Etiket: iktidar

  • Tülay Hatimoğulları: Sorumluluk iktidarda; somut ve güven verici irade ortaya koymalı!-VİDEO

    Tülay Hatimoğulları: Sorumluluk iktidarda; somut ve güven verici irade ortaya koymalı!-VİDEO

    PİRHA- Meclis Grup Toplantısı’nda konuşan DEM Parti Eş Genel Başkanı Hatimoğulları, iktidara somut ve güven verici bir irade ortaya koyarak adım atma çağrısında bulunarak, “Toplumun barış talebine kulak verin, sorumluluk artık iktidarda. Başka bir seçenek yok” dedi.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, Meclis Grup Toplantısı’nda gündemdeki gelişmelere ilişkin konuştu.

    İmralı Heyeti üyesi Sırrı Süreyya Önder’e geçmiş olsun dilekleriyle konuşmasına başlayan Tülay Hatimoğulları, dün Sırrı Süreyya Önder’in doktorlarının yaptığı açıklamayı anımsatarak umutlarını yitirmediklerini kaydetti. Tülay Hatimoğulları, “Barışın aktörü olarak bugüne kadar verdiği bütün mücadeleleri başarıya ulaştırmaya ramak kalmışken, bir kez daha diyoruz ki: Aramıza geri dön ve yarım bıraktığın işi gel hep birlikte tamamlayalım. Buradan sizler adına, bu parlamentoda emek veren biri olarak Sırrı Süreyya Önder’e hepimiz adına geçmiş olsun dileklerimizi bir kez daha iletiyorum” dedi.

    “6 ŞUBAT DEPREMİNDEN DERS ÇIKARILMADI”

    İstanbul’da geçtiğimiz günlerde gerçekleşen depremlere değinen Tülay Hatimoğulları, 6 Şubat depreminden bir ders alınmadığını vurguladı. Hatimoğulları,  “Hatay depreminin üzerinden iki yıl geçti ama hâlâ insanlar konteynerlerde yaşamak zorunda. İktidar, rant için depremzedeye adeta bir müşteri gibi davranmaya devam ediyor. Sağlam iş yerlerinin ve konutların olduğu yerlerde istimlak siyaseti yürütmeye devam ediyorlar. Antakyalılar, Defneliler, Samandağlılar bundan rahatsız. İnsanlar kendilerini iş makinelerinin önüne atıyor. Her gün orada bir eylem var, her gün bir itiraz var. Ama ‘rezerv alan’ adı altında istimlak politikaları sürüyor. Oradaki insanlar; ‘Defneli, Samandağlı ve Antakyalı, sesimi duyan var mı?’ diyor. Tıpkı enkaz altında dedikleri gibi, şimdi de aynı şeyi söylüyorlar.

    Bizler DEM Parti olarak diyoruz ki: Bizler sizin sesinizi duyuyoruz. Sizin sesi, soluğu olarak, taleplerinizi alanlarda ve meydanlarda yürüttüğümüz mücadelede yanınızdayız; parlamentoda da bu kürsülerden dile getirmeye devam edeceğiz. Buradan bir kez daha diyoruz ki: Bu istimlak politikalarından, bu rezerv alan uygulamalarından derhal vazgeçin. Makul çerçevede konut yapımını hızlandırın. İstanbul’da yaşanacak bir depremde Hatay’dan, Maraş’tan hatırlayacağız ki Türkiye çok büyük bir etki yaşadı. Türkiye, bu enkazın altında kalır. İstanbul’da yaşanacak bir depreme ‘geçti’ diyemez hiç kimse. Geçmedi. Tehlike devam ediyor ve önlem alınmak zorunda” ifadelerini kullandı.

    “BELEDİYELERİMİZDEN ELİNİZİ ÇEKİN”

    Merkezi hükümete düşen görevin yerel yönetimleri kayyım anlayışıyla yıpratmak değil, tam tersine yerel yönetimlerle koordineli bir şekilde bu süreci yürütmek olduğunu vurgulayan Tülay Hatimoğulları, “Bakın, biz bu konuyu konuşurken aklıma Van Büyükşehir Belediyemizin bir icraatı geldi. Açılışına ben katılmıştım, AKOM’un, Doğal Afetle Mücadele Koordinasyon Merkezi’nin. Ve o açılışı Van Belediyemiz gerçekleştirirken, inanın, belediye eşbaşkanlarımız da, AKOM’un personeli de, oradaki kadrolar da bayramlık çocuklar gibi sevinçliydiler. Çünkü öyle bir kurum ortaya çıkarmışlardı ki sadece Van’a değil, deprem bölgesi olan bütün o muhite hizmet edecek büyüklükte ve ölçekte bir kurumu oluşturmuşlardı ve bunu halkın hizmetine sunmuşlardı.

    Ama bu iktidar ne yaptı? Bu kadar çalışkan belediye eş başkanlarımızı görevden alarak kayyım atadı. Oysa onlar bu ve benzeri çok sayıda projeye imza atmak, daha fazla kente ve halka hizmet etmek için seçildiler. Buradan bir kez daha bu iktidara sesleniyoruz: Bütün kayyım atamalarından derhal vazgeçin. Seçilmiş belediye eş başkanlarımızı ve belediye başkanlarını acilen görevlerine iade edin. Başta doğal afetler olmak üzere, kent hizmeti bakımından merkezi hükümet, acil şekilde yerel yönetimlerle koordineli çalışmalıdır. Belediyelerimizden elinizi çekin” sözlerini kullandı.

    1 MAYIS ÇAĞRISI

    Tülay Hatimoğulları’nın konuşmasının satır başlıkları şöyle:

    “DEM Parti olarak emeğin özgürlüğü ve demokratik toplum için, 1 Mayıs şiarıyla Türkiye’nin her yerinde alanlarda, meydanlarda olacağız. Sayın Öcalan’ın barış ve demokratik toplum çağrısı, yeni bir dönemin kapısını aralamaktadır. Bu çağrı; ekmeği, barışı ve demokrasiyi büyütme çağrısıdır. Barış, emekçiler için ekmek kadar hayatidir. Barış dönemlerinde ekmek mücadelesi daha etkili ve sonuç alıcı olur. Demokratik toplum, işçinin ve ezilenlerin yaşam güvencesidir. Emek barışla nefes alır, barış emekle. Barış olmadan refah olmaz. Kaynaklar savaşa değil, insanca yaşama aktarılmalıdır.

    Örgütlü emek, barışla güçlenmelidir.

    Bu yıl hem Kürt illerinde hem de batıda güçlü bir 1 Mayıs için hep birlikte hazırlanıyoruz. Biz biliyoruz ki Kürt halkının özgürlük mücadelesi, işçilerin emek mücadelesi içindir. İşçilerin birliği, halkların kardeşliği sadece bir temenni değildir. Türk işçi, Kürt işçi kardeşiyle kaderinin aynı olduğunu fark edip elini tutmasıdır. Kürt anne, Türk anneye ‘Acımız aynı, o halde barış için el ele verelim’ demesi ve el ele tutuşmasıdır. İşte o zaman işçiler birlik, halklar kardeş olur. Ekmek, barış ve özgürlük için tüm emekçileri ve halkları 1 Mayıs’ta alanlara çağırıyoruz. Zamlara, hayat pahalılığına, yoksulluğa, savaşa ve sömürüye karşı hep beraber alanlarda olacağız. 8 Mart’ın cesareti ve Newroz’un coşkusuyla, 1 Mayıs’ta emeğin özgürlüğü için alanlarda olacağız. 1 Mayıs’ta atılan her slogan zulme karşı bir çığlık olacaktır. Yaşasın işçilerin birliği, halkların kardeşliği! Yaşasın 1 Mayıs! Biji yek Gulan!

    İŞÇİ KATLİAMI

    Bugün sermayenin yüzlerce yıldır topluma karşı sürdürdüğü savaşın en zorba dönemlerinden birini yaşıyoruz. 2025 yılı 1 Mayıs’ı, işçiler ve ezilenler tarafından karanlığın en zifiri olduğu bir dönemde gerçekleşiyor. Sistem sadece bir kâr aracı değil, büyük bir ölüm makinesi gibi çalışıyor. Diyar Kişoğlu, Van’dan kalkıp Maraş’a çalışmaya gidiyor. Geçtiğimiz gün, bu genç işçi şantiyesinin yatakhanesinde yaşamına son veriyor. Bu fotoğrafa hep beraber iyi bakalım. Bu fotoğraf da 14 yaşındaki Abdurrahman’ın fotoğrafı. Yine geçtiğimiz aylarda, Niğde’nin Bor ilçesindeki Organize Sanayi Bölgesi’nde kolunu makineye kaptırıyor ve hayatını kaybediyor. 14 yaşında bir çocuk işçi. Afganistanlı göçmen işçi Vezir Muhammed Nurtani, Zonguldak’ta ruhsatsız bir maden ocağında çalışırken hayatını kaybediyor.  Delilleri ortadan kaldırmak için bedeni ateşe veriliyor. Bununla ilgili yargılananlar ise ne yazık ki adaletsiz bir yargılama sonucu cezasız kalıyor. Bunu kabul etmek mümkün değil. Bakın sevgili Muhammed, 3 çocuk babasıydı ve ona dair var olan tek şey bu fotoğraf. Geriye ona dair hiçbir şey kalmamış. Onun eşi şunu söylüyor: ‘Benim çocuklarım çocuk değil mi? Eşim eş değil mi?’ Ne yazık ki Türkiye’de bu iktidarın işçilere reva gördüğü yaşam budur.”

    “KADIN YOKSULLUĞU SON BULMALI”

    Kadın yoksulluğu son bulmalıdır. Geliri olmayan kişilere belli şartlar altında temel yurttaşlık geliri sağlanmalıdır. Biz, güvencesiz çalışmanın sona ermesi, kadınların iş yaşamında eşit ve güvenli koşullarda çalışabilmesi, çocuk işçiliğinin ve iş cinayetlerinin son bulması için mücadele ediyoruz. Bizler mücadele ederken, bu mücadeleye destek çıkan; Türkiye’nin dört bir yanından devrimciler, sosyalistler bu haklı davanın sonuna kadar yanında oldular. Bugün yine sabah bir şafak operasyonuna uyandık. İşçinin, emekçinin, esnafın, çiftçinin, yoksulun ve siz burada bulunan birçok iş kolundan olan değerli işçi, emekçi kardeşlerimin hakkını savunan çok sayıdaki solcu, sosyalist, devrimci yoldaşımız, arkadaşımız bu sabah gözaltına alındı. Bu gözaltılar bizleri yıldıramaz. Bu gözaltılar derhal sona ermelidir. 1 Mayıs’a dönük gerçekleştirilen bu operasyonları asla kabul etmiyoruz. Buradan gözaltındaki gençlerle dayanışma içinde olduğumuzu belirtiyor, derhal aramıza serbest olarak bırakılmalarını talep ediyoruz.”

    “ELİNİZİ BEDENİMİZDEN ÇEKİN”

    Sağlık Bakanlığı eliyle uygulamaya konan ‘Normal Doğum Eylem Planı’ ve 19 Nisan’da yürürlüğe giren ‘Ayakta Teşhis ve Tedavi Yapılan Özel Sağlık Kuruluşları Hakkındaki Yönetmelik’te hayata geçirilmek istenen de tam anlamıyla böyle bir uygulamadır. Kadınların doğurup doğurmayacağına, kaç çocuk doğuracağına kadınlar kendileri karar verir. Kadınlar nasıl doğum yapacaklarına siyasi iktidarla müzakere ederek değil; doktorlarıyla birlikte karar verir. İktidara düşense bu kararlara saygı duymak ve kadın sağlığını koruyacak politikaları hayata geçirmektir. Geçtiğimiz hafta sonu Van’da toplanan 58 kadın örgütünün yeniden gündeme taşıdığı Rojin Kabaiş’in akıbeti nedir?Gülistan Doku nerede?

    Bu soruların yanıtını bekliyoruz.

    İktidara düşen görev, bu sorulara yanıt vermektir; şiddetle etkin bir biçimde mücadele etmektir. Ayrıca, farklı cinsiyet kimliklerine ve cinsel yönelimlere karşı nefret suçlarını körükleyen kanun teklifinin sunulması da yine bu erkek aklın, eril anlayışın bir eseridir. Dayatılan erkek egemen politikalara biz kadınlar, ‘Eh ne yapalım, boynumuz kıldan incedir, bu devran böyle gelmiş, böyle gider’ demedik, demeyeceğiz. Elinizi bedenimizden, emeğimizden, kimliğimizden derhal çekin. Bizler; Jin, jiyan, azadî şiarıyla mücadele eden kadınlarız ve öyle olmaya devam edeceğiz.

    “HEDEFİMİZ 3 MİLYON HANE”

    Halklarımızın barış ve demokratik çözüm talebi inanılmaz derecede hızlı büyüyor. Bu bize çok büyük umut veriyor. Barış arayışımızı çok yönlü bir mücadeleyle sürdürüyoruz. Sadece siyasi temaslarla sınırlı kalmadık; halklarımızla doğrudan buluşarak barış talebini büyütüyoruz, sokağın ve toplumun her kesimine taşıyoruz. 10 Nisan’dan bu yana her yerde ev ziyaretleri, mahalle toplantıları, kent kent ziyaretleri sürdürüyoruz, sürdürmeye devam edeceğiz. Ev ev gezerek halkın beklentilerini, önerilerini, eleştirilerini alıyoruz. Ayrıca süreç hakkında değerli halklarımızı bilgilendiriyoruz. Bu çalışmada biz eş başkanların gönderdiği mektuplar değerli halklarımızla paylaşılıyor. Hedefimiz: 3 milyon hane. Ziyaret ettiğimiz her ev, barış ve demokratik toplum mücadelesini büyütüyor. Bizler, barışın milyonları içerecek şekilde toplumsallaştırılabileceği inancındayız. Gittiğimiz her evde, çaldığımız her kapıda, yaptığımız her toplantıda barış için dualar, dilekler, temenniler alıyoruz.

    “BARIŞTAN BAŞKA SEÇENEĞİMİZ YOK”

    Bakın Gülizar Yaşar bir Kürt kadın, bir barış annesi. Çatışmalı süreçte abisi, kızı ve oğlu dahil 19 yakınını kaybetmiş bir Kürt anne. Bu anne diyor ki, hem Türk hem Kürt annelere seslenerek: ‘Herkes bu sürece sahip çıkmalıdır. Sahip çıkmalıdır ki ne bir Türk annenin gözyaşı aksın, ne bir Kürt annenin gözyaşı aksın.’ Biz de buradan Gülizar annemize diyoruz ki: Senin bu haklı talebinin, bütün ödenmiş bedellerle beraber, sonuna kadar arkasındayız. Bu sebeple, başta iktidar ve ana muhalefet partisi olmak üzere herkese sesleniyoruz: Elinizi taşın altına koyun. Toplumun taleplerine kulak verin. Bu toplum artık barış istiyor. Onurlu bir yaşam istiyor. Milyonlar duysun bu sesi: Bir tek yolumuz var. Bir tek yolumuz: Gülizar annenin ve burada ismini sayamadığım birçok Türk, Kürt, Arap annenin haykırışı: Ya barış, ya barış, ya barış. Başka seçeneğimiz yoktur.

    “ÇÖZÜM, EN GENİŞ MUTABAKATA DAYANARAK SÜRDÜRÜLMELİDİR”

    Barış ve demokratik toplum ancak herkesin siyasi iradesine saygı duyulmasıyla gerçekleşir. Bugün İstanbul’dan Van’a, Şişli’den Halfeti’ye kadar halk iradesini yargı darbeleriyle ortadan kaldırmaya çalışmak, barış sürecine çok büyük zararlar vermektedir. Demokratik geleceğin umudunu baltalamaktadır. Çözüm, en geniş mutabakata dayanarak sürdürülmelidir. Ana muhalefet başta olmak üzere, muhalefet bu mutabakat sürecinin dışında tutulmamalıdır. Bu sürecin dışında tutulması hedeflenir ve benzer adımlar atılırsa, ne yazık ki bu süreçler akamete uğrar. Tarihte bunun çok örneğini gördük.

    Barışla ortaya çıkacak demokratikleşmeyi yok saymak, siyasi rekabet üzerinden galip gelme arzusuyla süreci ele almak, bu sürece büyük kaybettirir. Siyaset yapma hakkının da, barışın da güvencesi hukuka dönmek, hukuku işletmek ve demokratikleşmektir. Gelin barışı hukukla kuralım. Demokrasiyle görkemli bir hale getirip, bu ülkenin geleceğine hep beraber armağan edelim.

    “BARIŞA İNANIYORUZ”

    Bu görüşmede, barış ve çözümün zemininin oluşması için partimizin önerilerini, halkın beklentilerini net bir şekilde ifade etti heyetimiz. Başta Sayın Abdullah Öcalan’ın iletişim ve çalışma özgürlüğü olmak üzere, atılması gereken adımlarla ilgili top artık iktidarın sahasındadır. Sorumluluk artık onlardadır. Bu sorumluluğa göre hareket etmelerini bekliyoruz. Demokratik çözüm için siyasi irade göstermek kaçınılmazdır. Bu siyasi iradeyi göstermek, cesaret işidir; demokratikleşmeye olan bağlılığın göstergesidir. Bu kapsamda iktidarı, halkın barış çağrılarına kulak vermeye; çözüm için somut ve güven verici bir irade ortaya koymaya davet ediyoruz. DEM Parti olarak barış ve çözüm süreci için topyekûn bir seferberlik içindeyiz.

    Çünkü biz barışa inanıyoruz. Çünkü biz, barışın bu coğrafyaya gelmesi gerektiğine kalben, yürekten inanıyoruz. Çekilen acıların, akan gözyaşlarının, şimdiye kadar akmış olan kanın son bulması için; demokratik bir zeminde, herkesin kendini ifade edebildiği, eşit, özgür ve demokratik bir cumhuriyeti inşa etmek için hepimizin yüreği 7/24 atmaya devam ediyor. Biz DEM Parti olarak, bu anlamda bütün görev ve sorumluluklarımızı fazlasıyla yerine getirmeye çalışıyoruz.”

    PİRHA/ANKARA

     

  • Hatimoğulları: İkinci kritik eşiği aşması gereken iktidardır-VİDEO

    Hatimoğulları: İkinci kritik eşiği aşması gereken iktidardır-VİDEO

    PİRHA- DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, 27 Kasım’da gelen çağrıdan sonra iktidarın somut bir adım atmadığına işaret ederek, “Bu çağrının zemininin toplumsal karşılığının olması için, hayata geçebilmesi için ikinci kritik eşiği aşacak olan zeminin oluşturulması iktidara ve devlete düşmektedir. Bizler de bu ikinci eşiğin aşılmasını dört gözle beklemekteyiz” dedi.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, gündeme dair partisinin Meclis grup toplantısında değerlendirmelerde bulunarak, iktidara, PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın kongreyi toplayabilmesi için derhal koşullarının oluşturulması çağrısı yaptı.

