Etiket: nefret suçu

  • Sosyal medya üzerinden Alevilere karşı nefret suçu teşhir edildi

    Sosyal medya üzerinden Alevilere karşı nefret suçu teşhir edildi

    PİRHA-Alevilere yönelik kamusal alanda nefret suçu işleyen Mehmet Sait Araz, sosyal medya üzerinden #Alevilik  #HepimizAleviyiz” denilerek teşhir edildi.

    Alevilere yönelik kamusal alanda nefret suçu devam ediyor. İnanç Özgürlüğü Girişimi ekibinden Dr. Mine Yıldırım ve Funda Tekin tarafından kaleme alınan “Türkiye’de Din veya İnanç Temelli Nefret Suçları 2020” raporunda da ortaya çıkan sonuçlara bakıldığında Alevilere dönük nefret suçu ilk sırada yer alıyor.

    Sosyal medyada benzer bir tablo söz konusu. Sosyal medya üzerinden Mehmet Sait Araz isimli bir kullanıcının Alevi inancına yönelik nefret suçu takipçileri tarafından teşhir edildi.

    Alevi inancına dönük nefret söyleminde bulunan Mehmet Sait Araz isimli bir kullanıcının sözlerine karşılık “#Alevilik  #HepimizAleviyiz” denildi.

    Diren KESER/PİRHA

    İLGİLİ HABER

    ‘2020’de en fazla nefret suçuna Aleviler maruz kaldı’

     

  • ‘Alevilere yönelik nefret suçlarında resmi ideolojinin etkisini görüyoruz’

    ‘Alevilere yönelik nefret suçlarında resmi ideolojinin etkisini görüyoruz’

    PİRHA-İHD Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, nefret suçlarına en çok Alevilerin maruz kalmasına ilişkin konuştu. Türkdoğan, Türkiye’de mevcut ceza yasasında sadece 5 maddede nefret suçları düzenlenmiş. Bunlar yetersiz. Ayrımcılığın temelleri arasında ‘inançsızlık, farklı mezhep’ kavramı geçmediği için kapsayıcı olmuyor. Sonucunda ise Alevilere yönelik nefret söylemi hukuksal anlamda karşılığını bulmuyor” dedi.

    İnanç Özgürlüğü Girişimi’nin “Türkiye’de Din veya İnanç Temelli Nefret Suçları 2020” raporunda, en çok Alevilerin nefret suçlarına maruz kaldığı vurgusu yapıldı.

    İHD Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, İnanç Özgürlüğü Girişimi’nin yayımladığı rapordaki tespitlere ilişkin konuştu. Türkdoğan, Alevilerin Türkiye’de sayısal olarak ciddi bir nüfusa sahip olduğuna işaret ederek “Geniş nüfusa rağmen en çok dışlananların başında Aleviler geliyor” dedi.

    NEFRET SUÇLARINDA RESMİ İDEOLOJİNİN ETKİSİ!

    Öztürk Türkdoğan, iktidarın, farklı inançlara yönelik bakışına işaret ederek şunları söyledi:

    “Türkiye’de resmi ideoloji Sünni Müslümanlığın devletleşmiş halini benimsiyor ve bunu da Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığı ile yürütüyor. Böyle olunca Alevilerin eşit yurttaşlık hakkı talepleri resmi olarak kabul edilmiyor. Alevilerin sadece inançla ilgili talepleri değil, aynı zamanda Aleviliğin kültürel yanı da oldukça gelişmiştir. Bu bakımdan Alevilerin talepleri kabul edilmediği için onlara dönük her türlü dışlayıcı, aşağılayıcı söylem, bir nefret söylemi olarak karşımıza çıkıyor. Burada da resmi ideolojinin etkisini görüyoruz.

    Ayrıca Aleviler zorunlu din derslerine itiraz ettikleri için, Alevi çocukları, zorunlu din dersi uygulamasına maruz kaldıkları ve karşılaştıkları muameleler nedeniyle de nefret söylemine maruz kalıyorlar.”

    “NEFRET SUÇLARININ BİRÇOĞU GÖRÜNÜR OLMUYOR”

    Avukat Öztürk Türkdoğan, iktidar tarafınca Alevilere yönelik nefret suçlarının gizlendiği ihtimaline dair de konuştu. Türkdoğan, Türkiye’de mevcut ceza yasasında sadece 5 maddede nefret suçlarının düzenlenmiş olduğunu belirterek şöyle devam etti:

    “Nefret suçlarına dönük yapılan düzenlemeler yetersiz. Ayrımcılığın temelleri arasında inançsızlık, farklı mezhep kavramı geçmediği için bu nedenle de kapsayıcı olmuyor. Olmadığı için de Alevilere yönelik nefret söylemi bazen hukuksal anlamda karşılığını bulmuyor. O nedenle bütün bu yasaların yeniden düzenlenmesini, nefret suçlarının ise apayrı bir başlıkta düzenlenmesini ve nefret söyleminin yasaklanmasını istiyoruz. Bunun için de Anayasada ayrımcılığın temellerinin sayıldığı, yani anayasanın 10. Maddesinde Aleviler gibi farklı inanç ve kültürlerin eşit olduğunu belirten genel bir eksikliğin giderilmesi gerekiyor. Yani bu durum inançtır, inançsızlıktır, kültürel davranıştır, bunu çeşitlendirebilirsiniz. Çünkü Alevilerin hepsi kendisini sadece bir inanç biçiminde tanımlamıyor. Aleviliği bir tür kültürel yapı olarak da tanımlayan var.

    Nefret suçlarının birçoğu açığa çıkmıyor. Çünkü insanlar, yasal koruma altında olmadığı için birçok nefret söylemi, şikayet konusu olmadığı için açığa çıkıp görünür olmuyor.”

    “ALEVİ TOPLUMUNUN TALEPLERİNE DESTEK OLUNMASI GEREKİR”

    Nefret suçlarının ortadan kalkması için kamuoyuna düşen görevleri de sıralayan Öztürk Türkdoğan, son olarak öneride bulundu:

    “Öncelikli yapılması gereken, Türkiye’deki bütün farklı inançların, farklı etnik ve dil gruplarının yasal koruma altına alınması olmalı. Çözüm yolu buradan geçer. Alevi örgütlerinin talepleri var. Onların eşit yurttaşlık talepleri var. Bu taleplere destek olunması gerekir.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

    İlgili haber: ‘Alevilere yönelik nefret suçlarında resmi ideolojinin etkisini görüyoruz’

    https://cp-test.pirhaberajansi.com/alevilere-yonelik-nefret-suclarinda-resmi-ideolojinin-etkisini-goruyoruz-290496.html/02/10/2021/

  • ADFE Başkanı Fırat’tan, Alevilere hakaret eden şahıs hakkında suç duyurusu

    ADFE Başkanı Fırat’tan, Alevilere hakaret eden şahıs hakkında suç duyurusu

    PİRHA-Enes Kaya isimli şahsın Alevilere yönelik hakaret içeren paylaşımları ile ilgili olarak Alevi Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı Celal Fırat suç duyurusunda bulundu.

    Enes Kaya isimli şahıs geçen günlerde Twitter hesabı üzerinden Alevilere yönelik hakaret içeren paylaşımda bulunmuştu.

    Alevi Dernekleri Federasyonu (ADFE) Genel Başkanı Celal Fırat ve avukatları, Enes Kaya hakkında bugün suç duyurusunda bulunduklarını açıkladı.

    “NEFRET SÖYLEMİNDE BULUNANLAR CEZASINI ÇEKMELİ”

    PİRHA‘ya konuşan Fırat, kurumları bünyesinde kurdukları komisyon ile bundan sonra nefret söylemlerini takip edeceklerini söyledi. Enes Kaya isimli kişi hakkında da suç duyurusunda bulunduklarını ifade eden Fırat, şöyle konuştu:

    “Nefret söylemleri özellikle sosyal medya üzerinden farklı boyutlara ulaştı. Dedikodu üzerinden algı yaratmaya çalışıyorlar. Gerek kişisel gerekse de kurumlarımızı itibarsızlaştırma. Geçenlerde Enes Kaya isimli biri Alevilere yönelik onlarca nefret söylemi içeren paylaşım yapmış. Geçtiğimiz günlerde yine bir kişi Alevilerle ilgili benzer paylaşım yaptıktan sonra şaka yaptığını söyledi ve serbest bırakıldı.

    Nefret söyleminde bulunanlar bu şekilde bırakılmamalı. Sosyal medyadaki bir paylaşım nedeniyle insanlar ‘hakaret’ iddiasıyla içeri alınıyorlar. Ki kimsenin kimseye hakaret hakkı yok zaten. Ama nefret suçlarına hiçbir ceza verilmiyor. Karşı cenaha dair bir paylaşım yapanlar şikayet dahi edilmeden apar topar gözaltına alınıyor. Biz bu anlamda adaletin herkese uygulanmasını talep ediyoruz.

    “NEFRET SÖYLEMLERİNE KARŞI KURUMUMUZDA KOMİSYON KURDUK”

    Alevi gelenek ve göreneklerine ve insanlığa karşı nefret söylemlerine dair kurumumuzun bünyesinde bir komisyon kurduk. Avukat arkadaşlarımız bu meseleler ile ilgili bundan sonra yoğun bir şekilde suç duyurularında bulunacaklar. İthamlarda bulunanlar söylediklerinin hesabını yargı önünde vermek zorunda.”

    BARIŞ KOP / İSTANBUL

  • ‘2020’de en fazla nefret suçuna Aleviler maruz kaldı’

    ‘2020’de en fazla nefret suçuna Aleviler maruz kaldı’

    PİRHA- İnanç Özgürlüğü Girişimi tarafından “Türkiye’de Din veya İnanç Temelli Nefret Suçları 2020” raporu yayımlandı. Raporda nefret suçlarına en çok Alevilerin maruz kaldığı tespit edildi.

    İnanç Özgürlüğü Girişimi ekibinden Dr. Mine Yıldırım ve Funda Tekin tarafından kaleme alınan “Türkiye’de Din veya İnanç Temelli Nefret Suçları 2020” raporu yayımlandı.

    POLİS VE ADLİ İSTATİSTİKLERE NEFRET SUÇU SINIRLI YANSIYOR

    Türkiye’de Nefret Suçuna İlişkin Resmî Veriler Araştırmalar nefret suçlarının, genel olarak, olduğundan daha az rapor edildiğinin gösterildiğine dikkat çekilen raporda, polis ve adli istatistiklerde nefret suçu kaynaklı mağduriyetin ancak sınırlı bir resmini ortaya koyduğu aktarıldı.

    2020 YILINDA EN ÇOK NEFRET SUÇUNA MARUZ KALAN KESİM ALEVİLER

    Türkiye’de Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığının nefret suçlarıyla ilgili veri toplama ve kaydetme sistemi kullandığı ancak ne Adalet Bakanlığının ne de İçişleri Bakanlığının sisteminde bu verilen olmadığının belirtildiği raporda, elde ettikleri bilgilerle yazımın tamamlandığı ifade edildi.

