Etiket: kürt sorunu

  • Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi: Meclis göreve, kadınlar barış mücadelesine! -VİDEO

    Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi: Meclis göreve, kadınlar barış mücadelesine! -VİDEO

    PİRHA- Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi, barışın önündeki engellerin kaldırılması ve Meclis’te komisyon kurulması talebiyle 8 Temmuz’da Meclis önünde buluşma çağrısı yaptı. Düzenlenen basın toplantısında, “Daha eşit, daha adil, daha özgür bir barış için sesimizi yükseltmeye, yan yana gelmeye devam edeceğiz” denildi.

    Barışın önündeki engellerin kaldırılması için Meclis’in sorumluluk alarak “Barış Komisyonu” kurmasını isteyen Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyati, Mülkiyeliler Birliği’nde basın toplantısı düzenledi.

    Kadın inisiyatifi, yaptığı açıklamada barış sürecinde Meclis’in sorumluluk alması talebiyle 8 Temmuz’da Meclis önünde bir araya geleceğini duyurdu.

    Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi’nden Döne Gevher, “Bir süredir ülkenin içinde bulunduğu antidemokratik uygulamalar, savaş koşulları, kadınların bir arada yürüttüğü mücadele, toplumsal muhalefet açısından da motive eden, harekete geçiren bir noktada oldu” diye belirtti. Gevher, konuşmasında 8 Temmuz’da Güvenpark’ta buluşup Meclis Çankaya Kapısı’nda eylem yapacaklarını aktardı.

    “BU SAVAŞ DÜZENİNE İTİRAZ EDİYORUZ”

    İnisiyatif üyesi Latife Demirci Kahya, basın metnini okudu.

    “Meclis göreve, kadınlar barış mücadelesine” diyen Latife Demirci Kahya, şunları kaydetti:

    “Biz kadınlar, 90’lardan bu yana savaş politikalarına karşı barışı savunduk. Gücümüzü yan yana durmaktan, birlikte mücadele etmekten aldık. Bugün bir kez daha, kadınların hem tek tek hem kolektif olarak barışa neden ihtiyacı olduğunu hatırlatmak, anlatmak ve Meclis’i göreve çağırmak için Ankara’ya geliyoruz!

    ‘Ne barışı, savaş mı var ki?’ diyenlere cevabımız var:

    Bu ülkenin bütçesinin %10’undan fazlası silaha, operasyona, güvenliğe ayrılıyorsa; sınır ötesi harekâtlar sürüyorsa, Kürtçe hâlâ kamu hizmetlerinde yok sayılıyorsa; kadınlar ve LGBTİ+’lar militarizmin gölgesinde yaşamaya çalışıyorsa savaş vardır ve biz bu savaş düzenine itiraz ediyoruz.

    Biz kadınlar bu savaşı yalnızca ‘anne’ olarak değil; öğrenciyken, gazeteciyken, siyasetçiyken, akademisyenken yaşadık. Tutsak edildik, tehdit edildik, kaybedildik. Erkek şiddetiyle, militarizmle kuşatıldık. O yüzden barışa yalnızca silahların susması değil, aynı zamanda eşitlik, özgürlük ve adaletle gelmesi gerektiğini biliyoruz.”

    “BARIŞI İSTEYENLERİN SUSTURULMASINA SON VERİN”

    Barışa ihtiyaç olduğunun altını çizen Kahya, inisiyatifin taleplerini şöyle sıraladı:

    Siyaset suç olmaktan çıksın.

    Terörle Mücadele Kanunu ve benzeri yasalar kaldırılsın. Siyasi tutsaklar serbest bırakılsın, AİHM ve AYM kararları uygulansın. Hukukun iktidara göre eğilip bükülmesine, barışı isteyenlerin susturulmasına son verilsin.

    Sınır ötesi harekâtlar, özel güvenlik bölgeleri ve askeri yığınaklar son bulsun.

    Barış, karakola çevrilen köylerde ya da gözlem kuleleri altında yaşanamaz. Okullar, hastaneler, yaşam alanlarımız askerileştirilemez. Kamu kaynakları silaha değil, sağlığa, eğitime, eşitliğe ayrılsın.

    Kayyumlar kaldırılsın, halkın iradesi tanınsın.

    OHAL dönemi KHK’ları iptal edilsin. Belediyeler kadınlara ait alanlardı, gasp edilen kadın kurumları, bütçeleri, politikaları geri verilsin. Kadınların söz ve karar hakkı kayyum rejimiyle yok edilemez.

    KADINLARDAN 8 TEMMUZ’DA MECLİS ÖNÜNDE EYLEM

    Barış mücadelesinin sadece Kürt kadınlarının değil, bütün kadınların ortak mücadelesi olduğunu belirten Latife Demirci Kahya, “Bu yüzden diyoruz ki; bu taleplerin peşini bırakmıyoruz. Daha eşit, daha adil, daha özgür bir barış için sesimizi yükseltmeye, yan yana gelmeye devam edeceğiz” diyerek 8 Temmuz’da 11.00’de Meclis önünde yapılacak eyleme çağrıda bulundu.

    PİRHA/ANKARA

  • GÜNCELLENDİ-DEM Parti’den süreç açıklaması: Tüm mekanizmalar bir an evvel kurulsun!-VİDEO

    GÜNCELLENDİ-DEM Parti’den süreç açıklaması: Tüm mekanizmalar bir an evvel kurulsun!-VİDEO

    PİRHA- DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, parti genel merkezinde güncel gelişmelere ilişkin basın toplantısı düzenledi. Meclis’te özel yetkili bir komisyonun bir an önce kurulması gerektiğinin altını çizen Doğan, “Sözünü ettiğimiz konu insan hayatı. Silahların tümden devre dışı bırakılması ve bunun için gerekli tüm mekanizmaların bir an evvel geciktirilmemesi gerekiyor” dedi.

     

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Sözcüsü Ayşegül Doğan, güncel siyasi gelişmelere dair partisinin Genel Merkezi’nde basın toplantısı düzenledi.

    Kobanê Davası’nda açıklanan gerekçeli karara dair değerlendirme yaparak sözlerine başlayan Ayşegül Doğan, “Önce partimiz açısından ve aslında Türkiye açısından önemli bir kararla başlamak istiyorum. Kobanê Kumpas davasıyla başlamak istiyorum. Niye bu karar bütün Türkiye açısından önemli. Çünkü söz konusu dava ve benzerleri sadece DEM Parti, seçmenlerini ilgilendirmiyor. Tüm Türkiye’nin herkesin özgürlük eşitlik barış demokrasi ve adalet hakkını ilgilendiriyor. Kobanê Kumpas Davasında kabaca yaptığımız bir hesaplamada 16 Mayıs 2024’te 400 yılı aşkın cezalar verildi. İnsanlar yalnızca siyaset yaptıkları için yıllarca gerekçe olarak gösterilen hiçbir konuda suç unsuru bulunamayıp ne yapıldı? Konuştukları, siyaset yaptıkları için siyasetçilere 400 yılı aşkın cezalar verildi. Peki, bunca zaman sonra ortaya çıkan gerekçeli karar metninin hukukla bir ilgisi ülke adına ne yazık ki yok” dedi.

    Ayşegül Doğan, konuşmasını şöyle sürdürdü:

    “15 günde yazılabilecek bir metinden bahsediyoruz, 13 ay sonra yazıldı, hatta 13 ayı aşkın bir zamanda. Bu süre boyunca yine insanların özgürlük hakları ellerinden alınmaya devam edildi. Kısıtlı bir temyiz süresi var. 32 bin 630 sayfa ortaya çıktı. Zaten hukuki gerekçe bulabilselerdi 32 bin 630 sayfaya ihtiyaç duymadan bu hukuki gerekçeyi yazarlardı. En başından beri ne diyoruz bu davada 42 yıl ceza alan Selahattin Demirtaş’ın savunmasından alıntıyla ifade etmek gerekirse ‘bu bir siyasi intikam davası, bu bir rövanş davası’. Bakın burada bugün bazı alıntılar yapacağız. Bir kez daha göreceksiniz Kobanê Kumpas Davasının fikirlerin yargılandığı dava olduğunu. Demokratik siyaseti kuşatma davası olduğunu. Bizim için Kobanê davası önemli bir dava çünkü içinde geçtiğimiz süreçte tüm Türkiye’nin demokratik siyaset alanının genişlemesi ihtiyacından ve bunun içinde bir takım çözüm önerilerinden bahsediyoruz. Pratik göstergeler diyoruz, toplumun hukuka demokrasiye ihtiyacı var diyoruz. Hangi kesimden olursa olsun bugün Türkiye’de hangi dilde konuşursa konuşsun herkesin ortak ihtiyacı adalet duygusudur. Hırpalanmış tahrip edilmiş bu adalet duygusunun tesis edilmesi gerekiyor. Bu sebeple Kobanê davası çok önemli bir emsal dava. Bakın yalnızca siyasetçiler değil gazeteciler de kuşatılmış vaziyette. Bir yandan RTÜK cezaları, bir yandan soruşturmalar, bir yandan kendi ayağıyla ifade vermeye giden gazeteciye tutuklama kararı. Şimdi bu belirsizlikleri, bu endişeleri artırmanın nasıl bir anlamı var? İçerde tutulan bu hayatlar. Hepimizin hayatları içerde tutuluyor.

    İçinden geçtiğimiz iklimde bunun değişmesine ihtiyacımız olduğunu yaptığımız yazılı açıklamada da ifade ettik. Bu iklimi destekleyecek gelişmelere ihtiyacımız var. Buralardan başlayabiliriz. Evet, bunlar tek başına Kürt meselesini çözmez. Türkiye’nin demokrasi sorununu çözmez elbette. Ama bunlar önemli başlangıçlar ve bu tür başlangıçlar toplumda farklı duygular yaratabilir. Bu duygular da bizi daha kolay ortaklaştırabilir, toplumsal ortaklığı güçlendirebilir. İşte güçlendirici adımlar böyle olabilir. Yoksa siz toplumun gerçeklik algısını yerle bir edip asıl hedef olan demokratik siyaset alanını daraltmak ya da HDP’nin demokratik siyaset meşruiyetini kullanmak için bunu elverişli bir malzeme olarak kullanmaya devam ederseniz toplum sorgular sorar ve endişelerini itirazlarını yüksek sesle ifade eder. Demokratik siyaset hakkı suç değildir. HDP’li olmak, DEM Parti’li olmak, ortak değerler için mücadele etmek suç değildir.

    DEM Parti olarak, Meclis’te kurulması beklenen komisyonun “özel yetkili bir komisyon” olması gerektiğini defalarca ifade ettik. Bugün görüyoruz hem siyasi partilerde hem de toplumda komisyon fikrine ve kurulmasına ilişkin önemine ilişkin, komisyonun esasta taşıyacağı karakteristik özelliğine ilişkin birtakım mutabakatlar var. Temelde şöyle bir mutabakat var. Komisyon kurulmalı. Biz DEM Parti olarak bunu büyük bir memnuniyetle karşılıyoruz ve ayrıca bunun öneminin farkında olarak çalışıyoruz.

    Bizim bu konuda taslağımızın hazır olduğunu söylemiştik. Bu taslağı pazartesi günü Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş’a diğer siyasi partilerin de yapacağı gibi sunacağız. Bu konuda meclis başkanının inisiyatif almış olması grup başkanvekillerini toplamış olması onların fikirlerine başvurmuş olması da çok önemli. Komisyon konusunda kendilerinin olumlu yapıcı yaklaşımlarını da olumlu buluyoruz. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da yaptığı açıklamalar var konuya ilişkin. Tüm bunlar genel bir konsensüse işaret ediyor. Bu konsensüse ilişkin şuan için detaylı bilgi verecek durumda değiliz. Çünkü konsensüs arayışı devam ediyor buna ilişkin görüşmeler devam ediyor. Dün İmralı Heyetimiz Pervin Buldan ve Mithat Sancar Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş ile bir görüşme gerçekleştirdiler. Akabinde görüşmenin içeriğine dair komisyonla ilgili de fikirlerini açıkladılar. Biz bu konuda niye ciddiyetle yaklaşılması gerektiğini ısrarla belirtiyoruz. Diyoruz ki sözünü ettiğimiz konu insan hayatı. Silahların tümden devre dışı bırakılması ve bunun için gerekli tüm mekanizmaların bir an evvel geciktirilmemesi gerekiyor.”

    DEM Parti Grup Başkanvekilleri ile Adalet Bakanı Yılmaz Tunç arasında gerçekleşen görüşmeye değinen Ayşegül Doğan, hasta tutukluların da gündemde olduğuna dikkat çekerek, “Bu ülkede demokratik bir işleyiş işten bahsetmek istiyorsak. Hapiste tutulamayacak durumda olan insanları hapiste tutamazsın. Bu bir temel insan hakkı ihlali zaten insanları siyasi nedenlerle içerde tutuyorsunuz. Asla adil yargılanma hakkı gözet silmiyor, üstüne bir de hasta tutsakların içeride belki de son günlerine son anlarını geçirmesine neden oluyorsunuz. Buna da gerçekten artık son verilmeli. Adaletten bahsediyorsak, demokrasiden bahsediyorsak, insan haklarından bahsediyorsak. İdare ve Gözlem kurullarının tahliyesini engellediği tutsaklar var. Hakikaten bu yalnızca DEM Parti’nin gündemi olmamalı tüm siyasi partiler bu konutlara ilişkin tutum sergilemeli” şeklinde konuştu.

    PİRHA/ANKARA

  • “Barışın yolunu açmak” başlıklı konferansının sonuç bildirgesi açıklandı

    “Barışın yolunu açmak” başlıklı konferansının sonuç bildirgesi açıklandı

    PİRHA- Barış İçin Toplumsal Girişim, “Barışın yolunu açmak” başlıklı konferansının sonuç bildirgesini açıklayarak acil atılması gereken adımları sıralayarak, “Kürt sorununun demokratik çözümü için gerekli yasal çerçevenin meclis tarafından oluşturulması ve silahsızlanma sürecinin izlenmesi için kurulması önerilen “Barış ve Demokratik Çözüm komisyonu” siyasi partilerin eşit temsili, cinsiyet eşitliği, toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı bakış açısına sahip, nitelikli çoğunlukla karar alma ve sivil toplum katılımı gibi ilkeler gözetilerek bir an önce hayata geçirilmeli” denildi.

    Barış İçin Toplumsal Girişim, İstanbul Eyüpsultan ilçesinde düzenlenen “Barışın yolunu açmak” başlıklı konferansın sonuç bildirgesi açıklandı. Konferansın sonuç bildirgesinde, şunlara yer verildi:

    “Konferansımızın barış ve demokrasi umudunu yükseltmek için toplandığı bugün bölgemiz ateş altında. İsrail ve ABD’nin emperyalist çıkarları için yeniden şekillendirilmek istenen bu kadim topraklar topyekün savaş tehdidi altında. Gazze’deki katliam ve işgalle başlayan süreç, İran’a yönelik müdahaleyle yeni bir ivme kazandı ve Konferansımızdan 12 saat Önce ABD İran’a saldırdı. Bu koşullarda savaşın derhal durması, Nükleer silahsızlanmanın İsrail dahil olmak üzere bütün bölge ülkelerinde sağlanması, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) İsrail yöneticileri ve savaş suçlusu Netanyahu hakkındaki kararları bir an önce uygulanması öncelik taşıyor. Maden ve enerji kaynakları için, enerji koridorları için bölgenin sınırsızca egemenlik altına alınması için başlatılan savaş, bölgemize yıkımdan, acıdan, ölümden başka bir şey getirmeyecek. Bunu yaparken de halkların arasındaki çatışmalar, hoşnutsuzluklur, yoksullaşma ve kadınların özgürlük sorunu küresel güçlerin elinde kullanışlı bir araca dönüşüyor. İşte bu yakın tehdit karşısında ülkemizde barışı, eşitliği sağlamak, barışı evrensel demokrasi ve hukuk standartlarıyla güvenceye almak artık yalnız zorunluluk değil aynı zamanda büyük bir aciliyet de taşıyor. Bu çerçevede ifade etmek isteriz ki, Kürt sorunun ülkemizde çözülmesinin İran dahil bölgemizin de demokratikleşmesine olumlu katkıları olacaktır. Bu barış politikası, etnik, köken, din, mezhep, cinsiyet kimliği, cinsel yönelim, inanç ayrımına bakmadan bölgedeki bütün halkların, Kürtlerin, soykırım tehditiyle karşı karşıya gelmiş Alevilerin, kadınların güvenlik eşitlik ve özgürlük içinde yaşamasını gözeten, diyalog ve müzakereyi esas alan bir dış politikanın da parçası olmak zorunda.”

    ‘BARIŞIN ÖZNESİ OLMA’ VURGUSU

    PKK Önderi Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat’taki “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” ile PKK’nin kendini feshetmesinin barış yolunda atılmış çok önemli bir adım olduğu ifade edilen bildirgede, “Ama sıra çoktan bu değerli açıklamanın yaşama geçirilmesi için yapılacak idari ve hukuki düzenlemelere gelmedi mi? Somut adımları görmek için daha ne kadar beklemek gerekiyor? Kuşku yok ki, barış sürecinin başarıya ulaşması demokratikleşme yönünde atılacak adımlara bağlı. Bu nedenle öncelikle iktidarın hegemonyacı, otoriter siyaset anlayışını terk etmesine ihtiyaç var. Kürt sorunu ancak demokrasi çerçevesinde ve insan hakları temelinde çözülebilir. Kürtlerin hakları ancak her bireyin temel hak ve özgürlüklerinin hukuk devletiyle güvence altına alınmasıyla korunabilir. Katılımcı bir demokrasi ancak yerel yönetimleri boğan katı merkeziyetçiliğin gevşetilmesiyle sağlanabilir. Eşit yurttaşlık ancak Kürtlere, Alevilere, Çerkezlere, bütün kimliklere saygı gösteren çoğulcu bir demokrasiyle gerçekleşebilir. Tarihi bir fırsatın insanca, onurlu, eşitlik, özgürlük, barış ve refah içinde yaşama fırsatının tam eşiğinde duruyoruz. İşte bu tarihi eşikte Konferansımız barış ve demokrasiden, hayattan yana tüm toplum kesimlerine, ülkenin geleceğini ilgilendiren gelişmelerin olduğu bu dinamik sürece bütün imkânlarıyla müdahil olma, barışın öznesi olma, barış ve demokrasi talebini yükseltme çağrısı yapıyor” denildi.

    ‘ACİL’ ATILMASI GEREKEN ADIMLAR

    Bildirgede, barış ve demokratikleşmeyle ilgili olarak atılması gereken acil adımlar ise şöyle sıralandı:

    “-Anayasa’nın 90/son maddesi uyarınca, Avrupa İnsan hakları Sözleşmesi’ne ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvuru ile ilgili kararlarına uygun hareket edilmeli; İstanbul Sözleşmesi’ne geri dönülmeli, Terörle Mücadele Kanunu ve Türk Ceza Kanununun ve yasal mevzuat AİHM ve AYM kararları doğrultusunda gözden geçirilerek antidemokratik maddeler ayıklanmalı

    -Yine AİHM kararlarının defalarca ortaya koymuş olduğu üzere, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun hukuka aykırı uygulanışıyla ilişkili tüm kanunsuz emirlere, bu emirlerin pratik sonucu olan tüm gözaltı ve tutuklama işlemlerine son verilmeli.

