Etiket: ihraç

  • ‘Onlar gidecek biz kalacağız, Tarihe iz bırakanlar, geçmişi gelecekte yaşatanlar olacağız!’

    ‘Onlar gidecek biz kalacağız, Tarihe iz bırakanlar, geçmişi gelecekte yaşatanlar olacağız!’

    PİRHA – 675 No’lu Kanun Hükmünde Kararname ile 29 Ekim 2016’da mesleğinden ihraç edilen Öğretmen Zeynel Kete, KHK’leri “Soykırım” olarak yorumladı. Kete, “Yapılanları bir kültürel ve ekonomik katliam olarak düşünüyorum. Bireyin bir bütünen ruhsal, bedensel dengesinin bozdurulmasına yönelik hamledir bu” diyerek yaşadığı süreci anlattı.

    Olağanüstü Hal (OHAL) sürecinde çıkartılan Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile açlığa mahkum edilenler, yaşadıkları sorunları anlatmaya devam ediyor. Türkiye, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası ilan edilen OHAL ve KHK’lerin sonuçlarını yaşıyor.

    2016’da yaşanan darbe girişimi sonrası birçok kamu kurum ve kuruluşunda yürütülen çalışmalar kapsamında 139 bin 356 kamu çalışanı hakkında idari işlem yapılarak 104 bin 771 kamu çalışanı kesin olarak ihraç edildi. Resmi Gazete’de yayımlanmayan veya kurum internet sayfalarında duyurulmayan ihraçlar da olduğundan, toplam ihraç sayısının belirtilen rakamdan daha fazla olduğu kaydediliyor. KHK’lilerin mağduriyet listesi bilinenden çok daha uzun.

    OHAL KHK’leriyle açlığa mahkum edilenler yaşadıkları sorunları anlatmaya devam ediyor. 50 yaşındaki Öğretmen Zeynel Kete de bir gece yarısı KHK ile ihraç edilenler arasında yer aldı.

    İhraç edilmeden önce Adana’da öğretmenlik yapan Pir Zeynel Kete, aynı zamanda Adana Eğitim Sen Şubesi’nde de şube sekreterliği görevi yürütüyordu. Yıllarca sendikal mücadele verdiğini belirten Kete, ihraç edildikten sonra sosyal ve ekonomik olarak haklarını alamadığının da altını çizdi.

    “KHK’LERİ SOYKIRIM OLARAK DÜŞÜNÜYORUM”

    “Bizi sivil ölüme mahkûm ettiler” diyen Kete, yaşadığı süreci şu sözlerle anlattı:

    “Zamanın siyasilerinden birisi ağaç kökü yesinler demişti. Amaçları buydu. Bütünen emek, barış, demokrasi mücadelesi veren bireyleri, kurumları etkisiz hale getirmek, toplumu ekonomik, kültürel ve fiziki olarak çarmıha germe anlayışı vardı. Ben bunu bir soykırım olarak düşünüyorum. Bir kültürel ve ekonomik katliam olarak düşünüyorum. Bir bireyin bir bütünen ruhsal, bedensel dengesinin bozdurulmasına yönelik hamledir bu. KHK’larla beraber binlerce arkadaşımız, bir yerden başka bir yere gitmek zorunda kaldı. KHK’nın olduğu bir ortamda, ihraç edilmeyen bireyler de zulüm ve psikolojik baskı altındadır. KHK’lara bu çerçevede de bakmak lazım. Yani olayı sadece ve sadece işinden el çektirme olarak düşünmemek lazım.

    Bu çerçevede ekonomik ve sosyal olarak haklarımız alınmadı çünkü hukuksuzluğun hukuku inşa halindeydi. Şu an herhangi bir özel ya da resmi kurumda çalışmıyorum. Eşim sağlık sektöründe çalışıyor. O da SES’e üye. Şu anda ben de arıcılık yapıyorum. Dersimliyim kendim. KHK’yla ihraç edildiğimde annemin bir kelamı, bir söylemi bana referans oldu. İhraç edildiğimde ilk annemle konuşmuştum. ‘Oğlum’ demişti ‘Biz çok zulüm gördük. Çok katliam gördük. Onlarla kıyasladığımızda sen yaşıyorsun, ayaktasın. Herde Derviş, bu kutsal toprak, kendisine ikrar veren her canı hem korur hem doyurur. Yeter ki bu toprağa yüzünü çevirme. Ailemizdeki ilk devlet memuru sensin. Olmasan da olur. Zaten devlet bugüne kadar bizden memur kabul etmemişti. Farz et ki sen de memnun değilsin’ gibi espriyle karışık tarihi bir hakikati dile getirmişti.

    “23 YILLIK ÖĞRETMEN, ‘TERÖRİST’ DENİLEREK İHRAÇ EDİLDİ!”

    Zeynel Kete, 675 No’lu KHK ile 29 Ekim 2016’da yani Cumhuriyet Bayramı’nda ihraç edildiğinin altını çizdi. “Öğrencilerimizle beraber etkinlik planladığımız bir günde ihraç edildik. Bu bir tesadüf değildir” diyen Kete, aktarımlarını şu cümlelerle sürdürdü:

    “Yani böyle milli ve dini bayramlarda topluma yönelik bu tip zulümlerin yapılması, emek mücadelesi verenlere yönelik böyle günlerde yönelmeleri bir aklın sonucudur. Bunu da belirtmekte fayda vardır. OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu’na itiraz ettiğimizde gelen karar yazısında ‘terör örgütüyle irtibatlı ve iltisaklı olduğu’ şeklinde bir gerekçeyle 23 yıllık bir öğretmen, ihraç edildi. Yüzlerce öğrenci yetiştirmiş, 23 yıl sonra bunun farkına varmışlar. Yani bir komedi. İhraç edildiğim günden bu yana maddi, manevi ve psikolojik olarak zorluklar elbette ki yaşadık. Dersimli bir kadın, katliam sonrası kendisiyle yapılan bir röportajda yaşadığını şöyle anlatmıştı: Taş olsaydım çatlardım. Toprak oldum, içime attım, demişti soykırım için. Dersim’de Alevi kültüründe ateş su ile söndürülmez. Suyun da bir canı olduğuna ve ateşe dökülünce canının yanacağına inanılır. İşte suyun bile canına hak, hatır gözeten böyle bir kültürel, inanç ve coğrafyanın rengine boyanmış birisi olarak bu beni biraz ayakta tuttu.

    İhraç edildiğimde oğlumuz 6 yaşındaydı. Bahçede 6-7 yaş grubundaki çocuklarla oyun oynarken biri kalkıp diyor ki ‘Senin baban teröristtir, gâvurdur’. Muhtemelen ‘komşu’ diyebileceğimiz birileri ya da işte tabii o siteden birileri benim ihraç edildiğimi evde konuşmuşlar. Pedagojik olarak düşünüldüğünde 6 yaşındaki bir çocuğun zihin dünyasında ‘terörist’ kavramı nedir? Hatta şunu da belirtelim; yani sadece dıştan değil sendikanın içerisinde de farklı oluşumların, unsurların, grupların da direk olmasa da ‘ya işte sizden dolayı bu hale geldik’ anlamına gelecek söylemler oldu. Hani Pir Sultan’ın dediği gibi ‘İlle dostun bir tek gülü yaralar beni’. O beni daha çok üzmüştür.”

    “TOPRAKLA BAĞINIZ GÜÇLÜYSE SORUNLARI ATLATABİLİYORSUNUZ”

    Zeynel Kete, ihracından sonra yaşadığı ekonomik darlık ve iş edinme konusundaki zorlukları da anlattı. Kete, çevresindeki birçok kesimden ciddi oranda destek gördüğünü belirterek şöyle devam etti:

    “Evet sendika sonuna kadar yanımızdaydı. Hala da yanımızda. Bu yönüyle de örgütlü olmanın, KESK’li olmanın gururunu yaşıyorum. Eksiklere gelince, sendikalı olarak böyle bir katliamla, böyle bir krizle, böyle bir kültürel soykırımla karşılaşabileceğimizin öngörüsü olmadı. Çünkü bu bir kültürel soykırımdır. Sendika bu derecede bir zulüm olacağını kestiremedi. Hukuki olarak ilk dönemlerde ‘acabalar’ çok oldu. Bir kaos süreci yaşanıldı. Hatta bazen işte KHK’yla uzaklaştırılan arkadaşlarımızın başka bir işte çalışmamalarını, başka bir yerde özel de olsa sigortalı biriyse girip sigorta primi yatırmamaları gerektiği söylenildi. Daha sonra bundan vazgeçildi. Yani bu sosyal sigortalarla, emekli haklarıyla, idari hukukla ilgili bir dönem ciddi boyutuyla boşluk oldu. Fakat daha sonra yerel ve merkezi hukuk komisyonları, uluslararası çalışmalar boyutunda bir kararlaşma sağlandı. Ve sendika hala maddi olarak da bu desteğini devam ettirmektedir.

    Ben ihraç olduktan sonra özelde, yani herhangi bir kuruma iş talebine başvurmadım. Kendi bildiğim işi de aynı zamanda öğretmenlikle beraber yıllardır da yaptığım arıcılık ve tarımla ilgilendim. Toprakla hiçbir şekilde bağımızı koparmamıştık. Bir de bu tip durumlarda gerçekten de geleneksel kültür ve toprakla bağınız güçlüyse rahat atlatabiliyorsunuz. Direnebiliyorsunuz. Tarım, aynı zamanda özü itibariyle de bir kültürdür. Herhangi bir kuruma başvurmadım. Hala daha arıcılığa devam ediyorum. Dolayısıyla hani bizde derler ‘Sıkışmayınca Hızır yetişmezmiş’ yaratım zor yaratımın anasıdır. Arı ürünlerinin üretimi çok profesyonelce olmasa da devam ediyorum. Bu bana da yetiyor. Pandemi sürecinde yaşanan ekonomik sıkıntı bizi ciddi boyutuyla etkiledi. Yaptığımız iş arıcılıktır ve hani olmazsa olmaz değildir. Arı ürünlerini insanlar yemeyebilirler. Ondan daha öncelikli karşılanması gereken ihtiyaçlar vardır. Pandemi sürecinde ciddi boyutuyla o sıkıntıyı hissettik. Hem hareket alanımız daraldı. Yerinde ve zamanında müdahale edemedik. Nihayetinde bu pandemi süreci genelini etkiledi. Özellikle bu süreçten fazlaca etkilenen, emekçi kesim, işçi kesim oldu. Çünkü bu kriz kendi zenginini yarattı. Ama bizler mağdur olduk.”

    “BİZLERİN İHRAÇ EDİLMESİ ASLINDA BİR SOYKIRIMDIR”

    İhraç edildikten sonra hukuki mücadele konusunda da bilgi veren Zeynel Kete, sendikanın merkezi hukuk komisyonları ile hareket ettiğini söyledi. Kete, ihracına ilişkin yakın zamanda idari mahkemeye başvurduğunu belirterek anlatımını şöyle sürdürdü:

    “KESK, DİSK, TMMOB ve diğer örgütler, hep beraber yoğun bir şekilde mevcut savaş ortamının son bulması, barışın tesis edilmesi, emekçilerin haklarının verilmesi, ülkenin demokratik tahammülleri esnek hale getirilmesi konusunda emek harcadık. Gayretimiz sadece iş kolumuzla sınırlı değildi. Bir bütünen veliyle de, çevreyle de demokratik kitle örgütleriyle de bir aradaydık. Özü itibariyle bu bir kültürel direnişti. Çünkü aynı zamanda öğretmenlik mesleğini de tanımlarken bir ‘sanat mesleğidir’ diyoruz. Kültürün de hem rafine alanı sanattır. Bu yönüyle de kanun hükmünde kararnamelerle bizlerin görevimizden ihraç edilmesi aslında kültürel direnişin ve kültürün, yeniden üretiminin engellenmesiydi. Bu yönüyle ben ‘soykırımdır’ diyorum. Çünkü bizim anlattıklarımız, inşa etmeye çalıştığımız, öğrencilerimiz üzerinde yeni yaşanabilir bir ülke, yaşanabilir bir dünyanın inşası; bu kabul görülmüyordu. Biz bir inşa durumuyduk. Yani Eğitim Sen ve bileşenleri, demokrasi güçleri, kurumlar, temel değerlerin nerede gizli olduğunu bilenlerdik. Özü itibariyle yaşamın kendisinden bahsediyorduk. Maddi manevi olarak yaratılan tüm değerlerin pazarlanmasına karşı duruyorduk.

    Yaşananlar konusunda sendikalar, toplum; özellikle sendika, daha önce bin dört yüz ikilik bir süreci görmüş olmasına rağmen hazırlıklı değildi. Yani iktidarın devlet yapılanmasının, emekçilere yönelik bunları yapabileceğini beklemiyordu. Halbuki kentler yerle bir edilmişti. Katliamlar yaşanmıştı. Hapishaneler ağzına kadar doluyken emek alanında bu kadar yönelineceği bilinmiyor. Sistem kendisi gibi düşünmeyen, hatta kendisi gibi içtihatı kendisinin beğendiği gibi olmayanları da ihraç etti. Yani inanç alanında farklı farklı sendikalar da olundu. Dönem dönem iktidarla yıllarca beraber yol yürüyen fakat daha sonra çeşitli çıkar ilişkilerinin pazar paylaşımında yaşanan sorundan kaynaklı olarak birbiriyle çelişen birçok cemaatle de bu sorun yaşandı. Sonuç itibariyle biat etmeyen, kendisi gibi düşünmeyenlere yönelik böyle bir süreç yaşandı.

    “HİÇ BİR ÖN SORUŞTURMA YOKTU”

    Çeşitli kurumlar, insan hakları dernekleri özellikle idari hukukta yetkin olan hukukçular, konuyla ilgili istişareler, toplantılar yaptılar. Daha önce yaşanmışlıklardan, hareketle ne yapabilinir konusunda Eğitim Sen üzerinden hukuki durumumuz devam ettiriliyordu. Eğitim Sen’in yereldeki hukuk komisyonu hemen toplantılar yaparak yine bu alanda yetkin olan barolar çeşitli kurumlarla bir araya gelerek zamanında müdahale edip çözüm alıcı bir hukuki savunmanın nasıl yapılması gerektiğiyle ilgili yoğun bir tartışma süreci yaşandı. Bu KHK’lara itiraz ettik ve bunun yasal bir süreç olmadığını, zaten ismi üzerine ‘kanun hükmünde kararname’… Ama devletin yasama yürütme ve yargı erki, KHK’larla ve olağanüstü hal rejimiyle yıllarca bu ülke yönetti. Onların da bu konuyla ilgili bir hafızası vardır. Ülke OHAL rejimiyle yönetildi. Daha önce 80’li dönem sürecinde, sonrasında hemen 1400 kritik yasayla beraber görevinden uzaklaştırılan binlerce öğretmen vardı ama şöyle bir fark vardı; en azından o süreçte şimdiki gibi değildi. Kısmen öğretmenlerin bazı hakları hala saklıydı. Mahkeme süreçleri oldu. Mahkemelere çıkıldı. Hakim yüzü görüldü. Duruşmalar, savunmalar yapıldı. Biz KHK’yla uzaklaştırılanlar en nihayetinde devlet yasasına göre hangi maddenin, hangi bendini, hangi fiil gerçekleşirse bir devlet memuru görevinden uzaklaştırılır… Bütün eleştirilerimize rağmen 657 devlet memurları yasası da uygulanmadı. Çünkü bir devlet memurunun görevinden ihraç edilecek maddeler belli. Bunların hiçbirisinden dolayı ihraç edilmedik. Ne bir ön soruşturma, ne yüksek disiplin kurulu, müfettiş, ne de hakim kararı vardır konuyla ilgili. Ama şunu biliyoruz; Bütün Olağanüstü Hal İnceleme Komisyonu kararına itiraz ettiğimizde elimize ulaşan kararların hepsinde çok esnek bir hüküm hazırlanmış. Hemen hemen bütün eylemler, etkinlikler en demokratik hak arama mücadeleleri bile ilgili bir maddeyle ilişkilendirilmiştir.

    “İDARE MAHKEMESİNE BAŞVURDUK, SONUCU BEKLİYORUZ”

    Sendika üzerinden bana tebliğ edilen karar 17 Mart 2022’de elime ulaşmıştı. Sendikanın avukatları üzerinden itirazda bulunmuştum. İtirazda ise daha sonra bu ‘valiliğin lüzumu, valilik ihraç kanaati’ ile ilgili bir bilgi edindirme yasasından hareketle ilgili bilginin, dosyanın tarafıma verilmesini istemiştim. ‘Konuyla ilgili tarafınıza bir bilgi verilmeyeceği ancak idari yargıda açılan davalar nedeniyle yargı organlarınca talep edilmesi halinde kamu görevinden çıkarılanlar hakkında bakanlığımızın kayıtlarındaki tüm bilgi ve belgeler yargılamanın yapıldığı mahkemelere gönderilecektir’ denildi. Ve bu kararla da benim bilgi edinme, ilgili yasaya ulaşmam reddedildi. Bilgi edinme hakkım ihlal edildi. Biz de idari mahkemeye başvurduk. Sonucu bekliyoruz.

    Kısacası şunu söyleyeyim; emek alanında, hakikat ve özgürlük alanında, sendikaların Türkiye’deki mevcut sorunlara müdahil olma, demokrasi bilimsel, laik, ana dilinde eğitimi dile getirme, Türkiye’de kronikleşen başta Kürt sorunu ve diğer emekçilerin ve Alevilerin sorununu bu makbul vatandaş tanımlaması yapılarak bütün müfredat programının tekçi zihniyete göre dizayn edilmesine karşı geldik. Bizler muteber vatandaş değildik.”

    “TARİHE İZ BIRAKANLAR, GEÇMİŞİ GELECEKTE YAŞATANLAR OLACAĞIZ”

    Zeynel Kete, KHK’ler ile ihraç edilenlerin büyük bir kesiminin Kürt etnik yapısına ait olduğuna işaret ederek, inanç olarak da çoğunluğunun Alevi olduğunu söyledi. Kete, söz konusu ihraçla ilgili iktidarın neyi amaçladığını ise şu sözlerle anlattı:

    “İktidar en açık şekilde hissettirildi. Egemen ulusun kültürü, yaşam tarzı, muteber vatandaşın kültür kodlarına göre yaşamadığınızda başınıza neler gelebileceği anlatıldı. Bundan sonra emek, sendikal alanda mücadele edileceklere yönelik ‘Bakın, bir model var. Bunlar gibi olursunuz’ denildi. Teslimiyet dayatıldı. İnsanlar açlığa mahkum edilerek ekonomik olarak çökertilerek direniş kültürleri ele geçirilmeye çalışıldı. Bu yönüyle düşünüldüğünde yaşananın ciddi boyutuyla bir asimilasyon, bir kültür kırımı olduğunu belirtmekte fayda vardır. Toplumun, emekçilerin, sendikalı mücadele verenlerin bu tip daha derinlikli kaoslara karşı hazırlıklı olmaları için ciddi bir örgütlenme, iyi bir mali disiplin, organizasyon içerisine girmeleri de çok önemlidir.

