PİRHA-İnanç Özgürlüğü Girişimi, 30 Temmuz’da Ankara’da cemevlerine yapılan saldırılara ilişkin yazılı açıklama yaptı. Açıklamada, “Geçmişte ve günümüzde inançları nedeniyle, Türkiye’de ayrımcılığa, nefret söylemine ve nefret suçlarına en çok maruz kalan gruplardan biri Alevi toplumu. Maalesef hala sıklıkla, cemevlerine yönelik saldırılar ve Alevilerin evlerinin işaretlenmesi gibi tehlikeli olaylara şahit oluyoruz” denildi.
Ankara’da cemevlerine düzenlenen saldırılara ilişkin tepkiler gelmeye devam ediyor. Ankara’da 30 Temmuz’da Şah-ı Merdan Cemevi, Tuzluçayır Ana Fatma Cemevi, Türkmen Alevi Bektaşi Vakfı ve Gökçebel Köy Derneği’ne eş zamanlı saldırı düzenlendi.
İnanç Özgürlüğü Girişimi, 30 Temmuz’da Ankara’da cemevlerine yapılan saldırılara ilişkin yazılı açıklama yaptı.
“TÜRKİYE’DE NEFRET SUÇU MEVZUATI YETERSİZ”
Türkiye’de nefret suçu mevzuatının yetersiz olduğunun vurgulandığı açıklamada, şunlar kaydedildi:
“Bir kişinin gözaltına alındığı açıklanan saldırılarla ilgili etkili bir soruşturma ve kovuşturma sürecinin yürütülmesini bekliyoruz. Muharrem orucunun ilk gününde düzenlenen bu saldırılarda hedef alınan mekanlar, ibadet yerleri ve Alevilerle ilişkili kurumlar. Bunun yanında fiziki saldırının hedefi olan kişiler arasında hem bir Alevi dedesi hem de Aleviler var. Tüm bu sebepler, olayla ilgili önyargı saikinin ve olayın nefret suçu olma ihtimalinin titizlikle soruşturulması gerektiğini gösteriyor. Geçmişte ve günümüzde inançları nedeniyle, Türkiye’de ayrımcılığa, nefret söylemine ve nefret suçlarına en çok maruz kalan gruplardan biri Alevi toplumu. Maalesef hala sıklıkla, cemevlerine yönelik saldırılar ve Alevilerin evlerinin işaretlenmesi gibi tehlikeli olaylara şahit oluyoruz. Türkiye’de nefret suçu mevzuatı yeterli olmaktan uzak ve ivedilikle kapsamlı bir mevzuat düzenlemesine ihtiyaç duyuluyor. Türkiye’de din veya inanç topluluklarının hedefi olduğu nefret suçlarına karşı, faillere uygulanan cezasızlık politikalarının ortadan kaldırılması da dahil, etkili önlemler ve hukuksal düzenlemeler bir an önce hayata geçmeli.”
PİRHA-Türkiye Hahambaşılığı Vakfı, İstanbul Hasköy Mezarlığı’nda 36 mezar taşının kırıldığını duyurdu.
İstanbul’un Beyoğlu ilçesinde bulunan Hasköy Yahudi Mezarlığı’nda mezar taşlarının kırıldığı duyuruldu. Türkiye Hahambaşılığı Vakfı’nın resmi Twitter hesabından yapılan açıklamaya göre, Türk Yahudi toplumunun mezarlığına kimliği henüz belirlenmeyen kişi ya da kişilerce saldırı gerçekleşti. Saldırıda 36 mezar taşı kırıldı.
Konunun resmi makamlara iletildiği belirtilen olayla ilgili açıklamada, “Hasköy Mezarlığımıza gece yarısı girilmiş, 36 tane mezar taşımız tahrip edilmiştir. Konu tüm resim ve gece kayıtları ile ilgili makamlara iletilmiş olup, bu vandalizmi yapanların bir an evvel yakalanmasını beklemekteyiz” ifadeleri kullanıldı.
PİRHA-Alevi olduğu için eşinin kardeşleri tarafından dışlandığını, tehdit edildiğini söyleyen Murat Mercan isimli yurttaş, can güvenliğinden endişe ediyor. Mercan, “Kayınbiraderlerimin peşimi bırakmamasından dolayı İstanbul, Ankara, Karaman ve Erzincan’da yaşadık. Halen inançlarından dolayı farklı olanları ötekileştirenler var. Can güvenliğim olmadığı için en kısa zamanda koruma talep edeceğim” dedi.
Türkiye’de Alevi-Sünni evlilikleri yapılsa da hala ayrımcılık ve Alevilere yönelik nefret her geçen gün artıyor. Gümüşhane Şiran’da Sünni kökenli eşiyle tanıştığını belirten Murat Mercan adlı yurttaş, Alevi olmasından dolayı eşinin ailesinin tepkisinin ve karşı çıkışının sürdüğünü kaydetti. Ailenin karşı çıkması nedeniyle kaçarak evlendiklerini söyleyen Mercan eşinin kardeşlerin peşlerini bırakmadığını kaydetti.
“CAN GÜVENLİĞİMDEN KORKUYORUM”
Evlendikten sonra da kayınbiraderlerinin peşini bırakmadığını söyleyen Murat Mercan, “Kayınbiraderlerimin peşimi bırakmamasından dolayı İstanbul, Ankara, Karaman ve Erzincan’da yaşamak zorunda kaldık. Alevi olduğum için kayınbiraderlerim beni dışladılar ve bana ‘Biz Alevi’ye kız vermeyiz, kız kardeşimi geri getireceksin’ dediler. 3 yaşında bir çocuğumuz olmasına rağmen peşimizi bırakmıyorlar” dedi.
“Erzincan’da üç defa ikametgâhımı değiştirdim ama nereye gidersem gideyim orada fotoğraf çekip seni bulduk kaçamayacaksın kız kardeşimizi getir diyorlar” diyen Mercan, şöyle devam etti:
“Erzincan’da ailemi bırakıp gitmek istemiyorum ama yaşananlardan dolayı can güvenliğimden korkuyorum. Eşimle mutluyum, onun inancı beni ilgilendirmiyor benim inancım da onu ilgilendirmiyor. 2020’li yıllarda bile insanların inancına takılanlar var. Sonuçta sokakta düşen birine yardım ederken sen hangi inançtansın diye sormuyoruz. Halen inançlarından dolayı farklı olanları ötekileştirenler var. Can güvenliğim olmadığı için en kısa zamanda koruma talep edeceğim. Yaşadıklarımdan dolayı polise şikayetçi olmaya gittiğimde hiçbir şey yapmıyorlar illaki ölmem mi gerekiyor.”
Kimseyi tehdit etmediğini iddia eden Murat Mercan’ın kayınbiraderi Tarık Bal ise, “Müslüman olmayan birine bacımı vermek istemiyordum, zorla kaçırdı. Ben bacımı senden alacağım dedim. İslam’dan çıkmış biriyle evlenmesini istemiyorum, bacımı da yeğenimi de onların elinden alacağım” ifadelerini kullandı.
PİRHA-Türkiye’de nefret dilinin siyasette yer bulmasını ve topluma yansımasını değerlendiren Prof. Dr. Aziz Yağan, “Nefret söylemini önlemenin yolu toplumun buna karşı direnç göstermesinden geçiyor. Bir söylemin veya davranışın nefret suçu olduğunu ve yasada bir cezai karşılığının olduğunu insanların bilmesi gerekiyor” dedi.
Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.
Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.
Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırıları devam ederken, nefret dili siyasette karşılığını buluyor ve saldırıların beslendiği alan haline geliyor. Aleviler, Ermeniler, Kürtler, Romanlar, mülteciler, LGBTİ+’lar, iktidardan muhalefete, sokaktan meclise, törenlerden toplantılara kadar günlük siyasetin hedefi haline gelebiliyor.
Türkiye’de nefret dilinin siyasette yer bulmasını ve topluma yansımasını Prof. Dr.Aziz Yağan’a sorduk.
“TÜRKİYE’DE NEFRET SÖYLEMİ ETKİSİNİ KORUYARAK DEVAM EDİYOR”
PİRHA:Türkiye’de ayrımcı politikaların beslendiği bir tarihsel arka plan var mı?
AZİZYAĞAN: Dünya’da ve Türkiye’deki nefret söylemi binlerce yıl öncesine gidiyor. Günümüz dünyasında insanlar bu tür dışlayıcı nefret söylemi içeren tutum ve sözlerden kaçınmaya çalışıyor ama Türkiye’de nefret söylemi etkisini koruyarak devam ediyor. Türkiye’de millete, dile ve dine karşı tereddüt var bu da insanların birbirlerine karşı dışlayıcı olmalarını getiriyor. Oysaki bunların aşılmasının en önemli yolu eğitim veya bu dile sahip insanların toplum ve medya karşısında dillerine dikkat etmesinden geçiyor.
Kürt olduğunuzdan, Kızılbaş olduğunuzdan veya kendi tercihinizden dolayı yapılabilecek herhangi bir dışlayıcılığın üzerine gitmek gerekiyor. Bunun teorik ve pratik tartışmasını yapmadığınız zaman bu tarihsel arka plan güçlenerek devam ediyor. Yapılması gereken ayrımcılığa uğrayan insanların seslerini çıkarması. Diğer bir yöntem ise buna maruz bırakılan ama bu durumdan hoşnut olmayan kesimlerin buna karşı bir direnç göstermesi gerekiyor. Örneğin, siz bir Kızılbaş’a söz söylediğinizde Müslüman toplum onu koruyabilmeli o zaman çok daha etkili olunacaktır.
“SİYASET VE KAMUSAL ALANIN AYRIMCI DİLDEN ARINDIRILMASI GEREKİYOR”
-Günümüz siyasal ikliminde ayrımcılık içeren dilin topluma yansıması nasıl oluyor?
Günümüz siyasal politika yapıcıları dışlayıcılıkla ilgili kelimeler kullanabiliyor. Bunun en son örneğini Kemal Kılıçdaroğlu’nun Alevi olması üzerinden yapılan tartışmalardan gördük. Topluma karşı bu tür nefret dilini kullanan politikacılar televizyonlarda, sosyal medyada gösterildikçe artık normal bir durummuş gibi görülüyor. Politik dilden yansıyan nefret dili topluma hızla yayılabiliyor. Biz sadece açığa çıkmış olan, ekranlarda bize gösterilen dışlayıcılık üzerine konuşuyoruz. Bunun dışında toplum içinde dışlayıcılığın normal bir tutum gibi içselleştirip bunun üzerinden yayılıp insanları zor durumda bırakan durumlarda olabilir. O nedenle bu tür durumların çok dikkatle takip edilmesi gerekiyor.
Argo, küfür, nefret söylemi gibi sözler psikolojik şiddete giriyor. Eğer psikolojik şiddet toplum tarafından benimsenirse bir yerden sonra toplumsal şiddete dönüşebiliyor. İster siyasi lider olsun, ister öğretmen olsun veya ailesinden birisi olsun çocuklar bu yaygın olan nefret dilini kendi hayatına da uyarlayabiliyor. Eğer bir çocuk toplumdaki nefret söylemiyle ilgili durumları kendi içinde konuşmaya başlayıp, kendi davranışlarına yansıtmışsa çok tehlikeli bir durum. O nedenle siyaset ve kamusal alanın bu tür ayrımcı dilden ve davranışlardan arındırılası gerekiyor.
“DIŞLAYICILIĞIN BİR HAK OLARAK GÖRÜLMEMESİ GEREKİYOR”
-Alevi Kürt, Ermeni, Roman gibi kimliğe sahip siyasetçiler sosyal medyadan miting alanlarına hedef haline getiriliyor. Peki buna karşı nasıl bir yol izlenmeli?
Nefret dilini önlemenin yolu, toplumun buna karşı direnç göstermesinden geçiyor. Bir söylemin veya davranışın nefret suçu olduğunu ve yasada bir cezai karşılığının olduğunu insanların bilmesi gerekiyor. Bir söylemin bir millete karşı yapılmaması gerektiği, cenazesine, geleneklerine, türkülerine saygılı olunması gerektiğini bilmezse veya nefret dilini kendine hak olarak görürse toplumsal barış zedelenir. Bunun önüne geçebilmek için nefret dilinin yanlış olduğunun ortaya konulması gerekiyor ve bu ayrıştırıcı dile karşı insanların tepki göstermesi gerekiyor. Çok büyük bir sorun. Çünkü siz bugün birini dışlarsanız yarın siz dışlanabilirsiniz. Problem dışlayıcılığın bir hak olarak görülmesi veya bir sorun olarak görülmemesinden kaynaklıdır.
