Etiket: iktidar

  • ‘İktidarın susturma, sürgün ve yok saymasına karşı ortak tutum belirlemeyiz’-VİDEO

    ‘İktidarın susturma, sürgün ve yok saymasına karşı ortak tutum belirlemeyiz’-VİDEO

    PİRHA- Sanatçı Mücahit Göker, iktidarların suskun, müdahale etmeyen, itirazda bulunmayan, soru sormayan, sorgulamayan, kabullenen bir toplum istediğini, bunun için de sanatçıları susturmaya çalıştığını söyledi. Göker, “Susturmaya, sürgüne, yok saymaya karşı ortak tutum belirlemeyiz” dedi.

    Ülke genelinde ‘Kamu güvenliği ve sağlığı, toplumun huzuru, çevrenin korunması’ gerekçesiyle konserler, tiyatrolar ve festivaller yasaklanırken, sanatçılar gözaltına alınıp tutuklanıyor.

    Günden güne artan yasaklara karşı tepkiler de yükseliyor. Son dönemde pek çok kültür sanat etkinliğinin, valilikler ve kaymakamlıklarca yasaklanmasına dair sanatçı Mücahit Göker, PİRHA‘ya konuştu.

    Türkiye’de süregelen iktidarların ekonomik, eğitim, inanç, sosyal, kültürel, sanatsal, toplumsal alanlarda ideolojik hegemonyasını korumak ve güçlendirmek için baskı uyguladığını belirten Göker, “İktidarlar suskun, müdahale etmeyen, itirazda bulunmayan, soru sormayan, sorgulamayan, kabullenen bir toplum ister. Bunun için de bu politikalara zarar vereceğini düşündüğü kesimlere yönelir. Sonrasında da halkayı genişleterek en uç kesimlere kadar kendinden olmayan herkesi susturmaya ve kendi ideolojilerini kabul ettirmeye zorlarlar” dedi.

    “İKTİDAR MUHAFAZAKAR KESİMİ YANINDA TUTMAYI HEDEFLİYOR”

    İktidarın sanatçıya “Muhalif olmayacaksın, bana karşı durmayacaksın, bu şartlarda bütün yolları sana açarım. Aksi takdirde de sesini kısar, konserini, oyununu yasaklar, cezaevine atarım, sürgüne yolların” dediğini vurgulayan Göker, şöyle devam etti:

    “Son dönemde iktidarları zora düştükçe, yasakçı ve baskıcı politikalarını daha da arttırdı. Bununla ‘karşı’ tarafı susturmayı, özellikle dini argümanları kullanarak muhafazakar kesimi yanında tutmayı hedefliyor.”

    “TUTUM BELİRLEMELİYİZ”

    Sanatçıların iktidarın oyunlarına gelmeden özgürleşebilmenin yollarını bulması gerektiğinin altını çizen Sanatçı Mücahit Göker, “Daha gür sesle durabilmeli. Sadece sanatçılar değil, toplumun tüm kesimleri aynı refleks içinde hareket ederse başarılı olunacaktır. Susturmaya, sürgüne, yok saymaya karşı tutum belirlemeyiz” ifadelerine yer verdi.

    Diren KESER/MERSİN

    İLGİLİ DOSYALAR

    >‘Baskının ortadan kaldırılması isteniyorsa sanatçılara sahip çıkılmalı’

    >Ahmet Özbek: İktidarın konser yasakları toplumun yaşam biçimine de müdahaledir

  • Kete: Aleviler Hakk meydanında bir araya gelip, haklarını en üst düzeyde dile getirmeliler

    Kete: Aleviler Hakk meydanında bir araya gelip, haklarını en üst düzeyde dile getirmeliler

    PİRHA-DAD Genel Merkez Yöneticisi ve Adana Şube Eş Başkanı Zeynel Kete, Alevi inancının kabul edilmeyen ama vazgeçilmeyen bir inanç haline geldiğine dikkat çekerek, Alevilerin eşit ve özgür yurttaş olarak haklarını en üst düzeyde dile getirmeleri çağrısında bulundu.

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Merkez Yöneticisi ve Adana Şube Eş Başkanı Zeynel Kete, iktidarın Alevi ilgisine dair PİRHA‘ya değerlendirmede bulundu.

    Devlet aklında “devamlılık esastır” ilkesinin hakim millet anlayışının “ötekilere” karşı uyguladığı siyaseti anlattığını belirten Kete, “AKP ilk dönemlerinde “Alevi Açılımı” adı altında eşitlik temelinde bir hukuk inşa edeceğini söylemesine rağmen, hakim millet anlayışı hala egemen düşünce olarak durmaktadır. Kurucu akıl adeta stratejik bir akıldır ve her dönem kısmi revizeler olsa da esas zihin kodlarına dokunulmuyor” dedi.

    Son 30-40 yıldır Alevi kurumlaşmasının kentlerde daha çok dernek hattı üzerinden görünür olduğuna işaret eden Kete, “Egemen kimliğin baskı aracı haline gelmesi siyaseti dernek hattı üzerinden de uygulamaya konuldu. Alevi inancı kabul edilmeyen ama vazgeçilmeyen bir inanç haline geldi. Aslında resmi ideolojinin hakim anlayışı partiler üstü bir anlayıştır. Resmi ideolojinin çerçevesini çizdiği inanç ve etnik avantajlı kesimin zihninde Aleviliğin kontrol altına alınması gereken bir inanç durumunda hiç kurtulamadı” diye konuştu.

    “DİNCİLİĞİ SADECE BAZI PARTİLERE MAL ETMEK RESMİ İDEOLOJİYİ TANIMAMAKTIR”

    Kete, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Biçimsel olarak bakıldığında cumhuriyet modernitesi laikliği esas almıştır, yasada yer vermiştir. Biçimsel laiklik anlayışı adeta yeni bir din durumundaydı. Laiklik anlayışında Alevilik özgün yapısıyla yine kabul görülmüyordu. Görünürde laik bir sistem varken, uygulamada devlet bütün cemaatlerin inancına karıştı, çizgileri belirledi. Resmi dinin topluma zorla dayatılması anlayışı özellikle 1924 Anayasası ile yasal hale gelirken, Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) ile bu dayatma kurumsal bir ifadeye kavuştu. Dinin devlet tekeline verilmesi siyaseti 1924 Anayasası ile yasallaşmasaydı dincilik günümüzde bu kadar gelişir miydi? Dinciliği sadece bazı partilere mal etmek resmi ideolojiyi tanımamaktır. Özellikle son dönemlerde AKP ile devam ettirilen devlet bütçesinde dini kurumlara büyük payların ayrılması, dini okulların, kurumların, vakıfların artması hakim millet anlayışının yasalarından kaynaklıdır.

    Başka bir önemli mevzu ise, “Türk ve Müslüman” olmayan toplumların doğuştan kaynaklı olan anayasal, demokratik haklarının önünü kesmek için kullanıldı. Özellikle din olgusu ve dini kurumlar başta Aleviler ve Kürtler olmak üzere demokratik taleplerinin istenmesi, bu istemlerin demokratik siyasetle görünür kılmalarının önünde dalga kıran görevi gördü. Söz konusu hakim anlayış olunca iktidar partileri ve muhalefet el ele vermektedir.”

    “ALEVİLİĞİ HAKİM KİMLİK İÇERİSİNDE TANIMLAMASI BİR ASİMİLASYON SİYASETİDİR”

    “Devleti temsil eden bir çok kurum, yetkilinin dilinde cemevleri için “Çümbüş evi”, “İslamiyet’in alt kültürü”, “İslamiyet’in ibadet yeri camidir, camiye gelsinler”, şeklinde söylemler resmileşirken, bir çok Alevi kurumlarına, hanelerine, kurum yöneticilerine, pirlerine saldırı, soruşturma düzenlenirken bu ilgi niye? diye soran Kete, şunları dile getirdi:

    “İktidar ve muhalefetin Aleviliği hakim kimlik içerisinde tanımlaması bir asimilasyon siyasetidir. Din dersleri zorunlu iken, AHİM ve Danıştay’ın cemevleri ve ‘Zorunlu din dersleri’ ile ilgili verdiği kararları uygulamayan, Alevilik inancı ve Alevilerin uluslararası hukuki hakları ihlal edilirken, her türlü ötekileştirilmeye uğrarlarken, DİB İnançları tanımlarken, Alevilerin rızalık vermediği halde zor ile köylere cami yapımları devam ederken, Alevi kurumları baskı altında iken, bazı kutsal mekanlar imara açılırken, Hacı Bektaş’ı Veli Türbesi Kültür Bakanlığı’na bağlı iken, basın ve yayın yoluyla Alevilere baskılar hat safhada iken, Alevilik inancına yönelik ötekileştirici söylemler cezasız kalırken, kurum baskıları meczuplara yüklenirken, Alevi kültürü ve inancı ile ilgili festivaller, konserler iptal edilirken, Alevilerin ibadet yerinin mescit ve cami olduğu söylenirken, her şeyden önce Alevi kurumlarının bu konuda net bir dil kurması gerekiyor. Kesin bir tavır sergilemeleri önemlidir.”

    “CUMHURBAŞKANI ‘CEMEVİ ÇÜMBÜŞ EVİDİR’ SÖYLEMİYLE YÜZLEŞEREK BAŞLANGIÇ YAPABİLİR”

    Kete, Cumhurbaşkanı ve devlet erkanının Alevi kurumlarını ziyaret edebileceğini ifade ederek, “Cumhurbaşkanı ‘Cemevi çümbüş evidir’ söylemiyle yüzleşerek başlangıç yapabilir. Ama Alevilerin de yaşadıklarından çok şey öğrenmeleri gerekiyor artık. Biliyoruz ki bu ziyaretler bir algı oluşturma çalışmasıdır, bir toplumsal mühendislik projesidir. Toplumsal etik ve de demokratik siyasetin bir gereği olarak değildir” diye belirtti.

    “ALEVİ İNANCI TEKÇİ ZİHNİYETLERİN İKTİDARINA BİAT ETMEZ”

    İllerde valilerin, mülki idare amirlerinin Alevi kurum yöneticilerini bir kaç defa aramaları, “iftar törenine” katılıp katılmadıklarını defalarca sormalarını mobbing olarak düşünülmesi gerektiğinin altını çizen Kete, sözlerine şöyle devam etti:

    “Resmi düzeyde kabul edilmeyen ama söylem setinde kabul edilir algısı oluşturuluyor. İktidar etkisi altına aldığı tüm inançları, kültürleri kontrol ve denetim altına alarak kendi bekasının devamı için önemli bir araç haline getirir. An itibariyle iktidarların denetimindeki bütün inançlar kendi başlangıçtaki demokratik özünden uzaklaşmış durumdadır. Aslında iktidar din adına karşı din inşa eder. İslamiyet için de aynısını diyebiliriz. Gelinen aşamada Aleviliği ait bütün kavram ve kuramların içi boşaltılarak, yapay değerler yaratarak, iktidarlarının devamı için anlam yüklenir. Bu aynı zamanda kendi Aleviliğini ve Alevilerini yaratmak denir.

    “ALEVİLER BİR AN ÖNCE HAKK MEYDANINDA BİR ARAYA GELMELİLER”

    Bütün Alevi sürekleri, Hak ve Hakikate ikrar verenler, bu inancı arsıza, hırsıza, nursuza düşürmeyenler, ahlaki politik yaşayanlar bir an önce Hakk meydanında bir araya gelmeliler. Önce kendi içlerinde Dar Didar olmalılar. İnancın kemaleti ile niyaz olmalılar. Eşit ve özgür yurttaş olarak haklarını en üst düzeyde dile getirmeliler. Yol çaredir, dertlere derman hastalara şifadır. Yol cümleden uludur. İkrarlı her can aynı zamanda komünalite içinde kendine yer bulan insandır. Alevi inancı tekçi zihniyetlerin iktidarına biat etmez, Nahak anlayıştan uzak, Hak ve hakikate yakındır.”

    Diren KESER/ADANA

  • Şair Ahmet Telli: Her sanatçı aydın değildir, çünkü sanatın kendi itiraz dili vardır-VİDEO

    Şair Ahmet Telli: Her sanatçı aydın değildir, çünkü sanatın kendi itiraz dili vardır-VİDEO

    PİRHA-Türkiye’de siyasal İslam’ın uyguladığı faşizm güçsüzleştikçe baskıları daha da artırdığını söyleyen Şair Ahmet Telli, “Bir sanatçı itiraz seslerini mevcut gerçekliğin gücünden değil, sanatın gücünden almalıdır. Sanat daima egemenlikçi sistemle çelişki halinde olmalıdır” dedi. 

    Türkiye’de AKP-MHP iktidarının sanatçılara uyguladığı baskıcı ve yasakçı politikalar her geçen gün artarak devam ediyor. Sanatçıların konserleri yasaklanıyor, düşüncelerinden dolayı cezaevine gönderiliyor veya sürgün ediliyor.

    Şair Ahmet Telli, Türkiye’de sanatçılara yönelik baskının her geçen gün daha da arttığı bir dönemde sanatçıların alması gereken tavır hakkında PİRHA’ya konuştu.

    “SANATÇI İTİRAZ SESLERİNİ SANATIN GÜCÜNDEN ALMALIDIR”

    Türkiye’de siyasal İslam’ın uyguladığı faşizmin güçsüzleştikçe baskıları daha da artırdığını söyleyen Telli, “İktidarlar kendini zayıf hissettiği zaman gücünü baskılardan almaya çalışır. Her sanatçı aydın değildir, çünkü sanatın kendi itiraz dili vardır. Protest müzik sanatın bir itiraz dilidir. Şair de kullandığı imgelerle itiraz çığlığını ulaştırıyordur ama Türkiye’deki İslami faşizm bu kadar pasif itirazlarla gücünün azaltılabileceği bir noktayı çok aşmış durumda. Aydın, entelektüel ve sanatçı kavramlarını birbirlerinden ayrıştırmak lazım. Entelektüel soru soran kişidir, aydın ise sorduğu sorunun cevabını üretirken aynı zamanda yaptığı itirazın eyleminde de olan kişidir. Bir sanatçı itiraz seslerini mevcut gerçekliğin gücünden değil, sanatın gücünden almalıdır. Sanat daima egemenlikçi sistemle çelişki halinde olmalıdır” dedi.

    Cihan BERK/DERSİM

  • Buldan: Muhalefet, iktidarın savaş politikasına karşı cesaretli duruş sergilemiyor-VİDEO

    Buldan: Muhalefet, iktidarın savaş politikasına karşı cesaretli duruş sergilemiyor-VİDEO

    PİRHA- HDP Mersin İl Örgütü’nün dayanışma yemeğinde konuşan HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, iktidarın savaş ve tecrit politikasının karşısında muhalefetin bloğunun cesaretli duruş sergilemediği eleştirisinde bulunarak, “Savaş ve tecrit politikası devreye koyan bir iktidarla karşı karşıyayız. Bunu tecrit politikasından biliyoruz. Onun karşısında duran muhalefet bloğu da cesaretli duruş sergilemiyor” dedi.