    “YÜZLERCE ÖĞRETMEN, AKADEMİSYEN ÜLKEYİ TERKTTİ”

    Ayrıca KHK’larla beraber yüzlerce öğretmen, akademisyen, değişik iş kollarında çalışanlar, ülkeyi terk etti. Yani bu ülkede düşünen, yaşamın öznesi olanlar, ya ihraç edilir ya kontrol denetim altına alınır. Bir şekilde bir kısmı da yurt dışına gitmek zorunda bırakılır. Alanda bir boşalma meydana geldi. Bu alanları kim dolduracak? Aslında istenen biraz da buydu. Düşünen, araştıran, inceleyen, ‘farklı bir yaşam mevcuttur’ diyen zihinlerin olmaması kendilerinin işine gelmiştir.

    Yine özellikle de bu alanda etkin kadın canlarımıza yönelik yaptırımların, ihraçların olması ise ayrıca üzerinde durulması gereken bir konudur. Kadın özgürlük hareketine de bu yönüyle de ciddi boyutuyla bir yönelme oldu. Çünkü ilk öğretmen, ana kadındır. Bu öğretici, ana doğadan öğrendiklerini ilk elden çocuklara aktarır. Böylece de toplumdaki pedagojik evrelerde başlayıp yaşam sürdüğü sürece devam eden bir kutsal faaliyeti vardır. Eğitim öğretimin bir bütünen akademi ve diğer alanlarda olmak üzere aktif olan kadınların ihraç edilmesi biraz da buna yönelik oldu.

    “HAKLARIMIZ ELLERİMİZDEN ALINDI; BU SİSTEMİ LANETLE KINIYORUM”

    Ama asla ve asla umutsuzluğa kapılmadım. Dönem dönem hani yurt dışına gitme konusu tartışıldı konuşuldu ama ben artık belli bir yaşa gelmişim, demokratik, yasal çerçevedeki mücadelemin çoğunu buralarda vermişim. Ayak izlerim var. Bunu düşünmedim. Şu anda da ciddi boyutuyla bir üretim içerisine girdim. Emek alanında, inanç alanında kültür uygarlık alanında yazıyorum. Bu yasal haklarımla ilgili sadece ihraç edilmekle kalınmadı. Aynı zamanda vatandaş olarak haklarımız; pasaportlarımız da elimizden alındı. Yurt dışı yasağı getirildi. Seçme seçilme hakkımız elimizden alındı. Ben 2019 yılında Halkların Demokratik Partisi Adana Milletvekili adayıydım. Yüksek Seçim Kurulu, benim haklarımı iptal etti. Seçim başvurumu kabul etmedi. Yani sadece iş koluyla ilgili değil. Kendimize ait bir iş yeri açamıyoruz. Diplomamızla ilgili bir iş yapamıyoruz. Bir bütünen hani ‘ağaç kökü yesinler’ demişti zamanın bakanlarından biri. Böyle bir süreçle de karşı karşıya kalındı. Sendikal yasal mücadelemize devam ediyoruz. Biz biliyoruz ki haklıyız. Velilerimiz, öğrencilerimiz yanımızda oldular. Ben onu çok iyi hissettim. Beni öğrencilerimden, velilerimden ayrı bırakan bu yasa, bu zihniyeti lanetle kınıyorum. Onlar gidecek biz kalacağız. Tarihe iz bırakanlar, geçmişi gelecekte yaşatanlar olacağız. Bu yönüyle de bundan sonra da bu alanda emek üreten, özellikle sendikalı alanda mücadele edecek arkadaşlara, canlara da burada başarılar dileriz, yanlarındayız. Aşk ile selamlıyorum.”

    Eren GÜVEN-Melis CİDDİOĞLU/PİRHA 

    İLGİLİ HABERLER

    1-‘Çok acı çektim, olmayan suçun suçluluğunu hissettim’
    2-‘Suçluysak neden yargılanmadık, suçsuzsak neden ihraç edildik?
    3-‘Bir gün sabaha karşı evimizi bastılar, o zamana kadar geceleri uyuyamıyordum’
    4-‘KHK’ler hayatımı alt üst etti ama hayatın altını da üstünü de görmek gerekiyormuş’
    5-‘Sivil ölüme terk edildik; listeleri hazırlayan müdürlerin yargılanmasını istiyorum’ 
    6-‘İhraç edileli 5 yılı geçti hala komisyondan cevap bekliyorum’
    7-‘OHAL Komisyonu adlı uydurma bir kurum aracılığıyla bizi yıllarca oyaladılar’

  • ‘OHAL Komisyonu adlı uydurma bir kurum aracılığıyla bizi yıllarca oyaladılar’

    ‘OHAL Komisyonu adlı uydurma bir kurum aracılığıyla bizi yıllarca oyaladılar’

    PİRHA- OHAL KHK’leriyle açlığa mahkum edilen emekçiler yaşadıkları sorunları anlatmaya devam ediyor. Barış Bildirisi imzacılarından Akademisyen Gözde Özdikmenli de ihraç edildikten sonra yaşadığı zorlu süreci aktararak; “OHAL Komisyonu adlı uydurma bir kurum aracılığıyla yıllarca idari mahkemelere başvurma ve iç hukuk yollarını deneme hakkımız ihlal edildi. Türkiye’deki bağımlı yargıdan da adaletli bir sonuç çıkabileceğine kesinlikle inanmıyorum” dedi.

    Türkiye, 15 Temmuz ‘darbe girişimi’ sonrası ilan edilen OHAL ve Kanun Hükmünde Kararnamelerin (KHK) sonuçlarını yaşamaya devam ediyor.

    15 Temmuz 2016’da yaşanan ‘darbe girişimi’ sonrası birçok kamu kurum ve kuruluşunda yürütülen çalışmalar kapsamında 139 bin 356 kamu çalışanı hakkında idari işlem yapılarak 104 bin 771 kamu çalışanı kesin olarak ihraç edildi. Resmi Gazete’de yayımlanmayan veya kurum internet sayfalarında duyurulmayan ihraçlar da olduğundan, toplam ihraç sayısının belirtilen rakamdan daha fazla olduğu kaydediliyor. KHK’lilerin mağduriyet listesi bilinenden çok daha uzun.

    OHAL KHK’leriyle sivil ölüme mahkum edilenler yaşadıkları sorunları anlatmaya devam ediyor. Barış Bildirisi imzacılarından Akademisyen Gözde Özdikmenli de ihraç edildikten sonraki süreci aktararak, maddi ve manevi olarak zorluklar yaşadıklarını belirtti. Özdikmenli, OHAL Komisyonu’na başvurduğunu ancak ret cevabı aldığını da dile getirerek idari mahkemelere başvurduğunu ancak yargı bağımlı olduğu için adaletli bir sonuç çıkacağını düşünmediğini söyledi.

    “SENDİKANIN DAYANIŞMA DESTEĞİ VE AİLELERİMİZİN MADDİ DESTEKLERİ İLE GEÇİNİYORUZ”

    Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi’nden ihraç edildiğini ve Barış Bildirisi imzacılarından olduğunu belirterek sözlerine başlayan Özdikmenli, “29 Nisan 2017’de 689 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile memuriyetten ihraç edildim. İhraç edileli 5 yıl oldu. Bu süre zarfında boşandım. Bir özel kurumda üç yıl kadar psikolog olarak çalıştım. Son iki yıldır ise herhangi bir işte çalışmıyorum. Kendim gibi ihraç edilmiş bir öğretmen ile birlikte yeni bir aile kurduk. 9 yaşındaki oğlumuz ve üniversitede okuyan bir kızımız var. Üyesi olduğumuz sendikanın (Eğitim-Sen) dayanışma desteği ve ailelerimizin maddi destekleri ile geçiniyoruz” ifadelerini kullandı.

    “OHAL KOMİSYONU ADLI UYDURMA BİR KURUM ARACILIĞIYLA YILLARCA BİZİ OYALADILAR”

    İhraç edildikten sonra akademik çalışmalardan neredeyse tamamen koptuğunu söyleyen Özdikmenli sözlerine şöyle devam etti:

    “Yeni ve bambaşka uğraşlarla dolu bir hayata başladım. Psikolojik danışma hizmeti sunabilmek için psikoloji ile ilgili pek çok eğitim aldım. KHK’li insanlara dışlamacı yaklaşılmayan bir özel kurumda psikolog olarak çalışma fırsatım oldu. Bu kurumda 3 yıl kadar keyifle çalıştım ancak pandemi başlayınca işten ayrılmak zorunda kaldım. Son 2 yıldır ise ailecek Muğla merkeze yakın bir köyde yaşıyoruz. 140 bine yakın insan AKP hükümeti döneminde kamudaki görevlerinden ihraç edildi. Bu yapılanın ‘hukuksuz’ bir şey olduğunu artık tüm toplum biliyor ve kabul ediyor. OHAL Komisyonu adlı uydurma bir kurum aracılığıyla yıllarca idari mahkemelere başvurma ve iç hukuk yollarını deneme hakkımız ihlal edildi. Ben de diğer Barış Bildirisi imzacıları gibi daha geçen aylarda ret kararı alarak OHAL komisyonundan kurtulabildim. Şu an dosyam idari mahkemede ancak Türkiye’deki bağımlı yargıdan adaletli bir sonuç çıkabileceğine kesinlikle inanmıyorum.”

    “FIRSATINI BULAN HERKES ERDOĞAN REJİMİNDEN KAÇMAYA ÇALIŞIYOR”

    AKP-MHP hükümetinin sorumsuz ekonomi politikaları sebebiyle ülke olarak ciddi bir ekonomik krizden geçmekte olduğumuzu dile getiren Özdikmenli, “Bu durum açlık sınırının altında bir gelirle yaşamak zorunda kalan ya da geliri olmayan çoğunlukları öncelikli olarak etkiliyor. İntiharlar, toplumsal şiddet ve özellikle de kadına yönelik şiddet çok arttı ve daha da artacağa benziyor. Doktorlar, gençler ve fırsatını bulan herkes Erdoğan rejiminden kaçmaya çalışıyor. Dolandırıcılık, mafya düzeni, yolsuzlukların bulunduğu bir toplum doğal olarak hayata yeni atılmakta olan insanlara olumlu bir gelecek vadetmiyor.

    “YAŞADIĞIM KÖYDE, GENÇLERE YÖNELİK PSİKOLOJİ İLE İLGİLİ BİR ROMAN YAZIYORUM”

    Biz de ihraç edilmiş iki ebeveyn olarak çocuklarımıza destek olmak ve gençlere güzel şeyler bırakabilmek için çaba sarf ediyoruz. Ben şu sıralar yaşadığım köyde, gençlere yönelik psikoloji ile ilgili bir roman yazıyorum. Kitaptaki karakterlerden her birinin ortak arzusu ise sosyo-kültürel empatinin var olduğu, dayanışmacı ve özgür bir toplumu yaratabilmek. Bu istekle psikoloji tarihinde zevkli bir yolculuğa çıkıyorlar. Çıktıkları bu yolculukta ise öncelikle kendileri değişip gelişirken diğer yandan da duyarlı, sanatsal ve insani bir yaşam tarzının tohumlarını atıyorlar. Dilerim bahsettiğim bu kitabı en kısa zamanda tamamlayıp sizlerle paylaşabilirim” diye konuştu.

    “BU ZORLU ZAMANLARI EN SAĞLIKLI BİÇİMDE ATLATABİLMEYİ UMUYORUM”

    Ülkemizde siyasi iktidarın, kendine muhalif gördüğü tüm kesimler üzerinde baskı ve şiddetini her geçen gün attırdığını belirten Özdikmenli son olarak şunları kaydetti:

    “Baskı, otoriteryanizm ve basına yönelik sansürlerin artarak devam ettiği günlerdeyiz. Pir Haber Ajansı gibi ezilenlerin sesi olabilen, özgür bir yayın organlarına erişimin yargı yoluyla engellenmiş olması bunun en bariz kanıtıdır. Sizler gibi gerçek gazeteciler olmasa eminim biz KHK ihraçlarının durumu çok daha kötü olurdu. PİRHA’ya yönelik erişim engeli bir an önce kaldırılmalıdır. Umut, dayanışma ve direnişin insanlık var olduğu sürece devam etmesi ve bu zorlu zamanları en sağlıklı biçimde atlatabilmek dileğiyle.”

    Melis CİDDİOĞLU – Eren GÜVEN/ANKARA

     

    İLGİLİ HABERLER

    1-‘Çok acı çektim, olmayan suçun suçluluğunu hissettim’
    2-‘Suçluysak neden yargılanmadık, suçsuzsak neden ihraç edildik?
    3-‘Bir gün sabaha karşı evimizi bastılar, o zamana kadar geceleri uyuyamıyordum’
    4-‘KHK’ler hayatımı alt üst etti ama hayatın altını da üstünü de görmek gerekiyormuş’
    5-‘Sivil ölüme terk edildik; listeleri hazırlayan müdürlerin yargılanmasını istiyorum’ 
    6-‘İhraç edileli 5 yılı geçti hala komisyondan cevap bekliyorum’
    8-‘Onlar gidecek biz kalacağız, Tarihe iz bırakanlar, geçmişi gelecekte yaşatanlar olacağız!’

     

  • ‘Sivil ölüme terk edildik; listeleri hazırlayan müdürlerin yargılanmasını istiyorum’

    ‘Sivil ölüme terk edildik; listeleri hazırlayan müdürlerin yargılanmasını istiyorum’

    PİRHA- OHAL KHK’leriyle sivil ölüme mahkum edilenler yaşadıkları sorunları anlatmaya devam ediyor. Bir gece yarısı KHK’si ile ihraç edilen 45 yaşındaki Filiz Uzal Soylu, yaşanan ihraçların iş ve çalışma güvenliğine büyük bir saldırı olduğunu belirterek, “136 haktan mahrum bırakıldık. Vatandaşlık, sağlık, ulaşım, çalışma gibi birçok alanda haklarımız ellerimizden alındı. Yaşama dair ne varsa her anlamda kısıtlanmış durumdayız. Tam anlamıyla sivil ölüme terk edildik” dedi. Uzal Soylu, ihraç listelerini hazırlayan müdürlerin yargılanmasını istiyor. 

    15 Temmuz ‘darbe girişimi’ sonrası ilan edilen OHAL ve Kanun Hükmünde Kararnamelerin (KHK) sonuçları ağır oldu.

    15 Temmuz 2016’da yaşanan ‘darbe girişimi’ sonrası birçok kamu kurum ve kuruluşunda yürütülen çalışmalar kapsamında 139 bin 356 kamu çalışanı hakkında idari işlem yapılarak 104 bin 771 kamu çalışanı kesin olarak ihraç edildi. Resmi Gazete’de yayımlanmayan veya kurum internet sayfalarında duyurulmayan ihraçlar da olduğundan, toplam ihraç sayısının belirtilen rakamdan daha fazla olduğu kaydediliyor. KHK’lilerin mağduriyet listesi bilinenden çok daha uzun.

    OHAL KHK’leriyle sivil ölüme mahkum edilenler yaşadıkları sorunları anlatmaya devam ediyor. Evli ve iki çocuk annesi 45 yaşındaki Filiz Uzal Soylu, 7 Şubat 2017 yılında 686 No’lu KHK ile ihraç edildi.

    Biyoloji öğretmeni olan Filiz Uzal Soylu, KHK’lere karşı yeterince güçlü bir tepki ortaya konulamadığını vurgulayarak devlete yeterince baskı oluşturulamadığını söyledi. İhraç edildikten sonra çeşitli işlere başvurduğunu ancak KHK’li olduğu için reddedildiğini de anlatan Uzal Soylu, kendileri hakkında ki ihraç listelerini hazırlayan amirlerin, müdürlerin yargılanmalarını istediğini aktardı.

    “KHK’LİLER 136 HAKTAN MAHRUM BIRAKILARAK İŞLERİNDEN İHRAÇ EDİLİYORLAR”

    KHK ile ihraç edildikleri için herhangi bir ekonomik ve sosyal hak talep edemediklerini ifade eden Uzal Soylu, haklarını alamadıkları gibi kendilerine iş verilmesinin de yasak olduğunu söyledi.

    Kod 36 ile işten çıkarıldıklarını ve bu durumun sicillerine işlendiğini aktaran Uzal Soylu, “Sicilimize KHK’li olduğumuz işlendiği için SGK verilerinde görünüyor. İşverenler bundan kaynaklı bize iş vermiyorlar. Çalıştığım okulun İlçe Eğitim Müdürlüğü beni çağırarak, Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı herhangi bir okulda -resmi ya da özel- çalışamayacağımı söyledi ve sakıncalı olduğuma dair bir belge de verdi. Belgede öğretmen olarak çalışamaz yazıyor. KHK’liler 136 haktan mahrum bırakılarak işlerinden ihraç ediliyorlar. Vatandaşlık, sağlık, ulaşım, çalışma gibi birçok alanda haklarımız ellerimizden alındı. Yaşama dair ne varsa her anlamda kısıtlanmış durumdayız. Tam anlamıyla sivil ölüme terk edildik” şeklinde konuştu.

    “İHRAÇ EDİLDİKTEN SONRA BİRÇOK İŞE BAŞVURDUM ANCAK KHK’Lİ OLDUĞUM İÇİN REDDEDİLDİM”

    İhraç edildikten sonra hayata sıfırdan başladığını kaydeden Uzal Soylu, sözlerine şu şekilde devam etti:

    “Sendika ve sivil toplum örgütlerinden yeteri kadar destek göremedik. Toplumun KHK meselesini tam olarak kavrayabildiğini de düşünmüyorum. İş ve çalışma güvenliğine büyük bir saldırıydı. Büyük bir tırpanlamaydı. İhraç edilmemden sonraki süreçte ailemin bana yaklaşımda herhangi bir değişim olmadı. Annem, babam her zaman yanımdaydı. Ama akraba çevrem ve diğer sosyal çevrem tamamen sıfırlandı diyebilirim. İnsanlar ‘bizim de başımıza bir iş gelir mi’, diye korktular ve benimle iletişimlerini kestiler. Eşimden de olumsuz bir tavır görmedim bu süreç içerisinde. Ama tabii ki aile hayatımız darmaduman oldu. Ekonomik olarak alt üst olduk. İhraç edildikten sonra çeşitli işlere başvurdum ancak KHK’li olduğum için reddedildim. ‘Sizin çalıştırılma yasağınız var’, denilerek geri çevrildim hep. Şu an için herhangi bir işte çalışmıyorum. Eşim genel geçer işlerde çalışıyor. Sendika bize her ay düzenli olarak 1500 TL civarı bir yardım veriyor. Hayat standartlarımıza bakıldığında ortada bir standart kalmadı. Standartlar belli bir geliri olana göre vardır. Bizlerin gelirleri yok. Mesela kiramı babam ödüyor. Çevremden de maddi anlamda bazı destekler alıyorum.”

    “AMİRLERİN MADDİ ÇIKARLARINA TERS DÜŞTÜĞÜM İÇİN BENİ DE LİSTEYE EKLEDİLER”

    İhraç edildikten sonra OHAL Komisyonu’na başvurduğu ve 5 yıl geçmesine rağmen hala bir sonuç çıkmadığı bilgisini de veren Uzal Soylu, “Bununla beraber ihraç edilenlerin listesini kurumlar hazırladığı için kurum amirlerini dava ettim. Ancak kurum amirlerinin ve bu listeleri hazırlayanların OHAL kapsamında yapıldığı için KHK’lerden dolayı yargılanamayacakları söylendi. Davamız reddedildi. Bir kurumda ihraç edilecek kişilerin isimleri kurum amirlerinin iki dudağı arasında. Amirlerle ters düşen, onlara yakın olmayan kişiler bu ihraç listelerine yazıldı. Çalıştığım okul bir ticarethaneye dönüşmüş durumdaydı. O ticarethanede amirlerin maddi çıkarlarına ters düştüğüm için beni de listeye eklediler” ifadelerini kullandı.

