Etiket: işkence

  • Kenanoğlu, polis şiddetini Meclis gündemine taşıdı: Yaptığınız işe çetecilik denir -VİDEO

    Kenanoğlu, polis şiddetini Meclis gündemine taşıdı: Yaptığınız işe çetecilik denir -VİDEO

    PİRHA- HDP Milletvekili Ali Kenanoğlu, yaşanan polis şiddetini Meclis Genel Kurulu’nda gündeme getirerek, “Devletle çeteleri birbirinden ayıran şey hukuktur değil mi? Sonuçta siz eğer hukuki birtakım zeminler üzerinden bu işleri yapmıyorsanız yaptığınız işe ‘çetecilik’ denir. Hak arayan herkes şiddete maruz kalıyor” dedi.

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu, polis şiddeti olaylarını Meclis Genel Kurulu’nda gündeme getirdi.

    Hasta ve tutuklu yakınlarının adalet nöbeti eylemine yönelik polis saldırılarını ve 2014 yılında Uğur Kurt’un Okmeydanı cemevi bahçesinde polis kurşunuyla öldürülmesini anımsatarak sözlerine başlayan Kenanoğlu, cezasızlık uygulamalarına dikkat çekti.

    “YAPILMAK İSTENEN TÜM EYLEMLER ENGELLENİYOR”

    Kenanoğlu konuşmasında şu ifadeleri kullandı:

    “İstanbul’da hasta tutuklu yakınları basın açıklamaları yapıyorlar her hafta Çağlayan Adliyesi önünde, yapmak istiyorlar daha doğrusu. Çocukları hapiste, hasta tutuklular var ve bunların gerekli sağlık koşullarına kavuşturulması gerekiyor, birçoğunun serbest bırakılıp dışarıda tedavi edilmesi gerekiyor. Ağır hastalar var, işte, Adli Tıp Kurumunun raporları, bu hasta tutsakların, tutukluların durumlarını çokça tartıştık burada, onun detayına girmek istemiyorum ama polisin buradaki tutumu, her hafta bu basın açıklaması İstanbul’un neresinde yapılırsa yapılsın, yapılmak istenirse istensin mutlaka engelleniyor ve sadece engelle bırakılmıyor. O anneler, yaşları çok da ileri olan bu anneler ters kelepçeyle gözaltına alınıyorlar ve -kendi beyanları- orada darp da ediliyorlar yani gözaltı aracında hastaneye götürülürken birçok yönüyle de darp da ediliyorlar.

    “HUKUKUN ORTADAN KALDIRILDIĞI BİR UYGULAMAYLA KARŞI KARŞIYAYIZ”

    Şimdi, İstanbul’da farklı bir uygulama var. İstanbul’daki polisin uygulamalarına karşı yapılan şikâyetler sonucunda herhangi bir soruşturma, kovuşturma da yok. Özellikle bir isim var, hani niye bu terfi ettirilmiyor diye şaşırıyorum. Emniyet Müdürlüğü’nde görevli Hanifi Zengin; ismi çok tartışılıyor İstanbul kamuoyunda, bütün basın biliyor, bütün demokratik kitle örgütleri bunu biliyor ve bu şahsı tanıyorlar çünkü kendisi bütünüyle gazetecileri, demokratik kitle örgütlerini, halkı tehdit eden bir yapıya sahip, hakaret eden bir yapıya sahip ve kendisiyle ilgili çok sayıda şikâyet olmasına rağmen hakkında herhangi bir soruşturma açılmıyor. Burada devletle çeteleri birbirinden ayıran şey hukuktur değil mi yani? Sonuçta siz eğer hukuki birtakım zeminler üzerinden bu işleri yapmıyorsanız yaptığınız işe ‘çetecilik’ denir. Zaten uluslararası literatürde de her tarafta bu anlatılır ve bilinir. Şimdi, burada hukuk yok İstanbul’daki Emniyetin uygulamalarında hani sadece İstanbul’dan ibaret? Tabii, o da değil yani ama tümüyle hukukun ortadan kaldırıldığı bir polis devlet uygulamasıyla karşı karşıyayız.

    “ANKARA EMNİYET MÜDÜRÜ UĞUR KURT’UN ÖLDÜRÜLMESİNDEN SORUMLU KİŞİDİR”

    Geçen hafta çok tartışıldı burada, cemevleri yasası ve ‘Aleviler için şöyle iyi şeyler yapıyoruz, böyle iyi şeyler yapıyoruz’ diye övünüldü ama ben size bir isimden bahsedeceğim şimdi, bu isim Uğur Kurt’un Okmeydanı Cemevi avlusunda katledilmesinden sorumlu olan kişi. Bununla ilgili disiplin soruşturması yapılmasına ilişkin rapor hazırlanıyor ama raporu hazırlayan emekli ediliyor. Kendisi kim bu kişi? Şu anda Ankara Emniyet Müdürü olan Servet Yılmaz. Yani Ankara Emniyet Müdürü Servet Yılmaz Okmeydanı Cemevi avlusunda Uğur Kurt’un katledilmesinden sorumlu bir kişidir. Rapor var hakkında ama buna rağmen terfi ettiriliyor, raporu işleme konmuyor.

    “IĞDIR VEKİLİMİZİN AYAĞINI KIRDINIZ”

    Korunup kollanan bir emniyet mensubu, bir kolluk güçleri var. Bütün bu kolluk, korumalar tabii ki bir hukuk devleti, bir anayasa, bir yasa devleti olmaktan çıkartıp bir çete uygulamasına sebebiyet verdiğini ifade etmek istiyorum. Iğdır Vekilimiz Habip Eksik’e yönelik yapılan darp işlemini, bacağının kırılma işlemine İçişleri Bakanı diyor ki: ‘Siz yaptınız.’ Yani bu kadar da utanmaz, bu kadar da hakikatleri gizleyebilecek şekilde pervasızca bizi de suçlayabiliyorlar. Yani kendi vekillerimizi, kendi partililerimizi, kendi vekilimizin ayağını, bacağını kırmakla bizi suçlayabiliyorlar. Yani bu kadar pervasız da olabiliyorlar.

    “İKTİDARA KARŞI HAK ARAYANLAR ŞİDDETE MARUZ KALIYOR”

    Değerli arkadaşlar, polislerin sonuçta uluslararası birçok alanda ve Uluslararası Af Örgütü’nün yapmış olduğu önermeler de var. Yani polislerin çalışma şekilleriyle ilgili bütün bunlara baktığınız zaman esasında bir hukuk devleti çerçevesinde, hukuk devleti normları içerisinde kalmaları gerektiğini ifade eden önermeler, maddeler de var. Bunları bir internet arama motoruna girdiğiniz zaman hepsi karşınıza çıkar ama bizdeki uygulamalar bütün bunlara yönelik değil, tam bir cezasızlık politikası içerisinde, bir polis devleti uygulaması içerisinde yürütülüyor. Gazeteciler, iktidara karşı hak arayan, bunun için sokaklara çıkan, basın açıklaması yapan herkese karşı aynı şekilde bir darp uygulaması söz konusu Türkiye’nin her tarafında. Öncelikle, polislerin hukuk çerçevesinde kalmasını sağlayacak adımların atılması gerekir. Bu konuda da tabii ki Hükûmetin sorumluluğundadır bu alan. Hükûmeti bu sorumluluğa davet ediyorum.”

    PİRHA/ANKARA

  • Kuran kursundaki sistematik işkence davası ertelendi

    Kuran kursundaki sistematik işkence davası ertelendi

    Erzurum’da bir kuran kursunda 14 çocuğu sistematik işkenceye maruz bırakan 2’si tutuklu 3 kişinin yargılandığı dava ertelendi.

    Erzurum’da 2021 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı Hacı Bahattin Evgi Yatılı Erkek Kuran Kursu’nda 14 çocuğu sistematik işkenceye maruz bırakan Hakan Aslankafa ile yurt müdürü N.K. ve hizmetli U.G. hakkında “görevi kötüye kullanmak” ve “işkence” suçlamalarıyla açılan davanın duruşması görüldü.

    Erzurum’da görülen duruşmayı Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği üyesi avukatlar takip etti. İşkenceye maruz kalan çocuklar ve aileleri de duruşmada hazır bulundu.

    Tutuklu Aslankafa ve yurt müdürü, tutuklu bulundukları Ses ve Görüntülü Bilişim Sistemi (SEGBİS) ile duruşmaya katıldı. Çocukların beyanlarının alınması ve avukat savunmalarının ardından mahkeme heyeti, tutuklu sanıklarının tutukluluk hallerinin devamına karar verdi. Duruşma 10 Ocak 2023’e ertelendi.

    (HABER MERKEZİ)

  • Devlet, Diyarbakır Cezaevi’nde yaşanan vahşetle yüzleşmeli, özür dilemeli

    Devlet, Diyarbakır Cezaevi’nde yaşanan vahşetle yüzleşmeli, özür dilemeli

    PİRHA- AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan, Diyarbakır’da yaptığı mitingde cezaevinin boşaltıldığını belirterek buranın müze yapılabileceğini söyledi. 78’liler Girişimi Sözcüsü Celalettin Can ve 1981-1983 yılları arasında Diyarbakır Cezaevi’nde kalan Ali Haydar Aşkın, cezaevinin dönüştürülmek istenmesine ilişkin, “O dönem orada yaşanan vahşetle devlet yüzleşmelidir. Konunun tüm muhatapları ile bu müze inşası gerçekleştirilmelidir” dediler. 

    Diyarbakır E Tipi Kapalı Cezaevi, 1980 askeri darbesiyle birlikte işkenceler, insanlık dışı uygulamalar ve direnişlerle hafızlara kazındı.

    AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçtiğimiz hafta Diyarbakır’da yaptığı mitingde cezaevinin boşaltıldığını belirterek buranın kültür merkezi, müze ve bir kısmının da hafıza merkezi yapılabileceğini söyledi. Erdoğan sözlerine, “Böylece Diyarbakır’ın hafızasındaki bir kötü anıyı ortadan kaldırmış oluyoruz” cümlesini de ekledi. Ancak başta o ‘kötü anıları’ yaşayanlar olmak üzere cezaevinin müze olmasını isteyenlerin talepleri başka.

    Onlar, cezaevinde olup bitenlerin belgeleriyle ortaya çıkarılmasını, cezaevi gerçeği ve faillerle yüzleşmeyi istiyorlar. Kısacası adalet istiyorlar. Kendilerine o ‘kötü anıları’ yaşatanların hem mahkemelerde hem de toplum vicdanında mahkum olmalarını sağlamak istiyorlar. Diyarbakır Cezaevi’nde uygulanan insanlık dışı uygulamaların ve işkencelerin amaç ve nedenlerini ortaya çıkarmak, bir hafıza müzesi oluşturmak istiyorlar.

    O dönemin tanıklarından ve mağdurlarından 78’liler Girişimi Sözcüsü Celalettin Can ve 1981-1983 yılları arasında Diyarbakır Cezaevi’nde kalan Ali Haydar Aşkın, cezaevinin dönüştürülmek istenmesine ilişkin PİRHA’ya konuştu.

    “CEZAEVİNİN KÜLTÜR MERKEZİNE DÖNÜŞTÜRÜLMESİNE KESİNLİKLE KARŞIYIZ”

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın cezaevini müze değil kültür merkezi yapmak istediğini belirterek sözlerine başlayan 78’liler Girişimi Sözcüsü Celalettin Can, başlangıçta orayı yıkmayı düşündüklerini söyledi.

    Can, sözlerine şöyle devam etti:

    “’Kötü dönemlerin izi silinsin, bu acılar unutulsun’ diyerek orayı önce yıkmak istediler. Bu tartışıldı ve kamuoyu buna itiraz etti. Daha sonra kültür merkezine dönüştürelim önerisi geldi. Sonrasında biz bunu araştırdık. Dönüştüreceğini söylediği kültür merkezi, bir kıraathane perspektifindeydi. Biraz İslamcı kültüre yakın bir yer oluşturmak istedi. Ne olursa olsun kültür merkezine dönüştürülmesine biz kesinlikle karşıyız. Bunu dile getirdik her platformda. Erdoğan Diyarbakır’a gelmeden önce güçlü bir basın açıklaması yaptık. ‘Diyarbakır Cezaevi müze olmalıdır’ dedik. Kültür merkezine dönüştürülmesine kesinlikle karşı olduğumuzu vurguladık.

    “ERDOĞAN CEZAEVİNİN NE YAPILACAĞINI NET OLARAK AÇIKLAMADI”

    Daha sonra ben Erdoğan’a kamuoyu önünde bir mektup yazdım. Bu mektup kamuoyunda da çokça yer aldı. Taleplerimizi, eleştirilerimizi bu mektubumuz da dile getirdik. Sonrasında ise Erdoğan bizim mektubumuzdan mı etkilendi, uyarıldı mı ya da ne düşündü bilmiyoruz ama Diyarbakır’a gelirken Diyarbakır Cezaevi’nin müze olacağını söyledi. Konuşmasının devamında bir kısmının müze, bir kısmının hafıza merkezi, bir kısmının kültür merkezi olabileceğini de söyledi. Yani net olarak ne yapılacağını açıklamadı aslında. Gelen tepkilerden dolayı baştan sağma söylemlerde bulundu gitti. Eleştirilere karşı orta bir dil tutturdu.”

    “BİR GÜNDE BOŞALTTILAR CEZAEVİNİ, NE OLACAK, NASIL OLACAK HİÇBİR ŞEY BELLİ DEĞİL”

    Erdoğan’ın Diyarbakır’a gelmeden önce yaptıkları basın açıklamasında haftanın belirli günlerinde ‘Adalet’ çağrısında bulunacakları açıklamalar yapacaklarını da ifade eden Can, “Biz müze yapılması konusunda bir imza kampanyası düzenlemiştik. Bununla ilgili 100.000 imza toplamıştık ve Meclis’e iletmiştik. Bu imza kampanyamızı da tekrar devam ettireceğimizi açıkladık. Bütün partilere gideceğiz ve uluslararası kamuoyunda da daha çok gündeme getireceğiz bu konuyu. Bizim bu çalışmalarımız sonrasında Erdoğan Diyarbakır’a geldiğinde, ‘müze olabilir’ diye bir açıklama yaptı. Müze olması konusunda ciddiyete binmiş somut hiçbir adım yok. Bir günde boşalttılar cezaevini. Ne olacak, nasıl olacak hiçbir şey belli değil” dedi.

