insan haklarının, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde var olan hakları talep etme, arzulama ve bunu istemek… Taleplerimiz bu yönde. Yani biliyoruz ki bu coğrafyada insan haklarına uymayan birçok konu var. Birçok acılar yaşandı ve bunların telafisi olmadı. Ve bu telafinin olmadığı sürece de tekrarının olma ihtimali kuvvetle muhtemeldir. Bunu geçmişten bu yana görüyoruz. Bu anlamda bunun son bulması için, arafta kalan ruhların aydınlanması için inatla bu mücadele veriyoruz.”

    ‘ÖTEKİNİN’ MEZARINA YAPILAN AYRIMCILIK!

    Murad Mıhçı, Türkiye’de “Ötekinin ölüsü” olma halinin büyük bir hak gaspı olduğunun da altını çizdi. Müslüman olmayan ölülere, standardın altında mezar yeri verildiğini söyleyen Mıhçı, “Özellikle İstanbul’da defin hizmetleri sırasında 6. maddede şöyle yazıyor; ‘Müslüman mezarlıklarının en az 2.67 metre ölçülerinde açılması; ‘ekaliyet’ yani az bırakılan halkların, azınlıkların ise 2 metre olması yönünde bir madde var ki bu açıkçası egemen bakışın yansıması olarak da görebiliyoruz” diye belirtti.

    OKUL KAYDI ESNASINDA MÜSLÜMAN OLMAYANLARA KOD UYGULANIYOR!

    Yazar Murad Mıhçı, bir Ermeni yurttaş olarak Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne dair görüşlerini de paylaştı. Mıhçı, yeni anayasa hazırlığına da değinerek şunları söyledi:

    “Bir ülkenin demokrasisinin en önemli belirgin özelliği, en azın, sesinin duyulması halidir. Bu çok çok değerli. En azın sesi duyulacak olursa zaten çoğunlukların sesleri bir şekliyle toplumlar içerisinde yer alabilir. Bizim toplum olarak barıştan talebimiz; bir kere eşit yurttaşlık. Bunu şuradan kurabiliriz; bugün Ermeni vakıf okullarına öğrenci kaydetme sırasında kod uygulaması yapılıyor. Çünkü geçmişte bir devletin elindeki bir hafıza var. Kod uygulamasına göre Rumlar kod 1, Ermeniler kod 2, Yahudiler kod 3 ve kod 4 olarak da Süryaniler yer alıyor. Bu bir fişleme anlamına geliyor ve bu uygulama dahi açıkçası çok tehlikeli ve çok sıkıntılı. Bu tarz yaklaşımların kalkması, Ermeniliğin tarifi sadece Hristiyanlık üzerinden yapılmaması; yani bugün bu coğrafyada Müslümanlaştırılmış veya Müslüman olan, dinsiz ya da farklı tercihleri olan insanlar var ve bunlar da aslında Ermeniler. Bu haklar sadece Ermeni toplumu için değil, bu coğrafyadaki tüm haklar ve inançlar için çok önemli. Halen daha vakıf seçimlerimizin yapılamayışı; büyük bir hastane vakfımızın seçimin yapılamaması, kendi din adamımızın, partimizin seçimi noktasında devletin izinlerine tabi olmaması gibi birçok konu var. Umuyorum bu süreç bunların bir başlangıcı olacak.

    Evet görüyoruz ki ilk adım atıldı. Bu bir başlangıç. Bunun içinin doldurması da tüm demokrasi yanlısı insanların çabalarıyla olacağına inanıyorum.”

    Eren GÜVEN, Rozerin TEK/İSTANBUL

  • Defineciler, Alevilerin kutsal mekanını dinamitle tahrip etti; Kenanoğlu’ndan büyük tepki-VİDEO

    Defineciler, Alevilerin kutsal mekanını dinamitle tahrip etti; Kenanoğlu’ndan büyük tepki-VİDEO

    PİRHA – Almus İlçesine bağlı Hubyar köyünün Tekeli Yaylası zirvesinde “Dokuzlar” diye adlandırılan kutsal mekan, defineciler tarafından dinamit kullanılarak tahrip edildi. Hubyar köylülerinden 27. Dönem HDP Milletvekili Ali Kenanoğlu büyük tepki göstererek, “İnsanların inancına neden saygı duymuyorsunuz? Yüzyıllardır korunmuş bir yeri neden böylesine hunharca tahrip ediyorsunuz? Bu nasıl terbiyesizlik? Tabii ki hukuki olarak adım atmanın zamanı geldi” dedi. 

    Alevi toplumu tarafından kutsal görülen değerlere yönelik saldırıların ardı arkası kesilmiyor. Benzer bir çirkin girişim haberi de Tokat’tan geldi.

    Almus İlçesine bağlı Hubyar köyüne dönük baskı ve hizmet götürmeme politikasının ardından bir de kutsal görülen ziyaretlere yönelik fiziki saldırı gerçekleşti.

    Tekeli Yaylası zirvesindeki 9 taşlı evliyadan ötürü “Dokuzlar” diye de adlandırılan kutsal mekan, geçmiş yıllarda olduğu gibi yine tahrip edildi. Ancak bu kez tahribatın izi bir hayli derin oldu.

    Hubyar köylülerinden 27. Dönem HDP Milletvekili Ali Kenanoğlu’nun aktardığı bilgilere göre, defineciler, dinamitle bölgede arama yaptı.

    ALTIN ARAMAK İÇİN İSKELE KURDULAR!

    Ali Kenanoğlu, kutsal mekanlarına yönelik yapılan saldırıyla ilgili hukuki girişimde bulunacaklarını aktararak şu değerlendirmeyi yaptı:

    “Buraya Tekeli Dağı, Kutsal Dokuzlar deriz. Niyaz etmeden kimse buradan ayrılmaz. Aleviler açısından bu toprakların her bir karışı kutsaldır. Fakat bazıları da buralarda kendilerince altın, hazine arıyor. Geçen yıl Hubyar’ın 7 koyun aldığı yeri göstermiştik, şimdi buraları tahrip edip altın aramak için iskele dahi kurmuşlar. İnanılacak gibi değil. Son bir yıl içerisinde yeniden dinamitle zarar verip darmadağın etmişler. Yeniden çevreyi kazmışlar. Yani akıl alır gibi değil. Hangi kafa, hangi mantık insanları buraya getiriyor? Bu topraklarda zenginleşmeye sebep olacak herhangi bir üretim aygıtı yok. Bu topraklarda yaşamış Ermeniler, Rumlar olsa bile her Ermeni ve Rum ismini duyduğunuzda zengin insanlar aklınıza gelmesin. Bu toprakların 3 ay yaz 9 ayı kış. Burada kim, nasıl zengin olacak? Bu mümkün değil. Kaldı ki bu toprakların tarihi yerleşimi belli. Hubyar Sultan’dan önce bir yerleşim de yok.

    “İNANCA NEDEN SAYGI DUYMUYORSUNUZ?”

    İnsanların inancına neden saygı duymuyorsunuz? Hadi siz inanmıyorsunuz başkalarına neden saygı duymuyorsunuz. Yüzyıllardır korunmuş bir yeri neden böylesine hunharca tahrip ediyorsunuz? İnanılmaz bir şekilde dinamitleyerek ortadan kaldırmaya çalışıyorsunuz? Bu nasıl terbiyesizlik? İnşallah siz de Hubyar tarafından çarpılırsınız! Ama tabii ki hukuki olarak da adım atmanın zamanı geldi.”

    PİRHA/TOKAT

  • DEM Parti: İnsanlığa karşı işlenen suçlarla yüzleşmek önemli bir adımdır

    DEM Parti: İnsanlığa karşı işlenen suçlarla yüzleşmek önemli bir adımdır

    PİRHA – DEM Parti Merkez Yürütme Kurulu, 24 Nisan 1915’te yapılan Ermeni Katliamı’nın yıldönümünde açıklama yaptı. İnsanlığa karşı işlenen suçlarla yüzleşmek gerektiğine vurgu yapılan açıklamada, “Yaşanmış olan büyük felaketi, bu insanlık trajedisini yüreğimizin derinliklerinde duyuyor, o süreçte yaşamını yitirenleri bir kez daha hüzün ve saygıyla anıyoruz” denildi.

    DEM Parti Merkez Yürütme Kurulu, 24 Nisan 1915’te iki yüzü aşkın Ermeni aydınının, evlerinden zorla alınarak ölüme gönderilmesinin yıldönümünde açıklama yaptı.

    Büyük Felaket (Metz Yeğern) olarak adlandırılan katliamın yıldönümünde yazılı yapılan açıklamada “109 yıllık acıları ve yası paylaşıyoruz” denildi.

    “SUÇLARLA YÜZLEŞMEK ÖNEMLİ BİR ADIMDIR”

    DEM Parti Merkez Yürütme Kurulu, yüz binlerce Ermeni’nin sürgünü ve ölümüne neden olan sürece dair şu açıklamayı paylaştı:

    Tarihsel hakikatlerle yüzleşmek, mağdur halklar ve inançlardan özür dilemek ve onarıcı adalet yollarına başvurmak, hem birbirini ve geçmişi anlamak hem de tarihsel yaraları samimi bir yaklaşımla sarmak ve ortak bir geleceği inşa etmek için vazgeçilmez adımlardır. Bu aynı zamanda bir toplumda ve coğrafyada vicdan ve adalet duygularını geliştirmenin, acıları karşılıklı paylaşmanın ve demokratik, barışçı ve eşit bir geleceği birlikte kurabilmenin de yoludur.

    24 Nisan 1915’te iki yüzü aşkın Ermeni aydının evlerinden alınarak ölüme yollanması ile başlayan bir etnik kimlik ve inanç kırımı olan Büyük Felaket’in (Metz Yeğern) üzerinden 109 yıl geçti. Bu süreç, yüz binlerce Ermeni’nin sürgünü ve katli ile devam etti. Bu toprakların diğer Hıristiyan halkları da bu politika ve uygulamalar sonucunda çok ağır insani bedeller ödediler ve katledildiler.

    Şu çok açık ki Ortadoğu ve Kafkasya coğrafyasını, üzerinde yaşadığımız toprakları çoraklaştıran gerçeklerle ve utançlarla yüzleşmeyi ertelemek veya yapmamak toplumsal barışa ve hakikatlerin konuşulmasına hizmet etmemektedir. İnsanlığa karşı işlenen suçlarla yüzleşmek ortak ve eşit bir geleceği ve toplumsal barışı kurmanın da önemli bir adımıdır.

    Bu topraklarda var olan farklı halkların ve inançların, kimliklerin ve kültürlerin yaşadıklarını unutturmak; başka bir deyişle farklılıkları silmek, yok saymak ve homojen bir toplum yaratmak, tek ırk-tek din-tek dil anlayışını egemen kılmak hedefi 20. yüzyılın başlarından bugüne dek süregeldi.

    Ne yazık ki, bugün bile bu topraklar üzerindeki farklı etnik kimlik, dil, kültür ya da inancın bir diğerinden üstün olmadığı gerçeği toplumsal ve siyasal genel kabul görmemektedir. Toplumsal çoğulculuğa denk düşen yasal ve anayasal düzenlemeler ve gereklilikler yerine getirilmemektedir. Farklı siyasal aidiyetten de olsa tekçilik anlayışında birleşenlerin ve uzlaşanların hakimiyeti sürmektedir.

    “YÜREĞİMİZİN DERİNLİKLERİNDE HİSSEDİYORUZ”

    Bu toprakların ve coğrafyanın kadim halklarından olan Ermeni halkıyla ve Ermeni yurttaşlarımızla birlikte huzur içinde ve eşit koşullarda yaşamak son derece önemlidir. Aynı zamanda bölgemizin bir parçası olan Ermenistan devletiyle diplomatik, ticari, ekonomik ve kültürel ilişkileri geliştirmek hem halkların ihtiyacı ve çıkarıdır hem de Kafkasya bölgesinde barışın inşa edilmesinin yoludur.

    Bu duygu ve düşüncelerle, Anadolu ve Mezopotamya’nın kadim halkları olarak 109 yıllık acıları ve yası bir kez daha paylaşıyor; yaşanmış olan büyük felaketi, bu insanlık trajedisini yüreğimizin derinliklerinde duyuyor, o süreçte yaşamını yitirenleri bir kez daha hüzün ve saygıyla anıyoruz.”

    PİRHA/ANKARA

  • Ermeni Soykırımı’nın 109. yılı

    Ermeni Soykırımı’nın 109. yılı

    PİRHA- 24 Nisan 1915’te İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin örgütü Teşkilat-ı Mahsusa tarafından 250 Ermeni aydın ve siyasetçi evlerinden alınarak zorla sürgüne gönderildi ve katledildi. Bu tarih, Ermeni Soykırımı’nın başladığı gün oldu, Ermeni halkının katledildiği ve Anadolu’nun Hıristiyansızlaştırıldığı tarihtir.