    2020 yılında en çok nefret suçuna maruz kalan kesimin Aleviler olduğunun ortaya çıktığının vurgulandığı raporda, “Sonuç ve Tavsiyeler’ bölümündeyse şunlar yer aldı:

    “Türkiye’de nefret suçu ile mücadelenin bütünlüklü bir şekilde geliştirilmesine ihtiyaç duyuluyor. Din veya inanç temelli nefret suçlarının izlenip raporlanmasına ve etkili bir şekilde soruşturulmasına, zarara ilişkin tazmin ve önlenmesine ve mağdur olanların desteklenmesine yönelik bütünsel bir yaklaşım ve din veya inanç toplulukları ve sivil toplum kuruluşları arasında iş birliğiyle yürütülecek çalışmalar nefret suçlarının ortadan kaldırılması için önem taşıyor.

    AGİT/DKİHB tüm bu unsurlara ilişkin standartlar ve pratik bilgiler içeren pek çok kaynak sunuyor. Nefret suçu ile mücadele ve bu suçları önleme bir lütuf değil devletlerin hukuki yükümlülüğü. Bu yükümlülükler hem kolluk kuvvetleri hem de savcılık makamları için önemli sorumluluklar getiriyor.

    Türkiye’de nefret suçu mevzuatı yeterli olmaktan uzak ve ivedilikle kapsamlı bir mevzuat düzenlemesi yapılmasına ihtiyaç duyuluyor. Nefret suçlarına ilişkin veriler sınırlı ve etkin bir kayıt sisteminin oluşturulması önemli bir ihtiyaç olarak öne çıkıyor.

    2020 yılında din veya inanç temelli nefret saikiyle gerçekleşmiş nefret suçları/olayları ölüm tehdidi de dahil olmak üzere tehdit, ibadet yerleri ve mezarlıklara zarar verme, hakaret ve mala ve eşyaya zarar verme suçlarını içeriyor. Bu suçların Alevi, Hristiyan ve başörtüsüne karşı önyargı saiki içerdiği görülüyor. İzlenen dönemde elde edilen verilerin yaşanan olayların bütün resmini yansıtmadığı düşünülüyor. Bunun nedeni ihbar ve farkındalık düzeyinin düşük olması olabilir. İçişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı nefret suçuna ilişkin veri istatistiklerini kamuyla paylaşmadığı için de resmî veriler bilinmiyor. Yukarıda ortaya konduğu üzere sivil toplum ve din veya inanç toplulukları içinde genel olarak nefret suçları ve özel olarak da din veya inanç temelli önyargı saikiyle işlenmiş nefret suçları konusunda izleme çalışması oldukça sınırlı. Bu konuda farkındalık yükseltme ve kapasite geliştirmeyle birlikte iş birliği içinde yürütülecek çalışmalara ihtiyaç duyuluyor. İhbarlar üzerinden izleme yapılabileceği gibi mağduriyet anketi uygulamaları da destekleyici olabilir.”

    (HABER MERKEZİ)

     

  • İzmir’de Alevi aileye yönelik nefret söylemi: Buradan çıkıp gidin pis Aleviler!-VİDEO

    İzmir’de Alevi aileye yönelik nefret söylemi: Buradan çıkıp gidin pis Aleviler!-VİDEO

    PİRHA- İzmir’in Buca ilçesindeki bir apartmanda oturan Özbey ailesi, Alevi ve Kürt olmalarından kaynaklı 2 yıldan bu yana üst kat komşularının hakaretlerine ve yoğun sözlü tacizine maruz kaldıklarını iddia etti. Özbey ailesi son olarak üst kat komşularının, ‘Buradan çıkıp gidin pis Aleviler, sizi buradan göndereceğim’ gibi nefret söylemleri ile kendilerini hedef aldığını kaydetti. Nefret söylemi sonunda yargıya taşındı. 

    İzmir Buca’ya bağlı bir apartmanda oturan Malatyalı Özbey ailesi, Alevi ve Kürt kimliğinden kaynaklı üst katlarında oturan komşularının yoğun tacizine ve nefret söylemlerine maruz kaldıklarını iddia etti. Özbey ailesinden Ebru Özbey, üst katlarındaki oturan şahsın 2 yıldan bu yana belli saat aralıkları ile ağır cisimlerle tavanlarını vurduklarını, gece yarısı zillerini çalıp kaçtığını, kendilerine ait eşyalara zarar verdiğini ve yoğun hakaretlerine maruz kaldıklarını dile getirerek can güvenlikleri olmadığını belirtti.

    Yakın zamanda üst katlarında oturan şahsın bina boşluğunda kendilerine, ‘Buradan çıkıp gidin pis Aleviler, sizi buradan göndereceğim. Bunların TC kimlik numarası bile yoktur’ gibi nefret söylemleri ile karşılaştıklarını iddia eden Ebru Özbey konuyu yargıya taşıdıklarını kaydederek, Alevilerin desteğine ihtiyaçları olduğunu ifade etti.

    “GECELERİ CAMLARIMIZI ÇALIYORLARDI, BAĞLAMA SESİNDEN RAHATSIZ OLUYORLARDI”

    Taşınmalarının üçüncü yılında üst katlarında oturan ve FETÖ operasyonunda tutuklanan astsubayın, operasyon sabahında giriş katı olmalarından kaynaklı polise kapıyı açmalarından kaynaklı kendilerine düşman kesildiğini ve gece yarısı zillerini üst üste çalarak kaçtığını kaydeden Özbey, şöyle devam etti:

    “Biz Malatyalıyız. 5 yıldır bu binada ikamet ediyoruz. 2 yıldan fazladır biz burada sıkıntı yaşıyoruz, bir zulme maruz kalıyoruz. Ben taşındıktan sonra gelen kiracı Astsubaydı. Yeni evliydi buraya taşındılar. FETÖ operasyonunda giriş katı olduğu için polis benim zilimi çaldı. Sivil kıyafetlere sahiptiler kendilerinin polis olduklarını söyleyerek kimliklerini gösterdiler. 2. kattaki astsubay kapıyı açmamış. Kimliklerini göstererek polise yardımcı olmak zorundasınız dediler. Biz de kapıyı açtık. Kendisi 6-7 ay kadar zannedersem cezaevinde kaldı daha sonra çıktı. Bu şekilde başladı bir şeyler yapmaya. Gece saat 4.00’te 7-8 kere gece zillerimiz çalınmaya başladı. Benim babam bağlama çalıyor babamın saz çalmasından dolayı rahatsız olduğunu dile getirdiler. Gece odamın camına vurularak kaçılıyordu. Arka tarafta kamera olmadığı için orayı görmüyor. Tabi ispat edemedik. Daha sonra bu aile çıkıp gitti” diye konuştu.

    “ALEVİ DEYİŞLERİ VE ZAZACA DİNLEDİĞİMDE TAVANA SERT BİR CİSİMLE VURULUYORDU”

    Özbey, daha sonra üst katlarına taşınan yeni kiracının da rahatsızlık vermeye devam ettiğini ve tadilat sürecinin 3 ay boyunca geceleri sürdüğünü söyledi. Alevi deyişleri dinlediği andan itibaren tavanlarına sert bir cisimle vurulduğunu belirten Özbey, “Getirdiği eşyaları matkap ve kesici alet kullanarak montajlaması 3 ay boyunca geceleri sürdü. Alevi semah deyişlerimizi, nefeslerimizi  dinleyen bir insanım. O sırada yere bir şeylerin düştüğünü fark ettim, her müzik açtığımda bir şeyler düşüyor. Artık ben de bir soru işareti oluşturmaya başladı. Gece ve gündüz her girdiğimiz odada yere zemine 30-40 kg olduğunu düşündüğüm demir benzeri ağır ve sert cismi vuruyordu. Bunu periyotlar halinde her 1 saatte bir yapmaya başladı. Bizi uykusuz bırakıyor, sinir sisteminizi rahatsız edip korkutuyordu. Adam ve eşi evde olmadığı zamanlar kayınvalidesi dahi tavana sert bir cisimle vuruyordu. Özellikle Alevi müzikleri ve Zazaca türküler açtığımda tepemizde defalarca sert bir cisimle vuruluyordu” dedi.

    “‘BURADAN ÇIKIP GİDİN PİS ALEVİLER, SİZİ GÖNDERECEĞİM’ DEDİ”

    Kardeşi ile ev bakmaya çıktıkları anda üst kattaki bu şahısın alenen kendilerine, ‘Buradan çıkıp gidin pis Aleviler, sizi buradan göndereceğim’ dediğini vurgulayan Özbey, konuyu yargıya taşıdıklarını sözlerine ekleyerek, şunları kaydetti:

    “Ev sahibine Alevi olduğumuz için bunların yapıldığını söyledik. Kendisi de Alevi ama bize sahip çıkmayarak evi boşaltmamızı istedi. Apartmanın çoğu Karadenizli ve herkes birbirini kolluyor. Artık tartışmalar olmaya başladı. Yaptıklarını kabul etmiyordu. Aslında bu sıkıntılardan sonra onların da tercihi bizim buradan taşınmamızdı. Çünkü binadaki tek Alevi benim. Herkes Karedenizli. Bu kişiler merdiven temizliğine gelen kadına, ‘Siz Karadenizliler ile daha iyi anlaşırsınız, o Doğu kökenlidir..’ söyleminde bulunmuşlar. Daha sonra kardeşim kendisi ile de konuştu hiçbir şekilde çözüm bulunamadı. Biz kardeşim ile ev bakmaya giderken üst kattaki bu şahıs, ‘Buradan çıkıp gidin pis Aleviler, sizi buradan göndereceğim’ dedi. Artık söylemekte bir şey yok. Alevi olduğumuz için istenmediğimizi son dakika anladık. O arada kardeşim geldi aralarında bir arbede yaşandı, kardeşim mahkeme yoluna gitti. Mesele yargıya taşındı.”

    “ALEVİ KİMLİĞİNDEN DOLAYI ZULME UĞRADIK, DESTEK BEKLİYORUM”

    Son olarak üst kattaki komşunun kendileri için, ‘Bunlar TC kimlik numaralarını söylesinler’ dediğinin altını çizen Özbey bunun Alevi ve Kürt kimliğinden kaynaklı söylendiğine işaret etti. Özbey, yargıya taşınan bu nefret suçunda Alevilerin desteğini beklediğini kaydederek şunları söyledi:

    “3. katta komşum sesleri duyduğunu itiraf ediyor ama kimse gerçekte bunu söylemiyor. Tabi Karadenizli olduğu için üst katlar onlarla birlikte. Adamın zaten bahçede, ‘Bunlar gitsinler istemiyoruz, taşınsınlar. Bunlar TC kimlik numaralarını söylesinler’ dediğini açık olan penceremden ayrıca kulaklarımla duydum. Bu söylemlerinin hepsi savcılık kayıtlarında var. Savcı can güvenliğimiz olmadığı nedeniyle ailemize 1 aylık koruma tedbiri aldırdı. Hani hep biz sindirilmiş bir halk olduğumuz için bir şey diyemedim. Alevi ve Kürt kökenli olduğum için soyutlanıyorum, ötekileştiriliyorum. Bu bir insanlık suçudur. Ben bunu söylemeye utandım, ama onlar söylemekten utanmadı. Alevilerin, Alevi kurumlarının desteklerini bekliyorum. Bizim burada iki yalnız kadın olduğumuzu gördüler. Bu zulmü çok rahat bir şekilde yapabildiler.”