     “KONUNUN TÜM MUHATAPLARI İLE BU MÜZE İNŞASI GERÇEKLEŞTİRİLMELİ”

    Celalettin Can şunları kaydetti:

    “Biz adalet ve vicdan çağrısı yapmaya devam edeceğiz. Hükümeti ve diğer partileri bu konuda zorlayacağız. Bir seçim sürecine de girdik. Seçimlerde hangi parti bizim taleplerimizi gündemine alırsa, Diyarbakır Cezaevi’ni gerçek anlamda bir müze haline getirirse biz onu destekleyeceğiz. Belki bu açıklamamızın da Erdoğan’ın söylemlerinde etkisi olmuştur. Hükümet orayı nasıl bir müze yapacak? Bunu kimse bilmiyor ve kimse bizi muhatap almadı. Hiç kimseyle görüşmeden bu iş olmaz. Biz Diyarbakır Cezaevi’nin müze yapılmasını istiyoruz. Bununla ilgili Almanya’da, Fransa’da vs. yaşanmış katliamlara karşı yapılmış müzeler var. Aynı şekilde Latin Amerika’da böyle müzeler var. Müze konusundaki uzman insanlarla çalışılmalı. Biz bu konuda çalıştık. 10.000 sayfalık bir doküman hazırladık, bir tasarımız var. Bu tasarları da kamuoyuna sunacağız. Bu sadece bir partinin, bir kişinin yapabileceği bir şey değil. Tüm kesimlerin bu konuda muhatap alınması lazım. Uzmanlardan görüş alınması lazım. Konunun tüm muhatapları ile bu müze inşası gerçekleştirilmeli.”

    “DEVLETİN ORADA İŞKENCE GÖRENLERE KARŞI BİR ÖZÜR BORCU VAR”

    Diyarbakır Cezaevi’nin saldırı, işkence ve katliamların yaşandığı bir yer olmasının yanı sıra Kürt halkının güçlü bir direnişine de şahitlik eden bir yer olduğunu aktaran Ali Haydar Aşkın, 1981 ile 1983 yılları arasında cezaevinde kaldığını belirtti.

    Aşkın şunları dile getirdi:

    “Diyarbakır Cezaevi’nde kalan herkes kitaplarda yazılan veya yazılmayan cehennemi yaşadılar. Eğer Diyarbakır Cezaevi’ni müze yapmak istiyorlarsa orada yaşanan vahşeti açıklamaları lazım. Diyarbakır Cezaevi’nde işkence görenlerden özür dilemeleri gerekiyor. Müze yapılmak istenmesiyle orada yaşanan vahşet unutturulmak isteniyor. Devletin orada işkence görenlere karşı bir özür borcu var. Hafızayı silmek istiyorlar. Nasıl ki Dersim’de kışlayı boşaltıp müze yaparak bir hafızayı silmek istedilerse Diyarbakır Cezaevi’nin de aynı olmasını istemiyoruz. Biz o dönemde yaşanan vahşetin devlet tarafından açıklanmasını istiyoruz.”

    Melis CİDDİOĞLU-Cihan BERK/ PİRHA

     

  • Cumartesi Anneleri 27 yıl önce kaybedilen Düzgün Tekin’in akıbetini sordu-VİDEO

    Cumartesi Anneleri 27 yıl önce kaybedilen Düzgün Tekin’in akıbetini sordu-VİDEO

    PİRHA-Cumartesi Anneleri 914. hafta açıklamasında 1995 yılında gözaltına alındıktan sonra bir daha kendisinden haber alınamayan 21 yaşındaki Düzgün Tekin’in akıbetini sordu. Açıklamada “Annesi Elif Tekin hala oğluna kavuşmayı bekliyor. Onun, Galatasaray Meydanı’ndan “Dağlar, taşlar, kuşlar bana yön verin, ben oğluma kavuşayım” haykırışıysa hafızalarımızdan asla silinmeyecek” ifadelerine yer verildi.

    Cumartesi Anneleri / İnsanları 914. hafta açıklamasında 27 yıl önce gözaltında kaybedilen Düzgün Tekin‘in akıbetini sordu. Av. Ümmühan Kaya tarafından okunan “Gözaltında kaybedilişinin 27. yılında Düzgün Tekin’i unutmadık” başlıklı açıklamada 21 yaşındaki Düzgün Tekin’den 21 Ekim 1995 tarihinden itibaren hiçbir haber alınamadığı belirtildi.

    “ELİF TEKİN’E YAŞATILAN İŞKENCENİN TANIĞIYIZ”

    Cumartesi Anneleri ile İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon tarafından yapılan ve açıklama şu şekilde:

    “Uluslararası hukuk; gözaltında kaybedilen kişilerin akrabalarının yaşadığı ağır ıstırapla ilgili yetkililerin sergilediği kayıtsızlık nedeniyle, işkence görmeme haklarının ihlal edildiğini değerlendirmektedir. Yani kayıp yakınlarına yaşatılan belirsizlik uluslararası hukuka göre işkencedir. Kayıp yakınlarının hakikati bilme hakkının yetkililer tarafından sistemli olarak ihlal edilmesi ise suçtur.

    914. haftamızda 27 yıl önce gözaltında kaybedilen Düzgün Tekin’in annesi Elif Tekin’e yaşatılan işkencenin ve onun “Oğlum Düzgün neredesin? Seni bulmak için Cumartesi Anneleri’ne katıldım. Cevapsızım, yönsüzüm!” haykırışının tanığıyız diyerek kamuoyu karşısındayız.

    “TEKİN, SENDİKAL MÜCADELE İÇERİSİNDE SOSYALİST BİRİSİYDİ”

    Sosyalist kimliğiyle bilinen 21 yaşındaki Düzgün Tekin; sendikal mücadelenin içerisindeydi ve DİSK Tekstil –İş Sendikası 2 No’lu Şube delegesiydi. Ailesine bir haftadır polis tarafından takip edildiğini söyleyerek, kendisini takip eden araçlardan birinin plakasının 34 F 6676 olduğunu kağıda yazarak eve bıraktı. Evdekiler de içinde sivil giyimli şahısların bulunduğu bir otomobilin günlerdir evlerinin önünde beklediğini gördü.

    Düzgün Tekin, Bayrampaşa’daki işyerine gitmek için 21 Ekim 1995 tarihinde, İstanbul Güneşli Evren Mahallesindeki akrabasının evinden çıktıktan sonra bir daha kendisinden haber alınamadı. O günden sonra evin önünde bekleyen otomobil de bir daha gelmedi. Düzgün Tekin’in ailesi avukatlarıyla birlikte tüm resmi kurumlara başvurdu. İnsan Hakları Derneği yasal girişimlerde bulundu, Af Örgütü kampanya düzenledi. Ancak Düzgün Tekin’i günlerce takip eden güvenlik birimleri onun nerede olduğunu bilmediğini söyledi.

    “DÜZGÜN TEKİN’İ ÇADIRKENT ÇÖPLÜĞÜNE GÖMDÜK”

    Olaydan 18 ay kadar sonra, JİTEM’le bağlantılı itirafçı Kasım Açık, Düzgün Tekin ile ilgili açıklamalarda bulundu. Basına da yansıyan itiraflarda Açık, Düzgün Tekin’in kendisinin de içinde bulunduğu itirafçılar, polis memurları ve askerlerden oluşan JİTEM birimi tarafından sorgulanarak öldürüldüğünü söyledi. Düzgün’ün bedenini de Edirne yakınlarında askeri alan içinde bulunan Çadırkent çöplüğüne gömdüklerini anlattı. Düzgün’ün eşkâl bilgilerini ve üzerindeki giysilerini tarif eden Kasım Açık, olay yeri ile ilgili de bir kroki çizdi.

    Bu gelişme üzerine, 27 Mayıs 1997 tarihinde, arama faaliyetinde bulunmak için Düzgün’ün ailesi, arkadaşları ve insan hakları savunucuları Çadırkent’e gitti. Ailenin ve avukatların tüm ısrarlı taleplerine rağmen yetkililer göstermelik bir arama çalışması yaptı ve sonuç alınamadı. Kasım Açık’ın itirafları kendi el yazısı ve imzası ile savcılığa verilse de, etkin bir soruşturma yürütülmedi. Bugüne kadar yetkili makamlardan Düzgün Tekin’in akıbetine yönelik hiçbir açıklama yapılmadı, hukuk işletilmedi ve dosya cezasızlık zincirinin bir halkasına dönüştürüldü.

    “DAĞLAR, TAŞLAR, KUŞLAR BANA YÖN VERİN OĞLUMA KAVUŞAYIM”

    Çadırkent’teki çöplükte elleriyle oğlunun kemiklerini bulmaya çalışan baba Veli Tekin, oğluna kavuşamadan aramızdan ayrıldı. Annesi Elif Tekin hala oğluna kavuşmayı bekliyor. Onun, Galatasaray Meydanı’ndan “Dağlar, taşlar, kuşlar bana yön verin, ben oğluma kavuşayım” haykırışıysa hafızalarımızdan asla silinmeyecek.

    Kaç yıl geçerse geçsin; Düzgün Tekin için, tüm kayıplarımız için adalet istemekten, devletin evrensel hukuk normları içinde hareket etmek zorunda olduğunu hatırlatmaktan, 215 haftadır bize yasaklanan kayıplarımızla buluşma mekânımız Galatasaray’dan vazgeçmeyeceğiz.”

    PİRHA / İSTANBUL

  • ‘Onur Yaser Can’ı intihara sürükleyen polisler işkenceden yargılanmalı’-VİDEO

    ‘Onur Yaser Can’ı intihara sürükleyen polisler işkenceden yargılanmalı’-VİDEO

    PİRHA-28 yaşındaki Onur Yaser Can’ın intihara sürüklenmesiyle ilgili olarak dördü polis, beş kişinin yargılandığı davanın ilk duruşması görüldü. Onur Yaser Can’ın kardeşi Ezgi Sevgi Can ve avukatlar “Bu dava evrakta sahtecilik değil, işkence davasıdır. Mücadelemize devam edeceğiz” dedi.

    İstanbul’da 2010 yılında narkotik polisi tarafından gözaltına alındıktan sonra işkence gören, tehdit edilen 28 yaşındaki Onur Yaser Can’ın intihara sürüklenmesiyle ilgili 4’ü polis olmak üzere 5 kişi hakkında açılan davanın ilk duruşması İstanbul 41. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü.

    Duruşma salonunun yetersizliği nedeniyle celse 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin salonunda yapılırken, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, Turan Aydoğan, Halkların Demokratik Partisi (HDP) Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan, Türkiye İşçi Partisi (TİP) İstanbul Milletvekilleri Sera Kadıgil ile Ahmet Şık da duruşmayı takip edenler arasındaydı. Bir sonraki duruşma 2 Aralık 2022 tarihine ertelendi.

    Sanık polisler Yunus Başay, Muhammet Ongun ve Onur Ülker, Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) ile katılırken, bilirkişi Zafer Kökdemir ise salonda hazır bulundu. Sanık polislerden Hakan Aydın ise ilaç kullandığı için mazeret bildirerek, duruşmaya katılmadı.

    “GÖZALTINA ALIP ALMADIĞIMI HATIRLAMIYORUM”

    Celsede ilk olarak ifade veren polis Yunus Başay, “Çok uzun zaman geçtiği için olayı hatırlamıyorum. Daha önce verdiğim ifadeyi tekrarlıyorum. O dönem ekip şoförü olarak çalışıyordum. Ekip şefimiz Soner Gündoğdu ifade tutanağında zaman hatası olduğunu fark etti. Adliyeye böyle gitmemesini, düzeltmemi istedi. İkinci kez düzenlenen belgelerde imzam var. Onur Yaser Can’ın gözaltına alındığı sırada olup olmadığımı hatırlamıyorum” dedi.

    Onur Yaser Can’ın kız kardeşi Ezgi Can‘ın sorusu üzerine bu kez Başay, Onur Yaser’i kendilerinin yakaladıklarını söyledi.

    SANIK POLİS: KONU BAŞKA YÖNE ÇEKİLİYOR

    Başay’ın ardından sanık polis Muhammet Ongun ifadesini verdi. Ongun, “Olay tarihinde narkotikte teknik takip kısmında görevliydim. Onur Yaser Can’ın takip ettiğimiz uyuşturucu satıcısıyla görüşmeleri olunca yakalaması yapıldı. Üzerinden miktarını hatırlamadığım uyuşturucu madde çıktı. Gece geç saatlerde eve gidecektik. Onur Ülker ile birlikte üst aramasını yaptık. Sadece o belgede imzam var. Bu tutanak değiştirilmemiştir. Dosyada başka bir imzam yok. Daha önce hakkımda takipsizlik kararı verildi. Hakkımda fazladan bir delil yok, beraatimi talep ediyorum” ifadelerini kullandı.

    Ongun‘dan sonra duruşmaya sanık polis Onur Ülker‘in ifade vermesiyle devam edildi. Hakan Aydın’ın şoförlüğünü yaptığını hatırlatan Ülker, Onur Yaser Can’ı hangi ekibin yakaladığı sorusuna “Konu başka yöne çekiliyor. Daha önceki ifadelerimi tekrarlıyorum” diyerek, sorulara aynı cevapları verdi.

    ŞUBEYE GİDEN BİLİRKİŞİYİ POLİS TEHDİT ETMİŞ

    Bilirkişi Zafer Kökdemir de savcı ile birlikte narkotik şubesine gittiklerini belirtirken, şubede bir polisin kendisini “Buradan bir bilgi çıkarsa senden biliriz” sözleriyle tehdit ettiğini söyledi. Kökdemir, CD’yi dosyaya sunduktan sonra savcının “Kır, at” dediği için elindeki CD’yi attığını söyledi. Bu talimatı sözlü olarak aldığını belirtti. 2013 yılında işi bıraktığını kaydeden Kökdemir şu anda kuryelik yaptığını da belirtti.

    Ezgi Sevgi Can ise süreci özetlerken, yaşananların ardından anne ve babasını da kaybettiğini söyledi. Can, “Ağabeyim 20 gün içinde intihar edecek biri değildi. Polisler, bizi suçlu konumuna sokmak için uyuşturucunun altını çiziyorlar. Ağabeyim sanıkların örgütlü suçlarının sonucunda bu travmayı yaşıyor. O nedenle evrakta sahtecilikle işkenceyi birlikte değerlendiriyoruz. Alelacele hazırlanan sahte belgelerle ağabeyim öldükten sonra hakkında dava açıldı” dedi.