    -AİHM kararları uygulanmadığı için hukuka aykırı bir biçimde cezaevinde tutulmaya devam edilen Kobane ve Gezi davaları dahil olmak üzere tüm siyasi hükümlü ve tutukluların serbest bırakılmalı.

    -Belediyelere yönelik operasyonlar derhal son bulmalı. Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ve diğer başkan ve bürokratlar serbest bırakılmalı.

    -Hangi davadan yargılandıklarına ve hükümlü olduklarına bakılmaksızın bütün hasta ve yaşlı mahkûmlar özgürlüğe kavuşmalı.

    -Sınır ötesi operasyonlara son verilmeli.

    -Müzakerelerin kolaylaşması ve toplumun yeterince bilgi sahibi olabilmesi için, hem iktidar hem Kürt kesimi tarafından muhatap olarak kabul edilen PKK lideri Abdullah Öcalan’ın çalışma ve toplumun çeşitli kesimlerinin temsilcileriyle iletişim kurma koşulları AİHM kararları da gözetilerek yeniden düzenlenmeli.

    -OHAL döneminde çıkarılan 674 sayılı KHK ile getirilen ve yürütme organına seçilmiş belediye yöneticileri yerine kayyum atama yetkisi veren düzenlemeyi yasalaştıran 6758 sayılı yasanın 34. maddesi yürürlükten kaldırılmalı, yerel yönetimlerin idari ve mali yetkileri merkezle yetki paylaşımı yapılarak genişletilmeli, kamu yönetimi adem-i merkeziyet esasına göre yeniden yapılandırılmalı, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na konulan çekinceler kaldırılmalı ve katılım hakkını düzenleyen ek protokole taraf olunmalıdır.

    -Kürt sorununun demokratik çözümü için gerekli yasal çerçevenin meclis tarafından oluşturulması ve silahsızlanma sürecinin izlenmesi için kurulması önerilen “Barış ve Demokratik Çözüm komisyonu” siyasi partilerin eşit temsili, cinsiyet eşitliği, toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı bakış açısına sahip, nitelikli çoğunlukla karar alma ve sivil toplum katılımı gibi ilkeler gözetilerek bir an önce hayata geçirilmeli.

    -Siyasi liderler, kanaat önderleri ve özellikle medya mensupları başta olmak üzere kırıcı, buyurgan ve çatışmacı dili artık terk etmeliyiz. Savaşın çatışmanın kavganın diliyle barış olmaz.”

  • ‘Bu süreç, bizim için varlık yokluk meselesi; Sırrı Süreyya’nın yarattığı değerlere sahip çıkıyoruz’-VİDEO

    ‘Bu süreç, bizim için varlık yokluk meselesi; Sırrı Süreyya’nın yarattığı değerlere sahip çıkıyoruz’-VİDEO

    PİRHA – Geri Dönüşüm İşçileri Derneği Başkanı Ali Mendillioğlu, ‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’ ardından yeni sürece dair görüşlerini paylaştı. Sorunların çözülmesi için “Bugüne kadar var ola gelen eşitsizliklerin kaynağının kurutulması gerekir” diyen Mendillioğlu “Bir yük var ortada ve bizler bunu sırtlanmalıyız” diye de ekledi.

    Ali Mendillioğlu, ülkedeki geri dönüşüm işçilerinin örgütlenmesini sağlayan öncü isimlerden birisi. Geri Dönüşüm İşçileri Derneği’nin kurucularından olan Mendillioğlu, tüketim dünyasının yarattığı çöple yaşamını idame etmeye çalışan binlerce işçinin sözcülüğünü de yapmakta.

    İmralı Heyeti Üyesi Sırrı Süreyya Önder’in cenaze töreninde “Yükünü biz sırtlandık, rahat uyu Sırrı abi” pankartıyla görünür olan Geri Dönüşüm İşçileri Derneği, demokratikleşme sürecine nasıl yaklaşıyor; detaylarını Ali Mendillioğlu’dan dinledik.

    EŞİTSİZLİKLERİN KAYNAĞININ KURUTULMASI GEREKİYOR”

    Ali Mendillioğlu, Geri Dönüşüm İşçileri Derneği olarak mücadele sebeplerinin sadece ekonomik bir temelde olmadığının altını çizdi. Demokratik Cumhuriyet hedefiyle yürütülen yeni sürece dair görüşlerini paylaşan Mendillioğlu, şunları söyledi:

    “Bildiğimiz bir şey var o da şudur; Türkiye’nin artık yönünü belirleyen şey iç dinamiklerden çok dış dinamiklere bağlı. Özellikle Ortadoğu dinamiklerine bağlı. Ortadoğu’daki bölgesel aktörlerden ziyade küresel güçlere bağlı. Şimdi bu sürecin de asıl belirleyiciliğinin bu olduğunu düşünüyoruz. Ama oradan şuraya geleceğim. Şimdi nesnel analizlerin bir yere kadar önemi var. Ondan sonra devreye giren şey şudur; kendi irademizin bu süreci nereye doğru evrilteceğidir? Bundan kastım şu; şimdi bir demokratikleşmeden bahsediliyor. Bu demokratikleşme, kesinlikle temsili demokrasinin içerisinde sıkıştırılmamalı.

    Demokratikleşmeden ben şunu anlarım. Bugüne kadar var ola gelen eşitsizliklerin kaynağının kurutulması gerekiyor. Benim açımdan demokratikleşme, Kürt sorunu nedir? En azından önemli bir boyutu şudur; şu ya da bu nedenle çoğunlukla yaşanan savaştan kaynaklı olarak şehrin gettolarına sıkışan, işte şehrin çöpleriyle hayata tutunmaya çalışan insanların, şehrin diğer vatandaşlarıyla arasındaki eşitsizliğin ortadan kaldırılmasıdır. Ve bunu, ben ne hükümetten ne de bir başkasından beklerim. Bu benim kendi sorumluluğumdur. Diğer türlüsü işte saçma sapan bir temsili demokrasi anlayışı, 5 yılda bir git oy ver, sonra bekle. Bu çok anlamsız bir politika. Ben demokratikleşmeden bunu anlıyorum ve demokratikleşmenin Sırrı abinin vefatı sonrasında açtığımız pankarttaki gibi yükünü biz sırtlanmamız gerekiyor. Bir yük var ortada ve biz sırtlanmalıyız. Bu sorumluluğu biz almalıyız.

    “SIRRI’NIN BIRAKTIĞI DEĞERLERE HEP BERABER SAHİP ÇIKALIM”

    Aynı zamanda yıllardır var ola gelen savaşın yarattığı bir güvensizlik ortamı var. Bu güvensizlik ortamının ortadan kaldırılması için ciddi bir sorumluluğu derneğimiz taşıyor. İşte Sırrı abi ile ilgili hasbelkader iki kelime laf ettim, ciddi eleştiriler ve saldırılar geldi. Sonrasında Sırrı’nın ailesine de ciddi eleştiriler geldi. Yakın zamanda dernek yönetim kurulu toplantısı yaptık ve orada şunu söyledim; sosyal haklarımızı, siyasal duruşumuzu kaybedersek ekonomik olarak haklarımızı da olduğumuz yeri de kaybederiz. Çünkü bugüne kadar insanlar, bize bunun için destek verdi, arkamızda durdu. Şimdi bizim için mesele şudur; Sırrı’nın bıraktığı mirasa sahip çıkacak mıyız, çıkmayacak mıyız? Ve bu konuda eğer korkuyorsak bunu açık yüreklilikle söyleyelim. Korkmuyorsak hep beraber çıkalım. Eğer ben çıkmazsam, korkarsam, geri dönersem siz devam edin. Sırrı’nın bıraktığı değerlere hep beraber sahip çıkalım ve herkes bu konuda hemfikir oldu. Çünkü buradan bir geri adım atarsak her şeyi kaybederiz. Bu anlamda da ‘o yükü sahipleneceğiz’ dedik. Sahiplenmeye de devam edeceğiz ve herkese göstereceğiz.”

    “SÜREÇTE SAHTE BİR İYİMSERLİĞE GİRMEYELİM”

    Ali Mendillioğlu, barışa giden yolda yapılması gerekenleri de şu şekilde sıraladı:

    “Her barış süreci aynı zamanda bir savaş sürecidir. Barış süreçleri savaş süreçlerinden daha zordur. Şunu söylemek mümkün; yani devlet açısından bakarsan, devletin tek bir aklı ve tek bir konsepti olmadığı kesin; kendi içlerinde çatışacaklar. Aynı zamanda savaşın mağduru olan tüm toplumsal kesimlerin de kendi içerisinde henüz kabuk bağlamamış yaraları var. Bunlar da çatışma yaratacak. Yani birincisi şunu kabul etmek gerekiyor ki sahte bir iyimserliğe girmeyelim. Bu süreç çok zor olacak. Belki de daha makro siyasette suikastler, işte itibar suikastleri ve benzeri şeklinde gelişen şeyler yaşanacak ya da tutuklular da artabilir. Birçok şey olabilir. Bunların hepsini öngörmek gerekiyor.

    Diğer taraftan toplumsal mutabakatı dinamitlemek için bu makro siyasetin mikro siyasetteki aktörleri olabilir. Yani kanaat önderleri, işte organizasyonlar, paramiliter güçler olabilir, bu süreci baltalamaya çalışabilirler. Dolayısıyla ön kabul olarak şöyle bir iyimserliğe kesinlikle düşmeyelim; her şey bitti!

    Bütün yük bizim sırtımızda ve ‘yarın ne olacak?’ sorusuna karşı şunu söyleyebilirim. Bugün bizim ne yaptığımızla ilgili. Bunu baştan öngörelim. İkincisi de ısrarla doğru noktalara vurgu yapalım. Bugün Kürt halkının özgürlüğü Türk halkının özgürlüğünden geçiyor. Türk halkının özgürleşmesi de Kürt halkının özgürleşmesinden geçiyor. İşte bugüne kadar hep şu söylendi; ‘terör, işte PKK var.’ Hadi şimdi yok. Hadi şimdi sorumluluk alın. Yani bugüne kadar bunu bahane eden sol sosyalist olduğunu iddia edenler dahil olmak üzere en uçtaki sağcı organizasyonlar, buyurun şimdi sahne sizin, bu sorumluluğu alın. Şimdi sorumluluktan kimse kaçamaz.”

    “BU SÜREÇ BİZİM İÇİN VARLIK YOKLUK MESELESİ”

    Geri dönüşüm işçileri olarak süreçte aktif rol alacaklarının altını çizen Ali Mendillioğlu, değerlendirmesine şöyle devam etti:

    “Çünkü bu bizim için varlık yokluk meselesi. Yani böyle bir ütopya, geleceğe dair bir hayalimiz değil, bu günümüzü çok yakından ilgilendiren bir mesele. Yani şunu biliyorum ki ‘varlık nedeni’ derken kastettiğim şey çok açık. Şimdi ilk hedef kim olur diye düşünüyorum; kağıtçılar olarak değil, bizim sosyolojimiz ilk hedef olur. Böyle bir meselede şunu da söyleyeyim; kağıtçılar olarak Sırrı ile ilgili ne kadar net olduğumuz konusunda, Sırrı bugün bir kahraman gibi anılıyor. 3 ay sonra bu süreç tersine dönse de başka bir şey olsa, terörist olsa bugün de Sırrı’nın yarattığı değerlere sahip çıkıyoruz, 3 ay sonra bütün Türkiye Sırrı için ‘terörist’ dese gene Sırrı’ya sahip çıkıyoruz. Onun yarattığı değerlere sahip çıkmaya da devam edeceğiz. Bu da kamera önünde sözümüz olsun. Böyle bir şey olursa 3 ay sonra tükürdüğümüzü yalamayalım.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

  • DEM Parti-MHP görüşmesi: Komisyon vurgusu öne çıktı

    DEM Parti-MHP görüşmesi: Komisyon vurgusu öne çıktı

    PİRHA- DEM Parti ile MHP arasında Meclis’te gerçekleşen görüşmede, Kürt sorunu, demokratikleşme süreci ve Meclis’in olası rolü gündeme geldi. Görüşme sonrası DEM Parti, yapıcı bir atmosferde geçen buluşmada yeni anayasa, yargı reformu ve komisyon kurulmasına dair önemli başlıkların ele alındığını açıkladı. 

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile Meclis’te gerçekleştirdikleri görüşmede, Kürt sorunu ve demokratikleşme süreci başta olmak üzere pek çok kritik başlık ele alındı. Yaklaşık 40 dakika süren görüşme sonrası herhangi bir basın açıklaması yapılmazken, DEM Parti tarafından yazılı bir açıklama paylaşıldı.

    Görüşmede DEM Parti’den Eş Genel Başkanlar Tülay Hatimoğulları, Tuncer Bakırhan, Grup Başkanvekilleri Gülistan Kılıç Koçyiğit ve Sezai Temelli yer alırken; MHP adına ise Genel Başkan Devlet Bahçeli, Meclis Başkanvekili Celal Adan ve Genel Başkan Yardımcısı Fethi Yıldız hazır bulundu.

    DEM PARTİ: GÖRÜŞME YAPICI BİR ATMOSFERDE GERÇEKLEŞTİ

    DEM Parti tarafından yapılan yazılı açıklamada, görüşmenin Türkiye ve bölgedeki güncel gelişmelerin yanı sıra, Kürt sorunu bağlamında Meclis’in üstlenmesi gereken rol üzerine kapsamlı bir fikir alışverişi temelinde gerçekleştiği belirtildi. Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

    “Kapsamlı bir fikir alışverişinde bulunulan görüşme, son derece yapıcı bir atmosferde gerçekleşti. Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı sonrası yaşanan gelişmeler, Türkiye’nin demokratikleşme süreci, DEM Parti İmralı Heyeti’nin Sayın Abdullah Öcalan ile gerçekleştirdiği görüşme ile PKK’nin 12 Mayıs’ta açıkladığı kongre kararları da gündeme geldi. Sürecin ilerlemesi için atılması gereken adımlar, Meclis’in üstleneceği rol, yeni yargı paketi, kurulması planlanan Meclis komisyonları ve anayasa çalışmalarına dair değerlendirmelerde bulunuldu.”

    MECLİS’TE KOMİSYON VURGUSU

    Açıklamanın devamında, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin de çağrısını yaptığı şekilde, Meclis bünyesinde tam yetkili bir komisyonun kurulmasının ve tüm siyasi partilerin sürece aktif biçimde dahil olmasının kritik bir öneme sahip olduğu vurgulandı.

    Açıklamada, mevcut başlıklar çerçevesinde yarın AKP heyetiyle Meclis’te bir araya gelineceği belirtildi.

    PİRHA/ANKARA

     

  • Kılıç: Samimi bir çözüm için adım atılmalı, söylem ve pratik yaşam bulmalı-VİDEO

    Kılıç: Samimi bir çözüm için adım atılmalı, söylem ve pratik yaşam bulmalı-VİDEO

    PİRHA- İktidar ertelenen adımları atması gerektiğini söyleyen İzmir Dersim Kültür ve Dayanışma Derneği Eş Başkanı Hasan Ali Kılıç, yasama-yürütme ve yargı erkinin sözünü eyleme dönüştürmesi gerektiğine vurgu yaptı. Kılıç, “Devlet bir yandan demokratik çözümün adımlarını atarken diğer taraftan da bu soruna dair yaptığı yanlışlardan kaynaklı bir yüzleşme de yapmalı” dedi.

    27 Şubat’taki “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” sonrası kongresini toplayan PKK, kendisini feshettiğini ve “çalışmalarını sonlandırdığını” kamuoyuna duyurdu. Bu karar sonrası gözler, devlet/iktidarın demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümüne dair hangi adımları atacağına çevrilmiş durumda

    Yaşanan gelişmeleri sorduğumuz İzmir Dersim Kültür ve Dayanışma Derneği Eş Başkanı Hasan Ali Kılıç, muhalefet partileri ve meclisin inisyatif alması ve samimi bir çözüm için somut adımlar beklediklerini kaydetti.

    “BU TARİHİ FIRSAT CİDDİ DEĞERLENDİRİLMELİ”

    PKK’nin almış olduğu kararın tüm çevrelerce umutla karşılandığını ve ‘tarihi fırsat’ olan bu adımın ciddi değerlendirlmesi gerektiğini ifade eden Hasan Ali Kılıç, “Kuşkusuz yani yüzyılları aşan bir Kürt sorunu yaşanıyordu. Son 50 yıla varan bir çatışmalı süreci bu ülke toprakları yaşadı. İşte bir şairimizin deyimiyle işte dağlar, taşlar, hatta ölüm bile yoruldu. Bugün işte en güzel şiir barıştır sözüyle dile getirilen barış talebi idi. O nedenle, taraflardan biri PKK silahları bıraktı ve örgüt silahlı alandaki yapılanmasını feshetti. Bu kararı Türkiye’de halkları, çeşitli azınlıklar, inançlar, etnik yapılar çok saygıyla karşıladılar. Toplumun bütün kesimleri bunu bir umut olarak gördü. Giderek Ortadoğu’ya ve dünyaya yayılan bu umut ciddi anlamda tarihi bir fırsatı doğurduğu anlamında değerlendirildi. Şimdi işte bu tarihi fırsat, iktidar ve devlet tarafından ciddi anlamda değerlendirilmeli” dedi.

    “SAVAŞA AKTARILAN BÜTÇE ÜLKE İNSANININ REFAHINA KULLANILMALI”

    50 yıla yakındır süren çatışmalı sürece aktarılan bütçeye işaret eden Hasan Ali Kılıç, sorunun çözümünün ekonomik yasımalarına dikkat çekerek, şunları ifade etti:

    “Kuşkusuz her şeyden önce bu ülkede hukukun, adaletin ve hakikatin yaşam bulması gerekiyor. İşte demokratik bir anayasanın çerçevesini çizerek hızlı bir şekilde yaşama geçirilmesi gerekiyor. Bugün cezaevlerinde ağır hasta tutsaklar var. Bu tutsakların bir an önce serbest bırakılması gerekiyor. Öte taraftan savaşa neden olan bütün sorunlar ortadan kaldırılması gerekiyor. Nedir? İşte dünya halkları gibi Kürtler de kendi ana dilleriyle eğitim öğretim görmek istiyorlar. Ya da işte Aleviler kendi inançlarını yaşamak istiyorlar. Eşit yurttaşlık talepleri var. Doğasının talan edilmesinin ve kadın katliamlarının durdurulmasını istiyorlar. Kürt sorununun demokratik çözümünün sağlanması, çeşitli adımların atılması bu ülkedeki işçinin de asgari ücretinin insanca yaşanır bir düzeye çıkarılmasıyla eş anlamlıdır. Çünkü bugün ülke bütçesinin önemli bir bölümü, yarısından fazlası belki savaşa aktarılıyor. Savaşın araçlarına ve kadrolarına aktarılıyor. Savaş yaşanmadığında bütün bu giderler ülke insanının refahına aktarılacaktır. İşsizlik ortadan kalkacaktır büyük bir ölçüde yani zamanla işsizlik ortadan kalkacaktır.”

