Etiket: ERMENİ

  • AKP’lilerden, evleri yıkılacak yurttaşlara ‘Arkanıza bakmadan orayı terk edin’ tehdidi!

    AKP’lilerden, evleri yıkılacak yurttaşlara ‘Arkanıza bakmadan orayı terk edin’ tehdidi!

    PİRHA- Niğde’nin tarihi Kale Mahallesi’nde yapılacak kentsel dönüşüm öncesinde tarihi eser kaçakçılığının başladığı iddia edildi. Bölge sakinleri “Belediyeyi ve AKP milletvekillerini her aradığımızda tehdit aldık. ‘Paranızı alın, arkanıza bile bakmadan orayı terk edin’ şeklinde tehditlere maruz kaldık” dedi. 

    ‘Kentsel dönüşüm’ adı altında yıkılma tehlikesi ile karşı karşıya olan Niğde’nin tarihi Kale Mahallesi‘nde, yurttaşların itirazları sürüyor. Tarihsel hafızasının yok edileceği söylenirken, mahalle sakinleri, henüz mahkeme sürecinin sonlanmadığına ve belediyenin hukuksuzca yıkım ihalesi yapmasına işaret ediyor.

    Yıkım kararı alınan mahallelerde özellikle Ermeni ve Rumlar tarafından yapılmış ev, işyeri ve inanç merkezleri bulunuyor. Kentsel dönüşüm öncesinde tarihi eser kaçakçılığının başladığına işaret eden mahalle sakinleri, “Sesimizi yetkililere duyuramadık. Umuyoruz ki hukuken bu yapılanlara ‘dur’ diyecek hakim ve savcı olacaktır” şeklinde açıklama yaptı.

    AKP’Lİ VEKİLLERDEN MÜLK SAHİPLERİNE TEHDİT!

    İsmini açıklamak istemeyen bir mahallelinin, yıkım kararının durdurulması için AKP’li bir milletvekiline ulaştığı, ancak tehdit edildiği öğrenildi. Söz konusu kişinin, AKP’li vekile ‘bize doğru düzgün bir para verin, veyahut yerimizi bırakın. Bölgeyi değiştirmek ise eğer amaç, dokuya uygun hale getirelim ama yerimizde kalalım’ dediği öğrenildi. AKP’li milletvekilinin ise bu kişiye “Paranı al, arkana bile bakma. Orayı terk edin” cümlesini kullandığı iddia edildi.

    “YETKİLİLER KÖR VE SAĞIRI OYNUYOR”

    Kale Mahallesi’nde mülk sahibi olan Muazzez Öztorun, yaşam alanlarına dair ilk yönelimin 2020 yılında “normal kamulaştırma işlemi” adı altında başladığını belirtti. Öztorun, ilk çıkan karara karşı gelmediklerini söyleyerek “Çünkü kentsel dönüşüm içerisinde ‘tarihi yerler korunacak, diğer yerler ise dönüştürülerek kazandırılacaktı” dedi. Muazzez Öztorun,“ Bu süreç içerisinde halkı korkutarak bir kısmına imza attırmaya çalıştılar” diyerek sürece ilişkin şu açıklamayı yaptı:

    “İnsanları korkutarak sözleşmelere imza attırdılar. Komik rakamlara birçok kişinin elinden yerlerini aldılar. Bizler ise yerlerimizi satmak istemedik. Bunun amacı kamulaştırıp güzelleştirmek ise varız ama yerimizi değiştirmek istemiyoruz. Dokuya uygun hale getirerek kazandırılan Ankara Kalesi gibi örnekler de var. Biz de ‘yerimizden gitmek istemiyoruz’ dedik ve imza vermedik. İmza vermeyince bir baktık ki bu kamulaştırma kararnamesini hedef göstererek ‘acele kamulaştırma’ yaptılar. İlk yayınlanan Cumhurbaşkanı Kararnamesi’nde ‘acele kamulaştırmaya gerek yoktur’ ibaresi de mevcuttu. Bunun üzerine imza toplayıp cumhurbaşkanına gönderdik. Ancak hiçbir ses gelmedi. Belediye başkanları ve milletvekilleri ile toplantılar yaptık. Ancak kör ve sağırı oynuyorlar. En sonunda ‘elektrik ve suyunuzu keseriz’ diyerek halkı korkuttular. Bazıları ağlaya ağlaya yerlerini sattı. Birkaç kişi satmadık.”

    “KALE BÖLGESİNİ HIRSIZLAR VE GÖMÜCÜLER TALAN ETTİ”

    Muazzez Öztorun, yıkıma karşı direndikleri için bir tür “yıldırma operasyonu” ile karşı karşıya geldiklerini vurgulayarak şöyle devam etti:

    “Dava süreci devam ederken Kale bölgesini hırsızlar ve gömü arayıcıları talan etti. Hatta bazıları işi o kadar ileriye götürdü ki ‘belediye başkanımızın izniyle ben bu işlemi yapıyorum’ diyerek talan edenler oldu. Konu ile ilgili belediyeyi her aradığımızda ise tehdit aldık. AK Parti milletvekillerini aradık tehdit aldık. CHP’li milletvekillerini aradık ancak korktular. Görüştüğüm hiçbir milletvekili, bizlerle ilgilenmek istemedi. Bunun üzerine acele kamulaştırmaya karşı dava süreci devam ederken bir baktık ki 1 Kasım itibari ile yıkım ihalesi açmışlar. Biz de ihalenin yasal olmadığına dair dava açtık. İhale 16 Kasım’da yapıldı. Yani hiçbir yasayı tanımıyorlar ve öylesine pervasızlar ki şu anda ablam ve kız kardeşim orada yaşıyorlar ancak gündüzleri tarihi eser kaçakçıları, hırsızlar, bir şey yapacak diye pazar alışverişlerine giderken dahi bir kişi evde duruyor. Anlamsız bir şekilde bize karşı savaş ilan ettiler.”

    TARİHİ SİT ALANINDA KENTSEL DÖNÜŞÜM KARARI!

    Muazzez Öztorun, söz konusu bölgenin tarihi bir zenginliğe sahip olduğunu işaret ederek “Evlerini korkudan satan insanlar, her hafta gelip sattıkları yere bakıp ağlıyor” dedi. Öztorun, Kale Mahallesi’nin asıl değerli kısmının toprağın altında bulunduğuna işaret ederek “Halk arasındaki görüşümüz şudur; söz konusu bölge Kale surları içerisinde eski Ermeni mezarlarının olduğu bir yer. Zeminin altı tümüyle höyüktür. Bu sebeple alt kısma göz diktiler. Şu anda bütün gelen giden, her yeri kazıyor. Hatta birkaçı da yakalanmış. Aslında bölgenin üstünden daha kıymetli olan alt tarafıdır” ifadelerini kullandı.

    Konuya ilişkin kendisine ulaştığımız AKP Niğde Milletvekili Yavuz Ergun, Kale Mahallesi’nden hiçbir yurttaş ile diyaloğunun olmadığını ifade etti. Diğer AKP Niğde Milletvekili Selim Gültekin ile iletişim sağlanamadı.

    Eren GÜVEN/NİĞDE

  • Milletvekili Kılıç Koçyiğit, Niğde’deki tarihi mahallenin yıkımını Meclis’e taşıdı

    Milletvekili Kılıç Koçyiğit, Niğde’deki tarihi mahallenin yıkımını Meclis’e taşıdı

    PİRHA- HDP Milletvekili Gülüstan Kılıç Koçyiğit, kentsel dönüşüm adı altında yıkılma tehlikesinde olan Niğde’deki tarihi Kale Mahallesi’ne dikkat çekti. Konuya ilişkin Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’un yanıtlaması için soru önergesi sunan Kılıç Koçyiğit, “Niğde’nin tarihsel hafızasını yok etme tehlikesi bulunan belediye tarafından yapılan bu ihaleden haberdar mısınız?” diye sordu.

    Muş Milletvekili Gülüstan Kılıç Koçyiğit, Niğde’deki tarihi Kale Mahallesi için alınan kentsel dönüşüm kararını Meclis gündemine taşıdı. Kılıç Koçyiğit, Niğde Belediyesi’nin, tarihi evlerin yıkılması için 16 Kasım’da ihale düzenlediğini ve yargı süreci devam eden kale mahallesindeki evlerin yıkımı için hazırlıkların devam ettiğine işaret etti.

    “YAPILAN İHALEDEN HABERDAR MISINIZ?”

    HDP Milletvekili Gülüstan Kılıç Koçyiğit, yıkım kararı alınan mahallelerde özellikle Ermeni ve Rumlar tarafından yapılmış kiliselerin olduğuna işaret ederek konuya ilişkin soru önergesi kaleme aldı. Kılıç Koçyiğit, Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy tarafından yanıtlanması talebiyle şu soruları yöneltti:

    “*Niğde’nin tarihsel hafızasını yok etme tehlikesi bulunan belediye tarafından yapılan bu ihaleden haberdar mısınız?

    *Niğde Kalesi’nin etrafında yapılanmış olan tarihi Kale Mahallesi hangi plana dayanılarak kentsel dönüşüm kapsamına alınmıştır?

    *Niğde Belediyesi tarafından Kale Mahallesi’nde yıkım prosedürünün sürdürülmesi hakkında başlatılmış bir soruşturma var mıdır?

    *Niğde Kale Mahallesi’nde bulunan Rum ve Ermeni yapıları tescilli midir, tescilli ise yıkım kararı alınması nasıl mümkün olmuştur?

    *Belediye tarafından verilen ihale ilanının ardından toplam kaç dava açılmıştır? Açılan davalarda gelinen aşama nedir?

    *Kale Mahallesi’nde mülk sahibi olan yurttaşlara teklif edilen meblağlar ne kadardır?

    *Niğde’de kültür varlıkları envanteri çalışması yapılmış mıdır?

    *Niğde’de kaç adet tescilli yapı vardır? Bu tescilli yapılardan kaçı Ermeni, kaçı Rum Kilisesidir?

    *Niğde’de son 5 yıl içinde kaç yapıda restorasyon çalışması yapılmıştır? Bu yapılar hangileridir? Toplam ne kadarlık bütçe ayrılmıştır?

    *Hakkında yıkım kararı verilen yapılara ilişkin Bakanlığınıza bağlı İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü tarafından çalışma yapılmış mıdır?

    *Kentteki Ermeni ve Rum yapılarının Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Kararı bulunmakta mıdır? Var ise karar tarihi ve numarası nedir?

    PİRHA/ ANKARA

  • Uluslararası Hrant Dink Ödülü, Canan Arın’a ve Maria Rasse’ye verildi

    Uluslararası Hrant Dink Ödülü, Canan Arın’a ve Maria Rasse’ye verildi

    PİRHA-Uluslararası Hrant Dink Ödülü’nün bu yılki sahipleri hukukçu Canan Arın ve gazeteci Maria Rasse oldu.

    Uluslararası Hrant Dink Ödülü’nün 13’üncüsü, çevrimiçi törenle sahiplerine verildi. Ödülün Türkiye’deki sahibi Mor Çatı Derneği’nin kurucularından kadın hakları savunucusu ve hukukçu Canan Arın olurken, Uluslararası Hrant Dink Ödülüde Filipinler’de çalışan basın özgürlüğü savunucusu ve araştırmacı gazeteci Maria Rasse oldu.

    Tören, Hrant Dink Vakfı Başkanı Rakel Dink’in “Vakıf olarak, dayanışma, iyilik, eşitlik ve adaletten, çevremize, doğaya ve insana yaşam hakkından yanayız” sözleriyle başlarken,  törenin açılış konuşmasını Amnesty International Genel Sekreteri Agnes Callamard yaptı.

    Ödül alan kadın hakları savunucusu ve hukukçu Canan Arın da, yaptığı konuşmada, “Bu kadar canavarlığın içinde, bu kadar korkunç bir tabloda insanın içini açan, insanı yüreklendiren tek olay kadın direnişi ve dayanışması!” cümlesiyle kadın hakları mücadelesinin önemini vurguladı.

    Gazeteci Maria Ressa ise Filipinler’den gönderdiği mesajda “Mücadele etmeye devam eden gazeteci ve aktivistlere, “Yolumuzdan şaşmamamız gerekiyor. İnsanlar bazen naif veya aptal olduğunuzu söyleyebilir. Bizim için de öyle diyorlar ama değiliz” ifadelerine yer verdi.