    Can, polisler hakkında işkence, cinsel saldırı ve görevi kötüye kullanma suçlarından da suç duyurusunda bulunmasını talep etti.

    SANIK AVUKATIN SÖZLERİ ÜZERİNE SALONDAKİLER TEPKİ GÖSTERDİ

    Yaser Can’ı çıplak arayan polisler Muhammet Ongun ve Onur Ülker’in avukatı Ayhan Baykal da, “Onur Yaser Can uyuşturucu kullanmasaydı bunlar yaşanmayacaktı” ifadeleri üzerine salondakiler tepki gösterdi.

    Bilirkişi Kökdemir’in avukatı Ayşe Ay Acar ise, “Bu dosya bir işkence dosyası olmalıydı. İşkence bu ülkenin gerçeğidir. Bu davalarda alınan sonuçlar demokrasinin yerleşmesini sağlayacak. Bu dosyada yargılanıyor olmaktan dolayı utanç duyuyorum.”

    “EVRAKTA SAHTECİLİK DEĞİL, İŞKENCE DAVASIDIR”

    Ara kararını açıklayan mahkeme heyeti Ezgi Sevgi Can’ın katılma, Kökdemir’in vareste tutulma talebini kabul etti. Sanık Hakan Aydın’ın bulunduğu şehirden SEGBİS ile bir sonraki celseye katılmasına, gerekirse zorla getirilmesine hükmetti. Bir sonraki celse 2 Aralık 2022 günü saat 14.00’te görülecek. Kararın ardından adliye önünde açıklama yapan Ezgi Sevgi Can ve avukatlar, “Bu dava evrakta sahtecilik değil, işkence davasıdır. Mücadelemiz devam edecek” ifadelerini kullandı.

    PİRHA / İSTANBUL

  • Mahsa Amini için İran’da eylemler sürüyor: Kadınlar saçlarını kazıttı

    Mahsa Amini için İran’da eylemler sürüyor: Kadınlar saçlarını kazıttı

    İran ahlak polisi tarafından katledilen Mahsa Amini’nin ardından pek çok kentte başlayan eylemler devam ediyor. Kadınlar, “Saç yoksa günah da yok” diyerek, saçlarını kazıttı. 

    İranlı Kürt Mahsa Amini, ailesini görmeye geldiği Tahran’da saçının bir kısmı göründüğü gerekçesiyle ahlak polisi tarafından gözaltında darp edildi. Başına aldığı darp sonucu komaya giren Amini, 3 gün sonra yaşamını yitirdi. Amini’nin ölümü ardından kadınlar İran’ın birçok kentinde sokaklara çıkarak, katillerin ortaya çıkarılmasını istedi. Amini “Jin jiyan azadi” sloganıyla toprağa verilirken, kitlesel uğurlamaya polis saldırdı. Tazyikli su ve biber gazı dışında polis, kitleye karşı gerçek mermi de kullandı.

    10’DAN FAZLA KİŞİ VURULDU

    İran’da, toplumsal olaylar konusunda araştırmalar yapan Araştırmacı Hassan Radi Al-Ahwaz, Al Hurra’ya verdiği demeçte Amini’nin yaşadığı Saqqez kentinde büyüyen eylemlerin tüm ülkeye yayıldığını ve hükümet karşıtı bir hal aldığını belirtti. Edindiği bilgiye göre en az 2 kişinin gerçek mermiyle vurulduğunu ve bu kişilerin durumlarının kritik olduğunu ifade eden Al-Ahwaz, bunun dışında da en az 15 kişinin ağır yaralı olarak hastaneye kaldırıldığını duyurdu.

    İnsan hakları örgütü Hengaw, cenaze töreni sırasında çekilen bir videoyu yayınlayarak, en az 13 kişinin mermiyle vurulduğunu doğruladı.

    KADINLAR SAÇLARINI KAZITTI

    Hükümete muhalefet eden kanat, ahlak polisinin lağvedilmesi için kampanya başlatırken, bu kampanya sokağa dökülen İranlı kadınlar tarafından destek görmedi. Bunun sokaktaki tansiyonu düşürmek için kurgulanmış bir proje olduğunu ifade eden kadınlar, “Saç yoksa günah da yok” diyerek saçlarını kazıttı ve İranlı kadınları kampanyaya katılmaya çağırdı. İranlı pek çok ünlü kadın oyuncu da başörtüsüz ekran karşısına çıkarak, hükümete meydan okudu.

    SANAL MEDYADA DESTEK EYLEMLERİ

    Twitter’da Amini cinayetini protesto etmek için 600 bine yakın tweet atılırken, Kian Sharifi ve Masih Alinejad gibi pek çok aktivist, gazeteci, sporcu ve entelektüelin yanı sıra batılı pek çok aktivist de kampanyaya destek verdi. İran eski Cumhurbaşkanı Yardımcısı Mohammad Ali Abtahi, Twitter’da “Amini’nin ahlak polisi tarafından öldürüldüğü iddiası bile İranlıların nesiller boyu dinden ve din öğretilerinden nefret etmesi için yeterlidir” dedi.

    İranlı ünlü futbolcu ve eski Milli Takım kaptanı Ali Daei ise, Instagram sayfasında Amini’nin bir fotoğrafını paylaşarak, “Amini ne hata yaptı? Kızım Amini’nin neden öldürüldüğünü soruyor, kızıma ne cevap verebilirim?” diye sordu. ABD Başkanı Joe Biden’ın güvenlik danışmanı Jake Sullivan, Amini’nin polis tarafından öldürülmesinden derin endişe duyduklarını belirterek, “Amini’nin ölümü affedilmeyecek. İran’ı bu insan hakları ihlallerinden dolayı sorumlu tutmaya devam edeceğiz” ifadelerini kullandı.

    İNTERNET KESİNTİSİ

    İran Hükümeti, Saqqez, Marivan ve Sanandaj kentleri başta olmak üzere pek çok kentte interneti kesti ya da kısıtladı. Twitter’da #KeepitOn #InternetShutdown hashtagleri üzerinden internet kesintisi de protesto ediliyor.

    KİTLESEL EYLEM VE GENEL GREV

    Dün PJAK ve KODAR tarafından genel grev çağrısı yapılmıştı. Hassan Radi Al-Ahwaz, Al Hurra’ya verdiği demeçte, bölgedeki Kürt partilerin pazartesiden itibaren çeşitli protesto eylemleri ve oturma eylemleri düzenleme kararı aldığını, eylemlerin ardından da devam edeceğini söyledi. Bugün de meclis önünde eylemler devam ederken, halk yarın da aynı yerde olacağını deklare etti.

    Tahran Üniversitesi önünde toplanan öğrenciler de, “Jin jiyan azadî” sloganlarıyla meclis önüne doğru yürüyüşe geçti.

    GÖZALTINDA ÖLÜMLER

    Amini, İran’da gözaltında şüpheli şekilde yaşamını yitiren ilk kişi değil. 2012’de işçi aktivist Sattar Beheshti, 2003 yılında Kanadalı-İranlı foto muhabiri Zahra Kazemi gibi pek çok muhalif isim, İran’da gözaltındayken şüpheli biçimde yaşamını yitirdi.

    (HABER MERKEZİ)

     

     

     

  • Cumartesi Anneleri, Cemal Kavak’ı sordu: Yargı makamlarını göreve çağırıyoruz-VİDEO

    Cumartesi Anneleri, Cemal Kavak’ı sordu: Yargı makamlarını göreve çağırıyoruz-VİDEO

    Cumartesi Anneleri, Diyarbakır’da 26 yıl önce kaçırılıp katledilen Cemal Kavak’ın akıbetini sorarak, “Devlet hükmedilen tazminatın ödenmesinin dışında AİHM kararına uymak için herhangi bir adım atmadı. Bu nedenle dosyasında etkin bir soruşturma ve kovuşturma faaliyeti yürütmek üzere yargı makamlarını göreve çağırıyoruz” çağrısında bulundu.

    Kayıplarının akıbetini sormak ve faillerin açığa çıkarılıp yargılanması talebiyle her hafta Galatasaray Meydanı’na çıkarak adalet talep eden Cumartesi Anneleri, 908’inci haftada da eylemlerine devam etti. Eylemlerini online yapan Cumartesi Anneleri, 37 yaşında Diyarbakır’da katledilen Cemal Kavak’ın akıbetini sordu. Eylemde bu hafta basın metnini İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri okudu.

    “AİHM KARARLARINA UYULMADI”

    Devletin, gözaltında kaybedilenlerin akıbeti yanında işlenen suç ve olası failleri hakkında bugüne kadar resmi bir açıklama yapmadığını belirten Yoleri, “Devlet görevlilerinin, işledikleri ağır insan hakları ihlalleri için hesap vermelerini sağlayacak siyasi bir irade hiç olmadı. Gözaltında kaybetmeler söz konusu olduğunda hükmedilen tazminatın ödenmesi dışında, AİHM kararlarına da uyulmadı” dedi.

    CENAZESİ 2 GÜN SONRA BULUNDU

    Diyarbakır Vergi Mahkemesi’nde memur olarak çalışan 37 yaşındaki Cemal Kavak’ın üyesi olduğu Yargı-Sen bünyesinde sendikal faaliyet yürüttüğünü hatırlatan Yoleri, Cemal’in nasıl kaybolduğunu şu ifadeler ile anlattı:

    “24 Nisan 1996 tarihinde arkadaşlarıyla Hevsel’de bir kahvede buluştu. Burada sohbet eden arkadaşlar saat 23.00 sularında kahveden ayrıldı. Birlikte Dağkapı / İskanevleri hattında çalışan bir minibüse bindiler. Kuruçeşme durağında inen Cemal’den bir daha haber alınamadı. Bağlar Karakolu’na ve Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvuran aile oğullarının bulunmasını talep etti. Kendileri de her yerde Cemal’i aramaya başladı. 26 Nisan 1996 tarihinde Diyarbakır Devlet Hastanesi morguna ‘kimliği belirsiz’ bir bedenin geldiği duyumu üzerine baba Gıyas Kavak hastaneye gitti. Söz konusu cansız bedenin oğluna ait olduğunu teşhis etti.”

    “SİSTEMATİK OTOPSİ YAPILMADI”

    Cemal’in cenazesinin Diyarbakır Bismil karayolu kenarındaki sazlık bir hendekte bir köylü tarafından bulunduğu bilgisini paylaşan Yoleri, “Çınar Cumhuriyet Savcısı, adli tıp doktoru ve jandarma ekibiyle olay yerine gitmiş, ‘Ceset incelemesi ve otopsi’ başlıklı bir belge düzenlenmişti. Bu belgede; ölü muayenesi sonrası, maktulün boynunda iki boğulma izi tespit edildiği ve ölümün iple boğulma sonucunda gerçekleştiği, ölüm nedeni açık olduğu için de sistematik bir otopsi yapmaya gerek görülmediği kaydedilmişti. Ayrıca Çınar Savcılığı, 1996/231 dosya numarasıyla bir soruşturma başlattı” ifadelerine yer verdi.

    DOSYA ZAMAN AŞIMI İLE KAPATILMAYA TERKEDİLDİ

    Ailenin isteği üzerine soruşturma kapsamında altı tanığın dinlendiğini söyleyen Yoleri, “cinayet siyasi olabilir” ifadelerine rağmen etkin bir soruşturmanın yürütülmediğini kaydetti. Çınar Cumhuriyet Savcılığı’nın 23 Temmuz 1997 tarihinde,  uygulamada dosyayı sürüncemede bırakmanın diğer adı olan, “sürekli soruşturma” kararı verdiğini hatırlatan Gülseren, “Bu durumda dosya zamanaşımına uğrayana kadar soruşturma devam edecekti. Ancak devam eden  soruşturmada, jandarma tarafından gönderilen yeni bir delil veya unsur bulunamadığını bildiren birkaç yazı dışında hiç bir gelişme olmadı. Cemal Kavak dosyası iç hukukta zamanaşımı ile kapatılmaya terk edildi” diye konuştu.

    AİHM İHLAL KARARI VERDİ

    Yoleri, aile bireylerinin Cemal’in, devletin bilgisi dahilinde “paramiliter güçler” tarafından katledildiğini, devletin suçluları belirtmek için etkili bir soruşturma yürütmediğini ve etkili hukuk yolu bulamadıkları yönünde 4 Ağustos 1999 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvurduğunu ifade ederek, “AİHM 6 Temmuz 2006 tarihli kararında, etkili ve yeterli bir soruşturma yapılmadığı için Sözleşme’nin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin usulden ihlal edildiği, ayrıca başvuranların Türk hukukunda mevcut hukuk yollarına etkin erişimden mahrum bırakıldıkları için Sözleşme’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine karar verdi” dedi.

    GÖZALTINDA KAYBEDİLDİ

    Cemal’in cenazesinin yaşadığı yerden çok uzakta bulunduğunu hatırlatan Yoleri, “Bedenin bulunduğu yere hangi yönden gidilirse gidilsin çok sayıda güvenlik kontrol noktasından geçilerek gidilebilmesi, bu kontrol noktalarından ölü bir bedenle geçebilenlerin ancak taşıdıkları resmi kimlik vasıtasıyla aramaya tabi tutulmayan kişiler olabileceği dikkate alındığında, Kavak’ın başına gelenlerin, 90’larda OHAL bölgesindeki gözaltında kaybetme uygulamaları ile örtüştüğü açıktır” diye kaydetti.

    “GALATASARAY MEDYANI’NDAN VAZGEÇMEYECEĞİZ”

    Türkiye’nin, Cemal Kavak davasında, bugüne kadar hükmedilen tazminatın ödenmesinin dışında AİHM kararına uymak için herhangi bir adım atmadığını vurgulayan Yoleri, “Bu nedenle 908’inci haftamızda Cemal Kavak dosyasında etkin bir soruşturma ve kovuşturma faaliyeti yürütmek üzere yargı makamlarını göreve çağırıyoruz. Kaç yıl geçerse geçsin; Cemal Kavak için, tüm kayıplarımız  için adalet istemekten, devletin evrensel hukuk normları içinde hareket etmek zorunda olduğunu hatırlatmaktan, 209 haftadır bize yasaklanan kayıplarımızla buluşma mekânımız Galatasaray’dan vazgeçmeyeceğiz” şeklinde konuştu.