PİRHA- Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bedriye Poyraz, Türkiye’de nefret dilini ve siyasetteki yerini ve topluma yansımasını değerlendirdi. Poyraz, bu kadar kötü bir sistem içerisinde, insanların karnını doyurmakta zorlandığı bir durumda Tayyip Erdoğan’ın kullandığı dilin tek başına düşünülmesinin yeterli olmayacağına işaret ederek, “İyi niyetli bir şekilde bir dil oluşturmak gerekiyor. Kemal Kılıçdaroğlu üzerinden Alevilere yönelik ayrımcı dili meşrulaştırılıyor, pekiştiriliyor. Yeniden yeniden üretiliyor” dedi.
Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.
Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.
Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırıları devam ederken, nefret dili siyasette karşılığını buluyor ve saldırıların beslendiği alan haline geliyor. Aleviler, Ermeniler, Kürtler, Romanlar, mülteciler, LGBTİ+’lar, iktidardan muhalefete, sokaktan meclise, törenlerden toplantılara kadar günlük siyasetin hedefi haline gelebiliyor.
Türkiye’de nefret dilinin siyasette yer bulmasını ve topluma yansımasını Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bedriye Poyraz’a sorduk.
PİRHA: Türkiye’de ayrımcı politikaların beslendiği bir tarihsel arka plan var mıdır?
BEDRİYE POYRAZ: Bu nefret söylemi içeren ayrımcı dil giderek daha çok yaygınlaşıyor. Her düzeyde kullanılmaya başlandı ve çok hoyratça kullanılmaya başlandı. Kemal Kılıçdaroğlu meselesi tamamen bir Alevilik meselesi. Alevilere yönelik ayrımcı dilin nasıl işlediğine bakmak gerekiyor. Toplumda bu mayanın nasıl kullanıldığına, bu zeminin nasıl kullanıldığına bakmak gerekiyor.
Yüzyıllardır devam eden bir durum söz konusu. Geçmişten günümüze Alevilere yönelik ayrımcılık, nefret, katliamlar oldu. Alevilere yönelik ayrımcı dilin kullanılması belki de Alevilere yönelik işlenen suçun en hafifi. Çünkü Aleviler tarih boyunca katledildiler. Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik böyle bir dilin kullanılmasını ne yazık ki üzülerek takip ediyoruz. Türkiye’deki entelektüeller, aydınlar, üniversite çevresi, kamuoyundaki fikir önderlerine baktığımızda hepsi ne diyorlar, ‘Benim açımdan sorun değil ama toplum onu sorun eder’ diyorlar. Bizzat bunun kendisi ayrımcı bir ifadedir. Bunun fark edilmesi lazım. Senin için sorun olmayan bir şey neden toplum için sorun oluyor? Böyle diyerek meseleyi kilitlemiş oluyorlar. Bu dilin ayrımcı olduğunu fark etmeleri gerekiyor. Bu ayrımcı, ötekileştirici, nefret diline karşı tüm toplumun bu dili bertaraf edecek bir strateji izlemesi gerekiyor. Senin için sorun yoksa tamam. Sen neden başkası adına konuşuyorsun ki? Üstelik de bunun başkası için sorun olduğunu nereden biliyorsun? Elinde veri mi var? Neye dayanarak bunu söylüyorsun? Şu anda bir cumhurbaşkanının Alevi mi Sünni mi ya da başka bir dinden mi olması önemli yoksa ülkenin içinde debelendiği ekonomik sorunlar, antidemokratik uygulamalar, insan hakları ihlalleri mi önemli? Dolayısıyla meseleyi buradan kurmak gerekir. Bu sorunları kim daha iyi, daha uygun çözebilir? Buna bakmak gerekir. Buna uygun aday eğer Kemal Kılıçdaroğlu ise mesele bitmiştir. Ki öyle görünüyor, bir sürü çaba harcadı. Türkiye demokrasisi açısından önemli şeyler yaptı. Türkiye’de demokrasisinin belki de en ileri yanı Kürtlerle milliyetçilerin aynı adaya oy vermesi. Bunu çok kıymetli buluyorum. Özellikle geçmiş yerel seçimlerde yaşandı bu ve bunun mimarı beğenseniz de beğenmezseniz de Kemal Kılıçdaroğlu.
Amalı cümleler kurarsanız, orada zaten ayrımcılık yapmış olursunuz. Kemal Kılıçdaroğlu sadece Alevi olduğu için eksik bir tarafı varmış gibi kabul ediliyor. Bu kabulle hareket ediliyor ya da Kemal Kılıçdaroğlu tırnak içinde söylüyorum, defoluymuş gibi bir pürüzü varmış gibi hareket ediliyor. Dolayısıyla kendini en azından demokratik olarak tanımlayan ve demokrasiye inanan, bu yönetimin, iktidarın değişmesi gerektiğine inanan insanların bu düşünceden vazgeçmesi gerekiyor ve öncelikle kendi konuşmalarına dikkat etmeleri gerekiyor.
Bin yıllardır Aleviler sürekli haksızlığa uğruyorlar, katliama uğruyorlar, bir sürü ayrımcılık yaşıyorlar ama Aleviler, Sünni birisinin cumhurbaşkanı olması tehlikelidir demiyorlar? Üstelik de gerçekten tehlikeli. Çünkü neredeyse her birinin yönetiminde bir Alevi katliamı oldu. Aleviler bunu söylüyor mu? Söylemiyor. Bu meseleye ciddi bir şekilde yaklaşıp, nasıl bir dil kullanmamız gerektiği konusunda araştırma yapılmalı. Bir uzlaşıya varmamız gerekiyor. İyi niyetli bir şekilde bir dil oluşturmak gerekiyor. Bu negatiflik içeren, imalı dili bertaraf etmek zorundayız. Kemal Kılıçdaroğlu üzerinden Alevilere yönelik ayrımcı dil meşrulaştırılıyor, pekiştiriliyor. Yeniden yeniden üretiliyor.
“SİSTEM ÇÖKTÜ!”
-Günümüz siyasal ikliminde ayrımcılık içeren dilin topluma yansıması nasıl oluyor?
AKP iktidarı her seçim döneminde aynı taktikleri izliyor. Erdoğan’ın kullanmadığı hiçbir strateji kalmadı sanırım. Duruma göre farklı farklı unsurları, farklı farklı stratejileri kullandı ve şimdiye kadar iktidar olmayı becerdi. İllegal yöntemler, anti demokratik yöntemler ve savaşı da kullandı. Seçimlerde hile yapıldığını da biliyoruz. Bunu da kullandı. Demokratik bir ortamda bir seçime gitmiyoruz. Son olarak Canan Kaftancıoğlu siyaseten yasaklandı. Bir çok kişi hakkında soruşturmalar yürütülüyor. Selahattin Demirtaş hapiste. Osman Kavala hapiste. Neden hapiste? Bunların hepsi aslında yol temizliği. Sanıyorum bunu Ahmet Şık kullanmıştı. Doğru bir laf. Teknik ayrıntılarını tam bilmiyorum ama Yüksek Seçim Kurulu’nun yapısını da değiştirdiler. Oradaki hakimleri değiştirdiler. Çok önemli bir değişim. Bunu yeterince tartışmadık. Yapılan son yerel seçimler gerçekten bu ülkeye bir sürü şeyi anlattı. Bütün baskılara, anti demokratik uygulamalara rağmen seçim kazanılabileceğini gösterdi. Bu deneyim çok kıymetli.
Tayyip Erdoğan’ın özellikle kadınlara yönelik kullandığı ifadelere baktığımızda insanın üzülmemesi, incinmemesi mümkün değil. İnsanlık onuruna aykırı bir aşağılama, küfür. Tek başına bir dil üzerinden değerlendirmek yetersiz kalır. İnsanlar aç, insanlar çocuklarına su içiremiyor. İlkokulda çocuklar su içemiyor. Çünkü aileleri su alıp yanlarına veremiyorlar. Okullarda su da içilemediği için çocuklar su içemiyorlar. Bizim okulumuzda birçok öğrencimiz eminim ki aç yaşıyor, barınma sorunu yaşıyor. Ekonomi bir taraftan, insan hakları ihlalleri bir taraftan çok ciddi yönetim sorunlarımız var ve bütün onlara bağlı olarak bir sistem yok oldu. Beğensek de beğenmesek de meğerse önceden her şeye rağmen daha iyi bir sistemimiz varmış. Çok acıklı geliyor, geçmişi olumlamak ama her şeye rağmen iyi kötü bir sistem varmış. Şu anda sistem çöktü.
Bu ülkede genç insanlar umutsuzlar. Üniversiteyi bitiriyorlar ve işe giremiyorlar ve giremeyeceklerini biliyorlar. Neden? Çünkü sadece siyasi iktidarın yandaşları, onu savunanlar, oraya üye olanlar işe girebiliyorlar. Diğerleri işe giremiyor. Bu kadar kötü bir sistem içerisinde, insanların karnını doyurmakta zorlandığı bir durumda Tayyip Erdoğan’ın kadınlara yönelik kullandığı lafın tek başına düşünülmesi yeterli değil. Bütün bir atmosferi düşünmek gerekiyor. Ekonomik krizi örtmek için bu tür söylemleri kullanıyor.
“DEMOKRASİ, EKONOMİK DURUMUN DÜZELMESİ ORTAK TALEPLERİMİZ”
-Alevi Kürt, Ermeni, Roman gibi kimliğe sahip siyasetçiler sosyal medyadan miting alanlarına (Kılıçdaroğlu örneğinde olduğu gibi) hedef haline getiriliyor. Toplum bu dile nasıl bakıyor? Bu dile karşı nasıl bir yol izlenmeli?
Her şeye rağmen elbette bir sürü farklılıklarımız var. Kürtler, Aleviler, milliyetçiler, farklı demokratlar, farklı görüşler. Her kesimin farklı talepleri de olabilir ama sonuçta üzerinde uzlaştığımız taleplerimiz de var. Demokrasi, ekonomik durumun düzelmesi gibi. Bu iktidarın nasıl değiştirileceği konusuna kafa yormamız gerekir. Bu dönemde iktidar iyice zıvanadan çıktı. Dilleri o kadar hoyratça ki. Hiçbir ahlak, hiçbir etik kalmadı. O kadar rahat dolandırıcılık, hırsızlık yapılıyor ki. Bir mafya liderinden bir ülkenin İçişleri Bakanının dünya uyuşturucu şebekesini yönettiğini öğreniyoruz. Bunun ötesinde ne konuşabiliriz ki, ne söylenebilir ki? O kadar büyük bir çökmüşlük var. Yine Ahmet Şık’a gönderme yapacağım. ‘Mafya Devleti’ diyordu ya, gerçekten öyleymiş. Geçmişte Demirel’in, ‘Ben sağcılar adam öldürttü dedirtmem’ lafını unutamayız. Tansu Çiller’in, ‘Çok şükür otelin dışındaki vatandaşlarımıza bir şey olmadı’ lafını unutamayız. Bunlar belirli bir ideolojinin tezahürleri olmakla birlikte, toplumun vicdanını yaralayan, insanı inciten laflardı. Bu dönemde çürüme, yolsuzluk, rüşvet, hırsızlık her şey çok ayyuka çıktığı için bu dil meselesi de ayyuka çıkmış durumda. Bir bütün olarak düşünmek gerekir diye düşünüyorum.
Ülke sanki işgal edilmiş ve talan ediliyormuş gibi geliyor bana. Her yer, bütün kurumlar talan edildi. Hiçbir gelenek kalmadı. Bütün iyi kurumlarımız elden gitti. Doğru düzgün bir üniversite kalmadı. Çok ciddi bir beyin göçü var. Bu beyin göçünü de bu talan politikalarının bir parçası olarak görüyorum. Sosyal bilimlerde emek veren birisi olarak, kamu çıkarı meselesi bizim için çok önemli. Bin bir zorlukla yetiştirilen, ülkenin en iyi gençleri yurt dışına gidiyor. Ben her gördüğümde içim sızlıyor.
Bir bütün olarak değerlendirmek gerekiyor. Bütün olumsuzluklar çok ayyuka çıktı. O nedenle tek hedef bütün farklılıklara rağmen bu yönetimin değiştirilmesi yolunda olmalıdır. Aksi takdirde bu ülke zaten şu anda yaşanmaz halde, iyice yaşanmayacak bir duruma gelecek.
PİRHA- Türkiye’de nefret dilini ve siyasetteki yerini ve topluma yansımasını değerlendiren Eski Ankara Milletvekili ve Hukukçu Kamil Ateşoğulları, “AKP bugün oy sayılarını arttırmak için Türkiye’nin genetiği ile oynuyor. Bu çok büyük bir suçtur aslında. Türkiye’de büyük bir toplumsal barışa ihtiyaç var. En başta bu iktidar bunu bozuyor” dedi.
Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.
Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.
Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırıları devam ederken, nefret dili siyasetten karşılığını buluyor ve saldırıların beslendiği alan haline geliyor. Aleviler, Ermeniler, Kürtler, Romanlar, mülteciler, LGBTİ+’lar, iktidardan muhalefete sokaktan, meclise, törenlerden toplantılara kadar günlük siyasetin hedefi haline gelebiliyor.
Türkiye’de nefret dilinin siyasetteki yerini ve topluma yansımasını Eski Ankara Milletvekili ve Hukukçu Kamil Ateşoğulları‘na sorduk.
“AYRIMCILIK DEVAM EDİYOR”
PİRHA: Türkiye’de ayrımcı politikaların beslendiği bir tarihsel arka plan var mıdır?
KAMİL ATEŞOĞULLARI: Osmanlı döneminde olsun, Selçuklularda olsun her zaman kendileri gibi düşünmeyen bir kesime, kendileri gibi inanmayan bir kesime, kendileriyle aynı dili konuşmayan kesimlere karşı bir tavır geliştirmişler ve onlara karşı bir ötekileştirme politikası uygulamışlardır.
Bugün yaşadıklarımız yeni bir şey değil. Çünkü bir toplumda eğer müzakere kültürü, temel mutabakat ve ortak faydalanma kültürü yoksa dikte etme kültürü vardır. Kendi inancını, kendi dilini, kendi kültürünü bir başkasına kabul ettirme vardır. Bunun adı temsildir. Türkçesi asimilasyondur. Asimilasyon, bir kültürün başka kültür tarafından zorlanarak bir başka kültüre, egemenin kültürüne benzetme olayıdır. Toplumlar varlıklarını korumak isterler, asimile edilmemek isterler, bir takım haklardan yararlanmak isterler. Senin etnik yapın, kültürün, günlük yaşamın, dilin, rengin, cinsiyetin neyse ayrılabilir ama vatandaşsan herkesin haklardan eşit yararlanması gerekir. Anayasanın 10. maddesi eşitlikten söz eder. Bu eşitliği bugün göremiyoruz.
Ayrımcılık devam ediyor. Ayrımcılık iki türlü olur. Ya doğrudan doğruya ya da dolaylı yoldan yapılır. Örneğin son zamanlarda çokça gündeme gelen KPSS sınavları var. Bu sınavlarda en yüksek puanları alanlar işe giremiyor, daha düşük puan alanlar işe giriyor. Yazılı sınavlarda kazanan insanların nereli olduğu, etnik yapısı, kültürü, hangi siyasi partiye bağlı olduğu vesaire bunlar araştırılıyor. Sonrasında mülakatlarda eleniyorlar ve devlette görev alamıyorlar. Kadınların, Kürtlerin, işçi sınıfının, emeklilerin durumu ortada. Bunların hepsi bir ayrımcılık olayıdır.
Anadolu kırımlar tarihine baktığımızda isyanlar tarihi deniyor ama çoğu isyan değil direnmedir. Bu isyanlar, başkaldırılar, direnmeler haksızlıklara karşı yapıldı. Önce insanları katletmişler, kırıma uğratmışlar, sonrasında onları kültürel anlamda, inanç anlamında yok etmeye çalışmışlar. Örneğin bir Alevi yerleşkesini kırımdan geçirmişler, daha sonra oraya imam göndermişler, cami yapmışlar, oruç ve namazı dayatmışlar. Bugün bakıyoruz oralar hep Sünnileşmiş. Günümüze geldiğimizde onların mirasçısı olduğunu söyleyen, bunları örnek alan siyasi yapılar da bugün aynı şeyi uygulama içerisindeler. Bazı şeyler genetiklerine işlemiş insanların, vazgeçemiyorlar ondan, kurtulamıyorlar. Tarihte 24 Oğuz Boyu’nun 17’si Türk değildi. Neredeler şimdi bunlar? Yarısından fazlası Sünnileşmiş, çoğu sürgün edilmiş, kendi kültürlerinden, özlerinden koparılmışlar. Uluslararası ceza mahkemelerinde soykırım derken biz hep öldürmeyi anlıyoruz. Oysa bir kültürü, bir topluluğu alıp kendi ortamından, habitatından başka bir yere gönderirsen o da bir soykırım oluyor. Yalnız insan öldürmeyle katliam olmuyor, soykırım olmuyor. Soykırım zorunlu göçlerle de oluyor.
“ÇOCUKLAR BÜYÜK BİR PSİKOLOJİK VE PEDAGOJİK ÇIKMAZ İÇERİSİNDELER”
– Günümüz siyasal iklimde ayrımcılık içeren siyasal dilin topluma yansıması nasıl oluyor?
Anayasaya bakıyoruz, 67. maddesi çok açık. Bu maddede ‘Türkiye ile vatandaşlık bağı olan herkes Türk’tür’ diyor. Bu ülkede çeşitli etnik yapılar var. Bu nedir 1924 anayasasının tekçi Cumhuriyeti’nin eseridir. Türkiye’de sadece Türkler var, herkes Türk’tür, herkes sünnidir. Sünnilerin de hepsi Hanefi’dir. Burada Hanefilerin dışında kalan Şafiilere de yaşam şansı yok. Anımsarsanız Diyarbakır’da 40-50 bin kişilik cuma namazları kılınıyordu. Biz Hanefi imamın arkasında namaz kılmayız, diyorlardı. Türkiye’de 40’a yakın etnik yapı var. 10’un üzerinde inanç var. Bir o kadar dil var. Ya bunları baskı ve yasaklarla egemenlik altına alacaksın ya da bu çeşitlilik Türkiye’nin zenginliği olacak. Bu da eşit yurttaşlıktan, demokrasiden geçiyor. Eskiden bu kadar değildi. Ancak şimdilerde bu ayrımcı dil çok fazla kullanılıyor. Politikada siyasi partilerin programlarını eleştirirsin, bir partinin genel başkanı ya da milletvekilini politikası dışında gündeme getiremezsiniz. Onları meydanlarda yuhalatamazsın. Cumhurbaşkanı, Berkin Elvan’ın annesini de meydanlarda yuhalatmıştı. Bunu baştakiler yaparsa, bunun halkta da bir karşılığı olacaktır.
Özellikle okullarda din dersi öğretmenlerinin yaptığı uygulamalar bu politikaların sonucudur. Sıraların üzerinde zorla namazlar kıldırılıyor. Sünni olmayan bir çocuk evde başka bir şey görüyor, geliyor okulda öğretmeninden başka bir şey görüyor. Çocuk ya da genç, o yaşında bir ikilemin içerisinde kalıyor. İnsan hakları literatürüne göre bu bir işkencedir. Bu öğretim sistematik bir işkencedir. Kasıtlı yapılıyor ve bir sonuç almak için uğraşılıyor. Ayrıca periyodik bir şekilde yapılıyor. Belli haftalarda, belli saatlerde ve ülke çapında yapılıyor. Çocuklar büyük bir psikolojik ve pedagojik çıkmaz içerisindeler. Türkiye Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 3 maddesine çekince koydu. Bir çocuk ahlakı, terbiyeyi evinde alır, günlük yaşamın içerisinde öğrenir. Ama onları belli yere yönlendirmek için bilinçli olarak bir politika yürütülüyor. Bunların hepsi Türkiye’de eşitliği bozan bir durumdur.
ÜLKEMİZDE CUMHURİYET VAR AMA CUMHUR YOK
Anayasanın 2. maddesine baktığımızda laik, demokratik ve sosyal hukuk devleti olduğu yazıyor. Bana göre anayasanın 2. maddesi diye bir şey kalmamıştır. Bu ülke ne laiktir, ne demokratiktir, ne de sosyal hukuk devletidir. Adımız Cumhuriyet ve her devletin bir paradigması olur. Türkiye’de nasıl bir Cumhuriyeti tartışmamız gerekiyor. Bu Cumhuriyet güvenlik konsepti üzerine mi kuruldu yoksa demokratik bir yapı üzerine mi kuruldu? Böyle baktığımızda bir ülkede Cumhuriyet olması orada cumhurun olduğunu göstermez. Bizim ülkemizde Cumhuriyet var ama Cumhur yok. Cumhursuz Cumhuriyet diyebiliriz. Osmanlı’dan miras kalan ve bir takım kesimlerin genetiğine yerleşmiş alışkanlıklar var. Onları sürdürmek istiyorlar ve siyaset de bunu bir materyal olarak kullanmak istiyorlar. Oysa siyasette bir partiye karşıysanız kişilerle uğraşmazsınız, o partinin programına eleştiriniz olur. Biz de öyle değil. Bunları en baştaki kişilerin yapması kötü. Onlar öyle yaparsa düşünün halk da fanatik bir takım insanlar neler yapmazlar. Bunlar olmamalı. Bunlar toplumda barışı bozan, ortak payda aramayı öteleyen durumlardır. Toplumda barışın sağlanması için kesimlerin bir araya gelip ortak bir mutabakatta buluşmaları gerekiyor. Anımsarsanız bir akil adamlar grubu kuruldu, çeşitli raporlar hazırlandı. Orada düşüncelerinden dolayı bazı kişileri dışladılar. Yani kendi seçtikleri, belirledikleri adamları kendileri gibi düşünmedikleri için dışladılar. Böyle bir yönetim olamaz.
“AKP BUGÜN OY SAYILARINI ARTTIRMAK İÇİN TÜRKİYE’NİN GENETİĞİ İLE OYNUYOR”
– Alevi, Kürt, Ermeni, Roman gibi kimliğe sahip siyasetçiler sosyal medyadan miting alanlarına (Kılıçdaroğlu örneğinde olduğu gibi) hedef haline getiriliyor. Toplum bu dile nasıl bakıyor? Bu dile karşı nasıl bir yol izlenmeli?
Yasalarda, semavi dinlere hakaret suçu diye bir şey vardı. Daha sonra bu değiştirildi ve herhangi bir dine hakaret olarak nitelendirildi, bu da nefret suçu kapsamında ele alındı. Buradaki maddede din değil, dini inanç denilmesi gerekiyordu. Dini inanç denilseydi nefret suçları bu kadar işlenmezdi. Örneğin birisi Hanefiliğin dışında bir inanca hakaret etti. Savcılığa şikayet edildiğinde savcılık Diyanet’e soruyor. ‘Bu din midir değil midir?’ diyor. Diyanet’te ‘Din değildir’ diyor. Sonrasında savcılık takipsizlik veriyor. Savcılık soruşturma açıp davaya dönüşse bile yargılama aşamasında yine Diyanet’e soruluyor. Bilirkişi olarak orada yine Diyanet ‘Din değildir’ diyor. Bu sefer beraatla sonuçlanıyor. Oysa yasalarda din yerine dini inanç denilseydi bu iş çözülüyordu. Ceza yasası değişeceği zaman bununla ilgili AKP iktidarı, ‘Bir yasa teklifi verin gündeme getireceğiz’ dedi. Söz verdi ama yapmadı.
AKP bugün oy sayılarını arttırmak için Türkiye’nin genetiği ile oynuyor. Bu çok büyük bir suçtur aslında. Türkiye’de büyük bir toplumsal barışa ihtiyaç var. En başta bu iktidar bunu bozuyor. Politikacılar ucuz, günü birlik politikalar yerine sosyoekonomik konularla, kültürel konularla Türkiye’nin daha ileriye gitmesi için dış dünya ile olan güzel şeyler geliştirmek durumunda. Bu sığ politikalardan vazgeçilmeli, toplumu bölen politikalardan vazgeçilmeli. Yaşanan ekonomik kriz nedeniyle de insanlar ne kadar böyle suni gündemlerle oyalanır, kandırılır bunu da göreceğiz.
PİRHA-İYİ Parti Ankara Milletvekili İbrahim Halil Oral, katıldığı bir televizyon programında CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun olası cumhurbaşkanı adaylığı ile ilgili olarak, “Alevi olması benim açımdan bir engel değil. Ama Türk toplumu açısından, yani Sünni diyebileceğimiz daha Müslüman kesim tarafından bu bir endişedir” dedi. Oral’ın bu açıklamasına sert tepkiler geldi.
Katıldığı bir televizyon programında CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu‘nun potansiyel cumhurbaşkanı adaylığına ilişkin konuşan İYİ Parti Ankara Milletvekili İbrahim Halil Oral, Kılıçdaroğlu’nun Alevi olması nedeniyle Türkiye’de seçim kazanamayacağını söyledi. Oral, Kılıçdaroğlu’nun olası adaylığı için “Müslüman kesim tarafından bu bir endişedir” yorumunda bulundu.