    “MİLYONLAR ÇAĞRIYA SAHİP ÇIKTI”

    Bu yıl Newroz meydanlarında tarihi çağrının yankılandığını söyleyen Tülay Hatimoğulları, “Günlerdir iradesini korumak için sokaklarda direnen halklarımız, karanlık bir geleceğe asla teslim olmayacağız diyen kadınlar, bütün renkleriyle, canlılıklarıyla Newroz alanındaydı. Bu sene Newroz alanında Türkiye ve Kürdistan’ın dört bir yanında kadınların ‘Jin Jiyan Azadî’ sloganı bir şiara dönüştü, bütün Türkiye ve Kürdistan’ı sardı. Newroz meydanlarında Asrın Çağrısı’na sahip çıkarak barışın yolunu açmak isteyen milyonlar vardı. İnsanlık dışı koşullardan kurtulmak, alın terine ve ekmeğine sahip çıkmak için mücadele eden emekçi kardeşlerimiz vardı” dedi.

    “MİLYONLARIN ORTAK TALEBİ DEMOKRASİ VE ÖZGÜRLÜK”

    Devamında ise Tülay Hatimoğulları şunları belirtti:

    “Bu Newroz’da milyonlar alanlardaydı. ‘Barış ve çözümü destekliyorum, tarihi çağrının arkasındayım’ dedi milyonlar. ‘Sayın Öcalan’ın özgürlüğü ve özgür çalışma ortamının sağlanması en güçlü talebimdir’ dedi. Sayın Öcalan’ın koşullarının acilen düzenlenmesi ile ilgili en güçlü mesajı verdi milyonlar. İktidar, Newroz alanlarında yükselen milyonlarca insanın sesini duymalıdır. Bu taleplere kulak vermelidir. Newroz meydanından değerli halklarımızın mesajını iktidar çok iyi okumalı ve anlamalıdır. Milyonlarca insanın tek vücut olduğu barış talebini hiç kimse görmezden gelemez, inkâr edemez, oyalama siyasetine başvuramaz. Meydanlardan yükselen barışın sesine her kim kulağını kapatırsa şunu bilsin ki çok büyük kaybeder.

    “İKİNCİ KRİTİK EŞİĞİ AŞMAK İKTİDARA VE DEVLETE DÜŞÜYOR”

    2025 Newrozu’na bu çağrının sahiplenilmesi damgasını vurmuştur. Newroz ateşinin yandığı her yerde Türkiye halkları, asrın çağrısı ile birlikte barışın kokusunu, demokrasinin umudunu hissetti. Rotası barışa, demokrasiye, adalete ve özgürlüğe çıkmayan bir yola tevessül etmek, toplumsal barışı imkânsız hale getirir. Palyatif çözümlerle, oyalayıcı tutumlarla, bütünlüklü olmayan bakışlar peşinde olarak iç siyaseti böl-yönet yönteminden medet ummak, bu ülkedeki barış umuduna yapılacak en büyük kötülüktür. Temel bazı hususlar vardır ki acil bir şekilde adımlar atılmalıdır. Sayın Öcalan’ın çağrısının örgütü tarafından hayata geçirilebilmesi, kongrenin toplanabilmesi için acil bir şekilde güvenli zemin oluşturulması lazım. Bunlar Sayın Öcalan ile kurulacak bir diyalogla çözülür. Sayın Öcalan’ın özgür çalışma koşullarının sağlanmasıyla yol alınabilir. Sayın Erdoğan, ‘Kritik bir eşik aşıldı’ demişti. Evet, bu süreç açısından baktığımızda birinci kritik eşik aşılmıştır, ancak ikinci kritik eşiği aşması gereken iktidardır, devlettir. Bu çağrının zemininin toplumsal karşılığının olması için, hayata geçebilmesi için ikinci kritik eşiği aşacak olan zeminin oluşturulması iktidara ve devlete düşmektedir. Bizler de bu ikinci eşiğin aşılmasını dört gözle beklemekteyiz. Bu eşiğin aşılması zor değildir.”

    “İKTİDAR NE HUKUK NE MEŞRUİYET ARIYOR”

    İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Ekrem İmamoğlu, Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan, Beylikdüzü Belediye Başkanı Murat Çalık başta olmak üzere, Türkiye’de çok sayıda siyasetçinin tutuklandığını biliyoruz. İstanbul Büyükşehir Belediyesinin yönetimine bir operasyon gerçekleşti ve akabinde onlarca insan tutuklandı. İktidar ne hukuk ne meşruiyet arıyor. Elindeki yargı sopasıyla her yere saldırıyor. Önce İmamoğlu’nu rehin aldılar, daha sonra İstanbul Barosu Başkanı Sayın Kaboğlu ve yönetimini görevden aldılar. Sonra da yüzlerce öğrenci, genç, hakkını arayan, itiraz eden çok sayıda insan gözaltına alındı ve hâlâ gözaltılar devam ediyor. Dün de protestoları takip etmek üzere, aslında kamusal bir görevi icra eden basın emekçilerine, ulusal ve uluslararası ajanslara bağlı çok sayıda basın emekçisi de gözaltına alındı. Yine İstanbul, İzmir, Ankara, Adana başta olmak üzere Türkiye’nin birçok kentinde şafak operasyonları yapıldı ve gözaltılar gerçekleşti. Demokratik protesto hakkını kullanan insanlara çok ağır bir şiddet uygulanıyor.

    “BÖYLE Mİ BARIŞ GETİRECEKSİNİZ?”

    Polisler, demokratik hakkını kullanan gençlere, insanlara, kadınlara gözaltı uygularken yoğun bir şiddet uyguladı. Adeta sokaklarda insanlara işkence edildi. Bunu kabul etmek mümkün değildir. Her geçen gün polis devleti iktidar şiddeti artırdıkça, Saraçhane’den Türkiye’nin dört bir yanında daha büyük katılımla demokratik hakkını, itiraz hakkını kullandığını gördük. Buradan biz iktidara seslenmek istiyoruz: Ey iktidar, bu nasıl bir korkudur, nasıl bir akıl tutulmasıdır ki böyle bir operasyonu ve böyle bir şiddet sarmalını hayata geçirdiniz. Türkiye haksızlık ve hukuksuzluklara karşıdır. AKP seçmeni bile bu uygulamaları asla adil görmemektedir, haksız bulmaktadır. Tüm Türkiye’yi mi tutuklayacaksınız? Bütün Türkiye’ye ayakta, herkesi mi tutuklayacaksınız? Böyle mi yöneteceksiniz ülkeyi? Bu ülkeye böyle mi barış getireceksiniz? Bu şiddeti ve saldırıları bir an önce durdurun. İmamoğlu’na ve İstanbul Barosu’na yönelik gerçekleştirilen bu siyasi darbeyi asla kabul etmiyoruz. DEM Parti olarak en ağır şekilde kınıyoruz.

    “85 MİLYON KABUL ETMEDİ”

    Bunu Newroz alanlarında gördük, bunu Saraçhane direnişinde gördük, bunu Kastamonu’dan Artvin’e kadar, Van’da Diyarbakır’a kadar, İzmir’den Çukurova’ya kadar her yerde gördük. Üniversite öğrencilerinin boykot direnişi devam ediyor. Eğitim Sen’e bağlı üniversite emekçilerinin bugün iş bırakma kararı vardı, yine ışık hızıyla Eğitim Sen’e soruşturma açıldı. Bunu asla kabul etmiyoruz. Demokrasi için, adalet için direnmek haktır.

    “ÜNİVERSİTELİ GENÇLERİN BOYKOT DİRENİŞİNİ SELAMLIYORUZ”

    Bu iktidarın, güce sahip olduktan sonra topluma yaptığı en büyük kötülük, yaşam tarzına karışmaktır. Kadınların yaşam tarzına karışıldı. Farklı halklardan ve inançlardan insanların inançlarına ve yaşam tarzlarına karışıldı. Türkiye, tarihi boyunca gelebileceği en derin yoksulluğa gelmiş durumdadır. O yüzden insanların öfkesi çok büyüktür. Buradan iktidara tavsiyemizdir: Hiç evirip çevirmeden çıkın deyin ki ‘Burada ortada bir hukuk, bir yargı meselesi yok’ deyin. ‘Siyaseten rakibimizi bertaraf etmek için zarları hileli atıyoruz’ deyin. Çünkü ekranda gerçeği çarpıtan, algı operasyonlarını yaratmaya çalışanlara halk nasıl geçmiş dönemlerde inanmadıysa, şimdi de inanmamaktadır. Bu ülkenin gençleri ve üniversitelileri protesto hakkını kullanıyor, onlara sokak terörü diyor, 7/24 medya bunu işliyor. Bunu kabul etmemiz asla mümkün değildir. Ben buradan bir kez daha ODTÜ, İTÜ ve burada ismini sayamadığım çok sayıda üniversitede gençlerin başlattığı boykot direnişini selamlıyoruz.

    “KADINLARA YÖNELİK HAKARETLERİN KARŞISINDAYIZ”

    Erkek egemen akıl inanın hiçbir fırsatı kaçırmıyor. Bizimle ilgili, yani kadınlarla ilgili her fırsatta, kadınlara dönük cinsiyetçi söylemler, hakaretler ve küfürlerle ortaya çıkıyorlar. Daha önce Selahattin Demirtaş’ın eşi sevgili Başak Demirtaş’a yapılmıştı bu uygulamalar ve hakaretler. Şimdi Ekrem İmamoğlu’nun eşi sevgili Dilek İmamoğlu’na cinsiyetçi küfürler ve hakaretler yapılıyor. Aynı şekilde Erdoğan’ın annesine de yapılıyor. Biz kadınlar bunları asla kabul etmeyiz. Kim ve ne şekilde yapıyor olursa olsun, kadınlara yönelik cinsiyetçi küfürleri, hakaretleri asla kabul etmiyoruz.

    KENT UZLAŞISI

    Kent Uzlaşısı’nı suç örgütleriyle iltisaklı bir hale getirmeye çalışıyorlar. Kent Uzlaşısı, sadece İstanbul için değil, Türkiye’nin dört bir yanında yaşayan bütün halkların ve inançların; Türk’ün, Kürt’ün, Arap’ın, Laz’ın ve Çerkez’in ve sayamadığımız bütün halkların, kadınların, gençlerin ortak yaşam sigortasıdır. Kent Uzlaşısı’ndan suç çıkarmaya çalışan savcı ve iktidar emin olun çok büyük yanılacaktır. Kent Uzlaşısı’na suç demek, Kürt düşmanlığıdır. Kürt, İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de kendini temsil edemez demektir. Bunu kabul etmek mümkün değildir. 7/24 yandaş medya, yalancı senaryolar üreterek toplumu yanıltmaya kalkışıyorlar. Çözüm karşıtı savcılara da siyasetçilere de buradan ekmek çıkmaz. Kent Uzlaşısı büyük bir demokrasi pratiğidir, bir zihniyettir, kişilere mal edilemeyecek kadar toplumsaldır, geniştir ve önemlidir.

    “MUHALEFET BARIŞ SÜRECİ DIŞINA İTİLMEYE ÇALIŞILIYOR”

    1 Ekim’den bu yana süren barış ve çözüm tartışmalarına muhalefet oldukça güçlü bir destek verdi. Kıymetli ve umut veren bir sağduyu hâkim oldu. Çünkü bu, 85 milyon yurttaşımızı ilgilendiren yakıcı bir meseledir. Bugün gelinen noktada, iktidar bu tür saldırılarla muhalefeti süreçten dışlamaya çalışıyorsa bilin ki bu çok tehlikelidir. Çok tehlikeli bir oyun oynanıyor. Biz hem bu duruma hem de hukuksuzluklara karşı sessiz kalmayacağız. Muhalefet de sürecin dışına çıkmamalıdır. Tam tersine, bugün hep beraber barış talebini daha gür bir sesle ifade etmeli, daha güçlü bir biçimde muhalefetin tamamının içinde olduğu ortak bir toplumsal mutabakatla bu süreci yürütmemiz gerekiyor. Hukuksuzluğa, haksızlığa ve kutuplaştırmaya karşı hep birlikte güçlü durmalıyız. Çok büyük bir demokrasi sınavıyla karşı karşıyayız. Kürt meselesinin çözümü ve Türkiye’nin demokratikleşmesi sadece iktidarın insafına bırakılacak bir durum değildir. Buna rağmen barış ve demokrasiyi, yani bütün bu baskılara rağmen barışı ve demokrasiyi gözbebeğimiz gibi koruyacağız. Bugüne kadar her kesimin ortaya koyduğu irade, Türkiye tarihine çok büyük fırsatlar ve kapılar açmıştır. Bunu heba etmemeliyiz, bunu hiçbir şekilde heba edene de heba etmesine de izin vermemeliyiz. Türkiye’yi barışa ve demokrasiye taşımak, gündelik siyasi hesaplardan çok daha üstünde bir durumdur. Bu zemine gelmeyen, sabote eden kim olursa olsun, ne vatanseverdir ne yurtseverdir ne de devrimcidir, ne de demokrattır.

    “KÜRDÜ TÜRK’TEN, TÜRKÜ KÜRT’TEN AYIRAMAZSINIZ”

    Enseyi karartmak yok. Umudumuzu kaybetmekse hiç yok. Kim ne derse desin, nereye sığınırsa sığınsın, mücadelemiz kazanacak. Sizler, bizler, bütün Türkiye halkları, beraber, hep beraber kazanacağız. Unutmayalım ki aydınlık güne en yakın olduğumuz an, gecenin zifiri karanlığıdır. Bizler, gecenin en zifiri karanlığını yaşıyoruz bu günlerde. Ama artık günün ışıdığı, günün ışıltısını ve umudu gördüğümüz bir zemindeyiz. Bundan şu bilinsin ki, bütün Türkiye halkları, bizleri ayrıştırmaya kalkan bu son birkaç gelişme içinde, Türkiye’nin yaşadığı bu tarihi anlarda, bizleri ayrıştırmaya kalkanlar şunu bilsin ki halkları ayrıştıramazlar. DEM Partiyi diğerlerinden ayrıştıramazlar. Kürdü Türk’ten, Arap’tan ayıramazlar. Yapılan bu siyasi operasyonlara bizler asla ve asla pabuç bırakmayacağız. Bu böyle bilinsin, iktidar da böyle kazısın kafasına. Bu operasyonlardan kim medet umuyorsa, her kim ki bu gelişmeleri, bu barış sürecine sabotaj yöntemleriyle yaklaşıyorsa, bu iktidarın içindeki klikler de olabilir, devletin içindeki klikler de olabilir. Bunu herkes iyi bilsin ki bizler, Sayın Abdullah Öcalan’ın yaptığı çağrının, bütün Türkiye ve dünyada karşılık bulduğunun altını bir kez daha çiziyoruz. Bu çağrının arkasında durmaya devam edeceğiz. Barış demeye, demokratik toplum demeye devam edeceğiz.”

    PİRHA/ANKARA

  • ABF’den, öğrencilere camide ders verilmesine tepki: Bu hamle bir şeriatçı darbesidir!

    ABF’den, öğrencilere camide ders verilmesine tepki: Bu hamle bir şeriatçı darbesidir!

    PİRHA- Alevi Bektaşi Federasyonu, İzmir Bornova’da öğrencilerin din dersi için camiye götürülmesine sert tepki gösterdi. “Aleviler karanlığa teslim olmayacak” diyen federasyon, “Eğitimci olmayan bu kişilerin laiklik ilkesine aykırı şekilde din eğitmeni olarak okullarda olduğu aşikârdır. Bu hamle bir şeriatçı darbesidir!” dedi. 

    İzmir’in Bornova ilçesinde 9’u Anaokulu, 33’ü İlkokul, Ortaokul ve Lise olmak üzere toplam 98 okula Müftülük tarafından Vaiz, Kuran Kursu Öğreticisi, Müezzin, İmam, görevlendirildi.

    Hükümetin laiklik karşıtı bu uygulaması büyük tepki çekiyor. Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) yazılı bir açıklama yaparak, “Aleviler karanlığa teslim olmayacak! Bu hamle bir şeriatçı darbesidir!” dedi.

    Alevi Bektaşi Federasyonu yazılı açıklamasında şunları ifade etti:

    “Aleviler karanlığa teslim olmayacak!  AKP-MHP iktidarı halkın iradesine atanmış kayyumdur.
    Bu iktidar, milletvekillerinden gazetecilere, öğrencilerden işçilere, emeklilere, belediye başkanlarından muhtarlara kadar hayatın her alanına atanan kayyumdur.
    Önce belediyelere kayyum arayarak darbe yapan iktidar hızını alamayıp anaokullarına müezzin atayarak şimdi de müspet ilime kayyum atadı.
    Aynı zamanda bu Cumhuriyetin Laiklik ilkesine bir darbedir!

    İzmir’in Bornova ilçesinde 9’u Anaokulu, 33’ü İlkokul, Ortaokul ve Lise olmak üzere toplam 98 okula müftülük tarafından Vaiz, Kuran Kursu Öğreticisi, Müezzin, İmam, görevlendirildi.
    Eğitimci olmayan bu kişilerin laiklik ilkesine aykırı şekilde din eğitmeni olarak okullarda olduğu aşikârdır.
    Hükümetin yol haritası olan dindar ve kindar nesiller yetiştirme hedefi, ÇEDES ve MESEM benzer projelerle devam ediyorken şimdi bir daha karanlık bir projeyi hayata geçirdiler.
    Bu hamle bir şeriatçı darbesidir!

    “ÇOCUKLARIMIZI SÜNNİ İSLAM MODELİNE GÖRE YETİŞTİRİYORLAR”

    Özellikle Alevilerin yaşam alanlarını yok ederek devam eden iktidar, bir taraftan Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde oluşturduğu Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı üzerinden inancımızı yok etme faaliyetleri sürdürürken diğer yandan çocuklarımızı Sünni İslam modeline göre yetiştiriyor. Hem çocuklarımızın hem Türkiye halklarının geleceği ile oynuyor.
    Okullarda ilim ve fen öğretilmesi gerekirken din eğitimi ile planlı bir şekilde çağın gerisinde bırakıyor.

    “İKTİDAR TÜM HALKLARIN HAYATINA SALDIRIYOR”

    İktidara geldikleri günden beri kesintisiz olarak ırkçı ve şeriatçı çevrelerin önünü açan iktidar, Alevi köylerine cami yapıp, Madımak katilini serbest bırakarak, açıkça Alevi düşmanlığı yapıyorken şimdi de aydınlık yarınlara inanan tüm halkların hayatına saldırıyor.
    Hatta Suriye politikası ile de oradaki Aleviler başta olmak üzere diğer halkların üzerine şeriatçı ölüm askerlerini kışkırtarak cesaretlendiriyor!

    “ALEVİ DÜŞMANLIĞINDAN VAZGEÇİN!”

    Bu vesile ile bir kez daha sesleniyoruz;
    İçerde ve dışarıda Alevi düşmanlığından vazgeçin! Suriye’de savaşın değil barışın tarafı olun.
    Karanlık yarınlar kendini dayatsa da biz Aleviler, şeriata karşı demokrasiyi, savaşa karşı barışı ve ırkçılığa karşı 72 milletin bir arada yaşamı için mücadele edeceğiz!
    Bir olalım İri Olalım Diri Olalım.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Demir: İktidar, elektrik parası üzerinden Alevileri kendine bağlamak istiyor-VİDEO

    Demir: İktidar, elektrik parası üzerinden Alevileri kendine bağlamak istiyor-VİDEO

     PİRHA- Abdal Musa Kültür ve Tanıtma Derneği Eşit Başkanı /Yol yürütücüsü Süleyman Demir, AKP iktidarının Alevi inancını tanımadan, cemevlerinin kısmen elektrik faturalarını ödemek için yönetmelik çıkarmasına tepki gösterdi. İktidarın Alevi Bektaşi Kızılbaş toplumunu Yol- erkan öğretisinden uzaklaştırmak istediğini belirten Demir, “Cemevlerinin elektrik parası üzerinden iktidar Alevileri kendine bağlamak istiyor” dedi. 

