Etiket: MEB

  • MEB’den skandal karar: Bağcılar ve Ataşehir’deki okullara yılbaşı kutlama yasağı

    MEB’den skandal karar: Bağcılar ve Ataşehir’deki okullara yılbaşı kutlama yasağı

    PİRHA- AKP hükümetinin laiklik karşıtı faliyetleri yükseliyor. İstanbul’daki Milli Eğitim Müdürlükleri’nin yılbaşı için okullara gönderdikleri yazılar tepki çekti. Yazıda, okullarda yılbaşı etkinlikleri yasaklanıyor. 

    İstanbul Bağcılar ve Ataşehir İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü, okullara tartışmalı bir yazı gönderdi. Okullara gönderilen yazıda, yılbaşı etkinlikleriyle ilgili bir dizi ‘yasak’ talimatı verildi.

    Okullara gönderilen yazıda, yılbaşı etkinlikleri, “kültürümüz, geleneklerimiz ve inancımıza uymayan etkinlikler” olarak tanımlandı. Söz konusu yazıda, öğrencilerin “milli manevi kültür değerlerine uygun etkinliklere” yönlendirilmesi gerektiği savunuldu.

    Bağcılar İlçe Milli Eğitim Müdürü Mehmet Altay’ın imzasını taşıyan yazıda, “Okullarımızda yılbaşı etkinlikleri adı altında kültürümüz, geleneklerimiz ve inancımıza uymayan etkinliklerin ve okul – sınıf süslemelerinin yapılmaması hususunda gereken hassasiyetin gösterilmesini, ayrıca, eğitim-öğretim sürecinde öğrencilerimizin milli manevi kültür değerlerine uygun etkinliklerin tercih edilmesi önem arz etmektedir” denildi.

    Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) Ataşehir İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü de okullarda yılbaşı kutlamalarının yapılmamasına ilişkin yazı yayınladı.

    İlçe milli eğitim müdürlüğü tarafından okullara gönderilen yazıda ‘kültürel değerlere aykırı’ yılbaşı ve noel gibi kutlama faaliyetlerinin yapılmaması istendi.

    Bakanlığın talimatı üzerine 16 Aralık’ta Ataşehir İlçe Milli Eğitim Müdürü İsmail Yıldırım imzasıyla ilçedeki okullara gönderilen yazı şöyle:

    “Belirli gün ve haftalarda yer almayan, milli ve kültürel değerlere aykırı yılbaşı, noel, cadılar bayramı vb. adı altında düzenlenen her türlü çekiliş, kutlama ve bunlara yönelik her türlü dijital, yazılı, görsel içerik paylaşımlar gibi faaliyetlerin Müdürlüğümüze bağlı okullarımızda ve kurumlarımızda yapılmaması hususunda; Gereğini rica ederim.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Antakya İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nün talimatına tepki: ‘Laiklik karşıtı yazıyı geri çekin!’

    Antakya İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nün talimatına tepki: ‘Laiklik karşıtı yazıyı geri çekin!’

    PİRHA – Eğitim Sen Hatay Şubesi, Antakya İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nün, kız öğrencilerinin okul servislerindeki oturma düzenine dair yazısını eleştirdi. Yapılan basın açıklamasında “Antakya İlçe milli eğitim müdürlüğünün laiklik karşıtı bu yazıyı geri çekmesini talep ediyor, sürecin takipçisi olacağımızı kamuoyuna bildiriyoruz” denildi.

    Antakya İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü, tüm okullara yazı göndererek, kız öğrencilerin, ulaşım servislerinde ön koltuklarda oturmaması yönünde emirde bulundu.

    Antakya İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nün 12 Aralık’ta okullara gönderdiği yazıya Eğitim-Sen Hatay Şube’den tepki geldi. Konuya ilişkin basın açıklaması yapan Eğitim Sen Hatay Şube yönetimi, Antakya İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünün yazısını hukuki, pedagojik, toplumsal cinsiyet eşitliği açısından doğru bulmadıklarını belirtti.

    “LAİKLİK KARŞITI YAZI”

    Eğitim-Sen Hatay Şube adına basın açıklamasını okuyan Sevilay Elmas, şu ifadelere yer verdi:

    “Antakya İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünün 12.12.2024 tarihli Taşımalı Eğitim ile ilgili tüm okul ve kurumlara gönderdiği yazıda  “öğrenci servislerinde ön koltukta kız öğrencilerin oturmaması için kız öğrencilerin bilgilendirilmesi ve ön koltukta oturan kız öğrencinin tespiti halinde şoförlerin – öğrencilerin derhal uyarılması gerektiği ve konu hakkında gerekli hassasiyetin gösterilmesi gerektiği”  ifade edilmiştir.

    MEB’in laiklik ve toplumsal cinsiyet eşitliği karşıtı politikalarının birinin de bu olduğunu görmekteyiz. Şayet yazının amacı öğrencilerin güvenliğini sağlamak ise tüm öğrencilerin güvenliğini esas alan yöntemlerin geliştirilmesi gerekir. Bu talep kadın üniversiteleri kurmak isteyen, kız-erkek öğrencilerin yan yana oturmasının uygun olmadığını ifade eden; toplumsal cinsiyet eşitsizliği temelinde yaşanan sorunları görmezden gelip eşitsizliği derinleştiren politikalar üreten ve sorunun kökenine inmeyerek çözümü kadınlara, kız çocuklarına yasaklamalar dayatmada bulan dinci, gerici zihniyetin tezahürlerinden biridir.

    Eğitim Sen olarak her zaman toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifinde çözümler üretmek gerektiğini ifade ettik ve ifade etmeye de devam ediyoruz. Taşımalı eğitim kapsamında kız öğrencilerin yaşadığı problemler noktasında bu uygulamanın bir çözüm olamayacağını; ancak var olan probleme sözde çözüm üretmek ve yasakçı bir zihniyet olduğunu ifade ediyoruz. Milli Eğitim bu ayrımcı uygulama yerine deprem bölgesinde yıkıntı ve molozlar arasında, ulaşım problemi yaşayan, sabah karanlığında okullarına akşam karanlığında evlerine otostop veya yürüyerek gitmek zorunda kalan binlerce öğrencinin gerçek sorunlarıyla ilgilenmelidir.

    Eğitim Sen Hatay Şubesi olarak Antakya İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünün bu yazısını hukuki, pedagojik, toplumsal cinsiyet eşitliği açısından doğru bulmadığımızı; laiklik karşıtı bu yazıyı geri çekmesini talep ediyor, sürecin takipçisi olacağımızı kamuoyuna bildiriyoruz.”

    PİRHA/ANTAKYA

  • Eğitim Sen’den MEB’in 2025 yılı bütçesine ilişkin eğitime yeterli bütçe talebi- VİDEO

    Eğitim Sen’den MEB’in 2025 yılı bütçesine ilişkin eğitime yeterli bütçe talebi- VİDEO

    PİRHA- Eğitim Sen, MEB önünde Milli Eğitim Bakanlığı’nın 2025 yılı bütçesine ilişkin taleplerini sıraladı. Yapılan açıklamada, “ Eğitimde yaşanan eşitsizlikleri ortadan kaldırmak ve tüm öğrencilere eşit olanaklar sunmak için eğitime yeterli bütçe okullara ihtiyacı kadar ödenek ayırılmasını talep ediyoruz” denildi.

    Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen), Milli Eğitim Bakanlığı’nın 2025 yılı bütçesine ilişkin taleplerini açıklamak üzere, Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) önünde basın açıklaması yaptı. Açıklamayı Eğitim Sen Genel Başkanı Kemal Irmak okudu.

    “SORUNLAR, BAKANLIĞIN BİLİNÇLİ BİR TERCİHİ OLARAK ÇÖZÜMSÜZ BIRAKILMIŞTIR”

    Kemal Irmak, Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, 2025 MEB bütçesi ile ilgili olarak TBMM Meclis Plan ve Bütçe Komisyonunda dün gerçekleştirdiği sunumun eğitimdeki yapısal sorunları çözmekten uzak, tamamen kamuoyunu yanıltma amaçlı olduğunun altını çizerek, şunlari söyledi:

    “Eğitime erişimde yaşanan sorunlar, okulların temizlik başta olmak üzere en temel ihtiyaçları, eğitim emekçilerinin mesleki ve ekonomik sorunları ve kamusal eğitimin güçlendirilmesi gibi hayati konular, Bakanlığın gündeminde yine yer bulmamıştır. Türkiye’nin dört bir yanındaki okullar, hijyen ve temizlikten yoksun halde eğitim vermeye çalışırken, Bakanlık hâlâ göz boyama peşindedir. Bakan beyin sunumunda bu sorunların çözümüne yönelik tek bir cümle kurulmamıştır.

    Bakan Tekin, bütçe sunuşunda eğitime ayrılan kaynağın arttığını övünerek vurgulasa da bu artışın büyük bir kısmı zorunlu harcamalara gitmekte, eğitim yatırımlarına ayrılan pay ihtiyacın çok gerisinde kalmaktadır.

    Bakan beyin taşımalı eğitim uygulamasından yararlanan öğrenci sayısı üzerinden kurduğu cümleler kamuoyunu yanıltma amaçlıdır. 2024-2025 eğitim-öğretim yılında uygulanmaya başlanan tasarruf tedbirleri ile yaklaşık yüzde 30 oranında öğrenci taşımalı eğitim kapsamından çıkarılmış, bazı bölgelerde servisler tamamen kaldırılmıştır. Zaten sorunlu bir uygulama olun taşımalı eğitimin sınırlandırılması, özellikle kırsal bölgelerdeki çocukları eğitimden koparmıştır. Bu durum, özellikle kız çocuklarının eğitime erişimini adeta baltalamaktadır. Bakan beyin öve öve bitiremediği ücretsiz ders kitapları ise içeriği itibarıyla yetersiz ve eğitimin niteliğini düşüren unsurlar barındırmaktadır. Bu sorunlar, Bakanlığın bilinçli bir tercihi olarak çözümsüz bırakılmıştır.”

    EĞİTİME YETERLİ BÜTÇE, OKULLARA İHTİYACI KADAR ÖDENEK AYRILMALIDIR

    “2025 bütçesinde öğretmenlerin mali ve özlük haklarına dair tek bir vurgunun bile olmaması düşündürücüdür” diyen Irmak, “Öğretmenlik Mesleği Kanunu’nun ayrıştırıcı ve huzursuzluk yaratan etkileri, güvencesiz ve düşük ücretli çalışma koşulları altında ezilen öğretmenlerin sorunları hiçe sayılmıştır. Ataması yapılmayan öğretmenler yok sayılmaya devam ederken, dün açıklanan mülakat sonuçları sonucunda atama bekleyen binlerce arkadaşımız mülakat mağduru olmuştur. Millî Eğitim Bakanlığı haksız ve adaletsiz uygulamalarıyla yeni mağduriyetler üretmeyi sürdürmektedir.

    MEB bütçesi, devlet okullarının temel ihtiyaçlarını görmezden gelirken, MEB’in önceliği yine dini eğitim olarak öne çıkmaktadır. Öğretmen açığı, alt yapı eksiklikleri, kalabalık sınıflar ve temizliğe dair kronik sorunlar acil çözüm beklerken, dini eğitim kurumlarının ihtiyaçlarının daha fazla önemsenmesi dikkat çekicidir” diye ekledi.

     “DEVLETİN EĞİTİME AYIRDIĞI BÜTÇEYİ İKİ KAT ARTIRMASI GEREKMEKTEDİR”

    Eğitimde yaşanan eşitsizlikleri ortadan kaldırmak ve tüm öğrencilere eşit olanaklar sunmak için eğitime yeterli bütçe okullara ihtiyacı kadar ödenek ayırılmasını talep eden Kemal Irmak, “Eğitimde nitelikli bir hizmet sunabilmek için, okulların fiziksel altyapılarından öğretim materyallerine, teknolojik donanımdan öğretmenlerin gelişimine kadar pek çok alanda yeterli finansal desteğe ihtiyaç vardır. Bu desteğin sağlanmaması, eğitimin kamusal, bilimsel ve laik niteliğini zayıflatırken, eğitimde ticarileştirme ve özelleştirme uygulamalarının önünü açmaktadır.

    Eğitimde yaşanan eşitsizliklerin önüne geçmek ve her öğrencinin nitelikli bir eğitim alabilmesini sağlamak için devletin eğitime ayırdığı bütçeyi en az iki kat artırması gerekmektedir” diye konuştu.

     “EĞİTİM SEN’İN 2025 MEB BÜTÇESİNE YÖNELİK TEMEL TALEPLERİ”

    Eğitim Sen, 2025 MEB bütçesine yönelik şu talepleri sıraladı:

    2025 yılı için öngörülen MEB bütçesi ile eğitim sisteminde yapısal hale gelen fiziki alt yapı, öğretmen, idari ve akademik personel açıkları, araç gereç gereksinimi ve benzeri sorunların ve ihtiyaçların karşılanabilmesi mümkün değildir. MEB ve yükseköğretim bütçelerinin milli gelire oranı iki kattan fazla arttırılmalı ve OECD ortalamasına çıkarılmalıdır.

    MEB bütçesinden eğitim yatırımlarına ayrılan pay başlangıç olarak en az iki kat arttırılmalıdır.

    Eğitim kurumlarının bütün ihtiyaçlarını karşılayacak bir bütçe sistemi oluşturulmalı, bütün okullara ihtiyacı kadar ödenek ayrılmalıdır.

    Kamu kaynaklarının özel okullara aktarılması uygulamasına son verilmeli, özel okullara aktarılan kaynaklar, destek ve teşvikler devlet okulları için harcanmalıdır.

    Öğretmenlik Mesleği Kanunu’nda farklı kariyer basamaklarına yönelik ekonomik iyileştirmeler bütün eğitim ve bilim emekçilerine ayrımsız ve eşit bir şekilde yansıtılmalı, öğretmenleri ayrıştıran ve ‘eşit işe eşit ücret’ ilkesiyle çelişen her türlü uygulamaya derhal son verilmelidir.

    Okul öncesi eğitim başta olmak üzere, eğitimin bütün kademelerinde öğrencilere en az bir öğün ücretsiz yemek verilmelidir.

    Eğitim yatırımları arttırılmalı, tüm kamu emekçilerinin çocukları için ücretsiz okul öncesi kurumlar ve kreşler için bütçeden pay ayrılmalıdır.

    Bütün eğitim ve bilim emekçilerine güncel veriler üzerinden kira ve yol yardımı yapılmalıdır.

    Ek dersler başta olmak üzere, tüm ek ödemeler en az iki kat artırılarak temel ücrete dâhil edilmeli ve emekli maaşlarına mutlaka yansıtılmalıdır.

    2025 yılında aile ve çocuk yardımı başta olmak üzere, sosyal yardımlar sembolik olarak belirlenmekten çıkarılmalı, sosyal yardımlara günün koşullarına uygun ve ihtiyaç kadar artış yapılmalıdır.

    Öğretmen ve yardımcı hizmetli açıkları kapatılmalı, ataması yapılmayan öğretmenler öğretmenin tamamı kadrolu olarak atanmalı, okullara acilen 120 bin yardımcı hizmetli istihdam edilerek, geçici istihdam uygulamalarına son verilmelidir.

    Eğitime hazırlık ödeneği sadece öğretmenlere değil, tüm eğitim ve bilim emekçilerine en az bir maaş tutarında, dönem başlarında olmak üzere yılda iki kez ödenmelidir.

    Tüm eğitim ve bilim emekçilerine insan onuruna yakışır bir ücret ve sağlıklı çalışma koşulları sağlanmalıdır.

     PİRHA/ANKARA

  • Türkiye Okul Yemeği Koalisyonu, MEB önünden seslendi: Okul yemeğine bütçe istiyoruz-VİDEO

    Türkiye Okul Yemeği Koalisyonu, MEB önünden seslendi: Okul yemeğine bütçe istiyoruz-VİDEO

    PİRHA- Türkiye Okul Yemeği Koalisyonu, MEB önünde yaptığı açıklamada, “Sosyal devletin temel gereği olarak okul yemeği kamusal haktır ve eşit yurttaşlık hakkıdır. Okul yemekleri programları dünyanın her yerinde ihtiyaç temelli bir gıda desteği değil temel bir yurttaşlık hakkı ve kamu hizmeti olarak görülmektedir” dedi.