“ALEVİ OLMASI BENİM AÇIMDAN BİR ENGEL DEĞİL”
Oral‘ın açıklaması şöyle:
“İslam dininin bütün mezheplerinin, bütün inanlarını eşit görürüm. Çünkü dinim bana öyle davranmayı hitap eder. Çok güzel bir söz var, ‘İnsan bilmediği şeyin düşmanıdır’ derler. Şimdi, Aleviler bizim kardeşimizdir. Bin yıldır bu topraklarda Alevi ve Kürtler ile beraber yaşarız. Aleviler bizim kardeşimizdir, (Kılıçdaroğlu’nun) Alevi olması benim açımdan bir engel değil, çünkü ben tanıyorum, ilkelerini biliyorum. Ama Türk toplumu açısından, yani Sünni diyebileceğimiz daha Müslüman kesim tarafından bu bir endişedir. Bu bir oy verilmemesi gereken bir problemdir. Bu açıdan bakılabilir. Ama alevi olduğu için Kılıçdaroğlu’nun (aday) yapılmaması, bence bir engel değil. Ama dediğim gibi, Türkiye’nin o gerçeklerini düşünüp, siyasette maksat kazanmaktır. Onun için ben de o konuya, Türkiye’deki genel objektif açısından baktığımda bir çekince görürüm. Farklı bir isimle çıkılır. Türkiye’nin yüzde 65’i yüzde 70’i muhafazakar profil çiziyorsa, ona hitap edebilen, o kesimin rahatlıkla oy verebileceği bir insan tipi. Genel başkanlarımız bu profile uygun bir aday seçecektir ve onu Türk milletinin önüne koyacaklardır, bundan hiç şüphem yok.”
“SÜNNİLER, ALEVİ CUMHURBAŞKANINDAN ENDİŞE DUYUYOR ÖYLE Mİ? UTANIN!”
İyi Partili İbrahim Halil Oral’ın bu açıklamasına sosyal medyada sert tepkiler geldi.
Tarihçi Ayşe Hür, Oral’ın açıklamasıyla ilgili olarak, “Osmanlı/Türkiye tarihinde Alevilerin Sünnilere yönelik tek tacizi, tecavüzü, katliamı olmadığı; buna karşılık Sünniler Yavuz’dan beri her fırsatta Alevileri katlettikleri halde, Sünni cumhurbaşkanı seçmek Alevilerde endişe yaratmazken Sünniler Alevi cumhurbaşkanından endişe duyuyor öyle mi? Utanın!” ifadelerini kullandı.
Sanatçı Sabahat Akkiraz ise Aleviliğimiz yine merkez sağa dert olmuş. Sorun yok; yarın parti büyükleri uyarır. Benim “Alevi arkadaşlarım, komşularım var. Onları çok severim” der. Bunun karşı tarafı ne kadar aşağıladığını fark bile etmez. Desteğimiz tüm çocukların geleceği için. Bunu fazla zorluyorsunuz. Aman” yorumunda bulundu.
Kemal Bildiş isimli sosyal medya kullanıcısı ise şunları söyledi:
“İYİ Partili İbrahim Halil Oral, “Kılıçdaroğlu’nun Alevi olması, Sünni Müslüman kesim tarafından bir endişedir” demiş. Hiç de öyle değil! Siyasal İslamcıların 20 senedir ne yaptıklarını gördük! İmam hatip okulunu birincilikle bitirmiş birisi olarak oyum Kılıçdaroğlu’na!”
TEPKİLER PEŞ PEŞE GELİYOR
Sosyal medyada öne çıkan tepkiler ise şöyle:
“Sünni kökenli bir vatandaş olarak Alevi bir Cumhurbaşkanı tarafından yönetilmekte hiçbir sakınca görmüyorum. Budist ya da ateist de olabilir, bana ne. İşini doğru yapsın, adaletli davransın yeter.”
“Siz seçime girin diye çözüm üretirken de Aleviydi Kılıçdaroğlu. Siz meclise girin diye partisinden istifa edip sizin partinize geçenler arasında da Alevi vekil vardı o zaman niye sorun etmediniz!”
PİRHA-Türkiye’de nefret dilini ve siyasetteki yerini ve topluma yansımasını değerlendiren Üryan Hızır Ocağı’ndan Veli Büyükşahin, “Şiddet, ayrımcılık kime yöneliyorsa; “Sivas’ta, Çorum’da, Maraş’ta, Gazi’de hepimiz Aleviyiz. Kadınlar öldürüldüğünde hepimiz kadınız. Ermenilere saldırıldığında hepimiz Ermeni’yiz” diyebilmeliyiz. Bu bence püskürtmenin en önemli araçlarından bir tanesi. Bu yeni milliyetçi ve ırkçı yaklaşımları da reddetmeli, teşhir etmeliyiz” dedi.
Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.
Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.
Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırıları devam ederken, nefret dili siyasetten karşılığını buluyor ve saldırıların beslendiği alan haline geliyor. Aleviler, Ermeniler, Kürtler, Romanlar, mülteciler, LGBTİ+’lar, iktidardan muhalefete sokaktan, meclise, törenlerden toplantılara kadar günlük siyasetin hedefi haline gelebiliyor.
Türkiye’de nefret dilinin siyasetteki yerini ve topluma yansımasını Üryan Hızır Ocağı’ndan Veli Büyükşahin‘e sorduk.
“ALEVİLER NEDEN ULAŞILMASI ZOR COĞRAFYALARDA YAŞAMAYA MAHKUM OLMUŞLAR?”
PİRHA: Türkiye’de ayrımcı politikaların beslendiği bir tarihsel arka plan var mıdır?
VELİ BÜYÜKŞAHİN: Türkiye’de tabii birçok inanç ve etnik grubuna farklı kesimlere yönelik ayrımcılıklar var. Buna ilişkin devlet politikaları var. Bu elbette bugün ortaya çıkan bir şey değil. Bunun elbette bir tarihsel arka planı var. Yani yüzlerce yıl öncesinden gelen bir arka plan var. Çünkü mesela 1700’lerden sonra bakıyorsunuz ki 1800’lerden sonra özellikle Osmanlının son dönemleri de dahil olmak üzere aslında farklı toplumsal kesimlere, inanç gruplarına, etnik gruplara yönelik de çeşitli yasaların, kanunların çıkarıldığını, bu farklı toplumsal kesimlere yönelik sürgün politikalarının devreye sokulduğunu, o kesimlerin farklı yasaklamalarını ortaya çıktığını bunu bir sürü nizamnamede, kanunda ve pratikte görüyoruz zaten.
Aleviler neden ulaşılması zor coğrafyalarda yaşamaya mahkum olmuşlar? Kent merkezlerinde neden Aleviler daha az mesela? Bu konuda zaten ayrımcı politikalara, saldırılara uğramışlar. Kendilerini korumak için uzak yerlere gitmişler. Yani dolayısıyla Aleviler açısından geçmişe dayanan bir ayrımcı politika var. Diğer gruplar için de birçok şey geçerli. Yaşadığımız coğrafyada nüfus yoğunluğu fazla olan çok sayıda etnik grup, halk var. Ermeniler, Rumlar, Süryaniler Ezidiler gibi mesela. Nerede peki bunlar? Ya katledildi ya da çıkarılan yasalarla belli sınırlandırmalara tabi tutuldular. Ve bu insanlar ülkeyi terk etmek zorunda kaldılar. 1923’te Rumlara yönelik yapılan mübadele mesela. 1964’te çıkarılan kararname gibi. Dolayısıyla Türkiye’deki bütün ayrımcılıkların bir arka planı var. Hem de devlet tarafından çeşitli yasalarla, kanunlarla yapılan düzenlemelerle olan bir olgu. Bu da topluma olduğu gibi sirayet etmiştir.
TÜRKİYE’DEKİ BÜTÜN AYRIMCILIKLARIN BİR ARKA PLANI VAR
Toplumun kendisinde de bu ayrımcılık karşılık bulmuş. Hem devlet kanalından hem devletin kurumları vasıtasıyla hem de toplumsal baskı üzerinden gerçekleştirilmiştir. Bunlar birbirini besleyen şeyler zaten. Özellikle şunu görüyoruz ki; İttihat Terakki ile birlikte oluşturulan politikalar var. Gayrimüslimlere, Alevilere, farklı etnik ve inanç gruplarına yönelik planlama ve politikaların Cumhuriyet döneminde aynen sürdürüldüğünü hatta bunu sürdüren kişilerin de aynı kişiler olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla bugün AKP iktidarında yaşanan ayrımcılıkların kesinlikle Osmanlı’ya kadar uzanan bir tarihsel arka planından söz etmek mümkün. Topluma da sirayet etmiştir bu.
“TÜRK VE MÜSLÜMAN KİMLİĞİ DIŞINDA KALAN HERKES YOK SAYILIYOR”
– Günümüz siyasal iklimde ayrımcılık içeren siyasal dilin topluma yansıması nasıl oluyor?
Bu aslında tarihte de biraz böyle. Diyelim ki iktidarın herhangi bir toplumsal, etnik ya da inançsal ya da farklı yaşam tarzına, farklı politik harekete takındığı tavrın olduğu gibi halkta da karşılık bulduğunu görüyoruz. Bir toplumsal gruba yönelik bir ayrımcı söylem içerisinde bulunulduğunda bu toplumda olduğu gibi karşılık buluyor. Çünkü toplumda zaten böyle bir yaklaşım var. Toplumun zihin kodlarında bunlar var. Neden? Çünkü tarihinde böyle bir şey var. Nasıl görüyor? Türkiye’de toplum, özellikle Türk ve İslam olan bir tek yaşama hakkını kendisinde görüyor. Türk ve Müslüman kimliği dışında kalan herkesi yok sayıyor. Herkesi kendisine tehdit görüyor. Herkesi bu ülkeden gitmesi, gönderilmesi gereken bir grup olarak görüyor. Ya da kalacaksa da kendilerinin koyduğu kurallara mecburen hizmet etmek durumunda. Dolayısıyla toplum da bu kodlarla eğitilmiş.
İlkokuldan itibaren eğitim süreçlerinde zaten bu kesimlere yönelik Türk ve İslam kimliğinin baş kimlik olduğunu, onun dışında kalan kimliklerin de hizmet etmekle yükümlü olduklarını, onların kolektif kimlikleri reddedilmesi gerektiği kabulüyle başlıyorlar. Dolayısıyla hükümetler ya da kamu yetkilileri bu grupların aleyhinde en küçük bir laf, bir işaret verdiklerinde dışlananlar hemen kitlesel bir şekilde saldırıya uğruyorlar. Bunun örnekleri çok fazla. Yani şunu çok duyarsınız: Burası bilmem kime mezar olacak. Çeşitli şehir merkezlerinde ya da diyelim ki Alevi’dir, Kürt’tür, Ermeni’dir, Rum’dur bu insanlar neye uğruyorlar? Dükkanları, iş yerleri saldırıya uğruyor. Aileleri saldırıya uğruyor, öldürülüyorlar. Bunu yapan kim? Devletin kullandığı bir şiddet var ama onun ötesinde devletten güç alarak, burada yaşama hakkını ona hak görmeyen toplum kesimleri Türk, İslam düşüncesiyle bütün bu kesime de büyük saldırılar yapıyorlar. Bunlar da birbirini besleyen şeyler.
– Alevi, Kürt, Ermeni, Roman gibi kimliğe sahip siyasetçiler sosyal medyadan miting alanlarına (Kılıçdaroğlu örneğinde olduğu gibi) hedef haline getiriliyor. Toplum bu dile nasıl bakıyor? Bu dile karşı nasıl bir yol izlenmeli?
Bugüne kadar aslında klasik milliyetçi, ırkçı söylem ve uygulamalar var. Tarihte görünen aslında 1950-1960’lara kadar devam eden klasik milliyetçi, ırkçı yaklaşımlar var. Ama şimdi bugün yaşanan yeni dalgada yeni milliyetçilikler, yeni ırkçılık tanımlamaları yapılıyor. Bu nasıl yapılıyor? Tam da böyle yapılıyor. Yani sadece diyelim ki ırk ayrımı yapmıyorsunuz. Ama onu aşağılıyorsunuz. Mesela geçmişte siyahlara yapılan uygulamalar, köleleştirme, onu beyaz insandan aşağı görme, onu köle gibi çalıştırma ya da Avrupa’da Nazilerin Yahudilerin tümden yok edilmesi gereken bir ırk, Almanları da üstün ırk olarak görmesi. Bu klasik ırkçılık. Ama bugün durum değişti bence. Bugün ırkçılık ve milliyetçilik böyle uygulanmıyor. Yeni milliyetçilikler, yeni ırkçılık diye tanımlar, bunu kültürel olarak yapıyorlar. Tamamen kültürel, yani senin kolektif haklarını kullanmayı bir kere engelliyor. Bunu yapıyor. Seni kültürel olarak aşağılıyor.
