Etiket: Koçgiri

  • Varto ve Koçgiri: aşiretten cumhuriyet’e iki alevi örneği

    Varto ve Koçgiri: aşiretten cumhuriyet’e iki alevi örneği

    Erdal Gezik

    (Kırkbudak -Journal of Anatolian Folk Beliefs, 2005, nr 4, p. 27-48)

    Varto ve Koçgiri

    aşiretten cumhuriyet’e iki alevi örneği

    Özet: Bu makale, Alevilerin, özelde Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal’le, genelde Cumhuriyet’le olan ilişkilerini, Varto ve Koçgiri Alevileri bağlamında incelemketedir. Dersim Alevilerinin değişik kollarına bağlı bu iki bölge aşiretleri, 1918 ve 1923 yılları arasında Kemalist harekete yönelik farklı tutum sergilemişlerdir. Varto Alevileri’nin Cumhuriyet’i destekleyici bir tutum içinde olmalarına karşın, Koçgiri Alevileri karşıt bir duruş sergilediler. Makalede bunun nedenleri irdelenmektedir. Sonuçlar şöyle özetlenebilir: Varto Alevleri’nin Cumhuriyet’i desteklemeleri, birçok araştırmacının ileri sürdüğü gibi M. Kemal’in ilerici fikirlerinden ötürü değil, Varto’daki aşiretler arası ilişkiler ile inançsal farklılıklardan kaynaklanmaktadır. Koçgiri’deki durum ise daha zor bir izahata işaret etmektedir. Kürt Ulusçuluğu fikri, buradaki karşıtlığın ana nedeni olarak belirmektedir.

    Çocukluğumun geçtiği Erzincan’daki evimizin oturma odasının bir duvarında Ali ve çocukları Hasan ile Hüseyin’in tasvir edildiği bir resim, diğer duvarında ise Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal’in asker üniformasıyla çekilmiş bir portresi asılıydı. Resimler babam tarafından asılmıştı. Yaz ayları Dersim’den ziyaretimize gelen dedem ise, her seferinde Mustafa Kemal’in resmine baktığında başını sallardı. Babamı sevdiğinden dolayı onun fotoğrafını indirmediğini söylerdi. Neden indirmek istediğini ise anlatmazdı.

    Ali ve çocuklarının resmi ise hiçbir zaman söz konusu olmadı. Onlar sanki aileden birileriymiş gibiydiler. Kış akşamları annem bizi çevresine topladığında sık sık iki konu hakkında bahsederdi: Kerbela’da Hasan ve Hüseyin’in yaşadıkları acılar ve 1938 yılında Dersim’de ‘bize’ yapılan zulüm. Bazen gözyaşlarını tutamayıp ağladığında, biz de onunla ağlardık. Kerbela’dan bu yana çektiğimiz acılar için.

    Böylelikle odamızın iki duvarı, yetmişli yılların ortasında çocuk dünyamızı meşgul etmeye başlamıştı; Dersim’le ilgili duyduğumuz tüm aktarılanlardan sonra Mustafa Kemal’in evimizde asılı resmine nasıl bakmalıydık? Babama göre, o bizim kurtarıcımızdı; O olmasaydı, biz Alevilerin durumu hiç değişmeyecekti. Alevileri, Hasan-Hüseyin’den bu yana zulüm yapan Emevi sülalesinin baskılarından o kurtarmıştı. Annem ve dedem ise açıkça onun hakkında bahsetmezlerdi, ama tepkileri ve anlattıkları başka yönde düşünmemizi mecbur kılıyordu.

    Yirmibeş yıl aradan sonra yine Erzincan’da bu soruyla meşgul bir ortama kulak misafiri oluyorum. Bir grup yaşlı adam, Mustafa Kemal ve Cumhuriyet’le ilgili bir tartışma yapıyor. Onları dinlerken, çocukluğumdaki o resimler ve sohbetler gözlerimin önünden geçiyor. Konuşulanlar ne kadar tanıdık geliyor…

    Konunun yalnızca günlük sohbetlerin ilgi odağı olmadığını biliyorum. Cumhuriyet ve Aleviler, ya da Mustafa Kemal ve Aleviler son onbeş yılın Alevi yazımını meşgul eden önemli meselelerden birisidir. Farklı yaklaşım ve tahlillerin yapıldığı, yoğun tartışma içeren bir konu. Değerlendirmeler, Alevilerin bir bütün olarak başından itibaren Mustafa Kemal’in ve Cumhuriyet fikrinin yanında olduklarından tam aksine Mustafa Kemal ve Cumhuriyet’in onlara yeni bir baskı ortamı getirdiği uçlar arasında gezinmektedir.1

    Aleviler ve Cumhuriyet arası ilişkilere bütünsel kavramlar aracılığıyla bakmak yerine, ilk dönemi esas alarak, farklı bölgeler açısından irdelemek daha yerinde olacaktır. Çünkü bilgilerimiz bir bütün olarak ‘taraftar’ veya ‘karşı’ bir Alevi tutumundan bahsedilemeyeceği yönündedir. Bu önveriden çıkarak Cumhuriyet’in kurulma aşamasında farklı tutum sergilemiş iki Alevi bölgesiyle bu makalede ilgilenilecektir. Birincisi, Cumhuriyet’in kurulma aşamasında onunla karşı karşıya gelen Koçgiri (Sivas); ikincisi ise, aynı dönemlerde Cumhuriyet’in yanında yer almış Varto (Muş) bölgesidir. Alevi Kürt aşiretlerinin yaşadığı bu bölgelerin, Cumhuriyet’le ilişkilerinin neden farklı bir hal aldığı sorusuna cevap verilmeye çalışılacaktır.2

    Varto’lu Türkler – Koçgiri’li Kürtler

    Varto ve Koçgiri’de yaşanan olaylar bölge kökenli araştırmacıların da ilgi odağıdır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında hakim olan siyasi tercihler, bölge araştırmacıları tarafından da sürdürülmeye devam etmektedir. Konuya ilgi salt tarih tartışmasıyla sınırlı kalmamaktadır. Yaşanan olaylara yaklaşım, etnik tercihi doğrudan belirleyen önemli bir kıstastır.

    Varto bölgesiyle ilgili yazan Mehmet Şerif Fırat, Mehmet Halit Fırat ve Burhan Kocadağ gibi kişiler, bölgelerindeki gelişmeleri başından itibaren Alevilerin bilinçli bir tercihi olarak değerlendirmektedirler. Onlar, bu bilincin iki kaynağı olduğuna vurgu yaparlar: Cumhuriyetin kurucularının ilerici- aydın fikirleri ve bölgenin ve yeni liderlerin ‘Türk’ karakteri. Yazarlar bölge Alevilerinin Türk kökenli olduğunu ısrarla vurgularlar.3

    1 Bkz. Öz (s. 8): ‘Atatürk, Anadolu’ya geçtikten sonra en yakın destekçileri Alevi-Bektaşiler olmuşlardır. Karşılayanlar, konuk edenler, yanında yer alanlar çoğunlukla Alevi-Bektaşilerdir.’; Cem (s. 34): ‘… Cumhuriyet yöneticilerince öylesine bir politika izleniyordu ki, bunun Kürt toplumunun öteki kesimleri gibi Alevi Kürtler açısından da endişeye yol açmaması düşünülemezdi.’ Konuyla ilgili bir değerlendirme için bkz. Bahadır.

    2 Bu makalede 1921 Koçgiri ve 1925 yılında Varto’daki olayların akışı detayla işlenmeyecektir. Her iki bölgeyle ilgili değişik çalışmalarda bu yönde bilgi bulmak mümkündür. Koçgiri için bkz. Dersimi (1988, 1992), Kemali, Çiçek, Balcıoğlu, Olson (1989b), Kieser (1994); Varto için bkz. Fırat (1968), Fırat (1986), Kocadağ, Olson (1989a), Bruinessen, Hallı.

    3 Mehmet Halit Fırat’ın şu sözleri bu tutumun iyi bir özetini vermektedir: ‘Safsata ve hayali şeylerden nezih olan laik cumhuriyet şeklini asırların hasretiyle bekleyen Alevi Türkler, Atanın ilkelerini mukaddes ve mübarek birer ükde ve imde gibi yüreklerinde sakladıkları ve gerektiği zaman tereddütsüz silahlara  sarılarak bu mübeccel ilkeleri hilafet, saltanat ve şeriatın kana susamış destürlerinden kurtarmağa ifayı vazife ve fedayi can eyledikleri gün gibi meydandadır.’ (Fırat, M. H., s. 10)

    4 Taşpınar, s. 52; Zürcher, s. 159.

    5 Bozarslan s. 170; Olson (1989a),s. 22; Tunaya, s. 200-1. 6 Bkz. Göldaş, s. 208-233.

    7 Dersimi (1988), s. 123.

    Koçgiri kökenli Mamo Baran, Evin Çiçek ve Ali Kendav gibi araştırmacılar ise, her iki konuda zıt görüş belirtirler. Onlara göre bölge Alevilerinin Kürt kökenli olmaları gelişmelerin belirleyicisi olmuştur. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının başından itibaren bu kimliğe karşı uyguladıkları baskıcı siyaset, Koçgiri ayaklanmasına yol açmıştır. Sonraki yıllarda uygulanacak politikalar, Koçgirili liderlerin haklılığını gösterecektir.

    Her iki yaklaşımın, Cumhuriyet’in kurucularının 1918-23 arası taşıdıkları fikirlerle ilgili tespitleri kimi sorunlar taşıyor. Her şeyden önce Kemal ve arkadaşlarının bu dönemde ne ilericilik ne de Türkçülük adına açıkça ilan edilmiş programları vardı. Kemal, Doğu bölgelerinde yaptığı propaganda da ‘İslam birliği’ ve ‘halifeliği savunma’ olgularını öne çıkartmaktaydı.4 Anadolu’da Yunan ve Ermeni kuvvetlerinin varlığı onun bu propagandasını etkili kılmaktaydı. Ayrıca, Mustafa Kemal bu dönemde Türkler ve Kürtler’in birlikteliğine vurgu yapmaktan çekinmiyor, ileride Kürtler için bir otonomi olanağını açık tutuyordu.5 Buna rağmen, onun, bu dönem bile, Kürtlerin ayrılıkçı eğilimleri konusunda dikkatli olduğuna dair veriler vardır. Bu yüzden, Kürt faaliyetlerine karşı başından itibaren tedbir almayı ihmal etmediği gibi,6 Kürt ileri gelenlerini, Koçgiri liderleri de dahil, Ankara sürecine dahil etmekte de ısrarlıydı.7

    Kemal’in bu uyuşumcu siyaseti, 1923 sonrası yıllarda zamana yayılarak değişecekti. Bu yüzden, Vartolular’ın bu erken dönemde onun ilerici yanını; Koçgirililer’in ise onun aşırı Türk milliyetçisi olduğunu görmüş olup, tutumlarını buna göre belirledikleri yorumu tartışmalıdır. Her iki konuda da veriler ve tahminler olsa da, bölge Alevilerini harekete geçirecek kadar etkili olmaları zayıf görünmektedir; çünkü farklı seçimleri belirleyecek nedenler, Mustafa Kemal’in Anadolu’ya gelişinden önce başlamıştı.

    Alevi Kürtler

    Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde Anadolu kırsalında yaşayan Aleviler, iki dinsel merkeze sahipti. Birincisi Hacı Bektaş dergâhı, diğeri ise Dersim (bugünkü Tunceli) bölgesi idi.

    Geçmişi 14. yüzyıla kadar giden Hacı Bektaş dergâhının, doğu bölgeleri hariç Anadolu Alevileri için önemli bir yeri vardı. Bu merkezden kırsal bölgelerdeki Alevilerin büyük bölümü kendisine bağlı yerel ‘dedeler’ aracılığıyla yönetilmekteydi. Dergâh‘dan buralara yapılan yıllık ziyaretlerle ilişkiler süreklileştirilmişti. Bektaşi dergâhının sahip olduğu geniş taraftar ağını yaratmasında, onun Osmanlı merkeziyle olan ilişkileri belirleyici olmuştu. Kurulduğu geç Orta Çağ’dan, kısa bir dönem için kapatıldığı 1826 yılına kadar, bu ilişki yalnızca 16. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı – Safavi savaşları süresinde kırılma noktasına gelmişti. Herhalde, Osmanlı’nın Şii Safavilerle yaşadığı sürtüşmelerin en önemli kurbanlarının Anadolu’daki Aleviler olduğunu söylemek yanlış olmaz. Onlar, Safaviler’le işbirliği içinde oldukları için Osmanlı tarafından cezalandırıldılar ve uzun süren bir geri çekilme dönemini yaşadılar.

     

    İmparatorluk açısından bakıldığında dergâh, Anadolu’daki aykırı Türkmen aşiretlerini kontrol etmek için bir araçtı. Aşiretler açısından ise, kendileriyle aynı inancı taşıyan bu dergâha bağlı olmak, merkezi baskıdan korunmak için bir kapıydı. Bu yüzden, dergâh, aşırı düşüncelerin sızması ve İran tehdidine karşı ‘gözetim’ altında tutuldu.8 Her iki ihtimalin giderek ortadan kalktığı ve Alevilerin politik merkezlerden uzak, kırsal alanlara uzun süren geri çekilişleri, dergâhın aracı işlevini bir derece azalttı. Dolayısıyla, onun 1826 yılında kapatılması, Alevi nüfusun şüpheli faaliyetleri yüzünden değil, kuruluşundan bu yana kendisine bağlanan Yeniçeri Ocakları’yla ilişkilerinden kaynaklandı. 19. yüzyılın ilk yarısında yürürlüğe konulan reformların uzantısında bu birlikler ortadan kaldırıldığında, Bektaşi dergâhı da onlarla ruhani ilişkilerinden dolayı payını aldı.