    “TOPLUMUN VE KENDİ MAHALLEMİZİN SESSİZLİĞİ BU SÜRECİ BÜYÜTTÜ”

    İhraçların bu kadar fütursuzca yapılmasının tek nedeninin toplumun KHK’lere sessiz kalması olduğunu belirten Uzal Soylu, şunları dile getirdi:

    “Toplumun yarısı, ihraç edilen 200 bin kişinin yerine kendi çocuklarının geleceği umudunu taşıdı. Bu kadrolara kendi yakınlarını yerleştirilebileceklerini düşündüler. Bir iş imkanı olarak gördüler. Bu pragmatist davranış sonucunda bu konuda bir şey yapılamadı. Ben sadece hükümeti suçlamıyorum. Diğer KHK’li arkadaşlarımdan farklı düşünüyorum bu konuda. Toplumun sessizliği ve bununla birlikte özellikle de kendi mahallemizin sessizliği bu süreci büyüttü ve bu sürecin dayanılmaz noktaya gelmesine neden oldu. Çünkü biz bir buçuk yıl boyunca Bakırköy Meydanı’nda direndik, Kadıköy Meydanı’nda direndik, Kartal Meydanı’nda direndik. Bu direnişler bizi moral motivasyon konusunda ayakta tutuyordu ama direnişlerin arkasında yeterince durulmayınca, devlete yeterince baskı oluşturulmadı.

    “SENDİKALAR VE SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİ, VAR OLAN RAHATLARININ BOZULMASINI İSTEMEDİLER”

    Gerek sendikalar, gerek sivil toplum örgütleri KHK mevzusunun ne kadar önemli olduğunun farkındaydılar. O günkü baskı süreci ve korku iklimi bu tür kurumları da etkiledi. Sendikalar KHK’ler konusunda yetersiz kaldılar ve devlete yeterince baskı yapamadılar, muhalefet oluşturamadılar. Ama bu durumu sadece korkuyla da açıklamak mümkün değil. Sendikalar, sivil toplum örgütleri biraz da var olan rahatlarının bozulmasını istemediler. O yüzden de çok ileriye gitmediler. Baktığınız zaman daha yeni bir Migros direnişi yaşandı ve kazandılar. Ortaya bayağı güçlü bir tepki konuldu ve o tepkinin sonucu patronlar geri adım atmak zorunda kaldılar. KHK konusu işçilerinkinden daha derindi. Çünkü kamuda bu yolla bir kıyım yapıldı, muhalif görülen, kendilerine ters düştüklerini düşündükleri herkesi bu yolla sistemin dışına attılar. Bireysel olarak insanlar korktukları için KHK’lere destek verememiş olabilir çünkü herkesin bir hayatı, bir işi var. Bunları kaybetmeyi kimse göze alamaz. Bunu normal karşılarım ancak koca koca laflar eden sendikaların ve sivil toplum örgütlerinin yeterli tepki göstermemesini anlayamam. Çünkü onlar bu tür durumlar için var.”

    “İKİ ÇOCUĞUM VAR VE BEN UMUT ETMEK, YAŞAMAK ZORUNDAYIM”

    KHK’lerin bedelini asıl olarak toplumun ödediğini ve önümüzdeki dönemlerde ödemeye devam edeceğini vurgulayan Uzal Soylu; “Çünkü artık herkes okullarda iyi öğretmen arıyor, hastaneye gittiğinde iyi bir doktor arıyor ama bulamıyor. Çünkü yetişmiş, nitelikli insanlar ihraç edildiler. Sistemin dışına itildiler. Gelecekten umutlu muyum bilemiyorum. Çünkü geleceği göremiyorum. Hiç bir öngörüm yok. Yarın ne olacağını bile bilemiyorum. Ben hiçbir zaman hükümetin dün ya da bugün ne yaptığına bakmadım. Her zaman yapılanlar karşısında bizim mahallenin ne yaptığına baktım. Sendikaların, sivil toplum örgütlerinin ve dostlarımızın sessizliği bu süreçte bizi en çok dağıtan, yaralayan durum oldu. Dönüp baktığın zaman beni en çok bu durum etkilemiştir diyebilirim. Benim iki çocuğum var ve ben umut etmek, yaşamak zorundayım” dedi.

    “BU LİSTELERİ HAZIRLAYANLARIN YARGILANMASINI İSTİYORUM”

    Tek isteğinin adaletin yerini bulması olduğunu söyleyen Uzal Soylu, haklarında ihraç listeleri hazırlayanların yargıda hesap vermesini istediğini belirtti.

    Uzal Soylu, son olarak şunları kaydetti:

    “Çünkü bu kadar rahat olmamalı. Bir insanın hayatı bir kişinin iki dudağı arasına bırakılmamalı. Sırf makam, mevki ve cepleri için insanların hayatlarını bu kadar kolay harcamamaları gerekir. Birkaç gün önce Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu kurum amirlerinin hazırladığı fişleme listesini gösterdi. Bu listelerden çok var. Bu listeleri hazırlayan amirlere, müdürlere ‘size bir şey olmayacak, bunlar ortaya çıkmayacak, gizli kalacak’ denilerek güvence verildi. Ancak bugün birçok liste ve o listede imzası olanlar ortaya çıkıyor. Yarın daha fazlası da ortaya çıkacaktır. Tek isteğim bu insanların hukuk önünde hesap vermeleri. Ben bugün sadece çocuklarım için umudumu koruyorum ve yaşıyorum. Onlar varken ben düşemem.

    “KHK’Lİ BİR KADIN OLMAK BAŞLI BAŞINA BİR SORUN”

    Ayrıca KHK’li bir kadın olmak başlı başına bir sorun. Ben marangozluk yapmayı öğrendim. Bir kadın olarak yapamazsın denilenleri yapmaya çalıştım. Yıllarca okudum. Bu sadece benim emeğim değil, ailemin de emeği. Hepimizin emeğini bir çırpıda silip çöpe attılar. Ailem bana maddi ve manevi bu yaşıma kadar her türlü emeği verdi. Asıl haksızlık onlara yapıldı. KHK’lerle ekonomik özgürlüğünüzle birlikte birey olma özgürlüğünüz de elinizden alınıyor. Özellikle kadınlara daha farklı bir gözle bakılıyor. İhraç oldun artık evinde otur, deniliyor. Söz söyleme hakkını, birey olma hakkını elinden alıyorlar.”

    Melis CİDDİOĞLU-Eren GÜVEN/ANKARA

    İLGİLİ HABERLER

    1-‘Çok acı çektim, olmayan suçun suçluluğunu hissettim’
    2-‘Suçluysak neden yargılanmadık, suçsuzsak neden ihraç edildik?
    3-‘Bir gün sabaha karşı evimizi bastılar, o zamana kadar geceleri uyuyamıyordum’
    4-‘KHK’ler hayatımı alt üst etti ama hayatın altını da üstünü de görmek gerekiyormuş’
    6-‘İhraç edileli 5 yılı geçti hala komisyondan cevap bekliyorum’
    7-‘OHAL Komisyonu adlı uydurma bir kurum aracılığıyla bizi yıllarca oyaladılar’
    8-‘Onlar gidecek biz kalacağız, Tarihe iz bırakanlar, geçmişi gelecekte yaşatanlar olacağız!’

     

  • ‘Bir gün sabaha karşı evimizi bastılar, o zamana kadar geceleri uyuyamıyordum’-VİDEO

    ‘Bir gün sabaha karşı evimizi bastılar, o zamana kadar geceleri uyuyamıyordum’-VİDEO

    PİRHA- KHK ile işinden ihraç edilen Doçent Doktor Asuman Doğan, yaşadığı zorlukları anlatarak “İyi ki de artık devlet memuru değilim” dedi. Benzer yönde mağduriyet yaşayan kadınlara seslenen Doğan, “Kadınların daha güçlü olmaları gerekiyor. Eğer ben o dönemde güçlü olmasaydım ailem daha farklı olabilirdi. Evet işten atıldım ama bu her işin sonu değil. Ekmeğimizi kazanabilir, mücadelemize devam ederiz” dedi.

    15 Temmuz 2016’da düzenlenen darbe girişiminin ardından soruşturmalar, binlerce tutuklama, kapatılan dernek, vakıf, medya kuruluşları, kurumlar ve kamudaki görevlerinden Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilmiş en az 134 bin kişi kaldı. KHK zulmü, kamuda çalışanların haricinde özel sektör çalışanı binlerce kişinin de ekmeğini elinden aldı.

    Özel okular başta olmak üzere kapatılan kurumlarda görev yapan çok sayıda çalışan, işinden oldu. Aynı zaman diliminde ihraç olan binlerce kişinin mağduriyeti, bundan sonraki süreçte benzer acılar ve zorlukları da beraberinde getirdi. Toplumun adeta “ötekisi” haline gelen bu geniş halk topluluğu, ne güvenceli bir iş edinebildi ne de ihraç edildiği kurumalardan haklarını alamadı.

    KHK ile kamudan ihraç olan isimlerden biri de Doçent Doktor Asuman Doğan oldu. Yaklaşık 25 yıllık emeğinin yok sayıldığını ifade eden Doğan, 29 Nisan 2017’de 689 Nolu KHK ile işinden uzaklaştırıldı. “Mesleğimi çok seviyordum, zaten hep çocukluk hayalimdi” diyen Asuman Doğan, ihraç olmadan önce Ankara Fizik Tedavi Rehabilitasyon Merkezi’nde görev yaptığını anlattı. “Doktor olup halkıma hizmet etmek çocukluk hayalimdi” diyen Doğan, yaşadığı sürece dair şunları anlattı:

    “Orta direk bir aileden geliyoruz. Babam memur, Annem de okuma yazması olmayan bir kadındır. Hep bu ortamdan çıkıp insanlara yardımcı olup kendimi bir kadın olarak geliştireceğim, ayaklarım üzerinde duracağım yönünde ideallerim vardı. Ve hayalime kavuştum.
    15 Temmuz darbe girişiminden sonra ihraçlar başlamıştı ve biz kendimizden o kadar eminiz ki, çünkü bu cemaatlerle hiçbir zaman aynı yöne bakamayız. Ne olduklarını biliyoruz, kime hizmet ettiklerini; emperyalist, dinci, gerici güçlerle aynı tarafta olmamız mümkün değil. Tam tersine onlara karşı mücadele eden bir taraftaydık. Bize bir şey olmayacağını ve bunlardan kurtulacağımızı düşünüyorduk ama bir gün poliklinikteydim ve başhekimlikten arandım. Acil çağrıldığımı söylediler ve gittim. Elime açığa alınma kağıdı verildi. ‘Ne oluyoruz?’ dedim. Çünkü neden açığa alındığımı bilmiyorum. 15 Temmuz ve FETÖ ile bağlantım olmadığından o kadar eminim ki ‘Bu nereden çıktı?’ diye sordum. Devamında ne söyleyeceğimi bilemedim gözlerim doldu ve hızla odadan çıktım. Ama dik durmam gerekiyordu, onların yanında boyun eğmediğimi göstermek için. Kağıdı aldım, dışarı çıktım, bir nefes aldım ve ne yapmak istediklerini zaten biliyordum. Bizimle birlikte çalışmak istemediklerini, yıllardır Sağlık Bakanlığı’nda her türlü mobbinge maruz kalmıştık.

    Kendime geldikten sonra avukatımı aradım ve o da ‘Bir bekleyelim’ dedi. O gün görevimi yaptım. Tarih 20 Şubat’tı ve arkasından beklemeye başladık. Avukatım, şimdiye kadar hakkımda herhangi bir soruşturma olmadığını, hiçbir ihtar dahi almadığımı belirterek ‘Neden böyle oldu?’ diye araştırmaya girdi. Yani iyi bir devlet memuruydum. İşine zamanında gelen, hastaları memnun eden… Ama ne olduğunu anlamadım, çünkü FETÖ’yle hiçbir şekilde bağ göremiyoruz. Devamında referandum oldu ve ben kesinlikle artık ihraç olacağım’ dedim.”

    “İMZAMI GERİ ÇEKMEMLE BİRLİKTE DAVA KAPANDI DİYE BİLİYORDUM”

    Doç. Dr. Asuman Doğan da ihraç edilen binlerce muhalif gibi “Benim başıma böylesi bir şey geleceğini hiç düşünmezdim” sözleriyle başından geçenleri anlattı. İhraç olmadan önce birçok saygın kurumda görev alan Doğan, Kürt illerinde yaşanan çatışmalar nedeniyle takındığı duruş sebebiyle de iktidarın hedefinde olduğunu ifade etti. Doğan, savaşa karşı barışı savunan akademisyenler arasında da yer aldığını belirterek şunları söyledi:

    “Ben belli bir duruşu olan insanım. Ankara Tabip Odası’nda yöneticilik yaptım, yine ayrıca SES üyesiydim. Zaman zaman birim temsilcisi de oldum. Aynı zamanda Tabip Odası’nın da hastane birim temsilcisiydim. Yani siyasi bir duruşu, politik bir yanı olan bir insanım. Barış İmzacıları meselesinden kaynaklı mı diye de düşünmüştüm.

    Hendek olayları meselesinde herkesin gözü önünde inanılmaz şeyler yaşandı. O dönem Tabip Odası’nda olmamız nedeniyle çok sayıda başvuru aldık. İnsanlar sokak ortasında ölüyor, tedaviye ulaşamıyorlardı. O dönem doçentlik kadrom verilmemişti. Özlük haklarına sahip değildim ama ünvan olarak kullanıyordum. O dönem zaten çok canımız yanmıştı ve açıkçası imza metnini de tam okumamıştım. Can havli ile imzalanmış bir metindi fakat daha sonra Sağlık Bakanlığı’nda metini imzalayan tek kişi olduğumu öğrendim. Ve bununla ilgili hastanede tahkikat başladı. Müfettiş gelmiş bir odaya konuşlanmış ve 20 gün boyunca benim hakkımda tahkikat yapmış.
    En sonunda beni çağırdı ve  ‘Neden imzaladın?’ dedi. Ben de tamamen insani saiklerle imzaladığımı, bir hekim ve anne olduğumu söyledim. Olayın siyasi kısmı beni zaten ilgilendirmez ama burada bir insan hakları ihlali var ve bizim muhatabımız da devlettir. Çağrımız da devletedir, çünkü insanların bir an önce temel sağlık hizmetlerine, gıdaya, suya kavuşması için yapmış olduğum imza…
    Müfettişle birkaç kez görüşmemiz oldu ve anladım ki orada olay başka bir alana çekiliyor. Yani devlet bunu başka bir şekilde yönlendiriyor. Sonrasında imzamı geri çektim. Müfettişle de konuştuk ve ‘Doktor hanım, tamam bundan sonra sizi hiç kimse bu konuda rahatsız etmeyecek’ dedi. Hatta o müfettiş bana dedi ki bunu FETÖ grubu yapmış gibi ‘Kimden haber aldınız? Dilekçeyi geri çekme metninize bunu da yazın’. Ben de hiç alakası yok dedim. ‘Bu benim tamamen bireysel olarak yapmış olduğum bir davranıştı’ dedim. İmzamı geri çekmemle birlikte bu dava kapandı diye biliyorum. Sonra ihraç oldum ve eşyalarımı alıp geldim. İnanılmaz duygular yaşıyorsunuz o anda. O kadar zor koşullarda okumuşsunuz ve devamında çalışmışsınız, mecburi hizmet derken tam akademik ünvanı almışsınız, rahat edeceğiniz bir dönemde diyorlar ki ‘Siz bu işi yapamazsınız’. Ne hissedeceğimi bilemedim yani uykularım kaçtı. Ama bir taraftan da ailem, çocuklarım var. Onlara yansıtmamam gerekiyor. Kendi kendime kalınca ‘Bu insanlar seninle mücadele edecek. Seni bu alanda istemeyip kamusal alandan uzaklaştırmak istiyorlar’ dedim. FETÖ ile hiçbir alakamın olmadığını herkes biliyor ama ispat edemiyorsunuz. Normalde suçlanırsınız, yargı süreci işler, suçunuz sabit olur ve işinizden ihraç olursunuz ama ben ihraç oldum ve ne ile suçlandığımı bilmiyordum. Avukatım da dosyamda hiçbir gizli ibarenin olmadığını söyleyip neden ihraç olduğuma şaşırmıştı.”

    “ÜYESİ OLDUĞUM DERNEKLERDEN DE ÇIKARILDIM”

    Asuman Doğan, ihraç sürecinin ardından ailece yaşadıkları psikolojik duruma dikkat çekti. O dönemde oğlunun üniversite sınavına hazırlandığını belirten Doğan “Hepimiz birden bocalama süreci yaşadık. Çünkü inandığımız değerler üzerinden olsa daha dirençli olurduk ama burada bir yalan ve iftira var. Buna karşı kendimizi nasıl savunacağımızı bilmiyoruz” ifadelerini kullandı. Asuman Doğan, ihracından sonra yaklaşık üç ay kadar işsiz kaldığını belirterek sonraki sürece dair şunları aktardı:

    “Hızlı bir şekilde iş görüşmeleri yaptım ama görüşmeye gittiğimde ihraç olduğumu söylediğimde tabii ki bakış açıları değişiyordu. İşveren geri duruyordu ve “Neden ihraç oldun?” diye soruyorlardı. Çok düşük ücretlere çalıştırmak istiyorlardı. Çünkü sizin pazarlık yapacak gücünüz yok. Ben de ilk başta ‘Tamam’ dedim. Çünkü evden uzaklaşmam, kafamı dağıtmam gerekiyordu. 2 yıl kadar çalıştıktan sonra halen uykularım bozuk, psikolojim de iyi değildi. Hatta üyesi olduğum derneklerden de çıkartılmıştım. Kimse açıktan ‘’Asuman hadi sen bu dernek yönetiminden çık’ demedi ama sürekli derneklere tamim geliyor ve ‘Üyelerinizin güvenlik soruşturmasını tamamlayın’ deniyordu.

    Düşünün, o dönem makale yazacaksınız, dergilere gönderiyorsunuz ama yazdıklarınız kabul olmuyor. Bu dönem Türk Pediatri Derneği yönetim kurulundaydım. En çok da ona üzüldüm. Arkadaşlar sağlam durdular, kalmamı istediler ama ben derneğe zarar gelsin istemedim. Böylelikle pek çok dernekten otomatikman çıkarılmış olduk. Dernekten istifamı istediğimde gözyaşlarıma hakim olamamıştım. Sürekli dik durmak zorundasınız. Çünkü bu düzenin neye hizmet ettiğini biliyorsunuz. Herkese ‘Biz iyiyiz, bir sorunumuz yok’ dedik. Ayakta durmaya çalıştık, birbirimizle çok dayanıştık. Çünkü bizler örgütlü insanız. Daha fazla üzülmeyi kendime de yakıştıramadım. İnsanlar bu dönemde canını, ekmeğini kaybetti. Onların yanında benim mağdur edebiyatı yapmam olmazdı.”