    Abdal Musa Kültür ve Tanıtma Derneği Eşit Başkanı/Yol yürütücüsü Süleyman Demir, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzasıyla, cemevi faturalarının Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından uygun görülen koşullar sağlandığı takdirde ödenmesine ilişkin karara tepki gösterdi.

    “DEVLET CEMEVLERİNİN ELEKTRİK PARASI ÜZERİNDEN ALEVİLERİ ASİMİLE ETMEK İSTİYOR”

    Cemevlerinin elektrik paralarının ödenmesine ilişkin “devlet üzerine düşeni yapıyor” diyen Abdal Musa Kültür ve Tanıtma Derneği Eşit Başkanı/Yol Yürütücüsü Süleyman Demir,  “Devlet Alevi Bektaşi Kızılbaş toplumunu Anadolu ritüelinden, Anadolu öğretisinden, Yol erken öğretisinden uzaklaştırıp Şia Arap İslamiyet’ine, kendine benzetmeye çalışıyor” dedi.

    Elektrik paralarından önce dedelere, babalara, analara, zakirlere maaş ile işe başladığını vurgulayan Demir, “Örneğin Abdal Musa Dergahımıza geliyorlar, Anadolu’daki köy cemevlerine gidiyorlar. Orada bulunan bağımsız cemevlerini parayla destekleyip, yavaş yavaş istediklerini yaptırmak istiyorlar. Bu tür girişimlere karşı dirençli bir şekilde çıkılmalı. Elektrik parası vererek işe başlayacaklar. Yarın Alevi İslam diye başlayacaklar ve Alevi’yi de kendi istedikleri gibi yönlendirecekler. Kendi istedikleri gibi olursa sorun yok. Kendisine karşı gelen bağımsız cemevinin veya karşı gelen kurumların elektriğini ödemeyecekler. Yarın bu elektrik parasını alanlar eninde sonunda iktidarın istediğini yapacaklar” diye belirtti.

    “DEVLETTEN ELEKTRİK PARASINI ALANLAR DEVLETİN HER SÖYLEDİĞİNİ YAPMAK ZORUNDALAR”

    Devletten elektrik parasını alanların bağımsız hareket edemeyeceğini vurgulayan Demir, şunları kaydetti:

    “Elektrik parasını alıp devlet güdümüne bağlanan kişiler eninde sonunda iktidarın istediğini yapacak, yapmadığı takdirde elektriği kesilecek. Onun için çok iyi düşünmeleri gerekir. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, Alevi kurumlarını çatıştırmak istiyor. Genel merkezlerle şubelerin arasını bozmak, kopmasını sağlamak istiyor. Yıllar önce Osmanlı’nın Hacı Bektaş Veli Dergahına yönelik yapmış olduğu oyun, bugün yapılan oyunun bir parçası. İktidar aynı oyunları oynamaya devam ediyor. Bunun görülmesi gerekiyor.”

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

  • Hatimoğulları: İktidar Alevilere diz çöktüremeyecek-VİDEO

    Hatimoğulları: İktidar Alevilere diz çöktüremeyecek-VİDEO

    PİRHA- DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, partisinin grup toplantısında konuştu. Hatimoğulları, Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Seher Şengünlü Yılmaz ile Düzgün Baba Cemevi Başkanı Sinan Kırmızıçiçek’e cezaların yağdırıldığını hatırlatarak, “Ceza politikaları Alevilere diz çöktürmedi, şimdiden sonra da diz çöktürmeyecektir” dedi.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, partisinin haftalık grup toplantısında gündemdeki gelişmeleri değerlendirdi.
    Grup toplantısına Hatay Deprem Dayanışması, Suruç Aileleri, Devrimci Parti Genel Başkanı Elif Torun, Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi’nin (SYKP) Eş Genel Başkanı Mertcan Titiz ile Tüm Emekliler Sendikası üyeleri katıldı.

    “DERSİM HALKINDAN ÖZÜR DİLENMELİDİR”

    Toplantıya katılanları selamlayan Hatimoğulları, idam edilmelerinin üzerinde 52 yıl geçen Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ı bir kez daha andığını ve onları hiçbir zaman unutmadıklarını söyledi. Hatimoğulları, ayrıca Dersim Katliamı’nın yıl dönümüne ilişkin ise “Dersim başta olmak üzere insanlığa karşı gerçekleştirilmiş tüm katliamlarla yüzleşilmelidir. Bu çatı altında hakikatleri araştırma, yüzleşme komisyonları oluşturulmalıdır. Dersim halkından özür dilenmelidir” dedi.

    “İKTİDAR, ALEVİLERE DİZ ÇÖKTÜREMEYECEK” 

    Alevi Kültür Dernekleri (AKD) Genel Başkanı Seher Şengünlü Yılmaz ile Düzgün Baba Cemevi Başkanı Sinan Kırmızıçiçek’e cezaların yağdırıldığını hatırlatan Hatimoğulları, şunları söyledi:

    “İktidarın Alevi inancı üzerindeki tekçi anlayışına, dayatmacı anlayışına hayır diyenler, asimilasyon politikasına her fırsatta karşı koyanlar, Alevilere dönük ‘biz devletin Alevisi değiliz, kendi Alevi inancımızı özgürce bu topraklarda yaşamak istiyoruz’ diyenlere ne yazık ki böyle cezalarla karşılık verilmektedir. Ceza politikaları Alevilere diz çöktürmedi, şimdiden sonra da diz çöktürmeyecektir. Bizler DEM Parti olarak Alevi canlarımıza geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz. Dün olduğu gibi bugün de Alevi canlarımızla yan yana, iç içe ortak mücadele içinde olacağımızı bir kez daha buradan belirtiyorum.”

    “TÜM İNANÇLARA ÖZGÜRLÜK”

    İnançların özgür biçimde yaşandığı bir coğrafya için mücadele ettiklerini dile getiren Hatimoğulları, “Bir an şu son 10 günü düşünerek gözlerimizi kapatıp şu hayali kurabiliriz. Ezanın, çanın, hazanın ve buhur tütsüsünün birbirine karıştığı bir coğrafyada bizler huzur içinde her birimiz kendi rengiyle ötekinin ötekine karışmadığı, insanların birbirlerini inançlarından ve dillerinden dolayı yargılamadığı ve bunun sorun olmadığını bilerek bu hayali yaşamak güzel değil midir? İşte bu hayali gerçekleştirmek zor değil diyoruz DEM Parti olarak” dedi.

     “16 MAYIS’TA TARİHİ BİR KARAR ÇIKACAK”

    AİHM kararlarına göre Gezi Davası tutukluları Osman Kavala ve arkadaşları serbest bırakılması gerektiğini ifade eden Hatimoğulları devamında şunları dile getirdi:

    “Önceki dava içinde şimdi söyleyeceğim şey geçerlidir. Türkiye’nin kendi anayasası gerçek anlamda uygulanıyor olsaydı şu anda Kobanê kumpas davasından tutuklu bulunan bütün arkadaşlarımız serbest bırakılmalıydı. 16 Mayıs’a bırakıldı. Kobanê kumpas davasının karar duruşması. Kobanê kumpas davası adı üstünde bir kumpas davasıdır. HDP’nin attığı bir twit üzerinden onlarca arkadaşımız başta Eş Başkanlarımız yöneticilerimiz seçilmişlerimiz olmak üzere onlarca arkadaşımız haksız ve hukuksuz bir şekilde halen tutukludur.  Sevgili Gültan Kışanak en çarpıcı ve bariz örnek. Tutuk süresi bittiği halde üzerinden neredeyse bir yıl geçmiş olmasına rağmen hala tutuklu. Bu da yargının keyfiyetini ve taraf tuttuğunu bir kez daha bizlere göstermektedir. Bizler buradan 16 Mayıs’ta Sincan’da görülecek olan karar duruşmasına tüm kesimleri davet ediyoruz. Bu bir tarihi karar olacaktır. Bu tarihi karara hep birlikte tanıklık etmek istiyoruz. Gezi ve Kobanê davası yargının turnusol kâğıdı olacaktır.”

    (HABER MERKEZİ) 
  • Demokratik Alevi Dernekleri: Hızır lokmalarımızı deprem mağdurlarına ulaştıralım

    Demokratik Alevi Dernekleri: Hızır lokmalarımızı deprem mağdurlarına ulaştıralım

    PİRHA- Demokratik Alevi Dernekleri Genel Merkezi, depremin birinci yılı nedeniyle yaptığı yazılı açıklamada, Hızır lokmalarının deprem mağdurlarıyla paylaşılması çağrısı yaptı. 

    6 Şubat 2023 Maraş-Elbistan ve Pazarcık merkezli gerçekleşen, büyük yıkım, ölüm ve acılar getiren depremlerin üzerinden bir yıl geçti.

    Yazılı bir açıklama yapan Demokratik Alevi Dernekleri Genel Merkezi (DAD), depremde iktidarın tedbir almayarak milyonlarca insanın ölümüne yol açtığını kaydetti. Hızır ayında olunduğunu hatırlatan DAD, lokmaların deprem mağdurlarına ulaştırılması için çağrı yaptı.

    Demokratik Alevi Dernekleri Genel Merkezi (DAD) açıklaması şöyle:

    “Depremlerin ilk anından bu güne kadar geçen zaman ise hem depremzedeler, hem geride kalanlar ve halklarımız için tam bir zulüm süreci olarak yaşandı.
    Bilim insanlarının adres göstererek geliyor dediği, bu uyarılarını ve tedbir taleplerini sürekli olarak yinelediği, gerçekleşmesi durumunda sonuçlarının ne kadar ağır olabileceğini ortaya koyduğu bir süreçte, iktidar hiçbir tedbir almayarak milyonlarca insanımızı adeta ölüme mahkum etti.
    On bir ilimizi ilçe ve köyleriyle birlikte etkileyen bu depremlerin yol açtığı yıkımlarla pek çok yerleşim birimimiz adeta haritadan silindi. Sonrası da korkunçtu. Hayatta kalıpta kurtulan insanlarımızın enkaz başından, enkazların altında kalıpta yardım bekleyen insanlarımızın enkaz altından yükselen yardım çığlıkları karşılık bulamadı. Hayatta kalan aile bireyleri, akraba ve dostlar sevdiklerinin seslerinin bir bir kesilmesine çaresizce şahit oldular.
    Bazı yerlerde haftalarca görülemeyen kurtarma ve yardım ekipleri ise yetersiz sayı ve ekipmanlarıyla ancak üçüncü günün sonunda görülebildiler. O saatten sonra yapılan şey ise artık gerçekte “enkaz kaldırma” çalışmalarıydı. Her şeylerini ve sevdiklerini kaybetmiş, aç-açıkta kalmış ve tüm yaşamları boyunca vergi ödemiş, dar günde hakkı olan yardımı bekleyen mazlumlara Kızılay çadırları dahi parayla satılmıştı.

    “İLK YARDIMA KOŞANLAR YOKSUL HALKIMIZDI, DEPREMİ FELAKETE ÇEVİREN İKTİDAR”

    İlk andan itibaren yardıma koşanlar, lokmasını paylaşanlar ise yoksul halklarımızdı. Yükümlülüklerini yerine getirmeyen, depremi felakete çeviren iktidar ise oluşturulan yardım merkezlerine ve yardım malzemelerine el koyarak toplumsal dayanışmayı olabildiğince engelledi.
    Yüzbinlerce hanenin yıkıldığı, resmi rakamların çok üstünde olduğuna inanılan kayıpların yaşandığı, her boyutuyla felakete çevrilen bu depremler, etnik ve dinsel arındırma politikaları bağlamında Alevilerin, Kürtlerin ve Hatay’ın kadim halklarının bölgeden tasfiyesi ve rant fırsatına çevrildi.

    “HALKTAN TOPLANAN VERGİLER SERMAYEDARLARA PEŞKEŞ ÇEKİLDİ”

    Halktan toplanan fakat halktan esirgenen vergiler sermayedarlara peşkeş çekilirken, halk, yine halkın olanaklarının aktarılmasıyla semirtilen tarikatların pençesine itildi. Yine sayısını bilemediğimiz pek çok masum u pak ise hala kayıptır ve birçoğunun tarikatların eline teslim edildiği ortaya çıkmıştır. Tüm çağrılara rağmen akıbetleri hala açıklanmış değildir.

    “İKTİDAR VE YEREL YÖNETİMLER SORUMLU”

    Tüm bu sonuçlardan mevcut iktidar birinci derecede sorumlu olmakla beraber, gelmiş geçmiş tüm iktidarları ve yerel yönetimleri de sorumlu tutmaktayız. Üzerinden bir yıl geçmiş olmasına rağmen mağduriyetlerin giderilmesi, yaraların sarılması yönünde somut bir gelişme görülmemektedir. Depremzedelerin barınma, beslenme, sağlık hizmetlerine ulaşma gibi sorunları hala çözülmediği gibi, her şeyini yitirmiş durumda olan milyonlarca insanımız yoksulluğun pençesinde kıvranmakta ve göç yollarına düşürülmektedir.
    Depremi felakete, rant ve demografik değişimin fırsatına çeviren zihniyet ve sorumlular hesap vermeli, yıkıma uğrayan yerleşim birimlerimiz tarihsel dokularına uygun biçimde kültürel ve demografik yapıları göz önünde bulundurularak yeniden inşa edilmeli, hak sahiplerine ücretsiz olarak teslim edilmeli, ekonomik yaşamın canlandırılması için gerekli tedbirler alınmalıdır.

    “HIZIR LOKMALARIMIZ DEPREM MAĞDURU CANLARIMIZA ULŞATIRILMALIIDR”

    Ve Hızır ayındayız. Mazlum ve çaresiz nice cana, masum u paka Hızır olmanın demidir. Başta Raa/Reya Heq-Alevi sürekleri olmak üzere tüm halklarımız Hızır lokmalarını kolektif örgütlülükle ve ayrımsız biçimde deprem mağduru canlarımıza ulaştırmalıdır. Bu yıkımdan çıkan sonuçlardan biri ise yerel örgütlülük ve dayanışmanın önemidir. Yaşanan süreçlerden çıkarılacak derslerle her yerelin özgün koşulları üzerinden gerçekleştireceğimiz kalıcı dayanışma birliklerini inşa etmemiz benzer süreçlerin felakete dönüşmesini engelleyebilecektir.
    Birinci yıldönümü vesilesiyle yitirdiğimiz tüm canlarımızın huzurunda dara duruyoruz.. Zaman sahipsiz, mekân rızasız, mazlum çaresiz değildir.”

    (HABER MERKEZİ)

  • MKG 2023 yılı raporu: Bir yıl içinde 168 gazeteci yargılandı, 10 gazeteci tutuklu-VİDEO

    MKG 2023 yılı raporu: Bir yıl içinde 168 gazeteci yargılandı, 10 gazeteci tutuklu-VİDEO

    PİRHA-Kadın gazetecilere yönelik 2023 yılı hak ihlalleri raporunu açıklayan Mezopotamya Kadın Gazeteciler Derneği(MKG), en az 168 kadın gazetecinin yargılandığını, tutuklu olan kadın gazeteci sayısının da 10 olduğunu  kaydetti.

    Mezopotamya Kadın Gazeteciler Derneği(MKG), İnsan Hakları Derneği(İHD) İstanbul Şubesi’nde kadın gazetecilere dönük 2023 yılı hak ihlali raporunu açıkladı. Raporun Türkçe metnini Gazeteci Saliha Aras, Kürtçe metnini ise Gazeteci Eyşan Arıcı okudu.

    “2023 MÜCADELE VE DİRENİŞ YILI OLDU”

    Basın açıklamasında konuşan MKG üyesi Diren Yurtsever, “2023 yılını geride bıraktık kadın gazeteciler açısından yargılanma tutuklanma, baskı mobbing, sansür ve en ağır da yargı sopasının kadın gazeteciler üstünde bir araç olarak kullanıldığını görüyoruz. Türkiye’deki mevcut atmosfere baktığımızda 2024 yılı da kadın gazeteciler açısından böyle geçecek. Kadın gazeteciler açısından geride bıraktığımız bu bir yılda baskılar artarken aynı zamanda mücadele dolu bir yıl oldu. Kadın gazeteciler, tutsak edilen arkadaşları için alanlardaydı ve her yerde basın özgürlüğünün kısıtlanmasına karşı sesini yükseltti, biat etmedi. Biz kadın gazeteciler olarak tüm baskılara rağmen onurlu bir gazeteciliği sürdürmenin sözünü bu basın toplantısıyla veriyoruz” dedi.

    “İKTİDAR GAZETECİLERİ YIL BOYUNCA HEDEF ALDI”

    Gazeteci Saliha Aras, Anayasa ile güvence altına alınan haber yapmak, yaymak, paylaşmak, bilgi edinmek, düşünce ve ifade özgürlüğü hakkının, son bir yılda da ağır bilançolarla ihlal edildiğini belirtti.

    Aras, “Özellikle Mayıs 2023 seçimleri sonrasında tekçi, cinsiyetçi, dinci, ideolojik milliyetçiliği iktidar nezdinde yeniden konsolide eden siyasal iktidar, bekasını sürdürmek adına toplumcu bir haber anlayışı ile hakikati açığa çıkarma sorumluluğunu yerine getiren gazetecileri yıl boyunca hedef aldı. Kadın gazeteciler tutuklandı, yargılandı, şiddete maruz kaldı, işinden edildi ve çeşitli engellemeler ile karşı karşıya kaldı” dedi.

    İKTİDARIN BİR ‘SOPA’ OLARAK KULLANDIĞI YARGI BASKISI

    Aras, “Türkiye ve Kürdistan’da kadın gazetecilerin en fazla maruz kaldığı ihlallerin başında, iktidarın bir “sopa” olarak kullandığı yargı baskısı oldu” diyerek yıl boyunca onlarca kadın gazetecinin yargılandığına, haklarında dava açıldığına, gözaltına alındığına, tutuklandığına ve ceza aldığına dikkat çekti.

    Aras, şöyle devam etti:

    “Kadın gazeteciler, ya devletin “kırmızı çizgisi” olan Kürt sorununa dokunduğu için ya da ucu bürokrasiye değinen taciz, tecavüz ve yolsuzlukları açığa çıkaran haberleri nedeniyle en fazla yargı baskısına maruz kaldı. Bu kapsamda Mayıs seçimlerinden hemen önce, iktidar şaibeli seçime giderken 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nde yaptığı operasyonla aralarında Dicle Fırat Gazeteciler Derneği (DFG) Eşbaşkanı Dicle Müftüoğlu’nunda olduğu iki gazeteciyi gözaltına alarak tutukladı. Yine seçimlerden hemen önce yaptığı operasyonlarda 5 gazeteciyi gözaltına alarak tutukladı.”