    Bektaşilerin örgütsel bağlarının olmadığı Doğu bölgelerindeki Aleviler için ise merkez, dağlarla çevrili Dersim bölgesiydi. Burada dini merkez bir tekke etrafında değil, kendilerini Ali soyuna bağlayan ve ‘Seyit’ unvanı taşıyan ruhani aileler çevresinde örgütlenmişti. Bölgedeki aşiretler için inancın merkezlerini bu aileler oluşturuyordu. Bölgenin bir Kürt beyliği olarak İmparatorluk’tan aldığı kısmi özerklik, merkezi yönetimin uzun süre buralara olan ilgisizliği ve aşiret sisteminin faal kalması, Dersim’in, yakın bir zamana kadar idarenin denetimine girmemiş olmasını sağlamıştı. Bu da bölgede çalışma yapan seyitlerin faaliyetlerini sürdürmelerini kolaylaştırmıştı.

    Bu ailelerden en önemli olan Ağuçan, Derviş Cemal, Kureş ve Baba Mansur seyitleri, karmaşık bir sistemle aşiretleri kendilerine bağlamışlardı. Aşiretlerle kurulan dinsel ilişki kalıtsal olarak kabul gördüğünden, kuşaklar ve bölgesel dağılımdan etkilenmemişti. Nitekim, Dersim yöresinden 17. yüzyıldan itibaren Sivas, Malatya, Maraş, Muş, Erzincan ve Erzurum gibi illere dağılan aşiretler, ilişkilerin kopukluğuna değil, daha da geniş bir alan yayılmasına neden olmuştu. Aşiretlerle birlikte onlar da göçlere katılmış, ya da Seyit ailelerinin üyeleri Dersim’den bu bölgelere yaptıkları yıllık ziyaretleriyle dinsel bağların sürmesini sağlamışlardı.

    Seyitler, Dersim aşiretleriyle birlikte çevre illere yayılmalarına rağmen, taraftarları arasına Kürt aşiretlerin dışında başka etnik kimlikleri dahil edemediler. Onlar, zaman içerisinde bu aşiretlerin özelliklerini almadan da kendilerini kurtaramadılar. Onlarda, tıpkı aşiretler gibi, iki düzeyde farklılık gösterirler: Birincisi, kendi içlerinde ve aralarında ailesel bazda bölünmüş olmak; ikincisi, yine aşiretler gibi Zazaca ve Kurmanci olmak üzere iki dil konuşuyor olmak. Bu faktörler, onların çalışma alanlarını sınırlamakta ve kendi aralarında güçlü bir merkezin çıkmasını engellemekteydi.9

    İmparatorluğun Balkanlar ve Orta- Doğu’da toprak kaybı, Anadolu’nun, dolayısıyla Alevilerin birçok yönden daha fazla dikkatleri üzerlerine çekmesine neden oldu. Merkezi idarenin Alevilere artan müdahalesi beraberinde farklı tepkileri getirdi. Bektaşi dergâhı açısından bu süreç 1826’da, Dersimliler için ise 1860’larda bölgenin son beyi Şah Hüseyin’in sürülmesiyle başladı.

    Bektaşiler, tekkelerinin kapatılmasından sonra, 19. yüzyılın son çeyreğinde yeniden toparlanıp, daha fazla politik gelişmelere dahil oldular. Osmanlı’nın son döneminde onun modernleşmesi için faaliyet gösteren kuruluşlar içerisinde onlar da yer aldılar. Bu çabaların sonucu olarak 1908 yılında iktidarı ele geçiren İttihat ve Terakki

    8 Faroqhi, s. 92.

    9 Grup hakkında geniş bilgi için bkz. Gezik (2000).

    Cemiyeti’nin (İTC) üyeleri arasında da vardılar.10 Bu destek, tarikatın etkili olduğu -tıpkı İTC’nin kendisi gibi- Balkan ve Trakya’daki taraftarlarıyla sınırlı değildi. Bektaşi tekkesinin sorumluları Anadolu’da Aleviler arasında İTC için destek arayışlarına katıldı. İTC’nin Türk milliyetçiliğine kayması ve yine İTC’nin bir uzantısı olarak çıkacak Kemalist hareketin aşırı merkeziyetçi ve seküler girişimlerini, tekkenin ne derecede benimsediği hakkında açık veriler olmasa da, 1908-25 arası Bektaşi liderleri iktidar sahipleriyle ilişkilerine devam edeceklerdi. 1926 yılında tarikatların yasaklanmasıyla kendi tekkelerine ikinci kez kilit vurulduğunda, bunun doğru bir karar olduğunu beyan edecek kadar Ankara’nın yanındaydılar.11

    Dersimli Alevilerin yeni dönemde Bektaşiler kadar başarılı oldukları söylenemez. Şah Hüseyin sonrası bölgeleri kargaşaya sürüklenmişti. Bölgenin güçlü aşiret yapısı ve dini düzeyde aileler bazında bölünmüşlüğü, ortak siyaset oluşturmalarının önünde büyüyen bir engel oldu. Bu yüzden 1920’lere kadar olan süreçte, bölgede, zamana yayılarak kendi içinde olduğu kadar değişik nedenlerden ötürü yönetimle çatışmaların arttığını görmekteyiz.12

    Dönem boyunca iktidar merkezleriyle ilişki kurma girişimleri de oldu. Sultan Hamit’in bölge aşiretlerini silahlı birliklere dönüştürmek için kurduğu Aşiret Alayları’na, (‘Hamidiye Alayları’ olarak da tanındı) Dersimli aşiretler de ilgi gösterdi. Bölgeye karşı duyulan güvensizlikten dolayı onlar kabul edilmediler.13 Buna rağmen birliklere subay yetiştirmek için İstanbul’da kurulan ‘Aşiret Mektebleri’ne Dersimliler’in dahil olmasına müsaade edildi.14 Yine 1. Dünya Savaşı dönemi boyunca Osmanlı cephesine dönem dönem Dersimli aşiretler de destek verdiler.15 Ayrıca 1918 sonrası Mustafa Kemal’in karşısında olduğu kadar yanında da Dersimliler olacaktı.

    Her şeye rağmen, bölge aşiretleri genelde yönetime karşı oluşlarıyla tanındılar. Bu yüzden onların yanaşma çabaları şüpheyle değerlendirildi. Kritik bir dönemde ‘Kürt ulusalcılığı’ adına isyan eden Koçgiri bunun önemli bir kanıtı oldu.16 Dersim ve çevresindeki Alevi aşiretlerin başarısız çabalarını açıklık getirmek için iki konuyu biraz daha irdelemek gerekiyor.

    Aşiretçilik, Alevilik ve Milliyetçilik

    Dersimli aşiretlerin gelişen milliyetçilikler arasında bir bütün ‘taraf’ olamamalarını engelleyen iki faktör vardı: İlki onların Alevi, ikincisi ise aşiret yapılarının özellikleriyle alakalıdır. Şiilik, tasavvuf ve tarikatçı geleneğin buluşmasının bir varyantı olan bölge Aleviliği, geç Orta Çağ’dan itibaren Seyit aileleri aracılığıyla aşiretler üzerinde etkili olmaya başladı. Barındırdığı özellikler, gelişmeler karşısında onların girişimci ve bütünleştirici olmalarını engellemekteydi.

    1. Öz, s. 13. Birge, s. 85. Bkz. Özkök, Hallı, Dersimi (1988), Kalman. 1903 yılında raportör Arif Bey, Dersimliler’in Hamidiye Alayları’na dahil edilmeleri için ilk önce bölgede asayişin sağlanması gerektiğini belirtiyordu. Bkz. Bulut, s. 122 Rogan, s. 90; Kieser’a göre, Abdülhamit’in Alevileri değişik yollarla Saray’a bağlama çabası, 19. yüzyılda misyonerlerin etkisiyle gelişen Alevi bilincinin bağımsız bir harekete dönüşmesini engelleme isteminden kaynaklanıyordu. Kieser (2000), s. 167. Dersimi (1988), s. 118; Karabekir, s. 78. Örnek için bkz. Karabekir, s. 196.

    Şii akımına mensup olmalarından dolayı sahip oldukları İmam merkezli anlayışları gereğince, en önemli politik istemleri, halifeliğin İmam soyunu temsil edenlere verilmesiydi.17 Bu da onları Sünni halifelerle karşı karşıya getirmekteydi. 16. yüzyılın başlarında Şah İsmail’in başarısız girişimi, taraftarları olan toplumun uzun süre merkezi iktidardan uzak yaşaması ve bölgede aşiretler üzerinde kurdukları göreceli iktidarları onların bu hedefini geri plana itti. Yerine konumlarının kabullenmesiyle sınırlı bir siyaset sürdürdüler.18

    Yanısıra sahip oldukları tasavvuf düşüncesi de, 20. yüzyılda boy gösteren milliyetçi hareketlere mesafeli olmalarına neden oldu. Tasavvuf düşüncesinde hakim olan sevgi söylemi onları hümanistleştiren önemli bir etkendi. Özünde tüm toplumlara eşit bakan, adaletsiz ve eşitsiz dünya düzenine karşı çıkan bu söylem, onlara adaletsiz iktidardan uzak durmalarını da öğütlüyordu.19

    Ayrıca, sahip oldukları ‘tarikat’ anlayışlarıyla da bu ikilemler örtüşmekteydi. Tarikat fikri, Tanrı’yla yeniden bütünleşmek için öngördükleri dört aşamalı anlayışlarının ikincisini temsil etmekteydi. Karşıtları olan Sünnileri –tıpkı Hıristiyan ve Yahudileri de gördükleri gibi- bu aşamaların ilk basamağını temsil eden ‘şeriat’ kapısında değerlendirdiklerinden, ruhani düzeyde kendilerinden bir derece aşağıda görmekteydiler. Bu yaklaşım onlara farklı oldukları bilinci yanısıra farklı davranmaları gerektiğini de öğütlüyordu. Düşünsel olarak Sünnilerin taklit edilmesini olanak sunmayan bu anlayış, 20. yüzyılda bölgede gelişen ırkın farklılığını esas alan iktidar amaçlı ‘milli’ söylemlerle mesafeli olmalarının diğer bir nedeniydi. Bu olgular onların gelişmeler karşısında pasif bir tutum içerisine girmelerine neden olurken,20 taraftarları olan aşiretlerin de dünyasını büyük oluşumlara kapatan farklı etkenler vardı.

    Aşiretler açısından, her şeyden önce aşiret için düşünmek, onun değerlerine ve reisine bağlı kalmak temel kuraldı. Hayatta kalmak ve müdahalelere karşı kendini savunmak için bu şarttı. Altmıştan fazla aşiret ve tayfanın yaşadığı bölgede, bu temel prensip tersten de formüle edilebilirdi: “Kendi pozisyonunu korumak için ötekinin yükselmesine fırsat vermemek.” Sınırlı ekonomik olanakların olduğu, güç merkezlerinden uzak bu bölgede bu güdü, sürekli sınanmakta, değişen ittifaklara ve sürtüşmelere yol açmaktaydı. Değişen birliktelikler ve çatışmalar içinde tek değişmeyen, ‘düşmanın düşmanının dostluğu’ kuralıydı -bu temelde kurulan ittifakların ne kadar göreceli ve kısa ömürlü olabileceği ise bilinmekteydi.21

    1. Momen, s. 63.

    2. Seyit ailelerinin aktardıkları efsaneler esas alınırsa, onların otoriteleri, zamanında Selçuklu ve Osmanlı Sultanları tarafından da tanınmıştı.

    3. Genelde tasavvuf akımlarında görülen bu özellik, aynı zamanda onların hayatın akışından uzak ve çelişkiler üstü bir pozisyon almalarına neden olmaktaydı.