    Ödülün bu yılki jürisinde, 2020 Uluslararası Hrant Dink Ödülü Sahibi kadın hakları aktivisti Mozn Hassan, 2020 Uluslararası Hrant Dink Ödülü Sahibi insan hakları savunucusu Osman Kavala, film yönetmeni Emin Alper, yazar Tanıl Bora, yönetmen Robert Guédiguian, avukat Viviana Krsticevic, çocuk hakları aktivisti Molly Melching, yazar ve diplomat Şafak Pavey, siyaset bilimci ve yazar Füsun Üstel ve Hrant Dink Vakfı Başkanı Rakel Dink yer aldı.

    (HABER MERKEZİ)

     

  • ‘6-7 Eylül Pogromuyla yüzleşme toplumsal barış ve iyileşmenin ilk adımıdır’

    ‘6-7 Eylül Pogromuyla yüzleşme toplumsal barış ve iyileşmenin ilk adımıdır’

    PİRHA-Yeşil Sol Parti, 6-7 Eylül Pogromunun 66. yılına dair basın açıklaması yaparak “1915’te Anadolu’da, 1955’te İstanbul’da, 1978’de Maraş’ta, Malatya’da, 1980’de Çorum’da, 1993’te Sivas’ta, yıllar boyunca Kürdistan’ın her köşesinde yapılan katliamların failleri hep aynı ırkçı, militarist zihniyetten beslenmektedir” dedi.

    Yeşil Sol Parti, 6-7 Eylül 1955 Pogromunun yıldönümü sebebiyle basın açıklaması yaptı. Katledilen Rum ve Ermeniler başta olmak üzere Hristiyan ve Musevi yurttaşları saygı ve hüzünle andıklarını belirten Yeşil Sol Parti Merkez Yürütme Kurulu, pogromun planlayıcılarını ise kınadı.

    “BU UTANÇLA YÜZLEŞİLMELİDİR”

    Yazılı yapılan açıklamada “6-7 Eylül Pogromuyla yüzleşme toplumsal barış ve iyileşmenin ilk adımıdır” diyen Yeşil Sol Parti, şu ifadeleri kullandı:

    “Ulus devlet olma politikaları sonucunda sayısız insan bin yıllık topraklarından sürüldü, sistematik işkence ve katliamlara maruz kaldı. Trakya ve Anadolu’nun eşsiz renkleri bir bir soldu. Kadim kültürler yarattıkları eserlerle birlikte sonsuza kadar silinmeye çalışıldı. Nice kentler, kasabalar, köyler geçmişlerinden koparılıp çorak alanlara dönüştü.

    Nefret ve ayrımcılıktan uzak bir geleceğin inşası ve toplumsal barışın sağlanması için bu utançla yüzleşilmelidir. Yüzleşme aynı zamanda toplumsal iyileşmenin de ilk adımıdır. Yüzleşmenin gerçekleşmemesi, cezasızlığın sürmesi benzer katliamların ve acı olayların yaşanmasına zemin hazırlamıştır, hazırlamaya da devam etmektedir.

    1955 yılında Kıbrıs’ta Rum ve Türkler arasındaki gerginlik kışkırtılırken içerde iktidar halka verdiği sözleri tutamıyor, ekonomik durum da git gide bozuluyordu. Bu aşamada Menderes ve Demokrat Parti hükümeti kanlı planlarını devreye soktu: Selanik’te Mustafa Kemal’in evinin bombalanması provokasyonu ile İstanbul dışından getirilen insan yığınları ve kent halkı kışkırtılarak Rum, Ermeni, Yahudi kökenli vatandaşların iş yerlerine ve evlerine saldırılar düzenlenecekti. Böylelikle bir yandan ekonomik beceriksizliklerini vatanperver ajitasyonlarla bir nebze olsun kapatabilecekler, diğer yandan sermaye el değiştirerek yandaşlara pay edilecekti.

    “ON BİNLERCE MASUM İNSAN ÜLKEYİ TERKETTİ”

    Bu kanlı saldırı 6-7 Eylül 1955 tarihinde planlandığı şekilde gerçekleştirildi. Selanik’teki bombalama akabinde halkı misillemeye kışkırtan söylemlerle dolu akşam gazeteleri tam üç yüz bin sattı. Yağmada kullanılacak kazma, kürek, sopa vb yüklenmiş kamyonlar kentin stratejik noktalarına yerleştirildi. Ardından İzmit, Adapazarı, Trabzon, Sivas, Kastamonu ve pek çok ilden özel olarak getirilen insan yığınları kadim İstanbul’un sokaklarına salındı.  İki gün boyunca Rum, Ermeni, Hristiyan ve Musevi yurttaşların önceden işaretlenen dükkanları, evleri ve dini kurumlar yağmalandı. 4.214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, bir sinagog, iki manastır, 26 okulun aralarında bulunduğu toplam 5.317 mekan yakıldı, yıkıldı. Resmi rakamlara göre 16 insan öldürüldü, üç yüz insan yaralandı. Yüzlerce kadına tecavüz edildi. Nefretten mezarlıklar bile nasibini aldı. İki gün boyunca güvenlik görevlileri talanı önlemeye dair somut bir şey yapmadılar. Bu korkunç kabusun travmasıyla artık kentte yaşamayacaklarını anlayan Rum, Ermeni, Musevi, Levanten kökenli on binlerce masum insan ülkeyi terk etti.

    “UYDURMA DAVALARDAN SONUÇ ALINMADI”

    Açılan uydurma davalardan hiçbir sonuç alınmadı. Mağdurlara ödenen tazminatlar ise olması gereken miktarların onda birinde kaldı. Bu kanlı olayların planlayıcıları olan dönemin DP kurmayları ve Özel Harp Dairesi’nde görev yapan Sabri Yirmibeşoğlu hiçbir ceza almadı. Selanik’te bombalama olayını gerçekleştiren Oktay Engin ise Yunanistan’dan kaçırılarak sahiplenildi, hatta 37 yıl sonra Niğde Valiliği’ne getirilerek ödüllendirildi.

    “UNUTMAYACAĞIZ”

    1915’te Anadolu’da, 1955’te İstanbul’da, 1978’de Maraş’ta, Malatya’da, 1980’de Çorum’da, 1993’te Sivas’ta, yıllar boyunca Kürdistan’ın her köşesinde yapılan katliamların failleri hep aynı ırkçı, militarist zihniyetten beslenmektedir. Bu kötülük çetelerinden hesap sorulmadıkça geleceğimiz ve barış umutlarımız kana bulanmaya devam edecektir. Ülke tarihinin en utanç verici olaylarından birisi olan 6-7 Eylül pogromunu planlayan ve gerçekleştirenleri unutmayacağız.

    Bu ülkede adaletin ve toplumsal barışın sağlanması için faillerin ortaya çıkarılması, mağdurların maddi ve manevi kayıplarının tazmin edilmesi zorunludur. Katliamlar, talanlar, yerinden edilme, ırkçılık ve şiddetle mücadeleyi insanlığa karşı sorumluluğumuz olarak görüyor; ortak evimiz olan yerküremizde eşit, özgür, ekolojik, demokratik ve barış içinde bir yaşamı inşa etme çabamızı kararlılıkla sürdüreceğimizi bir kez daha vurguluyoruz.”

    PİRHA/ANKARA

  • Mersin’de 6-7 Eylül Pogromu açıklaması: Acı tarihimizden ders almalıyız-VİDEO

    Mersin’de 6-7 Eylül Pogromu açıklaması: Acı tarihimizden ders almalıyız-VİDEO

    PİRHA- 66. yılında ‘6-7 Eylül Olayları’na dair açıklama yapan Mersin Emek Ve Demokrasi Platformu, “66 yıl öncesine bakıldığında bugünkü politikaların o gün de geçerli olduğu ve iktidarların muhalefeti baskı altına almak için her yolu mubah gördüğü bir yol izlenmiştir. Bu acı tarihimizden ders almamız ve günümüzde bu tür acı olayların yaşanmaması için demokrasi dışında bir seçeneğimiz yoktur” dedi.

    Mersin Emek Ve Demokrasi Platformu, 66. yılında ‘6-7 Eylül Olayları’na dair İnsan Hakları Derneği (İHD) Mersin Şubesinden açıklama yaptı.

    Platform dönem sözcüsü Mersin Tabip Odası başkanı Dr. Mehmet Antmen tarafından yapılan açıklamada, 6-7 Eylül olaylarının 1988-1990 yılları arasında MGK genel sekreterliği yapan Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu’nun itiraf ettiği gibi derin devletin birlikte yürüttüğü bir organizasyon olarak yaşama geçirildiğini belirtti.

    “İKTİDARLAR MUHALEFETİ BASKI ALTINA ALMAK İÇİN HER YOLU MUBAH GÖRÜYOR”

    66 yıl öncesine bakıldığında daha sonra meydana gelen Maraş, Sivas, Çorum olaylarının, 6-7 Eylül’den 40 yıl önce gerçekleştirilen Ermeni katliamının da benzer nedenlerle bizzat devlet tarafından organize edildiğini ama her seferinde devletin kendisini aklamaya ve suçu bir başka odağa yüklemeye çalıştığına dikkat çeken Antmen, şunları ifade etti:

    “6-7 Eylül olaylarında da Demokrat Parti iktidarının tezgahları sonucunda komünistler suçlanmış, aralarında Aziz Nesin, Nihat Sargın, Kemal Tahir, Asım Bezirci, Hasan İzzettin Dinamo ve Hulusi Dosdoğru’nun bulunduğu yaşayan fişlenmiş komünistler ile ölmüş dört komünist hakkında dava açılmıştır. Dava beraatle sonuçlanmış ve tutukluların çoğu Aralık 1955’te serbest bırakılmıştır. 1956 yılında muhalefeti baskı altına almak için Basın ve Toplantı Yasası’na getirilen kısıtlamalar da büyük ölçüde 6-7 Eylül olaylarıyla gerekçelendirilmiştir. Yani 66 yıl öncesine bakıldığında bugünkü politikaların o gün de geçerli olduğu ve iktidarların muhalefeti baskı altına almak için her yolu mubah gördüğü bir yol izlenmiştir.”

    “BU ACI TARİHİMİZDEN DERS ALMAYIZ”

    Antmen, 6-7 Eylül’de yaşanan acıların benzerinin hep yaşandığını ve yaşanmaya da devam ettiğini aktararak, “İktidara gelen hükümetlerin insan hakları, demokrasi, özgürlük, eşitlik ve bir arada yaşam ilkelerine inanmamaları, iktidara gelene değin demokrasi havarisi kesilmelerine rağmen iktidar olduktan sonra bu iktidarı kaybetmemek için her türlü anti demokratik yöntemi uyguladıkları, kendisi gibi düşünmeyen tüm muhalifleri düşman, vatan haini olarak ilan eden anlayışlarının sonucudur” dedi.

    66 yıl önce yaşananlardan ve sonrasında tekrarlanan katliamlardan ne kadar ders aldığının çok önemli olduğunu vurgulayan Antmen, “Bu acı tarihimizden ders almamız ve günümüzde bu tür acı olayların yaşanmaması için demokrasi dışında bir seçeneğimiz olmadığını, bu anlamda özgür ve demokratik bir Türkiye mücadelemize devam edeceğimizi kamuoyunun bilgilerine sunuyoruz” ifadelerine yer verdi.

    MERSİN/ PİRHA

  • 6-7 Eylül Pogromu’nun üzerinden 66 yıl geçti; Garo Paylan’dan araştırma önergesi

    6-7 Eylül Pogromu’nun üzerinden 66 yıl geçti; Garo Paylan’dan araştırma önergesi

    PİRHA- 6-7 Eylül 1955’te başta Rumlar olmak üzere Müslüman olmayan halklara yönelik başlatılan saldırıların üzerinden 66 yıl geçti. HDP Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan, pogromun faillerinin ortaya çıkarılması, yaşanan can ve mal kayıplarının tespit edilmesi, mağdurların ve kurumların maddi ve manevi kayıplarının tazmin edilmesi ve adaletin yerini bulması için bir meclis araştırması açılmasını talep etti.

    6-7 Eylül 1955 yılında İstanbul ve İzmir’in de aralarında bulunduğu Türkiye’nin birçok kentinde yaşayan Rum ve Ermeniler başta olmak üzere Hıristiyan ve Musevilere yönelik sistematik bir şekilde hayata geçirilen pogromun üzerinden 65 yıl geçti.