    Bu arada, nefret söylemi iddialarını sormak için ulaşmaya çalıştığımız şahısların, bayram tatilinden bu yana bulundukları adreste olmadıkları için sorularımızı yöneltemedik.

    Önemli: Karakol ve savcılık ifadeleri tutanağında nefret söyleminde bulunduğu iddiasında ismi geçen şahısların isim soyisim, kimlik numarası, adres, doğum yeri vb. bilgileri kişilik hakları kapsamında kapatıldı.

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

     

  • Hubyar Sultan AKD, ırkçı doktor hakkında suç duyurusunda bulunacak

    Hubyar Sultan AKD, ırkçı doktor hakkında suç duyurusunda bulunacak

    PİRHA- Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği, Twitter üzerinden 2013 ve 2014 yılında paylaşıldığı görülen tweet’lerde Kürtlere ve Alevilere yönelik cinsiyetçi ve ırkçı ifadeler kullanan doktor hakkında suç duyurusunda bulunacağını açıkladı. 

    İstanbul İl Ambulans Komuta Kontrol Merkezi Başhekimi Dr. Adil Yetiş Sarıhasanoğlu‘na ait olduğu iddia edilen sosyal medya paylaşımları büyük tepkiye neden oldu.

    Twitter üzerinden 2013 ve 2014 yılında paylaşıldığı görülen tweet’lerde Kürtlere ve Alevilere yönelik cinsiyetçi ve ırkçı ifadeler kullanılmış.

    Skandal paylaşımlara ait görsellerin ortaya çıkması üzerine sosyal medya kullanıcıları ve Aleviler sözkonusu paylaşımların sahibi olduğu öne sürülen Adil Yetiş Sarıhasanoğlu’na büyük tepki gösterdi.

    Bir tepki de Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Yönetim Kurulu’ndan geldi.

    Açıklamada şunlar ifade edildi:

    “2013-2014 yıllarında yaptığı sosyal medya paylaşımlarında ırkçı ve cinsiyetçi söylemlerle ayrımcılık yapan İstanbul İl Ambulans Komuta Merkezi Başhekimi Dr. Adil Yetiş Sarıhasanoğlu’na bugün ulaşma çabamız sonuçsuz kalmış ve konuyla ilgili geri dönüş yapmamıştır.
    Derneğimiz, işlemiş olduğu nefret suçundan dolayı kendisi hakkında suç duyurusunda bulunacaktır. Nefret suçu işlemiş ve ayrımcılık yapan birisinin Sağlık Bakanlığı bünyesinde halen terfi edilerek kariyerine devam etmesi de ayrı bir sorundur. Konuyla ilgili Sağlık Bakanı’ndan ivedi bir açıklama ve yargının da kamu personelinin bu kadar alenen işlediği nefret suçu için harekete geçmesini bekliyoruz.”

    PİRHA/ İSTANBUL

     

  • DAD’tan nefret suçuna maruz kalan Cemal Uçarman’a dayanışma ziyareti

    DAD’tan nefret suçuna maruz kalan Cemal Uçarman’a dayanışma ziyareti

    PİRHA-Demokratik Alevi Dernekleri Eş Başkanı Saime Topçu, DAD Sarıgazi temsilcisi Mehmet Yıldız, DAD Eyüp şubesinden İmam Balsever ve Uğur Bilgin, inancı sebebiyle komşusu tarafından şiddete maruz kalan Cemal Uçarman’ı ziyaret etti.

    Türkiye’de Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Devlet tarafından inancı ve ibadethanesi kabul edilmeyen Aleviler, okulda, sokakta, işyerinde, hastane, mahallede, yaşadığı apartmanda aşağılanıyor, hor görülüyor, hakarete uğruyor.

    İstanbul Avcılar’da yaşayan Tiyatro Sanatçısı Cemal Uçarman da nefret söylemlerine ve saldırıya maruz kaldı.

    Demokratik Alevi Dernekleri Eş Başkanı Saime Topçu, DAD Sarıgazi temsilcisi Mehmet Yıldız, DAD Eyüp şubesinden İmam Balsever ve Uğur Bilgin, komşusu tarafından şiddete maruz kalan Cemal Uçarman’a dayanışma ziyaretinde bulundu.

    “ALEVİLERİ ÇETE SALDIRILARI DEĞİL PASİFLİK VE ÖRGÜTSÜZLÜK ÖLDÜRECEKTİR”

    DAD Eş Başkanı Saime Topçu, Alevilerin yüzyıllardır her türlü baskı, asimilasyon ve katliamlara maruz kaldığını belirterek şunları söyledi:

    “AKP-büyük ortak MHP iktidarı ile ve Kürtler ve Aleviler üzerinden kaos yaratmak ve nefret suçunu körükleyen bir yerdedir. Karşıtlık geliştirip algıyı Kürtler ve Aleviler üzerine kaos planları yaparak Alevileri sindirmek ve tedirgin etmektir. Unutulmamalıdır ki Alevileri sindirmek, pasifize etmek isteyen tekçi anlayış Alevileri hedef haline getirmektedir. Alevileri çete saldırıları değil pasiflik ve örgütsüzlük öldürecektir.

    Alevi tarihine baktığımızda fark edilen ilk şey, Aleviliğin ancak ve ancak haksızlığa, zulme, adaletsizliğe, sömürü ve soykırımcılığa karşı direnirse varlığını sürdürebildiğidir. Aleviler, Aleviliği var eden değerlerin kendilerine yüklediği görev ve sorumlulukları yerine getirdiği kadar etkili bir güç oldukları da bilinçli ve örgütlü olduklarında güç elde edebilirler. Zaman ayrışma birleşme zamanıdır bütün Alevi kurumları bir araya gelip nasıl örgütleneceğimizi nasıl bir yol yöntem geliştireceğimizi tartışmalıyız.

    “BİN YILLIK BİTMEYEN BİR ÖFKE”

    Komşusu tarafından nefret suçuna maruz kalan Cemal Uçarman ise şunları söyledi:

    “Yaşanan bin yıllık bitmeyen öfkedir. Burası bir Bektaşi köyüdür, herkes bunu bilir. Burada Ensar Vakfı’nın yuvalanması manidardır. Bu dünya herkese yeter. Bir topluma kendi inancını dayatması doğru değildir. Sorunu çözmek üzere kendisiyle Bir gün önce konuştuk. Ben, Pir Sultanın torunuyum. Bizim köpeklerimiz bile haram yemez, rahat olun, dert etmeyin demiştim. Bir duvar meselesi bahane edilerek canıma kast edilmesi 30 yıldır içinde bulundurduğu kini, inancım esas alarak nefret suçuna maruz kalmam da ayrıca üstünde düşünülmesi gereken durumdur. Biz Aleviler, ayrı düşünmek yerine ortaklaşmak zorundayız. Tarih bize örgütlü olmayı dayatıyor.”

    PİRHA/İSTANBUL

  • Tiyatro sanatçısı Uçarman’ı ‘kafirler, kızılbaşlar’ diyerek keserle saldırıp taşladılar

    Tiyatro sanatçısı Uçarman’ı ‘kafirler, kızılbaşlar’ diyerek keserle saldırıp taşladılar

    PİRHA-Tiyatro sanatçısı Cemal Uçarman, komşusu tarafından saldırıya uğradı. Komşusunun kendisine keserle saldırdığını söyleyen Uçarman, “Komşumun eşi ile yanında bulunan kadınlar da beni ‘kafirler, kızılbaşlar’ diye taşladılar” dedi. Üç dişi kırılan Uçarman “Nefret suçu üzerine şikayetçi oldum” dedi. 

    Türkiye’de Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Devlet tarafından inancı ve ibadethanesi kabul edilmeyen Aleviler, okulda, sokakta, işyerinde, hastane, mahallede, yaşadığı apartmanda aşağılanıyor, hor görülüyor, hakarete uğruyor.

    İstanbul Avcılar’da yaşayan Tiyatro Sanatçısı Cemal Uçarman da nefret söylemlerine ve saldırıya maruz kaldı.

    Komşusu tarafından dün saldırıya uğrayan Uçarman, yaşananları PİRHA‘ya anlattı.

    “KOMŞUM KESERLE BANA SALDIRDI”

    Uçarman, kendisine nefret söylemlerinde bulunan ve keserle saldıran komşusunun 3 ay Almanya’da yaşadığını, geri kalan zamanlarda ise Türkiye’ye geldiğini belirterek, yaşananları şöyle aktardı:

    “Yaşanan olayın öncesinde arkadaşlarımız, dostlarımız evimize geldiğinde etrafımızda sürekli söylenerek dolaşıyordu. En son bir hafta önce bana ‘komşu benim evimin sınırlarına geçmişsiniz’ dedi. Ben de yetkili kişiler tarafından gelinip yerlerin belirlenmesi ve ardından herkesin sınırına duvar örülmesi önerisinde bulundum.

    Dün arkadaşımla otururken sesler duydum ve baktığımda annemle tartıştığını, babamı itmeye çalıştığını gördüm. Annem ve babam 94-95 yaşlarında insanlar. Tartıştığı mesele yine bahçe sınırı meselesiydi. Benim yine ölçeriz, belirleriz dememe kalmadan keserle bana saldırdı.”

    “BENİ ‘KAFİRLER, KIZILBAŞLAR’ DİYEREK TAŞLADILAR”

    Uçarman, komşusunun kedisine keserle saldırmasının ardından eşinin ve yanındaki kadınların kendisini “kafirler, kızılbaşlar” söylemleriyle taşlamaya başladıklarını ve araya komşuların girdiğini söyledi.

    Olayın ciddi bir boyutta yaşandığını ve polislerin geldiğini belirten Uçarman, “Üç tane dişim kırıldı, dudağım patladı, gözüm morardı. Hastaneye gittim, rapor aldım. Yarın tomografiden net rapor çıkacak. Nefret suçu üzerine şikayetçi oldum. Çünkü eşi de kendisi de bana “kafirler, kızılbaşlar” diye saldırdılar” dedi.

    Diren SATI/ İSTANBUL

  • CHP’li vekillerden ‘Alevi köyüne okul yaptırmam’ diyen müdüre tepki

    CHP’li vekillerden ‘Alevi köyüne okul yaptırmam’ diyen müdüre tepki

    PİRHA-Elazığ’ın merkeze bağlı Uzuntarla Köyü’nde bulunan bir köy okulunun ihaleye gidilmesine rağmen yeniden yapımının Milli Eğitim Müdürü tarafından ‘Alevi köyüne okul yaptırmam’ denilerek engellendiği iddiası tepki çekmeye devam ediyor. CHP Milletvekilleri Ali Şeker, Mahmut Tanal, Sezgin Tanrıkulu ve Murat Emir, “Yapılan hukuken suçtur. Bir nefret suçu işlenmiştir. O müdür derhal görevden alınıp yargılanmalıdır” diyerek tepkilerini dile getirdiler.

    Elazığ’ın merkeze bağlı Uzuntarla Köyü’nde bulunan bir köy okulu, 2020 yılında yatırım programına girdi. Ancak kentte meydana gelen depremin ardından okulun ağır hasar aldığı söylenerek yıkımına karar verildi. Okulunun tekrar yapımı için TOKİ tarafından ihalesi yapıldı. Elazığ İl Milli Eğitim Müdürü Feyzi Gürtürk tarafından okulun yapımın engellenmeye çalışıldığı öne sürüldü. Uzuntarla köyü muhtarı Ali Özarslan, Elazığ İl Milli Eğitim Müdürü Feyzi Gürtürk’ün ‘Alevi köyüne okul yaptırmam’ dediğini iddia etti.