    4. Yakın tarihte bu tespite bir istisna, Kureşan Seyitleri’nden Seyit Ali, ya da başka bir adıyla Aliye Gax’dı. O, Kureş Seyitleri içerisinde doğrudan talipleri olmayan bir ailenin üyesi olarak 1916 yılında yapılan büyük isyanın liderlerinden birisiydi (Dersimi (1988), s. 104). Kendisi hakkındaki anlatımlara göre bağımsızlık için başkaldırmıştır. Özkök de (s. 35), onun Rus işgalini fırsat bilip Dersim’in istiklali için başkaldırdığını aktarır.
    1. Çarpıcı bir örnek, Ovacık yöresinin Kalan aşiretidir. Şeyh Hasanlara bağlı Kalan aşireti kendi içinde üç ana kola ayrılır: Keçelan, Balan ve Abbasu Kor. Kalanlar 19. yüzylın son çeyreğinde ilk önce Ovacık’ın yukarı Tornova bölgesini istila ettiler. 20. yüzyılın başlarında Keçelan kolu Mercan bölgesine yerleşmeye başladıklarında, bölgenin asıl sakinleri olan Pezgevranlarla ilk sürtüşmelerini yaşadılar. Keçelanlar, Pezgevranları bölgeden atmak için kardeş aşiretleri Balanların da yöreye yerleşmelerine destek çıktılar ve birlikte Pezgevranlara karşı bir savaş başlattılar. Ağır kayıplar sonrası Pezgevranlar önemli oranda Mercan bölgesini terk etmek zorunda kaldılar. Kısa bir zaman sonra Keçelan ve Balan aşiretleri birbirleriyle

    Yükselmek için ekonomik olanakların sınırlı olduğu Dersim’de, öne çıkmanın yine de kimi yolları vardı. Bunlardan ilki, şiddet kullanma derecesine bağlıydı. Bu da çoğu zaman aşiretin nüfusu ve coğrafi konumuyla ilgiliydi. Dağlık bölgelerde yaşayan, sınırlı düzeyde tarımcılık yapan aşiretler, şiddete en fazla başvuran ve en tecrübeli olanlardı. Onlar, yetersiz üretimlerini yaptıkları talanlarla telafi etmeye çalışıyorlar ve yaşadıkları dağlık alanlar da onları karşı saldırılara karşı koruyordu. Osmanlı denetiminin zayıf olduğu dönemlerde çoğu kez Dersim dışında gerçekleştirdikleri talancılıkla geçimlerini sağlıyor ve zenginleşebiliyorlardı. Bunun bir sonucu olan nüfus artışı, yayılmayı ve toprak işgallerini de beraberinde getirmekte ve bu da aşiretlerin Dersim dışına göçlerinin önemli nedenlerinden biri olmaktaydı. Cumhuriyet’le birlikte Dersim çevresinde sağlanan denetimlerle bu aşiretler de talanlarını içe yöneltmeye başladılar. Bu da iç çatışmaların artması ve daha fazla bölünmeyi beraberinde getirdi.22

    Aşiretlerin ikinci yükselme aracı ise politik merkezle kurdukları ilişkiler olabiliyordu. Bu yönteme başvuranlar da çoğu kez şiddet uygulamaktan göreceli olarak uzak duran, ya da dağlı aşiretlerin istilası altında olan ova aşiretleriydi. Osmanlı’nın bölgeye sınırlı ilgisi uzun dönem bu aracı etkili kılmamıştı. Yönetim bölge temsilini bir beyle sınırlandırmış ve aşiretlerle kendisi arasındaki aracılığı ona bırakmıştı. Bu beylerden sonuncusu olan Şah Hüseyin’in görevine son verildiğinde, ortaya yeni bir durum çıktı. Bölgede etkili olmak isteyen yönetim, yeni aracılar yaratmak için girişimlere başladı.

    Önceki sayfalarda belirtildiği gibi, 1890’ların başlarında Hamidiye birlikleri uzantısında kurulan Aşiret Mektebleri’ne Dersimli aşiretlerin katılımına sınırlı ölçüde müsaade edilmişti. Bu mekteplere alınanlar arasında Ferhadan ve Karabalan gibi Hozat aşiretlerinin çocukları vardı. Seçim tesadüf değildi. Dersim’in idari merkezi konumundaki Hozat, Abbasan ve Qozu (Koç Uşağı) gibi aşiretlerin silahlı tehdidi altında yaşanmaktaydı. Bunu da en fazla hisseden Karabalan ve Ferhadan gibi şiddete göreceli uzak olan ova aşiretlerdi.23

    Siyasi otoriteyle yapılan bu işbirliği, Abbasan ve Qozu aşiretlerine karşı konumlarını güçlendirmek için yapılmış bir girişimden başka bir şey değildi. Bu işbirliğinin ebedi olmadığını da taraflar bilmekteydi. Sonradan Mustafa Kemal’in yanında yer alarak ünlenecek Diyap Ağa bu dönemi en iyi yansıtan kişilerdendir. Ferhadan aşireti üyesi olarak 1900’ların başında Hamidiye Alaylarında milis komutanı oldu. Buna rağmen, 1908 ve 1916’da Dersim’de yaşanan isyanların liderlerinden birisi de o idi.24 1920’de Ankara’da Birinci Meclis’e Dersim mebusu olarak girdi ve ‘biz buraya ölmek

    çatışmaya başladı. Her iki taraftan kayıplara neden olan bu çatışmalara, Pezgevranlardan boşalan yerlerin paylaşımı konusundaki anlaşmazlık neden olmuştu.

    1. Şeyh Hasanlara bağlı Qozu aşireti (Koç Uşağı), dört tayfadan oluşuyordu: Qozu, Semkan, Reskan ve Nenkan. Hozat-Çemişgezek bölgesinde bulunan engebeli Aliboğazı mıntıkası merkezleri olup, tüm Batı Dersim’e yayılmışlardı. Onlar, bölgenin en isyancı aşiretlerinden birisiydi. 1890’dan sonraki tüm isyanlarda adları geçmektedir. Üzerlerine yapılan askeri harekatlar, saklandıkları dağları ve diğer aşiret yardımları sayesinde başarısız kalmıştır. Qozuların bölgede en önemli destekçileri bir başka güçlü aşiret olan Abbasanlar’dı. 20. yüzyılda Qozular güçlerini artarak bölgenin zayıf aşiretleri üzerinde de kullanacak ve Dersim dışında yapamadıkları talanları burada yapmaya başlayacaklardı. Bu da onları artarak bölge aşiretleriyle karşı karşıya getirecekti. Öyle ki, 1926 yılında onlar üzerine yapılan tedip hareketinde birçok aşiret onlara karşı milis birliklerine katılacaktı. Abbasanlar ise bu durum karşısında tarafsız kalmayı tercih edeceklerdi. Bkz. Dersimi (1988), s. 198-203.
    1. Bkz. Uluğ, s. 37, 40.

    2. Özkök, s. 10; Hallı, s. 373; Dersimi (1988), s. 86

    için geldik’ diyerek Ankara’yı İstanbul’a karşı savunmakta ısrarlı olduğunu gösterdi.25 1925 yılında ise, Şeyh Said isyanın ilk dönem başarılarının etkisiyle, bölgedeki aşiret liderleriyle toplantı yapıp isyan etmeyi planlayan kişi de oldu. 26 Şeyh Said taraftarları yenilgiye uğradıklarında, hızla devlete bağlılığını bildirmekte gecikmedi.27 Bir başka örnek ise Karabal aşireti üyesi Hasan Hayri’ydi. O, 1890’larda kurulan aşiret mekteblerinde okumuş bir subaydı. 1916 yılında kendi bölgesinin isyana katılmaması için büyük çabalar harcadı.28 İlk Ankara Meclisi’nde yer aldı ve onun Kürt ve Türk birliğini temsil ettiğini yüksek sesle bildirdi. Buna rağmen 1925 Şeyh Said isyanıyla alakalandırıldı ve asılmaktan kurtulamadı.29

    Bu dönemde adı geçen Erzincan-Pülümür aşiretlerinden Balabanlar da ilgiye değerdir. Onlar, bölgenin lideri konumundaki Çarekan aşireti karşısında güç olabilmek için, Sultan Abdülhamit’i beklemek zorundaydılar. Bölgenin son beyi Şah Hüseyin bir Çarekan üyesiydi. Yönetim, ailenin etkisini kırmak için, Şah Hüseyin’in ölümü sonrası oğullarını Erzincan’a yerleştirmiş ve kendilerine yeni mevkiler vermişti. Onlarda yeni rollerini kabul etmiş ve böylece Çarekanların bölge aşiretleri üzerindeki etkisinin kırılma süreci başlamıştı. Sultan Abdulhamit’in siyaseti sayesinde, Çarekanların ezeli karşıtları Balabanlar da ilk defa Saray’ın desteğini aldılar. Liderleri Gül Ağa da artık ”Paşa” olanlar arasındaydı. Görevine sadıklığı, 1. Dünya Savaşı dönemince ağır kayıplar veren nadir Alevi aşiretlerinden birisi olmasına neden oldu. Osmanlı ordusuyla çatışmalara katıldığından Erzincan’ı ele geçiren Rus ve Ermeni birliklerinin baskılarından kurtulmak için aşiretiyle Malatya’ya göç etmek zorunda kaldı ve dönem boyunca Balabanlar ciddi sıkıntılar yaşadılar.30 Gül Ağa, savaş sonrası aşiretiyle topraklarına döndüğünde ”Kürtçü” eğilimler gösterdi. Koçgiri liderlerinden Alişan Bey onunla görüştüğünde, ‘hani toplarınız nerede?’ diye isyanın başarısıyla ilgili şüphelerini dile getirdi. Balaban reisleri 1920’de uluslararası kurumlara ‘Kürtler adına’ telgraflar çekip, Türklerle Kürtlerin birlikteliğini bildirenler arasında yer aldılar.31 Bu onların son siyasal eylemleri oldu.

    Aşiretlerin politik oyunları, geleneksel Dersim toplumunun dağıtıldığı 1938 yılına kadar devam etti. Oyunun kurallarının 1920’den sonra değiştiğini, daha doğrusu Ankara’nın İstanbul olmadığını geç fark edeceklerdi. Ne gariptir ki, farklı açılardan bu değişimin ilk belirtileriyle karşılaşacaklar yine de Varto ve Koçgiri gibi Alevi aşiretlerin yaşadığı sınır bölgeler olacaktı.

    Varto

    Muş ilinin kuzey batısındaki bu küçük yerleşim yerinin ünü ve hikayesi 1925 yılında Şeyh Said liderliğinde yapılan Kürt isyanının ilk örgütleyicisi olan Cibranlı Halit Bey’den kaynaklanır. Halit Bey, adının da ifade ettiği gibi Cibranlı aşiretinin üyesidir. Cibranlılar, Muş – Erzurum hattında yaşayan yarı göçebe bir aşirettir. Sünni inancından olan Cibranlılar, bölgedeki diğer Sünni aşiretler gibi aşırı muhafazakarlığıyla bilinen Nakşibendi tarikatına bağlıdırlar.

    1. Kaya, s. 33.

    1. Bayrak, s. 264, 280.

    2. Uluğ, s. 42.

    3. Kaya, s. 35.

    4. Dersimi (1988), s. 188-190.

    5. Dersimi (1987), s. 79, 85,

    6. Yıldız, s. 69.

    Cibranlılar bölgede diğer aşiretlere uyguladıkları şiddetle tanındılar. Sultan Abdulhamit’in bölgede gelişen Ermeni istemlerine karşı itaatsiz aşiretlerden faydalanmak için kurduğu Hamidiye Alayları’na, Cibranlıları da dahil etmesi onlara yeni olanaklar sundu. Halit Bey bu süreçte İstanbul’da Aşiret Mektebi’nde okudu ve 1. Dünya Savaşı’na aşiretinin başında subay olarak katıldı. Cesaretli ve yetenekli bir asker olarak tanındı. Cibranlılar, Hamidiye Alayı olarak yalnızca Osmanlı adına savaşlara katılmadılar, yeni konum ve donanımlarıyla aşiretler üzerindeki baskı ve talanlarına da devam ettiler. Hamidiye Alayları’na dahil olmayan bütün aşiretler gibi Varto’da yaşayan Alevi aşiretler de bundan payını aldı.32

    1918’de birliklerin kurucusu Abdulhamit ve onun İmparatorluğu yenildiğinde, Cibranlı Halit de hızla yeni arayışlara girdi. Kendisini kısa zamanda Kürt siyasetinin içinde buldu ve 1919 yılında bölgede Kürt devleti için çalışmalara başladı. Hazırlıkları için ilk çaldığı kapılardan birisi, kısa bir zaman öncesine kadar baskı altında tutmaya çalıştığı bölgedeki Alevi aşiretleri oldu. 1919 yılının sonlarında Karaç köyünde onlara, temsilcisi Binbaşı Kasım aracılığıyla fikirlerini aktardı. Halit Bey, Alevi ve Sünnilerin bir ırktan geldiğini, bağımsızlıklarını almak için birlikte çalışmak gerektiğini ve bu çabanın da uluslararası desteğe sahip olduğunu beyan etmekteydi. Alevi aşiretlerinin Hamit’in temsilcisine verdikleri cevap kısaydı: “Bizler öteden beri sizlerden ayrı bir zihniyetle yaşamış ve bu uğurda da hesapsız kurban vermiş kimseleriz. Bu işte sizinle birleşmeyiz ve Mustafa Kemal’in doğru yolda olduğunu da Hacı Bektaş Veli önderimizden gelen Delil’ler bizlere anlatmışlardır”.33

    Buna rağmen, Halit Bey, çalışmalarına devam etti ve planlanan isyanı örgütlemek için kurulan Azadi örgütünün içinde yer aldı. İsyanı fiilen kendisi yönetemedi. O ve onun gibi asker kökenli arkadaşları 1924 yılının sonbaharında Beytüşşebap’ta yaşanan olaylardan dolayı tutuklandı ve kısa bir süre sonra da Bitlis’te asıldı. Cibranlı Halit ve arkadaşlarının tutuklanmasından sonra Azadi örgütünün sorumluluğu Şeyh Said ve yakınındaki diğer şeyhlere kaldı. Onların liderliğinde isyan hazırlıkları devam ettiğinde, bölge Alevilerinin 1919 yılında ifade ettikleri şüpheleri gerçekleşmiş oldu.

    Alevilerin, muhafazakar Nakşibendi Şeyhlerinin yürüttüğü bir isyana destek vermeleri mümkün değildi; çünkü, belirttikleri gibi, onların başarıya ulaştıkları takdirde kendilerini iyi bir gelecek beklemiyordu. İsyanın karşısında durmaktan bu yüzden çekinmediler ve 1925 yılının ilkbaharında yer yer onlarla çatıştılar.34

    1. Fırat, M.Ş., s. 123-140; Hamidiye Alayları’na dahil olmayan Sünni Kürtler ve Ermeniler de bu aşiret birliklerinin baskılarına maruz kalmaktaydı. Bkz. Sykes, s. 406.