    Pogromda resmi verilere göre, yalnızca İstanbul’da 73 kilise, sekiz ayazma, iki manastır, 3 bin 584’ü Rumlara ait olmak üzere 5 bin 538 ev ve işyeri yakılıp yıkıldı.

    Onlarca kadın cinsel saldırıya maruz bırakıldı, birçok kişi öldürüldü, mezarlıklar tahrip edildi, on binlerce yurttaş Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldı.

    POGROM NASIL BAŞLADI?

    6 Eylül 1955 tarihinde, Mithat Perin’in sahibi, Gökşin Sipahioğlu’nun yazı işleri müdürü olduğu, Demokrat Parti yanlısı İstanbul Ekspres gazetesi “Atamızın evi bombalandı” manşetiyle ikinci baskısını yaptı.

    Gazete, tirajı 20 bin civarında olduğu halde, 6 Eylül’de 290 bin basılmıştı. O dönemde kurulmuş olan Kıbrıs Türktür Derneği’nin üyeleri, o günkü sayıyı bütün İstanbul’da satmaya ve halkı galeyana getirmek üzere kullanmaya başladı.

    Görgü tanıklarının ifadesiyle saat 19.00’da, Pangaltı’da, şu anda Ramada Oteli’nin yerinde bulunan ve Rum bir vatandaşın sahip olduğu, dönemin popüler mekânlarından Haylayf Pastanesi’ne yapılan saldırıyla başlayan pogrom, tüm İstanbul’a, oradan da yurda yayıldı.

    Yıllar sonra, emekli orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu, gazeteci Fatih Güllapoğlu’na verdiği bir röportajda, 6-7 Eylül’de yaşananları, “Mükemmel bir özel harp harekâtıydı, amacına da ulaştı” diye anlatacaktı.

    Selanik’teki bombalama olayının da Türkiye devleti tarafından tertiplenen bir kışkırtma olduğu, Yunanistan makamlarınca o günlerde ortaya çıkarıldı.

    Olayla ilgili olarak, Selanik Hukuk Fakültesi’nde burslu öğrenci olarak okuyan ve MİT ajanı olduğu belirtilen Oktay Engin ve Selanik Başkonsolosluğu Kavası Hasan Uçar yakalandı. Konsolosluk yetkilileri dokunulmazlıkları olduğu için yargılanamazken, Uçar ve Engin bir süre tutuklu kaldıktan sonra tahliye edildiler.

    Engin, daha sonraki dönemde MİT’te önemli görevlere getirildi, devlet kademelerinde hızla ilerledi, ve 1992’de Nevşehir Valiliği’ne kadar yükseldi.

    GARO PAYLAN’DAN ARAŞTIRMA ÖNERGESİ

    HDP Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan, 6-7 Eylül Pogromu’nun faillerinin ortaya çıkarılması, yaşanan can ve mal kayıplarının tespit edilmesi, mağdurların ve kurumların maddi ve manevi kayıplarının tazmin edilmesi ve adaletin yerini bulması için bir meclis araştırması açılmasını talep etti.

    19. yüzyılın son döneminden itibaren devlet tarafından Ermeni, Rum, Süryani ve Yahudi halkların 6-7 Eylül 1955 Pogromu ile bir yıkım daha yaşadığına dikkat çeken Paylan, “Ülkemizde yaşanan bu büyük suçun üzerinden 66 yıl geçmesine rağmen TBMM, Pogrom’un faillerinin ortaya çıkarılması için bugüne kadar herhangi bir adım atmamıştır. 2015 yılında, Atina’da bulunan İstanbullu Rumların Evrensel Federasyonu’nun TBMM’ye yaptığı bu yöndeki çağrıya karşı da sessiz kalınmıştır” ifadelerini kullandı.

    ‘KARANLIK GELENEK VARLIĞINI BUGÜNE KADAR SÜRDÜRDÜ’

    6-7 Eylül 1955 pogromunun hesabını vermeyen karanlık geleneğin bugüne kadar varlığını sürdürdüğünü ve faillerin cezalandırılmak yerine ödüllendirildiği anlayışın cezasızlık politikaları değişmediği belirten Paylan, “Siyasetçiler ve kamu görevlileri bugün de hukuk dışına çıkmakta ve insan hakları ihlalleri gerçekleştirmektedir. 6-7 Eylül 1955 pogromu ile yüzleşmek, bugün devlet içinde benzer pogromları organize etmeye hazır odakların varlığına son verecektir. Bu nedenle, 6-7 Eylül 1955, aslında bugündür. Faillerin cezalandırılmak yerine ödüllendirildiği anlayış cezasızlık politikaları nedeniyle değişmemiştir. 2007 yılında öldürülen Agos Gazetesi kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in cinayetinde dahli olan kamu görevlilerinin aldıkları terfiler ve kuşandıkları dokunulmazlık zırhı, bu devamlılığın en taze örneklerinden olmuştur” diye  belirtti.

    (HABER MERKEZİ)

  • Dersim’deki tarihi köşk yalnızlığını yaşıyor-VİDEO

    Dersim’deki tarihi köşk yalnızlığını yaşıyor-VİDEO

    PİRHA-Dersim Nazımiye’de Zeve köyünde bulunan köşk, yıkılmış olsa da eski ihtişamının izleri duvarlarına yansıyor.

    Dersim’de tarihin dili tutulmuş, sesi kısılmış, sızısı toprağa karışmış ve hala akıyor kederi, yalnızlığın içinde. Tıpkı Zeve köyündeki köşk gibi.

    200 yıla yakın bir zaman önce yapılmış köşk, içinde yaşandığı müddet boyunca yüzlerce kişiyi barındırmış ve binlercesini de misafir etmiş.

    En son 1994 yılına kadar, çocuk sesleri duyuldu köşkte. Sonrasında ise köşk yalnızlığına terk edildi ‘zorunlu’ tarafından.

    Yüzlerce kilometre uzaktan getirilmiş ve binlerce çekiç darbesiyle Ermeni ustaların hünerli elleri tarafından düzeltilmiş taşlarla yapılmış köşkün, ilk olarak çatısı yıkılmış, sonra duvarları.

    Bugün ayakta kalan duvarlarında ise bu hünerli ellerin izlerini görmek mümkün.

    Yüz yaşını aşmış Zarife Ana köşkün hemen yanı başında oturan çocuklara, köşkün hikayesini fısıldıyor.

    Gençler ve orta yaşta olan köylüler köşkün içinde zaman geçirmiş son nesil olmanın hüznü ve çaresizliği içinde ‘bir el atılsa da köşk eski günlerine geri döndürülse ne iyi olur’un sözünü bırakıyor kadrajımıza.

    Diren KESER-Cihan BERK/DERSİM

  • Samandağ’da kadınlar üretiyor ve ürettikçe güçleniyor-VİDEO

    Samandağ’da kadınlar üretiyor ve ürettikçe güçleniyor-VİDEO

    PİRHA- Hatay Samandağ da üreten kadınlar, bir yandan kültürlerini koruyor, diğer yandan ekonomik özgürlüğünü sağlıyor. Kadınlar, pandemide etkilendiklerini, buna karşı üreterek ayakta kaldıklarını belirterek, kadın kurumlarının dayanışmasıyla daha fazla güçleneceklerinin altını çiziyor.

    Hatay’ın Samandağ ilçesinde kadınlar, bir yandan kültürlerini yaşatmaya devam ediyor, diğer yandan ise üreterek yaşamlarını sürdürüyor.

    Melis Küçük adlı genç kadın işletmeci, aileden kalan ve yıkılmakla yüz yüze kalmış yapıyı tadilattan geçirip ayakta tutarak, adını ‘Harabi’ koymuş.

    “DÖRT ELLE ÇALIŞARAK VE EMEK VEREREK BUGÜNLERE GELDİM”

    Kadın olarak ilk zamanlarda başaramayacağına ve bir süre sonra kafenin kapanacağını düşünenlere inat, dört elle çalışarak ve emek vererek bugünlere geldiğinin altını çizen Melis Küçük, “Pandemide zorlandık. Her açılma ve kapanma sürecinde olumsuz olarak etkilendik. Şu an sadece kiraya ve borçlarımıza çalışıyoruz. Hem maddi hem de manevi olarak etkilendik” dedi.

    Melis Küçük, Alevi inancının kadının çok daha özgür olduğuna işaret ederek, çalışma yaşamında olumlu etkilerinin olduğunu belirtti.

    “PANDEMİDE BORÇLA, HARÇLA AYAKTA DURMAYA ÇALIŞTIK”

    Hızır Türbesi’nin tam karşısında tezgah açarak yaşamını sürdürmeye çalışan kadın esnaf, pandemide hastalandığını ifade ederek, “Şimdilik atlattık. Ancak kapanmadan ve salgından kaynaklı iş yapamaz hale geldik. Dolayısıyla çok zorlandık. Evimize ekmek götüremez olduk. Yeterli destekte olunmayınca borçla, harçla ayakta durmaya çalıştık” diye konuştu.

    Kadınların desteklenmesi gerektiğini vurgulayan kadın esnaf, belediyenin de kendilerine yardımcı olması çağrısında bulundu.

    “KADIN KURUMLARININ DESTEK VE KATKILARIYLA DAHA DA GÜÇLENECEĞİZ”

    Türkiye’nin kalan tek Ermeni köyü olan Vakıflı köyündeki kadınlarda ekonomik özgürlüklerini sağlamaları hem de organik tarım yapmak amacıyla yaklaşık 16 yıldır üretiyor.

    2005 yılında 5 kadınla başladıkları yola zamanla çoğalarak 39 kadına ulaşan ve kooperatifleşme sürecine girmişler.

    Vakıflı Köyü Kalkınma Kooperatifi Başkanı Kuhar Kartun, köyde organik olarak yetiştirdikleri meyve ve sebzeleri yüzyıllar öncesinden günümüze taşınan yöntemleri de içine alarak üretim yaptıklarını vurguladı.

    Kuhar Kartun, organik tarım alanında Türkiye ve Avrupa’da ödül aldıklarını, bu tanıtımlarla köyün daha fazla kalkındığını ifade ederek, “her kadın kendi ürettiği kadar kazanıyor. Hem biz mutluyuz hem de köyümüzün tanıtımına katkıda bulunuyoruz. Nerede bir ihtiyaç varsa orayı güçlendiriyoruz. Bu da bizi daha da başarılı kılıyor” ifadelerine yer verdi.

    Kuhar Kartun, son olarak kadın kurumlarının destek ve katkılarıyla daha da güçleneceklerini söyledi.

    Diren KESER-Erol KAMALAK/HATAY

  • Garo Paylan, Özdağ hakkında suç duyurusunda bulundu

    Garo Paylan, Özdağ hakkında suç duyurusunda bulundu

    PİRHA-Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan, Ümit Özdağ’ın, Ermeni halkını hedef alan paylaşımları sebebiyle suç duyurusunda bulunduğunu açıkladı.

    HDP Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan, İstanbul Milletvekili Ümit Özdağ’ın 27 Nisan 2021’de Twitter üzerinden yaptığı tehdit ve hakaret içerikli paylaşımları sebebiyle suç duyurusunda bulunduğunu açıkladı.

    “NEFRET SÖYLEMİ İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ DEĞİLDİR”

    Milletvekili Garo Paylan, konuya ilişkin yazılı açıklamasında, ülkede bir nefret ikliminin hakim olduğunu belirterek “Irkçı siyasetçilerin çeşitli toplumsal kesimleri hedef alan nefret söylemleri maalesef sıradanlaşmıştır” dedi. Paylan, “Azınlık gruplara yönelik şiddet çağrıları nefret suçlarına yol açar” ifadesini kullanarak şu açıklamayı yaptı:

    “Ayrımcılık ve nefret içeren söylemler cezasız kalmamalıdır. Nefret suçlarındaki cezasızlık kültürü; etnik, dini ve cinsel azınlıklara karşı nefret suçlarını artırmaktadır. İktidarın, kendinden farklı düşünene ve farklı varoluşlara gösterdiği düşmanca tutum ise bu suçları teşvik etmekte, etkin bir şekilde soruşturulmasının önüne geçmektedir.

    Ermeni halkına ve tüm azınlıklara yönelik bu tür söylemler ne yazık ki ilk değildir.