    Yaşanan bu olaya tepkiler çığ gibi büyürken bir itiraz da Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Milletvekillerinden geldi. PİRHA‘ya konuşan CHP’li vekiller bu yapılanın en başta insan haklarına aykırı olduğunu belirterek, Milli Eğitim Müdürü Feyzi Gürtürk’ün bir an önce görevden alınarak, yargılanması gerektiğini vurguladılar.

    “BU KARDEŞLİĞE, BARIŞA, HUZURA, MUTLULUĞA, HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜNE AYKIRIDIR”

    CHP İstanbul Milletvekili Ali Şeker bu bakış açısının sorunlu olduğunu eğitimin herkesin hakkı olduğunu söyleyerek, “İktidar Alevi köylerine okul yaptırmama meselesi dışında tüm köy okullarını kapatmaya çalışıyor. Bütün köylerin eğitim hakkı aslında ellerinden alınıyor. Ama bu olayda özellikle Alevi köyü olduğundan da bahisle okul yaptırmamayı söz konusu etmesi kabul edilemez. Milli Eğitim Müdürü görevinden alınmalıdır. Böyle bir ayrımcılığı hiç kimse hak etmiyor” dedi.

    CHP İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal ise, yapılanın anayasal bir nefret suçu olduğunu dile getirerek şunları ifade etti:

    “Bu bir nefret suçudur. Bu bir ayrımcılıktır. Anayasadaki eşitlik maddesine aykırıdır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırıdır. Anayasayı ihlal suçu işlemiştir bu müdür. Bu durumda kimsenin şikayeti beklenmeksizin savcıların harekete geçmesi ve işlem başlatılması gerekiyor. Derhal görevden alınması, soruşturma başlatılması ve cezalandırılması gerekiyor. Şu dakika itibarıyla meslekten men edilmesi gerekiyor. Bu kişinin yaptığı bu toplumu ayrıştıran, toplumu ötekileştiren, toplumu bölen bir eylemdir. Bu kardeşliğe, barışa, huzura, mutluluğa, hukukun üstünlüğüne aykırı bir durumdur ve her türlü kötülüğü körükler. Milli Eğitim Bakanı bir açıklama yapmalı ve bu kişiyi görevden almalıdır.”

    “BÜTÜN KAMUSAL ALANLARDA ALEVİLERE YÖNELİK AYRIMCILIK YAPILIYOR”

    CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu da, Türkiye’de hayatın her alanında Alevilere yönelik ayrımcılık yapıldığını vurgulayarak, şunları aktardı:

    “Türkiye’de Alevi inancına mensup yurttaşlarımıza karşı kamu hizmetine girmede, yükselmede, kamusal hizmetlerden yararlanmada bir ayrımcılık yapılıyor. Bunu birçok kez parlamentoda ifade ettim. İnsanların inancına göre ayrımcılığa maruz kalması, Adalet ve Kalkınma Partisi döneminde Alevi yurttaşlarımızın üzerinde çok belirgin hale geldi. Bütün kamusal alanlarda altını çizerek söylüyorum; kamu hizmetine girmede ve kamu hizmetinde yükselmede görünen hiçbir alanda Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidarı döneminde, Alevi inancına mensup yurttaşlarımız etkin yerlerde olamadılar. Bunun liyakatle bir alakası yok, siyasal bir tercih nedeniyle oldu.

    Alevi yurttaşlarımızın yaşadığı kırsal alanlardaki köylere götürülen hizmetler bakımından da bu böyle. Bu konuda belirgin ve kamuoyuna yansıyan çok gerçekçi bilgilerde var. Bunlar üzerine şimdi ise Elazığ’da Milli Eğitim Müdürü’nün söylediği iddia edilen sözler var. Kendisi öyle olmadığını ifade ediyor, bu konuda açıklama yapması gereken Milli Eğitim Bakanlığı’dır. Milli Eğitim Bakanlığı bu ağır iddianın gerçek olup olmadığını araştırmak ve soruşturmak zorundadır. Ayrıca bu iddialardan sonra da her ne olursa olsun Elazığ’da o köye mutlaka okulun yapılması gerekir. Türkiye’de her yatırım doğru yapılıyor da bir köye okul yapılması mı yanlış yatırım oluyor? Bu iddia yanlış olsa dahi o köye okulun yapılması gerekli.”

    “SON DÖNEMDE ÖZELLİKLE YERELLERDE BU TÜR AYRIMCILIKLAR YAPILIYOR”

    CHP Ankara Milletvekili Murat Emir, Alevi yurttaşların birçok alanda eşitsizliğe maruz kaldığını belirterek, “Bu söz doğru ise durum son derece vahim. Böyle bir kişinin bir dakika bile bu görevde bulunmaması gerekir.  Tabi diğer yandan bu bir devlet politikası. Özellikle AKP Hükümeti sırasında Alevilere dönük olarak birçok ayrımcılığın ve eşitsizliğin yapıldığını zaten biliyoruz ve özelliklede bu yerel kamu yöneticilerden son derece yaygın bir biçimde yapılıyor. Buda o örneklerden biri. Böylesine bir ayrımcılığı yapan ve bunu söylemekten çekinmeyen bir anlayışın orada bir dakika bile oturmaması gerekir” diye konuştu.

    Melis CİDDİOĞLU-Pınar AKYÜZ/PİRHA

    İlgili Haberler

    Alevi kurum başkanlarından, ‘Alevi köyüne okul yaptırmam’ diyen müdüre tepki
    Özen: ‘Alevi köyüne okul yaptırmam’ diyen Feyzi Gürtürk’ü görevden alacak mısınız?
    Kenanoğlu’ndan önerge: Alevi köyüne okul yapımını Milli Eğitim Müdürü neden engelliyor?
    ‘Elazığ Milli Eğitim Müdürü, Alevilere yönelik nefret suçu işlemiştir görevden alınmalı!’
    Akbulut ve Geçmez’den o müdüre tepki: Alevilere saldıranlar terfi alıyor

  • ‘Alevilerin toplumsal hafızası ve değerleri katliamlar ve asimilasyonla yok edilmek isteniyor’

    ‘Alevilerin toplumsal hafızası ve değerleri katliamlar ve asimilasyonla yok edilmek isteniyor’

    PİRHA- Yazar Temel Demirer, Alevilerin toplumsal hafızasının ve değerlerinin katliamlar ve asimilasyonla yok edilmek istendiğine dikkat çekerek, “Türkiye’yi katliamlar coğrafyasına dönüştüren bu tarihlerle yüzleşilmeli ve gerçekler açıklığa kavuşturulmalıdır. Aksi takdirde, Türkiye’de toplumunun güvenliği sağlanamaz, bu tür katliamlara yaşam alanları açılmaya devam eder” dedi.

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırılarına maruz kalan toplumlardan biri de Aleviler. Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Devlet tarafından inancı ve ibadethanesi kabul edilmeyen Aleviler, okulda, sokakta, işyerinde, hastane, mahallede, yaşadığı apartmanda aşağılanıyor, hor görülüyor, hakarete uğruyor.

    Türkiye’de nefret suçları ile ilgili kapsamlı bir yasal düzenlemenin eksikliği sistematik bir biçimde bu saldırıların devam etmesine de zemin hazırlıyor.

    Peki nefret suçu kaynağını nereden ve nelerden alıyor? Yargı Alevilere dönük nefret suçuna karşı ne yapıyor? Demokrasiyi ve eşitliği savunan kurum ve kuruluşlar Alevilere dönük nefret suçlarına karşı ne yapıyor? Tüm bu soruları ve daha fazlasını akademisyen, yazar, tarihçi, hukukçu, insan hakları savunucularına sorduk.

    Yazar, aktivist Temel Demirer, sorularımızı yanıtladı.

    “AYRIMCILIK ÖNCE DİLDE BAŞLAR”

    PİRHA: Türkiye’de ve dünyada nefret söylemi ve buna bağlı olarak da nefret söyleminin ortaya çıkardığı şiddet artıyor. Nefret diline daha fazla sarılarak ötekileştirdikleri halkları, inanç kimliklerini, sınıfları, kadını düşmanlaştırıyor. Yine Ortadoğu’da sonu gelmeyen mezhep savaşları bunun en belirgin örneklerinden biri. Siz bu nefret söylemini neye bağlıyorsunuz?

    TEMEL DEMİRER: Sürdürülemez kapitalizmin III. Büyük Buhranı ile cebelleşen yerkürede; Zygmunt Bauman’un, “Devletler otoriterleşirken, kişiler militerleşmektedir” biçiminde tarif ettiği çılgınlık kesitinden geçiyoruz. Söz konusu durumu, “Kriz özellikle eskinin ölmesi ve yeninin doğamaması olgusundan kaynaklanır; ara dönemde ise çeşitli hastalıklı belirtiler ortaya çıkar” diye betimleyen Antonio Gramsci’nin altını çizdiği hâl bir ara döneme denk düşer ki, bu da bir imkân ve çılgınlık kesitidir. Her şeyin mümkün olduğu tabloda ben de, “Dünyada neo-liberalizmin sonunun gelmesini beklemiyorum, geldiğini savunuyorum” diyenler ve büyük bir kaosla yüzleşmenin kaçınılmaz olduğunu söyleyenlerdenim…

    Öncelikle “Ayrım” ve “Nefret” kavramlarından başlamak gerek. Ayrım(cılık), yaş, bedensel yetenekler, sınıf, etnik köken, cinsiyet, ırk ya da din ayrımına dayalı farklı muamele. Latince “discriminare”, “bölmek, ayırmak, ayırt etmek” sözünden gelir. “Eşit davranmamak, fark gözetmek” olarak özetlenmesi mümkün olan ayrımcılığın “resmileşme”si, İsa’dan 600 yıl önce başladı. Roma hükümdarı Servius halkını iki sınıfa ayırdı. Onun tasnifine göre birinci sınıf “clasiscus” alt tabaka ise “proletarius”tu. Ayrılan şeylerden birine yüklenen negatif anlamla oluşan hâlin, yani ayrımcılığın psikolojik nedenlerinin yanı sıra, sosyal ve politik nedenleri de vardır. Ayrımcılık, bencillik ve empati yoksunluğuyla ilintili, farklılığa tahammülsüzlükle karakterize olan bir tutum ve davranışlar dizisiyken; ekonomik ayrımcılık, her zamanki gibi sorunun esas kaynağıdır.

    Irkçılık, ayrımcılığa verilebilecek en iyi örnektir;[5] ve şunun altı çizilmeli: “Ayrımcılık zamanla daha iyi değil, daha kötü hâle gelir.” “Çerkes, Abaza; allah muhafaza”, “Kürtten evliya, sokma avluya”, “Arap, Arnavut, deve; bastırma bunları eve”, “Tenekeden maşa olmaz, Çingeneden paşa olmaz,” türünden atasözlerinde açığa çıkan ayrımcılık Türkiye Cumhuriyeti siyasetinin de belkemiğidir. Başbakan iken Erdoğan’ın, “ayrımcı” bir insan olmadığını kanıtlamak için Siirt Meydanı’nda “Ayrım yapsam Siirt’ten bir Arap kızıyla evlenmezdim” demesi de ayrımcılığın bir örneğiyken; kültürel dağarcığımız bu tür sözlerle doludur!