    Türkiye Okul Yemeği Koalisyonu, Millî Eğitim Bakanlığı önünde, “okul yemeğine bütçe ayrılması istiyoruz” diyerek basın açıklaması yaptı. Açıklamada, “sermayeye değil çocuklara bütçe”, “bir öğün ücretsiz yemek istiyoruz”, “tarikata değil eğitime bütçe” sloganları atıldı.

    Eğitim Sen Genel Başkanı Kemal Irmak, 5 çocuğun yangında ölümü ile güne başladıklarını belirterek bu ölümlerin sınıfsal olduğunun altını çizdi. Irmak, Milli Eğitim Bakanlığı önünde okullarda ücretsiz bir öğün yemek ve içilebilir temiz su taleplerini dile getirdiklerini söyledi.

    Açıklama metnini koalisyon adına Öğrenci Veli Derneği (Veli-der) Genel Başkanı Ömer Yılmaz okudu.
    “SOSYAL DEVLETİN TEMEL GEREĞİ OLARAK OKUL YEMEĞİ KAMUSAL HAKTIR”
    Okullarda ücretsiz bir öğün yemek ve içilebilir temiz su taleplerinin karşılanması için bütçe isteyen Ömer Yılmaz, “Türkiye Okul Yemeği Koalisyonu olarak aylardır ülkemizin her yerinde çocuklarımızın okul yemeği ve temiz su hakkı için mücadele yürütüyoruz. Bütçe takviminin başlamasıyla ve 14 Kasım’da eğitim bütçesi görüşmesinin yapılacağı tarihten önce siyasi iktidarı ve tüm kamu yöneticilerini kamusal sorumlulukları konusunda uyarmak, kamusal, yasal, anayasal ve uluslararası sözleşmelerden kaynaklı sorumluluklarının gereğini yapmaya çağrı için bugün buradayız.
    Sosyal devletin temel gereği olarak okul yemeği kamusal haktır ve eşit yurttaşlık hakkıdır. Okul yemekleri programları dünyanın her yerinde ihtiyaç temelli bir gıda desteği değil temel bir yurttaşlık hakkı ve kamu hizmeti olarak görülmektedir” dedi.
    “MESELE KAYNAK OLMAMASI DEĞİLDİR”
    “Kamuda tasarruf genelgesinin yayınlanması ile birlikte taşımalı eğitimde uzun yıllardır süren ikili eğitim gören öğrencilerin okul yemeği uygulaması kaldırıldı” diyen Yılmaz şunları ekledi:
    “Deprem bölgesinde okul öncesi ile sınırlı olan okul yemeği uygulaması 2024-2025 eğitim öğretim yılı başından itibaren okullarda uygulanmıyor. Ancak genel seçimden bugüne üç kez özel meslek liselerine yüzde yüze varan oranda teşvik açıklandı. Mesele kaynak olmaması değil, var olan kamusal kaynakların çocuklardan yana kullanılıp kullanılmayacağı meselesidir. Karar vericiler bu bütçe döneminde bir kez daha bütçenin çocuklardan, kamusal eğitim hakkından yana kullanılıp kullanılmayacağı politik tercihi ile karşı karşıyadır.”
    “ARTAN YOKSULLUK EN ÇOK ÇOCUKLARI ETKİLEMEKTEDİR”
    Tüm verilerin artan yoksulluğun çocukları ne denli etkilediğinin açık kanıtı olduğunu söyleyen Ömer Yılmaz, şunları kaydetti:
    “Sağlıklı beslenme ve çocukların yoksulluktan kaynaklı gıdaya erişememe noktasında yaşadığı eşitsizlikler karşısında okul yemeği en etkili kamusal tedbirdir. Milli Eğitim Bakanlığı’nın açıkladığı örgün eğitim istatistikleri okul terklerinin her geçen yıl hızla arttığını göstermektedir. Ortaöğretimde okuldan kopuş hızı ise vahim boyuta ulaşmıştır. Ekim 2024 verileri ile 18 yaş altı 421 bin 633 çocuğun Mesleki eğitim merkezleri (MESEM)’ lerle birlikte okulla bağı koparılmıştır.
    Ayrıca tek başına okul kaydı çocuğun okulda olduğunu, okula devam ettiğini göstermede geçerli bir veri değildir. Okul yemeği programlarının uygulandığı ülkelerde okul yemeğinin; okul terklerinin, çocuk işçiliğinin, çocuk yaşta evliliklerin önlenmesinde ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanmasında en etkili kamusal önlem olduğu bilimsel verilerle ortaya çıkmaktadır. Okul yemeği programlarının uygulandığı ülkelerde okul yemeğinin temiz suya erişimin; akademik başarının artışında, çocukların psikolojik açıdan desteklenmesinde, gıda güvenliği konusunda, bireylerin gıda kaynaklı hastalıklardan hastalanma riskini en iyi/uygun şekilde azaltacak yöntemlerle hazırlanması, saklanmasında, biyolojik çeşitliliğin korunmasında, yerel ve ulusal ekonomiyi, küçük üreticileri güçlendirmede, kooperatifleşmenin yaygınlaşmasında, başta kadınlar olmak üzere istihdamın desteklenmesinde katkıları bilimsel verilerle ortaya konulmaktadır.”
    “OKUL YEMEĞİ PROGRAMI SİYASİ İKTİDARIN TEMEL SORUMLULUĞUDUR”
    Anayasa’da okul yemeğinin devletin temel sorumluluğu olduğunun açıkça belirtildiğinin altını çizen Ömer Yılmaz, “Okul yemeği programı; İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ve BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 6, 24 ve 27. maddeleri ile düzenlenmiştir. Ülkemiz tarafından BM Ekonomik Sosyal Kültürel Haklara ilişkin Uluslararası Sözleşmesi (12. Madde 2 A fıkrası: Çocuğun Sağlıklı Bir Şekilde Gelişmesini Sağlamak) 2003 yılında imzalanmış ve 2006 yılında da onaylanmıştır. Milli Eğitim Temel Kanunu ,Çocuk Koruma Kanunu, Umumi Hıfzısıhha Kanunu , 2828 sayılı Sosyal Hizmetler Kanunu okul yemeğinin sosyal devletin temel sorumluluğu olduğunu vurgulamaktadır.
    Okul yemeği programının dezavantajlı bölgelerden ve okul öncesi eğitimden başlayıp yaygınlaştırılarak tüm çocuklara okul yemeği sağlanacağı sözü verilmişti” dedi.
    “OKUL YEMEĞİ PROGRAMI HAYATA GEÇİRİLMELİDİR
    Ömer Yılmaz, siyasi iktidarın yasal, anayasal ve uluslararası sözleşmelerden kaynaklı okul yemeği programını uygulamaktan ve temiz suya erişimi sağlamaktan sorumlu olduğunu belirterek, “Okul yemeği lütuf değil tüm çocukların, gençlerin kamusal hakkıdır. Okul yemeği kamusal haktır ve okul yemeği programlarını uygulamak sosyal devlet ilkesinin gereğidir. Kamu eliyle, kamu kaynaklarıyla okul öncesinden yükseköğretime tüm öğrenciler için okul yemeği ve temiz suya erişim için yeterli bütçe ayrılmalı bir an önce okul yemeği programı hayata geçirilmelidir” diye konuştu.
    SİYASİ PARTİLERDEN ORTAK MÜCADELE ÇAĞRISI
    CHP’nin gölge eğitim bakanı ve Milletvekili Suat Özçağdaş söz alarak şunları söyledi:
    “Mesele çok sınıfsal bir mesele, CHP olarak koalisyona teşekkür ediyoruz, uzun zamandır mücadele ediyorlar. Geçen hafta kanun teklifi sunduk. CHP olarak Bu anayasal bir hak, evrensel bir çocuk hakkıdır.”

    Emek Partisi (EMEP) Gaziantep Milletvekili Sevda Karaca, “Biz bugün burada çocuk katil sisteme karşı çocuk haklarını korumak için buradayız” diyerek şunları ekledi:
    “Çocuklara ayrılması gereken bütçeyi patronlara peşkeş çekiyorsunuz dedik. Bütçeden çocukların hakkını istemek çocuklar yoksulluktan ölmesin demek, çocuklar MESEM’lerde ölmesin demek. Bu mücadele devam edeceğiz.”

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İstanbul Milletvekili Kezban Konutçu, eşitlik talebi ile mücadele verdiklerinin altını çizerek, “Çocuklara bir öğün talebi yaşam hakkının önemli bir parçası. Yaşam hakkı mücadelesini her alanda veriyoruz. Kendileri lükslerinden tasarruf etmezken yoksullara açlıktan ölmek kalıyor. Birlikte mücadele ederek çocuklarımızın da karnını doyuracağız” diye konuştu.

    Türkiye İşçi Partisi (TİP) İstanbul Milletvekili Ahmet Şık da, “Öyle bir rejim inşa edildi ki bu ülkenin emekçilerini köle yapmak isteyen bir rejim var. Bu ülkede tek bir çocuk bile yatağa aç giriyorsa servetiniz çalınmıştır” dedi.
    Sol Parti Parti Meclisi Üyesi Sercan Dede ise, “Biz ne kadar sağlık ve eğitim hizmetleri kamusal olsun diyorsak onlar itibardan tasarruf olmaz diyorlar. Bütün çocuklarımızın sağlıklı, nitelikli eğitim alabilmesi için mücadeleyi sürdüreceğiz” diye ekledi.

    PİRHA/ANKARA

     

  • ‘Diyanet, askeri darbe sonrası devletin resmi ideolojisinin merkezi önemdeki bir aygıtı haline geldi’

    ‘Diyanet, askeri darbe sonrası devletin resmi ideolojisinin merkezi önemdeki bir aygıtı haline geldi’

    PİRHA –Prof. Dr. Levent Köker, Diyanet’in 1980 sonrasında devletin resmi ideolojisinin merkezi önemdeki bir aygıtı olduğunu, 2017 Anayasa değişikliğinden uygulamaya geçtiği 2018 Temmuz’undan sonra belirgin bir biçimde kurulu düzenin en etkili ideolojik aygıtı haline geldiğini söyledi.  Köker, “Mutlaka gerçekleştirilecek olan yeni, laik ve demokratik bir anayasal düzenin inşâ edilmesi sürecinde Diyanet’in de tasfiye edilerek, devlet düzeninin kurumlarından biri olmaktan çıkarılması gerekmektedir” dedi.

    Pir Haber Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisiyle Diyanet İşleri Başkanlığı’nı masaya yatırıyoruz.
    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalarla, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim bir tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet Milli Eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum olan Diyanet‘in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, kadınlara bakışını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Kamu Hukukçusu, Akademisyen Prof. Dr. Levent Köker ile konuştuk.

    “DEVLETİN DİN ALANINI KENDİ DIŞINA ÇIKARMAK GİBİ BİR AMACI OLMADI”

    PİRHA: Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    LEVENT KÖKER: Bilindiği gibi Diyanet İşleri Reisliği, 3 Mart 1924 târihli kanunla kuruluyor. Bu tarih, aynı zamanda, Cumhuriyet’in kuruluş evresinde Hilâfet’in ve Şer’iye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılması ve Tevhid-i Tedrisat gibi kritik reformların gerçekleştiği târih. Bunların hepsi, ilk bakışta devlet ile din arasındaki ilişkilerin yeniden düzenlenmesine dair önemli yenilikler gibi görünmekte. Buna karşılık, İslam’ın devlet dini olarak kabul edildiğine dair Anayasa maddesi, 1928’e kadar muhafaza edildikten sonra kaldırılıyor. Burada, “Diyanet İşleri Reisliği’nin (sonradan değişen ve bugün de kullanılan adıyla “Başkanlığı”nın) kuruluşu ile Cumhuriyet’in benimsediği “lâiklik” anlayışının nasıl bir ilişki ortaya koyduğu” sorusunun kritik bir önemi bulunmaktadır. 1924 tarihli ilk kuruluş kanununda Diyanet’in görevleri, İslâm dininin “itikadat ve ibadata” ilişkin tüm hükümlerinin ve mes’elelerinin idaresi olarak ifade edilmekte, buna karşılık hukuk kuralları koymak ve bunları uygulamak gibi görev ve yetkilerin yasama organında olduğu vurgulanmaktadır. Bu, bir yönüyle hukuk alanında dinin kurumsal etkisinin ortadan kaldırılması anlamında lâiklik ile uyumlu bir amacın ifadesidir. Bununla birlikte, İslâm dinine ilişkin inanç ve ibadet ile ilgili konularda merkezî bir otoritenin kurulması, devletin din alanını kendi dışına çıkarmak gibi bir amacının olmadığını, aksine Diyanet kurumu aracılığıyla bu alanı kontrol altında tutmayı hedeflediğini göstermektedir. Birinci amaç, yani hukuk alanını Hilâfet, Şeyhülislâmlık ve Şer’iye ve Evkaf Vekâleti gibi kurumları tasfiye ederek dinin kurumsal etkisinden arındırma amacı lâiklik ile uyumlu iken, ikincinin, yani dini inanç ve ibadet alanının devlet denetimi altına alınmasının laiklik ile uyumsuz olduğu düşünülmektedir. Bu ikinci konuda cumhuriyet tarihi içinde geliştirilmiş olan resmi görüş, İslâmiyet’in Hristiyanlıktan farklı olarak, din ile devlet işlerinin ayrılmasına izin vermemesi nedeniyle, lâiklik için mutlaka devletin kontrolü altında tutulması gerektiğini ileri sürmektedir.

    “DİYANET’İN BÜYÜMESİ, 12 EYLÜL 1980 ASKERÎ DARBESİ İLE BAŞLADI”

    -Tarihsel olarak faaliyetleri nasıl bir yol izledi?

    Diyanet’in faaliyetlerini tarihi olarak ele aldığımızda, çok ayrıntıya girmeksizin, üç dönem hâlinde bir açıklama yapılabileceğini düşünmekteyim.
    Birinci dönem, Diyanet’in kuruluşundan tek-parti döneminin sonlarına dek uzanan dönemdir ve Diyanet aracılığıyla dini inanç ve ibadet alanlarının kontrol altında tutulmasının öne çıktığı bir dönem olarak nitelenebilir. Çok partili siyasi hayata geçilmesiyle birlikte bu “kontrol” amacının yanına toplumun gereksindiği dini hizmetlerin yerine getirilmesi amacının eklendiği görülmektedir. Burada da, “dini hizmetler”in alanı genişledikçe, bu hizmetleri yerine getirecek personelin yetiştirilmesi, din hizmetlerinin yerine getirileceği fiziki mekânların oluşturulması Diyanet İşleri’nin zaman içinde devasa boyutlara ulaşan bir büyüklüğe doğru gelişmesiyle sonuçlanmıştır. Diyanet’in bu büyümesi, 12 Eylül 1980 askerî darbesinden sonra iyice ivmelenmiş ve darbe yönetiminin ve destekçilerinin sâhip oldukları “Türk-İslâm milliyetçiliği”ne uygun olarak Diyanet’e siyasi işlevler yüklenmesiyle sonuçlanmıştır. 1982 Anayasası’nın 136. maddesi, Diyanet’e sadece inanç ve ibadet alanlarında düzenleyici, kontrol edici ve hizmet üretici bir organ olarak değil, aynı zamanda “milletçe bütünleşme ve dayanışma amacı” ile görev yapma misyonunu yüklemektedir. Anılan maddede, “her türlü siyasi görüşün dışında kalarak” ibâresi yazılmışsa da, bunun maddeyi kendi içinde tutarsız kıldığı açıktır. Çünkü, “milletçe bütünleşme ve dayanışma” terimlerinin siyasi nitelikte ifadeler olduğu açıktır. Böylece Diyanet’in devlet örgütü içinde siyasi fonksiyon görebilen bir organ olma vasfı kazandığını, fakat bu vasfın AKP iktidarının son dönemiyle iyice belirginleştiğini söyleyebiliriz. Özetle, bugün 2017 Anayasa değişikliği ile geçilmiş olan başkancı rejim altında Diyanet, bu rejimin meşruluğuna hizmet eden siyasi bir kurum hâline gelmiş ve hatta bu niteliğini Diyanet İşleri Türk-İslâm Birliği gibi kurumlar aracılığıyla ülke dışındaki faaliyetlerine de yansıtma yoluna girmiştir.

