Etiket: ERMENİ

  • ‘Hrant’ın kanı Dersim dağlarından, Maraş’tan, Sivas’tan sızan kanla buluşacak’-VİDEO

    ‘Hrant’ın kanı Dersim dağlarından, Maraş’tan, Sivas’tan sızan kanla buluşacak’-VİDEO

    PİRHA-AGOS Gazetesi kurucusu ve genel yayın yönetmeni Hrant Dink, katledilişinin 16. yılında vurulduğu yerde anıldı. Bu yılki konuşmayı yönetmen Emin Alper yaparken, “Hrant’ın kanı Mustafa Suphi ve arkadaşlarının bindirildikleri takadan, Sabahattin Ali’nin kırık gözlük camından, Musa Anter’in ak saçlarının arasından, 1915’te Anadolu’nun her karış toprağından, 38’de Dersim dağlarından, 55’te İstanbul’un kırık vitrin camlarından, Maraş’tan ve Sivas’tan sızan kanla buluşacak” dedi. 

    AGOS Gazetesi kurucusu ve genel yayın yönetmeni Hrant Dink, katledilişinin 16. yılında vurulduğu yerde anıldı.

    Eski Agos bürosu önündeki anmaya Rakel Dink ve Hrant Dink’in ailesinin yanısıra siyasetçiler, sivil toplum kuruluşları temsilcileri, Cumartesi Anneleri, HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, HDP Milletvekilleri Garo Paylan, Hüda Kaya, Filiz Kerestecioğlu, Sezai Temelli, Saruhan Oluç, CHP Milletvekilleri Sezgin Tanrıkulu, Ünal Çeviköz, Turan Aydoğan, TİP milletvekili Ahmet Şık, CHP İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, Şişli Belediye Başkanı Muammer Keskin, Uğur Mumcu’nun kızı Özge Mumcu da katıldı.

    Saat 15.00’te saygı duruşunun ardından Hrant Dink’in “Su çatlağını buldu” konuşması hep birlikte dinlendi. Toplanan kalabalık “Faşizme inat, kardeşimsin Hrant”, “Hepimiz Hrantız, hepimiz Ermeniyiz”, “Biz bitti demeden bu dava bitmez” sloganları attı. Bu yılki konuşmayı ise yönetmen Emin Alper okudu. Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

    “HRANT’IN KANI DERSİM DAĞLARINDAN, MARAŞ’TAN, SİVAS’TAN SIZAN KANLA BULUŞACAK”

    “Bugün tam 16 sene oldu. Yine içimiz buruk, yine adaletin tam manasıyla tecelli etmediğine inanarak ve o katilleri yaratan karanlığın hiç dağılmadığını, belki de daha da koyulaştığını bilerek, yine burada, onun gövdesinin ebedî olarak sessizce uzanıp kaldığı kaldırımda toplandık.

    Hrant Dink’in katledilişinin üzerinden tam 16 sene geçti. Osmanbey kaldırımlarında yatan dostumuzun yarasından hâlâ kan sızıyor. İçe doğru birbirine dönmüş iki ayağının arasından incecik akan kan, kendine bir yol arıyor. Gündelik telaşları içinde koşturan bir insan kalabalığının arasından, ardından ağlayan öfkeli dostlarının yanından, adalet arayışına duvar olmuş mahkeme kapılarının altından, nefret ve hınç dolu kışkırtıcıların akşamları huzur içinde döndükleri evlerinin önünden, Kamp Armen’in yıkıntıları arasından, doğduğu Malatya’ya, Anadolu topraklarında kendine bir yol arıyor.

    Bu incecik sızıntı kendi yolunu bulacak. Hrant’ın kanı Mustafa Suphi ve arkadaşlarının bindirildikleri takadan, Sabahattin Ali’nin kırık gözlük camından, Musa Anter’in ak saçlarının arasından, 1915’te Anadolu’nun her karış toprağından, 38’de Dersim dağlarından, 55’te İstanbul’un kırık vitrin camlarından, Maraş’tan ve Sivas’tan sızan kanla buluşacak. Yıllardır bu topraklarda sadece Ermeni, Rum, Kürt ve Alevi olduğu için, azınlık olduğu için katledilen masumların, sadece eşitlik ve kardeşlik istediği için öldürülen aydınların kanı birbirine kavuşuyor ve kendine akacak bir yol arıyor.

    Bu yolları görenler “Ne çok kan akmış” diyorlar. Oysa onların sayısı ne kadar azdı. Sayıları azdı ama kanları çok aktı. Çünkü az olmak bu topraklarda zulüm görmek için hep yeterli bir nedendi. Az olan, sadece az olduğu için çoğunluğun gazabını üzerine çekti. Azınlıkta olan, çoğunlukta olana “Çoksun, güçlüsün ve kendini haklı sanıyorsun, ama beni hâlâ kendine benzetemedin” dedi “ve ben var olduğum sürece hükümranlığın tam ve kusursuz olamayacak”… İşte bu yüzden, çoğunluk azınlıktan nefret etti. Onu görünmez kılmak, susturmak, sürmek, kaçırmak, bütünüyle yok etmek istedi.

    “MUKTEDİRLER ORGANİZE ETTİ, YÖNLENDİRDİ”

    Çoğunluk, başına gelen felaketlerden kendisinin sorumlu tutulmasından hiç hoşlanmadı. Çoğunluğun yanlış yapması mümkün olmadığından, onun başına gelen felaketlerin sebebi hep azınlıkta olandı. Azınlık, tehdit demekti. Düşmanların gizli ya da açık ortağıydı. Onlar kuyrukluydu, onların kestiği et yenmezdi, onlardan hastalık bulaşırdı, çocuklarımızı kaçıranlar, birlik ve beraberliğimize kastedenler, ülkemizi dışarıya şikâyet edenler, toprağımızda gözü olanlar, bölücüler, ajanlar, hainler ve işbirlikçilerdi onlar.

    Çoğunluk azınlığı ortadan kaldırmak istedi, çünkü azınlık korunmasızdı. İnsanlık gerçek hedefine yöneltemediği hınç, kıskançlık, öfke ve nefretini en savunmasız olana yöneltmeyi severdi. Savunmasız olana yönelik şiddet kazançlıydı, çünkü faillerin bu işin sonunda zarar görme ihtimali zayıftı. İnsan patronuna, kendisine hükmeden iktidara, onu ezen güçlüye, hayatın zorluklarına ve felaketlere karşı ne kadar sessiz, kaderci ve korkaksa günah keçisi ilan ettiği azınlığa karşı o kadar gaddardı. Çünkü içten içe biliyordu ki korunmasız bir azınlığa yönelen şiddet cezasız kalacaktı. Ve muktedirler… Onlar da sırf aşağıdakilerin öfkesi kendilerine yönelmesin diye çoğunluğu hayalî düşmanlara karşı kışkırttı. Muktedirler organize etti, yönlendirdi, cesaretlendirdi ve faillere cezasız kalacaklarının sözünü verdi.

    Bu hikâye sadece bu topraklara özgü değil insanlığa mahsus bir hikâyeydi. Yıkımlar, trajediler, sürgünler, göçler, katliamlar ve soykırımlar dünyanın hemen her coğrafyasında modern tarihin her döneminde tekrar tekrar sahnelendi. Çoğunluk azınlıktan nefret etti. Ama en çok da azınlık adına konuşanlardan; bir parya gibi değil, eşit ve özgür birer vatandaş gibi yaşama hakkını talep edenlerden, kendilerine karşı işlenen suçları faillerinin suratlarına karşı teker teker sayıp dökmekten çekinmeyenlerden nefret etti. İşte Hrant Dink de tarihin o uslanmaz elebaşlarından biriydi. Ona tahammül etmeleri mümkün değildi, çünkü o kışkırtıcı olmadan dürüst konuşabilen, düşmanlaşmadan düşmanlığı yeren, kavgacı olmadan tavizsiz olmayı başarabilen, cesur olmak dışında bir varoluş bilmediği için cesur olan, bağırmadan sarsan, ulaştığı her yüreği titreten bir sesti. O sadece Ermeniler adına değil tüm ezilmişler ve sessizleştirilmişler adına mücadele veren bir sosyalistti. Krikor Zohrab’ların soyundan geliyordu o. Bu sese tahammül etmeleri mümkün değildi. Ve çoğunluğun hassasiyetleri adına suç işleyenler, onu el birliğiyle, 16 yıl önce, burada katletti.

    “İNSANLIĞIN HİKAYESİ BÖYLE BİTMEK ZORUNDA DEĞİL”

    İnsanlığın hikâyesi böyle başladı ve böyle süregeldi ama asla böyle bitmek zorunda değil. Bu hikâyeyi değiştirebiliriz ve değiştirmek zorundayız. Eğer adalet arıyorsak, Hrant’ı öldürenlerin, sadece tetikçilerin değil azmettiricilerin, sadece azmettiricilerin değil kışkırtıcıların, hedef gösterenlerin, düşmanlık ve nefret aşılayanların cezalandırılmasını istiyorsak; yalnız Hrant’ın değil bu topraklarda katledilmiş binlerce masumun kanı hâlâ aramızda dolaşıyorsa, bu hikâyeyi değiştirmek zorundayız. Bu hikâyeyi yeniden yazmak için bir araya gelmek, çoğunluğun ve iktidarın şiddetine karşı omuz omuza, dayanışma içinde yan yana durmak zorundayız. Çünkü dayanışma içindeki insan savunmasız değildir. Kocası ya da sevgilisi tarafından hunharca öldürülen kadın yalnız değilse, lince uğrayan Kürt ya da Suriyeli, katledilen Ermeni, ayrımcılığa maruz kalan Roman, istediği hayatı istediği gibi yaşama hakkı elinden alınan LGBTİ bireyler yalnız değilse, o zaman savunmasız da değiliz. Birimize ve hepimize yönelecek şiddetin hesabını sormaya hazırız.

    İnsanlığın hikâyesi değişmek zorunda ve onu biz değiştireceğiz. Önce dayanışarak ve yan yana durarak, sonra da çoğunluğa seslenerek. Ona “Sen bizsiz değil, bizimle birlikte mutlusun” diyerek. Biz sana nefret duyan ötekin değil, seni çoğaltan zenginliğiz. Nefretin sadece bizi değil, seni de bitiriyor. Güçlünün zayıfı ezdiği, insan onurunun ayaklar altına alındığı, sömürü ve ayrımcılığa dayalı bu sistemi biz kurmadık ama onu hep birlikte alaşağı edebiliriz. Karşında düşman değil dost var. Her sabah uyandığında karşında kardeşini göreceksin. Sırtını ona yaslayacak ve acıdan, kandan, sömürüden beslenen muktedirlere, kendi çarkları dönsün diye düşmanlaştıranlara, koltuklarını korumak için masum insanları birbirine karşı kışkırtanlara “Dur” diyeceksin. Birlikte yaşamak, nefreti bu toprakların dibine gömmek imkânsız değil.

    “FAŞİZME İNAT, KARDEŞİMSİN HRANT”

    Osmanbey kaldırımlarından Hozat’a, Hozat’tan Sasun’a, Sasun’dan Van’a, Diyarbakır’a uzanan kan yolları, ufuklar boyu uzanıp gidiyor. Gün gelecek, bu yolların köşebaşlarına anıtlar dikeceğiz. Her bir kurbanın hikâyesini öğrenip, hepsi için ayrı ayrı yas tutacağız. İnsanlığın hikâyesini böyle değiştireceğiz. Çünkü biz Hrant’ın arkadaşlarıyız ve ona bir söz verdik. Bu söz, hep birlikte eşit, insanca ve özgürce yaşama sözü. O sözü bugün kendimize bir kez daha hatırlatmak için buradayız. Hep bir ağızdan “Faşizme inat, kardeşimsin Hrant” demek için buradayız. Yarın nasıl hep bir ağızdan kadın, Alevi, Kürt, gey ye da trans olacaksak, bugün de övünçle, gururla ve inatla hepimiz “Hrant’ız, hepimiz Ermeni’yiz” diye haykırmak için buradayız. Tarih yazan kalemleri katillerin elinden almak, kardeşliğin hikâyesini birlikte yazmak için buradayız.

    O hâlde bir kez daha, yeniden ve hep bir ağızdan: “Faşizme inat, kardeşimsin Hrant.”

    PİRHA / İSTANBUL

  • Hrant Dink Ankara’da da anıldı; Hrant barış demektir-VİDEO

    Hrant Dink Ankara’da da anıldı; Hrant barış demektir-VİDEO

    PİRHA- Hrant Dink’i Anma İnisiyatifi, ölümünün 16. yıl dönümünde Hrant Dink’i andı. Anmada yapılan açıklamada, “Herkes önceden Hrant’ın öldürüleceğini biliyordu. Tetikçiler değişse de emri verenler hep aynı. Cinayet aydınlatılmadı. Soykırımlarla yüzleşilmeden aydınlık geleceği kuramayız” denildi.

    Hrant Dink’i Anma İnisiyatifi, ölümünün 16. yıl dönümünde Hrant Dink’i andı.

    İnisiyatifin çağrısıyla İnsan Hakları Derneği Ankara Şubesi önünde bir araya gelen yurttaşların yanı sıra çok sayıda demokratik kitle örgütü, siyasi parti temsilcileri ile HDP Milletvekilleri Zeynel Özen,  Kemal Bülbül ve Züleyha Gülüm de anmaya katıldı.

    ‘Hrant için adalet. Buradayız kardeşim’ pankartı açılan anmada sık sık ‘Adalet istiyoruz’, ‘Faşizme inat kardeşimsin Hrant’, ‘Yaşasın halkların kardeşliği’ sloganları atıldı.

    Anma Hrant Dink’in anısına yapılan bir dakikalık saygı duruşu ile başladı. Saygı duruşundan sonra inisiyatif adına ortak açıklamayı İHD Ankara Şubesi Eş Başkanı Sevil Turgut okudu.

    “SOYKIRIMLARLA YÜZLEŞİLMEDEN AYDINLIK GELECEĞİ KURAMAYIZ”

    Sevil Turgut, “Herkes önceden Hrant’ın öldürüleceğini biliyordu. Tetikçiler değişse de emri verenler hep aynı. Cinayet aydınlatılmadı. Bu cinayeti devlet işledi. Ermeni düşmanlığı hala devam ediyor. Soykırımla yüzleşilmeden aydınlık geleceği kuramayız” dedi.

    “HRANT BARIŞ DEMEKTİR”

    Ardından İHD Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan söz alarak, “Geçmişle yüzleşmessek geleceğe bakamayız. Yüzleşmek için hakikat gerekiyor.  Hakikatleri kabul etmeliyiz. Aksi halde ne adalet ne demokrasi gelir. Hakikatin ortaya çıkmaması için çaba sarf edenler var. Toplumsal barış ancak kapsayıcı olmakla olur. Herkesin farklılıklarına saygı göstermeliyiz. Hala savaş politikaları uygulanıyor. Umarız 2023 yılı barış yılı olur. Hrant barış demektir, hepimizin kıymetlisidir” şeklinde konuştu.

    “CUMHURİYETİN İKİNCİ YÜZ YILINDA TÜM YÜZLEŞMELERİ GERÇEKLEŞTİRECEĞİZ”

    HDP Milletvekili Kemal Bülbül ise, “Biz her zaman barışı savunuyoruz. Biz Hrant’ı anarken demokrasi ve barış mücadelesinde canlarını vermiş tüm canları anıyoruz. Tüm farklılıklarımızla bir arada dayanışma içerisinde olmalıyız. Biz haklıyız ve kazanacağız. Bu faşist iktidarı yıkacağız. Cumhuriyetin ikinci yüz yılında tarihi yüzleşmeleri gerçekleştireceğiz” ifadelerine yer verdi.

    Ardından anmaya katılan demokratik kitle örgütü temsilcileri söz alarak Hrant Dink’i andı.

    Konuşmalardan sonra anma sona erdi.

    PİRHA/ANKARA

  • ‘Nazi Başbakanı Şükrü Saraçoğlu azınlıkların mallarına çöküp onları Aşkale’ye taş kırmaya gönderdi’-VİDEO

    ‘Nazi Başbakanı Şükrü Saraçoğlu azınlıkların mallarına çöküp onları Aşkale’ye taş kırmaya gönderdi’-VİDEO

    PİRHA – Milletvekili Garo Paylan, Varlık Vergisi’nin 80. yılında TBMM Başkanlığı’na kanun teklifi sunarak “1942 yılında çıkarılan Varlık Vergisi Kanunu sonucunda vatandaşlık hakları çiğnenen ve ayrımcılığa uğrayanlardan resmen özür dilemesini ve maddi-manevi zararların tazmin edilmesini” talep etti.

    HDP Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan, Meclis’te düzenlediği basın toplantısında 1942 yılında çıkarılan Varlık Vergisi Kanunu’na değindi. Paylan, “Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en ırkçı kanunu” dediği uygulamaya ilişkin “Nazi uygulamalarının Türkiye tezahürü” yorumunu da yaptı.

    OY BİRLİĞİYLE IRKÇI VARLIK VERGİSİ YASASINI KABUL ETTİLER”

    Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından, 11 Kasım 1942’de oy birliğiyle kabul edilen Varlık Vergisi Kanunu’nu ırkçı bir karar oluğunu vurgulayan Garo Paylan “O gün Türkiye Cumhuriyeti tarihinin kara bir günüydü. Elbette bir ülke çıkarabilir böyle bir kanun ama bu kanunun hedefinde azınlıklar vardı. Ermeniler, Süryaniler, Rumlar ve Yahudiler vardı ve bu kanunu çıkaran dönemin başbakanı da bunu itiraf etti. Dönemin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu, ‘Biz Türk’üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bu kanun aynı zamanda bir devrim kanunudur. Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Bu kanun sayesinde piyasaya egemen olan azınlık tüccar sınıfı ortadan kaldırılarak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz” dedi, diyebildi. Açıkça ırkçı bir kanunla karşı karşıyaydı Türkiye Cumhuriyeti ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bütün milletvekilleri oy birliğiyle o ırkçı Varlık Vergisi Kanunu’nu kabul ettiler” diye konuştu.