    “KADIN GAZETECİLER POLİSİN ŞİDDETİNE, TACİZİNE MARUZ KALDI”

    Aras, yine kadın gazetecilerin, erkek-devlet şiddetinin sokaktaki tezahürü olan polis şiddeti ve baskısına da sahada haber takibi sırasında maruz kaldıklarını ifade ederek “Kadın gazeteciler başta kadınların sesi olmak üzere hakikati açığa çıkarma mücadelesini verirken, kolluğun şiddetine, tacizine maruz kaldı. Bunlardan en güncel örneklerden biri, 25 Kasım Kadına Şiddete Karşı Uluslararası Dayanışma Günü’nde Şırnak’ta JINNEWS muhabiri Rozerin Gültekin’in haber takibi sırasında polis işkencesine maruz kalarak gözaltına alınması oldu. Polisler tarafından darp edilen Rozerin’in parmağında çatlak, vücudunun çeşitli yerlerinde ise darp izleri bulundu” dedi.

    Aras, şunları da ekledi:

    “Yine JINNEWS muhabiri Elfazi Toral, İstanbul’da basın açıklamasını takip ettiği sırada, polisin işkencesine maruz kalarak gözaltına alındı. Sağlık sorunları olmasına rağmen elleri kelepçeli bir şekilde kalbine yumrukla vurulan, tekmelenen Elfazi, vücudunun çeşitli yerlerine ağır darbeler aldı. Saatlerce kelepçeli bir şekilde gözaltında tutulan Elfazi, fiziksel ve psikolojik şiddete maruz kaldı ve haber yapması engellendi.”

    “10’UN ÜZERİNDE KADIN GAZETECİ İŞİNDEN EDİLDİ”

    Savaş politikaları nedeniyle halkları yoksulluğa maruz bırakan siyasal iktidarın derinleştirdiği ekonomik krizden kadın gazetecilerin de nasibini aldığını söyleyen Aras, “Yıl boyunca ekonomik krizi gerekçe gösteren çeşitli mecraların işten ilk çıkardığı kesim, kadın gazeteciler oldu. Kadın gazeteciler ya “makul” kadın olmadıkları ya da geleneksel erkek egemen zihniyet bakış açısı ile gözden en rahat çıkarılan kesim oldu. 2023 yılında da 10’un üzerinde kadın gazeteci işinden edildi. Kadın gazeteciler ayrıca çalıştıkları yerlerde maruz kaldığı mobbing nedeniyle istifaya zorlanırken, yine yaptıkları programlar nedeniyle sanal medya üzerinden hedef gösterilen kadınlar da oldu.”

    “HAKİKAT MÜCADELESİNİN KAZANACAĞINA OLAN İNANCIMIZI YİNELİYORUZ”

    21 yıllık iktidarı boyunca baskı iklimini sürekli diri tutan mevcut siyasal iktidarın özellikle son 10 yılda, ülkeyi istibdat rejimi ile yönettiğini ifade eden Aras, “Kendi “bekasını” tahkim etmek adına, başta gazeteciler olmak üzere tüm toplumu, muhalefeti sindirmeye çalışıyor. Gazetecilerin hakikati çıkarmak adına haber yapmasını engellerken, aynı zamanda toplumu habersiz bırakmayı hedefliyor. Bizler biliyoruz ki; gazeteciler susturulduğunda, tüm toplum susturulur. Ve bizler biliyoruz ki gazeteciler soluksuz bırakıldığında, tüm toplum nefessiz kalacaktır” denilerek kadın gazetecilerin, 2023 yılında da baskılar karşısında geri adım atmadıklarına dikkat çekti.

    Aras, “Baskılarla dolu bir yılı geride bırakırken, Gurbetelli Ersöz başta olmak üzere yitirdiğimiz kadın gazetecilerin direnci ve iradesi ile onurlu bir gazeteciliğin yolu olan hakikat mücadelesinin kazanacağına olan inancımızı yineliyoruz” diye konuştu.

    EKİM-KASIM-ARALIK’TA 72 GAZETECİ YARGILANDI

    Rapora göre, 2023 yılının son üç ayı olan Ekim, Kasım ve Aralık ayında, 72 kadın gazeteci yargılandı, 11 kadın gazeteci gözaltına alındı, 5 kadın gazeteci haber takibi sırasında polis şiddetine maruz kaldı, 5 gazeteci hakkında soruşturma açıldı, 4 gazeteci hakkında dava açıldı, 5 kadın gazeteci ifade verdi, 3 kadın gazeteci tutuklandı, biri para cezası, 2’si hapis cezası olmak üzere 3 gazeteci ceza aldı, bir kadın gazetecinin haber takibi sırasında polislerce kamerası kırıldı, 1 kadın gazeteci mesleğini icra ettiği için sanal medyadan tehdit edildi, 1 kadın gazeteci hakkında mesleğini icra ettiği için suç duyurusunda bulunuldu, 1 kadın gazeteci işten çıkarıldı, haber takibi yapan gazeteciler 4 kez polislerce engellendi, bir tv kanalına para cezası ve 5 kez kapatma cezası verildi.

    2023 yılı kadın gazetecilere yönelik hak ihlalleri verileri şöyle:

    *Yargılanan gazeteci sayısı: 168
    *Mesleki faaliyetlerinden dolayı hakkında soruşturma başlatılan gazeteci sayısı: 32
    *Hakkında dava açılan gazeteci sayısı: 13
    *Gözaltına alınan gazeteci sayısı: 37
    *Tutuklu kadın gazeteci sayısı: 10
    *Gözaltında polis şiddeti ve kötü muameleye maruz kalan gazeteci sayısı: 33
    *Yıl içerisinde tutuklanan gazeteci sayısı: 5
    *Yıl içerisinde yargılamalar sonucu ceza alan gazeteci sayısı: 8
    *İfadeye çağırılan gazeteci sayısı: 11
    *Mesleki faaliyetlerinden dolayı sanal medyada hedef gösterilen gazeteci sayısı: 2
    *Mesleğini icra ederken tehdit edilen gazeteci sayısı: 2
    *Mesleğini icra ettiği için hakkında suç duyurusu bulunan gazeteci sayısı: 1
    *Sahada haber takibi polis tarafından engellenen gazeteci sayısı: 10
    *İşten çıkarılan gazeteci sayısı: 9
    *Mobbing nedeniyle istifa eden gazeteci sayısı: 1

    PİRHA/İSTANBUL

  • Kaplan: Hükümetin dinci politikalarına karşı Aralık’ta İstanbul’da miting düşünüldü-VİDEO

    Kaplan: Hükümetin dinci politikalarına karşı Aralık’ta İstanbul’da miting düşünüldü-VİDEO

    PİRHA – ABF Genel Sekreteri Özgür Kaplan, AKP iktidarının, Alevi toplumuna karşı baskısını arttırdığını belirterek, Alevi kurumları olarak Hacıbektaş’ta alınan kararları anlattı. “Adalet ve Kalkınma Partisi dinci, ırkçı, şeriatçı tarikatlardan oluşan bir koalisyon halidir” diyen Kaplan, Aralık’ta yapılması kararlaştırılan büyük İstanbul mitinginin daha geniş çağrıyla yapılacağını söyledi. 

    AKP iktidarı, bütün demokratik kesimlerin tepkilerine rağmen eğitim alanında dincileşmeyi sürdürüyor. Okulları adeta din merkezlerine dönüştüren iktidar, öğrencilerden sonra şimdi de öğretmenler üzerinde baskı kurmaya başladı.

    Alevi toplumunu yok sayan, Alevi inancının özüne müdahalede bulunan AKP iktidarına karşı yeni itiraz yöntemleri de geliştiriliyor. Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) öncülüğünde 21-22 Ekim’de Hacıbektaş’ta yapılan toplantıda tartışmalı o başlıklar masaya yatırıldı.

    “DİNCİ-IRKÇI KOALİSYONDAN, DAHA HİSSEDİLİR ADIMLAR ATILIYOR”

    Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Sekreteri Özgür Kaplan, ABF’nin toplumsal sorunlara duyarsız kalamayacağının altını çizerek, ABF Genişletilmiş Danışma Kurulu olarak Alevi Dernekleri Federasyonu, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı ve şubesiz bileşenler ile Hacıbektaş’ta alınan kararları anlattı.

    ABF’nin örgütsel duruşunun, ırkçılık ve şeriat karşıtı bir duruş olduğunu söyleyen Kaplan, şunları söyledi:

    “Türkiye’de laiklik sorunu sadece Alevilerin sorunu değil; devrimci, demokrat, çağdaş, ilerici olan bütün kesimleri ilgilendiren bir problemdir. Adalet ve Kalkınma Partisi aslında tarikatlar koalisyonundan oluşan bir partidir. Dinci, ırkçı, şeriatçı tarikatlardan oluşan bir koalisyon halidir. Bu koalisyon üzerinden daha hissedilir adımlar atılmaya başlandı. Bunlardan bizim gözümüze ilk batan okullara yaptıkları hamle oldu. İktidara geldiklerinden bu yana sayısını bizlerin unuttuğu kadar müfredat değiştirildi. Eğitim sisteminin içini boşaltmak tamamen sistematik yapılan bir durumdu. ÇEDES projesi ile ilgili geçtiğimiz ay İzmir’de bir miting yaptık. Şimdi ise bütün ülkeye bu uygulamayı yaydılar. Eğitimcilere de zorunlu din dersi getirildi. Önceden zorunlu din derslerine karşı mücadele verdiğimizi söylüyorduk ama bu defa müfredatın toplamı dincileştirildi. Dedelerin verdiği gülbenglerde ‘kişi kötü demeyelim, işi kötü diyelim’ denir. Biz insanların doğaya, çevreye, insana saygılı mı değil mi ona bakarız. Bu bağlamda örgüt olarak toplumsal sorunlara duyarsız kalamayız. ABF Genişletilmiş Danışma Kurulu olarak kararlaştırdık ve sahada zaten beraber iş tuttuğumuz Alevi Dernekleri Federasyonu, Avrupa Alevi birlikleri Konfederasyonu, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı ve bizim şubesiz bileşenlerimizi davet ettik. Toplantıda özellikle ırkçı ve şeriatçı saldırılara, kuşatmalara karşı önümüzdeki süreçte daha somut adımlar atarak ilerleyeceğimiz yönünde kararlar alındı.”

    ARALIK’TA BÜYÜK ALEVİ MİTİNGİ KARARI!

    Özgür Kaplan, toplantıda alınan kararlardan birinin de örgütlerin birbirine yakınlıklarının artırılacağı yönünde olduğunu söyledi. Kaplan, Alevi kurumları ile daha çok birlikte iş tutma yönünde kararlar alacaklarını söyleyerek şöyle devam etti:

    “ABF, her zaman yelpazesini genişletmeyi düşünür. Hatta bazen sahada iş yaparken bizim bileşenimiz olması da kıstasımız olmaz. O nedenle genişlemek gibi bir hedefimiz elbette ki var. Önümüzdeki Aralık ayının ilk yarısında İstanbul’da bir miting düşünüldü. İzmir’deki mitingin devamı niteliğinde olacak. ‘İnsanlar bir araya geldi, söyleyeceklerimizi söyledik, bu kadar’ dememek üzere bu mitingi yapacağız. Alevi kurumları olarak yöre derneklerinden tutalım, bütün devrimci demokrat çevrelere çağrılar yapacağız. İlk olarak işimiz bu olacak ama sahada paneller, salon toplantıları ve ülke genelinde bölge toplantıları daha da sıklaşarak devam edecek. Çünkü sahadaki insanlar, bu Alevi Bektaşi Cemevi Başkanlığı ile ilgili sıkıntı yaşıyor. Zaten danışma kurulunun gündem maddelerinden biri de buydu.

    “CEMEVİ BAŞKANLIĞI’NIN IRKÇI BİR BAŞKANI VAR”

    Cemevi Başkanlığı’nın ırkçı bir başkanı var. Kendisi Kürt’tür, Alevidir ama Türk milliyetçisidir. Alevilik bir ırkın milliyetçiliğini yapmamakla başlar. 72 millete bir nazarla bakamayandan Alevi olmaz. Bu zat-ı muhterem, ‘Kim diyor Alevilikte namaz yoktur? Biz namaz kılarız’ diyerek en az bin yıllık Alevi içtihatine de aklı sıra meydan okuyor. Ben bu açıklamaları gülerek seyrediyorum ama bu önemsemediğimiz anlamına gelmez.

    “CEMEVLERİNE, KÖYLERE GİDİP RÜŞVET DAĞITIYORLAR”

    Şimdi bunlar cemevlerine, köylere giderek rüşvet dağıtıyorlar. ‘Sizi maaşa bağlayalım’ diyorlar. Fakat iş içinde başka bir işi perdeleyerek bunu yapıyorlar. Mesela ‘Cemevlerinin elektrik ve su faturalarını karşılayalım’ diyerek üstten bir söylem geliştiriyorlar. Fakat çıkarttıkları yasa şöyle işliyor; sadece ibadetin yapıldığı alanın, salonun faturasını ödüyorlar. ‘Cem yapılan salon haricindeki yerlerin saatini ayırın’ diyorlar. Burada da iki yüzlülükleri ortaya çıkıyor.”

    “ÇAKMA FEDERASYONLAR OLUŞTURUYORLAR”

    ABF Genel Sekreteri Kaplan, yapmayı planladıkları bölge toplantıları ile halkı bilinçlendirmeyi amaçladıklarını da söyleyerek, “Geniş çevreleri, örgütümüzün çatısına daha çok dahil edebilmek fikriyatı var. Çünkü AKP, çok bel altı çalışma yürütüyor; rüşvet dağıtıyorlar. Ayrıca çakma federasyonlar oluşturuyorlar. Alevilik’te ‘bal var demekle ağız tatlanmaz’ diye bir söz vardır. 2 tane çanta derneğini bir araya getirip de ‘ben federasyonum’ diye ortaya çıkıyorlar” diye belirtti.

    “İSTANBUL MİTİNGİ AYNI İSİMLE OLMAYACAK, DAHA GENİŞ ÇAĞRIYLA YAPILACAK”

    Özgür Kaplan, Aralık’ta İstanbul’da yapılacak mitinge Alevi kurumlarının öncülük edeceğini belirterek, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Ankara ya da Diyarbakır’da da sonrasında mitingler olabilir. Hacıbektaş’ta daha somut radikal eylem tarzları da konuşuldu. Fakat biz kendi örgütsel çeperini bilen insanlarız. Bizler aşağıdan yukarıya doğru örgütlenen bir kurumuz. Eğer bir eylem tarzı için olgunlaşma sağlanmışsa tabii ki farklı eylemler de yaparız. Bir eylem yapıp başarısızlığa uğramanın da alemi yok. Ama bu mitingler, bölge toplantıları başka eylemlerin hazırlığı olarak da algılanabilir. İzmir mitingi ÇEDES merkezli, ‘Laik yaşam, laik eğitim, eşit yurttaşlık’ söylemi üzerinden yapıldı ancak İstanbul’daki mitingin adı aynı olmayacak. Daha genişletilen bir çağrı ile yapılacak. Tabii ki başka eylem tarzlarına da ihtiyaç var ama o halkın pişmesi ile ilgili bir şey.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

  • Av. Aktaş: Madımak Katliamı insanlığa karşı suçtur; zaman aşımı olmaz, sanıklar affedilemez!-VİDEO

    Av. Aktaş: Madımak Katliamı insanlığa karşı suçtur; zaman aşımı olmaz, sanıklar affedilemez!-VİDEO

    PİRHA- Avukat Aytekin Aktaş, Madımak Katliamı Davası’nda uygulanan zaman aşımı kararının siyasi erkten bağımsız olmadığını söyledi. Aktaş, “Çok yönlü bir katliam var. Toplumsal muhalefetin, hukukun ve Alevilerin varlık hakkının katledilmesinden bahsediyoruz. Madımak davası özelinde bütün Alevi davalarında Alevi kamuoyuna ve hak mücadelesine destek olunması çok önemli bir yere sahip” diye konuştu.

    33 aydın, sanatçı ve yazarın yakılarak katledildiği Madımak Katliamı’nın firari sanıkları Murat Sonkur, Eren Ceylan ve Murat Karataş’ın yargılandığı davanın son duruşması 14 Eylül 2023 tarihinde Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Esas hakkındaki mütalaasını açıklayan savcı, kaçaklık durumunun zamanaşımı süresini etkilemeyeceğini ileri sürdü ve üç firari sanık hakkında zamanaşımı uygulanarak davanın düşmesini talep etti.

    Savcının mütalaasının ardından kararını açıklayan mahkeme heyeti, firari sanıklar Murat Sonkur, Eren Ceylan ve Murat Karataş yönünden zamanaşımı gerekçesiyle davanın düşürülmesine hükmetmişti.

    Avukat Aytekin Aktaş, ulusal ve uluslararası hukukun insanlığa karşı işlenen suç olarak tasnif ettiği Madımak Katliamı’nın sıradan bir cinayet olarak ele alındığı eleştirisini yöneltti. Madımak Katliamı Davası’nın firari 3 sanığının Alman istihbaratı ile ilişkilerinin ve firari sanıkların Alman hükümeti tarafından korunmasını ‘koz olarak kullanma’ şeklinde yorumlayan Aktaş, katillerin aynı akılla korunduğunu ifade etti.

    “KONTRGERİLLA DESTEĞİYLE PLANLANAN BİR KATLİAM”

    Madımak Katliamı’nın toplumsal muhalefeti sindirmek için kurgulanan ve kontrgerilla desteğiyle gerçekleşen bir katliam olduğunu vurgulayan Aktaş, “Bu katliam müstakil bir katliam değildir. Cumhuriyetten bu yana hem farklı toplumlar hem de Alevilere yönelik katliamlar silsilesi var. Madımak Katliamı bizler için ne ilkti ne de sondu. Aleviler için yakın tarihteki en büyük acıdır, katliamdır. Sivil faşistlerce, devlet kollukları tarafından yol verilen, en iyi ihtimalle ihmal yoluyla engellenmeyen 15 bin kişi tarafından göz göre 33 insanımız yakıldı. Bu kontrgerillanın desteğiyle gerçekleşen bir katliam. Büyük resimden bakınca; büyük bir toplumsal muhalefeti sindirmek için kurgulanan bir planın parçası olabilir” dedi.

    “ALEVİLERİN VARLIK HAKKI KATLEDİLDİ”

    Zaman aşımı kararı ile toplumsal muhalefet, hukuk ve Alevilerin varlık hakkının katledildiğini söyleyen Aktaş, şunları kaydetti:

    “Bu katliamın makro siyasette de bir karşılığı var. Yine 90’lı yıllarda Kürtlere yönelik katliamlar çok sık yaşandı. Sivas Katliamı’na da dönemsel olarak kontrgerilla faaliyeti olarak bakmak lazım. Benzeri katliamlarda alışık olduğumuz üzere çevre illerden de getirilen 15 bin kişi var ve sadece 170’i tespit edilebiliyor. Sadece 67 kişi cezalandırılıyor. Dava 30. Yılını devirdi ve hukuk açısından garabet. Alay edilircesine sanıkların bulunmadığı, kırmızı bültenle aranan katliamın yakınındaki evinde eceliyle ölmesi, yurt dışında olduğu belirtilen sanığın cenazesinin Türkiye’de defnedilmesi gibi akılla izah edilemeyecek şekilde yürüyen bir yargılama söz konusu. Bu yargılama hukuken zaman aşımı ile sonlandırıldı ama toplum vicdanında, bilinçlerde elbette sonuçlanmadı. Çok yönlü bir katliam var. Toplumsal muhalefetin, hukukun ve Alevilerin varlık hakkının katledilmesinden bahsediyoruz.”