    27 Mayıs 1915 tarihinde çıkarılan Tehcir Kanunu ile Osmanlı Ermenileri, ilk kafile ile sürgüne çıkarıldılar.

    II. Abdülhamit döneminde de Ermenilere karşı yaygın yerel katliamlar yapıldı. Ancak Osmanlı Ermenilerinin asıl tasfiyesi İttihat Terakki iktidarı tarafından 1915 yılında uygulandı. Osmanlı dönemindeki azınlıkların tasfiyesi, Cumhuriyet döneminde de devam etti.

    24 Nisan 1915, Ermeni Katliamı’nın simgesel tarihi olarak tarihin kayıtlarına girdi.

    Katledilen Ermenilerin bankalardaki hesaplarına, değerli eşya kasalarına da el konulmuştu. Soygunun bu boyutunun tutarı 1915 yılının parasıyla 22 milyon dolar olarak hesaplanıyor.

    1915’te başlayan süreçte Anadolu’nun diğer Hıristiyan halkları, Süryaniler, Nasuriler, Keldaniler, Rumlar ve Ezidiler de soykırıma uğratıldı. 20. yüzyılın başında bugünkü Türkiye sınırları içinde her beş kişiden biri, yani nüfusun yüzde 20’si Hıristiyan, Yahudi ya da Ezidi gibi farklı dinsel inançlara sahipti.

    (HABER MERKEZİ)

  • Sahibinden satılık Ermeni kilisesi Meclis gündeminde

    Sahibinden satılık Ermeni kilisesi Meclis gündeminde

    PİRHA – Milletvekili George Aslan, Sivas’ın Hafik ilçesindeki Surp Garabet Kilisesi’nin satılığa çıkarılmasına tepki gösterdi. Aslan, konuya ilişkin soru önergesi vererek, Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’a “Surp Garabet Kilisesi ve benzer şekilde tapusu şahıslara geçmiş olan kilise ve manastırların sahiplerine iadesi için çalışmalarınız var mıdır/olacak mıdır?” diye sordu.

    Kamuoyunda sıkça rastlanılan “Satılık kilise” vakasının bir örneğine de Sivas’ta rastlandı. Tarihi kilise, sahibi olduğu belirtilen şahıs tarafından 16 milyon TL’ye satılığa çıkarıldı.

    Sivas’ın Hafik ilçesindeki Surp Garabet Kilisesi’nin satılığa çıkarılmasına (Tarihi Tuzhisar Kilisesi) ilişkin Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi Mardin Milletvekili George Aslan’dan tepki geldi. Konuya ilişkin Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne soru önergesi veren Aslan, Türkiye’de internet yoluyla satılığa çıkarılan kilise haberlerine sık sık rastlanıldığına vurgu yaptı.

    George Aslan, geçtiğimiz yıllarda Mardin’in Artuklu ilçesindeki 1700 yıllık Mor Yuhanna Süryani Ortodoks Kilisesi’nin de bir kişi tarafından internet sitelerinde satışa çıkarıldığını hatırlattı. Aslan, benzer bir durumun geçtiğimiz yıllarda Bursa’da Ermenilere ait bir kilisede yine görüldüğünü aktardı.

    “HRİSTİYAN YURTTAŞLARI RENCİDE EDEN DURUM”

    Milletvekili George Aslan, Hristiyanların kutsal ibadet yerleri olan kilise ve manastırların şahıslarca satışa çıkarılmasının Hristiyan yurttaşları rencide ettiğini de belirtti. Aslan, konuya ilişkin açıklamasında “Söz konusu kilise ve manastırların satılığa çıkarılmasının önlenmesi ve ülkenin ortak değeri olan bu tarihi ibadethanelerin korunması iktidarın sorumluluğundadır” ifadelerini kullandı.

    “KİLİSENİN TAPUSU ŞAHSA NASIL GEÇTİ?”

    Mardin Milletvekili George Aslan, konuya ilişkin Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’a şu soruları yöneltti:

    “*Sivas’ın Hafik ilçesinde bulunan Surp Garabet Kilisesi’nin basına yansıdığı üzere internet üzerinden satışa çıkarıldığına ilişkin bilginiz var mıdır?

    *Adı geçen kilisenin tapusunun şahsa ait olduğu iddiası doğru mudur? Doğruysa kilisenin tapusu nasıl ve hangi şartlarda şahsa geçmiştir?

    *Tapusu Bakanlığınıza ait kaç kilise ve manastır mevcuttur? AKP iktidarları döneminde tapusu şahıslara geçmiş veya satılığa çıkarılmış kilise ve manastır sayısı kaçtır?

    *Kilise, manastır ve diğer din ve inançlara ait ibadethanelerin kişiler tarafından satışının engellenmesi için herhangi bir çalışmanız var mıdır?

    *Surp Garabet Kilise ve benzer şekilde tapusu şahıslara geçmiş olan kilise ve manastırların sahiplerine iadesi için çalışmalarınız var mıdır, olacak mıdır?”

    PİRHA/ANKARA

  • Hrant Dink Mersin’de anıldı: Onu Ermeni düşmanlığı öldürdü- VİDEO

    Hrant Dink Mersin’de anıldı: Onu Ermeni düşmanlığı öldürdü- VİDEO

    PİRHA- İHD Mersin Şubesi, Gazeteci Hrant Dink’i katledilişinin 17’nci yılında andı. Anmada konuşan İHD Mersin Şube Başkanı Gazi İnci, “Dink’i Türkiye’deki en üst kademeden en alt basamaklara kadar yetkili kurumların dile getirdiği Ermeni düşmanlığı öldürdü. Hrant Dink, ırkçılıkla olan mücadelemizde yaşayacak” dedi.

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Mersin Şubesi, Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’i katledilişinin 17’nci yılında Özgür Çocuk Parkında andı. Anmaya İHD üyelerinin yanı sıra kentteki birçok emek ve demokrasi güçleri katıldı. “Katilleri yaratan karanlığı sorgulamadan geçen 17 yıl” yazılı pankartın açıldığı anmada “Faşizme inat kardeşimsin Hrant” sloganları atıldı.

    “HRANT DİNK’İN KATLİNİN ADI; TÜRK IRKÇILIĞI”

    İHD Mersin Şube Başkanı Gazi İnci, Hrant Dink’in katledilmesinde Türk ırkçılığının yattığını belirterek, “Hrant Dink cinayeti Cumhuriyet tarihi boyunca devlet yetkilileri tarafından kışkırtılan, sandığımızdan da geniş kitlelerin Ermeni düşmanlığı ve nefretinin bir sonucudur” dedi.

    Hrant Dink’in ömrü boyunca ırkçılık ve ayrımcılıkla mücadele ettiğine dikkat çeken İnci, ırkçılık, nefret ve önyargının düşmanı olduğunu dile getirdi.

    “DİNK’İ ERMENİ DÜŞMANLIĞI ÖLDÜRDÜ”

    Hrant Dink’in Türkiye’deki en üst kademeden en alt basamaklara kadar yetkili kurumlarının dile getirdiği Ermeni düşmanlığının öldürdüğünü kaydeden Gazi İnci, şu ifadelere yer verdi:

    “Katlinin gerçek failleri, düğmeye basanlar, yol boyunca her şeyden haberdar olanlar, yol verenler, göz yumanlar yargılanmadılar, cezasızlık zırhı tarafından korundular ve korunuyorlar. Katliamda tetikçi olarak kullanılan Ogün Samast da geçtiğimiz günlerde tahliye edildi.
    Bu coğrafyanın en büyük sorunlarının, yaralarının ardında her zaman ırkçılık, ayrımcılık ve nefret zehiri oldu. Bizler hak savunucuları, dün olduğu gibi bugün de ırkçılık, ayrımcılık ve nefrete karşı verdiğimiz her mücadelede, Hrant Dink’i yanımızda hissedecek, mücadelemizde yaşatacağız.”

    PİRHA/ MERSİN

  • Estukyan: Hrant, hak talep eden, hesap soran bir Ermeniydi; cinayete kurban gitti – VİDEO

    Estukyan: Hrant, hak talep eden, hesap soran bir Ermeniydi; cinayete kurban gitti – VİDEO

    PİRHA – Hrant Dink cinayetinin bir devlet cinayeti olduğunu söyleyen Agos Gazetesi yazarlarından Pakrat Estukyan, “Türkiye’de tabu kabul edilmiş konulara bodoslama girdi. Hrant, o tabuları sarstı, silkeledi. Onun bedeli olarak da bu cinayete kurban oldu” dedi.

    Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink, 19 Ocak 2007’de, Şişli’de Halaskargazi Caddesi üzerinde yer alan Agos gazetesi merkez binasının çıkışında tetikçi Ogün Samast tarafından yapılan silahlı saldırı sonucu öldürüldü. Hrant Dink’in öldürülüşünün üzerinden 17 yıl geçti. Hala adalet sağlanamadı. Adalet sağlanamadığı gibi Hrant Dink’i katleden Ogün Samast, 15 Kasım 2023’te tahliye edildi.

    Katledilişinin 17. Yılında Agos Gazetesi yazarı ve Hrant Dink’in yakın arkadaşı Pakrat Estukyan Hrant Dink’i anlattı.

    “HRANT DİNK SIKI BİR DEVRİMCİYDİ”

    Hrant Dink ile Agos’un kurulmasından yıllar öncesinden dostlukları olduğunu belirten Estukyan, “Çok heyecan dolu bir insandı. Tutkulu bir insandı. Sıkı bir devrimciydi. Tutkulu olma hali sözlerine de yansırdı. Hiçbir zaman lafını esirgemeyen bir karaktere sahipti. O karakteriyle de haftalık gazete olan Agos’un kurucusu oldu. 1996 yılında Agos’u kurarken sadece kişisel olarak kendi adına değil, susturulmuş, baskılanmış bütün bir Ermeni toplumu adına ses yükseltmenin gerekliliğine inandığı için Agos’u kurdu. O düşünceyle de zaten doğru bildiği yolda dümdüz ilerledi” dedi.

    Hrant Dink’in Türkiye’de tabu kabul edilmiş konulara bodoslama girdiğini ifade eden Estukyan, “Hrant, o tabuları sarstı, silkeledi. Onun bedeli olarak da bu cinayete kurban oldu” ifadesini kullandı.

    “DEVLET KATİLLERİ KORUDU”

    Devletin Hrant Dink’in katillerini koruduğunu söyleyen Estukyan, “Çünkü Türkiye’de Cumhuriyet öncesinden beri miras alınan bir cezasızlık ilkesi vardır. Devlet kendi katillerini her zaman korumuştur. Sadece korumakla kalmayıp çoğu zaman ödüllendirmiştir” dedi.

    Devlet adına cinayet işleyen, silah kullananların devletin makbul insanları olduğunu kaydeden Estukyan, “Cezasızlıkla ödüllendirilmişlerdir. Sadece o da değil görevlerinde terfi etmişlerdir, maddi anlamda desteklenmişlerdir, bu bir gelenektir Türkiye’de” diye konuştu.

    “BU BİR DEVLET CİNAYETİYDİ”

    Estukyan, Dink cinayetinin bir devlet cinayeti olduğunu söyleyerek, “Çünkü Ergenekoncu denilenler, Fethullahçı denilenler aynı zamanda bu devletin üniformasını giyen devletin memurlarıydı. Bunlar ya subaydı ya istihbaratçıydı ya polisti. Emniyetin değişik kadrolarında rütbeli polis, asker ve bürokratlardı ve MİT çalışanlarıydı. Fethullahçı da olsa Ergenekoncu da olsa bunların alayı devletin çalışanlarıydı” dedi.

    “HRANT ERMENİ OLDUĞU İÇİN ÖLDÜRÜLDÜ”

    Türkiye’de hak talep eden, hesap soran Ermenilerin ve Kürtlerin öldürüldüğüne dikkat çeken Estukyan, şunları kaydetti:

    “Hrant’ın öldürüldüğünden beri Ermenistan’da 24 Nisan anmalarında gözüme çarpan bir pankart var. O pankartın üzerinde Hrant Dink’in fotoğrafı var. Ve üzerinde de “1 buçuk milyon +1” yazıyor. O 1 buçuk milyon insan da sadece Ermeni olduğu için öldürülmüştü. Hrant da Ermeni olduğu için öldürülmüştü. En azından buradan o paralellik kurulabilirdi. Ermeniler, Türkiye’de hak talep ettikleri zaman öldürülüyorlar. Hak talep etmeyen Ermenilere kimsenin bir şey dediği yok. Bu sadece Ermenilerle sınırlı bir şey değil. Aynı şeyi Kürtler için de söylemek lazım. Bir Kürt ‘ben Kürt’üm benim haklarım var demediği sürece Türkiye’de bir rahatsızlık yaratmaz. Sorun o kelimeyi söylemesiyle başlıyor. Sorun, hak talep eden, hesap soran Ermeni olmakta. Hrant, hak talep eden, hesap soran Ermeniydi.”