    “DEDEME AŞKALE’DE KAR KÜRETTİLER, YETMEDİ, TAŞ KIRDILAR”

    Garo Paylan, Varlık Vergisi Kanunu’yla birlikte Ermeni, Süryani, Rum ve Yahudi yurttaşların adeta yıkım yaşadıklarına dikkat çekerek şunları söyledi:

    “80 yılı öncesi tarihçilerin konusu değildir. Benim dedem bunu yaşadı. Benim akrabalarım bunu yaşadı. Malatya’da dedem zaten atası, dedesi yok edilmiş dedem, zor bela yıllarca çalışarak bir ev edindi, evlendi, çocukları oldu. Bir iş yeri oldu. Çalıştı, zanaatkardı, ayakkabı üretiyordu gece gündüz, evini geçirebilmek için. Dedemin 10 lira varlığı varsa, Varlık Vergisi Kanunu’yla dedeme 50 lira varlık vergisi çıkarıldı. Varlığının beş misli varlık vergisi çıkarıldı. Neydi varlığı zaten? Bir evi, bir dükkanı, bir de ayakkabı üretmek için kullandığı alet edevat. Dedem bu vergiyi ödeyemedi, varlığını satmaya çalıştı. Herkes varlığının onda bir fiyatını bile teklif etmedi. Sonuçta ne oldu? Dedem bu vergiyi ödeyemedi. Ödeyemediği için hacizle karşı karşıya kaldı ve aldılar dedemi Aşkale’ye gönderdiler. Aşkale’de kar kürettiler, yetmedi, taş kırdılar. Geride kalan ailesi, benim babaannem ve babam, amcalarım, halalarım sefalet çektiler.”

    “FENERBAHÇELİYİM AMA O STADA GİTSEM, YÜREĞİM SIZLAR”

    Ben de Fenerbahçeliyim ama ne zaman o stada gitsem, yüreğim sızlar. Çünkü dönemin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu’nun adı şu anda hâlâ Fenerbahçe Stadı’nın adıdır maalesef. Saraçoğlu ne diyor? ‘Vergilerin tespit ve ilanı için 15 gün koyduk. Bunu takiben de 15 gün içinde tahsil şartı koyduk’ diyor. Yani düşünebiliyor musunuz? Bir insanın varlığının misli misli üzerine vergi koyuyorsunuz ve bunu ‘15 gün içinde ödeyeceksiniz’ diyorsunuz. ‘Ödemezseniz, haciz getireceğiz’ diyorsunuz. Yine ödemezseniz ‘Aşkale’ye göndereceğiz, kar küreteceğiz, taş kırdıracağız’ diyorsun.

    Varlık Vergisi Kanunu, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en ırkçı kanunudur ve bugüne kadar Türkiye Cumhuriyeti bununla yüzleşmemiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi 80 yıl önce çıkardığı bu ırkçı yasa nedeniyle Ermenilerden, Rumlardan, Süryanilerden, Yahudilerden özür dilememiştir. Zararlarını tazmin etmemiştir. Ben bu amaçla, bir yasa teklifi verdim bugün. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sundum. Türkiye Büyük Millet Meclisi, 80 yıl önce çıkardığı Varlık Vergisi Kanunu ile ilgili azınlıklardan özür dilesin diyorum yasa teklifinde. Aynı zamanda zararlarını tazmin etsin diyorum.

    Geçmişi geri getiremeyiz ama geçmişle yüzleşirsek geçmişin yaralarını iyileştirebiliriz. Ama geçmişle yüzleşmezsek, aynı suçlar maalesef tekrarlar ki, maalesef azınlık toplumlara karşı bu Varlık Vergisi Kanunu’nda sonra 6-7 Eylül 1955 Pogromu gibi daha pek çok ayrımcı uygulama maalesef uygulanmıştır.”

    “NAZİ POLİTİKALARININ TÜRKİYE’DEKİ TEZAHÜRÜYDÜ”

    “Şükrü Saraçoğlu ne diyor?: ‘Bu memleket tarafından gösterilen misafirperverlikten yararlanarak zengin olan azınlıklar bu meseleden kaçamazlar’ diyor. ‘Bu kanun, azınlıklara karşı, bu meseleden kaçmaya çalışan azınlıklara karşı bütün şiddetiyle uygulanacaktır’ diyor. Değerli arkadaşlar Türkiye’nin o zamanki nüfusu içinde azınlıklar yüzde 1 bile değildi. Ama Varlık Vergisi Kanunu’yla toplanan vergilerin yüzde 90’ını azınlıklar ödediler. Siz burada bir ayrımcılık görmüyor musunuz? Bırakın ayrımcılığı, ırkçılık görmüyor musunuz? Bu ırkçılığı tüm milletvekilleri görmeli, o günlerde görmediler. Bu, Almanya’daki Yahudilere karşı uygulanan Nazi politikalarının Türkiye’deki tezahürüydü. Nasıl ki Almanya’da Naziler Yahudileri öldürüp mallarına, mülklerine çöküyordu iseler o yıllarda, Türkiye’nin Nazi Başbakanı Şükrü Saraçoğlu da buradaki Ermenilerin, Rumların, Yahudilerin, Süryanilerin mallarına çöküp onları Aşkale’ye taş kırmaya gönderdi.

    Türkiye Cumhuriyeti de bu Nazi uygulamalarıyla mutlaka yüzleşmelidir, yüzleşebilmelidir. Bu amaçlarla ben Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Varlık Vergisi Kanunu’nun yarattığı yıkımlarla yüzleşmesini öneriyorum. Yüzleşelim ki, iyileşelim. Yalnızca yüzleşme de yetmez. Türkiye Büyük Millet Meclisi çıkardığı Varlık Vergisi Kanunu nedeniyle Ermenilerden, Rumlardan, Süryanilerden ve Yahudilerden özür dilemelidir. Azınlıklara karşı nefret söylemleri, küfürleri var o günlerde. Azınlıklar Aşkale’ye gönderiliyor o günlerde. Aynı Nazilerin Yahudileri trenlere doldurduğu gibi, bu ülkenin Ermenileri, Rumları trenlere doldurulup Erzurum Aşkale’ye götürüldüler.

    Maalesef bu ülkenin Başbakanı Nazi Şükrü Saraçoğlu tarafından işte azınlıklara karşı bunlar uygulandı. İşte tüm bunları görmeli ve yüzleşmeliyiz. Üzerinden 80 yıl geçti ama adalet için geç değil. Ben Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni bu ayıptan kurtulması için sorumluluğa davet ediyorum ve 80 yıl önce çıkarılan bu yasanın tazmin edilmesini ve bu yasanın sonuçlarıyla mağdur olanlardan özür dilenmesini talep ediyorum.”

    PİRHA/ANKARA

  • HDP’li Bülbül Arguvan’da: Arguvanlı olmak çok kültürlülüğü gerektiriyor-VİDEO

    HDP’li Bülbül Arguvan’da: Arguvanlı olmak çok kültürlülüğü gerektiriyor-VİDEO

    PİRHA-“Alevilerin eşit yurttaşlık hakkı” kampanyası kapsamında Malatya’nın Arguvan ilçesini ziyaret eden HDP Antalya Milletvekili Kemal Bülbül, “Arguvanlı olmak çok kültürlülüğü gerektiriyor. Kürt kimliğine de, Türkmen halkının sorunlarına da, Alevi kimliğinize de, Arguvan’da azınlıkta olan Sünnilerin haklarına da sahip çıkacaksınız. Çünkü demokrasi kültürü bunu gerektirir” dedi. 

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Halklar ve İnançlar Komisyonu Alevi Masası tarafından başlatılan “Alevilerin eşit yurttaşlık hakkı” kampanyası çerçevesinde ziyaretler sürüyor. HDP Antalya Milletvekili Kemal Bülbül ile HDP PM üyesi ve Alevi Masası Eş Sözcüsü Songül Tunçdemir, Malatya’nın Arguvan ilçesinde Alevi yurttaşlar ile bir araya geldi. Bülbül ve Tunçdemir yürütülen kampanyaya ilişkin açıklamalarda bulundu.

    “HERKESİN ÖZGÜRCE VE KENDİ RENKLERİYLE YAŞAMASI İÇİN MÜCADELE EDİYORUZ”

    Zorlu bir süreçten geçildiğini belirten Songül Tunçdemir, “Siyasi iktidar kendi bekasını güçlendirmek için halklara daha fazla baskı uygulamaktadır. Her geçen gün nefes alamaz duruma gelmekteyiz. Bu ülkede herkesin kardeşçe ve kendi renkleriyle yaşaması için mücadele ediyoruz” dedi. Arguvan’ın çok kimlikli kültürüne dikkat çeken Milletvekili Kemal Bülbül ise şunları söyledi:

    “Arguvan’ın siyaset, etnik ve inanç kültürü hem sisteme hem de AKP ve ondan önceki hükümetlere aykırıydı. Gelmiş geçmiş bütün hükümetler Arguvan tarihine, kültürüne, inancına ve etnik kimliğine karşı suç işlemişlerdir. Bu suçu Ermeni toplumuna, Kürt halkına, Alevi toplumuna karşı işlemişlerdir. Arguvan’ın Ermeni, Türkmen, Kürt, Alevi ve Sünni kimliği de var. Bu kadar geniş boyutlu kimlik ve inanca sahip olan Arguvan bir tür küçük Türkiye sayılabilir. Arguvan’ın ayrıca sazı, sözü, curası, bağlaması, kavalı, türküsü, stranları ve kılamları var.”

    “ARGUVANLI OLMAK ÇOK KÜLTÜRLÜLÜĞÜ GEREKTİRİYOR”

    Arguvan’ın bir tarım, emek ve hayvancılık kenti olduğunu belirten Bülbül, “AKP-MHP iktidarı ya da geçmiş bütün iktidarlar ne söylerse söylesinler hepsi sahtekar ve yalancıdır. Bu konuda bir tavır konulmalıdır. Öncelikle kendi kimliğine, kültürüne, toprağına, havasına, suyuna, geçmişine sahip çıkılmalıdır. Diyarbakır, Şırnak, Hakkari ile, İstanbul’daki emekçi ile, Trakya’daki Bektaşi ile, Ege’deki Tahtacı ile el ele olunmalıdır. Onlar ile ortak düşünceyi ve eylemi sergileyebilmek önemlidir. Arguvanlı olmak çok kültürlülüğü gerektiriyor. Kürt kimliğine de, Türkmen halkının sorunlarına da, Alevi kimliğinize de, Arguvan’da azınlıkta olan Sünnilerin haklarına da sahip çıkacaksınız. Çünkü demokrasi kültürü bunu gerektirir.”

    PİRHA / MALATYA

  • İlahiyatçı Yavuz: Zorunlu din dersi zulümdür; şu anda irtica tehdidi var, laiklik tehlike altında-VİDEO

    İlahiyatçı Yavuz: Zorunlu din dersi zulümdür; şu anda irtica tehdidi var, laiklik tehlike altında-VİDEO

    PİRHA-İlahiyatçı Yazar Fatma Yavuz, yaşam tarzına yönelik müdahaleyi kınamanın yetersiz kalacağını belirtirken, “Bu ülkede her zaman ya da en azından şu anda bir irtica tehdidi var. Laiklik çok ciddi tehlike altında” dedi. Yavuz ayrıca zorunlu din dersleriyle ilgili olarak “Haksız, hukuksuz ve politik bir dayatmadır, bir zulümdür” dedi. 

    Türkiye’de okullar, yıllardır çözüme kavuşturulamayan zorunlu din dersleri tartışmaları, laik, bilimsel, ücretsiz ve ana dilde eğitim talebi ile 12 Eylül Pazartesi günü açılacak. Diyanet İşleri Başkanlığı ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ndeki (İBB) görevlerinden peş peşe ihraç edilen ve her açıklamasının ardından iktidara yakın medya tarafından hedef gösterilen İlahiyatçı, Yazar Fatma Yavuz ile gündemdeki birçok konuya dair konuştuk.

    Yavuz; zorunlu din dersleri, laiklik, ana dil, konser yasakları, sanatçı Gülşen hakkında verilen ceza, LGBTİ bireylerin maruz bırakıldıkları hak ihlalleri ile Diyanet’in devasa bütçesi de dahil sorularımızı yanıtladı.

    “ZORUNLU DİN DERSİ HUKUKSUZ, POLİTİK BİR DAYATMADIR”

    PİRHA: Hemen her eğitim öğretim yılı öncesi gündeme gelen birkaç tartışma var. Onlardan birisi eğitimin kalitesine yönelik geniş kesimlerin dile getirdiği “laik, parasız, bilimsel ve anadilde eğitim” talebi. Bir diğeri de Alevilerin başını çektiği zorunlu din derslerinin kaldırılmasına dair talep. Fakat geçmişten günümüze baktığımızda bu taleplerin şu an daha yakıcı olduğunu görüyoruz. Bu yoruma katılır mısınız? Talepleri ve gelinen aşamayı nasıl değerlendirirsiniz?

    FATMA YAVUZ: 2022’de hala bunu konuşuyor olmak zorunda kalmaktan da esef duyuyorum açıkçası ülkem adına. Zorunlu din dersi kesinlikle haksız ve hukuksuz bir dayatmadır. İnsan haklarına da hukuka da aykırıdır. Bence İslam’a da aykırıdır. Yani İslam’ın özüne de direkt aykırıdır. Çünkü çok temel bir ilke vardır. Kur’an-ı Kerim’in bir ayetinin meali, “dinde zorlama yoktur” diyor. Dinde zorlama yoktur ama din dersinde zorlama vardır. Ayetin ters çevrilmiş hali gibi geliyor bana. Doğrusu tüylerimi diken diken ediyor. Hiçbir ahlaki, mantıklı ve demokratik gerekçesi yok. Çok çağ dışı bir uygulama ve bunun bir politik bir dayatma olduğunu hepimiz biliyoruz.

    Birtakım yerlere şirin görünüp, oradan politik rant etme amacına matuf saçma sapan bir uygulamadır. Kesinlikle derhal kaldırılması gerekiyor. Buradan özellikle Müslüman topluma yani dindar kesime de seslenmek istiyorum. Çünkü onların duygularının oynandığını düşünüyorum. Yani bu politik rantın oradan devşirilmeye çalışıldığını düşünüyorum. Bu da bir istismardır yani. Bizim dini duygularımızı istismar ederek bunu devşirmeye çalışıyorlar. Biz böyle bir dine inanmıyoruz. Zorla insanlara bir şey öğretmeye çalışan, bir dini empoze etmeye çalışan bir dinin mensupları değiliz. Ne Hazreti Peygamber’in uygulamasında böyle bir zorlama vardır ne de Kur’an-ı Kerim’in ilkelerinde böyle bir zorlama vardır.

    “ZORUNLU DİN DERSİ DAYATMASI BİR ZULÜMDÜR”

    Dolayısıyla bir de şöyle bir manipülasyon yapılıyor. “Zorunlu din dersine karşıyız” diyenler sanki dine karşıymış gibi saçma sapan bir manipülasyon yapılıyor. Bu kadar saçma bir şey olamaz. Çünkü din dersinin zorunlu olmasına karşıyız. Din dersine değil. Zorunlu olmadığı zaman elbette isteyen ailelerin çocukları din dersi alsın. Her dinin mensuplarının çocuklarına kendi dinleri öğretilsin. Bu çok güzeldir, demokratiktir, laikliğe de aykırı değildir. Çünkü herkesin kendi çocuğuna, kendi dinini, kültürünü ve bilgisini öğretme hakkı elbette vardır. Burada karşı olunan şey sadece tek bir dinin devlet tarafından o dine inanan veya inanmayan herkese dayatılmasıdır.

    Dayatma bir zulümdür. Her Müslüman’ın bu zulme karşı olması gerektiğini düşünüyorum. Müslüman olmasa da kendine demokrat diyenlerin de karşı olması gerektiğini düşünüyorum. Vicdanı ve aklı önemseyen herkes buna birlik içinde karşı çıkmalı. Zaten bu tartışma konusu olacak bir şey de değil. Çünkü AİHM kararları var ve artık mahkeme süreçleri tamamlanmış. Bu konuda hukuki ilerlemeler yaşanmış. Artık bunun hukuka aykırı olduğu teslim edilmiş. Yani de facto bir durum olarak da devam ediyor. Kesinlikle yanlış buluyorum.

    “ŞU ANDA İRTİCA TEHDİDİ VAR, LAİKLİK TEHLİKE ALTINDA”

    -Hedef gösterilen sanatçı Gülşen hakkında verilen ceza, hemen her gün kadınlar, LGBTİ’ler ve ekonomik kriz dahil birçok konu hakkında gerici açıklamalar yayınlar var. “Namaz kılmayanlar öldürülebilir” diyen akademisyenler var. Laiklik tartışmasına dair neler söylersiniz?

    Laikliğin çok ciddi tehlike altında olduğunu düşünüyorum. Zaten ben bunu savunduğum için de Diyanet’ten aslında bir nevi ihraç edildim. Biz eskiden mesela 28 Şubat’ta irtica diye bir yaygara vardı. Abartılmış bir şeydi. Abartıldığı doğruydu ama biz de buna karşı tepki yolladık. “Öyle bir şey yok” diye bir algı oluşturmuştuk. Şimdi görüyorum ki ikisi de yanlış. Yani abartılması da yanlış. Ama “öyle bir şey yok” algısı da yanlış. Bu ülkede her zaman ya da en azından şu anda bir irtica tehdidi var. Laiklik tehlike altında. Yani bir gün bunları söyleyeceğimi hiç tahmin etmezdim. Böyle çok klişe şeylerdi bunlar. Çünkü bize karşı yapılan haksız uygulamalar hep “laiklik elden gidiyor” diye yapılıyordu. Biz de karşı tepki gösteriyorduk. Laiklik denilen şey bizi sürekli döven bir sopaydı yani o zamanki algımız öyleydi.