    2. Bu bilgiyi aktaran toplantıda hazır bulunan Mehmet Halit Fırat’tır (s. 18); Başka bir tanık ise, Mehmet Şerif Fırat’tır. Mehmet Şerif (s. 158) verdikleri cevabı şöyle özetler: ‘Biz Kürt değiliz…Bizim size itimadımız yoktur. Siz Hamidiye alayı olduğunuz yıllarda birbirimizi kırdık. Bu defa sultan olmak istersiniz, biz de size kul olamayız.’ Kocadağ ise (s. 171) Alevi tepkilerini şöyle aktarır: ‘…Alevi olduğumuz için yıllarca bizleri hor gördünüz. Bizleri ezdiniz ve silahlı adamlarınızla zaman zaman köylerimizi bastınız…Hamidiye aşiret alayı oldunuz, ilk önce bizleri kırdınız. Yarın hükümet olursanız, yine ilk önce bizi ezer geçersiniz.’
    1. Mehmet Şerif Fırat’ın aktardıklarına göre, Alevi aşiretleri bölgedeki tüm cephelerde çatışmalara katıldılar. Mehmet Şerif Fırat, hükümete sundukları tüm desteklerine rağmen, isyan sonrası neden sürgüne gönderildiklerine açıklık getirmez. Ayrıca Şerif Fırat’ın anlattıkları ordu kaynaklarınca desteklenmiyor. (Bkz. Hallı) Mehmet Halit Fırat ise, daha ölçülü bir katılımdan bahseder. O, Alevi Abdalan aşiretinden isyancılara destek sunanlar olduğunu da aktarır (s. 27).

    Koçgiri

    Cibranlı Halit’le aynı zamanda Kürt siyasetine dahil olan Alevi kökenli Kürtler de vardı. Bunlar Sivas’ın Koçgiri bölgesinde yaşıyorlardı. Koçgirililer isyanlarını organize etmekte Halit’den daha başarılı oldular -her ne kadar başarısızlık konusunda aynı kaderi paylaşsalar da. Koçgirili liderler 1920’nin temmuzunda ilk çatışmalarını yaşadılar. 1921 yılının yaz mevsimine kadar sürecek olaylar esnasında karşılarında yeni iktidar merkezi Ankara’yı ve ona bağlı güvenlik kuvvetlerini buldular.

    Sivas – Erzincan arası alana yayılmış Koçgirililer, kalabalık nüfuslarıyla, bölgede en etkili aşiret birliğini oluşturmaktaydı.35 Onların etkisini artıran başka bir faktör de, onların Dersim bölgesiyle olan güçlü ilişkileriydi. Koçgirililer kendilerini Batı Dersim’in nüfusunun büyük bölümünü oluşturan Şeyh Hasanlılara bağlarlardı. 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar da canlı kalan bu ilişki, ancak Cumhuriyet’in bölge üzerindeki kontrolünün artmasıyla yok olacaktı.36

    Koçgirililer, isyan hazırlıklarını yaptıklarında kendilerine diğer Alevi Kürt aşiretlerin, özellikle Dersim bölgesinin, ve sonra Sünni Kürtlerin yardımda bulunacağına inandılar. Beklentileri büyük çapta gerçekleşmedi. Yalnızca sınırlı bir Dersimli aşiretler kuvveti onlara destek sundu; Alevilerin büyük bölümü ve Koçgiri bölgesine yakın Sünni Kürtlerin tümü onlardan uzak durmayı tercih etti.

    Koçgiri isyanı, her ne kadar, küçük bir bölgeyi ve grubu aşmamış olsa da, üzerinde durulması gereken bir isyandır. İsyanın, Türkiye tarihinin önemli bir dönüm noktasında gerçekleşmiş olması bir yana, her şeyden önce, Alevilerin Anadolu’da uzun bir süreden sonra gerçekleştirdikleri ilk politik eylemdi. İkinci olarak, 1918 sonrası Türkiye’sinde Kürtler adına yapılmış ve açık ulusal hedefleri olan ilk isyandı. Koçgiri, o tarihe kadar hiç bir olayda adı geçmeyen, aksine yerleşik ve barışçıl aşiretlerin yaşadığı bir bölge olarak biliniyordu. Koçgiri’nin, bu ilklere imzasını atacak kadar değişmesine neler sebep olmuştu?

    1910’larda bölgede bulunmuş İngiliz Mark Sykes onları şöyle tanımlıyordu: ‘Bu insanlar farklı ve belirgin özellikleri olan bir ırktandırlar; şimdiye kadar karşılaştığım, Dürziler ve Maltyalı Sinemelliler dışında hiç bir topluma benzemiyorlar. Uzun boylu, yakışıklı ve iri yapılı tipleriyle antik çağdakilerin Jupiter Olimpos’o atfettikleri özellikleri yansıtıyorlar: dolgun dudaklı, uzun, geniş ve ipeğimsi sakal; kartal ama ince şekilli burun; büyük, siyah ve yumuşak gözler; düzgün kaşlar, yüksek ve geniş alın. Geleneklerinde aşırı derecede terbiyeli, fevkalade nazikler. Konuşma tarzlarında ise uysaldırlar. İnançları Şiiliğin ilerlemiş biçimi, dilleri ise kendine has ve Kürtçe’nin anlaşılmaz bir lehçesidir; ne Dersimliler, ne Diyarbakırlılar ve ne de Baban Kürtleri tarafından anlaşılır. Kökenlerini Dersim’e bağlıyorlar; eski zamanlarda buradan sürüldüklerine inanıyorlar.’37

    1. Koçgiri ve bölgedeki diğer Alevi aşiretler hakkında geniş bilgi için bkz. Baran, s. 28-67.

    1. Bölgede uzun dönem çalışmış yetkililerden biri olan Tankut, bu konuda şunları belirtiyor: ‘Dersimli hududu haricine taşamaz ama Dersim’in daha uzaklarda duyulabilen bir sesi vardır. O vakit, Sivas Alevilerini kımıldatmış ve onlara emir ve işaret verebilmiştir…Vatanseverliğin hududu bütün Aleviliği kucaklamak ve sarmak ister, fakat ancak ve yalnız Sivas içlerinde kabul ve hürmet görebiliyor. Başka yerlerde Dersim’in Alevi milliyeti his ve hareket uyandırmaz.’ (Bkz. Bayrak (1994), s. 444-5).
    2. Sykes, s. 373; Koçgirililerin itaatkar ve okumuş; ve bölgelerin verimli olduklarını Türk yetkililer de aktarmışlardır. Bkz. Kemali, s. 126; Ertuna, s. 53; Esengin, s. 181-2.

    İşte bu uysal Aleviler, 1920 yılında hiç beklenmedik şekilde Kürtler adına Ankara hükümetine karşı isyana kalkmışlardı. Onların da hikayeleri, dönemin diğer öne çıkan Kürtleri gibi, Sultan Abdulhamit’le başlar. Sultan Abdulhamit’in ‘Paşa’ ilan ettiği kişiler arasında, Koçgiri aşiretinin lideri Mustafa Bey de yeraldı ve böylelikle bölgesel siyasette ‘Mustafa Paşa’ olarak meşru bir konum kazanmış oldu. Onun 1900’ların başlarında erken ölümü, aşiretin liderliğinin genç oğulları Alişan ve Haydar Bey’e geçmesine neden oldu.38 Mustafa Paşa’nın eğitimli çocukları babalarından yalnız konumlarını değil, aynı zamanda ona katiplik yapmış Alişer’i de devraldılar. Böylelikle babaları öldüğünde henüz 16 yaşlarında olan bu genç aşiret liderlerinin gelişiminde sonradan ‘Alişer Efendi’ namıyla tanınacak kişinin belirleyici bir konumu oldu.39

    Sykes’ın kendine has olarak tanımladığı Koçgirililerin belki en has üyesi de Alişer Efendi idi. Onun hakkındaki dağınık bilgilere göre, 1882 yılında Koçgiri’de Şeyh Hasanlı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. İyi bir eğitim aldı ve genç yaşta Mustafa Paşa’nın danışmanı oldu. Türkçe, Kurmanci ve Zazaca dışında Rusça ve Ermenice bildiği de aktarılar. Güçlü bir propogandacı olan Alişer, aynı zamanda şiirleriyle tanınır. Alevi motifleri ve bölgenin tarihini işlediği şiirlerinde, muhalif ve Dersimci bir ruh da hakimdir. 1921 yılında Koçgiri yenilgisinden sonra sığındığı Dersim’de, öldürüldüğü 1937 yılına kadar ağırlıklı olarak Seyit Rıza’nın yanında kaldı. Alişer, ömrünün sonuna kadar tüm girişimlere rağmen teslim olmaya da, Ankara’ya olan muhalefetinden vazgeçmeye de yanaşmadı.40

    Alişer’in politik çalışmaları hakkında ilk bilgiler, 1. Dünya Savaşı süresince gelir. Erzincan’da Rus ve Ermeni birlikleriyle görüşmeler yapar. Bölgedeki kargaşadan faydalanıp, Ruslardan aldığı silahları Dersimli aşiretlere aktarır. 1918 sonrası İstanbul’da kurulan Kürdistan Teali Cemiyeti (KTC) ile ilişki kurar ve Koçgiri aşiret reisleri Alişan ve Haydar Beyi de çalışmalarının içine çeker. Faaliyetlerine kendisi gibi bir Kürt ulusalcısı olan Batı Dersim kökenli Nuri de dahil olur. Nuri Dersimi, Kürdistan Teali Cemiyeti’nin Kürt bölgelerinde örgütlenme kararı doğrultusunda Koçgiri’ye gelmişti.41 1920 yılında imzalanan Sevr Antlaşması –ki bu antlaşma bölgede bir Kürt devletinin kurulmasını öngörmekteydi- Dersimi’nin çalışmalarının hızlanmasına neden oldu. KTC ile ilişkiler 1920 yılında koptuysa da42 onlar isyan hazırlıklarına devam ettiler.

    Planlanlarına göre, isyana Dersim’in katılacağı kesindi. Dersim’in dahil olması diğer Kürt bölgelerini de teşvik edecekti. Bu yüzden Alişer sürekli Dersim’le ilişki halinde oldu. İsyan başladığında ise bizzat çatışmaları yönetenler arasındaydı.43 Dersim’den bekledikleri desteğin gelmemesiyle, isyan başladığı hızla bitti.

    Bu kısa süren, fakat bir o kadar ilginç olan isyan, yalnız Alişer’in çabalarına bağlanabilir mi? Onun işini kolaylaştıran başka faktörlere daha değinmek gerekiyor.

    1. Baran, s. 33; Kendav, s. 42.

    1. Kemali, s. 126; Uluğ, s. 50; Dersimi (1988), s. 279; Çiçek, s. 140.

    2. Alişer hakkında bilgiler, Koçgiri olaylarını işleyen tüm çalışmalarda bulunabilir. Onun hakkında ilk makale, bizzat onun öldürülmesini tertiplemiş Sevgen tarafından yazılmıştır. Alişer hakkında yerel anlatımlar için bkz. Çiçek, s. 152-63; Munzuroğlu (2002).
    3. Nuri Dersimi’nin hayatı ve düşünceleri için bkz Kieser (1997).

    4. KTC, 1918 yılının sonlarında İstanbul’da, Kürt ileri gelenler tarafından kurulmuş ve Kürtleri oluşturan tüm gruplardan üyeye sahipti. Kurulmasından kısa bir süre sonra çalışmaları yetkililerin takibine uğradı ve Kürt bölgelerinde açtığı şubeler kapatıldı. Baskılar ve bir o kadar da iç tartışmalar ve uyumsuzluklar, 1920 yılında KTC’yi dağılma aşamasına getirmişti. KTC hakkında geniş bilgi için bkz Göldaş.
    1. TBMM bünyesinde kurulan Koçgiri İnceleme Kurulu’nun raporu da Alişer’in rolüne işaret etmektedir (bkz. Kendav, s. 75-81).

    İki Dersim

    Her iki bölgedeki aşiretlerin Dersim kökenli oldukları ve işlenilen tarihe kadar da Dersim’le ilişkilerini canlı tuttukları belirtilmişti. Yine de arada önemli bir fark vardı. Koçgirililer Batı Dersim aşiret birliğine, Varto aşiretleri ise Doğu Dersim’deki aşiretlerden birisine bağlıydılar.

    Geleneksel Dersim, Batı ve Doğu olmak üzere iki gruba ayrılır. Batı Dersimlilerin büyük bölümü Şeyh Hasanlar olarak bilinirler. Şeyh Hasanlar, yirmiden fazla aşiretin oluşturduğu bir konfederasyondur. Şey Hasanların reisleri, bölgenin son muhalif liderlerinden Seyit Rıza’nın da bağlı olduğu Yukarı Abbasan aşiretinden çıkardı. Dersim’in idari merkezi Hozat olmasından dolayı, Şeyh Hasanlar siyasi gelişmelere daha fazla dahil oldular. Yanısıra 1890’lardan itibaren tüm bölgeye ilgisini yöneltecek merkezi yönetimle artarak alakadar oldular ve dönem boyunca ciddi muhalefet gösterdiler.44 Buna rağmen, Abdulhamit’in Aşiret Mektebleri’ne aldığı kişiler ve yine paşalık ünvanları vererek yönetime bağlamaya çalıştığı şahıslar -Koçgiri örneğinde olduğu gibi- bu bölgeden gelmekteydiler. Abdulhamit yönetimiyle ilişkilerin bu boyutunu yaşayan bölge Alevileri belki bundan dolayı, tıpkı Hamidiye Birliklerine dahil olan Sünni Kürt aşiretlerinde olduğu gibi, 1918 sonrası mevkilerini kaybedecekleri tereddüdünü yaşadılar. Bu yüzden Alişer, 1920 yılında Batı Dersim’de ‘hilafet ordusu müfettişi’ unvanıyla dolaşıyor ve yaptığı konuşmalarda, Mustafa Kemal’i Padişah’tan habersiz işler yapmakla suçluyordu.45

    Koçgirililer, böyle bir bölgeyle ilişki halinde olan ve desteğini alan bir topluluktu. Tıpkı Şeyh Hasanlar gibi onlar da değişik tayfalardan oluşmuşlardı. Koçgiri liderleri, İbolar olarak bilinen tayfadan çıkardı. Bölgedeki diğer Alevi Kürt aşiretleriyle (Şadilli, İzol, Canbegan, Germiyan, Çarekan) karşılaştıramayacak kadar kalabalık nüfusa sahiptiler. Batı Dersimden aldıkları desteğin yanı sıra, Abdülhamit’in verdiği statü, onları bölgenin tek yöneticisi durumuna getirdi. Ayrıca, Koçgiri’nin ekonomik açıdan daha iyi bir konumda olması, Dersim’de yaşanan aşiret çatışmaları ve çekişmelerinin burada görülmemesini sağladı. Bu da Koçgiri aşiretinin liderliğinin diğer aşiretler tarafından tanınmasını kolaylaştırmaktaydı. Dolayısıyla Koçgiri aşiret liderlerini etkilemek bölgeyi yönlendirmek için yeterliydi. Bunun için de Alişer’in konumundan daha iyi bir konum olamazdı; çünkü, Koçgiri reisleri bizzat onun yanında yetişmişlerdi.