    Nefretin söylem gücünün, toplumda infial yaratacak sonuçlara yol açtığı ve azınlık toplumlarına mensup kişilerin can güvenliğini tehdit ettiği ortadadır. Ümit Özdağ gibilerin kullandığı kışkırtıcı söylemlerin yakın tarihimizde yol açtığı çok sayıda; nefret saldırısı, halklara yönelik pogromlar, kıyımlar, yerinden etmeler ve kırımlar vardır.”

    “NEFRET SÖYLEMLERİ, NEFRET SUÇLARINA YOL AÇAR”

    “İstanbul Milletvekili Ümit Özdağ, Twitter paylaşımında, şahsıma ve Ermeni halkına karşı nefret söyleminde bulunmuş ve açıkça ölümle tehdit etmiştir. Böyle bir nefret suçu çağrısına sessiz kalınmamalıdır. Bu nefret söyleminin cezasız kalması, daha öncekiler gibi nefret suçlarına yol açacaktır.

    Almanya’da bir milletvekilinin, Yahudi bir milletvekilini, ‘Sen de bir Hitler deneyimi yaşayacaksın ve yaşamalısın’ diye tweet atıp tehdit etmesi düşünülemez.

    Bu durumun ülkemiz için de kabul edilemez olması gerekir.”

    PİRHA/ANKARA

  • Aleviler, ABD’nin Dini Özgürlükler Raporu’na girdi: Cemevlerinin tanınması reddediliyor

    Aleviler, ABD’nin Dini Özgürlükler Raporu’na girdi: Cemevlerinin tanınması reddediliyor

    ABD Dışişleri Bakanlığı, dünyadaki dini baskılar ve azınlıkların durumunu ele aldığı Uluslararası Dini Özgürlükler 2021 Yıllık Raporu’nda (USCIRF), Türkiye’deki dini özgürlük koşullarının tedirgin edici bir yörünge izlemeye devam ettiğine yer verdi.

    Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Dışişleri Bakanlığı, dünyadaki dini baskılar ve azınlıkların durumunu ele aldığı 2021 Uluslararası Dini Özgürlükler Yıllık Raporu’nu (USCIRF) paylaştı. Türkiye’deki dini özgürlük koşullarının tedirgin edici bir yörünge izlemeye devam ettiğinin altı çizilen raporda, LGBTI+’lar, Yahudiler, Ermenilere yönelik nefret saldırıları ve Aleviler ile birlikte Süryanilere yönelik gerçekleştirilen baskı politikalarının arttığına yer verildi.

    Raporda iktidar ve koalisyon ortakları tarafından Alevilerin cemevlerini ibadet yeri olarak tanıma çabalarını ve hükümetin Alevilerle beraber diğer topluluklar için de zorunlu dini kurslara yapılan itirazlar gibi tüm dini özgürlük endişeleri ve eğitim politikalarını çözmeyi reddettiklerine değinildi.

    2020 boyunca 26 ülkede dini özgürlük ihlallerini ve ilerlemeyi değerlendiren USCIRF’in yayınladığı ‘2021 Yıllık Raporu, ABD politikası için bağımsız önerilerde bulunuyor. Bu rapordaki temel bulgular, tavsiyeler ve analizler; seyahat, duruşmalar, toplantılar ve brifingler de dahil olmak üzere USCIRF tarafından yapılan bir yıllık araştırmaya dayanıyor.

    İNANÇLARI NEDENİYLE TUTULAN TUTSAKLARIN SERBEST BIRAKILMASI ÇAĞRISI

    USCIRF’in gözlemi, tüm dünyayı saran koronavirüs salgını nedeniyle bazı ülkelerdeki dini azınlık halkların virüse neden olduğu veya yaydığı iddiasıyla resmi ve toplumsal damgalamayla beraber taciz ve ayrımcılıkla da karşı karşıya kaldığı yönünde. Kalabalık hapishaneler yüksek enfeksiyon riski taşıdığından, raporda hükümetlere Covid-19 müdahalelerinin bir parçası olarak dinleri veya inançları nedeniyle tutulan tüm tutukluları serbest bırakma çağrısı yapıldı.

    TÜRKİYE DEĞERLENDİRMESİ

    2020’de Türkiye’deki dini özgürlük koşullarının tedirgin edici bir yörünge izlemeye devam ettiği belirtilen raporda, “Temmuz ayında Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, pek çok kişinin Türkiye’nin dini azınlıklarını bölücü ve düşman olarak kınadığı bir hareketle, müze olarak hizmet veren eski bir kilise olan ünlü Ayasofya’yı camiye çeviren bir kararname çıkardı. Hükümet, başka bir eski kilise olan Kariye Müzesi’ni cami olarak yeniden açmak için benzer adımlar atarken, bildirildiğine göre bu çabaları durdurdu” ifadelerine yer verildi.

    “Hükümet uzun süredir devam eden birçok din özgürlük meselesini ele almak için çok az çaba sarf etti veya hiç çaba sarf etmedi” denilen raporda, ülke genelinde azınlık halkların mülklerinin sürekli olarak hedef alınması ve tahrip edilmesinin de görmezden gelindiği paylaşıldı.

    ‘HÜKÜMET DİNİ TOPLULUKLARIN KİŞİLİĞİNİ REDDETMEYE DEVAM ETTİ’

    Raporda ayrıca, “Dini azınlık topluluklarının gayrimüslim vakıflar için yönetim kurulu üyesi seçimleri yapma izni için tekrarlanan taleplerine rağmen, hükümet yıl boyunca bu seçimlere izin vermedi. Benzer şekilde, hükümet Rum Ortodoks Heybeliada Ruhban Okulu’nun yeniden açılması yönündeki çağrıları dikkate almayarak tüm dini toplulukların kişiliğini reddetmeye devam etti” denildi.

    ALEVİLER, CEMEVLERİ VE ZORUNLU DİN DERSLERİ

    Raporda, Şırnak’ta bir yıl önce kaçırıldıkları düşünülen, 70 gün sonra köy yakınlarında cansız bedeni bulunan Şimuni Diril ile kendisinden bir yıldan fazladır haber alınamayan Hurmüz Diril ve rahibi olduğu Mor Yakup Manastırı’na gelerek kendisinden erzak isteyen örgüt mensuplarına erzak verdiği iddiasıyla 2 yıl bir ay hapis cezası verilen Sefer Aho Bilecen için şu ifadelere yer verildi: “Süryaniler, PKK üyelerine yiyecek ve su verdiği iddiasıyla Süryani Ortodoks Rahip Sefer Bilecen’in (diğer adıyla Rahip Aho) gözaltına alınması ve yargılanması ve yaşlı bir Keldani çiftin kaçırılması ve daha sonra ölü bulunmasıyla derinden rahatsız oldular.”

    Raporda iktidar ve koalisyon ortakları tarafından Alevilerin cemevlerini ibadet yeri olarak tanıma çabalarını ve hükümetin Alevilerle beraber diğer topluluklar için de zorunlu dini kurslara yapılan itirazlar gibi tüm dini özgürlük endişeleri ve eğitim politikalarını çözmeyi reddettiklerine değinildi.

    ‘ANTİSEMİTİZM ARTIŞ GÖSTERDİ’

    Devlet dışı aktörler tarafından veya devletin doğrudan baskısı sonucunda işlenen olaylar nedeniyle Alevi, Ermeni, Süryani ve Protestan topluluk ve örgütlerin ölüm tehdidi aldıkları aktarılan raporda, büyük ölçüde Covid-19 salgınıyla bağlantılı olarak Yahudilere karşı antisemitizmde de büyük bir artış olduğu vurgulandı.

    ‘NEFRET SÖYLEMLERİ SIKLIKLA KULLANILDI’

    “Türk hükümeti, sözde bir ‘ulusal güvenlik tehdidi’ oluşturdukları için yabancı Protestanların ülkeye girişlerini sınır dışı etmeye veya engellemeye devam etti” denilen raporda, çoğu kez siyasi olarak hakaret suçlamalarında bulunulduğu, “inançsız insanlara ve LGBTI+’lara hakaret ve nefret söylemi olarak nitelendirilen retoriğin sıklıkla kullanıldığı” aktarıldı.

    Rapora göre mezarlıkların da arasında bulunduğu dini mekan ve ibadet yerleri hükümetin engellemediği ve cezalandırmadığı vandalizme, hasara ve bazı durumlarda da yıkıma maruz kalıyordu. Bu örneklerden biri de Ocak ayında kimliği tespit edilemeyen kişiler tarafından İstanbul’daki Pir Sultan Cemevi’ne nefret saldırısının gerçekleştirilmesi.

    Gerçekleştirilen diğer nefret saldırıları da raporda şöyle yer alıyor: “Mayıs ayında bir kişinin koronavirüs bulaştırdığı iddiasıyla bir Ermeni kilisesi yakılmaya çalışıldı ve aynı ay başka bir kişi tarafından bir Ermeni kilisesinin kapısı kırılarak haçı koparıldı. Yine kimliği tespit edilemeyen kişiler tarafından Mardin’de bulunan bir Êzidî mezarlığı tahrip edildi, Trabzon’daki bir Katolik mezarlığı da nefret saldırısına maruz kaldı. Öte yandan Bursa’da, yıllarca süren ihmallerden sonra bir Rum Ortodoks kilisesi yıkıldı.”

    RAPORDA YER ALMAYANLAR

    Mardin’in Teker Mahallesi’nde bulunan, 2015 yılında 12 buçuk milyon fiyat verilerek satılığa çıkarılmasının ardından üçüncü kez yeniden satılığa çıkarılan ve 1700 yıllık Mor Yuhanno Süryani Kilisesi raporda yer almayanlar arasında.

    Öte yandan, Mardin’de yanına “katlı betonarme otopark” yapılmak istendiği için kazı başlatılan ve yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kalan Süryani Katolik Kilisesi’ne ait olan Mor Efrem Manastırı da raporda yer almıyor.

    (HABER MERKEZİ)

     

  • Üstüne beton dökülen Ermeni mezarlarına ilişkin incelemeye polis engeli!-VİDEO

    Üstüne beton dökülen Ermeni mezarlarına ilişkin incelemeye polis engeli!-VİDEO

    PİRHA-Mimarlar Odası Ankara Şubesi ve HDP Milletvekili Garo Paylan, insan kemiklerine rastlandıktan sonra üstüne beton dökülen Ermeni Katolik mezarlarının olduğu bölgede inceleme yapmak istedi ancak polis izin vermedi. HDP’li Paylan, Ermeni mezarlarının tahrip edilmesine ilişkin yaptığı açıklamada “Bunu hangi vicdan kabul eder” dedi.

    Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan, Mimarlar Odası Ankara Şube Yönetim Kurulu Üyesi Muteber Osmanpaşaoğlu ve HDP Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan, insan kemiklerinin çıktığı, üstüne beton dökülen Ermeni Katolik mezarlarının olduğu İtfaiye Meydanı’nda basın açıklaması yaptı.

    Söz konusu bölgede incelemelerde bulunmak isteyen Candan ve Paylan’a polis izin vermedi. Yoğun güvenlik önlemlerinin alındığı alanda basının çekim yapması engellenmeye çalışılırken, esnaf, bölgeden uzaklaştırılmaya çalışıldı.

    “ÇOK KÜLTÜRLÜLÜĞÜMÜZE KARDEŞLİĞİMİZE VURULMUŞ BİR DARBE”

    Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan, “İnşaat yapılan yer üç şekilde hukuksuzdur. Bir kere kazı yapılırken bu alanda insan kemikleri çıktı ve bütün bilimsel kaynaklarda Ermeni Katolik mezarlığı olarak yer alıyor. Şapelle kilise ile bağlantılı bir yer olduğu görülüyor” dedi.

    Tezcan Karakuş Candan, söz konusu bölgenin kültür varlıkları kayıtlarında da yer aldığını söyleyerek şöyle devam etti:

    “Bugün Anadolu topraklarında kardeşliğimizin ve birlikte yaşadığımızın en önemli göstergesi ve tanığı olan bir Ermeni Katolik mezarlığının üzerine hukuksuz şekilde dükkân yapılıyor. Bu bir kere çok kültürlülüğümüze kardeşliğimize vurulmuş bir darbedir.

    Belediye bu inşaata izin vererek hukuksuzluk yapıyor. Meslek insanı meslektaşımız hukuksuzluk yapıyor. Bu bölgede esnafa yönelik çok ciddi mağduriyet yaşanıyor. Esnafın mal varlığı ve yıllardır oluşturduğu iş ortamı gasp ediliyor.