    Devrim FINDIK – Hasari Serhat ÇELİK/İSTANBUL

  • ‘Dersim’de Ermeni bir aile olarak Alevileştik, bu kültürün bir parçası olduk’ -VİDEO

    ‘Dersim’de Ermeni bir aile olarak Alevileştik, bu kültürün bir parçası olduk’ -VİDEO

    PİRHA- Mazgirt, Dazkaya (Hasorik) doğumlu bir Dersim Ermenisi olan Zeki Armenak Sarıca, hem aile hikayesini hem de Dersim’de yaşamakta neden ısrar ettiğini anlattı. Dersim’de Ermeni olmanın kendisi için hiçbir farklılık yaratmadığını belirten Sarıca, “Biz artık bu toplumun kültürüyle büyüdük, yaşadık. Bu kültürün bir parçası olduk. Dersim’de yaşamak çok güzel, burada mutluyum” dedi.

    Dersim, son dönemlerde yoğun bir göç vermesiyle gündeme gelse de aynı zamanda en az giden nüfus kadar da göç alıyor. Gidenlerin tamamı yerli nüfus, gelenlerin ise çok azı geriye dönüş yapan Dersimli, çoğu da çevre iller ve başka yerlerden gelenlerden oluşuyor.

    Göç veren, sorunlarla boğuşan bir Dersim’in yanısıra aynı zamanda yaşayan bir Dersim de var.

    ‘Yaşayan Dersim’ dosyasında, kendine özgü sosyal ve inançsal yapısıyla hayatın aktığı Dersim’i, burada yaşayan, burada yaşamakta ısrar edenler üzerinden mercek altına aldık.

    ‘Yaşayan Dersim’ dosyasının ikinci bölümünde mikrofonumuzu Zeki Armenak Sarıca’ya uzattık.

    1979, Mazgirt, Dazkaya (Hasorik) köyü doğumlu bir Dersim Ermenisi olan Sarıca, hem aile hikayesini hem de Dersim’de yaşamakta neden ısrar ettiğini PİRHA’ya anlattı.

    Dedesinin, 1915 soykırımı esnasında Dazkaya köyünde yaşayan bir kadının üç çocuğundan biri ve o sırada 3 yaşında olduğunu belirterek, başladığı aile hikayesini şöyle anlattı:

    “Tertele başlayınca iki çocuğunu Mazgirt Güneşdere’de bir akrabasının yanına gönderiyor. Kendisi de dedemi yanına alıp Kocakoç köyüne gidiyor, Mustafa Ağa diye bir ağanın yanına maraba olarak yerleşiyor. Bir süre orada kaldıktan sonra Dazkaya’ya geri geliyorlar. Babam orada doğuyor. Yaklaşık 2000 yılına kadar o köyde yaşadık.”

    Köylülerin, ‘Biz size yeterince baktık, artık gidin’ demesiyle başka bir köye göçmek zorunda kalan ailenin, birkaç göçten sonra Dersim merkezde yaşamaya başladığını anlatan Sarıca, dedesinin adının Hüseyin ama dedesinin babasının isminin Garo Agop olduğunu, aileye Boyacıgiller dendiğini ve o zamanlar Mazgirt bölgesinde geniş bir kabile olduklarını söyleyerek şunları ekledi:

    “Bize Boyacıgiller diyorlarmış. Babamın dedesinin pamuk tarlaları varmış. Pamuğunu kendisi ekip iplik yapıyormuş. Boyasını kendisi yapıyormuş. O ipliklerden kumaş yapan, elbiseye kadar dikip bu şekilde ticaret yapan bir adammış.”

    “ERMENİ BİR AİLE OLARAK ALEVİLEŞTİK”

    Dersim’de Ermeni bir aile olarak Alevileştiklerini, halen de Alevi kültürüyle yaşadıklarını, cenazelerini cemevine götürdüklerini, ibadetlerini Alevi inancına göre yaptıklarını ve Kırmanc göreneklerine göre hareket ettiklerini belirten Sarıca, sözü iki inanç arasındaki benzerliklere getirerek, “Ermeni ve Alevilerin yaşam tarzları benziyor, çok ortak yönleri var. Mesela ibadet şekilleri, güneşe karşı dua etmeleri, onların da mum yakması. Mesela Gağand dediğimiz Paskalya Bayramı. Bu tür ortak yönlerimiz var. Ermeni dilini biraz araştırdım, çok bilmiyorum ama Kırmancki ile çok ortak kelime var.”

    “YERLİ HALK SAYESİNDE YAŞIYORUZ”

    Dedesinin adının Hüseyin, onun babasının adının Agop olduğunu hatırlatan Sarıca, asimilasyona vurgu yaparak, “Dedemden itibaren isimler Türkçeleşiyor” dedi.

    Yaşadıkları kırımdan ve sonrasında başlarına gelenlerden dolayı ailelerin Ermeni olduklarını mecburen gizlediğini ifade eden Zeki Armenak Sarıca, “Ermeni olduklarını sadece komşuları ve yakın civardaki insanlar biliyorlarmış. Zaten devlet de sonradan bulduklarını tekrar götürüyormuş. Haliyle kendi dillerini de inançlarını yaşayamamışlar. Bu, halen devam ediyor. Mecburen kaçıyor, sığınıyor, saklanıyorlar ve kendilerini gizliyorlar ancak yerli halk bunların Ermeni olduğunu biliyor. Zaten o yüzden ve onların sayesinde yaşıyorlar” dedi.

    “ERMENİ OLDUĞUNU BİLMEYEN AİLELER VAR”

    İlişkiler bazında bakıldığında, Ermenileri sevenlerin de sevmeyenlerin de olduğunu ve bugün yaşıyorlarsa sevenler sayesinde yaşadıklarını belirten Sarıca, “Hor görüldüğümüz de olmuş. ‘Bunlar Ermeni dölü değil mi’ gibi hakaretlerle karşılaşmadık değil. Dedemler, babamlar da yaşamış bunları” dedi.

    Ermeni ve Alevi toplumunun iç içe geçtiğini, kız alıp verdiğini ve onların yanında kendilerini gizleme ihtiyacı duymadıklarını söyleyen Sarıca, “Ama kendini gizlemekten ziyade kendisinin Ermeni olduğunu bilmeyen aileler ve Ermeni aşiretler var. Kendisinin Ermeni olduğunu gizleyenlerin çoğu bunu aşamamış. Kendilerini anlatamıyorlar. Mesela Ermeni olduğunu bildiğim insanlarla konuşmak istiyorum. ‘Hayır, biz bunları konuşmak istemiyoruz” diyorlar ya da mesela benim amcam diyor ki ‘biz Ermeni değiliz.’

    “YERLİLER GİTTİ Mİ DERSİM YABANCILAŞIYOR”

    Dersim’de Ermeni olmanın kendisi için hiçbir farklılık yaratmadığını vurgulayan Sarıca, “Biz artık bu toplumun kültürüyle büyüdük, yaşadık. Biz artık bu toplumun, bu kültürün bir parçası olduk. Tamam Ermeni kökenliyiz ama ne ibadetimizle ne dinimizle Ermeniliğimizi hiç yaşayamıyoruz. Tamamen asimile olmuş, kendi dilini, inancını, kültürünü yaşamayan bir Ermeni” dedi.

    Konuyu göçe getirerek, “Şu anda büyük bir göçle hepsi terk ediyor” diyen Sarıca, Dersim’de yerli nüfusun neredeyse yarısının gittiğini ve yerine yabancıların geldiğini belirterek, “Dersim acayip göç veren bir il ama nüfusu artıyor. Dersim terk edilmemeli bence. Önceden çarşıda gezerken selam vermekten başım boynum ağrırdı. Şimdi tek tük arkadaşlarımı görüyorum. Dersim çok güzel bir il ve bizim Dersim’e sahip çıkmamız lazım. Çünkü yerliler gitti mi maalesef Dersim yabancılaşıyor” dedi.

    “DERSİM’DE YAŞAMAK ÇOK GÜZEL”  

    Zeki Armenak Sarıca, Dersim’de yaşamakta neden ısrar ettiğini sorduğumuzda ise şu yanıtı verdi:

    “Müthiş bir coğrafya. Bizim daha keşfedemediğimiz bir Dersim var. Dersim’de yaşamak çok güzel bir şey. Dersim’i çok seviyorum. O yüzden hiç terk etmek istemedim, etmeyeceğim. Dersim’de yaşam koşulları çok zor. Hayat pahalılığı çok, kiralar çok yükseldi. En büyük sıkıntımız ekonomi şartları ama aç da kalsam Dersim’i seviyorum. Herhalde burada doğup büyüdüğüm için, ana toprağımız olduğu içindir.

    “KIRK KANAAT DA GEÇİNSEM BURADA MUTLUYUM”

    Çarşıya inip tanıdık bir arkadaşı gördüğümde, o gülümsemeler, o sıcak tebessüm, çok nadir istisnalar dışında kavganın dövüşün olmadığı çok medeni, saygılı bir şehir. Kırk kanaat da geçinsem burada mutluyum. Zorlanıyorum ama mutluyum. Çünkü Dersim başka bir coğrafya.”

    Eyüp HANOĞLU/DERSİM

    İLGİLİ HABERLER:

    Bir köye dönüş hikayesi: Küsmüş ağaçları sularken keyif alıyorum -VİDEO

    ‘Birileri bizim Dersim’den gitmemizi istiyor ama biz gitmeyelim’ -VİDEO

     

  • ‘100. yılda kimi dışlıyorsanız hepimiz oyuz!’

    ‘100. yılda kimi dışlıyorsanız hepimiz oyuz!’

    PİRHA – İHD Irkçılık ve Ayrımcılık Karşıtı Komisyon ile Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe Platformu, Cumhuriyetin 100. yılı sebebiyle yaptığı açıklamada “Yüzleşme” vurgusu yapılarak, “Eşitliğin, özgürlüğün, adaletin, demokrasinin her düzeyde hakim olduğu bir cumhuriyet inşa edilecekse bu 100 yılla yüzleşmek ve 100 yıl boyunca dışlananların sesi olmayı sürdürmek bir zorunluluktur. Herkesi bu yüzleşme mücadelesini güçlendirmeye davet ediyoruz” denildi.

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Irkçılık ve Ayrımcılık Karşıtı Komisyon ve Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe Platformu, cumhuriyetin 100. yılı vesilesiyle açıklama yaptı.

    Çok sayıda gazeteci, yazar, akademisyen, sanatçı ve insan hakları savunucusunun destek verdiği açıklamada “100. Yılda kimi dışlıyorsanız hepimiz oyuz!” denilerek şu ifadelere yer verildi:

    “Cumhuriyetin 100. yılı hakkında açıklama yapanlar, ister iktidar ve devlet erkanından isterse ana muhalefetten olsunlar, esas olarak gerçekleri gizlemeye çalışıyorlar. 100 yıllık tarihin içinde ezilen, ötekileştirilen, dışlanan, imha edilen, imha edildiği gerçeği gizlenen, sürülen, idam edilen, yok sayılan, sömürülen, hakları, inançları, özgürlükleri, yaşamları, dilleri devlet şiddetiyle gasp edilen, soykırıma uğratılan milyonları hatırlatmayı kaçınılamaz bir sorumluluk olarak görüyoruz.

    Sadece hatırlatmanın yeterli olmadığını biliyoruz. 100 yıl, yüzleşme ve hesaplaşma dinamiğiyle eleştirilmezse, dün bugünün kabusu olmaya devam eder. Düşmanlaştırılacak kesimlerin adları değişir ama hedef gösterme, düşmanlaştırma ve linç kültüründe hiçbir gerileme yaşanmaz. Dünün Ermenilerinin, Yahudilerinin, Rumlarının yerini Kürtler, Suriyeli göçmenler alır. İşçiler sistematik olarak sömürülmeye devam eder.

    Türkiye kapitalizminin tarihi kandan ve ateşten harflerle yazılmaya devam eder.

    Bu yüzden milliyetçiler, tarihi hamaset yüklü yalanlarla çarpıtır ve resmileştirirken bizler, resmi tarihin dışladıkları, hatta düşmanlaştırdıkları toplumsal kesimler hakkındaki gerçekleri açıklayacağız.

    Onlar 1915’i gizleyecek, biz gerçekleri anlatmaya devam edeceğiz.

    Onlar 1938 Dersim’ini gizleyecekler, biz anlatmaya devam edeceğiz.

    Onlar mübadeleyi çarpıtacaklar, biz gerçekleri ortaya sereceğiz.

    Onlar 6-7 Eylül pogromunu görmezden gelecekler, biz her yönüyle açıklamaya devam edeceğiz.

    Onlar darbeleri gizlemeye devam edecekler, biz cumhuriyet tarihinin darbeler tarihi olduğunu anlatmayı sürdüreceğiz.

    Onlar siyasilerin, devrimci gençlerin idamını yok sayacaklar, biz göstereceğiz.

    Onlar 2 Temmuz Sivas’ını, Gazi katliamını sıradanlaştıracaklar, biz pogromların ve linç kültürünün sıradanlaştırılamayacağını savunmaya devam edeceğiz.