Cumhurbaşkanı’nın kullandığı bir cümle var. Gezi direnişinde yer alanlara “sürtükler” diyor. “Pisler, sürtükler” diyor. Talepleri ortaya koyanları aşağılamadır bu aslında. Bu da ırkçılığın ve milliyetçiliğin bir başka versiyonudur. Şimdi dolayısıyla biraz önce de ifade ettiğimiz gibi iktidarın, hükümetin bu konuda dile getirdiği şey toplumda çok hızlı bir şekilde karşılık buluyor. Ama buna karşı toplumun ne yapması gerekir? Elbette bu bir soru işareti. Çünkü maalesef Türkiye’de büyük toplumsal kesimler hatta demokrat, ilerici olduğunu söyleyenler bile çok farkında olmadan bunun aracı haline geliyorlar.
En son sayın Kılıçdaroğlu’na ilişkin solcu, demokrat geçinen bir parlamenterin yaptığı bir açıklama vardı mesela. Onun inançsal kimliğinden dolayı bunu bir sorun olarak ortaya koydu. Niyetini tartışmıyoruz elbette. Ama aslında bütün bunlar ya iyidir ama Alevi’dir. İyidir ama Kürt’tür. İyidir ama Ermeni’dir. İyidir ama kadındır. İyidir ama LGBTİ’dir. İyidir ama yabancıdır. Burada ifade edilmek istenen ne? Halis muhlis Türk ve Müslüman değildir. Türk ve Müslüman olmayanın dışındaki herkes ne olur? Ötekidir. Yani reddedilir. Kabul edilmez. Dolayısıyla bu da kendi içinde bir milliyetçiliği, ırkçılığı barındırıyor.
Bazen iyi niyetle, bazen kötü niyetle, bazen hiç ırkçı ideolojiye sahip olmadığını söyleyen insanlar da aslında bununla ona hizmet ediyorlar. Tam da kültürel hegemonyanın bir parçası haline geliyorlar. Buna karşı ne yapmak gerekir? Bence tam da buna karşı Hrant Dink öldürüldüğünde nasıl ki insanlar sokaklarda yürüdü ve “Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeniyiz” dediler. Bu aslında çok önemli bir şey. Dolayısıyla gerek hükümetten, gerekse kamudan, gerekse de o hakim toplumsal kesimlerin yaptığı ayrımcı, ırkçı, milliyetçi, gerici yaklaşımlara karşı kesinlikle toplumun böyle hareket etmesi gerekiyor.
Şiddet, ayrımcılık kime yöneliyorsa; “Sivas’ta, Çorum’da, Maraş’ta, Gazi’de hepimiz Aleviyiz. Kadınlar öldürüldüğünde hepimiz kadınız. Ermenilere saldırıldığında hepimiz Ermeni’yiz” diyebilmeliyiz. Bu bence püskürtmenin en önemli araçlarından bir tanesi. Bu yeni milliyetçi ve ırkçı yaklaşımları da reddetmeli, teşhir etmeliyiz. Yani insanlar şunu çok kolay söylememeli mesela. “Aslında iyidir ama işte Alevi olmasaydı bu olurdu. İyidir ama Ermeni. İyidir ama kadın. İyidir ama Kürt”. Bunu çok yüksek sesle teşhir etmek lazım. Hangi toplumsal grup böyle bir ayrımcılığın hedefi haline gelmişse buna karşı olan herkesin “Biz Aleviyiz, Ermeniyiz, Kürt’üz, kadınız” diyebilmesi gerekir diye düşünüyorum.”
PİRHA- Alevi Bektaşi Federasyonu İnanç Kurulu ve Mersin Cemevi Başkanı Hasan Kılavuz, Alevi kurumlarının yöneticileriyle birlikte, Yakup Tilki adlı şahsın Alevi toplumuna yönelik nefret söylemlerini protesto etti. Kılavuz, inanç kimlikleri ve yaşam biçimlerinden dolayı insanlara hakaret edenleri devlet affetse bile, bu şahısların Alevilerin vicdanında hep mahkûm kalacağını söyledi. Kılavuz, Alevi kurumları olarak Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunacaklarını kaydetti.
Mersin Cemevi, Toroslar Cemevi, Demokratik Alevi Dernekleri (AKD) Mersin Şubesi, Çamalan Cemevi, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Mersin Şubesi, Kilikya Nehir Derneği, AKD Anamur Şubesi, AKD Silifke şubesi ortak açıklama yaptı.
Mersin Cemevi’nde yapılan açıklamaya onlarca kurum temsilcisi de destek verdi.
Alevi kurumları adına ortak açıklamayı Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) İnanç Kurulu ve Mersin Cemevi Başkanı Pir Hasan Kılavuz okudu.
Kılavuz, yüzyıllardır bu topraklarda farklı inanç ve kültürlerin, kardeşçe yaşayarak bugünlere gelindiğinin altını çizerek, “İnanç kimlikleri ve yaşam biçimlerinden dolayı insanlara hakaret edenleri, devlet affetse bile, biz Alevilerin vicdanında onlar hep mahkûm kalacaklardır” dedi.
“ALEVİLERE İNANÇ VE YAŞAM BİÇİMLERİNDEN DOLAYI, YÜZLERCE KERE HAKARETLER YAPILMIŞTIR”
Kocaeli’nin Körfez ilçesinde sosyal medya üzerinden Alevilere yaptığı hakaretten dolayı 9 Şubat günü tutuklanan Yakup Tilki’nin bu hakareti yapan ilk kişi olmadığına dikkat çeken Kılavuz, “Bugüne kadar Alevilere inanç ve yaşam biçimlerinden dolayı, yüzlerce kere hakaretler yapılmıştır. Bu hakaretler bazen fiili olarak yapıldığı gibi, basın ve görsel medya yoluyla da onlarca kez tekrarlanmıştır” diye konuştu.
“NEREDEN VE KİMDEN GELİRSE GELSİN FİİLİ SALDIRILARI ŞİDDETLE KINIYORUZ”
Kılavuz, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Profesör ünvanlı kişilerin yazdığı kitaplardaki hakaretlerden dolayı taltif (ödüllendirildikleri) edildikleri bir ülkede, geçmiş iktidarlarda bakan olan şahısların sözlü hakaretleri, halen milletvekili olan kişilerin açık beyanları; Alevi olan bir hastayı ameliyat etmeyen doktoru cesaretlendiriyor. Maraş, Sivas, Çorum, Elbistan, Malatya olaylarının failleri çoğu af edildi ve davaların büyük bölümü zaman aşımına uğratıldı. Bütün bunları yapanlar veya yaptıranlara bir türlü hak etikleri cezalar verilmedi. Başta biz Aleviler olmak üzere, ülkemizde yaşayan farklı inanç kimliklerine sahip insanlara, yapılan her türlü ayrımcılığı ve onlara yönelik sözlü ve yazılı hakaretleri, nerden ve kimden gelirse gelsin fiili saldırıları şiddetle kınıyoruz”
SUÇ DUYURUSUNDA BULUNULACAK
Kılavuz, Mersin’de bulunan bütün Alevi kurumlarının, hukukçular vasıtasıyla Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunacaklarını dile getirdi.
Kılavuz’un ardından konuşan DİSK Genel-İş Mersin Şube Başkanı Kemal Göksoy ise, iktidarların iktidarlarını sürdürmek için nefret ve ayrımcılığı topluma yaymak istediğini ifade ederek, “Türkiye halkları bu oyunlara gelmez” dedi.
İnsan Hakları Derneği (İHD) Mersin Şube Eş Başkanı Hakkı Demir de, ayrımcılığa ve nefret söylemine karşı ortak tavrın sergilenmesinin önemine işaret ederek, Alevilere yapılan nefret söyleminin kabul edilemez olduğunu söyledi.
PİRHA- Adana Alevi Platformu üyeleri, Alevilere yönelik nefret söylemine ve cemevlerine gelen yüksek elektrik faturalarına ilişkin açıklama yaptı. Platform üyeleri, ‘Alevilere nefret söylemlerinde bulunan Yakup Tilki bu cesareti nereden alıyor?” diye sorarak, “Nefret suçu, farklılıklara tahammül etmemek bir insan hakları suçudur. Hak, hukuk, adalet söylemi yerini buluncaya, insana insanca bakılana kadar bizler var olduk, var olmaya devam edeceğiz” dedi.
Adana Alevi Platformu, Yakup Tilki adlı şahsın Alevilere yönelik nefret söylemine ve cemevlerinin ticarethane sayılmasına yönelik olarak basın açıklaması yaptı. HDP ve CHP’li milletvekillerinin yanı sıra sivil toplum ve demokratik kitle örgütü temsilcilerinin katıldığı açıklama Selman-ı Pak Kültür Merkezinde yapıldı.
Platform adına açıklamayı okuyan Sıtkı Keskin, Alevilere ve inancına yönelik ötekileştirici, nefret ve hakaret suçunun işlenmeye devam ettiğini belirterek, “Yine benzer bir durumla karşı karşıyayız. Yakup Tilki isimli şahıs dakikalarca Alevi inancına ve Alevilere hakaret ediyor, hiç hakkı ve haddi olmadan küfürler edip ahkamlar kesiyor. Bu cesareti nereden alıyor? Bugüne kadar Alevilere ve Alevi inancına yönelik yaşatılan katliamlar; hanelerin işaretlenmesi, baskı ve şiddetin her türlüsünü yapanlara karşı “kendini bilmez bir grup meczup” denilerek her seferinde cezasız bırakılarak ödüllendirdiler. Bu yöntem inancımıza toplumumuza ve kültürümüze yönelik ötekileştirici zihniyeti aklamak anlamına gelir” dedi.
“YAKUP TİLKİ’NİN BU KADAR RAHAT SUÇ İŞLEMESİNİN ARKASINDA KİMLERİN OLDUĞUNU BİLİYORUZ”
Yakup Tilki’nin söylemleri ve ithamlarının bir kişinin söylemleri olmadığı, yıllara dayanan sistemli bir yönetim ve iktidar aklının, tekçi zihniyetin yansıması olduğunun altını çizen Keskin, “Alevilere yönelik bu tür söylemlerin ve davranışların birinci derece sorumlusu sistemin başındaki iktidarlardır. Aydınların , siyasetçilerin , Gençlerin ve özgün fikir beyan edenlerin, insan hakları savunucularının söylemlerinden dolayı tutuklanıp cezaevlerinde bekletildiği ve cezalandırıldığı bir dönemde Yakup Tilki’nin bu kadar rahat suç işlemesinin arka planında kimlerin olduğunu bizler biliyoruz. Bu ülkenin vatandaşları olarak bizler; eşit , özgür ve demokratik haklarımızdan mahrum bırakılıyoruz” diye konuştu.
“İNANÇLARA YÖNELİK EŞİTLİK İSTİYORUZ”
Cemevlerine gelen yüksek elektrik faturalarına da değinen Keskin, “En son elektrik faturalarında yapılan zamların inanç kurumlarımıza, cemevlerimize ticarethane olarak yansıması bir zihniyetin bakışıdır. Cemevlerimiz ticarethane değildir ibadethanelerimizdir. İnançlara yönelik eşitlik istiyoruz; farklılıklarımız zenginliğimizdir” diye belirtti.
“FARKLILIKLARA TAHAMMÜL ETMEMEK BİR İNSAN HAKLARI SUÇUDUR”
Eğitim ve öğretimde zorunlu din dersleri ile karşı karşıya kalmak istemediklerine dikkat çeken Keskin, şunları dile getirdi:
“Aleviler olarak buna rıza göstermiyoruz. Bununla beraber Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bu çerçevede inançlara yönelik yaklaşımını yanlı buluyoruz. Aleviler olarak kaldırılmasını istiyoruz. Adana Alevi Platformu olarak bizler yargıya ve devlet yetkililerine sesleniyoruz: işlenen bu suça taraf olmayın, bu şahıs işlediği suçtan dolayı cezalandırılmalıdır. Aksi halde bizleri, inancımızı yok saymış olursunuz. bizler konunun takipçisi olacağız ve konuyla ilgili savcılığa suç duyurusunda bulunacağız. Nefret suçu, farklılıklara tahammül etmemek bir insan hakları suçudur. Hak, hukuk, adalet söylemi yerini buluncaya, insana insanca bakılana kadar bizler var olduk, var olmaya devam edeceğiz.”
“ALEVİLERE DİL UZATMAKTAN, HAKARET ETMEKTEN VE İNANÇLARINI YOK SAYMAKTAN VAZGEÇİN”
Açıklamada konuşan HDP Adana Milletvekili Tülay Hatimoğulları da, iktidarın söylem ve politikalarının Alevilere dönük saldırılara neden olduğuna işaret ederek, “Tilki’nin söylemi tekil değildir, münferit değildir, bu anlayışın ürünüdür” dedi. Alevilerin tarih boyunca katledildiğini hatırlatan Hatimoğulları, iktidara ve Alevi düşmanlarına, “Alevilere dil uzatmaktan, hakaret etmek ve inançlarını yok saymaktan vazgeçin. Alevilerin kıblesi insandır” diye konuştu.