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Mersin İl Örgütü, HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan’ın katılımıyla dayanışma yemeği düzenledi. Mezitli ilçesinde bulunan bir restorantta düzenlenen etkinlikte alana “Şimdi HDP Zamanı”, Kürtçe ve Türkçe “Hun Bi xer hatin” asıldı. Etkinliğe HDP Adana Milletvekili Kemal Peköz, HDP Mersin Milletvekili Rıdvan Turan,  Sosyalist Yeniden Kurtuluş Partisi (SYKP) Eş Genel Başkanı Canan Yüce, Mersin Barış Anneler Meclisi, Çukurova Tutuklu ve Hükümlü Aileleri ile Yardımlaşma Derneği (TUAY-DER), TJA (Tevgera Jinên Azad/Özgür Kadın Hareketi), DBP, HDP Mersin ile Adana  İl ve ilçe yöneticileri, Mimoza Kadın Derneği ile Mersin Emek ve Demokrasi Platformu bileşenlerinin yanı sırada çok sayıda kişi katıldı.

    Saygı duruşuyla başlayan etkinlikte Kürtçe ve Türkçe açılış konuşmasını HDP Mersin İl Eşbaşkanları  Bedriye Kuş ile Hoşyar Sarıyıldız yaptı.

    ‘HALKLAR KÜFREDEN VE HAKARET EDEN CUMHURBALKANI İSTEMİYOR’

    Etkinlikte konuşan HDP Eş Genel Başkanı Pervin zor zamanlardan geçtiklerini ve bu zor zamanlarda direnmenin ne kadar önemli olduğuna dikkat çekerek, en fazla ihtiyaç duydukları şeyin birlikte mücadele olduğunu söyledi. HDP’nin üçüncü yol siyasetini hayat geçiren bir parti olduklarını ifade eden Buldan, Türkiye siyasetinin zor döneminde üçüncü yolun önemine vurgu yaptı. Ülkeyi yönetenlerin Türkiye’yi çıkmaza soktuklarını kaydeden Buldan, “Rehine politikasıyla devreye koydukları ve demokratik siyasete darbe koydukları bir dönem yaşıyoruz. Bu ülkeyi yönetenler iktidarı dışında tüm siyaseti baskılamaya şiddete, her gün hakaret eden, kutuplaştıran, insanları baskılayan bir iktidarla karşı karşıyayız. Gezinin yıldönümünde ‘AKP’yi istemiyoruz’ diyenlere nefretle topluma  hakaret eden bir cumhurbaşkanı gördük. Ben insan olarak söylemekten utanırım. Türkiye halkları artık hakaret ve küfreden bir cumhurbaşkanı istemiyor” ifadelerini kullandı.

    ‘MUHALEFET CESARETLİ DURUŞ SERGİLEMİYOR’

    Ülkenin kardeşliğe ve nefret dilini bir yana bırakan bir yönetime ihtiyaç duyduğunu söyleyen Buldan, “Cumhurbaşkanının bugün yaptığı konuşma sadece kadınlara yapılmadı, tüm Türkiye halklarına yapıldı. Türkiye halklarından özür dilemeye davet ediyoruz. Baskıcı otoriter, rehine politikasını devreye koyan bir iktidar var. Bunu cezaevindeki Selahattin Demirtaş’tan Figen Yüksekdağ’dan biliyoruz. Her gün seçim kazanmakla devreye koyduğu savaş ve tecrit politikası devreye koyan bir iktidarla karşı karşıyayız. Bunu tecrit politikasından biliyoruz. Onun karşısında duran muhalefet bloğu da cesaretli duruş sergilemiyor. Barış ve eşitlik adına cezaevinde olan bütün arkadaşlarımızın özgürlüğüne kavuşması için muhalefet partisini mücadele ortaklığına davet ediyorum. Bir kazanım olacaksa bu mücadele ve direnişle olur. Bir müzakere ortaklığına ihtiyaç var. Bize katılın. Ülkenin temel meseleleri üzerinden oy siyaseti yapan bir iktidar ülkenin sorunlarını çözmez, daha fazla büyütür. Biz bunu eşitlik için bedel veren halklarımız için, onuru için yaşamını feda edenler için istiyoruz. Kürt sorunun demokratik çözümü için istiyoruz. Kadınların katledilmediği, tecrit ve savaş politikalarının bir an önce son bulması için istiyoruz. Ortaklaşarak değiştirir ve dönüştürürüz” ifadelerini kullandı.

    ‘HERKES YÜZÜNÜ HDP’YE DÖNSÜN’

    Buldan konuşmasının devamında şunları kaydetti:

    “Ortak direniş ve mücadele kararlılığıyla yol alacak herkes bize inansın, güvensin. Herkesin yüzünü HDP’ye dönmesinin zamanı gelmiştir. Bu ülkeyi bu hale getirenler, Kürtler kazanmasın diye savaş ve tecrit politikasını devreye koydu. Batmış olan ekonominin daha da battığı bir ülke. Barışa olan ihtiyacı her yerde her daim söylemek boynumuzun borcu. Ülke kaynaklarının savaşa aktarılması ile ülkeye vereceği zararı görüyoruz. Biz HDP olarak bunlara asla prim vermeyiz. Bu ülkede tecrit ve savaş politikasındaki çözümsüzlük politikası olduğu sürece iktidarın varlık nedeni bu olacaktı. Kayyum darbeleri, SADAT ve çeteler, tecrit iklimin yarattığı sonuçlardır. Tecrit olmazsa  bunlar da olmaz.”

    ‘HUKUKİ OLMAYAN İDDİANAMELER’

    Kobane ve HDP’nin kapatılma davalarında da değinen Buldan son olarak, “Kobane, Gezi davaları, iktidarın intikam alma davalarıdır. Kobane Davası bu ülkenin gördüğü en rezalet dava. Siyasi aktörlerin yargılandığı, herkes biliyor AKP hükümeti değil, arkadaşlarımız yargılıyor. Selahattin, Figen, Sebahat ve Gültan’ın savunmaları bu ülkedeki siyaseti yargılıyor. Okullarda ders verilecek bir ortam sağlıyor. HDP Kapatma Davası ülkeye umut olan yüzünü döndüğü halkların sandıkta baş edemedikleri alanlarda, milyonların olduğu bir partiye hukuki olmayan, hukukun iki kişinin dudağı arasında çıkan boş bir iddianame. Ne yaparsanız yapın HDP’yi kapatamazsınız. HDP umut olmaya devam edecek. Bütün kesimleriyle bu umudu büyütmeye devam edeceğiz. Bu mücadele devam edecek” şeklinde konuştu.

    PİRHA/MERSİN

  • CHP’li Vekil, AİHM kararıyla AKP’ye seslendi: Alevileri daha fazla mağdur etmeyin

    CHP’li Vekil, AİHM kararıyla AKP’ye seslendi: Alevileri daha fazla mağdur etmeyin

    CHP Adıyaman Milletvekili Abdurrahman Tutdere, Meclis Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada, cemevlerinin ibadethane statüsüne alınması için AKP iktidarına çağrıda bulundu.  Tutdere, “Milyonlarca Alevi’nin ibadethane olarak kabul ettiği cemevlerinin yasal statüye kavuşması için gerekli çalışmaları bir an evvel yapın ve bu insanlarımızı daha fazla mağdur etmeyin” ifadelerini kullandı. 

    CHP Adıyaman Milletvekili Abdurrahman Tutdere, Meclis Genel Kurulu’nda dün yaptığı konuşmada, cemevlerinin ibadethane olarak kabul edilmemesine tepki gösterdi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin cemevlerini ibadethane olarak kabul ettiği kararını gösteren Tutdere, iktidarın bu kararı uygulamadığını söyledi.

    Tutdere, elindeki AİHM kararını göstererek, şunları ifade etti:

    “Bu elimdeki bir mahkeme kararı; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Daire’nin kararı. Bu karar, 26 Nisan 2016 tarihinde çıktı. Bu karar ne diyor? Bu karar, Türkiye’deki cemevlerinin ibadethane olduğunu tescilleyen bir karar. Peki bu karar 2016’da çıktı, o günden bugüne kadar AK Parti iktidarı bu kararın gereğini yerine getirdi mi? Getirmedi. 20 yıllık AK Parti iktidarı ne yaptı? Alevi çalıştayları yaptı, dedeleri topladı ancak sadece oyaladı. Bugüne kadar bu kararın gereğini yerine getirmedi. Bu teklifte de buna ilişkin bir düzenleme yok. O zaman, buradan, iktidara şu çağrıyı yapıyoruz: Milyonlarca Alevi’nin ibadethane olarak kabul ettiği cemevlerinin yasal statüye kavuşması için gerekli çalışmaları bir an evvel yapın ve bu insanlarımızı daha fazla mağdur etmeyin diyoruz.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Başaran Aksu: İktidar, artan direnişler karşısında ya daha da otoriterleşecek ya da seçime gidecek

    Başaran Aksu: İktidar, artan direnişler karşısında ya daha da otoriterleşecek ya da seçime gidecek

    PİRHA- Son süreçte yükselen işçi direnişlerini değerlendiren Umut-Sen Örgütlenme Koordinatörü Başaran Aksu, Ocak ayından bu yana gerçekleşen eylem dalgasının ekonomik krizin derinleşmeye devam etmesiyle birlikte yayılacağını söyledi. Aksu, “Siyasi iktidar ve sermayedarlar, artan direnişler karşısında ya daha da otoriterleşecek ya da seçime gidecek” dedi ve ekledi: Direnişlerin arkasında 40 yıl boyunca yürütülen vahşi sömürü ve vahşi çalışma rejiminin etkisi var.

    2022 yılına girilmesiyle birlikte her kaleme fahiş oranlarda zamlar gelirken var olan ekonomik kriz giderek derinleşiyor. Buna bağlı olarak birçok iş yerinde işçiler hem ücretlerin arttırılması hem de çalışma koşullarının iyileştirilmesi talebiyle direnişler gerçekleştiriyor.

    Migros, Yemek Sepeti, Banabi, Farplas, Scotty, Hepsi Burada, Yurtiçi Kargo, Trendyol, Digiturk, Çimsataş, Divriği Maden, Uzel, Tüvtürk, Lila Kağıt… Ve daha nicesi…

    Bazı iş yerinde eylemler kazanım ile sonuçlanırken diğer yerlerde ise direnişler hala devam ediyor. Genel olarak sendikaların olmadığı alanlarda gerçekleşen işçi eylemlerinin hayat pahalılığı, ücret yetersizliği ve olumsuz çalışma koşulları ile birlikte artacağı öngörülüyor.

    Umut-Sen Örgütlenme Koordinatörü Başaran Aksu, son süreçte yükselen işçi direnişlerini değerlendirdi. Ocak ayından bu yana gerçekleşen eylem dalgasının ekonomik krizin derinleşmeye devam etmesiyle birlikte yayılacağını söyleyen Aksu, siyasi iktidar ve sermayedarların artan direnişler karşısında ya daha da otoriterleşeceklerini ya da seçime giderek halkın öfkesini kontrol altına alacaklarını dile getirdi.

    “İŞÇİ ZEMİNLERİNDE DİRENİŞ DİNAMİĞİ HER ZAMAN VARDI” 

    Türkiye’de hem sol hem de sağ örgütlerin toplumun işçi ve emekçi kesimiyle irtibatının oldukça zayıflamış durumda olduğunu ifade eden Aksu, sol ve sağ örgütlerin işçileri, emekçileri uzaktan gözlemlediğini söyledi.

    İşçi sınıfının dinamizminin dünden bugüne kesintisiz devam ettiğini dile getiren Aksu, “2008 krizinden sonra Anadolu’daki Organize Sanayi Bölgeleri’nde enerji havzaları ve hizmet sektörü zeminlerinde direniş görmeyen il, bölge kalmadı. 2015 yılında metal işçileri Türkiye’nin en büyük ağır sanayi işletmelerini işgal etmişlerdi. ‘Metal Fırtına’ dediğimiz bir direnişe imza atmışlardı ve ardından da OHAL koşullarında ve pandemi sürecinde kesintisiz bir şekilde yine direnişler devam etti. Türkiye’nin dört bir tarafında sendikalaştıkları için işten atılma, ücretler, haysiyet talepleriyle başlayan direnişler çoban ateşi gibi birbirine seslendiler, birbirleri ile iletişim içerisinde var oldular. Yani işçi zeminlerinde direniş dinamiği her zaman vardı” şeklinde konuştu.

    “DİRENİŞLERDE 40 YILDIR DEVAM EDEN VAHŞİ SÖMÜRÜ DÜZENİNİN ETKİSİ VAR”

    Bugün yaşanan işçi direnişlerinin 40 yıllık neoliberal politikaların somut sonucu olarak karşımıza çıktığını belirten Aksu, sözlerine şöyle devam etti:

    “24 Ocak kararları ve 12 Eylül ile birlikte uygulamaya geçirilen rejim, bu ülkede uluslararası ve yerli tekeller lehine bir değişim, dönüşüm yarattı. Türkiye’de güvencesizlik yaygın bir norm haline geldi ve insanlar mülksüzleştirildi. Toprağına, bedenine, tüm birikimlerine yönelik örgütlü sistematik bir gasp edilme yaşanıyor. Şimdi işçi direnişleri ücret talebi olarak görülse de bu direnişlerin arkasında 40 yıl boyunca yürütülen vahşi sömürü ve vahşi çalışma rejiminin etkisi var. İşçi ve emekçi kesimin aslında haysiyet, adalet, eşitlik ve onlar nezdinde de bir özgürlük talebi var. İşçiler, emekçiler kendi ailelerinin tarihinden öğrendiler. Kendilerini kimin sömürdüğünü, soyduğunu biliyorlar artık, farkındalar. Kendilerini kimin bu hale düşürdüğünü, hangi ilişkilerle bu noktaya geldiklerini ve bu ilişkiler etrafında kimlerin hangi tarafı tuttuğunun farkındalar. Çünkü bu hikayeyi kendi dedesi, annesi, babası ve kendi gerçekliğinde yaşadı. Kendi aile tarihi içerisinde, bu sömürü ilişkilerinin yaratmış olduğu tahribatlardan, acılardan, bedellerden ve kaybettiklerinden öğrendi, gördü.”

    “İŞÇİLER ‘ASGARİ ÜCRETE DEVASA ZAM’ YALANLARIYLA KALDIRILMAYA ÇALIŞILDI”

    Sarı sendikaların, işçi ve emekçi kesimler tarafından değil işverenler tarafından yönetildiğini, onların hiyerarşik ilişkisine tabii olduğunu vurgulayan Aksu, işçilerin bu durumu gördükleri için sendikalarla ilişki kurmadan direnişe geçtiğini aktardı.

    Ağustos ayından itibaren ekonomik krizin giderek derinleşmeye başladığını, dövizde ciddi dalgalanmaların yaşandığını, zamların art arda gelmeye başladığını, enflasyonun çok fazla yükselmeye başladığını ifade eden Aksu, şunları dile getirdi:

    “Bunların hemen akabinde de asgari ücret tartışmaları başladı. Yetkililer asgari ücrete yapılacak zamla bunların telafi edileceğini söyledi. Daha yaz aylarında asgari ücrete yapılacak zamlar konuşulmaya başlandı. Normalde asgari ücret zam tartışmaları Eylül’de başlardı. İlk kez bu kadar erken başladı. 2 yılda bir yapılan MESS sözleşmeleri ile asgari ücret zam görüşmeleri çakıştı. Yaklaşık 500 bin işçiyi ilgilendiren toplu iş sözleşmesi sürecinde işçilerin politize olmasında etkili oldu. İşçilerin hareketlenmeye başladığını gören sarı sendikalar, bir an önce asgari ücret zam oranını belirleyelim, uzatmayalım telaşına düştüler. Ve asgari ücret zam oranı yine ilk kez Aralık ayının sonunda değil ortalarında açıklandı. ‘Çok yüksek bir asgari ücret zammı verildi’ alkışları eşliğinde açıklandı. Hemen ardından doğalgaza, elektriğe ve birçok kaleme korkunç zamlar geldi. İşçiler bu ucuz oyunlarla aldatılmaya, kandırılmaya çalışıldılar.”