    “DİYANET, 2017 ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİNDEN SONRA KURULU DÜZENİN EN ETKİLİ İDOLOJİK AYGITI HALİNE GELDİ”

    Özetlersem, 1924-1950 arasında din alanını denetim altında tutmak ön plandayken, 1950-1980 arasında din hizmetlerini yerine getirme misyonu daha ağır basan bir Diyanet görmekteyiz. 1980 sonrasında ise devletin resmi ideolojisinin merkezi önemdeki bir aygıtı haline gelen Diyanet’in 2017 Anayasa değişikliğinden uygulamaya geçtiği 2018 Temmuz’undan sonra belirgin bir biçimde kurulu düzenin en etkili ideolojik aygıtı hâline geldiğini söylemek isterim.

    “DİYANETARTIK YENİ REJİMİN ÖNEMLİ SÜTUNLARINDAN BİRİDİR”

    -AKP’nin iktidar olduğu günden itibaren Diyanet’te nasıl bir değişim yaşandı?

    AKP iktidarı bugün itibariyle 22 yılını doldurmak üzere. Bu uzun dönemin yekpare bir nitelik taşımadığında herhalde bir tartışma yoktur. 2011 sonrası, özellikle de Kürt sorunundaki çözüm süreci, “Alevi açılımı” denilen süreç ve bunlara bağlı olarak gelişen yeni anayasa sürecinin sona erdiği, Gezi olaylarına tesadüf eden 2013 sonrası dönem, AKP’nin belirgin bir biçimde çoğunlukçu otoriter rejime yöneldiğini gösteriyor. Bu yönelişin zirvesi ise 2017 Anayasa değişiklikleriyle getirilen yeni düzenlemeler. Bu düzenlemeler, özetle, tüm devlet yetkilerinin tek kişilik yürütme organı olan Cumhurbaşkanı’nda toplandığı, denetim ve denge mekanizmalarından yoksun bir başkancı rejim inşa etmiş durumda. Bu rejim altında demokratik hak ve özgürlüklerin geliştirilmesi veya “Cumhuriyet’in demokratikleştirilmesi” perspektifi yerini faşizan bir otoriterliğin yerleştirilmesine bırakmış bulunuyor. Diyanet, yeni rejimin en önemli ideolojik aygıtı olarak ön plâna çıkıyor. Sembolik olarak, örneğin, “Ayasofya’nın ibadete açılması” denilen hadisede Diyanet İşleri Başkanı’nın (DİB) “kılıç” elde boy göstermesi, kuruluşundan itibaren muhafaza edilen ama süreç içinde zayıflayan bir yaklaşım olarak Diyanet’in hukuk üretme ve uygulama alanlarının dışında tutulması gereğinin aksine, DİB’nın adli yıl açılışında Cumhurbaşkanı ve yüksek yargı başkanlarıyla birlikte ve dua okuyarak yer alması, kezâ zaman zaman yasama sürecine yol gösterici açıklamalar yapması gibi olguları hatırlamalıyız. Bütün bunlar, Diyanet’in artık yeni rejimin önemli sütunlarından biri olarak açıkça siyasi işlev üstlendiğini göstermektedir.

    “DİYANET’İN ZAMAN İÇİNDE TOPLUMSAL VE SİYASİ İŞLEVİ ARTTI”

    -Diyanet bir taraftan en güvenilmez ikinci kurum olurken, Meclis’e sunulan 2025 bütçesinden 130 milyar 119 milyon ₺  ile 6 bakanlığın bütçesini geride bırakarak bütçeden aslan payını almasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Bu durum, Diyanet’in zaman içinde artan toplumsal ve siyasi işlevlerinin, daha doğrusu bu işlevlerin devletin müesses nizâmı içindeki merkezi öneminin büyüklüğü ile orantılı gibi görünen bir sonucudur.

    “TOPLUMA DİN EĞİTİMİ VERME İŞLEVİNİ DE ÜSTLENDİ”

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçen faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    Yukarıdaki açıklamalarımı burada da tekrarlayabilirim. Diyanet, başlangıçtaki inanç ve ibadet alanlarını kontrol etme işlevinden din hizmetlerini yerine getiren bir kuruma doğru evrildikçe, bu hizmetlerin yerine getirilmesinde ihtiyaç duyulan personelin yetiştirilmesi, eğitimi gibi hususlarda da etkili bir kurum haline gelmiştir. Bir dönem din hizmetleri ile sınırlı olarak düşünülen bu durum, süreç içinde topluma din eğitimi verme işlevini de üstlenmeye dönüşmüş, 12 Eylül askeri darbesi sonrasında Anayasa’ya yerleştirilen zorunlu din dersleri üzerinden eğitim alanının başat aktörlerinden biri haline gelmiştir. Burada, Cumhuriyet’in kuruluş evresindeki “İslâm’ı denetim altında tutma” persektifinin yerini Türk-İslâm milliyetçiliğinin almış olmasının belirleyici etkisini görmemek mümkün değildir.

    “TOTALİTER BİR İDEOLOJİNİN AYGITI NİTELİĞİNE GELDİ”

    -Laik demokratik ülkelerde devlet destekli dini kurumlar yok bizde olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Buraya kadarki sorulara verdiğim cevaplarda Diyanet’in Türkiye’nin devlet düzeni içindeki yerinin nasıl bir evrim geçirdiğini ve bu evrimin bugün yaşadığımız otoriterleşme ile bağlantılı olduğunu anlatmak istedim. Bu sorunuz, Diyanet’in kuruluşundan bugüne gelen süreç içindeki durumuna ilişkin önemli bir eleştiriyi dile getirmemi gerektiriyor. Burada temel mesele, Diyanet’in cumhuriyet tarihinde laik, demokratik bir devlet düzeniyle bağdaşası mümkün olmayan niteliğinin farkına varılması. Laik ve demokratik ülkelerde kurumsallaşmış, örgütlü din ile devlet yönetimleri arasındaki ilişkiler, ülkelerin tarihi ve kültürel özelliklerine göre farklılıklar gösteriyor. Örneğin ABD’nin de devlet ile din kurumları arasında tam ve kesin bir ayrım olduğundan söz edebilirken, Almanya’da Katolik ve Protestan kiliseleri başta olmak üzere devlet tarafından kamu tüzel kişiliği tanınan kurumların bulunduğunu görmekteyiz. Bunların ayrıntılarına girmemiz gerekmiyor.

    Türkiye’de Diyanet ile ilgili temel sorun, bu kurumun Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları arasındaki bir kesime, Sünni-Hanefi mezhep mensuplarına yönelik bir hizmet kurumu olarak yapılanmışken, bu mezhebin başta Aleviler olmak üzere tüm “gayrimüslim olmayan” vatandaşları kapsayacak şekilde örgütlenmiş, dayatmacı ve doktriner bir kurum haline gelmiş olmasıdır. Malûm, Lozan Barış Antlaşması, Türkiye’deki gayrimüslim vatandaşların din, yani inanç, ibadet ve eğitim alanlarında hak ve özgürlükleri güvence altına almış, buna karşılık gayrimüslim olmayan vatandaşların hak ve özgürlüklerini, devletin resmi anlayışına göre, suskunlukla geçiştirmiştir. Buna karşılık, Türkiye’nin taraf olduğu ve Anayasa’nın 90/son maddesine göre kanunların üzerinde bir bağlayıcılığı olan temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası antlaşmalar, din ve inanç ayrımı gözetmeksizin, bütün vatandaşlar için gözetilmesi gereken özgürlük alanlarını güvence altına almış durumdadır. Hâl böyleyken, Diyanet İşleri’nin pratiği, zorunlu din derslerinden, bu derslerde Diyanet’çe uygun görülen İslâm yorumunun çocuklara belletilmesinden Alevilerin dışlandığı ve hatta Alevi inancına saygı gösterilmediği pratiklere yönelinmesine kadar, ulusal ve uluslararası mahkemelerce tescil edilmiş hak ihlâlleriyle malûldür. Bu malûliyet, Diyanet’in Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet düzeninde, toplumun çoğulcu yapısıyla uyumsuz, otoriterliğin ötesinde, totaliter bir ideolojinin aygıtı niteliğine geldiğini göstermektedir. Türkiye için, ne zaman olacağını bilemem ama mutlaka gerçekleştirilecek olan yeni, lâik ve demokratik bir anayasal düzenin inşâ edilmesi sürecinde Diyanet’in de tasfiye edilerek, devlet düzeninin kurumlarından biri olmaktan çıkarılması gerekmektedir. Bu hedefin nasıl gerçekleştirileceğinin ayrıntıları ise ayrı bir konudur.

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

    İLGİLİ HABERLER

    ‘Diyanetin varlığını sorgulamayan her laiklik tartışması yanlıştır; Diyanet vergilerle finanse edilmemeli’
    ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO
    ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO
    ‘Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor’-VİDEO

    ‘Fetihçi iktidarın, böyle bir din ulemasına ihtiyacı vardı, Diyaneti bu amaçla kullanıyor’-VİDEO

    ‘Diyanet şiddetin devam etmesine zemin hazırlıyor; bütçesinde çok büyük haram var’ – VİDEO
    ‘Diyanet’in bu kadar ileri gitmesi laik cumhuriyete büyük bir hançerdir’- VİDEO

     

  • ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO

    ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO

    PİRHA- Akademisyen/Avukat Cenk Yiğiter, Cumhuriyetin ilanıyla birlikte hilafetin kaldırıldığını ancak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Evkaf ve Şeriya Vekaleti (Bakanlığı) nın devamı haline geldiğini ifade etti. Yiğiter, “Dolayısıyla Türkiye üzerinde devletin de kendisini tarif ettiği fıkıhla İslam’ın Sünni yorumunu hatta yoğunlukla Hanefi yorumunu topluma empoze eden bir kurum haline geldi. Diyanet bir yanıyla da günümüzde artık bütün bu tarikatların bir koordinasyonu haline geldi. Artık bir devlet kurumu olmaktan çok bu tarikatların merkezi haline dönüşmüş durumda” dedi.

    Pir Haber Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisi başlattık, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı masaya yatırıyoruz.
    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalar, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim bir tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet Milli eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum: Diyanet‘in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, kadınlara bakışını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden OHAL döneminde yayımlanan KHK’yle ihraç edilen ‘Barış Bildirisi’ imzacısı Akademisyen /Avukat Cenk Yiğiter’le konuştuk.

    “DİYANET, ŞERİYE VE EVKAF MAKAMLIĞI’NIN DEVAMIDIR

    PİRHA: Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    CENK YİĞİTER: Diyanetin kuruluş amacına pozitif hukuk çerçevesinde bakmak da mümkün. Ama bunu tarihsel ve siyasal çerçevede incelemek de mümkün. Bu devlet Anayasa’da laik bir devlet olarak tanımlanmıştır. Laiklik de bize çocukluktan öğretilen din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması olarak öğretilmiştir. Evet işin bir boyutu budur ama asıl bunun daha detaylı anlaşılması gereken kısmı, bütünüyle hukuk düzeninin ve devletin fiillerinin, işlemlerinin bütün inançlara ve dahi inançsızlıklara eşit mesafede konumlanmasıyla ilgili bir şeydir. Bu işin tarihsel boyutunu bilmesek ‘öyle bir kurum kurmuşlar ki toplum içerisinde ibadet yerleri var, o ibadet yerlerinde çalışan insanlar var, toplumda böyle bir ihtiyaç var, devlet düzeninde de böyle bir kurum kurulmuş. Bu ihtiyaçları gidermek üzerine adeta bir kamu hizmeti gibi’ çıkarımını yapacağız.

    Siyasal modernleşme, Batılılaşma aslında çok net olarak 19. yüzyılda başlıyor. Ama halkımızda Osmanlı’nın şeriat devleti olduğu algısı da var. Aslında öyle de değil. Çok hukuklu bir devlet, cemaatler toplumu, milletler birleşimi bir imparatorluk aslında. Ve modern hukuk sisteminden çok uzak elbette. Kaldı ki birinci dünya savaşında dağılmış olan bir imparatorluk. Bizim siyasi modernleşme maceramızda, aslında modernleşme süreci cumhuriyet ile başlamadı ama cumhuriyet ile beraber o imparatorluk dağıldı, çok daha küçük bir coğrafyaya geldi. Ve burada aynı zamanda çok hızlı bir uluslaşma süreci başladı. O dönem Cumhuriyet’in kurucu kadroları ve devamında ilk olarak oradaki kadrolar oldukça otoriter bir şekilde bir ulus üretme projesine dahil oldular. Ve bu ulusu üretirken de açıkçası belki de bugüne kadar gelen pek çok ülkenin sorunlarından birisi bu ulusu Türk olarak tanımladılar. Türk’ün talihsiz olan kısmı aynı zamanda bir etnisiteye denk gelmesidir. ‘Anayasa’ya yuttaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk’tür’ diyorlar ama Türk diye bir etnisite de var. Dolayısıyla tırnak içinde birileri ‘Öz Türk’ oluyor, birileri de vatandaş oluyor. Dolayısıyla bu işin bir boyutu, bir diğer boyutuyla da Türk nüfusu. Uluslaştırılacak Türk nüfusunun çoğunu İslam’ın Sünni mezhebine ait olarak gördüler. Halbuki Sünni mezhebe bağlı olan o kesimde Sünniliği kırsal alanda kültürel olarak yaşayan, çok kısıtlı olarak bilen bir kitleydi. Hem cemaatleri bastırmak hem de Sünniliğin bir nebze modernize edilmiş, modern hukukla bağdaşabilecek bir Sünnilik üretmek istediler. Ve o yüzden malum Hilafet kaldırıldı, Şeyhülislamlık makamı da kaldırıldı ama bunu Şeriye ve Evkaf Vekaleti takip etti. Aslında Diyanet İşleri Başkanlığı Evkaf  ve Şeriya Vekaleti  (Bakanlığı) nın devamı haline geldi. Dolayısıyla Türkiye üzerinde devletin de kendisini tarif ettiği fıkıhla İslam’ın Sünni yorumunu hatta yoğunlukla Hanefi yorumunu topluma empoze eden bir kurum haline geldi.

    “DİYANET ALEVİ TOPLUMU İÇİN ÇOK BÜYÜK BİR SIKINTI”

    -Diyanet’in süreç içerisinde misyonunda nasıl bir değişiklik oldu?

    Öncesinde Türkiye’de gayrimüslim bir nüfus vardı, o nüfus azaldı. 1915’te azaldı, sonrasında mübadele ile azaldı. Zaten artık orası devlet için çok görünmez bir şeye dönüştü. Ama bu ülkede İslam içerisinde devletin tarif ettiği çok büyük bir ölçüde Alevi nüfus var. Ve bu Alevi nüfusun da Sünnilikten farklı olarak bir kurumsallığı yok. Bir devlet dini olmadığı için ama Sünnilik Osmanlı’dan beridir bir devlet diniydi. ‘Biz yeni bir ulus üreteceğiz. Bu ulusun da adı Türk, dili Türkçe, dini inancı İslam’ demekle de kalmadılar. Dini inancı da Sünni, olabildiğince Hanefi bunun fıkıhı da devlet tarafından bir şekilde tarif edilmeye başlanacak. Aslında şehirleşmeyle, modernleşmeyle bu tarikatların, cemaatlerin hayatı çok kapsadığını düşünüyorum. Ve devamında da AKP gibi siyasal İslamcı bir iktidar ortaya çıktığı zaman  dolayısıyla burası çok açık bir dayatmaya, çok açık bir asimilasyona, çok açık bir empoze etme biçimine dönüştü. Bu Alevi nüfus için çok büyük bir sıkıntı. Sünniliğin içerisinde bile belli bir yorumu, belli bir anlayışı bütün ulus üzerine empoze eden, yaymaya çalışan bir imkan yarattı. Şu an da otoriter, faşizan bir siyasal İslamcı rejimin eline bu enstrümanı vermiş oldu. Ve bu enstrümanı AKP ve MHP iktidarı sonuna kadar kullanıyor.

    “İKTİDARDAN UZAKKEN MEDİNE HUKUKU, İKTİDARA GELİNCE MEKKE HUKUKUNA GEÇTİLER”

    -AKP iktidara geldiğinden bu yana Diyanet’te ne gibi değişiklikler oldu?