    Örneğin “Kız alıp kız vermişiz”, “Benim de Kürt arkadaşlarım var”, “Etle tırnak gibiyiz”, “Çocukken Rum komşularımız vardı, evlerinden çıkmazdık”, “Alevi nedir, Sünnî nedir… Bilmezdik”, “Benim en yakın arkadaşım Ermeni”, “Benim eşim Kürt”, “Hâlbuki, ‘Biz kızlarımızı erkek çocuklarımızdan ayırt etmiyoruz’ demek bile, ortada bir ayrımcılık olduğunun kanıtını oluşturmaktadır. Ve son tahlilde ayrımcılık, ırkçılığı içeren bir linç kültürüdür.

    Nasıl mı?

    “1958’de Mississippi Üniversitesi’ne başvuran Clennon King adındaki siyah bir öğrenci, zorla akıl hastanesine kapatılmıştı. Duruşmayı yöneten yargıç, bir siyahın Mississippi Üniversitesi’ne kabul edileceğini düşünmesinin çılgınlık olduğunu hükmetmişti” gerçeğini hatırlamak yetmez mi?!

    Bunların hepsi “ayrımcılık” illetinden malûldür! Çünkü kimliğini bastıran Kürt ve gizleyen Alevi ya da tarihi kurcalamayan Ermeni veya varlığını hissettirmeyen Arap, sonra da sesini çıkarmayan Rum ile “dost” olmak, komşu olmak, kız alıp kız vermek, ahbap olmak kolaydır. Bastırılmış, unut(tur)ulmuş kimlikler batmaz egemene.

    Gerekli olan ise kimliğini bastırmayan Kürt, gizlemeyen Alevi, tarihi kurcalayan Ermeni, varlığını hissettiren Arap, alttan almayan Rum karşısında da dostluğu, komşuluğu, kardeşliği, kız alıp vermeyi, ahbaplığı sürdürmektir. Böyle bir davranışın dilini tutturmaktır! Çünkü “Ayrımcılık, çok sık ifade edildiği gibi, önce dilde başlar… Dil, kişisel olarak öğrenilen, fakat toplumsal olarak inşa edilen bir iletişim aracıdır.”

    Yaşamın nefret, ayrımcılık, dışlama, hor görme, şiddet ve zulüm olduğu coğrafyalarda hoşgörü değil, ayrımcılık, yasaklar ve eşitsizlik üzerine kurulu sınıflı-sömürücü toplumlar “birlik beraberlik” söylenceleriyle homojen bir nüfus yaratan bir zorbalıksız var olamazlar.

    Kolay mı? Egemen ötekileştirme masalında bir yanda “biz” bütün olumlu değerleri taşıyanlar, yani iyi, haksever, dürüst, yürekli olanlar; karşı tarafta ise “ötekiler”, bizden sayılmayanlar, olumsuzlar, yani kötü, ahlâksız, korkak, kalleş vb. olanlar vardır.

    Böyle bir tabloda “Önyargıya dayalı ayrımcılığın doruk noktası soykırım” devreye girerken; toplumun her kesimini saran ırkçılık ve ayrımcılık eşliğinde kulakları sağır eden savaş naraları atılır. Kadın, çocuk ve hayvan düşmanlığı yükselir. Kendi bekası için koca ülkeyi ateşe atmaktan geri durmayacağını defalarca gösteren muktedirlerin çılgınlığı dört yanı sarar. Tıpkı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Alevilere yönelik ayrımcılığı tescil ettiği coğrafyamızda olduğu gibi.

    Siz bakmayın “Türkiye’de farklı kültür gruplarının ayrımcılık ve baskı görmesi olgusu, Aralık 1999’daki AB Helsinki Zirvesinde Türkiye’nin aday ilan edilmesinden sonra AB’ye üye olabilmek için girişilen reform süreciyle ve özellikle Ekim 2001’den sonra ciddi biçimde düzeltilmeye çalışılmıştır,” türünden ucuz toptancılıklara!

    “Neden” mi?

    “Türklük Sözleşmesi’nin üç temel maddesi vardır: Birinci maddeye göre, Türkiye’de imtiyazlı ve güvenli yaşayabilmek, toplumsal hiyerarşide üst katmanlara çıkabilmek ya da çıkabilme potansiyelini sürdürebilmek için Müslüman ve Türk olmak gerekmektedir. İkinci maddeye göre, Osmanlı ve Türkiye’de Gayrımüslimlere yapılanlar (tehcir, katliam, soykırım, gasp, ırkçılık, ayrımcılık vb.) hakkında doğruyu söylemek, bu gruplarla duygudaşlık kurmak ve bu gruplar lehine siyaset yapmak kesinlikle yasaktır. Üçüncü maddeye göre ise, Türkleşmeye direnen Müslüman gruplara, özellikle de buna kararlı ve güçlü bir şekilde direnebilmiş Kürtlere yapılanlar hakkında doğruyu söylemek, onlarla duygudaşlık kurmak ve onlar lehine siyaset yapmak kesinlikle yasaktır.”

    Yeri gelmişken; “Türklük Sözleşmesi”ndeki ayrımcılık, kuşkusuz Aleviler içinde geçerlidir. Yine siz bakmayın, “Geleceğimizi tehdit eden bir başka tehlike var: Önyargılar, ön kabuller, hoşgörüsüzlük, birbirine karşı tahammülsüzlük, ayrımcılık…” türünden kelâm ile sınırlı ve fiilsiz tutum(suzluk)lara!

    Muktedir şiddetinin bir diğer adı ve kitleleri sürüleştirdiği bir kaldıraçtır ayrımcılık!

    Her sürünün koşulsuz itaat edeceği, boyun eğeceği, peşine takılıp gideceği bir çobana ihtiyacı olduğu kuşkusuz… Hitler’in önlenemez yükselişinin bir nedeni; insanların sürüye nasıl katıldığını görmesiydi.

    Hitler döneminden çok uzun yıllar önce 1048’de doğmuş Ömer Hayyam’ın, “Celladına âşık olmuşsa bir millet,/ ister ezan ister çan dinlet./ İtiraz etmiyorsa sürü gibi illet,/ müstehaktır ona her türlü zillet,” dizelerinde tarif edilen sürünün her bireyi birbirine benzer. Biriyle konuştun mu hepsiyle konuşmuş gibi olursun. Yani, tektipleştirilmiş bireylerdir sürünün elemanları; Michel Foucault’nun, “Bir yerde herkes birbirine benziyorsa orada kimse yok demektir” sözündeki üzere.

    Sürü psikolojisi öyle etkilidir ki, biat ede ede sürüde kaldıkça, bir süre sonra bireyi, artık başlarında bir çobana ihtiyaç duymaz hâle getirir; ve elbette ırkçılığın, eşitsizliğinin öyküsüdür ayrımcılık tarihi; bir de özgürlük, eşitlik için ayrımcılığa karşı mücadelenin. Hatırlayın: Devrim Fransa’sındaki Kurucu Meclisi yeni anayasa teklifinin 11. maddesi, “Ayrımcılık yapılmayacak” diye haykırıyordu.

    NEFRET SÖYLEMİNİ EGEMEN İDEOLOJİDEN SOYUT ELE ALAMAYIZ

    “Aslında, umudun kendisi, bu umutsuz, şanssız, gri dünyayı terk etmiştir. Yaşam, keyifsizliğin de ötesinde, anlamsızlık batağından çıkmak için hiçbir şansı olmaksızın, mutsuzluğa, sıkıntıya ve monotonluğa gömülüyor. İletişim -konuşma, söyleşi, şaka, hatta komplo- kitle iletişim araçlarının ‘söylemi’ tarafından tümüyle kuşatılmış durumda. Kişiler arası ilişkiler de aynı şekilde bozulmuş hâlde ve artık kayıtsızlık, ikiyüzlü bir tiksinti ve kendinden nefret etme ile tanımlanmakta -tek bir cümleyle, hepimiz samimiyetsizlik illetine tutulduk,”[18] diye tanımlanan tabloda giderek “tekçi”leşen egemen kendinden olmayanı, düşüncelerini paylaşmayanı ötekileştirir; dışlar. Coğrafyamızdaki iktidarın yaratıp beslediği pervasız nefret söylem(ler)i, ötekileştirilenlere yönelik şiddeti tırmandırmaktadır. Çünkü “Nefret söylemi, toplumdaki dezavantajlı grupları düşmanlaştırmaya, değersizleştirmeye veya dışlamaya yönelik hiyerarşik bir anlatımdır.” Yani sisteme mündemiçtir.

    Örneğin Osmanlı’nın Alevi katliamlarında İdris-i Bitlisi’nin, Yavuz Sultan Selim’in rolünü detaylı biçimde anlatan Necdet Saraç’ın, Alevilere yönelik iftiraların, aşağılayıcı ve dışlayıcı nefret söylemlerinin tarihsel arka planındaki devlet aklını sergilediği üzere. Gerçekten de söz konusu söylemler sıradan insanların olmayıp, devlet aklı tarafından Çaldıran savaşı öncesinde ve sonrasında sistematik bir şekilde ulema kaleme alınmıştı. Bunların halka mal edilmesi” ise kadıların, suhtelerin, cemaat önderlerinin, velhasıl tepeden basamak basamak aşağıya doğru inen bir hiyerarşinin işiydi. Tıpkı Venedik’te nefret Getto’larını yaratan devlet icraatlarındaki üzere. O halde, hiçbir nefret söylemini egemen ideolojiden ya da Devletin İdeolojik Aygıtlarının (DİA) siyasal iktisadından soyut ele alamayız. Çünkü “Mutlak olan her şey patolojiktir.”

    Aleviler, Türkiye’de nefret söylemine en çok maruz kalan toplumsal kesimlerden biri. Evleri işaretleniyor ve zorunlu din derslerinde olduğu gibi nefret söylemlerine maruz kalıyorlar. Alevi toplumuna dönük bu dil sizce kaynağını nereden alıyor? Buna ilişkin demokratik kurumlar yeterli refleksi ortaya koyuyor mu?

    Devletin resmî ideolojik gerçeğini konuşmadan ne ayrımcılık ne de nefret söylemi üzerine tek kelime dahi edilemez. “Mafyanın devletleşmesi, devletin mafyalaşması” biçiminde formüle edilmesi gereken bir süreçten geçiyoruz. Neredeyse “bu kadarı da olmaz” dedirten gerçeklik(ler)in baskı “şok”uyla başladığımız her gün iktidarın güçsüzlüğü ve “ilk seçimde gidecek” olmasına değil; faşizm sürecinin sıradanlaştırma mekaniğiyle açıklanmalı.

    François Mitterand’ın tabiriyle “süreklileşmiş darbe/ coup d’état permanent”; August Thalheimer’in, “coup de main/ ani baskın” tespitleriyle müsemma güzergâhta iktidar “şok ve dehşet” pratiğiyle hayata nizam çekerken; “kurtarıcı” olarak vazgeçilmezliğini ispat etmek için toplumun sürekli tehdit altında tutuyor.