    Acele kamulaştırma yaptılar, ‘riskli alan’ dediler. Esnafı ikna etmek için dükkân yaptıklarını söylüyorlar ve esnafı mağdur ediyorlar. Burada İller Bankası binasını yıktılar. İller Bankasını yeniden yapmak için bu alanı ayırdılar. Ama şimdi bu alana yine inşaat yapıyorlar. Üçlü hukuksuzlukla karşı karşıyayız. En büyük hukuksuzluk bu zaten hem Mecliste hem kamuoyu nezdinde denetlemekle görevli insanları alana almıyorlar. Türkiye ne yazık ki bu hale geldi. Kardeşliğimizi hukukumuzu, değerlerimizi ve varlıklarımızı betonun altına gömen bir iktidar anlayışı ile karşı karşıyayız. Ülkemiz adına üzüntü duyuyoruz. Ben betonun altında sızlayan insan kemikleri için üzüntü duyuyorum. Ne ara bu kadar vicdansız oldunuz. İnsanların dini dili ırkı ne olursa olsun mezarların üstüne dükkan yaparak ve insanların helal alışveriş yapabileceğini mi düşünüyorsunuz? Mezarların üstüne yapılan dükkanlardan rızık elde edilmez”

    “GERİDE KALAN ÖLÜLERE DE SAYGI GÖSTERİLMEDİ”

    HDP Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan ise Ulus semtinin Ankara’nın tarihi ve kültürel bir bölgesi olduğunu ifade ederek “Ermeni, Kürt ve Türk halkları, binlerce yıl bu bölgede yaşayıp bu coğrafyada medeniyet ürettiler. Bu alanda öldüler ve mezarlarına ölülerini gömdüler” dedi.

    “Burada yaşayan Ermeniler bu topraklardan sürüldüler” diyen Paylan, şunları dile getirdi:

    “Dirilere saygı gösterilmedi ama geride kalan ölülere de saygı gösterilmedi. Ölüye saygısı olmayanının diriye de asla saygısı olmaz. Burada yaşayan Ermeni halkı ölülerini burada dualarla defnettiler. Mezar taşları diktiler. O ölülerin mezar taşları yıkılmıştı şimdi de o mezarlığın üzerine beton dökülüyor. Bunu hangi vicdan kabul eder? Bunu bu toprakların çoğunluğunu oluşturan Müslümanların vicdanı kabul ediyor mu? Toprağı kazdığınızda insan kemikleri çıkıyor, o insan kemiklerinin üzerine beton dökeceksiniz sonra buradaki esnafın dükkânlarını yıkacaksınız. Bu esnaflara bu mezarlığın üzerinde dükkân yapıp ticaret yaptıracaksınız.

    Bu ülkenin milletvekili olarak kamu alanı üzerine yapılan kaçak bir inşaatı denetlemeye geldim. Emniyet görevlileri benim oraya girmemi engellediler. Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı ve yöneticileri kamu adına denetim yapacaklardı. Buradaki kaçak inşaatın denetimini yapacaklardı. Denetimimiz engellendi. Ne idüğü belli olmayan etrafı çevrilmiş bir alan var. Kapısında bir tabelası, ruhsatı yok. Kamu vicdanının ve Ermeni halkının kültürel varlığının mezarlarının olduğu alana beton dökülmesinin durdurulmasını ve kaçak inşaata son verilmesini talep ediyorum. Ülkenin yürütmesi, meclisi, yargısı, sivil toplumu ve Türkiye halkı mezarların üzerine beton döken anlayışa ‘dur’ demelidir. Ankara halkı bu vicdansızlığı hak etmiyor.”

    PİRHA/ANKARA

     

     

     

  • ‘Nefrete karşı demokrat Sünniler, Aleviler, Ermeniler bir araya gelebilmeli’-VİDEO

    ‘Nefrete karşı demokrat Sünniler, Aleviler, Ermeniler bir araya gelebilmeli’-VİDEO

    PİRHA- HDP Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan, Alevilere yönelik nefret saldırılarını PİRHA’ya değerlendirdi. Paylan, son yüzyılda olan cezasızlık yeni suçların kapısını açtığına dikkat çekerek, “Bir kısır döngünün içinde debelenip duruyoruz. İşte bu kısır döngüden çıkmanın tek bir yolu var; çoğulcu bakışa hepimizin saygı göstermesi ve bu çoğulcu anlayışın ülkemizde tahkim olması için yan yana durmamızdır” dedi. 

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırılarına maruz kalan toplumlardan biri de Aleviler. Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Devlet tarafından inancı ve ibadethanesi kabul edilmeyen Aleviler, okulda, sokakta, işyerinde, hastane, mahallede, yaşadığı apartmanda aşağılanıyor, hor görülüyor, hakarete uğruyor.

    Türkiye’de nefret suçları ile ilgili kapsamlı bir yasal düzenlemenin eksikliği sistematik bir biçimde bu saldırıların devam etmesine de zemin hazırlıyor.

    Peki nefret suçu kaynağını nereden ve nelerden alıyor? Yargı Alevilere dönük nefret suçuna karşı ne yapıyor? Demokrasiyi ve eşitliği savunan kurum ve kuruluşlar Alevilere dönük nefret suçlarına karşı ne yapıyor? Tüm bu soruları ve daha fazlasını akademisyen, yazar, tarihçi, hukukçu, insan hakları savunucularına sorduk.

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan, sorularımızı yanıtladı.

    “NEFRET İKLİMİNİ KÖRÜKLEYENLERE KARŞI MÜCADELE EDEN MİLYONLAR VAR”

    PİRHA: Türkiye’de ve dünyada nefret söylemi ve buna bağlı olarak da nefret söyleminin ortaya çıkardığı şiddet artıyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?

    GARO PAYLAN: Nefret dünyada hep var olmuş ve nefrete karşı mücadelede hep var olmuştur. Nefret söylemine maruz kalan kesimler buna karşı ya sessizliğe bürünmüşlerdir ya da itirazlarını yükseltmişlerdir. Ama toplumun büyük kesimleri Türkiye’de dünyada da bu nefret söylemlerini mazur gösteren siyasetçiler tarafından yönlendirmeye maruz bırakılmıştır. Mesela şu anda Kürt halkına karşı olan nefret iklimine baktığımızda çoğunlukta şu isteniyor; biz Kürt halkına karşı bu zulmü yapıyoruz nefret söylemlerine kullanıyoruz ama onlar bunları ‘hak ediyorlar’ duygusu yaratılmaya çalışıldı veya benim halkım Ermeni halkına karşı olan nefret söylemlerinde hep bir ‘hak ediyorlar’ duygusu yaratılmaya çalışıldı. Bu tarih boyunca vardı. İnsanlık tarihine sahip bir şeydir. Çeşitli topluluklara dair nefret söylemlerinin kullanılması ve buna karşı mücadelede. Yakın zamana kadar nefret ikliminden uzaklaştığımız bir dünya ve Türkiye yaşamıştık, Bundan hepimiz faydalandık, Ermeni ve Kürt halkı bundan faydalandı. Bu sessizlik kırılmıştı ama yeniden bir nefret iklimine girdik, bir karanlık iklime girdik. Ama ne mutlu ki nefret iklimine karşı mücadele edenler de var. Nefret iklimini körükleyenler de var. Biz sonuçta nefret ikliminin bitmesi için mücadele eden bir siyasi hareketiz ve buna dair mücadele eden milyonlar var bu ülkede ve eninde sonunda nefret iklimine karşı mücadele edenlerin yeniden kazanacağına eminim.

    “ANADOLU TARİHİNİN EN UZUN NEFRET İKLİMİNİN YAŞANDIĞI BİR YÜZYILI GEÇİRDİK”

    Nefret söyleminin tarihsel bir alt yapısının olduğunu düşünüyor musunuz?

    ‘Osmanlı döneminde ise çoğulcu ve çok kimlikli anlayış vardı ve sonra milliyetçilik geldi, her şey altüst oldu’ diye bir söylem kullanılır ama durum böyle değildir. Osmanlı döneminde de Bizans döneminde de daha önceki dönemlerde de asla çeşitli topluluklara ve toplumlara karşı nefret siyasetini devreye sokmuşlar. Bu dinler arası çatışmalar, mezhepler arası gerilimler veya etnik kimlikler üzerinden olmuş ama belki hiçbir dönem bu kadar kitlesel ve uzun dönemli bir karanlık dönem yaşanmamıştı. Yani belki Anadolu tarihinin en uzun nefret ikliminin yaşandığı bir yüzyılı geçirdik ve Anadolu halkı ilk kez birbirine bu kadar kitlesel anlamda kıydı. Anadolu’nun düşünün nüfusunun bir zamanlar yüzde 60-70’i Hristiyan’dı ama 1915’e kadar yüzde 50’si Hristiyan olan bir Anadolu topraklarından bugün binde bire düşmüş bir Hristiyan halkı var ve Ermeniler Rumlar Süryaniler yok edildi ve tabii ki bunun yanında Yahudi halkı büyük oranda yok edildi, sürüldü ve bu bir nefret siyasetin nefret ikliminin sonucunda gerçekleşti. O açıdan tarih boyunca belki bu nefret siyaseti çeşitli dönemlerde belli suçlara yol açtı ama son yüzyılda yaşadığımız soykırımlar, katliamlar ve cezasız kalan soykırımlar ve katliamlar şeklinde devam etti ve son yüzyılda olan cezasızlık yeni suçların kapısını açtı.  Nefret siyaseti düşük veya yüksek yoğunluklu olarak devam etti ama dediğim gibi ne mutlu ki buna karşı mücadele edenler ve her zaman vardı ama hiçbir zaman o soykırımcı aklı mahkum edemedik hiçbir zaman o soykırımcı aklı yenilgiye uğratamadık ve çoğulcu anlayışı tam anlamıyla tahkim edemedik ama buna karşı da mücadele ettik, etmeye de devam ediyoruz.

    “ANADOLU ÇORAKLAŞMIŞTIR”

    Hukuksal anlamda nefret söylemine ve eylemine dönük yeterli bir mekanizmanın devrede olduğunu düşünüyor musunuz? Tarih boyunca ortada olan cezasızlık politikası nedir?

    Bu ülkede bir ulus inşa süreci yaşandı ve bu inşa çoğulculuk üzerine demokratik bir ulus mantığı çerçevesinde değil tekçi bir ulus yaratma aklı üzerine kuruldu. Çok kimlikli, çok kültürlü bir coğrafya var ve Türk milliyetçisi akıl bu coğrafyanın çok kimlikli, çok kültürlü kalmasına karşı bir konumlanma içine girdi. Asimilasyon politikaları devreye sokuldu. Bu yüzden bu yüzyıllık hikaye, Anadolu’nun çoraklaşması hikâyesidir. Anadolu çoraklaşmıştır. Çok renkli, çok kültürlü, çok dilli ve çok dinli bir Anadolu’dan tek dinli, tek dilli ve tek mezhepli bir Anadolu’ya doğru sürüklenişinin bir yüzyılını yaşadık. Bu da büyük acılarla büyük felaketlerle oldu ve büyük travmalar yaşandı. Geride kalan buna itiraz eden büyük bir topluluk olan Kürt halkının da direnci bu anlamda ‘ben varım, dilimle, kimliğimle bu toprakların bir unsuruyum’ mücadelesini yok etmeye çalışan bir anlayış var. Bu kutuplaşma üzerine, yani Kürt halkının bu taleplerini kriminalize ederek geride kalan Sünni Müslüman veya milliyetçi çoğunluğu da tahkim eden bir anlayışla karşı karşıyayız. Bu kısır döngünün içinde debelenip duruyoruz. İşte bu kısır döngüden çıkmanın tek bir yolu var; çoğulcu bakışı hepimizin saygı göstermesi ve bu çoğulcu anlayışın ülkemizde tahkim olması için yan yana durmamızdır. Biz HDP olarak bunun mücadelesini veriyoruz.

    “DEMOKRAT SÜNNİLER, DEMOKRAT ALEVİLER, DEMOKRAT ERMENİLER BİR ARAYA GELEBİLMELİ”

    Aleviler nefret söylemine karşı ne yapmalı?