    (HABER MERKEZİ)

  • Milletvekili Koçyiğit, işkenceye uğrayan Mehdi Mıhçı’nın durumunu Meclis’e taşıdı

    Milletvekili Koçyiğit, işkenceye uğrayan Mehdi Mıhçı’nın durumunu Meclis’e taşıdı

    PİRHA – Milletvekili Gülüstan Kılıç Koçyiğit, Mehdi Mıhçı isimli yurttaşın İstanbul’da gözaltına alındıktan sonra ölümle tehdit edilip ağır işkenceye maruz kalmasını Meclis gündemine taşıdı.

    Muş Milletvekili Gülüstan Kılıç Koçyiğit, Mehdi Mıhçı isimli yurttaşın, gözaltına alınmasının ardından uğrağı işkenceyi Türkiye Büyük Milllet Meclisi Başkanlığı’na iletti. Konuya ilişkin soru önergesi veren Koçyiğit, Mehdi Mıhçı’nın 6 Ağustos 2022’de İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ne bağlı ekiplerce gözaltına alındığını ve ilk andan itibaren işkenceye uğradığını aktardı.

    İSTANBUL EMNİYETİNDE İŞKENCE İDDİASI!

    Milletvekili Koçyiğit, Mehdi Mıhçı’nın “mülakat” adı altında terörle mücadele ekipleri tarafından bir odaya kapatılıp sorguya alındığını, işbirliği yapmaya yanaşmadığı gerekçesi ile oda içerisinde darp edildiğini aktardı. Mehdi Mıhçı’nın, kendisinin ve ailesinin öldürüleceği yönünde tehdit edildiğini de belirten Koçyiğit “Yapılan mülakatların sonucunda işbirliğine yanaşmadığı gerekçesiyle makatına cop sokulduğu, cinsel organının ezildiği yapılan basın açıklamasında yer almıştır” dedi.

    “İŞKENCE İDDİALARI HAKKINDA BAŞLATILMIŞ SORUŞTURMA VAR MI?”

    Milletvekili Gülüstan Kılıç Koçyiğit, Adalet Bakanı Bekir Bozdağ tarafından yanıtlanması talebi ile şu soruları yöneltti:

    “*Mehdi Mıhçı’nın İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nde maruz bırakıldığı tüm işkence iddiaları hakkında başlatılmış bir soruşturma var mıdır?

    *İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nde yaşanan işkence iddiasına ilişkin etkili bir şekilde soruşturma yürütülecek midir? Suçun sorumlularının yargı önüne çıkarılması konusunda adım atılacak mıdır?

    *Mülakat adı altında terörle mücadele ekipleri tarafından bir odaya kapatılıp sorguya alınma fiili ve etkin pişmanlıktan yararlanması için bilgi vermesinin talep edilmesinin yasal olarak karşılığı nedir?

    *Gözaltı esnasında yaşatılan kötü muamele ve işkence iddiaları düşünüldüğünde Bakanlığınızın bu hak ihlaliyle mücadele etmeye yönelik bir eylem planı bulunmakta mıdır?

    *Gözaltı esnasında yaşanan işkence ve kötü muamele iddialarına dair mağdurun veya avukatının yapmış olduğu şikâyet başvuru sayısı kaçtır? Yapılan bu şikâyetlerin kaçı hakkında iddianame düzenlenmiştir?

    *İşkence veya insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele ya da ceza, her koşulda ve özellikle de gözaltında, sorgulama sırasında ve kişinin suçlandığı maddelere göre değişmekte midir? Yoksa işkence mutlak olarak yasak bir uygulama mıdır?

    *Son 5 yıl içerisinde hakkında işkence ve kötü muamele iddiasıyla soruşturma açılan ve görevden uzaklaştırılan emniyet personeli sayısı kaçtır?

    *Bakanlığınızca yapılan açıklamalarda işkence iddialarınınım hem adli hem de idari olarak kararlılıkla üzerine gidildiği belirtilmektedir, şimdiye dek etkin bir biçimde soruşturulan konusu işkence olan dosya sayısı kaçtır?”

    PİRHA/ANKARA

  • ‘Bir ayda 39’u çocuk, 792 kişiye işkence yapıldı’

    ‘Bir ayda 39’u çocuk, 792 kişiye işkence yapıldı’

    CHP İstanbul Milletvekili ve TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Başkanvekili Sezgin Tanrıkulu’nun raporuna göre, haziran ayında 231 kişinin yaşam hakkı ihlal edildi. Yaşam hakkı ihlallerinde, 187 emekçinin hayatını kaybetmesi ile iş cinayetleri birinci sırada yer aldı. 32 kadın yurttaş, kadın cinayetlerinde hayatını kaybetti. Rapora göre, 5 kişi cezaevlerinde yaşamını yitirdi.

    CHP İstanbul Milletvekili ve TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Başkanvekili Sezgin Tanrıkulu, “Haziran 2022 Türkiye’de İnsan Hakları İhlalleri Raporu”nu yayımladı.

    Tanrıkulu’nun raporuna göre, haziran ayında 231 kişinin yaşam hakkı ihlal edildi. Yaşam hakkı ihlallerinde, 187 emekçinin hayatını kaybetmesi ile iş cinayetleri birinci sırada yer aldı. 32 kadın yurttaş, kadın cinayetlerinde hayatını kaybetti. Rapora göre, 5 kişi cezaevlerinde yaşamını yitirdi.

    Tanrıkulu’nun raporunda bir ayda 792 işkence olayı yaşandığı belirtilirken, bu olayların 51’nin cezaevlerinde yaşadığı kaydedildi. İşkenceye uğrayanlardan 39’u ise çocuk.

    Haziran ayında toplantı ve gösteri yürüyüşüne yönelik hak ihlalleri de hız kesmedi. Haziranda 71 eylem ve etkinliğe müdahale edildi, müdahalelerde 35’i çocuk 783 kişi hakkında adli ve idari işlem yapıldı. 10 kişi toplantı ve gösteri yürüyüşünü kullandığı için açılan davalarda mahkûm oldu. Yedi ilde 11 tiyatro, gösteri vb. etkinlikler yasaklandı.

    16 GAZETECİ TUTUKLANDI

    Haziranda 26 gazeteci gözaltına alındı, 16 gazeteci tutuklandı, dört gazeteci hakkında açılan davalardan mahkûm oldu, bir gazeteci saldırıya uğradı. 292 internet haberine erişim engeli geldi, RTÜK kanallara beş kez ceza verdi, 11 kitap hakkında toplama kararı verildi.

    Düşünce ve ifade özgürlüğünü kullandığı için 32 kişi gözaltına alındı, 13 kişi tutuklandı. 10 kişi hakkında, bu hakkını kullandığı için açılan davalarda mahkûmiyet kararı verildi. 35 kişiye bu alanda soruşturma açıldı.

    Tanrıkulu, “Adalet ve Kalkınma Partisi, ‘İşkenceye sıfır tolerans’ dedi. İnsan hakları ihlallerini bitirme iddiasıyla geldi, 20 yıl önce. Bugün itibariyle zalimlikte, zulümde ve insan hakları ihlallerinde bir şampiyonluğa doğru ilerliyor” dedi.

    (HABER MERKEZİ)

  • Harmandalı’ndaki mültecilerin avukatlarına hakaret ve tehdit-VİDEO

    Harmandalı’ndaki mültecilerin avukatlarına hakaret ve tehdit-VİDEO

    Harmandalı GGM’de 226 mültecinin sınır dışı edilmesinin ardından mültecilere sahip çıkan avukatların telefonla aranarak tehdit edildiği ortaya çıktı.

    Hukuk, insan hakları ve mülteci dernekleri, İzmir Harmandalı Geri Gönderme Merkezi’nde (GGM) mültecilere uygulanan politikalara ilişkin Alsancak Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde basın açıklaması düzenledi.

    “Bizi soyanlar göçmen ve yoksul değil, buralı ve zengin” pankartının açıldığı açıklamada sık sık, “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz”, “Yaşasın halkların kardeşliği” ve “Yaşasın halkların eşitliği” sloganları atıldı. Basın açıklamasına Halkların Demokratik Partisi (HDP) İzmir Milletvekili Serpil Kemalbay, kentte bulunan siyasi parti ve kurum temsilcilerinin yanı sıra çok sayıda yurttaş katıldı.

    GGM’LER CEZAEVİ DEĞİL’

    Kurumlar adına ortak basın açıklamasını okuyan avukat Duygu İnegöllü, 23 Haziran gecesi Harmandalı GGM’de yaşananlara değindi. İzmir Valiliği’ne bağlı olan bu kurumun cezaevi olmadığını söyleyen İnegöllü, “İçeride barındırılan yabancı uyruklu kişiler hukuken kesinleşmiş bir mahkumiyet kararına dayalı olarak suçlu sayılan kimseler değildir. Bilinmelidir ki Türkiye Cumhuriyeti’nin Ceza Yasası yabancılar için de bağlayıcıdır. Geri Gönderme Merkezleri idari gözetim kurumudur ve kamu otoritesi bu kurumda tutulan şahısların can ve mal güvenliğinden sorumludur” dedi.

    ‘USULSÜZLÜKLER SAKLANMAYA ÇALIŞILIYOR’

    GGM yetkililerinin olay akşamı ve sabahında avukatlara bilgi vermediğini kaydeden İnegöllü, “Böylelikle yaptıkları hukuka aykırılıkları saklamaya çalışmışlardır. Geçerli bir hukuki mazeret bildiremeyen idarecilerin bu tutumu karşısında durumu emniyet güçlerine bildirerek avukatlık mesleğini yapmanın hukuka aykırı şekilde engellenmesinin yasada suç sayıldığı hatırlatılmasına rağmen emniyet güçleri de hiçbir şekilde olay yerine intikal etmemişlerdir. Bunun karşısında Geri Gönderme Merkezi bahçesi içinde bekletilen otobüslere göçmenler bindirilmiş, bu kişilerin akıbetinin ne olacağı sorulduğunda hiçbir açıklama yapılmamıştır” diye belirtti.

    AVUKATLAR TEHDİT EDİLİYOR

    Yaşanan olayın ardından ırkçı ve faşist grupların, avukatlara yönelik türlü hakaretler ve aşağılamaların yanı sıra telefonla tehdit ettiklerini vurgulayan İnegöllü, mültecilerin iktidar ve muhalefet tarafından gündem değiştirme aracı olarak kullanıldığını belirtti. Göçmenleri kazanç kapısı haline getirenlerin avukatlar değil, siyasi otorite olduğunu söyleyen İnegöllü, “Bizleri linç ederek yıldıracaklarını, korkutacaklarını sananlar hatasından vazgeçmeli yasalarının onlara da bir gün lazım olacağını hatırlamalıdırlar. Hukuka aykırı olarak, kanunsuz emri uygulayan ve zorla sınır dışı etme zorbalığına katılan tüm personellerden, avukatların üzerine otobüs sürerek onları ezme emri veren kolluk amirinden, şoför ve güvenlik personellerine kadar bu suça ortak olan herkes hakkında derhal soruşturma başlatılması için tüm sürecin takipçisi olacağız” ifadelerini kullandı.

    ‘MÜLTECİLERİ SAHİPLENMEK GEREKİYOR’

    Ardından söz alan HDP’li Serpil Kemalbay ise, son dönemde mültecilere yönelik nefret söylemi ve saldırıların artığına dikkati çekti. Mültecileri sahiplenmek gerektiğini belirten Kemalbay, “Birlikte yaşamak için mücadele etmek gerek. Güvenceli bir yaşam isteyen insanları kriminalize etmeye çalışıyorlar. Halkları birbirine karşı araçsallaştırıp silah olarak kullanıyorlar. Bu durumu en çok AKP-MHP faşist iktidarı yapıyor. İktidar kimi zaman kapıları açarım, kimi zaman mülteciler kardeşim diyerek mültecileri bir silah olarak kullanıyor” şeklinde konuştu.

    PİRHA/İZMİR

  • İHD, ‘Türkiye Hapishanelerinde Hak İzleme Raporu’nu açıkladı: Hayretler içindeyiz-VİDEO

    İHD, ‘Türkiye Hapishanelerinde Hak İzleme Raporu’nu açıkladı: Hayretler içindeyiz-VİDEO

    PİRHA – İnsan Hakları Derneği, “Türkiye hapishanelerinde hak izleme raporu’nu açıkladı. İHD Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, “Öylesine hapishaneler yapılmış ki bizler de hayretler içerisinde kalıyoruz” diyerek tecrit ve işkence vakalarına dikkat çekti.

    İnsan Hakları Derneği, cezaevlerinde yaşanan hak ihlallerine dair bir kez daha dikkat çekti. Tüm İHD şubelerinden gelen bilgiler Merkezi Hapishaneler Komisyonu tarafından toplanarak ‘Türkiye hapishanelerinde hak izleme raporu 2021’ başlığı ile kamuoyuna açıklandı.

    İHD Genel Merkezinde yapılan açıklamada konuşan İHD Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, hapishanelerde tecridin devam ettiğini söyledi. Türkdoğan, “Öylesine hapishaneler yapılmış ki bizler de hayretler içerisinde kalıyoruz” diyerek Cezaevleri koşullarına dair şu bilgileri paylaştı.

    “Son dönem yüksek güvenlikli hapishane diye bir model yapıldı şu anda bunların sayısı da giderek artıyor. Mahsun kaldığı O da veya hücre onun havalandırması dahi yok. Gerçekten bunu anlamakta güçlük çekiyoruz. Bu şekilde kimse orada uzun süre yaşayamaz. Ama bir de İmralı hapishanesi diye bir hapishane var ki tecrit kelimesi az gelir izolasyon demek daha doğru. İmralı hapishanesinde tutulan Abdullah Öcalan ve diğer mahsusların infaz kanunundan kaynaklanan aileleri ve avukatları ile görüşme hakları var o hakkın kullandırılması gerekir.
    2019 yılından sonra sürekli görüş yasakları kararı alınıyor. Hakikaten bu kara mizah gibi bir şey. Ayrımsız olarak herkesin haklarından yararlanması gerekir Elbette ki Abdullah Öcalan’ın politik pozisyonu çok farklıdır ancak bu pozisyonlardan önce herkesin dokunulamayacak hakları olduğu unutulmamalıdır. Hakkın özüne kimse dokunamaz. Bunun Türkiye’ye maliyeti de zaten çok ağırdır.”