    Her gün kadın cinayetlerinin işlenmesi, cumhuriyet tarihinin aynı zamanda bir işçi katliamı tarihi olması, LGBTİ+’lara yönelik düşmanlık ve linç politikaları, Kürtlerin anadilinin yok sayılması, göçmenlere yönelik aralıksız şiddetin rahat rahat örgütlenebilmesi tesadüf değil. Bu toplumun her bireyi, her toplumsal grubu ayrı bir cumhuriyeti deneyimliyor kuşaklar boyunca. Egemenlerin, milliyetçilerin yaşadığı cumhuriyet, dışlananlar açısından bütünüyle farklı bir cumhuriyettir.

    Tarihsel bir sorun olan Kürt Sorunu’nu tüm ağırlığıyla yaşayanlar açısından farklı bir cumhuriyet tarihidir tanık olduğumuz.

    Eşitliğin, özgürlüğün, adaletin, demokrasinin her düzeyde hakim olduğu bir cumhuriyet inşa edilecekse bu 100 yılla yüzleşmek ve 100 yıl boyunca dışlananların sesi olmayı sürdürmek bir zorunluluktur. Herkesi bu yüzleşme mücadelesini güçlendirmeye davet ediyoruz.”

    (HABER MERKEZİ)

  • DAD Ankara Şubesi’nden 6-7 Eylül pogromu açıklaması: Zulüm politikaları sürüyor

    DAD Ankara Şubesi’nden 6-7 Eylül pogromu açıklaması: Zulüm politikaları sürüyor

    PİRHA – Ana Fatma Cemevi Demokratik Alevi Derneği (DAD) Ankara Şubesi, 6-7 Eylül pogromuna ilişkin açıklama yaparak, katledilenleri andı.

    Mustafa Kemal Atatürk’ün, Yunanistan’ın Selanik şehrindeki doğduğu evin bombalandığı yalanı ile tetiklenen olayların ardından İstanbul adeta 1955 yılında kana bulandı. Derin devlet tarafından harekete geçirilen ırkçı gruplar, başta Rum ve Ermeniler olmak üzere tüm gayrimüslimlere karşı saldırı düzenledi. Çok sayıda insan vahşice katledilirken, evler, işyerleri ve ibadethaneler de yakıldı, yağmalandı.

    “ACILARIMIZ ORTAK”

    Ana Fatma Cemevi-DAD Ankara Şubesi, 6-7 Eylül pogromunun yıldönümünde “Acılarımız ortak” başlığı ile yazılı açıklama yaptı.

    “Katliam, asimilasyon, acı, zulüm, ölüm ve sürgün politikaları devam etmektedir” denilen açıklamada şu ifadelere yer verildi:

    “6-7 Eylül 1955’de yaşananlar, devletin kırım, katliam ve utanç günlerinden biridir. Tıpkı Ortaca, Maraş, Malatya, Çorum, Sivas, Madımak ve Gazi katliamları gibi.

    Önceden kurgulanıp tezgahlanır. Gerekçeler aynıdır; ‘ötekilerin varlığına’ tahammül edemeyen güruhu sokağa salıp, yakıp yıkıp can almasına göz yummaktır.

    Resmi kaynaklara göre 4 bin 214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 okul tahrip edildi. Kiliselere saldırıldı, içindeki kutsal resimler, haçlar, ikonalar ve diğer kutsal eşyalara zarar verildi. 73 Rum Ortodoks kilisesi ateşe verildi. Taciz, tecavüzlerin yanı sıra saldırıda 11 kişi katledildi. Helsinki Watch örgütünün bir raporuna göre ise katledilenin sayısı 15 olarak kayıtlara geçiyordu.

    Zaman içinde bu olaylara dair çeşitli itiraflar da geldi. 6-7 Eylül olaylarının olduğu sırada Seferberlik Tetkik Kurulu’nda görevli olan, 1988-1990 yılları arasında MGK Genel Sekreterliği yapan Sabri Yirmibeşoğlu, gazeteci Fatih Güllapoğlu’na verdiği röportajda 6-7 Eylül olayları hakkında şu demeci veriyordu; “6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı.” Bu sözleri Sabri Yirmibeşoğlu tarafından 2010’da bir televizyon kanalındaki röportajında ise bu sefer inkar ediliyordu.

    Dünden bugüne devletin kırım katliam, asimilasyon, acı, zulüm, ölüm ve sürgün politikaları devam etmektedir. Katledilen canlarımızı bir kez daha saygıyla anıyoruz.”

    PİRHA/ANKARA

  • Araştırmacı Hüsnü Gürbey yazdı: Silbûs (Surp Luys) sessiz kaldı, kuşlar küstü

    Araştırmacı Hüsnü Gürbey yazdı: Silbûs (Surp Luys) sessiz kaldı, kuşlar küstü

    PİRHA- Araştırmacı Hüsnü Gürbey, Agos’ta yayımlanan yazısında, Dersim coğrafyasında hem Ermenilerin hem de Kürtlerin kültüründe önemli bir yeri olan Sılbûs/Surp Luys dağının tarihçesine ve dağla ilgili efsanelere yakından bakıyor.

    Araştırmacı Hüsnü Gürbey, Agos gazetesine yazdığı “Silbûs (Surp Luys) sessiz kaldı, kuşlar küstü” başlıklı yazısında, Sılbûs/Surp Luys dağının tarihçesine ve dağla ilgili efsanelere yakından bakıyor. Kutsal Sılbûs– Surp Luys (Kutsal Işık)—Dağının, Dersim, Ermeni ve Kızılbaş Kürtler için bir ad olmanın ötesini ifade ettiğini belirten Gürbey, “Kadim halklar, yaşadıkları yerle/coğrafya ile özdeşleşirler, yaşadıkları yerlere sadece ayak izlerini, anılarını bırakmazlar, o coğrafyada dillere destan muazzam hikâyeler, mitoslar ve söylenceler bırakırlar. Bir halk yaşadığı topraklara, kendinden bir şeyler bırakmamışsa, o topraklar üzerinde bir hikâyesi yoksa o halk oranın yerlisi değildir ya göçmendir ya işgalcidir” dedi.

    SILBÛS (SURP LUYS) SESSİZ KALDI; KUŞLAR KÜSTÜ

    Hüsnü Gürbey‘in Agos Gazetesi’nde yayınlanan yazısı şöyle:

    “Yer adları, aynı zamanda kadim halkların kimliğinin de bir unsurudur. Yer ve bölge adları kadim yerli halkların kimliklerini tamamlayan öğeler olarak önemini günümüzde de korumaktadır. Bazı ülke, şehir, nehir, dağ vb. adlarının sadece bir ad olmanın ötesinde derin anlamları olduğunu biliyoruz. Zira bu adlar, aynı zamanda bir kültürü, bir karakteri de yansıtıyor. Örneğin Kutsal Sılbûs– Surp Luys (Kutsal Işık)—Dağı, Dersim, Ermeni ve Kızılbaş Kürtler için bir ad olmanın ötesini ifade eder. Kobanê, nasıl ki Kürtler için bir direniş destanının ifadesidir, Kutsal Sılbûs Dağı’da bir inancın sembolüdür.

    Kızılbaş Kürtler ile Ermeniler ’in ortak kutsalı olan; Kutsal Sılbûs’un– Surp Luys—da bir hikâyesi var. Yüksekliği ve ihtişamının yanında ikizi gibi duran, ama ondan oldukça düşük kalan Qêl Dağı’nın kıskanmasına neden olur. Kıskançlığından dolayı Qêl, Sılbûs’a beddua eder: “Her mevsim, üstünde kar, buz ve boran eksilmesin” der; bu bedduaya içerlenen Sılbûs’ta Qêl’e “senin üstünde de engerekler ve çıyanlar eksilmesin” der. Êzdan tarafından her iki beddua kabul edilir; ne Sılbûs’un karı, buzu, boranı ne de Qêl’deki çıyan ve engerekler eksilir…

    “ARAMIZDAKİ FARK SOĞAN ZARI KADARDIR”

    Hıristiyanlık, Müslümanlık ve Musevilik, Semavi dinlerdir ve onların ihtişamlı mabetleri vardır. Hıristiyan dinine mensup, Ermenilerin ve Süryanilerinde kiliseleri var ve ayrı ayrı ibadethanelerde ibadet ediyorlar. Bir doğa/tanrısal inanç olan Kızılbaşların ibadethaneleri yoktur; doğanın kendisi kutsaldır ve her yeri mabettir/ziyaretgâhtır; ama içlerinde bazı yerler var ki çok ayrı anlam ve önemi vardır. Bazı su gözeleri, bazı dağların zirveleri bir ulunun mekân tutuğuna inanılır. Cemlerini köy evlerinde yaparlar. İnandıkları ne varsa kalplerindedir onların. Evlerinde dua ederler; sabah Güneşi’ne, Ay’a, yıldızlara yakarırlar. Xızır’dan yardım, Ali’den medet umarlar.

    Buna karşın uzun asırlardır iç içe ya da yan yana yaşayan Ermeni ve Kızılbaş Kürt topluluklarının, ortak gelenek, görenek ve inanışları vardır; bunlardan Gağend/Waynaht, Xızır Orucu/Surp Sarkis , perhiz gibi benzer oruç günleri gibi. Boz Atlı Xızır inancı, Ermeni kültüründe sadece isim değişikliğine uğramış Boz Atlı Aziz Surp Sarkis’tir ve Kızılbaş Kürtlerdeki Xızır ile aynı özelliklere sahiptir. Kırsal bölgede yaşayan Ermeniler, aynı Kızılbaş Kürtlerde olduğu gibi Şubat ayında Surp Sarkis için üç gün oruç tutmakta, benzer olarak Xızır için yapılan ‘kete’leri Surp Sarkis için sunmaktaydılar. Gaxend haftası bir başka ortak inanç ritüelidir; o gün tuzlu qawıt yenilir. Genç kız ve oğlanlar su içmeden uykuya yatar, rüyasında birinin kendisine su verdiğini gören kişi onunla evleneceğine inanılır. Rüyasında kendisine su verdiği kişiyle gerçekten evlenen var mıydı? Bilinmez ama buna inanılırdı.

    “SİLBÛS İKİ HALKIN ORTAK DEĞERİDİR”

    Ali Tîyar Gök, Levon Haçikyan’ın” Hemşin Gizemi” adlı kitaptan Sılbûs/Surp Luys/Kutsal ışık adlı ziyaret hakkında şu bilgiyi verir:

    “Vartavar Kiğı’da da büyük bir coşkuyla kutlanırdı. Bu kentin batısında, Dersim yakınlarında sivri, çift zirveli Surp Luys (Kutsal Işık) dağı yükselir. Bu yöre halkının dağa saygısı öylesine büyüktür ki en büyük yemini “Surp Luys’un zirvesi üzerine ederler, bu dağda adak günlerinde doğanların Tanrı vergisi kabiliyetler taşıdığına inanırlar ve onları Varteres (gül yüzlü) adıyla vaftiz ederlerdi.

    Surp Luys dağı ziyareti ise başlı başına bir törendi. İnsanlar günler öncesinden adak hazırlıklarına başlarlardı. Temizlik yaparlar, bayramlık giysi ve çamaşırları ortaya çıkarır, katı yiyecekler ve lavaş hazırlar, yoksullara yiyecek ve giyecek armağan ederlerdi. Dargın veya küskünler barışmadıkça adağın kabul edilmeyeceğine inanırlardı. Pazar günü, güneşin doğuşundan çok önce yayan yola çıkılır, kadın ve kızlar çoğu kez yalınayak yürürdü. Tanyeri ağırmadan Soğukpınar’a (Pağakhpür) varılıp kahvaltı hazırlanırdı, buradan zirveye çıkarlardı. Zirveye varanlar, din ve dil farkı gözetmeden secde eder, toprağa yüz sürüp taşları öperlerdi. Dağ öylesine yüksek ve çevreye hâkimdi ki 360 köyü ile tüm Kiğı gözler önüne serilir hatta dürbünle bakıldığında Palu bile görünürdü. (Gök, 2002;7-8)

    NUHUN GEMİSİ

    Kedername ise Sılbûs hakkında şu bilgileri verir: Bu dağın tarihi gelenekleri vardır. Rivayete göre, tam şafak sökerken, Nuh Peygamber gemisiyle geçerken doruğuna sürtünmüştür ve bu yüzden de bu dağ Surb Luys (Kutsal Işık) olarak anılmaktadır. Bu nedenle her yıl, Vardavar’da Ermeniler ve Kürtler (Kızılbaş Kürtler) ziyarete gidip kurban keserlerdi. (Kedername, 2014; 372)

    Nuh’un gemisinin sürtünmesi sonucu çatallaşan dağın bir adı da Zılfıqar’dır. Çocukları olmayan, doğup da yaşamayan ailelerin tercih ettikleri en kutsal mekân burasıdır; şayet bu ziyaretten sonra çocukları olursa, ziyarette atfedeceklerinin/bağışlayacaklarının sözü verilir. Dolayısıyla doğan ilk çocuk erkekse ismi Zülfü/Zılfıqar (daha sonsa bunlara Mehmet Zülfi denilmeye başlandı) kız ise Asiye adı verildi. Bu çocuklar kutsala adandığı için, “masum u pak “kabul edilir ve kendilerine çok şefkatli ve nazik davranılır.