    Alevilerle kendi halkımı bu anlamda özdeşleştirebiliyorum. Çünkü biz de çok büyük felaketler yaşadık ve Ermeni halkı olarak büyük oranda yok edildik. Alevi toplumu da yüzyıllardır pek çok tramvayla kaldı. Ancak şu var; ben kendi halkım için de aynı şeyi söyleyebilirim. Soykırımı yaşadık, büyük felaket yaşadık ama orada takılıp kaldık ve hala 1915’in hesabını sormak üzere Ermeni halkı bütün dünyada mücadele veriyor ama yaşanan da bir hayat var. Elbette geçmişle yüzleşmek için mücadele etmeliyiz ama oraya yalnızca takılıp kalmak ve bu travmaların içinde boğulmak gelecek konusundaki enerjimizi sınırlayabiliyor. Biz Türk halkına, Sünnilere karşı önyargı ile bakabiliriz ama bu önyargılarımız bizim yakınlaşmamızı da zorlaştırabilir. Orada yapmamız gereken Türkiye’de her kimlikten demokratlar var ve her kimlikten demokrat olmayanlar var. Önemli olan iyilerin bir araya gelebilmesi. Yani demokrat Sünnilerin, demokrat Alevilerin, demokrat Ermenilerin bir araya gelebilmesi ve geleceği inşa edebilmesidir. Zaten Türkiye’de demokrasi kültürünü geliştirebilirsek geçmişle yüzleşebiliriz. Şuna eminim ancak demokratik bir Türkiye Ermeni Soykırımı yüzleşebilir ancak demokratik bir Türkiye Maraş’la Sivas’la ve geçmiş pek çok katliamla yüzleşebilir. Aksi takdirde bu kısır döngü içinde de boğulmaya devam ederiz. Benim naçizane Alevi toplumuna önerimde budur. Ermeni halkımı da bu yönde ikna etmeye çalışıyorum

    “SON YILLARDA İKTİDAR MEDYAYI KENDİ BORAZANI HALİNE GETİRDİ”

    Nefret dilinin topluma yayılmasında başat rol oynayan güçlerden biri de medya. Medya bu dili neden kullanıyor?

    Medyanın çok büyük bir rolü var. Düşünün ben babaanneleri, dedeleri soykırımda katledilmiş bir halkın torunuyum. Üç kuşak boyunca sessizliğe mahkum olmuşuz ve hep bize küfür edilmiş. Nihayet Hrant Dink çıkmış bununla ilgili konuşmaya başlamış ve bir anda sözümüz topluma yayılmış. Yani bu tabii ki siyasetteki iklimin sayesinde oldu ve aynı zamanda medya sayesinde oldu. Medya bize görünür kıldığında Ermeni meselesi konuşulmaya başlandı veya Alevilerin başına gelen büyük felaketlerde yüzleşmeye konuşmaya başladık. Medya üzerinden konuşmaya başladı toplumla konuşulmaya başlandı veya Kürt halkının yaşadıkları acılar ve bununla yüzleşmesi ve bir çözüme ulaşılması fikri medya üzerinden büyüdü. Medya üzerinden toplumda ilişki kuruldu ve toplum “Evet ya Ermeni meselesi çözülmeli. Aleviler yaşadığı sorunları ben tanışık oldum veya Kürt halkı büyük felaketlere maruz kalmış ben bunu bilmiyordum” düşüncesini aşabilmek medya aracılığı olabiliyor. Ama maalesef son yıllarda iktidar medyayı kendi borazanı haline getirip gazetecilere de artık onlara gazeteci demiyorum yani iktidarın borazanları haline getirdiğinde alan kapanıyor ve tam tersine toplumun belli kesimlerini düşman hukukunun borazanlığı yapmaya başlanıyor. Türkiye’nin barışına, dünya barışına en büyük zararı verenlerde onlar.

    SİVİL TOPLUM KURULUŞLARINI ZAPTURAPT ALTINA ALIRSANIZ TOPLUMUN YAŞAM KANALLARI KOPAR

    Nefret söylemine karşı demokratik kurumlar yeterli refleksi ortaya koyuyor mu?

    Nefret dilinin medya üzerinden yansıtılması bütün sivil toplum kuruluşlarını da, insanları da etkiliyor ve yaratılan algı üzerinden kendi konumlarını belirliyorlar. Korku bulaşıyor ve daha az ses çıkarıyorlar. Bu bir kısır döngüdür yani toplumun yaşam damarlarını kesmek anlamına gelir. Yani siz Meclisi susturursanız, yargıyı sopa haline getirirseniz, basını borazan haline getirirseniz ve sivil toplum kuruluşlarını da zapturapt altına alıp belli bir algı ile atalete sokarsanız toplumun yaşam kanalları kopar. Bu açıdan sivil toplum kuruluşları da sorumluluk alması gereken kuruluşlardır. Ülke büyük bir karanlığa doğru sürükleniyor. Bu açından STK’lerin yeterli sorumluluk alındığını düşünmüyorum.

    “HERKESİ SORUMLULUK ALMAYA ÇAĞIRIYORUZ”

    Nefret söyleminin ortadan kalkması için ya da en azından azaltılabilmesi için neler yapılmalı?

    HDP olarak derdimiz partimizi büyütmek değil, ülke elden gidiyor, demokrasimiz elden gidiyor. Buna karşı da biz sorumluluk almaya hazırız. Ortaklaşabileceğimiz bir nokta var. Demokratik siyaseti, basın özgürlüğünü sivil toplumun özgürlüğünü ve meclisin gücünün artırılması gibi sorumluluklarımız var. Bunları başaramazsak zaten geriye demokratik hiçbir zemin kalmayacak ve tek adam rejimi ve faşizmi altında ülke elden gidecek. Bu açıdan biz sorumluluk alıyoruz ve herkesi de sorumluluk almaya çağırıyoruz. Aksi takdirde yarın çok geç olacak.

    Diren KESER-Diren SATI/ PİRHA

    İlgili Haberler:

    1-Akademisyen Kaya: Alevilere yönelik nefret çok derinlerde, eskiye dayanıyor-VİDEO
    2-Avukat Eren Keskin: Alevilerin hakları birçok kez ihlal edildi-VİDEO
    3-Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın: Nefret suçu doğrudan rejimle bağlantılıdır-VİDEO
    4-‘Alevi örgütleri nefret saldırılarına karşı ortak tavır geliştirmeli’-VİDEO
    5-‘Aleviler, tarih boyunca nefret suçuna maruz kaldı’-VİDEO
    6-‘Alevi düşmanlığı bu toplumun genlerinde var; iflah olmaz’-VİDEO
    7-‘Aleviler kuşatmayı ve tecridi yaşıyor; nefret dili ile düşmanlaştırılıyor’- VİDEO
    8-‘Hak temelli bir anayasal düzenleme yapmadan nefret söylemi azalmaz’-VİDEO

  • Hrant Dink, dostları tarafından Ankara’da anıldı-VİDEO

    Hrant Dink, dostları tarafından Ankara’da anıldı-VİDEO

    PİRHA-Hrant Dink‘in dostları, Ankara’da yaptıkları anmada “Geçmişle yüzleşilsin. Gerçekler açığa çıkarılmalı ki devlet kendi içindeki bütün çeteleri temizleyebilsin” diyerek cinayetin arkasındaki sır perdesinin açılması için hakikat komisyonlarının kurulmasını istedi.

    Gazeteci-Yazar Hrant Dink, katledilişinin 14. yılında Ankara’da anılmak istendi. Ancak Sakarya Caddesi’nde yapılması planlanan anma törenine polis izin vermedi. Pandemi gerekçesiyle grubun sokağa çıkmasına engel olan kolluk güçleri, açıklamanın bina girişinde yapılabileceğini ifade etti.

    Demokratik kitle örgütlerinden yaklaşık 30 kişilik grup, “Hrant için, adalet için, unutmadık, unutturmayacağız” pankartları taşıyarak “Faşizme inat kardeşimsin Hrant” sloganı attı.

    “BİZ BİTTİ DEMEDİKÇE BU DAVA BİTMEYECEK”

    İHD Ankara Şube Başkanı Fatin Kanat, 14 yıldır ‘göstermelik bir yargı’ sürdüğünü ifade ederek “Çete özelliği taşıyan bir şebekenin, tepeden tırnağa neredeyse ‘online’ diyebileceğimiz, herkesin gözü önünde bir cinayet işlendi. Biz Hrant’ın dostları olarak bitti demedikçe bu dava bitmeyecek” ifadelerini kullandı.

    “HAKİKAT KOMİSYONLARI KURULSUN”

    İHD Eş Başkanı Öztürk Türkdoğan, iktidara seslenerek “Hrant’ın dostları olarak adalet talebimiz ne olursa olsun dile getirilmeye devam edecek” diyerek şunları söyledi:

    “Sevgili dostumuz, gazeteci, insan hakları savunucusu Hrant’ı kaybedeli 14 yıl oldu. 14 yıldır aslında aynı şeyleri tekrar tekrar ifade ediyoruz. Öncelikle bu cinayetin aydınlatılmasını diliyoruz. Halen devam eden bir dava var. Cinayeti işleyenlerin ve bu cinayette rol oynayanların önemli bir kısmı yeni yeni açığa çıkmış ama bizim için yetmez. Çünkü biz neredeyse tüm devlet kurumlarının bildiği bir cinayetin bütün boyutlarıyla açığa çıkmasını istiyoruz. Bu anlamda Adalet mücadelesi sürecek ama elbette ki Hrant’ı anarken şunu ifade etmek gerekiyor; Türkiye’nin mutlaka ve mutlaka geçmişi ile yüzleşmesi gerekiyor. Türkiye’nin geçmişinde çok fazla faili meçhul cinayetler işlendi. Devlet içindeki çete yapılarının karıştığı çok fazla cinayetler oldu. Bunun için de insan hakları savunucuları olarak, hep şunu söylüyoruz; hakikat komisyonlarının kurulmasını istiyoruz. Belki de bu şekilde bu tarz cinayetler tüm boyutlarıyla açığa çıkartılabilir.

    “HEPİMİZ HRANT’IZ, HEPİMİZ ERMENİYİZ”

    Sevgili dostumuz Hrant, öldürülmeden önce kaleme aldığı makalesinde çok şey ifade ediyordu. Evet bir güvercin tedirginliği yaşıyordu ama elbette ki adalet arayışları adalet savunucuları dünden daha fazla güçlüdür. Bunu da herkesin böyle bilmesi gerekiyor. Biz bütün süreçleri izleyeceğiz. Adaletin yerine gelmesini bekleyeceğiz. Er ya da geç adalet yerine gelecektir. Kimliğimizle, kültürümüzle, geçmişimizle, her türlü aidiyetimiz ile bir arada yaşayacağız. Demokratik, insan haklarına dayanan bir ülkeyi de elbette birlikte inşa edeceğiz. Sevgili dostumuzu bir kez daha özlemle anıyoruz. Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeniyiz. Bir kez daha özlemle anıyoruz.”

    PİRHA/ANKARA

  • Alevi inancını benimsedi; ama nasıl?-VİDEO

    Alevi inancını benimsedi; ama nasıl?-VİDEO

    PİRHA – Serdar Dönmez, ailesi Sünni fakat kendisi yıllardır Alevi toplumuyla bütünleşmiş ve Alevi inancını benimsemiş. Aslen Türkmen olduklarını söyleyen Dönmez, asimilasyona maruz kaldıklarını anlatarak, “Camiler giderlerinden muaf sayılırken diğer halklar gibi vergi ödeyen Alevilerin inanç merkezleri yok sayılıyor” dedi.

    Haberin videosu

    Aslen Türkmen Alevisi olduğunu ifade eden Serdar Dönmez, uzun yıllar önce ailesiyle birlikte Kırşehir’in Mucur ilçesinden Ankara’ya göç etmiş. Alevi yurttaşların yoğun yaşadığı Batıkent semtine yerleşmelerinin ardından büyükşehir belediyesinde işe başladığını anlatan Dönmez, uzun yıllardır Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nde de faaliyet yürütüyor.

    Batıkent Cemevi’ndeki buluşmamızda “Burası bana huzur veriyor” diyen Serdar Dönmez, aslen Türkmen olduğunu ve Alevi inancına olan bağlılığını “Sonuçta ben bir Türkmenim. Türkmenlerin geçmişine baktığımız zaman Alevi oldukları da görülür. Bunu tüm Alevi toplumu iyi bilir. Ben kendimi şöyle tarif ediyorum; asimile olmuş Sünni’yiz. Geçmişimiz Alevi fakat asimile olarak Sünnileşmişiz. Ben inançların hepsine eşit mesafedeyim. Hepsine saygı duyuyorum. O yüzden de kendimi rahat bir şekilde Alevi olarak hissedebiliyorum” sözleriyle anlattı.