    “SÖYLEM VE PRATİK YAŞAM BULMALI; ADIM ATILMALI”

    Toplumunda devletin adım atmayacağı yönünde bir eğilimin geliştiğini söyleyen Kılıç, “Kürt sorununun demokratik çözümü söylemini savunduğunu söyleyen insanlar öte taraftan halkta çok umut yaratamıyor. Söylemi ile pratiği özdeşleşmiyor. Yani Kürt sorunu demokratik çözümünü söyleyen insanların pratiğine baktığında çok işte yaşam bulmadığını görmekteyiz. Halkta da bu anlamda çok umut da yaratmıyor. İşte geçmişte barış süreçlerinin sektere uğratılması noktasında da halkta bir güven kırılması var. O nedenle yani her şeyden önce demokratik adımların ciddi bir şekilde zaman geçmeksizin atmak gerekiyor. Partilerin Kürt sorununun demokratik çözümüne dair söylemini kendi siyasal hanesine kazanım olarak görmek yerine, temel bir demokrasi sorunu olarak görerek herkes üstüne düşeni yapmalı” ifadelerini kullandı.

    “YÜZLEŞME OLMALI”

    Çözüme gidecek yolda bir yüzleşmenin de gerçekleşmesi gerektiğini dile getiren Kılıç, “Yani barışın toplumsallaşması demek toplumun bütün kesimlerine yayılması demektir. Ya da barışın toplumsallaşması için bir yanıyla da tarihsel bir yüzleşme de yaşamak gerekiyor. Yani bütün işte bu Kürt sorunun demokratik çözümünün olmamasından kaynaklı insanlar ciddi anlamda bedel ödedi. Binlerce hatta on binlerce insan katledildi. Maraş, Çorum, Sivas, Gazi, arkasından işte Roboski, Gezi, Suruç, Ankara Garı gibi katliamlar aslında bir yanıyla Kürt sorunun çözülmemesinden kaynaklı da yaşanan acılardı. Devlet bir yandan demokratik çözümün adımlarını bu soruna dair yaptığı yanlışlar, eksikliklerden kaynaklı bir yüzleşme de yapmalı ve bütün bu yaşanan travmalarla ilgili bir halkından özür dilemeli” şeklinde konuştu.

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

     

  • DEM Parti Hakkari Milletvekili Onur Düşünmez: İnsanların ortak talebi barış-VİDEO

    DEM Parti Hakkari Milletvekili Onur Düşünmez: İnsanların ortak talebi barış-VİDEO

    PİRHA-Barış sürecinin geldiği aşamada devletin adım atmasını beklediklerini belirten DEM Parti Hakkari Milletvekili Onur Düşünmez, “İnsanların istediği tek şey barış. Meclis, bu süreçte aktif rol almalı. Toplumun tamamını kucaklayacak bir anayasa şart” dedi.

    PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla PKK’nin kongresini toplayarak silah bırakma ve kendini feshetme kararı alması, Türkiye’de yıllardır süregelen çatışma ortamının sona erebileceğine dair güçlü bir umut yarattı. Kamuoyunda geniş yankı uyandıran bu gelişme, yeni bir barış sürecinin kapılarını aralarken, sürecin nasıl şekilleneceğine dair tartışmalar da hız kazandı.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Hakkari Milletvekili Onur Düşünmez, Kürt sorununun çözümü adına, yürütülen süreci PİRHA’ya değerlendirdi.

    “DEVLETTEN, ADIM ATILMASINI BEKLEMEKTEYİZ”

    27 Şubat’ta Abdullah Öcalan’ın İmralı’dan yaptığı çağrının detaylandırılmış bir şekilde halklara anlatıldığını söyleyen Onur Düşünmez, “Yüzden fazla toplantı yaptık. Halkın talebi vardı o da ülkeye barışın gelmesi. Biz yapılan toplantılarda halkın barışa ne kadar susamış olduklarını gözlemledik. PKK’nin kendisini feshetmesinin ardından Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin inşasına bir şekilde başlanmış oldu. Kürt kanadı bunu üzerine düşenleri yaparak göstermiş oldu. Şu anda devletten adım atılmasını beklemekteyiz. Artık tamamen devletin atacağı ve barışın ne kadar sahipleneceğini gösterecek adımları bekliyoruz” diye belirtti.

    “KÜRT HALKI, YILLARDIR BARIŞ MÜCADELESİ VERİYOR”

    İlk olarak hasta tutukluların serbest bırakılması gerektiğini belirten Onur Düşünmez, “Birçok hasta tutsak şu an esir durumda,  sadece düşüncelerinden dolayı ya da siyaset haklarını kullandıkları için zindanda bulunan yoldaşlarımızın önce tahliye edilmesi ile bir adım atılmış olacak. Kürt halkı yıllardır barış mücadelesi veriyor. Aslında onların dayattığı savaşa karşı öz savunma gücünü kullanarak barışı inşa etmeye çalışıyor. PKK, yaptığı kongrede de barışın ne anlam ifade ettiğini açıkça dile getirdi ve kendilerini feshedip mücadeleyi yeni bir alana taşıyacaklarını deklare ettiler. Biz de bu tarihi kararın yanında yer aldığımızı ve siyaseten üzerimize düşenlerin hepsini yapmak üzere pozisyon aldığımızı bildirmek istiyoruz” dedi.

    “TOPLUMUN TAMAMIN KUCAKLAYACAK BİR ANAYASANIN İNŞASI GEREKLİ”

    Şu anda Türkiye’nin darbe anayasası ile yöneltildiğini ifade eden Düşünmez, konuşmasının devamında şunları dile getirdi:

    “Yürürlükteki anayasa Türkiye’nin 86 milyon vatandaşını kapsamaktan çok uzakta. Dolayısıyla sivil ve demokratik bir anayasanın inşası için çalışmaların yürütülmesi gerekiyor. Biz anayasanın değiştirilme durumunu sadece barış ve demokratik toplum çağrısı etrafında bir şekillenme olarak değil toplumun beklentilerine cevap verecek, toplumun tamamını kucaklayacak
    İçinde Kürt’ün, Laz’ın, Çerkez’in, Arap’ın ve Alevinin kendisini bulabileceği sivil demokratik bir anayasanın inşasının gerekli olduğunu defaten de dile getirmiştik.

    Türkiye barışının önündeki en büyük engeller hukuksal engeller. Öncelikle Türkiye’nin Terörle Mücadele Kanunu (TMK) ve infaz kanunundaki eşitsizlikler dahil olmak üzere infaz kanununun değiştirilmesiyle başlanabilinir. Örneğin örgüte üye olmamakla beraber örgüt adına suç işleme suçları gibi muğlak sadece bir toplumsal tabakaya özgülenmiş antidemokratik bu uygulamaların ortadan kaldırılmasıyla ve yeni demokratik hukuka uygun yasaların çıkarılmasıyla şekilleneceğini düşünüyoruz.”

    “MECLİS, BU SÜREÇTE AKTİF ROL ALMALI”

    Meclis’in yaşanan süreçte aktif olarak rol alması gerektiğini vurgulayan Düşünmez, “Bütün siyasi partileri içeren bir komisyon kurulmalı ve komisyon bütün süreci birlikte yürütmeli. Bunun yasal ve anayasa zeminini oluşturmak gerektiği hepimizin talebi. Meclis’in bu yönüyle elindeki bütün işleri bitirip sadece barışa odaklı bir çalışma politikasını izlemesi gerekmektedir. Bizler barışa ekmek, su gibi ihtiyaç duyan bir toplumdan geliyoruz. Biz öncelikle Barış’ın ana merkezi alındığı ve sonrasında toplumun bütün sorunlarının ele alındığı bir çalışma takviminin gelişmesi gerektiğini düşünüyoruz. Meclis’in öncelikli görevi toplumun kanayan yaralarına sonuç olmaktır” diye ifade etti.

    “HERKES ORTAK TALEBİ BARIŞ”

    Sahada Dersimlilerle kurdukları temaslarda herkesin ortak talebinin barış olduğunu dile getiren Düşünmez, “İnsanların istediği tek şey barış. Biz sahada edindiğimiz izlenim gereği şunu söyleyebilirim. Çok ironik bir örnek olacaktır belki dün bir görüşme yaptık bir parkta. Yaşlı amcalarımız bize şunu söylediler, ‘Biz Tunceli’yle barışmak istemiyoruz. Dersim’le barışmak istiyoruz ve Dersim’in itibarının iadesini istiyoruz.’ Bu bizim ana merkeze koymamız gereken bir talepti” diye konuştu.

    PİRHA/DERSİM

  • Musa Kulu: Aleviler, sürece katkı sunarlarsa ileride büyük kazanımlar elde edebilirler-VİDEO

    Musa Kulu: Aleviler, sürece katkı sunarlarsa ileride büyük kazanımlar elde edebilirler-VİDEO

    PİRHA-Kürt sorununun çözümü adına, yürütülen süreci değerlendiren DAD eski Eş Genel Başkanı Musa Kulu, Türkiye’nin demokratikleşmesi sürecinde Alevilerin bir bütün olarak bu sürece katılması gerektiğini vurgulayarak, ” Aleviler, sürece katkı sunarlarsa ileride büyük kazanımlar elde edebilirler” dedi.

    PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla PKK’nin kongresini toplayarak silah bırakma ve kendini feshetme kararı alması, Türkiye’de yıllardır süregelen çatışma ortamının sona erebileceğine dair güçlü bir umut yarattı. Kamuoyunda geniş yankı uyandıran bu gelişme, yeni bir barış sürecinin kapılarını aralarken, sürecin nasıl şekilleneceğine dair tartışmalar da hız kazandı.

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) eski Eş Genel Başkanı Musa Kulu, Kürt sorununun çözümü adına, yürütülen süreci PİRHA’ya değerlendirdi.

    “KÜRT SORUNU, HELALLEŞMEYLE ÇÖZÜLÜR”

    Kürt sorununun bin yıllık bir sorun olduğunu belirten Musa Kulu, “Özellikle 1924 Anayasası’ndan sonra Türkiye ve Orta Doğu’da sürekli inkâr, ihmal ve asimilasyonla süren bir süreç oldu. Kürt sorunu demokrasi, barış ve helalleşme ile çözülür. Çünkü bu süreçte o kadar çok insan hayatını yitirdi ki helalleşme ancak birbirini inkâr etmeden, tanıyarak, yasal hukuki kabul ile mümkün. Bunun dışındaki bir çözüm asla çözüm olmayacaktır. Onun için ülkede yaşayan bütün halkların, inançların, vicdani, ahlaki ve politik olarak bu soruna yaklaşmalı. Bu ülkede yaşamını sürdüren en büyük etnik ve inançsal kimliğe sahip olan Kürtlerin ve Alevilerin anayasal haklarının verilerek yaşamını, kültürünü, inancını, tarihsel hafızasını sürdürebilmesi gerekiyor. Bunun dışındaki hiçbir çözüm asla çözüm olmayacaktır. Bu ülkede süren kaosla, sıkıntıyla devam edip gidecektir” dedi.

    “DEVLETİN DEMOKRATİK BİR SİSTEMATİĞE KAVUŞMASI GEREKİYOR”

    Çözümün devletin bir bütün olarak değişimi ile mümkün olduğunu söyleyen Musa Kulu, “Devlet, bu ülkede yaşayan bütün halkların ve inançların kabulüyle başlayacak bu işe. Şimdiye kadar toplumun özgürlüğünü, inancını, kimliğini asimilasyonla ve yıkmakla yok etmiş bir devlet sisteminin kendisini lağvedip yeniden demokratik bir sistematiğe kavuşması gerekir. Bunun dışındaki bir çözüm olmayacaktır. Ama devlet anayasayı ve zihniyetini değiştirmeden bu işin bir sonuca varması mümkün değil” diye belirtti.

    “ALEVİLERİN, SÜRECE DAİR CESARETİ VE GAYRETİ YOK”

    Alevilerin bu ülkenin sahibi olduğunu daha fazla hatırlatması gerektiğini ifade eden Kulu, konuşmasının devamında şunları dile getirdi:

    “Bu ülkede bizim hakkımız, hukukumuz var. İnancımızla, dilimizle, kültürümüzle ve hakikatimizle var olmak zorundayız. İnancımla bu ülkede özgür ve eşit yaşamak istiyorum. Ülkenin demokratikleşmesi, halkların ve inançlarının kendisini var etme imkân ve olanağın yaratılması için bir kapı aralandı. Bu konuda Aleviler olarak acaba biz hangi tarafta durmalıyız ve nerede söz kurmalıyız? Maalesef böyle bir gayretimiz yok.

    Bu anlamıyla bütün Alevi bireylerin de haneden başlayarak bütün kurumlarıyla, ocaklarıyla, piriyle, rehberiyle bir vicdan muhasebesi yaparak ben nerede durmalıyım? Barış benim için ne anlama gelir? Bu ülkede barış ve demokrasi geldiği zaman ben hangi hak ve talebin sahibi olmalıyım konusunda kendisini bir örgütlü bir bütünlüğe kavuşturması lazım. Bunun dışındaki hiçbir duruş bu işin çözümünde olmayacaktır.”

    “TÜRKİYE’NİN DEMOKRATİKLEŞMESİ SÜRECİNDE ALEVİLERE BÜYÜK SORUMLULUKLAR DÜŞÜYOR”

    Türkiye’nin demokratikleşmesi sürecinde Alevilerin bir bütün olarak bu sürece katılması gerektiğini vurgulayan Kulu, “Barışa ve demokrasiye en çok Alevilerin ihtiyacı var. Aleviler bu ülkede hem inançsal hem de etnik kimlik açısından inkâra uğruyor. Bu yüzden Alevilerin ülkenin demokratikleşmesi için iki kat gayret ile bu sürece destek vermesi gerekiyor. Ancak Alevilerin, bu sürece katkı sunabilmesi için öncelikle akıl, fikir ve yol haritasına sahip olması gerekiyor. Bunu üretmediği sürece cılız ve korkakça çıkan hiçbir sözün bu sürece katkısı olmayacağı gibi bu süreçten kazanımı da olmayacak. Aleviler, sürece katkı sunarlarsa ileride büyük kazanımlar elde edebilirler ancak bu sürecin dışında kalırlarsa hala istek ve talepleri yerine gelmemiş mağdur durumunda kalır o nedenle büyük bir sorumluluk bizi bekliyor” değerlendirmesinde bulundu.

    PİRHA/DERSİM

  • ‘Bundan sonraki süreçte herkesin aktif bir şekilde destek vermesi gerekiyor’-VİDEO

    ‘Bundan sonraki süreçte herkesin aktif bir şekilde destek vermesi gerekiyor’-VİDEO

    PİRHA-Barış sürecinin başlamasının tüm halklar açısından önemli olduğuna vurgu yapan İHD Dersim Şube Eş Başkanı Nurşat Yeşil, bundan sonraki süreçte herkesin aktif bir şekilde barış sürecine destek vermesi gerektiğini dile getirdi.

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Dersim Şube Eş Başkanı Nurşat Yeşil, Kürt sorununun çözümü adına yürütülen süreci PİRHA’ya değerlendirdi.

    “BÜTÜN HALKLARIN, BU SÜRECE AKTİF OLARAK KATILMALARI GEREKİYOR”

    İnsan Hakları Derneği olarak çatışmaların çok yoğun olduğu süreçler de dahil her dönem korkusuzca barışı savunduklarını belirten Nurşat Yeşil, “Bu topraklara bir an önce barışın gelmesi için mücadele ettik ve bugün de mücadelemiz aynı şekilde devam ediyor. Sayın Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla birlikte PKK’nin kendini feshetmesi ve böyle bir barış sürecinin başlaması tüm halklar açısından gerçekten çok önemli ve kıymetli. Bundan sonraki süreçte elbette halkın, sivil toplum örgütlerinin, derneklerin ve siyasi partilerin bu sürece aktif bir şekilde destek vermesi gerekiyor” dedi.

    Barışı talep etmenin sadece bir siyasi partinin ya da bir halkın yapması gereken bir şey olmadığının altını çizen Nurşat Yeşil, “Bölgede yaşanan bir barış elbette bu coğrafyada yaşayan bütün halkları etkileyecek. Bu yüzden bütün halkların bu barışa dört kolla sarılması ve bu sürece aktif katılmaları gerekiyor” şeklinde ifade etti.

    “EN KÖTÜ BARIŞ, HER TÜRLÜ SAVAŞTAN İYİDİR”

    Toplumun bütün kesimlerinin sürece sahip çıkması gerektiğini vurgulayan Yeşil, “Sadece barışa sahip çıkarak değil, barışı istediğini her kesimin dinlendirmesi de gerekiyor. Bizler kendi adımızda İnsan Hakları Derneği olarak başından beri barıştan yana olduk. En kötü barış, her türlü savaştan iyidir. Bu sürecin daha iyi bir yerine evrilmesi ve barış sürecinin devamının gelmesi için bizler de dernek olarak elimizden gelen her şeyi yapacağız” diye konuştu.

    PİRHA/DERSİM

  • ‘Silahlar terk edildikten sonra ülkenin bir bütün halinde demokratikleşmesi gerekiyor’-VİDEO

    ‘Silahlar terk edildikten sonra ülkenin bir bütün halinde demokratikleşmesi gerekiyor’-VİDEO

    PİRHA- “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” ardından sürecin en önemli adımının silahların terk edildiği aşama olduğuna değinen Eğitim-Sen Dersim Şube Başkanı Mehmet Aşkın, “Bir sonraki aşamada ülkenin bir bütün halinde demokratikleşmesi beklenir” dedi.

    Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim-Sen) Dersim Şube Başkanı Mehmet Aşkın, Kürt sorununun çözümü adına, yürütülen süreci PİRHA’ya değerlendirdi.

    “SÜRECİN EN ÖNEMLİ ADIMI SİLAHLARIN TERK EDİLDİĞİ AŞAMADIR”

    Barışın birkaç aşamadan oluşan dinamik bir süreç olduğunu belirten Mehmet Aşkın, “Bu sürecin en önemli adımı savaşın, şiddetin, baskının ve ölümün olmadığı; yani silahların terk edildiği aşamadır. Bu aşama en zorlu aşama ve ciddi bir irade gerektiren bir süreçtir. Bu aşama tamamlandıktan sonra bir sonraki aşama da ülkenin bir bütün halinde demokratikleşmesi beklenir. Bunun için öncelikle demokratik bir kültürde olmaması gereken dilin, anlayışın ve kurumların ortadan kaldırılması ve bu kurumların zaman içerisinde yarattığı zararların ortadan kaldırılması ve tazmin edilmesidir. Örneğin kayyum uygulamasının bir an önce ortadan kaldırılmasıdır” dedi.