    TOROS SADAĞİKYAN’IN HİKAYESİ

    Ortak mekânlar dışında iki halk birbirlerinin kutsallarına da saygı gösterirlerdi. Bılece’de Ocaxê Qeresli’nin en iyi taliplerinden birisi, Kiğı’nın ünlü avukatlarından (dava vekili) Ermeni Toros Sadağikyan’dır. Sadağikyan tıpkı bir Kızılbaş gibi her yıl sonbahar aylarında köye gelir, ocağa misafir olur, gece yatsıya kalır, adağını adar, Hakkulasını verir ve Gulbangını alır giderdi. 1914 yılının yaz aylarında, Ermenileri vuracakları söylentisi yayılınca, Raywer Selah Efendi, dikkatli olması için Toros Sadağikyan’a haber yollar ve bir müddet Ocakta kalmasını ister. Gerçekten de Erzurum Valisi Tahsin Bey, Toros gibi bir halk önderini ortadan kaldırmak için çetelerle anlaşmıştır. Bir sonbahar günü (muhtemelen 1914 sonbaharı olmalı) Toros Bey, Sıvgêlikten Kiğı’ya dönüş yolunda Çiçek Tepesi denilen yerde stratejik bir nokta da pusuya düşürülerek vurulur. Toros’u vuranları, Ocak düşkün ilan eder, ama Ermeni halkı önemli bir liderini kaybetmiştir.

    Toros Sadağikyan’ın ölümü tehcir ve katliamların habercisidir; Ocak hemen önlem almaya çalışır. Çok yaşlı olmasına rağmen Selah Efendi’nin Babası İsmail ê Rawer hâlâ sağdır ve taliplerine, mal ve mülk için Ermenilere dokunmamaları için bir bildiri yayınlar: Bildiride; “ Ewî ku telvı Romê Fılan lêdıxın, jı me nının: Ew werısn, em dezîyê/bendıkê xwavın; dezî/bendıkê xwav zû dıbızdî, werıs nabızdî. Bê xwudî emın; me zû qırdıkın—Osmanlıyla birlikte Ermenileri vuranlar bizden değildir: Onlar urgandırlar, bizler ise ham ipiz, ham ip erken kopar, urgan kopmaz. Sahipsiz olan bizleriz; bizi erken kırarlar–”. Bunun anlamı şu: “Bugün Ermenilerin başına gelenler, yarın bizim başımıza gelir”; şu öngörüyü görebiliyor musunuz…

    OCAĞIN TOROS BEYDEN BAŞKA TALİPLERİ DE VARDI

    Ocağın, Toros Bey’den başka da talipleri vardı, küçükken tutuğum notlarıma el konulduğu için isimlerini veremiyorum; hafızamda sadece Kiğı eşrafından Artin Efendi kalmıştır. (*1) Kızılbaşlar da Ermeni kutsallarına gerekli saygıyı gösteriyorlardı; özellikle, kilise ve manastırlara saygı, en başta gelirdi: buralarda her Perşembe akşamı çıralar yakılır, niyaz edilirdi. Ünlü Kürdolog Dr. Celilê Celil, Dersimdeki Kızılbaş Kürtlerin yöredeki kiliselere hürmet gösterdiklerini, bu yerleri kutsal sayarak saygı gösterdiklerini belirtmektedir. Ermeni tarihçi Matti Moosa da bu tespiti doğrulamaktadır: “Kızılbaşlar ve Ermeniler arasındaki ilişki Kızılbaşların Ermeni Kiliselerine ve kutsal yerlerine gösterdikleri saygı ile güçlenmektedir. Kızılbaşlar ve Ermeniler arasındaki sosyo-dinsel ilişki artık yerleşmiş bir gerçektir. Sosyolojik açıdan yakın olan Ermeniler ile Kürtler ezelden beri Anadolu’da yan yana yaşamaktadırlar. Anadolu’nun doğusunda yoğun bir şekilde Kızılbaş nüfusu bulunmakta, birçok köyde ise Ermenilerle Kızılbaş Kürtler yan yana yaşamaktadır.”

    Harput’ta 1901-1917 yılları arasında görev yapmış son Amerikan misyoneri Henry Riggs, anılarında, Dersim halkı ile Ermeni halkı arasındaki dostane ilişkileri dile getirirken: “[ … ] Dersim Kürtlerinin Ermenilerle pek çok ortak noktası var, aslına bakılırsa, Türklerle olduğundan çok daha fazla” diyecektir.  (Kıeser,2005; 546-547)

    İKİ HALK ARASINDAKİ BENZERLİKLER, FARKLILIKLAR 

    Henry Riggs’in aktardığı gibi iki halkın benzerlikleri, farklılıklarından çok daha fazladır; bu durum, devlet yetkililerinin dikkatinde kaçmamıştır. Cumhuriyet döneminin önemli ideologlarından biri olan Hasan Reşit Tankut, Kızılbaş Kürtler ile Ermeni Hristiyanlığı arasındaki benzerliklere dikkat çeker:

    “Siyasal Bilgileri henüz bitirmiş ve Sivas Vilayeti maiyetine verilmiştim. Hafik ilçesinin bir Kızılbaş Kürt köyünde geceledim. Ev sahibi (Koçgirili Pir), I. Dünya Savaşı yıllarında Ermeniler’e özerklik verilmesi için öngörülen halkoylaması dolayısıyla bana şunları söyledi: ‘Kızılbaşlarla Ermeniler arasındaki fark, soğan zarı kadardır’” dediğini aktarır.

    Tankut, savaş öncesi yıllarında, Ermeniler’e verilmesi öngörülen özerklik konusunda da şunları ilave edemeden geçmez: “Allah’a şükür Birinci Dünya Savaşı patlak verdi de o uğursuz projenin hayata geçirilişini engelledi. Aksi takdirde Kızılbaşların büyük bir kısmı Ermenilerin lehine oy kullanırdı” diyecektir. (Kıeser,2005;716-17)

    “İKİ HALKIN YAKINLIĞI OSMANLI’YI HEP KUŞKULANDIRMIŞTIR”

    İki halkın bu yakınlığı Osmanlı Devleti’ni hep kuşkulandırmıştır. Bölgede gönderilen raporlarda bu açıkça görülmektedir. Örneğin: 11 Kasım 1895’te Amasya mutasarrıfı Bekir Sıtkı Bey, İstanbul’a Sivas civarındaki Alevi/Kızılbaş inançları, faaliyetleri ve Ermenilerle ilgili ayrıntılı bir rapor hazırlar:

    Raporda Kızılbaşların; “tüm ticari ilişkilerini gerçekleştirdikleri Ermenilerle yakın ilişkileri vardır.” Denildikten sonra; “alışkanlıkları ve kültürleri, onları sürekli entrikalarına ortak etmeye çalışan Ermeniler tarafından çok iyi bilinir. Ermeniler kendi adlarına, Kızılbaşların da onlarla müttefik olduğunu ve zamanı geldiğinde Müslüman halkı yenilgiye uğratmak için onlarla birleşeceklerine inanmışlardır. Bu nedenle, Kızılbaşların Müslümanlara olan nefretini daha da artırmak için söylentiler çıkarmaktadırlar.” (Deringil, age:227)

    HARMONİ BİR GÜN ANSIZIN BOZULDU

    Bir bahar sabahı insanlar uykularında uyanırken ani bir kararla karşılaştılar; Ermeniler göç ettirilecek. Ama böyle söylenmedi, onları geçici bir süreliğine Murat Paşa’nın yanına götüreceklerdi, nereden bileceklerdi ki, Murat suyuna kurban verileceklerdi.

    Her göç bir kopmadır, sadece göç edenlere değil kalanlara da acı verdi; hem de ne acı! İnsan yaşadığı yeri en iyi belki de müziği anlatır, o halkın enstrümanları çaldığında o yerin canlıları, kurdu-kuşu, böceği, dağları, ırmakları, akan suları ve insanları müziğin ritmine, ezgisine katılarak eşlik eder. Ama şimdi harmoni bozuldu, yüz yıl arayla önce Ermeniler sonra Kızılbaş Kürtler zorunlu göçe tabi tutuldu. Coğrafyamız sessiz, kuşlar dâhil bütün canlılar küstü.

    Yunanlı şair Nikiforos, bir şiirinde: “Savaş bitti/Bir sessizlik, sonra kuşlar geldi geri” der, ama bu topraklara barış gelmedi ki kuşlar geri gelsin, onlar ebedi gitti…

    DIZGÛN BAVA’DA SESSİZLİĞİNİ BOZMADI

    Eteğinde bunca acıların yaşamasına rağmen Sılbûs, sessizliğini bozmadı, çatal zirvesinden beklenen kurtarıcı kıvılcımını yolamadı. Hz.İsa çarmıha gerilirken; “Eli Eli, lama şabaktani?” dedi (Maalouf, 2012; 357)  ve tanrısına niye beni terk ettin diye sitem etti. Dersimliler de Bawa Dızgun’a sitem ettiler: “Dızgûno, Dızgûno to ça bombayê xwo hetê dînera rast nekerdino” dediler; ama Dızgûn Bawa’da sessizliğini bozmadı. Kadim topraklarından sürgün edilenler doğa-tanrılarına küsmediler, ama sitem ettiler…

    Yüzyıl yıl içinde yaşanan bu dramatik acı olaylardan olsa gerek, Sılbûs ve Qêl en sonunda sessizliklerini bozdular;  suç bizde mi diye bir birlerini sorgulamaya başladılar. Önce karşılıklı olarak birbirlerine ettikleri bedduaların kaldırılması için yüce varlık Êzdana çağrıda bulundular. Çağrıları hemen kabul gördü. Şimdi ne Sılbûs’un üstünde kar, buz, boran var, ne de Qêl’de yılan ve çıyan.

    Heyhat ki ne heyhat! Ama şimdi kendilerini yalın ayakla ziyaret edecek, niyaz dağıtacak, çıra yakıp Hak’la Hak’laşacak ne ziyaretçi kaldı ne de eteklerin de bağırıp çağıran, oynaşan, üreten ve yaratan insan ve canlı varlıklar. Yazıyı Bıleceli Şair Engin Güngör’ün Sılbûs adlı şiiriyle bitirelim:

    “İnsan beni böyle andı

    Benim adım Surp Luys

    Ham ateşin ışığıyım

    İnsandan bin yıllar önce

    Toprak doğurdu beni

    Suyun ve ateşin çocuğuyum

    Sonra rüzgâr ve bulutları tanıdım

    Milyon kere Güneş’i karşıladım, uğurladım

    Önce ağaçlar ve kuşlar geldi sonra insanlar

    Hepsinin şeceresi mıh gibi aklımda

    İlk kavganın İlk eşkıyanın ilk celladın

    Çıplak sonra çarıklı ve açlığın

    Tanrılara adanan ilk canın ve ondan akan kanın

    Binlerce savaşın hastalığın göçün tanığıyım

    Benim adım Sılbûs dağlar ülkesinden

    Munzur’un ve Bağır’ın karındaşıyım

    Kengerini, kekliğin, keçinin, pepuğun yurdu

    Ne kartalı aç bırakmışım ne de kurdu

    Benim adım Silbûs

    İnsan beni böyle çağırdı.”

    NOT: Bu makale 17 Ağustos 2023 tarihinde Agos gazetesinde yayınlanmıştır.

    PİRHA/İSTANBUL

  • ‘Bizi biz olarak niteleyen şeyler artık çöktü, birlikte yaşamayı bilmiyoruz’- VİDEO

    ‘Bizi biz olarak niteleyen şeyler artık çöktü, birlikte yaşamayı bilmiyoruz’- VİDEO

    PİRHA – Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Datça şubesi öncülüğünde, 13’üncü Hızırşah etkinliği kapsamında “Birlikte nasıl yaşarız” paneli yapıldı. Panelin konuşmacılarından Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya, “Bizi biz olarak niteleyen şeyler artık çöktü. Dolayısıyla da birlikte nasıl yaşayacağımızı bilmiyoruz. Bütün modeller çöktü, yeni bir model arayacağız. Yani yeni bir yol bulacağız ya da o yolu yaratacağız” dedi. 

    Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Datça Şubesi Cemevi’nin gerçekleştirdiği Hızırşah Etkinlikleri kapasamında “Birlikte nasıl yaşarız” paneli yapıldı.

    Zübeyir Çelik moderatörlüğünde Prof. Doktor Ayhan Yalçınkaya, Seyit Sevdin Ocağı mensubu Ali Doğan ve Ermeni sanatçı Udi Yarvant Bostancı’nın katılımı ile yapılan panelde, birlikte yaşamanın önemine dikkat çekildi.