    “BU SEFER DE LAİKLER DÖVÜLÜYOR”

    Ama günümüze geldiğimizde baktım ki şimdi başka bir sopa var. Bu sefer de laikler dövülüyor. Bu şiddet sarmalının içine girmekten, toplumsal kesimleri sürekli birbirine bu şekilde çatıştırıp, rövanş aldırıp oradaki çatışmadan beslenilmesinden son derece rahatsızım. 20 yılı aşkın süredir tırnak içinde ‘İslamcı’ bir iktidar var ve gençleri dönüştürüyor. Maalesef milyonlarca genç üzerinde laikliğe karşı bilerek yanlış bir algıyı oluşturuyor. Laikliğin dinsizlik olduğu algısı üzerinden insanlar laiklik karşıtı hale getiriliyor. Oturup böyle olmadığını toplumsal olarak konuşmamız gerekiyor.

    Elbette yanlış laiklik uygulamaları yapıldı bu ülkede. Ben de onların mağdurlarından biriyim ama yanlış yapıldı diye doğrusunu da çöpe atma gibi bir şeyimiz olamaz. Bunun doğrusunu bulmalıyız. Özgürlükçü laiklik anlayışı hepimizin inancının garantisidir. Bir Müslüman olarak kendi inancımı da özgürce yaşayabilmek için laiklik zeminine ihtiyacım var. Çünkü inançlar homojen bir bütün blok değil. Farklı farklı tonları var. Bu yorumların görüşleri de birbirine tamamen zıt olabiliyor. Kendi yorumunu dayattığı zaman beni de ezmiş oluyor. Zaten ezildiğimde Diyanet’ten atıldım. İnsanlar “Seni Diyanetten niye attılar?” diyorlar. “İslam’a aykırılıktan ötürü” diyorum. Ama diyorlar ki “Sen İslam’a aykırı değilsin ki, neren aykırı?” Görüşlerim onların İslam anlayışına aykırı. İşte bu laiklik olmadığı için böyle.

    “DİNDAR KESİM OTURUP, LAİKLİĞİ YENİDEN KONUŞMALI”

    Halbuki Diyanet laiklik ilkesine bağlı olsa bir görüşü tercih etmez, bir görüşü resmileştirmez, o görüşü diğer görüşlerin üzerine çıkarmazdı. Hepsine eşit mesafede dururdu ve bu sıkıntılar yaşanmazdı. Dolayısıyla böyle bir özgürlükçü laiklik anlayışını hep beraber inşa etmemiz gerekiyor. Özellikle buradan dindar kesime yine sesleniyorum. Bizim laikliği yeniden oturup konuşmamız ve “Acaba bir yerde yanlış mı yapıyoruz?” diye üzerinde kafa yormamız gerekiyor. Herkese sonuçta birim olarak eşit hizmetin gittiği bir hizmet anlayışını oturtturabilirsek kimse ne laiklikten ne de din eğitiminden rahatsız olur. Bence toplumsal barışı da inşa etmiş oluruz.

    “YAŞAM TARZINA MÜDAHALEYİ KINAMAK YETMEZ”

    Gerek Gülşen’e yapılanlar gerek onlarca festival, konser iptallerinin hepsi direkt insan hakları ihlalidir. İnsanların ifade hürriyetinin ihlaldir. Yaşam tarzına müdahaledir. Çok ağır müdahaleler oluyor. Ben açıkçası yani dindar biri olarak böyle hop oturup hop kalkıyorum. Yani içimde top tüfekler atılıyor. İnsanların yaşam tarzına müdahale edilmesini şiddetle kınıyorum. Bir şey yapmamız gerektiğini düşünüyorum. Kınamanın yetmeyeceğini düşünüyorum. Toplumsal olarak inisiyatif alıp, buna karşı hamle yapmamız gerektiğini düşünüyorum. Ben beklerdim ki festival iptalinde konserleri yasaklanan sanatçılar bir araya gelsinler ve hep beraber bir demokrasi konseri versinler.

    Hakkını savunduğunuz insanın daha önce ne dediğini, ne yaptığını, ne yediğini, ne içtiğini, ne giydiğini görmeyin. Adaletin gözünün kör olması gerekiyor. Bizi ilgilendirmez. İnsanlar ifade özgürlüğünü kullandığı için yaşam tarzını bizimki gibi tercih etmediği için asla adliye kapılarında dolaşmamalı. Adliyeler bunun için değil. Biz kolluk kuvvetlerine bu yüzden vergi vermiyoruz. Etrafta yolsuzluklar, hırsızlıklar, arsızlıklar her şey saçılmış durumdayken bu insanların peşine düşülmesi tam bir deli saçması olduğunu düşünüyorum.

    -LGBTİ bireylerin uğradıkları hak ihlallerine karşı çıktığınız için de belirli kesimler tarafından hedef gösteriliyorsunuz. Nedir durum?

    Diyanetten ihracımdan beri o konu üzerinden sürekli hedef oluyorum. Şöyle yapmayacağım. Endişeli muhafazakarları incitmemek uğruna kem küm etmeden direkt söyleyeceğim. Elbette ki LGBTİ kardeşlerimin hakkını da savunacağız. Ne münasebet? Yani bunun eleştiri konusu olmasını bile artık ben ayıplıyorum. İnsanlar benim inancıma inanmak zorunda değil. Ya da inandığı her dini kuralı uygulamak zorunda değil. Bize düşen sadece tebliğdir ki ben bu tebliğimi yapıyorum. Başka bir şey konuşuyoruz. Burada LGBTİ hakları denilen şey bu insanların şiddete uğramasıdır. Sürekli şiddete uğruyorlar. Bu sanki bir detaymış gibi hiç konuşulmuyor ama tam da bunu konuşmamız gerekiyor.

    “LGBTİ’LERİN KAÇI ECELİYLE ÖLÜYOR? ŞEYTANLAŞTIRMAMIZ ONLARA KURŞUN OLARAK DÖNÜYOR”

    Benim de önceden farkındalığım yoktu. Sonra birazcık araştırsınlar ve baksınlar bu insanların kaç tanesi eceliyle ölüyor? Bizim yaptığımız bu şeytanlaştırmalar onlara tabiri caizse bir nevi kurşun olarak dönüyor ve bu insanlar yol kenarlarına atılıyorlar. Boğazları kesiliyor, öldürülüyorlar. Çünkü niye? Kolay harcanabilir insan olarak etiketleniyorlar. Dolayısıyla benim savunduğum şey budur. Bu sadece LGBTİ’lerle ilgili bir şey değil. Hiçbir insan için şiddeti doğru bulmayız ve bunun önünde dururuz.

    -Eğitime dönecek olursak eğer yine çözüme kavuşturulmayan ana dil talebi hakkında neler söylersiniz?

    Çok net. Ana dil ana sütü gibi haktır. Bunu da niye tartışıyoruz bilmiyorum. İnsanlar elbette ki ana diliyle eğitim alsın. Bu insanlar ana diliyle rüya görüyor. Yani siz bunu yasaklasanız da rüyalarını ana dilleriyle görüyorlar. Hiçbir yabancı dil, sonradan öğrenilmiş dil asla insanın kendi ana dilinin yerini tutmaz. Çünkü duyguların o dilledir. İngilizce eğitim her yerde yapılıyor da Arapça tabelalar her yerde var. Niye sadece bazı dillerin şarkıları, konserleri, eğitimi yasaklanıyor? Bunun kabul edilebilir hiçbir yanı yok. Umarım Türkiye bunları bir an önce aşar, isteyen istediği dilde eğitim görür.

    “BİRİLERİ KÜRTÇE KONUŞTUĞU İÇİN DEVLET YIKILMAZ”

    Mesela aşı buldu değil mi Almanya’da Türkiye kökenli bilim insanları. Diyelim ki Kürtçe eğitim alarak bir Kürt de böyle bir şey buldu. Ne diyeceksin? “Ben bu aşıyı olmam. Sen eğitimini Kürtçe almıştın. Kabul etmiyorum mu?” diyeceksin? İnsanlar daha kaliteli ve hangi dilde istiyorlarsa o dilde eğitim alsınlar. Bu çekinceyi, korkuyu bırakalım artık. Biraz öz güvenli olalım. Yani birileri Kürtçe konuştu diye devlet yıkılmaz. Tam tersine daha çok sağlamlaşır. Özgürlükler bu ülkenin bekasını kuvvetlendirir, zedelemez. Bunlar bizim vatandaşımız. Bu ülkede birlikte yaşıyoruz. Hepimizin ana dili Türkçe değil. Bunu kabul edelim. Birçok dil var ve bunlar bizim zenginliğimiz. Bunlarla gurur duyarız. Dünyaya da bunları anlatırız. Hepsi serbest olsun.

    -Türkiye’deki cami ve okul sayılarının karşılaştırıldığı bir habere göre cami sayısı 89 bin 817’ye ulaşırken, devlet okulu sayısı ise 54 bin 715’te kaldı. Depreme dayanıksız olduğu gerekçesiyle yıkılan okulların ardından devlet okullarının sayısı 2021 yılında bin 95 azalırken, cami sayısında ise 372 artış yaşandı. Siz bu duruma ilişkin neler söylersiniz?

    Yanlış bir bilgi olduğunu zannediyorum. Diyanette de çalıştığım için durumu biliyorum. Camileri Diyanet yapmıyor. Camileri halk yapıyor. Bunu bir kere düzeltelim. Yani bir iki tanedir, belki Diyanetin yaptığı çok özel bir durum varsa. Dolayısıyla arsayı halkımız veriyor. Cami dernekleri camiyi yapıyor. Anahtarı Diyanete teslim ediyor. Diyanet oraya sadece imam ve müezzin ataması yapıyor. Dolayısıyla halkımızın duygularını da bildiğim için cami demek onlar için sadece namaz kılınan mekan demek değil.

    İhtiyaca bakmıyorlar. Şöyle bir şey var. Yani eğer biraz mali durumu iyiyse ölmeden önce hacı amcalar bir cami yaptırmaktan çok mutlu oluyorlar. Bunun doğru yanlışını tartışmıyorum. O insanların duygularını biliyorum. O yüzden hiç kimsenin olmadığı kuş uçmaz, kervan geçmez köylerde camiler var. İsimleri de hep “Hacı” diye başlar. Bunu tartışmak bence bizim haddimiz değil. İnsanlar duygularını istediği gibi ifade edebilirler. Arsa onun, para onun istediğini yapar.

    “SÜNNİ İNANCIN BİNLERCE DİN GÖREVLİSİNİN MAAŞLARI DİYANETİN DEVASA BÜTÇESİNDEN KARŞILANIYOR”

    Ancak şurada bir sorun var. Bu boş camilere bir imam ve bir müezzin atandığı zaman devasa bir kadro çıkıyor. Burada durmamız gerekiyor. Çünkü maaşlarını Diyanet verdiği için ve Diyanet de halkın bütçesinden finanse edildiği için dolayısıyla bunun sorunlu olduğunu düşünüyorum. Buranın mutlaka eşitlenmesi, ihtiyaca göre dizayn edilmesi gerektiği konusuna kesinlikle katılıyorum. Bu görevlileri de cami dernekleri finanse etmeli. O zaman biz karışmayız. Yani isterse cemaati olmayan bir camiye 10 tane imam atasın. Fark etmez ama Diyanet bunları verecekse mutlaka bütün inançlara eşit şekilde olmalı.

    Daha açık söyleyeyim. Yani sadece Sünni inancın binlerce din görevlilerine Diyanet tarafından maaşlar ödenirken, devasa bir bütçe oraya harcanırken; hiçbir cemevinde hiçbir dedenin maaşının verilmemesi düpedüz haksızlıktır. Düpedüz kul hakkıdır. Yani orada namaz kılayım derken buradan bir sürü kul hakkına girip kaş yaparken göz çıkarmadır. Bunun acilen düzeltilmesi, eşitlikçi bir hale gelmesi gerekiyor. Keza kiliselerdeki papazların da öyle. Çünkü herkesin vergisini alıyorsun. Resmi olarak kiliseler de Diyanete bağlıdır. Elektrik faturalarını Diyanet ödüyor. İyi de sen caminin sadece elektrik faturasını mı ödüyorsun? İmamın maaşını da ödüyorsun. Öyleyse papazın da dedenin de maaşını ödeyeceksin. Ya da imamlarınkini de başka bir şekilde çözeceğiz. Ama mutlaka eşitlikçi ve hakkaniyetli bir paylaşım gerekli diye düşünüyorum.

    Barış KOP / İSTANBUL

  • İvo Molinas: Türkiye devletinin 6-7 Eylül pogromuna yönelik özür dilemesi gerekir

    İvo Molinas: Türkiye devletinin 6-7 Eylül pogromuna yönelik özür dilemesi gerekir

    PİRHA-Türkiye’deki Rum, Ermeni ve Yahudi halklarına yönelik 6-7 Eylül 1955 tarihinde gerçekleştirilen pogroma ilişkin PİRHA’ya konuşan Şalom Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İvo Molinas, “Türkiye devletinin o günlere yönelik özür dilemesi de gerekir ama böyle bir şey olacağını tahmin etmiyorum. Bunda gocunacak bir şey yok. Tam tersine sizi daha değerli kılar” dedi. “Yüzyıllardır Anadolu’nun ve İstanbul’un rengi olan azınlıklar yok olunca daha mı zenginleşecek?” diye soran Molinas, seçimler yaklaştıkça artan milliyetçi söylemlerine de dikkat çekti.

    Başta İstanbul Rumları olmak üzere Ermeni ve Yahudi halklarına yönelik 6-7 Eylül 1955 tarihinde gerçekleştirilen pogromun üzerinden 67 yıl geçti. Müslüman olmayan topluma karşı yapılan linç ve yağma hareketi, Türkiye tarihinin karanlık sayfalarından birisini oluşturuyor. 1947 yılında gazeteci Avram Leyon tarafından kurulan ve Türkiye’deki Yahudi toplumuna yönelik yayın yapan İstanbul merkezli haftalık gazete Şalom‘un Genel Yayın Yönetmeni İvo Molinas ile 1955 yılında gerçekleştirilen kolektif şiddete ve yüzleşme/helalleşme tartışmalarına ilişkin konuştuk.

    “ÖZÜR DİLEMEK SİZİ DAHA DEĞERLİ KILAR AMA BÖYLE BİR ŞEY OLMAYACAKTIR”

    Molinas, pogrom ile ilgili olarak, “Tamamen Türkiye’de bir avuç kalmış farklı dinden Türkiye vatandaşlarının istenmemesinin bir göstergesiydi. Ondan sonra zaten çoğu kişi ülkeyi terk etti. Amaçlanan şey gerçekleşmiş oldu. Yani “Türkiye’de sizi istemezük”ün bir pogromuydu. Türkiye’nin linç ve yağmalama tarihinin kara günlerinden biridir. Azınlıkları bir yabancı unsur olarak gördükleri için bu topraklarda istenmemesinin göstergesiydi. Türkiye devletinin o günlere yönelik özür dilemesi de gerekir ama böyle bir şey olacağını tahmin etmiyorum. Büyük devletler tarihlerindeki yanlışlardan özür dilemişlerdir. Bunda gocunacak bir şey yok. Tam tersine sizi daha değerli kılar. Böyle bir şey de olmayacaktır maalesef” ifadelerini kullandı.

    “BU TOPRAKLAR ANADOLU’NUN RENGİ OLAN AZINLIKLAR YOK OLUNCA DAHA MI ZENGİNLEŞECEK?”

    “Pogrom ile yüzleşebildik mi? Ya da son dönemlerin moda tabiriyle sormak gerekirse helalleşebildik mi?” sorusunu ise Molinas, şöyle yanıtladı:

    “Helalleşmeyi devletin kendisi yapar. İktidar olmayanların helalleşmesi devleti temsil etmez. Devleti kim temsil ediyorsa onun helalleşmesini görmek lazım. Bugün helalleşmek isteyenler yarın iktidara gelip aynı helalleşmeyi 6-7 Eylül için de yaparsa şapka çıkarırız. “İstenilen gerçekleşmiş olur” deriz. Devletler hata yapabilir ama sonra özür de dileyebilir. Tarihte çok örnekleri var. Bunda bir şey yok. Bir daha aynı şeylerin tekrarlanmaması adına bir yüzleşme ve helalleşmenin yapılması gerekiyor. Bugün hala sosyal medya başta olmak üzere yazılı ve görsel medyada nefret söylemleri ile dolu kareler, fotoğraflar, yazılar, konuşmalar var. Özellikle Yahudilere karşılık son yıllarda antisemitik nefret söylemi çok revaçta. Buna karşı hiçbir şey de yapılmıyor. Cezai müeyyide uygulanmıyor. Bugün memlekette 1000-1500 Rum kalmış. 10-20 yıl sonra Rum vatandaş da kalmayacak. Yahudiler de bugün 14-15 bin civarında. Belli bir süre sonra onlar da kalmayacak bu topraklarda. Yüzyıllardır Anadolu’nun ve İstanbul’un rengi olan azınlıklar yok olunca daha mı zenginleşecek? Hayır. Daha da yoksullaşacak. Farklılıklar zenginlik getirir çünkü. Kapalılık yoksulluk getirir.”