    Abdulhamit’in siyasetinden kısmen faydalanan Koçgiri ve Batı-Dersim aşiretlerinin aksine, Varto bölgesi aşiretleri (Hormek, Lolan, Çarekan, Abdalan) tıpkı bağlı oldukları Doğu Dersim aşiretleri gibi göreceli olarak idari merkezlere uzak ve Doğu Dersim’deki gibi bir aşiretler üstü formasyona sahip değildiler. Her birinin Dersim’le ilişkisi büyük oranda kendi aşiretleriyle sınırlıydı. Ekonomik olanakların da sınırlı olması, bu bölgede çekirdek aşiretçiliği ayakta tutan başka bir faktördü. Bu yüzden aşiretler arası sürtüşmelerin zemini her zaman hazırdı. 1. Dünya Savaşı’nın bölgeye yıkıcı etkileri, bu sürtüşmeleri daha da derinleştirecek bir zemin hazırladı. Varto Alevilerinin bu yapıları, Sünni Cibranlılar’ın baskılarına karşı ortak cephe oluşturmalarını

    1. Osmanlı kaynakları onlar hakkında şu tespitleri aktarırlar: ‘Dersim’de 5000 kişilik küçük bir ordusu ile ve bölgesinde o zamana göre tahkim edilmiş beş kaleciği ile duruma tamamen hakim ve Türklere düşman olan Şeyh Süleyman ailesinin (Seyit Rıza’nın dedesi- y.n.) mühitine ise hükümet nüfuzu asla yanaşmadı.’ Bkz. Hallı, s. 370-1.

    1. Kemali, s. 127.

    engellemekte ve bu da onları kendilerini savunmak için dış destek aramaya zorlamaktaydı.46

    Aslında Varto bölgesinin, Koçgiri’yle paylaşmadığı ve onu daha fazla meşgul eden başka bir sorunu vardı.

    Kürt Olmanın Sorunları

    Varto bölgesinde etnik kimliğin tanımı Koçgiri’deki gibi belirgin değildi. Ağırlıklı olarak Alevilerin Kürt, Sünnilerin ise Türk olduğu Sivas-Erzincan hattında, Koçgirililer için her iki özellikleri tartışmasız bir bütünlük oluşturmaktaydı. Aleviliğin Kürt, Sünniliğin ise Türklükle özdeşleştirildiği bu bölgede genel olarak her düzeyde bu tanımlamalar kabul görmekteydi.47 Bu yüzden örgütlenmelerinin ilk önemli toplantısına Hüseyin Abdal tekkesinde yapabiliyor, veya isyanın örgütleyicisi Kürt ulusalcısı Alişer’in şiirlerinde de bir o kadar da Alevi motifleri görmek mümkündü.

    Varto bölgesinde ise durum biraz daha karışıktı. Alevi ve Sünni nüfusun eşit orantıda olduğu bu bölgede, Sünni Cibranlılar silahlı güçleriyle baskın bir konumdaydılar. Sultan Hamid 1890 sonrası bölgedeki tercihini Cibranlılar lehine yapıp onları Hamidiye Alaylarına dahil ettiğinde, bu onların baskılarını meşru bir destekle artırarak sürdürmelerini sağlamıştı. Bu yüzden 1890 sonrası süreçte iki topluluk arası dini farklılık yanı sıra, siyasi ayrım da daha da derinleşti. Böylelikle Alevilerin, Cibranlıları koruyan İstanbul’a karşı mesafesi de arttı. 1918’de İmparatorluğun dağılma arifesinde Cibranlı Halit kendi konumunu koruyabilmek için Kürt cephesine geçip, Alevi aşiretleri de buna davet ettiğinde mümkün olmayan bir şeyi gerçekleştirmek istiyordu.

    Aslında, toplantının yapıldığı tarihe kadar, Cibranlılar, Alevileri Kürt cephesine dahil olarak görmeleri de tartışmalıdır. Koçgiri bölgesinin aksine, Varto’da ‘Kürt’ terimi ‘Müslüman’ olmakla eş tutulmaktaydı. Bölge Sünnilerince Aleviler, Müslüman olarak kabul edilmediklerinden, Kürt sayılmazlardı. Aleviler ‘Kızılbaş’ veya ‘Alevi’ olarak adlandırılır ve kendilerini de bu terimlerle tanımlarlardı.48

    Sünni ve Osmanlı karşıtlığının bizzat Cibranlılarla olan günlük sürtüşmelerle canlı tutulduğu Varto’da, örneğin, Bektaşi temsilcilerinin iktidar lehine çabaları da daha başarılı olmaktaydı. Onlar, bu tür girişimleri 1. Dünya Savaşı esnasında Koçgiri ve Batı Dersim’de yapmışlar, fakat Varto’daki ikilemleri yaşamayan bu bölgede sonuç alamamışlardı.49 Tekke’nin, Mustafa Kemal hareketiyle yakın ilişkilerini bölge aşiretlerine aktarma çabalarının ise, farklı bir durum yaşayan Varto Alevileri üzerinde etkili olduğu açıktı.50

    Cibranlı Halit’i koruyan Osmanlı’nın yıkılmasına Varto’lu Aleviler yalnızca sevinebilirlerdi. Mümkün olduğu yerde ise bu süreci desteklemekten de kaçınmadılar.

    1. Bu durum onları kimi zaman başka Hamidiye Alayları’nın paşalarında destek aramaya kadar götürmekteydi. Bkz. Fırat (1986), s. 140.

    2. Örnekler için bkz. Kemali, s. 275; Hallı, s. 336.

    3. Varto bölgesinde iki grup arası ilişkilerin günlük yansımaları için bkz. Fırat, K. (2000)

    4. Dersimi (1988), s. 94-8; Kendav, s. 43.

    5. 1918-25 arası Varto’da Bektaşi çalışmalarının için bkz. Fırat (1968), s. 14-5, 18, 30.

    Kürtçe Konuşmanın Sorunları

    Varto’daki Sünni ve Alevi aşiretleri arasında başka bir fark da konuştukları dillerden kaynaklanıyordu. Burada Sünni aşiretler Kurmanci, Alevilerin büyük çoğunluğu ise Zazaca konuşması, onların karşı karşıya gelişlerinin nedenleri arasında olabilir mi?

    Bu bölgelerde genel olarak iki grup içerisinde de iki dil yaygındı ve bu her yerde Alevi- Sünni ayrımına tekabül etmezdi. Sünni Kürtler içerisinde Zazaca ve Kurmanci konuşanlar olduğu gibi, Alevilerde de bununla karşılaşılıyordu. Alevi Kürtler için bu ayrım bölgesel bazda şöyle ifade edilebilir: Dersim içinde çoğunluk Zazaca konuşurken, Mazgirt, Pertek, Hozat gibi ilçelerde önemli sayıda Kurmanci konuşan topluluk vardı. Yine Dersim’i çevreleyen illerden Erzincan, Erzurum, Bingöl, Muş, Elazığ’daki Alevilerin çoğunluğunun dili Zazaca iken; Sivas, Malatya ve Maraş ve kısmen Erzincan bölgesindeki Alevilerin dili ağırlıklı olarak Kurmanci idi. Yan yana yaşadıkları yerlerde ise genelde aşiretler iki dilli olmaktaydı. Bu farklılıklar, Alevi aşiretleri arasında bir ayrıma yol açtığına dair veriler yoktur. Zaten onları birleştiren ve kimliklerinin önemli bir parçası olan Alevi inancın temsilcileri olan Seyit aileleri de kendileri gibi iki dilliydiler.

    Diğer yandan Alevi Kürtlerin dillerine karşı özel ilgilerini gösteren fazla bir veri de yoktur. 19. yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlı sınırları içinde gelişen Kürtçülük çalışmaları, Sünni Kürt kökenli aydınların girişimiyle Kurmanci’nin yazı dili olarak yaygınlaşmasını da sağlamıştı.51 Alevi Kürt ileri gelenlerinden de bu çalışmalar içerisinde yer alanlar olmasına karşın, bu onların kendi dillerine karşı böyle bir çaba göstermelerine yol açmadı. Bildiğimiz kadarıyla bu yönde tek istisna Alişer olmaktadır. O, Koçgiri isyanının hazırlığı sırasında Kürdistan Teali Cemiyet (KTC) tarafından çıkartılan Kurmanci ‘Jin’ dergisini bölgesinde dağıtımı ve okunmasını teşvik etmiş ve Kürtçe konferanslar vermişti.52 Yine onun, Koçgiri ve sonrası Dersim’de Kürtçe’nin daha aktif kullanımı için çaba sarf ettiği yönünde bilgiler vardır.53

    Koçgiri bölgesinin Kurmanci ağırlıklı olması ve okur oranının yüksekliğinin Alişer’in propagandalarının cevap bulmasına ne kadar katkı sağladığını tespit etmek zordur. Aynı zorluk, ters bir durum yaşayan Varto’da ne kadar etkili olduğu için de geçerlidir.

    Yine de dil faktörünün her iki bölgede etkisinin sınırlı olduğu kanısı ağır basmaktadır. Bu önceden belirtildiği gibi, salt Alevi Kürt aşiretlerin dillerine olan ilgisizliğine bağlı değildir. Varto bölgesinde konuşulan farklı dillerin sorunların ağırlaşmasına katkı yaptıklarına dair veriler yoktur. Tam aksine burada iki dillilik yetişkinler arasında yaygın bir fenomendi. Varto’da Zazaca konuşanlar Kurmanci’yi, Kurmanci konuşanlar da Zazacayı kendilerine yabancı görmezlerdi. Ayrıca dil önemli bir etken olsaydı, Alevilerin Şeyh Said isyanına biraz daha ilgili olmaları gerekiyordu. Çünkü, 1925 isyanının liderleri (Şeyh Said dahil) ve katılan tabanın önemli bölümü Zaza idi. Varto Alevileri için bu da dikkate değer bir özellik değildi; çünkü, Said ve taraftarları her şeyden önce dini kimlikleriyle tanınmaktaydılar.

    Kürt ulusalcılığının Kurmanci konuşan Aleviler üzerinde daha etkili olabileceği savını zayıflatan başka örnekler de var. Koçgiri isyanına Malatya, Maraş ve Mazgirt gibi Kurmanci konuşan Alevilerden destek gelmedi. Zaten Koçgirililer de ilk etapta desteği

    1. Zazaca için de ilk çalışmalar iki Sünni din adamından gelmektedir. Bkz. Malmisanij,

    2. Kemali, s. 127.

    3. Bayrak (1994), s. 298.

    onlardan değil, kendilerini köken olarak bağladıkları ve çoğunluğu Zazaca konuşan Dersim aşiretlerinden istediler. Başından itibaren bütün çabaları bu yönde oldu. Öte yandan KTC’nin de bölgede çalışmaları iki merkezle sınırlı kaldı: Umraniye ve Hozat.54 Birisi ağırlıklı Kurmanci, diğeri Zazaca konuşmaktaydı. Her iki bölgenin ortak yanı Şeyh Hasanlı olmaları ve bu aşiretin bir üyesi olan Alişer tarafından örgütlenmiş olmalarıydı.

    Dış Faktörler: Ermeniler ve Misyonerler

    Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde bölgede günlük hayatın değişimini belirleyen önemli gelişmelerden birisi de Ermeni nüfusunun yok olmasıydı. Bu süreç, Ermenilerle yakın komşu ilişkiler yaşayan Alevi Kürtleri de etkisiz bırakmadı.

    Ermenilerin 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bölgede faaliyetlerini artırmalarının nedenlerinden birisi, Batılı misyonerlerin çalışmaları olmuştu. Hıristiyan misyonerler, onların ulusal bilinç kazanması ve aktif taleplerde bulunmaları için çalışmalar yapıyorlardı. Bu çalışmalar sırasında Alevilerle de tanışmış, kimi yerlerde sıcak ilişkiler kurmuş ve Alevileri de yönlendirebileceklerine inanmışlardı. Alevileri, Hıristiyanlara yakın bir grup olarak görmeleri, bu çabalarında belirleyici olmuştu.55 Sivas bu çalışmaların en yaygın olduğu bölgelerden birisiydi. Ayrıca Sivas, 1900’lerden itibaren orta Karadeniz ve güney illerinde (Tokat, Amasya, Sivas) Pontus hareketlerinin de faaliyet alanı içindeydi.56 Pontusçuların çalışmaları 1918 sonrası silahlı faaliyetler eşliğinde yürümekteydi.