    ALMANYA VE HOLLANDA’NIN ELEŞTİRİ!

    Av. Aytekin Aktaş, katliamın faillerinin Almanya tarafından istihbarat elemanı olarak korunmasının uluslararası siyasette koz olarak kullanılma olduğuna işaret etti.

    Katliamda yaşamını yitiren Hollanda vatandaşı Carina Cuanna’nın yargılanmasına son dönemlerde dahil olan Hollanda devletinin tutumunun göstermelik olduğu eleştirisini yönelten Aktaş, “Kontrgerilla dediğimiz faaliyet legal hukuk sistemlerinin dışında devlet eliyle ya da dolaylı olarak yürütülen, toplumsal muhalefeti bastırmaya çalışan illegal bir faaliyet. Kontrgerilla faaliyeti bütün Avrupa’da olduğu gibi Türkiye’de de oldu. Bu faaliyetler Almanya ve Hollanda devletinde de etkisini gösterdi. Madımak Katliamı’nda yaşamını yitiren Hollandalı Carina Caunna vardı ve Hollanda devleti de çok uzun yıllar yargılamaya müdahil bile olmadı. Sonrasında göstermelik olarak yargılamaya dahil oldu. Katillerin aynı akılla kollandığını söyleyebiliriz. Tarihsel okumalardan varsayımda bulunursak; Almanya Türkiye’ye karşı bu tip katilleri elinde koz olarak kullanıp, uluslararası siyasette ihtiyaç halinde maşa olarak kullanıp koz olarak tutuyor” diye konuştu.

    “HÜKÜMET, ALEVİLİĞİ ORTADAN KALDIRILMASI GEREKEN TOPLUMSAL TABAKA OLARAK GÖRÜYOR”

    Aktaş, AKP hükümetinin Madımak Katliamı’nda taraf olduğunu belirterek şöyle devam etti:

    “Siyasi İslamcı politik hattan gelen hükümet, Aleviliği ortadan kaldırılması gereken toplumsal bir tabaka olarak görüyor. En son olarak Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kurulmasıyla birlikte bu pastanın kreması böylece çalınmış oldu. Tabiri caiz ise Aleviliği etkisizleştirip kendine tabi kılmaya devam ediyor. Alevi kurumlarının yıllardır ortaya koyduğu haklı mücadelesi ve itirazlarına rağmen AKP hükümeti bunu ısrarla yapıyor. Daha büyük perspektiften bakmak gerekir ise Erdoğan kendisini Büyük Orta Doğu Projesi’nin başkanı olarak görüyor. Orta Doğu’nun başka ülkelerindeki mezhepçi yaklaşımları kendi ülkemizde de görünüyor. Alevilerin ikinci sınıf insan muamelesi görmesi, süregelen katliamlar silsilesi, katillere sahip çıkılması, yargılamanın hukuka aykırı yürütülmesi-sonuçlandırılması, uluslararası hukukun tanınması açıktan yapılıyor.”

    “HUKUK İKTİDARI KORUYAN SOPAYA DÖNÜŞTÜ”

    Aktaş, gerek Roma statüsü gerek ise uluslararası hukukta soykırıma karşı imzalanan sözleşmelerde insanlığa karşı işlenen suçlarda zaman aşımı olmayacağı kararına rağmen, verilen kararın meşru olmadığını belirterek, “Başkanlık rejimi yani tek adam rejimi demokratik değil. Adı konulmuş olmasa da sulandırılmış monarşi yaşıyoruz. Kanun hükmünde kararnamelerle, cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle, hukuken demokratik ilkeler gereği kabul edilmesi mümkün olmayan, meclisten geçmeyen, tartışılmayan şeyler bugün hukuk diye kabul ediliyor. Teknik olarak bu afları hukuka uygun olarak kabul etmek mümkün olabilir ama adalet açısından, demokratik anlamda meşru değildir. Cumhurbaşkanı tek başına istediğini affetme yetkisini kendisine vermiştir. Gerek Roma statüsünde gerek soykırıma karşı sözleşmelerde, gerek ise kendi ceza kanunumuzda düzenlenen hükme göre insanlığa karşı işlenen suçlarda zaman aşımı olmaz. Bağlayıcı hükümler var ve buna cumhurbaşkanı da bir vatandaşta bağlıdır. Kendi hukukunun tanınmadığı bir atmosferden bahsediyoruz. İnsanlığa karşı işlenen suçlarda zaman aşımı olmayacağı gibi, buradan hareketle bu kişilerin de affedilemeyeceğini söylemek gerekir. Hukuku kendi iktidarını korumak için bir sopa olarak kullanır ise her şey mubahtır. Ama hukuku hakikatin ve adaletin aracı olarak görecek olursak bu afların kabul edilir bir tarafı yok” şeklinde konuştu.

    “MADIMAK KATLİAMI SIRADAN BİR CİNAYET OLARAK ELE ALINDI”

    Ulusal ve uluslararası hukukun insanlığa karşı işlenen suç olarak tasnif ettiği Madımak Katliamı’nın sıradan bir cinayet olarak ele alınmasına tepki gösteren Aktaş, “Daha en başından suç tasnifi doğru yapılmıyor. Suç tasnifi insanlığa karşı suç olarak yapılmalıydı. Yargılama sürecinde bu her aşamada dile getirildi, mahkeme ise hukuka aykırı karar vereceğim diyerek inatla bunu reddetti. Bunun insanlığa karşı işlenen suç olduğunu tespit etmemek için ya art niyetli ya da hukuk bilmemesi lazım. Sistematik şekilde yakılan insanlardan bahsediyoruz. Bu insanların temsil ettiği inanç örgütlenmesi üstünden katledilmesi uluslararası sözleşmelerdeki bütün unsurları sağlıyor ve bu insanlığa karşı işlenen suçtur. Mahkeme bunu yapmayarak sıradan bir cinayet olarak ele aldı. Terörle mücadele kanunu üstünden ele alındı, lakin hiçbir terör örgütü ile bağı bulunmadı. Bu yargılamanın bağımsız ve tarafsız olmadığını düşünüyoruz. Bu kararı vicdanlarımızda kabul etmiyoruz” ifadelerini kullandı.

    “KATLİAMLARIN AÇIĞA ÇIKARILMASI İÇİN MÜCADELE ÇOK KIYMETLİ”

    Av. Aytekin Aktaş, zaman aşımı kararının siyasi erkten bağımsız olmadığı ve sembolik de olsa üst mahkemeden çıkacak olumlu kararların toplumsal mücadele için anlamlı olacağını belirterek, şunları vurguladı:

    “Mahkemelerin tarafsız ve bağımsız olduğu ön kabulü dahilinde olması gereken şey bu kararın üst mahkemeden dönmesidir. Her ne kadar ulusal hukukta alamadığımız haklarımız uluslararası hukukta yani yabancı kapılarda hak aramak ağırımıza gidiyor da olsa; tarihe not düşmek için, yanan canlarımız gitti ama katliamlar devam ediyor. Katliamların açığa çıkarılması ve önlenebilmesi için bu mücadelenin çok kıymetli olduğunu düşünüyoruz. Sembolik dahi olsa alınacak olumlu kararların verilecek toplumsal ve politik mücadeleler sonucunda anlamlı hale geleceğini düşünüyoruz. Madımak davasında insanlığa karşı suç işlendiğini kabul etmeyeceksek hangi dosyada kabul edeceğiz? Filistin bombalanırken insanlığa karşı suçtur, soykırıma karşı duralım diyoruz. Bu insanlar bizim vatandaşımızdı, memleketin tam ortasında Sivas’ta göz göre göre yakıldılar” şeklinde konuştu.

    “ALEVİLERE YÖNELİK SUÇLARDA TOPLUMSAL REFLEKSLER ZAYIF”

    Alevilere yönelik işlenen suçlarda toplumsal refleksler veya hukuk mücadelesinin görece daha zayıf olduğu öngörüsünü paylaşan Av. Aytekin Aktaş, “Maalesef toplumsal davalarda pek çok hukuksuz yargılama gördük. Gerçek suçlular en azından halkın vicdanında hüküm giyebildiyse bu emek veren değerli hukukçuların mücadelesi sonucudur. Bir davaya toplum sahip çıkıyorsa doğrudan ya da dolaylı olarak ulaşacağı yere varıyor. Ama Alevilere yönelik işlenen suçlarda toplumsal refleksimiz veya hukuk mücadelemizin görece daha zayıf olduğunu söylersek yanlış olmaz. Bu konuda hassasiyete sahibi olan, Alevilerin mücadelesini haklı gören kurumların, toplumsal mücadele hatlarının bu davalara sahip çıkmasını önemle ve ısrarla rica ediyoruz. Hep birlikte mücadele etmekten başka şansımız yok. Madımak davası özelinde bütün Alevi davalarında Alevi kamuoyunu ve hak mücadelesine destek olunması çok önemli bir yere sahip” dedi.

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

  • ‘ÇEDES’le toplum kandırılıyor, Siyasal İslamcılar tarihin en büyük ayıbını yapıyor’ -VİDEO

    ‘ÇEDES’le toplum kandırılıyor, Siyasal İslamcılar tarihin en büyük ayıbını yapıyor’ -VİDEO

    PİRHA- AKP hükümetinin okullara imam atamasına tepki gösteren Araştırmacı Yazar Ali Aksüt, “ÇEDES projesi laikliğe, bugünün uygarlığına, 21 yüzyıl insanlığına yakışmayan, düşünce sistemine uymayan insana göre bir proje değildir” dedi. 

    Gençlik ve Spor Bakanlığı’na bağlı il/ilçe spor müdürlükleri/gençlik merkezleri ile Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı Diyanet Gençlik Merkezleri iş birliğinde yürütülmekte olan “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) projesi adı altında okullara imam atanıyor.

    Okullara imam atanmasının ardından, anaokullarına da mescit açılmasını zorunlu kılan AKP hükümetine tepkiler yükseliyor.

    Araştırmacı-Yazar Ali Aksüt, hükümetin din odaklı politikalarını eleştirdi.

    “ÇEDES PROJESİ SADECE ALDATMACA, ”

    Algı olarak Milli Eğitim Bakanlığı’nın Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan hiçbir farkının olmadığını ve cemaatlerin katkısıyla ÇEDES denilen bir projenin hayata geçirilmeye çalışıldığını belirten Aksüt, “Çevreme duyarlıyım, değerlerime saygılıyım (ÇEDES) çevremizin neresine duyarlıyız? Anadolu’da bir uçağa binip bir havaalanından diğer bir havaalanına giderken tepesi delinmemiş bir dağ, yağma edilmemiş bir orman görebiliyor musunuz? Kirlenmemiş bir ırmak görebiliyor musunuz? Erzincan’dan Kaz Dağlarına kadar olan bölgede siyanür depolarının toplumun içme sularına karıştığını, Kızılırmak’ın kızıl kan gibi aktığını görmüyor musunuz? Bu çevreye duyarlılık mıdır? Çevreyi bile bile belli insanlara yok ettirmek midir? Bu bir ayıbı sloganlaştırıp da bir güzellik gibi sunmaktır” diye konuştu.

    “ÇEDES SAHNEYE ÇIKMIŞ CANBAZIN SÖZLERİ GİBİ KANDIRMACA

    Okullara imam atanması projesinin ‘değerler’ adı altında bir kandırmaca olduğunu söyleyen Aksüt, “İnsani değerlerin hangisine saygılıyız ki biz değerlerimize saygılı olalım. Önce insanın kendisi bir değer. Kendisi bir değer olan insana saygı duymadan değerlerime saygılıyım sloganıyla ortaya çıkıyorsanız. Bu gerçekten toplumsal, paylaşımcı, kucaklayıcı bir slogan değil. Bir sahneye çıkmış cambazın sözleri gibi kandırmacadır ve doğru değildir” ifadelerini kullandı.

    Aksüt, “Dünya’da 57 tane İslam ülkesi var. 57 tane benzetmek istedikleri İslam ülkelerindeki insanlar nereye kaçıp gidiyorlar? Kendi rönesansını yapmış başka ülkelere ”dedi.

    “HİÇBİR ALEVİ ÇEDES PROJESİNİN YANINDA YER ALAMAZ”

    Aksüt, Alevilerin bu projede yer almayacağını sözlerine ekleyerek şöyle devam etti:

    “Aleviliği Kalender Çelebi’nin etrafındakiler Nurhak’ta nasıl sattılar ise, Hallacı Mansur’un, Nesimi’nin etrafındakiler nasıl sattılar ise bugün satanlardan biri olarak da kime hizmet ederler? Ya kendi egolarına ya da kendilerini yönlendirenlere. Hiçbir Alevi dedesi, hiçbir Bektaşi babası, hiçbir inanç önderi ÇEDES adı verilen projenin yanında yer almaz. Bu projenin yanında yer alan Alevi gibi görünen kesimler Alevi ahlakına Alevi yaklaşımına ters düşmektedir. Dünyayı zindana çeviren siyasal İslam’ın bütün projeleri Alevilere öğretilerek Aleviler bir yere taşınamaz.”

    TARİHİN EN AYIP EN YANLIŞ İŞİNİ YAPIYORLAR”

    Siyasal İslam anlayışının inançları bir araç olarak kullandığı eleştirisinde bulunan Aksüt, “Bu inancı alıp siyasal İslam’ın elinde bir oyuncak, bir malzeme haline getirmek isteyenler, tarihin en ayıp işini yapıyorlar. Bunların bu ayıptan dönmeleri, özlerine dönmeleri kendilerine iyilik, torunlarına da temiz bir miras bırakmak olacaktır. ÇEDES projesi çağdaş bir proje değildir” dedi.

    “BEN KİMSENİN İNANCINA KARIŞMIYORSAM, BAŞKASI DA BENİM İNANCIMA KARIŞAMAZ”

    Alevi inancı ve diğer farklı inançlara diretilen zorunlu din derslerini hatırlatan Aksüt, “Ben bu kötülüklerin karşısına çıkıyorum, ben inancımı savunuyorum. Ben başka bir inanca müdahale etmiyorum kimse de bana müdahale etmesin. Bu ülke laikse ben kendi inancımı yaşamak istiyorum. Okullarımızda geçmişten beri zorunlu din dersi var. Bir çocuk 6 yaşına kadar belli bir kişilik buluyor. Bir aile çağdaş, laik çağa yaraşır bir şekilde yetiştirilirse, o aile hem yurtsever, hem paylaşımcı, hem kucaklayıcı hem de başka inançlara saygılı ve ahlaklı olur. O ailenin yetiştirdiği çocuk da aynı olur, farklı bir inanç mensubuna din dersi veremezler” diye konuştu.

    “ÇEDES 21. YÜZYIL İNSANLIĞINA YAKIŞMAYAN BİR PROJEDİR”

    Yazar Ali Aksüt, ÇEDES projesinin laiklik kavramıyla örtüşmediğini belirterek, “Okullarda din ve ahlak bilgisi dersi ister Alevi olmayan din adamları tarafından verilsin ister Alevi inancı içinden gelmiş Alevi görünümlü, Alevi kılıklı olanlar versin bu bir ayıptır. Her halükarda ÇEDES projesi laikliğe yakışmayan, bugünün uygarlığına yakışmayan, 21. yüzyıl insanlarına yakışmayan, düşünce sistemine uymayan bir projedir. İnsana göre bir proje değildir” şeklinde konuştu.

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

     

    İLGİLİ HABERLER:
    > Veli-Der Şube Başkanı Aydın: Okullara imam atanmasına güçlü şekilde karşı koymalıyız-VİDEO
    > ‘Okullara imam atanması bilimsel, laik eğitimi ortadan kaldırır’-VİDEO
    > ‘Dincilik giderek kurumsallaşıyor, itirazları yükseltmek lazım’-VİDEO
    > ‘İmamlar camilere dönsün, okulların psikolojik danışmana ihtiyacı var’- VİDEO
    > ‘Hükümetin temel hedefi adım adım şeriata gitmek’- VİDEO
    > ‘Okullara imam atanmasına karşı mitingler yapacağız, hukuki süreç başlatacağız’-VİDEO
    > ‘Laiklik adına okullara imam atanmasına karşı ortak bir mücadele verilmeli!’
    > ‘Okullara imam atanması herkesi Türk ve Müslüman yapma projesidir’-VİDEO
    > ‘Eğitimin görevi inanç aşılamak değil, çocuklarınızı imamlara teslim etmeyin’- VİDEO
    > ‘Şeriatı getiriyorlar, Türkiye’de ciddi şekilde laiklik kavgası verilmelidir’ -VİDEO
    >‘Okullara imam atanması; siyasetin ilkokula, anaokuluna kadar inmesidir’
    > ‘Türkiye Afganistan’a dönüşüyor, Alevi olmayanlar da bu projeye karşı çıkmalı’- VİDEO
    > ‘Dindar-kindar gençlik yetiştirme projesi, herkesi mücadeleye çağırıyorum’-VİDEO
    > ‘Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefe ve ilkelerinin altına dinamit koymaktır’- VİDEO
    > ‘Okullara imam atanmasıyla gerici bireyler yetiştirmek amaçlanıyor’- VİDEO
    >‘Okullara imam atanması asimilasyondur, değerleri deforme eder’-VİDEO
    > ‘Okullara imam atanması Alevi inancını katleder; çocuklarınıza inancımızı öğretin’-VİDEO
    > ‘Kamusal alan okullar yoluyla dincileştiriliyor; tarikatlar eleman yetiştiriyor’ -VİDEO
    > ‘Okullara imam atanmasına, dini eğitime karşı birlikte mücadele edelim’-VİDEO
    > ‘Türk-islam sentezini hayata geçirmek için yapılmış bir asimilasyon politikasıdır’- VİDEO
    > ‘Okula imam atanması asimilasyondur; aileler tavır göstermeli’-VİDEO
    > ‘Türkiye’de eğitim yağmalanıyor, buna dur demek zorundayız’-VİDEO
    > ‘Okullara imam atanması kadroların siyasal islamcılar tarafından işgal edilmesidir’-VİDEO
    > ‘Seküler kesimin yaşam haklarına müdahaledir; eylem planı oluşturmalıyız’-VİDEO
    > ‘İktidar, dindar nesil yetiştirmek için laik, bilimsel, kamusal eğitimden uzaklaşıyor’-VİDEO
    > ‘Okullara imam atanması Alevilere yönelik asimilasyon ve inkar politikasıdır’- VİDEO
    >‘ÇEDES, Türk ve Sünni Müslüman çocuk tipini yaratma projesi; insan haklarına aykırı’– VİDEO
    >‘AKP, ÇEDES projesiyle toplumsal cehaleti, biatı okullarda aşılamak istiyor’-VİDEO 

     

     

  • İnsan hakları örgütlerinden iktidara Gezi çağrısı: Anayasa ve AİHM kararlarına uyun!