    “ALEVİĞİ VE SÜNNİLİĞİ 2 TEMMUZ SİVAS KATLİAMI İLE ÖĞRENDİM”

    Dönmez, 2 Temmuz Sivas Katliamı ile Ailevi inancını öğrendiğini söyleyerek şöyle devam etti:

    “2 Temmuz sürecinde arkadaşlarım bana ‘Sizin adamlar yakıyorlar’ dendiğinde ‘ne oluyor?’ dedim. İşte o gün çevremdekilerden Aleviliğin ve Sünniliğin ne demek olduğunu öğrendim. Geriye dönüp baktığımda ailemden birçok kişi Alevi bireylerle hayat kurmuş. Yani bizler Aleviliğin ve Sünniliğin ne demek olduğunu bilmiyorduk. Ne zamanki Büyükşehir’e geldik o zaman öğrendik. Demokrat bir aileden geliyoruz. Aile içerisinde sağ kökenliler olsa da biz her inanca, her siyasi anlayışa olgunlukla bakarız. Birbirimizi üzmeyiz, kırmayız herkes kendi hayatını kendisi yaşar.”

    “ALEVİ VATANDAŞTAN VERGİ ALINMIYOR MU”

    Serdar Dönmez’in eleştirdiği konular arasında okullardaki zorunlu din dersleri ve cemevlerinin statüsü de vardı. Alevi yurttaşların da diğer inançtan olanlar gibi vergi ödediklerini söyleyen Dönmez şunları dile getirdi:

    “Aleviler de Ermeniler de Lazlar da Çerkezler de herkes bu ülkenin vatandaşı. Kurtuluş savaşında Aleviler de bu savaşın içerisindeydi. Neden şimdi ayrımcılık yapıyoruz? Alevi vatandaştan vergi, elektrik, su parası alınmıyor mu? İnanç merkezlerine geldiğinde bu işlerden camiler muaf ama cemevleri muaf değil. Ben bunu doğru karşılamıyorum. Okullarda da kesinlikle dini konularda herkes istediği eğitimi almalı diye düşünüyorum. Kimse sindirilmesin, baskı yapılmasın. Herkes inancını istediği şekilde yaşasın. Huzur istiyorlarsa gelsinler Alevilerin bir bardak çaylarını içsinler ne kadar cana yakın bir toplum olduğunu görürler diye düşünüyorum.”

    Eren GÜVEN – Cebrail ARSLAN / ANKARA

  • Mozaiğin kırıldığı tarih: 6-7 Eylül 1955

    Mozaiğin kırıldığı tarih: 6-7 Eylül 1955

    PİRHA – Devlet radyosundan yayınlanan “Selanik’te Atatürk’ün doğduğu eve bombalı saldırı düzenlendi” haberiyle birlikte 6-7 Ekim olaylarının fitili ateşlenmiş oldu. 63 Yıl önce yaşanan olaylarda en az 15 kişinin öldü binlerce Rum ve Ermeni, yaşadıkları şehri terk etmek zorunda kaldı. 

    İstanbul’da yaşayan Rum ve Ermenilere yönelik linç girişiminin üzerinden tam 63 yıl geçti. 6-7 Eylül Olayları ardından ‘Mozaik’ olarak anılan İstanbul’dan ‘Mozaik çatladı’ diye bahsedilir oldu.

    Olayların fitili yalan bir haberle ateşlendi. Ardından İstanbul Türk’tür Cemiyeti, İstanbul’da yaşayan gayrimüslimleri hedef haline getirdi. Dışişleri yetkilileri Londra’da Kıbrıs temaslarına devam ederken Selanik’te Atatürk’ün evine Yunanlılar tarafından bomba atıldığı haberinin yayılması üzerine, 6 Eylül 1955’te ellerinde kazma, balta ve sopalarla sokaklara dökülen binlerce kişi gayrimüslimlere ait ev ve iş yerlerini yakıp yağmaladı. Olayların patlak vermesiyle birlikte İstanbul Ekspres gazetesi “Atamızın evi bombalandı” manşetiyle ikinci baskısını yaptı. Tirajı 20 bin civarında olan gazete 6 Eylül’de 290 bin adet bastı. Bunun için matbaada önceden kağıt stoğu yapıldığı da iddialar arasında yer aldı.

    DÜKKAN VE EVLER YAKILDI, MEZARLIKLAR TAHRİP EDİLDİ

    İstanbul Türk’tür Cemiyeti öncülüğünde 6 Eylül 1955’te ellerinde kazma, balta ve sopalarla sokaklara dökülen binlerce kişi, resmi kaynaklara göre 4 bin 214 ev, 1.004 iş yeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 okul ile aralarında fabrika, otel vb. 5 bin 317 yeri tahrip etti. Olaylarda mezarlıklara da saldırıldı. Kiliselerin içindeki kutsal resimler, haçlar, ikonalar ve diğer kutsal eşyalar tahrip edildiği gibi, İstanbul‘da bulunan 73 Rum Ortodoks kilisesinin tamamı ateşe verildi.

    EN AZ 15 KİŞİ ÖLDÜRÜLDÜ

    Celal Bayar’ın, İstiklal Caddesi’ndeki hasarı görünce, etrafındakilerin duyacağı bir sesle İçişleri Bakanı Namık Gedik’e “Galiba dozu kaçırdık” dediği olaylarda 11 kişi hayatını kaybetti.

    Helsinki Watch örgütünün bir raporuna göre ise ölenlerin sayısı 15 olarak kayıtlara geçti.

    Olayların yaşandığı tarihte Kıbrıs’ta da Rum ve Türkler arasında çatışmalar yaşanıyordu. Bunun üzerine Kıbrıs Türktür Cemiyeti (KTC) adına yayınlanan deklarasyonun yanı sıra çeşitli öğrenci birliklerinin yayınladığı bildiriler doğrultusunda Taksim Meydanı’nda bir protesto mitingi düzenlendi. Bu mitingin ardından, bazı gruplar İstiklal Caddesi’ne yönelerek buradaki gayrimüslimlere ait iş yerlerinin camlarını kırdı.

    Olayların kontrolden çıkması üzerine Adnan Menderes Sapanca’dan çağrıldı ve sıkıyönetim ilan edildi. Olaylarla ilgili olarak önce 3.151 kişi tutuklandı. Sonradan bu sayı 5.104’e yükseldi.

    Saldırılar eş zamanlı olarak İstanbul’da Rumların yoğun olarak yaşadığı diğer semtlere; Beyoğlu, Kurtuluş, Şişli, Nişantaşı, Eminönü, Fatih, Balat, Eyüp, Bakırköy, Yeşilköy, Ortaköy, Arnavutköy, Bebek’e kadar uzanmış  hatta Moda, Kadıköy, Kuzguncuk, Çengelköy’e de sıçradı. Linç girişimlerinin ardından binlerce Rum, Türkiye’den göç etti

    Nüfus mübadelesi sonucunda 1925 yılında yaklaşık 100.000’e düşen İstanbul’daki Rum nüfus, 2006 yılında 2.500 kişiye kadar düştü.

    Bu süreçte İçişleri Bakanı Namık Gedik, istifa etti ve yerine geçici olarak Savunma Bakanı Ethem Menderes atandı, Bakan Fuat Köprülü vekaleten Savunma Bakanlığı görevini üstlendi. Milli Emniyet Hizmetleri şefi (MAH Reisi), İzmir valisi, İzmir’de bulunan birliklerin komutanları, İstanbul emniyet müdürü ve üç general, hükümet tarafından görevden alındı, bir dizi memurun olayların engellenememesinden sorumlu oldukları gerekçesiyle görev yerleri değiştirildi.

  • Önce evleri işaretlendi ardından saldırıya uğradı

    Önce evleri işaretlendi ardından saldırıya uğradı

    PİRHA – İstanbul Samatya’da yaşayan Ermeni bir kadın, maskeli iki kişinin bıçaklı saldırısına uğradı. Saldırganların “Bu başlangıç” diyerek olay yerinden kaçtıkları belirtildi.

    Ermenilere dönük saldırılarla sık sık ismi duyalan Samatya’da yine bir ırkçı girişim yaşandı. 31 Mayıs sabahı gerçekleşen olayda Ermeni Arpine T.,  eşi Sarkis T.’nin evden çıkmasından kısa bir süre sonra zilin çalması üzerine kapıyı açtı.  Kimliği belirsiz iki kişi Arpine T.’yi  bıçakla yaraladı. Maskeli şahısların kaçarken “Bu başlangıç” dedikleri öğrenildi.

    Arpine T.’nin yardımına çığlıklarını duyan komşuları yetişti. İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne kaldırılan kadının hayati tehlikesinin bulunmadığı öğrenildi.

    DUVARLARA NEFRET YAZILAMALARI YAPILMIŞTI

    Ermeni çiftin Samatya’daki evinin iki ay öncesinde işaretlendiği de gelen bilgiler arasında. Gelişmelere dair Agos’a bilgi veren Türkiye Ermeni Patrikliği’nden Başrahip Zakeos Ohanyan evin duvarına nefret söylemi içeren yazıların bulunduğu kağıtlar yapıştırıldığını ve haç çizildiğini ifade etti. Ohanyan, polisin olay hakkında soruşturma başlattığını da söyledi.

    PİRHA / ANKARA

  • Ermenilere ait evde kazı yapan emniyet mensupları suçüstü yakalandı

    Ermenilere ait evde kazı yapan emniyet mensupları suçüstü yakalandı

    PİRHA – Diyarbakır’da Ermeni bir aileye ait eski evde gömü arayan emniyet mensupları suç üzerinde yakalandı. Konu HDP Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan tarafından Meclis gündemine taşındı.

    Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü’nün “kaçak define aranacağı” yönündeki ihbar üzerine yaptığı operasyonla aralarında Silvan İlçe Emniyet Müdürü Ömer. Ö., Komiser Yardımcıları Bekir B., Serkan C. ile polis memurları Ali P. ve Abdulmüddalip G.’nin suç üstü yakalanarak gözaltına alındı.

    Kaçak define ararken yakalandığı iddia edilen emniyet mensuplarının “Ermenilere ait gömülü altınları bulmak amacıyla kazı yaptıkları” ifade edildi. Sorgularının ardından mahkemeye sevk edilen şüpheliler tutuklanarak cezaevine gönderildi.

    “SUÇLA MÜCADELE ETMESİ GEREKENLER YAĞMA YAPTI”

    Paylan, konuyla ilgili Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na soru önergesi sunarak İçişleri Bakanı Süleyman Soylu tarafından cevaplandırılmasını istedi.

    Paylan’ın Bakan Soylu’ya yönelttiği önergede, “Kazı yaptıkları öğrenilen emniyet görevlilerinin, ne kadar süredir, kaç kazı yaptığı ve bugüne kadar ne miktarda Ermeni gömüsü bulduğu bilgilerine ulaşılmıştır?” soruları yer aldı.

    Paylan ayrıca, sivil giriş çıkışının yasak olduğu Sur ilçesine de dikkat çekerek, “Sur gibi bölgelerde benzer gömü arama faaliyetlerinin olduğu ve başka emniyet mensuplarının da bu faaliyetler içinde yer aldığı iddiaları hakkında bir soruşturma açılmış mıdır?” sorusunu yöneltti.

    (HABER MERKEZİ)

  • Haber için randevu talebi ‘örgüt faaliyeti’ sayıldı

    Haber için randevu talebi ‘örgüt faaliyeti’ sayıldı

    PİRHA- Mezopotamya Ajansı Muhabiri Esra Solin Dal’ın gazetecilik faaliyetlerinin ‘örgüt faaliyeti’ olarak değerlendirildiği iddianame kabul edildi.

    Diyarbakır merkezli 9 ilde, 9 Ekim’de gazeteci ve siyasetçilere yönelik başlatılan operasyon kapsamında gözaltına alınan 142 kişi arasında bulunan Mezopotamya Ajansı (MA) Muhabiri Esra Solin Dal hakkında “örgüt üyesi olmak” iddiasıyla hazırlanan iddianame, Diyarbakır 10’uncu Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi.

    RANDEVU TALEBİ İDDİANAMEYE ALINDI

    Dal’ın “medyanın savaş diline” ilişkin farklı yayın organlarında çalışan 2 meslektaşından ve Afrin’de “kadın ve çocuk ölümlerine” ilişkin haber için İHD ve Diyarbakır Barosu Kadın ve Çocuk Hakları Komisyonu üyesi bir kadın avukattan randevu talebi iddianamede, “örgüt faaliyeti”, “Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı ağır itham” olarak değerlendirildi.