    “SEVMEYİ, KUCAKLAŞMAYI BİLMEZSEK ASLA BİR YERE VARAMAYIZ”

    Ermeni sanatçı Udi Yarvant Bostancı, Aleviliğe sevdasının 9-10 yaşlarındayken başladığını belirterek, “Kuyumcuda çalışıyordum 5 lira haftalık alırdım. Tam yolumun üstünde bir plak dükkânı vardı ve o dönemde 45’lik plaklar satardı. 5 lirayı anneme vereceğim. Annem bana 1 lira veya 1 lira 25 kuruş sinema parası verecek ve o haftada Yılmaz Güney’in filmi varsa yaşamışız zaten. Birini seversin, birine âşık olursun. Birlikte yaşamanın güzelliği sevgiden geçer. Bir de bu işin ucunda Ermenilik de var” dedi.

    Bostancı, Amerika’ya gitme kararının nedenini ise şöyle anlattı:

    “Bir gazinoda çalışıyorum. Ast solist Şükran adında bir ablamız var Rumca okuyor benim de yeni parladığım dönemler beni de Ermenice okuyayım diye aldılar. O zamanlar rahmetli Hrant’ın Agos Gazetesi daha yoktu. Jamana Marmara vardı ve onda da sürekli reklamım çıkıyordu. Rumca okuyan var, Türkçe okuyan var, ben de Ermenice parçalar okuyordum. Hem Türkçe okuyorum hem Ermenice. Kürtçe nerede hak getire. Ermenice okuyorum, Türkçe okuyoruz. Bir gece biri geldi, dedi ki “nece okudun? Ben de gayet heyecanlı “Ermenice okudum” dedim. “Vay ki sen Ermenice okudun. Ne ana, ne avrat, ne bayrak, ne bacı, aklına ne gelirse küfür yetmezmiş gibi, ‘yarın ben buraya geleceğim,  istiyorsan bir Ermenice oku kafana sıkarım’ dedi. ‘Yarın yine geleceğim, ben de yine okuyacağım sen de gel sık kafama’ dedim. Hani birlikte yaşamak güzel ya, kardeşçe yaşamak güzel ya, nasıl yaşayacaksın? Nasıl becereceğiz. Yani sen Kürtçe’nin K’sine Ermenice’nin E’sine tahammül etmezsen, biz birbirimizi sevemezsek, Aşık Mahsuni’nin dediği gibi ‘hümanist, komünist, sosyalist, insandan gayrısı yalandır yalan, doğarken var mıydı gavur müslüman?’ Biz birbirimizi nasıl seveceğiz? Biz sevmeyi bilmezsek, kucaklaşmayı bilmezsek asla bir yere varamayız. Ben böyle düşünüyorum.”

    “HER ŞEY HAK İLE BAŞLAR HAK İLE BİTER”

    Seyit Sevdin Ocağı mensubu Ali Doğan, Bostancı’yı dinledikten sonra konuşmasında acılarının, kaderlerinin, çektikleri acıların ortak olduğunu belirterek, “Aynı topraklarda yaşamışız, onun kadar ben de duygulandım. Belki benim anlattığımdan anladığım kadar da o da duygulanacak. Sırf bu başlık için birlikte yaşamak bizim en büyük idealimizden öte, inanç itikat kültürdeki yerini aşmaya çalışacağım” dedi.

    Doğan, aynı zamanda kaderlerinin de ortak olduğunu söyleyerek, “Bugün kanın döküldüğü, insanların boğazlandığı, etnik kimliklerin geldiği noktada bunu sadece biz mi yaşamışız hayır, bunu bizden önce başka bir halk yaşamıştır. Onun için kaderimiz ortak, o açıdan bu sorunları aşmanın yolu bunun üzerinde durmaktan geçiyor” ifadelerini kullandı.

     Ali Doğan, küçükken büyüklerinin kendilerine iki şekilde hitap ettiklerini söyleyerek, “Birincisi zihniyeti bozuk, ikincisi ise ahlakı bozuk. Yani bu iki değer üzerinden bizim babalarımız bize bakınca zihniyeti bozuk, ahlakı bozuk diyor. Bir toplumun toplum olarak ortak değerlerini oluşturan bu iki kavram ilminde insanlığın da ortak sorunudur. Birlik ve dayanışmanın olmadığı, insanca yaşamanın kurallarıyla yaşanmadığı yerlerde de bunlar aşılabilir” dedi.

    “TOPLUMUMUZ DEĞERLERİ HAFIZASINDA TOPLUYOR”

    Doğan, anlattıklarının sadece Alevilerin değil bütün insanlığın sorunu olduğunu da söyleyerek, Hakk kavramından da şöyle söz etti:

    “Hacı Bektaşi Veli bir kucağına aslanı diğer kucağına ceylan yavrusunu almış. Günün şairi diyor ki “yılan serçeye su taşıdı.” Normalde yılanın yavru serçeyi yemesi lazım. Demek ki biz de yılansak serçeye su taşımamız lazım. Bunun felsefesi ve bunun içeriği o halkların kültüründe yatıyor. Bunu Ermenilerde araştırın öyledir, Kızılderilileri araştır öyledir, Afrika’da bir kabileyi araştır öyledir. Yaşamımızda bütün her şey hakla başlar hakla biter. Haktan geldik Hakk’a gidiyoruz onun için bu geniş bir tartışma konusu olduğundan bizim örf, adet, gelenek dediğimiz her şey Hakk’a talip edilir. Ama ne yazık ki bu gerici hurafe modası geçmiş, düşüncelere sahip kesimler tarafından bu kavramlar tasfiye edilmeye çalışılsa da buna rağmen toplumumuz bu değerleri hafızasında topluyor ve bu kavramlara bağlı olarak yaşadılar yaşıyorlar.”

    “BİRLİKTE NASIL YAŞAYACAĞIMIZI BİLMİYORUZ”

    Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya da, cem meydanı kurulduğunda erkan sürülürken ana yoksa posta kimsenin oturamayacağını söyledi. Yalçınkaya, kadınların büyük insanlık söyleminin yalan olduğunu tek bir sloganla bir anda gösterdiklerini söyledi.

    Büyük insanlığın ortak değerinin olmadığını da dile getiren Yalçınkaya, “Bunlar tümüyle bize dayatılmış şeyler ve çok açık” dedi.

    Yalçınkaya, “‘Nasıl birlikte yaşayabiliriz?’ sorusunu yanıtlamak istiyorsak bir noktada uzlaşmak zorundayız” diyerek şöyle devam etti:

    “Biz kimiz birlikte yaşamaktan neyi anlıyoruz? Gerçekten ortak bir şey mi anlıyoruz? Ermeni’nin Ermenice konuşması halinde “kafana sıkarım lan burası Türk yurdu” denilen bir yerde hangi birlikte yaşamaktan söz ediyoruz? O adama sorun, birlikte yaşamayı över, ‘ bizim cetlerimiz olan Osmanlı’dan öğrendik bunu, biz hoşgörülüyüz, Ermenilerin kılına zarar gelmez’ der. Kılına zarar gelmez de milyonlarca Ermeni’yi ben mi kovaladım bu topraklardan. Senin övündüğün cetlerin kovalamadı mı? İttihat ve Terakkili paşaların kovalamadı mı? Ama herkes Ermeni’yi duyana kadar, Kürdü duyana kadar maşallah birlikte yaşama hayranı. Aleviler de öyle. Demek ki birlikte yaşayamıyoruz. Birlikte yaşamanın anlamı üzerine de uzlaşabilirsek, birlikte yaşayabiliriz ama uzlaşamadığımıza göre bunu önleyen güçler üzerinde uzlaşabilirsek yine birlikte yaşayabiliriz. Biz Türk’üz, biz erkeğiz, biz müslümanız biz Aleviyiz, biz heteroseksüeliz dediğiniz anda düşmanlığa hazır hale geliyorsunuz. Çünkü siz Türk’seniz bunun açık anlamı şu: Başkaları Türk değil, her topluluk kendi üstünlük iddiasını sürdürme hakkına da sahiptir. Yani biz dediğimiz anda birlikte yaşamanın yolunu döşemiyoruz, düşmanlığın yolunu döşüyoruz. Öncelikle bunu fark etmeliyiz. Bu bizim tam da ortaklıkları sorgulamaya başlamamıza neden olur. Bizi biz olarak niteleyen şeyler artık çöktü. Dolayısıyla da birlikte nasıl yaşayacağımızı bilmiyoruz. Bütün modeller çöktü, yeni bir model arayacağız. Yani yeni bir yol bulacağız ya da o yolu yaratacağız. O yol yok, hepimiz bunun peşindeyiz.”

    Cebrail ARSLAN/MUĞLA

     

     

     

  • HDP’den 24 Nisan açıklaması: Yüzleşmek ortak gelecek için vazgeçilmez bir adımdır

    HDP’den 24 Nisan açıklaması: Yüzleşmek ortak gelecek için vazgeçilmez bir adımdır

    PİRHA-24 Nisan Ermeni Soykırımı’nın 108. yılı nedeniyle yazılı bir açıklama yayımlayan HDP, “Tarihsel hakikatlerle yüzleşmek, mağdur halklar ve inançlardan özür dilemek ve onarıcı adalet yollarına başvurmak, birbirini anlamak ve tarihsel yaraları samimi bir yaklaşımla sarmak ortak bir gelecek için vazgeçilmez adımlardır” dedi.

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Merkez Yürütme Kurulu (MYK) 24 Nisan Ermeni Soykırımı’na ilişkin yazılı bir açıklama yayımladı. Açıklamada, soykırım ile yüzleşme çağrısı yapılırken, toplumsal barışın bu şekilde sağlanabileceği belirtildi.

    “YAŞAMINI YİTİRENLERİ SAYGIYLA ANIYORUZ”

    Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

    “Tarihsel hakikatlerle yüzleşmek, mağdur halklar ve inançlardan özür dilemek ve onarıcı adalet yollarına başvurmak, birbirini anlamak ve tarihsel yaraları samimi bir yaklaşımla sarmak ortak bir gelecek için vazgeçilmez adımlardır.

    Farklılıkları silmek ve homojen bir toplum yaratmak; tek ırk-tek din-tek dil anlayışını hakim kılmak; bu topraklarda farklı halkların ve inançların yaşadıklarını unutturmak hedefi o günden bu yana süregeldi. Bu topraklar üzerindeki hiçbir etnik kimlik, dil, kültür ya da inancın bir diğerinden üstün olmadığı gerçeği halen toplumsal ve siyasal genel kabul görmedi. İnsanlığa karşı işlenen suçlarla yüzleşmek ortak ve eşit bir geleceği, toplumsal barışı kurmanın da önemli bir adımıdır. Coğrafyamızı çoraklaştıran utançlarla yüzleşmeyi ertelemek, toplumsal barışa ve hakikatlerin konuşulmasına hizmet etmemektedir. Bu duygu ve düşüncelerle, Anadolu ve Mezopotamya’nın kadim halkları olarak, 108 yıllık acıları paylaşıyor, yaşanmış olan Büyük Felaketi, bu insanlık trajedisini yüreğimizin derinliklerinde duyuyor, o süreçte yaşamını yitirenleri bir kez daha hüzün ve saygıyla anıyoruz.”

    (HABER MERKEZİ)

  • İHD’den çağrı: Adalet ve hakikat için Ermeni Soykırımı’nın inkârına son-VİDEO

    İHD’den çağrı: Adalet ve hakikat için Ermeni Soykırımı’nın inkârına son-VİDEO

    PİRHA – İnsan Hakları Derneği (İHD) Ankara Şubesi, Ermeni Soykırımı’nın 108. yıldönümünde basın açıklaması yaparak sorumlulara “Soykırımı tanı, af dile, tazmin et! Artık yeter! Adalet ve hakikat için Ermeni Soykırımı’nın inkârına son!” çağrısı yaptı.

    24 Nisan 1915 Ermeni Soykırımı’nın 108. yıldönümünde, İnsan Hakları Derneği Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyonu, konuya ilişkin basın açıklaması yaptı.

    İHD Ankara Şubesi önünde yapılması planlanan açıklama, Ankara Valiliği’nin yasaklaması nedeniyle şube binasında yapıldı.

    Çok sayıda yurttaşın katıldığı açıklamada “Adalet ve hakikat için yüzleşmeye davet” yazılı pankart açıldı.

    “DEVLET, ERMENİLERİ İMHA ETMEKLE KALMADI”

    Basın metnini İHD Ankara Şube Eş Başkanı Sevil Turgut okudu. “Ermeni Soykırımı’nın 108 yılında: Yeter! İnkâra son!” diyen Turgut, şu açıklamayı yaptı:

    “Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde, İstanbul Ermeni Patrikhanesi’nin verilerine göre Osmanlı İmparatorluğu’nda yaklaşık 2 milyon Ermeni yaşıyordu. Kent, kasaba, mahalle, köy olarak batıdan doğuya, kuzeyden güneye, Küçük Asya’nın her yerinde tam 2.925 Ermeni yerleşimi bulunuyordu. Buralarda yaşayan Ermeni cemaatlerinin 1.996 okulu, 173.000 erkek ve kız öğrencisi, 2.538 kilise ve manastırı vardı.