    İlk baştaki çok saf bir hukuk anlayışıyla baktığımız zaman toplumun dini ihtiyaçlarını lojistik olarak, personel olarak giderilmesi için bir kurum olsaydı evet bu kadar büyük bütçelere sahip olmaması gerekirdi. Doğrudan kamu hizmetiyle ilgilenen ve çok daha büyük bütçelere ihtiyacı olan Orman Bakanlığı gibi. Dediğiniz gibi Diyanetin devasa bütçeleri var. Ve bu bütçelerin büyük bir kısmı personel gibi ama şunu da biliyoruz. Bu personel bir Alevi köyüne gidip camiye personel atayıp o camiyle hiçbir alakası olmasa bile orada simgesel olarak da bayrak dikmek aslında. Bu devletin, şu an da bu rejimin sahip olduğu dinsel anlayışın bayrağını dikmek demek. Sadece dini personel değil devamlı bir sürü yayınları çıkıyor. Bir de sürekli arsız bir bürokrasiye dönüştüğü için bütün o bütçeyi de böyle gayet lüks içerisinde de harcıyorlar. Burada bir kamu hizmeti amaçlı bir kuruluş olmadığı, çok ciddi toplumsal siyasal işlemler yüklenmiş ve rejimin artık bir kolonu haline geldiği vazgeçemeyeceği bir şeye dönüştü.

    Siyasal İslamcı cenahı gençliğimden beri tanıyorum. İktidardan çok uzak olduğu zamanlarda bunların çok büyük çoğunluğu ‘Diyanet kapatılmalıdır’ diyordu. Benim dinimi nasıl yaşayacağımı nasıl devlet belirler? Zorunlu din kültürü derslerine de karşıydılar. İktidardan uzakken Medine Hukuku iktidara gelince Mekke Hukuku’na geçtiler. Şimdi artık ‘benim çocuğuma nasıl din eğitimi verirler’ demiyorlar. Tam tersine ‘bizim anlayışımızı bütün topluma bu güçle empoze edeceğiz’ diyorlar. Ve de en ufak bir itiraz olduğu zaman da ‘din düşmanısın’la geliyor bu refleks. Ondan sonra da vatan hainisin. Bu kavramlar da birbirine yaklaşmaya başladı. Ve şu an çok tehlikeli bir yerde olduğunu da düşünüyorum. Bir yandan imkanlar da var. Halkın çok büyük bir kısmı da tepki gösteriyor. Bu gerçekten Türkiye’de özgürlükçü gerçek anlamda laikliğin oluşmasına imkan da verebilir. Ama bir yanıyla da gerçekten iş işten geçebilir. Bu gidişat ciddi anlamda toplumsal bir öfkeye sebebiyet verebilir diye de düşünüyorum.

    “DİYANET’İN DİN EĞİTİMİ İMKANLARIYLA MİLLİ EĞİTİM’İN DİN EĞİTİMİ İMKANLARI BİRLEŞTİ”

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçmiş faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    Devlet okulunda din eğitimi hiçbir şekilde olmamalı. Diyorlar ki ‘peki ben çocuğuma nasıl din eğitimi aldıracağım?’ Bunun imkanları var. Diyanet’e bağlı denetim altında Kuran kursu var mesela. Sünnilik için düşünmeyelim. Veya Alevilik için başka dernekler var mesela. Ama onlar önce seçmeli din dersine giriştiler. Orada da dediler ki biz kimseyi zorlamıyoruz. Orada da Diyanet’in din eğitimi imkanlarıyla Milli Eğitim’in din eğitimi imkanları birleşti. Ama o seçmeli denen din dersleri öyle bir hale geldi ki zorunlu seçmeli oldu. Başka bir alternatif koymuyorlar insanların önüne. Veya o okulun olduğu mahallede, mahalle baskısı denen şey var. Çocuk o dersi seçmezse mahallede başka türlü bakılmaya başlanacak. O seçmeli dersler önce bu şeyin içerisine girdi. Zorunlu din derslerinin artık bugün eğitimci bile olmayanların vermesi, bir yanıyla ÇEDES projesi. Ve ÇEDES projesi sadece Diyanet’i de bağlamıyor. Tarikatlar, cemaatler dahil oluyor. Kaldı ki sadece tarikat cemaat de değil Ülkü Ocakları, liselerde vs. seminer vermeye başladı. Gayet bir siyasi yapılanma hatta çok şaibeli, paramiliter yapılanma gelip okullardan kendisine militan devşirmeye çalışıyor. Ve sadece dinsellik de değil, işin sadece böyle bir boyutu da var. Bu nereye varır gerçekten tahminimiz zor açıkçası.

    DİYANET’İN LAİKLİK İÇERİSİNDE HİÇBİR ANLAMI YOK

    -Laik, demokratik ülkelerde devlet destekli dini kurumlar yok, bizim ülkemizde var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    – Çok soyut bir şekilde konuşacak olursak Diyanet ve Laiklik bu dinsel duruma dair bir takım hizmet yürüten kurumlar olabilir. Mesela Avrupa’da belli bir dine mensup olanlar devlete belli bir vergi ödüyorlar. Onu da kendileri gönüllü olarak ödüyorlar. Sadece burayı düşünecek olursak böyle bir Diyanet’in laikliği zedeleyecek bir yönü olmayabilir. Ama Türkiye’deki Diyanet öyle bir Diyanet değil. Ama on yıllardır cemevlerinin ibadethane olup olmadığı tartışması içerisindeyiz. Bunun kararını da Sünni bir doktrin veriyor. İbadet yeri olarak kabul etmiyor. Diyanet İşleri Başkanı Türkiye’de kamuya açık yerlerde dinsel kıyafetle gezme hakkına sahip olan tek kişidir. Bir kilisenin papazı dahi bir caminin imamı dinsel kıyafetle sokağa çıkamaz. Ama Diyanet İşleri Başkanı çıkıyor. Giydiği dinsel kıyafet de İslam ve Sünni bir inancın kıyafeti. Eğer ki bu Diyanet laik devletle beraber bütün inançlara yaklaşıyorsa o zaman bir gün Sünni İslam kıyafetiyle gezsin öbür gün Katolik Papazı gibi gezsin. Veya hiçbiri ile gezmesin buna ne gerek var? Aslında orada devletin ürettiği bir ruhban var. Devlet tarafından atanmış bir ruhban ve ruhbanın başı rolünde. Dolayısıyla şu an ki Diyanet’in bu anlamıyla laiklik içerisinde Diyanet ile hiçbir alakasının olmadığı da bu anlamda ortada.

    “DİYANET ÇOK TEPKİ ALIYOR”

    -Diyanet’in kadına bakış açısını değerlendirir misiniz?

    – O fetvalarla şeri hükümleri ortaya giriyor. Şeri hükümleriyle kalmıyor fıkıha giriyor. Bir takım alimlerin görüşleriyle giriyor. Ve burada tabi kadının eve kapatılması, çalışma hayatından uzaklaştırılması veya kadının belli düzeyde şiddete maruz kalmasını da hoş gören bir yere doğru gidebilir. Artık çok tepki alıyor diye de fetvaları da bir otosansür mekanizmasından geçirmeye başladılar. Ama bir de şimdi yeni bir boyuttayız. Dün gördüm, Menzil tarikatı, kendi yerleşik olduğu Adıyaman’da mirasla ilgili uyuşmazlıkları da ‘biz hüküm merciiyiz. Hüküm mercii kurduk’ diye de bir şey söylediler. Bunu Menzil Tarikatı değil de dinsel olmayan herhangi bir cemiyet yapsa orayı buldozerlerle ezerler. ’Siz devlet içerisinde özerklik mi yaratıyorsunuz, bağımsız devlet mi kurdunuz’ derler. Ama şimdi bakın Menzil, mirasla ilgili, o mirasın nasıl paylaşılacağı hükümlerinin de modern hukukla alakası yok. Orada bunu uygulamaya başladı. Artık Diyanet’e bile gerek kalmadı bu anlamıyla. Diyanet de bir yanıyla artık bütün bu tarikatların bir koordinasyonu haline geldi. Artık bir devlet kurumu olmaktan çok bu tarikatların merkezi haline dönüşmüş durumda.

    Buse Nehir DEMİR-Cebrail ARSLAN/ANKARA

    İLGİLİ HABERLER

    >‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO

  • ‘Mülakat sınavı, iktidarın kadrolaşma aracı haline geldi’

    ‘Mülakat sınavı, iktidarın kadrolaşma aracı haline geldi’

    PİRHA – Eğitim Sen, öğretmen adaylarının merakla beklediği mülakat sonuçlarına ilişkin açıklama yaptı. Öğretmen atamalarının objektif yapılmadığının altını çizen Eğitim Sen, “İktidarın kadrolaşma aracı haline gelen ve liyakatsizliği olağanlaştıran mülakatların tamamen kaldırılmasını talep ediyoruz” diye belirtti.

    Milli Eğitim Bakanlığı 25 Ekim’de öğretmen adaylarının beklediği mülakat sonuçlarını açıkladı. Bakanlık, sözleşmeli öğretmen atamasına ilişkin sonuçları “müjde” olarak duyursa da Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen) mülakat sisteminin, iktidar için bir kadrolaşma aracına dönüştüğünü belirtti.

    “MÜLAKAT SİSTEMİ TAMAMEN KALDIRILMALI”

    Eğitim Sen, konuya ilişkin yazılı açıklamasında usulsüzlüklerin devam ettiğini vurguladı. Öğretmen açığı ve ataması yapılmayan öğretmen sorununun sürdüğünü ifade eden Eğitim Sen, gelişmelere dair şu açıklamayı paylaştı:

    “İktidarın kadrolaşma aracı olan mülakatlara derhal son verilmeli, ataması yapılmayan öğretmen sorunu ortadan kaldırılmalıdır!

    Milli Eğitim Bakanlığı’nın mülakatlar konusunda bozuk olan sicili adaletli bir ölçme değerlendirme yapılmasını zora sokmakta, liyakatsizliği bir olağan haline getirmektedir.  Sendikamızın öğretmen adayları tarafından ulaştırılan verilere dayandırarak yaptığı araştırmada, adayların KPSS puanları ile mülakat puanları arasında ciddi tutarsızlıklar görülmektedir. İller bazında ortalama mülakat puanları arasında yüksek farklılıklar ortaya çıkarken, mülakat komisyonlarının farklı il ve bölgelerde ayrı standartlar uyguladığı anlaşılmaktadır. Bu duruma göre, şeffaf bir şekilde yapılmayan mülakat sisteminin objektif olmayan yöntemler barındırdığını söylemek yanlış olmayacaktır. Öğretmen adaylarının mesleklerini icra etmelerini engelleyen, yıllardır çok sayıda haksızlığa yol açtığı tespit edilmiş mülakat sistemi tamamen kaldırılmalıdır.

    Yıllar içinde artan öğrenci sayılarıyla doğru orantılı olarak öğretmen ihtiyacının da arttığı bilinmektedir. Yalnızca bu yıl 23 bin öğretmen emekliye ayrılmış, genel öğretmen açığı 100 binlerle ifade edilmektedir. Buna rağmen tam 538 gündür öğretmen ataması yapılmamakta, emekliye ayrılan öğretmenlerin sayısından doğacak açık dahi kapatılamamaktadır. Sayısı bir milyonu bulan atama bekleyen öğretmen adayı mağdur edilirken, eğitimde nitelik sorunu her geçen gün derinleşmektedir.

    “GÜVENLİK SORUŞTURMASI TÜMDEN KALDIRILMALIDIR”

    Eğitim Sen açıklamasında, MEB’in mülakat sonuçları ardından yayınlanan takvim ve atama usullerinde de belirsizlik ve sorunlara işaret edildi. Yapılan açıklamada şu hususlara dikkat çekildi:

    “Sözleşmeli Öğretmenlik Tercih ve Atama Kılavuzu’nda kontenjanlar için esas olan sıralamalar açıklanmamıştır. Bu durum adayların tercih yaparken dikkate alacağı ölçütler konusunda belirsizlik yaratmakta, hak kayıplarına yol açma ihtimalini artırmaktadır. Atama takviminde başvuru ve sonuçların açıklanma tarihleri belirtilmiş olmasına rağmen, adayların tabi tutulacağı arşiv araştırmaları konusunda ucu açık bir takvim açıklanmıştır. Neticede adaylar ne zaman göreve başlayacağını belirleyememekteyken bu durumun birçok aksaklığa neden olacağı ortadadır. Diğer yandan arşiv araştırması ve güvenlik soruşturmalarının valilikler tarafından siyasi tercihler yapılmasına kapı araladığı ve hak kayıplarına yol açtığı bilinmektedir.

    Eğitim Sen olarak, iktidarın kadrolaşma aracı haline gelen ve liyakatsizliği olağanlaştıran mülakatların tamamen kaldırılmasını talep ediyoruz. Atama bekleyen öğretmenlerin bir an önce mesleklerine başlayabilmesi için ilk etapta kadrolu 150 bin öğretmen ataması gerçekleştirilmelidir. Güvencesizliğe kapı aralayan sözleşmeli ve ücretli öğretmenliğe son verilmelidir. İktidarın siyasi sopası haline gelmiş, demokratik bir toplumda yeri olmayan arşiv araştırması ve güvenlik soruşturması tümden kaldırılmalıdır. Öğretmen atamaları şeffaf, objektif ölçütleri temel alan planlar dâhilinde yapılmalıdır.

    (HABER MERKEZİ)

  • Mevlüt Akbal: Eğitimi dinselleştiren müfredata karşı sokakta mücadele vermeliyiz-VİDEO

    Mevlüt Akbal: Eğitimi dinselleştiren müfredata karşı sokakta mücadele vermeliyiz-VİDEO

    PİRHA- Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Örgütlenme Sekreteri, Eğe Bölge Sorumlusu Mevlüt Akbal, AKP tarafından uygulamaya konulan ve eğitim sistemini dincileştiren “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli”ne tepki gösterdi. Akbal, eğitimin bir bütün olarak gericileştirilerek  çocukların dine yönlendirildiğini belirterek, bu müfredatın iptali için sokakta mücadele verilmesi gerektiğini söyledi. 

    AKP hükümetinin hazırladığı “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” adlı yeni müfredat, 9 Eylül’den itibaren okul öncesi, ilkokul 1, ortaokul 5 ve lise 9. sınıftan başlamak üzere kademeli şekilde uygulanıyor. Yeni müfredatla din derslerin saatleri arttırıldı.

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel örgütlenme Sekreteri Mevlüt Akbal, AKP hükümetinin uyguladığı yeni eğitim müfredatını PİRHA’ya değerlendirdi.

    “EĞİTİM BİR BÜTÜN ABLUKA ALTINA ALINMIŞ DURUMDA

    Eğitimin, ÇEDES’le başlayan, “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” adıyla uygulanan yeni müfredatla devam eden bir abluka altında olduğunu belirten Akbal, “ÇEDES’le ilgili Alevi kurumları eğitim kurumlarıyla, sendikalarla, laikliği kendine dert edinen sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte ortak bir dizi çalışma yaptı. ÇEDES’e ve 2 saatlik zorunlu seçmeli din dersine karşıyken daha farklı uygulamalarla karşı karşıya kaldık. Biz bunlara karşı yakınırken ve mücadele ederken karşımızdaki yapı durmuyor. Bunlar bu sefer tüm eğitim modelini dinselleştiren bir yerden yeni bir model önümüze koydular. Bu model ortaya çıkarılmış biçimi ile içeriğiyle,  uygulamasıyla laik, çağdaş eğitimle, pedagoji ile bilimle ilgisi yok” dedi.

    “EĞİTİM BİR BÜTÜN OLARAK İÇERİĞİ BOŞALTILARAK DİNSELLEŞTİRLDİ”

    ÇEDES projesi uygulanırken belli bir dirençle karşı karşıya kaldıklarını belirten Akbal, şunları kaydetti:

    “Veliler benim çocuğum okul dışında öğretmen vasfı olmayan birileri tarafından hazırlanan projelerde yer almasını istemiyorum diye dilekçeler verdi. Baktılar ki ÇEDES gibi projelerle yürümüyor, bu sefer de eğitimi bir bütün olarak gericileştirme çalışmaları başlattılar. Eğitimin bir bütün olarak içeriği boşaltıldı. 4 yıllık bir ortaokulda, lise eğitiminde fen saati 80 iken din dersleri 320 saate çıkarıldı. Burada dini referanslar kullanılıyor.
    Bu uygulamalara karşı Alevi kurumları eğitim kurumları ile birlikte  platform oluşturdu. Laik eğitim platformu çalışmalarını sürdürdü. Hem sendikal düzeyde hem de Alevi kurumları düzeyinde. Sene başında çeşitli basın açıklamaları yapıldı. Ama veli ayağı istediğimiz gibi değil. O karşı çıkışların ilk etabı olan okul boykotu gerçekleşmedi.