    HAPİS CEZASI TALEBİ

    MA’nın haberine göre Gazeteci Dal’ın telefon dinlenmesine takılan ABD’den Diyarbakır’a yerleşen Ermeni Udi Sanatçı Yervant Bostancı’yla Ermeni soykırımına ilişkin röportaj yapma isteği iddianamede, “19 numaralı görüşmede ise sözde Ermeni soykırımı konusunda Ermeni bir sanatçıyla röportaj yapmak istediği, şüphelinin, PKK/KCK terör örgütünün ideolojisi doğrultusunda devlet aleyhinde gazetecilik faaliyeti yürüttüğü…” ifadeleriyle yorumlandı.

    İddianamede, Dal’ın “Örgüt üyesi olmak” iddiasıyla 7.5 ile 15 yıl arasında değişen hapis cezasıyla cezalandırılması talep edildi.

    HABER MERKEZİ

  • Garo Paylan’dan Vartavar Bayramı mesajı

    Garo Paylan’dan Vartavar Bayramı mesajı

    PİRHA- HDP Milletvekili Garo Paylan Ermeni halkının Vartavar Bayramı’nı kutladı.
    HDP İstanbul milletvekili Garo Paylan Ermeni halkının her yıl heyecanla karşıladığı Varvatar bayramına dair sosyal medya hesabında kutlama mesajı paylaştı.
    Garo Paylan’ın paylaştığı mesaj şöyle:
    VARTAVAR NEDİR ?
    Nuh Peygamber’in Tufan’dan kendisini ve ailesini kurtaran Tanrı’ya şükranlarını sunmak üzere kurban kesip güvercin uçurduğu o mutlu günün yıldönümünde, Ermeniler yağmuru anımsamak için birbirlerinin üzerine su atar, dahası, göl ya da akarsulara iterlerdi birbirlerini. Vartavar günü, kadim Ermeniler büyük şenlikler de düzenlerdi. Hristiyanlığın kabulünün ardından, dini liderlerin, halkın alışkanlıklarını göz önünde bulundurarak, yortuları, pagan dönemin Ermeni bayramlarına ve kutlamalarına denk getirdiklerini belirtmek gerek. Böylece, Pagan dönemin en önemli günü olan Navasart (Yılbaşı), Hıristiyanlığın kabul edilmesinden sonra Asdvadzadzin’in (Azize Meryem Ana) vefatının ardından göğe alınışı, yani Verapokhum ile çakıştırılmış.
    Eskiden binlerce insanın Surp Garabet Manastırı’na hacca gittiği Vartavar gününde kutsal mekanlar güller donatılır, güvercinler uçurulur ve güller saçılır. Eskiden gül yapraklarının da dağıtıldığı bayramda insanlar birbirleri ıslatır, Ermenistan’da bu bayramda biri ansızın üzerinize su boşaltabilir.
    HABER MERKEZİ
  • Veli Saçılık: Adaylığım milletvekili koltuğuna değil, Demirtaş’ın hücre arkadaşlığınadır-VİDEO

    Veli Saçılık: Adaylığım milletvekili koltuğuna değil, Demirtaş’ın hücre arkadaşlığınadır-VİDEO

    PİRHA – KHK ile ihraç edilen Sosyolog Veli Saçılık, HDP’den milletvekili adayı olmasına ilişkin PİRHA’ya konuştu. Saçılık, “Adaylığım milletvekili koltuğuna değil, Demirtaş’ın hücre arkadaşlığınadır” dedi.

    22 Kasım 2016’da Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Ankara İl Müdürlüğü’nde çalışırken ihraç edilen Sosyolog Veli Saçılık, HDP’den milletvekili aday adayı olduğunu açıkladı. Aday adaylığına ilişkin PİRHA’ya konuşan Saçılık, “Bir Türk olarak Kürtlerin sorunlarına sahip çıkıyorum, bir Alevi olarak Türkiye’de Ermenilerin haklarına sahip çıkıyorum, bir sosyalist olarak işçi sınıfının emekçilerin yanındayım” ifadelerini kullandı.

    Saçılık PİRHA’nın sorularını yanıtladı.

    -Kendinizden biraz bahsetmek isterseniz ne söylemek istersiniz?

    Ben kendimi öncelikle kimlik olarak sosyalist olarak tanımlıyorum. Sonrasında kendim için devrimci demokrat diyebilirim. Etnik kimlik açısından da Türk ve Aleviyim. Bir Türk olarak Kürtlerin sorunlarına sahip çıkıyorum, bir Alevi olarak Türkiye’de Ermenilerin haklarına sahip çıkıyorum, bir sosyalist olarak işçi sınıfının emekçilerin yanındayım. Hiçbir kültürü yok saymadan bütün kültürlerin kardeşçe bir arada yaşayabileceklerini düşünüyorum. Ama HDP’de olmamın daha bir önemi var. HDP Afro Amerikan daha doğrusu Afrika kökenli siyahi, bir Ermeni, bir Süryani, bir Kürt, bir Alevi bir çok damladan insan geliyor. Biz bu güzel mozaiği, bu halkların kardeşliğini sağlayabilecek Çorumlu bir Alevi olarak diyorum ki HDP’nin kazanması demek Alevi halklarının kurtuluşunun ve kardeşçe bir arada yaşama isteğinin de yükseleceği zaman olacaktır. Bu anlamda Alevileri HDP’ye oy vermeye ve birlikte hareket etmeye çağırıyorum.

    “HDP BANA TEKLİFTE BULUNDU, BEN DE ADAY OLDUM”

    -Neden HDP’den aday oldunuz? HDP’den mi teklif geldi? Siz mi başvurdunuz?

    HDP’den aday oldum. HDP toplumun çeşitli kesimlerini demokratik bir biçimde birleştiren ve o renkleri yansıtan bir parti. Adı üzerinde Halkların Demokratik Partisi. Ayrıca dönemsel olarak da HDP’nin yanında durmak gerekiyor. Sebebi; eş başkanları, milletvekilleri ve birçok yöneticisi şu anda tutuklu bulunuyor. Resmen kapatılmakla karşı karşıya kalmış bir parti. Burada olmayı önemsedim çünkü burada olmak aynı zamanda mevcut Türkiye’deki AKP faşizmine karşı çıkmaktı. Sol siyasetin sesini yükseltmek demekti. Bir bütün olarak halkların bütün seslerini, bütün renklerini yansıtmak demekti. HDP bana teklifte bulundu ben de aday olacağımı söyledim. Çünkü bugün Demirtaş’ın yanında olmak demokrasinin yanında olmaktır. Adaylığım milletvekili koltuğuna değil, Demirtaş’ın hücre arkadaşlığınadır.

    “YAPACAĞIM İLK İŞ SOKAKTAKİ DİRENİŞİ ZİYARET ETMEK”

    -Milletvekili seçilirseniz yapmak isteyeceğiniz ilk şey nedir?

    7 Haziran ve 16 Nisan’da gördük ki sadece ve sadece sandık ve seçilmek meselesi tek başına bir şey değil, aynı zamanda sokakta örgütlenmek ve toplumsallığı yaymak önemliymiş. Çünkü sandıktaki irademiz de çalınabiliyor. Meclisteki insanlar tutuklanabiliyor, iradeleri yok sayılabiliyor. Bu anlamda benim yapacağım ilk şey; sokaktaki duruşumu meclisteki duruşumla birleştirmek olacaktır. Bu anlamdaki ilk hamlem sokaktaki direnişi ziyaret etmek, AKP’nin dediği gibi OHAL’den yararlanarak grevleri yasaklıyormuş. Grevlerin yanında olarak sokakla meclisteki duruşu örtüştürecek bir faaliyet içerisinde olmak isterim.

    -HDP’den milletvekili aday adayı olmanızla ilgili sosyal medyada çok yoğun tartışmalar yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Sosyal medyada tartışılıyor, medyada tartışılmıyor. Sebebi medya yok, AKP tarafından esir alınmış durumda. Dolaysıyla sosyal medyada tartışılıyor. Sosyal medyadaki ilgiyi ben önemsiyorum. Çok büyük bir destek alıyorum. Bir çok CHPli arkadaşımın da ‘senin yüzünden HDP’ye oy vermek zorunda kalıyoruz’ diyorlar. Tırnak içinde’ bana kızıyorlar. Onun yanında bazı böyle eleştiriler var. Parlamenterizm ve benzeri gibi milletvekilliği rahatlığı gibi eleştiriler geliyor. Ben bunu önemsemiyorum. Çünkü HDP ihale partisi değil, HDP çıkar partisi değil, HDP’den aday olmak tutuklanmaya aday olmak demek, katledilmeye aday olmak demektir, sokakta gaz yemeye aday olmak demektir, baskı görmeye aday olmak demektir. Bu anlamda bu tip suçlamaları veya eleştirileri gözönünde bulundurmuyorum.

    BUNCA ŞİDDET SONUCU SAĞLIK DURUMU NASIL?

    -Yüksel Caddesi’nde aylardır direndiniz. Bu süre zarfında defalarca polis şiddetine maruz kaldınız. Şu an sağlık durumunuz nedir?

    Sağ omzumun üstüne yatamıyorum. Çünkü bu kırık yanlış kaynadı. Onun dışında belimde çıkıklık var. Biraz uzun yürüdüğümde yürümekte sorun oluyor ve aşırı öksürme, akciğerler üzerinde problem devam ediyor. Yine ayak eklemlerimde, dizimde yoğun ağrılar var. Ayrıca taş dökülmesine sebep olacak kadar gaza maruz kaldım. İleride önüme çıkacak daha çok arızalar olacaktır. Yüksel caddesinde çok da zorlu bir süreç yaşadık. İyi bir kazanımla sonuçlandı. Ben kazanımı şöyle görüyorum; 2 arkadaşımızı katlettirmedik. Onları açlık grevinde öldürtmedik. Direnmek önemlidir. Direnerek topluma sesini duyurabilirsin, gösterebilirsin. Yüksel caddesi bunu başarmıştır. Umarım meclis gibi bir durum çıkarsa eğer aynı pratiği ben mecliste de sergileyebileceğimi düşünüyorum.

    “HDP’NİN BARAJ ALTINDA KALMASI, KAOS VE KATLİAM DEMEK”

    -24 Haziran’da sandığa gidip oy kullanacak seçmenlere buradan nasıl bir mesaj vermek istersiniz?

    Sandığa gidince her şey değişecek diye düşünmemek gerekir. Sandık her şey değildir. Bir şeydir sadece bu bir şeyi iyi yapmak lazım. HDP açısından eğer HDP baraj altında kalırsa bugün cumhuriyetçi taraftan bakarsak cumhuriyetin sonu demek, eğer demokratik taraftan bakarsak demokratik haklarımızın bir daha geri dönmemesi demek. Bütün halkların geneli üzerinden bakarsak düşmanlaşma, kaos ve katliam demektir. Herkes sandığa giderken bunu düşünmelidir. Ve başka gruplarla CHP ile cepheleşerek, başkasıyla çatışarak değil, ekmeğimize, aşımıza göz koyan AKP’den ve onun yaratmak istediği sisteme karşı sandıkta bir duruş sergilenmelidir. Sandıkta da bu bitmeyecektir. Oylar çalınmaya kalkılacaktır, başka 7 Haziran gibi ortamlar oluşturulmaya çalışılacaktır. Kimse buna boyun eğmemelidir. Sokakta da gerektiğinde buna cevap verilmelidir. Oy atmaktan ziyade attığı oya sahip çıkan bir halk hayal ediyorum ben. Bunu daha önce yaptık yine yapabiliriz.  Ve birçok alanda da gösterdik. Türkiye halkları demokrasiye sahip çıkan insanlardır, özgürlüğünü seven insanlardır. Her ne kadar tahakküm altında tutulduysa da bunu başaracaktır.

    Umudu bir yerde aramak yerine umut olmayı başarabilmeliyiz. Ben umut olmak için buradayım. Herkes kendini umut yaratmak üzere kurmalı ayarlamalıdır. Biz umut olacağız başkalarından, bir yerlerden, içeriden, dışarıdan kurtarıcı beklemeyeceğiz, kurtuluşun kendi ellerimizde olduğunu mutlaka bileceğiz.

    Cebrail ARSLAN/ANKARA