    Koçgiri isyanının öncesine kadar bölgede faal olan misyonerler, Kieser’e göre, onların ulusalcı akımlara yönelmelerinde de rol oynamıştılar. Kieser, misyoner çalışmalarının Ermeniler’de olduğu gibi, Aleviler’de de kendilerine güvenin artması ve hatta bir Alevi rönesansının yaşanmasına yol açtığını öne sürer. Bu, hem misyonerlerle doğrudan ilişki aracılığıyla, hem de dolaylı olarak Alevilerin iyi ilişkiler yaşadıkları Ermeniler aracılığıyla olmuştu.57

    Misyonerler ve Ermenilerle ilişkilerin Aleviler üzerinde bu yönde bir etki yaptığını kanıtlayacak ciddi veriler yoktur. Kieser’in savını desteklemek için öne sürdüğü kaynakların büyük bölümü misyonerlerin kendilerine aittir. Bunlar da oldukça abartılı ve tek taraflı beklentilerin ürünüdür. Bu etkilenmeden bahsedilse bile, bunun neden yalnız Sivas Alevileriyle sınırlı kaldığı sorusu sorulmalıdır. Aynı misyoner çalışmaları Malatya, Harput ve Maraş’ta da olmasına rağmen, taleplerini yüksek sesle dile getiren Alevileri buralarda görmek mümkün değildi.

    Ermeni nüfusuna uygulanan şiddetin kendisini, Koçgiri isyanının önemli nedenlerinden biri olarak değerlendirenler de vardır. Buna göre, Aleviler, Ermenilere yapılanların kendilerine karşı da yapılacağı tedirginliğiyle isyan etmişlerdi.58 İsyanın yalnızca Koçgiri’yle sınırlı kalması, katliam korkusunun neden, örneğin Erzincan’da değil de, yalnız Koçgiri’de etki yaptığı sorusunu gündeme getiriyor. Diğer yandan Koçgiri’deki isyan öncesi yapılan çalışmalar ve isyan süresince ilan edilen istemler dikkate alındığında, bu faktörün, isyancı liderler için bir propaganda malzemesi dışında, Koçgiri olaylarında etkisinin olmadığını gösteriyor.

    1. Balcıoğlu, s. 131; Tunaya, s. 189.

    1. Misyonerlerin Alevilerle ilgili değerlendirmeleri için bkz. Bayrak (1997); Kieser (2000); Alevi ve Hıristiyan ilişkilerinin bir değerlendirmesi için bkz Gezik (2003).

    2. Balcıoğlu, s. 120.

    3. Kieser (2000), s. 85.

    4. Bkz. Bahadır, s. 45. Bahadır, olayları ‘Koçgiri provokasyonu’ olarak değerlendiriyor ve bazı yetkililerin davranış ve açıklamalarının olayların kızışmasına neden olduğunu savunuyor.

    Aslında Ermenilere uygulanan şiddetin başka bir sonucundan söz etmek daha doğru olacaktır. Alevilerin Ermeni toplumuyla iyi ilişkileri olduğu ve birçok yerde Ermenileri korudukları yönünde veriler vardır. Bunu tüm Aleviler için söylemek mümkün değildir. En azından Erzincan ve Varto bölgesinde Ermenilere karşı çatışmalara katılan ve Hozat gibi yerlerde onları Osmanlı birliklerine teslim eden Aleviler de vardır59. Ermenilerden boşalan mülkler, bu yöredeki Alevi aşiretlerce ele geçirilmişti ve Ermenilerin geri dönmesi bu kazanımların elden gitmesi anlamına gelmekteydi.

    Ayrıca 1918 sonrası uluslararası antlaşmaları bu bölgeleri kurulacak bir Ermenistan’a devredilmesini öngördüğünde, bölgedeki Sünni Kürt aşiretleri gibi onlar da Ermeni çalışmaları karşısında yer aldılar. Bu yüzden antlaşmalara karşı açıkca tavır alan Mustafa Kemal ve arkadaşlarının yanında yer almaları tesadüf değildi. Tıpkı Sevr Antlaşması’na karşı uluslararası kurumlara telgraflar çeken, Ankara’da kurulan mecliste yer almakta tereddüt etmeyen ve Koçgiri’ye karşı duran aşiretlerin ve şahısların da aynı bölge ve aşiretlerden olmaları gibi.

    Sonuç

    Bu makalede bir geçiş dönemi olan 1918-23 yılları arası, Varto ve Koçgiri örneğinden çıkarak, bölge Alevilerinin Mustafa Kemal hareketiyle olan ilişkileri değerlendirilmeye çalışıldı.

    Sonuç olarak şu tespitler sıralanabilir: Varto Alevilerinin Mustafa Kemal’in yanında yer almaları, Alevilerin başından itibaren Kemal’in cumhuriyetçi, ilerici görüşlerinden kaynaklanmadı. Varto’nun Kemal yanlısı olması, Varto’daki sorunlar ve aşiretler arası ilişkiler ve inanç farklılıklarının bir zorunluluğu olarak açıklandı. Aslında Varto’da Alevi aşiretlerin, öteden beri sürtüştükleri Cibranlıların içinde yer aldıkları bir Kürt isyanına karşı çıkması, aşiret toplumunun özelliklerinin hakim olduğu ve din sürtüşmelerinin yaşandığı bu bölgede açıklanması zor bir durum değildir. Varto Alevileri ‘düşmanımın düşmanı dostumdur’ gibi bir siyasetle hareket ettiler ve yaşamlarını korumak için Cibranlıların başarısının karşısında durdular.

    Varto’ya göre Koçgiri’nin isyancı karakterinin izahı daha karmaşıktır. Diğer Alevi Kürt bölgelerinden daha iyi ekonomik ve sosyal konumda olan Koçgiri’nin böylesi bir serüvene başlayıp sahip olduğu her şeyi yitirme riskini alması, aşiret toplumunun özellikleriyle açıklamak mümkün değildir. Koçgiri isyanı aşiretlere dayansa da, geleneksel bir aşiret eylemi değildir; aşiretler ötesinde ulusalcı kişilerin girişimidir. Bu kişilerin, sosyal ortamın uygunluğunun yardımı ve tesadüfi olayların sonucu yakaladıkları bir fırsattır. Onlar, bu erken dönemde aşiret ruhunun her düzeyde hakim olduğu bir toplumu ulusal motiflerle ayaklandırmaya çalışmışlardır. Hızlı yenilgileri de erken olmalarından kaynaklanmaktadır. Aşiret bağları olan Batı Dersim dışında destek görmemişler ve Alevilerin büyük bölümü ve Sünni Kürtlerin tümü onları yalnız bırakmıştır. Koçgiri’nin yenilgisi, sonraki Kürt eylemlerinin yenilgisinin başlangıcı ve Kürt toplumunun sorunlu yapısının bir ilk yansıması olarak görülmelidir.

    Bu yüzden, Alevilerin Cumhuriyet’le ideolojik buluşmaları bu döneme ait değildir. Zaten Cumhuriyeti kuracak kişilerin de bu dönemde cumhuriyetçilik lehine

    59 Fırat, M.Ş., s. 151-4; Allen, s. 459; Sasuni, s. 139.

    açıkça ilan edilmiş programları da yoktur. Alevilerin Cumhuriyet’in modernist, laik yanıyla buluşması, Mustafa Kemal ve sonraki liderlerinin bu fikirleri uygulamaya koymalarıyla başlayacak 1923 sonrası döneme aittir. Bu buluşmada öne sürüldüğü gibi kendiliğinden ve aşikar değil, uzun ve sancılı bir süreçle mümkün olmuştur. Cumhuriyet’in sorunlu inşası en fazla, bu konuda hassas bir konumda olan Alevileri etkilemiş ve etkilemeye devam etmektedir.

    Kaynakça

    Allen, W.E.D. (1953), Caucasian Battlefields: a history of the wars on the Turco-Caucasian border, London.

    Bahadır, İ. (2002), Cumhuriyetin Kuruluş Sürecinde Atatürk ve Aleviler, Ankara. Balcıoğlu, M. (2000), İki isyan: Koçgiri, Pontus -Bir Paşa: Nurettin Paşa, Ankara. Baran, M. (2002), Koçgiri: kuzey-batı Dersim, İstanbul.

    Bayrak, M. (1994), Açık-Gizli/Resmi-Gayriresmi Kürdoloji Belgeleri, Ankara. Bayrak, M. (1997), Aleviler ve Kürtler, Ankara.

    Behrendt, G. (1993), Nationalismus in Kurdistan: Vorgeschicht, Entstehungsbedingungen und erste Manifestationen, Hamburg.

    Birge, J.K., (1937), The Bektashi Order, London.

    Bozarslan, H. (2003), ‘Kurdish Nationalism in Turkey: from tacit contract to rebellion (1919 – 1925)’, in: Vali, A. (ed.), Essays on the Origins of Kurdish Nationalism, California.

    Bruinessen, M. Van (yy), Ağa, Şeyh ve Devlet: Kürdistan’ın Sosyal ve Politik Örgütlenmesi, Ankara.

    Bulut, F. (1992), Belgelerle Dersim Raporları, İstanbul.

    Çem, M. (1995), Alevilik Sorunu ve Dersim Ayaklanması Üzerine, Stockholm. Çiçek, E. A. (1999), Koçgiri Ulusal Kurtuluş Hareketi, Stockholm.

    Dersimi, M.N. (1988), Kürdistan Tarihinde Dersim, Köln.

    Dersimi, M.N. (1992), Hatıratım, Ankara.

    Esengin, K. (1975), Milli Mücadelede İç Ayaklanmalar, İstanbul. Ertuna, H. (1974), Türk İstiklal Harbi – cilt 6, Ankara.

    Faroqhi, S. (1981), Der Bektaschi Orden in Anatolien, Wien. Fırat, K. (2000), Milletvekilliğine değişmem, İstanbul.

    Fırat, M.H. (1968), 75 Senelik Derbeder bir Hayat Hikayesi, Ankara. Fırat, M.Ş. (1986), Doğu İlleri ve Varto Tarihi, Ankara.

    Gezik, E. (2000), Dinsel, Etnik ve Politik Sorunlar Bağlamında Alevi Kürtler, Ankara. Gezik, (2003), ‘Alevilik ve Hıristiyanlık: ortak geçmiş mi, ortak gelecek mi?’, Munzur, s.

    15.

    Göldaş, İ. (1991), Kürdistan Teali Cemiyeti, İstanbul.

    Hallı, R. (1972), Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar (1924-1938), Ankara. Kalman, M. (1995), Belge ve Tanıklarıyla Dersim Direnişleri, İstanbul. Karabekir, K. (1951), İstiklal Harbinin Esasları, yy.

    Karabekir, K. (1990), Doğu’nun Kurtuluşu: Erzincan-Erzurum’un Kurtuluşu, Sarıkamış ve Ötesi, Erzurum.

    Kaya, A. (2004), İlçemiz Hozat, İstanbul. Kemali, A. (1991), Erzincan, İstanbul. Kendav, A. (2004), Koçgirililer, İstanbul.

    Kieser, H.L. (1994), Les Kurdes Alevis Face au Nationlism Turc Kemalisme, Amsterdam. Kieser, H.L. (1997), ‘Mehmet Nuri Dersimi, ein asylsuchender Kurde’, Kieser, H.L.

    (ed.), Kurdistan und Europa. Beiträge zur kurdischen Geschichte des 19. und 20. Jahrhunderts / Regards sur l’histoire kurde (19-20e siècles), Zürich.

    Kieser, H. L. (2000), Der verpasste Fieden: Mission, Ethnie,und Staat in der Ostprovinzen der Türkei 1839-1938, Zürich.

    Kocadağ, B. (1987), Lolan Oymağı ve Yakın Çevre Tarihi, İstanbul. Malmisanij (yy), ‘Bibliyografya Dimili’, Hevi, s. 3-7.

    Momen, M. (1985), An Introduction to Shi’i Islam. The History and Doctrines of Twelver Shi’ism, New Haven.

    Olson, R. (1989a), The Emergence of Kurdish Natioanlism and the Sheikh Said Rebellion 1880-1925, Austin.

    Olson, R. (1989b), ‘The Koçgiri Rebellion in 1921 and the draft Law for a proposed Autonomy of Kurdistan’, Oriento Moderno, s. 8.

    Öz, B. (1989), Kutuluş Savaşı’nda Alevi-Bektaşiler, İstanbul. Özkök, B. (1937), Osmanlılar Devrinde Dersim İsyanları, İstanbul.

    Rogan, E.L. (1996), ‘Aşiret mektebi: Abdulhamit’ II’s School for Tribes (1892- 1907),

    International Journal of Middle Eastern Studies, s. 28.

    Sasuni G. (1986), Kürt ulusal hareketleri ve Ermeni-Kürt iliskileri, Stockholm. Sevgen, N. (1951), ‘Koçgirili Alişer’, Tarih Dünyası, s. 9.

    Sykes, M. (1915), The Caliphs Last Heritage: a short History of Ottoman Empire,

    London.

    Taşpınar, Ö. (2005), Kurdish nationalism and political Islam in Turkey : Kemalist identity in transition, New York.

    Tunaya, T. Z. (1986), Türkiye’de Siyasal Partiler – cilt II: Mütareke Dönemi, İstanbul. Uluğ, N.H. (1932), Derebeyi ve Dersim, Ankara.

    Yıldız, H. (1990), Fransız Belgeleriyle Sevr-Lozan-Musul Üçgeninde Kürdistan, Köln. Zürcher, E.J. (1987), Milli Mücadelede İttihatçılık, İstanbul.