    1915’te başlayan Soykırım ve sonrasında, hatta Cumhuriyet dönemindeki politikalar sonucunda bu yerleşim yerlerinden geriye hiçbiri kalmadı. Kalanlar artık Ermeni yerleşimi değildi. 50 bin civarında olduğu tahmin edilen bugünkü Ermeni nüfusu, en yoğun olarak İstanbul olmak üzere, büyük çoğunlukla üç büyük şehre dağılmış olarak yaşıyor. Devlet Ermenileri imha etmekle kalmadı. İzlerini de sildi. Bugün Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı yerlerde onlardan iz bulamazsınız. Kiliseler doğa koşullarının tahribine bırakılmakla kalmadı, topa tutularak, dinamitlenerek yıkıldı. Anadolu’daki okulların hiçbiri artık yok. Soykırım’da sadece insanlar kitleler halinde katledilmedi, okulları, kiliseleri, mezarlıkları, manastırları, işyerleri ile tüm bir toplumsal doku yok edildi.

    “SOYGUN, TALAN, YAĞMA…”

    1915’te başlayan süreçte Anadolu’nun diğer Hristiyan halkları, Süryaniler ve Rumlar da soykırıma uğratıldı. Soykırım yalnızca tüyler ürperten katliamlardan, nehirlerden cesetlerin akmasından, vadilerin parçalanmış insan bedenleriyle dolmasından ibaret değil. Soykırım ölümün tercih edildiği, ölümün kurtuluş olduğu, insanın insanlıktan çıkarıldığı korkunç bir sürgünden, yollarda saldırıya uğrama, açlık, hastalık ve tecavüzden, kuşaktan kuşağa aktarılan derin bir yaradan, tarif edilemez, telafi edilemez, bağışlanamaz bir zulümden ibaret de değil. Soykırım aynı zamanda soygun, talan, yağma, muazzam bir hırsızlık. Hırsızlık soykırım kurbanlarının, değeri hesaplanamayacak boyutlardaki taşınmaz mallarıyla, işlikler, bağlar, bahçeler, tarlalar, konaklar, evler, hastaneler, manastır ve kilise arazileriyle de sınırlı değil. Bu en bilinen boyutuna ek olarak hırsızlık, üzerinde az konuşulan, az bilinen bir şeyi, düpedüz katledilen Ermenilerin bankalardaki hesaplarına, değerli eşya kasalarına el konulmasını da içeriyordu. Soygunun bu boyutunun tutarı 1915 yılının parasıyla 22 milyon dolar olarak hesaplanıyor. Ayrıca 20. yüzyılın başından itibaren Amerikan ve Fransız hayat sigortası şirketleri on binlerce Hristiyan’a hayat sigortası yapmışlar, bunların değerinin de o zamanın parasıyla 20 milyon ABD dolarını aştığı tahmin ediliyor. İttihatçılar, bu hayat sigortası tazminatlarına da, resmi yazılarında “sahipleri öldü, mirasçıları da kalmadı, Osmanlı hazinesine devredilmelidir” diyerek göz koydular.

    “SOYKIRIMI TANI, AF DİLE!”

    Ermeni Soykırımı 99 yıldır inkâr ediliyor. İnkârın, insanlığa karşı işlenmiş bu akla hayale sığmaz suçun gizlenmesinde bu büyük hırsızlığın da payı var. Bugünkü hırsızlık ve yolsuzluk düzeninin dibinde soykırımın büyük yağması yatıyor. İnkâr, sadece “ben yapmadım” demek değil. İnkâr, “yaptık çünkü hak etmişlerdi” demek. Televizyonlarda devlet erbabının, inkârcı tarihçilerin, “saygın aydın ve yazarlar”ın, yüzleri kızarmadan soykırımı meşrulaştırmaları, yapılanı aklamaları demek. Türkiye toplumunun ağırlıklı kesiminin bu söylenenlere inandığını, hatta bunu duymak istediğini bilmenin güvenine sahip olmak demek. İnkâr, kurbanların anısına ve onların torunlarına hakaret etmek demek.

    İnkâr, soykırım kurbanlarını suçlu çıkarmak, buna devam etmek, onların çocuklarını ve torunlarını düşmanlaştırmak demek. İnkâr soykırımı, insanlık suçunu sürdürmek demek. İnsan hakları adına en kötüsü de, tüm bunlara seyirci kalan bir toplum yaratmak demek, onun desteğini almak demek.

    Biz, insan hakları savunucuları diyoruz ki, soykırım bir politika, bir diplomasi, bir uluslararası ilişkiler konusuna indirgenemez. Soykırımın her şeyden, ama her şeyden önce devlet eliyle gerçekleştirilen en kitlesel insan hakları ihlali olduğu unutulamaz. İnkâr en kapsamlı, en etkili, en kalıcı, en yaygın insan hakları ihlalidir, çünkü çarpan etkisiyle çoğalan sayısız insan hakları ihlaline kaynaklık eder, teşvik eder, cesaretlendirir. Soykırım sonucu anayurtlarından kopartılıp dünyanın dört bir yanına dağılmış Ermenilerin uğradıkları, hesaba da, sayıya da gelmeyecek kadar büyük kayıplarının telafisine yönelik talep, istek ve dileklerine yanıt verilmelidir. İnkâr, böyle bir telafi ve adaletin yerine gelmesi sürecinin de önünde engeldir. Bu yüzden yıllardır bir çağrı yapıyoruz: Soykırımı tanı, af dile, tazmin et! Artık yeter! Adalet ve hakikat için Ermeni Soykırımı’nın inkârına son!”

    PİRHA/ANKARA

  • Ermeni Soykırımı’nın bugün 108’nci yılı

    Ermeni Soykırımı’nın bugün 108’nci yılı

    PİRHA- 108 yıl önce yani 24 Nisan 1915’te İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin örgütü Teşkilat-ı Mahsusa tarafından 250 Ermeni aydın ve siyasetçi evlerinden alınarak zorla sürgüne gönderildi ve katledildi. Bu tarih Ermeni Soykırımı’nın başladığı gün oldu, Ermeni halkının katledildiği ve Anadolu’nun Hıristiyansızlaştırıldığı tarihtir. 

    27 Mayıs 1915 tarihinde çıkarılan Tehcir Kanunu ile Osmanlı Ermenileri, ilk kafile ile açılan bu kapıdan kan revan içinde sürgüne çıkarıldılar.

    II. Abdülhamit döneminde de Ermenilere karşı yaygın yerel katliamlar yapıldı. Ancak Osmanlı Ermenilerinin asıl tasfiyesi İttihat Terakki iktidarı tarafından 1915 yılında uygulandı. Osmanlı dönemindeki azınlıkların tasfiyesi, Cumhuriyet döneminde de devam etti.

    24 Nisan 1915, Ermeni Soykırımın simgesel tarihi olarak tarihin kayıtlarına girdi.

    Katledilen Ermenilerin bankalardaki hesaplarına, değerli eşya kasalarına da el konulmuştu. Soygunun bu boyutunun tutarı 1915 yılının parasıyla 22 milyon dolar olarak hesaplanıyor.

    1915’te başlayan süreçte Anadolu’nun diğer Hıristiyan halkları, Süryaniler, Nasuriler, Ezidiler Keldaniler ve Rumlar da soykırıma uğratıldı. 20. yüzyılın başında bugünkü Türkiye sınırları içinde her beş kişiden biri, yani nüfusun yüzde 20’si Hıristiyan, Yahudi, ya da Êzidi gibi farklı dinsel inançlara sahipti.

    (HABER MERKEZİ)

  • ‘Dersim Katliamı’na dair okuması zor bir yazı’

    ‘Dersim Katliamı’na dair okuması zor bir yazı’

    PİRHA-Dersim Katliamı’na ilişkin “Dersim Katliamı’na dair okuması zor bir yazı” başlıklı yazı kaleme alan Taner Akçam, Ali Öz adlı askerin bir bakana yazdığı mektuba yer vererek, “Her büyük katliam, kendi başına ötekilerde izole ederek konuşuluyor. Herkes kendisine yapılan ile ilgili. Oysa öyle çok kesişme noktaları var ki… Bu mektup sadece bir örnek… Alpdoğan Paşa, “Ermeni’nin kökünü kuruttuk şimdi sıra Kürde ve Kızılbaşa geldi”, diyor. Bizim ayrı ayrı anlattıklarımızı onlar bir seferde anlatıyorlar” sözleriyle Anadolu ve Mezopotamya topraklarında yapılan katliamlara dikkat çekti.

    Agos gazetesi yazarlarından Taner Akçam, Dersim Katliamı’na dair “Dersim Katliamı’na dair okuması zor bir yazı” başlıklı yazı kaleme aldı. Hakk’a yürüyen araştırmacı Hasan Saltık’ın arşivinden yararlanarak kaleme alınan yazıda, 17 Aralık 1946 tarihli, askerliğini 1937/38 yıllarında Dersim’de çavuş olarak yapmış Ali Öz isimli bir kişiye ait bir mektup yer aldı.

    Yazının, devamında şunları yer alıyor:

    “Ali Öz’ün, Dersim’de katliamları doğrudan örgütleyen Abdullah Alpdoğan’ın koruması olarak görev yapmış ve birçok cinayete hem şahitlik etmiş hem de doğrudan katılmış. Özellikle Abdullah Alpdoğan’ın doğrudan işlediği cinayetleri anlatıyor.

    Mektubun, yazım ve imla (noktalama vb.) hatalarını koruduk. Sadece, okumayı kolaylaştırmak için paragraflara ayırdık.

    1988 yılından bu yana işkence ve şiddet konusuyla uğraşırım. Şiddet içeren, şiddet sahnelerinin anlatıldığı o kadar çok metin okudum ki… Zamanla, alışkanlık kazanıyor insan ve başlangıçta okumakta zorlandığınız şeyleri okumanız sorun olmuyor; deriniz kalınlaşıyor.

    Ama bu mektubu okurken böyle olmadı, çok zorlandım, okuyamadım. Gözlerim doldu. Yarısında masayı terk ettim. Bitirmek için çok zorlandım kendimi. Sonra da alacağınız cevapları bilseniz bile sizi asla tatmin etmeyecek soruları tekrar edip durdum: bir insan bir başka insana bunları niye yapar? Küçücük çocuklardan ne istiyorsunuz? Mektup şöyle:

    Hürmetli Bakanım Şükrü bey,

    Ben Dersim harekâtına katılan Çavuş Ali Öz, beni hatırlar mısınız bilemem. 937/938 Dersim harekâtında çavuş olarak görev yaptım. Alpdoğan paşamın sağ koluydum. Koruması olarak bütün harekât boyunca yanında görev yapma şerefine nail oldum. Allah razı olsun paşamızdan, tezkeremde size telefon ederek bana işe girmem konusunda yardım etmenizi rica etti. Ben direk Ankara’ya yanınıza geldim. Birlikte yemek yemiştik. Seka Genel Müdürünü arayarak işe girmemi sağlamıştınız. Allah sizden de razı olsun bakanım. Sayenizde ekmek yuva sahibi oldum, evlendim. İkisi kız, bir oğlan ellerinizden öper üç evlat sahibiyim.

    Bugüne kadar her şey mecrasında yürüyordu. İzmir’den asker arkadaşım Ethem yanıma ziyarete geldi. Tamamen kendini kaybetmiş. Onu da İzmir’de siz işe yerleştirmiştiniz. İşten kovmuşlar kendine iş arıyor. On beş gün misafir ettim. Sayın Bakanım, kafayı tamamen üşütmüş fırlayarak yataktan kalkıyor. Komutanım ben yapmayacağım, elini ayağını öpüyüm diye bağırarak sokağa çıkıyor, zor zaptediyorum. Öldürdükleri çocuklar sürekli rahatsız ediyorlarmış. Uyku filan uymuyor, zor bela İzmir’e ailesinin yanına götürüp teslim ettim. Ben geldikten sonra haber aldım. Bileklerini kesip intihar etmiş, çok üzüldüm, Bakanım.

    Bu olay beni derinden etkiledi. Benim de yaşadığım üzücü olaylar bir bir aklıma gelmeye başladı. Öldürdüğüm çocukların gözleri beynime işlemiş bende uymamaya, yememeye başladım. Sıçrayarak yataktan kalkıyorum, kendimi kaybediyorum, nereye gittiğimi ne yaptığımı bilemez duruma düştüm. Müdürlerim zorla akıl doktoruna gönderdiler. Sayın Bakanım doktor tüm yaşadıklarımı kâğıda yazdırıp imzalattı. Şimdi ilaç kullanıyorum. Üç ay izin verdiler. Yalnız Bakanım, Paşamız bu yaşananları sivilde kimseye anlatmayın, ananıza, babanıza bile. Yoksa hepiniz asılırsınız demişti. Ben olanları yazdım ve imzaladım. Başıma bir şey gelir mi şimdi bundan korkmaya başladım. Doktordan yazdıklarımı geri istedim, mümkün değil vermiyor. Sayın bakanım Paşama üç defa yazdım, cevap alamadım. Bu konuya el atıp doktordan yazıları alırsanız çok memnun olurum bakanım. Doktora yazdığım yaklaşık olarak şöyleydi.