    Yani içinden geçilen “istikrarlı istikrarsızlık” yeni rejimin güçsüzlüğü anlamına gelmiyor. Bunun nedeni de coğrafyamızın devlet yapısı. Kolay mı? “12 Eylül AKP ile sürüyor”! ‘Askeri Darbelerin Asker Muhalifleri Derneği’ (ADAM DER) Başkanı Gazeteci Rahmi Yıldırım’ın, “Devlet 12 Eylül faşizminin bıraktığı devlettir, faşizmin kurumları hâlâ yerli yerindedir,”  notunu düştüğü hâle dair, anımsatmadan geçmemeli.

    Yargıtay XVI. Ceza Dairesi’nin, 12 Eylül’ün “Hükümete karşı açık bir darbe ve insanlığa karşı suç” olduğunu belirlediği hâlde darbe lideri, 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren hakkında yapılan “işkence” şikâyetlerine dair, suçun 2004’ten önceki yasaya göre zaman aşımına tabi olduğu belirtilerek takipsizlik kararı verildi.

    Bunda şaşırtıcı bir şey yok! Cumhuriyet, Osmanlı’dan sözüm ona bir “kültürel kopuş” olduğunu “iddia” etse de; devletin bekası mevzuunda Osmanlı’dan Cumhuriyet’e bir “ideolojik süreklilik” söz konusudur.

    Bilinmiyor olamaz! Bu ülke 1915 ile, Varlık Vergisi ile, 6-7 Eylül olaylarıyla yüzleşmediği gibi, 12 Eylül Darbesi ile de yüzleşmedi. 12 Eylül işkencelerini yapanlar hesap verdi mi? Hayır! Yani vahşeti hiç tartışmadık.

    Birkaç örneği aktarmadan geçmemeli. Örneğin Meclis Başkanı İsmail Kahraman, Kanlı Pazar’a hazırlık mitinginde yaptığı konuşmada Tan Matbaası’nı kendilerinin yaktığını söyleyip övünmüştü! 16 Mart 1978’de faşist işgal altındaki İstanbul Üniversitesi’nden toplu çıkış yapan öğrencilerin üzerine atılan bomba sonucu 7 devrimci hayatını kaybetmişti. Yıllarca süren ve sonunda zaman aşımına uğrayan 16 Mart Katliamı davasının avukatlarından Cem Alptekin, “Devlet kendi suç örgütünün ortaya çıkartılmasını engellemek için elinden geleni yaptı, sonuçta devletin bekası bu sürecin önünü kesmek için elinden gelen gayreti gösterdi,” dedi! 1990’larda “polis-siyaset-mafya” üçgeninde “Susurluk Çetesi” tarafından işlendiği iddia edilen faili meçhul cinayetlere ilişkin eski Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar’ın arasında bulunduğu 19 sanığın yargılandığı davada karar açıklandı. 17 cinayet yönünden Ağar dahil 17 kişinin “delil yetersizliği” gerekçesiyle beraatına karar verdi!

    Özetle boşuna değildi devlet katliamlarının, katillerinin “aklanıp”, münferitmiş gibi sunulması. Ya da göstermelik yargılamalarla, komik “cezalarla” olayların örtbas edilmesi!

    Örneğin Sünnî Hanifî mezhebini esas alan Türk(iye) rejiminin, Kızılbaşları “baskılanıp asimile edilmesi gereken topluluk”; dünden bugüne değişmeyen tutumla “ıslah edilmesi”, Sünnileştirilmesi gereken “sapkınlar” olarak görmesi gibi!

    “Nasıl” mı?

    Irkçı faşistlerin 1978’de Çorum ve Maraş’ta, dinci faşistlerin 2 Temmuz 1993’de Sivas’ta işledikleri katliamlar, insanlık suçudur.

    16 Aralık’ta başlayıp 29 Aralık 1978’e kadar on üç gün süren Maraş kıyımında 120 insanın katli veya 27 Mayıs-10 Temmuz tarihleri arasında 14 gün süren Çorum Katliamı’nda 50 kişinin katli, 200’ün üzerinde insanın yaralanması, 300’e yakın ev ve işyerinin tahrip edilmesi, binlerce Alevi ailenin göç etmesi boşuna değildi. O günlerde cüretkâr açıklama yapmıştı Süleyman Demirel, “Bana sağcılar ve milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz,” diye. Ve elbette boşuna değildi; başbakanlığı sırasında, Sivas Katliamı sanıklarının beraatla sonuçlanan davaları hakkındaki “Milletimiz için, ülkemiz için hayırlı olsun. Zaten onlar da söylüyorlar. Yıllar yılı içeride olan vatandaş, içlerinde kaçak olanlar vardı. Bilemiyorum tabii onlar da var…” demesi de Erdoğan’ın.

    Bunlar böyle olunca; şunlar da kaçınılmaz olmaz mı? Oluyor elbette!12 Eylül darbesinden 3 ay önce “çok gizli” ibaresiyle hazırlanan ve Kenan Evren imzasıyla Haziran 1980 tarihinde tugay ve alay komutanlıklarına gönderilen ‘Türkiye’ye Yönelik İç Tehdit’ isimli raporda Aleviler için şunlar kayıtlıydı:

    “Belirli bölgelerde tahrik edilerek ülke çapında olaylara sebep olunan Alevi Bektaşilerin Türk töreleriyle Sünnî prensiplerinin karışımından ibaret bir vicdani inanç içinde bulundukları birçok araştırma ile ortaya çıkmıştır. Kapalı bir topluluk arz eden Aleviler toplu bulundukları bölgelerde dış güçlerin kışkırtmalarıyla siyasal etkinlik sağlamak üzere devlet organlarına sızma veya bu mümkün olmadığı takdirde mahalli, resmi organları çıkarları doğrultusunda kullanılmak üzere faaliyette bulunmakta, kendilerinde olmayan memur, görevli ve vatandaşları bölge dışına itmeye gayret göstermekte, Kürtçülük faaliyeti içinde olanlarla işbirliği yapmaktadırlar.”

    Avukat Cüneyt Toraman’a göre de, 2 Temmuz Madımak Katliamı “ön kesme” bağlamında “Sivas Özel Harp dairesi operasyonudur.” Maraş Katliamı’na ilişkin MİT belgesi, olayların başlamasında Milli Türk Talebe Birliği’nin rolünü ortaya koydu. Belgede, “solcular bomba attı” söylentisinin çıkmasına neden olan bombalı saldırının “bizzat sağcılar tarafından düzenlenmiş olabileceği” belirtildi! Sivas Katliamı davasının 23. yılında firari sanıklar Murat Sonkur ve Eren Ceylan’ın Almanya’dan iadesine ilişkin Adalet Bakanlığı tarafından yazı yazıldı! Sivas Katliamı mağdurları, firari üç sanık yönünden davanın 26 yıldır devam etmesi ve sanıkların yakalanmamış olması nedeniyle Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) hak ihlâli başvurusunda bulundu. Sanıkların yakalanmamış olmasının devletin kusuru olduğu belirtilen dilekçede, firari sanıkların örgütlü bir şekilde yurtdışına çıkarıldığı kaydedildi! Adalet Bakanlığı, Sivas katliamı davasının zamanaşımıyla düşmesi nedeniyle Anayasa Mahkemesi’ne yapılan bireysel başvuruya karşı skandal bir savunma yaptı. Hal buyken; “Buna ilişkin demokratik kurumlar yeterli refleksi ortaya koyuyor mu?” sorusunun yanıtı aranıyor ve bulunabilmiş de değil!

    “DEVLETİN ALEVİSİ OLMAMAK İKTİDARIN ÖTEKİSİ OLMAKTIR”

     Hali hazırdaki hukuk sisteminin Alevîlerden veya ötekileştirilenlerden yana bir artısından bahsetmek mümkün değil gibi. Hukuksal anlamda nefret söylemine ve eylemine dönük yeterli bir mekanizmanın devrede olduğunu düşünüyor musunuz?

    Aleviler Alevi olarak kaldığı ya da devletin Alevisi olmadıkları sürece iktidarın ötekisi olmaktan kurtulamazlar. “Neden” mi? Alevi olmak bugünkü sistemin kabullenmesi mümkün ol(a)mayandır.

    Sünni İslamın nefretle andığı Alevi, özgün adıyla Kızılbaşlık deyince akıllara ilk gelen Maraş (16-29 Aralık 1978), Çorum (29 Mayıs 1980), Erzincan (25 Şubat 1975 ve 27-28 Nisan 1977), Sivas (1978, 2 Temmuz 1993, Ocak-Şubat 1996) değil midir? Ayrıca hem Selçuklu Devleti’nde, hem de Osmanlı İmparatorluğu’nda Aleviler iç tehdit olarak görülüyordu. Osmanlı’da Alevîler için “Katli vaciptir” gibi pek çok fetva yayınlanmıştı. Tüm bunlar “Türk devlet geleneğinin Sünniliğe yaslanması”yla ve Aleviliğin doğasıyla ilintiliydi.

    Burada bir parantez açarak (biliyorum Alevilik üzerine çok şey söylendi, yazıldı; ancak ben de) şunlara dikkat çekmeliyim. “Alevilik, İslâm’ın tasavvufi bir yorumudur. Yöntemini doğrudan Kur’an’a dayandırır. Üstelik Kur’an ayetlerinin lafzına değil batınına ulaşmaya çalışır. Kuran’ın tefsirine değil, teviline girişir,”  türünden “elitist” bir yoruma mesafeli dururken; kanımca Alevilik diğerlerine eşit mesafede duran, insan ve doğa temelli ortakçılık inancıdır. Anadolu Aleviliğine ta Selçuklu’dan bu yana eşitlikçi ve paylaşımcı bir köylü-göçer komünalizminin özlemleri sinmiştir. İnancı gereği ezilenin, haklının ve mazlumların yanında yer alma gayretiyle milliyetçi, ırkçı, şovenist anlayışlardan da uzak durmaya gayret eden Alevilik din öğretisi olmaktan çok, bir felsefedir. Öğretilerini doğanın diyalektik yasalarını izleyerek oluşturan özgün bir kültür ve yaşayış biçimidir.