  • Koçgiri Aşireti Sırrı Arayanlar

    Koçgiri Aşireti Sırrı Arayanlar

    Hikâyeler vardır anlatılmamış; yüreklere gömülmüş, toprağa saklanmış veya suların akıntısına bırakılmış. Olaylar vardır yarım yamalak aktarılmış, acı ve sevda öyküleri olarak kalmış. Gerçek yönü çocuklardan, gençlerden gizlenmiş bir tarih. Koçgiri aşiretine ilişkin olan tarih tam da böyledir. Sivas’ın İmranlı ve Zara ilçeleri arasındaki köylerde, saklı kalmış bir kültür hazinesinin labirentlerinde dolaşırken aklımda bunlar vardı.

    Söz konusu olan geniş bir coğrafya, büyük bir aşiret. Göçlerle başta İstanbul olmak üzere Türkiye’nin pek çok şehrine yayılmış, adı gibi kökenine ilişkin muamma ve tartışmaların halen devam ettiği bir topluluk.

    Nitekim İmranlı’da tanıştığımız Ercan Yılmaz daha baştan bizi uyardı: “Sakın her yerde Koçgiri deyip durma; bazen tepkiyle karşılaşabilirsin. Bir keresinde, aşiret mensubu bir araştırmacı Koçgiri kimliğine ısrarla vurgu yaparken, kendini Türk sayan aşiret mensubu bazı köylüler tarafından tartaklanmıştı.”
    İmranlı, Kılıçlar köyünden Gülbahar Aktaş ise genel anlayışı şöyle özetledi: “Aleviyim, hem Kürt hem Türk’üm. Daha önemlisi insanım. Oğlum cezaevine düşünce yedi yıl yastıkta yatmadım; hep ardı sıra sürüklendim durdum…” Oğlu yazar Ercan Aktaş ise, annesinin “Ovacık tarafından gelen ve (asimilasyon yoluyla) Türkleşmiş bir kabileden olduğunu” belirtiyor.

    Oysa 16. yüzyıldan itibaren kayıtlara geçen bir aşiret Koçgiri. Muş, Diyarbakır, Urfa, Bitlis, Elazığ ve Dersim yöresine; Yavuz Sultan ile Şah İsmail mücadelesi sırasında Kızılbaşlara yapılan zulüm nedeniyle Sivas’ın Zara (eski adıyla Koçgiri/Çit-Maciran yöresi), İmranlı, Karacaviran, Bulucan, Beypınarı nahiyelerine; Zara ile Divriği arasında kalan bölgeye ve Erzincan’a bağlı Refahiye, Karcaniş, Kuruçay, Kemah köylerine ve nihayet Sivas’ın Suşehri ilçesi hudutları içinde kalan köyler de dahil yaklaşık 300 köye yerleşmişler. 1919-1921 yılları arasında Koçgiri adıyla bilinen isyan döneminde de toplam 300 köy ve 30 bin hane ve 12 büyük kabileden oluşuyordu. Kızılkaleli dede Veli Gülsoy, bu kabileleri şöyle sıralıyor: “Balan, Cafikan, İban, İbikan, Sefikan, Saran, Gerniyan, Pewrûzan, Laçinan, Riçikan, Zerikiyan, Pilvankan, Qalxanciyan, Pezgewran. Bunlardan Pewrûzan, Cafikan, Gerniyan ve Sefikan.” Dediğine göre, kabile kollarından bazıları iç çatışma, siyaset veya ekonomik nedenlerle Sarız ve Develi (Kayseri) ilçe köylerine göç etmişler.

    Koçgiri İban kabilesinden Ali Şenkaya, sosyolog Mamo Baran’a aşiret tarihçesini şöyle özetlemiş: “En büyük dedemize Qoç Ağa, aşiretine de Qoçoğulları deniyormuş. Aşiret, Palu’nun (Karakoçan da olabilir) Erthan köyünden göç ediyor. Bir kısmı Erzurum-Aşkale’ye, diğeri Rize’ye, üçüncüsü de Erzincan Refahiye’ye gidiyor. Rize’ye göçenler asimile oluyorlar. Refahiye kolu ise daha sonra İmranlı’nın Kızıltepe köyüne gelip yerleşiyor. Aşiret nüfusu büyüdükçe arada anlaşmazlık çıkıyor ve ayrılanlar çevre köylere dağılıyorlar.”Koçgiri bey ve ağalarının (Alişan Bey, Haydar Bey gibi) bir zamanlar Sünni olmaları, sosyolojik bakımdan anlaşılır bir durumdur. Fakat bu, topluluğun soyağacını ve inancını bağlamıyor. Koçgiri beylerinin (dönemin nahiye müdürleri) Sünni oldukları varsayılsa bile, onların sonradan “Baba Mansur dedelerince Alevileştirildikleri” bilinir, söylenir. Gerek Koçgiri gerekse ondan olmayan birçok aşiret oymağının, köyünün zaman içinde Sünni mezhebindeyken Aleviliği benimsediğine veya Kızılbaşlıktan Sünniliğe geçtiğine dair çok sayıda anlatım ve kanıt var.

    Koçgiri aşiretinin toplumsal hiyerarşisinin en tepesinde inanç bakımından “ocak”, toplumsal yanıyla “aşiret” bulunur. Hemen altında “qebile” (kabile) yer alır. Onun bir altı “bere”dir (oymak). “Xane” (hane veya boy) ve nihayet “mal” (büyük aile) son kademeyi oluşturur. Koçgiri kelimesinin Kürtçe yazılışı (Koçgîrî) olmalıdır; “sürekli göçenler, konargöçer topluluklar/aşiretler” anlamında kullanılmıştır. Aşiretin bilinen ilk atasının isminin Qoç olduğu söylenir. Aşiret, adını, Qoç adındaki bu atasından da almış olabilir.

    Koçgirilerin çoğunda Alevi inancı birinci kimlik yerine geçiyor. Kürt veya Türk olmak ikinci derecede kalıyor. Ana hatlarıyla belirtirsek; Alevi toplumundaki İslam algısı, Sünnilikten tamamen farklı bir şekilde yorumlanır. Tanrı algısı da öyledir. Alevi inancında Allah en yukarıda yer alır. İkinci makamda Hz. Muhammed bulunur. Ondan sonra Kur’an gelir ama bu kutsal kitabın 6 bin 666 ayetine ayrıca 412 ayet eklenir. Hz. Ali hem yüce bir makamdadır hem de Natık (konuşan) Kur’an mertebesindedir. Bunu 12 İmam (Ehlibeyt) izler. İslam şeriatının yerine, 4 Kapı 40 Makam esas alınarak yol izlenir. Bunların açıklanması ve uygulanması da seyit, pir, rehber, dede/baba ve ocak/dergâh ve talip aracılığıyla olur. Pirlerin piri yahut mürşit mertebesindekilerin bulundukları ocaklar, Alevilerin nazarında Kâbe kadar değerli ve kutsaldır. Bu nedenle olsa gerek, Mekke yerine ocakları ziyaret ederler.

    Alevilerin, Hak-Muhammed-Ali’den sonra çağırdığı ve yakardığı; zorda kaldığında medet umduğu kutsal şahsiyet Hızır’dır. İnanca göre; çağrıldığı anda ve yerde hazır olabilen, insanoğlunun imdadına yetişebilen ölümsüz bir güç veya üstün melektir Hızır. Koçgirilerin Hızır’a yakarışı şu şekildedir: “Ya Xizirê hespê boz! Tu pêşda feqir fikareyan re, gevîkîda ji me re yardım bîke (Ya boz atlı Hızır! Önce fakir fukaraya, daha sonra bize yardım et).”

    Koçgiriler, yılda bir kez, ocak ayında üç günlük Hızır orucu tutarlar. Aşiret mensubu yazar Dursun Evren, kitabında, bu konuyu şöyle aktarıyor: “Hızır orucu, neredeyse Muharrem orucundan daha öncelikli ve önemli sayılır. Esasında yedi gün olan Hızır orucunun son üç günü şubat ayının ikinci haftasının salı, çarşamba ve perşembe günleri tutulur. Yedi gün tutanlar beş hafta önceden başlayıp sadece perşembe günleri tutarlar. Böylece dört hafta içinde toplam dört günlük orucun hemen ardından üç gün üst üste tutulmak suretiyle yedi gün tamamlanır. Cuma günü herkes gücüne göre hamurişi lokmalar yapıp dağıtır veya kurban kesebilir. Bazı köylerde cem yapılır. Perşembe akşamı ‘kalık’ ya da ‘deve’ adı verilen eğlence düzenlenir. Bir genç, saç sakal takar ve eline sazı alır; böylece temsilen Hızır rolünü oynar. İki genç ise deve gibi olurlar. Bir de yüzü kömürle boyalı Arap tipi canlandırılır. Yardımcı diğer gençlerle birlikte sazlı, sözlü şekilde evler dolaşılır. Gelin rolünü üstlenen genç, aniden içeri dalıp yaşlıların ellerini öper. Hızır rolündeki bazen evlerde kısa süreli saz çalar, soru sorar. Verilen armağanlar, topluca ayrı bir evde yenilir.

    Hızır’ın kime uğrayacağı önemli bir beklentidir Koçgiri’de. Hızır’ın uğraması, o ev için bolluk bereket demektir. Bekâr kız ve erkekler orucun son günü asla su içmezler; rüyalarında hangi eve su taşırlarsa o evdeki gençle evlenileceğine inanılır.”

    Veli Şahin, Kangal, Mescit köyü yakınlarında Gavurharabe denilen yerde “Kambur Hızır” diye ermiş bir kişiden söz etti. Kamburuyla mağaramsı kayaya sırtını dayayınca, kaya kamburun şeklini alıvermiş. Bu ulu şahsiyetten medet umup dilek dileyenler varmış.

    “Cogi Baba ermiş, herkese muradını vermiş” sözüyle anılan hikâyenin kahramanı ise Yünören köyü dolayında adına her yıl şenlik düzenlenen, Hızır’dan sonra en fazla yüceltilen zat. Ona ilişkin bilinen rivayet şöyledir: Cogi Baba, 1400 çadırlık insanıyla Timur akınlarının önünden kaçarak Muş üzerinden Diyarbakır, Elazığ, Dersim yörelerinde konar-göçer bir hayat yaşar. Banaz üzerinden gelirken Pir Sultan Abdal ile tanışır. Onun idamından sonra yeniden yollara düşer. Küçük torunu Zeydi, İmranlı’ya bağlı bugünkü köye, Koçgiri aşiretinin yanına gelerek, “Etimi, kemiğimi size sattım” demek suretiyle yurt ister.

    Koçgiriler, onun aslını neslini sorarlar. Şöyle yanıtlar: “Biz Horasan’dan göç eylemiş Cogi Kürt oymağındanız. Atam, dedem, babam Cogi diye bilinir.” Koçgiriler, kendisini bağrına basarlar: “Madem atan deden Cogi’dir. Senin adın da Cogi olsun. Şuradaki gözenin başı senin olsun. Bundan böyle sen de bir Koçgiri’sin artık.”

    Cogi Baba muhtaçlara koşan, mazlumun yanında olan bir zat imiş. Dar zamanlarında, köylülerin umut ışığı olmuş, 1614 yılında hayata gözlerini yumarken, vasiyet babından birkaç söz söylemiş: “Bedenimle aranızdan gidiyorum. Fakat ruhumu ve umudumu avuçlarınıza bırakıyorum. Beni pınarın başına gömün ki, oradan akan sular hep direngenliğin, direnişin ve umudun simgesi olsun.”

    Vasiyeti üzerine türbesi gözenin başındadır. Şimdi o türbede Koçgiri aşireti ve diğer komşu aşiret köylerinden her yıl onu ziyarete gelip adak adayan, dilek dileyen on binlerce insana rastlamak mümkün.

    Bu yılki şenlik afişlerinde yazılan Kürtçe dilek ve yakarış, hem Cogi Baba’ya saygının hem de onun Hızır’dan sonra neredeyse ikinci derecede ulu kişi görüldüğünün bir ifadesidir: “Ey Yurda giden yolun öncü süvarisi/ Kelek ve gemilerde dolaşan Ey Hızır/ Ey kimsesizlerin ve sahipsizlerin sahip çıkanı/ Ey yerin ve göğün meleği/ Ey sabah seherinin meleği/ Ey sarı ay/ Ey Cogi Baba!”

    Koçgiri’de başka şenlik, kutlama ve anmalar da söz konusu. 4 Ocak’ta “Gağand” (gaxand) Bayramı kutlanır. O gün dikiş dikmek, örgü örmek, su dökmek veya kaynatmak kesinlikle yasaktır. Özellikle çocuklar evleri dolaşarak bahşiş veya ikram isterler. Varsa, çeşitli malzemelerin karışımından çörek (gömbe/kömbe) yapılır. Çöreğin içine “akıl, bereket ve kısmet” diye işaretlenmiş küçük odun parçaları konulur. Dağıtılan çörekte işaretli hangi odun parçası kime çıkmışsa, dilenen o şeyden nasibini alacağına inanılır. Ayrıca buğday haşlanarak hedik yapılıp dağıtılır. Bayram, perşembe gününe denk düşmüşse cem düzenlenir. Gağand zamanı oruç tutanlar da olabiliyor. Bu münasebetle hikâye ve masallar anlatılır.