    Yeni eğitim maarif modeli gelecekte çok büyük sorunlara neden olacak. Laiklik biz biliyoruz ki Türkiye’nin en önemli birleştiricisi. İnsanların dini farklılıklarını istediği gibi yaşayıp aynı ülkenin vatandaşı olarak kalabilmesinin temel şartlarından biri olmasıdır. Eğer siz bu laikliği böyle erozyona uğratırsanız, yok ederseniz bu ülkenin birliğine, beraberliğine kardeşliğine vuracağınız en büyük darbedir.”

    “HACI BEKTAŞTA OLDUĞU GİBİ ALANA DÖNÜK MÜCADELE ŞART”

    PSAKD Genel örgütlenme Sekreteri Mevlüt Akbal, uygulamaya konulan müfredata karşı okullara dilekçeler verildiğini belirterek, okullardaki dinselleşmeye karşı sokakta mücadele edilmesi gerektiğini kaydetti.

    Cebrail ARSLAN/MUĞLA

  • Laiklik Meclisi, ‘Laiklik İhlalleri Raporu’nu yayınladı: Ülkemiz hızla karanlığa itiliyor!

    Laiklik Meclisi, ‘Laiklik İhlalleri Raporu’nu yayınladı: Ülkemiz hızla karanlığa itiliyor!

    PİRHA – Laiklik Meclisi, Eylül 2024’e ait Laiklik İhlalleri Raporu’nu yayınladı. 144 başlığın yer aldığı raporda, Diyanet İşleri Başkanlığı ile tarikat ve cemaat yapılanmalarının artan siyasi ve ekonomik gücüne vurgu yapıldı. Raporda, dinci örgütler ile MEB arasındaki protokollere de değinilerek “Siyasi iktidarın yetkili ağızları tarafından açıkça dillendirilen ‘bilimsel değil, dini eğitim’ vurgusu ülkemizin nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya olduğunu göstermektedir” denildi.

    Laiklik ihlalleri, eylül ayında da yargı, devlet kademeleri ve toplumsal alanda sistematik bir biçimde artarak sürdü.

    Laiklik Meclisi İzleme Merkezi, laiklik karşıtı eylemleri raporlaştırarak kamuoyuna paylaştı. Söz konusu raporda, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın yöneticisi olduğu dinci örgütler başta olmak üzere tarikat ve cemaatlerin faaliyetlerine de dikkat çekildi. Yapılan açıklamada, mülki idare amirlikleri ile bakanlıkların, bu yapılara desteği ve tahsis edilen kamu kaynaklarının miktarına vurgu yapıldı.

    “LAİKLİK AÇIKÇA HEDEF ALINIYOR!”

    Eylül ayı verilerinde, devlet kademeleri ile bürokrasinin, Anayasa’nın laiklik ilkesini hiçe sayarak, dini içerikteki programlarını sürdürdüğüne değinildi. Paylaşılan raporda şu hususlara dikkat çekildi:

    “Yüksek yargıda tarikat ve cemaat bağlantıları ile laiklik karşıtı söylemlerin artmasının yanı sıra yargı kararları da laik hukukun tasfiyesinde gelinen tehlikeli aşamayı ortaya koymaktadır.

    TBMM’nin 28. Dönem 3. Yasama Yılı’nın başlaması yaklaşırken siyasi iktidarın “Yeni Anayasa” dayatmasına, meclisteki diğer laiklik ve Cumhuriyet karşıtı unsurlarla birlikte devlet ve yargı kademelerinin ortak olduğu görülmektedir. Anayasa’nın ilk dört maddesinin tartışmaya açılmasıyla birlikte değerlendirildiğinde, bu durum, yeni yasama yılında laiklik karşıtı saldırının büyüyeceğinin işareti olarak okunmalıdır.

    Eylül ayı boyunca, kadın ve çocuk cinayetleri başta olmak üzere ülkemizde artan istismar ve şiddeti gerekçe gösteren gerici unsurların ‘idam cezası’ taleplerinin ‘Yeni Anayasa’ dayatmasından bağımsız olmadığı görülmelidir. Açıkça şeriat propagandası içeren bu söylemler, ülkemizin büyük bir karanlığa doğru hızla itildiğini ortaya koymaktadır.

    Eylül ayı verilerine göre, İsrail’in Filistin’e dönük saldırganlığı siyasi iktidar ve dinci gerici çevreler tarafından laiklik karşıtı eylem ve söylemlere kılıf olarak kullanılmaya devam etmiştir. Hilafet ve cihat çağrılarının yapıldığı gövde gösterileri ile ümmet vurgusu Anayasa’nın, Cumhuriyet’in ve laikliğin açıkça hedef alınması anlamına gelmektedir.

    Eylül ayı verileri, Türk Silahlı Kuvvetleri içerisindeki tarikat cemaat yapılanmalarının artan varlıkları ve faaliyetlerinin yanı sıra bunlara direnç gösteren TSK mensuplarına dönük yeni bir tasfiye sürecinin ipuçlarını ortaya koymaktadır. Siyasi iktidar, açıktır ki, bütünlüklü karşı devrim programını hızlandırarak yürütmeye devam etmektedir.

    DİYANET İLE MEB ORTAKLIĞI!

    Eylül ayı raporumuzdaki veriler, önceki aylarda olduğu gibi, Diyanet İşleri Başkanlığı ile tarikat ve cemaat yapılanmalarının artan siyasi ve ekonomik gücünü ortaya koymaktadır. Bu yapıların özellikle Milli Eğitim Bakanlığı ile süren ortak programları çocukları ve gençleri laiklik karşıtı, gerici uygulamalara maruz bırakırken, siyasi iktidarın yetkili ağızları tarafından açıkça dillendirilen ‘bilimsel değil, dini eğitim’ vurgusu ülkemizin nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya olduğunu göstermektedir.

    2024-2025 eğitim öğretim yılının başlamasıyla birlikte ‘Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’ adı altında uygulamaya konan eğitim programı ve araçlarına ilişkin veriler ise bilim dışı ve hurafelerle dolu bir karanlığın gelecek kuşakları piyasa ve gericilik kıskancına mahkum etmeyi hedeflediğini ortaya koymaktadır.

    Eylül ayı raporumuzda yer alan verilere bakıldığında, karşı devrim hamlesinin giderek daha bütünlüklü ve tehlikeli bir biçimde hızlanarak sürdürüldüğü görülmektedir. Rapordaki veriler değerlendirildiğinde, siyasetteki diğer bileşenlerin tutumunun, iktidarın hareket alanını genişletmeye devam ettiğini ortaya çıkarmaktadır.”

    “ÇAĞIN GEREKTİRDİĞİ BECERİLERE SAHİP İNSANLAR!”

    Laiklik Meclisi İzleme Merkezi, laiklik karşıtı gündemlerin dökümlerini 144 başlıkta rapora ekledi. Eylül 2024 Laiklik İhlalleri Raporu’nda Cumhurbaşkanı Erdoğan, İstanbul Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda düzenlenen “2024-2025 Eğitim Öğretim Yılı Açılış Töreni” ile “Eğitim Teknolojileri AR-GE ve Kalite Zirvesi”ndeki konuşmaları da eklendi.

    Erdoğan söz konusu konuşmasında “28 Şubat döneminde millet üzerinde baskı kurmak için yürürlüğe konan vesayetçi uygulamaları kaldırdık. Evlatlarımız arasında adaletsizliğe yol açan katsayı zulmüne ve başörtüsü yasağına son verdik. Tarih boyunca milletimiz köklerinden kopmadan, özünü muhafaza ederek dünya sahnesinde hak ettiği yere ulaşma mücadelesi vermiştir. Bugün de aynı ideal doğrultusunda emin adımlarla yürüyoruz. ‘Köklerden Geleceğe’ düsturuyla geliştirdiğimiz ‘Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’ bunun en son örneğidir. Bu modelle çocuklarımızı zihni açık, ufku geniş, millî ve manevi değerlerle donanmış, bilgi ve çağın gerektirdiği becerilere sahip insanlar olarak yetiştirmeyi hedefliyoruz” demişti.

    (HABER MERKEZİ)

  • Öğrenci Veli Derneği: Veliler servis ücretlerini karşılayamıyor, okul terkleri artıyor!-VİDEO

    Öğrenci Veli Derneği: Veliler servis ücretlerini karşılayamıyor, okul terkleri artıyor!-VİDEO

    PİRHA – Öğrenci Veli Derneği, “tasarruf” gerekçesiyle ücretsiz okul servisi uygulamasının kaldırılmasını protesto etti. İstanbul’da basın açıklaması yapan Derneğin Genel Başkanı Ömer Yılmaz, “Eğitim-öğretimin başlamasıyla beraber taşımalı eğitim yapılan okullarda sıralar boş, veliler ulaşımın pahalılığı nedeniyle servis ücretlerini karşılayamıyor, okul terkleri her geçen gün artıyor” dedi. 

    Okullardaki temizlik ve beslenme sorunları nedeniyle süren tartışmaya ücretsiz okul servislerinin kaldırılması da eklendi. Kırsalda yaşayan aileler, taşımalı sistemden faydalanabilmek için şimdi ek bir harcama daha yapmak durumunda kaldı.

    Karara Öğrenci Veli Derneği’nden tepki geldi. İstanbul, Ankara ve İzmir başta olmak üzere birçok ilde konuya ilişkin basın açıklaması yapıldı.

    “ÇAĞ ATLADIK DEDİLER!”

    İstanbul’da Veli Der Genel Merkezi’nde yapılan basın açıklamasında “Ücretsiz taşımalı eğitim tüm çocuklarımızın hakkıdır!” vurgusu öne çıktı.

    Veli Der Genel Başkanı Ömer Yılmaz, 25 yıl önceki eğitim öğretim yılında sadece iki ilde taşımalı eğitimin olduğunu belirterek sözlerine başladı. Yılmaz, “Çağ atladık dediler, son 22 yılda 19 bin 708 köy okulu kapatıldı. Eğitime erişim ilkesi eğitimin temel ilkesidir. Bu ilke ortadan kaldırıldı. Çağ atladık dediler taşımalı eğitimi ülkemizin her yerinde uygulanır hale getirdiler. 25 yıl önce taşımalı eğitimde 305 öğrenci varken 2018-2019 eğitim-öğretim yılında taşımalı eğitimle okullara ulaşan öğrenci sayısı 1 milyon 325 bin 289’a ulaşmıştı. Yüz binlerce çocuk taşımalı eğitimle okula ulaşmaya çalışıyor. Ekonomik kriz, yoksulluk arttıkça kamuda, özellikle eğitim alanında durmaksızın tasarruf tedbiri kararları açıklanıyor” dedi.

    “EĞİTİM HAKKI DA ORTADAN KALDIRILIYOR”

    Veli Der Genel Başkanı Ömer Yılmaz, hükümetin tasarruf tedbirleri adı altında taşımalı sisteme son vermesini eleştirerek şu açıklamayı yaptı:

    “Tasarruf diyerek açıkladıkları kararlardan biri de tasarruf tedbirleri genelgesi ile taşımalı eğitime getirilen sınırlama oldu. Yani önce köy okullarını kapatarak çocuklarımızı taşımalı eğitime maruz bıraktılar. Şimdi ise tasarruf yapacağız diye taşımalı eğitimi kaldırıyorlar. Bu durum kabul edilebilir bir durum değildir.

    Taşımalı eğitim; taşıma yoluyla ilkokul, ortaokul, lise, özel eğitim gereksinimi olan öğrenciler ve onlara refakat edecek velileri, yaygın eğitim kursiyerlerini kapsıyor. Genelge ve yönetmelik değişikliği ile aslında eğitim hakkı da ortadan kaldırılıyor. İlkokuldan itibaren bir çocuğun okula erişim hakkı elinden alınıyor.

    Eğitim-öğretimin başlamasıyla beraber taşımalı eğitim yapılan okullarda sıralar boş, veliler ulaşımın pahalılığı nedeniyle servis ücretlerini karşılayamıyor, okul terkleri her geçen gün artıyor. Bu kapsamdaki çocuklara taşımalı eğitim hakkı sağlanmazsa, bu yönetmelik değişikliği geri çekilmezse köylerdeki tüm çocukların zorunlu okul terki ile karşı karşıya kalacağı aşikardır. Yoksulluk ve eşitsizlik arttığında, okula erişim hakkı ortadan kaldırıldığında eğitim hakkından ilk “vazgeçilen” kız çocuklarının eğitim hakkı oluyor. Kız çocuklarının da okuldan kopuşu hızlanacak. Eğitime sınırlı erişebilen özel eğitim gereksinimli çocuklar da okuldan tamamen kopacak.

    “ÇOCUKLAR YİNE TARİKATLARA MECBUR BIRAKILACAK”

    Kapatılan köy okullarının önemli bir bölümü aynı zamanda en yoksul köylerdi. Aladağ bu tablonun en somut örneğiydi. Yoksul köylerdeki tüm okullar kapatılmıştı. Köylere en yakın ilçelerde kamu yurdu da yoktu veya kapatılmıştı. Çocuklar ya okuldan, eğitimden vazgeçecek, ya da tarikat yurduna mecbur kalacaktı. Mecbur kaldılar. Çünkü eğitim, gelecek yaşantılarını değiştirmek için tek fırsattı. Kamusal, parasız, laik eğitim yalnızca çocukların eğitim haklarının değil yaşam haklarının da güvencesiydi. Parasız, laik, eşit, kamusal, erişilebilir eğitimi kaybetmiştik. Ve Aladağ’da kaybettik çocuklarımızı…

    Şimdi köy çocuklarına tek adres olarak yurtları, pansiyonları gösteriyorlar. Aladağ’da yaşadığımız gibi çok sayıda yerde kamu yurdu yok, çocuklar yine tarikatlara mecbur bırakılacak. Ayrıca ÇEDES projesinde olduğu gibi eğitimci niteliği taşımayan manevi danışman adı altında ilahiyat, imam hatip mezunları yurtlarda istihdam ediliyor yurtlar da çocuklar için bir kuşatma aracı haline getiriliyor.

    Açıklanan kararlar ile okullara ulaşım sorunu çocuklar için güvenlik sorununa da dönüşmüş durumda. Çocuklarımız; bazen bir araçta üst üste, bazen bir traktör kasasında, ya da yürüyerek ya da otostop çekerek birçok riskle baş başa bırakılıyor.

    Yerellerde karar alıcılar ile yaptığımız görüşmelerde görüyoruz ki son yönetmelikle 2 ila 30 km denilerek taşımalı eğitimin sınırlandırılması ile atılan adım ile önümüzdeki dönemde tamamen taşımalı eğitimin kaldırılması amaçlanıyor. Eğer şimdi taşımalı eğitim, okula ücretsiz ulaşım hakkını kazanamazsak önümüzdeki yıllarda ülkenin her yerinde ilkokuldan itibaren taşımalı eğitimin tamamen kaldırılması hedefleniyor.

    Taşımalı eğitimin az sayıda devam ettiği yerlerde ise belirlenen ücretin düşüklüğü ve son gelen zamlarla ulaşımın en pahalı kalemlerden olması nedeniyle kimse servis ihalelerine girmiyor.

    Bir an önce 1 Ağustos’ta açıklanan taşımalı eğitim yönetmeliğindeki değişiklik geri çekilmelidir. Taşımalı eğitimle okullara ulaşan tüm çocukların okullara ulaşımı ücretsiz karşılanmalıdır. Okula ulaşım her çocuğun en temel kamusal hakkıdır. Milli Eğitim Bakanlığı ve valilik, kaymakamlık tüm karar alıcılar tüm çocukların kamusal eğitim hakkından, okula erişiminden sorumludur.”

    PİRHA/İSTANBUL

  • ‘MEB, acilen okullara temizlik görevlisi atamalı’ – VİDEO

    ‘MEB, acilen okullara temizlik görevlisi atamalı’ – VİDEO

    PİRHA – Öğrenci Veli Derneği (Veli Der), okullardaki hijyen sorununa ilişkin açıklama yaptı. Okullarda temizlik sorununun arttığı belirtilen açıklamada, MEB’in acilen tüm okullara kadrolu temizlik görevlisi ataması yapması konusunda çağrı yapıldı.

    Okullarda temizlik personellerinin olmaması sebebiyle velilerin itirazı günden güne artıyor. Öğrenciler, eğitim gördükleri okullarda hiçbir hijyen malzemesine erişemezken, Milli Eğitim Bakanlığı ise bu konudaki suskunluğunu sürdürüyor.
    Veli-Der, okullardaki kirli sınıf ve lavabolara karşı bir kez daha eleştirilerini dile getirdi. İstanbul’daki dernek binasında yapılan basın açıklamasında “Çocuklarımız için temiz okullar istiyoruz” vurgusu yapıldı. Basın açıklamasını Veli-Der Genel Başkanı Ömer Yılmaz okudu.