    İnsan hakları örgütlerinden iktidara Gezi çağrısı: Anayasa ve AİHM kararlarına uyun!

    PİRHA-Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) ve İnsan Hakları Derneği (İHD), Gezi Davası’nda Osman Kavala, Can Atalay, Çiğdem Mater, Tayfun Kahraman ve Mine Özerden’e verilen cezaların Yargıtay tarafından onanmasına tepki gösterdi. İnsan hakları örgütleri, iktidarı yargı üzerinde sürdürdüğü baskıya derhal son vermeye, anayasaya, AİHS’ye ve AİHM kararlarına uymaya çağırdı.

    Türk Ceza Kanunu’nun 312/1 maddesi gereğince, ‘Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs’ suçlamasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapse çarptırılan Kavala hakkındaki hüküm onandı.

    Can Atalay, Tayfun Kahraman, Mine Özerden ve Çiğdem Mater Utku hakkındaki ‘Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüse yardım’ suçlamasıyla 18’er yıl hapis cezası onandı.

    Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) ve İnsan Hakları Derneği (İHD) ortak açıklamalarında cezaların onanmasını kınadı.

    “HAK SİYASETİ YAPMAKTA ISRAR ETMELİYİZ”

    TİHV ve İHD yaptıkları yazılı açıklamada kararı, “Türkiye’de yargının artık sadece siyasi bir cezalandırma mekanizması olarak işlediğinin ve tüm hukuki zeminlerini terk ettiğinin ilanı” diye niteledi.

    Kararın sadece Gezi Davası’nda yargılananları değil hak ihlallerine ve doğanın yıkımına karşı sorumluluk üstlenen herkesi cezalandırılmaya yönelik olduğu belirtilen açıklamada, “Yurttaşların yaşam dünyalarına ilişkin bağımsız karar verme kapasitesi, yurttaş iradesi ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır. Buna karşın, şimdi acil görev ve sorumluluğumuz, böylesi bir hukuksuzluğun ve baskı ortamının bizleri teslim almasına izin vermemektir. Topluma reva görülen bu adaletsizliğin karşısında kayıtsız ve sessiz kalmamalıyız. Aksine insan hakları ve demokrasi ilkelerine sahip çıkmakta, hak siyaseti yapmakta ısrar etmeliyiz” ifadelerine yer verildi.

    “ANAYASA’YA, AİHS’E VE AİHM KARARLARINA UYUN!”

    TİHV ve İHD, Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Savunucuları Bildirgesi’ne göre devletin insan hakları savunucularını korumakla yükümlü olduğunu hatırlatarak, “Siyasal iktidarı yargı üzerinde sürdürdüğü baskıya derhal son vermeye, Anayasa’ya ve başta Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) olmak üzere altına imza atılan uluslararası sözleşmelere ve bu bağlamda oluşan yükümlülükler gereği AİHM kararlarına uymaya davet ediyoruz. Hak savunuculuğu cezalandırılamaz. Hak savunucuları üzerindeki baskı ve yargısal tacizlere derhal son verilsin!” çağrısı yaptı.

    “YARGININ TÜM HUKUKİ ZEMİNLERİ TERK ETTİĞİNİN İLANIDIR”

    Yapılan açıklamada şunlar ifade edildi:

    “Baştan beri yargı aracılığıyla siyasal bir intikam davası olduğunu bildiğimiz Gezi Davası’nda Osman Kavala, Can Atalay, Çiğdem Mater, Tayfun Kahraman ve Mine Özerden’e verilen cezaların dün Yargıtay tarafından onaylanması, Türkiye’de yargının artık sadece siyasi bir cezalandırma mekanizması olarak işlediğinin ve tüm hukuki zeminlerini terk ettiğinin ilanıdır.

    Bu kabul edilemez onama kararıyla sadece yaşadığımız ülke için değil tüm yeryüzü için adalet talep eden insan hakları savunucularına yargı eliyle bir kez daha zulmedilmiştir. İnsan haklarını savunmanın esasının adaletsizliği görme kapasitesi olduğu bilinciyle, bu kararla sabitlenen adaletsizliğe karşı adaleti savunma inadımızı sürdüreceğiz. İtiraz etmenin, haksızlığı ilan etmenin bu ağır suçlulaştırılmasına karşı itiraz etmekten, haksızlığı, adaletsizliği dile getirme sorumluluğumuzdan vazgeçmeyeceğiz.

    Tümüyle akla, vicdana ve hukuka aykırı bu kararla sadece insanı, çevreyi, doğayı savunan dostlarımız değil, hak ihlallerini, doğanın, çevrenin yıkımını engelleme sorumluluğunu yüklenen herkes cezalandırılmaya, yurttaşların yaşam dünyalarına ilişkin bağımsız karar verme kapasitesi, yurttaş iradesi ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır.

    Buna karşın, şimdi acil görev ve sorumluluğumuz, böylesi bir hukuksuzluğun ve baskı ortamının bizleri teslim almasına izin vermemektir. Topluma reva görülen bu adaletsizliğin karşısında kayıtsız ve sessiz kalmamalıyız. Aksine insan hakları ve demokrasi ilkelerine sahip çıkmakta, hak siyaseti yapmakta ısrar etmeliyiz.”

    PİRHA/ANKARA

  • Prof. Dr. Ahmet Özer: Yerel seçimler kazanılırsa mevcut iktidar 5 yıl sürmez- VİDEO

    Prof. Dr. Ahmet Özer: Yerel seçimler kazanılırsa mevcut iktidar 5 yıl sürmez- VİDEO

    PİRHA – Prof. Dr. Ahmet Özer, Cumhurbaşkanlığı ve meclis seçimlerinin ardından hükümetin baskıcı politikalarının sürdürdüğünü, ekonomik durumun iyice kötüleştiğini ve halkın yoksullaştığını söyledi. Özer, “Türkiye, tarihinin en büyük enflasyonuyla, faiz ve döviz sarmalıyla, cari ve aynı zamanda bütçe açığıyla karşı karşıya kaldı. Ve ekonomik kriz giderek ekonomik bunalıma evrilmeye başladı” dedi.

    14 Nisan ve 28 Mayıs’ta yapılan Cumhurbaşkanlığı ve Meclis seçimlerinin ardından hükümetin baskıcı politikaları sürüyor.

    Bahçeşehir Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Özer, hükümetin izlediği politikaları ve Türkiye’deki ekonomik durumu PİRHA’ya değerlendirdi.

    “TOPLUM, ANA MUHALEFET PARTİSİYLE DUYGUSAL KOPUŞ YAŞADI”

    Seçimlerden önce katı, merkeziyetçi bir bürokratik yapıyla karşı karşıya kalındığını söyleyen Özer, “Bu yapı Türkiye’yi ileriye taşıyamazdı. Zaten sorun da sıkıntı da değişme ihtiyacı ve aciliyeti de buradan kaynaklanıyordu” dedi.
    Seçimler sonrası toplumun, ana muhalefet partisiyle duygusal bir kopuş yaşadığını da belirten Özer, şunları dile getirdi:

    “Neden bu kadar uygun koşullar varken 20 yıldır iş başında olan bu kadar sorunlu, problemli işlere bulaşmış bir Cumhur İttifakı’nı değiştiremediniz?” diye toplum, özellikle muhalefete oy veren seçmen, bir isyan gösterdi. Bu tepkiler aynı zamanda bir öfkeye, öfke de giderekten bir duygusal kopuşa yol açtı. Özellikle ana muhalefet partisinin tabanıyla tavanı arasında bir duygusal kopuş yaşandı. Hatta önümüzdeki yerel seçimlerde bu tamir edilmediği takdirde özellikle gençler başta olmak üzere belli kitleleri sandığa götürmenin zor olduğu yolunda bir takım araştırmalar ortaya konmaktadır.”

    “YEREL SEÇİMLER KAZANILIRSA MEVCUT İKTİDAR 5 YIL SÜRMEZ”

    Özer, yerel seçimlerin muhalefet tarafından kazanıldığı takdirde mevcut iktidarın 5 yıl sürmesinin mümkün olmayacağını, kazanılmadığı takdirde ise cumhurbaşkanı ve cumhur ittifakının bundan sonra yapacakları her türlü iş ve işlemi, meşruiyet temelini kazanılmış iki seçimi göstererek yapacaklarını dile getirdi. Özer, bunun üzerine “Bu da onların öz güvenini yükseltecek, ellerini güçlendirecektir” dedi.

    “CHP TOPLUMSAL KESİMLERİN ÖNEMLİ KISMIYLA BARIŞIK DEĞİL”

    Prof. Dr. Ahmet Özer, CHP’nin genişleyememesinin sebebini ise şöyle açıkladı:

    “CHP, genişleyemiyor. Çünkü toplumsal kesimlerin önemli kısmıyla barışık değil. Kürtlerle barışık değil, muhafazakarlarla barışık değil, yoksullarla-varoşlarla barışık değil. CHP’nin oy aldığı kitleye baktığımız zaman gelir ve eğitim düzeyi bakımından Türkiye ortalamasının üstünde olan, şeriat ve bölünme endişesi yaşayan, kent soylu, kıyı şeridinde birikmiş, orta ve orta üstü bir sınıfı temsil ediyor. Bir sosyal demokrat partinin mağdurlardan oy alması lazım. Mağdur olan kesimler Aleviler, Kürtler, samimi dindarlar, yoksullar, işçiler, sendikasızlardır. Buralardan oy alamadığınız zaman iktidara yürüyemezsiniz.”

    “SEÇİMLERDEN SONRA ZAM VE ZULÜM POLİTİKASI GELDİ”

    Özer, seçimler sonrası Türkiye’nin ekonomik durumuna da değinerek şunları ifade etti:

    “Zam ve zulüm politikası geldi. Benzinin ve mazotun fiyatı 35 TL’ye kadar çıktı. Emekliye, çalışana, dul ve yetimlere verilen paralar, sağ el ile verilip sol ceplerinden bir gece vakti alındı. Körfez ülkelerine Cumhurbaşkanı bir gezi yaptı. Tekrar yoksul kesimlerden, mağdurlardan ve çalışanlardan maalesef yüksek vergilerle, zamlarla boşaltılan kasaların dolması yoluna gidildi. Bu da Türkiye’nin nüfusunun önemli bir kesiminin yoksulluk, onun da yarısının açlık sınırında olduğu bir yapıya sürükledi. Asgari ücret artık yoksulluk sınırının altında kaldı. Hele hele asgari ücretin altında aylık alan bazı emekliler de açlık sınırının altında kaldı. Dolayısıyla Türkiye, tarihinin en büyük enflasyonuyla, faiz ve döviz sarmalıyla, cari ve aynı zamanda bütçe açığıyla karşı karşıya kaldı. Ve ekonomik kriz giderek ekonomik bunalıma evrilmeye başladı. Bunların üzerini örtebilmek için olağanüstü bir meclis toplantısı yapıldı. Ama sadece toplanıp dağıldı. Herhangi bir şey ortaya konulamadı. Çünkü Cumhur İttifakı aynı zamanda mecliste de bir çoğunluğa sahip.”

    “CUMHUR İTTİFAKI ENGELLİYOR”

    Prof. Dr. Ahmet Özer, kazanılacak bir seçimin kazanılmadığını vurgulayarak, “Mesela Cumartesi Anneleri engelleniyor onu geçelim Akbelen’de bir yeşil alan katledilmeye çalışılıyor. Kazanılacak bir seçim vardı kazanılamadı. Kazanılamayınca da seçmende büyük bir hayal kırıklığı meydana geldi. Bu hayal kırıklıklarını gidermek için de ana muhalefet partisi başta olmak üzere HDP ve diğer partiler kendi içerisinde öz eleştiri süreci yaşadılar. HDP ise değişime giderek kendi genel başkanlarını değiştireceği yolunda bir deklarasyonda bulundu” dedi.

    AHMET ÖZER KİMDİR?

    Prof. Dr. Ahmet Özer, 1960’ta Van’da doğdu. İlk, orta öğrenimini Van’da, lise eğitimini Diyarbakır’da bitirdi. 1986’da Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden birincilikle mezun oldu. Hacettepe Üniversitesi’nde sosyoloji alanında, ODTÜ’de ise “Bilim ve Siyaset Felsefesi” alanında olmak üzere 2 master yaptı. 1999’da doçent oldu, bu yıl ise profesör. Süleyman Demirel Üniversitesi’nde Sosyoloji Bölümü’nde öğretim üyesi. Kan davası, Güneydoğu’nun sosyo ekonomik yapısı, İsrail’deki Kibutz ve Moşhavlar ile GAP Bölgesi’nin karşılaştırılması, bölgenin geleneksel yapısı ve kalkınma süreci, bölgedeki yerel yönetimlerle ilgili çalışmalar yaptı.

    ESERLERİ

    “GAP ve Sosyal Değişme”, “Güneydoğu Anadolu ve GAP Gerçeği”, “Sosyal Bir Varlık Olarak İnsan”, “Modernleşme ve Güneydoğu”, “11 Eylül – ABD ve Küreselleşme”, “Tanzimat’tan Günümüze Batılılaşma ve AB”, “Doğu’da Aşiret Düzeni ve Brukanlar”, “Kentleşme ve Yerel Yönetimler” isimli bilimsel çalışmalarının yanı sıra Şehrivan isimli bir de romanı yayınlandı.

    Devrim FINDIK/İSTANBUL

  • Kılıçdaroğlu: İktidar halka yalan söyledi, bu sonucun ahlaki meşruiyeti yoktur

    Kılıçdaroğlu: İktidar halka yalan söyledi, bu sonucun ahlaki meşruiyeti yoktur

    PİRHA- CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “İktidar seçim kampanyasını, yalana, iftiralara, montaj kasetlere dayandırarak yürüttü. Halka yalan söyledi. Halkına yalan söyleyen biri cumhurbaşkanı olabilir mi?” dedi. 

    CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, partisinin bugün gerçekleştireceği MYK toplantısı öncesi Halk TV’den Fikret Bila’ya konuştu, istifa edip etmeyeceğine, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu ile CHP Genel Merkezi arasında bir tartışma olup olmadığına ilişkin sorulara yanıt verdi.

    Kılıçdaroğlu seçim sonuçlarına ilişkin “İktidarın ahlaki meşruiyeti yoktur” değerlendirmesini yaptı.

    Bila bugünkü yazısında Kılıçdaroğlu ile dün yaptığı görüşmeye ilişkin ayrıntıları aktardı.

    Buna göre Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ı ağır bir dille eleştirerek, “İktidar seçim kampanyasını, yalana, iftiralara, montaj kasetlere dayandırarak yürüttü. Halka yalan söyledi. Halkına yalan söyleyen biri cumhurbaşkanı olabilir mi? İktidarın ve seçim kampanyasının bu yönüyle sorgulanması gerekir” dedi.

    “SİYASETTE YALANA, DOLANA, İFTİRAYA YER YOK”

    Seçim sonucunu nasıl değerlendirdiğine ilişkin soru üzerine Kılıçdaroğlu, “Siyasette abartı olur ama yalana, dolana, sahteciliğe, iftiraya yer yoktur” dedi ve şöyle devam etti:

    “Seçim kampanyası boyunca benim hakkımda yalan söylediler. İftiralar attılar. Sahte videolarla kampanya yürüttüler. Ve bu videoların sahte olduğunu, montaj olduğunu itiraf ettiler. Yüksek Seçim Kurulu seçim sonucunu onayladı ama bu sonucun ahlaki meşruiyeti yoktur. Ayrıca kimlere oy kullandırıldığını da gördük. İthal seçmen yarattılar. Türkçe bilmeyen yabancıların oy kullandığını gördük. Bu da ahlaki açıdan sorgulanmalıdır. Seçimin ahlaki meşruiyet açısından hukukçular da ilahiyatçılar da tartışmalıdır.”

    İSTİFA EDECEK Mİ?

    Kılıçdaroğlu’na istifa edip etmeyeceği konusunda bir karar verip vermediğini sorduğunu belirten Bila, CHP Genel Başkanı’nın yanıtını şöyle ifade etti:

    “CHP çok köklü bir parti. CHP’de her düşünce rahatlıkla dillendirilir, tartışılır ve bu süreç sonunda partinin yetkili kuralları karar verir. Şimdi bu süreci yaşıyoruz. MYK’da, Parti Meclisi’nde incelemeler, değerlendirmeler, tartışmalar yapılacak ve hep birlikte karar vereceğiz ve kamuoyuyla paylaşacağız.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Tiryaki: İktidar veri akışını engelliyor-VİDEO

    Tiryaki: İktidar veri akışını engelliyor-VİDEO

    HDP Seçim Takip Koordinasyon Merkezi Sözcüsü Rüştü Tiryaki, iktidarın itirazlarla muhalefetin oy oranının yüksek olduğu yerlerde sistemi yavaşlatmaya ve veri akışını engellemeye çalıştığının belirtti. 

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Seçim Takip Koordinasyon Merkezi Sözcüsü ve Yüksek Seçim Kurulu (YSK) Temsilcisi Mehmet Rüştü Tiryaki, seçim sonuçları ve seçim güvenliğine dair HDP Genel Merkezi’nde basın toplantısı düzenledi. “Anadolu Ajansı’nın yürüttüğü kumpas çöktü” diyen Tiryaki, oyların yüzde 30’unun hala sisteme girilmediğine dikkat çekti.

    “İKTİDAR VERİ AKIŞINI ENGELLEMEYE ÇALIŞIYOR”

    İktidarın itirazlarla süreci yavaşlatmaya çalıştığını dile getiren Tiryaki, “İtirazlarla özellikle muhalefetin oy oranının yüksek olduğu yerlerde sistemi yavaşlatmaya, verilerin akışını engellemeye çalıştıklarını söyleyebiliriz. Bu yüzden arkadaşlarımızdan, muhalefet partilerinden, sandık kurulu üyelerinden, ilçe seçim kurulunda çalışan arkadaşlarımızın tamamından rica ediyoruz. Sandıklara sahip çıktıkları gibi ilçe seçim kurulundaki birleştirme işlemlerine de eşlik etsinler. İtiraz edilmiş sandıklara mutlaka sahip çıksınlar. Sayım işlemlerine eşlik etsinler. Gerekirse bugün sabaha kadar uyumayacağız. Muhalefetin görevlendirdiği 560 bin artı 100 bin kişiyle 700 bin görevlinin hiçbirinin uyumamasını, sandıklara ve birleştirmelere eşlik etmelerini istiyoruz” dedi.