    “SEÇİM YAKLAŞTIKÇA MİLLİYETÇİLİK SÖYLEMLERİ ARTIYOR”

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan‘ın her yıl 6-7 Eylül Pogromu ile Ermeni Soykırımı’na ilişkin verdiği kanun ve araştırma komisyonu teklifi özellikle son yıllarda beraberinde birçok tartışmayı da getiriyor. Teklifleri işleme alınmayan Paylan, başta iktidarı oluşturan partiler olmak üzere çeşitli kesimlerden lince varan tepkiler alıyor. Molinas konuya dair “Seçim yaklaştıkça oy kaybına uğramamak adına maalesef milliyetçilik söylemi her iki cenahta da artıyor. Demokrasimizde, sandık demokrasisinin gücü çok yüksek. 3-5 yıl önce rahatlıkla konuşulan konular bugün konuşulamıyor. Yine tabu seviyesine indiriliyor. Zamanın ruhu bu tür tarihi olayların yorumlanması anlamında olumsuza doğru gidiyor” yorumunda bulundu.

    Barış KOP / İSTANBUL

    >Türkiye tarihinin utanç sayfalarından ‘6-7 Eylül pogromu’ 67’inci yılında!

  • İHD’den 6-7 Eylül açıklaması: Bir nefret suçu olarak bir kez daha lanetliyoruz

    İHD’den 6-7 Eylül açıklaması: Bir nefret suçu olarak bir kez daha lanetliyoruz

    PİRHA-İHD, Türkiye’de Müslüman olmayan halklara yönelik 6-7 Eylül 1955 tarihinde yapılan pogromun 67. yılı dolayısıyla yaptığı açıklamada “Hıristiyan ve Yahudi düşmanlığını bir nefret suçu olarak bir kez daha lanetliyoruz” ifadelerini kullandı.

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyon, Türkiye’deki Rum, Ermeni ve Yahudi halklarına yönelik 6-7 Eylül 1955 tarihinde gerçekleştirilen pogroma ilişkin yazılı bir açıklama yayımladı. İHD, “6-7 Eylül 1955: Yalnızca bir devlet operasyonu mu?” başlıklı açıklamasında “Hıristiyan ve Yahudi düşmanlığını bir nefret suçu olarak bir kez daha lanetliyoruz” ifadelerine yer verdi.

    “BU BİR DEVLET OPERASYONUYDU”

    Açıklamada 6-7 Eylül 1955’te yaşananlara değinilirken; şunlar kaydedildi:

    “6-7 Eylül 1955 kitlesel pogromu sırasında neler olduğunu bu ülkede resmi tarihi reddeden herkes artık biliyor. Ellerinde Türk bayrakları, kamyonlarla taşınan kalabalık grupların başta Rumlar olmak üzere Yahudi, Ermeni, Müslüman olmayan yurttaşların ev ve işyerlerine saldırdığı, Yeşilköy’den Nişantaşı’na, Aksaray’dan Edirnekapı’ya, Laleli’den Bakırköy’e, Beykoz’dan Kalamış’a, İstinye’den Çengelköy’e kadar 40 kilometre karelik bir alanda yaktığı, yıktığı, yağmaladığı, linç ettiği, tecavüz ettiği, öldürdüğü çok yazılıp çizildi.

    İHD İstanbul Şubesi, Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyon olarak bizler her yıl 6-7 Eylül’de yayınladığımız basın açıklamalarımızda yazdık: Bu bir devlet operasyonuydu. Titizlikle örgütlenmiş bir özel harp faaliyetiydi. Milli İstihbarat Teşkilatı tarafından planlandı, devlet dersini iyi ezberlemiş kalabalıklar tarafından şevkle uygulandı. Öldürülen kişilerin sayısı, kayıtlara geçtiği kadarıyla 37’ydi. Kayıtlara 60 olarak geçen tecavüz vakasının gerçek sayısı ise 400 civarındaydı. Bazı kadınlar tecavüz edildikten sonra öldürüldü. 90 yaşındaki rahip Hrisantos Mantas diri diri yakıldı. En az birkaç rahip bıçakla ve zorla sünnet edildi. Onlarca kişi linç edildi. Yalnızca İstanbul’da değil, İzmir ve Ankara’da da benzer olaylar yaşandı, üstelik Urfa, Mardin, Midyat’ta da Süryanilere saldırıldı. 4 bin 214 ev, 73 kilise, 26 okul, 1 sinagog, işyeri ve dükkan benzeri toplam 5 bin 317 mekan yakıldı, yıkıldı, yağmalandı. Bu veriler uluslararası literatürde 6-7 Eylül hakkındaki en kapsamlı kitabın yazarı olarak tanınan Speros Vryonis’in verdiği rakamlar.

    Ama gerçeğin yeterince bilinmeyen bir yanı var. En çok kullanılan fotoğraflarda dükkanlara, işyerlerine yönelik tahrip ve yağmayı görürüz. Fotoğraflarda dükkânlara saldıranları, İstiklal Caddesi’nin boydan boya kumaşla, yağmadan arta kalan mallarla kaplandığını izleriz. Böyle bir temsil, insan zihninde yanlış bir algıya hizmet eder. Bu, “azınlıklar zengindir ve saldırı bu zenginliğe karşı yapıldı” algısıdır. 6-7 Eylül’ün bir “servet düşmanlığı” olarak sunulmasıdır.

    “HIRİSTİYAN VE YAHUDİ DÜŞMANLIĞINI BİR NEFRET SUÇU OLARAK LANETLİYORUZ”

    Oysa vahşet, bu iki gün boyunca bitmeyen enerjisini ağırlıklı olarak Hıristiyan nefretinden almış, korkunç saldırılar Hıristiyan inancına karşı yapılmıştır. Bunun somut kanıtı kiliseler ve mezarlıklardır. Saldırılar en yıkıcı, en tahrip edici yüzünü başta Rumların olmak üzere gayrimüslimlerin kutsallarına, kiliselerine, sinagoglarına, mezarlıklarına karşı göstermiştir. Kiliseler birkaç saat içinde harabeye çevrilmiş, dinamitle patlatılmış, ateşe verilmiştir. Kilise içinde kutsal eşyalar tahrip edilmiş, İsa tasvirlerinin gözleri oyulmuş, haçlar kırılmış, mezarlar açılıp cenazelerin kemikleri ortalığa saçılmış, yeni gömülmüş bir cenaze ağaca asılarak karnına Türk bayrağı saplanmıştır.

    İstos Yayın tarafından 2015’te yayınlanan “Patrikhane Fotoğrafçısı Dimitrios Kalumenos’un Objektifinden 6/7 Eylül 1955” başlıklı kitap. 6-7 Eylül pogromunun bu tek boyutlu temsilinin eksikliğini ortaya koydu. Çok geçmeden Bakanlar Kurulu tarafından sınır dışı edilecek ve kitabı yasaklanacak olan Dimitrios Kalumenos’un olay gecesi ve ertesi gün büyük tehlikeleri göze alarak gezdiği tahrip edilmiş kilise ve mezarlıklarda çektiği fotoğraflar gerçeği sergiliyor.

    Öte yandan, resmi tarihi sorgularken devletin suç işlediği, suçunu kabul etmediği, üzerini örttüğü, hesabını vermediği, Rum toplumunun ağır kayıplarını tazmin etmediği, bir özür bile dilemediği gerçeğinin altını çiziyoruz. Ama altı yeterince çizilmeyen bir gerçek, halkın katılımıdır. Suçun bir avuç yönetici tarafından işlendiği içimizi rahatlatır, halkın katılımını konuşmak rahatsız edicidir. Speros Vryonis halk katılımı konusunda da titiz bir çalışma yapmış, İstanbul Emniyet Müdürü’nün Yassıada duruşmalarında verdiği 300.000 kişi bilgisini inandırıcı bulmamış, elindeki verilerle bu sayının 100.000 olduğunu belirtmiştir. Yani o günkü İstanbul nüfusunun onda biri. Şehrin bugünkü nüfusuna oranlarsak bu, iki milyona yakın kişi demektir. Bugün böyle bir yıkıcılığa iki milyona yakın kişinin bilfiil katıldığını düşünürsek, halk katılımının boyutlarını daha iyi görebiliriz.

    İnsan hakları savunucuları, ırkçılık ve ayrımcılık karşıtları olarak bizler, bugün, 6-7 Eylül pogromunun 67. yılında, hem Türkiye’de devlet geleneğinin, hem de devletin dayandığı tabanın, yani Türkiye’nin Müslüman nüfusunun tarihini sorguluyor, Hıristiyan ve Yahudi düşmanlığını bir nefret suçu olarak bir kez daha lanetliyoruz.”

    PİRHA / İSTANBUL

  • Türkiye tarihinin utanç sayfalarından ‘6-7 Eylül pogromu’ 67’inci yılında!

    Türkiye tarihinin utanç sayfalarından ‘6-7 Eylül pogromu’ 67’inci yılında!

    PİRHA-İstanbul Rumları başta olmak üzere Ermeni ve Yahudi halklarına yönelik 6-7 Eylül 1955 tarihinde gerçekleştirilen pogromun 67’inci yıl dönümü. Etnik bir gruba yönelik kolektif şiddetin yaşandığı 6-7 Eylül, Türkiye tarihinin utanç sayfalarından birini oluşturuyor.

    Türkiye tarihinin karanlık ve utanç sayfalarından birisi de 6-7 Eylül pogromudur. 1955 yılının 6-7 Eylül’ü, başta Rumlar ve Ermeniler olmak üzere Müslüman olmayan topluma yönelik gerçekleştirilen linç ve yağma hareketinin yaşandığı tarihtir.

    67’inci yıl dönümünde olduğumuz pogromda resmi verilere göre 11 kişi öldürüldü, yüzlerce kişi yaralandı. Kadınlar cinsel saldırıya uğradı. Bunun yanı sıra 4 bin 214 ev, bin 4 işyeri, 73 kilise, 2 manastır, 1 sinagog, 26 okul ile fabrika, otel ve bar gibi yerlerin bulunduğu toplam 5 bin 317 mekân da saldırıya uğradı.

    6-7 EYLÜL’DE YAŞANANLAR: POGROM!

    6-7 Eylül’de yaşananlar için kullanılan terim: Pogrom! Rusça kökenli bir kelime olan ‘pogrom’, ilk olarak 19. yüzyılda Yahudilere yönelik şiddeti adlandırmak için kullanılmış. Yaşananlar ise Türkiye tarihinde “6-7 Eylül olayları” olarak anımsanıyor. Olan biteni doğru tanımlamak gerektiğini belirten akademisyenler ise “olaylar” denildiğinde yaşananın boyutlarının azımsandığını, kendiliğinden olmuş gibi bir izlenimin yaratıldığını savunuyor.

    ‘Pogrom’ ise şöyle tanımlanıyor: Etnik bir gruba yönelik kolektif şiddet. Kitlenin şiddet uygulayıcısı olarak seferber edilmesi ise pogromun temel özelliği. Kolektif şiddetin içinde yağma, linç, hırsızlık, tecavüz ya da cinayet olabiliyor. 6-7 Eylül 1955’te olan kolektif şiddetin ana hedefi İstanbul Rumlarıydı. Ama Ermeniler ve Yahudiler de bu şiddetin hedefi oldular.

    PAYLAN: 6-7 EYLÜL POGROMU HAFIZA GÜNÜ İLAN EDİLSİN

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan da pogromun 67’inci yılı dolayısıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanlığı’na sunduğu kanun teklifi ile “6-7 Eylül 1955 Pogromu Hafıza Günü” ilan edilmesini talep etti.

    Paylan kanun teklifinde şu ifadelere yer verdi:

    “100 bin insanın katıldığı tahmin edilen bir pogromda bu sayı fiilen cezasızlık demektir. Ayrıca, 6-7 Eylül Pogromu sırasında Seferberlik Tetkik Kurulu’nda görevli Sabri Yirmibeşoğlu’nun “6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi, amacına da ulaştı” açıklamasının işaret ettiği tertibin devlet içinde görevli faillerine yönelik soruşturma ve kovuşturma hiçbir zaman yapılmamıştır. Aksine, pogromun fitilini ateşleyen Oktay Engin ve pogrom sırasında görevini yerine getirmeyen Hayrettin Nakipoğlu gibi isimler, Cumhuriyet dönemindeki pek çok menfi olayda olduğu gibi devlette üst düzey görevler alarak taltif edilmişlerdir.

    Pogrom sırasında mağdurları korumaya çalışan onurlu devlet yetkilileri ve güvenlik güçleri de olmuştur. Cesur vatandaşlar, komşularını korumak için büyük kitlelerin karşısına dikilmiştir. Pogromun ardından TBMM çatısı altında dönemin milletvekilleri yaşananlar karşısında teessürlerini açıkça dile getirmişlerdir. Bu, toplumsal çabayı unutmamak gerekir. Yine de, 6-7 Eylül 1955 Pogromu, Türkiye tarihindeki diğer suçlar gibi yüzleşilmemiş, failleri cezalandırılmamış ve hasarı tazmin edilmemiş bir suç olarak kalmıştır.”

    Paylan teklifinde, 6-7 Eylül 1955’te yaşananların ‘Pogrom olarak tanınmasını, 6-7 Eylül 1955 Pogromu Hafıza Müzesi ve çeşitli hafıza mekanları kurulmasını, pogromun faillerinin tespit edilmesini ve pogromun sebep olduğu zararların tam anlamıyla tazmin edilmesini talep etti.

    PAYLAN’IN KANUN TEKLİFİ ‘KABA VE YARALAYICI’ BULUNMUŞTU

    Paylan‘ın geçtiğimiz yıllarda pogroma ilişkin TBMM’ye verdiği araştırma önergesi, “kaba ve yaralayıcı” bulunduğu gerekçesiyle işleme konmamıştı. Paylan‘ın “Ermeni Soykırımı’nın Tanınması, Soykırım Faillerinin İsimlerinin Kamusal Alandan Kaldırılması” başlıklı kanun teklifini de TBMM Başkanı Mustafa Şentop, TBMM İçtüzüğü’ne aykırı olduğu gerekçesiyle iade etmişti. Kanun teklifinin ardından Paylan‘a yönelik tepkiler gelmiş, Paylan da “7 yıldır aynı teklifi veriyorum, böyle bir lince maruz kalmadım” diye konuşmuştu.

    Barış KOP / İSTANBUL

  • HDP’li Paylan: ‘6-7 Eylül 1955 Pogromu Hafıza Günü’ olarak kabul edilsin

    HDP’li Paylan: ‘6-7 Eylül 1955 Pogromu Hafıza Günü’ olarak kabul edilsin

    PİRHA- HDP Milletvekili Garo Paylan, 6 Eylül’ün ‘6-7 Eylül 1955 Pogromu Hafıza Günü’ olarak kabul edilmesine dair kanun teklifi sundu.

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan, 6-7 Eylül 1955 Pogromu’nda yaşananlar sebebiyle, 6 Eylül’ün ‘6-7 Eylül 1955 Pogromu Hafıza Günü’ ilan edilmesine dair TBMM’ye kanun teklifi verdi.

    Paylan, “6-7 Eylül 1955 Pogromu, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde yaşanan ve hâlâ yüzleşilmemiş vahim olaylardan biridir. Resmi verilere göre, İstanbul’da ve İzmir’de Rum, Ermeni ve Yahudilere ait 5 binden fazla mekan ciddi şekilde tahrip edilmiş, yakılmış, yıkılmış ve yağmalanmıştır. Yaşanan Pogromda, çok sayıda kadına cinsel saldırıda bulunulmuş, azınlıklara yönelik sayısız darp vakası yaşanmış ve 10’dan fazla yurttaşımız öldürülmüştür. 6-7 Eylül 1955 Pogromu, Türkiye tarihindeki diğer suçlar gibi yüzleşilmemiş, failleri cezalandırılmamış ve hasarı tazmin edilmemiş bir suç olarak kalmıştır” dedi.

    Paylan, 6-7 Eylül 1955 Pogromu’nun 67. yıldönümünde verdiği kanun teklifinde, 6-7 Eylül 1955’te yaşananların Pogrom olarak tanınmasını, 6-7 Eylül 1955 Pogromu Hafıza Müzesi ve çeşitli hafıza mekanları kurulmasını, Pogromun faillerinin tespit edilmesini ve bu Pogromun sebep olduğu zararların tam anlamıyla tazmin edilmesini talep etti.

    Milletvekili Garo Paylan, “TBMM’nin sorumluluk alıp bu teklifi yasalaştırmasıyla, hem geçmişte yaşanan suçların mağdurlarının acıları hafifleyecek, hem de yüzleşilmeyen suçların tekrarlanmasının önüne geçilmesi sağlanacaktır” dedi.

    PİRHA/ANKARA

     

  • HDP’li Paylan, tarihi manastırın ahır olarak kullanılmasına isyan etti!-VİDEO

    HDP’li Paylan, tarihi manastırın ahır olarak kullanılmasına isyan etti!-VİDEO

    PİRHA – HDP Milletvekili Garo Paylan, Muş ve Bitlis’teki tarihi manastır ve kiliseleri inceledi. Tarihi inanç mekanlarının günümüzde ahır olarak kullanıldığını gören Paylan, “Her türlü inanca böyle mi saygılısınız?” diye sordu.

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan, Muş ve Bitlis’teki tarihi Ermeni manastır ve kiliselerinde inceleme yaptı. Muş’taki Surp Marine Kilisesi, Surp Arakelots Manastırı, Surp Garabed Manastırı ve Surp Hovannes Manastırı’nda incelemelerde bulunan Paylan, Bitlis’e bağlı köylerdeki kiliselerin de durumunu inceledi.

    “VİCDANI SORGULAMAK HEPİMİZİN BOYNUNUN BORCU”

    Bin yılı aşkın süredir ayakta kalan ve bölgenin en önemli inanç merkezleri arasında sayılan Muş Surp Garabed Manastırı’nı ziyaret eden Paylan, karşılaştığı manzaranın son derece utanç verici olduğunu söyledi. Paylan, manastırın ayakta kalan son bölümünün ise ahır olarak kullanıldığını gördü.