    “TÜRKİYE’Yİ KATLİAMLAR COĞRAFYASINA DÖNÜŞTÜREN BU TARİHLERLE YÜZLEŞİLMELİ”

    Aleviler sistemli bir biçimde, bir yandan asimilasyona, bir yandan da  diskriminasyona (ayrımcılık)  tabi tutuldu. Anadolu topraklarında bunun biçimlenişi önce İslamlaştırma, Sünnileştirme, Sünni değerlerine içerilme şeklinde gelişti. 20. yüzyılın başından itibaren önce devlet denetimli bir Sünni-Türk kimliği, 1980’lerden itibaren ise Türk- İslam sentezi asimilasyonun temel eksenini belirledi. Alevilik tarihi isyan ve direnişin tarihidir. Şimdi bununla T.C’nin “barışması”, “uyumu”, vs. mümkün mü? Maraş da, Sivas da, Gazi de diğerleri de bundan ötürüydü! Türkiye’de toplumsal barışa dayalı demokratikleşme, laiklik, eşitlik, çoğulculuk ve barış talebi her zaman ya katliamlar ya da darbelerle engellenir. Farklı kimliklerin eşit koşullarda bir arada ve barış ortamında birlikte yaşamasına engel olunur. Derin ve açık güçler katliamlarla, birlikte yaşamın yok edici başrolünü üstlenirler. Gazi Katliamı, devletin başrol üstlendiği böyle bir katliamdır. Hedefinde Madımak’ta eksik kaldığı düşünülen Alevi kırımının devamı vardı. O nedenle Gazi Davası tıpkı Sivas Davası gibi, hukuk dışı bir anlayışla “zaman aşımına” uğratıldı. Amaç, Alevilerin toplumsal hafızasını ve değerlerini katliamlar ve asimilasyonla yok etmektir. Türkiye’yi katliamlar coğrafyasına dönüştüren bu tarihlerle yüzleşilmeli ve gerçekler açıklığa kavuşturulmalıdır. Aksi takdirde, Türkiye’de toplumunun güvenliği sağlanamaz, bu tür katliamlara yaşam alanları açılmaya devam eder.

    “BU ÜLKENİN BÜTÜN “ÖTEKİLER”İNE YÖNELİK AYIRIMCILIK VE NEFRET DİLİ MEDYA ELİYLE YAYILMIYOR MU?”

    Nefret dilinin topluma yayılmasında başat rol oynayan güçlerden biri de medya. Medya bu dili neden kullanıyor, kaynağını nereden alıyor?

    Ortada ezenleri ya da ezilenlerin medyası varken; “medya” diye, bir genelleme “sınıflar üstü” yanılgısı olur. Eduardo Galeano’nun, “Televizyon, kurulu düzeni tekrarlayıp duran imgeler ve yankısı olan sesler bırakır boşluğa; yeryüzünde bunların ulaşamadığı tek bir nokta yoktur,” notunu düştüğü ezenlerin medyası hakkında V. İ. Lenin’in “Bütün dünyada nerede kapitalist varsa orada basın özgürlüğü; gazete satın alma özgürlüğü, yazar satın alma özgürlüğü, rüşvet, halkın görüşünü satın alma ve burjuvazinin yararına saptırma özgürlüğü anlamına gelir,” uyarısı boşuna değildir kuşkusuz. Çünkü Kazuaki Takano’nun, “Bunlar gerçekten oluyor, inanın bana. Ama gazeteler ve TV kanallarında yayınlanmıyor. Medyanın yaptığı bir ayrımcılık diyebilirsiniz buna. Endüstrileşmiş ülkelerdeki medya organları Afrika’da kaç kişinin öldüğüyle ilgilenmiyor. Orada sürekli devam eden bu katliam yedi gorilin ölümünden daha az ilgi görüyor. Tabii Afrikalılar soyu tükenen bir tür değil,” notunu düştüğü yalanın, ötekileştirmenin egemen medyası bir savaş aletidir.

    Burada Alevilerin çok ama pek çok mağdur olduğu “öteki” ve “ötekileş(tiril)me”ye ilişkin bir parantez açmak gerek. ‘Öteki’ kimdir?’ sorusuna yanıt ararken aslında hepimizin birbirimize karşı öteki olduğunu görürüz. Etnik köken, din ve coğrafya insanları ötekileştiren nitelikler olsa da, esas olarak ele alınması gereken neden ekonomiktir. İlkel komünal toplumdan feodal topluma ve bugüne -kapitalizme- ‘öteki’leştirme ekonomik anlamda oldu. Üretim araçlarını ellerinde bulunduranlar diğerlerini ‘öteki’ hâline getirdi ve onların emeğiyle yaşamlarını sürdürdüler. Günümüzde ‘öteki’ kavramı yoksulları, ezilmişleri, toplumdan dışlanmış ama o toplumu ayakta tutan değerlere sahip insanları tarif etmektedir.” Bunun yanında sürdürülemez kapitalist vahşetin insan(lık)ı içine düşürüldüğü yabancılaşmanın beraberinde getirdiği derin yalnızlık ile kendi dışında herkesten korkma, herkesten uzaklaşma, herkesi ötekileştirme duygusu, düşmanlaştırmayı devreye sokar. Böylece insan(lık), insanla bağını yitirirken; etnik kimlik(imiz) hapishaneye dönüşür. Bir parantez açıp sorayım, siz hiç madunlar arasında etnik gerilimleri körükleyen patronların, politikacıların kendi aralarında etnik ayırımcılık, “ötekileştirme” uyguladıklarını gördünüz mü? Onlar aynı ticaret sofrasını, aynı müzakere masasını paylaşıp ganimetleri bölüşürken, etnik kimlik ve ona dayalı boğazlaşmalar, yoksulların, ezilenlerin, sömürülenlerin, madunların payına düşer. Ayrıca ötekileştirme, kendini yüceltme/üstün kılma fikri ile kaim iken; ötekileştiren, diğer insanı aşağılayarak, kendini “normal” olarak tanımlar!

    Bununla birlikte ötekileştiren; “gerçek”leri değil, egemenin bakış açısını ortaya koyarken; çoğulu tek tipleştirir ve siyasileşip oluşturduğu çoğunluğun üstünlüğünü ilân ettiği zaman ölüm saçar.

    Her ötekileştirme girişimi, kültürel ve ahlâkî bir yoksulluğun sonucu olarak ortaya çıkar; bu nedenledir ki toplumsal nefret bir eğitim ve zihniyet sorunudur. Tıpkı “Biz” tanımının, “Türküz, Müslümanız, Sünnîyiz, Erkeğiz, muhafazakârız!” formülünde somutlandığı üzere. Erasmus’un 1530’da literatüre kazandırdığı “civilite” kavramı “öteki”nin doğuşudur adeta. İleride İngilizce gelişerek “civilization” olarak yer bulan kelime “kibarlık/ nezaket” anlamını taşır.

    Böylelikle Erasmus, kendisini ve kendine benzeyenleri (soyluları) “kibar”, benzemeyenleri ve köylüleri “kaba” olarak nitelendirmiş olur. “Dışlamacı” özelliğiyle ötekileştirme kimliğine uymayan, özneye göre “farklı” olarak tanımlanandır; “Ben dışıdır”! İyi, uygar, ahlâklı, temiz vb. olan “ben/biz”in dışındakiler.

    Hâkim reel politikasının “olmazsa olmaz” olarak; “Biz”in, “Onlar”ı yaratması yani egemen “bizi tanımlayıp  güçlendirmek için kullanılan ötekileştirme, ayrımcılık suçudur; kamplaştırmadır.

    Farklılık yaşamın vazgeçilmezi olsa da ötekileştiren; nesneleştirme ve cezalandırma hakkını kendinde görür; Ebu Gureyb zindanlarında olup bitenler bunun örneklerindendir. Ya da dış politikada yaşanan beceriksizlik/ başarısızlık ve yanlışın ötekileştirme, nefret ve öfke diliyle örtülmesidir. Bununla bağıntılı olarak ötekileştirme dediğimiz şey, gündelik dildeki “gizli ötekileştirmeler”den, soykırıma kadar uzanan geniş bir yelpazeye sahiptir. Bunlar birbirini besler. O yüzden ötekileştirmenin hiçbir derecesi, biçimi önemsiz değildir, olamaz da. Özetle ötekileştirme; ayrımcılık ve dışlama ile ilgilidir. Ayrımcılık sonucunda belirli gruplar görmezden gelinmekte, “ben” ve “o” ayrımı ortaya çıkmakta ve bunun sonucunda kişilerin yaşadığı hak ihlâlleri görmezden gelinmektedir.

    Emanual Levinas’a göre, “Öteki, o denli yabancıdır ki, ben ile ortak herhangi bir yanı bulunamaz.” “Neden” mi? Düşman yaratma sanatı olarak ötekileştirme; baskıdır, hoşgörüsüzlüktür, tahammülsüzlüktür, bencilliktir; varlığını devam ettirmek için karşınızdaki kişinin ya da grubun hakkını çiğnemeye başladığınız andır. Jack London’un, “Annemin kendine özgü düşünceleri vardı. Esmerlerin ve bütün kara gözlü insanların hileci olduklarını söylerdi. Kendisi sarışındı tabii,”  örneğinde veya Albert Camus’nün, “Hayatın her alanında bir ötekileştirme, aslında kendini yüceltme/üstün kılma fikri ile mevcuttur,” saptamasıyla karakterize olan oryantalizm ve Avrupa-merkezcilik ile de ilintili ötekileştirme, otoriterleştirme, düşman yaratma kavramlarıyla doğrudan bağlantılıdır. Ve tarih boyu varlığını sürdürmüş olsa da en gelişkin, en ayrıntılı ve kurumsal biçimini sömürgecilik ile birlikte alır. “İleri, gelişkin, uygar, beyaz Batı”nın kendi dışındakiyle kurduğu kalıcı, hiyerarşik ve sömürücü ilişki ile birlikte.

    Jerzy Kosinski şöyle anlatır ‘Boyalı Kuş’ romanında ötekileştirmeyi: “Günün birinde kocaman bir karga yakaladı, kanatlarını kırmızıya, boynunu maviye, kuyruğunu da yeşile boyadı. Bir karga sürüsünün kulübemizin üzerinden geçtiğini görünce koyverdi kurbanını. Aralarına karışır karışmaz amansız bir savaş başladı. Siyah, kırmızı, mavi ve yeşil tüyler uçuştu havada. Kargalar yükselmeye başlamıştı birden, kurbanımızın döne döne tarlalara düştüğünü gördük. Kuş yaşıyordu hâlâ. Gagasını açıp kapıyor, kanatlarını oynatmaya çalışıyordu boşu boşuna. Kardeşleri gözlerini oymuşlardı.”

    “Öteki” diye başlayan cümlelerin tamamı için şuursuz bir “yok sayma” ve “ayrımcılık”tır.

    Egemen zihniyetin asılsız, muhayyel düşmanlık motifleriyle donatılan “ötekileştirme”, “infaz”ı mümkün kılıp meşrulaştırır. Çünkü “öteki”, kirli, suçlu, kötüdür (eline fırsat geçse bizden fazla kötülük yapar); “biz” ise yüce amaçlarla, kutsallıkla donanmış(ız)dır. Öteki nesneleştirilir ki, gasp edilen hakları zaten yokmuş görünsün. Kendisinden farklı olanı içerme, kabullenme yerine yalnızca kendi imgesini mutlaklaştıran iktidar…

    Ötekileştirme, dışlama belirtmek için kullanılır. Yani politik şiddetin uygulama alanına dönüşen ortamda insanlar, paranoya, korku, güvensizlik, tekinsizlik, mutsuzluk, çaresizlik içinde yaşamaya çalışırlar. Çünkü herkesin ötekisi nefreti kadarken; siyasal, kültürel ya da sosyal bir tavır alış, bir ilişki kurma biçimi ve saldırganlıktır. Ötekileştiren farklı olana, aklına yatmayana tahammül edemez. Bu durum “öteki”ne saygının iyice azaldığı toplumlarda çok daha vahim hâle gelir.