PİRHA- Sosyal medya hesabından Alevilere ağıza alınmayacak küfürler savuran ve aşağılayan Yakup Tilki adlı şahıs tepkiler üzerine yakalanarak gözaltına alındığı açıklandı.
https://youtu.be/5868v0OvVTg
Sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda Alevilere ağıza alınmayacak küfürler eden Yakup Tilki adlı şahsın gözaltına alındığı açıklandı.
Söz konusu şahıs sosyal medya hesabından nefret söylelerinde bulunduğu bir video yayınladı. Alevileri hedef alan şahsın paylaşımında kullandığı fadeler ve küfürler büyük tepki çekti.
Alevilere ağıza alınmayacak küfürler eden Yakup Tilki, sosyal medyada yaptığı canlı yayında Alevileri sevmediğini belirtti. Alevilerin kendisini izlememelerini isteyen Tilki, “Alevi diye bir şey yok. Bunlar kafir” şeklinde nefret söylemlerinde bulundu.
Binlerce insan, Yakup Tilki’ye tepki göstererek, tutuklanmasını istedi.
SORUŞTURMA BAŞLATILDI
Kocaeli Cumhuriyet Başsavcılığı, Yakup T. hakkında ‘halkı kin ve düşmanlığa sevk etmek’ suçundan soruşturma açıldığını belirterek, “Twitter isimli sosyal medya aracı üzerinden yaptığı sözlü paylaşımla Alevi vatandaşlarımıza yönelik aşağılayıcı ve hakaret mahiyetinde sözler sarf eden şüpheli Y.T. hakkında ‘Halkı Kin ve Düşmanlığa Sevk Etmek’ suçundan Körfez Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturma başlatılmıştır. Soruşturma kapsamında hakkında gözaltı kararı verilen şüpheli Y.T. bugün emniyet güçleri tarafından yakalanarak gözaltına alınmıştır” denildi.
PİRHA- İzmit’te yaşadığı öne sürülen Yakup Tilki isimli sosyal medya kullanıcısı, hesabından yaptığı paylaşımda Alevilere hakaret ederek, nefret söylemlerinde bulundu. Bu nefret ifadelerine sosyal medyada büyük tepki verilerek, şahsın tutuklanması istendi.
https://youtu.be/5868v0OvVTg
Alevilere yönelik ırkçı-faşist şahıslar tarafından yapılan hakaretler ve nefret söylemleri devam ediyor.
Yakup Tilki isimli sosyal medya kullanıcısı hesabından yaptığı paylaşımda Alevilere yönelik nefret suçu işledi. Alevilere küfürler yağdıran şahıs, Alevileri sevmediğini söyleyerek, “Bunlar kafir” dedi.
İzmit’te yaşadığı öne sürülen Yakup Tilki’nin Alevilere yönelik nefret söylemine sosyal medya kullanıcıları tepki gösterdi. Sosyal medya üzerinden ‘#YakupTilkiTutuklansın’ etiketiyle kampanya başlatılırken, etiket kısa sürede Twitter’da TT oldu.
PİRHA-Alevi Vakıfları Federasyonu Genel Başkanı Haydar Baki Doğan, İBB’nin AKP’li Meclis üyesi Muhammet Kaynar’ın Alevi-Bektaşilere yönelik sözleri nedeniyle Anadolu Adliyesi’nde suç duyurusunda bulundu. Doğan, “Her gün onlarca Alevi’den, “Artık yeter. Alevilere yönelik saldırıların, hakaretlerin ardı arkası ne zaman kesilecek?” diye telefonlar alıyoruz. Aleviler hakkında gelişigüzel konuşanlara karşı yaptığımız suç duyurularının da takipsizlikle sonuçlanıp, ödüllendirilmesini de istemiyoruz” dedi.
Alevi Vakıfları Federasyonu (AVF) Genel Başkanı Haydar Baki Doğan ile AVF Genel Sekreteri Yavuz Olağan, Alevi-Bektaşilere yönelik tepki çeken açıklamaları nedeniyle İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB) AKP’li Meclis Üyesi Muhammet Kaynar hakkında İstanbul Anadolu Adalet Sarayı’nda suç duyurusunda bulundu. AVF ayrıca Murat Özer adlı şahısla ile AKP eski milletvekili Mehmet Metiner hakkında da suç duyurusunda bulunacak.
“ALEVİLER HER GÜN TELEFONLA ARAYARAK ‘ARTIK YETER’ DİYOR”
Başvuru sonrası adliye önünde kısa bir açıklama yapan AVF Genel Başkanı Haydar Baki Doğan; Alevilerin her gün telefonla arayarak kendilerine “Artık yeter. Alevilere yönelik saldırıların, hakaretlerin ardı arkası ne zaman kesilecek?” dediklerini aktardı. Doğan şöyle konuştu:
“Gün geçmiyor ki Aleviler hakkında gerek görsel gerek yazılı medyada her gün aşağılama, hakaret ve her türlü hakir görülme olayı yer almasın. Bu olay özellikle son iki-üç ayı dikkate aldığımızda Hayrettin Karaman ile başlayan daha sonra Hüseyin Besli ile devam eden ve en son AKP’li İBB Meclis Üyesi Muhammet Kaynar, eski AKP milletvekili Mehmet Metiner’in sözleri ile tekrar gündeme geldi. Şunu belirtmek istiyorum: Alevi Vakıfları Federasyonu olarak Alevi toplumunun hassasiyetlerini kesinlikle kaşımak istemiyoruz.
Bugün burada iki kişi olarak basın açıklaması yapıyoruz. Aslında bu basın açıklamasını kitlesel şekilde on binler, yirmi binler ile yapma imkanımız olduğu halde toplumu sokağa dökme eğilimi içerisinde değiliz. Ama Alevi toplumunun bu yarası ciddi şekilde kaşınıldığı zaman bu sorun ülkemizin içinden geçtiği durumu dikkate alırsak çok ciddi bir patlamaya yol açabilir. Bu nedenle özellikle bu tür açıklamalarda bulunan insanlara şunları söylüyoruz: Her gün onlarca Alevi’den telefon alıyoruz. “Artık yeter. Alevilere yönelik saldırıların, hakaretlerin ardı arkası ne zaman kesilecek?” diye aldığımız telefonlar karşısında Alevi toplumuna ‘Bu meczup kişiler tarafından yapılan oyunlara alet olmadan itidalinizi bozmayın. Bunlar Türkiye’nin birlik ve beraberliğini bozma niyeti taşıyan kesinlikle iyi niyetli yaklaşımlar değildir’ diyoruz.
Buradan hükümet yetkililerine de seslenerek, şunu söylemek istiyoruz: Hükümet yetkililerinin bir yandan Aleviler ile yaptığı görüşmelerin olduğunu biliyoruz. Ama Aleviler hakkında gelişigüzel konuşanlara karşı yaptığımız suç duyurularının da takipsizlikle sonuçlanıp, en son noktada hiçbir şey olmamış gibi ödüllendirilmesini de istemiyoruz. Bunlarla ilgili gerekli takibatın Adalet ve İçişleri Bakanlığı tarafından takip edilmesini rica ediyoruz.”
PİRHA- Alevi örgütlerinin temsilcileri, İBB Meclis Üyesi Muhammet Kaynar’ın “…aynı Bektaşilerin ayet okuması gibi yarısını okuyarak bu işi geçiştirmeye çalışıyorlar” sözü üzerine mahkemeye başvurdu. PSAKD Genel Başkanı Gani Kaplan, konuya ilişkin açıklamasında “AKP, her ne kadar Alevilere yaklaşmak istese de aslında hepsinin bilinçaltında yatan Belediye Meclisi Üyesi Muhammet Kaynar’ın söyledikleridir” dedi.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Meclisi toplantısında AKP Meclis Üyesi Muhammet Kaynar’ın “Tahsislerle ilgili gelen talebin tamamını okumadı, aynı Bektaşilerin ayet okuması gibi yarısını okuyarak bu işi geçiştirmeye çalışıyorlar” sözü Alevi toplumunda tepkiyle karşılandı.
Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF), Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri (PSAKD) ve Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) yöneticileri, söz konusu açıklamayla ilgili savcılığa suç duyurusunda bulundu.
“MAHALLENİN DELİLERİ ALEVİLERE HAKARET EDİYOR!”
PSAKD Genel Başkanı Gani Kaplan, şikayet dilekçesinde “Nefret suçu” vurgusu yaptıklarına dikkat çekti. Kaplan, konuya ilişkin açıklamasında “Gün geçmiyor ki Aleviler hakkında hakaret dolu sözler söylenmemiş bir gün yaşansın” dedi.
Gani Kaplan, İstanbul Büyükşehir Belediye Meclis Üyesinin yaptığı konuşmayı “Hakaret olarak kabul ettik” diyerek şunları söyledi:
“Bu şahıs ‘nefret suçu işlemiştir’ dedik. Biliyorsunuz ki son zamanlarda mahallenin delileri Alevilerin evlerini işaretliyor, cemevlerine saldırıyor ve Alevilere hakaret ediyor. Muhtemelen Adalet ve Kalkınma Partisi’nden de ‘dil sürçmesidir’ diye bir açıklama gelerek bunu atlatacaklardır!
Bu suç duyurusundan bir şey çıkacağını sanmıyoruz açıkçası. Son 4 yıldır yaklaşık 50’ye yakın suç duyurusunda bulunduk, şimdiye kadar bir tane mahkemenin açıldığına tanık olmadık. Bizim yaptığımız tarihe not düşmek anlamındadır. Dilekçe örneğini bütün şube başkanlarımızla da paylaşacağız ve Türkiye’nin dört bir yanında gidip savcılığa suç duyurusunda bulunulacak.
Geçen yıllarda Diyanet İşleri Başkanı, cemevine götürüp Kur’an hediye etti. Aslında bizi dine davet etti. Geçenlerde yine bir düğmeye basıldı ve kimi yardımcılar gidip görüşmelere başladı. Her ne kadar Alevilere yaklaşmak isteseler de birilerini gönderip ‘biz sizin kardeşiniziz, sizinle yol yürümek istiyoruz, sizin sorunlarınızı çözeceğiz’ deseler de aslında hepsinin bilinçaltında yatan Belediye Meclisi Üyesi Muhammet Kaynar’ın söyledikleridir. Yıllardır Alevilere yapılan iftiralara rağmen Aleviler, ısrarla ibadetini kadın erkek birlikte sürdürmüş ve bundan sonra da sürdürecektir.”
PİRHA- Urfa’da öğretmenlik yapan S.A.’nın evinin, Alevi olduğu gerekçesiyle ‘çarpı’yla işaretlenerek ateşe verildiği iddia edildi. 27 Kasım günü evinin duvarına kırmızı sprey boya ile cami ve içerisinde simgeler bulunan işaretler çizildiğini söyleyen S.A., olayların kasıtlı bir şekilde yapıldığını belirtti.
Urfa’da öğretmenlik yapan S.A.’nın Alevi olduğu gerekçesiyle çirkin saldırılara maruz kaldığı ve oturduğu evine çarpı işareti işareti konulup ateşe verildiği iddia edildi. Ailenin kaldığı evin daha önce de bir grup tarafından taşlandığı öğrenildi.
EVİ ATEŞE VERİLDİ
Urfa’nın Harran ilçesinde öğretmenlik görevi yapan S.A., ikamet ettiği konumda tek yaşadığını dile getirerek, “27 Ekim tarihinde evimdeyken ‘Ateş yanıyor’ diye bir ses duydum. Dışarıya çıktığımda klima dış tahliye borusunun uç kısmından ateş yakıldığını gördüm. Çocuklar kaçtı ama içlerinden bir çocuğu çevreden bir kişi yakaladı. Emniyette amcasının benden özür dilemesiyle konuyu kapattık” şeklinde konuştu.
“ALEVİ OLDUĞUMUZ İÇİN YAPILIYOR”
Cumhuriyet Gazetesi’nde yer alan habere göre, 27 Kasım tarihinde ise evinin duvarına kırmızı sprey boya ile cami ve içerisinde simgeler bulunan işaretler çizildiğini gören S.A., olayların kasıtlı bir şekilde işlendiğini düşünerek CHP’li eşinin ve ailesinin Alevi olduğu için yapıldığını ifade etti. Duvarına işareti çizen kişilerin bulunması için polise giderek şikayette bulunan S.A. olayların peş peşe gelmesinden dolayı korktuğunu da belirtti.