    “KİMLİĞİMİZ SAKLAMA GEREĞİ DUYULACAK BİR ŞEY DEĞİLDİ”

    İhracına sebep olarak Alevi kimliğinin de etkili olabileceğini ifade eden Dr. Asuman Doğan, “Farklı bir kimliğimizin olmasının ihraçlara etkili olduğunu düşünüyorum” dedi. Doğan, mecburi hizmete başladığında eşinin ise Ankara-Çankaya Belediyesi’nde 657’ye tabi olduğunu ve eş durumu tayini hakkına sahip olduklarını anlattı. “Bize o dönem bu hakkımız olan işlemi yapmadılar” diyen Doğan şöyle devam etti:

    “Sonrasında tayin yaptılar ama Ankara’nın dışına verdiler. Mesela süt izninde vardiyaya yazıldım. Yine süt izninde geçici görevlere çıkarıldım. Yani her türlü mobinge maruz kaldık. Hastanede de inanılmaz angaryalara tabi tutuluyordum. Çalıştığım hastanede 50’ye yakın doktor vardı ama sürekli bana iş dayatılıyordu. Evet herkesin bir siyasi kimliği olduğu gibi etnik kimliği de var. Örneğin Ramazan ayında yemeğimi kimseyi rahatsız etmeden yiyor, inancım doğrultusunda yaşıyordum. Kimsenin inancına karşı değildik tabi. Hastanede benim kimliğimin bilinmesine rağmen herkes hastasını bana getirirdi. Dinciler, MHP’liler de hastalarını getirirlerdi. Çünkü biz iyi hekimdik ve işimizi iyi yapıyorduk. O nedenle kimliğimiz saklama gereği duyulacak bir şey değildi. Neysek oydum. Hiçbir zaman eğilmedik, bükülmedik ama bunun cezasını çok çektiğimi düşünüyorum. Açıktan ‘Sizi etnik kimliğinizden dolayı ihraç ettik’ demeyeceklerdir, mutlaka bir şey bulacaklardır ki bunu da buldular. Ben 2012 yılında doçentliğimi aldım ancak 4 yıl boyunca kadro vermediler. Doçent işi yaptırıp uzman maaşı verdiler.”

    “EVET İŞTEN ATILDIM AMA BU HER İŞİN SONU DEĞİL”

    Artık memur olarak çalışmamaktan ötürü memnuniyet duyduğunu ifade eden Doğan “İyi ki artık devlette değilim. Haklarımı aldıktan sonra da devlete dönmeyi düşünmüyorum” dedi. Doğan, yaşanan mağduriyetlere karşı mücadele etmek gerektiğini de vurgulayarak sözlerini şu cümlelerle sonlandırdı:

    “Zaten son dönemlerde o kadar çok kaos vardı ki hastanede, 50 doktor varken işi yapan 20 kişidir. Siz hep birilerinin işini yaparsınız. Ben inanılmaz yoğun çalışıyordum ama bakıyorsunuz ki diğer insanlar oturuyor, kahve içiyor, hastası yok. Sonra bir de performans diye bir şey çıkarttılar. Onda da ciddi bir adaletsizlik vardı Biz uzman olarak çalışırdık hocalar bizim üzerimizden performans alırdı. Bunun çalışma barışına aykırı olduğunu hep söylerdik.
    İhraçtan sonraki süreç hiç kolay olmadı. Ben halen antidepresan kullanıyorum. O dönemde sürekli evlere baskınlar yapılıyordu. Bizim evimize de baskın yapıldı. 4 gün gözaltına alındım. Hep bir şekilde geleceklerini hissediyordum. Bir gece sabaha karşı evimize geldiler ve ben o zamana kadar geceleri uyuyamıyordum. Galiba onun bir baskısıydı. Gözaltı sürecinden sonra o gece anksiyetesi kayboldu.

    Bence kadınların daha güçlü olmaları gerekiyor. Eğer ben o dönemde güçlü olmasaydım ailem daha farklı olabilirdi. Evet işten atıldım ama bu her işin sonu değil. Ekmeğimizi kazanabilir, mücadelemize devam ederiz.”

    Eren GÜVEN-Melis CİDDİOĞLU/ANKARA

    İLGİLİ HABERLER

    1-‘Çok acı çektim, olmayan suçun suçluluğunu hissettim’
    2-‘Suçluysak neden yargılanmadık, suçsuzsak neden ihraç edildik?
    4-‘KHK’ler hayatımı alt üst etti ama hayatın altını da üstünü de görmek gerekiyormuş’

  • ‘Suçluysak neden yargılanmadık, suçsuzsak neden ihraç edildik?

    ‘Suçluysak neden yargılanmadık, suçsuzsak neden ihraç edildik?

    PİRHA- OHAL KHK’leriyle açlığa mahkum edilenler, yaşadıkları sorunları PİRHA’ya anlatmayı sürdürüyorlar. 22 yıllık sınıf öğretmeniyken 2016 yılında ihraç edilen Hülya Bayar, yaşadığı hukuksuzlukları anlatarak, “Hakkımızda herhangi bir idari, adli soruşturma dahi açılmadı, başlatılmadı. Suçluysak neden yargılanmadık? Suçsuzsak neden ihraç edildik? Bu sorular hala cevapsız” dedi. İhraç edildikten sonra yeniden kanser hastalığına yakalanan Bayar, temizlik işlerine giderek geçimini sağlamaya çalışıyor. 

    Türkiye, 15 Temmuz ‘darbe girişimi’ sonrası ilan edilen OHAL ve Kanun Hükmünde Kararnamelerin (KHK) sonuçlarını yaşamaya devam ediyor.

    15 Temmuz 2016’da yaşanan ‘darbe girişimi’ sonrası birçok kamu kurum ve kuruluşunda yürütülen çalışmalar kapsamında 139 bin 356 kamu çalışanı hakkında idari işlem yapılarak 104 bin 771 kamu çalışanı kesin olarak ihraç edildi. Resmi Gazete’de yayımlanmayan veya kurum internet sayfalarında duyurulmayan ihraçlar da olduğundan, toplam ihraç sayısının belirtilen rakamdan daha fazla olduğu kaydediliyor. KHK’lilerin mağduriyet listesi bilinenden çok daha uzun.

    OHAL KHK’leriyle sivil ölüme mahkum edilenler yaşadıkları sorunları anlatmaya devam ediyor. 22 yıllık sınıf öğretmeniyken 2016 yılında ihraç edilen Hülya Bayar, yaşadığı hukuksuzlukları ve maddi, manevi zorlukları anlattı.

    “TEMİZLİK İŞLERİNE GİDEREK GEÇİMİMİ SAĞLAMAYA ÇALIŞIYORUM”

    Hülya Bayar, 49 yaşında. Bekar ve üniversitede okuyan bir kızı var. Kız kardeşiyle birlikte yaşayan Bayar, sınıf öğretmeni olduğunu ve ihraç edildiğinde meslekte 22 yılını bitirdiğini aktararak; “İhraçla birlikte sosyal, ekonomik bütün haklarımızı kaybettik. Yaklaşık 5 buçuk yıldır ihracım. İhraç olduğum için her iş yerinde çalışamıyorum. Bodrum’da yaşıyorum, burada temizlik işlerine gidiyorum yani evlerde çalışıyorum. Bazen de ders veriyorum. Çoğunlukla temizlik işlerine gidiyorum ama ve geçimimi böyle sağlamaya çalışıyorum” şeklinde konuştu.

    “HAKKIMIZDA HİÇBİR İŞLEM YAPILMADI, SUÇLUYSAK NEDEN YARGILANMADIK?”

    29 Ekim 2016’da yayınlanan 675 sayılı KHK ile ihraç edildiğini kaydeden Bayar, sorgusuz sualsiz, gerekçesiz bir şekilde ihraç edildiğini söyledi. Yayınlanan KHK listesinde adını gördüğünü ve o gece devletin var olan bütün sistemlerinden çıkarıldığını dile getiren Bayar sözlerine şu şekilde devam etti:

    “Bu ülkenin bir vatandaşı değilmişiz muamelesini aleni yaşadım. İhraç edilen tüm emekçiler aynı durumu yaşadılar. İhraç etmekle, hayatımın 5 buçuk yılını çöpe attılar. Güvencesiz bıraktılar, adil yargılanmadık. Hatta hakkımızda herhangi bir idari, adli soruşturma dahi açılmadı, başlatılmadı. Suçluysak neden yargılanmadık? Suçsuzsak neden ihraç edildik? Bu sorular cevapsız. İhraçla birlikte yeniden kansere yakalandım (Kemik iliği ve kemik kanseri). Tedavim beş yıl sürdü. Biz ihraç edilenler sivil ölümlere terk edildik. Hukuksuzluğu sonuna kadar yaşadık. Kendi adıma söylüyorum bu süreç içinde sürekli kendimde ihraç edilmeme gerekçe olacak suç aradım.”

    “KİMLİK NUMARALARIMIZIN ÖNÜNDEKİ KODLA BİZİ FİŞLEDİLER”

    Mesleğinin en verimli dönemini başka işler yaparak geçirdiğini de ifade eden Bayar; “İhraç süresi boyunca ailem, arkadaşlarım, üyesi olduğum Eğitim-Sen yanımdaydı. Görüşmeyen, ilişkisini kesenlerde oldu. Bu korku iklimi öyle yayıldı ki, insanlar ya çok az ya da hiç görüşmek istemediler. Bu ülkede işini kaybetmek korkunç bir durum. Kendime her gün öğretmen olduğumu tekrar tekrar hatırlatıyorum yoksa onu da unutturacaklar. İhraç edildikten sonra iş bulamadım tabii. Çünkü TC kimlik numaralarımızın önündeki kodla bizi fişlediler. ‘Sizinle çalışamayız’ dediler. ‘Neden?’ diye sorduğumuzda cevap, ‘Sakıncalısınız’ oldu” şeklinde konuştu.

    “SALGINLA BİRLİKTE YAPTIĞIM İŞLERİ DE YAPAMAZ OLDUM”

    Pandemi ile birlikte derinleşen ekonomik krizden çok fazla etkilendiğini anlatan Bayar şunları söyledi:

    “Salgınla birlikte yaptığım işleri de yapamaz oldum. Var olan ekonomik sıkıntılar derinleştikçe derinleşti. Her şey daha zorlaştı. Beş yıl boyunca hukuki hiçbir başvuru yapamadım. Çünkü OHAL İnceleme Komisyonu’ndan bir karar çıkması gerekiyordu. Nihayet 6 Kasım 2021 günü ‘ret’ kararını gördüm. Bu karardan sonra İdare Mahkemesi’ne dava açabildim. Şu anda bekliyorum. Ne olacağını bilmiyorum.”

    “ÖLDÜKTEN SONRA GELEN ADALET, ADALET DEĞİLDİR”

    ‘KHK’lerle yaşatılan bu korkunç durum son bulsun istiyorum’ diyen Bayar, son olarak; “Bu kadar acı öfke içime sığmıyor. Özgür olmak istiyorum. Bizi haksız yere işimizden edenlerin hukuk önünde yargılanmasını görmek istiyorum. Özgür, eşit, barış içinde yaşayacağımız günlerimiz olsun diliyorum. Kaybettiğimiz arkadaşlarımızın ruhu dinlensin istiyorum. Öldükten sonra gelen adalet, adalet değildir. KHK’ler gidecek biz kalacağız. Bütün arkadaşlarımız dönene kadar mücadelemizden, inandıklarımızdan, barışa olan inancımızdan asla vazgeçmeyeceğiz” dedi.

    Eren GÜVEN-Melis CİDDİOĞLU/ANKARA

    İLGİLİ HABERLER:

    1-‘Çok acı çektim, olmayan suçun suçluluğunu hissettim’–VİDEO

  • ‘Çok acı çektim, olmayan suçun suçluluğunu hissettim’–VİDEO

    ‘Çok acı çektim, olmayan suçun suçluluğunu hissettim’–VİDEO

    PİRHA- OHAL KHK’leriyle ihraç edilen emekçilerin yaşadıkları sorunlar hala devam ediyor. 2016 yılında Mamak Belediyesi’ndeki görevinden ihraç edilen Songül Kantar da mağduriyet yaşayanlardan biri. Kantar, “Hiç sahip çıkan olmadı. Dişimizle tırnağımızla hayata tutunmaya çalıştık. Mağduriyetini anlayınca insanlar çok acımasız oluyor. Ben şimdiye kadar başka bir dünyada yaşamışım sanki” dedi.

    15 Temmuz 2016’da yaşanan darbe girişimi sonrası birçok kamu, kurum ve kuruluşunda yürütülen çalışmalar kapsamında 139 bin 356 kamu çalışanı hakkında idari işlem yapılarak 104 bin 771 kamu çalışanı kesin olarak ihraç edildi. Resmi Gazete’de yayımlanmayan veya kurum internet sayfalarında duyurulmayan ihraçlar da olduğundan, toplam ihraç sayısının belirtilen rakamdan daha fazla olduğuna da dikkat çekiliyor.

    Türkiye, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) ve Kanun Hükmünde Kararnamelerin (KHK) sonuçlarını yaşamaya devam ediyor.

    Mağdurlar İçin Adalet Girişimi’nin yaptığı araştırmaya göre, araştırmaya katılanların en önemli sorunu; yüzde 95.3 oranında ekonomik zorluklar oldu. Bunu yüzde 86.6 oranında itibarsızlık-dışlanma, yüzde 84.6 oranında psikolojik sorunlar, yüzde 83.1 oranında iş bulamama, yüzde 78 oranında çevrenin dağılması, yüzde 69.4 oranında sosyal güvencesizlik gibi sorunlar izliyor. KHK’liler, yüzde 69,4’ü sosyal güvenceden yoksun yaşıyor. İhraç süreci ve sonrasında psikolojik sorunlar yaşayanların oranı ise yüzde 84,6. Yeni sağlık sorunları başlayan ya da hastalıkları nüksedenlerin oranı ise yüzde 45,3 olarak kayıt altına alındı. Son 5,5 yılda en az 100’ü aşkın KHK’li de intihar etti.

    KHK’lilerin mağduriyet listesiyse bilinenden çok daha uzun. Mağdurların, birbirleriyle dayanışma içerisinde olduğu platformlarda duyurulan hikayeler üzerinden hazırlanan listede yaşananlar şöyle sıralanıyor:

    İş sahibi olamama, devletle bir şekilde ilişkisi olan özel şirketlerde çalışamama, çalıştığı iş yerinden kovulma, mesleki lisans elde edememe, keyfi bir şekilde emeklilik engellemesi, özel fonlarda biriken parayı çekme hakkı gaspı, kredi kullanma hakkı gaspı, kredi kartı borcunu dahi kapatamama, sosyal linç sonucu intihara zorlanma, ev kiralama zorluğu, sahip olduğu konutu satamama, pasaport alma hakkı gaspı, tedavi olma hakkının keyfi biçimde engellenmesi.

    “SUDAN ÇIKMIŞ BALIĞA DÖNDÜM”

    2016 yılında 677 sayılı KHK ile Mamak Belediyesi’ndeki görevinden ihraç edilen Songül Kantar da mağduriyet yaşayanlardan birisi. Kantar, ihraç edildiğinden bu yana yaşadığı zorlukları anlatarak, maddi ve manevi olarak çok yıprandığını belirtti.

    Sosyal medya hesaplarında yaptığı paylaşımların ihraç edilme gerekçesi olarak sunulduğunu söyleyen Kantar, yaptığı paylaşımlar sebebiyle hakkında birçok dava açıldığını da ifade etti. “Ben iktidarla aynı düşünmek zorunda değilim” diyen Kantar, ihraç sürecinin ardından yaşadıklarını şu sözlerle anlattı:

    “İnsan haklarına, doğaya, canlıya aykırı gördüğüm durumları ve hükümetin bazı politikalarını eleştirdim. İhraç edildiğimi öğrendiğimde sudan çıkmış balığa döndüm. Çünkü bütün yaşamım memurluk hayatıma göre oluşmuştu. Alışverişim, borcum, giderlerim, taksitlerim; bütün yaşamım aldığım memurluk maaşına göre dengelenmişti. Birdenbire her şey kesildi. Bu çok büyük bir tramvaydı. Uzun süre bunalım yaşadım. Çok acı çektim. Geceleri uyuyamadım. Her sabah kalktığımda bütün haberleri takip ediyordum. Bir umut acaba işime geri dönebilir miyim, diye bekliyordum. Her şey bir rüya gibi geliyordu.”

    “SOSYAL MEDYA PAYLAŞIMLARIM SEBEBİYLE İHRAÇ EDİLDİM”

    Songül Kantar, belediyede çalışırken Akit Gazetesi’nden arandığını ve arayan kişinin kendisine ‘Biz PKK’lilerin devlet dairelerinde çalışmasını istemiyoruz’ dediğini aktararak; “Siz kimsiniz, ne hakla bunu söylüyorsunuz, dedim. ‘Siz, bu ülkenin ne kadar vatandaşıysanız ben de o kadar vatandaşıyım’ dedim. Daha sonra hakkımda soruşturmalar açıldı. İhraç edildim. Hakkımda iki tane de dava açıldı. Gazeteci Yılmaz Özdil’in bir yazısını sosyal medya hesabımdan paylaştığım için ‘Cumhurbaşkanı’na hakaretten’ ceza aldım. Hakkımdaki hüküm ertelendi. Bu yazıyı Yılmaz Özdil kendisi paylaşmış ve hiçbir şekilde bir soruşturma dahi açılmamış. Ama ben paylaştım diye ceza aldım. Yine paylaştığım birkaç yazı dolayısıyla ‘örgüt propagandası yapmaktan’ ceza aldım. O hüküm de ertelendi” şeklinde konuştu.

    “BİRDENBİRE HERKES BENİ DIŞLAMAYA BAŞLADI”

    İhraç edildiği süreçte evli olduğunu ve iki çocuğunun olduğunu dile getiren Kantar, ihraç edildikten sonra aile içinde şiddetli geçimsizlik yaşadıklarını anlattı. “Eşim sürekli beni suçlamaya başlamıştı” diyen Songül Kantar, sözlerini şu şekilde sürdürdü:

    “Eşimden sürekli ‘Yapmasaydın, katılmasaydın, bu kişi de seninle birlikteydi ona bir şey olmadı, sen mi ülkeyi kurtardın’ gibi sürekli suçlamalara maruz kalmaya başlamıştım. Bu arada bir sürü kredi çekmiştim. Hala onları ödeyemedim. İcra takibi başlatıldı. Adres değişikliği yapmamıştım. Bu yüzden eski eşimin evine gidip eşyaları icraya koymuşlar. Beni aradı, ‘sen ne hakla adres değişikliği yapmıyorsun, senin borçluların buraya geliyor’ dedi. ‘İşten atıldığın yetmiyor bir de bir sürü borçlu kapıma getiriyorsun’ dedi. Ailece birbirimize düştük. Her konuda yanlarında olduğum insanlar birdenbire hepsi beni dışlamaya başladı. Belediyede yan yana çalıştığım, çok samimi olduğum arkadaşlarım birdenbire bütün ilişkisini kesti. Bunlar çok ağır travmalardı. Belki onlara göre kolaydı. ‘Songül’ü sokakta gördüm selam vermedim’ deyip geçtiler ama benim için çok zordu. Olmayan suçun suçluluğunu hissettim. Kendi kendimle kavga etmeye başladım. Kendi içimde ikiye bölündüm. Ben ne yaptım da böyle oldu, diye sürekli düşündüm.”