    “TOPLUMSAL BARIŞIN SAĞLANMASI İÇİN AF ÇIKARILMALI”

    Öztürk Türkdoğan, hasta mahpuslar sorununun da altını çizdi. İlk kez 2007 yılında hasta mahpuslar ile mektuplaşıldığını belirten Türkdoğan “O zaman 18 kişiye ulaşabiliyorduk ancak şimdi bu sayılar çok arttı. Sayı hiç azalmaya da gitmiyor. Aysel Tuğluk örneğinde olduğu gibi ATK doğru kararlar vermeli. Bir hastaya başka bir tutuklu bakıyorsa zaten o kişi ağır hastadır. Bir an önce hasta mahpusların, Mehmet Emin Özkan’ın, Aysel Tuğluk ve 650 kişinin acilen tahliye edilmesi gerekir. Siyasi mahkumlar başta olmak üzere, toplumsal barışın sağlanması için bir af çıkarılmalı. Özellikle hasta ve siyasi mahkumların salıverilmesi gerektiğini ifade ediyoruz. Ağırlaştırılmış bir infaz mevzuatını AİHM zaten kabul etmiyor. Ölüm cezası Türkiye mevzuatından, Anayasasından çıkmıştır. Artık bunu siyasi malzeme yapmaktan vazgeçin. Ölüm cezası tartışmalarının kimseye fayda getirmeyeceğini vurguluyoruz. İdam, devlet eli ile cinayet işlemek demektir. Tekrar bunun yasalaşması mümkün değildir” dedi.

    CEZAEVİ KAPASİTESİ 30 BİN 896 KİŞİ ARTTIRILDI”

    Toplantının sonraki kısmında İHD Merkezi Hapishaneler Komisyonu Eş Sözcüsü Nuray Çevirmen söz aldı. Cezaevlerindeki hak ihlallerine dair sadece 901 mahpusla ilgili İHD Genel merkezine başvuru yapıldığını belirten Çevirmen, şu bilgileri paylaştı:

    “Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’nün verilerine göre Türkiye’de 5 Mayıs 2022 tarihi itibariyle 269 kapalı ceza infaz kurumu, 86 müstakil açık ceza infaz kurumu, 4 çocuk eğitimevi, 10 kadın kapalı, 7 kadın açık, 8 çocuk kapalı ceza infaz kurumu olmak üzere toplam 384 ceza infaz kurumu bulunmaktadır.1 Bu kurumların toplam kapasitesi 275 bin 843 kişidir. Ancak bu sayının artırılmış kapasite olduğunu da belirtmekte fayda vardır. Normal koşullar altında bu hapishanelerde verilen sayının 2/3’ü kadar mahpusun kalması gerekmektedir. Ayrıca, 2020 yılı raporunda verdiğimiz verilerle karşılaştırıldığında 2021 yılı içerisinde 15 yeni cezaevi yapıldığı ve cezaevi kapasitesinin 30 bin 896 kişi arttırıldığı görülmektedir. Bu da göstermektedir ki Türkiye’nin mevcut iktidar anlayışı genel itibariyle insanları hapsetme üzerine bir gelecek tahayyülü öngörmektedir.”

    1517 HASTA MAHPUS MEVCUT!

    Raporda dikkat çeken bir diğer ayrıntı ise hasta mahpusların yoğunluğu oldu. Nuray Çevirmen, hapishanelerde haftanın belirli günlerinde sadece yarım gün sağlık hizmeti verildiğini söyleyerek şunları aktardı:

    “Açıklanan son verilere göre 31 Mayıs 2022 itibariyle hapishanelerde toplam 317.368 mahpus bulunuyor. 8 Bu sayıya, Covid-19 tedbirleri kapsamında cezasının infazı durdurulan yaklaşık 50 bin mahpus da dahildir. Derneğimizin yayınladığı 2020 yılı Hapishane İzleme Raporu’na göre 28 Şubat 2021 tarihinde mahpus sayısı 276.438 kişiydi. Dolayısıyla bu veriler sadece 2020 ile 2021 yılları arasındaki süreçte mahpus sayısının yaklaşık 41 bin civarında arttığını göstermektedir. Kısacası, Türkiye hapishaneleri mahpus sayısı bakımından tarihinin en yoğun dönemini yaşamakta ve bu durum mahpusların yoğun bir biçimde hak ihlallerine maruz kalmasını beraberinde getirmektedir. Bu verilerden de anlaşılacağı üzere Türkiye hapishanelerinde halihazırda 18 yaşından küçük 2.257, 65 yaşından büyük 5216 mahpus bulunmaktadır.

    Hastaneye sevklerde kullanılan tek kişilik ve insanlık onuruna yakışmayan nakil araçları da sağlık hakkı bakımından ciddi sıkıntıları beraberinde getiriyor. Bu nakiller sırasında mahpusların temel ihtiyaçlarının dahi karşılanmamasına ek olarak, bu tek kişilik nakil araçlarını kullanmalarında ciddi sakıncalar bulunan hasta mahpuslar dahi bu araçlarla nakledilmeye devam ediliyor. Özellikle epilepsi ve astım başta olmak üzere akciğer hastalıklarını kötü etkileyen tek hücreli ring araçlarıyla sevk zorlama önemli hak ihlallerinden biri olarak öne çıkıyor. Sevklerde arama baskısını da buraya kaydetmeyi gerekli görüyoruz.”

    MAHPUSLAR ÇIPLAK ARAMA İŞKENCESİNE MARUZ KALIYOR!

    İHD Merkezi Hapishaneler Komisyonu Eş Sözcüsü Ercan Yılmaz ise 2021 yılı içerisinde 52 mahpusun yaşamını yitirdiği, 13 mahpusun ise intihar ettiği yönünde iddiaların olduğunu aktardı. Yılmaz, hapishanelerdeki işkence vakalarının altını çizerek şunları kaydetti:

    “Anayasa’nın ve Türkiye’nin de bir parçası olduğu evrensel hukukun mutlak olarak yasaklamasına ve insanlığa karşı bir suç olma vasfına rağmen işkence olgusu 2021 yılında da Türkiye’nin en başat insan hakları sorunu olmaya devam etmektedir. Yasa, kural ve norm denetiminden kaçınma, keyfilik, bilinçli ihmal gibi sebeplerle usul güvencelerinin ihlal edilmesi, gözaltı sürelerinin uzunluğu, izleme ve önleme mekanizmalarının işlevsiz kılınması ya da bağımsız izleme ve önlemenin hiç olmaması vb. nedenlerle resmi gözaltı merkezlerinde işkence ve diğer kötü muamele uygulamalarında ciddi bir artış görülmektedir. Buna karşın devlet yetkilileri, rutin uygulama haline dönüştürülen işkence ve diğer kötü muamele eylemlerini inkâr etmekte ya da güvenlik stratejilerine, terör tehlikesi, salgın gibi kavramlara başvurarak işkence eylemlerini savunmaktadırlar.

    Türkiye’de ‘çıplak arama’ uygulamasının hukuki dayanakları için ‘Ceza İnfaz Kurumlarının Yönetı̇mı̇ ı̇le Ceza ve Güvenlı̇k Tedbı̇rlerı̇nı̇n İnfazı Hakkında Yönetmelı̇k’e başvurulabilir. Her ne kadar iktidar tarafından inkâr edilse de yönetmelikteki 34’ncü madde, cezaevlerinde hangi koşullarda ‘çıplak arama’ yapılabileceğini düzenliyor.

    Hapishanelerde karşılaştığımız örneklerde ise her ne gerekçe ile olursa olsun hapishane giriş ve çıkışlarında çıplak arama uygulamasının neredeyse bir rutine döndüğünü görüyoruz. Özellikle yeni sevklere hapishane idaresinin kendi otoritesini göstermenin bir aracı olarak uygulandığı örneklerin sayısı oldukça fazla. Adliye ya da hastane gidiş gelişleri sırasında da benzer uygulamalar oldukça yaygın.”

    HAPİSHANELERDE TECRİT VE İZOLASYON!

    Ercan Yılmaz, yüksek güvenlikli cezaevlerinde tecrit koşullarının arttığını da vurgulayarak şunları söyledi:

    “Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü verilerine göre şu anda Türkiye genelinde 14 adet F tipi, 13 adet Yüksek Güvenlikli 5 adet de S tipi hapishane bulunmaktadır. Bu hapishanelerin ortak yanı mahpusların tek veya üç kişi olacak biçimde yaşamlarını devam ettirmek zorunda oluşlarıdır. F tipi ve Yüksek Güvenlikli hapishanelerin uygulamaya konulması akabinde uzmanlar ve hak savunucuları tarafından siyasi iktidarlara yapılan uyarıların haklılığı ortaya çıkmış, bu hapishanelerde tutulan mahpusların yaşam hakkı başta olmak üzere; sağlık hakkı, aile ve özel hayata saygı hakkı, avukat ile görüşme ve haberleşme hakları sürekli bir şekilde ihlal edilerek infaz yasasına aykırı uygulamalar meydana gelmiştir. İmralı tecridinin bir yansıması olarak açılan ve mahpusları izole eden F Tipi hapishanelerin uygulanmaya başlaması akabinde bu tip hapishanelerin mahpusların fizyolojik ve psikolojik durumlarına olan olumsuz etkileri tartışılıyorken, yeni açılan Yüksek Güvenlikli Kapalı Hapishaneler ve S Tipi Kapalı Hapishaneler ile tecrit sistemi daha da ağırlaştırılmıştır. Daha önce kalabalık olarak tutuldukları hapishanelerden sevk edilen mahpuslar bu cezaevlerinde tek başlarına tutulmakta ve bulundukları koğuşun havalandırması olmadığından günde 1 saat ayrı bir yerde bulunan havalandırma bölümüne götürülmektedir. Bu uygulama ile mahpusların ruh ve bedensel sağlıkları olumsuz etkilenmektedir. S tiplerinde de ağır tecrit koşullarında yaşam hakkı ihlalleri meydana gelmektedir.”

    PİRHA/ANKARA

  • İHD ve TİHV’den 26 Haziran açıklaması: İşkence, halen Türkiye’nin en başat insan hakları sorunu!

    İHD ve TİHV’den 26 Haziran açıklaması: İşkence, halen Türkiye’nin en başat insan hakları sorunu!

    PİRHA – Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) ve İnsan Hakları Derneği (İHD), 26 Haziran BM İşkence Görenlerle Dayanışma Günü nedeniyle açıklama yayınladı. Hak savunucuları, işkencenin hâlen Türkiye’nin en başat insan hakları sorunu olduğu vurgusunu yaptı.

    İHD ve TİHV, 26 Haziran İşkence Görenlerle Dayanışma Günü nedeniyle yaptıkları açıklamada, sokak ve açık alanlarda işkence ve kötü muamelenin görülmemiş boyuta ulaştığına dikkat çekti.

    Birleşmiş Milletler (BM), “İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı ya da Onur Kırıcı Muamele ya da Cezaya Karşı Sözleşme”nin yürürlüğe girdiği 26 Haziran gününü, 1997 yılında “İşkence Görenlerle Dayanışma Günü” olarak ilan etti. Gün dolayısıyla İHD ve TİHV ortak açıklama yayınladı.

    EN BAŞAT İNSAN HAKLARI SORUNU OLAN ÜLKE!

    Türkiye’nin de altına imza attığı BM İşkenceye Karşı Sözleşme’nin insanın sahip olduğu onur ve değeri korumak için işkenceyi mutlak olarak yasakladığına dikkat çekilen açıklamada, işkencenin hâlen Türkiye’nin en başat insan hakları sorunu olduğu vurgulandı.

    Açıklanan bilgi notuna göre, 2021 yılında 984, 2022 yılının ilk 5 ayında ise 380 kişi, işkence ve kötü muameleye maruz kaldığı gerekçesiyle TİHV’e başvurdu.

    İHD Dokümantasyon Birimi’nin tespitlerine göre, geçtiğimiz yıl resmi gözaltı yerlerinde 531 kişi işkence ve diğer kötü muameleye maruz kaldı. TİHV Dokümantasyon Merkezi’nin tespitlerine göre 2021 yılında resmi gözaltı yerlerinde en az 142 kişi işkence ve diğer kötü muameleye maruz kaldı.

    2021 yılında İHD Dokümantasyon Birimi’nin tespitlerine göre 2 kişi gözaltında şüpheli şekilde yaşamını yitirdi, 1 kişi yaralandı.

    İŞKENCENİN ARTMASINDAKİ NEDEN CEZASIZLIK KÜLTÜRÜ!

    Açıklamada, sokak ve açık alanlarda, resmi olmayan gözaltı yerlerinde ve gözaltı dışındaki ortamlarda yaşanan işkence ve diğer kötü uygulamaların önceki yıllara kıyasla arttığı vurgusu da yapıldı.

    İşkenceyi önleme ve durdurma yükümlülüğünün öncelikle devletlere ait olduğu belirtilen açıklamada, şu konularda hızla adım atılması çağrısı yapıldı:

    “İşkencenin ülkemizde bu boyutta olmasının en temel nedeni işkence yasağının mutlak niteliği ile bağdaşmayan çok ciddi bir cezasızlık kültürünün varlığıdır. Her şeyden önce sıradan bir kural haline getirilmeye çalışılan cezasızlık politikalarına son verilmelidir.

    Her düzeyde yetkililer işkenceyi ve işkenceciyi öven, teşvik eden söylemlerden vazgeçmeli, uluslararası mekanizmaların tavsiyeleri doğrultusunda işkence uygulamaları kamuya açık bir şekilde kesin olarak kınanmalıdır.

    Gözaltı koşullarında usul güvenceleri eksiksiz olarak uygulanmalıdır.

    Gözaltı süreleri kısaltılmalıdır.

    Mevcut Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu (TİHEK) kaldırılmalı, BM İşkenceye Karşı Sözleşmeye ek Protokol (OPCAT) ve BM Paris Prensiplerine uygun tümüyle bağımsız yeni bir ulusal önleme mekanizması oluşturulmalıdır.

    Kolluk Gözetim Komisyonu tarafsız ve bağımsız hale getirilmelidir.