    “İŞÇİLER KENDİLERİNE DAYATILAN BU SEFALETE KARŞI EYLEMLERLE KARŞILIK VERİYOR”

    Gerçek enflasyon oranlarının yüzde 100’ü çoktan geçtiğini belirten Aksu, kimsenin TÜİK’in verilerine inanmadığını söyleyerek şunları kaydetti:

    “İnsanlar pazara, markete gittiğinde, faturalarını gördüğünde gerçekliği birebir yaşıyorlar. İşçiler kendilerine dayatılan bu sefalete karşı iş yavaşlatma ile iş bırakma ile karşılık veriyor. Biz zaten böyle olacağını Eylül ayında söylemiştik. Ocak-Şubat gibi işçi sınıfı tavrını grevlerle, işgallerle, eylemlerle ortaya koyacak, demiştik. Aynı süreçte metal işçilerine yapılan zammın da tarihi zam olduğu söylendi. Ancak Mersin’deki metal işçileri fabrikalarını işgal ederek bunun bir yalan olduğunu, gerçekliği olmadığını göstermiş oldu. Hemen ardından da maden işçileri, Yemek sepeti, Migros, Trendyol, Scotty, Antep’te 30 küsur fabrika, gemi söküm işçileri ve çorap üretim tedarik zincirindeki tekstil işçileri, Adidas, Nike, Hummel gibi uluslararası markalara köle koşullarında üretim yapan işçiler ayağa kalkmaya başladılar. Haysiyet, adalet, eşitlik taleplerini ücret şemsiyesi altında ifade ettiler, ediyorlar. Önemli bir kısmı başarılı oldu. Başarılı olamayanlar da en azından dinlenebileceklerini gördüler. Tekrar deneyecekler.”

    “TARİHTE HİÇBİR DÖNEMLE KARŞILAŞTIRILAMAYACAK KOŞULLAR VAR”

    Tarihsel olarak bakıldığında işçi direnişlerinin belki de sönümleneceğini aktaran Aksu, “Çünkü işçiler çıkar, vurur, geri çekilir ve değerlendirirler. Ancak yaşadığımız dönem kendine özgü koşullar taşıyor. Tarihte hiçbir dönemle karşılaştırılamayacak koşullar var. İşçiler, emekçiler, çiftçiler, esnaflar artık şunu görüyor; iktidar zayıflıyor. Ve bu iktidar yapısı içerisinden Akşenerlerin, Davutoğullarının, Saadetlerin ve benzeri olan o mahallelerden aktörler de çıkıyor. İktidarın kendi içerisinde de bir bütünlüğe sahip olmadığını, içeride de birbiriyle kavgalı aktörler olduğunu görüyor. Böyle dönemler işçilerin, emekçilerin taleplerini daha sık dile getirdiği, daha yüksek sesle dile getirdiği zamanlardır” dedi.

    “ARTAN DİRENİŞLER KARŞISINDA YA DAHA DA OTORİTERLEŞECEKLER YA DA SEÇİME GİDECEKLER”

    Mart ayında açıklanacak yeni enflasyon rakamları karşısında hem kamuda hem özel sektörde verilen ücretlerde ciddi bir erime olacağını kaydeden Aksu şu cümleleri kurdu:

    “Birincisi, buralarda ciddi bir huzursuzluk var, ciddi bir gerginlik var. İkincisi, kamuda çalışan taşeron işçileri hem kadro istiyorlar hem de asgari ücretin altında olan ücretler için ek protokol istiyorlar. 450 bin işçiyi ifade ediyor bu durum. Üçüncüsü metal işçilerinin sözleşmesinin aslında büyük bir yalan olduğunu Mayıs, Haziran aylarında işçiler daha da hissedecekler. Çünkü geçinemiyorlar daha da geçinemeyecek hale gelecekler. Dördüncüsü ve önemli bir faktör ise, çiftçilerdir. Yükselen yakıt, gübre, işçilik fiyatları karşısında ve tekellerin onlara dayattıkları düşük ücretler karşısında çiftçiler artık isyan edecek duruma geldiler. Mart ayı itibarıyla gübre, çapa süreçleri başlıyor ve buradanda bir hareketliliğin yükseleceği öngörülüyor. Çünkü çayda, tahılda, fındıkta, kayısıda taban ürün fiyatları da açıklanacak. Dolayısıyla bunun karşı itirazları da gündeme gelecektir. Yine esnaf büyük bir dar boğazda.

    Bu değişik dinamiklerin bir direniş oluşturması mümkün. Bunun karşısında egemenlerin, sermayenin, siyasi iktidarın iki seçeneği var. Biri faşizan-otoriter bir yaklaşım geliştirebilirler. Erdoğan’lı ya da Erdoğan’sız. İkincisi ise daha liberal bir seçenek. Sonbahara bir seçim tarihi vererek halkın taleplerini bu seçim takvimi etrafında şekillendirmek ve öfkelerini oraya yönlendirmek olacaktır.”

    Melis CİDDİOĞLU/ANKARA

  • AKD Mezitli Şube Başkanı Koç: Alevi kurumları ‘Alevi açılımı’na yeterli tepki koyamadı-VİDEO

    AKD Mezitli Şube Başkanı Koç: Alevi kurumları ‘Alevi açılımı’na yeterli tepki koyamadı-VİDEO

    PİRHA- İktidarın, cemevlerine ibadethane yerine ‘kültür merkezi’ statüsü vererek ‘Alevi Açılımı’ yapmayı planladığı iddialarını değerlendiren AKD Mezitli Şube Başkanı Ferdi Koç, Alevi kurumlarının gerekli tepkiyi ortaya koyamadığını söyledi. Koç, “Taleplerimizi diğer toplumsal kesimlerle birleştirip yeni bir örgütlenme modeli oluşturarak, sesimizi daha gür çıkarmalıyız” diye konuştu.

    AKP iktidarının, cemevlerine ibadethane yerine ‘kültür merkezi’ statüsü vererek ‘Alevi açılımı’ yapmayı planladığı iddiaları gündem oldu. AKP iktidarının görevlendirdiği kimi isimlerin cemevlerini dolaşarak “talepler raporu” hazırlaması ve ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “58 ilde 1585 cemevini ziyaret ettik” sözü yeni tartışmalara da zemin hazırladı.

    Erdoğan’ın konuşmasındaki tek cümle hükümete yakınlığıyla bilinen Abdülkadir Selvi tarafından köşesine taşındı.

    Selvi, hükümetin üç madde üzerinde bir çalışma yaptığını yazarak, “Cemevlerinin ibadethane sayılması talepleri söz konusu. Ama kabinedeki eğilim cemevlerinin ‘Kültür Merkezi’ statüsüne kavuşturulması yönünde” dedi. Selvi, ayrıca, dedelere maaş bağlanması, cemevlerinin elektrik ve su giderlerinin devlet tarafından karşılanmasının düşünüldüğünü de belirtti.

    Alevi toplumunun büyük çoğunluğu, cemevi inşası için devletten hiçbir talepte bulunmayacağını dile getirerek “Eşit yurttaşlık” konusundaki ısrarını yinelerken, konuyu PİRHA’ya değerlendiren Alevi Kültür Dernekleri (AKD) Mezitli Şube Başkanı Ferdi Koç, cemevlerini gezen heyetin Mezitli Cemevi’ni de ziyaret ettiğini belirterek, herhangi bir ihtiyaçlarının olmadığını, Alevi toplumunun inançsal ve siyasal taleplerinin olduğunu, bu taleplerinin başında da cemevlerinin statüsünün geldiğini ilettiklerini söyledi.

    Koç, iktidarın yeniden ‘Kürt’ ve ‘Alevi’ açılımını gündemine aldığına dikkat çekerek, “Bu yolla hem baskı altına almak hem gözdağı vermek hem de ‘bir ihtiyacınız var mı?’ diyerek bir çalışma yürütüyor. Bu çalışmadan bazı cemevlerinde yansımalarını görüyoruz. Alevi kurumları da gerekli tepkiyi ortaya koyamadı. Alevi kurumlarının tepkisini görmek isterdik” dedi.

    İktidarın ‘Alevi İslam’ projesi kapsamında çalışma yürüttüğünün altını çizen Koç, “Diyanet üzerinden yürütülen çalışmalara karşı Alevi kurumları duyarlı olmak zorundadır. Alevi kurumlarının edilgen halinden kurtulması gerekiyor. Taleplerimizi diğer toplumsal kesimlerle birleştirip yeni bir örgütlenme modeli oluşturarak, sesimizi daha gür çıkarmalıyız” diye konuştu.

    Diren KESER/MERSİN 

     

  • ‘Alevi kurumları ve bireyleri yozlaştırma operasyonunu boşa çıkaracaktır’

    ‘Alevi kurumları ve bireyleri yozlaştırma operasyonunu boşa çıkaracaktır’

    PİRHA- HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar, iktidarın Alevi toplumuna ve kurumlarına rüşvet uzattığını belirterek, “Sanki Alevi toplumu bu tuzağa düşecekmiş gibi. Bu oyunlara en son düşecek kesim Alevilerdir. Ahlak, adalet ve vicdan inancı olan Aleviliğin kurumları ve bireyleri de bu yozlaştırma operasyonunu en kısa zamanda boşa çıkaracaktır” dedi.

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Mithat Sancar, partisinin haftalık grup toplantısında değerlendirmelerde bulundu. 1 Kasım Dünya Kobanê ile Dayanışma Günü ile sözlerine başlayan Sancar, “Sadece IŞİD’i engellemekle kalmadı. Birlikte, eşit özgür yaşamın tohumlarını ekti. ‘Düştü düşüyor’ diyenlere inat Kobanê halkı hala ayaktadır” dedi.

    HDP önceki dönem EŞ Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi önceki dönem Eş Başkanı Gültan Kışanak, Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) önceki dönem Eş Genel Başkanı Sabahat Tuncel’in de aralarında olduğu on binlerce HDP’linin gözaltına alınıp tutuklanmasıyla devam eden sürecin başlangıcı olan 4 Kasım tarihine ilişkin konuşan Sancar, “4 Kasım bir siyasi darbeydi, siyasi rehin alma operasyonuydu. Siyasi darbe operasyonu tüm hızıyla devam ediyor, HDP’nin direnişi de devam ediyor. O nedenle HDP ayaktadır, büyümektedir, güçlenmektedir” diye konuştu.

    “İKTİDAR NE KADAR ACİZ İSE HDP’YE İKTİDAR DİLİYLE SALDIRANLAR DA O KADAR ACİZDİR”

    Kobanê Davası ve parti kapatma davasına ilişkinde değerlendirmelerde bulunan Sancar’ın konuşmasında öne çıkanlar şöyle:

    “HDP hakkında hukuktan, delilden yoksun Kobanê Kumpas davası açıldı. Partimiz hakkında siyasi intikam amaçlı kapatma davası açtılar. Bu da yetmedi, saldırılarını cinayetlere dönüştürdüler. İzmir İl binasına yapılan saldırıda Deniz Poyraz yoldaşımız katledildi. Bunların hepsi iktidarı kesmiyor. Çünkü ne yaparsa yapsın HDP’ye diz çöktüremiyor, HDP’nin kararlı duruşunu durduramıyor. Davalar açıyor, olmuyor, baskılar yapıyor olmuyor. Olmuyor, olmuyor, olmayacak.

    Bu iktidar Çöktürme Planı’nda ısrar ettikçe kendisi çöküyor. Çözülüyor, çözüldükçe toplumu da yozlaştırmak istiyor. Karşılarında duran HDP’yi gördükçe öfkelendiler, öfkelendikçe zayıfladılar. Ne yapacaklarını şaşırdılar. Ama biz ne yaptığımızı biliyoruz. Onun için en güçlü siyasi aktör konumuna geliyoruz.

    HDP halkın içine, umut adresi olmaya, eşit ortak yaşam, demokratik gelecek ve özgürlük hedefine konumlanmıştır.

    İktidar her gün kaybediyor. Kim ki iktidara yaranmak amacıyla iktidarın sözlerine yanaşırsa iktidarın kaderini paylaşacaktır. Karanlık kuyuya düşeceklerdir. Çünkü çürüyeceklerdir, unutulacaktır.

    Halkın hafızası demokrasi, özgürlük, refah istiyor. İktidar ne kadar aciz ise HDP’ye iktidar diliyle saldıranlarda o kadar acizdir.

    HDP’siz bir siyaset, demokrasi, gelecek, demokratik dönüşüm mümkün değildir. Bunu bir unutma kağıdına yazın ve her gün görebileceğiniz bir yere asın.

    Önce savaşa karşı durmayı ilkesel bir birliktelik haline getireceğiz. Bunun üstüne de sağlam, onurlu ve kalıcı barışı hedefleyen ‘büyük barış hareketini’ inşa edeceğiz.

    Hedefte şimdi Alevi kurumları var. Alevi kurumlarına rüşvet dağıtma anlamına gelecek çeşitli vaatlerle yakınlaşmaya çalışıyorlar. Sanki Alevi toplumu bu tuzağa düşecekmiş gibi. Bu oyunlara en son düşecek kesim Alevilerdir. Ahlak, adalet ve vicdan inancı olan Aleviliğin kurumları ve bireyleri de bu yozlaştırma operasyonunu en kısa zamanda boşa çıkaracaktır.

    Bu iktidar zamlara doymuyor. Bu zamlar ekonomideki çözüşten rant, savaş, saraya ayrılan kaynaktan bağımsız değildir.”

    PİRHA/ANKARA

  • Gençlik Hareketi Koordinasyonu, barınma hakkına dair 9 maddelik çözüm önerisi sundu

    Gençlik Hareketi Koordinasyonu, barınma hakkına dair 9 maddelik çözüm önerisi sundu

    PİRHA-Gençlik Hareketi Koordinasyonu, 9 maddelik çözüm önerisi sunarak, “Öğrenciler 3-5 kişi birleşip yalnız ev tutmamalı, öğrenciler birleşip bu gidişata dur demelidir. Her kampüste, her fakültede birleşmeli, haberleşmeli, koordine olmalıdır” çağrısında bulundu.

    Gençlik Hareketi Koordinasyonu, üniversite öğrencilerinin yaşadığı barınma hakkı sorununa dair yaptığı yazılı açıklamayla, 9 maddelik çözüm önerisi sundu.

    Açıklamada, “Ülkeyi yönetenler, gençliği sosyal medya trendlerinde değil bu maddelerin gerçekliğinde arasınlar. Soruyoruz, devlet öğrenciler için ne vadediyor? Okurken temel ihtiyaçlarımızı karşılama vaadi yok, mezun olunca iş vaadi yok, bilimsel bilgi vaadi bile yok. Biz neden okuyoruz?” diye soruldu.