    “KURUMLARIN, DEMOKRATİKLEŞMESİ GEREKİYOR”

    Aşkın, ülkenin demokratikleşmesi için yapılması gerekenleri şu şekilde anlattı:

    “Bir sonraki adım ise kurumların demokratikleşmesidir. Eğitimde, sağlıkla, güvenlikte, adalette kurumların demokratikleşmesi beklenir. Örneğin eğitim alanında demokratikleşme müfredata çok dilli, çok kültürlü ve çok inançlı bir anlayışın entegre edilmesiyle mümkündür. Bu aşamalar gerçekleşirse yani savaşın, şiddetin olmadığı demokratik bir ülkede bir refahın oluşması beklenir. Bu refahın toplumun bütün kesimlerine eşit bir şekilde paylaştırılması ise barışın nihai adımıdır.”

    PİRHA/DERSİM

  • Taner Sune: Kürt meselesinin çözülmesi Alevi toplumu için çok önemlidir! -VİDEO

    Taner Sune: Kürt meselesinin çözülmesi Alevi toplumu için çok önemlidir! -VİDEO

    PİRHA- Seyit Seyfi Cemevi Yönetim Kurulu Üyesi Taner Sune, Kürt meselesinin, Alevi meselesi gibi Türkiye’nin “kanayan bir yarası” olduğunu belirtti. Sune, “Parlamentoda bu işin kesinlikle çözülmesi lazım. Kürt meselesinin çözülmesi, diğer tıkalı olan noktaların da önünü açar” diye konuştu.

    Seyit Seyfi Cemevi Yönetim Kurulu Üyesi Taner Sune, Kürt sorununun çözümü adına, yürütülen süreci değerlendirdi. Sune, Kürt meselesini, Alevi meselesi gibi Türkiye’nin kanayan bir yarası olduğunu söyledi.

    “BARIŞ ORTAMININ OLMASI BİZLERİ ÇOK SEVİNDİRİYOR”

    Sorunun çözümü için parlamentonun görev üstlenmesi gerektiğini belirten Taner Sune, şu değerlendirmeyi yaptı:

    “Bu işin kesinlikle çözülmesi lazım. Vatanını seven herkesin, sağcı-solcu mantığını bırakıp; Türk’ü, Kürt’ü, Ermeni’si, Laz’ı fark etmez, her kesimin eşit hakları olduğunu belirtip, eşit bir gözden bakılması lazım. Ülkede barış ortamının olması bizleri çok sevindiriyor. Ama tabii ki siyasette ismet İnönü’nün bir sözü var; ‘Siyasette 24 saat çok büyük bir zaman’. Ne zaman neyin döndüğü hiç belli olmuyor. Ama gönlümüz tabii ki bu sürecin çözülmesinden yana.”

    “KÜRT SORUNUN ÇÖZÜMÜ ALEVİ SORUNUNUN DA ÇÜZÜMÜNÜ SAĞLAR”

    Taner Sune, konuşmasının devamında şunları belirtti:

    “Kürt sorununun çözülmesi, ülkedeki kardeş kanının akmasını durduracaktır. Ülkemizde herhangi bir noktada bir barış, uzlaşı olursa diğer tıkalı noktaların önünü doğrudan ya da dolaylı yoldan açar. Çünkü parlamentoda kavgalı iken şimdi iki parti, bir araya gelip aynı masada oturabildi. Şimdi diğer kişiler de masaya bir şekilde oturup, bir sorun olmayacağını göstermelidir. Kürt meselesinin çözülmesi Alevi toplumu için çok önemlidir.”

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

  • ‘Türkiye’deki Aleviler ile Kürtlerin ittifakını sağlamak gerekiyor!’-VİDEO

    ‘Türkiye’deki Aleviler ile Kürtlerin ittifakını sağlamak gerekiyor!’-VİDEO

    PİRHA – 78’liler Girişimi Sözcüsü Celalettin Can, hükümetin, Kürt sorununu çözme konusunda bir programının olmadığını söyledi. Can, ilk konuşulması gereken başlığın “silahların bırakılması” konusu olamayacağını belirterek “Haklarla ilgili adım atıldığı oranda güven oluşur” dedi. Celalettin Can, Türkiye’deki Aleviler ile Kürtler arasında yapılacak olası bir ittifakın da demokratikleşme adına büyük kazanım sağlayacağını vurguladı.

    ‘Asrın Çağrısı’ başlığı ile 27 Şubat’ta kamuoyuna açıklanan İmralı’dan gelen mektup ardından “Şimdi neler olacak?” sorusunun cevabı merakla bekleniyor.

    Hükümet kanadı, “Ortada bir müzakere, pazarlık süreci yok” diyerek tek odağının PKK’nin silah bırakması olduğunu vurgularken Kürt hareketi ise demokratikleşme konusunda bir adım beklentisi içinde olduğunu ifade ediyor.

    “HÜKÜMET SAHİCİ DAVRANMADI”

    78’liler Girişimi Sözcüsü Celalettin Can da PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın çağrısına karşılık hükümetten henüz bir yaklaşım gösterilmediğini belirtti. Kürt sorununun çözümü adına iktidarın tavrını yorumlayan Celalettin Can, şunları söyledi:

    “Sayın Öcalan’ın asıl görüşü, Türkiye’de bir demokratik dönüşümün gerçekleşmesidir. Bu demokratik bir dönüşüm. Nasıl demokratik dönüşüm? İlk adımı biz atalım, ‘Demokratik dönüşüm’ diyelim’. Öcalan bir de tarihin bu döneminde Kürt meselesinin çözüm koşullarının kuvvetler ilişkisi açısından olmadığını da gördü. Kürt meselesini öne almadı, daha çok demokrasiyi gündeme aldı. Ve Kürt meselesini gündeme getirdiğinde belki daha yumuşak inişler yaptığında kazanabileceği bazı haklar vardı, onların da kaybedebileceği hesabını yaptı ve ‘demokratik dönüşüm’ dedi. ‘Siz demokratik dönüşüm konusunda adım attığınız takdirde biz de kendimizi yeni duruma göre yeniden inşa ederiz’ dedi. Sayın Öcalan bu adımı atmış olmakla birlikte karşı taraftan bir görüş gelmedi şu ana kadar. Sadece şu söylendi; ‘silahları bırakın’. Öcalan hala ‘Demokratik dönüşüm, demokratik toplum’ diyor. ‘Dönüşümü sağladığınız anda biz de ona göre adım atarız’ diyor. Ama devletin de görüşü ‘Önce siz silahları bırakın. Sonra konuşuruz’ noktasında.

    Diğer yandan ‘PKK’de kongre yapılsın’ deniyordu ama kongre konusunda da hükümet aslında sahici davranmadı. Çünkü Süleymaniye’de bu kongrenin yapılacağı kararı alınmıştı ama henüz o uygulanmadı. Uygulanamazdı da. Bir Amerikalı gazetecinin, Süleymaniye’den yazdığı gibi; ‘Kürtler aslında kongre yapmak istiyor ama sürekli bombalanıyorlar ve kongreyi yapma koşulları yok gibi. Engelliyorlar bunu’ dedi.

    Yani sonuç olarak dünyanın her tarafında bu meselelerin çözümünde ilk konuşulan ‘silahların bırakılması’ olmaz. Haklarla ilgili adım attığı oranda insanlar birbirine güven verir. Haklarla ilgili adım atıldığı oranda silahlı müdahaleyi o güne kadar yürüten hareket de bir güven duyar. ‘Tamam, sorunları çözüyorlar. Korku ve kaygı duymadan ben silahlarımı bırakabilirim’ noktasına gelir.

    PKK ateşkes ilan etti. Hatta ‘ateşkes kavramının kullanılması dahi yanlıştır’ denildi. Yani ateşkes olunca sanki muhatap olunuyor, devlet çok ciddiye alıyormuş gibi bir imaj maker yaptılar. Ama gayet doğal olan bir şey vardı, 40 yıldır savaştığın, 40 yıldır savaşmakla birlikte yenemediğin ve denge durumuna gelen bir hareket ve aşamıyorsun, aşamadığın için anlaşmaya kalkıyorsun. Ama tarihin bir döneminde kendince bir fırsat yakaladığı kanısıyla karşı tarafı daha da aşağı çekmeye çalışıyorsun. Ama kuvvetler ilişkisi senin onu aşağıya çekmeye de müsait değil aslında.

    Mümkün olduğu kadar Kürt özgürlük hareketinin barış yapmak konusundaki baskın tavrını göz önüne alıp ‘bunlar galiba zayıf hissediyorlar, veyahut da işte bunlar madem böyle diyorsa biz daha da tavizsiz davranalım’ falan diye bir noktada hareket ediyorlar. Hatırlarsanız Bahçeli, ‘Öcalan, Mecliste gelsin konuşsun’ demişti. O kadar ileri şeyler söylemişti. Oradan şu anda geldiği nokta ne? Yani kongre yapmanı bile engellemeye çalışıyor, silahları bırakma konusundan başka bir talep getirmiyor gündeme.”

    “KÜRT KUŞATMASINDAN ÇEKİNDİLER”

    Celalettin Can, devlet kanadı ile Abdullah Öcalan arasındaki görüşmelerin nasıl başladığı konusunu da değerlendirdi. “Aslında Türkiye Cumhuriyeti Devleti çok büyük sıkıntılar içerisindeydi” diyen Celalettin Can, şöyle devam etti:

    “Bu sıkıntılı hali çok açıktı. Çünkü aşağıdan Erdoğan’ın deyişiyle İsrail vura vura geliyordu. Soykırım uyguladı. Sonra Suriye’ye doğru girdi, Başer Esad’ın geri çekilmesinin koşullarını yarattı. İran’a doğru gidiyordu ve bütün amacı ne yapıp edip Amerika’nın savaşa girebilmesi için İran’ı da savaşa sokmaktı. Ama Amerika İran temkinli davrandı.

    Bu dönemde en büyük kaygıları şu oldu; Kürt kuşatmasından çekindiler aslında. İsrail, Kürtlere olumlu bakıyor. Amerika da Kobani’ye olumsuz bakmıyor; Kürtlerin elinde kalması şeklinde bir siyaseti var. Sonra İran çok zayıf duruma düşüyor. Rojhelat’ın düşme imkanı var. Yan sırada başka bölgeler de var orada. Orada da Kürtlerin düşme durumu var. Bu gelişme karşısında Barzani çevresi de seyirci kalamaz. Kaldı ki Kandil’de, Gare’de çalışmalar var. Devlet aslında bir Kürt kuşatmasından çekindi. İsrail’in Kürtlere destek vereceği, Amerika’nın seyir bigane kalacağı görüşü var. Dolayısıyla Türkiye, İsrail’in Kürtlere destek vererek, ittifak kurarak kendi aleyhlerine bazı sonuçlar yaratılabileceği gördü. Bunu engellemek için de Kürt meselesini kim gündeme getirdi? Öcalan. Kim gündeme getirmişse onunla çözmek lazım. Öcalan’ı devreye koymaya çalışıp önünü almaya çalıştılar bu sürecin.”

    “HÜKÜMETİN, KÜRT MESELESİNİ ÇÖZME PROGRAMI YOK”

    Celalettin Can, hükümetin “Kürt hareketini güçten düşürmek adına” gözaltı ve tutuklama politikasına başvurduğunu da ifade etti. Abdullah Öcalan’ın, Kürtlerle Türklerin çatışma içine girmesi konusunda engelleyici olduğunu vurgulayan Can, şöyle devam etti:

    “Dikkat edin, son zamanlarda çok bilinen, tanınan insanlar da gözaltına alındı. Bu sadece Kürt tarafında olmadı, sosyal demokrat çevreden de gözaltına aldılar. Ama esasen benim görebildiğim kadarıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti, uluslararası planda epey tecrit oldu. Erdoğan çok yıprandı. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni tabii ki NATO’dan çıkarmazlar, tabii ki Amerika vazgeçmez ama pekala var olan yönetimden vazgeçebilirler. Bir de böyle bir durum söz konusuyken ekonomik durum zaten kötü, kriz hali söz konusu. Kürt hareketinin Rojava’da, Bakur’da, Rojhelat’ta olsun birleşme eğilimi de ortaya çıktı. Barzani’yi de eskisi gibi elinde tutamayacaklarının koşulları çıktı. Kobane komutanı Mazlum Abdi, Barzani’yle görüştü. Türkiye için en büyük tehlike Kürtlerdir aslında. Ama Kürtlere yöneldikleri zaman dünya sahip çıkacak hale geldi. Çünkü Kürtler bir araya geldi. Kürtlerin bir araya gelmesi, kendi hakkına hukukuna sahip çıkması ürküttü. AKP-MHP Hükümeti, Kürt meselesini çözmek için yapmadılar bu işi aslında. Kürtleri belli bir çizgide tutabilmek için, ileriye gitmelerini engellemek için; Kürt meselesini çözme programı yoktu yani. Hala da yok. Ama Abdullah Öcalan bunu yaratmak istiyor. Yani Abdullah Öcalan zeki, kapsayıcı, büyük bir lider ve savaşın Türkiye’ye de yaramayacağını görüyor. Türkiye’yi gözetiyor o anlamda. Gözettiği faşistler değil, Türkiye toplumu. Ve Kürtlerle Türklerin ciddi bir çatışma içine girmesini istemiyor. Çatışma ortamı bu şekilde devam ederken Türkiye’nin daha da büyük çöküntüye uğrayabileceğini görüyor ve bunun Kürtlerin de hayatını etkileyeceğini düşünüyor. Ama en büyük kaygılarından birini de söyleyeyim; katliamdan korktu Abdullah Öcalan. Çünkü Türkiye, çaresizlik içinde büyük bir katliama girebilirdi.

    “ALEVİLER İLE KÜRTLERİN İTTİFAKINI SAĞLAMAK GEREKİR”

    Celalettin Can, Kürt sorununun çözümü konusunda Alevi toplumunun rolüne de değindi. Suriye’deki Alevi toplumuna yönelik katliamları da gündemine alan Celalettin Can, güçler arasındaki ittifakın mümkün olabileceğini söyledi. Can, Türkiye’deki Alevi hareketinin sürece dahil olması konusunda ise şu görüşü paylaştı:

    “Suriye’de Alevilerin bir can güvenliği problemi olduğu, katliamla karşı karşıya oldukları ortaya çıktı. Öcalan o konuda akıllı davrandı ve ‘Alevilere yardım edin’ talimatını verdi, çok güçlü bir katkı sundu. Ben de bir Aleviyim, Suriye’de Kürtler ile Aleviler arasında bir ittifak kurulabilir. Dürzüler ister istemez İsrail’e yanaştılar ve özel bölge oluşturdular. Onlarla da ittifak kurulabilir.

    Türkiye’deki Alevi hareketi, şu anda Suriye’deki gibi tehlikede değil. Bir çatışma perspektifinden uzak. Aslında Aleviler, Kürtlerden daha fazla tehlikede. Çünkü Kürtlerin sonuçta bir örgütlülüğü ve önderliği var. Alevilerin önderliği, örgütlülüğü de yok. Katliamla karşı karşıya gelebilirler ve gelmelerini engelleyen güçlerden biri de Kürt hareketinin varlığıdır. Ama henüz bu konuda yeterli bir bilinç, ortaklaşma, birlik içerisinde olma düşüncesi Kürt Alevilerde var ama daha geniş, diğer etnik gruplarda son derece zayıf. Hala Kürtlere, Kürt hareketine karşı bir ön yargı var ve bu ön yargının kırılması gerekir. Türkiye’deki Aleviler ile Kürtlerin ittifakını, birleştiriciliğini sağlamak gerekir. Alevilerle Kürtler birleşirse bu birleşiklik Suriye’ye kadar uzanılırsa Suriye’nin geleceği Kürt özgürlük hareketiyle beraberdir aslında ve Türkiye’de de demokrasinin gelmesinin çok önemli koşulları da var.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

  • AP raporunda Türkiye’ye ‘otoriterlik’ eleştirisi ve ‘demokrasi’ vurgusu!

    AP raporunda Türkiye’ye ‘otoriterlik’ eleştirisi ve ‘demokrasi’ vurgusu!

    PİRHA- Avrupa Parlamentosu, Türkiye’ye eleştiriler içeren yıllık raporu kabul etti. AP, raporunda Türkiye’nin hukuk devleti ilkelerinden uzaklaştığını, ifade özgürlüğünü, yargı bağımsızlığını zayıflattığını ve sivil toplumu baskıladığını belirterek, insan hakları standartlarını yükseltmeye ve uluslararası hukuka uyum sağlamaya çağırdı.

    Avrupa Parlamentosu (AP), Avrupa Komisyonu’nun 2023 ve 2024 Türkiye raporlarına ilişkin hazırladığı değerlendirme raporunu Genel Kurul oturumunda kabul etti. Rapor, 367 “evet”, 74 “hayır” ve 188 “çekimser” oyla onaylandı. Tavsiye niteliği taşıyan ve hukuki bağlayıcılığı bulunmayan rapor, AP’nin Türkiye’ye yönelik siyasi yaklaşımını yansıtması açısından önem taşıyor.

    Raporda, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne (AB) üyelik sürecindeki tıkanıklık açık biçimde ortaya konulurken, hukuk devleti ilkelerinden uzaklaşma, ifade özgürlüğü kısıtlamaları, yargı bağımsızlığının zayıflaması ve sivil topluma yönelik baskılar güçlü biçimde eleştirildi. AP, Türkiye’yi demokratik reformlar gerçekleştirmeye, insan hakları standartlarını yükseltmeye ve uluslararası hukuka uyum sağlamaya çağırdı. Mevcut koşullar altında Türkiye’nin AB üyeliği perspektifinin gerçekçi olmadığı belirtilen raporda, AB-Türkiye ilişkilerinin “stratejik ortaklık” temelinde yeniden yapılandırılması önerildi.

    “TÜRKİYE ÇÖZÜM FIRSATINI DEĞERLENDİRME YERİNE GÜVENLİKÇİ POLİTİKALARA YÖNELİYOR”

    Raporun en dikkat çeken yönlerinden biri, Kürt meselesine ve Türkiye’nin barış sürecine yaklaşımına dair değerlendirmeler oldu. AP, 27 Şubat’ta açıklnan ‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’na atıfta bulunarak, Türkiye’nin bu tarihsel çağrıyı ve çözüm imkanlarını yok sayarak “güvenlikçi” politikalara yönelmesini eleştirdi. Raporda, çözüm sürecinin sona erdirilmesinin ardından Türkiye’de yaşanan baskıcı uygulamaların toplumsal kutuplaşmayı derinleştirdiği ve demokratik alanı daralttığı belirtildi.