    İşkencenin belgelenmesi ve raporlandırılması bir BM belgesi olan ‘İstanbul Protokolü’ ilkelerine göre yapılmalıdır.

    İşkenceye ilişkin iddialar hızlı, etkin, tarafsız bir şekilde soruşturulmalı, bağımsız heyetlerce araştırılmalı, adli yargılama süreçlerinin her aşamasında uluslararası etik ve hukuk kurallarına uygun davranılmalıdır.

    Hapishaneler insan hakları ve hukuk örgütlerinin denetimine açılmalıdır.

    CPT raporlarının tümü açıklanmalı ve tüm tavsiyelere uyulmalıdır.”

    PİRHA/ANKARA

  • TİHV 2021 raporu: Son 30 yılın en fazla işkence başvurusu yapıldı

    TİHV 2021 raporu: Son 30 yılın en fazla işkence başvurusu yapıldı

    TİHV raporuna göre, işkence ve kötü muamele gördüğü için başvuru yapan 984 kişiden 616’sı 2021 yılında işkence gördüğünü bildirdi. Bu sayının 30 yılın en fazla işkence başvurusu olduğu belirtildi.

    Türkiye İnsan Hakları Vakfının (TİHV) 2021 yılı raporuna göre, kendisi veya bir yakını işkence ve kötü muamele gördüğü için 984 kişi başvuruda bulundu. Başvuranların 616’sı 2021 yılı içinde işkenceye maruz kaldığını bildirdi. TİHV, bu sayının vakıf kurulduğu 1990 yılından beri yıl içinde gerçekleşen en fazla işkence başvurusu olduğunu vurguladı.

    Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) 2021 yılı tedavi ve rehabilitasyon merkezleri raporu yayınlandı. Geçen yıl kendisi veya bir yakını işkence ve diğer kötü muamele gördüğü için 984 kişinin TİHV’ye başvurduğu aktarılan rapora göre, başvuranların 616’sı yıl içinde işkenceye maruz kaldığını bildirdi. Bu sayının, TİHV’nin kuruluşundan beri yıl içinde gerçekleşen en fazla işkence başvurusu olduğu belirtildi. Rapora göre, gözaltı sürecinde işkenceye maruz kalan 10 kişiden 7’si açık alanda veya toplumsal gösterilerde işkence gördü. Başvuruların en küçüğü 5 yaşında, en büyüğü ise 76 yaşında.

    İLK ÜÇTE İSTANBUL, VAN, DİYARBAKIR VAR

    Raporda işkence gördüğü için vakfa başvuran 915 kişiden 44’ü başka bir ülkede işkence gördüğünü bildirdi. İşkence görenlerin 616’sı 2021 yılı içinde işkence gördüğünü, 211’i ise 2016-2020 yılları arasında işkence gördüğünü belirterek başvuruda bulundu. En çok başvuru 307 kişi ile TİHV İstanbul Temsilciliğine geldi. İstanbul’a yapılan başvuruları Van’da 263, Diyarbakır’da 166, İzmir’de 134, Ankara’da 66 ve Cizre’de 48 kişi izledi.

    Türkiye içinde işkenceye maruz kaldığı için başvuru yapan 871 kişiden 307 başvuruyu kadın, 527 başvuruyu erkek, 37’sini ise LGBTİ bireyler oluşturdu. İstanbul Sözleşmesi’nin iptalinin ardından kadınlara yönelik ihlallerde de artış görülmeye başlandı. Haziran ayında Pride yürüyüşü ve Suruç anmasına yönelik müdahaleler sonrası haziran ve temmuz aylarında başvurularda yine belirgin bir artış görüldü.

    56 ÇOCUK İŞKENCE BAŞVURUSU YAPTI

    İşkence nedeniyle tedavi merkezlerine başvuranların yarısından fazlasını 30 yaş ve altı kişiler oluşturdu. Bu kişilerin arasındaki 56 çocuğun 17’si 2021 yılı içinde işkence gördüğünü bildirdi. Çocukların 12’si ev baskınlarında, 11’i kayıt dışı gözaltılarda, 4’ü resmi gözaltılarda, 2’si hapishanede 1’i ise mülteci toplama merkezinde işkenceye maruz kaldığını belirtti.

    GÖZALTINDA İŞKENCE BİRKAÇ BİRİMDE SÜRÜYOR

    Başvuruların yüzde 89.9’u siyasi düşünce, kimlik veya eylemleri nedeniyle gözaltına alındıklarını söylerken, 2021 yılı içinde gözaltında işkence gören her iki kişiden biri en az iki veya daha fazla birimde işkence gördüğünü belirtirken; 10 başvurucudan 7’si sokakta veya toplumsal gösterilerde, 10 başvurucudan 4’ü araç içinde, yine 10 başvurucudan 4’ü ise emniyet müdürlüklerinde işkenceye maruz kaldı. 2021 yılı içinde en çok işkence olayının yaşandığı tespit edilen resmi gözaltı merkezi İstanbul ve Van Emniyet Müdürlükleri oldu.

    Rapora göre başvurucuların önemli kısmının birden çok işkence yöntemine maruz kaldıkları görüldü. 10 başvurucudan 8’inin hakaret ve aşağılamaya, 10 kişiden 7’sinin fiziksel müdahaleye maruz kaldığı belirlenirken, 10 kişiden 5’i de cinsel işkence gördüğünü ifade etti. 10 başvurucudan en az 9’unda travma sonrası stres belirtileri tespit edildi. 14 kişinin tedavi sürecinde cerrahi müdahaleye gereksinim duyulduğuna dikkat çekildi.

    (Evrensel)

  • Dersim’de özel bir bakım merkezinde yaşlı kadına darp iddiası-VİDEO

    Dersim’de özel bir bakım merkezinde yaşlı kadına darp iddiası-VİDEO

    PİRHA- Dersim’de özel yaşlı bakım merkezinde 76 yaşındaki Sosin Demir’e şiddet uygulandığı iddia edildi. Sosin Demir’in oğlu Yılmaz Demir, bu iddialarını darp raporu alarak mahkemeye taşıdı. Özel yaşlı bakım merkezi ise iddiaların doğruyu yansıtmadığını, olayın mahkemede çözüleceğini belirtti. 

    Dersim merkezde hizmet veren özel bir yaşlı bakım merkezinde, 76 yaşındaki Sosin Demir’e şiddet uygulandığı iddia edildi. Annesi Sosin Demir’in vücudunun farklı yerlerinde darp izlerine rastladığını iddia eden Yılmaz Demir, 18 Nisan 2022 tarihinde aldığı darp raporu sonrasında konuyu mahkemeye taşıdığını söyledi.

    “ANNEMİN VÜCUDUNDA DARP İZLERİ GÖRDÜM VE RAPOR ALDIM”

    Demir, 2020 yılının Ekim ayında annesini özel bir yaşlı bakım evine yatırdığını ve yakın zamanda gittiği bakımevinden annesini aldığı sırada vücudunun farklı yerlerinde darp izleri ile karşılaştığını öne sürdü. Hastaneden darp raporu alarak şikayetçi olduğunu belirten Demir, şunları söyledi:

    “Annemi sürekli ziyaret ediyordum ama son dönemde annemin hastaneye götürüldüğüne ilişkin mesajlar geldi. Yaşlı bakım merkezini arayarak annemin genel durumunu sordum rutin kontrol dediler ama ben durumdan şüphelendim. Annemi görmek için gittiğimde tekerlekli sandalyede getirdiler ve sol kolunda morluk gördüm. Annemi izinli olarak almak istediğimi belirttim, pandemiden dolayı izinlerin kaldırıldığını ama 15 gün sonra annemi alabileceğimi söylediler. Bu durum bende iyice şüphe yarattı ve daha sonra annemi alıp eve getirdim. Evde annemin genel temizliğini yaparken vücudunun çeşitli yerlerinde morluklar gördüm, hastaneye yatırdım. Annemin darp edildiğine dair rapor aldım, olay şimdi hukuki boyutta. Yaşlı bakım merkezini mahkemeye verdim. Annemde meydana gelen morluklarla ilgili yaşı bakım merkezi, ‘Duvara sürtünmeden dolayı böyle bir yara oluşmuş’ dedi. Morlukların sürtünmeyle olduğunu düşünmüyorum, sürtünmenin olduğu yerde kırık tespit edildi ve alçıya alındı. Bakım  evinde annemden öncede vakalar var, ölümlü vakalar var. Büyük ihtimalle annemin dışında diğer kişilerde darp ediliyor” dedi.

    YAŞLI BAKIM EVİ: İDDİALAR GERÇEĞİ YANSITMIYOR

    Konuya ilişkin görüştüğümüz özel yaşlı bakım evi yetkilisi,  darp iddialarının gerçeği yansıtmadığını ve gerçeğin mahkeme ortaya çıkacağını ifade ederek, “Ailesinin söylediğine göre bu kişinin ruhsal durumu iyi değilmiş. Bizim haberimiz olmadan annesini kurumumuzdan çıkarıp götürdü. Annesinin fotoğraflarını sosyal medyada paylaşmış ama annesine kendisi de zarar veriyor olabilir. Olay artık mahkemede gerçek ortaya çıkacaktır” diye konuştu.

    Cihan BERK/DERSİM

  • Ankara Barosu, İnsan Hakları Merkezi’nin hazırladığı 3 işkence raporunu daha yayımlamadı

    Ankara Barosu, İnsan Hakları Merkezi’nin hazırladığı 3 işkence raporunu daha yayımlamadı

    Ankara Barosu’nda ikinci kez işkence raporu krizi çıktı. İstifalar nedeniyle yenilenen İnsan Hakları Merkezi’nin hazırladığı 3 işkence raporunun da yayınlanmamasına karar verildi.

    Ankara Barosu, gözaltına alınan şüphelilere Ankara Emniyet Müdürlüğü’nde işkence yapıldığı iddialarını araştıran üyelerinin hazırladığı raporu yayımlamama kararı almış, bunun üzerine Ankara Barosu İnsan Hakları Merkezi’nin başkan yardımcıları Gizay Dulkadir ve Sercan Aran ile divan üyeleri Deniz Can Aydın ve Nadire Nurdoğan görevlerinden istifa etmişti.

    İstifalar nedeniyle yenilenen İnsan Hakları Merkezi’nin hazırladığı 3 işkence raporunun da yayınlanmamasına karar verildi. Bunların dışında yine işkence iddialarına ilişkin hazırlanmış farklı 6 rapor hakkında ise henüz işlem yapılmadı.

    Yönetim Kurulu’nun 14 Mart 2022 tarihli toplantısında yapılan değerlendirmede, hazırlanan raporlar hakkında basın açıklaması yapılması ve suç duyurusunda bulunulması talepleri kabul edilirken, raporların yayımlanması talebi ise reddedildi.

    Kararın ardından geçen 1 ayda ise işkence raporlarına ilişkin basın açıklaması yapılmadı.

    (HABER MERKEZİ)

  • Kenanoğlu, Silivri Hapishanesi’ndeki işkence iddialarını Adalet Bakanlığı’na sordu

    Kenanoğlu, Silivri Hapishanesi’ndeki işkence iddialarını Adalet Bakanlığı’na sordu

    PİRHA- HDP Milletvekili Ali Kenanoğlu, iki mahpusun yaşamını yitirdiği Silivri 5 No’lu L Tipi Hapishanesi’ndeki işkence ve toplu intihar iddialarına ilişkin önerge vererek, “Kamuoyuna da yansıyan Silivri 5 No’lu Cezaevinde yaşanan baskılar ve ölümler nedeniyle soruşturma açılmış mıdır?” diye sordu.

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu, iki mahpusun yaşamını yitirdiği Silivri 5 No’lu L Tipi Hapishanesi’ndeki işkence ve toplu intihar iddialarını Adalet Bakanlığı’na sordu.

    Verdiği önergede, 11 Nisan 2022 tarihinde Silivri 5 No’lu L Tipi Hapishanesi’nde işkence, toplu intihar ve ölüm haberlerinin kamuoyuna yansıdığını belirten Kenanoğlu, konuya dair basında çıkan ses ve video kayıtları ile ailelerin beyanlarının söz konusu iddiaları doğrular nitelikte olduğunu ifade etti.

    “DELİL VE BEYANLAR, SÖZ KONUSU İDDİALARI DOĞRULUYOR”

    Kenanoğlu’nun Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın yanıtlaması istemiyle Meclis’e verdiği soru önergesinde şu ifadelere yer verildi:

    “11 Nisan 2022 tarihinde Silivri 5 No’lu Cezaevinde toplu intihar iddiaları ve ölüm haberleri kamuoyuna yansımıştır. Silivri 5 No’lu L Tipi Kapalı Cezaevi’nde 60 gardiyanın baskı ve işkencesinin ardından 2 tutuklunun yaşamını yitirdiği öğrenilmiştir. Yaşamını yitirenlerden (tahliyesine 2 gün kalan) Ferhan Yılmaz’ın cenazesini Silivri Devlet Hastanesi’nden alan aile, cenazeyi Batman’ın Kanîrewa (Örmegözü) köyünde toprağa vermiştir. Ön otopsi raporunu almak isteyen aileye yetkililer, ‘6 ay sonra ancak verilir’ cevabını iletmiştir. Silivri Cezaevi’nde yaşananlara dair yetkililerden bilgi ve otopsi raporu alamayan aile, cenazede görülen işkence izlerinden dolayı çocuklarının katledildiğini belirtmektedirler. Basında çıkan ses kaydı, hastanede yapılan video çekimi ve yine ailenin bu konuyla ilgili verdiği beyanlar söz konusu iddiaları doğrular niteliktedir.

    “İŞKENCE NEDENİYLE 8 MAHPUS SİLİVRİ DEVLET HASTANESİ’NE KALDIRILDI”

    İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi’nin kamuoyuyla paylaştığı rapora göre, Silivri 5 No’lu Cezaevinde sayım sırasında mahpusların işkenceye maruz bırakıldıkları, intihara zorlandıkları, haklarında gerçeğe aykırı tutanak tutulduğu, ‘darp yoktur’ beyanına zorlandıkları ve işkence nedeniyle 8 mahpusun Silivri Devlet Hastanesi’ne kaldırıldığı, işkence ve kötü muamelenin sürdüğü, avukat görüşlerinin engellendiği aktarılmaktadır.