    “KİME GİTTİYSEM, KİMİN KAPISINI ÇALDIYSAM HEPSİ YÜZÜME KAPANDI”

    Songül Kantar, üyesi olduğu sendikadan da yeterli desteği alamadığını belirtip “Sendikam konusunda hayal kırıklığına uğradım” dedi. Kantar, ihraç edildikten sonra dışlandığını ve çok yalnız kaldığına vurgu yaparak şöyle devam etti:

    “Hiç sahip çıkan olmadı. Dişimizle tırnağımızla hayata tutunmaya çalıştık. Emekli olabilmem için 2 yıl sigortalı çalışmam gerekiyordu. Yaklaşık 5-6 ay depresyonda kaldım ama olmuyor, bir yerden kalkıp başlamak gerekiyordu. Eşimle boşandık, çocuklarım bana tavır koydu. Herkes benden uzaklaştı. Yalnızlaştım, ailem sahip çıkmadı. Çalışmam gerekiyordu. Kime gittiysem, kimin kapısını çaldıysam hepsi yüzüme kapandı. Başvurduğum tüm yerlerden olumsuz yanıt aldım. KHK’li olduğum gerekçesiyle kimse beni yanında çalıştırmadı. Solcu, sosyalist olduğunu söyleyen yerler bile ‘Sen KHK’lisin, biz hükümetle karşı karşıya gelemeyiz’ dediler. Ağlayarak eve gittim. Çok acı çektim. Bu süreçte iş ayrımı da yapmadım. ‘Temizlik yaparım, yemek yaparım yeter ki bana sigorta yapın’ dedim ama kimse iş vermedi. Başka şehirlerde iş buldum. Datça’ya, Muğla’ya gittim ve 3 ay boyunca otellerde sezonluk çalıştım. Oradakiler sigortamı yaptı. Daha önce hiç çalışmadığım bir alandı. Otelde temizlikçilik yaptım. Hep devlet memurluğu yaptığım için özel sektör çok ağır gelmişti. Hep hak arıyorum, mesai saati arıyorum, zaman arıyorum, yemek saati arıyorum; yani insani haklarımı arıyorum ama özel sektörde bunlar mümkün değil. ‘Sen kendini ne zannediyorsun, burası devlet dairesi değil, hiçbir hak talep edemezsin’ dediler. Sadece çalışmakla yükümlüsün yani. Uyku için sadece 6 saatin var. Onun dışında sürekli çalışmak zorundaydık. Kurulu saat gibi, bir robot gibi bu şekilde otellerde çalıştım. Oteller de sürekli sigortamı girdi-çıktı yaparak sigortamı eksik yatırmış. O yüzden dolduramadım. Yaz sezonu da bitince tekrar Ankara’ya geldim.”

    “MAĞDURİYETİNİ ANLAYINCA İNSANLAR ÇOK ACIMASIZ OLUYOR”

    Songül Kantar, geçimini sağlamak için Muğla ve İstanbul’da bebek bakıcılığı işi yaptığını da anlattı. “Bakıcılık işi daha iyidir, şartları güzeldir diye düşünmüştüm” diyen Kantar’ın anlatımı şöyle oldu:

    “Ancak hepsi birbirinden beterdi. Mağduriyetini, boşluğunu anlayınca insanlar çok acımasız oluyor. Tüm bunlardan sonra düşündüm; ben başka bir dünyada yaşamışım, insanları tanımamışım. İnsanlar bu kadar mı kötü ya da insan düşünce mi böyle oluyor? Bir atasözü var ya ‘iyi dost kara günde belli olur’ diye, gerçekten bunu yaşadım. Bir çocuğum üniversitede okuyordu. Ona para lazım. İstanbul’da bir evde yatılı olarak çalışmaya başladım. Aynı evde olunca sana insan muamelesi yapmıyorlar. Seni çalışan bir makine gibi görüyorlar. Kendi evlerindeki çamaşır, bulaşık makinesi senden kıymetli. Çamaşır makinesi ile kendimi kıyaslıyordum. Çamaşır kirlenince yıkıyor sonra duruyor, oturuyor orada. Kimse ona dokunmuyor. Ama benim öyle değildi. Ben durduğum, oturduğum an gözlerine batıyordu. Bütün makinelerden değersizdim. Bana bunu hissettirdiler. Bu şekilde çalışarak bu yıl içerisinde emekliliğimi doldurdum.”

    “DİŞİMLE TIRNAĞIMLA KAZIYARAK EMEKLİ OLDUM”

    Yaşadığı hukuki sürece de değinen Kantar, ihraç kararı ardından OHAL Komisyonu’na başvurduğunu ancak ‘ret’ kararı ile karşılaştığını belirtti. Sendika aracılığı ile İdare Mahkemesi’ne başvurduğunu ancak oradan da ret geldiğini aktaran Kantar, şöyle devam etti:

    “Bu mahkemelerden ret gelince davacı olan kişiye mahkeme masrafı yükleniyor. Beni sendikadan (KESK’e bağlı Tümbel-Sen) arayarak 2500 TL ödemem gerektiğini söylediler. ‘Neden sendika karşılamıyor?’ dedim. ‘Çünkü sen emekli oldun’ dediler. Dişimle tırnağımla kazıyarak emekli oldum. Emekli oldum ama tazminatımı alamadım. Mahkemeye verdim. Hala mücadelem bitmedi.

    Bugün buraya gelmeden önce 8 katlı inşaat halinde ve temizlenmesi gereken bir binaya gittim. ‘Üç-beş kişi toplayın, gelin temizleyin, biz KHK’lilere destek amacıyla iş veriyoruz’ dediler. Tamamen inşaat halinde ve bu temizliği çok kısa bir sürede bitirmemizi istiyorlar. Verirlerse bu işi yapacağız. Eşim nafaka vermiyor. Evim yok. Kızım evlendi boşandı. Çalışıyor, kredi ile bir ev aldı. Torunuma bakıyorum ve kızımın yanında kalıyorum.”

    “PATATES KIZARTMASINI MENÜMÜZDEN ÇIKARDIK”

    Pandemi ile birlikte artan ekonomik krizin de bu süreçte kendilerini çok olumsuz etkilediğini belirten Kantar, tüm temel ihtiyaçlarından kıstıklarını kaydetti. “Önceden ayda 1 kilo et alıyorduk, şimdi yarım kilo alabiliyoruz, alım gücümüz çok düştü’ diyen Kantar sözlerini şu cümlelerle sürdürdü:

    “Market de bizi her gittiğimizde şok ediyor. Her gittiğimizde her şey zamlanmış oluyor. Bir aldığımızı bir önceki fiyatına alamıyoruz. Her şeyimizden kısmak zorunda kaldık. En temel gıda ürünleri peynir, zeytin, ekmek, şampuan hepsi çok fazla zamlandı. Önceden hafta sonları patates kızartırdık. Yağa gelen zamla birlikte biz artık patates kızartmasını menümüzden çıkardık.”

    “HERKESİ HER ALANDA AYRIŞTIRIYORLAR, BÖLÜCÜLÜĞÜN SONU GELMİYOR”

    Kürt, Alevi ve muhalif bir kimliği olduğunu ifade eden Kantar, ihraç edilmesinde bu kimliklerinin etkisinin olduğunu söyledi. İnsanları etnik kimliği, inancı gibi özelliklerinden dolayı dışlamanın “bölücülük” olduğunu vurgulayan Kantar son olarak şunları aktardı:

    “Ben Kürdüm, Aleviyim, kadınım, Kızılbaşım. Bunların her zaman arkasında durdum. Sırf bu kimliklere sahip olduğum için hiçbir yerde tutunamadım. İşimi kaybettim, gittiğim yerde aşağılandım, tartaklandım. O benim kimliğim. O benim var olma şeklim. Kimseyi doğduğu yerle ya da inancıyla, kültürüyle suçlayamayız. Canlılar kendi öz benliği ile var olurlar. Ben de böyle var oldum. Bu kesinlikle suç değil. Bunu suç gören yönetim, ülke, devlet, toplum suçludur. İnsan varlığı ile suçlu olmamalı. Kadınsın bölüyorlar, Kürtsün bölüyorlar, Alevisin bölüyorlar, çalışıyorsun bölüyorlar, saçın açık bölüyorlar, saçın kapalı bölüyorlar; ‘Şuna oy verdin buna verdin’ diye bölüyorlar. Bölücülüğün sonu gelmiyor. Üzülüyorum sadece. Ülkemin, toplumun adına çok üzülüyorum. İmkanım olursa da yurt dışına gitmeyi düşünüyorum.”

    Eren GÜVEN-Melis CİDDİOĞLU/ANKARA

     

  • KESK İzmir’in eylemi 190. haftasında: OHAL kalıntısı kanunlarla kıyıma devam ediliyor-VİDEO

    KESK İzmir’in eylemi 190. haftasında: OHAL kalıntısı kanunlarla kıyıma devam ediliyor-VİDEO

    PİRHA- KESK İzmir Şubeler Platformu, ‘İşimize, ekmeğimize, geleceğimize sahip çıkıyoruz, KHK’lar gidecek biz kalacağız’ şiarıyla 190. kez sokağa çıkarak basın açıklaması gerçekleştirdi.  Açıklamada, “Hınç kültürüyle beslenen karanlık zihniyet kendisine muhalif gördüğü tüm unsurları yargı ve kolluk eliyle ezmeye devam ediyor. KHK’lerin bir “giyotin” biçimine dönüştürülerek arkadaşlarımızı yaşayan bir ölü halinde görmek isteyenlere inat bizler arkadaşlarımızın yanındayız” denildi.

    İzmir’de Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile işlerine son verilen kamu emekçilerinin, işlerine geri dönmek için başlattığı oturma eylemi 190. haftasında devam etti. Karşıyaka Çarşı’da gerçekleşen eylemde kamu emekçileri sık sık “KHK’ler gidecek, biz kalacağız” ve “Baskılar bizi yıldıramaz”, sloganları atıldı. Eylemde, Hukuk yok sayıldı, işimiz gasp edildi, oyalama sürüyor, adalet istiyoruz” ve “Oturma eylemimiz 190. haftasında” yazılı pankartlar açıldı.

    Açıklaması öncesinde KESK Eş Genel Başkanı Mehmet Bozgeyik kısa bir konuşma yaptı.

    Basın açıklamasını okuyan Eğitim Sen İzmir 2 No’lu şube Başkanı Veysel Beyazadam, OHAL şartlarının kağıt üzerinde kalkmış olsa sa hala OHAL kalıntısı olan kanunlarla kıyımına devam edildiğini vurguladı.

    “AĞAÇ KÖKÜ YESİN DİYENLER TARİH ÇÖPLÜĞÜNDE KAYBOLACAKLAR”

    15 Temmuz darbe girişiminden itibaren iktidarın Cadı avına çıkarak  muhalif gördüklerini işlerinden ihraç ettiğini ve hukuk normlarını hiçe saydıklarını belirten Beyazadam, “Uydurma gerekçelerle ve adına kanaat dedikleri garabetle arkadaşlarımızı ihraç edenler elbet tarih ve yargı önünde bir gün mutlaka hesap vereceklerdir. Dönemin adalet bakanının da itiraf ettiği gibi “idari tasarrufla” KESK’li arkadaşlarımızı ihraç edenler bu toplum önüne çıkacak yüzü bulamayacaklar. “Ağaç kökü yesinler” diyenler tarihin çöplüğünde kaybolup gidecekler” dedi.

    “OHAL KALINTISI YASALARLA KIYIMA DEVAM EDİLİYOR”

     İntihara sürüklenen KHK’li Fatma Demirel’i hatırlatan Beyazadam, “Hınç kültürüyle beslenen karanlık zihniyet kendisine muhalif gördüğü tüm unsurları yargı ve kolluk eliyle ezmeye devam ediyor maalesef. OHAL şartları kağıt üzerinde kalkmış gibi görünse de hala OHAL kalıntısı olan sözüm ona kanunlarla kıyımına devam ediyor. 375 sayılı KHK’nin geçici 35. maddesiyle onlarca arkadaşımız yargı hükmü olmamasına rağmen geçtiğimiz günlerde işlerinden ihraç edildiler. Bunun yeni bir kıyım biçimine dönüşmesi, zulmünüzün artması kimseye bir yarar getirmez” ifadelerini kullandı.

    “İŞİMİZE GERİ DÖNECEĞİZ”

    Beyazadam, KHK’lerin derhal iptal edilerek hukuksuzluğun giderilmesine vurguda bulunarak, “İşlerinden ihraç ettiğiniz kamu emekçilerini işlerine iade edin. Toplumu daha fazla germeden ekonomik olarak yaşam savaşı veren tüm ülke insanını rahatlatın. Biz Kamu Emekçileri Konfederasyonu olarak bunun için alanlarda olmaya devam edeceğiz. Karanlığı aydınlığa dönüştürecek olan hakikat mücadelemize devam edeceğiz. Tüm arkadaşlarımız işlerine iade edilene kadar direnmeye devam edeceğiz. İşimize geri döneceğiz. Yaşasın örgütlü mücadelemiz, yaşasın KESK” şeklinde konuştu.

    Açıklama alkış ve sloganlarla son buldu.

    PİRHA/İZMİR

  • Psikolog Özdikmenli: Vicdanım razı olmadı; çocuğumun din dersi almaması için dava açtım!

    Psikolog Özdikmenli: Vicdanım razı olmadı; çocuğumun din dersi almaması için dava açtım!

    PİRHA-Psikolog Dr. Gözde Özdikmenli, 4. Sınıf öğrencisi çocuğunun zorunlu din dersinden muaf tutulması için dava açtı. Özdikmenli, “Çocuklar ilkokul döneminde soyut düşünemezler. Milli Eğitim Müdürlüğü, bizden farklı dine mensup olduğumuzu belgelememizi istedi. Bunu yapamadığımız için dava açmak durumda kaldım” dedi.

    Muğla’da yaşayan Psikolog Dr. Gözde Özdikmenli, 4. sınıfa giden çocuğunun zorunlu din dersinden muaf tutulması için Muğla İl İdare Mahkemesi’ne dava açtı. Özdikmenli, Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi’nden toplam 6 barış imzacısı akademisyenle birlikte 2017 yılında Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilmişti.

    Özdikmenli, PİRHA’ya yaptığı açıklamada, çocuğunun okulda dini eğitim almasını psikolojik açıdan uygun bulmadığından, din derslerinden muaf tutulmasını isteğini ancak İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nden başka bir dine mensup olduklarına dair belge istendiğini söyledi. Bu tür bir belgelemeyi yapamayacakları için dava açmak durumunda kaldığını aktaran Özdikmenli, çocuklarının zorunlu din dersi almasını istemeyen ailelere rehberlik edecek bir örgütlenme yaratılması gerektiğini de belirtti.

    “ÇOCUĞUNİ, DİN SEÇMESİ İÇİN BELLİ BİR YAŞA ULAŞMASI GEREKİR”

    Çocuklarının küçük yaşta dini eğitim almasını istemediğini ve küçük yaşlarda dini bir takım öğretilere maruz kalmalarının doğru olmadığını ifade eden Özdikmenli, din öğretilerinin içerisinin cezalandırmalarla ve şiddetle dolu olduğunu dile getirdi. Çocuğunun bu durumdan etkilenerek korkmasını istemediğini söyleyen Özdikmenli, “Ayrıca bir dine böyle erken bir zamanda bağlanmasını da istemiyordum. Dini seçmesi için belli bir yaşa kadar beklenmesi gerekiyor. Din dersi olsa bile bence seçmeli olmalı. Çocuğum 4. sınıfa giderken karşılaştık böyle bir durumla. Dini eğitimin 4. sınıfta başlayacağını ben bilmiyordum. Haftada 2 saat çocuğuma Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi verildiğini öğrendim. Buna gönlüm razı olmadı, vicdanım el vermedi. Çocuğumun bir din eğitimi alıp böyle yozlaşmasını istemedim. O nedenle Muğla İl İdare Mahkemesi’ne dava açmak zorunda kaldım. Çünkü bu bir dilekçe ile olabilecek bir mesele değil maalesef. Bu öğrenim döneminin başında dava açtım ve davanın sonucunu bekliyoruz” şeklinde konuştu.

    “ÇOCUKLAR İLKOKUL DÖNEMİNDE SOYUT DÜŞÜNEMEZLER”

    Çocukların ilkokul döneminde beyinlerinin yeni yeni geliştiğini, özellikle de 4-5 yaşından itibaren çocuklara dini eğitim verilmesinin bir kıyım olacağını vurgulayan Özdikmenli, sözlerine şu şekilde devam etti:

    “Dini eğitim için çocuğumun yaşı çok küçük. Zaten ateist bir anne olduğum için çocuğumun hiçbir şekilde dini bir eğitim almasını da istemedim. Ancak ben inanan bir insan da olabilirdim ama yine de zorunlu din eğitimi dersine karşı olurdum. Ateist olmamın dışında da ben bir gelişim psikoloğuyum. Çocuklar ilkokul döneminde somut işlemsel dönemdedir. Ergenlik yıllarında 14-15 yaşından sonra soyut düşünmeye geçiyorlar. Kaldı ki o soyut düşünme de yetişkinlerin yaptığı gibi bir soyut düşünme de değil. Biraz daha ön aşamaları. İlkokul dönemi ve öncesi, çocuklar için somut işlemsel dönemdir. Bu yaşta çocuklar tanrı, Allah, peygamber ve onların yaptığı mucizevi şeyler diye anlatılanları algılayamazlar. Algılasalar bile ürküp, korkabiliyorlar. Anlamlandırmakta çok zorlanıyorlar. Çünkü gerçek hayatta bir karşılığı yok. Ayrıca bir beyin yıkama da söz konusu. Dinler de bir ideolojidir aynı zamanda. Bu yaşlardaki çocuklar beyin yıkanmasına da açık durumdadırlar.”

    “BU KONUDA YOL YORDAM GÖSTEREN ÇAĞDAŞ KURUMLAR YOK”

    İnsanların dini eğitimlerin verilmesi konusunda bilinçli olmadığını söyleyen Özdikmenli, bu konuda rehberlik edecek örgütlenmelerin yaratılması gerektiğini de belirtti. Özdikmenli, “Muğla’da yaşıyorum. Burası laik bir yer olmasına rağmen ben bu konuda yalnız kaldığımı söyleyebilirim” diyerek şunları aktardı:

    “Aileler sorgulamadan çocuklarının okullarda dinsel eğitim almasına izin verebiliyorlar. İlerici, solcu, ateist aileler bile çocuklarının dini eğitim almasına karşı çıkmıyorlar. Bunun nedenlerinin bu kesimler arasında tartışılmasını çok isterim. Örneğin sendikalar, veli dernekleri vesaire üzerinden veliler örgütlenebilir ve bu konuda bir araya gelip birlikte hareket edebilirler. Mesela ben bu idari mahkemeye dava açma sürecimde emek harcadım, ücret ödedim, bilgi almaya çalıştım. Bana rehberlik edebilecek kimse yoktu. Ben Türkiye’deki açılan davalar üzerinden yola çıktım, onları inceledim ve ona göre bir yol izledim. Ateizm Derneği aracılığıyla açılan davalara ulaşabildim. Onların bilgilendirmesi ile bir yol kat edebildim.