    SINIR ÖTESİ OPERASYONLAR

    Türkiye’nin Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik askeri saldırıları ve politikası da raporda geniş yer buldu. AP, Türkiye’nin sınır ötesi operasyonlarının bölgedeki istikrarsızlığı artırdığına ve uluslararası hukuk açısından sorunlu olduğuna dikkat çekti. Raporda, Kuzey ve Doğu Suriye’deki özyönetim deneyimlerinin hedef alınmasının, bölgesel barışa zarar verdiği vurgulandı.

    KAYYIM VE TUTUKLAMALARA DEĞİNİLDİ

    Milletvekillerinin tutuklanması, belediyelere kayyım atanması gibi uygulamalar da raporun önemli gündemlerinden birini oluşturdu. Bu müdahalelerin yerel demokrasiyi zayıflattığı, seçilmiş temsilcilerin iradesinin gasp edildiği ve çoğulculuğu ortadan kaldırıldığı ifade edildi.

    BASKILAR VE MEDYA ÜZERİNDEKİ KONTROL MEKANİZMALARI ELEŞTİRİLDİ

    Gazetecilere, akademisyenlere, hak savunucularına yönelik baskılar ve medya üzerindeki kontrol mekanizmaları da raporda sert biçimde eleştirildi. AP, Türkiye’de temel hak ve özgürlüklerin evrensel normlara uygun hale getirilmesi gerektiğini yineledi.

    Tüm bu değerlendirmeler ışığında AP, Türkiye ile ilişkilerin yeniden tanımlanmasını önererek mevcut üyelik perspektifi yerine, ilkeler temelinde işleyen stratejik bir ortaklık kurulmasını gündeme getirdi.

    (HABER MERKEZİ)

     

     

  • Tuncel: ‘Demokratik Toplum Çağrısı’ aynı zamanda Alevilere yönelik bir çağrı-VİDEO

    Tuncel: ‘Demokratik Toplum Çağrısı’ aynı zamanda Alevilere yönelik bir çağrı-VİDEO

    PİRHA – Siyasetçi Sebahat Tuncel, İmralı görüşmeleriyle birlikte AKP-MHP Hükümetinin yaklaşımlarını yorumladı. Tuncel, “Henüz ortada bir süreç yok ama olmasını istiyoruz” diyerek iktidarın sorumluluk alması gerektiğini vurguladı. Tuncel, Demokratik Toplum Çağrısı’nın aynı zamanda “Alevilere yönelik bir çağrı” olduğunu da söyledi.

    PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat’taki ‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın ardından gözler, AKP-MHP hükümetinden gelecek adımın ne olacağına çevrilmiş durumda.

    Kürt siyasal hareketi, ‘Barış ve Demokratik Toplum Buluşmaları’ adı altında Abdullah Öcalan’dan gelen çağrının içeriğini halkla tartışırken, diğer yandan da sürecin olgunlaşması adına temaslarını sürdürüyor.

    Diğer yandan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli tarafından gündeme getirilen ‘Umut Hakkı’ konusunda da hukukçuların girişimleri devam ediyor. Aralarında baroların da bulunduğu 46 sivil toplum örgütü, ‘Umut Hakkı’na ilişkin yasal düzenleme yapılması için hukuki girişimde bulundu.

    İmralı’dan gelen “Asrın Çağrısı”na karşılık PKK yönetiminden de “Ateşkes” kararı geldi. Ancak Türkiye’nin, Federe Kürdistan Bölgesi’ne yönelik saldırıları, toplum nezdinde süreci daha da tartışılır hale getirdi. Yapılan açıklamalara göre; İmralı’dan gelen çağrı ardından Türkiye, Federe Kürdistan Bölgesi’ne yönelik yüzlerce kez silahlı saldırıda bulundu.

    27 Şubat çağrısında her ne kadar “demokratikleşme” vurgusu yapılsa da Türkiye o günden bugüne daha çok gözaltı ve tutuklama operasyonlarıyla anılır oldu

    “DEVLETİN, GÜVEN VERMEDİĞİ BİR DURUM YAŞIYORUZ”

    “Süreç, ne derece çözümden yana?” sorusunun yanıtını Özgür Kadın Hareketi aktivisti Sebahat Tuncel ile konuştuk. Kürt sorununun çözümü adına iktidarın tavrını yorumlayan Tuncel, ilk olarak Abdullah Öcalan’ın yoğun bir çaba sarf ettiği vurgusunu yaptı. Tuncel, 27 Şubat’ta okunan metinde, Kürt halkının dil, kimlik, kültür haklarının tanınması ve siyaset yapma hakkının güvence altına alınması açısından verilen bir mücadele olduğunu belirterek şu değerlendirmeyi yaptı:

    “Yani Sayın Öcalan’ın ifadesi ile sorunu savaş ve çatışma zemininden hukuki ve siyasi zemine çekme konusunda bir çaba, emek var. Şimdi bu konuda devletin aslında topluma güven vermediği bir durum yaşıyoruz. Toplumda da ‘bu devlete güven olur mu?’ soruları bize de çok fazla geliyor. Bu da anlaşılır bir durum. 1990’lı yıllardan bugüne hep bir şekilde tek taraflı süreç yürütülmüş. Tek taraflı ateşkesler olmuş ve devlet her defasında daha kapsamlı operasyonlarla, saldırılarla sürece cevap vermiş. O açıdan bir güvensizlik hali var ama işte Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler, Türkiye’nin içerisine girdiği siyasi, ekonomik kriz ve dünyadaki değişim süreci, bir şekilde Türkiye’yi de adım atmaya zorluyor. O açıdan bu sürecin, biraz zorunluluğun getirdiği süreç olması itibari ile de başarıya ulaşma ihtimali yüksek diye düşünüyorum. Bu süreç şöyle bir şey değil; işte örneğin Kürt sorununun siyasi zemine çekilmesi, bütün sorunların hukuki zemine çekilip tamamının çözüldüğü anlamında değil, mücadele zemini açısından önemli. Yani silahlı mücadeleden demokratik siyasi mücadeleye geçme ve devletin buna olanak sağlama konusundaki bir yaklaşım. Buradaki en temel şey 27 Şubat çağrısında da Kürt halk önderi sayın Abdullah Öcalan’ın metninde de yer alan ‘bütün inançların, kimliklerin ve kültürlerin tanınması’ demek. Aslında Türkiye’de 1924 Anayasası ile güvenceye alınmış Kürt inkarından vazgeçilmezi demek. Bu gerçekten bir paradigma değişikliği. Yani eğer devlet bu paradigmayı değiştirirse bu Kürtler, Aleviler, kadınlar açısından çok önemli bir gelişme.”

    “İLK ADIM, DEMOKRATİK SİYASETİN ÖNÜNÜ AÇMAK!”

    Siyasetçi Sebahat Tuncel, “Sürecin bütün boyutlarını bilmiyoruz” vurgusunu da yaptı. Devletin, demokratik siyaset alanının açılması konusunda adım atması gerektiğini belirten Tuncel, şunları söyledi:

    “Ama şunu biliyoruz; sayın Öcalan’ın çağrısına PKK olumlu cevap verdi ama bunun koşullarının yaratılması gerektiğini ifade etti. Şimdi devletin üzerine düşen sorumluluk PKK’nin feshi ya da demokratik siyaset alanının açılması konusunda gerekli koşulları sağlamaktır. Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın ‘Barış’ bölümü devletle alakalıdır. Devlet, hem Kürt sorununu demokratik zemine taşımak, demokratikleşme önündeki engelleri kaldırmak; işte terörle mücadele kanunu yeniden, daha doğrusu kaldırmak, yeniden düzenlemek değil, terörle mücadele kanunu çok geniş yorumlanıyor ve tüm muhalifler, bu kanun kapsamında gözaltına alınıp tutuklanıyor. Bu kabul edilebilir bir durum değil. Siyaset yapma hakkı, düşünceye ifade özgürlüğü, inanç özgürlüğü, kadın erkek eşitliği ve benzeri birçok konuda gerekli koşulların, yani yasal düzenlemeleri yapılması gerekiyor. Ama ilk adım, demokratik siyasetin önünü açmaktır. Şu an cezaevinde on binlerce siyasi tutsak var; onların özgürlüğe kavuşması sağlanmalıdır. Hala gözaltı ve tutuklamalar var. CHP’ye yönelik operasyonlar devam ediyor. İşte bunlar aslında sürecin de başarıya ulaşmasını engelleyen, güvensizliği derinleştiren konular oluyor. Bunları gidermek tabii ki de devletin zorunluluğundadır.”

    “BÖYLE BİR ORTAMDA BARIŞ KONUŞULABİLİR Mİ?”

    Mevcut koşullarda barış yapmanın “zor bir iş” olduğunu söyleyen Sebahat Tuncel, konuşmasını şu cümlelerle sürdürdü:

    “İnkar, imha ve asimilasyon politikasının değişmesi, eşit yurttaşlık temelinde bir arada yaşama konusundaki irade… Bizler yıllardır bunların mücadelesini veriyoruz. Bu sürecin kolay olmadığını biliyoruz. Devlet içerisinde de belki bazı odaklar, bu sürece karşıdır. Yani sonuç itibariyle olması gereken şey devletin işte diyelim ki ateşkes sürecinde olumlu karşılık vermesi ve sürecin sağlıklı ilerlemesi konusunda koşulların yaratılması. Bu, devletin sorumluluğunda olan bir şey. Bizim, yani siyasetçilerin sorumluluğunda olan şey, bunlar var diye barış meselesini konuşmamak değil, aksine konuşmak, olması gerekeni ifade etmek ve bunu toplumsal bir talebe getirmektir. Bence zaten Türkiye’de problem burada. İşte ‘Böyle bir ortam var, böyle barış konuşulabilir mi?’

    Peki ne zaman konuşacağız? Savaşın, çatışmanın olduğu, özgürlüklerimizin elimizden alındığı zamanda özgürlüğü konuşuruz. Adaletsizliğin olduğu yerde adaleti konuşuruz. Barış yoksa barışı konuşuruz, olduğu ortamlarda zaten bunları konuşmaya gerek yok. Bu, aslında konuşmamanın bir yöntemine dönüşüyor ne yazık ki. Türkiye’de özellikle sosyal demokrat partiler ile CHP tabanı açısından söylüyorum, niyetleri bu olmayabilir, söylemde sürece destek vereceklerini, parlamenter zeminde çözülmesi gerektiğini ifade ediyorlar. Özgür Özel, bunu söylüyor, bu çok kıymetli ve ben çok önemli görüyorum ama pratiğe gelindiğinde ‘Bu mümkün mü? AKP ile anlaşıyorlar. Bu devlete güven olur mu?’ tartışmalarıyla süreci tartışmayı bile sorun gören bir yaklaşım var. Bence bu, çözümsüzlük siyasetinin bir dili. Yani eski sürecin bir dili. Yeni dönemin dili bu olamaz.

    “HENÜZ ORTADA BİR SÜREÇ YOK AMA OLMASINI İSTİYORUZ”

    Zaten bu sorunlar olmasaydı bizler de bunları konuşmazdık. Kürt halkı özgür olsaydı bizler ‘Kürt halkının özgürlük sorunu var’ diye konuşur muyduk? Kadınlar eşit ve özgür olsaydı ‘özgürlük sorunu var’ diye konuşur muyuz? Siyaset dediğimiz şey budur, konuşmalıyız. Dolayısıyla siyasetçilerin yapması gereken konuşmak, çözmek, tartışmaktır. Evet operasyonlara karşı da savaş politikalarına, gözaltı ve tutuklamalara karşı da tavır göstermek, demokrasinin ne olması gerektiğini ifade etmek siyasetin işidir. Yoksa siyasetçi neden var ki? Aksine devletin savaş politikalarını geriletmek, bu politikanın çıkar bir yol olmadığını, Türkiye’yi siyasi, ekonomik krizin eşiğine getirdiğini söylemeden nasıl bir süreç olacağız? O açıdan önce bir sürece evrilmesini konuşacağız. Çünkü henüz ortada bir süreç yok ama bu sürecin olmasını istiyoruz. Demokratik cumhuriyet olmasını istiyoruz. Kürt halkının, Alevilerin, kadınların özgür olmasını istiyoruz ve bunu konuşmaya devam edeceğiz.”

    ‘UMUT HAKKI’ KONUSUNDA TARAFLARIN YAKLAŞIMI!

    Sebahat Tuncel ‘Umut hakkı’ konusunda da görüş belirtti. Sivil toplum örgütlerinin bu yönlü girişimlerinin önemli olduğunu söyleyen Tuncel, şunları söyledi:

    “Bu önemli bir konu. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin de Türkiye hakkında verdiği 4 tane karar var. Sayın Öcalan hakkında ise uyulması gereken iki karar bulunuyor ama ben bundan bağımsız bu hak yoksa bile devletin, Kürt sorununu çözümü konusunda adım atacaksa eğer Sayın Öcalan’ın özgürlüğünün sağlanması gerekir. Bu, umut hakkıyla sınırlandırılamaz. Türkiye gerçekten Kürt sorununun çözümü konusunda Sayın Öcalan ile bir diyalog yürütüyorsa o zaman sorunun çözümü konusunda Sayın Öcalan’ın özgürlük koşullarının sağlanması önemli. Umut hakkı bunun için yasal zemin de sunuyor. Bu açıdan pozitif bir yerden bakmak mümkün. Bu durum sadece sayın Öcalan ile ilgili değil, bütün Türkiye’deki mahpusları ilgilendiren bir durum.

    Sayın Öcalan’ın durumu bence daha da özgün. Barışa cesaret eden, Türkiye’nin demokratikleşmesi konusunda çaba harcayan birisi. Dolayısıyla tarafların eşit koşullara sahip olması gerek. O açıdan Sayın Öcalan’ın özgürlük koşulları barış sürecinin başarıya ulaşması açısından; sonuçta Kürt tarafının temsilidir, o nedenle koşulların eşit olması gerekir. Baroların, ÖHD’nin bu konudaki çalışmalarını önemli ve anlamlı görüyorum. Umarım önümüzdeki parlamenter süreçte yasal düzenleme yapılır.”

    “ALEVİLER AÇISINDAN ÖNEMLİ BİR FIRSAT”

    Sebahat Tuncel, ‘Demokratik Toplum Çağrısı’nın aynı zamanda Alevilere yönelik bir çağrı olduğunu da belirtti. Alevi toplumunun da süreci sahiplenmesi gerektiğini söyleyen Tuncel, şöyle devam etti:

    “Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler Alevilerin çok daha hassas ve duyarlı olduğu bir süreci beraberinde getiriyor. Önümüzdeki gün Dersim Tertelesi’nin yıldönümü. Katliamlardan geçirilmiş bir Alevi gerçekliğiyle de karşı karşıyayız. Alevi toplumu bu ülkede sevgili Hrant Dink’in söylemi ile ‘güvercin tedirginliğinde’ yaşıyor. Dolayısıyla olası bir sürecin doğal olarak onların hayatlarına nasıl yansıyacağı önemli bir konu. Aleviler inançsal ve kültürel olarak demokrasiye daha yatkın bir halk. Demokratik ve özgürlükçü bir yaşam, Aleviler açısından önemli. Dolayısıyla bu Demokratik Toplum Çağrısı, Aleviler açısından da önemli bir fırsat. Hem Alevilerin kendi İnanç kimliği etrafında örgütlenmesi hem barışın toplumsallaşması hem de demokratik bir cumhuriyetin gelişmesi konusunda önemli. Kürt sorununun çözümü sadece Kürtler açısından değil, Türkiye açısından da değil, aslında bütün Ortadoğu’nun geleceğini etkileyecek 4 parça Kürdistan diye ifade edilen, aslında 4 ülke sınırları içerisinde yaşayan Kürtlerin ve birlikte yaşadıkları halkların geleceğini etkileyecek bir süreçten bahsediyoruz. Bizim tabanımızın CHP ile de yakın olma durumu var. Yani ortak tabana yönelik politika üretiyoruz, bu açıdan söylüyorum. Dolayısıyla CHP politikalarından etkilenme durumu yüksek. Oranın, negatif üslupla tartışması ya da süreci gündeme almaması hali Alevi toplumunu etkiliyor. Bence Alevi toplumunun kendi geleceği açısından barışı gündemine alması ve demokratik bir toplum konusunda daha aktif rol alması gerekiyor. Sonuçta gerçekten Aleviler açısından önümüzdeki süreç öyle kolay olmayacağa benziyor. Yani hem inancı özgürce yaşamak, kendi kültürünü yaşatmak meselesi önemli. O açıdan Demokratik Toplum Çağrısı aynı zamanda Alevilere yönelik bir çağrı. Alevilerin, sadece gündeme alma açısından değil, demokratik toplumu inşa konusunda bir mücadele içerisinde olmasının önemli olduğunu düşünüyorum.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

  • BM’nin ‘Soykırım’ tarifi: Yapılanlar organize bir şekilde ise bu bir soykırımdır!-VİDEO

    BM’nin ‘Soykırım’ tarifi: Yapılanlar organize bir şekilde ise bu bir soykırımdır!-VİDEO

    PİRHA – Tarihçi yazar Erdoğan Aydın, Dersim Katliamı’nın neden ve nasıl başlatıldığına mercek tuttu. Cumhuriyetin kuruluş temellerinin herkesin Türkleştirilip, Sünnileştirilmesi üzerinden oluşturulduğuna vurgu yapan Aydın, “Eğer 1948 Uluslararası Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesi’nin, ‘soykırım’ tarifini anlatan maddelerini okuyacak olursak, aslında yapılan işin bir soykırım olduğunu teslim etmek zorundayız” dedi.

    1925 yılında çıkarılan Şark Islahat Planı, 1936 yılında çıkarılan Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkında Kanun, Şark Islahat Planı’na dayanılarak kurulan ve Dersim’in de içinde yer aldığı 4. Umumi Müfettişlik’in kurulması ile adım adım ‘ulus devlet’in inşası önünde engel olarak görülen Dersim’in, öncelikle kanaat önderlerinin yok edilmesi, halkın soykırımdan geçirilerek kalanların sürgüne tabi tutulması hedeflendi.

    25.12.1935 tarih ve 2884 sayılı Tunceli Kanunu çerçevesinde 4 Mayıs 1937 tarihli Bakanlar Kurulu kararı ile Dersim’e yönelik askeri operasyonlar başlatıldı ve on binlerce Dersimli katledildi. Askeri operasyonlar 1938 yılı boyunca devam etti ve katliam ile birlikte sürgün politikası devreye konulup Dersim coğrafyası büyük oranda insansızlaştırıldı.

    15 Kasım 1937 yılında Dersim’in Kürt Alevi kanaat önderi Seyit Rıza, oğlu Resik Hüseyin ve Dersim’in 7 ileri geleni, Elâzığ Buğday Meydanı’nda idam edildi.

    1937-38’de yaşanan Dersim Soykırımı’nda ‘Dersim’in Kayıp Kızları’ olarak bilinen bir kuşağın ise ailelerinden koparılarak tanımadıkları, bilmedikleri ailelere evlatlık ve eş olarak verildiği gerçeği de soykırımın bir başka boyutunu oluşturuyor.