    Özgürlükçü Hukukçular Derneği’nin Silivri Cezaevine gönderdiği heyetin açıklamasına göre; 60 kişilik koğuşa giren gardiyanların, mahpuslardan birine tokat attığı, ‘dışarı çık seninle dışarıda görüşeceğiz’ diyerek tehditlerde bulunduğu, yaşanan arbedede hasta bir mahpusun atak geçirdiği, ertesi gün 60’a yakın gardiyanın tekrar koğuşa geldiği, yanlarında bulunan kurum müdürünün mahpusları ‘size film çekeceğiz’ diyerek tehdit ettiği, gardiyanların 6 mahpusa işkence ettiği, yaşanan baskı ve şiddet üzerine bir mahpusun ayakkabı ipleriyle bahçede intihara teşebbüs ettiği, gardiyanlar ve sağlık çalışanlarının intihar teşebbüsünü görmelerine rağmen müdahale etmedikleri, ardından 6 mahpusun hap içerek intihara teşebbüs ettiği, mahpuslardan birinin yoğun bakımda olduğu, diğer mahpuslara da telefon yasağı getirildiği aktarılmıştır.

    “SİLİVRİ 5 NO’LU CEZAEVİNDE YAŞAMINI YİTİREN 2 MAHPUSUN ÖLÜM SEBEBİ NEDİR?”

    Yaşanan bu olaylar esnasında ‘yumuşak oda’ denilen hücreye atılan mahpusların botlarla kafasına basıldığı, mahpusların sürekli işkenceye maruz bırakıldığı ve intihara zorlandığı, gardiyanların ip vererek ‘kendini assana, öldürsene’ dediği mahpus yakınları tarafından aktarmaktadır. Yaşadıkları işkence ve kötü muamele nedeniyle hastaneye kaldırıldıktan sonra yaşamını yitiren Ferhan Yılmaz’ın ölüm nedenine ‘kalp krizi’ yazılmasına rağmen bedeninde morluklar olduğu iki gözünün patlak olduğu ve boynunda çamaşır ipiyle asılmış gibi bir izin olduğu edinilen bilgiler arasındadır.”

    Bu bağlamda;

    -Silivri 5 No’lu Cezaevinde yaşanılan olaylardan Bakanlığınız haberdar mıdır? Kamuoyuna da yansıyan Silivri 5 No’lu Cezaevinde yaşanan baskılar ve ölümler nedeniyle soruşturma açılmış mıdır?

    -Silivri 5 No’lu cezaevinde yaşamını yitiren 2 mahpusun ölüm sebebi nedir?

    -Silivri 5 No’lu cezaevinde yaşamını yitiren Ferhan Yılmaz’ın ön otopsi raporu aileye neden verilmemiştir?

    -Mahpuslar hakkında gerçeğe aykırı tutanak tutulduğu ve ‘darp yoktur’ beyanında bulunmaya zorlandıkları iddiaları doğru mudur?

    -Mahpusların ‘yumuşak oda’ denilen hücreye atıldığı, bahçeye çıkarılan mahpusların, gardiyanlar tarafından darp edildiği ve ip verilerek ‘kendini assana, öldürsene’ denildiği, intihara zorlandığı iddiaları etkin soruşturulacak mıdır?

    -Yaşanan bu hak ihlallerine rağmen ‘telefon yasağı’, avukat ve aile görüşlerine neden izin verilmemektedir?”

    PİRHA/ANKARA

  • Dersim’de Doğukan Gül adlı gence yönelik polis şiddeti protesto edildi-VİDEO

    Dersim’de Doğukan Gül adlı gence yönelik polis şiddeti protesto edildi-VİDEO

    PİRHA- Dersim Emek ve Demokrasi Güçleri, Doğukan Gül’e yönelik polis işkencesini protesto etti. Eylemde konuşan HDP’li Alican Önlü, “Güvenlik gücü çete gibi davranıyorsa halkımız kendi güvenliğini alacaktır” dedi. Dersim İHD Şube Eşbaşkanı Gürbüz Solmaz, yaşanan haksızlıklara karşı hiçbir zaman kayıtsız kalmadıklarını söyledi.

    Dersim Emek ve Demokrasi Platformu, 11 Nisan’da 3 arkadaşıyla birlikte polis tarafından gözaltına alınan Doğukan Gül’e götürüldüğü Tunceli İl Emniyet Müdürlüğü’nde işkence uygulanmasına tepki göstermek amacıyla Sanat Sokağı’nda açıklama yaptı.

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Dersim Milletvekili Alican Önlü, Parti Meclis üyeleri, kentteki siyasi parti ile sivil toplum örgütü temsilcilerinin katıldığı açıklamada, “Faşizme boyun eğmeyeceğiz, işkenceci polisler hesap verecek”, “İşkenceye hayır” pankartları açıldı. Açıklamada, “Dersim faşizme mezar olacak”, “İşkenceci polisler hesap verecek”, “İnsanlık onuru işkenceyi yenecek” sloganları atıldı.

     SOLMAZ: İŞKENCE İNSANLIK SUÇUDUR

    İşkence sonrası Doğukan Gül’ün İnsan Hakları Derneği’ne (İHD) başvurduğunu ifade eden Dersim İHD Şube Eşbaşkanı Gürbüz Solmaz, yaşanan haksızlıklara karşı hiçbir zaman kayıtsız kalmadıklarını söyledi. Gül’e yönelik polis şiddetini kınadıklarını ifade eden Solmaz, Gül’ün uğradığı işkencenin insanlık suçu olduğunu kaydetti. Solmaz, “Bu ülkede adalet var, hukuk var, savcı var, hakim var, suçluysa suçunu adalet önünde hesabını vermelidir. Polis yapmış olduğumuz şiddeti bir kez daha kınıyoruz. Biz adalete, hukuka olan güvencemiz güvencemizle yapılan bu haksız ve hukuksuzluğun adalet önünde yapanların mutlaka hesabını vermesi gerektiğine inanıyoruz” dedi.

    ÇETİN: İHMALİ OLAN KAMU GÖREVLİLERİ BİR AN ÖNCE GÖREVDEN ALINMALI

    Olay sonrası yetkili kurum ve birçok kişi ile görüşme gerçekleştirdiklerini ifade eden Dersim Barosu Başkanı Kenan Çetin, insanın bedenine ilişkin her türlü müdahalenin “onur kırıcı” ve “insanlık suçu” olduğunu belirtti. Baro olarak yaşanan olayın adli ve idari takipçisi olacaklarının altını çizen Çetin, “Olay sonrası başka yurttaşlar da bizlere ulaştı. Bu da bize olayın ilk olmadığını gösteriyor. Bu başvurular resmiyete dönüştürüldüğünde bunu basına açıklayacağız. Kimse Dersim’i babasının çiftliği görmesin, külhan beyliğine soyunmasın. Buradan baro olarak ciddi olarak uyarıyoruz; Gerek kolluk kuvvetlerini, gerek adli ve mülki amirleri şunu söylüyoruz: Olayı şeffaf bir şekilde kamuoyu ile paylaşın ve idari anlamda ihmali olan kamu görevlilerin bir an önce görevden alın. Talebimiz budur” şeklinde konuştu.

    “POLİSLER SUÇ İŞLEMİŞTİR”

    Doğukan Gül’ün dayısı Mazlum Büyüktaş da, Tunceli Valisi’ne seslenerek, şunları söyledi:

    “Senin korumaların sana yalan söylemiştir. Karakolda öldü diye bırakıyorlar. Çocuğu hastaneye getirip diyorlar ki ‘Doğukan senden özür diliyoruz, biz seni yanlış getirdik.’ Bu bir suçtur. Valiye yalan söylemişler, doğruyu anlatmamışlar. Bu polisler suç işlemiştir. İkincisi, benim çocuğumun dün kolları uyuştu, elleri uyuştu. Dedik ki ben iyi değilim. Akşam hastaneye götürdük. 11-12 Nisan’da nöbetçi iki tane doktor var. Birinci doktor, polis korkusundan sadece bir gün rapor veriyor. Dün akşam getirdiğimiz doktor da bana şunu söyledi: Al çocuğunu getir Başakşehir’e. Ben senin çocuğunu muayene etmiyorum. Rapor vermiyorum. Biz de, S’en yeminli bir doktorsun. Benim çocuğumun vücuda hareket etmiyor. Muayene etmek zorundasın. Bana dedi ki ‘sen git Cumhurbaşkanına şikayet et. Ben bu çocuğu muayene etmeyeceğim. Rapor da vermeyeceğim. Benimle fazla uğraşma.”

    ÖNLÜ: BU OLAY ADLİ DEĞİL ADİ OLAYDIR

    HDP Milletvekili Alican Önlü ise “Bu faşizm sadece Dersim’de gençlerimize değil, Kürdistan ve Türkiye’nin her yerinde kadını, doğayı, insanı, emekçileri ve vicdanları katlediyor. Valiliğin yaptığı açıklama yaşanan olaydan daha vahim bir durumda. Bunlar halkın güvenliğini koruyan güvenlik güçleri değil. Bu olay adli bir olay değildir, adi bir olaydır. Bu halkın diline, kültürüne, inancına, her şeyine düşmanca saldırıdır. Bunlar çetedir. Vali görüntülü AKP’li il başkanı tehlikeli oynuyor. Siz eğer hak hukuk arayışını bu tür çetelere bırakırsanız, bu halk kendi tedbirini kendisi alır. Güvenlik gücü çete gibi davranıyorsa kendi gençlerimiz, halkımız kendi güvenliğini alacaktır” diye belirtti.

    PİRHA/ DERSİM

    İLGİLİ HABERLER
  • Dersim’de Doğukan Gül isimli gence polis işkencesi-VİDEO

    Dersim’de Doğukan Gül isimli gence polis işkencesi-VİDEO

    PİRHA- Dersim’de dün gece saatlerinde 3 arkadaşı ile gözaltına alınan Doğukan Gül isimli genç, götürüldüğü İl Emniyet Müdürlüğü’nde polisler tarafından işkenceye uğradı.

    Dersim’de dün gece Atatürk Mahallesi’nde polislerce gözaltına alınan Doğukan Gül isimli genç, götürüldüğü Tunceli İl Emniyet Müdürlüğü’nde polislerce darp edildi. Darp edilen Gül, aldığı darp raporu ile bugün Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı’na giderek suç duyurusunda bulundu.

    Tunceli Adliyesi önünde ulaştığımız Gül, yaşananları, “Dün gece saat 12.00 civarında yol üzerinde yürüyüş yapıyorduk. Silah sesleri duyduk ve korktuk. Hızlı yürümeye başladık. Ve polisler bizi zorla arabaya koydular ve karakola götürdüler. Karakola girer girmez bütün polisler bana saldırdı. Üç dakika boyunca bana vurdular. Aynı şekilde başka odaya alınca da bana şiddet uyguladılar. Sabaha kadar gözaltında tuttular. Şiddete sonra bayıldım ve kendimi yerde buldum. Ondan sonra benim olayla alakam olmadığını anlayıp şikayetçi olmamamı istediler” sözleriyle anlattı.

    Sabah saat 08.00 sularında gözaltına alınan 3 arkadaşı ile birlikte ifadelerinin alındığını kaydeden Gül, ardından Tunceli Devlet Hastanesi’ne sağlık muayenesi için götürüldüğünü söyledi. Hastanede darp raporu alan Gül, Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı’na giderek kendisini darp eden polisler hakkında suç duyurusunda bulunduğunu belirtti.

    Diğer yandan Gül’ün babası Hüseyin Gül, suç duyurusu için polislerden yoldaki ve karakoldaki mobese ve kamera görüntülerini istediklerini ancak emniyetin kameraların bozuk olduğunu ileri sürdüklerini kaydetti.

    PİRHA/DERSİM

  • Ablası, Mazlum Doğan’ı anlattı: Eylemi büyük; Newroz denildiği zaman Mazlum akla geliyor-VİDEO

    Ablası, Mazlum Doğan’ı anlattı: Eylemi büyük; Newroz denildiği zaman Mazlum akla geliyor-VİDEO

    PİRHA-Diyarbakır Cezaevi’nde baskı ve işkenceye bedeniyle karşı koyan ve Newroz’un simgesi olan Mazlum Doğan’ın ablası Serap Doğan Mutlu, PİRHA’ya konuştu. Doğan Mutlu, “Mazlum o zaman diyor ki ‘Bizim cezaevinde canımızı ölüme yatırmaktan başka bir şey kalmadı. Tek şey kaldı o da ölmek’ ve Mart 20’yi 21’e bağlayan gece eylemi yapıyor. Mazlum Doğan’ın da böyle bir eylem ortaya koyduğu için Newroz denildiği zaman Mazlum mutlaka akla gelir” dedi.

    Demirci Kawa’nın zalim Dehak’a karşı direnişini yüzyıllar sonra Diyarbakır Cezaevi’nde 21 Mart 1982’de 3 kibrit çöpüyle Newrozlaştıran PKK’nin öncü kadrolarından Mazlum Doğan’ın (Çağdaş Kawa) ablası Serap Doğan Mutlu, Mazlum Doğan’ın cezaevinde yaşadıklarını, o günden bugüne değişmeyen baskı ve direniş geleneğini anlattı.

    Mazlum Doğan’ın çocukluğunda da farklı biri olduğunu söyleyen Serap Doğan Mutlu, “Yaptığı işlerin arkasında duran, direngen ve korkunun üstüne cesaretle giden birisiydi. Bir kere babam, ‘ayı kapının arkasına gelmiş bakalım kim halledecek’ dediğinde ilk koşan Mazlum olmuş, çocuk olmasına rağmen korkunun üzerine gitmeye çalışmış” diye belirtti.