    “BİZ VELİLER OKULLARA TEMİZLİĞE ÇAĞIRILIYORUZ”

    Okullarda temizlik sorununun içinden çıkılamaz bir kısır döngüye dönüştüğünü belirten Yılmaz, “Biz veliler okullara temizliğe çağrılıyoruz. Okullarda temizlik görevlisi istihdamı için biz velilerden paralar isteniyor. Okullarımızda hastalıklar yaygınlaşıyor. Okullarımızdaki temizlik sorunu hem öğrenciler, hem öğretmenler hem de tüm toplum için sağlık riski haline, halk sağlığı sorununa dönüşmeye başladı” dedi. Yılmaz, açıklamanın devamında şunlara yer verdi:
    “Velilerin, öğretmenlerin okulları temizlediği, çöp yığını haline gelmiş okul görüntülerinin ortaya çıkmasıyla geçtiğimiz hafta okullardaki temizlik görevlisi ihtiyacının ancak yüzde 25’inin karşılanabildiği 30 bin temizlik görevlisinin daha alınacağı bakanlık tarafından açıklandı. Kamu okulu sayısı 60 bin 734. Bu yetersiz sayı ile sorunun çözümü mümkün değil.

    “ASGARİ ÜCRETİN ALTINDA ÇALIŞTIRMA TEMEL İSTİHDAM HALİNE GELDİ”

    İşgücü uyum programı ile günlüğü 566 TL’ye haftanın üç günü güvencesiz, yani asgari ücretin yarısından da az bir ücretle, sadece kaza sigortası yapılarak gayri insani çalışma koşulları altında bir program ile bu sorunun çözülmeyeceği çok açık. Şu anda okullarda temizlik görevlileri açıklanan son otuz bin görevlendirme ile beş farklı istihdam şekliyle çalıştırılacak. Okullarda temizlik alanında az sayıda kalan kadrolu çalışanlar dışında dört farklı istihdam yaşama geçiriliyor. Birincisi İşgücü Uyum Programı adıyla günden 566 TL’ye, haftanın üç günü asgari ücretin yarısının dahi altında çalıştırılma koşulları. İkincisi geçici işçi statüsünde çalıştırılma, üçüncüsü alınacağı açıklanan 30 bin temizlik görevlisinin Toplum Yararına Program kapsamında asgari ücret karşılığında çalıştırılması, dördüncüsü PİCTES (Türk Eğitim Sisteminde Çocuklar için Kapsayıcı Eğitimin Desteklenmesi Projesi) kapsamında göçmen çocukların olduğu okullarda çalıştırılan temizlik görevlileri. Kamuda esnek, güvencesiz, düşük ücrette hatta asgari ücretin de altında çalıştırma temel istihdam biçimi haline getiriliyor.

    ÖĞRENCİ BAŞINA DÖRT LİRA VERİLMESİNE TEPKİ

    Özel okullarla kamu okulları arasında, her geçen yıl daha da artan eşitsizlik birçok konuda olduğu gibi şimdi de temizlik konusunda yaşanıyor. MEB’in daha geçen gün açıkladığı rakamlarla kamu okullarındaki öğrenci başına eğitim desteğinin üç lira olacağı söylendi. Bugün sakızın bile beş lira olduğu bir dönemde öğrenci başına dört lira verilmesi MEB’in çocuklarımıza verdiği değerin göstergesidir. Oysa iş özel okulların desteklenmesi söz konusu olduğunda öğrenci başına 24- 28 bin lira eğitim desteği verilebiliyor. Salgında, depremde olduğu gibi yoksulluğun, eşitsizliğin her geçen gün arttığı bir dönemde öğrenciler, veliler, öğretmenler, eğitim emekçileri temizlik sorununda da bu sorunla baş başa bırakıldı. Haliyle çocukların bu durumuna kayıtsız kalamayan veliler, öğretmenler okullarına sahip çıkarak kollarını sıvayıp temizlik yapmak zorunda bırakılıyorlar.

    “BAKAN, BU YIL DA PARA TOPLANMADIĞINI AÇIKLADI”

    Her yıl olduğu gibi Bakan bu yıl da okullarda para toplanmadığını açıkladı. Her veli, her öğretmen, ülkemizdeki herkes bu açıklamanın gerçek dışı olduğunu biliyor. Yıllardır eğitime yeterli bütçe ayrılmamasının sonucu olarak bağış adı altında paralar toplanıyor. OECD raporunda dahi Anayasal hak olmasına rağmen Türkiye’de parasız, kamusal eğitim olmadığı belirtiliyor, kamu okulları için yarı-özel ifadesi kullanılıyor. Kamu okulları da ticarileştirilmiş, paralı hale getirilmiş durumdadır. Temizlik emekçilerinin istihdamı da çok sayıda okulda velilerden toplanan paralarla çözülmeye çalışılıyor. Yoksul mahallelerdeki okullar da her alanda yaşadıkları eşitsizliği şimdi de temizlik, sağlık konusunda yaşıyor. Anayasa’da net olarak tanımlanan sosyal devlet ilkesinden, sosyal devletin sorumluluklarından “tasarruf” gerekçeleri ile tek tek vazgeçiliyor. Her yeni güne eğitimde yeni bir “tasarruf tedbiri” ile başlıyoruz.

    TÜM OKULLARA TEMİZLİK GÖREVLİSİ ÇAĞRISI

    Öğrenci Veli Derneği olarak dile getirdiğimiz; okullarda başta temizlik personelinden, güvenlik personeline, sağlık personelinden, teknik personele yer verilmemesi hali yıllardır devam ediyor. Bugün ülkemizin de içinde bulunduğu koşullardan dolayı bu sorun daha görünür olmuştur. Tasarruf adıyla açıkladığınız tüm gerekçeleri reddediyoruz. Çocuklarımızın yaşamı, sağlığı, kamusal, laik eğitim hakkı, temiz bir okul ortamında eğitim görme hakkı tasarruf gerekçesi olamaz. Çözüm adına sunulan tüm “seçenekler”; seçeneksizliktir, kalıcı ve sürekli değildir. Tek çözüm yeterli sayıda ve kadrolu atamanın yapılmasıdır. Güvencesiz, düşük ücrette çalışma biçimlerine son verilmelidir. MEB acilen tüm okullara yeterli sayıda kadrolu temizlik görevlisi ataması yapmalıdır.”

    PİRHA/İSTANBUL

  • Öğretmenlere ‘Dini Eğitimi engelleme’ cezası; öğretmenler de dava açtı

    Öğretmenlere ‘Dini Eğitimi engelleme’ cezası; öğretmenler de dava açtı

    PİRHA – Diyanet’in okulda ders vermesini engellediği iddiasıyla 2 öğretmen hakkında soruşturma açıldı. Öğretmenleri, “Dini eğitimi engellemeye çalışmakla” suçlayan MEB, öğretmenlere ceza verdi. Öğretmenler ise idare mahkemesinde dava açtı. 

    Diyanet İşleri Başkanlığı’nın okulda ders vermesini engellediği iddiasıyla 2 öğretmen hakkında soruşturma açıldı.

    Sözcü’den Sultan Uçar’ın haberine göre, Mersin’deki İsa Öner Anadolu Lisesi’nde, ÇEDES Projesi’yle ilgili öğrencileri etkilediği iddiasıyla öğretmenler Esin Azize Sor ve Ali Doğan’a, Akdeniz Milli Eğitim Müdürü Adem Şimşek’in talimatıyla soruşturma açıldı. Mersin İl Milli Eğitim Disiplin Kurulu Başkanı Ahmet Çırakoğlu ve Mersin İl Milli Eğitim Müdürü Fazilet Durmuş’un başkanlığında disiplin kurulu toplandı.

    Sor ve Doğan hakkındaki soruşturma dosyasında, “Yasal olarak verilecek dini eğitimi engellemeye çalışmak” ifadesi yer aldı. Diyanet aracılığıyla il ya da ilçe müftülüklerinin vereceği dini eğitimle ilgili, velilerden izin dilekçesi alınması gerektiğine dair öğrencilerini bilgilendirmeleri gerektiği halde öğretmenler suçlandı.

    MAAŞTAN KESME CEZASI

    Öğretmenler; devlet memurunun itibar ve güvenini sarsmak, okul ile öğrenci velileri ve yöre halkını karşı karşıya getirmekle de itham edildi. Soruşturma sonunda öğretmen Ali Doğan ve Esin Azize Sor, 1/30 oranında aylıktan kesme cezasına çarptırıldı. Eğitim İş Temsilcisi Ahmet Karaman, cezaya itiraz etse de öğretmenler cezalandırıldı.

    VELİLERE SORULDU?

    Öğretmenler kendilerini, “Salondaki öğrenciye, veli izni alınması konusunda bilgi vermek görevimiz. Asıl yaptığımız davranış, mahalle halkı ile okul idaresinin karşı karşıya gelmemesi için iyi niyetli bir davranıştır” diye savundu. Disiplin Kurulu kararına itiraz edilirken, idare mahkemesine dava açıldı.

    ÖZBAY: NE OLDUĞU BELİRSİZ KİŞİLER OKULLARDA CİRİT ATIYOR; ÖĞRETMENLER YASAYA UYGUN DAVRANDI”

    Eğitim İş Genel Başkanı Kadem Özbay da konuya dair şunları söyledi:

    “Veli İzin Belgesi şartına rağmen öğrencilerin eğitim hakkını engelleme pahasına Mersin’deki okulda çocuklar dersten çıkarılıyor. Ceza verilen öğretmenlerimiz, yasalara uygun hareket etti. Liyakatsiz yöneticilerin görevi kötüye kullanma ve baskılarına karşı, öğrencilerinin eğitim hakkını koruyup, görevini yaptı.

    PEDAGOJİK CİNAYET

    ÇEDES projesiyle çevre veya değerler değil, dini eğitimin amaçlandığı, bu soruşturmayla resmen kanıtlandı. Disiplin cezalarının iptali için dava açtık. Ceza veren yöneticiler hakkında da görevi kötüye kullandıkları için suç duyurusunda bulunacağız. Kafalarına göre MEB protokolleriyle anayasa ve MEB Temel Kanunu’na aykırı eğitimlere öğrencileri hiç kimse alamaz. Dersleri, imamlar, müezzinler değil öğretmenler vermeli. 1 milyon öğretmen atama beklerken, eğitim ve pedagojiden bihaber, imamların, müezzinlerin okullarda işi ne? MEB’in yaptığı bazı protokollerde ise ne oldukları belirsiz kişiler, okullarda cirit atıyor. Bu uygulamalar pedagojik cinayettir. MEB’in amacı ne din, ne de değerler eğitimi. Okullarda fazlasıyla Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni ile değerler eğitiminde uzmanlaşmış, psikolojik danışmanlık ve rehberlik öğretmenleri var.

    MEB CEZALANDIRILMALI

    Anayasada koruma altına alınan laiklik ilkesine aykırı dayatmalar yaptığı için MEB cezalandırılmalı. Eğitim, milli güvenlik meselesidir. Anne babalar çocuklarınızın okullarına gidip, izniniz dışında eğitim verilip verilmediğini kontrol edin. Okullar, izniniz olmadan istediği eğitimi veremez. İdareye gidip izin vermediğinize dair dilekçe yazıp veliler tedbir alsın. Okullar velilere sorması gerektiği halde sormayarak fiili durum yaratıyor.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Eğitim Sen Hatay Şube Başkanı Özgür Tıraş: Çocuklar okullara otostop çekerek gidiyor-VİDEO

    Eğitim Sen Hatay Şube Başkanı Özgür Tıraş: Çocuklar okullara otostop çekerek gidiyor-VİDEO

    PİRHA- Eğitim Sen Hatay Şube Başkanı Özgür Tıraş, depremin üzerinden iki yıl geçmesine rağmen Hatay’da hala eğitim ile ilgili sorunların sürdüğünü, bir okul binasını birden fazla okulun kullandığını belirterek, öğrenci ve öğretmenlerin barınma, sağlıklı beslenme, ulaşım sorunlarının bir an önce giderilemesi çağrısında bulundu.

    6 Şubat depremlerinin üzerinden iki yıl geçmesine rağmen depremin yaşandığı illerde sorunlar çözümsüz kalmaya devam ediyor. Depremde büyük hasar alan Hatay’da rant uğruna doğa talana uğratılırken, depremden etkilenen yurttaşlar da mağdur ediliyor.

    6 Şubat depremlerinin en çok etkilediği Hatay’da eğitimde yaşanan sorunlara dair Eğitim-Sen Hatay Şube Başkanı Özgür Tıraş, PİRHA’ya konuştu.

    “YENİ OKUL YAPILMADI, BİRÇOK OKUL BİNASINI BİRDEN FAZLA OKUL KULLANMAKTA

    Hatay’da eğitim öğretim yılın birçok sorunla başladığına işaret eden Tıraş, “Bu sorunlarımızın bulunamamasıyla karşı karşıyayız. Maalesef depremin üzerinden on dokuz ay geçmiş olmasına rağmen birçok okul binasının daha güçlendirilemediğini görüyoruz. Yıkılan birçok okul binasının yerine yeni okul binası yapılmamıştır. Bundan dolayı bir okul binasını birden fazla okul kullanmakta ve okuldaki öğrenci sayısı arttı” dedi.

    “OKULLARDA TEMİZLİK VE HİJYEN SORUNU HAD SAFHADA

    Sağlığa erişmede çok sıkıntının yaşandığı bir ilde okullarda temizlik ve hijyen bakımından sorunların derinleştiğinin altını çizen Tıraş, “Ama maalesef birçok okulumuzda temizlik personeli olmadığını görüyoruz. Bakanlık tarafından yeni çıkarılan iş gücü uyum programıyla alınan personellere aylık yedi bin beş yüz, sekiz bin lira civarında ücret ödenirken, haliyle başvuran kişi de çalışmak istemiyor. Zaten alınan kişi sayısı da çok az olduğundan dolayı okullarımızda büyük sıkıntı yaşıyoruz, bu sorunun çözülmesini istiyoruz” diye konuştu.

    “ÖĞRENCİLER OKULLARA OTOSTOPLA GİDİYOR

    Tasarruf tedbirleri adı altında öğrencilerin okullara erişiminde kısıtlamalara gidildiğini aktaran Tıraş, şunları dile getirdi:

    “Burada da zaten deprem bölgesi olmamızdan dolayı birçok öğrencimize ücretsiz ulaşım sağlanamamıştır. Bunda bile daha da kısıtlamaya gidildi. Bununla beraber zaten birçok öğrenci bir yerden bir yere giderken ya otostopla gidiyor ya da özellikle liselerde bu problemden dolayı okul terki yaşanıyor.

    “ÇOCUKLARIMIZA TEMİZ İÇME SUYU TALEP EDİYORUZ”

    Beslenmenin öğrenciler açısından önemi çok büyük. Çünkü iyi beslenemeyen bir öğrenci öğrenme güçlüğünden tutun, dikkat eksikliğine kadar birçok sorun yaşıyor. Türk Tabipler Birliği ve Sağlık Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası’nın yaptığı çalışmalara göre her üç aileden birinin çocuğu sağlıklı gıdaya erişemiyor. Böyle bir sorun dururken maalesef çocuklarımıza ücretsiz okul yemeği sağlanmış değil. Daha önce okul öncesi çocuklara deprem bölgesinde yemek veriliyordu. Aradan işte üç hafta geçmiş olmasına rağmen maalesef okul öncesi çocuklara da yemek verilmiş değil. Şebeke suyu içilemiyor, şebeke suyu içilemediği için haliyle şişe sular alınıyor. Markette bile suyun fiyatı 4-5 lirayken, kantinlerde sekiz on lirayı buluyor. Çocuklarımıza da temiz içme suyu talep ediyoruz.”

    “SIK SIK ELEKTRİK KESİNTİLERİ YAŞIYORUZ

    Hatay’ın dezavantajlı bir kent olduğunun altını çizen Tıraş, öğrenci ve öğretmenlerin her konuda desteklenmesi gerektiğini vurguladı. Tıraş, öğretmenlerin birçoğunun konteyner kentlerde kaldığını ifade ederek, “Konteyner kentinde birçok sıkıntıyla karşı karşıya kalıyorlar. Özellikle Altınözü ilçesinde eğitim emekçisi arkadaşlarımızı konteynerden çıkarmaya başladılar. Aynı zamanda sık sık elektrik kesintileri yaşıyoruz. Yağmurun yağmasıyla beraber kentlerde ciddi sıkıntılar oluyor. Konteyner kentteki yaşamların daha sağlıklı bir ortama dönüştürülmesini istiyoruz” şeklinde konuştu.