    Dersim Tertelesi’nin 88. yıldönümünde ajans olarak katliamın öncesini ve sonrasını ele aldık. Dosyamızın bugünkü konuğu İslamiyet, Osmanlı, Alevilik ve Cumhuriyet tarihi üzerinde önemli çalışmaları olan Erdoğan Aydın oldu.

    Tarih yazarı Erdoğan Aydın, Dersim Soykırımı’nın öncesini ve sonrasında yaşananları Pir Haber Ajansı’na (PİRHA) anlattı.

    “DEFOLU CUMHURİYET!”

    PİRHA-Nasıl bir cumhuriyet kuruldu?

    Erdoğan Aydın: Öyle bir cumhuriyet kurulmuştu ki iki temel defosu vardı. Bir tanesi genel olarak o dönemde milli mücadele yürütmüş meclisteki çoğulculuğu tasfiye eden bir otokrasinin inşası çerçevesinde, yani gerçek olmayan, biçimi cumhuriyet kendisi cumhuriyet olmayan bir cumhuriyet kurulmuştu. Dersim’e giden süreci aslında bu hazırladı.

    Diğer mesele ise bu kurulan cumhuriyet, Dersim’i sadece zamanlaması ile bizi karşı karşıya bıraktı. Yani Dersim, tıpkı daha önceden Koçgiri’de ilk örneğini gördüğümüz, bir başka halkın, Çerkez halkının Gönen Manyas sürgününde ilk örneğini gördüğümüz Türkiye’nin Türkleştirilmesi, Sünnileştirilmesi, kapitalistleştirilmesi çerçevesindeki programın kaçınılmaz uğrak noktalarından birini oluşturuyor. O nedenle resmi tarihin anlatısında işte ‘Dersim’de ağalar isyan etti, karakola saldırdı, dolayısıyla biz de onları ezmek zorundaydık’ diyen anlatı kesinlikle gerçeği temsil etmiyor. 1925’ten sonra Dersim’e özgü üretilmiş tüm raporlamalarda da bu durumu net olarak görüyoruz.

    “SÖMÜRGECİ GİBİ DAVRANAN DEVLET!”

    -Dersim neden devletin hedefi oldu?

    Dersim, 1935 yılında hala maneviyatı, yani ulusal kimliği, kendi iç örgütlenmesi ayakta olan tek Kürt bölgesiydi. Bu durum egemenleri ciddi anlamda rahatsız ediyordu. Elazığ, Bingöl, Diyarbakır çevresini deyim uygunsa ‘yola getirmişlerdi’ diyebiliriz. Ama diğer Kürtlerden farklı olarak aynı zamanda Alevi bir kimliği de olan Dersim açısından aynı şeyi söylemek mümkün değildi. Belki de sorunun ötelenmesine neden olan faktörlerden biri de inanç faktörüydü. İlk dönem Kürtleri, inançsal farklılıklarından hareketle birbirine karşı kullanma politikası belki de Dersim’e yönelik operasyonun gecikmesi nedenini oluşturdu. Ama bu, şu demek değil; cumhuriyetin genellikle yanlış bir yerden sadece laiklikle özdeşleştirilen cumhuriyetin Alevilere yakın olduğu, onlarla empati yaptığından kaynaklanmıyor. Aksine 1925’te tekke ve zaviyelerin kapatılması, 1924’te Diyanet İşleri Başkanlığının kurulması ve benzeri bir dizi uygulamalardan da biliyoruz ki aslında Türkiye toplumuna verilmeye çalışılan biçimde Kürtlüğün, Hristiyanlığın, Çerkezliğin yeri olmadığı gibi Aleviliğin de yeri yoktu. İdeolojik çerçevesini Ziya Gökalp’in oluşturduğu, herkesin Türkleştirilip, Sünnileştirilmesi çizgisi zaten günün birinde mutlaka gelip Dersim’in amiyane tabiriyle ‘tepesine binilmesini’ zorunlu kılıyordu.

    Dersim’in biraz geciktirilmesinin bir diğer nedeni de şehrin kendi iç coğrafi yapısı nedeniyle tarih boyunca görece daha korunaklı bir yer olmasıdır. Kendini savunma kapasitesi daha yüksekti. Bu da Dersim dışındaki tüm diğer Kürt mekanlarının dizginlenmesi, Türkleştirilecek bir kıvama; İsmet İnönü, 1930’daki raporunda buna ‘mum kıvamına çevirdik’ diyor. Yani Alevi, Kürt kimliği ile yaşam sürmek isteyen, bu anlamda kendi iç örgütlenmesi diri bir Dersim’e tahammül edilmesi mümkün değildi ve bunun hazırlıkları yapıldı. 1925’ten itibaren tüm raporlamalarda ‘çıban’ kavramı dahil bir dizi kavramsallaştırma ile aslında kendi toplumuna bir cumhuriyet gibi değil, bir sömürgeci gibi davranan, kendine uygun hale getirilmesi için kestirip atmaktan söz eden bir devlet aklı karşısındaydı.

    ÖZEL SAVAŞ STRATEJİSİ!

    -Kırım öncesi devlet nasıl bir hazırlık yaptı?

    Başta Fevzi Çakmak olmak üzere bir dizi devlet yöneticisinin raporlarında da çok net gördüğümüz gibi Dersim’e bir kolonizasyon politikası uygulanacaktı, onun hazırlıkları yapılıyordu. ‘Okuldur ve benzeridir şeylere hiç gerek yok’ diyen bir yaklaşım söz konusuydu. Keza Abidin Özmen, İbrahim Tali Öngören gibi bir dizi her dönem milletvekili, yönetici, genel müdür, komisyon başkanlığı vesaire yapmış rejimin muteber insanları da genel olarak Dersim’den söz ederken oranın paha biçilmez zenginliklere sahip olduğunu, bu zenginliklerin Türkiye için kullanılabilir hale getirilmesi gerektiğini anlata gelmişlerdir.

    Zamanlama nasıl ayarlanacaktı? Avrupa’da Nazilerin, Mussolini’nin, faşizan eğilimlerin yükseldiği, Sovyetler Birliği’nin kurumsallaştığı, özellikle İngiliz ve Fransız emperyalistlerin Türkiye’yi küstürmemek için özel bir çaba sergilediği, savaşa giden bir dünyada, dengelerin Ankara için Dersim’e operasyonun artık zamanının gelmesini de tayin eden bir etken oldu. Bu arada Şark Islahat Planı’yla aslında bütün Kürtlerin Türkleştirilmesi buna yönelik sürgün ve yeni yerleşimlere oturtulması, yatılı bölge okullarının kurulması, yerel önderlerin ortadan kaldırılması, anadil yasakları konusunda bir dizi uygulama zaten önceden başlamıştı. Bunun bedeli olarak da örneğin Zilan Katliamı gibi bir dizi katliam, sürgün zaten uygulanmıştı. Ve giderek Dersim, etrafı kuşatılmış bir mekana döndü. İbrahim Talip Öngören’in raporunda Dersim’in kuşatılması, aç bırakılması, dışarıyla her türlü bağlantısının kesilmesi, teslim olmaya zorlanması gibi daha çok bir savaş stratejisi kavramlarıyla anlatılan ve çevresinde, Elazığ’da bomba atan uçakların havalanacağı uygun havaalanı yapılması vesaire üzerinden Dersim’in teslim olmaya zorlanması üzerine bir anlatı, devletin dilini oluşturuyordu. 1934 ve 1935’te biri kanun biri de rapor, bize daha kurumsal düzeyde bilgiler verir. İskan Kanunu ismi ile geçen 1934’te yayınlanan önceki iskan kanunlarının deyim uygunsa genişletilmiş bir hali. Bu kanun Şark Islahat Planı başta olmak üzere bir dizi önceki kanuna göre çok daha net konuşan, memleketin Türkleştirilmesi amacını çok daha net koyan ve bu amaçla toplumun farklı kategorilere ayrılması ve Türk olmayanların mutlaka bulundukları bölgelerden alınıp Batı Anadolu’ya, bir topluluk oluşturamayacak küçük bölümler halinde yerleştirilmesinin şart olduğunu, yerel liderlerin mutlaka bölgeden ayrılarak toplumun maneviyatının kırılması ve benzeri bir dizi iç alt bölümlenmeye sahip. Hatta öyle ki halkın kendini Türk ilan etmesi yetmez, ‘Türklüğün devlet nezdinde inanılır olması da gerekir’ diyebilecek kadar uç hukuk dilinden yoksun, bir cumhuriyetin, aslında kanun olamayacak ancak bir monarşinin veya sömürgeci ikili devlet tarzının yansıması olacak bir dizi uygulamayla karşı karşıyayız. Mesela ‘ırk’ kelimesi bu kanunda çok rahat kullanılır. Türk ırkı, Türkleştirmek, Türkleştirilemeyecek olanların sınır dışına gönderilmesi gibi, yani hukuk rezervinden bile yoksun bir dille yazılmıştır. Hatta meclisten bazı insanlar bu rijit kavramların değiştirilmesini önerdiklerinde Şükrü Kaya, reddedecektir ve kanunu olduğu gibi çıkaracaktır.

    Bir de 1935 tarihli Jandarma Umum Komutanlığı Genel Raporu var. Bu rapor çok önemli. Şöyle ki genel olarak Alevi toplumunda da yaygın bir düşünce, gericilerin, Aleviliği tasfiye etmek isteyenlerin sadece geleneksel kesimlerden Sünni ulemalardan kaynaklandığını, aslında cumhuriyetin asla öyle bir şey olmadığı konusunda yanılgı var. Bu rapor ise doğrudan ordu, doğrudan Dersimlilerle muhatap olan Jandarma Genel Komutanlığının resmi raporu. Bu rapor Alevilere yönelik olağanüstü aşağılayıcı ifadeler kullanır. Ama bizim için daha da önemlisi bu raporun, Osmanlı’nın en Alevi düşmanı olan Yavuz Sultan Selim’den büyük bir övgü ile söz etmesidir. ‘Yavuz Sultan Selim, keşke başlattığı görevi bitirseydi de işte bugün bu Alevilerden kurtulmuş olsaydık’ diyebilen bir rapor. Yavuz Sultan Selim’in, Dersim’in içlerine doğru giremediğinden dolayı onu kınayan, ‘vazifesini tam yerine getiremedi’ diyebilecek kadar Osmanlıcı, Sünnici, anti Alevici geleneğin bizzat genel komutanlık raporu çerçevesinde yinelenmesi…

    ASKERLERİN TACİZ VE TECAVÜZ ÖRNEKLERİ!

    Bütün bunlar olunca zaten Dersim’in başına gelecek felaket, kaçınılmaz olan bir şeydi. Nitekim artık bütün her şeyin tamamlandığı, iç dış raporlama, gözlem, okullaştırma, karakollaştırma, Dersim’in kuzey ve güneyinden demiryollarının tamamlanması, emperyalistlerden onay alınması gibi her şey tamamlanınca artık operasyonun zamanı gelmişti. Bilindiği gibi bu konuda da meşhur bir ‘Tunceli Kanunu’ ile özel bir ayarlama yapılacaktı. ‘Türkiye’nin genelinde geçerli olan kanunlar Dersim’de geçerli değildir’ denilecekti. Türkiye genelinde bir idam hükümlüsünün, bir ceza infazının meclisten geçirilmesi gerekirken bu durum Dersim’de geçerli değildir. Dolayısıyla bu kanun çerçevesinde olağanüstü yetkilendirilen ordu komutanı, CHP İl Başkanı, vali, müfettiş, infaz amiri, aklınıza gelen tüm yetkilerin tek elde toplandığı bir özel Tunceli Kanunu çıkartıldı ve bu kanunu uygulamak üzere de daha önceden ilk eğitimini kayınpederi Sakallı Nurettin’in yanında genç bir subay olarak Koçgiri’nin Alevi Kürt halkına karşı gerçekleştirmiş olan Abdullah Alpdoğan atandı.

    Dersim vilayetinin belli bölgeleri Elazığ, Erzincan, Malatya ve benzeri illere dağıtılarak küçültüldü. Tamamen güvenlik eksenli bir operasyonun koşulları oluştuğunda da artık bir bahane lazımdı. Bahanenin bir dizi örneği kışkırtmalarla gerçekleştirilecekti.

    Örneğin Karerli Mehmet Efendi’nin hatıralarından bu konuda çok özel bilgiler ediniyoruz. Bu süreçte direniş çizgisi izlemeyen, tam tersine devletle uyum kurmak için her türlü çabayı harcayan aşiretlerden birinin çok önemli bir entellektüel lideri ve bu süreçte canını kurtarmış olan insanlardan biridir. Aşiretin lideri Bertal Efendi ve diğer 33 aşiretin ileri geleni 1938’de imha edilecektir. Karerli Mehmet Efendi, karakollandırmanın, denetimin, ilişkinin, kanunun her şeyin bitmesi sonrasında Dersim’in köylerine taciz seferlerinin başlandığını, örneğin bir karakolun subaylarının gelip, köyün ortasında Dersimli kadınlara musallat olmaya yönelik işler yapmaya başladılar. İnsanları karakollara çekip dövmeye başladılar. Yani birdenbire artık provokasyon yaratma sürecine geçildi.

    ANA DİLİMİZ VE İNANÇLARIMIZA KARIŞILMASIN!”

    -Dersim tertelesi öncesi Dersim’de nasıl bir durum vardı?

    Dersim coğrafyasında hiçbir şey olmuyordu. Dersim’de bir ayaklanma söz konusu değildi. Dersim’in aşiretlerinin önemli bir kesimi yorgun ve teslim olmuş vaziyetteydiler. Sadece 5 aşiret ve bir ocak, bu yapılan uygulamalara boyun eğmeme halindeydi. Ama artık onlar açısından da zaman gecikmişti ve dolayısıyla yapacak bir şey yoktu. Fakat şöyle bir iddianın en küçük bir temeli dahi yok; işte ‘vergi vermeyen bir Dersim’ iddiası tamamen bir safsatadan ibarettir. Çocuklarını askere vermeyen bir Dersim iddiası safsatadan ibarettir. Örneğin Aydın’da, Edirne’de, Ordu’da, Mersin’de ne kadar asker ve vergi kaçağı oranı varsa o kadarı olan bir yerdi Dersim. Dolayısıyla Dersim’e saldırı için bir neden yoktu. Aslında bu iş, bizzat cumhuriyetin kuruluş konseptinden başlamış bir şeydi. Özetle 1937’ye gelindiğinde kendi halinde maneviyatıyla yaşamakta olan Dersim’e yönelik bütün hazırlıkların bittiği için saldırı zamanlaması gerçekleşti. Gerçekliğin bu kavranışı, bence Dersim meselesine soğukkanlı bilimsel bakabilmenin biricik koşuludur.

    Bize resmi tarih anlatısında işte günün birinde ‘bir karakola Pah Köprüsü üzerinden gidip köprünün yakılıp ardından karakola saldırılıp, 21 Mart Newroz’unda ayaklanma organize edildiği ve 33 erin öldürüldüğü’ üzerinden anlatılan hikayenin bir karşılığı yoktur. Aslında başlayan, taciz seferlerine karşı Haydaran’dan birilerinin, bir karakola taciz atışı yapmış olmasıdır. Takip edilmelerini engellemek üzere de Pah Köprüsünü baltayla kırmış olmalarıdır. Fakat bu, tacizlerin sonrasında gelişen bir durumdur. Bu sürece giderken örneğin Muhundu mezrasında Mehmet Ali isimli bir köylü, eşi çocukları ve kardeşiyle birlikte yaşamaktadır. Jandarma komutanı köye gelir, her köylü gibi bunlar da jandarmaya yemek yapmaya çalışırken, köylünün karısına saldırılması durumunda Mehmet Ali kendini kaybedip jandarmanın tüfeğini alır ve jandarmayı vurur. Koşulları hazırlanmış olan sürecin provoke edilmesine yönelik bu tip eylemler birden fazladır mutlaka ama sonuçta durum bundan ibarettir. Ve sonrasında operasyon başlar ve özellikle altı Dersim aşireti bir direnç hattı oluşturur. Yani Dersimliler aslında haklı olarak korkmaktadır. Çünkü her yerde olan karakollaşmayı da görmekte, gelecek saldırıyı bilmektedir. Yakın zaman önce Ağrı’da büyük bir kırım yaşanmıştır. Dolayısıyla benzer bir durumu yaşamak istememektedir.

    Dersimlilerin Ankara’dan tek talebi ‘Biz cumhuriyeti seviyoruz ama kendi ana dilimiz ve inançlarımıza karışılmamasını istiyoruz’ şeklindedir. Bu da eğer cumhuriyet ve hukuk üstünden bir konuşma yapacaksak eğer dünyanın en cumhuriyetçi, en hukuki, en meşru talebidir. Oysa cumhuriyet ismiyle kurumsallaşmış olan rejimin böyle bir şeye tahammülü yoktu ve dolayısıyla süreç buradan gelişti. 1937 Mart’ında başlayan ve 15 Kasım’da Seyit Rıza ve arkadaşlarının idamı ile sonuçlanan Dersim afetinin birinci aşaması, bu hazırlıkların akabinde başlayıp sona erecektir.

    “CELAL BAYAR İLE SOYKIRIMIN İKİNCİ EVRESİ BAŞLAR!”

    -Dersim Tertelesi’nin siyasal ve toplumsal sonuçlarına dair ne söylersiniz?

    Dersim Tertelesi iki aşamada gerçekleşiyor. Birinci aşama, az önce aktardığım hazırlıkların akabinde ve haklarını savunmaya çalışan, direnç oluşturan ve Seyit Rıza’nın etrafında toplanan altı aşiretin Batı Dersim diyebileceğimiz Hozat, Ovacık ve benzeri yerlerdeki direnç hattını kırmak. Bu sırada çok ciddi köy yıkım ve yakımları, bombalamalar, öldürmeler ve öyle ki Ekim ayında Seyit Rıza’nın, Yusufhan aşiret lideri Kamer Ağa’ya gidip ‘teslim olacağım’ demesi üzerine Kamer Ağa ‘teslim olma, seni öldürürler’ der. Seyit Rıza ise ‘Ama hiç olmazsa bu katliamları durdurmuş olurum’ dediği, Kamer Ağa’nın ise ‘katliamları da durduramayacaksın’ diye uyarmasına rağmen Mustafa Kemal’in kendisi ile görüşeceğine inanarak Seyit Rıza gider ama ikinci aşamaya geçecek bir noktaya evrilir.