    “BİZİ YILDIRMAK İÇİN GÖZALTINA ALDILAR”

    Bir akrabalarının Diyarbakır Cezaevi’nden tahliye olduktan sonra Mazlum Doğan’ın içeride olduğunu söylediğini ifade eden Serap Doğan Mutlu, “Ondan sonra biz Mazlum’un görüşüne gittik. Ben İstanbul’dan Diyarbakır’a yerleştim. Her hafta Mazlum’u görüyorduk ama bazıları gelmiyordu görüşe. Nedeni de her görüşe gelindiğinde işkence yapılıyormuş ama Mazlum bize gelmeyin demedi, biz de her hafta gittik. Daha sonra bizi gözaltına aldılar, yıldırmak için tabi. Mazlumları işkencehaneye götürdüler, onlara işkence yapıldı ama bize yapılmadı. Bizi 3 ay gözaltına aldılar, o zaman gözaltı yeri Diyarbakır Cezaevi’ydi. Bizi oradan da işkencehaneye götürdüler ama şöyle deniliyordu: İşkencehaneye gitmek Diyarbakır Cezaevi’ndeki işkencehaneden çok daha iyi. Biz 3 ay sonra tahliye olduk. Mazlum ‘ablam korktu kaçtı’ demesin diye tekrar görüşüp vedalaştım. Sadece 3 saniye görebiliyorduk, ‘Nasılsın iyi misin’ diye soruyorduk öylesine bir zulüm vardı. Bunları anlatmakla, filmini yapmakla anlatılmaz gibi, orayı yaşamak lazım. Daha sonra biz Mazlum’u göremeden ayrılmak zorunda kaldık. Esat Oktay Yıldıran, ‘Mazlumu gördün mü?’ diye sorduğunda ben görmediğim halde gördüm dedim ve İstanbul’a gittim” diye konuştu.

    “DİYARBAKIR CEZAEVİ ŞAHSINDA KÜRT HALKINI BİTİRMEK İSTİYORLARDI”

    Mart ayında tekrar Diyarbakır’a gittiğinde cezaevinde çok yoğun bir işkence olduğunu söyleyen Serap Doğan Mutlu, şöyle devam etti:

    “İnsanları kömürlüğe atıyorlarmış Mazlum’un parmakları yoktu. Ya kesilmiş ya da yenilmişti fareler tarafından. Mazlum sonuna kadar direnelim dediğinde bazı arkadaşlar ise mahkemeye gidelim sesimizi dünya kamuoyuna duyuralım öyle direnelim diyorlar ama sonrasında toparlanamıyorlar. Herkesi farklı bir yere gönderiyorlar ve cezaevinde teslimiyet başlıyor. İnsan gerçekten bir şey diyemiyor o işkencelere dayanmak her yiğidin harcı değil. 35. koğuşta direnenler varmış. Esat Oktay Yıldıran ‘sizi öyle bir duruma getireceğim ki siz insanlıktan çıkacaksınız ve kendinizden utanacaksınız dışarı çıktığınız zaman insanlar sizden kaçacak’ diyor. Bunu da moral bozma veya teslim almak için söylüyor. Ben de 3 ay da olsa cezaevinde kaldım. Orada ne olacağını bilemiyorsun; tecavüz edebilirler, işkenceye götürebilirler, öldürebilirler o kadar korkunç bir yerdi. Tabi teslimiyet başlamış, ihanete doğru bir gidiş var. Mazlum o zaman ‘Bizim cezaevinde canımızı ölüme yatırmaktan başka bir şeyimiz kalmadı, tek şey kaldı o da ölmek’ diyor ve Mart 20’yi 21’e bağlayan gece eylemi yapıyor. Diyarbakır Cezaevi’nin şahsında Kürt halkını bitirmek istiyorlar. Mazlum da bunu boşa çıkartmak için bu eylemi ortaya koyuyor. Onun için Mazlum’un eylemi çok önemli çünkü daha sonra Dörtler ve ölüm oruçları böyle devam ediyor ve böylece Esat Oktay Yıldıran’ın zihniyetini boşa çıkartıyorlar. Demirci Kawa’dan sonra Mazlum’a ‘Çağdaş Kawa’ diyorlar” dedi.

    “MAZLUMUN YAPTIĞI EYLEMLE CEZAEVİNDEKİ İŞKENCELER YAVAŞLADI”

    Mazlum Doğan’ın “Teslimiyet ihanete, direniş zafere götürür” sözünü hatırlatan Serap Doğan Mutlu, Newroz’un diriliş anlamına geldiğini ve Mazlum Doğan’ın da böyle bir eylem ortaya koyduğu için Newroz denildiği zaman Mazlum’un mutlaka akla geldiğini belirterek, şunları kaydetti:

    “Biz Mazlum’a ‘onlara evet deyin, köprüden geçinceye kadar ayıya dayı deyin’ dediğimizde o bize şunu söylüyordu: Biz eğer onlara evet dersek onlar bize daha çok şey yaptıracaklar evet demekle olmuyor, bizim direnmemiz lazım diyordu. Eğer Mazlum eylemi ortaya koymasaydı ve teslimiyet başlasaydı dışarıda da bir cesaret kırılması hali olacaktı. Onların direnişiyle her şey çok daha farklılaştı. İlk kutladığımız Newroz’larda birkaç kişi oluyorduk ama şimdi binler, on binler olmuş. Newroz’u her seneden daha coşkulu bir şekilde kutlamalıyız, çünkü Newroz ile bizi test ediyorlar.”

    Cihan BERK/DERSİM

  • Kelepçeli muayeneye karşı çıkan mahpusa işkence: Dakikalarca darp etmişler!

    Kelepçeli muayeneye karşı çıkan mahpusa işkence: Dakikalarca darp etmişler!

    PİRHA- Hasta mahpus olan ağabeyinin tedavi olmak için götürüldüğü hastanede asker ve doktorun işkencesine maruz kaldığını aktaran Dilan Mollaahmetoğlu, “Kelepçeli şekilde tedavi olamayacağını söyleyen ağabeyime doktorun gözleri önünde askerler saldırıp dakikalarca darp etmişler. ‘Burası devletin hastanesi, seni öldürürüz’ deyip küfürler etmişler ve yüzüne tükürmüşler” dedi.

    Cezaevlerinde yaşanan kötü muamele, işkence ve hak gasplarına bir yenisi daha eklendi.

    Son olarak hasta mahpus olan abisinin maruz kaldığı durumu dile getiren Dilan Mollaahmetoğlu, hasta ağabeyinin tedavi olmak için götürüldüğü hastanede asker ve doktorun işkencesine maruz kaldığını aktardı. Mollaahmetoğlu, abisinin elleri kelepçeli bir şekilde muayene edilmek istendiğini, bu duruma karşı çıkınca da askerlerin dakikalarca işkencesine maruz kaldığını anlattı.

    Hapishane yönetiminin ise yaşanan işkenceyi raporlamadığını vurgulayan Mollaahmetoğlu, işkencenin üstünün örtülmek istendiğini kaydederek, işkenceyi gerçekleştirenler ve üstünü örtmeye çalışanlar hakkında suç duyurusunda bulunduklarını belirtti.

    “20 YILLIK CEZANIN ÜSTÜNE DİSİPLİN SORUŞTURMALARIYLA 20 YIL DAHA EKLEDİLER”

    Dilan Mollaahmetoğlu, ağabeyi Latif Mollaahmetoğlu’nun 9 buçuk yıldır siyasi nedenlerle tutuklu olduğunu ve bu sürenin son 5 yılını hükümlü olarak geçirdiğini belirtti. Abisinin 20 yıl kesinleşmiş cezası olduğunu da kaydeden Mollaahmetoğlu, abisinin kaldığı hapishanelerde yaşadığı hak ihlallerine karşı direndiği için hakkında disiplin soruşturmaları açıldığını ve bu soruşturmalar sonucunda 20 yıla yakın daha ceza aldığını söyledi. Mollaahmetoğlu; “Siyasi tutsaklar disiplin cezalarıyla sindirilmeye çalışılıyor. 20 yılın üstüne 20 yıl daha eklediler. Bu durumun hukuka, vicdana, ahlaka sığar bir yanı yok. Bu da aslında bir çeşit işkence yöntemidir” dedi.

    “KELEPÇELİ BİR ŞEKİLDE MUAYENE ETMEYE ÇALIŞMIŞLAR”

    Ağabeyinin şu anda İzmir 2 No’lu F Tipi Hapishanesi’nde kaldığını aktaran Mollaahmetoğlu yaşanılan işkence olayına dair şunları dile getirdi:

    “Ağabeyimi 4 Mart günü mide ağrısı sebebiyle İzmir Yeşilyurt Hastanesi Gastroentoloji bölümüne götürüyorlar. Burada ki doktor abimin ellerinde bulunan kelepçenin çıkarılmamasını istiyor. Kelepçeli bir şekilde muayene etmeye çalışıyor. Abim de bunun üzerine doktora durumunu anlatıyor. Bu şekilde sağlıklı bir tedavinin gerçekleşemeyeceğini, kendisini mahkum olarak değil hasta olarak değerlendirmesi gerektiğini söylüyor. Ancak doktor tavrından vazgeçmiyor. Tartışmaya devam edip, “Bunu buraya niye getirdiniz, alın götürün. Ben imza atarım endoskopi olsun” diyor. Bunun üzerine abim itiraz ediyor ve “Beni muayene etmeden imza atamazsınız” diyor. Abim karşı çıkınca tartışıyorlar ve askerler doktorun isteği üzerine abimi çekerek zorla dışarı çıkarıyorlar.

    “SLOGAN ATARSAN SENİ BURADA ÖLDÜRÜRÜZ”

    Ağabeyim onu çeken askere durumu anlatmaya çalışıyor ama onlar tüm düşmanlığıyla davranmaya devam ediyor. Bir de üstüne “Slogan atarsan seni öldürürüz” diyorlar. Ağabeyim de “Tedavi hakkımız engellenemez” diye slogan atmaya başlıyor. 4 asker bir anda abime işkence yaparak, sürükleyerek yere yatırıyorlar. Postalları ile yüzüne ve boynuna basmışlar. “Burası devletin hastanesi, burada öldürürüz seni” deyip küfürler etmişler ve yüzüne tükürmüşler. Sonra yangın merdiveninin boşluğuna çekip dakikalarca orada tüm vücuduna tekme ve yumruk atmaya devam etmişler. Tüm bu işkencelere maruz kalırken elleri kelepçeli halde. Kelepçelerine askerler ayakları ile basıp kollarını kırmaya çalışmışlar. Yüzüne boynuna basmaya devam etmişler. Sonrasın da merdivenlerden sürükleyerek aşağı boş bir alana götürmüşler. Orada da işkence yapmaya devam etmişler. Bu sefer 4 asker daha katılmış.”

    “HAPİSHANE İDARESİ İŞKENCENİN ÜZERİNİ ÖRTMEYE ÇALIŞIYOR”

    İşkence izlerinin ağabeyi Latif Mollaahmetoğlu’nun vücudunda hala mevcut olduğunu ancak bunun raporlaştırılmayarak üstünün örtülmeye çalışıldığını vurgulayan Mollaahmetoğlu; “İşkencelerin ardından ağabeyim hapishaneye getiriliyor. Israrı sonucu Adli Tıp’a götürülüyor ama orada hiçbir film, emar v.s çekilmeden sadece doku zedelenmesi denilerek bir rapor tutuluyor ve geri gönderiliyor. Günlerdir boynu, burnu ve kuyruk sokumundan dolayı yatamıyor. Boynunu kullanamıyor. Etkin bir şekilde muayene edilmiyor. Hapishane idaresine “Bu yaraların fotoğrafını çekin” demesine rağmen yapmamışlar. “Bizlik bir durum yok” diyerek üzerlerinden atmaya çalışmışlar. Ağabeyimi linç etmeye çalışan bu askerler ve linçi destekleyen doktorun tavrı tamamen düşmancadır” şeklinde konuştu.

    “HAPİSHANELERDE YETERLİ VE SAĞLIKLI BİR ŞEKİLDE TEDAVİ OLABİLME SİSTEMİ İŞLETİLMİYOR”

    Ağabeyinin şu an hasta olduğunu ve tedavi görmesi gerektiğini belirten Mollaahmetoğlu, ağabeyi gibi onlarca hasta mahpusun olduğunu anımsatarak, “Biz ailecek hem abim için, hem de diğer hasta tutsaklar için elimizden geleni yaptık. Hasta tutsakların tedavi hakları engelleniyor. Yeterli ve sağlıklı bir tedavi olabilme sistemi işletilmiyor. Hastaneden randevu almak istediklerinde aylar sonrasına gün veriliyor. Pandemi sürecinde ağabeyimin safra kesesi patlamıştı ve zehirlenme ihtimali vardı. Ameliyat oldu ve tek kişilik bir hücrede, tek başına tutuldu. Kendi öz bakımını yapamayacak durumdaydı. Safra kesesi ameliyatının önemli bir şey olmadığını, ağabeyimin yardım alabileceği birisine ihtiyaç duymadığını söyleyerek yanında olmamızı engellediler. Ağabeyim uzun yıllardır hapishanedeydi ve zaten bağışıklık sistemi çökmüş durumdaydı. Bu durumdaki bir insan tek başına kalamaz. Ayrıca pandemi süreci olmasına rağmen temizlik için gerekli gereçlerde kendisine verilmedi. Defalarca hapishane idaresi ile görüştük. Hiçbir talebimizi yerine getirmediler. O süreçte Bolu F Tipi’ndeydi. Pandemi süreci olmasına rağmen maske ve çamaşır suyu dahi kendisine verilmedi. Biz orada bulunan tutukluların aileleri olarak suç duyurularında bulunduk, bu durumu basında gündeme getirdik de ondan sonra çamaşır suyu ve maske verilmeye başlandı. En basit ve temel haklar bile bu şekilde engellenebiliyor” dedi.

    “TUTSAK AİLESİ OLARAK BU İŞİN PEŞİNİ BIRAKMAYACAĞIZ”

    Mide ağrısı var diye gittiği hastaneden ağabeyinin cenazesini göndermeye çalıştıklarını söyleyen Mollaahmetoğlu son olarak şunları aktardı:

    “Sadece mide ağrısı var olarak çıktı o hapishaneden ancak döndüğünde birçok yerinde darp ve işkence izi vardı. Kendisi bu haldeyken revire çıkmak istediğini, kendisine yapılan işkenceleri rapor altına aldırmak istediğini söylemiş ancak bu durum hapishane yönetimi tarafından engellendi. Biz aileler olarak avukatlarımız ile birlikte hukuki süreci başlattık. Hem hapishaneye yönetimi, hem de bu işkenceyi yapan askerler ve doktor hakkında suç duyurusunda bulunduk. Birçok insan hakları deneğine, vakfına da başvurduk. Milletvekilleri ile de görüştük. Vekiller işkence olayı ile ilgili önerge verdi. Biz bir tutsak ailesi olarak bu işin peşini bırakmayacağız. Bu işkenceyi de her yerde teşhir edeceğiz.”

    Melis CİDDİOĞLU/ANKARA