VALİLİK AÇIKLAMA YAPTI
Olayın basına yansımasının ardından açıklama yapan Şanlıurfa Valiliği, kapsamlı adli ve idari tahkikat başlatıldığını duyurarak şunları aktardı:
“28 Kasım 2021 günü, bazı basın yayın organlarında çıkan ‘Ateş Yakıp Duvarını İşaretlediler’ başlıklı haber üzerine ilimiz Harran ilçesinde öğretmenlik yapan S.A., 27.10.2021 tarihinde Harran Emniyet Müdürlüğü’ne yaptığı başvuruda, evinin dış duvarına bir takım işaretler çizildiğini belirterek şikâyette bulunmuştur. Bunun üzerine başlatılan soruşturma kapsamında, olayın faili olduğu tespit edilen 11 yaşındaki bir çocuk, ailesi ile birlikte güvenlik güçlerince Emniyet Müdürlüğüne getirilmiş, yapılan görüşmeler neticesinde herhangi bir tehdit unsurunun bulunmadığı kanaatine varan S.A. şikâyetinden vazgeçmiştir.
Bu olaydan bir ay sonra 27.11.2021 günü akşam saatlerinde; evinin duvarına kırmızı sprey boyayla şekiller çizildiğini ve eşinin Alevi olması sebebiyle bunun yapıldığını iddia ederek yeniden şikâyetçi olan S.A.’nın ikinci başvurusu üzerine aynı gün kapsamlı adli ve idari tahkikat başlatılmıştır.
Öte yandan, şikâyete konu evin çevresinde yapılan incelemelerde; klima borusunda herhangi bir ateş veya yanık izine rastlanmadığı, söz konusu evin, çocukların sıklıkla oyun oynadığı merkezi bir yerde olduğu tespit edilmiştir.
Tarih boyunca farklı kültür ve anlayışların barış ve kardeşlik içinde birlikte yaşadığı, engin bir hoşgörü ikliminin hâkim olduğu Şanlıurfa’da ve özelde Harran ilçemizde bugüne kadar bu türden rahatsızlık veren en küçük bir olay yaşanmamış olup, konu tüm yönleri ile titizlikle soruşturulmaktadır.”
PİRHA- Alevi toplumuna karşı gazeteciler tarafından nefret suçunu içeren yazılar yazılmasını değerlendiren Gazeteci Erol Kamalak, basın meslek örgütlerinin bu tür haberlere ve yazılara yer verenler hakkında gerekli yaptırımı uygulaması çağrısında bulundu.
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun ‘Helalleşme’ çağrısını manşetine taşıyan Yeni Akit Gazetesi, Sivas Madımak Katliamı’nı gerçekleştiren katilleri mağdur göstererek, ‘Asıl Sivas mazlumlarıyla helalleşilmeli’ dedi.
Yeni Akit Gazetesi’nin, ‘Asıl Sivas mazlumlarıyla helalleşilmeli’ manşetini değerlendiren Gazeteci Erol Kamalak, ortada acı bir olayın olduğunu ve Akit Gazetesi’nin katliamcıyı mazlum göstermeye çalıştığını ifade ederek, “Bu manşetle toplumda var olan ‘katliam’ algısını kırmak istiyorlar. İnsanların rahatça yakılabileceğinin, yaktıktan sonra da gezebileceğinin ve hesap vermeden yaşayabileceğinin manşetidir” diye konuştu.
“Katliama uğrayanlar ne yapsın? Bu ülkede, yazarlar, aydınlar, sanatçılar, ozanlar yakıldı, katledildi. Onların ailelerine bu hesabı kim verecek? Alevilerle kim helalleşecek?” diye soran Kamalak, “Zaten hukuksal olarak Alevilerle helalleşilmedi. Sivas Katliamı’nı yapanlar elini kolunu sallaya sallaya gezdi, iş yeri açtı, yurtdışında çalıştı, belediyede işe girdi” diyerek yaşanan süreci aktardı.
Akit Gazetesi’nin önce şimdiye kadar verdiği manşetlerle ‘helalleşmesi’ gerektiğini dile getiren Kamalak, “Akit kin ve nefret suçu işliyor. Zaten bunlar gazeteci değil. Onlar provokasyon peşinde koşanlar. Çünkü gazeteci toplumun her kesimini düşünür. Aleviler üzerinden attığı manşetlerde insanlık suçu işliyor. Basın meslek örgütlerinin bu duruma sessiz kalmamalı ve gereğini yapmalı” çağrısında bulundu.
PİRHA- HDP Antalya Milletvekili Kemal Bülbül, Akşam yazarı AKP’li Hüseyin Besli’nin Alevi ve Kürtlere yönelik nefret söylemine tepki göstererek, “Behey çifte Yezit, çifte iblis, çifte inkarcı, çifte faşist. İnancımıza, kültürümüze tarihimize, dilimize, kutsal değerlerimize hakaret edenler bu gücü bir zamanlar her türlü pervasızlığı yapıp, Madımak katilini affedenlerden ve bu zihniyeti sürdürenlerden alıyorlar” dedi.
Akşam Gazetesi yazarı ve eski AKP İstanbul Milletvekili Hüseyin Besli’nin Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik yazdığı yazıda Alevileri ve çocuklarını hedef alarak, “Alevi, Alevi Kürt bir aile çocuklarına Alevi kimliğini gizlemeyi öğrettiği, öğütlediği kadar Kürt kimliğini de saklamayı öğretmek mecburiyetinde kalmaktadır. Yani söz konusu çocuklar ‘çifte kavrulmuş yalancı’ olmak durumundadırlar. Ve ne kadar maharetle yalan söyleyebiliyorlarsa o kadar aferin alarak yetişmişlerdir” şeklinde nefret söylemlerinde bulunmuştu.
Bülbül, Meclis Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada Akşam Gazetesi yazarı ve eski AKP İstanbul Milletvekili Hüseyin Besli’ye tepki göstererek, Besli’nin bu gücü Alevilerin ibadethanesine cümbüş evi diyen ve Madımak katillerini affeden zihniyetten aldığını vurguladı.
Konuşmasında 84 yıl önce idam edilen Seyit Rıza ve 21 yıl önce Hakk’a yürüyen sanatçı Ahmet Kaya’yı anan Bülbül, tutuklu kadın siyasetçiler Figen Yüksekdağ, Gülten Kışanak, Aysel Tuğluk, Nurhayat Altun ve Edibe Şahin’i ziyaret ederek Türkiye halklarına selamlarını getirdiğini vurguladı.
“YÜKSEKDAĞ, KIŞANAK, TUĞLUK, ALTUN VE ŞAHİN’İN SELAMINI GETİRDİM”
Hafta sonu Kandıra Cezaevi’nde bulunan tutuklu kadın siyasetçileri ziyaret ettiğini belirten Bülbül, “Öncelikle hafta sonu kandıra hapishanesinde rehin tutuldukları yerde ziyaret ettiğim önceki dönem eş genel başkanımız sevgili Figen Yüksekdağ, Gülten Kışanak, Aysel Tuğluk, Nurhayat Altun, Edibe Şahin arkadaşlarımızın Türkiye halklarına, demokrasi mücadelesi yürütenlere ve kadınlara sevgi ve saygılarını iletmeyi bir borç biliyorum. İkinci olarak bugün toprağa verilen ve demokrasi, eşitlik, özgürlük, adalet mücadelesinde sanatıyla bir efsane olan Ahmet Kaya’yı sevgi ve saygıyla anmayı da bir borç biliyorum” ifadelerini kullandı.
SEYİT RIZA’YI ANDI
Bülbül, 84. yıl önce idam edilen Seyit Rıza ve yoldaşlarını da anarak, “Seyit Rıza’yı ve birlikte idam edilen 7 insanımızı sevgi, saygı ve aşk ile anıyorum. Ki Seyit Rıza’nın halkının uğruna mücadele ettiği eşitlik, özgürlük, adalet değerleri bizim için hala ulaşılması, mücadele edilmesi gereken özlemlerdir ve o uğurda mücadele ettiğimizi belirtmek isterim. Pir Seyit Rıza’nın ve 7 arkadaşının mezar yeri hala belli değildir, bu bir mahkeme değildir, bu bir suç örgütüdür. Seyit Rıza ve arkadaşları idam edilirken hukuk işletilmemiş, katliam yapılmıştır” dedi.
“BEHEY ÇİFTE YEZİT HÜSNÜ BESLİ!”
Bülbül, Akşam yazarı AKP’li Hüseyin Besli’nin Alevi ve Kürtlere yönelik nefret söylemine de tepki gösterdi.
Besli’nin bu gücü Madımak katillerini affeden ve cemevlerine cümbüş evi diyenlerden aldığına vurgu yaparak, şunları ifade etti:
“Alevi ve Kürtlere yönelik açık bir nefret suçu işlemiş. Ve nefret suçunda diyor ki Alevi ve Kürt olanlar çifte kavrulmuş yalancıdır. Kürt Aleviler makbul değildir, diyor ve yazısına devam ediyor. Şimdi behey çifte Yezit, behey çifte iblis, behey çifte inkarcı, behey çifte faşist, behey çifte ırkçı. Türkiye’de var olduğu günden bu yana Baba İshak’tan bu yana eşitliğe özgürlüğe adalete, varlığa, birliğe, dirliğe hizmet etmiş Hünkar Hacı Bektaş’tan Seyit Rıza’ya, Baba Tahir’den Şeyh Bedrettin’e, Torlak Kemal’den Ali Şer’e ve Besi Anadan, Adile Anaya kadar hakikate, adalete, eşitliğe ve özgürlüğü hizmet eden bu inanca ve bu inanç mensuplarına bu kadar ucuz dil uzatanlara aslında hakkın ve hakikatin aşıklarının birinin diliyle cevap vermek gerekiyor. Bunlar var ya aha bunlar, bunlar Zülfikar’dan anlar. Böyle ikide bir inancımıza, kültürümüze, tarihimize, dilimize, kutsal değerlerimize hakaret edenler bu gücü bir zamanlar cemevi cümbüş evi diyenlerden, Madımak katilini affedenlerden ve bu zihniyeti sürdürenlerden alıyorlar.”
PİRHA-Alevi örgütlerinin genel başkanları, Akşam gazetesi yazarı- AKP’li Hüseyin Besli’nin Alevilere yönelik nefret yazısı nedeniyle Çağlayan’da bulunan İstanbul Adliyesi’nde Besli hakkında suç duyurusunda bulundu. Kamu davası açılmasını isteyen Aleviler, Besli’nin cezalandırılmasını istediler.
Akşam Gazetesi yazarı ve eski AKP İstanbul Milletvekili Hüseyin Besli’nin Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik yazdığı yazıda Alevileri ve çocuklarını hedef alan nefret söylemi içerikli yazısı yargıya taşındı.
Kılıçdaroğlu’nun birçok konuda yalan söylediğini iddia eden Besli, yazısında “Alevi, Alevi Kürt bir aile çocuklarına Alevi kimliğini gizlemeyi öğrettiği, öğütlediği kadar Kürt kimliğini de saklamayı öğretmek mecburiyetinde kalmaktadır. Yani söz konusu çocuklar ‘çifte kavrulmuş yalancı’ olmak durumundadırlar. Ve ne kadar maharetle yalan söyleyebiliyorlarsa o kadar aferin alarak yetişmişlerdir” şeklinde nefret söylemlerinde bulunmuştu.
Akşam Gazetesi yazarı, AKP’li Hüseyin Besli’nin, yalan ve nefret dolu yazısına tepki gösteren Alevi Bektaşi Federasyonu adına Zeynal Odabaş, Alevi Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı Celal Fırat, Alevi Vakıfları Federasyonu Genel Başkanı Haydar Baki Doğan, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Gani Kaplan, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez ve Alevi Kültür Dernekleri adına Hüseyin Çam, Besli hakkında İstanbul Adliyesi’nde savcılığa suç duyurusunda bulundu.
KAMU DAVASI AÇILMASI İSTENDİ
Savcılığa verilen dilekçede Hüseyin Besli’nin Akşam gazetesinde 14 Kasım 2021 tarihli yazısında Alevilerin doğuştan yalan söylemeye alıştıkları ve yalancı oldukları ifadesiyle Alevileri aşağıladığı, küçümsediği ve Alevilere hakaret ettiği belirtildi.
Besli’nin nefret suçu işlediğini belirten Aleviler, gerekli soruşturmanın yapılarak cezalandırılması için kamu davası açılmasını istedi.
Suç duyurusunun ardından adliye önünde açıklama yapan genel başkanlar, Alevilere yönelik nefret suçlarının, iftiraların hala devam ettiğini belirterek, Besli’nin yargılanmasını istediler.
Alevilere yapılan zulümlerin sona erdirilmesini isteyen genel başkanlar, hep cezasız kaldığı için Alevilere yönelik nefret suçlarının devam ettiğini vurguladılar.
SAAT 17.00’DE AKŞAM GAZETESİ ÖNÜNDE AÇIKLAMA
Alevi örgütleri, bugün (16 Kasım Salı) saat 17.00’de ise Akşam Gazetesi’nin İstanbul İkitelli’de bulunan binası önünde bir araya gelerek basın açıklaması yapacak.