    SANDIK GÖREVLİLERİNE ÇAĞRI

    AKP’nin seçim manipülasyonları yaptığını ifade eden Tiryaki, “Seçimi kazanmış gibi kutlamalar yapıyor. Bunun hiçbir arkadaşımızda yılgınlık yaratmasını istemiyoruz. Bu bir seçim, elbette her bir siyasi parti bu seçimlerin sonucuna kendisini hazırlar. Fakat biz bitti demeden, açıkladıkları seçim sonuçlarının hiçbirinin doğru olmadığını hep birlikte göreceğiz. Emin olun sabaha kadar bu rakamlarda çokça şey değişecek. Ne sanıldığı gibi 300’ün üzerinde milletvekiline sahip olacaklar ne de söyledikleri gibi ilk turda bu seçimi kazanmış olacaklar. Gerekirse sabaha kadar uyumayalım. Geleceğimiz için uykumuzdan bir gün uykumuzdan feragat edelim, sandıklarımıza sahip çıkalım, ilçe seçim kurullarındaki birleştirme işlemlerine eşlik edelim. Sosyal medyada görüntülerini görmüşsünüzdür, yüzlerce sandık kurulu başkanı ilçe seçim kurullarına girememiş durumda, halen oy torbalarını teslim edememiş durumda, rakamlar girilmemiş durumda. Eğer sabaha kadar sandıklara sahip çıkarsak, sonuçlara sahip çıkarsak bu manipülasyona geçit vermemiz olacağız” diye kaydetti.

    “YÜZDE 10’UN ÜZERİNDE BİR OYLA KAPATACAĞIZ”

    Şu ana kadar açığa çıkan seçim sonuçlarına göre geçmiş seçimlere nazaran herhangi bir vekil kaybı yaşamadıklarını belirten Tiryaki, “Hakkari’den Ağrı’ya, Şırnak’tan Antep’e kadar bir vekil kaybımız söz konusu değil. 2018’de kazandığımız kadar milletvekili kazandığımızı bu veriler söylüyor. Büyükşehirlerdeki verilerde ciddi eksikler var. Büyükşehirlerde milletvekili sayımızın daha düşük olduğu söyleniyor. Örneğin İstanbul’da 2018 seçimlerinde üç bölgeden 12 milletvekili çıkarmıştık. Şimdi bu verilere göre, milletvekili sayımızın 7 veya 8 olduğunu söylüyorlar. İzmir’de milletvekili sayımızın azaldığını söylüyorlar veya Kocaeli, Ankara’da milletvekili sayımızın azaldığını söylüyorlar. Özellikle bölgede bu verilerle birlikte bir milletvekili kaybımız yok. Oy oranımızın bu rakamların üzerinde olduğunu tahmin ediyoruz. Şu anda YSK’nın verilerine göre yüzde 9 küsür görünüyor oy oranımız. Yüzde 10’nun üzerinde bir oy oranıyla kapatacağız. Özellikle büyükşehirlerde oylar sisteme girildikçe milletvekili sayımızın da bunun üstünde olduğunu hep birlikte göreceğiz” ifadelerini kullandı.

    (HABER MERKEZİ)

  • Doç. Dr. Veysel Dinler: ‘Hile var’ algısı yaratmak iktidarın her zaman işine gelir

    Doç. Dr. Veysel Dinler: ‘Hile var’ algısı yaratmak iktidarın her zaman işine gelir

    PİRHA-Türkiye’deki seçimlerde ‘hile’ olduğu meselesinin en çok AKP döneminde konuşulduğunu belirten Anayasa ve Siyasal Kurumlar Uzmanı Doç. Dr. Veysel Dinler, “Hile var algısı yaratmak iktidarın her zaman işine gelir. Hile algısını yaymak, gerçekten hile yapılmasından daha olumsuz bir etki yapar” dedi. Dinler ekledi: Türkiye’de seçimi kazanan söke söke alır. Kaybeden de tıpış tıpış gider, seke seke arkasına bakmadan gider. Korkma, kimse kaybedenin arkasında durmaz.

    Anayasa ve Siyasal Kurumlar Uzmanı Doç. Dr. Veysel Dinler, 14 Mayıs seçimlerine ilişkin bir yazı kaleme aldı. Türkiye’deki seçimlerde ‘hile’ olduğu meselesinin AKP iktidarı döneminde en çok konuşulduğunu belirten Dinler, hile algısı yaratmanın hile yapmaktan daha kolay ve etkili olduğunu söyledi.

    Dinler‘in yazısından öne çıkan satır başları şöyle:

    “Türkiye’de seçimlerde “hile” olduğu meselesi, AKP iktidarına kadar bu denli konuşulmamıştı. İktidar partileri her zaman devlet gücünü kullanmışlar ve iktidarlarını sürdürmeyi denemişlerdir. Ancak hile algısı, bazen gerçekliğin üzerine çıkmaktadır.

    HİLE ALGISI YARATMAK HİLE YAPMAKTAN KOLAY VE ETKİLİDİR

    İktidar kanadından zaman zaman sabah neşesi kıvamında “Türkiye seçimlerin en güvenli yapıldığı ülkelerin başında gelmektedir” açıklamaları gelse de “hile yok” algısını yaratmak için ciddi bir çaba içine girdiği görülmemiştir.

    Çünkü girmesi de anlamsızdır. Hile var algısı yaratmak iktidarın her zaman işine gelir. Hile olduğu düşüncesiyle bir AKP veya MHP seçmeninin oy vermekten kaçınması, sandıkta görev almak istememesi beklenemez. Ancak “hile” algısı, muhalif seçmene oyunu zaten 1-0 yenik başlatmaktadır. Hile olduğu düşüncesi, “zaten kazanacaklar”, “ne yapar eder kazanırlar” fikri bizzat muhalif seçmen tarafından, muhalif seçmene pompalanan en büyük anti-propagandadır. İktidar bunu yapmaya çalışsa bu kadar başarılı olamaz.

    Baştan yenilgiyi kabul eden bir seçmene karşı seçim kazanmak kadar kolay ne olabilir ki? Moral ve motivasyon üstünlüğü kimde ise, seçimin müstakbel galibi de odur.
    Hile algısı yaratmak, hile yapmaktan kolay ve etkilidir. Kolaydır. Çünkü hile yaparken yakalanma riski vardır. Algı yaratırsan yakalanmazsın, hatta algıyı muhalif seçmene yaptırırsın: Bir taşla iki kuş. Her kim olursa olsun, bir gün yargılanma korkusuyla suç olan bir eyleme girişmek istemez. Bu sebeple hile yapmak için, hile yapacak insanları da bulmak gerekir. Çok kişinin bildiği sır değildir. Bu sebeple hile yapmak zordur.

    Hile algısı, hileden daha etkilidir. Sadece algı ile yüzbinlerce muhalif seçmeni sandıktan uzak tutmak mı daha etkili olur, yoksa bir sandıkta 2 tane 3 tane AKP’ye fazla oy çıkarmak mı? Kaldı ki, sandığa sahip çıkan bir seçmen, sandıkta hile yapılmasının önüne geçebilir. Ben size hile yapılmayacak demiyorum. Çalışılarak, görevini iyi yaparak hilenin önüne büyük ölçüde geçebilirsin, bu da seçim sonucuna etki edecek düzeyde olmaz diyorum. Hile algısını yaymak, gerçekten hile yapılmasından daha olumsuz bir etki yapar diyorum.

    “ANAYASA VE KANUNALRA GÖRE ZAMANI GELMİŞ SEÇİMİ YAPMAKTAN KİM KAÇABİLİR?”

    Kim kazanamayacağı seçimi yapmazmış? Anayasa ve kanunlara göre zamanı gelmiş seçimi yapmaktan kim kaçabilir? Anayasanın ve kanunların harfiyen işlediğini söyleyemeyiz. Ancak otoriter rejimler de dahil olmak üzere, iktidarların güç tazeleme araçları seçimlerdir. Türkiye’de seçmen, sağcı, solcu fark etmez, sandığı çok önemser. Sandıktan kaçmak bir güçsüzlük emaresidir.
    Seçimlerden kaçış yok. Ancak bunun zamanını ayarlamak veya bazı devlet kurumlarıyla kendi lehine kolaylaştırması mümkündür. Zaten bunu yapıyor. Her ne kadar iktidar cenahı “deprem sebebiyle seçimlerin ertelenmesi” senaryosuna karşı gibi dursa da biliyoruz ki, bu iddialar boş yere atılmaz, kamuoyuna bir yoklama çekilir. Normal zamanda 18 Haziran’da yapılması gereken seçimin, iki aylık hızlandırılmış biçimde 14 Mayıs’a alınması, bir strateji. Seçimler 1 ay sonra yapılsaydı depremzedelerin organizasyonu daha kolay olacaktı ama bu mesele aceleye getirildi. 1 ay daha uzun sürecek propaganda sürecine iktidarın ne enerjisi ne motivasyonu var. Mecburen bütün çılgın projeleri, bu kısa süreye sıkıştırıp, en azından kendi seçmenini tutma, kararsızların kafası daha çok karışmadan onları etkileme derdinde.

    Sonuç olarak, “kazanamayacağı seçime girmez” tamamen muhalif seçmenin umutsuzluğu sonucu, kendi kendine ürettiği bir evham. Bugün zarlar hileli bile olsa, muhalefetin hala kazanma şansı var ve hatta bu yüksek bir ihtimal. 2023 seçimlerinde mevcut iktidarın devamı, korkulan pek çok şeyin gerçekleşmesine yol açabilir. Yani otoriter rejim fiili olmaktan hukuki olmaya dönebilir. 2028 seçimleri Ortadoğu diktatörlüklerinde olduğu gibi yaratılacak “yerli ve milli muhalefet” ile “seçimmiş gibi” olabilir. Bütün olumsuzluklara rağmen, henüz o aşamada değiliz. Bu fırsatı iyi kullanmaktan başka çaremiz de yok. Bu seçime tüm muhaliflerin “armudun sapı, üzümün çöpü” demeden asılması ve mümkün olduğu kadar duygularından sıyrılıp, stratejik oy kullanmaları gerekir.

    “KAZANAN SÖKE SÖKE ALIR, KAYBEDEN TIPIŞ TIPIŞ GİDER!”

    “Kaybetse de gitmez!” muhalifleri karamsarlığa sokan başka bir anti-motivasyondur. Muhalifler bu kadar karamsar olduktan sonra, iktidarın seçimleri kazanması çocuk oyuncağıdır. Kaybettiği halde gitmeyen bir kişi 1994 yılında Belarus bağımsızlığa kavuştuğundan beri devlet başkanlığını yürüten Lukaşenko’dur. Hatta seçimlerden sonra Kaleşnikof ile sokağa çıkmış ve göstericilere gözdağı vermek için havaya ateş etmiştir.

    Tüm eksik ve aksaklıklarına rağmen Türkiye’de bir demokrasi kültürü vardır. “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” düsturuyla doğmuş Türkiye Cumhuriyeti ile zaten diktatörlükle ölü doğmuş Belarus’u karıştırmamak gerekir. Bunu söylemekle birlikte, artık devletleşen Ak Partinin, devlete kazık çakmak için ve resmi bir parti devletine dönüşmek için önümüzdeki 5 yılın yeterli olduğunu da görmek gerekir. 2023 o yüzden son eşiktir.

    Türkiye’de seçimi kazanan söke söke alır. Kaybeden de tıpış tıpış gider, seke seke arkasına bakmadan gider. Korkma, kimse kaybedenin arkasında durmaz. Halkımız keriz değil, kazananı, kaybedeni en iyi o bilir. Kazandığın seçimi söke söke koparamayacaksan, o seçime hiç girme! Cumhurbaşkanlığı, milletvekilliği, belediye başkanlığı gibi seçimle gelinen görevler, seçim tamamlandığı anda başlar. YSK’nin mazbata vermesi formalitedir. Sen kazandığını biliyorsan, hiçbir güç o koltuğa oturmanı engelleyemez. Yeter ki, önce seçimi kazan.”

    PİRHA/İSTANBUL

  • Antalya Emek ve Demokrasi Güçleri’nden iktidarın yardımları engellemesine tepki -VİDEO

    Antalya Emek ve Demokrasi Güçleri’nden iktidarın yardımları engellemesine tepki -VİDEO

    PİRHA- Antalya Emek ve Demokrasi Güçleri, iktidarın toplumsal dayanışma ağlarının, demokrasi güçlerinin yardım çalışmalarını engellemesine tepki göstererek, “Depremden sonra ilk yapılan bölgede OHAL ilan edilmesi olmuştur. İktidar uygulamalarıyla olağanüstü halli ülkenin bütününe yayma çabası içerisindedir. Bu yaklaşımı asla kabul etmeyeceğimizi bir kez daha vurguluyoruz” dedi.

    Antalya Emek ve Demokrasi Güçleri iktidarın deprem bölgesinde OHAL ilan etmesi ve yardımlara el koyarak toplumsal dayanışmayı engellemesine dair Eğitim-Sen Antalya Şubesi’nde basın toplantısı yaptı. Açıklamayı Emek ve Demokrasi Güçleri adına Eğitim Sen Şube Başkanı Nurettin Sönmez okudu.

    “TOPLUMSAL DAYANIŞMAYI ENGELLEMEYE SON VERİN”

    Yıkılan binaların büyük bölümü enkaz halinde dururken, can kayıplarının şimdiden resmi kayıtlara göre 41 bine dayandığını hatırlatan Sönmez, “Bu kara tablo içerisinde iktidarın uyguladığı kamplaştıran, ayrıştıran, partizan politikalarına karşın ülkemiz insanlarının dayanışması, sivil yardım ağlarının deprem illerini sarması tarihe not düşülen önemli gelişmelerdendir. Halkın özveriyle gösterdiği bu dayanışma çabası iktidarın beceriksizliğini görünür hale getirmiştir. Bu noktada iktidar; toplumsal dayanışma ağlarının, emek ve meslek örgütlerinin, demokrasi güçlerinin yardım çalışmalarını engelleyerek yardım kamyonlarına, yardım malzemelerinin bulunduğu depolara el koymaya başlamıştır. Pazarcık’ta cemevinde toplanan yardımlara el konulması, dağıtımının engellenmesi, kamyonlara itina ile yüklenmiş gıda maddelerinin kamyonun damperi kaldırılarak indirilmesi ve kullanılamaz hale getirilmesi sağlıklı bir kafanın yapacağı uygulamalar değildir. Buradan bir kez daha çağrıda bulunuyoruz. Halkın dayanışmasını engellemeyin. Tırlardaki dayanışma malzemelerine el koyma, dağıtımları engelleme gibi uygulamalara son verin” diye konuştu.

    “OHAL ÜLKENİN BÜTÜNÜNE YAYILMAK İSTENİYOR”

    Sönmez, iktidarın OHAL’i ülkenin bütününe yayma çabası içerisinde olduğunu kaydederek, “İktidar aynı zamanda sistematik olarak depremin sonuçlarının ağır olmasının ve müdahalede geç kalınmasının ölümcül sonuçlar doğurmasında devletin bir şirket gibi yönetilmesinin, iktidarın devleti adeta inşaat şirketlerine teslim etmesinin, denetimsizliğin, kamuya ve yatırımlara yeterince bütçe ayrılmamasının vb belirleyici etkisini gözlerden uzak tutmak istemektedir. Eğer bugün kamu hizmetleri çökme noktasına gelmişse ve müteahhitler bu kadar pervasızca ve kontrolsüzce binalar dikmiş, bu binalar on binlerce insanımıza mezar olmuşsa herkesten önce bu sistemi kuranlar ve nemalananlar hesap vermelidir” dedi.

    “AKP HÜKÜMETİ ÜLKEYİ BETON YIĞININA DÖNÜŞTÜRDÜ”

    AKP hükümetinin plansız yapılaşma ve imar uygulamalarıyla göstermelik denetim faaliyetleri uyguladığını belirten Sönmez şöyle devam etti:

    “En son 1999 depremi sonrasında oluşan toplumsal duyarlılığı da değerlendirerek ülke genelinde deprem gerçeğine uygun kentleşme politikaları ile buna bağlı imar planları ve yapı denetim faaliyetlerinin hayata geçirilmesi gerekirken; depremden sonra iktidara gelen AKP hükümetleri bunun tam tersini yapmış, kentlerimizi deprem gerçeğinden uzak sadece ranta dayalı plansız yapılaşma ve imar uygulamalarıyla beton yığınlarına dönüştürmüş, göstermelik yapı denetim faaliyetleriyle inşaat sektörünü gerekli bilimsel denetimden adeta muaf tutmuştur.

    Devletin denetim yetkisinin özele devri ile mühendislik hizmetlerinin hiçleştirilmesi sadece rant üzerine kurulu bir yönetsel anlayışın ülkemize ve insanlarımıza yaşattığı bu acı tabloyu bir kez daha yaşamamıza neden olmuştur.

    “GÜVENLİ YAŞAM İÇİN GEREKEN ADIMLAR HIZLA ATILMALIDIR”

    Deprem sonrası YÖK’ün aldığı kararla üniversiteler uzaktan eğitime geçirilmiş ve öğrenciler barındıkları KYK yurtlarından dışarı bırakılmışlardır. Oysa çeşitli dini vakıflara ait yurtlarda aynı uygulama yapılmamış, bu yurtların tamamı depremzedelere açılmamıştır. Buradan da anlaşılıyor ki her zorlukla karşılaşıldığında ilk gözden çıkarılan eğitim olmaktadır. Bir taraftan üniversitelerde uzaktan eğitime geçilirken, diğer taraftan can pazarının yaşandığı deprem bölgelerine çadırdan 4-6 yaş kuran kursları açılmaktadır. Depremi yaşamış, yakınlarını kaybetmiş çocukların öncelikle psikolojik desteğe ihtiyaçları vardır. Depremin yarattığı yıkım ve ağır psikolojik travmanın çocuklar ve gençler üzerinde yarattığı olumsuz etkileri en aza indirmenin yolu, en kısa sürede günlük yaşama dönmek ve güvenli bir yaşam için atılması gereken adımları an hızlı şekilde atmaktır. Bu nedenle kentimize sığınan çocukların ve gençlerin sağlıklı bir şekilde eğitim süreçlerine dahil olmaları için her türlü çalışmanın yapılması gerekmektedir.”

    PİRHA/ANTALYA

     

  • Kete: İktidar ‘Kararnameli Aleviler’ yaratmak istiyor-VİDEO

    Kete: İktidar ‘Kararnameli Aleviler’ yaratmak istiyor-VİDEO

    PİRHA-AKP’nin Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde ‘Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’kurulmasına ilişkin yayınlanan kararname ve Meclis’e gönderilen torba kanun teklifine ilişkin Şeyh Çoban Ocağı’ndan Zeynel Kete, değerlendirmelerde bulunarak, iktidarın ‘Kararnameli Aleviler’ yaratmak istediğine dikkat çekti.

    AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, ‘Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültürü ve Cemevi Başkanlığı’ kurulacağını açıklamasının ve kararname imzalamasının ardından, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Plan ve Bütçe Komisyonu’nda cemevleri ile ilgili düzenlemelerin de yer aldığı torba kanun teklifinin ilk 8 maddesi kabul edildi. Düzenlemenin Meclis Genel Kurulu’ndan geçmesi durumunda belediyeler imar planlarken, bölgenin şartları ve ihtiyaçlarını göz önüne alarak cemevleri için yer ayıracak. Ayrıca cemevi inşası için kaymakam veya validen de izin alınması gerekecek. İsteyen dedelere ise kadro verilerek, maaş bağlanacak.

    Erdoğan’ın, ‘Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültürü ve Cemevi Başkanlığı’ kurulacağını açıklamasına ve tasarının yasalaştırılmak istenmesine tepkiler gelmeye devam ederken, Alevi kurumlarının çağrısıyla Aleviler 8 Kasım tarihinde Meclis önünde bir araya gelecek.