    “Dünyanın neresinde bir inanç mabedi böylesi bir kadere terk edilmiştir? diye soran Paylan, “Hristiyanlara ait tarihi mabetlerinin ahır olarak kullanılmasında beis görmeyen vicdanı sorgulamak hepimizin boynunun borcu” dedi.

    “BÖYLE Mİ SAYGILISINIZ?”

    Garo Paylan, Muş Surp Garabed Manastırı’ndan iktidara seslenerek şunları söyledi:

    “Muş’un kültürel varlıklarının en önemlilerinden biri olan Surp Garabed Manastırı’nın bin yılı aşkın hikayesi var. Ancak bugün Surp Garabed Manastırı’nın mabedi ahır olarak kullanılıyor. ‘Her türlü inanca saygılıyız’ diyen AKP iktidarına buradan sesleniyorum: Her türlü inanca böyle mi saygılısınız? Hristiyanların mabetlerini ahır olarak kullandırarak mı inançlara saygılısınız?”

    Bu konuda derhal adım atılması için girişimde bulunacağını belirten Paylan, “Hükümete buradan çağrı yapıyorum. Derhal bu tarihi tapınağı korumak için gerekli tedbirleri alın. Bu konuda birlikte çalışalım.”

    MANASTIRIN TAŞLARINI SATMAYA ÇALIŞTILAR!

    Surp Garabed Manastırı üzerine kurulan köyde yaşayanlar, bölgede incelemelerde bulunan Paylan’a manastırın taşlarını satmaya çalıştı. Köylüler, manastıra ait büyükçe bir taşı Paylan’a göstererek, “Bunu satalım size” dedi. Paylan, “Siz bunlara para gözüyle mi bakıyorsunuz? Asıl hazine bu manastırın ayağa kaldırılması, bunu unutmayın” dedi.

    PAYLAN’DAN KORUMA ÇAĞRISI

    Garo Paylan, hükümeti tarihi kilise ve manastırların korunması konusunda harekete geçmek için uyararak tespitlerini TBMM gündemine taşıyacağını aktardı. Paylan, incelemelerde bulunduğu tüm kilise ve manastırlarda ibadet edip yaşamını yitirenlerin anısı için mum yaktı.

    (HABER MERKEZİ)

  • Antepli zanaatkarlar Osmanlı, Ermeni ve Rum motiflerini bakırda buluşturuyor-VİDEO

    Antepli zanaatkarlar Osmanlı, Ermeni ve Rum motiflerini bakırda buluşturuyor-VİDEO

    PİRHA – Antep’te bakırcılık yapan zanaatkarlar, bakır işlemeciliğinin yok olmayla karşı karşıya kaldığını anlattı. Bakır ustaları, yaptıkları ürünlerde Osmanlı, Ermeni ve Rum motiflerinin yer aldığını belirterek mevcut kültürün sonraki kuşaklara aktarılmasını istedi.

    Antep’in simgeleri arasında sayılan bakır işlemeciliğine günden güne ilgi azalıyor. Mesleğin devamını sağlayacak yeni ustaların yetişmediğine dikkat çeken bakırcılar, bakırın önemini anlatarak var olan kültürün yok olmamasını istiyor.

    “ÇOCUKLARIMIZA DAHİ BU İŞİ ÖĞRETEMEDİK”

    Tarihi Bakırcılar Çarşısı’nda iş üreten bir bakır ustası, ürünlerin satışlarını da kendilerinin yaptığını anlattı. Ürünlere talep olduğunu ancak önceki yıllara kıyasla fazla üretimin olmadığını anlatan ustalar, “Zamanımız bir maraton gibi. Sabahtan akşama kadar bir ürünü mamül edip meydana çıkartmak için çabalıyoruz” dedi.
    Ürünleri sadece bilen kişilerin aldığını aktaran bakır ustaları, “Ürünlere yönelik talep var ancak mesleğimizi bizden sonraki kuşağa aktarmak konusunda kendi çocuklarımıza dahi bu işi öğretemedik. Öğretmek istedik ancak hayat artık başka bir tarafa döndü” diye konuştu.

    ÜRÜNLERDE OSMANLI, ERMENİ VE RUM MOTİFLERİ MEVCUT

    Antepli zanaatkarlar, bakır madeninin altın ve gümüşten sonra gelen en önemli maden olduğunun da altını çizdi. Bakırı “Altına ayarını veren maden” sözleriyle tarifleyen bir esnaf, bakır tencerede pişen yemeklerin ise çok farklı lezzetlere ulaştığını belirtti.

    Altı kuşaktır bakır işlemeciliği yaptıklarını söyleyen bir çarşı esnafı “52 yıldan beri buradayım. Bu çarşının ise yaklaşık 500 yıllık tarihi var. Büyük dedelerimin mesleğini yapmaktayım. Bu işi kadınlar da yapıyor. Yanımızda eğitim gören kadın da var.” diye konuştu.

    Bir başka bakır ustası ise yaptıkları işi “dede mesleği” olarak anlatarak “Bu iş Osmanlı zanaatında ‘Nakkaş’ diye geçer. Biz Antep’te ‘nakış’ deriz. Ben, ailede bu işi yapan 3. kuşağım. Tabii haliyle benden sonra yok. Oğlumun birinde birazcık umut var. O da bir makine fabrikasında çalışıyor ama bu iş öyle göründüğü gibi bir şey değil. Bazı işlerimiz 1-2 ay sürer. Ticari düşünürsem yaptığım bir iş 20 gün de sürebilir. Ticari düşünmediğim zaman daha iyi iş çıkar. Yaptığımız her motifin bir anlamı var. Genelde Osmanlı ve Ermeni kültürü motiflerimize girer. Geçmişte bizim içimizde yaşayan Ermeniler sanatkarlarmış, onlardan bize bir elişi kalmış. Kimi ürünlerde Osmanlı, Ermeni ve Rum motifleri var. Bu ülkede yaşamış Ermeni’nin Rum’un ve Osmanlı’nın izleri mevcut” ifadelerine yer verdi.

    Nuray ATMACA/ANTEP

  • Hrant Dink Okulu öğrencileri, PSAKD Kadıköy Şubesi’ni ziyaret etti-VİDEO

    Hrant Dink Okulu öğrencileri, PSAKD Kadıköy Şubesi’ni ziyaret etti-VİDEO

    PİRHA-Hrant Dink Okulu öğrencileri, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Kadıköy Şubesi İçerenköy Cemevi’ni ziyaret etti. Ziyaret, “Farklı kültürlerin kaynaşmasının güzel bir örneği sergilendi” mesajıyla paylaşıldı.

    Hrant Dink Okulu öğrencileri, İstanbul Tuzla’da bulunan ve Gedikpaşa Ermeni Protestan Kilisesi’ne ait Ermeni yetimhanesi ziyaretinin ardından Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Kadıköy Şubesi İçerenköy Cemevi’ne de misafir oldu. PSAKD Kadıköy Şubesi ziyarete ilişkin görüntüleri “Hrant Dink Okulu öğrencilerini ağırladık. Farklı kültürlerin kaynaşmasının güzel bir örneği sergilendi. Bizleri bu ziyaretleri ile memnun eden Hrant Dink Okulu yöneticilerine, öğretmenlerine ve değerli öğrencilerine teşekkür ederiz” mesajıyla paylaştı. Ziyaret sırasında lokmalar da paylaşıldı.

    PİRHA / İSTANBUL

  • ‘Çoklu demokratik yaşama uygun bir anayasal sistem inşa edilmeli’-VİDEO

    ‘Çoklu demokratik yaşama uygun bir anayasal sistem inşa edilmeli’-VİDEO

    PİRHA-Türkiye’de nefret dilinin siyasette yer bulmasını ve topluma yansımasını değerlendiren Prof. Dr. Atilla Güney, bütün anayasaların ruhuna bakıldığında ayrımcılığın çok net bir biçimde yansımalarının olduğuna dikkat çekti. Güney, “Ayrımcı anayasal mantığın yerine demokratik, çok kültürlü ve çoklu demokratik yaşama, topluma uygun bir anayasal sistemin yapılması için mücadele edilmesi gerekiyor” dedi.

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırıları devam ederken, nefret dili siyasette karşılığını buluyor ve saldırıların beslendiği alan haline geliyor. Aleviler, Ermeniler, Kürtler, Romanlar, mülteciler, LGBTİ+’lar, iktidardan muhalefete, sokaktan meclise, törenlerden toplantılara kadar günlük siyasetin hedefi haline gelebiliyor.

    Türkiye’de nefret dilinin siyasette yer bulmasını ve topluma yansımasını Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilen Prof. Dr. Atilla Güney‘e sorduk.

    “AYRIMCI POLİTİKALAR CUMHURİYET KURULDUĞUNDAN BERİ UYGULANIYOR”

    PİRHA: Türkiye’de ayrımcı politikaların beslendiği bir tarihsel arka plan var mı?

    ATİLLA GÜNEY: Böylesine heterojen, çok katmanlı, çok kültürlü bir toplumsal coğrafyada bu çok katmanlı toplumsal dokuya hiç de uymayan otoriter bir milliyetçilik anlayışından yola çıkan bir devlet kurgularsanız ayrımcılık da bu devletin ve bu devlet üzerinden siyaset yapmanın alametifarikalarından bir tanesi olur kuşkusuz. Dolayısıyla bu topraklarda ya da günümüzde ayrımcı siyasetin, ayrımcı siyasi dilin cumhuriyetin kuruluşuna kadar giden tarihsel kökleri olduğunu söylemek mümkündür.

    Ayrımcılığı önce siyaseten tanımlamak gerekiyor. Ayrımcılık siyasi literatürde bir toplumdaki bireyin temel hak ve özgürlüklerden yaşam hakkı, konut hakkı, seyahat hakkı, ifade özgürlüğü, düşünce özgürlüğü, toplumsal cinsiyet özgürlüğü gibi özgürlüklerinden ve haklarından toplumsal yapı içerisindeki konumu, kimliği, etnik, cinsel, dinsel aidiyeti hatta ve hatta siyasi görüşü, sınıfsal konumlanışı itibariyle bu haklarından bir birey mahrum kalıyorsa, mahrum bırakılıyorsa siyasi otorite tarafından, bu ayrımcılık olarak tanımlanıyor. Türkiye’de ayrımcılık meselesini, bu devletin içerisine oturttuğunuzda ayrımcılığın son derece köklü tarihsel dayanakları olduğunu görüyoruz. Cumhuriyetin ilk kuruluşundan itibaren ulus devletin tanımlanışı, dinin tanımlanışı ya da 1921’den itibaren bugüne kadar yapılan bütün anayasalara baktığımızda aslında bu ayrımcılığı görebiliyoruz.

    Biraz abartılı bir cümle olacak belki ama ben şunu iddia edebilirim. Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduğundan bu yana yapılan bütün anayasalar ayrımcı anayasalardır. 1982 de dahil olmak üzere bugün devleti şekillendiren ve siyasetin üzerinden yürüdüğü anayasalar ayrımcı anayasalar. Neden ayrımcı anayasalardır? Çünkü belli bir ulus tanımı üzerinden, bir Türklük tanımı üzerinden bir vatandaş tanımı yapıyorsunuz. Dolayısıyla bu tanıma uymayan herkes doğal, dolaylı ya da doğrudan ayrımcılığa uğruyor.

    Diyanet İşleri Başkanlığını kurduğunuz andan itibaren, o tanımladığınız Diyanet İşleri Başkanlığı’nın misyonunun içerisine girmeyen bütün inanç gruplarına bir tür ayrımcılık uyguluyorsunuzdur aslında. Dolayısıyla Diyanet’in kuruluşundan beri bir ayrımcılık var. 1937 yılında laiklik anayasaya giriyor. Anayasanın temel ilkelerinden bir tanesi haline geliyor. Fakat bu öylesine jakoben, tepeden ve antidemokratik bir laiklik anlayışı ki bu savunduğunuz ya da anayasaya koyduğunuz laiklik anlayışınız dahi bir inanç perspektifinden baktığınızda ayrımcılığa yol açıyor. Dolayısıyla böylesine tarihsel kökleri var. Hakeza toplumsal cinsiyet meselesi açısından baktığınızda da eril bir bütün anayasaların Türkiye Cumhuriyeti anayasalarının eril anayasalar olduğunu söylemek çok mümkün. Çok basit bir örnek vereyim. Türkiye’de kadınların hakim, kaymakam ve vali olmaları 1990’lı yıllara kadar yasayla engellenmişti. Ancak 1989 yılında yapılan bir yasa değişikliğiyle kadınlara kaymakam ve vali olma hakkı tanındı. Bu bile aslında bu anayasaların ne kadar eril olduğunu, toplumsal cinsiyet açısından dahi bir ayrımcılığı barındırdığını söylemek mümkün.

    Bütün anayasaların ruhuna baktığınızda bu ayrımcılığı çok net bir biçimde görebiliyorsunuz. Doğrudan ayrımcılık biçimleri var. Mesela iskan politikaları, ayrımcı zihniyet üzerinden yürütülen ve bu ulus devletin otoriter biçimde tanımlamış millet anlayışı üzerinden şekillenmiş ulus devletin bu tanımın dışında kalan halklara, etnik gruplara, inanç gruplarına nasıl davrandığının da göstergesi.

    90’larda Kürt illerinde, kırsalda uygulanan köy boşaltmalar, zorunlu köy boşaltmalarla yine Kürt nüfusunun oldukça hatırı sayılır bir kısmı, asimilasyon politikasının gereği olarak yine batıya göçertilmesi ayrımcılığın doğrudan biçimine verilecek örnekler arasında sıralanabilir. Tabii dolaylı örnekleri de var ayrımcılığın. Örneğin cumhuriyet kurulduğundan beri bu topraklarda bulunan anayasada tanımlanan ulus anlayışının dışında kalan ya da anayasada tanımlanan laiklik anlayışının çerçevelediği Sünni İslam’ın dışında kalan halkların kamu görevlerinden mahrumiyeti dolaylı bir biçimde yaratıldı. Bir politika olarak izlendi. Gayrimüslimlerin devlet memuru olmaları devletin kritik noktalarında görev almaları dolaylı bir biçimde engellendi. Hakeza Aleviler için de aynı şey söylenebilir. Kürtler için de aynı şey söylenebilir. Dolayısıyla bu kamu politikaları üzerinden yani devlet memurları alımı üzerinden de dolaylı bir biçimde bir ayrımcılık politikasının tarihsel olarak cumhuriyet kurulduğundan beri uygulandığını görüyoruz.

    “SİYASETEN AYRIMCI DİL ŞİDDETİN DİLİDİR”

    -Günümüz siyasal ikliminde ayrımcılık içeren dilin topluma yansıması nasıl oluyor?

    Tekleştirilen bir süreç de var. Kuşkusuz biraz önce çizdiğim bu tarihsel panaromanın toplum nezdinde de bir karşılığı olmuştur. Bu yapısal ve tarihsel nedenler halihazırda bugün içinde bulunduğumuz toplumu da ayrımcılık noktasında etkiliyor, etkilemeye de devam ediyor. Siyaseten ayrımcı dil şiddetin dilidir. Bu şiddetin dili de toplumdaki şiddete yansıyor. Çok katmanlı, çok kültürlü ve demokratik yaşama son derece uygun toplum öyle bir hale getirildi ki bu bahsettiğim tarihsel ve anayasal süreçler sonrasında şu anda halihazırda polarize olmuş bir toplumla karşı karşıyayız. Toplum da ayrışmış. Siyasetin bu ayrımcı diline denk düşen bir ayrışmış toplum var. Etnik gruplar, inançsal olarak kendisini tanımlayan gruplar neredeyse birbiriyle artık iletişimi koparmış, teması kesmiş durumdalar. Dolayısıyla siyasetin bu şiddet dilinin toplumsal karşılığını gündelik yaşamın içerisinde görmek de mümkün. Bugünlerde Kürtçe tiyatro ve konser yasaklarından, bir iş yerinin tabelasındaki sarı, kırmızı, yeşil renklere, düğünde takılan şaldan söylenen şarkıya kadar bir çok şey yaşanıyor.

    Bugünleri yaşarken ya da analiz ederken akil adamlar, entelektüeller, muhalifler 90’lı yıllara referans verirler, ’90’lara geri mi dönüyoruz’ diye. 1990’lardan daha vahim bir durumdayız. Ayrımcılık bağlamında daha vahim durumdayız. Çünkü 1990’larda devlet özellikle Kürt hareketine ve Kürtlere karşı uyguladığı ayrımcılık daha çok bir siyasal mekanizma içerisinde cereyan ediyordu ve bu ayrımcılık toplumsal yapıya bu kadar sirayet etmemişti. O zaman da Kürtçe kasetler yasaklıydı. Fakat bu yasaklara rağmen toplumun geri kalanında bu tür bir tepki, bu tür bir ayrımcı tepki çok da rastlanan bir şey değildi. Fakat bugün geldiğimiz nokta çok vahim. Biz bugün Alevilere, Kürtlere, Ermenilere, kadınlara yönelik ayrımcı dili konuşuyoruz. Bu sadece AKP’ye kendisini angaje etmiş bir kitlenin ayrımcı dili değil aslına bakarsanız. Yani toplumun genelinde de böyle bir sirayet var.