    İkinci aşama çok önemlidir. Çünkü artık Seyit Rıza, direnç gösteren aşiret liderleri idam edilmiştir. Geriye ise Dersim’in rejim ile uyum sağlamak konusunda çaba gösteren benzeri bir katliamı yaşamak istemeyen aşiretler kalmıştır. Bu arada Ankara’da başbakan da değişir. Çünkü İsmet İnönü, bir dizi başka konuda olduğu gibi Dersim konusunda da Mustafa Kemal ile farklılaşmıştır. 1937 27 Ekim meclis konuşmasında ‘Dersim’i hallettik. Dersim’in bütün vadilerine Ankara’nın sokakları gibi hakimiz. Bütün direnişleri ezdik, liderlerini yakaladık ve yakında cezalarını göreceklerdir’ diyen bir zafer konuşması yapar. Ertesi gün İstanbul’a gitmekte olan trenin vagonunda Mustafa Kemal, İsmet İnönü’ye ‘Sen yoruldun, görevden alıyorum. Yerine Celal Bayar gelecek’ dediği o ilginç konuşma ile karşılaşacağız. Celal Bayar geldikten sonra Dersim’de artık Seyit Rıza da direnç de yoktur ama buna rağmen bütün aşiretlerin toplum nezdinde İleri gelenleri toplanıp götürülüp ve bir daha kimseden haber alınamayacakları bir kırım yaşanır. Katliam burada da durmaz. Daha sonra gizli belgelerden öğrendiğimiz Alman Nazilerden alınmış zehirli gaz kullanımı dahil olmak üzere bir dizi vahşet bu dönemde yaşanır. Yani İsmet İnönü’nün ‘sorun bitti, bütün Dersim’e hakimiz’ dedikten sonraki başbakan değişimi döneminde yaşanacaktır bütün bunlar. Dolayısıyla burada şunu saptamak lazım; acaba burada yapılan neydi? Eğer 1948 uluslararası Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesi’nin, ‘soykırım’ tarifini anlatan maddelerini okuyacak olursak aslında burada yapılan işin bir soykırım olduğunu teslim etmek zorundayız. Tamamen soğukkanlı, tarafsız, salt olgulara bakarak, söz konusu sözleşme ne diyor?

    Eğer bir devlet, bir güç, bir başkasını kimliğinden, inancından dolayı, tümünü veya bir kısmını imha etmeye yönelik bir girişimde bulunuyorsa aşağıda sayılan 5 maddenin herhangi birisinin yapılması da soykırımdır.

    Bir topluluğu, inanç veya etnik kimliğinden dolayı katliama uğratıyorsanız bu soykırımdır.

    Çocuk doğumlarını kontrol etmeye çalışıyorsanız bu soykırımdır.

    Habitatını değiştirmeye çalışıyorsanız; yani onları kültürel oluşumlarını sağlayan coğrafi atmosferden koparıp başka yerlere sürgüne gönderiyorsanız bu bir soykırımdır.

    Kültürel kodlarını kullanmalarını engelliyorsanız soykırımdır.

    Yapılanlar organize bir şekilde ise bu bir soykırımdır.

    Dersimliler buna ‘Tertele’ diyorlar. Tıpkı aslında Ermenilerin ‘Büyük felaket’ kavramsallaştırması gibi bir kavramsallaştırmadır ama bu büyük felaketin, Tertelenin uluslararası hukuk nezdinde bir adı vardır ve bu ad soykırımdır.

    Dolayısıyla Dersim’in yaşadığı felaket bu bağlam içinde eğer ele alınırsa doğru anlaşılacaktır. Aksi takdirde işte kimin, hangi muhabirin, tarih yazıcısının yazdığından hareketle onu meşrulaştırmaya yönelik anlatılar bizi gerçekliğe yabancılaştırır, bizi Dersimlilerin yaşadığı felaketi anlama, empati yapma, onu açığa çıkartma imkanını elimizden alır diye düşünüyorum.”

    “SORUN HALA ÇÖZÜMDEN ÇOK UZAKTA”

    -O günden bu güne ne değişti, değişmedi?

    Maalesef çok fazla bir şey değişmedi. Kuşkusuz Dersimliler yaralarını saklama halinden açığa vurma haline geçtiler. Kuşkusuz Dersimliler, örgütsüzlük halinden ‘Biz varız, bizim ayrı bir kimliğimiz var’ diyen ve bulundukları her yerde örgütlenen bir pozisyona geçtiler. Keza devlet nezdinde egemenlerin, modernist, Kemalist, ulusalcı kesimleri ile muhafazakar kesimleri arasında yaşanan iktidar kavgasının bir parçası olarak bugünkü cumhurbaşkanının başbakan olduğu dönemde Dersim ile ilgili yaptığı açıklama Dersim’in daha rahat konuşulmasını sağlayan bir zemine yükselmemizi sağladı ama ne yazık ki eğer bir çözümden söz ediyorsak çözümün halen çok uzağındayız. Nedir o çözüm?

    Aslında gerek cumhuriyetin kuruluş konseptinin, ulusal devlet konseptinin, tek kimlikli bir rejim konseptinin terk edilip çok kimlikli bir rejime geçilmediği müddetçe Dersim sorununun da Kürt sorunu, Alevi sorunu, Çerkez sorununda olduğu gibi çözümsüz kalmaya devam edecektir. Fakat o gün işte karşısındaki güçleri tasfiye etmek için bu meseleyi kullanan İslamcı kesim de bu konuda diğerlerinden en küçük anlamda bir farklılık sergilememektedir. Biri ulusal eksenli bir asimilasyonu ve inkarı kendine pusula alırken diğeri de dinsel eksenli bir asimilasyon ve inkarı kendisine eksen almaktadır. Dolayısıyla Dersim’in sorunu hem Kürt kimliği ile veya bazı Dersimlilerin ısrarla vurgulamaya çalıştığı gibi Zaza kimliği ile ama aynı zamanda Alevi kimliğiyle de ülkenin diğer bölgelerindeki yurttaşlarla eşit olabildiği bir zemine yükselmekle mümkün. Ortada bir katliam var, yoğun göçertilme var, tecavüzler var, ailesinden kopartılıp hizmetçi yapılmış çocuklar var. Dolayısıyla bunlar adına özür dilemek de bir sorunun çözülüp çözülmediğini belirlemek açısından temel bir önem taşır. Dolayısıyla Dersimlinin, bir; Türkiye’deki genel demokratikleşme, laikleşme, hukuk devleti olma meselesiyle bağlantılı sorunu, iki; Dersim özgülünde de özür, yaraları sarma, adalet üreten bir hukuk düzenlemesinin bir yanı var. Bu açılardan baktığımızda maalesef sorun hala çözümden çok uzakta. Dolayısıyla halen yapılması gereken çok şey var. Kuşkusuz bu toprakların en aydınlık damarlarından biri olan Dersim aydınlanması, gençliği, siyasetçileri, bu konularda epey bir mesafe aldılar ama hala olmaları gereken yerin çok gerisindeler. Buradan özellikle Yahudi aydınlarının misyonunu özellikle anımsamak lazım. Bugünlerde siyonistlerin gerçekleştirdiği soykırıma rağmen dünyanın bütün halkları en azından ötekileştirmeye, pogromlara, soykırıma uğrayan Yahudi halkının yanına, yüreğinin bir parçasını koymuştur. Ama Dersim açısından aynı şeyi söylemek mümkün değil. Bırakın dünyaya kendini duyurmayı, Türkiye’deki nüfusun belki de çoğunluğu açısından bile hatta Dersimlinin yer yer aday olduğu, oy verdiği, desteklediği kimi siyasi çevreler bile Dersim’in başına gelen bu felaketi sahiplenmenin çok uzağında durabilmektedir. Dolayısıyla Dersim aydınlarının bu konuda yürümesi gereken daha epey bir mesafe, yapması gereken epey bir sorumluluk olduğunu da birbirimize hatırlatmaya ihtiyaç var diye düşünüyorum.

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

  • Akın Birdal: Meclis komisyon oluşturarak yol haritası çıkarmalı, barışın ortamı yaratılmalı-VİDEO

    Akın Birdal: Meclis komisyon oluşturarak yol haritası çıkarmalı, barışın ortamı yaratılmalı-VİDEO

    PİRHA- İHD Onursal Başkanı Akın Birdal, Kürt sorununun çözümü için yasal değişikliklerin yapılarak meclisin kuracağı bir komisyonla yol haritasının belirlenmesi gerektiğini söyledi. Birdal ayrıca sivil, demokratik, özgürlükçü, toplumsal mutabakatla herkesin kendi kimliği ve inancıyla özgür yaşayabileceği bir Türkiye’nin hedeflenmesi gerektiğini vurguladı.

    PKK lideri Abdullah Öcalan’ın İmralı Heyeti ile birlikte 27 Şubat’ta açıkladığı “Barış ve Demokratik Toplum” çağrısının üzerinden 1 ay 28 gün geçmesine rağmen çağrının muhataplarından olan devlet ve iktidar kanadı tarafından somut bir adım atılmış değil. Çağrının yankıları devam ederken, sürecin ilerleyebilmesi için ilk adım olarak hasta tutukluların tahliyesi noktasında toplumda büyük bir beklenti söz konusu. Yine kamuoyunda sorunun çözümünü iktidarın zamana yaymadan, adım atmasının sürecin sağlıklı ilerlemesinin önünü açacağı çokça dillendiriliyor.

    Sivil, demokratik, özgürlükçü, toplumsal mutabakatla hazırlanan bir anayasayla herkesin kendi diliyle, kimliğiyle, inancıyla, kültürüyle eşit ve özgür yaşayabileceği bir Türkiye’nin hedeflenmesi gerektiğini belirten İnsan Hakları Derneği Onursal Başkanı Akın Birdal, “Ve bu isteklerin demokratik, sivil ve özgürlükçü bir anayasaya bağlı kılınması gerekiyor. Yoksa söz gelip geçer. Hakların ve özgürlüklerin gücü hukukun üstünlüğünden ve adaletten gelir” diye konuştu.

    1 EKİM: SAVAŞ TEZKERELERİ VE BARIŞ İÇİN UZATILAN EL

    Meclis’te MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin DEM Partililerle el sıkışmasıyla başlayan tartışmalara işaret eden Akın Birdal, 1 Ekim tarihinin önemine dikkat çekerek, “1 Ekim’de başlayan ve sonrasında gelen çağrı kuşkusuz şaşırtıcı ve o denli de heyecan vericiydi. Şaşırtıcı çünkü her yasama dönemi olan 1 Ekim’de bizim savaş tezkeresi diye adlandırdığımız sınır ötesi operasyonlar meclise getirildi. Kürt siyasi hareketi ve müttefiklerinin dışındaki partilen oy birliğiyle bu savaş tezkeresine oy verilirdi. Bu 1 Ekim’de tam tersi barış için uzatılan bir el ile karşılaştık. Kuşkusuz heyecan verici, şaşırtıcı. 23 Ekim’de de 44 aydır süren tecridin kapısının açılmış olması önemliydi. İmralı heyetinin gidişi ve 27 Şubat’taki çağrıyla önemli bir beklentiye karşılık verildi. Barış ve demokratik toplum çağrısı çok önemliydi. O metinde yer almayıp sonradan Sırrı Süreyya Önder’in demokratik ve hukuki zemine çekilmesi çok önemliydi. Burada demokratikleşme ve bu süreci bağlanılması isteniyordu” dedi.

    “ÇAĞRIYA KARŞILIK GÜVEN VERİCİ BİR ADIM ATILMADI”

    Çağrının muhataplarından olan devlet ve iktidar kanadı tarafından somut bir adımın atılmadığını söyleyen Akın Birdal, “Biz insan hakları savunucuları olarak bu çağrının bir defa arkasındayız. 40 yıllık bu savaşın, çatışanın tanığıyız. Barış bir haktır. İnsan haklarının ve barış hakkının herkesçe kullanılabilirliği yolunda çabalarımız, çalışmalarımız oldu. 27 Şubat’ya yapılan bu samimi, içten çağrıya ne yazık ki güven verici hiçbir karşılık verilmedi, adım atılmadı. Hakikat ve adalet arayıcıları olan Cumartesi Anneleri karanfillerini halen o barikatların üzerinden atıyorlar. Beyoğlu Kaymakamı bir telefonla bile o barikatları kaldırabilir, bu bir niyeti gösterir” diye belirtti.

    “GEÇMİŞLE YÜZLEŞMEDEN NASIL ONURLU BİR BARIŞA EVRİLEBİLİR?”

    Akın Birdal, şöyle devam etti:

    “Tecridin kapısı demokrasi ve barışa aralanmalıdır. PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın bu işin birinci muhatabı olduğundan onun konuşulabilir, mesaj verebilir ortamının yaratılması gerekir. Ne yazık ki bu henüz olmadı. Türkiye onurlu bir bir barışa evrilecekse burada konuşulabilinir, tartışabilinir, yazılabilinir ve sorgulanabilinir bir ortamı yaratmak gerekir. Sorgulamadan, geçmişle yüzleşmeden nasıl bir onurlu barışa evrilebilecek? Terörle Mücadele Yasası ve diğer antidemokratik yasalar bir defa kaldırılmalı. Herkes özgürce sözünü söylemeli. Özgürce barış istemini dile getirebilmeli.”

    ÖGRENCİLERE İŞKENCE, ALEVİ SOYKIRIMI, KENT UZLAŞISI..

    Tüm bu gelişmeler yaşanırken ‘kent uzlaşısı’ üzerinden suç üretilmesini ve  Suriye’de Alevilere yönelik soykırım saldırılarına sessiz kalınmasını eleştiren Akın Birdal, “Bir yandan böyle bir süreç işletilirken diğer yanda öğrencilerin kendi geleceklerini inşa etmek için yaptıkları demokratik, barışçıl toplantılar baskı altına alınıyor. Gözaltına alınıyor, işkence görüyor ve tutuklanıyor. Kürt sorununun demokratik barışçıl çözümü için bir süreç başlatıldığı söyleniyor öte yandan kent uzlaşısı adı altında Kürtlerin batıda da kendilerini temsil etme olanağını yaratan böyle bir zemini suç unsuru olarak soruşturmaya tabi tutuyor. Tam bir paradoks. Ezidi soykırımından sonra şimdi Alevi soykırımı var. Bu insanlığa karşı işlenen bir suçtur ve buna sessiz kalınıyor. Halkın iradesi, demokrasi, barış, adalet istiyor. Eşit ve özgür bir Türkiye inşa etmek istiyor. Ama yapılanlar ise çelişkili” diye konuştu.

    “BİR KOMİSYON VE BU KOMİSYONUN HUKUKU OLUŞTURULMALI”

    Sorunun çözümünde asıl adresin Meclis olduğunu söyleyen Akın Birdal, “TBMM’de grubu olan veya olmayan siyasi partilerden derhal bir komisyon oluşmalı ve bu komisyonun hukuku oluşturulmalı. Yol haritası bir an önce belirlenmelidir. Bu komisyon, bu süreci derhal bir hukuka bağlamalı, bir ajanda çıkarmalı ve ne zaman ne yapılacak belirlemeli. Geçmiş müzakere sürecinde böylesi bir komisyon oluşmuştu. Ama geriye dönük olarak geçmişte bu komisyonlarda yer alan insanlar suçlanıyor” şeklinde konuştu.

    “DEMOKRATİK, SİVİL VE ÖZGÜRLÜKÇÜ BİR ANAYASA”

    Akın Birdal son olarak sivil, demokratik, özgürlükçü, toplumsal mutabakatla herkesin kendi kimliği ve inancıyla özgür yaşayabileceği bir Türkiye’nin hedeflenmesi gerektiğini vurgulayarak, “Türkiye halkları barış istiyor. Herkes kendi diliyle, kimliğiyle eşit ve özgür yaşamak istiyor. Ve bu isteklerin demokratik, sivil ve özgürlükçü bir anayasaya bağlı kılınması gerekiyor. Yoksa söz gelip geçer. Hakların ve özgürlüklerin gücü hukukun üstünlüğünden ve adaletten gelir. Şimdi Türkiye’de herkes adalet arıyor. O nedenle adalete giden yollar açılmalı ve herkes kendisini özgürce ifade edebilmeli. Toplum artık yoruldu ve hep birlikte barışa evrilelim” ifadelerini kullandı.

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

  • Özel: Kürt sorununu Meclis’e getirin, Meclis’i çalıştırın

    Özel: Kürt sorununu Meclis’e getirin, Meclis’i çalıştırın

    PİRHA- Kürt sorununa ilişkin değerlendirmelerde bulunan CHP Genel Başkanı Özgür Özel, “Meclis’e gelin, Meclis’e getirin ve Meclis’i çalıştırın. Milletin rızasını, milletin vekilinin rızasını alın” dedi.

    CHP Genel Başkanı Özgür Özel, partisinin Meclis grup toplantısında gündeme dair değerlendirmelerde bulundu.

    Kürt sorununa ilişkin de konuşan ve sürece değinen Özel, “Kürt sorununda yeni bir süreç yürüyor. Adını koymakta, koymaya korktukları… Ne yapmayı istediklerini gizledikleri bir süreç yürüyor. Bize diyorlar ki: ‘Bir şeyler olacak, buna destek verin.’  Biz de diyoruz ki: ‘Şeffaf olun, açık olun. Meclis’e gelin, Meclis’e getirin, Meclis’i çalıştırın. Milletin rızasını ve milletin vekilinin rızasını alın. STK’ların, şehit ailelerin, gazilerin, terör mağdurlarının, bu süreçte yıllardır mağduriyet çekmiş herkesin rızasını alın’ diyoruz” dedi.

    Özel, İstanbul Büyükşehir Belediyesine yönelik 19 Mart’ta düzenlenen operasyon için “Bu cuntanın karargahı Beştepe’dir. Mühimmat yalandır, iftiradır. 19 Mart sivil darbesi aynen 15 Temmuz darbe girişimi, 12 Eylül darbesi gibi milletin gönlünden asla ve asla destek görmemiştir. Tarih önünde de diğer darbeler gibi mahkum ve mahcup olacaktır” diye konuştu.

    “Ahlaki üstünlük, psikolojik üstünlük ve çoğunluk enerjisi kimdeyse iktidar ondadır” diyen Özel, “Artık iktidar muhalefettedir, Cumhuriyet Halk Partisi’ndedir. AK Parti şeklen iktidarda, sokakta ve vicdanda artık muhalefettedir” ifadelerini kullandı.

    “İRADESİNE SAHİP ÇIKANLARA YÜREKTEN TEŞEKKÜR EDİYORUM”

    Özgür Özel’in açıklamalarından öne çıkanlar şöyle:

    “Ekrem İmamoğlu’nun diplomasını 19 Mart’ta İşletme Fakültesinin iptal etmeyeceğini görünce, iftar saatine doğru apar topar İstanbul Üniversitesinin yönetim kurulunu topladılar. Orada diplomanın iptaline karar verdiler. O andan itibaren olağanüstü bir süreci hep birlikte yaşıyoruz. Aslında Esenyurt Belediye Başkanımıza kayyım atanıp Beşiktaş Belediyemize haksız operasyonun olduğu gün ‘Savaş ilanı olarak görüyorum’ demiştim. ‘Ne cevap vereceksiniz’ sorusuna da ‘Savaş ilan edilmiş bir yapı, bir kişi ne cevap verirse o cevabı vereceğiz’ demiştim. Yine bu kürsüde, 18 Mart’tan 3 hafta önce, ‘Bir darbe mekaniği işliyor, cumhurbaşkanı adayımıza bir darbe girişimi hazırlığı’ demiştim. İradesine sahip çıkan, başkasına oy verildiğinde milli iradeyi hiçe sayan bu bir avuç muhteris cuntacıya karşı darbeyi püskürten milyonlara yürekten teşekkür ediyorum.