    Mazkirt Tersemek konusunu biliyorsunuz. 937/938 Dersim harekâtına katıldım. Paşanın koruması idim. Şakilerle çok çatışma yaşandı. Kıstırdığımız veya teslim olan şakiler kadın, kız demeden öldürüyor, sonra da tamamını benzin döküp yakıyorduk. Bazen paşa canlı canlı benzin döküp yakın diyordu. Bağırışlar, çığırışlar içinde yanıp kül oluyorlardı, et kokusu bütün genzimizi yakıyordu.

    Tersemek başkaydı, Tersemek’ten paşama ihbar geldi. Çocuk ve kadınlar dere kenarına sarp bir yere saklanmışlar ne yapalım diyorlardı. Öldürün, yakın hepsini dedi paşa. İki saat sonra Teğmen bilgi verdi. Hiç kimse çocuklara zarar vermek istemiyormuş, emirleri dinlemiyorlarmış, paşa çok sinirlendi. Bir cemse askerle yola çıktık. Herkes hazır ola geçti, Teğmene ve askerlere vurmaya başladı. Küfür ederek, getirin hepsini düzlüğe dedi. Çocuklar, kadınlar çığrışarak, bağrışarak feryat figan paşanın ayaklarını yalıyorlardı. Ayaklarında üst başlarında doğru düzgün bir şey yoktu. Hepsinin ellerini ayaklarını bağlattı, ağızlarını çaputlarla kapattırdı.

    Şimdi askerler size sesleniyorum, bu kızılbaş dölleri hepsi vatan hainlerinin piçleri, arkadaşlarınızın katillerinin piçleri, bunlar büyürse kardeşlerinizi öldürmeye devam edecekler. Bunların kökü kazınmalı, ermeni döllerinin kökünü kuruttuk, bir tek bu kürtlerle, kızılbaşlar kaldı. Çocuklarınızın bu ülkede mutlu yaşamasını istiyorsanız acımadan öldüreceksiniz, hükümet, Cumhurreisimiz taş üstünde taş bırakmayın yakın yıkın talimatını vermiştir. Kimse bu yaptıklarınızdan dolayı yargılanmayacak size söz veriyorum dedi.

    Herkes sıra ile birer ikişer kişi öldürecek, bölükte sessizlik, Teğmen başla getirin iki kişi dedi, iki çocuk getirdiler, kafalarına sıktı. İkisi de öldü, üçüncü askere gelince Diyarbakırlı Salih çocukların yanına gitti, önlerine düştü. Komutanım ben yapamam, benim de çocuklarım var, çocuklar masum dedi, yazık bunlara dedi. Paşa, a.na koyduğumun kürdü. Senin ırkın ondan acıyorsun değil mi dedi. Askeri alnından vurdu. Her kim ki emri yerine getirmez sonu onun gibi olur diyerek herkes birer ikişer çocuk, kadın öldürmeye başladı.

    Her infazdan sonra paşa kesin ölmeleri için birer ikişer kafalarına kendi ateş ediyordu. Herkes mecburen görevini yaptı, bana gel çavuş sıra sende, üç kız çocuğu kalmıştı. Bunları da sen hallet dedi, çocuklar yere kapanmış altlarına yapmışlardı. Üstü başı perişan vaziyette ağlıyorlardı. Onların gözlerine baktım. Üçünü de öldürdüm, gözleri ciğerime saplandı. Gözlerini unutamıyorum. 70, 80 çocuk, 30 da kadın o gün infaz edildi. Hepsi Murat suyuna atıldı, dere kana bulandı. Birçok asker istifar (istifra. TA) etti, birçok insan öldürdüm, yaktım ama o çocukların gözleri gibi delen göz görmemiştim.

    Sayın Bakanım yaklaşık olarak bunları yazdım. İmzaladım eğer doktor bunları savcılığa verirse hepimiz zor duruma düşeriz. Emir kuluyuz, verilen emirleri yaptık ama çoluğumun çocuğumun yüzüne nasıl bakarım. Sayın Bakanım Paşamla da görüşürseniz bu anlattıklarımı kendisine anlatın.

    Acele cevap beklerim sayın Bakanım. Yalvarırım o yazıyı doktordan alın Bakanım.

    Ellerinizden öperim sayın Bakanım.

    17/12/946
    İmza

    Mektubun akla getirdikleri

    24 Nisan yaklaşıyor. Yine 1915 Ermeni soykırımı gündeme gelecek ve sonrasında konu gene ‘konuşulmayanlar’ arasında katılacak. Yayınladığımız mektubu bu gözle okumak gerekiyor. Yani, sanki 24 Nisan üzerine yazılmış gibi… 24 Nisan üzerine yazılacakları da Dersim üzerine yazılmış gibi okumak gerekiyor. Bugüne kadar bu yeterince yapılmadı.

    Dikkatinizi çekiyor mu bilemedim. Her büyük katliam, kendi başına ötekilerde izole ederek konuşuluyor. Herkes kendisine yapılan ile ilgili. Oysa öyle çok kesişme noktaları var ki… Bu mektup sadece bir örnek… Alpdoğan Paşa, “Ermeni’nin kökünü kuruttuk şimdi sıra Kürde ve Kızılbaşa geldi”, diyor. Bizim ayrı ayrı anlattıklarımızı onlar bir seferde anlatıyorlar.

    Sedat Ulugana, Bir Yarbayın Günlüğünden önemli pasajlar yayınladı. Yarbay, Dersim soykırımını anlatıyor ve “İn köyüne geldik, birçok Ermeni yakalanıp icabına bakıldı,” diyor. Dersimliyi imha ederken, Dersimin Ermeni’si unutulmuyor.

    Elinizdeki mektup birçok açıdan çok önemli. Birincisi, bir itiraf. İtiraf, bu topraklardaki kitlesel katliamlarda pek karşılaşmadığımız bir durum. Ermeni soykırımına katılmış, katliamlarda görev almış kişilerin açık itiraflarını içeren hiçbir anı hatırlamıyorum. Evet, bazı anılarda kenarda köşede geçen, “öldürdük” vb. gibi ifadelere rastlanır ama ‘hak ettiler’ havasında söylenir bunlar, sorumluluğu doğrudan üstlenen ve yaşananları açıkça anlatan metinler bulmak zordur. Genellikle, “bildiklerimi benle birlikte mezara götüreceğim,” tutumu egemendir.

    Son yıllarda, sözlü tarih anlatımlarıyla birlikte bu tür ‘itirafların’ yer aldığı görüşmeler de yapılmadı değil. Ama o görüşmelerde bile anlatan kişi kendisini soyutlar, olayların dışına çıkartır ve olayları “yaptılar”, “öldürdüler” gibi üçüncü şahıs üzerinden anlatırlar.

    Zeynep Türkyılmaz’ın, Dersim’de görev yapmış bir askere ait bulduğu bir anı defteri ve Sedat Ulugana’nın Yarbayının Günlüğü örnek olarak ele alınabilirler. Her iki günlüğün ortak bir özelliği var. Yazarlarının sadece kendilerine yazılmış notlar… İçinde, Türkyılmaz’ın aktardığı anıdaki “Her gün kafa kesmekle uğraşıyoruz”, “dere içinde kurşunla öldürdük” veya Yarbay’ın günlüğündeki “birçok Ermeni yakalanıp icabına bakıldı” gibi ifadeler olmasına rağmen, yazılanlara, Zeynep’in çok yerinde tanımladığı biçimiyle, ‘kötülüğün sıradanlığı’ egemen. Günlük sahipleri, bir ‘itiraf’ta bulunmuyor; imhalardan ‘yemek yedik’, ‘su içtik’ gibi son derece sıradan ifadelerle bahsediyorlar. Türkyılmaz’ın aktardığı günlükte imhalar, askerin soğuktan üşümesi, karnının acıkması veya İzmir’e ve sevgilisine duyduğu özlemle yan yana durur. Hatta, anı sahibi bizden, asıl acı çekenin, zorluklara göğüs gerenin ve acınması gerekenin öldürülen insanlar değil, kendisi olduğuna inanmamızı ister.

    Faillerin ismi
    Ali Öz’ün mektubunu, bu iki metinden farklı kılan ‘şahitliği’, faillerin isimlerini doğrudan anmasıdır. Örneğin, Alpdoğan Paşa’nın sadece örgütleyen değil, birincil el cinayetleri işleyen bir katil olduğunu uzunca anlatır. Alpdoğan’ın, ‘Ermenilerin kökünü kuruttuk şimdi sıra Kürtlere ve Kızılbaşlara geldi’ yollu sözleri Türkiye tarihinin çok özlü bir anlatımı gibidir. Hristiyanlarla başlayan, ‘Kızılbaşlarla’ ve Kürtlerle devam eden katliamlar ve cinayetler serisi… Bu tabloya, şiddet gösterilerine karşı çıktıkları için imha edilen gençleri, aydınları da eklerseniz, Türkiye’nin özet şiddet tarihini yazmış olursunuz.
    Abdullah AlpdoğanAbdullah Alpdoğan

    Diyarbakırlı bir Kürt askerin, çocuk öldürmeyi reddettiği için Alpdoğan tarafından öldürülmesi Kürtlerin, Hristiyanların (özellikle Ermeni ve Süryanilerin) imhasından Dersimlilere uzanan katliamlar sırasında değişen rollerine ilişkin yaşadıklarının çok özlü bir anlatımı gibi durur. Öldürmeyi, fail olmayı reddettikleri durumda öldürüleceklerdir… Bu topraklardaki Kürdün dramı budur.

    Benim için Ali Öz’ün mektubunda çok farklı olan bir boyut, anlatımdaki ‘insanilik’ ve şiddetin ‘sıcak’ anlatımıdır. ‘İnsanilik’ tanımı doğru mu emin değilim ama kastım öldürülenler, canlı canlı yakılan kadın ve çocuklar, okumaktan zorlanacağımız bir açıklıkla ve acıma duygusu ile anlatılır. Her bir kurban, bir insan olarak karşınızda durur, hepsini tek tek görür ve hissedersiniz. Sanki onları tanıyorsunuzdur… Ağlayan çocukların korkundan altlarına işediklerini okuduğunuzda tüyleriniz diken diken olur.

    Kurbanların ‘insan’ olarak tanımlandığı ender itiraf metinlerinden birisi bu. Katliamlarda öldürülenlerden genellikle ‘öteki’ olarak bahsedilir. Kurban, eğer ‘hain’, ‘düşman’ değilse ‘bilinmez’dir. Arada büyük bir mesafe vardır. Burada ise kurbanın ötekileştirilmesi değil aksine bizden birisi olarak anlatılmasına şahit oluruz. ‘Sıcak’ şiddetten kastım ise tanınmış Alman psiko-analist Alexander Mitscherlich’in Naziler örneğinde yaptığı ‘sıcak’ ve ‘soğuk’ şiddet ayırımıdır. Teknolojinin verdiği imkanları kullanarak, kurbanla araya büyük mesafe koyan endüstriyel ‘soğuk’ şiddet ile insanın içindeki vahşet duygularını da açıktan ifade ettiği, kurbanla aradaki mesafenin hemen hemen kaybolduğu ‘sıcak’ şiddet.

    Mektubun bir başka özelliği hasta olan, intihar eden faillerden bahsetmesidir. Bu çok önemli konuşulmayan bir gerçekliğimizdir, Türkiye’nin bir aynası gibidir. Öldürülen çocukların ‘gözlerinin ciğerlere saplandığı’ hasta faillerin dolaştığı bir ülkedir burası. ‘Yapamayacağım komutanım” diye uykusunda uyanan ve sokaklarda deliler gibi dolaşan faillerin ülkesi… Ve bu hastalıktan kurtulmanın tek yolunun anlatmak, konuşmak olduğu bilinir ama yapılmaz. Anlatılmaz, konuşulmaz ve susulur. Bilinenler bir sır gibi saklanır. Çünkü anlatılırsa ucunda ölüm vardır, anlatan öldürüleceğini bilir. Ama anlatılmadığı, saklandığı müddetçe de hastalıktan kurtulunamaz. Türkiye’nin bugünkü dramı budur. Öldürüleceği korkusuyla yaşadıklarını anlatmayan ama anlatmadığı müddetçe de hasta olmaya mahkûm bir ülke. Ermeni soykırımında da, Koçgiri’de, Şeyh Sait’te, Zilan ve Ağrı’da olan da budur. Bu nedenle, ayırmadan konuşmamız gerekiyor bu katliamları ve faillere ve onların torunlarına, “konuşun ve ruhunuzu kurtarın,” diye bağırmak gerekiyor. Toplumun hastalıktan kurtulmasının başka şansı yoktur.

    * Mektup, Hasan Saltık Arşivinden. Arşivdeki belgeleri benle paylaşan Nevzat Onaran’a ve belgeyi kullanmama izin veren Nilüfer Saltık’a teşekkür ederim.”

    (HABER MERKEZİ)