    Bugün Aynur Doğan’ın konserinin yasaklanmasından bahsediyoruz. Hatırlayalım, çok değil üç beş sene önce Aynur Doğan Kadıköy’de uluslararası bir caz konserinde Kürtçe bir şarkı söylediği için şişe yağmuruna tutulmuştu. 90’lardan farkımızı belirtmek için bu örnekleri vermek gerekiyor. Yine çok çarpıcı bir örnektir. Ankara Gar katliamında katledilen yurttaşlar için Konya’da maça çıkan futbolcuların saygı duruşunu 42 bin kişilik stadyumun tamamına yakını yuhalamıştı. Bugün bu ayrımcı dilin toplumsal yaşamın içerisine de nüksettiğini ve artık toplumun polarize edildiğini ve siyasetin de ne yazık ki ve ne yazık ki bu polarizasyondan, bu kutuplaşmadan beslenir bir hale geldiğini görüyoruz. Bu çok tehlikeli bir durum. Bunun vurgulanması gerekiyor.

    “SİYASETÇİLER TOPLUMDA KARŞILIĞI OLMAYAN HİÇBİR JARGONU KULLANMAZLAR”

    -Alevi Kürt, Ermeni, Roman gibi kimliğe sahip siyasetçiler sosyal medyadan miting alanlarına (Kılıçdaroğlu örneğinde olduğu gibi) hedef haline getiriliyor. Muhalefetin ayrımcı dile karşı yeterli bir refleks ortaya koyduğunu düşünüyor musunuz?

    Kemal Kılıçdaroğlu örneği çok vahim bir örnek. Yani bir ülkenin cumhurbaşkanının çıkıp böyle bir üslupla ana muhalefet liderine seslenmesi ayrı bir vahamettir. Fakat bunun karşısında Kemal Kılıçdaroğlu’nun iki kimliği karşısında da bu kadar suskun olması başka bir muhalefet liderinin Meral Akşener’in Kemal Kılıçdaroğlu’nu savunuyor hale gelmesi ayrı bir vahamettir. Tabii bunu bu toplumsal ve tarihsel dokuyla da çok net biçimde örtüştürmek mümkün.

    Siyasetçiler toplumda karşılığı olmayan hiçbir jargonu kullanmazlar. Dikkat edelim AKP’nin son 21 yıllık iktidarı dönemindeki dönem dönem benimsediği jargonlara ve kamuoyunun tartışmasının önüne koyduğu konulara baktığımızda aslında bugün Suriyeliler üzerinden yürütülen ayrımcı siyasi dilin, bir ana muhalefet liderinin Alevi olmasının üzerinden yürütülen ayrımcı siyasi dilin toplumda bir karşılığı olduğunu varsayıyorlar ki böyle bir dil kullanıyorlar ve böyle bir dil üzerinden siyaset yapmaya başlıyorlar kuşkusuz. Fakat bunun yanında Ahmet Şık’ın böyle bir açıklama yapması da ayrı bir vahamettir. Yani bunu sanki böyle bu bu mecraya su taşıyan bir dil kullandı. AKP’yi eleştiren bir noktadan hareket etse bile aslında bu mecraya su taşıyan, bunu tartışmanın bile abes olması gerektiğini düşünülmesi gerekirken ya da böyle bir tartışmaya girmemesi gerekirken bu tartışmaya bir şekilde angaje olmak bile durumun vahametini gösteren korkunç bir nokta aslına bakarsanız.

    İktidardaki iki partide bu dili çok sıklıkla meydanlarda kullanıyorlar. İşte belirttiğim gibi Berkin Elvan’ı kendisini dinleyen on binlere yuhalattı bu ülkenin siyasi liderlerinden bir tanesi. Sadece bu değil, meclis kürsüsündeki konuşmalara baktığınız zaman bu dilden ne kadar beslendiklerini ve bu dilin de toplumsal yaşamın içerisinde seçmen nezdinde bir karşılığın olduğunu düşünüyorlar ki böyle bir dil kullanmakta ısrarcı ve inatçılar.

    “TOPLUMUN HÜCRELERİNE KADAR İNECEK BİR MÜCADELE BİÇİMİ ŞART”

    -Peki buna karşı nasıl bir yol izlenmeli?

    Çok zor bir soru. Yani çözümü de oldukça zor. Bu dilin değişmesi için bahsettiğim tarihsel ve toplumsal koşulların üzerine gitmek gerekiyor. Siyaseti üstten  ve yeniden dizayn etmenin ötesinde toplumsal yapıda kökleşmiş derin tarihsel kökleri olan bu anlayış biçimini değiştirmek çok kolay bir şey değil. Fakat siyaseten belki bir noktadan başlanabilir. Ayrımcı anayasal mantığın yerine demokratik, çok kültürlü ve çoklu demokratik yaşama uygun, topluma uygun bir anayasal sistemin yapılması için mücadele edilmesi gerekiyor. Siyasi mücadele bugün ne yazık ki özellikle muhalefet tarafından sadece parlamenter mücadele ve seçim yarışının cenderesine hapsedilmiş durumda. Bu bahsettiğimiz ayrımcı dili bu var olan ayrımcı siyasal söylemlerle ve ayrımcılık esası üzerinden kurmuş siyasi partilerle çözemezsiniz zaten. Seçim kazansanız da çözemezsiniz. Dolayısıyla daha topluma hitap edecek, toplumun hücrelerine kadar inecek bir mücadele biçimi ancak bu sorunu ortadan kaldırır.

    Diren KESER/PİRHA

     

    İLGİLİ DOSYALAR:

    1-‘Erdoğan da, Bahçeli de nefret dilini değiştirmez, muhalefet bu dili reddetmeli’
    2-‘Milliyetçi, ırkçı yaklaşımları reddetmeli, teşhir etmeliyiz’
    3-‘AKP, Türkiye’nin genetiğiyle oynuyor, büyük bir toplumsal barışa ihtiyaç var’
    4-‘Ayrımcı dile karşı birleştirici, toplumu kucaklayıcı politikalar izlenmeli’
    5-‘Kemal Kılıçdaroğlu üzerinden Alevilere yönelik ayrımcı dil meşrulaştırılıyor’
    6-‘Nefret diline sahip olanların siyaset sahnesinden silinmesiyle toplum rahatlayacak’

  • Yazar Selahattin Gider’in Türkçe, Kürtçe ve Ermenice’ye çevrilen öykü kitabı çıktı-VİDEO

    Yazar Selahattin Gider’in Türkçe, Kürtçe ve Ermenice’ye çevrilen öykü kitabı çıktı-VİDEO

    PİRHA-Şair/Yazar Selahattin Gider, üç dile çevrilen öykü türündeki “Ateşte Doğanlar” kitabının detaylarını anlattı. Gider, kaleme aldığı 10 öykünün de gerçek olaylardan esinlendiğini söyledi. Gider, “Aslında hepimizin hikayesi, yani kitabı okuyanlar kendinden bir parça bulabilecektir” dedi. 

    Şair/Yazar Selahattin Gider’in “Ateşte Doğanlar” isimli öykü kitabının 2. Baskısı Ange Yayınları’ndan okuyucuya ulaştı. Yazarın yedinci kitabı olan Ateşte Doğanlar, aynı zamanda üç dile; Türkçe, Kürtçe ve Ermenice olarak raflardaki yerini aldı.

    İlk eserinin 1994 yılında “Köyüm Gurbet” adlı şiir kitabı olduğunu söyleyen Selahattin Gider, öykü türündeki çalışmasının içeriğini PİRHA’ya anlattı. Kitabın çerçevesini yaşanmış hayatlardan derlediğini belirten Gider, şunları kaydetti:

    “Yaşanmış gerçekliklerin dokuları üzerinde çok fazla oynamadan çıkarmış olduğum bir kitap oldu. Öykülerde benim tanıklıklarım da var başkalarını dinleyip öyküleştirdiğim olaylar da… Ancak şunu söyleyeyim, bu kitap içerisinde 10 öykü var ve her öyküde hemen hemen ben de varım. İnsanın kendi gerçekliğinin yansımasının çok daha doğru olabileceğini düşünerek böyle bir şeye giriştim. Kitapta hem kentteki hem de kırsaldaki öykülerde ben de varım. Çünkü bizim yaşadığımız coğrafya bu iki yerde olmamızın koşulunu sağlayan bir coğrafya.
    Beni en fazla etkileyen öykülerden bir tanesi ‘Kasım Dede’ isimli öykü oldu. Kasım Dede, 1915 olaylarının bizzat tanığı, hatta eğer gerçek anlamda bir adalet divanı kurulacaksa aynı zamanda da sanığı olabilecek bir isim. Kendisi 1915 yılında Ermenilere dönük katliamlar yapılırken bizzat olayların içerisinde yer almış bir şahıs. Geçmişine dönük duyduğu pişmanlığın bana anlatımı oldu. Kendisi ile görüşmelerinde ‘yazabilirsen benim yaşadıklarımı da yaz’ dediği bir öyküyü kaleme aldım. Bu hikayeden çok etkilenmiştim.

    Onun dışında ‘Dicle’nin Öfkesi’ isimli bir öykü var. Buradaki öyküde Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde okuyan bir gencin, hendek çatışmalarının patlak verdiği dönemde kalkıp memleketine gitme serüvenini anlatıyorum. Ve orada bodrumlarda yakılana dek süreci kaleme aldım. Bu iki öykünün etkisinin bende fazla olduğunu söyleyebilirim.

    Kaleme aldığım 10 öykü de gerçek olaylara dayanıyor. Anlatımlarda kurgu tabii ki var ama hikayelerin öznesi ve temeli hep gerçek.”

    “KÜLLERİ SAVRULAN İKİ HALK VAR”

    Yazar Selahattin Gider, kitabında Ermeni ve Kürt halkının acılarına odaklandığını belirtti. Gider, kitabın kapak resmindeki iki çiçeğin anlamına da vurgu yaparak şunları söyledi:

    “Aslında Ermeniler ile Kürtler başta olmak üzere bu coğrafyadaki halkların acıları hep benzerdir. Kitabımda sadece Ermenilerin acılarını yazmadım. Kürtler ile Ermeniler şahsında yaşanmış gerçek olaylar yazıldı ama bu aynı zamanda Türk’ün de Arap’ın da bu coğrafyada yaşayan bütün halkların da gerçekliğini ortaya koyan bir öyküler dizisidir. Bu anlatımların içerisinde mizah da siyaset de görürsünüz. Ama ağırlıklı olarak Kürdistan Bölgesi’ndeki insanların yaşamından hikayeleri öyküleştirdim.
    Kitabın kapak resmindeki anlatımda Ermeniler ile Kürtlerin kaderlerinin benzerliğine dikkat çektim. Yani bizim yaşadığımız coğrafya aynı zamanda Bir Ateş Çemberi. Bu Ateş Çemberi içerisinde en fazla bu yakıcılığı hisseden, en fazla yanan ve külleri savrulan iki halk var; Ermeniler ve Kürtler. 1915’te Ermenilerin yaşadığı katliamla bugün Kürtlerin yaşadıklarına baktığınızda aslında hiçbir fark olmadığını görüyoruz. Dolayısıyla ben de bu kitap kapağında bu iki halk için özel olan iki çiçeği; Beni Unutma ve ters lale çiçeğini birbirine dolanmış halde öne çıkardım.”

    “TOPLUMUN OKUMAMASI İÇİN ELİNDEN GELEN HER ŞEYİ YAPIYORLAR”

    Yazar Selahattin Gider, kaleme aldığı öykülere dair “Aslında hepimizin hikayesi, yani kitabı okuyanlar kendinden bir parça bulabilecektir” diyerek okuyucuya da şu mesajı verdi:

    “Şu andaki mevcut sistem, toplumun okumaması için elinden gelen her şeyi yapıyor. Toplumun düşünmesini de istemiyor. Onların temel politikası ‘Siz okumayın, yazmayın, düşünmeyin’ yönünde. ‘Biz sizin yerinize bunları yaparız’ mantıkları var. Bunu reddetmeliyiz.”

    “İKİYÜZLÜLÜĞÜN BİR GÖSTERGESİDİR”

    Selahattin Gider, son olarak toplumsal sorunlara dair yorumda bulunarak, cezaevleri başta olmak üzere insan hakkı ihlallerine ilişkin şu eleştiriyi yaptı:

    “Huzurun olmadığı, umudun bulunmadığı, aydınlığın karanlığa mahkum olduğu bir coğrafyada yaşıyoruz. Böylesi bir ülkede Kürt olmak, solcu, sosyalist, Alevi, öteki, yani muhalif olmak; hatta altını çizerek belirtiyorum Türk olmak dahi ciddi anlamda bir bedel ödemeyi gerektiriyor. İşte bugün bu bedelin ortaya çıkardığı bir resimdir aslında Aysel Tuğluk’un cezaevinde olması. Hastalığına rağmen serbest bırakılmıyor olması ve yine Aysel Doğan’ın cenazesine yönelik yapılan saldırılar bu devletin ikiyüzlülüğünün bir göstergesidir. Bugün İsrail’in bir Filistinlinin cenazesine yaklaşımı sonucu Türkiye kamuoyunun eleştirisi yaklaşımı söz konusu ama bugün Aysel Doğan’ın cenaze törenine yapılan saldırıya dair bu duyarlılık gösterilmedi. İşte bu ikiyüzlülüğün bir göstergesidir. Bu durumu kınıyorum. Bu sadece Kürtlerin ya da Aysel yoldaşın düşüncesini taşıyan insanların kınaması gereken  bir durum değildir. Çünkü bu durum hem ahlaki hem de vicdani bir sorumluluktur. Eğer burada böylesi bir tepki verilmiyorsa bu bir eksikliğin var olduğunun göstergesidir.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

  • HDP Kadın Meclisi Sözcüsü Başaran: Bizlere diz çöktüremezsiniz-VİDEO

    HDP Kadın Meclisi Sözcüsü Başaran: Bizlere diz çöktüremezsiniz-VİDEO

    PİRHA – HDP Kadın Meclisi Sözcüsü Ayşe Acar Başaran, partilerine dönük baskılara karşı basın açıklaması yaparak “Bize kim olduğumuzu soruyorlar. Söyleyelim, Kürt’üz biz. Kapılarına çarpı işareti koyduğunuz Alevileriz. Sokaklarda öldürdüğünüz Ermeniler, işçiler, kadınlarız biz” dedi.

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kadın Meclis Sözcüsü Ayşe Acar Başaran, HDP Genel Merkezinde yaptığı basın toplantısında kadın gündemi başta olmak üzere 5 Mayıs’ta partilerine dönük polis saldırısı hakkında açıklama yaptı.

    HDP’li Başaran, konuşmasına, “Yoksulluğun adı artık kadınlaşmış durumda” diyerek başlayıp ülkedeki ekonomik krize dikkat çekti. Başaran, Türkiye’de en fazla kadınların işsizlik yaşadığını vurgulayarak “Çalışan her 3 kadından 1’i kayıt dışı çalışıyor. Özellikle savaş nedeniyle yurtlarını terk eden kadınlar, cinsiyetçi ve ırkçı saldırılarla yüz yüze kalıyorlar.
    Ve iktidar, savaş propagandasına hız kesmeden devam ediyor” ifadelerini kullandı.

    “SAVAŞ SÖYLEMİ, BU KRİZİ AŞMAYA YETMEYECEK”

    Ayşe Acar Başaran, merkez bütçenin en çok savaş için harcandığının altını çizerek ülke gençlerinin geleceğini göremediğini de söyledi. Başaran, “Artık halkın, iktidarın yalanlarına karnı tok” diyerek şunları söyledi:

    “Mevcut siyaset, savaş söylemi, bu krizi aşmaya yetmeyecek. Savaş çığırtkanlıkları iktidarın varlığını sürdüremeyecek. Haklarımızı kazanana dek mücadeleye devam edeceğiz.
    Demokrasi krizi de ülkenin esaslı gündemlerinden. Cezaevlerinde hak ihlalleri sürüyor. 24 yıldır İmralı’da süren tecrit bütün cezaevlerinde de sürüyor. Şu an hasta tutsaklar, hastane sevklerine kelepçeli götürülüyor. Aysel Tuğluk arkadaşımız, cezaevinde kalamaz raporu olmasına rağmen ATK, ‘cezaevinde kalabilir’ raporu veriyor. Cezaevlerindeki işkenceye ‘dur’ demek için aileler adalet nöbeti tutuyor.”

    “BU BİR SAVAŞ TABLOSUDUR”

    Ayşe Acar Başaran, yaptığı açıklamada kadına yönelik şiddet konusunun ise “ülkenin esaslı ve hiç bitmeyen meselesi” olduğuna vurgu yaptı.

    Başaran, kadın cinayetleri konusunda parti olarak resmi rakamlara ulaşamadıklarını söyleyerek, “Maalesef ilgili bakanlıklardan da resmi rakamlara ulaşamıyoruz. Nisan ayında 24 kadın erkekler tarafından katledildi. Bu bir savaş tablosudur. Kadına yönelik katliamlar kırım boyutuna geldi ve artık net bir mücadele verilmesi gerekiyor. Kadınlar İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmedi, vazgeçmeyecek. İktidarın derdi, topluma biat ettirmek için bu sözleşmeleri hedefliyor. Ancak iktidar bu cinayetlerin önünü almak adına hiç bişey yapmıyor” dedi.