    Gençlik Hareketi Koordinasyonu, “Artık bu eğitim çilesi hepimizin sabrını taşırıyor. Öfkelenmemiz yetmez biliyoruz, bu nedenle biz başka bir geleceği var etmek için mücadele ediyoruz. Ülkeyi yönetenler, gençliği sosyal medya trendlerinde değil, bu maddelerin gerçekliğinde arasınlar” çözüm önerilerini ise şu şekilde sıraladı:

    “-Eğitim denilince hemen ‘harçları kaldırdık’ diye övünmeye başlayan siyasi iktidar, parasız eğitim hakkının harçlardan ibaret olmadığını idrak etmelidir. Parasız eğitim; barınmadan ulaşıma, gıdadan faturalara, temel ihtiyaçlardan sosyal yaşama kadar bir bütündür.

    -Gençliğin üretimde, eğitimde olması bir suç değil, eğitim devletin giderlerini karşılaması gereken zorunlu bir dönemidir. Bu sürecin ailelerin üzerine yıkılması, asgari ücretin ortalama gelire dönüştüğü ülkemizde büyük adaletsizliktir. Gençliğin eğitim döneminde ihtiyaçlarını karşılamak, devletin doğrudan sorumluluğudur.

    -Her ile üniversite açmakla övünenler, her öğrenciye yetecek kadar devlet yurdu açmak zorundadır. Her sokak başında bir üniversite var, bir de AVM. Öğrencilere ise ne kalacak yer var, ne harçlık. Gereksiz AVM’ler kapatılsın, yerlerine yurt yapılsın.

    -Öğrencilerin kayıt dönemlerinde kiralık evlerin fiyatlarındaki artış yalnız öğrencilerin değil, tüm yurttaşların sorunudur. Bu yüzden öğrenciyi sömürmek üzere hazırda bekleyen serbest emlak piyasasına devlet sınır getirmelidir. Kira giderleri, hanenin yıllık gelirinin yüzde 30’unu aşmayacak şekilde sınırlandırılmalıdır.

    -Öğrencilere yeterince yurt yok ama yandaş derneklere, cemaatlere yurt yapsınlar diye bol bol ödenek aktarıyorlar. Hiçbir öğrenciye barınmak zorunda olduğu için hiçbir görüş dayatılamaz. O ödenekler kesilsin, o paralarla devlet yurt yapsın.

    -Devlet yeterince yurt yapamıyorsa, aklımızla alay eden rakamlarda olan 650 TL’lik burs miktarına kira bedeli eklemelidir.

    -İnsanlık dışı koşullarda barınmayı dayatan odalar, yurtlar, apartlar denetlenmeli ve kapatılmalıdır.

    -Bu maddeler hayata geçirilmeden, hiçbir devlet kurumu ve siyasi iktidar ‘parasız eğitimden’ bahsetmemelidir. Kaldı ki saydığımız maddeler yalnızca barınma başlığını ilgilendirmektedir.

    -Öğrenciler 3-5 kişi birleşip yalnız ev tutmamalı, öğrenciler birleşip bu gidişata dur demelidir. Her kampüste, her fakültede birleşmeli, haberleşmeli, koordine olmalıdır. Öğrencileri dağınık bir biçimde sosyal medya itirazlarından ibaret görenlere yanıtını vermelidir. Bu mümkündür. Bugün yaşadığımız eğitim çilesinden daha büyük bir zorluk yok. Bu koşullarda yaşayan öğrenci gençliğin mücadelesi ile kazanacağı bir gelecek var. Kazanalım, kazanacağız.”

    (HABER MERKEZİ)

  • ‘Alevi kurumları zorunlu din derslerine karşı kitlesiyle birlikte alana çıkabilmeli’-VİDEO

    ‘Alevi kurumları zorunlu din derslerine karşı kitlesiyle birlikte alana çıkabilmeli’-VİDEO

    PİRHA- İzmir Alevi Kültür Derneği Yamanlar Cemevi Başkanı Mehmet Bozkurt, toplum üzerindeki en büyük siyasi argüman olan tek din, tek mezhep siyasetinin AKP iktidarı ile daha derinleştiğine vurgu yaparak, zorunlu din derslerinin Aleviler için büyük bir baskı aracı haline geldiğini ifade etti. Bozkurt, Alevilerin oyunu alan bir ana muhalefet partisinin Alevilerin hak ve taleplerini cesaretli olarak dile getirmesi çağrısında bulundu.

    Türkiye’de din dersi, 1928’den 1940’ların sonuna kadar müfredata dahil edilmemiş, sonrasında ise seçmeli bir ders olarak öğrencilere sunulmuştu. Ancak 12 Eylül Darbesi’nden sonra zorunlu hale getirilen Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersine, 2012’den itibaren “Kur’an-ı Kerim”, “Hz. Muhammed’in Hayatı” ve “Temel Dini Bilgiler” seçmeli dersleri de ilave edildi.

    Din derslerinin içeriğinin Sünni İslam ağırlıklı olması sonucu uzun yıllar boyunca toplumun farklı kesimlerinden itirazlar yükseldi. Söz konusu ders içerikleri yerel ve uluslararası mahkemelerce de yasalara aykırı bulundu. Fakat Millî Eğitim Bakanlığı, din derslerinin tek bir dine yönelen ders olmadığını savunsa da Aleviler, bir bütün olarak din derslerinin müfredattan kaldırılması yönündeki talebini sürdürüyor.

    ALEVİLER AİHM KARARLARININ UYGULANMASINI BEKLİYOR

    Aileler, çocuklarının din dersinden muaf tutulması ya da söz konusu derslerin tümden kaldırılması yönünde defalarca kez mahkemeye başvurdu. Zorunlu din dersi dayatmasının hukuksuz olduğu yönünde mücadele veren eğitim sendikaları da birçok kez adliyelerin kapısını çaldı. Nihai karar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından, 2014 yılında çıktı.

    AİHM, Türkiye hükûmetinden “Zaman geçirmeden öğrencilerin zorunlu din ve ahlak kültürü derslerinden muaf tutulmalarını da sağlayacak yeni bir sisteme geçmesini” belirterek, zorunlu din dersine karşı olmamakla birlikte, din dersinin içeriğini göz önünde bulundurarak zorunlu bir biçimde verilemeyeceğine hükmetti. Ancak mahkeme kararları tanınmadı, din eğitimi daha da yoğun bir şekilde öğrencilere dayatıldı.

    Aleviler, zorunlu din derslerinin kaldırılması için yıllardır mücadele ediyor. Ulusal ve uluslararası mahkemelerde alınmış kararlar olmasına rağmen neden bu kararlar uygulanmıyor?
    İktidarın kararları uygulamak yerine din derslerini arttırması öğrencilerin gelişiminde ne tür etkiler yaratıyor?
    Alevi kurumları zorunlu din derslerinin kaldırılması için ne yapıyor, ne yapmalı? gibi soruları yazar, akademisyen, aktivist ve Alevi kurum temsilcilerine sorduk.

    İzmir Alevi Kültür Derneği Yamanlar Cemevi Başkanı Mehmet Bozkurt, zorunlu din derslerine dair PİRHA’nın sorularını yanıtladı.

    “ALEVİLER ÜZERİNDE DAYATMACI ASİMİLASYONA DÖNÜŞTÜ”

    PİRHA: Zorunlu din dersinin eğitimdeki yeri nedir? Öğrenciler üzerinde ne tür bir etkisi oluyor?

    MEHMET BOZKURT: Biz çocukluk yaşından beri ailelerimizden aldığımız öğreti ile okullardaki zorunlu din dersleri çok farklıydı. Evimizde olmayan bir inanca okullarda zorunlu olarak tabi tutuluyorduk. Gönülden gelmeyen bir inancın anlamı olmaz. Okullarda bizlere abdest aldırıp dua okutuyorlardı. Yüreğimizde hissetmediğimiz için aklımızda tutmadık. Ailelerimiz Alevi olduğumuzu söylemememiz için bizi tembih ediyordu. Bu durum ise halen güncelliğini koruyarak Alevi çocukları üzerindeki baskısını artırıyor. Tek din ve mezhep siyaseti zorunlu din dersleri ile Aleviler üzerinde dayatmacı asimilasyonu geliştiriyor.

    “TEK DİN, TEK MEZHEP SİYASETİ EN BÜYÜK SİYASİ ARGÜMAN”

    -Darbeciler tarafından anayasaya konulan ve hala yürürlükte olan ‘zorunlu din dersi’ kanununa neden dokunulmuyor?

    Türkiye’de toplum üzerindeki en büyük siyasi argüman dindir. Bu yüzdende tek din, tek inanç, tek mezhep Türkiye’nin siyasetini belirliyor. Solcu olduğunu söyleyen partiler bile cunta zamanında konulmuş anayasaya dokunamıyor. Anayasa’da din ve vicdan hürriyeti maddesi de var. Din ve vicdan hürriyeti dediğiniz de akla, ‘özgür düşüneceğim, özgür söyleyeceğim’ gelir. Bugün ise ne özgür inanabiliyor ne de özgür düşünebiliyoruz. Alevi inancı ve ibadethanesi anayasada güvence altına alınmış değil. Bu cemevlerinin ekonomik döngüsünü halkın lokmaları ile yürütüyoruz. Diyanet ise her 3 eve neredeyse bir cami yapıyor. Verdiğimiz vergiler ile imam, müezzin, temizlikçilerin parasını ödüyorlar. Hatta daha büyük camilere ilahiyatçı profesörler atıyorlar. Bütün bunları baktığınızda Sünni inancın Alevi inancına olan baskısını, dayatmayı görüyorsunuz.

    “AKP İKTİDARI CUNTA ANAYASININ DAYATMALARINI UYGULUYOR”

    -İktidar var olan yargı kararlarını neden uygulamıyor? Tam tersi eğitimdeki dini içerikli derslerin sayısını artıyor. 

    Eğer Türkiye’de az da olsa demokrasiden bahsediliyorsa Alevilerin mücadelesi, demokrasiye olan katkısı ve ısrarlarındandır. AKP iktidarı bu cunta anayasasının tüm dayatmalarını kesintisiz uyguluyor. Çünkü oradan besleniyor ve bu dini vesayeti de büyütmek istiyor. İzmir gibi bir yerde bu asimilasyonu, zorunlu din derslerini çok hissetmiyor olabiliriz. Anadolu’nun bir çok yerinde zorunlu din derslerinin yanında fiziki ibadet etme zorunluluğu da getiriliyor. Çocuklar okula gittiğinde namaz kılmaya, oruç tutmaya maruz kalıyor. Hele ki yatılı bölge okullarında bu çok daha fazla yaşanıyor. Birçok yerde buna maruz kalana ve kamuoyuna yansımayan yaşantılar var. Benim bildiğim ramazan ayında zorunlu oruç tutanlar oluyor. Bu da AKP iktidarı döneminde daha da yaygınlaştı.

    “ANA MUHALEFET İKTİDARDAN DAHA FAZLA DİNCİ OLMAYA ÇALIŞIYOR”

    -Muhalefetin de büyük çoğunluğu neden darbenin ürünü olan maddenin kaldırılması için bir şey yapmıyor?

    Bu dini vesayetin genişlemesinde sözde solcu partiler de eksik kalıyor. Mecliste HDP dışında Diyanet’e karşı ısrarını getiren bir parti göremedik. Ana muhalefet partisi dahi sanki elini atan yanıyormuş gibi Diyanet’e dokunamıyor. Her neden ise iktidardan daha fazla dinci olmaya, oradan yararlanmaya çalışıyor. Ana muhalefet partisi neden Diyanet’e ve onun fetvalarına karşı söz söylemiyor. Çünkü bu tekçi siyasetin bir parçası olarak kalmayı dayatıyorlar. Nasıl ise Alevileri her şekilde kendilerine oy verecek garantisinde görüyorlar. Bu rahatlık bundan olmalı. Alevilerin oylarını alıyor ise onların hak ve taleplerini de dile getirmeli, bunu meclise ve kamuoyuna taşımamalılar. Yoksa sadece oy deposu görmenin samimi olmayacağı açıkça ortadadır.

    “ALEVİ KURUMLARI KİTLESİNİ ALANLARA ÇIKARTAMIYOR, KAYBEDİYORUZ”

    -Alevi kurumları ve yurttaşlar uzun yıllardır hem meşru hem de hukuki mücadele yürütüyor. Bu mücadelenin sonuç alması için neler yapılmalı?

    Alevi kurumları elbette mücadele veriyor, fakat ne kendisi ne de kitlesini alana çıkartabiliyor. Alevi kurumları bunu kendilerine sorun edip alanlara çıkmaz, Alevileri bu konuda yanlarına çekmez iseler hep beraber kaybedeceğiz. Bir an önce kim yol için ne yapabiliyorsa gönülden el birliği ile yapabilmeli. Örgütlü birçok Alevi kurumu var. Bu kurumlar ortak talepleri ile bir birliktelik yakalar ise ülkenin demokrasisi çözüm bulma noktasına gelir. Sistem başından beri bölüp parçalayarak Alevileri yönetiyor. Ayrıştırmalar bu kurumları bir türlü bir araya getiremedi.

    Önümüzde Alevi kurumlarının genel merkezlerinin seçimleri var. Onların seçmenleri umarım ki bu parçalanmışlığın önüne geçerler. Aklı selim, Alevice düşünür oraya yolda birlik adına liyakatli insanları getiriler. Bu şekilde yolda birlik adına Alevilerin sorunları tek bir merkezde mücadele etmeyi yakalarız. Tek güç olursak demokrasi daha çok güç kazanır.

    Türkiye halklarının uyanması lazım. Gelecekten sorumlu olup, demokrasiden yararlanmak istiyorsak bu mücadeleyi bir an önce ortaklaştırıp bu dini vesayetin önüne geçmek zorunluluktur. Yarın çok geç olabilir ama bugünden de geci yok. Bütün Alevi kurumlarının, demokrasi yanlılarının siyasi parti gözetmeksizin bunun önüne geçmesi gerekiyor. Bu olmaz ise bunun faturasını gelecekte hepimiz çok daha fazla öderiz.

    Ersin ÖZGÜL-Diren KESER/PİRHA

    İLGİLİ HABERLER:

    1-‘Türk-İslam’ sentezine dayalı anlayışın hedefi çocuklar’
    2-‘Zorunlu din dersine karşı geniş bir birliktelik şart’
    3-‘Zorunlu din derslerine karşı mücadeleyi Aleviler ördü’
    4-‘Zorunlu din dersi bilim dışıdır, kaldırılmalıdır’
    5- ‘Aleviler din derslerinin kaldırılması için hak arama çıtasını yükseltmelidir’
    6-‘Zorunlu din derslerinin AİHM’nin onaylamayacağı nitelikte olduğunu tespit ettik’
    7-‘Zorunlu din dersi sadece Alevilerin sorunu olmamalı’
    8-‘Zorunlu din dersi kaldırılıp seçmeli yapılmalı; AİHM kararları uygulanmalı’

  • ‘Cemevine ‘cümbüş evi’ diyenler bugün Alevilerin sorununu çözmez’- VİDEO

    ‘Cemevine ‘cümbüş evi’ diyenler bugün Alevilerin sorununu çözmez’- VİDEO

    PİRHA-Axucan Ocağı Piri İbrahim Erdoğan ve Baba Mansur Ocağı Piri Mehmet Karabulut, ‘İçişleri Bakanı danışmanı’ sıfatıyla bir ekibin, birçok kentte Alevi kurumlarını ziyaret etmesini eleştirdiler. Pirler, “Şu anda Sultangazi Cemevindeyiz. Burası bir inanç yeri olarak mahkemedeyken diğer cemevlerini gezmek ikiyüzlülüktür. Yoldaş dediklerimize de bakmak durumundayız. Onlar hangi yüzle kapalı kapılar ardında görüşmeler yapıyorlar? Kapalı kapılar ardında neyi çözdünüz konuşarak? Ne elde ettiğiniz?” diyerek tepki gösterdiler. 