    Türkiye’de bu konuda yol yordam gösteren çağdaş kurumlar yok ne yazık ki. Alevi dernekleri de bu konuda yetersizler. Onların sitelerinde ya da herhangi başka bir alanlarında bu konuya dair bir bilgi görmedim. Bunu eleştirmek için söylemiyorum ama bu konuda ben kurumları yetersiz gördüm. Muğla’da bu dava sürecinde yalnız kaldım.”

    “FARKLI DİNE MENSUP OLDUĞUMUZU BELGELEMEMİZİ İSTEDİLER”

    Dava sürecine giden dönemde yaşadıklarını aktaran Psikolog Dr. Özdikmenli şunları kaydetti:

    “Öncelikle okula çocuğumun din dersinden muaf tutulması için bir dilekçe verdim. İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nden bana şöyle bir cevap geldi: Hristiyanlık ve Musevilik dinlerine mensup öğrencilere dinlerini belgelendirmeleri kaydıyla muafiyet verilebileceği söylendi. Dini nasıl belgelendireceğimizi sordum. Bir kiliseye gidip oradan bu dine mensup olduğumuza dair belge almamız gerekiyormuş. Bu tamamen işi yokuşa sürmek için sunulan bir gerekçe. Ayrıca Hristiyanlık ve Musevilik dışında başka bir din yok mu ya da bir dine inanmak zorunda mıyız? Bunun üzerine ben de mecburen dava açmak durumunda kaldım. Anayasamızda demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğumuz yazıyor. Herkes vicdan ve dini özgürlüğe sahiptir diye yazıyor. Bunlara dayanarak dava açtık. Birçok kişi de açtığı davalardan olumlu yanıt almış, bunu da öğrendik. Bu sadece dava ile bitmiyor.”

    “BASKILAR YAŞAYABİLİRİZ AMA BEN GÖZE ALDIM”

    Din derslerinin okullarda seçmeli de olsa verilmemesi gerektiğinin altını çizen Özdikmenli, muaf tutulduğu takdirde bir çocuğun ‘dinsiz’ diye nitelendirilip, dışlanabileceğini ve psikolojik anlamda olumsuz durumlara maruz kalabileceğini belirtti.

    Psikolog Dr. Özdikmenli, “Bunun için de öğretmenin, okul müdürünün, velilerin ve diğer öğrencilerin bilinçli olması gerekiyor. Herkesin bilinçli davranması gerekiyor. Gelecek baskılarla mücadele edilmesi gerekiyor. Öncelikle çocuğun anne ve babası mücadele edecek. Ben bu mücadeleye hazırım ancak tabii ki destek de bekliyorum. Bu önemli bir vicdani mesele. Zorunlu din eğitimine karşı olan herkes bu mücadeleyi vermeli ve bu yaygınlaşmalı. Tabii ki baskılar yaşanabilir ama ben göze aldım. Herkeste göze almalı. Kamuoyunun bilinçlenmesi lazım ve bu bilinçte mücadele ederek olur ancak. Topluma çağrım budur. Farklılıklara saygılı olmalılar, dışlayıcı, ötekileştirici değil kapsayıcı olmalılar” diye konuştu.

    “PSİKOLOJİSİ BOZUK İNSANLARIN ORTAYA ÇIKMASINA NEDEN OLUYOR”

    Cemaat yurtlarında yaşanan taciz, tecavüz, şiddet ve katliam gibi olaylara da değinen Özdikmenli son olarak şunları söyledi:

    “Antalya’da bir üniversite öğrencisi, kaldığı yurtta kafası kesilerek öldürüldü. Bu tüm toplumu ilgilendiren bir meseledir. Böyle şeylerin yaşanmaması için küçük yaşlarda dini eğitim verilmemeli. Cemaat-tarikat yurtları kesinlikle kapatılmalıdır ve eğitimden ellerini çekmelidirler. Bilimsel, herkese açık eğitimler verilmelidir. Çocuklar, gençler için kalacak yurtlar temin edilmelidir. Bunu sağlamak devletin görevidir. Ekonomik yetersizlikler insanları tarikatların, cemaatlerin kucağına itiyor. O yurtlara giren çocuklar ya da okullarda okuyan çocuklar savcı, kaymakam vesaire gibi meslek sahibi olduklarında tarikatların, cemaatlerin dediklerini yapmak zorunda kalıyorlar. Son yıllarda cemaatlerin, tarikatların ülkeyi ne hale getirdiğini gördük.

    Küçük yaşta dini eğitimin verilmesi psikolojisi bozuk insanların ortaya çıkmasına neden oluyor. Örneğin evrenin oluşması dinde farklı, bilimsel olarak farklı anlatılıyor. Benim çocuğum 4. sınıfta böyle şeyleri dini ideolojinin bakış açısı ile öğrenecek, bir taraftan da bilimsel anlamda öğrenecek. İkisi çatışacak, çocuk da fikir olarak ve birinden birini seçmesi gerekecek. Neden böyle olsun, neden sadece bilim anlatılmıyor okullarda? Okul dışında dini bir eğitim verilecekse verilebilir ancak okullarda zorunlu olarak bunun dayatılması insan haklarına aykırı bir durumdur.”

    Melis CİDDİOĞLU/MUĞLA

  • KHK ile görevinden ihraç edilen Feti Katurman, köyünde arıcılık yapıyor-VİDEO

    KHK ile görevinden ihraç edilen Feti Katurman, köyünde arıcılık yapıyor-VİDEO

    PİRHA-Dersim’de OHAL döneminde çıkarılan KHK’lar ile ihraç edilen Feti Katurman, Dersim’in Merkez ilçesine bağlı Pilvank (Dedeağaç) köyünde arıcılık yapıyor. 25 yıldır arıcılıkla uğraştığını söyleyen Katurman, “İlk defa bu kadar kurak bir seneyle karşılaştık, bu sene çerçeveler bomboş. Arılar yavru bile yapmıyorlar bu yıl hiç iyi gitmiyor” dedi.

    15 Temmuz darbe girişimi sonrasında ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) kapsamında, 36 kanun hükmünde kararname (KHK) yayımlandı.

    KHK’lerle 130 binden fazla kişi işinden ihraç edilirken; bin 767 dernek, vakıf, sendika ve federasyon kapatıldı. Görevlerine dönebilmek için OHAL Komisyonu’na başvuran KHK’lıların sayısı 126 bin.

    Dersim’de OHAL döneminde çıkarılan KHK’lar ile kamudaki görevinden ihraç edilen Feti Katurman, Dersim’in Merkez ilçesine bağlı Pilvank (Dedeağaç) köyünde arıcılık yapıyor. 25 yıldır arıcılıkla uğraştığını söyleyen Katurman, “İlk defa bu kadar kurak bir seneyle karşılaştık, bu sene çerçeveler bomboş. Arılar yavru bile yapmıyorlar bu yıl hiç iyi gitmiyor” dedi.

    “BU SENE İKLİM KURAK OLDUĞU İÇİN ARILAR EK GIDA İSTİYOR”

    İhraç edildikten sonra 3-4 yıldır köyde hem hayvancılık hem de arıcılık yaptığını söyleyen Katurman, “Arı ilkbahardan itibaren bakım istiyor biz de çerçevesini temizliyoruz. Kek dediğimiz bir katkı var onu veriyoruz ilkbaharda ek bir şeyler vermeye çalışıyoruz. Normalde mayıs ayına kadar veriyorduk ama bu sene iklim iyi değil, arı halen bu dönemde şurup istiyor. Arı aç o yüzden ek gıda istiyor çünkü doğada bir şey bulamıyor. Normalde biz bu zamandan sonra bir şey vermemiz gerekiyordu ki arı bir şeyler üretsin ama arı kendisini doyuramıyor aç kalıyor o yüzden bizde ek gıda vermek zorundayız” dedi.

    “HERKESİN KÖYÜNE GERİ DÖNÜP ÜRETİM YAPMASINI İSTİYORUM”

    Dersim’de konuşurken herkesin üretici olduğunu ancak uygulamada olmadığını dile getiren Katurman şunları söyledi:

    “Ama iş uygulamaya geldiği zaman kimse yok. Eskiden köyde kalan insanlarımız bedenen çalıştıkları için çok yorulmuşlar. Şimdi köylerde üretim yapmak eskisi gibi zor değil artık bedenen çalışmıyorsun her şey makine ile yapılıyor. Ben 32 yıl devlet memurluğu yaptım ay ortası geldiği zaman cebimizde paramız olmuyordu ama şu anda ekonomik durumumuz eskiye göre daha iyi. Ben herkesin köyüne geri dönüp hayvancılık, arıcılık yapmasını veya tarlasını ekip üretim yapmasını istiyorum” diye konuştu.

    Cihan BERK/DERSİM

  • Emekçiler Mersin’den seslendi: OHAL Komisyonu derhal lağvedilmelidir

    Emekçiler Mersin’den seslendi: OHAL Komisyonu derhal lağvedilmelidir

    PİRHA- KESK Mersin Şubeler Platformu, OHAL Komisyonun lağvedilmesini isteyerek, “Süreç daha fazla uzatılmadan hukuksuzca ihraç edilenler derhal görevlerine iade edilmelidir!” çağrısında bulundu.

    Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) Mersin Şubeler Platformu, KHK’ler ve OHAL Komisyonu’na ilişkin Özgür Çocuk Parkı’nda basın açıklaması yaptı.

    Siyasi parti temsilcileri ve demokratik kitle örgütü temsilcilerinin destek verdiği açıklamayı BES Mersin Şube Başkanı Murat Doğan okudu.

    Doğan, Darbe girişimi üzerinden 4 yıl geçmesine rağmen hala başta toplantı, gösteri, yürüyüş ve toplu eylem hakkı, düşünce ve ifade özgürlüğü başta olmak üzere temel hak ve özgürlüklerin kullanımının imkansız hale geldiğini belirterek, “OHAL döneminde Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük kamu görevlisi tasfiyesi yaşanmıştır” dedi.

    “OYALAMA İŞKENCEYE, CEZALANDIRMAYA DÖNÜŞTÜRÜLMÜŞTÜR”

    ‘Kişiye özgü çıkarılan’ KHK’ler eliyle Resmi Gazete’ de isimlerinin yayınlanmasıyla on binlerce kamu emekçisi ihraç edildiğini hatırlatan Doğan, “Aradan neredeyse 4 yıl geçmiş, Komisyon hala 11.544 dosyayı karara bağlamamıştır. Oyalama diğer faşizan, hukuk dışı politikalarla da birleşerek işkenceye, cezalandırmaya dönüştürülmüştür. Dört bir yandan kuşatmaya dönüştürülen bu cezalandırma politikası nedeniyle insanlar yaşamlarını yitirmiş, ağır hastalıklara yakalanmış, tedavi olanağı dahi bulamamışlardır” diye konuştu.

    “UNUTMAYACAĞIZ”

    “Mersin’de ihraç olduktan sonra tedavi sürecini maddi ve manevi zorluklar içerisinde yürütüp hayatını kaybeden ve iki yıl sonra göreve iade edilen Salman Taş, arkadaşımızı ve bu şekilde hayatını kaybedenleri de onlara yaşatılanları da unutmayacağız” diyen Doğan sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Genelde 4284 KESK üyesi KHK ve güvenlik soruşturmaları ile işinden olurken Mersinde bu sayı 133’dür. Hala karara bağlanmayan 11.544 başvurunun yaklaşık 2.400’ü KESK’lilere aittir. Eğitim Sen’e ait 1602 dosyanın ise 1130’u bekletilmektedir yani bekleyen oranı % 78’dir. Mersinde ise 18 ret ve 30 iade kararının yanında 85 dosya beklemektedir. Kalan dosyalar içerisindeki KESK’lilerin ve özellikle Eğitim Sen’lilerin oranının yüksekliği bilinçli bir geciktirme ile karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir. Komisyon ve iktidar oyalamayı uzatabildikçe uzatmayı, mağduriyeti işkenceye dönüştürmeyi, bu arada üniversitelerde ve kamuda kadrolaşmasını tamamlamayı düşünmektedir.

    “KAMU EMEKÇİLERİ GÖREVLERİNE İADE EDİLİNCEYE KADAR MÜCADELE ETMEYE DEVAM EDECEĞİZ”

    Bu vesile ile bir kez daha çağrıda bulunuyoruz; süreç daha fazla uzatılmamalı, hukuksuzca ihraç edilenler derhal görevlerine iade edilmelidir! Hukuken de aklanan yüz akımız Barış Akademisyenlerinin başvuruları kabul edilerek işlerine, kürsülerine, öğrencilerine dönmelerinin önü açılmalıdır. Hukuka ve uluslararası sözleşmelere aykırı, etkin olmayan, denetlenemeyen, kendisini anayasa ve yasalar üstü gören, hükümetin bir organı gibi çalışan ve idari bir mekanizma olan OHAL Komisyonu derhal lağvedilmelidir. İhraç edilen tüm arkadaşlarımız bütün haklarıyla birlikte derhal görevlerine iade edilmedir.  Bunlar gerçekleşinceye, ihraç kamu emekçilerinin mağduriyetleri giderilinceye ve hukuksuz ihraç edilen tüm kamu emekçileri görevlerine iade edilinceye kadar mücadele etmeye devam edeceğiz.”

    Diren KESER/MERSİN

     

  • Muhsin Yazıcıoğlu anmasını eleştiren CHP’li Ökten görevden alındı

    Muhsin Yazıcıoğlu anmasını eleştiren CHP’li Ökten görevden alındı

    CHP Ankara İl Başkanı Ali Hikmet Akıllı’nın Muhsin Yazıcıoğlu’nun mezarına gitmesini eleştiren Etimesgut İlçe Başkanı Onur Öktem görevden alındı. Öktem kesin ihraç istemiyle disipline de sevk edildi.

    CHP Etimesgut İlçe Başkanı Onur Öktem, CHP Ankara İl Başkanı Ali Hikmet Akıllı’nın Büyük Birlik Partisi (BBP) Kurucu Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun mezarını ziyaret etmesini sosyal medyadan yayınladığı bir mektupla eleştirdi.

    CHP Ankara İl Başkanı Ali Hikmet Akıllı’yı eleştiren bir açık mektup kaleme alan CHP Etimesgut İlçe Başkanı Onur Öktem dün partisinden ihraç edildi.

    “KABUL EDİLMEYECEK BU EYLEM VE SÖYLEMLER CANIMIZ YAKILMIŞTIR”

    Öktem, mektubunda “Ankara İl Başkanı Sayın Ali Hikmet Akıllı örgütümüzün kabul etmeyeceği eylem ve söylemlerle canımızı yakmıştır. Bizler ağzımızdan çıkan sözün esiri oluruz. Tutsak olmayan, özgürlüğünü elinde tutan kararlı ve ilkeli bir örgütün söylemleri ve adımları sadece kendi sınırıları içerisinde olmamalı. Bugün canı yanan canlarımızın sesi olmak sol yanımıza olan aşkımızdandır. Bedel ödenecekse de bu bedeli ödemekten onur duyarım. Hal böyleyken yönetilemeyen Ankara İl Örgütü gerçeği karşımızda durmaktadır” ifadelerini kullandı.

    Mektubun ardından CHP Ankara İl Yönetim Kurulu, Onur Öktem’le ilgili kesin ihraç istemi için karar aldı. Öktem kararın ardından sosyal medya hesabından “Toplantı bitmiş. 29 arkadaşımızdan 28’i görevden alınmamız için oy vermiş. Yine 29 arkadaşımızın 21’i partiden kesin ihracımı istemiş. 35 yaşında olmama rağmen 19 yılımı partime verdim. Ailemden gelen bu kararı sol yanımda aşkla taşırım. Her şeye rağmen gülümseyin” mesajını paylaştı.

    (HABER MERKEZİ)

  • ‘OHAL Komisyonu lağvedilmelidir’-VİDEO

    ‘OHAL Komisyonu lağvedilmelidir’-VİDEO

    PİRHA- KESK Mersin Şubeler Platformu, OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu’nun görev süresinin bir yıl daha uzatılmasına tepki gösterdi. Yapılan açıklamada, “Hukuka ve uluslararası sözleşmelere aykırı, etkin olmayan, denetlenemeyen, kendisini anayasa ve yasalar üstü gören, hükümetin noteri gibi çalışan OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu lağvedilmelidir” denildi.

    Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK), görev süresi bir yıl daha uzatılan OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu’nun görev süresinin bir yıl daha uzatılmasına tepki gösterdi.

    KESK Mersin Şubeler Platformu da, Özgür Çocuk Parkı’nda açıklama yaptı. “OHAL İnceleme Komisyonu lağvedilsin, hukuksuz ihraçlar görevlerine iade edilsin” pankartını açan KESK’liler adına açıklama yapan Platformu Dönem Sözcüsü Mahmut Sümbül, pandemi sürecinde sendikal hak ihlallerinde bir azalmaya yol açmadığını, aksine sendikal hak ve özgürlüklerin fiili olarak yasaklar kapsamına alındığını ifade etti.

    “YÖNETEMEME KRİZİ DERİNLEŞTİKÇE REJİM SALDIRILARINI ARTIRMAKTADIR”

    Sümbül, “İçeride anayasasızlaşma süreci artık kanunların da keyfe göre uygulandığı ya da uygulanmadığı bir hal alırken “bu kararlar bizi bağlamaz” denilerek altına imza atılan uluslararası sözleşmeler ve mahkeme kararlarının da yok hükmünde sayıldığı, ülkemize özgü faşizm denilebilecek tek adam rejimi artık ülkeyi yönetememektedir. Yönetememe krizi derinleştikçe ise rejim saldırılarını artırmaktadır” dedi.

    “AĞAÇ KÖKÜ YESİNLER”DEN, “KURU EKMEK YİYİYORLARSA AÇ DEĞİLDİRLER”E GELİNMİŞTİR”

    AKP+MHP iktidarının, OHAL sürecini kendi iktidarı, siyasal hedef ve amaçları ile rant için fırsata çevirirken 19 Temmuz 2018 tarihi itibariyle kalkmış olsa da fiilen devam eden OHAL uygulamalarını adım adım yasal duruma kavuşturma adımlarını hayata geçirmeye devam ettiğini belirten Sümbül, “O günden bugüne “ağaç kökü yesinler”den, “kuru ekmek yiyorlarsa aç değildirler”e gelinmiş, ülkenin en az yarısını vatandaş görmeme zihniyetinde bir değişim yaşanmamıştır” diye konuştu.