    “BİZE KİM OLDUĞUMUZU SORUYORLAR”

    HDP Kadın Sözcüsü Ayşe Acar Başaran, 5 Mayıs’ta partilerine dönük yapılan polis saldırısına dair ise, “Bizlere diz çöktüremezsiniz” dedi. Söz konusu saldırının İçişleri Bakanlığı tarafından organize edildiğini söyleyen Başaran şu konuşmayı yaptı:

    “Dün genel merkezimizde provokasyonla yüz yüze kaldık. 2015’ten bu yana, Sayın Öcalan ile görüşmelerin son bulmasından bu yana her gün sistematik biçimde Kürtlere saldırı gerçekleştiriliyor. İktidar, Kürt düşmanlığı ile faşizmi kurumsallaştırmaya çalışıyor. Partimizin önüne kurulan çadırlar bize geri adım attırma çabasıdır. Dün de burada provokasyon çıkartmaya çalıştılar. Yandaş basın da gerçeği ter düz ederek yayın yaptı. Dün partimiz önünde aileler değil, polisler vardı. Çelengi polisler koydu. Bu plan Suç İşleri Bakanı tarafından organize edildi. Gelenler güvenlik gücü değildi. Bir polis, milletvekilini bu kadar pervasızca tehdit etme cüretini gösteremez. Benim şahsımda bütün HDP,liler, bütün Kürt halkı ve kadınlar tehdit edildi. ‘Seni çivilerim’ söylemi ülkenin geldiği noktayı da ortaya koyuyor. Bu saldırılar ile başarılı olacaklarını düşünmeleri gerçekten trajedi.
    Yedi yıldır yapmadıkları kalmadı. Parti binalarımıza eğitip, donatıp adamlarını gönderdiler. İzmir binamıza kadar gönderdikleri, arkadaşımızı katletti ama yine de başarılı olamadılar. Peki önünüzde diz çöken bir HDP gördünüz mü? Bize kim olduğumuzu soruyorlar. Söyleyelim, Kürt’üz biz. Kapılarına çarpı işareti koyduğunuz Alevileriz. Sokaklarda öldürdüğünüz Ermeniler, işçiler, kadınlarız biz. Buradan propaganda bakanına hatırlatalım, benzerleriniz tarihin çöp sepetindedir. Sizin yeriniz de orası olacaktır.”

    PİRHA/ANKARA

  • Cumartesi Anneleri İstanbullu Ermeni aydınları andı-VİDEO

    Cumartesi Anneleri İstanbullu Ermeni aydınları andı-VİDEO

    PİRHA-Cumartesi Anneleri 890’ıncı hafta açıklamasında 24 Nisan 1915 tarihinde gözaltına alındıktan sonra kendilerinden haber alınamayan İstanbullu Ermeni aydınları anarken, “Unutturmaya karşı hatırlamayı, inkara karşı hakikati savunmayı sürdüreceğiz” ifadelerine yer verdi.

    Gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak, fail ve sorumluların yargılanması için mücadelelerine devam eden Cumartesi Anneleri 890’ıncı hafta açıklamalarında Ermeni aydınlarını andı. 1915 Ermeni soykırımında yaşamını yitiren İstanbullu Ermeni aydınlar için “Unutturmaya karşı hatırlamayı, inkara karşı hakikati savunmayı sürdüreceğiz” ifadeleri kullanıldı.

    “MEZAR TAŞLARI BİLE OLAMDAN YOK EDİLDİLER”

    24 Nisan 1915 günü evlerinden, işyerlerinden gözaltına alınan ve sonrasında kendilerinden haber alınamayan İstanbullu Ermeni aydınlarını hatırlatan Cumartesi Anneleri, açıklamasında şunlara yer verdi:

    “24 Nisan 1915  gecesi İttihat ve Terakki hükümetinin İçişleri Bakanı Talat Bey’in emriyle İstanbul Emniyeti tarafından bir operasyon başlatıldı. Operasyonu İstanbul Emniyet Müdürü Bedri Bey yönetti. Siyasi Şube Müdürü Mustafa Reşat Bey yönetiminde önceden hazırlanan “Tutuklanacak Ermeniler Listesi’ne göre polisler, gece yarısından sonra insanları evlerinden “ifadeniz var bir saat içinde geri döneceksiniz” diyerek götürdü.

    – Gözaltına alınanlar önce semt karakollarına oradan da Sultanahmet’teki Merkez Cezaevi’ ne nakledildiler. İstanbul’un çeşitli semtlerinde gözaltına alınan ve içlerinde milletvekili, yazar, şair, avukat, doktor, gazeteci, eczacı, müzikolog, yayıncı, akademisyen ve siyasetçi olan bu aydınlar Ermeni toplumunun en saygın isimleri, kanaat önderleriydi.

    – 25 Nisan 1915 tarihinde Cezaevi Müdürü İbrahim Bey nezaretinde ve güvenlik güçleri eşliğinde özel bir trenle yola çıkarıldılar. Tutuklular önce tren sonra at arabalarıyla Ayaş ve Çankırı’ya sevk edildiler. Daha sonraki günlerde İstanbul’da devam eden tutuklamalarla Çankırı’ya getirilenlerin sayısı 158 kişiye, Ayaş’a getirilenlerin sayısı 92 kişiye çıktı.

    – Gözaltına alındıkları andan itibaren devletin himayesinde olan bu insanlardan 174’ü bir mezar taşları bile olmadan yok edildiler. Devletin gözetimi altındayken yok olan bu insanların akıbetleri resmi kayıtlara firar ettikleri ya da serbest bırakıldıkları şeklinde geçti.

    “DİRAN KELEKYAN BİR DAHA EVİNE DÖNEMEDİ”

    – Bu aydınlardan biri de Diran Kelekyandı. Yurt dışında iktisat ve hukuk eğitimi gören Kelekyan; Türkçe yayınlanan Osmanlı gazetesi Sabah’ın başyazarıydı. Aynı zamanda Mekteb-i Mülkiye’de ve Harp Okulu’nda Siyasi Tarih hocasıydı. Kelekyan, uzun yıllar devlet hizmetinde görev yapmış, çalışmaları ve eserleri ile Osmanlı modernleşmesi ve entelektüel mirasına büyük katkılarda bulunmuş bir şahsiyetti. Osmanlı okuru Batı’nın pek çok düşünür ve yazarı ile onun sayesinde tanışmıştı.

    – 24 Nisan 1915 gecesi Dikranların Beyoğlu İstiklal Caddesi bugünkü adıyla Erol Dernek sokakta bulunan evlerinin kapısı polisler tarafından çalındı. Polisler kendisini kısa bir ifade için karakola davet ettiler. Ancak Kelekyan bir daha evine dönemedi. Ertesi gün başyazısı Sabah Gazetesi’nde yayınlandığında Kelekyan Çankırı’ya götürülen Ermeniler arasındaydı.

    – Çankırı’da tutuklu bulunduğu sırada serbest bırakılması için yaptığı başvurular istediği gibi sonuçlanması. 29 Temmuz 1915 tarihli şifreli bir telgraf emri ile Kelekyan’ın İstanbul’a dönmemek şartıyla Çankırı’dan ayrılmasına müsaade edildi. Ancak tek başına yola çıkmanın can güvenliği açısından son derece tehlikeli olduğunu biliyordu. Bu nedenle Çankırı’da kalmaya devam etti ve güvenli bir biçimde Çankırı’dan ayrılabilmek için girişimlerini sürdürdü.

    – 23 Ekim 1915 tarihinde İçişleri Bakanlığı’na bağlı Emniyet Genel Müdürlüğü “Çankırı’da bulunan Diran Kelekyan Efendi’nin Diyarbakır Divan-ı Harbi’ne gönderilmesi” talimatını verdi. Bu talimatın dönüşü olmayan bir yolculuğa işaret ettiğini bilen Kelekyan, kalanlarla vedalaşırken “Öldürülen arkadaşlarımız gibi ben de ebediyete gidiyorum, benim için dua edin.” dedi. Kendisi için hazırlanan ata bindi. İki askeri inzibat eşliğinde 26 Ekim 1915 tarihinde Çankırı’dan ayrıldı.

    – Bir süre sonra Kelekyan’ın 2 Kasım 1915 tarihinde Sivas yolunda Kızılırmak üzerinde bulunan Çokgöz Köprüsü civarında öldürüldüğü haberi geldi. Ölümü ile ilgili cinnet geçirip kendisini Kızılırmak’a attığı, inzibatların bütün çabalarına rağmen kurtarılamadığı söylentisi yayıldı. Osmanlı entelektüel hayatında derin izler bırakan 53 yaşındaki Diran Kelekyan’ı bugüne taşıyacak bir mezartaşı bile olmadı.”

    “ERMENİ AYDINLARI UNUTMAYACAĞIZ”

    Cumartesi Anneleri açıklamalarını şu sözler ile sonlandırdı:

    “Kaç yıl geçerse geçsin tüm kayıplarımız gibi Diran Kelekyan ve Ermeni aydınları da unutmayacağız. Unutturmaya karşı hatırlamayı, inkara karşı hakikati savunmayı sürdüreceğiz. Kayıplarımızdan ve 191 haftadır bize yasaklanan kayıplarımızla buluşma mekanımız Galatasaray’dan vazgeçmeyeceğiz.”

    PİRHA / İSTANBUL

     

  • Mıgırdiç Margosyan Şişli Ermeni Mezarlığı’nda son yolculuğuna uğurlandı-VİDEO

    Mıgırdiç Margosyan Şişli Ermeni Mezarlığı’nda son yolculuğuna uğurlandı-VİDEO

    PİRHA-84 yaşında hayatını kaybeden Diyarbakırlı Ermeni yazar Mıgırdiç Margosyan, Kumkapı Meryem Ana Kilisesi’nde yapılan törenin ardından Şişli Ermeni Mezarlığı’nda son yolculuğuna uğurlandı. 

    Diyarbakırlı Ermeni yazar Mıgırdiç Margosyan, bugün Kumkapı Meryem Ana Kilisesi’nde yapılan törenin ardından Şişli Ermeni Mezarlığı’nda son yolculuğuna uğurlandı.

    Karaciğerle bağlantılı sağlık sorunları nedeniyle bir süredir Maltepe Üniversitesi Hastanesi’nde tedavi gören Margosyan 2 Nisan Cumartesi günü 84 yaşında hayatını kaybetti. Margosyan için, bugün Kumkapı Meryem Ana Kilisesi’nde saat 14.00’te tören düzenlendi.

    Törenin ardından Margosyan Şişli Ermeni Mezarlığı’nda defnedildi. Kumkapıda’da düzenlenen törene Margosyan’ın ailesi, yakınları ve sevenleri, HDP Milletvekilleri Garo Paylan ile Züleyha GülümCHP’li Milletvekilleri Özgür Özel, Sezgin TanrıkuluTuran Aydoğan, Kadıköy Belediye Başkanı Şerdil Dara OdabaşıAdalar Belediye BaşkanıErdem Gül, Gürbüz Çapangazeteciler Oral Çalışlar, Fatih Polat, Ayşe Şahin, yazar Ender İmrek, Yıldız Ramazanoğluyazar Şeyhmus Dikenyazar Murad Mıhçı katıldı.

    CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğluiş insanı Osman Kavala da cenazeye çelenk gönderdi. Şişli Ermeni Mezarlığı’na defnedilen Margosyan’ın mezarının üzerine Diyarbakır’dan getirilen toprak serpildi.

    MIGIRDİÇ MARGOSYAN KİMDİR?

    Mıgırdiç Margosyan, 23 Aralık 1938’de Diyarbakır’da, Hançepek Mahallesi’nde (Gavur Mahallesi) doğdu. Eğitimini Süleyman Nazif İlkokulu, Ziya Gökalp Ortaokulu, daha sonra İstanbul’daki Bezciyan Ortaokulu ve Getronagan Lisesi’nde sürdürdü. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi.

    1966-1972 yılları arasında Üsküdar Selamsız’daki Surp Haç Tıbrevank Ermeni Lisesi’nde müdürlüğün yanı sıra felsefe, psikoloji, Ermeni dili ve edebiyatı öğretmenliği yaptı. Daha sonra öğretmenliği bırakarak ticarete atıldı. Edebi çalışmalarını aralıksız sürdürdü.

    Marmara Gazetesi’nde yayımlanan Ermenice öykülerinin bir bölümü ‘Mer Ayt Goğmerı’ (Bizim Oralar) adıyla kitap haline getirildi (1984) ve bu kitabıyla 1988’de, Ermenice yazan yazarlara verilen Eliz Kavukçuyan Edebiyat Ödülü’nü aldı. Aras Yayıncılık tarafından basılan ‘Gâvur Mahallesi’ (1992), ‘Söyle Margos Nerelisen?’ (1995) ve ‘Biletimiz İstanbul’a Kesildi’ (1998) adlı Türkçe kitaplarını, 1999’da ikinci Ermenice kitabı ‘Dikrisi Aperen’ izledi. Türkçe kaleme aldığı ‘Tespih Taneleri’ (2006) adlı anı-romanı büyük ilgiyle karşılandı. Evrensel, Agos ve Yeni Yaşam gazetelerinde yazdığı yazılar, ‘Kirveme Mektuplar’, ‘Çengelliiğne’, ‘Zurna ve Kürdan’ isimleriyle kitaplaştırıldı. Yazarın, dünyanın yaratılış hikayesini mizahi bir üslupla ele aldığı son kitabı ‘Tanrı’nın Seyir Defteri’ ise 2016’da yayımlandı.

    PİRHA / İSTANBUL

  • Hrant Dink katledilişinin 15’inci yılında vurulduğu yerde anıldı-VİDEO

    Hrant Dink katledilişinin 15’inci yılında vurulduğu yerde anıldı-VİDEO

    PİRHA-AGOS Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink katledilişinin 15’inci yılında vurulduğu yerde anıldı. Anmada konuşan Rakel Dink, “15 yıl oldu, arkandan sıkılan kalleş kurşunlar seni bizden alalı. Sesin hâlâ kulağımızda. Halkına yapılanları her anlattığında seni hainlikle, arkadan hançerlemekle suçlamışlardı oysa… Seni toprağa verirken buradan yükselen isyan ve itiraz sesi susmadı, susmayacak. İşçiler, kadınlar, öğrenciler, köyler yine direnişte. Herkesin olanı, kimsenin olmayanı, “benim” diyenden koruyorlar. Bir gün yine birleşip sel olup akacaklar” dedi.

    AGOS Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink katledilişinin 15’inci yılında vurulduğu yerde AGOS Gazetesi’nin eski binası önünde anıldı. Anma programına Rakel Dink, Delal Dink, Arat Dink, Gülten Kaya, Türkan Elçi, Halkların Demokratik Partisi (HDP) Milletvekilleri Garo Paylan, Dilşat Canbaz Kaya, Musa Piroğlu ile Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, CHP Adalar ve Maltepe Belediyesi Başkanları Erdem Gül ve Ali Kılıç ile çok sayıda kişi katıldı.

    Anmaya katılanlar “Faşizme karşı omuz omuza”, “Yaşasın halkların kardeşliği”, “Hepimiz Hrant’ız hepimiz Ermeniyiz”, “Öldür diyenler yargılansın” sloganları attı.

    15’inci yıl anma konuşmasını Rakel Dink yaptı. Ayrıca Hrant Dink öldürüldüğünde 5 yaşında olan Nazım Özgün Afşin de bir konuşma yaptı.

    “SESİN HALA KULAĞIMIZDA”

    Rakel Dink‘in konuşması şöyle:

    “Çutağım, 15 yıl oldu, arkandan sıkılan kalleş kurşunlar seni bizden alalı. Sesin hâlâ kulağımızda. Halkına yapılanları her anlattığında seni hainlikle, arkadan hançerlemekle suçlamışlardı oysa… Ya Rab “düşmanlarınızı sevin, sizden nefret edenlere iyilik yapın, size lanet edenler için iyilik dileyin, hakaret edenler için dua edin*” diyorsun. Dua ediyorum.

    15 yıl oldu. 15 eksik yıl. O günün çocukları Nazım gibi büyüyorlar. Çözemediğimiz her sorunu onların omuzlarına yıkıyoruz. Sorunun sahibi de sebebi de biz değilmişiz gibi, bir de tutup cepheye çocukları gençleri sürüyoruz. Oysa bizim kanlı mirasımız olmasa, tüm dünyadaki akranlarıyla, bütün farklılıklarıyla başka bir gelecek hayali kurabilir ve gerçekleştirebilirler. Zaten yeterince sorunları olacak. Daha ne depremler göreceğiz. Şu geçmişin kilidini açalım da özgür kalsın acı dolu ruhlar. Evimizi inşa edeceğimiz sağlam kayadır gerçek. Hakikat sağlam kayadır.

    Gelecek korkuları ve hayalleriyle, büyüklerinin acı dolu mirası arasında sıkışıyor çocuklar. Ya kendilerine ya başkalarına zarar veriyorlar. Oysa bir araya gelip su gibi aksalar karşılarında hiçbir şey duramaz. Bu dünya ne zorbalar, ne zulümler gördü. Gün geldi hepsi yıkıldı. Devirler değişti. Ne sultanlar, ne padişahlar, ne krallar yıkıldı. Yine yıkılacaklar. Köyde çeşmenin başında, köprünün başında, silahıyla durup, gelenden geçenden haraç alana eşkıya derlerdi. Sonra silahları kâğıt parçalarının ardına sakladılar. Adlarına devlet dediler, şirket dediler. Kağıtlarda kendi koydukları kanunlar yazılıydı. Biz inandık, siz inanmayın çocuklar.

    Kimsenin olmayana “benim” diyene inanmayın! Herkesin olana, “benim” diyene inanmayın! Bu topraklarda yükselen her itiraza dış güçler dediler. Doğru. Sizin içiniz onların dışıdır. Sizin içiniz yandığında onlar hep dışarıda duman var dediler, pencerelerini kapattılar. Gezi direnişinde gençler önce yaşadıkları şehri korumaya çalıştılar, sonra zulme uğrayan dostlarını korumak için çoğaldılar. Ona da dış mihrak dediler, terör dediler şu dediler bu dediler. Çocuklarımızın gözleri çıkarıldı, gaza, zehirli suya boğuldu. Çocuklar öldürüldü. Kimdi terör estiren? Bu kadar çok gencin bu kadar az kırıp döktüğüne de az rastlanılırdı üstelik.

    Şimdi kendi yazdıkları kâğıt parçalarıyla sözüm ona yargılıyorlar. Mümkün mü? “Ey yöneticiler gerçekten adil mi karar verirsiniz? Doğru mu yargılarsınız insanları? Hayır! Hep haksızlık tasarılarınız içinizde, Zorbalık saçar elleriniz yeryüzüne.”