    Axucan Ocağı Piri İbrahim Erdoğan ve Baba Mansur Ocağı Piri Mehmet Karabulut, Ali Arif Zeybek’in ‘İçişleri Bakanı danışmanı’ sıfatıyla bir süredir cemevlerine yaptığı ziyaretleri yorumladı.

    Aleviliğe yasal statü verilmeden yapılan bu ziyaretleri samimi bulmadıklarını belirten Erdoğan ve Karabulut, kapalı kapılar ardında değil herkese açık bir şekilde Alevilerin taleplerinin dinlenilmesi ve koşulsuz bu taleplerin yerine getirilmesi gerektiğini ifade ettiler.

    “KİM KAPALI KAPILAR ARDINDA GÖRÜŞMELER YAPIYORSA YEZİD’İN SOFRASINDA KENDİNE PAY ALMAYA ÇALIŞIYORDUR”

    Aynı zamanda Sultangazi Pir Sultan Abdal Cemevinde dedelik de yapan Baba Mansur Ocağı Piri Mehmet Karabulut konuya ilişkin şu değerlendirmelerde bulundu:

    “Enteresan bir durumla karşı karşıyayız. Bu cemevimiz mahkemeye verilmiş durumda. Bir mağduriyet yaşanıyor. Kendi yoldaşlarımız yani yoldaş dediklerimize de bakmak durumundayız. Onlar hangi yüzle kapalı kapılar ardında böyle durumlar söz konusu iken görüşmeler yapıyorlar? Kapalı kapılar ardında neyi çözdünüz konuşarak? Ne elde ettiğiniz? Bu yobaz insanlarla dirsek temasındasınız. Hiç mi vicdanınız sızlamıyor? Aleviliğin A’sından bile haberi olmayan bu insanları ben kınıyorum. Sayısız Alevi kurumlarımız var. Federasyonlar bir araya geliyor, bir şeyler görüşüyorlar, konuşuyorlar. Şahsi olarak görüşmeler yapan birisi kendini satmıştır. Ben doğru bulmuyorum. O kişi Yezid’in sofrasında kendine pay almaya çalışan bir anlayıştadır.”

    “ASLA BİZİ TANIMAYACAKLAR AMA BİZ DE İNATLA BUNUN ÜZERİNE GİDECEĞİZ”

    Öncelikle devletin cemevlerini yasal olarak tanıması gerektiğini vurgulayan Karabulut sözlerine şu şekilde devam etti:

    “Cemevleri yasal statüye alınsın. Tamam gelsinler misafir ederiz. Ama bunu kapalı kapılar ardında yapmayız. Gerekirse davamız için bedel de öderiz biz. Bu tür görüşmeler yapmak Alevi toplumuna hakarettir, ihanettir. Madem bizim taleplerimizi soruyorlarsa çıksınlar açıkça sorsunlar. Biz de söyleyelim. Gizli saklı değil bunlar. Aleviler var ve varlıklarını devam ettirme gayreti içerisindeler. Bu süreçte bu tür gezilerin yapılması Alevilik inancının esaslarını ters köşe yapmak içindir. Biz sizi tanıyacağız ama siz de bizim dediklerimizi yapın diyorlar. İçimizde bazı satılmış insanlar var ve bu satılmış insanlar bir şeyler dayatıyorlar. Çakma dedeler var ya Alevilik’te namaz şöyle kılınır gibi çıkışlar yapıyorlar. Bunlara fırsat vermememiz gerekir. Demokrasiden, adaletten, hoşgörüden yana olmalıyız. Ve biz kendimizi zaten ifade ediyoruz ama karşı taraf bunu kabullenmiyor. Ben kabullenmeyeceklerini de düşünüyorum. Asla bunlar bizi tanımayacaklar ama biz de inatla bunların üzerine gideceğiz.”

    “DAHA DÜN ‘CÜMBÜŞ EVİ’ DİYENLER BUGÜN KALKIP ALEVİLERİN SORUNUNU ÇÖZECEĞİZ DİYOR”

    Demokratik Alevi Dernekleri’nde ve Ayazağa Cemevinde cem yürüten Axucan Ocağı Piri İbrahim Erdoğan da, “Devletin görevlilerinin cemevlerini ziyaret etmesi konusunu ben çok samimi bulmuyorum. Cemevlerindeki görevlilerimizin de bu samimiyetsizliğe ortak olmasını doğru bulmuyorum” dedi.

    Erdoğan şöyle devam etti:

    “Tüm Alevi kurumlarımız neden ziyaret ettiklerini sormalıdır. Bizim Alevi anlayışında, ikrarında bir sorun varsa bu bütün canlıların karşısında, pirin huzurunda görüşülür, tartışılır. Sorun varsa halledilir, barış sağlanır. Ondan sonra cemimizi yaparız. Biz kapalı kapılar ardında görüşülen hiçbir şeyi kabul etmiyoruz. Asla da kabul etmeyeceğiz. Çünkü bizim ne inancımıza ne kültürümüze ne de davranışımıza uymuyor ve yakışmıyor. Alevi toplumunun kafasında soru işareti yaratan o cemevinde görevli olan ve yahut da yönetici olan kişi hangi sıfatla ceme girecek? Ben devletin yaptığı çalışmalar konusunda devleti hiç samimi bulmuyorum. Çünkü asırlardır çeşitli devletler, imparatorluklar kuruldu. Bu zamana kadar samimiyetle Alevi inancına değinen ve Alevi inancının sorunlarını çözmek için uğraşan olmadı. Çözmek istiyorlarsa Alevi kültürünü bilmeleri gerekiyor. Daha dün ‘cümbüş evi’ diyenler bugün kalkıp Alevilerin sorununu çözeceğiz diyor.”

    “BU ÜLKEDE ALEVİLERİN HAK VE HUKUKLARI VAR”

    Devletin Alevilerin taleplerini koşulsuz olarak kabul etmesi gerektiğini söyleyen Erdoğan son olarak şunları aktardı:

    “Hükümet ve devlet şunu söylemeli; bütün Alevi kurumları bir araya gelsin, bir program hazırlasın, pirlerin huzurunda olsun. Bir görüş birliği olarak bize sunsunlar taleplerini, isteklerini. Biz bunları aynen kabul edeceğiz demeleri gerekiyor. Bunu demediği sürece ve ‘Ben seninle Alevi sorununu tartışacağım’ dediği zaman bu samimiyetsizliğe girer. Bu yüzden ben devletin samimi olduğuna inanmıyorum. Şu anda Sultangazi Cemevinde bulunuyoruz. Burası bir inanç yeri olarak mahkemedeyken diğer cemevlerini gezmek ikiyüzlülüktür. Her yere cami ve mescit yapılıyor. Bunların hepsi yasal olarak yapılmıyor, sonradan yasal oluyor. Bu ülkede Alevilerin de hak ve hukukları var. Aleviler de kendi inançlarını yaşayabilmek için bir yer tayin etmek istiyorlar ve bu hakka sahipler. Kimseye sormanıza gerek yok, uygun olan yeri kendi inancımıza uygun bir yere çevirmek hakkımızdır. Aleviler bu devlete vergi veriyor, askerlik yapıyor, çalışıyor… Bütün görevleri yerine getiriyor. Kendi inancına uygun olan yeri de cemevine çevirmek hakkıdır.”

    PİRHA/İSTANBUL

     

  • ‘Deniz Poyraz’ın katledilmesinin arkasında HDP’yi düşmanlaştıran siyasi iktidar var!’-VİDEO

    ‘Deniz Poyraz’ın katledilmesinin arkasında HDP’yi düşmanlaştıran siyasi iktidar var!’-VİDEO

    PİRHA- HDP İzmir İl Örgütü’ne yönelik saldırıda Deniz Poyraz’ın katledilmesini değerlendiren Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Kurucu Başkanı Turgut Öker, saldırının faillerini tanıdıklarını belirterek, “Bu ortamı mevcut siyasi iktidar yıllardır oluşturmuş durumdadır. Son dönemde ise direkt HDP’yi yok edilmesi, ortadan kaldırılması gereken  bir düşman olarak değerlendiriyor” diye konuştu.

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) İzmir İl Örgütü’ne yönelik ırkçı saldırıda parti çalışanı Deniz Poyraz’ın katledilmesi birçok kentte gerçekleştirilen eylemlerle protesto edildi. HDP İzmir İl Örgütü binasında incelemelerde bulunan Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Kurucu Başkanı ve HDP Halklar ve İnançlar Komisyonu üyesi Turgut Öker katliamın göz göre göre geldiğini ifade etti.

    İktidarın kaostan beslenerek tehditle demokratik muhalefeti susturmaya çalıştığını kaydeden Öker, bütün demokratik kitle örgütlerinin yöneticilerini ve HDP’yi hedef göstererek düşmanlaştıran iktidarın bu katliamın sorumlusu olduğuna vurgu yaptı.

     “KATLİAM ARKASINDA İKTİDARIN VE YARATTIĞI ZEMİN VAR”

     HDP İzmir İl Örgütü karşısında bir yılı aşkındır kurulan polis noktası önünden elini kolunu sallayarak geçen katil Onur Gencer’in bu katliamının arkasında siyasi iktidarın yarattığını zeminin olduğuna işaret eden Öker, “Böyle bir vahşet şaşırtıcı denilemeyecek bir ortamda yaşıyoruz. Bu ortamı mevcut siyasi iktidar yıllardır oluşturmuş durumdadır. Son dönemde ise direkt HDP’yi yok edilmesi, ortadan kaldırılması gereken  bir düşman olarak değerlendirmeye başladılar. En tepedeki Cumhurbaşkanından İçişleri Bakanı’na her ağzını açtıklarında HDP ve üyelerini potansiyel düşman gözüyle değerlendirdiler. Dışarıda bu kadar sivil polis sözüm ona tedbir amaçlı kulübe oluşturmuşken onların arasından katilin elini kolunu sallayarak bir çanta içerisinde donanımlı silahlarla buraya girmesi ferdi bir olay olarak değerlendirilemez. Bu işin arkasında siyasi iktidar ve onun zemini üzerinden yaratılan bir katliam var” ifadelerini kullandı.

    “POLİSLER KATLİAM OLACAĞINI NEREDEN BİLİYORLAR?”

    Öker, nefret dili kullanarak düşmanlaştırma politikası ile toplumu kutuplaştıran, çatışma ortamını tahrik eden iktidarın Deniz Poyraz katliamı ile birlikte, bundan sonra işlenebilecek benzer katliamların sorumlusu olduğunun altını çizdi.

    İktidar bloğunun başta HDP olmak üzere muhalefete gözdağı veren söylemleri ve tehditlerinin, Deniz Poyraz’ın katline giden yolun taşlarını döşediğini sözlerine ekleyen Öker, “Burası kan gölüne çevrildi. 35 işaretleme yapılmış ve bunlar kurşun izi. İçeriye giriyor ve katliam yapıyor. Bundan haberdarlar. İl yöneticisi arkadaşımız aşağıda aracı park etmek amacıyla bulunur iken daha kurşun sesleri gelmeden önce sivil polisler HDP binasına yönelik saldırı olduğunu söylüyorlar. Bu ifadelerden sonra kurşun sesleri geliyor. İçeriye birinin girdiğini ve burada bir katliam olacağını nereden biliyorlar?” diye sordu.

    “PROVOKASYONA GELMEYİN DEMEK SON DERECE ANLAMSIZ”

    Gerçekleşen saldırı sonrasında kimi isimler ve çevrelerce yapılan  “provokasyona , oyuna gelmeyin” söylemlerini hatırlatan Öker, “Bunun karşısında provokasyona gelmeyelim ifadesi çok kullanılıyor. Bu katliamların üzerinden ülkeyi ve toplumu teslim almaya çalışanların amacına hizmet edecek bir davranış. Onlar zaten bu katliamlar ile toplumu teslim almak istiyorlar. Sizde bu durumda sokağa çıkamayarak, tepki göstermeyerek peşinen onların amacına hizmet etmiş oluyorsunuz. ‘Oyuna gelmeyelim’ deniyor, böyle bir oyun mu var ki? Demokrasi güçlerinin bu katliamları gerçekleştirenlere karşı yürüyüş yaparak, karanfil bırakarak başka yaptıkları bir şey var mıdır da ‘oyuna gelmeyelim’ deniyor” diye konuştu.

    “BİRLİKTE MÜCADELE İLE ANCAK KARANLIK GÜÇLER ALAŞAĞI EDİLEBİLİR”

    Öker, siyasi cinayetlerinin olmadığı demokratik bir ülkede halkların beraber yaşaması için sokakta ortak mücadeleyi birlikte yükseltme çağrısında bulundu. Alevilerin de bu katliamlara sessiz kalmayacağını ve bütün gücüyle karşı koyacağına dikkat çeken Öker, şöyle konuştu:

    “Bu ülkede nefreti, kanı, katliamları bir daha yaşamak istemeyen toplumsal kesimlerin tamda bir arada olması gereken bir gün. Gün boyu siyasi partilerin temsilcileri geliyor. Gönül isterdi ki; mevcut siyasi partilerin genel başkanları gelsinler, buradan bir mesaj versinler. Demokrasi güçlerinin birlikte davranışı ancak caydırıcı olabilir. Diğer türlü evlere kapanıp sokağa çıkmayarak, sokağı kan emicilere bırakarak bu olumsuzluktan kurtulma şansımız yok. Birlikte mücadele ancak o karanlık güçleri alaşağı edebilir.

    Aleviler, Alevi kurum başkanları dünde buradaydı, bugünde burada olacak. Doğru olanı yapıyorlar. Alevi kurumları, çatı örgütlerimiz bu katliamı kınayan açıklamalar yaptılar. Hepimiz de bunun bilincinde farkındayız. Bugün suskun kalır isek yarın kendimiz açısından da feryadımız duyan kimse kalmaz. Böylesi süreçlerde hep mazlumlara yönelik katliamlar gerçekleştirilir. Bundan sonraki süreçte yeni katliamları önlemek ve canlarımızı kaybetmemek adına bunu kendimizi yapılmış sayarak bütün gücümüzle karşı koymamız lazım.”

    PİRHA/İZMİR

     

     

  • ‘Kadın katliamlarının sorumlusu erkek iktidarın baskısı bizi yıldıramaz’-VİDEO

    ‘Kadın katliamlarının sorumlusu erkek iktidarın baskısı bizi yıldıramaz’-VİDEO

    HDP Kadın Grubu toplantısında konuşan HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, erkek iktidarın hiç bir baskısı ve tehdidinin kendilerini yıldırmayacağını belirterek, “Gelin meclisi erkek meclisi olmaktan çıkartalım” diyerek parlamentodaki tüm kadınları ortak mücadeleye çağırdı.

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Pervin Buldan 8 Mart dolayısıyla Kadın parlamento grubunun katılımıyla Meclis’teki haftalık grup toplantısında gündemdeki gelişmeleri değerlendirdi.

    Kadınlara ayrılan grup toplantısına, Rosa Kadın Derneği, Migros işçileri, Barış Anneleri, Devrimci Parti Genel Başkanı Elif Torun Öneren, HDP Ankara İl Kadın Meclisi üyeleri katıldı. Kadınlar “adalet” yazılı maskeler ile toplantıya katılım sağlarken, Meclis sıralarında tutsak siyasetçilerin fotoğrafları yer aldı. Pervin’in konuşması öncesi kadın mücadelesinin yer aldığı kısa bir sinevizyon gösterimi izletildi.