    “TÜM KAMU EMEKÇİLERİ GÖREVLERİNE İADE EDİLİNCEYE KADAR MÜCADELE ETMEYE DEVAM EDECEĞİZ”

    OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu ve mahkemelerin oyalama ve idarenin kararlarını onama politikası işkenceye, cezalandırmaya dönüştürdüğüne dikkat çeken Sümbül, “Yaşananlar yargısız infazın başka bir türüdür ve buna yol açanların bir gün yargı önünde hesap vereceklerine inanıyoruz” ifadelerine yer vererek, şunları söyledi:

    “Hukuka ve uluslararası sözleşmelere aykırı, etkin olmayan, denetlenemeyen, kendisini anayasa ve yasalar üstü gören, hükümetin noteri gibi çalışan ve idari bir mekanizma olan OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonunun görev süresi kesinlikle uzatılmamalı, aksine lağvedilerek aldığı ret kararları yok hükmünde sayılmalıdır. Haklarında memuriyeti engelleyen herhangi bir kesinleşmiş yargı kararı bulunmayan, hukuken suç olmayan gerekçelerle ihraç edilen tüm kamu görevlileri bütün haklarıyla birlikte derhal görevlerine iade edilmelidir. Hukuksuz ihraçlardan dolayı mağdur olan tüm kamu emekçilerinin maddi, manevi hak kayıpları karşılanmalıdır. Mağdur olan ihraç kamu emekçilerinin mağduriyet giderilinceye ve hukuksuz ihraç edilen tüm kamu emekçileri görevlerine iade edilinceye kadar mücadele etmeye devam edeceğimizi bu vesile ile bir kez daha hatırlatıyoruz.”

    Eğitim-Sen Merkez Yürütme Kurulu Üyesi Sinan Muşlu da, OHAL Komisyonu’nun KESK’lilerin dosyalarını incelemeyerek zulüm üzerine zulüm uyguladığını belirterek, “KESK’liler biat etmez, boyun eğmez” dedi.

    Diren KESER/MERSİN

     

  • Öğretmen Engin Karataş ‘İşini geri istemek suçu’ndan beraat etti!

    Öğretmen Engin Karataş ‘İşini geri istemek suçu’ndan beraat etti!

    PİRHA- KHK ile ihraç edildiği 29 Ekim 2016 tarihinden bu yana işine geri dönmek için direnen Öğretmen Engin Karataş, yaptığı eylemler nedeniyle hakkında Ankara 21. Ağır Ceza Mahkemesi’nde açılan davadan beraat etti. OHAL Komisyonu ise işini geri istediği için Öğretmen Karataş’ın başvurusunu reddetmişti. 

    Muğla’nın Bodrum ilçesinde sınıf öğretmeniyken KHK ile 29 Ekim 2016’da ihraç edilen Engin Karataş’ın OHAL Komisyonu başvurusu, yaklaşık 3 yıldır “İşimi istiyorum” eylemleri gerekçe gösterilerek reddedilmişti. Komisyonun red kararına itiraz eden Karataş, Eğitim-Sen’in avukatları aracılığıyla Milli Eğitim Bakanlığı aleyhine Şubat ayında Ankara İdare Mahkemesi’nde dava açtı.

    Engin Karataş öğretmen, “İşimi istiyorum” eylemleri yaparken defalarca polis tarafından gözaltına alındı ve hakkında davalar açıldı. Ancak geçen gün sevindirici bir gelişme oldu. Öğretmen Karataş, ihraç edildiği işine geri dönmek için yaptığı eylem nedeniyle hakkında Ankara 21. Ağır Ceza Mahkemesi’nde açılan davadan beraat etti.

    Engin Karataş, beraat kararını sosyal medya hesabından duyurdu. Karataş, “İşimizi geri istemek suçundan beraat ettik. Öncelikle davayı titizlikle takip edip en iyi şekilde savunan avukatlara, sonrasında masuma masumdur, suçsuza suçsuzdur, diyebilen hakimlere teşekkür ederim” dedi.

    BASIN AÇIKLAMASINA KATILDILAR DİYE TERÖR PROPAGANDASI YAPMAKLA SUÇLANDILAR!

    Karataş, işe geri dönme eylemlerini ve dava sürecini şöyle hatırlattı:

    “2017 yazında Ankara’da Güven Park’ta basın açıklamasına katılmıştık. KESK İstanbul Şubeler Platformu’nun da çağrısıyla Nuriye, Semih ve tüm hukuksuzca ihraç edilenler iade edilsin, konulu açıklama gerçekleştirilemeden polis saldırısıyla engellendi. Polis o gün Ankara’da adeta terör estirdi. Kolu kırılan sokak ortasında darp edilenler oldu. İki otobüs insanı gözaltına aldılar. Benimle birlikte 16 kişiyi 6 gün nezarette tuttular. Sonrasında terör propagandası ve gösteri yürüşleri kanununa muhalefet suçlamasıyla dava açtılar. Hepimize yurt dışı yasağı verip serbest bıraktılar.

    “DAVA 3 YIL SÜRDÜ; EBRU TİMTİK ETKİLİ SAVUNMA YAPMIŞTI”

    Dava 3 yıl sürdü. Aramızda adalet için ölüm orucunda yaşamını yitiren Ebru Timtik de vardı. Yandaki hücreden devrimci türküler söyledi. Tutuklandıktan sonraki duruşmalarda da etkili savunma yapmıştı. Haberi duymasını isterdim. Bugün Türkiye’ de adaletin kırıntısını buluyorsak Onun gibi insanlar sayesindedir.

    “ZALİME KARŞI DİRENMEKTEN HİÇ PİŞMAN DEĞİLİM”

    Beni ve Mehmet hocamı gönüllü avukatlar ve Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası’nın avukatları savundu. OHAL Komisyonu bu davayı gerekçe göstererek işe iade başvurumu reddetmişti. Olsun be. Zalime karşı direnmekten hiç pişman değilim.”

    OHAL Komisyonu Karataş’ın başvurusunu işine geri dönmek için yaptığı eylemleri “suç” sayarak reddetmişti. Peki, OHAL Komisyonu, mahkemenin beraat kararı karşısında nasıl bir tavır sergileyecek?

    PİRHA/ İSTANBUL

  • 11 hakim ve savcı ihraç edildi

    11 hakim ve savcı ihraç edildi

    Hakimler ve Savcılar Genel Kurulu, 11 hakim ve savcıyı ihraç etti.
    Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK), 11 hakim ve savcıyı, “FETÖ” ile irtibat ve iltisaklı oldukları gerekçesiyle meslekten ihraç etti.
    HSK Genel Kurulu’nda, FETÖ ile “irtibatı, iltisakı ve münasebeti” belirlenen hakim ve savcıların durumu görüşüldü.
    Kurulda yapılan değerlendirmelerde, çözümlenen ByLock içerikleri, savcılık soruşturmalarında elde edilen sonuçlar, örgütün imamlarına ait operasyonel hatlarla iletişim, ankesörlü örgütsel ardışık arama, HSK müfettişlerinin tespitleri ve etkin pişmanlık hükümlerinden yararlananların anlatımları dikkate alınarak 11 hakim ve savcının FETÖ ile “irtibatı, iltisakı ve münasebeti” bulunduğu sonucuna varıldı.
    (HABER MERKEZİ) 
  • BES Genel Başkanı: Haksız ihraçların altına imza atan kamu idarecileri suç işlemiştir

    BES Genel Başkanı: Haksız ihraçların altına imza atan kamu idarecileri suç işlemiştir

    PİRHA- Büro Emekçileri Sendikası Genel Başkanı Serpil Akpınar, OHAL sonrası ihraç edilen Batman İl Temsilcisi Muhammed Zekerriya Özdil’in FETÖ ile bağlantısı olduğu gerekçesiyle savcılık soruşturmasının takipsizlikle sonuçlanmasına rağmen haksız hukuksuz ihracın/ihraçların altına imza atan kamu idarecilerinin suç işlediğini belirtti. 

    Batman’da Kanun Hükümde Kararnameyle (KHK) kamu görevinden ihraç edilen Muhammed Zekeriya Özdil için ‘çocuğunu FETÖ okullarında okutması’ gerekçe olarak kullanıldı. Bekar ve çocuksuz olan Özdil’in işe iadesi ise ‘PKK iltisaklı’ olduğu yönünde gerekçe bildirilerek reddedildi. Özdil’in hakkındaki suçlamalar, OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu tarafından işe iade başvurusunun reddedilmesiyle ortaya çıktı.

    “YÜZLERCE ARKADAŞIMIZ HAKSIZ VE HUKUKSUZ BİR ŞEKİLDE İHRAÇ EDİLDİ”

    Konuya ilişkin Büro Emekçileri Sendikası Genel Başkanı Serpil Akpınar imzasıyla yazılı açıklama yapıldı.

    Açıklamada, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası ilan edilen OHAL ile birlikte  yüz binlerce kamu emekçisinin görevine son verildiği, bazı sendika, dernek, vakıf ve medya kuruluşu kanun hükmünde kararnamelerle kapatıldığına dikkat çekildi.

    Büro Emekçileri Sendikası’nın da çok sayıda üyesinin haksız ve hukuksuz bir şekilde ihraç edildiği kaydedilen açıklamada, Batman İl Temsilcisi Muhammed Zekerriya Özdil’in Batman Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğünde çalışırken önce açığa alındığı, bu süreçte FETÖ ile bağlantısı olduğu gerekçesiyle savcılık soruşturmasının yapıldığı, soruşturmanın takipsizlikle sonuçlanmasına rağmen Kurum tarafından hukuksuz bir şekilde ihraç edildiği belirtildi.

    “HİÇBİR DELİL OLMAMASINA RAĞMEN OHAL KOMİSYONU ‘PKK MÜZAHİRİ’ GEREKÇESİYLE RET KARARI VERMİŞTİR”

    Özdil’in komisyona, ihracının hukuka aykırı olması ve görevine iade edilmesi gerektiğini belirten dilekçeyle başvurduğu ancak hiçbir somut delil ve belge olmadan bu sefer komisyon Özdil’in “PKK müzahiri” olması gerekçesiyle red kararını bildirdiği belirtilen açıklamada şunlar kaydedildi:

    “Bunun üzerine Sendikamız dosyayı mahkemeye taşımıştır. 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu, Anayasanın çalışma hakkına ilişkin maddeleri, Uluslararası Sözleşmelere aykırılık taşıyan, somut delillere dayanmayan, kurum kanaati ve isimsiz ihbar mektuplarını baz alarak bu haksız ve hukuksuz ihraçların altına imza atan kamu idarecileri suç işlemiştir. Bu hukuksuzluk idari tasarruf olarak açıklanamaz. Bu idari tasarrufun ise hukuksal hiçbir tarifi olmayan OHAL Komisyonu’nun insafına bırakılması ise ülkede hukuk sisteminin geldiği yeri göstermektedir.

    Hala Ankara 19. İdare Mahkemesi’nde devam eden davamıza ancak 18.06.2020 tarihinde üyemiz hakkında verilen ara kararda Batman Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Mahkeme’ye verdiği cevabı yazı ekindeki dosyada hayal gücünün epey zorlandığını gösterir iddialar yer almıştır.

    – Bekar olan üyemizin eşinin FETÖ’ye bağlı bir eğitim kurumunda çalıştığı,

    – Baba olmamasına rağmen çocuklarının olduğu ve bu kurumda eğitim aldığı,

    – Hiç başvurmadığı halde pasaportunun olduğu,

    – Daha önce aynı savcılık tarafından yapılan soruşturma kapsamında FETÖ ile ilgisi olmadığı ve kovuşturmaya gerek yoktur kararı olmasına rağmen bu sefer Savcılık üyemizin Bank Asya’da hesabının olduğuna ilişkin gerçeğe aykırı bilgi ve ifadeler yer almıştır.

    Görevi adaleti tesis etmek, hukuku uygulamak olan kurumların ve kamu görevlilerinin devletin tüm olanakları ellerindeyken, bu kadar fahiş hata yapmaları, özensiz davranmaları hukuksuzluğun boyutunu göstermektedir. Bu durumda bu iddialarda bulunan kurumların, üyemizin ne zaman evlendiğini, kiminle evlendiğini çocuklarının kim olduğunu, çocuklarının eğitim gördüklerini iddia ettiği Batman İrfan İlköğretim Okuluna ne zaman kayıt olduklarını, adına düzenlendiğini iddia ettikleri, pasaportun ne zaman alındığını ve seri numarasını, Bank Asya’daki hesabına ilişkin tüm somut kanıtları sendikamıza sunmak zorundadır.”

    PİRHA/ANKARA

  • KHK’li Öğretmen Dersulu: Adalet yoksa mücadele vardır; işimi istiyorum-VİDEO

    KHK’li Öğretmen Dersulu: Adalet yoksa mücadele vardır; işimi istiyorum-VİDEO

     

    PİRHA – KHK ile işinden uzaklaştırılan Öğretmen Mehmet Dersulu, Ankara Yüksel Caddesi’nde 1247’nci kez, “İşimi geri istiyorum” dedi. Dersulu, “Adalet yoksa mücadele vardır. Mücadelemizi sürdürmeye devam edeceğiz” dedi. 

    Haberin videosu:

    Eğitimin ve öğretmenlerin kıymetinin en çok anlaşıldığı bu süreçte bir öğretmen Ankara Yüksel Caddesi’nde kendisine yapılan haksızlığı haykırmaya devam ediyor.

    Birçok emekçiyi haksız yere işinden eden Kanun Hükmünde Kararname (KHK) kıyımlarından birini yaşayan Öğretmen Mehmet Dersulu, hakkının ve mesleğinin mücadelesini 1247 gündür duyurmaya çalışıyor. Mehmet Dersulu Öğretmen “Adalet yoksa mücadele vardır” dedi. 

    Ankara’da Yüksel Caddesi’nde açıklama yapmasına polis tarafından izin verilmeyince açıklamasını başka bir yerde yapan Öğretmen Mehmet Dersulu, “Hakkımı ve İşimi geri istiyorum” dedi.

    KHK ile işine son verilen Öğretmen Mehmet Dersulu, bugün 1247’nci kez, polisin engellemesine rağmen “İşimi geri istiyorum” dedi.

    Dersulu, “Halk sağlığı diyenlerin halk sağlığını düşündüğü yok. Ataması yapıladığı için markette çalışan bir öğretmen evlere servise zorlanarak işten atıldı. Ekmeğin eşit bir şekilde dağıtılması gerekiyor, eğer ekmek eşit dağıtılmıyorsa adalet yok değildir. Adalet yoksa mücadele vardır. Mücadelemizi sürdürmeye devam edeceğiz. Zorbalıklarına baskılarına hiçbir zaman boyun eğmedik eğmeyeceğiz” diyerek açıklamasını sonlandırdı. 

    PİRHA/ANKARA

  • İhraç edilen akademisyen Özdikmenli, üniversitesi için helva dağıttı-VİDEO

    İhraç edilen akademisyen Özdikmenli, üniversitesi için helva dağıttı-VİDEO

    PİRHA- 5 Mart Dünya Ölü Üniversiteler Günü nedeniyle, KHK ile mesleğinden ihraç edilen akademisyen Dr. Gözde Özdikmenli bugün Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi için helva dağıttı. Özdikmenli, “OHAL komisyonunun kapatılarak mağdur ettiği tüm akademik personelin işlerine geri döndürülmesini ve kaybettikleri haklarının kendilerine geri iade edilmesini talep ediyorum” dedi. 

    Haberin Videosu

    15 Temmuz 2016’da darbe girişimin ardından KHK ile binlerce kamu emekçisi mesleklerinden ihraç edildiler. Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi’nden toplam 6 barış imzacısı akademisyen Kanun Hükmünde Kararname ile ihraç edildi. 29 Nisan 2017’de ihraç edilen Psikolog Gözde Özdikmenli, bugün 5 Mart Dünya Ölü Üniversiteler Günü nedeniyle helva dağıttı.

    AKADEMİDEKİ GÜVENSİZ ÇALIŞMA KOŞULLARI

    “5 Mart Dünya Ölü Üniversiteler Günü: Rahmetli Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi için helva dağıtımı” başlığıyla bir açıklama yapan Özdikmenli şunları belirtti:

    “Akademideki güvensiz çalışma koşullarının artması, akademik üretimde nitelikten daha çok niceliğe önem verilmesi uluslararası bir akademik direnişin yükselmesine sebep oldu. Fransa’daki sendikalar ülkelerinde yürürlüğe girmesi öngörülen emeklilik sistemi ve eğitim-araştırma yasa tasarılarına karşı 5 Aralık 2019’dan beri mesleklerarası bir genel greve gitmiş durumdalar. Fransa’daki akademisyen meslektaşlarımız öngörülen bu yasa tasarılarının içinde mevcut olan aşağıdaki maddelere karşı olduklarını deklare etmişlerdir:

    1. Akademisyenlerin rekabetçi bir değerlendirmeye tabi tutulması

    2. Hiyerarşik düzenlemeler ve akademisyenler arasındaki ayrıştırıcılık

    3. Sermaye piyasasındaki aktörlerin proje değerlendirme komisyonlarına dahil edilmesi

    4. Projelerin performans kriterlerinin piyasa koşullarına bağımlılığı 5. Akademisyenlerin çalışma saatlerinin arttırılması

    6. Fazla mesai ücretlerinin iptali

    7. Maaşların düşüklüğü

    8. Kadrolu emeğin yerini kontratlı güvencesiz emeğin alması.

    Geçen yıldan beri sistemde meydana getirilen bu olumsuz gelişmelere karşı Fransız halkı “Sarı Yelekliler” hareketini başlatmış ve kitlesel grevlere gidilmiştir.”

    MUĞLA SITKI KOÇMAN ÜNİVERSİTESİ’NİN ÖLÜM NEDENLERİ

    “Fransızların demokrasiden uzaklaşmaya yönelik geliştirdikleri bu haklı itirazlarına Türkiyeli Barış Akademisyenleri olarak desteğimizi bildirir selamlarımızı yollarız” diyen Özdikmenli,  Türkiye’deki üniversitelerin genelinin olduğu gibi Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi’nin ölüm nedenlerini de maddeler halinde şöyle sıraladı:

    1. Bilimsel eğitime önem verilmemesi

    2. Düşünce ve ifade özgürlüğünü hiçe sayması

    3. Savaşa karşı olan Barış Bildirisi imzacısı akademisyenlerin Kanun Hükmünde Kararname (KHK) lerle ihraç edilmesine neden olması

    4. Araştırma görevlisi ve öğretim üyelerini güvencesiz kadrolara mahkum etmesi

    5. Öğrencilere ve öğretim üyelerine haksız yere soruşturmalar açıp disiplin cezaları vermesi

    6. Meydana gelen cinsel taciz vakalarında erkek öğretim üyelerini koruması

    7. Kampüs içinde ağaç kesimleri yapması

    8. Üniversite içindeki sol-sosyalist sendika temsilcisi akademisyenlerin KHK ile ihraç edilen meslektaşlarına yönelik yeterince duyarlı ve destekleyici davranmamaları.

    “MAĞDUR EDİLEN AKADEMİSYENLER İŞLERİNE DÖNDÜRÜLMELİ, HAKLARI İADE EDİLMELİ”

    OHAL dönemiyle binlerce akademisyenin işlerinden kovulduğunu, Türkiye üniversitelerinin büyük kan kaybına uğradığını hatırlatan Akademisyen Gözde Özdikmenli açıklamasını şöyle sonlandırdı:

    “Üniversite yönetimlerinin siyasallaşması, rektörlerin seçiminin Cumhurbaşkanı’na ve öğretim üyelerinin çalışma sürelerinin uzatılması kararının rektörlere bağlanması ile birlikte üniversiteler tamamen işlevsiz kılınmıştır. İhraç edilmiş bir öğretim üyesi olarak bu olumsuz koşulların toplumsal bilinçlenme ve örgütlü mücadeleler ile düzeltilebileceğine inanıyorum. OHAL komisyonunun kapatılarak mağdur ettiği tüm akademik personelin işlerine geri döndürülmesini ve kaybettikleri haklarının kendilerine geri iade edilmesini talep ediyorum.”