AKP’Lİ HÜSEYİN BESLİ NE DEMİŞTİ?
“Daha önce de çeşitli vesilelerle yazdık. Ancak, hala, Kemal Kılıçdaroğlu’nun yalanları karşısında şaşkınlık yaşayanlar için hatırlatalım istedik…
Malum, daha düne kadar, Türkiye’de alevi vatandaşlar kimliklerini açıkça ifade edemiyorlardı. (Ne yaman çelişkidir ki bunun da kökeni CHP zihniyetine dayanır.)
Aksi takdirde bilhassa devlette bir takım yerlere gelemezlerdi. Bu nedenle, alevi bir anne baba daha doğumdan itibaren çocuklarına kimliklerini gizlemeyi yani yalan söylemeyi öğretmek durumundaydı… Bu bir.
İkincisi; yine malumdur ki Alevilik Türkmenlere mahsus bir şeydir. Türkmen haricindeki, mesela Kürt aleviler ana kitle tarafından makbul sayılmazlar, hatta Alevilik kimliğinin başka bir kimliği örtmek için kullanıldığını bile düşünürler.
Böyle olunca; alevi Kürt bir aile çocuklarına alevi kimliğini gizlemeyi öğrettiği/öğütlediği kadar Kürt kimliğini de saklamayı öğretmek mecburiyetinde kalmaktadır.
Yani söz konusu çocuklar ‘çifte kavrulmuş yalancı’ olmak durumundadırlar. Ve ne kadar maharetle yalan söyleyebiliyorlarsa o kadar aferin alarak yetişmişlerdir.”
PİRHA- İlahiyatçı Hayrettin Karaman’ın, “Alevi genç ile Sünni bir kız evlenemez” sözleri hakkında suç duyuruları sürüyor. Alevi Bektaşi Federasyonu, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı, Alevi Kültür Dernekleri ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanları, Karaman hakkında İstanbul Adliyesi’nde suç duyurusunda bulundu. ABF Genel Başkanı Pir Hüseyin Güzelgül “Burada kurumlar adına dilekçemizi verdik, kendisini kınıyoruz. Kimse bizi vazgeçiremez” dedi.
Yeni Şafak Yazarı ve İlahiyatçı Hayrettin Karaman’ın “Bir Sünni kız Alevi erkekle evlenemez” şeklindeki sözlerine tepkiler devam ediyor. Alevi Bektaşi Federasyonu, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı, Alevi Kültür Dernekleri ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanları, Karaman hakkında Çağlayan’da bulunan İstanbul Adliyesi’nde suç duyurusunda bulundu.
Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Başkanı Pir Hüseyin Güzelgül adliye çıkışında yaptığı açıklamada, “Bütün varlığını sevgi ve ahlak üzerine inşa etmiş ve evrensel güzellikleri olan bir inanca sahip olmamıza rağmen; bu ülkede baskın bir inanç tarafından kabul görmemektedir. Bizleri düşmanlığa, birbirini karşı karşıya getirmeye teşvik eden tarikatçılar, yazarlar, araştırmacılar vardır. Bugün de bizleri aşağılayan, anayasanın temel hak ve özgürlüklerinde 216. Maddeye istinaden burada bir toplumu karşı karşıya getirmeye, tahrik etmeye, düşmanlığa teşvik etmekten dolayı kurumlar olarak, Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Merkezi adına, Hacıbektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı, Alevi Kültür Dernekleri ve Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri Genel Merkezi olarak müracaatta bulunduk” dedi.
“VARLIĞIMIZA BİLE TAHAMMÜL ETMEYEN BİR ZİHNİYETLE KARŞI KARŞIYAYIZ”
Güzelgül, İlahiyatçı Yazar Hayrettin Karaman için şu ifadelerde bulundu:
“Bu zat insanlıktan nasibini almış olsaydı; insanları ve inancı bu şekilde hor görmezdi. Her bireyin bir inancı vardır. Bir yığın inanç merkezi vardır. Buna saygı duymamız gerekirken; bunlar insanlıktan nasibini almadıkları için rencide etmektedir, devamlı baskı altında tutmaktadır. Varlığımıza bile tahammül etmeyen bir zihniyetle karşı karşıyayız. Burada kurumlar adına dilekçemizi verdik, kendisini kınıyoruz. Bütün dinler, kültürler, inançlar güzel ahlak ve sevgi üzerine inşa edilmiştir. Varlığı da onun üzerine devam etmektedir. Güzel ahlaktan, sevgiden, barıştan, kardeşlikten yana tavırları yoktur. Biz Alevi kurumları olarak Anadolu’da yaşayan her inançtan, kültürden olanlar kardeşçe yaşama mücadelesi veriyoruz. Kimse bizi vazgeçiremez.”
“NEFRET SUÇUNDA BULUNANLARA KARŞI HUKUKUN BİZDEN ÖNCE ADIM ATMASI GEREKİYOR”
Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez de, Karaman hakkında ceza verilmesi gerektiğini belirterek, şunları kaydetti:
“Sapık zihniyetli birisinin bir açıklamasından ötürü hukuka tekrar başvurduk. Dilerim hukuk bir ceza verir. Bir daha bu sapık zihniyetler böyle açıklamalarda bulunmaz. Türkiye’de demokrasi ve hukukun işleyebilmesi için hukukun taraf olması ve sapık zihniyetlere ceza vermesi gerekiyor. Bu ilktir ve son olmayacağı da belli. Nefret suçunda bulunanlara karşı hukukun bizden önce adım atması gerekiyor. Beklentimiz ceza vermesidir.”
“DAVANIN TAKİPÇİSİ OLACAĞIZ”
Alevi Kültür Dernekleri Başkanı İsmet Kurt ise konunun takipçisi olacaklarını söylerken, “Biz Aleviler olarak bu coğrafyada yüzyıllardır inadına barış, sevgi, kardeşlik derken ne yazık ki kendini bilmez bazı insanların yazıları Alevileri ve çağdaş demokrat Sünni kardeşlerimizi üzmüştür. Bugün bu coğrafyada milyonlarca Kürt-Türk, Alevi-Sünni evliliği varken; bu evlilikten doğan çocukları nasıl ayıracağız? Onun için biz de kendisine yazar diyen şahıs hakkında Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulunduk. Yargının gereğini yapmasını istiyoruz. Takipçisi olacağız” dedi.
Alevi Vakıflar Federasyonu Genel Başkanı Haydar Baki Doğan ve Garip Dede Dergahı Vakfı adına Celal Fırat da önceki günlerde Hayrettin Karaman hakkında suç duyurusunda bulundular.
NE OLMUŞTU?
İlahiyatçı Hayrettin Karaman’ın 2012 yılında verdiği bir fetvada, “Alevilik babadan oğula geçen bir soy, bir kan bağı değildir. İnsan bugün Alevi, yarın dönüp Sünni veya tersi olabilir. Bu gencin ailesi Alevi olmakla beraber gencin kendisi İslam’a Sünniler gibi inanıyorsa, Amentüyü bizler gibi kabul ediyorsa o makbul bir Müslüman’dır. Eğer bilerek Aleviliğini koruyorsa, Alevilere ait olup İslam ile bağdaşması mümkün olmayan inançları ve uygulamaları muhafaza ediyorsa o genç ile Sünni bir kız evlenemez. Durumunuzu buna göre inceler kararı siz verirsiniz.”
Karaman’ın bu ifadeleri toplumun büyük kesimi tarafından tepkiyle karşılandı.
PİRHA- İlahiyatçı Hayrettin Karaman’ın skandal sözleri hakkında suç duyurusunda bulunan Alevi Vakıflar Federasyonu Genel Başkanı Haydar Baki Doğan, Alevilere yönelik aşağılayıcı dilin devletin üst kademeleri tarafından da kullanıldığını belirtti. Doğan, “Esas sorun, din adına konuştuklarını iddia edenlerin kul hakkının yenmemesi, hırsızlık, haksızlık, yolsuzluk ve adaletsizlik yapılmaması yönünde görüşleri dile getirmemesidir” dedi.
Yeni Şafak yazarı ve ilahiyatçı Hayrettin Karaman’ın, “Alevi genç ile Sünni bir kadın evlenemez” sözlerine yönelik tepkiler sürerken; Karaman hakkında peş peşe suç duyurularında bulunuluyor.
Karaman hakkında ilk suç duyurusu geçen günlerde Alevi Vakıflar Federasyonu (AVF) Genel Başkanı Haydar Baki Doğan ile AVF Yönetim Kurulu üyeleri Ali Ulu ve Mehmet Boy tarafından bulunuldu.
Alevi Vakıflar Federasyonu yöneticileri bir inancın aşağılanması ve halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçu işlediği gerekçesiyle Karaman hakkında kamu davası açılarak cezalandırılması talebiyle İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulundu.
Dünyanın dört bir yanında insan ilişkilerinin gerildiğini, toplumsal hayatın da çatışmalı bir hal aldığını belirten AVF Genel Başkanı Haydar Baki Doğan, gerginliğin ilahiyatçılar tarafından yükseltilmesinin ayrı bir sorun olduğunu dile getirdi.
“DEVLETİN EN ÜST KADEMESİ DE ALEVİLERE YÖNELİK AŞAĞILAYICI DİLİ KULLANIYOR”
“Esas sorun, din adına konuştuklarını iddia edenlerin kimin kimle evleneceği, 12 yaşında mı 15 yaşında mı, kimin kimle evlenmesi caizdir gibi boş konular ile uğraşması yerine, kul hakkının yenmemesi, hırsızlık, haksızlık, yolsuzluk ve adaletsizlik yapılmaması yönünde görüşleri dile getirmemesidir” diyen Doğan, Alevilere yönelik kullanılan aşağılayıcı dilin, devletin en üst kademeleri tarafından da sarf edildiğini söyledi. Doğan şöyle konuştu:
“Alevilere karşı kullanılan bu aşağılayıcı dil, bugün sadece kendisine akademisyen ilahiyatçı denen şahıs tarafından değil, daha önce de devletin en üst kademelerindekiler tarafından kullanılmıştı. Bugün biz buraya bu suç duyurusunda bulunarak artık karanlığına kızacağımıza, bir mum yakmalıyız düşüncesiyle geldik.
Bu anlamda Türkiye’nin son derece ciddi bir toplumsal gerginliğe sürüklendiği bir ortamda, tüm toplum kesimlerine ve özellikle hükümete şu çağrıda bulunmak istiyoruz.
Türkiye cumhuriyeti Anayasası’nın maddelerinin uygulanması; Anayasanın 1. maddesi 10. maddesi 24. 90. 138. maddelerinin işletilmesini talep ediyoruz. Anayasanın 90. maddesi Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelere uyma zorunluluğunu getirmektedir. Türkiye’nin de içinde bulunduğu 47 devletin yargıçlarının bulunduğu Avrupa insan hakları Mahkemesi’nin 2016’da yılında vermiş olduğu karar ile Alevilere karşı ayrımcılık yapıldığı tescillenmiştir. Bu kararda Alevilerin cemevlerinin ibadethane olarak kabul edilmesi, Alevilerin inanç önderlerinin çalışmalarının kamu hizmeti olarak kabul edilmesi ve Alevilere devletin genel bütçesinden pay ayrılması yönünde karar vermiştir.
Her ne kadar, Uluslararası Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde Türkiye 127 ülke arasından 105. sıraya düşmüş ise de, Türkiye yargısından umudumuz var.
Bu kararların uygulamaya koyulması ile hükümet, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını uygulayarak Türkiye’de Alevilere karşı bir haksızlığı ortadan kaldırmış olmanın yanı sıra, aynı zamanda Alevilere karşı kullanılan bu çirkin dilin önüne geçip eşitlik ve inanç özgürlüğü temelinde, Türkiye’nin birlik ve beraberliğine katkıda bulunmuş olacaktır.”
İktidara yakınlığıyla bilinen ilahiyatçı yazar Hayrettin Karaman’ın ayrıca kamuya ait Vakıf Katılım Danışma Komitesi Başkanı olduğu ortaya çıktı. Karaman, kendisine ait internet sitesinde, kendisini Sünni olarak ifade eden bir kadının, “Alevi ile evlenilir mi?” yönündeki sorusuna “Eğer bilerek Aleviliğini koruyorsa, Alevilere ait olup İslam ile bağdaşması mümkün olmayan inançları ve uygulamaları muhafaza ediyorsa o genç ile Sünni bir kadın evlenemez” yanıtını vermişti.
Bu arada dün de Garip Dede Dergahı Vakfı Yönetim Kurulu adına Celal Fırat, Hayrettin Karaman hakkında suç duyurusunda bulundu.