    “KADINLAR MEYDANI MORA BOYADI”

    Tüm engellemelere rağmen kadınların rengi, coşkusu, umudu ve direnci ile “İsyanımız özgürlüğümüz için” diyerek alanları, meydanları bu 8 Mart’ta da kadın rengine boyandığını belirten Buldan, “Buradan tüm kadınların 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü kutluyor selam ve sevgilerimi gönderiyorum. Selam olsun mücadele eden tüm kadınlara. Selam olsun Figen Yüksekdağ’a, Leyla Güven’e, Sebahat Tuncel’e, Gültan Kışanak’a, Aysel Tuğluk’a, Gülser Yıldırım’a, Çağlar Demirel’e, Ayla Akat Ata’ya, Emine Ayna’ya, Beyza Üstün’e, Nurhayat Altun’a, Edibe Şahin’e, Şevin Alaca’ya, Dilek Hatipoğlu’na, Ayşe Gökkan’a ve buradan adını sayamayacağımız tüm tutsak kadın yoldaşlarımıza selam olsun” dedi.

    “8 MART’TA RENKLERİYLE HAYKIRANLARA SELAM OLSUN”

    Mücadelesi ile bir simge haline gelen, geçen hafta yaşamını yitiren Perihan Pulat’ı anarak konuşmasına devam eden Buldan, “Selam olsun Cumartesi Anneleri’ne ve Barış Anneleri’ne! Selam olsun, Hatun Aslan ve Meryem Soylu şahsında MEBYA-DER’li annelere! Selam olsun özgürlüğün umudu Rojava’lı kadınlara, elam olsun daha gün ışımadan evde, tarlada, fabrikada işyerinde yaşamı büyüten bütün kadınlara, selam olsun talancılara karşı vadisini, suyunu, dağını taşını savunan kadınlara! Selam olsun, sendikal faaliyetlerde bulundukları için Kod 29 uygulaması ile işten çıkarılan Sinbo, Migros ve SML etiket işçisi kadınlara! Selam olsun, Kazdağları için mücadele eden kadınlara! Selam olsun, ev hapsi nedeniyle alanlarda bizlerle birlikte olamayan tüm kadın arkadaşlarıma! Selam olsun, 8 Mart’ta, renkleriyle, coşkusuyla alanlarda haykıran, erkek iktidarın koltuğunu sallayan tüm kadınlara! Selam olsun, Taksim’de 8 Mart Feminist Gece yürüyüşünü gerçekleştiren tüm feministlere” diye konuştu.

    “KRİZLER EN FAZLA KADINLARI ETKİLEDİ”

    Bütün dünyada derin krizlere ve eşitsizliklere yol açan pandeminin en fazla vurduğu kesimin kadınlar olduğuna dikkat çeken Buldan, sözlerine şöyle devam etti:

    “Çünkü dünyanın her yerinde hala en yoksul kesim ne yazık ki kadınlardır. En büyük işsiz grubu, en güvencesiz işlerde çalışanları, işlerini ilk kaybedenleri kadınlar oluşturmaktadır. Türkiye’de mevcut çoklu krizler pandemi sürecinde daha da derinleşmiştir. Esnek ve güvencesiz çalışma biçimi evden çalışma ile daha da yaygınlaştırılmıştır. Sokağa çıkma kısıtlamalarında hasta, engelli, çocuk, yaşlı bakımı ve ev işlerinin yükü kadınların sırtına yüklenmiştir. Kadınlar her zaman olduğundan çok daha fazla istihdam dışına ve güvencesiz alana itildi. DİSK’in verilerine göre Kasım 2020 itibariyle geniş tanımlı işsizlik oranı kadınlarda yüzde 38’tir. Yani her 10 kadından 4’ü işsizdir. Pandemide her 2 kadından 1’i ya işten çıkarılmıştır ya da ücretsiz izne çıkarılmıştır. Bu pandemi sürecinde de iktidar, kadınlara hiçbir destek sunmadığı gibi tam tersine krizi fırsata çevirdi.  İktidar, KOD 29’u sermayedarları için fırsat olarak kullandı kullanmaya devam etmektedir. KOD 29 ile işten çıkarılanlar için kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, işsizlik ödeneği verilmemesi bir yana, kadınlar ‘ahlaksızlıkla’ suçlanmakta, erkek şiddetine açık hale getirilmektedir.”

    “HER DAMLA TERİN HAKKINI SORMAYA DEVAM EDECEĞİZ”

    “Tekçi erkek bir iktidardan ne toplum için, ne kadınlar için; eşit, adil, refah bir düzen çıkmaz” diyen Buldan, iktidarın siyasetinin daha çok şiddet,  kaos,  eşitsizlik, talan ve soygun düzeni ürettiğini vurguladı. Buldan, “Kendileri sultanlık sürdürürken haraca dönüşmüş vergilerle, soyguncu düzenleriyle, işsizlikle halkın boğazına girecek lokma bırakmadılar. Erkek iktidarlarını sürdürmek için kadınları daha fazla yoksulluğa sürüklediler. Oysa dünya kadın emeği üzerine kuruludur. Yaşam kadınla vardır, kadınla büyümektedir ve kadınla gelişmektedir. Bizler dünyayı ayakta tutan bu devasa emeğin görünür olması için yürüttüğümüz mücadelemizde kadınların, ev içinde ve dışında döktüğü her damla alın terinin hakkını soruyoruz, sormaya da devam edeceğiz” ifadelerini kullandı.

    “HDP HALKIN YANINDA SAF TUTUYOR”

    HDP’nin korkusuzca, tereddüt etmeden sadece ve sadece halkın yanında saf tuttuğunu belirten Buldan, “Kadının sesi olandır. Bütün ilkelerimiz, emeğimiz ve örgütlülüğümüzle bu ülkede halkın, emekçinin, kadının iktidarını kurmak için varız biz. Ekonomide soyguncu, rantçı saltanata son vereceğiz. Eşit, adil bir bölüşümü, işi, aşı bir avuç yandaş zengin için değil; halk için ve bütün kadınlar için sağlayacağız. Kadın emeğine, kadın üretimine bu halkın rızkına kota koyulmasına asla ve asla izin vermeyeceğiz. Topraklarımızdan birkaç şirket değil, bizler, bu toprakların binlerce yıllık sahipleri doyacak, kadınlar kazanacak. Vergide adaleti, gelirde adaleti, işgücünde adaleti, bütçede adaleti sağlayacağız.  İşsizlik ve yoksulluğu yaratanlara karşın bizler yoksullukla mücadele edeceğiz” diye belirtti.

    Güvencesiz istihdama karşı güvenceli istihdam, işyerlerinde ve evlerde yaşanan ayrımcılığa adaletsizliğe karşı eşit işe eşdeğer ücret ve eşit iş bölümü diyerek yaşamın her alanında ‘yoksulluğa mahkûm edilen kadınlar için adalet’ demeye devam edeceklerinin altını çizen Buldan, pandemi ile beraber artan kadına yönelik erkek şiddetine dikkat çekti.

     “CEZASIZLIK, KATLİAMLARI CESARETLENDİREN, TEŞVİK EDEN BİR POLİTİKADIR”

    Kadın grubunun defalarca kadın katliamlarının önlenmesi için Meclis’te araştırma komisyonu kurulmasını istediğini ve konuya ilişkin önergeler verdiğini hatırlatan Buldan, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Her defasında önergelerimizi reddeden iktidar ve ortağı oldu. Önergelerimizin reddi için kalkan eller, şiddete onay veren ellerdir! Ancak biz mücadele etmekten vazgeçmeyeceğiz. Bugün de yine kadına yönelik şiddetle mücadele önergesi vereceğiz. Daha geçen hafta mizah içerikli bir paylaşımımdan dolayı sosyal medya üzerinden bana en ağır, iğrenç hakaret ve saldırılar yapıldı. Yapanların siyasi kimliği bellidir. Hangi partinin belediye başkan aday adayı olduğu sabitlidir.

    “HAKARET EDENLERİN KİMLİĞİ BELLİ AMA DOKUNULMUYOR”

    Daha geçen hafta mizah içerikli bir paylaşımımdan dolayı sosyal medya üzerinden bana en ağır, iğrenç hakaret ve saldırılar yapıldı. Buna hepiniz tanık oldunuz. Yapanların siyasi kimliği bellidir. Hangi partinin belediye başkan aday adayı, milletvekili aday adayı olduğu bellidir, ortadadır. İktidarın gücüne dayanarak bu iğrençliği yapana dokunulmadı. Biz dokunulmayacağını da çok iyi biliyorduk, böyle de oldu. Karışılmadı bile. İşte bu zihniyet, kadın katliamlarının bizzat sorumlusudur. Kadın cinayetlerinin suç ortağıdır bu zihniyetine sahip olanlar. Kadın katliamlarının ortağıdır.

    “İKTİDAR KADIN CİNAYETLERİNİN ORTAĞIDIR”

    İktidarın gücüne dayanarak bu iğrençliği yapana dokunulmadı! Karışılmadı bile. İşte bu zihniyet, kadın katliamlarının bizzat sorumlusudur! Kadın cinayetlerinin suç ortağıdır. Kadın katliamlarının odağıdır.  8 Mart’ta kadınların gerçekleştirdiği etkinliklere AKP polisinin müdahalesi, kadınların saçlarından tutup çekmesi, LGBT bireylerine yapılan saldırı, yine cezaevlerindeki çıplak aramalar kadın düşmanı politikaların odağının erkek iktidar, erkek devlet ve erkek yargı sistemi olduğunu gözler önüne sermektedir.

    “ERKEK İTTİFAKI KADIN DÜŞMANIDIR”

    Tutuklu bulunan Hakkari Belediye Eşbaşkanımız Dilek Hatipoğlu’na yapılan çıplak arama işkencesinin nedeni aynı odaktır; aynı zihniyeti İstanbul Sözleşmesi’ne karşı iktidarın yürüttüğü kampanyada görüyoruz. “Kadın cinayetlerini kınıyoruz” diyen iktidar temsilcileri, kadına karşı şiddetin önlenmesi için uygulanması gereken İstanbul Sözleşmesi’ni ise ortadan kaldırmaya yeltenmektedir. Bu hayati sözleşmeyi yok sayan bu erkek ittifak zihniyetiyle, kadınları sokakta katleden erkek şiddet zihniyetinin kodları aynıdır. Bunun adı kadın düşmanlığıdır.”

    “EYLEM PLANI YERİNE İŞKENCELERİ DURDURUN”

    Şimdi çıkmışlar insan hakları eylem planı açıklıyorlar. Siz önce mevcut anayasayı ve yasaları bir uygulayın. İstanbul Sözleşmesini uygulayın, AHİM kararlarını uygulayın, işkenceye, adaletsizliğe ve hukuksuzluğa bir an önce son verin, ondan sonra çıkın İnsan Hakları Eylem Planından, hukuk reformundan söz edin. İşkence dur durak bilmeyen bir noktadır. Biliyorsunuz, çıplak arama ayyuka çıkmış durumdadır. Cezaevlerindeki kadınların şikayet ettikleri uygulamadan bahsediyoruz.  Kadın erkek, yüzlerce kişi bu işkenceye ne yazık ki maruz kalmaktadır. Çıplak arama yönetmeliğini çıkaran da bu iktidardır,  çıplak arama yok diyerek inkâr eden de bu iktidardı. Böyle bir ikiyüzlülük siyasette zor görülür.

    “ANNELERDEN KORKAN BU İKTİDARIN ZULMÜNÜ TARİH UNUTMAYACAK”

    Yine cezaevlerinde hak ihlalleri ciddi boyutlardadır. Pandemi bahane edilerek infaz koşulları ağırlaştırılmaktadır. İmralı’da tecrit, sürekli bir yönetim rejimi haline getirilmiştir. Bunların son bulması talebiyle tutsaklar 103 gündür açlık grevindeler. Tecrit hukuksuzluğunu, çıplak arama işkencesini ve adaletsizlikleri ısrarla sürdüren iktidarın söylediği hiçbir sözün, açıkladığı hiçbir eylem planının inandırıcılığı ve karşılığı yoktur. Erdoğan Eylem Planını açıkladığı gün, çocuklarının bir mezarı olsun, mezarları tahrip edilmesin, ölüleri huzur bulsun diye mücadele eden 80 yaşındaki anneler gözaltına alındı. MEBYA-DER’li kayıp yakınlarından 78 yaşındaki Meryem Soylu ve 72 yaşındaki Hatun Aslan tutuklandı. Yaşlarını özellikle söylüyorum ki bu iktidarın nasıl bir utanç tablosu oluşturduğunu herkes iyi görsün. Erdoğan’ın bizzat kendisi Berfo anayla görüşmüştü! Berfo Kırbayır, çocuğunun kemiklerine ulaşamadan gözlerini yumdu. Şimdi aynı mücadeleyi yürüten anneleri tutuklamaya devam ediyorlar. Annelerden korkan bu iktidarın zulmünü elbette tarih de biz de unutmayacağız!

    “İKTİDAR ÖMRÜNÜ BARIŞA ADAYAN KADINLARI HEDEF ALIYOR”

    Bu iktidarın inkârcı politikalarına karşı Kürt Dili Platformu Kürtçe’nin resmi dil ve eğitim dili olması için bir imza kampanyası başlattı. Buradan herkesi bu kampanyayı desteklemeye çağırıyorum. Evet, iktidar, ömrünü insan haklarına, toplumsal adalet için mücadeleye, bilime ve barışa adayan tüm kadınları hedef almaktadır. Bu iktidarın bütün çabası kadınlarla mücadele, kadınların kazanımlarını geriletme amaçlıdır. Sevgili Eren Keskin, Sevgili Şebnem Korur Fincancı, Sevgili Ayşe Buğra ve daha nice kadını hedef alarak kadınları sindirmeye, itibarsızlaştırmaya çalıştılar. Açık söyleyeyim: hiçbir kadını karalamak sizin haddiniz değildir. Buna gücünüz de yetmez. Bu kadın arkadaşlarımızın her biri insanlık mücadelesi için birer ödül, birer ışıktır

    “MECLİSİ ERKEK MECLİSİ OLMAKTAN ÇIKARALIM”

    Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu’nun kurulmasında büyük emek verdik. HDP Parlamento Kadın Grubu’nu kurarak, dünyada bir ilki gerçekleştirdik. Ve bugün hala meclis çatısı altındaki bütün kadınlarla ortak mücadeleyi örgütlemeye çalışıyoruz. Tabi ki daha yapacaklarımız çoktur. Yetinmiyoruz. Parlamentoyu kadın sorunlarına ve toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı ve sorumlu bir kurum haline getirmeyi mutlaka başaracağız. Parlamentodaki tüm kadınlara da ortak mücadele çağrısını buradan bir kez daha tekrarlıyorum. Gelin Meclis’i erkek meclisi olmaktan çıkartalım, kadınların meclisine dönüştürelim.