    “İSTİYORLAR Kİ SİLAHLAR KONUŞSUN, İNSANLAR KONUŞMASIN”

    Çutağım!

    Sana terörü her sorduklarında lanetledin. Karşısına gücün terörünü de koydun. Onu da lanetledin. Kastettiğin devlet gücünün gayrimeşru işleriydi. Dünyada çok terör estirildi ve devam ediyor… Senden önce de senden sonra da… Gücü ele geçiren zulme çıkıyor. Hangisi birbirini suçlayabilir. Olan halklara oluyor. Seni andığımız her 19 Ocak’ta başka zulümleri de anmaya, hatırlatmaya çalıştık. Resimler yan yana konduğunda, o acı albüme birlikte bakıldığında belki asıl katil ayan beyan ortaya çıkar diye…

    Kıbrıs’ta bir başka gazetecinin, Kutlu Adalı’nın nasıl peşine düşmüşler gördün mü? Bu topraklarda estirilen terörün asıl kaynağını söylerken yanlış mı söylüyormuşuz? Kutsal Kitap der ki “Karanlığın meyvesiz işlerine ortak olmayın. Tersine onları açığa çıkarın.” Dostlarımızı yıllarca hapislerde bekletiyorlar. Birini salıp birini alıyorlar. Saçma sapan gerekçelerle, yalanlarla… Artık gerekçe bile uydurmuyorlar, “öyle işte” deyip alıyorlar. Ülkenin her derdine koşan genç avukatları aldılar, gazetecileri aldılar, Osman’ı da Bircan’ı da aldıkları gibi… “Kürdüm” diyen her siyasetçiyi aldılar. İstiyorlar ki silahlar konuşsun, insanlar konuşmasın. Yine kendi dillerini dayatıyorlar.

    Ama umudu söndüren olmayalım. Seni toprağa verirken buradan yükselen isyan ve itiraz sesi susmadı, susmayacak. İşçiler, kadınlar, öğrenciler, köyler yine direnişte. Herkesin olanı, kimsenin olmayanı, “benim” diyenden koruyorlar. Bir gün yine birleşip sel olup akacaklar.  Kiminin gönlü kırık. “Bize olurken neredeydiniz?” diye soruyorlar. Biz öyle olmak istemedik, gücümüz yettiğince seslerine ses katmaya gayret ettik. Edeceğiz. Sesin, kulağımızda. Sözümüz söz.”

    “HRANT AMCAM ÖLDÜRÜLDÜĞÜNDE 5 YAŞINDAYDIM”

    Nazım Özgün Afşin‘in konuşmasından satır başları ise şöyle:

    “Hrant amcam 15 yıl önce öldürüldüğünde 5 yaşındaydım ve herhangi bir çocuk kadar konuşmuyordum, çünkü ben otizmliyim. Ne yazık ki Hrant amcamı gerçek anlamda hiç hatırlamıyorum. Ama annem anlatırdı, onlar arkadaşlar, o yüzden O benim bebekliğimi bilirmiş. Hayal meyal hatırladığım tek şey, kocaman bir eli olduğu. Elini başıma koyar, saçlarımı severdi. O eli nasıl anımsadığımı biliyorum aslında, otistik bir beyniniz varsa kimsenin hatırlamadıklarını anımsarsınız ve kimsenin hatırlamadıklarını anımsamayı zamanla garipsememeyi öğrenirsiniz. Hrant amcamın simasını ise fotoğraflarından biliyorum tabii, büyüdükçe çok fotoğrafına baktım, çok izledim eski röportajlarını, hakkında yazılan kitapları okudum.

    Hrant amcamın çok sevdiği eşi Rakel Dink’in cenazedeki sözlerini çok sonraki yıllarda dinledim ve bir daha hiç unutmadım: “Katil kim olursa olsun, bir zamanlar bebek olduklarını biliyorum. Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim.”

    Sorgulamayı, merak etmeyi, hep birlikte ve yan yana yaşamanın anlamını, ayrımcılığın ve ötekileştirmenin bir toplumu ne kadar çürütebileceğini, adaletsizliği ve haksızlıklarla mücadele etmeyi biraz öğrendiysem son 15 yılda, tüm anmalardaki konuşmaların ve Hrant amcamın yazdıklarının, yaşamak zorunda kaldıklarının ve o korkunç, vahşi, zor sonunun çok büyük etkisi vardır.

    “HAKİKAT ARAYIŞI BİTMİYOR, BİTMEDİ HİÇ”

    2019’a geldiğimizde artık 19 Ocak’a 17 yaşında bir genç olarak gittim. Sabahattin Ali’nin kızı Filiz Ali; “Sevgili Hrant, yine de o kadar umutsuz değiliz. Susmayanlar var, hala buradayız, bir yere gitmiyoruz, vazgeçmiyoruz. Seni öldürdüklerinde henüz çocuk olanlar bugün burada, aramızda, öldürülmenizin peşine düşüyorlar, soru soruyorlar, susmuyorlar.” dediğinde çok sevindim! Filiz Ali benden bahsediyor, bana sesleniyordu.

    2020’de çok sevdiğim Şebnem Korur Fincancı hocam konuşmasında, hakikatleri görüp anlatmaktan ve hiç vazgeçmemekten bahsetti: “Hakikat arayışı bitmiyor, bitmedi hiç. Cumartesi annelerini meydanlardan sürseler de, hakikati haykıranları hapsetseler de, insanlığa karşı suçlarla sindirmek için üzerimize gelseler de, hakikati haykırmaktan vazgeçmemişti ya Hrant, vazgeçmeyeceğiz öyleyse hiçbirimiz. Kötülüğe karşı nefret değil bizimkisi. Bitimsiz bir mücadele. Kötülüğün sıradanlığına kapılmasın insan, hakları için mücadele etsin, boyun eğmesin erke.” İşte o an içim rahatladı: Hani bazen bir cümle sadece size söylenmiş gibi hissedersiniz. Ben aklım erdiğinden beri her 19 Ocak’ta bir söz verdim ve o sözü daima tutacağım: Unutmam, vazgeçmem!

    Ben bu ülkenin geleceği için çok endişelenen, ama sözünü söylemekten hiç sakınmayan milyonlarca gençten sadece biriyim. “Buradayız, vazgeçmiyoruz Ahparig!” demek için, Hrant amcam için, adalet için, barış için, ayrımcılıktan uzak bir yaşamda, özgür, demokratik, adil ve barış içinde bir Türkiye hayalimiz için, kendim kendim mücadele etmeye devam edeceğim. Çok okuyacağım, çok dinleyeceğim, çok izleyeceğim, çok paylaşacağım.

    Çünkü hep aklımda Hrant amcamın son yazdıkları, çünkü içimde hep bir “güvercin tedirginliği…”  Hepinize içinizdeki tedirgin güvercini de alıp geldiğiniz için teşekkür ederim.”

    PİRHA / İSTANBUL

  • Hrant Dink’siz 15 yıl!-VİDEO

    Hrant Dink’siz 15 yıl!-VİDEO

    PİRHA- AGOS gazetesi genel yayın yönetmeni Hrant Dink’in katledilmesinin üzerinden 15 yıl geçti. Dink, vurulduğu yerde saat 15.00’te anılacak.

    Hrant Dink, katledilişinin 15’inci yılında unutulmadı. Anadolu ve Mezopotamya’nın yetiştirdiği önemli değerlerden biri olan Hrant Dink, ömrü boyunca halkların birlikte, özür ve eşit yaşamını savundu.

    Savunduğu bu değerler ve bu değerleri savunurken yaptığı konuşmalar bazı kesimlerde rahatsızlık uyandırırken, hedef haline getirildi.

    Hrant Dink, 1954 yılında Malatya’da dünyaya geldi. 1961 yılında ailesiyle birlikte İstanbul’a taşınan Hrant ve iki kardeşi, Gedikpaşa’daki Ermeni Yetimhanesi’ne yerleştirildi.

    Dink lise eğitimini Surp Haç Tıbrevank Ermeni Lisesi’nde, üniversiteyi de İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’nde Zooloji eğitimi alarak tamamladı.

    Yazım hayatına lise yıllarında ilgi duyan Hrant Dink iki kardeşiyle birlikte yayınevi kurarken, aynı zamanda büyüdüğüTuzla Ermeni Çocuk Kampı’nı yönetmeye başladı. Anadolu’dan gelen yoksul çocukların barındığı kampa devlet tarafından el konulurken, Hrant Dink defalarca gözaltına alındı. Yıllar sonra gittiği kampın harabeye döndüğünü gören Hrant Dink, “alı konulan yer hiç kimse için kullanılmamış. Keşke, engelli çocuklar, kimsesizler için kullanılsaydı. O yaratılan şey bir işe yarasaydı yine bu kadar gam yemeyecektim” diyerek, üzüntüsünü dile getirdi.

    Türkiye’de yaşayan Ermenilerin sesi, soluğu ve vicdanı olmaya çalıştı. İstanbul Ermeni Patrikhanesi’ne, “Ermeni toplumu çok kapalı yaşıyor, kendimizi iyi anlatırsak önyargılar kırılır” diyerek Türkçe ve Ermenice bir gazete çıkarma önerisinde bulundu ve 5 Nisan 1996 tarihinde ilk sayısı çıkan Agos gazetesinin kuruculuğunu, yayın yönetmenliğini ve başyazarlığını üstlendi.

    Hrant Dink, yaşamı boyunca davalardan kurtulmadı. Duruşu ve savunduğu değerleri her yerde kendi naif üslubuyla paylaşsa da, Türkiye’deki ırkçı kesimlerin hedefinden kurtulamadı.

    Hrant Dink hakkında, Türk Ceza Kanununun 301. maddesini ihlal etmekten davalar açıldı, gazetelerde hedef gösterilip, nefret suçuna maruz kaldı.

    2002 yılında Urfa’da verdiği bir konferansta “Ben Türk değil Türkiyeliyim ve Ermeniyim” dediği için “Türklüğü aşağılamaktan” üç yıl yargılanarak, beraat etti. 13 Şubat 2004’te yayımlanan bir makalesindeki “”Türk”ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeni’nin Ermenistan’la kuracağı asil damarında mevcuttur.” sözleri nedeniyle 301. maddeden “Türklüğe hakaret” suçlamasıyla yargılandı ve aksi yönde verilen bilirkişi raporuna rağmen 6 ay hapis cezası aldı, ancak cezası ertelendi.

    Hrant Dink’i hedef gösterenler aynı zamanda Hrant’ı ‘ortadan kaldırmak’ için planlar yapmaya başlamıştı.

    Hrant Dink, 19 Ocak 2007’de, Şişli’de Halaskargazi Caddesi üzerinde yer alan Agos merkez binasının çıkışında gerçekleştirilen silahlı saldırı sonucu öldürüldü. Katil zanlısı 19 yaşındaki Ogün Samast’tı.

    Hrant Dink, yırtık ayakkabısından sızan kanla yerde boylu boyunca uzanırken, tetikçi katil Ogün Samats ise devlet görevlileriyle Türk bayrağının altında ‘hatıra’ fotoğrafı çekiyordu.

    Hrant Dink’in hedef gösterilip katledilmesi ne ilkti, son olması için ise yüzbinler Hrant Dink’in cenaze töreninde “Hepimiz Hrant Dink’iz, hepimiz Ermeniyiz!” yazılı dövizler taşıdı ve haykırdı.

    Eşi Rakel Dink, cenaze töreninde yaptığı “Yaşı kaç olursa olsun; 17 veya 27, katil kim olursa olsun, bir zamanlar bebek olduklarını biliyorum. Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılmaz kardeşlerim” konuşmasıyla asıl failleri işaret etti.

    Surp Asdvadzadzin Patriklik Kilisesi’nde yapılan dini törenin ardından Hrant Dink Balıklı Ermeni Mezarlığı’nda toprağa verildi.

    Hrant Dink’in katledilmesinin ardından açılan davada gerçek failler hep korundu. 24 Ocak 2007’de tetikçi Ogün Samast ve onu azmettiren Yasin Hayal, polis haber elemanı Erhan Tuncel tutuklandı. İlk yargılama sürecinde Hrant Dink’in öldürüleceğine dair bilginin jandarma, emniyet ve istihbarat teşkilatlarında olduğu ortaya çıktı.

    Bu süreçte Dink ailesi avukatlarının devlet görevlilerinin sorumluluklarına dair talepleri reddedildi. Dava devam ederken Dink ailesi avukatlarının Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yaptığı başvuru 14 Eylül 2010’da karara bağlandı. AİHM’in Türkiye’yi mahkumiyet kararında, “kamu görevlilerine ilişkin etkin soruşturma yürütülmediği” ve “Dink için koruma kararının çıkarılmış olması gerektiği”, “yaşam hakkının ihlal edildiği” belirtiliyordu.

    Cinayetin işlenmesinden neredeyse 9 yıl sonra, 2015 yılı sonunda 27 devlet görevlisi hakkında dava açıldı. Türkiye’deki siyasi cinayetler tarihinde bir ilk olarak il jandarma görevlileri, Ankara ve İstanbul istihbarat daire başkanları, emniyet müdürleri iddianamede “şüpheli’’ sıfatıyla yer aldı ve yargılanmaya başlandı.

    İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen dava 6 yıl sonra, 26 Mart 2021’de karara bağlandı. Dink Ailesi avukatları, kararın tutarsızlıklarına, tek yönlülüğüne, soruşturmanın eksik yürütüldüğüne dikkat çektiler, bazı sanıklar için verilen beraat kararlarına ve soruşturmanın yürütülme şekline itiraz ettiler ve kararın bozulmasını talep ettiler.

    Üzerinden geçen yıllara rağmen Hrant Dink cinayeti devam etmekte. Hedef gösteren, tehdit eden, cinayeti organize eden, icra eden örgütü tanımlayan bütünlüklü bir yargılama henüz gerçekleşmemiştir.

    (HABER MERKEZİ)

     

     

  • Hrant Dink için hazırlanan ‘Hafıza Yetersiz’ filminin ilk gösterimi yapıldı

    Hrant Dink için hazırlanan ‘Hafıza Yetersiz’ filminin ilk gösterimi yapıldı

    PİRHA-Hrant Dink’in anısına yazar ve yönetmen Ümit Kıvanç tarafından hazırlanan “Hafıza Yetersiz” filminin ilk gösterimi yapıldı. Dink’in farklı tarihlerdeki konuşmalarından oluşan film ile ilgili olarak Kıvanç, “Hrant, esasında yazmaktan çok konuşan bir insan. Sesiyle, jestleriyle, mimiğiyle Hrant bir bütün. Onu esas o zaman hissediyorduk” dedi

    Yazar ve yönetmen Ümit Kıvanç tarafından AGOS gazetesi kurucusu ve genel yayın yönetmeni Hrant Dink‘in öldürülüşünün 15’inci yılı yaklaşırken hazırlanan, “Hafıza Yetersiz-Hrant Dink İçin Bir Film” başlıklı filmin ilk gösterimi Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda yapıldı.

    Belgeselin ilk gösterimine Rakel Dink, Arat Dink, Delal Dink, Gülten Kaya, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski Milletvekili Sırrı Süreyya Önder ile çok sayıda kişi katıldı. Hrant Dink’in farklı dönemlerde yaptığı konuşmalardan oluşan belgeselde, Dink’in katledilene kadar savunduğu değerler kendi sesinden izleyici ile buluşturuluyor.

    Gösterimin ardından ise moderatörlüğünü Hrant Dink Vakfı İletişim Koordinatörü Zeynep Sungur’un yaptığı kısa bir söyleşi de yapıldı. Söyleşide filmin yönetmeni Ümit Kıvanç, Dink Ailesi’nin avukatı Fethiye Çetin ve Hrant Dink’in oğlu Arat Dink konuşmacı olarak yer aldı.

    “O BİZE HASTALIKLARIMIZDAN NASIL KURTULACAĞIMIZI GÖSTERİYOR”

    Sungur, Dink’in filmde yer alan konuşmaları ile ilgili olarak “Hrant Dink’in sözleri zamandan bağımsız” değerlendirmesinde bulundu.

    Avukat Fethiye Çetin de, Dink’in sözlerine değindi. Çetin, “Hrant, yarayı gösteriyor. Zira yara nerede açılmışsa çözüm için orayı görmek gerekir. Biz birbirimizin doktoruyuz. Ondan çok şey öğrendik. Öğrenmeye de devam ediyoruz. İçten içe çürüyen hastalıklı bir toplumuz. O bize, hastalıklarımızdan nasıl kurtulacağımızı; barışçıl bir geleceği nasıl kuracağımızı, farklılıklarımızla bir arada barış içinde nasıl yaşayabileceğimizi gösteriyor. Benim esas sancım bu topraklarda 3 milyon nüfustan, Cumhuriyet’e geçerken 300  bin olduk. O 300 bini de tükettiler. Tarihi, “Niye yok?” diye okumak lazım; “İyi ki yok” diye değil, diyor” ifadelerini kullandı.

    “HRANT, ESASINDA YAZMAKTAN ÇOK KONUŞAN BİR İNSAN”

    Ümit Kıvanç ise filmi, en çok yapmak istediği işlerden biri olarak tanımlarken, “Şu dünyadan gitmeden mutlaka yapmak istediğim şeydi. Bunu Arat ve Delal’le çok konuştuk. Hrant, esasında yazmaktan çok konuşan bir insan. Sesiyle, jestleriyle, mimiğiyle Hrant bir bütün. Onu esas o zaman hissediyorduk. O etki öyle bir etkiydi. Onun canlı varlığı başka bir şeydi ve bu da ancak bir filmle aktarılabilirdi” dedi.

    Belgesel, bugün saat 20.00’den itibaren Hrant Dink Vakfı’nın web sitesi üzerinden çevrimiçi izlenebilecek.

    Barış KOP / İSTANBUL