    “21 METRE KAREDE BARINMAK ZORUNDA KALIYORLAR

    Okulların sadece akademik bilginin yüklendiği yerler olmadığına dikkat çeken Özgür Tıraş, şunları ifade etti:

    “Aynı zamanda öğrencilerimizin travmasını atlattığı, iyileştiği, kendini iyi hissettiği, arkadaşlarıyla paylaşım yaptığı sosyal alanlar. Bu açıdan da okullarımızın sağlıklı ve güvenli bir eğitim ortamına dönüştürülmesini istiyoruz. Aradan on dokuz ay geçmesine rağmen onlarca okulun yapımı devam ediyor. Valiliğin açıkladığı sayı ortada. Depremle beraber ve de depremden sonra hasardan dolayı yıkılan 210 okul civarında okul olduğunu söylüyor. Ve yaklaşık 106 okulun yapıldığını söylüyor. Bu bizler açısından çok çok önemli. Bir an önce bu sorunlarımızın çözülmesini istiyoruz.

    Buradaki öğrencilerimiz dezavantajlı. Öğrencilerimiz dört beş kişi konteyner kentte yani 21 metre karede barınmak zorunda kalıyorlar. Bu öğrencilerimizin de maalesef çalışacak bir alanları yok. Genelde konteyner kentlerde sosyal alan ya da kütüphane gibi yerler yok, yapılmamış. Bu öğrencilerimizin dezavantajlı olmasına rağmen maalesef altıncı ve dokuzuncu sınıflarda tüm türkçe ve matematik dersinden her dönem ortak bir yazılıya tabi tutuluyor. Bunu doğru bulmuyoruz. Bizler Eğitim Sen olarak öğrencilerimizin geleceğini ve eğitim emekçilerimizin haklarını savunmaya devam edeceğiz.”

    PİRHA/HATAY

  • CHP Hatay Milletvekili Kara: Yusuf Tekin gerçekleri görmezden geliyor-VİDEO

    CHP Hatay Milletvekili Kara: Yusuf Tekin gerçekleri görmezden geliyor-VİDEO

    PİRHA- CHP Hatay Milletvekili Nermin Yıldırım Kara, Hatay’da eğitim-öğretimdeki sorunların arttığına işaret ederek, “Deprem sonrası geçici bir çözüm olarak başvurulan ikili eğitim, Hatay’da adeta yeni normal haline geldi. Deprem bölgesinde ‘her şey normal’ demek ve bir de üstüne tasarruf tedbirleri uygulamak, gerçeği göz ardı etmekten başka bir şey değil” dedi.

    Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Hatay Milletvekili Nermin Yıldırım Kara, PİRHA’ya yaptığı değerlendirmede deprem felaketinin üzerinden geçen süreye rağmen Hatay’da eğitim-öğretimdeki sorunların katlanarak sürdüğünü ifade etti.

    “HATAY’DA EĞİTİM SİSTEMİ YENİ DÖNEME HAZIR DEĞİL”

    Kara, “Hatay’da öğrencileri, öğretmenleri ve velileri bekleyen sorunlar hala çözülebilmiş değil. Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in okullar sorunsuz açılacak açıklaması gerçeklerle bağdaşmıyor. Deprem bölgesinde her şeyin normale döndüğünü iddia etmek, ancak gerçekleri görmezden gelmek demektir” dedi.

    İKİLİ EĞİTİM, HATAY’DA ADETA YENİ NORMAL HALİNE GELDİ”

    Öğrencilerin bu yıl da ikili eğitim sistemiyle derslerine devam etmek zorunda bırakıldığına dikkat çeken Kara, “Deprem sonrası geçici bir çözüm olarak başvurulan ikili eğitim, Hatay’da adeta yeni normal haline geldi. Kendi okulları henüz yapılmayan çocuklar, aylardır sabahın alacakaranlığında ya da akşamın zifiri karanlığında yollara düşüyor. Bu yıl da devam eden ikili eğitim sistemi nedeniyle okul binalarında ve öğretmen odalarında yoğun bir trafik yaşanıyor” diye belirtti.

    “BARINMA, BESLENME, ULAŞIM SORUNU DEVAM EDİYOR”

    Nermin Yıldırım Kara, Hatay’da eğitimin yardımcı personel yetersizliği, demirbaş, bilgisayar ve diğer lojistik eksiklikler, beslenme ihtiyacı, ulaşım ve barınma sorunlarıyla derin bir kriz içinde olduğunu vurgulayarak,  “Deprem bölgesinde ‘her şey normal’ demek ve bir de üstüne tasarruf tedbirleri uygulamak, gerçeği göz ardı etmekten başka bir şey değil. Öğrencilerimiz barınma, beslenme, ulaşım gibi en temel ihtiyaçlarını karşılayamazken, öğretmenlerimiz zor koşullarda eğitim vermeye çalışırken bu söylemler sorumluluktan kaçmak anlamına gelir. İktidar burada yaşanan mağduriyetleri görmeli ve gereken adımları derhal atmalıdır” dedi.

    “ÇOCUKLARIMIZIN SAĞLIĞI CİDDİ BİR TEHLİKE ALTINDA”

    Nermin Yıldırım Kara, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’e seslenerek, “Bu bölgelerde hijyen sağlanmadıkça sağlıklı bir eğitim yılından bahsetmek mümkün değil. Okulların temizliği ve hijyen koşulları büyük bir kriz noktasına ulaşmış durumda. Çocuklarımızın sağlığı ciddi bir tehlike altında. Bakanlığı, derhal harekete geçmeye ve yeterli personel istihdamı için gerekli adımları atmaya davet ediyorum” şeklinde konuştu.

    PİRHA/HATAY

     

     

  • Aksoy: Okullarda tek sorun müfredat değil; temizlik personeli, içilebilir temiz su da yok-VİDEO

    Aksoy: Okullarda tek sorun müfredat değil; temizlik personeli, içilebilir temiz su da yok-VİDEO

    PİRHA- Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Antalya Şube Sekreteri Barış Aksoy, yeni eğitim öğretim yılının başlaması ile birlikte sadece eğitimde müfredat sorunu olmadığını belirterek, okullarda temizlik personeli, güvenlik personeli, içilebilir temiz su ve temizlik için gerekli materyallerin olmadığını” kaydetti. İktidarın özel okullara teşvik ettiğini belirten Aksoy, “Öğrenciler, öğrenci velileri ve öğretmeler bir araya geldiğinde değişim sağlanabilir” dedi. 

    Yeni eğitim öğretim yılında okullarda yaşanan sorunlara dair Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Antalya Şube Sekreteri Barış Aksoy, PİRHA’ya konuştu.

    “EĞİTİMDE SADECE MÜFREDAT DEĞİL BİRÇOK SORUN YAPANMAKTADIR

    Yeni eğitim öğretim yılının başlaması ile birlikte sadece eğitimde müfredat sorunu olmadığını, müfredat dışında çeşitli sorunlar yaşandığını belirten Barış Aksoy, “Okullarda öğrencilerimizin öğle yemeği gerçekten önemli bir ihtiyaç ve temiz nitelikli okullar istiyoruz. Okulların hali içler acısı. Birçok okulda temizlik personeli yok, içilebilir nitelikli su yok. Nitelikli eğitimin birinci gereği temiz bir ortam. Bununla ilgili sıkıntılar da var” diye belirtti.

    Üniversite okuyan öğrencilerin barınma sorunları olduğunu da vurgulayan Aksoy, “Hala sorunlar devam ediyor. Bunlar acilen çözüm bulması gerekir diye düşünüyorum” dedi.

    “DEVLETİN ‘NİTELİKLİ EĞİTİM’ DİYE BİR DERDİ YOK”

    Devletin eğitime yatırım yapmak gibi bir derdi olmadığının altını çizen Aksoy, “Temel sıkıntı orada. Mesleki Eğitim Merkezi (MESEM) diye bir uygulama başlatıldı. Öğrenciler MESEM’lere geçiş yaptılar. Öğrenciler, kısa yoldan bir meslek sahibi olmak ve ailenin ekonomik sorunlarına bir nebzede olsa katkıda bulunmak için MESEM’e gittiklerini ifade ediyorlar. Katkı sundukları aylık 5.100 lira. Çocuklar haftanın 4 günü işletmeye, 1 gün okula gidiyor. 5.100 lira para veriliyor. Peki, bu 5.100 lirayı kim veriyor? İşsizlik fonundan devlet ödüyor. İşveren vermiyor. 5.100 liranın 5’te 1’i her bir öğrenci için eğitim ortamlarının güzelleştirilmesi için harcarsa okullarımız bambaşka bir hal alır” diye konuştu.

    “DEVLET OKULLARINA YATIRIM YAPILMIYOR ÖZEL OKULLARA TEŞVİK VERİLİYOR”

    Devlet okullarına yatırım yapılmadığını, aksine özel okullar için teşvik verildiğini söyleyen Aksoy, “Sen devlet okulundaki çocuğa yatırım yapmıyorsun, katkı sunmuyorsun ama özel okula gitmek isteyen öğrencinin ailesine ekonomik destek veriyorsun” diyerek tepki gösterdi.

    Milli eğitim tarafından okul idarelerine kayıt parası alınmayacak diye bilgi verildiğini ama yaşananın tam tersi olduğu bilgisini aktaran Aksoy, şunları kaydetti:

    “Okullara ihtiyaç listesi geldiğinde başınızın çaresine bakın diyorsun, temizlik malzemelerini kendin bul, güvenlik görevlisini kendin al, temizlik personelini kendin bul diyorlar. Peki nereden bulacak? O sosyal devlet anlayışının bitirilmeye çalışılması zaten temel sorundur. Bu MESEM’e yansıyor, sağlığa da yansıyor. Yıllarca sağlık sistemine yatırım yapılmadığı için insanlar aynı noktaya geldi. ‘Devlet hastaneleri kötü, devlet hastaneleri pis, devlet hastanelerinde iş yapılmaz’ gibi bugün bile yandaş medya kullanıyor. Burada temel sebep bilinçli olarak yatırım yapmamaktı, sonra özeleştirmeye teşvik eden bir durumdu. Şimdi aynı şeyi okullarda uygulanmaya çalışıyorlar. Ama okulların şöyle bir dinamik yapısı var. Öğrenciler, öğrenci velileri ve öğretmeler bir araya geldiğinde gerçekten bambaşka şeyler olabilir. O dinamik yapı kendini gösterdiğinde okullarda değişim sağlanır diye düşünüyorum.”

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

  • Veli-Der’den MEB’e çağrı: 9. Sınıf öğrencilerinin mağduriyeti giderilmelidir

    Veli-Der’den MEB’e çağrı: 9. Sınıf öğrencilerinin mağduriyeti giderilmelidir

    PİRHA- Orta Öğretim Kurumları Yönetmeliği’nde yapılan değişiklikle başlatılan 9. sınıflara yönelik sınıf geçme ve sınıf tekrarı uygulaması velilerin tepkisini çekiyor. Öğrenci Veli Derneği bir basın açıklaması yaparak, “Öğrencilere başarısız oldukları derslerden sınav hakkı tanınarak veya önümüzdeki eğitim öğretim yılı için sorumlu sınıf geçme olanağı verilerek giderilmesini talep ediyoruz” dedi. 

    Geçtiğimiz eğitim-öğretim yılında, Orta Öğretim Kurumları Yönetmeliği’nde yapılan değişiklikle başlatılan 9. sınıflara yönelik sınıf geçme ve sınıf tekrarı uygulaması, ülke genelinde on binlerce öğrenci ve ailelerini mağdur etti.

    Konuya ilişkin Öğrenci Veli Derneği (Veli-Der) bir basın açıklaması yaptı. Veli-Der Genel Başkanı Ömer Yılmaz, “Mağduriyetlerin yaşandığı birçok okulda, yönetmeliğin bu maddesinde tarif edilen KOMİSYON’lar kurulmamıştır. Bu kritik önemde bir konudur. Sınıf tekrarı yapmak durumuyla karşı karşıya kalan öğrenciler ve velilerin büyük çoğunluğu değişen sınıf geçme yönetmeliğinden haberdar dahi değillerdir” dedi.

    “Öğrencilere başarısız oldukları derslerden sınav hakkı tanınarak veya önümüzdeki eğitim öğretim yılı için sorumlu sınıf geçme olanağı verilerek giderilmesini talep ediyoruz” diyen Yılmaz şu açıklamayı yaptı:

    “Bilindiği gibi 2023-2024 yılının başında Milli Eğitim Bakanlığı, Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliği’nde bir değişiklik yaparak kademeli olarak sınıf geçme ve sınıf tekrarı ile ilgili maddeler de güncelleme yaptı.
    Yönetmeliğe göre; daha önce bir üst sınıfa geçişler için gerekli 50 ortalama artık yeterli olmayacak denilmiştir.
    Öğrencilerin sınıf geçmelerine yönelik, derslere ilişkin yeterlilik ve kazanımlara sahip olarak eğitim ve öğretim süreçlerini tamamlamalarını sağlamak amacıyla yıl sonu başarı puanı 50 olmak kaydıyla en fazla 1 dersten başarısız dersi bulunanlar doğrudan bir üst sınıfa geçebileceklerdir. Ders ortalaması 50 olan öğrencilerden en fazla 3 dersten başarısız olanlar, sorumlu olarak bir üst sınıfa geçebilecektir. Yönetmeliğe göre liselerde 4 ders ve üzeri zayıfı olan öğrenciler sınıf tekrarı yapacaklardır. Bu uygulama, 2023-2024 eğitim ve öğretim yılından itibaren kademeli olarak uygulanmaya başlanılmıştır. Bu kapsamda bu yıl liseye başlayan 9’uncu sınıf öğrencilerine yeni yönetmelik hükümleri uygulanmış, diğer sınıflar için eski uygulama sürdürülmüştür.

    “MEB, RİSKİ AZALTMAK AMACIYLA YÖNETMELİK MADDESİ ÇIKARMIŞTIR”

    Milli Eğitim Bakanlığı, yapılan bu değişiklik ile öğrencilerin geçtiğimiz yıllara kıyasla daha yüksek oranda sınıfta kalma durumuyla karşılaşacağını öngörmüş olmalı ki, riski azaltmak amacıyla yönetmelik maddesi çıkarmıştır. Buna göre; Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliği’ne göre sınıf tekrarı riski olan öğrencilere yönelik önleme, müdahale ve yönlendirme KOMİSYONU kurulur. Bu komisyon, müdür veya görevlendireceği müdür yardımcısının başkanlığında, ilgili okul zümre başkanları, rehber öğretmen ve sınıf rehber öğretmeninden oluşur. Komisyon;
    a) Eğitim ve öğretim yılının birinci ve ikinci dönemi sonunda, ayrıca ihtiyaç olması durumunda komisyon başkanının çağrısıyla toplanır.
    b) Birinci dönemin sonunda başarısızlık nedeniyle sınıf tekrarı riski olan öğrencileri belirler, ikinci döneme yönelik öğrenci merkezli zorunlu müdahale planı yaparak okul müdürünün onayına sunar, bu planı öğrenci ve veli ile paylaşır” denmektedir.

    “KOMİSYONLAR KURULMADI”

    Mağduriyetlerin yaşandığı birçok okulda, yönetmeliğin bu maddesinde tarif edilen KOMİSYON’lar kurulmamıştır. Bu kritik önemde bir konudur. Sınıf tekrarı yapmak durumuyla karşı karşıya kalan öğrenciler ve velilerin büyük çoğunluğu değişen sınıf geçme yönetmeliğinden haberdar dahi değillerdir.
    Bilindiği gibi bu yıl tüm eğitim kademelerinde ölçme değerlendirme olarak da köklü değişikliklere gidilmiştir. İlkokul kademesinde yazılı sınav ile değerlendirme tamamen kaldırılmıştır. Ortaokul ve lise kademesinde öğrenim gören çocuklar için de yazılı sisteminde köklü değişikliklere gidilerek açık uçlu soru sistemi ile ölçme değerlendirme yapılmıştır. Öğrencilerin alışık olmadığı bu soru sistemi ile hem ortaokul hem de lise kademesindeki öğrenci başarılarında ciddi oranda düşüş yaşanmıştır. Ortaöğretim kademesinde kademeli olarak uygulanan sınıf geçme yönetmeliğine göre ise mağdur edilen sadece 9. Sınıf öğrencileri olmuştur. Aslında genel olarak tüm kademelerde başarısızlığın yoğun biçimde artmış olduğu bir eğitim öğretim yılı geçirilmiştir.