    “HDP KADIN MÜCADELESİNİN KAZANIMIDIR”

    Şiddetin sona erdirilmesinden kadın yoksulluğunun önlenmesine varıncaya kadar tüm sorunlarımıza birlikte çözüm üretelim. Toplumsal cinsiyet eşitliğini yaşamın her alanında âmâsız, fakatsız, koşulsuz bir şekilde sağlayalım. Buradan bütün kadınlara sesleniyorum: Kadın mücadelesini kadın partisi olan HDP’de birleştirmek, HDP’de buluşturmak, HDP’de yan yana olmak, kadın düşmanı iktidara verilecek en iyi ve en güçlü yanıt olacaktır. HDP kadın mücadelesinin kazanımıdır. Ne yaparlarsa yapsınlar, kadınları da, HDP’yi de durduramayacaklar! Susturamayacaklar. Kadınlar ve HDP, bu iktidarın koltuğunu sallamaya, hesap ve planlarını bozmaya devam edecektir. Kadınlar, HDP’yle bu ülkeyi yönetmeye geliyorlar. İyi ki kadınlar var! İyi ki HDP’miz var.”

    (HABER MERKEZİ)

     

  • Özen: Yargı, siyasal iktidarın sopasına dönüşmüştür-VİDEO

    Özen: Yargı, siyasal iktidarın sopasına dönüşmüştür-VİDEO

    PİRHA- HDP İstanbul Milletvekili Zeynel Özen, Meclis Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada, yargının artık tamamen adalet vasıflarını yitirip, siyasal iktidarın muhalifler üzerindeki bir baskı aygıtına dönüştüğünü söyledi. 

    HDP İstanbul Milletvekili Zeynel Özen, Meclis Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada, “Yargı artık tamamen adalet vasıflarını yitirip siyasal iktidarın muhalifler üzerindeki bir baskı aygıtına dönüşmüştür” dedi.
    Özen buna örnek olarak da Suriye’deki cihatçı çetelerin Alevi köyü İştebrak’a saldırarak 68 kişiyi katletmesini sosyal medyada paylaştığı için Alevi aktivist ve gazeteci Sezgin Kartal’a verilen 18 ay 22 gün ertelemesiz hapis cezasını gösterdi.

    “ADALETİN A’SINDAN ESER KALMAMIŞTIR”

    Milletvekili Özen konuşmasını şöyle sürdürdü:

    “Yine bu katliamla ilgili Hatay Armutlu Mahallesi’nde toplanan halkın protestosunda herhangi bir gözaltı bile yaşanmamasına rağmen, bununla ilgili 3 yıl sonra 11 kişiye dava açıldı.
    Siyasi iktidarın eliyle hukuk devletinden çıktığımız için maalesef ülkemizde artık Adaletin A’sından bile eser kalmamıştır. Alevileri, Kürtleri, solcuları, sosyalistleri, aydınları, yazarları sindirmek adına yargının bu düşürüldüğü durum içler acısıdır, kınıyorum.”

    PİRHA/ ANKARA
  • Pir Zeynel Kete: AKP eğitim müfredatıyla yeni bir toplum inşa etmek istemektedir-VİDEO

    Pir Zeynel Kete: AKP eğitim müfredatıyla yeni bir toplum inşa etmek istemektedir-VİDEO

    PİRHA – Pir Zeynel Kete, Milli Eğitim Bakanlığı’nın 11’inci sınıf öğrencilerine dağıttığı Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi kitabında 37 sayfalık üniteden oluşan tabut, cenaze mezarlık ve kefenlemeyle ilgili resimlere ilişkin, “İktidar kendi varlığını devam ettirebilmesi için yaşamımızda ilgili olan her olguyu kendi hizmetine sunuyor” diyerek tepki gösterdi.

    Haberin Videosu

    Milli Eğitim Bakanlığı’nın 11’inci sınıf öğrencilerine dağıttığı Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi kitabında 37 sayfalık üniteden tam 9 tabut ve cenaze mezarlıkla ve kefenlemeden oluşan fotoğraflara ilişkin Demokratik Alevi Dernekleri Genel Sekreteri Pir Zeynel Kete PİRHA’ya değerlendirmelerde bulundu.

    “AKP KENDİ EĞİTİM MÜFREDATIYLA YENİ BİR TOPLUM İNŞA ETMEK İSTEMEKTEDİR”

    “İktidar kendi varlığını devam ettirebilmesi için yaşamımızda ilgili olan her olguyu iktidarın hizmetine kendi hizmetine sunmaktadır” diyen Kete, AKP hükümetinin iktidara geldiği günden bugüne en fazla değişimim eğitim öğretimalanında yaptığına vurgu yaptı.

    AKP’nin müfredat programlarıyla yeni bir birey ve toplum inşa etmeye çalıştığını belirten Kete, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Çünkü müfredat programlarıyla beraber aynı zamanda yeniden birey inşa ediliyor, toplum inşa ediliyor. Kendi düşünceleri doğrultusunda bir davranış değişikliği oluyor, bunun içinde en donanımlı okullar imam hatip okullarına çevrildi ve toplumun talebi olmamasına rağmen iktidar kendi varlığını devam ettirebilmesi için yaşamımızla ilgili olan her olguyu iktidarın hizmetine kendi hizmetine sunmaktadır.

    “YENİ EĞİTİMLE BİREY İKTİDARIN HİZMETİNE SUNULMAK İSTENİYOR”

    Eğitime de böyle bakmaktadır. Buraya bakıldığında eğitim düalisttir. Bireyleri özgürleştirebileceği gibi çok rahatlıkla bireyi iktidarın ve erkin denetimine de sunabiliyor. Toplumsallıkta sorumluluk gerektiriyor, toplumsallık aynı zamanda bir sorumluluktur. Rıza toplumuyla beraber çocuk ana, kadın etrafında, doğa, toplum dengesi ve rızalık üzerinden özgür bir şekilde yaşıyordu, toplumsal kişilik ve rıza toplumun kişiliği bu yönüyle de aynı zamanda özgür bir kişiliktir ve eğitim yoluyla ana kadın tarafından bu yaratılıyordu.

    Devletleşmeyle, iktidarlaşmayla beraber rıza toplumu anadan çalındı, yok edildi.  Baskı ve denetim altına alındı ve bu rahipler eliyle tapınaklarda yakıldı. Bugünde günümüzün rahipleri ve din adamları tarafından ve dini esas alan kurumlar tarafından yapılıyor.”

    “AHLAKİ DEĞERLERDEN YOKSUN BİR DİN YARATILMAK İSTENİYOR”

    Burada asılında anlatmak istediğim dinin içindeki ahlaki olan bölümü değil, ahlaktan yoksun bırakılmış bir dinden bahsediyorum. Özellikle eğitim öğretim döneminin başlamasıyla beraber 9-10 özellikle 11 sınıflarda Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi kitabının programına baktığımızda 37 sayfadan oluşan bu kitabın ünitesinin birisi bir bütün olarak bir insanın ölümü, tabut, cenaze kefenlenmesi ve kabir azabına ayrılmıştır. Cenneti tanımlarken de gümüş kapılarının ve billur kadehlerin olduğu gibi bir tanımlama yapılıyor.

    Yunus Emre’nin de dile getirdiği gibi cennet, cennet dedikleri birkaç melek, birkaç huri isteyene ver, bana seni gerek seni derken burada kendi dönemindeki egemen din anlayışına karşı da çok radikal bir eleştiri vardı. Temelinde ahlakı esas alan ve özgürlük arayışını esas alan bakış açısıdır. Yine ölen insanım daha kabirdeyken azap çektiği söyleniyor. Münkir ne nekir tarafından sorgu sual edildiği söyleniyor. Bu biraz insanın hakikatinden de uzak bir şeydir.

    Halbuki Alevi inancında can bu dünyadayken kendi darını oluşturur hak meydanında, pir divanında, masum darında ölmeden önce olur ve böyle hakka yürür. Bütün bunlardan hareketle çok rahatlıkla şunu diyoruz ki; Türkiye toplumu homojen toplum değildir. Bu çerçevede mevcut müfredatta belirleyen, müfredata uymayan farklı sürekler vardır.”

    “BU MÜFREDAT TAMAMEN TEKÇİ BİR MÜFREDATTIR

    İktidarın okullarda Din Kültürü Ahlak Bilgisi müfredat programlarıyla kendisini hissettirdiğini kaydeden Pir Zeynel Kete, tekçi zihniyetin dini eğitiminin verildiğini, itaat ve teslimiyet esas alınarak topluma karşı bireyler yetiştirildiğinin altını çizdi.

    Kete, “Farklı etnik yapıların dili, kültürü, inancı unutturulur iktidar en açık bir şekilde hissettirilir. Yani  tekçi zihniyetin dışındaki bütün unsurlar eğitim müfredat programı yoluyla hissettirilir, bu eğitim müfredat programında özgürleştirme yoktur, biz bu eğitim müfredatının tekçi bir müfredat programı olduğuna inanıyoruz, iktidarcı bir müfredat programı olduğuna inanıyoruz” diye konuştu.

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

  • ‘İktidarın görevi ekonomik olanakları yandaşlara paylamak’ – VİDEO

    ‘İktidarın görevi ekonomik olanakları yandaşlara paylamak’ – VİDEO

    PİRHA – AKP iktidarının pandemi sürecini fırsata çevirdiğini belirten HDP’li Kemal Bülbül, Pandemi sürecinin  iktidarın iki görevinin olduğu ortaya çıkardığını belirten Bülbül, “Birincisi elinde bulunan ekonomik olanakları yandaşlara paylamak, basını kontrol altında tutmak, diğeri de muhalefeti bastırmak, susturma ve muhalefetin üzerine her türlü olanakla şiddetle baskıyla, karalama kampanyasıyla yürümek” dedi. 

    Haberin Videosu

    Halkların Demokratik Partisi(HDP) Antalya Milletvekili Kemal Bülbül, Meclis’de yaptığı konuşmada HDP’nin Darbelere karşı başlatmış olduğu ‘Demokrasi Yürüyüşü’ne değindi.

    Bülbül, yapılan kanunların toplumsal ekonomik yaşamsal ihtiyaçtan çok iktidarın kendi yapısını organize etmek maksadıyla düzenlediğini belirtti. Pandemi sürecinin  iktidarın iki görevinin olduğunu ortaya çıkardığını belirten Bülbül, “Birincisi elinde bulunan ekonomik olanakları yandaşlara paylamak, basını kontrol altında tutmak, diğeri de muhalefeti bastırmak, susturma ve muhalaefetin üzerine her türlü olanakla şiddetle baskıyla, karalama kampanyasıyla yürümek” dedi.

    Bunun dışında iktidarın dert ettiği başka birşeyin olmadığını söyleyen Bülbül, HDP’li Milletvekileri Tayyip Temel ve Dersim Dağ’ın kameralar önünde polis tarafından darp edildiğini hatırlatarak, “Bismil ilçeye girmek istedikleri için. Bismil ilçeye sokulmuyor. Bunu polis yapıyor. Bunu AKP sözcüsünün talimatıyla yapıyor. Bunun hukukta, demokraside, insan haklarında hiçbir karşılığı yok ve suç işlenmiş oluyor” dedi.

    “PANDEMİ FIRSATA ÇEVİRİLDİ”

    Demokrasi Yürüyüşüni sık sık anlattıklarını beliren Bülbül, halkları birbiriyle buluşturmak için yürüdüklerini söyledi. Herkes demokrasinin, adaletin ve eşitliğin gerektirdiği düzeyde siyasi bir düzeyde yaklaşılırsa Türkiye’nin sorunlarının çözülebileceğini belirten Bülbül, Şiddet, baskı ve inkar yöntemiyle sokakaları kapatarak pandemiyi bir fırsat bilerek bunu toplum üzerinde bir baskı aracına çevirerek toplumu susturmaya çalışarak yapılan siyasetin sonuna halk; Zulüm ile abad olanın sonu berbat olur’ diye söylemişti. Türkiye’de bunun çok örnekleri yaşandı” ifadelerini kullandı. (HABER MERKEZİ)

     

     

     

  • Mimarlar Odası Ankara Şubesi: İktidar Saraçoğlu Mahallesi’nde rant derdinde

    Mimarlar Odası Ankara Şubesi: İktidar Saraçoğlu Mahallesi’nde rant derdinde

    PİRHA- Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan, koronavirüs salgını nedeniyle toplumun can derdinde olduğunu ancak iktidarın Saraçoğlu Mahallesi’nde olduğu gibi rant derdine düştüğünü belirtti. 

    Koronavirüs salgınının etkisini artırdığı, tüm yurttaşların can derdine düştüğü Türkiye’de, iktidarın rant peşinde koşması pes dedirtiyor.

    Mimarlar Odası Ankara Şubesi, Cumhuriyet’in ilk toplu konut projesi, kent merkezindeki ender nefes alma mekânlarından olan Alman Mimar Paul Bonatz tarafından tasarlanan Saraçoğlu Mahallesi’nde sondaj çalışmaları yapıldığını duyurdu.

    Saraçoğlu Mahallesi’nde daha önce de kırmızı işaretlemeler ve sondaj çalışması yapıldığını hatırlatan Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan, ‘’Millet can derdinde, iktidar Saraçoğlu’nda rant derdinde. Koronovirüs nedeniyle en çok nefese ihtiyacımız varken nefes, iktidar Ankara’da kent merkezindeki ender nefes alma mekânımızı yok etmeye çalışıyor. Saraçoğlu’nu bir rahat bırakın’’ diyerek tepki gösterdi.

    “ÖNCE NUMUNE HASTANESİNİ YENİDEN HİZMETE AÇMAK İÇİN İHALE AÇIN”

    Candan, “Cumhuriyet’in ilk toplu konut projesi, kent merkezindeki ender nefes alma mekanlarından olan Saraçoğlu Mahallesi’ndeki rant sevdası bitmiyor. Daha öncede sokaklarda ve çevresinde rakamlarla kırmızı işaretlemeler ve sondaj çalışması yapılan Saraçoğlu’da yeni sondaj çalışması yapıldığını tespit ettik. Zorla tahliyelerle insansızlaştırılarak çöküntü alanı haline getirilerek, Emlak Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı’na devredilen Saraçoğlu Mahallesi’nde yapılan sondaj çalışmaları endişe yaratıyor. Saraçoğlu Mahallesi için ilk Türk Mimarlığı örneği diyecek kadar mimarlık kültüründen bihaber Çevre Şehircilik Bakanı, kentsel dönüşümle ilgili verdiği demeçlerde, Saraçoğlu Mahallesi için Haziran ayına kadar ihalesini yapacağız diyebiliyor. Bakanlığın önceliği Saraçoğlu Mahallesi’nin talanı için altına otopark yapılacak ve kamusal değerini yitirecek satış ve inşai süreçler değildir” dedi.

    Çevre Şehircilik Bakanı’na seslenen Candan, Covid-19 sürecinde sürekli vakalar ikiye katlanarak artarken, insanların Covid-19 endişesiyle hastaneleri gitmek istemediği bir süreçte, kent merkezindeki hastanelerin yaşamsal ihtiyacımız olduğu şu günlerde yeniden hizmete açılması için ihale açması gerekir. Saraçoğlu Mahallesini bırakın, önce Numune Hastanesini yeniden hizmete açmak için ihale açın” dedi.