    PİRHA/MUĞLA

  • ‘Arkadaşlarımızı öldükten sonra işe iade eden OHAL Komisyonu lağv edilmeli’-VİDEO

    ‘Arkadaşlarımızı öldükten sonra işe iade eden OHAL Komisyonu lağv edilmeli’-VİDEO

    PİRHA- Büro Emekçileri Sendikası (BES) Genel Sekreteri Aziz Özkan, KHK ile ihraç edildikten sonra hasta olup yaşamlarını yitiren emekçilerin işe iade edilmesine tepki gösterdi. Özkan, “OHAL kararlarıyla işlerinden ihraç edilen ve sonrasında yaşamlarını yitiren arkadaşlarımıza aynı komisyon tarafından işlerine iade kararları verilmesi, hem ailesine, hem sevenlerine, hem de bizlere yapılan en büyük zulümdür” dedi.

    Haberin videosu

    15 Temmuz’da yaşanan darbe girişiminden sonra 20 Temmuz’da ilan edilen OHAL ile birlikte OHAL komisyonları kurularak, kamudan 140 binin üzerinde kamu emekçisi ihraç edildi. Dönemin Adalet Bakanı Bekir Bozdağ ise “evet ihraç edilenlerin terörle bağlantılı olmadıklarını biliyoruz, tasarruf için yapıldı” demesine rağmen komisyonun süresi bir kez daha uzatılarak dosyalar sürüncemede bırakılıyor. KESK üyelerinin de ihraç edildiği süreç ve gelinen aşamaya ilişkin BES Genel Sekreteri Aziz Özkan, PİRHA’ya açıklamalarda bulundu.

    “OHAL KOMİSYONU OYALAMA KOMİSYONUDUR”

    Özkan, “15 Temmuz da yaşanan darbe girişiminden sonra 20 Temmuz’da siyasal iktidar tarafından yapılan sivil darbeyle Temmuz sonrası ülkede yaratılan OHAL sistemine karşılık bu hükümet, yüz binlerce kamu emekçisini ihraç etti” diyerek şunları belirtti:

    “İhraç edilen kamu emekçilerinin içerisinde gerek sendikamız BES, gerekse de konfederasyonumuza bağlı 11 iş kolundan toplamda 4 bin 238 ihracımız var. Kendi iş kolumuzda 455 ihraç olması ile birlikte bu ihraç sürecinde 17 arkadaşımız işlerine geri döndü, geri kalan 438 arkadaşımız ise 14 Temmuz 2017 tarihinde kurulan OHAL Komisyonu’na adli süreci takip etmek için başvurularını yaptılar.  Tabii ki bu OHAL Komisyonu, siyasal iktidarın eliyle yaratılan, Avrupa’daki adalet komisyonlarının baskısıyla, kendilerine bu dosyaların ulaşmasını engellemek için kuruldu. Biz buna oyalama komisyonu diyoruz. Bu oyalama komisyonuna 126.000 başvuru yapıldı. O günden, bugüne kadar BES üyesi olan 97 arkadaşımız işlerine iade edildi, 58 arkadaşımız ise OHAL Komisyonu tarafından reddedildi. Geriye kalan 382 arkadaşımızın ise süreci devam ediyor.” 

    “AHMET ÇOBAN’A YAPILAN AİLESİNE, SEVENLERİNE YAPILAN ZULÜMDÜR”

    “OHAL komisyonu tarafından verilen iade ve ret kararlarına baktığımızda aslında bütün arkadaşlarımızın haksız ve hukuksuz bir şekilde ihraç edildikleri ortada” diyen Özkan, İş-Kur örneğini vererek şunlara dikkat çekti:

    “Bütün ret gerekçelerinde ‘kurum personel dosyalarında elde edilen bilgiye göre’ diyor. Kurum personel dosyasında elde edilen bilgilerin kimler tarafından konulduğu, KHK ile yayınlanan resmi gazetede bile İş-Kur tarafından konulduğu teşhir edilmiştir. Kurum kanaati kullanılarak. Yani bir suç yoktur. Dönemin Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın “evet ihraç edilenlerin terörle bağlantılı olmadıklarını biliyoruz, tasarruf için yaptık” sözünde olduğu gibi siyasi tasarruf kullanılmaktadır. Aslında bütün arkadaşlarımız suçsuz, haksız ve hukuksuz bir şekilde işlerinden ihraç edilmişlerdir. Mesela ‘Kobani kurtuldu’ diye lokum dağıtan arkadaşımızdan, sosyal medya paylaşımları gerekçe yapılana, sevgilisinin tehlikeli olduğu iddiasına kadar onlarca absürt ve hukukla bir bağı olmayan kararlar var. Elimize ulaşan bir karara göre, Diyarbakır eski şube başkanlığımızı yapmış olan Ahmet Çoban, Nisan ayında yakalandığı amansız hastalığa yenik düşerek yaşamı sona erdi. Ahmet Çoban Büro Emekçileri Sendikasının kuruculuğunu yapmış arkadaşlarımızdan birisi ve sendikal mücadeleyi, hak arama mücadelesini her alanda yürüten bir arkadaşımızdı. OHAL Komisyonu’ artık öyle bir noktaya geldi ki yaşamı sona eren arkadaşlarımızı adeta bizimle, ailesiyle, sevenleriyle alay edercesine yaşamı sona erdikten sonra işe iade ediyorlar. Biz ilk günden söylemiştik bu arkadaşlarımızın tek bir suçu bile yok, bu arkadaşlarımız bizim alnımızın akıdır. 1990’lı yıllarda sendikaların kurucuları ve yürütücüleri, hak savunucularıdır. Bu ülkede hala demokrasinin ufakta olsa kırıntıları var ise, Ahmet Çoban gibi bu mücadelede yer alan arkadaşlarımızdan kaynaklıdır. OHAL’in bu iade kararı Ahmet Çoban’a, ailesine, sevenlerine yapılan zulümdür.”

    BES Genel Sekreteri Aziz Özkan, “Ahmet Çoban gibi Ankara vergi idaresinde çalışan Necdet Kalkan da aynı şekilde ihraç edildikten sonra ihraç zulmüne dayanamayıp yaşama yenik düştü. Oda tıpkı Ahmet Çoban arkadaşımız gibi OHAL komisyonu tarafından işine iade edilmiştir. Bu hukuksuzluklar elbette ki son bulacak. Bu hukuksuzlukların son bulması için, OHAL Komisyonu derhal lağv edilmeli, ihraç edilen tüm üyelerimiz işlerine geri dönmelidir. Biz bu yaşanan hukuksuzluk karşısında direne direne kazanacağız demiştik, biz haklıyız, biz kazanacağız diyoruz” dedi.

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

     

     

  • KESK: OHAL Komisyonu derhal lağvedilmeli – VİDEO

    KESK: OHAL Komisyonu derhal lağvedilmeli – VİDEO

    PİRHA- KESK EŞ Genel Başkanı Aysun Gezen, Milkiyeliler Birliği’nde yaptığı açıklamada, OHAL İnceleme Komisyonu’nun iktidarın ve yargının aparatı olduğunu belirterek, “komisyon derhal lav edilmelidir” dedi. CHP Ankara milletvekili ve Genel Başkan Yardımcısı Yıldırım Kaya’da, 12 Eylül benzeri bir tabloyu aşan bir sürecin yaşandığına dikkat çekerken, HDP Kocaeli milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu ise, “Sadece KHK’liler, KESK’liler değil tüm kamuoyunun, anayasayı çiğneyen hukuksuz komisyona karşı çok yüksek sesle çok net bir tepki vermeli” dedi.

    Haberin Videosu

    Kamu Emekçileri Konfederasyonu (KESK), OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonunun lağvedilmesine ilişkin Mülkiyeliler Birliği’nde basın toplantısı gerçekleştirildi. Basın toplantısına HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, HDP Şırnak Milletvekili Hüseyin Kaçmaz, CHP Ankara Milletvekili ve Genel Başkan Yardımcısı Yıldırım Kaya,  İHD Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan ve KHK’li Barış Akademisyenlerinden Cenk Yiğiter’in yanı sıra çok sayıda KESK üyesi katılım gösterdi.

    Basın açıklamasını, KESK Yürütme Kurulu adına Eş Başkan Aysun Gezen okudu.

    “OHAL KOMİSYONU, OYALAMA KOMİSYONUNA DÖNÜŞMÜŞTÜR”

    Aysun Gezen yaptığı açıklamada, darbe girişimi sonrası uygulanan politikaların adeta Nazi Almanya’sını aratmadığını belirterek şunları ifade etti;

    “Bilindiği üzere; KHK’lar eliyle ve Resmi Gazete’de isimlerinin yayınlanmasıyla on binlerce kamu emekçisi ihraç edildi. İktidarın ihraçlara ilişkin tüm itiraz yollarını kapatması içeride ve dışarıda itirazların yükselmesine neden olunca ve AİHM’e on binlerce başvuru yapılınca hızla bir oyalama mekanizmasına ihtiyaç duyuldu. “3 ay sürmez” denilen OHAL 2 yıl sürmüş, “başvuruları 2 yılda sonuçlandıracaktır” denilen OHAL Komisyonu 4. Yıla taşmıştır. Dolaysıyla OHAL pratikte kalıcı hale getirilmiştir. Hukuki değil idari bir organ olarak kurulan hükümet güdümündeki komisyonun çalışma yöntemi, esası ve karar alma hızı telafisi mümkün olmayan dramların yaşanmasına neden olmuştur. İktidar ve onun atadığı komisyon tüm bu yaşananların hesabını hukuken ve vicdanen nasıl verecek onu da zamanla göreceğiz.”

    “OHAL KOMİSYONU DERHAL LAĞVEDİLMELİDİR”

    KESK’lilerin iade oranının %30’u geçtiğini söyleyen Aysun Gezen, yerel yönetimler hariç tutulduğunda ise her 100 KESK’li den 60’ı iade edildiğini, bunun da komisyonun, bir düşman hukuku olarak geliştirilen kayyum politikasının tamamlayıcı unsuruna dönüştüğünün göstergesi olduğunu belirterek, “Anlaşılan iktidar, ihraçlara ilişkin mücadelemize olan öfkesini komisyon üzerinden de bir hınç almaya dönüştürmektedir. KESK’lilerin dosyalarının özellikle sonlara bırakılmasının ve hala 2.744 dosyanın görüşülmemiş olmasının bir hükümet talimatı olduğunu düşünmekteyiz” dedi.

    Son olarak, devletin her organın, her kurulunun, her yapısının kuruluşu usulüne göre imzalanmış uluslararası sözleşmelere, anayasaya ve yasalara uymak ve bu hükümler çerçevesinde görevlerini yürütmelidir diyen Aysun Gezen  “OHAL Komisyonu derhal lağvedilmelidir. Mağdur olan ihraç kamu emekçilerinin mağduriyet giderilinceye ve hukuksuz ihraç edilen tüm kamu emekçileri görevlerine iade edilinceye kadar mücadele etmeye devam edeceğiz” dedi.

    “12 EYLÜL’Ü AŞAN BİR TABLOYLA KARŞI KARŞIYAYIZ”

    CHP Ankara milletvekili ve Genel Başkan Yardımcısı Yıldırım Kaya’da, 12 Eylül benzeri bir tabloyu aşan bir sürecin yaşandığını söyleyerek şunları ifade etti;

    “Ne yazık ki bugün de 20 Temmuz darbesinden sonra benzer bir tabloyla karşı karşıyayız. Sormak istiyorum KESK ve KESK’e bağlı mücadele örgütleri ve bu örgütün üyeleri demokrasi özgürlük ve barıştan başka neyi savundular. Cemaatlerle, tarikatlarla hiçbir ilişkilerinin olmayacağını dünya alem biliyor ama bunların dertleri Fethullah Gülen örgütlenmesi ya da 15 Temmuz hain darbe girişimi yapanlarla hesaplaşmak değil, bunların dertleri bu ülkede demokrasi özgürlüğü barışı yok etmek.”

    HDP Kocaeli milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu ise, “Sadece KHK’liler, KESK’liler değil tüm kamuoyunun, anayasayı çiğneyen hukuksuz komisyona karşı çok yüksek sesle çok net bir tepki vermeli” diyerek , “Çünkü yüzbinlerce insanın kaderini elinde bulunduran bu komisyon maalesef haksızlığa devam ediyor. İnsanların kaderiyle zalimce ve vicdansızca oynuyor” dedi.

    İnsan Hakları Derneği Genel Eş başkanı Öztürk Türkdoğan ise, ”Biz her zaman söylüyoruz bu bir sosyal aynı zamanda siyasal bir mücadele. Evet bir yanıyla hukuksal mücadele, bir yanıyla da halk mücadelesi. Dolayısıyla bu mücadeleyi hep birlikte sürdürmeye kararlıyız ve sürdürüyoruz. Bizim dernek bünyesinde oluşturduğumuz Komisyonlar vasıtasıyla bu çalışmaları sürdürüyoruz. Avrupa konseyi nezdinde de bu çalışmaları yürütüyoruz. Özellikle sahada  KESK ve KESK’e bağlı sendikaların mücadelesinin çok önemli olduğunu, dayanışmasının çok önemli olduğunu bir kez daha vurgulamak gerekiyor dedi

    KHK’li Akademisyen Cenk Yiğiter’ de, Almanya’da yaşanan sürecin bir benzerinin Türkiye’de yaşandığına dikkat çekerek “ mantık ve pratik aynı. Başka insanı başka yurttaşlık statüsünde yurttaşlık olmayan bir statüye itekleme pratiği” dedi.

    PİRHA/ANKARA

     

     

     

     

     

     

     

     

     

  • Öldükten sonra görevine iade edildi; sendika dava açacak-VİDEO

    Öldükten sonra görevine iade edildi; sendika dava açacak-VİDEO

    PİRHA- SES Malatya Şubesi, Kanun Hükmünde Kararname ile kamudan ihraç edilen ve öldükten sonra görevine iade kararı verilen eski SES Malatya Şube Başkanı Bülent Uçar’a dair basın açıklaması yaptı. Açıklamada, “Bülent Uçar’ın yaşamını yitirmesi KHK zulmünün başlangıcıdır. OHAL komisyonuyla iade olması bu zulmün ne kadar haksız ve hukuksuz olduğunun göstergesidir” denildi.   

    Haberin videosu

    675 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile kamudan ihraç edilen Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) Malatya Eski Şube Başkanı Bülent Uçar, ihraç sürecine ve haksızlığa dayanamayarak kalp krizi geçirmiş ve hayatını kaybetmişti. OHAL Komisyonu, Uçar’ın ölümünün ardından işe iade edilmesi yönünde karar verdi.

    Sağlık Emekçileri Sendikası (SES) Malatya Şubesi Eşbaşkanı Zuhal Güler, Kanun Hükmünde Kararname ile kamudan ihraç edilen ve öldükten sonra görevine iade edilen eski SES Malatya Şube Başkanı Bülent Uçar’a dair basın açıklaması yaptı.

    Dönemin Malatya Devlet Hastanesi idarecileri bünyesinde oluşturulan komisyon tarafından hazırlanan gayri hukuki ve ahlaki olmayan bir liste ile Bülent Uçar’ın ihraç edildiğinin altını çizen Güler, Uçar’ın yaşamına neden olan ihraç kararınını veren o dönemki Malatya Devlet Hastanesi idarecileri hakkında yasal süreç başlatacaklarını ifade etti.

    “ÖLÜMÜNDEN DÖNEMİN BAŞHEKİMİ ERHAN BERK SORUMLU”

    29 Ekim 2016 tarihinde 675 sayılı KHK ile Bülent Uçar’ın görevden alındığını ve tekrar göreve iade edildiğini hatırlatan Güler, Uçar’ın haksız ve hukuksuz bir şekilde ihraç olmayı kabullenemediği için haksızlığa yenik düştüğünü söyledi.

    Uçar’ın görevine geri iade kararının ailesini ve kendilerini derinden yaraladığını ifade eden Güler şunları kaydetti:

    “Dönemin Malatya Devlet Hastanesi idareciler bünyesinde oluşturulan komisyon tarafından hazırlanan listenin ne kadar gayri hukuki ve ahlaki olduğu bu şekilde anlaşılmış oldu. Dönemin Başhekimi Erhan Berk, Bülent’in ölümünden sorumludur. İdareci olarak hiçbir soruşturma başlatmadan mevcut listeyi onaylaması yasal olarak sorumlu kılmaktadır. Bu listelerin nasıl hazırlandığı kimler tarafından hazırlandığını biliyoruz. Başhekimlik bünyesinde oluşturulan komisyonun hazırladığı liste kendilerini kurtarmak için yaptıklarını ve sonuçlarını düşünmediklerinin farkındayız. Hiçbir soruşturma yapmadan insanları işten atmak için içinde bulundukları fiili durum insanların hayatında tahribata hatta Bülent Uçar’ın yaşamına mal olmuştur.”

    “YASAL SÜREÇ BAŞLATACAĞIZ”

    “Bülent Uçar’ın ölümüne neden oldunuz” diyen Güler, Bülent Uçar’ın görevinden ihraç edilmesine sebep olan idarecilere, “Bülent suçsuz bulundu. Bu saatten sonra o dönemdeki idareciler şimdi işgal ettikleri koltuklarda vicdanınız rahat bir şekilde oturabilecek misiniz? Vicdanınız rahat mı?” sorusunu yöneltti. Bülent Uçar’ın yaşamını yitirmesinin KHK zulmünün başlangıcı olduğuna dikkat çeken Güler, ihraç kararına neden olan dönemin Malatya Devlet Hastaneleri idarecileri hakkında yasal süreç başlatacaklarını vurguladı. Güler şöyle konuştu:

    “Bülent ihraç olduktan sonra iki çocuğunun ve ailesinin ihtiyaçlarını karşılamak için iş başvuruları yapıyor ancak KHK’lı olduğu için hiçbir yerde iş bulamıyordu. Yaşamını yitireceği gün İŞKUR’a iş başvurusunda bulunmak için evraklarını teslim ettikten sonra evine gelip göğsünde ve sırtında ağrılar olduğunu söylüyor. Eşinden 112’yi aramasını istiyor. Ancak 112 kısa sürede gelmesine rağmen oracıkta yaşamını yitiriyor. Bülent Uçar’ın yaşamını yitirmesi KHK zulmünün başlangıcıdır. OHAL Komisyonuyla iade olması bu zulmün ne kadar haksız ve hukuksuz olduğunun göstergesidir.”

    “Işıklar içinde uyu yoldaşım. Çok sevdiğin mesleğine dün itibariyle iade olmuşsun. Varlığınla hepimizin hayatında güzel anılar bıraktın. İade kararıyla seni işinden ailenden uzaklaştıranlara vicdan azabı oldun. Bülent Uçar’ın yaşamına neden olan ihraç kararı ve iadesindeki durumu başta o dönem Malatya Devlet Hastanesi idarecileri olmak üzere yasal bir süreci başlatacağımızı buradan bildirmek istiyoruz.”

    Mehmet YALMAN/MALATYA