    Buna benzer bir kutlama, heftemal (yedi aile anlamına geliyor) münasebetiyle gerçekleşiyor. Küçük heftemal 20 Mart, büyük olanı ise 30 Mart’ta kutlanır. “Sela Ezman”ın (gök kubbenin) yere inerek bolluk ve bereket getireceğine, baharla birlikte tüm canlıların dirileceğine inanılır. Bu münasebetle şeker-tatlı ikram edilir. Yukarıdaki tarihlerden bir gün önce toprak damın bacasının dibine “devlet, himmet, kısmet” diye işaretlenen taşlar dizilir. Ertesi sabah hangi taşın altında böcek veya ot bulunmuşsa, hayırlı gelişmenin o yönde olacağı varsayılır. Büyük heftemal zamanı daha önce ölüleri olan evler mezar ziyaretine gider, dua okur ve yemek verirler.

    Koçgiri’de Erice Bayramı ise her yıl 5 Mayıs’ta kutlanır. Kimse çalışmaz; herkes en güzel kıyafetini giyer. Kutsal sayılan su kaynağı, ağaç ve sır, keramet sahibi ermişlerin mezarları ziyaret edilir. Kürtçe dua edilir, “hayır, bereket ve huzur” dilenir. Yenilip içilir, doğada gezintiler yapılır ve oyunlar oynanır. Farklı bir şenlik, 21-25 Haziran tarihleri arasında gündönümü (rovegeriya) münasebetiyle yapılır.

    Koçgiri ve çevredeki yerleşim alanları adeta ziyaret cennetidir. Her ziyaretin ayrı efsanesi, hikâyesi ve önemi vardır. Taş yığın, çevresi taşlarla örülmüş mezar, türbe, ağaç, su, taş, göl, dağ şeklindeki ziyaretlerdir bunlar. Çoğu ermiş ve ulu kişilerin, bir kısmı da dede ve pirlerin adını taşır. Bu aynı zamanda Koçgirilerin yer ve gök cisimlerinden ay, güneş, yıldız, ateş, dağ, tepe, dere, ağaç gibi doğa varlıklarına ne kadar saygı duyduğunun bir ifadesidir. Örneğin Balıklı Göl bir suyu, Beydağı yüce bir tepeyi, Torba Baba yuvarlak bir taşı, Bakırtepe ziyareti ise su gözesi ve çam ağacını kutsamanın simgesidir. Kutlu Özen’in “Sivas Efsaneleri”nden bu ziyaretlerden bazıları isim ve bulundukları köylere göre tasnif edilmiştir.

    Sır Kapısı
    Alevilikte “dört canın bir gömleğe girmesi” olarak tanımlanan musahiplik, erişilmek istenen sınıfsız, ayırımsız, sınırsız toplum hayalinin karı-koca iki ailenin nezdinde yaşanması anlamına gelir. Sır, Alevi inancında önemli bir şarttır. Erişilmesi gereken kırk kapının son kapısıdır. Buna “sırrı hakikat” denilir. Ancak bu sır (gizlilik) kavramını, her Alevi kümesi ve piri, kendince yorumlayıp açıklar. Dolayısıyla “sır nedir” diye sorulduğunda, “Sır anlatılırsa sırlıktan çıkar” veya “Sır sırdır, kimse bilemez” yanıtları verilebilir. Alevi inanç önderleri, “sır etme” yani bir talibin kendisine itiraf ettiği günah ve kötü sayılan davranışlarını, kimseye açıklamazlar.

    İstanbul Gazi Mahallesi’ndeki cemevini yöneten dede Veli Gülsoy’un yorumuna bakalım: “Sırrı hakikat, tarikattan farklı değildir. Sırrı hakikat kuralı şudur: Elinle koymadığını alma, kulağınla duymadığını ve gözünle görmediğini söyleme, gördüğünü de örtbas et yani pisliği/kötülüğü ifşa etme, üstüne bir avuç toprak atarak kapat.” Kızılkale köyünden Mehmet Ali Doğan’ın sosyolog Mamo Baran’a aktardıkları ilginçtir: “Alevilikte sırrı hakikat”e girmek şarttır. Fakat mürşidi kâmiller taliplerini, İmam Cafer-i Sadık’ın buyruğunda işaret ettiği Rıza Şehri’ne (ideal Erdem Diyarı, Farabi’deki Fazilet Şehri gibi) girecek ve oranın kurallarına göre yaşayacak ölçüde eğitmediler. Dolayısıyla sırrı hakikate hiç girilmemiştir.”

    Koçgiri mensupları, bazı küçük ayrıntıların dışında yukarıda aktarılan Alevi inanç kurallarını benimseyip yolu izlerler. Koçgiriler aşiretin dışında bağlı bulundukları pir, dede ve ocaklara göre kendi aralarında ayrışırlar. 1919-1921 isyanının bastırılmasından sonra, Koçgiri aşiret reislerinin önemi azaldı; toplumsal ve siyasal denge pir ve dedeler lehine değişti. Pirler birinci derecede otorite, toplum önderleri konumuna yükseldiler.
    Koçgiri pirleri, genel olarak Dersim kökenlidirler: Sivas il sınırlarında yaşayan Koçgirilerin büyük bölümü Bamasoran (Baba Mansur Ocağı) pirlerine; Kurmeşan ile Çarekan aşireti, genellikle Ağuçan pirlerine, Canbegan aşiretinin İmam Rıza’lı pirlere, Ginniyan aşiretinin bir kısmı Kureşan, diğeri de Bamasoran pirlerine bağlıdırlar. Koçgiri pirleri izledikleri inanç yolu açısından “tarikatçı” ve “hakikatçı” olmak üzere ikiye ayrılırlar.

    Koçgiri yöresi sadece bu aşiretin adını taşıyan aşiretlerin iskân bölgesi değil, Kurmeşan, Çarekan, Canbegan ve Şadiyan kabilelerinin yanı sıra Ginnîyan, Drejan, Parçıkan ve Atma aşiretlerinin ikamet ettiği bölgeyi de içine alan geniş coğrafi bir alandır. Koçgiri’nin sınırları Dersim’den itibaren Kemah, Kuruçay, Refahiye, Suşehri, Zara (eski özgün adı Koçgiri), Divriği, Kangal, İmranlı (Çît-Acısu-Maciran yöreleri dahil) ve Koçhisar (Hafik) olup çoğunlukla Kurmanci Kürtlerinden meydana gelir. Bir kısmı ise Zaza, Türkmen’dir. Muhacirlar ise “93 Harbi” diye bilinen 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı ve Birinci Cihan Harbi sırasında Kars-Erzurum yöresinden buralara gelen / getirilen göçmenlerdir. Kürt aşiretlerin bulunduğu mıntıka Kızılırmak Nehri’ne kadar uzanır. Kızılırmak’ın Sivas-Malatya karayolunun kavşak noktası sayılan Tecer Dağları’na ve oradan Deliktaş, Mamaş, Kangal, Hekimhan ve Malatya merkezine yakınlaşan yörenin doğu ve kuzey dolaylarının yanı sıra Sivas’ta Koçgirilerin meskûn bulunduğu coğrafya sayılabilir.

    Koçgiri toprakları, Doğu ile İç Anadolu bölgelerini birbirine bağlar; sosyo-politik açıdan ise Türk ve Kürt yerleşim yerleri arasında bir köprü gibidir. Ortalama rakımı 1200 metredir; kara iklimi hüküm sürer. Yazları bazen 35 dereceyi bulabilen sıcaklık, kışları ara sıra sıfırın altında 35 dereceye kadar düşebilir. Yağış mevsimi ilkbahardır. Kar yağışları genellikle tipi-boran biçiminde olur. Kar dört ay yerde kalır; yüksek zirvelerden ise hiç eksik olmaz.

    Koçgiri kültürü tüm coğrafyaya özel bir renk katar. Ama bu kültürü yaşamak, zenginliğini kavramak için bu topluluğun içine girmek gerekiyor. İmranlı, Ortaköy’de “mezar kaldırma merasimi”nde karşılaştığımız İstanbul Bostancı’da oturan Koçgiri bir makine mühendisi, “Şehirlerde töre, gelenek, erkân kalmamış. Sırf bunları yerinde görüp yaşamak için buralara kadar geliyorum” dedi.

    Mezar kaldırma töreni, cenaze töreninin devamı niteliğinde. Tören, genelde haziran ayı başından ortasına kadar sürer ve yörede buna “mezar ayları” denilir. Alevi inancına göre; ölü gömme tarihinden itibaren altı ay, bir yıl boyunca mezarın taşları yapılmaz. Bu süre zarfında ölü evi (gücüne göre) haftada, on beş günde veya ayda bir sürekli ölmüş kişi adına bir şeyler ikram eder. Adaklar adar. Muhtemelen çok eski zamanlardan kalma bir âdet olup, Tanrıyı razı etmeye yönelik bir sunu geleneğinden kaynaklanmaktadır. Müddet tamamlanınca, o mezarın sandukası, çevresi ve mezar taşı mermerden veya yontma taşla yapılır. Tamamlanınca, mezar gömme merasimi gerçekleştirilir. İlgi çeken bir başka şey, Koçgiri ve çevre Alevi köylerindeki mezarların son derece güzel taş ve mermerlerden yapılmış olması; çiçeklerle süslenmesidir. Mezarın niçin bir yıl sonra yapıldığına dair çeşitli rivayet ve anlatımlar dinledim. Karacaören köyünde cemevi yerine geçen binada ise, 1962 ve 1971 yılında yapılan iki mezar kaldırma törenine ilişkin fotoğraflar gördüm.

    Törene çevre köyler ve tanıdıklar davet edilir; tören sırasında ağıt yakılır. Topluca mezara gidilir; kadın-erkek ziyaretçiler mezar taşları ve kenarlarını öperler. Kadınlar mezar başında ayakta veya oturarak, Kürtçe ağıtlar eşliğinde ağlaşırlar. Hoca Alevi duasıyla salavat getirip Kur’an okur. Fatiha ile merasim bitirilip ölü evinde yemek yenir.

    İmranlı’ya bağlı Kızıldağ eteğinde ve Kayın Gediği denilen boğazın üstündeki Ortaköy’de bu törene tanık olduk. Kadınların son derece güzel ağıt yakması beni çok etkiledi. Öyle ki, Koçgiri toplumunun en belirgin özelliği “ağıt yakma”dır dense yeridir. Güzel ağıtlarıyla (kılamen şinê) ünlü köylerden biri Zara-Becekli, diğeri ise İmranlı Arık köyüdür denebilir. Ayrıca törende Kuran okuma biçimi, Sünni cemaatlerinkinden tümüyle farklıydı. Neredeyse bir ağıt, destan ve yanık türkü tarzında okunuyordu Kur’an. Başka yerlerde de buna rastladık.

    Merasim ve âdetler bunlarla sınırlı değil. Kısırlık, gebelik ve doğuma ilişkin farklı gelenekler, inanışlar hâlâ sürüyor: Kirpiği yukarı dönük hamile sanılırdı. Hamilelik sırasında kadının kalçaları düz ve karnı çıkıksa kız, tersi durumda ise oğlan doğuracağına inanılırdı. Hamile bir kadın Koçgiri şivesinde “Bı Çille” (Kırk Melekli) diye adlandırılır. Doğumu zor olan kadın için “ya topallı kırk melek sen merhamete gelesin!” diye yakarışta bulunulur. Doğumdan itibaren Koçgiri Kürtçesinde “Elk” (Al karısı), anne ve bebeğe zarar vermesin diye üç gün boyunca başında nöbetleşe beklenir; kadınlar arası oyunlar oynanır, şarkılar söylenir. İlginç olan annenin yattığı yer üç gün, çocuğun beşiği ise kırk gün bir sicimle çembere alınır. Kırkı çıkmadan dışarı çıkarılan çocuğun gelişmeyeceğine, eşiği geçerse cin ve perilerce çarpılacağına inanılır. Doğum yapan kadınlar birbirleriyle karşılaşmamaya dikkat ederler. Tesadüf veya kaza eseri karşılaşırlarsa, birbirleriyle düğme veya iğne değiş tokuşu yaparlar ki bebeklerine zarar gelmesin. Kısır kadınlar, çoğunlukla dede veya bir ocağa gidip ziyaret ederler. Dedenin bulunduğu köyde yaşlı bir kadın, kısır olanın boynuna bir at gemi (veya yuları) takar, ev ev dolaştırır. Gittiği her haneden nal veya eski çivi gibi demir parçaları toplanır. Kısır kadın topladıklarını kocasına teslim eder. O da nalbant veya demirciye götürüp malzemeleri eritip bilezik yapar. Bilezik kadına takıldıktan sonra hamile kalacağına inanılır. Ayrıca ziyaret ve ocaklara gidilerek dilek dilenir, adak adanır.

    Koçgiri’de hemen herkesin en az üç ismi vardır: Birisi çağrı, diğeri kimlikte kayıtlı, üçüncüsü ise lakap veya unvan yerine geçer. Çağırmak için kullanılan isim çoğunlukta Kürtçedir; resmi isim Türkçedir.

    Koçgiri yöresinde pepûk (baykuş), hopal (yusufçuk), Şahmaran, Alık ile Fatık, Tahir ile Mevzire gibi yerel masallar yaygındır. Ancak Kürt toplumunda geçerli olan masallardan biraz daha farklı anlatılır. İsyan ve katliamı anlatan Koçgiri Destanı ise en yaygın ve ünlü olanı.

    Hâsılı kelam; Koçgiri coğrafyasında hakikat sırrına ulaşabildik mi bilmem ama kendimce, yarım kalmış hikâyenin bir kısmını daha tamamlamış olmanın huzuru içinde döndüm Koçgiri’den.

    ATLAS AĞUSTOS 2013/SAYI:245
    Yazı: Faik Bulut / Fotoğraf: Umut Kaçar