    ERDOĞAN CUNTANIN BAŞIDIR

    Darbelerin asker yaparsa askeri darbe, bugünkü gibi siviller yaparsa sivil darbe olduğunu biliyoruz. Her darbenin başında bir cunta vardır. Bu cuntanın karargahı Beştepe’dir, saraydır. Her darbenin silahları vardır. Askerse tanktır, tüfektir. Bugünkü gibi sivil darbenin silahı yargıdır. O silahların mühimmatı vardır. Askeri darbede kurşundur, mermidir. Bugünkü yargı darbesinde mühimmat yalandır, iftiradır. Yalanla iftirayla yürüyen, birisinin talimatıyla, yargı eliyle yürüyen 19 Mart sivil darbesi, aynen 15 Temmuz darbe girişimi ya da 12 Eylül darbesi, 12 Mart darbesi, 1960 darbesi gibi milletin gönlünden asla ve asla bir destek görmemiştir. Tarih önünde de diğer darbeler gibi mahkum ve mağlup olacaktır. Söyleyene kızıyorlar. Önüne gelene ‘terörist’ diyenler, hiçbir kanıt yokken insanlara ‘hırsız’ diyenler, ‘yolsuz’ diyenler şimdi işin adı konulunca kızıyorlar. Her darbenin başında bir cunta vardır. O cuntanın da bir başkanı vardır. Son genel seçimlerde aldığı oylarla, YSK’nın onayıyla, verilen mazbatayla gelip Mecliste ettiği yeminle, içtiği antla Cumhurbaşkanı ünvanını alan Recep Tayyip Erdoğan, 19 Mart’tan sonra cunta başkanı ünvanını almıştır. Cuntanın başıdır.

    REKLAM PANOLARINA KAYYIM ATADILAR

    Belediyelere, ikisine kayyım atadılar. Diğerlerine atamadılar ama yüz binlerce billboarda kayyım atadılar. Yani kendi rejimlerinin reklamını yapmak için İstanbul Büyükşehir Belediyesinin kiraya verdiği, üzerinde reklamlar yayınlanacak olan, oradan kent lokantasına çorba olacak olan, oradan anne kartı olacak olan, çocuğa süt desteği olacak olan kaynaklara el koymaya, onları kendi lehlerine kullanmaya çalışıyorlar.”

    Şimdi devletin verdiği tapunun, devletin verdiği diplomanın, devletin verdiği şirket ruhsatlarının, kazanılmış seçimin mazbatasının yok sayıldığı yerde nerede hukukun üstünlüğü? Nerede mal güvenliği? Bu devletin hangi verdiği kağıda güvenecekler? Bu devletin hazine bonosuna, bu devletin garanti ettiği şirketlerin hisse senedine nasıl güvenecekler?

    MEHMET ŞİMŞEK HESAP VERECEKTİR

    Buradan ilan ediyorum: Bir darbe vardır. Başında bir cunta vardır. Cuntanın başı Recep Tayyip Erdoğan’dır. Cuntanın mali ayağının sorumlusu Mehmet Şimşek’tir, hesap verecektir. Don çiftçiyi yakarken Mehmet Şimşek’in yaktığı para 1,7 trilyon.

    LİSEYİ  KARIŞTIRAN BEN MİYİM, YOKSA GERİ KAFALI MİLLİ EĞİTİM BAKANI MI?

    Bir yandan da darbe üniversitelilere saldırdı, cevabını aldı. Ekrem İmamoğlu’na saldırdı, cevabını aldı. Şimdi liselere saldırıyor. Hani diyorlar ya ‘Türkiye’yi karıştırmak mı istiyor CHP’ diye. Bir bakın, ilk adımları kim atıyor? Liseleri karıştıran ben miyim yoksa durduk yerde bu proje okullarına saldıran bu geri kafalı Milli Eğitim Bakanı mı? Geçmişte şikâyet ettikleri ikna odalarını telefon hatlarından kurmuşlar. Yüz tanıma sistemiyle eylemlere katılan üniversitelilerin ailelerini arıyorlar. ‘Çocuğunuzun görüntüleri elimizde, bahçede eyleme katılmış, okuldan atılır, diploması yakılır’ diye tehdit ediyorlar.

    KÜRT MESELESİNDE MECLİS’E GELİN

    Bir süredir Kürt meselesinde yeni bir süreç yürüyor. Adını koymakta korktukları, ne yapmayı istediklerini gizledikleri bir süreç yürüyor. Bize diyorlar ki ‘Bir şeyler olacak, destek verin’, biz de diyoruz ki ‘Şeffaf olun, Meclise gelin. Milletin, vekilinin rızasını alın’. Tarihsel tutarlılığımızı sürdürüyoruz. Şimdi Adalet Bakanlığıyla DEM heyetinin atılacak yasal adımlar için bir araya geleceği duyuruldu. Sadece heyetler ve bakanlıklar üzerinden gitmemelidir. Ancak bu görüşme eğer Meclise bir zemin yaratacaksa yapılmalıdır. Artık yavaş yavaş yasal düzenlemeleri, kanuni değişiklikleri konuşmaya başladıklarını görüyoruz.

    HER TÜRLÜ BARIŞIN YANINDA OLURUZ

    Şehitlerin gelmeyeceği, Kürt’ün, Türk’ün anasının gözünden yaş akmayacağı, oluk oluk bu işlere para akmayacağı, Türkiye’nin yarınlarına katkı sağlayacak her türlü barışın, her türlü müzakerenin, her türlü samimi gayretin yanında oluruz. Ancak ‘Batıdaki Kürtleri belediye meclislerine alarak terör örgütüne destek sağladı İmamoğlu’ diyenlerin, düne kadar birbirine ip atanların ya da düne kadar sadece ‘DEM Parti ile diğerleri gibi siyasi parti olarak ilişki kurduk’ diye bize terörist yaftası yapıştırmaya çalışanların, sadece milletimiz iki yüzlülüğünü görsün, CHP’nin de tarihsel tutarlılığını görsün.”

    PİRHA/ANKARA

     

     

  • Şişli Belediyesi’nde miting yapan Özel: Bu samimiyetsizlike çözüm olur mu?

    Şişli Belediyesi’nde miting yapan Özel: Bu samimiyetsizlike çözüm olur mu?

    PİRHA-CHP Genel Başkanı Özgür Özel, genel başkan seçildiği olağanüstü kurultayda duyurduğu her çarşamba İstanbul’un bir ilçesinde miting yapma planının ilkini Şişli’de gerçekleştirdi. “Millet İradesine Sahip Çıkıyor” sloganıyla düzenlenen mitingde, Ekrem İmamoğlu ve Resul Emrah Şahan’ın cezaevinden gönderdikleri mesajları okundu.

    Mitingin açılışında konuşan CHP İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik, sosyal medya üzerinden yaptığı paylaşımda, “Milletimiz, iradesine ve helal oylarıyla seçtiği başkanlarına sahip çıkıyor. Genel Başkanımız. Özgür Özel ile Şişli’deyiz. Ya hep beraber ya hiçbirimiz” dedi.

    ŞİŞLİ BELEDİYESİ’NE YÜRÜYÜŞE GEÇEN KİTLEYE ÇANAK VE TABAKLARLA DESTEK VERİLDİ

    Miting öncesi Şişli Atatürk Evi önünde toplanan CHP İstanbul İl ve İlçe gençliğinin oluşturduğu kalabalık, buradan Şişli Belediyesi önüne doğru yürüyüşe geçti. Mahalle aralarında yapılan yürüyüş esnasında pencerelerden ses eylemi gerçekleştirdi. İnsanlar pencerelerden tencerelerle, ıslıklarla yürüyüşe destek verdi.

    Yurttaşlar, dört bir koldan belediye binasına doğru yürüyüşe geçerek mitinge katıldılar. Etkinlikte konuşan CHP’nin İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik, Mahir Polat’ın mesajını iletti ve tutukluluk sürecine dikkat çekerek, “Şişli’ye kayyum atanmasındaki asıl sebeplerin, halkın olanı halka geri vermek olduğunu” vurguladı.

    RESUL EMRAH ŞAHAN’IN VE EKREM İMAMOĞLU’NUN MESAJLARI OKUTULDU

    Mitingde ayrıca, Silivri Cezaevi’nden Resul Emrah Şahan’ın mesajı okundu. Şahan, “Şişli’den bu kayyumu birlikte göndereceğiz. İnanın, daha yeni başlıyoruz” diyerek, Şişli halkına destek verdi.

    EKREM İMAMOĞLU’NUN DA MESAJI PAYLAŞILDI

    İmamoğlu, “Türkiye Cumhuriyeti gücünü vatandaşın iradesinden alan bir millettir. Seçimden kaçamayacaksınız ve o sandığa gömüleceksiniz. Ne yaparsan yap, karşında Ekrem İmamoğlu olacak” şeklinde konuştu.

    “BU EYLEMLERDEN SONUÇ ALACAĞIZ”

    CHP Genel Başkanı Özgür Özel, konuşmasının başında, “Eylem yapıyoruz, eyleme geldik biz. Bu eylem milletin eylemidir, cumhurbaşkanı adayına sahip çıkan milletin eylemidir. Ant olsun ki, bu eylemlerden sonuç alacağız. Kazanacağız” diyerek, partililere kararlılık mesajı verdi.

    Özel, “Bugün her çarşamba akşamı bir ilçemizde yapacağımız gece mitinglerinden ilkini yapmak üzere Şişli’ye geldik. Bir miting yapmıyoruz iki miting yapıyoruz burada! Ey cuntanın başkanı Erdoğan, duyuyor musunuz Şişli’yi? Meydanlarda direndiniz, Maltepe’de 2.2 milyon oldunuz sel gibi aktınız. Bugün direnmek üzere Şişli’desiniz, bütün İstanbul’dasınız” sözlerine yer verdi.

    “CÜMLE ALEM BİLSİN SONUÇ ALAMAYA GELDİK”

    Kimse şaşırmasın biz burada miting yapmıyoruz, bir miting alanına toplanıp sığmayıp taştık ama biz burada bir otoriteye karşı eylem yapıyoruz, eyleme geldik biz! Biz buraya ses çıkarmaya, direnmeye ama cümle alem bilsin ki sonuç alamaya geldik.

    “RESUL EMRAH ŞAHAN DÖNMEDEN DURMAYACAĞIZ!”

    Seçimlerde birçok kişinin oyuyla seçilen Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan ve Ekrem İmamoğlu’nun serbest bırakılıncaya dek mücadele edeceklerini ifade eden Özel, “Cuntanın Şişli temsilcisi gitmeden, Resul Emrah Şahan dönmeden durmayacağız! Hiçbirimiz Ekrem Başkanımızı almadan ve çok korkuyor ama buradan bir daha hatırlatıyorum Ekrem başkanı Cumhurbaşkanı yapmadan durmayacağız. Bu eylem milletin eylemidir. Bu eylem Cumhurbaşkanı adayına sahip çıkan milyonların eylemidir. Burada on binler, Türkiye’deki on milyonları temsil etmektedir. Biz kazanacağız, biz başaracağız. Bu meydandaki bütün demokratları, sosyal demokratları, muhafazakar demokratları, milliyetçi demokratları, Kürt demokratları saygıyla selamlıyoruz. Emin olun ki ahlaki üstünlük bizdedir, moral üstünlüğü bizdedir, çoğunluk enerjisi bizdedir. Biz güçlüyüz, biz kazanacağız” diye konuştu.

    “BU SAMİMİYETSİZLİKLE ÇÖZÜM OLUR MU?”

    İktidarın Kürt sorununda samimi olmadığını dile getiren Özel, “Darbeyi yapana cunta, darbeyi dağıtana da millet denir. Milletten alıyoruz gücümüzü. Bugün, işgal altındaki Şişli Belediye’mizin oradayız. Tarihin en yüksek oyu aldığı dönemde 350 günde 150 projeyi tamamlayan, arı gibi çalışan Başkanımızı yeniden buraya getirmeden bize durmak yok. Resul Emrah Şahan’ın listesinde bir Kürt demokrat varsa, bu Kürt’e verdiğimiz değerdendir. Oyu sana verdiğinde makbul, Kürt vermediğinde terörist ilan ediyorsan, sen sahtekarsın, iki yüzlüsün! Şimdi bunlar Türkiye’de Kürt sorununu çözeceklermiş, barış getireceklermiş, bu samimiyetsizlikle çözüm olur mu? Çözüm, Türk ile Kürt’ü eşit bilmekle olur, Alevi ile Sünni’yi birlikte kucaklamakla olur. Bunu selefi hayalleri olan, halefi olmak isteyen bir anlayış yapamaz! Bunu demokratlar yapar. Selefilik hayalleriyle halefine darbe yapan cuntacı Kürt sorununu çözemez, bunu çözerse Türkiye’nin kurucu partisi Cumhuriyet Halk Partisi çözer” şeklinde konuştu.

    “TÜRKİYE’DE SİYASET TAYYİP BEY İÇİN KONFORLU BİR ALAN”

    Özel, “Türkiye’de siyaset, Tayyip Bey için konforlu bir alan. Kendi istediğini yapacak, muhalefet yapınca oradan terör çıkaracak. İlk günlerde yolsuzluk deyince Avrupa bir tedirgin oldu. Biz tertemiz arkadaşlarımızı biliyoruz. İddianameyi de görünce, kendisinin halef selef halinde olacağı 31 yıl önceki diplomanın nasıl iptal edildiğini, bomboş MASAK raporlarını, meşe ladin denilen odunları, o gizli tanıklar bile “gördüm” diyemiyor, “duydum” diyor, ne elbise askıları içinde bakan evlatlarının para taşıdıklarını, ne kendi evlatlarıyla “sıfırlandın mı babacığım”, “kime yolladın babacığım” kısımlarını, hiçbir şey olmadığını bütün dünyaya anlattık. Kürtlerin belediye meclisinden aday gösterilmesinden terör çıkmayacağını tüm dünyaya anlattık” sözlerinde bulundu.

    Türkiye’yi dünyaya şikayet ettin diyor, o bunu söyleyecek, Özgür Özel de korkacak! 20’den fazla yabancı kuruluşa, Reuters’a, The Times’a, DW’ye, Le Monde’a, CNN International’a, Japon Gazetesi Oşayi’ye, aynı zamanda Financial Times’a, Ajans France Press’e, The Guardian’a sayfa sayfa röportaj verdim, anlatıyorum, anlatacağım! And olsun ki eski ezberlere saplanırsam, onun ithamıyla bir adım geri atarsam, namerdim namert! Bundan sonra Erdoğan’ın çizdiği hatta değil, sizin önümüzden yürüdüğünüz yolda siyaset var.

    “YENİ SİYASİ ÇİZGİ, BİZİM ÇİZGİMİZ”

    Son olarak, “Bundan sonra Tayyip Erdoğan’ın değil, sizin çizdiğiniz yolda siyaset olacak” diyerek, CHP’nin kendi siyasi yol haritasına olan kararlılığını yineledi.

    PİRHA/İSTANBUL

     

  • DEM Parti heyeti ve Erdoğan yarın görüşecek

    DEM Parti heyeti ve Erdoğan yarın görüşecek

    PİRHA- Cumhurbaşkanı Erdoğan, DEM Parti İmralı Heyeti ile yarın görüşme gerçekleştireceğini açıkladı.  

    AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, partisinin grup toplantısında gündeme dair konuştu. Erdoğan, Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) heyeti ile yarın görüşme gerçekleştireceğini duyurdu.

    Erdoğan açıklamasında, “Cumhur İttifakı olarak büyük bir titizlik ve sabırla yürüttüğümüz bu süreci ülkemizin hayrına neticelendireceğiz. Yarın DEM heyetini kabul ederek kendileriyle görüşecek ve terörsüz Türkiye hedefine ulaşma irademizi teyit edeceğiz. Türk’ü ile Kürt’ü ile Arap’ı ile Alevi’si ile Sünni’si ile hem bölgemizi hem ülkemizi imar ve ihya etmek için gayret göstermeye devam edeceğiz. AK Parti’ye, Cumhur İttifakı’na yakışan budur” açıklaması yaptı.

    DEM Parti Basın Bürosundan yapılan açıklamada “Sırrı Süreyya Önder ve Pervin Buldan’dan oluşan DEM Parti İmralı Heyeti yarın (10 Nisan Perşembe) saat 13:30’da Cumhurbaşkanlığı Sarayında, Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan ile görüşecektir” denildi.

    (HABER MERKEZİ)

  • Ali Kenanoğlu: Altan Tan’ın Alevilik tanımı yapması onun haddine değildir-VİDEO

    Ali Kenanoğlu: Altan Tan’ın Alevilik tanımı yapması onun haddine değildir-VİDEO

    PİRHA-HDK Eş Sözcüsü Ali Kenanoğlu, HDP eski milletvekili Altan Tan’ın ‘Ali’siz Aleviler Kürt sorununun başarıya ulaşmasını istemez’ sözlerine tepki göstererek, “Altan Tan’ın Alevilik tanımı yapmasını kabul etmiyoruz ve onun haddine de değildir. Biz Türkiye’nin demokratikleşmesini istiyoruz” dedi.

    Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Eş Sözcüsü Ali Kenanoğlu, HDP eski milletvekili Altan Tan’ın ‘Ali’siz Alevilerin ve sosyalistlerin Kürt sorununun başarıya ulaşmasını istemez’ sözlerine tepki gösterdi.

    “ALTAN TAN’IN ALEVİLİK TANIMI YAPMASINI KABUL ETMİYORUZ”

    Altan Tan’ın Kürt sorununun çözülmesini istemeyen Alevilerin olduğunu dile getirdiği sözlerine tepki gösteren Ali Kenanoğlu, “Hem DEM Parti hem de örgüt içerisinde Kürt sorununun çözülmesini istemeyen Alisiz Alevilerin olduğunu ve çözümsüzlükten nemalandıklarını söyledi ve aynı zamanda sosyalistleri de hedef alındı. Altan Tan, Kürt mücadelesinin bütünüyle İslami olmasını isteyen birisidir. Bu söz sadece Altan Tan’ın düşünceleri değil geçmişte de Mehmet Metiner DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları’nın Alevi kimliğini hedef alarak ‘Esad artıkları DEM Parti’den temizlenmediği sürece Kürt sorununun çözümü mümkün değildir’ demişti. Bütün bunları yan yana getirdiğinizde devletin Kürt mücadelesini İslami bir hareket haline dönüştürmek gibi bir hedefi olduğunu bilmemiz gerekiyor. Altan Tan’ın Alevilik tanımı yapmasını kabul etmiyoruz ve onun haddine de değildir. Kürt sorununun çözülmesi için asla Aleviler ve sosyalistler engel değil. Biz Türkiye’nin demokratikleşmesini istiyoruz” dedi.

    PİRHA/İSTANBUL