    “DOĞAYI, KÜLTÜR VARLIĞINI TALAN EDEREK NEFES KANALLARIMIZI TIKAMAK, COVİD’DEN DAHA TEHLİKELİDİR”

    “Saraçoğlu Mahallesini artık rahat bırakın, doğal ve kültürel varlıklarımızın talanından vazgeçin’’ diyen Candan, şunları ifade etti:

    “Saraçoğlu Mahallesi’nin gelecek kuşaklara aktarılması, Cumhuriyet’in mahalle ilişkisinin kentin orta yerinde nasıl kurulduğunun gözler önüne serildiği ve yok olmakta olan unutulan mahalle kültürünün yeşerdiği yerdir. Ağaçları ile kendi habitatını oluşturan flora ve faunası ile insan doğa birlikteliğinin en nadide eseridir. Ağaçları, yapıları ve alanın tamamı tescilli kültür varlığı olan Saraçoğlu Mahallesi özgündür, anı ve hafıza mekânıdır. Cumhuriyet’in ilk toplu konut alanına dair 1994 yılında bu yana her türlü rant girişimine kararlı bir şekilde mücadele ettik. Saraçoğlu Mahallesi’nin altına otopark yapılmasını da içeren koruma amaçlı imar planı iptal edildi. Saraçoğlu için mücadele ve yargı kararları ortaydayken, Covid 19 ile mücadele döneminde en önemli gündem maddemiz sağlıktır, kolay erişilebilen, Numune hastanesi, Yüksek ihtisas Hastanesi, Dışkapı çocuk Hastanesi, Fizik tedavi ve rehabilitasyon hastanesi gibi kapatılan hastanelerimizin hizmete açılmasıdır.  Kamu gücünü sağlık için ve sağlık mekanlarını hizmete açmak için kullanmak yerine, Saraçoğlu Mahallesi’nde sondaj yaptırmaya kullanmak, doğayı, kültür varlığını talan ederek nefes kanallarımızı tıkamak, Covid’den daha tehlikelidir. Yönetenler Saraçoğlu Mahallesi ile aralarına sosyal mesafe  koysunlar ve katı izolasyon dönemine geçsinler.”

    Candan, Saraçoğlu Mahallesi’ni yok edecek, habitatını bozacak her türlü girişimin karşısında olacaklarını, Saraçoğlu Mahallesi’ni kamusal yaşama kazandırana kadar mücadeleye devam edeceklerini söyleyerek, “Saraçoğlu Mahallesi’nin bir ağacına, binasına ve toprağın altına girmeye çalışan her iş makinesi ve hareketine emir verenler,  er geç yargı önünde hesap verecekler. Saraçoğlu Mahallesi kent merkezinde konut dokusu ve peyzajı ile birlikte kent güvenliğinin garantisidir” dedi.

    PİRHA/ANKARA

     

  • DAD: Bölek’in ölümünden iktidar sorumludur

    DAD: Bölek’in ölümünden iktidar sorumludur

    PİRHA – Grup Yorum üyesi Helin Bölek’in yaşamını yitirmesinden iktidarın sorumlu olduğunu belirten DAD Genel Merkezi, Grup Yorum üzerindeki tüm baskılara son verilmesini istedi. 

    Demokratik Alevi Derneği (DAD) Genel Merkezi, ölüm orucunun 288’inci gününde yaşamını yitiren Grup Yorum Üyesi Helin Bölek için yazılı açıklama yaptı.

    Bölek’in ölümünden güvenlikçi ve baskıcı iktidar aklının sorumlu olduğu belirtilen açıklamada, “Zorla müdahale aşamaları da denenmiş olan İbrahim Gökçe, Helin Bölek zülme uğramışlardır. İradeleri baskıcı Nemrudi bir zihinle teslim alınmak istenmiştir. İbrahim Gökçe ve Mustafa Koçak halen ölüm orucundadırlar. Lakin hak gasplarından ve baskıcı uygulamalardan dolayı ÇHD’li avukatlar açlık grevinde. Baskıcı ve güvenlikçi politikadan vazgeçilmez ise yeni ölümler kaçınılmazdır. İnsani ve hukuki taleplerinin karşılanması insanlık değerleri ve adil yaklaşım açısından elzemdir. Helin Bölek kaybetmiş olmanın derin acısını yaşıyoruz” denildi.

    “GRUP YORUM ÜYELERİ SERBEST BIRAKILSIN”

    Sürekli baskına uğrayan, terörize edilmeye çalışılan ve Grup Yorum’un çalışmalarını yürüttüğü İdil Kültür Merkezi’ne polis baskınlarının son bulması talep edilen açıklamada, “Grup Yorum üyeleri Bakanlığın arananlar listelerinden çıkarılsın. Yaklaşık 3 yıldır neredeyse tüm konserleri yasaklanan Grup Yorum üzerindeki konser yasakları kaldırılsın. Yorum üyeleri haklarında açılan davalar düşürülsün. Tutuklu Grup Yorum üyeleri serbest bırakılsın” diye belirtildi.

  • HDP’li Murat Çepni’den koronavirüs çağrısı: Ücretli izin talebini yükseltmeliyiz

    HDP’li Murat Çepni’den koronavirüs çağrısı: Ücretli izin talebini yükseltmeliyiz

    PİRHA – AKP hükümetinin koronavirüse karşı aldığı önlemlerin yetersiz olduğunu söyleyen HDP İzmir Milletvekili Çepni, iktidarın bu süreci aslında bütün projelerini hayata geçirmek için bir fırsat olarak da değerlendirdiğini söyledi. Çepni, işçilerin, emekçilerin ‘ücretli izin’ mücadelesini yükseltmesi gerektiğini belirterek, “Emekçilere üretimden gelen güçlerini yapma çağrısı yapıyoruz” dedi. 

    Son yapılan resmi açıklamalara göre bugüne kadar koronavirüsten 75 kişi hayatını kaybetti, hasta sayısı ise 3.629’a çıktı. Koronavirüs salgını ülke genelinde yayılırken fabrikalardaki tedirginlik ise had safhaya ulaştı. AKP iktidarı tarafından halka yapılan ‘Evde kal’ çağrısı fabrikalarda ve iş yerlerinde çalışan emekçileri kapsam dışı bırakıyor.

    “İKTİDARLAR HALKLA DALGA GEÇER DURUMDALAR”

    AKP hükümetinin koronavirüse karşı aldığı önlemlerin yetersiz olduğunu söyleyen Halkların Demokratik Partisi (HDP) İzmir Milletvekili Murat Çepni, “Yaşadığımız koronavirüs ile mücadele süreci tam bir trajedi aslında. Tüm insanlık bu virüs ile mücadele ediyor. Herkes bulunduğu koşularda virüs salgınından korunmaya çalışıyor. Fakat iktidarlar açısından da tümüyle bir sınav niteliğinde. AKP açısından da böyle. Yani tamamı olarak bir iki yüzlülük görüyoruz. Tümüyle bir tutarsızlıkla karşı karşıyayız” dedi.

    Bu süreçte milyonlarca işçinin çalıştığını kaydeden Çepni, işçilere ücretli izin verilmediği sürece bunların fabrikalarda ve işyerlerinde çalışacaklarına dikkat çekerek, “Tabiri caizse iktidarlar halkla dalga geçer durumdalar” diyerek tepki gösterdi.

    İktidar tarafından yapılan ‘Evde kal’ çağrısına da değinen Çepni, virüsten korunmanın en temel yolunun evde kalmak olduğunu söyleyerek, milyonlarca işçinin can güvenliği için şu soruları sordu:

    • Bu insanların bulunduğu yerlerin hijyen ve sağlık koşullarının nasıl olduğunu biliyoruz. Bu koşullara nasıl bir korunma düşünülüyor?
    • Bu insanların örneğin İstanbul’da 1,5 milyon insan yolculuk yapıyor, bu kadar insanın toplu taşıma araçlarına bindiği koşullarda nasıl bir mücadele düşünülüyor?

    “KANAL İSTANBUL BÜTÇESİYLE İŞÇİLER ÜCRETLİ İZNE AYIRILMALI”

    İşçiler, emekçiler için ‘ücretli izin’ talebinin yükseltilmesi gerektiğini söyleyen HDP İzmir Milletvekili Murat Çepni, konuşmasına şöyle devam etti:

    “Zenginler koşulları olanlar evlerindeler. Canlarını korumaya çalışıyorlar. Yoksullar ise ölüme terk edilmiş durumdalar. Bunun başka bir açıklaması kesinlikle yoktur. O yüzden biz başından beri ‘ücretli izin’ talebini yükseltiyoruz. Çünkü en kritik talep ücretli izin talebidir. 15 günlük ücretli izin sağlanamadığı koşullarda iktidarın bu virüsle mücadele ediyorum demesinin yalandan başka bir anlamı yoktur. Ücretli izin meselesi çok basittir. İki haftalık ücretli izin maliyeti 5.4 milyar dolar civarındadır. Dolayısıyla biliyorsunuz Kanal İstanbul’da ihaleler tartışılıyor hatta başlatıldı. Yani iktidar tümüyle bu süreci aslında bütün projelerini hayata geçirmek için bir fırsat olarak da değerlendiriyor. Yani Kanal İstanbul’un bütçesinin yarısıyla bu kadar işçinin, emekçinin iki haftalık ücretli izni pekala karşılanabilir.”

    “DEVLET MEKANİZMASI ŞİRKET ŞEKLİNDE YÖNETİLİYOR”

    Koronavirüs salgınının tüm dünyada yönetim anlayışının da tartışılmasına olanak sağladığına değinen Çepni, “Özelleştirmeler, sağlığın sektör haline getirilmesi, sağlığın özelleştirilmesi, kamunun tasfiye edilmesi, tümüyle kar üzerine kurulu bir ekonomik model, doğanın zehirlenmesi, gıdaların, suların zehirlenmesi, ormanların katledilmesi, küresel ısınma en nihayetinde bütün bunlar içinde bulunduğumuz sistemin yine tıkandığı bir krizin sonuçları. Dolayısıyla bu krizin sonuçlarından birisini yaşıyoruz” dedi.

    Bu süreçte iki yüzlü politikalara karşı çok güçlü bir ses çıkartılması gerektiğini söyleyen Çepni, iktidarın ‘Hep birlikteyiz, bunu yan yana gelerek karşılayacağız. Aynı gemideyiz, bunun sağı solu zengini fakiri yoktur” sözlerine kulak asmamak gerektiğini söyledi. Çepni, “Evet virüsün zengini, fakiri ayırmadığı doğrudur. Ama iktidarlar ayırıyor. Dolayısıyla aynı gemide değiliz” dedi.

    “İŞÇİLER ÜRETİMİ DURDURMALI”

    Bu süreçte sosyal dayanışma ağlarının kurulması gerektiğine dikkat çeken Murat Çepni, “Ücretli izin mücadelesini yükseltmek gerekir ve daha da önemlisi bu yoksullara, emekçilere üretimden gelen güçlerini yapma çağrısı yapıyoruz. Bu koşullarda fabrikalarda ölümü beklemek yerine üretimi durdurmaları, greve çıkmaları şarttır diye düşünüyorum. Ücretli izin için her beklediğimiz an ölüme daha çok karşı kaşıya geldiğimiz an olacak” diye konuştu.

    PİRHA/İZMİR

  • Emek Partisi: Suriye’den tüm yabancı güçler geri çekilmeli

    Emek Partisi: Suriye’den tüm yabancı güçler geri çekilmeli

    PİRHA – Emek Partisi Genel Merkezi, İdlib’de yaşanan gelişmelere ilişkin yazılı açıklama yaparak,  TSK dahil olmak üzere Suriye’deki tüm yabancı güçlerin geri çekilmesini istedi.

    Suriye’nin İdlip kentinde yaşanan saldırı ve asker ölümlerine ilişkin sivil toplum örgütleri ve siyasi partilerden açıklamalar gelmeye devam ediyor. Emek Partisi Genel Merkezi, ‘Savaşı değil Barışı büyütelim’ başlığıyla yazılı açıklama yaptı.

    Asker ölümlerinin iktidarın Suriye’ye müdahale ve cihatçılarla işbirliği politikasının ne kadar büyük bedeller ödettiğini bir kez daha gösterdiğini ifade edilen açıklamada, “Suriye ordusunun İdlib’de cihatçılara yönelik operasyonu sonrasında Türkiye’nin gözlem noktaları ateş altında kaldığı halde, buradaki askerlerin geri çekilmesi çağrılarına kulaklarını kapatan iktidar bu acı olayların yaşanmasına zemin hazırlamıştır. Ayrıca yaşanan ölümler üzerinden savaş kışkırtıcılığı yapan, Suriye’yi yıkmaktan söz eden siyasetçiler ise, savaştan beslenen ve ülkeyi daha büyük tehditlerle yüz yüze bırakma pahasına kendi istikballerini düşünen siyasetçilerdir” denildi.

    “ERDOĞAN YANLIŞ POLİTİKADA ISRAR EDİYOR”

    İdlib’in büyük bölümünün HTŞ’nin elinde bulunduğuna dikkat çekilen açıklamada Türk askerlerini cihatçı çetelere kalkan yapmasının bu ülkenin çıkarlarıyla ilgisinin olamadığı vurgulandı. “Erdoğan iktidarı Suriye’ye müdahale ve cihatçı çetelerin yayılmacı emellerin bir aracı olarak kullanılması politikasının devamı için 9 yıldır ülkeye büyük bedeller ödeten bu yanlış politikada ısrar etmektedir” denilen açıklamada şunlar belirtildi:

    “Çünkü eğer iddia edildiği gibi mesele milli güvenlik ise, yapılması gereken Türk askerini Suriye’de Suriye ordusu ile savaş durumuna getirmek değil, askerlerin geri çekilmesi ve Suriye ile sorunların barışçıl temelde çözümü için adımların atılmasıdır. Bugün iktidarın İdlib konusunda ABD ile yaptığı pazarlıkların ve NATO’yu göreve çağırma girişimlerinin Türkiye’yi daha kapsamlı bir savaşın içine çekmekten ve ülkeyi emperyalistlerin müdahalelerine açık bir hale getirmekten başka bir sonuç doğurmayacağı bilinmelidir.

    ABD emperyalizminin hiç zaman kaybetmeden İdlib’deki saldırıyı Türkiye ve Rusya’yı karşı karşıya getirmenin fırsatına dönüştürüp Erdoğan iktidarını kendisiyle işbirliği çizgisine çağırması da bu gerçeği açıkça ortaya koymaktadır. Yapılması gereken NATO’yu göreve çağırmak ya da ülkeyi Ortadoğu’da ABD ve Rus emperyalistleri arasında devam eden paylaşım mücadelesinin alanı ve parçası yapmak değildir.”

    “SURİYE’YE MÜDAHALE POLİTİKASINA SON VERİLMELİ”

    İktidarı ve destekçilerini savaş kışkırtıcılığından vazgeçmeye ve İdlib’de ateş altındaki askerleri acilen geri çekmeye çağıran Emek Partisi, “Ülkeye büyük bedelleri ödeten ve bugün savaş tehdidi ile karşı karşıya bırakan Suriye’ye müdahale politikasına son verilmeli, cihatçı çetelerle işbirliğinden vazgeçilmelidir. Suriye ve bölgede barışın sağlanmasının yolu, emperyalist müdahalelere son verilmesinden ve buradaki tüm askeri güçlerin geri çekilmesinden geçmektedir. Bu temelde ülkedeki ve bölgedeki tüm emek barış ve demokrasi güçleri savaş kışkırtıcılığına karşı barış mücadelesini büyütme göreviyle karşı karşıyadır. Partimiz bu sorumlulukla ülkede demokrasi, bölgede barış mücadelesinin parçası olmaya devam edecektir” ifadelerini kullandı.

    PİRHA/ANKARA