    “ÖĞRENCİLER VE VELİLERİ MAĞDUR EDİLMİŞTİR”

    İlkokul ve ortaokul kademesinde sınıf tekrarı için önlemler alınmış ve bu önlemlerin uygulanmış olmasının yanında, öğrenci velisinin de süreçten haberdar edilip onayının bulunması gerekmektedir. Bu koşullarda sınıf geçen ve 9. sınıfta bu yıl öğrenim görmeye başlamış olan öğrenciler ve velileri, sınıf tekrarı riskini azaltmak ve önlemek adına kurulması gereken komisyon birçok okulda kurulmadığı ve gerekli önlemler alınmadığı için mağdur edilmiştir.

    Ortaöğretime henüz başlamış ve alışma evresinde bocalamış öğrencilerimizin geçmiş yıllara göre tamamen farklılaştırılmış açık uçlu sınav sistemi ile değerlendirilmiştir. Biz öğrenci velileri olarak akademik başarısı düşmüş olan 9’uncu sınıf öğrencilerinin ve velilerinin yaşamış oldukları bu mağduriyet, öğrencilere başarısız oldukları derslerden sınav hakkı tanınarak veya önümüzdeki eğitim öğretim yılı için sorumlu sınıf geçme olanağı verilerek giderilmesini talep ediyoruz. Oysa MEB Orta öğretim Kurumları Yönetmeliğinin ‘’Nakil ve Geçişler’’ başlıklı yazısında ‘’Diğer okul türlerinde öğrenim gören öğrencilerden 9 uncu sınıfta başarısızlıkları nedeniyle sınıf tekrarına kalanlar istemeleri halinde MESEM’lerin ortak derslerinden (Türk Dili ve Edebiyatı, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi, Matematik ve Tarih) en az iki tanesinden başarılı olmuşlarsa Temmuz ayının son gününe kadar bir işletmeyle sözleşme yapması şartıyla MESEM’lerin 10. Sınıfına kaydetme hakkı verilmiştir. Bu şartla çocukların mağduriyetlerini bir fırsata çevirerek ucuz iş gücü talebi olan piyasaya yönlendirmek MEB’in görevi olmamalıdır. Oysa MEB’in her zaman çocuklarımızın üstün yararını düşünerek karar alması gerektiğini hatırlatmak istiyoruz. Ayrıca MEB’in bu uygulaması çocuklarımızı bu kritik yaşlarında okula ve eğitime küstürebilecek sonuçlar doğurabileceğini ve sizlerin de birer veli olduğunuzu unutmadan, sorunun çözümüne dönük olumlu yönde adımların zaman kaybetmeden atılmasını biz Öğrenci Veli Derneği (Veli-der) olarak talep ediyoruz.

    PİRHA/İSTANBUL

  • ADD’den Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin hakkında suç duyurusu

    ADD’den Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin hakkında suç duyurusu

    PİRHA- Atatürkçü Düşünce Derneği, kamuoyuna “Türkiye Yüzyılı Eğitim Modeli” olarak duyurulan yeni müfredat nedeniyle Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin hakkında Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) ‘görevi kötüye kullanma’ ve ‘Anayasa’yı ihlal’ maddelerine dayanarak suç duyurusunda bulundu. ADD Başkanı Hüsnü Bozkurt, yeni müfredat hakkında yürütmenin durdurulması ve iptali için Danıştay’da dava açacaklarını bildirdi. Dernek ayrıca kamu davası açılmasını da talep etti.   

    Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Başkanı Hüsnü Bozkurt, kamuoyuna “Türkiye Yüzyılı Eğitim Modeli” olarak duyurulan yeni müfredat nedeniyle Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin hakkında TCK’nin ‘görevi kötüye kullanma’, ‘Anayasa’yı ihlal’, ‘kanunlara uymamaya tahrik’ maddelerine dayanarak suç duyurusunda bulunduklarını belirtti. Bozkurt, ayrıca yeni müfredat hakkında yürütmenin durdurulması ve iptali için Danıştay’da dava açacaklarını duyurdu.

    “LAİKLİK İLKESİ HİÇE SAYILMIŞTIR”

    Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın ‘Eğitim ve öğrenim hakkı ve ödevi’ başlıklı 42. maddesinin 3. fıkrasında; ‘Eğitim ve öğretim, Atatürk ilkeleri ve inkılapları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz’ denmektedir. Bu sebeple, yeni eğitim modeli açıkça Anayasa’ya aykırılık teşkil etmekdir. Keza, uzmanların yorumlarına göre söz konusu müfredat uluslararası standart ile uyumsuz olup, kullanılan dil ve öngörülen ölüm, darbe ve savaş kavramları üzerinden verilmeye başlanacak olan eğitim pedagojik açıdan çocuğun nitelikli eğitim hakkına aykırılık oluşturmaktadır.

    Bunun yanında, anılan yeni eğitim sistemini hayata geçiren Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, Meclis’te yapılan bütçe görüşmeleri sırasındaki konuşmada; ‘Milli Eğitim Bakanlığı’nın 2023 yılı itibariyle geçerli 2 bin 709 tane protokolümüz var…. Bunların içerisinde sizin ‘tarikat, cemaat’ dediğiniz, bizim ‘STK’ dediğimiz yapılarla toplasanız 10 tane protokolümüz vardır. Ben bu protokollerle bize destek olanlara da teşekkür ediyorum. Onlarla protokol yapmaya da devam edeceğiz’ şeklinde ifadelerde bulunmuş olduğundan, yeni eğitim sisteminin hangi bakış açısından hazırlandığı açıkça ortada olup, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 2. Maddesinde düzenlenen ve devletin temel niteliklerinden olan Laiklik ilkesi hiçe sayılmıştır.

    “ANAYASAYI İHLAL SUÇU SERBEST HAREKETLİ BİR SUÇTUR”

    Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkaracak nesiller yetiştirme görevi bulunan Milli Eğitim Bakanı, hazırlamış olduğu yeni müfredatla laiklik gibi temel ilkeleri hiçe saydığından Türk Ceza Kanunu’nun 309. Maddesinde yer alan suçu işlemiştir. Anılan maddede; ‘Cebir ve şiddet kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs edenler ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılırlar. Bu suçun işlenmesi sırasında başka suçların işlenmesi halinde, ayrıca bu suçlardan dolayı ilgili hükümlere bu maddede tanımlanan suçların işlenmesi dolayısıyla tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur’ düzenlemesine yer verilmiştir.

    Burada, suçun failleri tarafından amaca yönelik yapılan hareketin ayrıca suç teşkil edip etmemesi önemli olmaksızın, amacın ne olduğuna bakılmalıdır. Bu sebeple, Anayasayı ihlal suçu serbest hareketli bir suçtur. Dolayısıyla bu suç hareketin yapılmasıyla tüketilen ani suçlardandır. Şu kadar ki; tıpkı diğer suçlarda ve bu suçlara teşebbüste olduğu gibi, Anayasayı ihlal suçunda da suçun icrasına elverişli hareketlerle başlamak gerekir ki bu suçta hareketin elverişli kabul edilebilmesi için, her şeyden önce cebri olması aranmaktadır. Cebirden kasıt ise maddicebir olabileceği gibi manevi cebrin de söz konusu olabileceğidir.

    “MİLLİ EĞİTİM BAKANI AÇIK ŞEKİLDE GÖREVİN GEREKLERİNE AYKIRI HAREKET EDİYOR”

    Görevleri gereği devletin kamu gücünü elinde bulunduran Bakanın sahip olduğu kamusal güç nedeniyle suçun işlenmesinin kolay olacağı aşikar olduğundan anılan kişi açısından manevi cebrin yeterli olacağı göz önüne alınmalıdır. Keza, anılan suçta anayasayı ihlalden kastedilen sadece cebir ve şiddetle Anayasa’da hüküm altına alınan düzenlemelere aykırı bir hareket olmayıp, anayasal düzene hakim olan ilkelerin ve anayasada yer alan normların yazılı olarak muhafaza edilmesi ancak, fiilen uygulanmasına engel olunması veya işlevsiz kılınmasıdır. Dolayısıyla, yukarıda açıklananlar ile birlikte değerlendirildiğinde, şüpheliler tarafından Anayasa’yı ihlal suçunun işlendiği iddiası soruşturulmalıdır.

    Bunun yanında, Türk Ceza Kanunu’nun ‘Görevi Kötüye Kullanma’ başlıklı 257. maddesinde; ‘Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan haller dışında, görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir menfaat sağlayan kamu görevlisi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan haller dışında, görevinin gereklerini yapmakta ihmal veya gecikme göstererek, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir menfaat sağlayan kamu görevlisi, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır’ düzenlemesine yer verilmiştir. Dosya konusu olaylarda, Milli Eğitim Bakanı açık şekilde görevin gereklerine aykırı hareket ettiği veya en hafif haliyle görevinin gereklerini yapmayı ihmal ettiği, dolayısıyla bu açıdan da soruşturma yapılması gerektiği ortadadır.

    Müvekkil Atatürkçü Düşünce Derneği adına suç duyurusunda bulunma zorunluluğu, derneğin tüzüğünde yer alan kuruluş nedeninin verdiği sorumluluktan doğmaktadır. Derneğin Kuruluş Nedeni; ‘Atatürk’ün bedensel varlığının artık aramızda bulunmamasından cesaret alan içteki ve dıştaki kimi olumsuz güçler, O’nun yeni Türk Devletini yaratma doğrultusunda ilk adımı attığı 19 Mayıs 1919’un üzerinden tam 70 yılın geçtiği bu günlerde, Atatürk devrim ve ilkelerine karşı, açık ya da kapalı saldırılarını doruğa ulaştırmış bulunmaktadır. Bundan daha kötüsü, plânlı ve sinsi bir çalışma ile, o devrim ve ilkeleri gelecekte yok etmek çabası içindeler.”

    Açıklamada, savcılık tarafından Bakan Tekin hakkında gerekli soruşturmanın yapılarak, kovuşturma aşamasına geçilmesi için kamu davası açılması talep edildi.

     

     

  • Aileler çocuklarını 11 Haziran’da okula göndermeyecek: Bilim dışı müfredatı reddediyoruz!

    Aileler çocuklarını 11 Haziran’da okula göndermeyecek: Bilim dışı müfredatı reddediyoruz!

    PİRHA – Müfredatı Geri Çekin Platformu, 11 Haziran’da yapılacak boykota ilişkin yeni bir açıklama yaparak, “Çocuklarımızın haklarına ve geleceğine sahip çıkmak, bu müfredat değişikliğinin geri alınması talebimizi daha güçlü ifade etmek için çocuklarımızı 11 Haziran’da okula göndermeyeceğiz!” diye belirtti.

    “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” müfredatına karşı ‘Müfredatı Geri Çekin Platformu’ 5 Haziran’da kurulduğunu ilan etmişti. Yapılan açıklamada, eğitim sisteminin, siyasal iktidarların isteği doğrultusunda şekillendirilmek istendiğine vurgu yapılarak “11 Haziran’da çocuklarımızı okula göndermeyeceğiz” çağrısı yapılmıştı.

    “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” Müfredatına karşı ‘Müfredatı Geri Çekin Platformu’ çalışmalarını sürdürüyor.

    11 Haziran’da yapılacak boykot için paylaşım yapan platform yönetimi, “Gerici, tekçi eğitime hayır! Gerici, asimilasyoncu eğitime hayır!” ifadelerinin yer aldığı görseller paylaştı.

    “BİLİM DIŞI MÜFREDATI REDDEDİYORUZ”

    Müfredatı Geri Çekin Platformu, yazılı yaptığı çağrıda ise şu cümlelere yer verdi:

    “Bu müfredatı reddediyoruz! Bizler, çocuklarımızın haklarına, emeklerine ve geleceğine sahip çıkmak, bu müfredat değişikliğinin geri alınması talebimizi daha güçlü ifade etmek için çocuklarımızı 11 Haziran 2024 tarihinde okula göndermeyeceğiz! Bakanlığın önünden ve kent meydanlarından “Uyarıyoruz! Bilim dışı müfredatı reddediyoruz, geri çekin” çağrısında bulunacağız. Sesimizi duyan, çocukları için endişelenen ve çocuklara onurlu bir gelecek bırakmak isteyen herkesi çağrımıza destek olmaya davet ediyoruz.”

    Müfredatı Geri Çekin Platformu, 8 Haziran saat 14:00’te Eğitim Sen İstanbul 6 Nolu Şube’de konuya ilişkin basın toplantısı yapacağı bilgisini de paylaştı.

    PİRHA/ANKARA

    İLGİLİ HABERLER:

    Müfredatı Geri Çekin Platformu: Çocuklarımızı 11 Haziran’da okula göndermeyeceğiz

  • Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası’ndan Bakan Tekin’e bol sıfırlı karne!

    Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası’ndan Bakan Tekin’e bol sıfırlı karne!

    PİRHA – Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası, Eğitim Nöbeti’nin 11. gününde Milli Eğitim Bakanlığı önündeydi. Bakan Yusuf Tekin’e karne veren öğretmenler, ‘Patronların kârını düşünmek’ dersinden 100, diğer derslerden ise 0 notunu düştü.

    “Taban Maaş” talebiyle ayalardır seslerini duyurmaya çalışan Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası’nın birçok ilde sürdürdüğü Eğitim Nöbeti’nde 11. Gün geride kaldı.

    Öğretmenler, Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in göreve gelişinin birinci yıl dönümü nedeniyle bakanlık önünde eylem yaptı.

    Öğretmenlere, Eğitim Sen ve Eğitim İş sendikalarının yöneticileri de destek verdi.

    SIFIRLARLA DOLU KARNE!

    Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası’nın, Yusuf Tekin için hazırladığı karnede şu notlar yer aldı:

    Taban maaşı ÖMK’ye dahil etmek: 0

    Patronlarla görüşmek: 100

    Patronların kârını düşünmek: 100

    Belirli süreli sözleşmeleri kaldırmak: 0

    Öğretmen ataması yapmak: 0

    Öğretmenlerle görüşmek: 0

    Güvenceli iş ortamı sağlamak: 0

    Eğitim İş Kolu kurmak: 0

     

    Karnede yer alan Öğretmen Notu’nda ise şu ifadelere yer verildi:

    “Yusuf Tekin, koltuğunda 1 yılı doldurdun. Bu davranışların devam ederse öğretmenler tarafından iyi hatırlanmayacaksın. Eğer koltuğunda kalmak istiyorsan TABAN MAAŞ dersine iyi çalış!”

    PİRHA/ANKARA

  • Özel Sektör Öğretmenleri hükümete seslendi: İnsanca yaşam koşulları istiyoruz-VİDEO

    Özel Sektör Öğretmenleri hükümete seslendi: İnsanca yaşam koşulları istiyoruz-VİDEO

    PİRHA- Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası temsilcileri ve üyeleri MEB önünde oturma eylemi başlattı. Öğretmenler hükümete seslenerek, “İnsanca yaşam koşulları istiyoruz” dedi. 

    Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası, taban maaş ve diğer özlük hakları için kendilerine verilen sözün tutulmadığını belirterek, Meclis Parkın’da ‘eğitim nöbeti’ tutmaya başlamıştı. Özel Sektör Öğretmenlerinin eğitim nöbetleri ülke genelinde devam ediyor. Nöbetin 4. gününde, Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası temsilcileri ve üyeleri MEB önünde oturma eylemi başlattı.

    “İNSANCA YAŞAM KOŞULLARI İSTİYORUZ!”

    MEB önünde yapılan oturma eyleminde sendika, haklı taleplerini Milli Eğitim Bakanlığı’nın yerine getirmediğini belirterek, “Öğretmen Meslek Kanunu’nda taban maaş haklarımızın yer almasını istiyoruz. Bizim hakkımızı o kanuna koymazsanız, bileceğiz ki siz bizi asgari ücretle sömürü altında yalnız bırakıyorsunuz. Yusuf Tekin bizim asgari ücret ile çalışmamızı istiyorsa kendisi de bu ücreti almalıdır. Öğretmenler olarak insanca yaşam koşulları istiyoruz” dedi.

    PİRHA/ANKARA