    “KARARNAMELİ ALEVİLER’ YARATILIYOR”

    Şeyh Çoban Ocağı’ndan Zeynel Kete, PİRHA’Ya yaptığı değerlendirmede, çıkartılan kararname ile iktidarın Alevi inancını ve toplumunu nerede gördüğünü bir kez daha ortaya çıktığını belirterek, “Aslında devletin ve hükümetin Alevileri ne kadar ciddiye almadığının bir göstergesidir. Kararnamelerle, yani bir kişinin imzasıyla anılan kararla inşa edilen bir sistem ve Alevi inancı Hanefi, Sünni kültürüne bağlı
    bir daire haline getirilmek isteniyor. Kontrol ve denetim altına alınmak istenen bir Alevilikle karşı karşıyayız. Bir nevi ‘Kararnameli Aleviler’ yaratılıyor” dedi.

    “TOPLUMDA HAKİKAT ARAYIŞI HALA GÜÇLÜDÜR VE CANLIDIR”

    “Aleviliğin bir sorunu yoktur, Alevilerin sorunu vardır” diyen Kete, şunları ifade etti:
    “Alevi toplumunun sorunu belki bir çok toplumun sorunlarında farklıdır yani. Bu normaldir. Özgün bir yapısı vardır. Biraz daha ağır bir sorundur. Çünkü hem imparatorluklar döneminde hem de cumhuriyet döneminde kabul edilmeyen, zındık, mülhit denilerek katli vacip denen, cumhuriyetle beraber de bu egemen tekçi ulus anlayışının, tekçi zihniyetine bağımlı hale getirilmek istenen buna biat ettirilmek istenen bir topluluk söz konusu. Böyle olunca sorunları daha ağır ve derinliklidir.

    Evet Alevi toplumu canlıdır. Alevi inancı canlıdır. Toplum dağılabilir, toplumda aykırı uçlar çıkabilir, toplum bir dönem kendi hakikatinden de uzaklaşabilir. Bu tarihsel süreç içerisinde yaşanmış  gerçekliklerdir. Ama her şeye rağmen inanç yerindedir. enerjiktir, akışkandır. Toplumda hakikat arayışı hala güçlüdür ve canlıdır. Asla ve asla bunun önüne geçemezler.”

    Bir dönem secereler üzerinden Alevilik denetim altına alınmaya çalışıldığını hatırlatan Kete, “Secere üzerinden Alevilik, özellikle Hakk yolu Alevilik kendi tarihsel hafızasında, coğrafyasından uzaklaştırmaya çalışıldı. Sadece bir yazılı metin üzerinden yol inşa edilmeye çalışıldı. Bu tutmadı. Çünkü Alevi toplumunda pirin seceresi taliptir. Talibi varsa, talibe gidiyorsa pirdir. Secere pir-talip ilişkisidir. Şimdi de kararnameler üzerinden dizayn etme süreci var. Yani artık secereyle, kararname beraber çalışacak. Artık günümüzde yeni secereler kararnamelerdir” ifadelerine yer verdi.

    “ALEVİ BEKTAŞİ DİYANETİ OLUŞTURULUYOR”

    Kete, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında devletin makbul Alevi’sini kararnamelerle ödüllendirileceğine dikkat çekerek, “Orada bir yürütme oluşturulacak, atamalar yapılacak. Tabiri caizse Alevi toplumunun bir bütünen, ekonomik, sosyal, kültürel yapısından tutun kendi erkanına varıncaya kadar belirli günlerine varıncaya kadar, bu günlerin nasıl olacağı, bu erkanları nasıl yürüteceğiyle ilgili bu atanmışlar karar verecek. Bir nevi Alevi Bektaşi Diyaneti oluşturuluyor” diye konuştu.

    “ALEVİ BEKTAŞİ TOPLUMU KARŞIT HALE GETİRİLMEYE ÇALIŞILIYOR

    Alevi toplumunun bölünmeye çalışıldığını vurgulayan Kete, şunları dile getirdi:

    “Alevi Bektaşi toplumu karşıt hale getirilmeye çalışılıyor. Kendi iç karşıtlığını oluşturuyor. Alevilerin ‘Kültür’ kavramıyla da çok derinlikli bir bütünleşip savunma hattını biraz da bunun üzerinde oturtmak lazım. Bu kültür dairesi bizim kültürümüz değildir.

    Türkiye’de yasalar çıkarılırken ister yasa olsun, ister kanun hükmünde kararname olsun, ister işte benzeri hukuk formları olsun, hangi yasa çıkarılırsa çıkarılsın egemenler tarafından ve tekçi zihniyetin varlığını, birliğini mutlaka ve mutlaka kontrol, denetimi, garanti altına alınarak yasalar çıkarılır.
    Toplumsal muhalefet ne kadar güçlü olursa devletin demokratik tamirlere esnek hale getirilmesi de o kadar güçlü olur. O kadar bu zemin yaratılmış olur.

    Kaygusuz Abdal’ın “Bu adem dedikleri el, ayak baş değil. Adem manaya derler suretiyle kaş değil” sözünü harılamakta fayda var. Burada mana bu toplumun hakikatidir, özgürlüğüdür, var oluşudur. Aleviler ‘var olasın’ derler. Var olmak demek ne demektir? Kendi hakikatine, tarihine, coğrafyana özgürlük arayışına bağlı kalarak yaşayasın anlamına geliyor. Şimdi ister yerel yönetimler, ister merkezi yönetim olsun, Aleviliğin manasını yok edip sadece el, ayak, suretiyle, kaş haline getirilmeye çalışıyor.”

    PİRHA/ADANA

  • Mezitli Cemevi üyesi kadınlar: İktidarın dayatmasını kabul etmiyoruz-VİDEO

    Mezitli Cemevi üyesi kadınlar: İktidarın dayatmasını kabul etmiyoruz-VİDEO

    PİRHA –Mezitli Cemevi Kadın Kolları Başkanı Şehriban Üstün, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendine göre bir yasa çıkardığını ve Alevilere dayattığını belirtirken, Mezitli Cemevi Kadın Kolları Üyesi Tenzire Kılınç da, Aleviliğin iktidarlardan uzak, bağımsız bir yapıya sahip olduğunun altını çizerek, “Bir dayatma söz konusu. Bunu kabul etmiyoruz” dedi.

    İçişleri Bakanlığından bir ekibin, Alevi kurumlarını gezerek maddi yardım teklifinde bulunması ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, ‘Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültürü ve Cemevi Başkanlığı’ kurulacağını açıklamasının ardından AKP’li milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) önerge sundu.

    Alevi Kültür Dernekleri (AKD) Mezitli Cemevi Kadın Kolları Başkanı Şehriban Üstün ve Kadın Kolları Üyesi Tenzire Kılınç, iktidarın, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde ‘Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’ oluşturma ve cemevlerini oluşturulan bu birime bağlama planını değerlendirdi.

    Mezitli Cemevi Kadın Kolları Başkanı Şehriban Üstün, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendine göre bir yasa çıkardığını ve Alevilere dayattığını belirterek, “Biz bunu kabul etmiyoruz. Bunu seçim yatırımı olarak görüyoruz. Eğer iktidar samimiyse elektrik, su giderlerini bütçeden karşılanması yerine, AİHM’in verdiği ‘cemevleri Alevilerin ibadethanesidir’ kararını uygulasın. Bu tasarı aynı zamanda ‘kayyum’ tehdidini de beraberinde getiriyor” dedi.

    Alevi dedelerine maaş bağlanmasının Aleviler arasında ikilik yaratmak için tercih edildiğinin altını çizen Şehriban Üstün, “Alevilerin böyle bir talebi olmadı, olmayacakta. Bizim, Alevileri yok sayan bir yasayı kabul etmemiz mümkün değil” diye konuştu.

    Mezitli Cemevi Kadın Kolları Üyesi Tenzire Kılınç da, Aleviliğin kadimden bu yana var olduğunu vurgulayarak, kadınların yaşanan süreçte daha güçlü olması ve sesini çıkarması gerektiğini belirtti.

    Tenzire Kılınç, Aleviliğin iktidarlardan uzak, bağımsız bir yapıya sahip olduğunun altını çizerek, “Böyle kalmalı. Bir dayatma söz konusu. Bunu kabul etmiyoruz. Bizim bir yolumuz var ve bu yolu sürdürmek istiyoruz. Kimse bize karşımasın. Cem bizim ibadetimizdir, cemevleri de ibadethanemizdir. Aleviliğimizi özgürce yaşamak istiyoruz. Başka da bir şey istemiyoruz” dedi.

    PİRHA/MERSİN

  • Tahtacılardan iktidara: Aleviliğin kültür olarak tanımlamasını kabul etmiyoruz-VİDEO

    Tahtacılardan iktidara: Aleviliğin kültür olarak tanımlamasını kabul etmiyoruz-VİDEO

    PİRHA-Tahtacı Araştırmacı-Yazar Celal Necati Üçyıldız, iktidarın Aleviliği bir kültür olarak tarif etmeye çalıştığını belirterek, “Biz Aleviler bunu asla kabul etmiyoruz. Cemevlerimiz inanç yerlerimizdir demeye devam edeceğiz. Mevcut iktidardan bir beklentimiz de yoktur” dedi. Çamalan Cemevi Başkanı Refik Deviren de, Alevilerin öncelikli talebinin Alevi inancının kabulü olduğunun altını çizdi.

    Tahtacı Araştırmacı-Yazar Celal Necati Üçyıldız ve Çamalan Cemevi Başkanı Refik Deviren, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Şahkulu Sultan Dergahında açıkladığı ve Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde açılması planlanan ‘Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na dair değerlendirmelerde bulundular.

    “İKTİDAR ALEVİLİĞİ BİR İNANÇ OLARAK GÖRMÜYOR”

    Tahtacı Araştırmacı-Yazar Celal Necati Üçyıldız, iktidarın Aleviliği bir kültür olarak tarif etmeye çalıştığını belirterek, “Yasalardan kaynaklı Alevi derneklerimizi ‘kültür’ adı altında açsak da, Alevilik bir inançtır. Bir yıl önce Kültür ve Turizm Bakanlığı ile İçişleri Bakanlığı yetkilileri cemevlerini gezdiğinde cemevlerinin ibadethane olarak kabul edilmesi, eşit yurttaşlık hakkının tanınması, zorunlu din derslerinin kaldırılması gibi temel taleplerimizi ifade ettik. Bu taleplerimizin hiçbirini yerine getirmediler” dedi.

    “KAFALARINDAKİ ALEVİLİĞİ BİZE DAYATIYORLAR”

    “Kafalarındaki Aleviliğe göre bir uygulama yapıyorlar” diyen Üçyıldız, “O da nedir? Aleviliği bir kültür olarak görmek de nedir? Bunun sonucu olarak da Aleviliği Kültür Bakanlığına bağlı bir başkanlık kurulmasını kararlaştırdılar. Biz Aleviler bunu asla kabul etmiyoruz. Cemevlerimiz inanç yerlerimizdir demeye devam edeceğiz. Mevcut iktidardan bir beklentimiz de yoktur” ifadelerine yer verdi.

    “ALEVİLERİN TALEPLERİNİN ARTIK KARŞILANMASI GEREKİR”

    Çamalan Cemevi Başkanı Refik Deviren de, Alevilerin öncelikli talebinin Alevi inancının kabulü olduğunun altını çizerek, “Biz Tahtacılar olarak köyümüzde kendi imkanlarımızla inanç hizmetlerimizi daha iyi yerine getirebilmek için cemevi yaptık. Alevilerin taleplerinin artık karşılanması gerekir. 21’inci yüzyılda Alevi inancı gerçeğinin göz ardı edilmesi ve taleplerinin görmezden gelinmesini kabul etmiyoruz. Bizler sonuna kadar Alevi hak mücadelemizi sürdüreceğiz” diye konuştu.

    Diren KESER/MERSİN

  • Erdoğan Aydın’dan uyarı: İrademizin temsil edilmediği bir masayı kabul edemeyiz VİDEO

    Erdoğan Aydın’dan uyarı: İrademizin temsil edilmediği bir masayı kabul edemeyiz VİDEO

    PİRHA – Yazar Erdoğan Aydın ‘Cumhuriyetin İkinci Yüz Yılı İçin Aleviler Bugünü ve Geleceği Tartışıyor’ çalıştayında yaptığı konuşmada hükümetin Şahkulu Dergahında Alevilerle olası görüşmeye dikkat çekerek, “İrademizin temsil edilmediği bir masayı kabul edemeyiz. İktidarın mevcut geldiği nokta Alevi toplumunun sorunlarını da ‘Ben çözerim’ diye bir karşı hegemonya koyma çabasıdır” dedi.

    Alevi kurumları tarafından düzenlenen ve iki gün sürecek ‘Cumhuriyetin İkinci Yüz Yılı İçin Aleviler Bugünü ve Geleceği Tartışıyor’ çalıştayının ilk günü konuşmacıların sunumu ile devam ediyor.

    Çalıştayda söz alan bir isim de Araştırmacı-Yazar Erdoğan Aydın oldu. Aydın, iktidarın Aleviliğe yaklaşımını eleştirerek “Alevi toplumu artık en farklı yerlerde duran kesimler de dahil olmak üzere toplumunun öncülerinin hiçbiri, artık bu toplumun haklarının çimento veya devletle kurulacak özel ilişkiler veya Kültür Bakanlığı üzerinden kurulamayacağını biliyor” vurgusu yaptı.

    “İRADEMİZİN TEMSİL EDİLMEDİĞİ BİR MASAYI KABUL EDEMEYİZ”

    Erdoğan Aydın, yapılan çalıştay ile birlikte bir araya gelmenin önemli bir eylem olduğunu ifade ederek, şunları ifade etti:

    “Bu salonda önemli temsilcilerin bir araya gelip bizlere ‘Artık birlikteyiz ve bu birlikteliğimizi hiçbir güç bozamaz’ diyen bu kararlılıkları çok nettir ki bu bir eşit yurttaşlık mücadelesidir. Bu ‘Biz Aleviyiz ve varız’ diyenlerin mücadelesidir. Bu ‘Bizimle yapılacak her türlü görüşmenin köşeye sıkıştırılmış bireyler ve tek tek dedelerimiz, derneklerimizle değil, bizleri kolektif olarak temsil eden, seçilmiş temsilcilerimizle masada olduğu bir yerden ancak halledilebilir’ diyen bir iradenin de göstergesidir. Dolayısıyla ola ki ben kendi adıma böyle bir şey beklemiyorum. Çünkü son dönemde siyasal İslamcı hattı giderek daha da derinleşen ve pervasızlaşan bir iktidarın, böylesi bir konjonktürde Alevi toplumunu seçilmiş ve kimlik haklarını net çizen temsilcilerle masaya oturmak gibi kendisi açısından risk ama toplum açısından büyük bir kazanım olan bir riske girmeyeceğini düşünüyorum. Buna rağmen böyle bir olasılığa en azından A, B, C planı üzerinden hazırlıklı olmak çok büyük önem taşımakta.
    Ola ki bu görüşmede Şahkulu Dergahı, Alevi toplumunun merkezi temsilcilerini devre dışı bırakarak bir görüşme yaparsa başta Şahkulu Dergahının yöneticileri olmak üzere mutlaka şu cevapla karşılanmalı ‘Biz burada tek başımıza Alevi toplumunun sorunlarını da Şahkulu Dergahının sorunlarını da tek başına temsil, ifade etmeye yeterli değiliz. Bizimle birlikte yan yana durduğumuz ve ülke çapında irademizi temsil eden seçilmiş arkadaşlarımızın olmadığı bir masayı meşru kabul edebilmemiz ve bu temelde daraltılmış, köşeye sıkıştırılmış bir yerden yapılacak bir görüşmeyi meşru kabul edebilmemiz mümkün değildir’ tavrını sergilemesi lazım.”

    “DÜŞMANLAŞTIRMAYA ÇALIŞAN BİR DİL İLE KARŞI KARŞIYAYIZ”

    Yazar Erdoğan Aydın, AKP İktidarın artık Alevi toplumunun ne derece örgütlü olduğunu bildiğini belirterek şöyle devam etti:

    “Neyi savunacağını, hangi çizgide durması gerektiğini net bir şekilde bilen, eşit yurttaşlık talebinden vazgeçilemez olduğunu söyleyen bir duruşa sahip olan kesimleri bildiğiniz gibi kah ‘Avrupa’nın ajanı’ kah ‘Alisiz Alevilik’ gibi aşağılayıcı ifadelerle düşmanlaştırmaya çalışan bir dil ile karşı karşıyayız. Bölmeye çalışırken boyun eğmeyenlere, razı olmayanlara düşmanlaştırıcı bir dille ötekileştirmeye çalışılıyor.
    İktidarın mevcut geldiği nokta Alevi toplumunun sorunlarını da ‘Ben çözerim’ diye bir karşı hegemonya koyma çabasıdır. Alevilerin sorunlarını çözmeyi ancak ‘ben yaparım’ derken mümkün olabildiğince örgütsüz, kendi değerlerini satmaya hazır hale getirebildiği kesimleri adeta en zayıf noktalarından yakalayıp kendisine teslim almaya çalışmaktadır. Dolayısıyla bundan sonraki süreçte mutlaka Alevi kurum önderlerinin, devletle yapılacak görüşmelerde merkezi kurumların ortak bir dil oluşturması önemi çok büyüktür.

    “ALEVİ HAFIZASI MUTLAKA EŞİT YURTTAŞLIK EKSENİNDE OLMALI”

    Eğer Alevi sorunundan söz ediyorsak, örneğin 2 çizgi mücadelesi var; ‘ya buradansın ya şuradansın’ diyen bir ikileme kendimizi hapsedemeyiz. Hapsetmeye kalktığımız andan itibaren 1200 yıldır hesaplaşma imkanlarımızı tümüyle alıp çöpe atmış oluruz. Tekke zaviyelerin kapatılmasından, Dersim Katliamı’ndan, Maraş Katliamı’ndan, Alevilerin kendi köylerinde bile ancak cami ile tanımlanan köy kanunundan ve daha sayabileceğimiz Aşık Veysel’in kırılan sazına kadar hiçbir konuyu tartışamayız. Dolayısıyla Türkiye’deki ilericiler ve gericiler, cumhuriyetçiler ve Osmanlıcılardan bir tanesinin askeri oluruz. Askeri olduğumuz zaman Alevi sorunu çözülmemiş olarak kalmaya, zorunlu din dersleri görece yasal bir değişiklik yapılmadan yumuşatılsa bile sürmeye devam edecek. Alevilerin cemevleri kabul edilmemeye devam edecek. Dolayısıyla eğer biz kendimizi ilericilik-gericilik gibi bir hatta, ‘ya ondansın ya bundansın’ çizgisine hapsettiğimiz andan itibaren sadece AKP’ye karşı mücadele eden, Osmanlı hafızasını dirilten ama 1. yüzyılda yaşadıkları mağduriyeti, azalmayı, asimilasyonu bugün Aleviler içindeki bazı farklılaşmaların bizzat nedeni olan ayrışma nedenlerini aşamayız. O nedenle Alevi hafızası mutlaka eşit yurttaşlık ekseninde olmalı.”

    PİRHA/HACIBEKTAŞ