    Kriz, savaş ve kaos durumlarında ötekileştirme öyle bir boyuta varır ki, en sıradan farklılık düşmanlık olarak algılanır. Bırakın bir azınlığa dahil olmayı, etnik farklılığı, mezhep farklılığını, ayrı partilere oy vermek bile insanların birbirlerini ötekileştirmeleri, birbirlerini dinlemekten vazgeçmeleri, düşman olarak görmeleri için yeterli hâle gelir.

    Bu da “Şiî ve Alevi düşmanlığı”! “Aleviler işaretlenirken”! “Alevilere çirkin bir saldırı daha”! “Alevi evlerine işaret”! manşetlerindeki atmosferde Alevilerin başına sıkça ge(tiri)lendir. Mehmet Metiner köşesinde, ‘Alevîlerin yemeği yenmez!’ demek ne kadar sorunluysa, bu hastalıklı zihnin kalıpları içinde ‘Alevilerin yemeği yenir!’ cevabını vermek de bir o kadar sorunlu’ diye yazmış!” Toparlarsak: Recep Tayyip Erdoğan, “Bizim Sünnîlik-Şiîlik/Alevîlik diye bir dinimiz yok. Biz aynı dinin mensuplarıyız!” sözünü “yeni zihnin inşası için gerekli yapı taşı niteliğinde” olduğuna bağlayıp; aba altından sopa gösterircesine, “Herkes bilsin ki bizi birbirimize düşürüp yemek için pusuda bekleyen alçakların oyununa gelmeyiz. Gerisi laf-ü güzaftan ibarettir, vesselam,” derken; Aleviler “eşit”miş ve “öteki değil”miş öyle mi? Hadi canım sende! Öyle ise Alevi talepleri neden karşılanmıyor? Madem eşitler ve öteki değiller, AKP; hiçbir değeri olmasa da neden “Alevi Açılımı” ve “Alevi Çalıştayları” yapma gereği hissedildi?

    Şu gerçek: Alevi kurum temsilcilerinin, “Sivas Katliamı aydınlanmadığı sürece bu ülkede demokrasiden, adaletten, eşitlikten bahsetmek mümkün değil,” ifadesindeki Aleviler eşit haklara sahip değiller, hatta eşit yurttaş bile görülmüyorlar. Bu ülkenin ötekileştirdiği yasaklı kimliğidir Onlar.

    “Bu durumda medyanın rolü” mü dediniz? Yalnız Alevilere değil, bu ülkenin bütün “Ötekiler”ine yönelik ayırımcılık ve nefret dili medya eliyle yayılmıyor mu? Örneğin ana akım medyanın (M. Ali Erbil’in kötü şöhretli “mum söndü”sü gibi “kazalar” bir yana) Alevilik konusundaki ağır suskunluğu. Tüm dini programlar Sünnî-İslâm’ı ele alırken bu topraklarda yaşayan diğer din ve inançlara değgin tek bir satır söz edilmemesi…

    Ama medyanın nefret söyleminin “aslan payı”, kuşku yok ki (tarihi dizilerde) Ermenilere ve kısmen Yahudilere (arkadan vuran, düşman işbirlikçisi, açgözlü, sinsi tüccar klişeleri), güncel “milliyetçi” dizilerde (‘İsimsizler’, ‘Savaşçı’, ‘Söz’, ‘Börü’ vb. dizileri hatırlayın…) ve filmlerde ise Kürtlere düşüyor. Hele ki Kürtler, sadece “terörist” değil, aynı zamanda mafya, silah kaçakçısı, “yabancı” devletlerin ajanı, velhasıl bir dönemin Malkoçoğlu filmlerinde  “asil Türk evladı” karşısında “Bizanslı” neyi temsil ediyorsa, o melaneti temsil edecek şekilde gösteriliyor. Sosyal medya konusuna ise, hiç girmeyelim isterseniz.

    “ALEVİLERE DE YENİ BİR DÜNYA, YENİ BİR CUMHURİYET GEREKMEKTEDİR”

    Nefret söyleminin ortadan kalkması için ya da en azından azaltılabilmesi için neler yapılmalı?

    Ötekileştirilmiş yasaklı Alevi kimliğinin özgürleşerek, haklarını elde etmesi yolunda atılacak ilk adım tarihsel, siyasal hesaplaşmadır. Dönemin DİSK Genel Başkanı Erol Ekici’nin, “Devletin eli kanlı faşistleri koruyor” dediği coğrafyamızda mesela 12 Eylül işkencecileri hesap verdi mi? Hayır!

    Çünkü “derin (denilen) devlet “yapılanmasının devam ettiğini belirten 16 Mart davasının avukatı Cem Alptekin’e göre, “Eğer bir Gladyo hesaplaşması yapacaksanız 12 Eylül’le hesaplaşmak gerek…” Çünkü “12 Eylül’e meşruiyet veren toplumsal hareketlerin, 12 Eylül öncesi ve sonrasındaki tavırlarının detaylı incelenmesi, yüzleşmenin bir parçasıdır.” Lakin “Hrant Dink davasını iki tetikçinin cezalandırılmasıyla sonuçlandıran, ‘derin devlet’e gidecek hiçbir izi sürmeyen ve devlet görevlilerini yargılamayan bir adalet sistemi, 12 Eylül’ü yargılayabilir mi? Hocalı Katliamı’nı bahane edip ‘Hepiniz piçsiniz’ diye haykırılan bir ırkçı mitingde konuşarak ‘kan dökmekten’ söz eden bir İçişleri Bakanı’nın olduğu koşullarda, 12 Eylül yargılanabilir mi?” Elbette “Hayır!”

    Devrimci 78’liler Federasyonu Genel Başkanı Nejat Kangal’ın ifadesiyle, “Her şey yerinde duruyor… Yüzleşmeyi, demokratikleşmeyi sağlayacak bir irade de ne yazık ki görünmüyor.”

    Örneğin Gazi Katliamı’nda 24 yaşındaki kızı Zeynep’i kaybeden Cemal Poyraz, “Hâlâ bu ülkede adalet arıyoruz. Gerçek adalet olsaydı, bu ülkede bu kadar katliam olmazdı. Onca katliam oldu, hangisinde gerçek sorumlular yargılandı?” sorusunu dillendirirken; Sivas Katliamı Davası da 13 Mart 2012 tarihinde zamanaşımından düşürüldü ve dönemin Başbakanı Erdoğan, bunu, “Milletimiz için, ülkemiz için hayırlı olsun” sözleriyle “kutladı.” Sonra da insanları Madımak’ta yakanların avukatlarına “Yürü ya kulum” dendi!

    “HESAPLAŞILMAYIP; AYDINLATILMAYAN TÜM KATLİAMLARIN SORUMLUSU DEVLETTİR”

    2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas’da yaşanan katliamda 33 sanatçı, aydın ve 2 otel çalışanı, gözünü kan bürümüş yaklaşık 15 bin kişilik bir “güruh” tarafından Madımak Oteli’nde yakılarak bir “insanlık suçu” işlendi.

    BM’nin 1968 tarihli “Savaş Suçları ve İnsanlığa Karşı Suçlar Bakımından Kanuni Sınırlamaların Uygulanmayacağına Dair Sözleşmesi”ne göre, hangi tarihte işlenmiş olursa olsun, insanlığa karşı suçlar yönünden zamanaşımı süresi uygulanmaz. Bu sözleşmeye göre, insanlığa karşı suçları teşvik eden, katılan devlet yetkilileri, özel şahıslar ve bu suçların işlenmesine hoşgörü gösteren kamu görevlileri yönünden de zamanaşımı uygulanmaz.

    Sözleşmeye göre, işledikleri ülkenin iç hukukunu ihlâl etsin veya etmesin, siyasal, ırksal veya dinsel sebeplerle zulüm veya katliam yapanların, zamanaşımı söz konusu olmaksızın cezalandırılacağı kararlaştırılmıştır. Nitekim İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Nazi katliamlarının yargılandığı Nürnberg Uluslararası Mahkemesi de Birleşmiş Milletler’in kararıyla zamanaşımı söz konusu olmaksızın yargılama yapmış ve insanlığa karşı suçları işleyenleri cezalandırmıştır.

    Ve Avukat Şenal Sarıhan’ın belirttiği gibi, “İnsanlığa Karşı Suç kavramı ve yaptırımı 2005’te iç hukukumuza girdi.” Ünlü Ceza Hukuku Bilimcisi Cesare Beccaria Bonesana; “Suçlar ve Cezalar Hakkında” adlı yapıtında şöyle diyor. “… İnsanların belleklerinde uzun süre iz bırakan canavarca işlenmiş suçlar kanıtlandıkları zaman, kurtuluşu kaçmakta bulan suçlunun yararına hiçbir zamanaşımı öngörülmemelidir. Çünkü onlar buna layık değildirler.” İyi de, ne oldu da Sivas Davası böyle oldu?! Yanıtı katliamda babasını yitiren Mazlum Çimen, “AKP iktidarından adalet beklemek kadar garip bir şey olabilir mi?” diye veriyor.

    O hâlde ilk ihtiyacımız hesaplaşma değil de ne olabilir ki? Aradan yıllar geçse de hiçbir zaman üstü küllenmeyen, acısı dinmeyen, olaylar vardır; hâlâ “yıllar da geçse demincek” dedirterek bizi ateş gibi yakıp kavuran türden…

    ADALET TALEBİNİ ANCAK YÜZLEŞME VE HESAPLAŞMA BÜTÜNLÜĞÜ SAĞLAYABİLİR

    Maraş’ta, Madımak’ta, Roboskî’de, Suruç’ta, Ankara Gar’ında ve diğerlerinde yüreğimizdeki yangın hiç sönmedi…

    “Bir daha asla” diyebilmek için; unutmamak, yüzleşmek ve hesaplaşmak zorundayız. ‘Hesaplaşma’ya uzanmayan, cezayı kapsamayan yüzleşme, biçimsel, yatıştırıcı ve uyuşturucudur. Demokratik bilincin atılımını toplumsal özgüvenin gelişimini ve adalet talebini ancak yüzleşme ve hesaplaşma bütünlüğü sağlayabilir. Bu tabloda egemenler Alevilere yalan söylüyor. Onların evrensel taleplerine sağır ve kör kalmaya devam ediyor. İstismar ediyorlar, samimi falan da değiller. Aleviler özel bir ayrıcalık istemiyor; evrensel ve insana ait olan haklarını istiyorlar. En başta da, dinsiz ve mezhepsiz devlet istiyorlar! Bu, “dinsizliğe” değil, gerçek manada din, vicdan, inanç ve düşünce özgürlüğüne dayanır. Laik devletin din bütçesi de olamaz. Diyanet üzerinden bir mezhebi finanse edemez. Aleviler sosyal, hukuksal, dinsel, siyasal ayrımcılık uygulamalarından bıkmış durumda. Resmi ve sivil asimilasyona da son verilmesini istiyorlar. Bir mezhebin kurumsallaştırılarak kollanırken, diğer inançların horlanmasını ve düşmanlaştırılmasını insan haklarına aykırı bulmaktadırlar. Aleviler, devletin ve siyasetin dinsel vesayet altına alınmasını tehlikeli buluyor. Devleti İslamlaştırmak ve Sünni mezhebe dayalı rejimi inşa etmek için yola çıkanlar, Alevîlerin, diğer inanç/dini grupların ve inanmayanların eşit yurttaşlık haklarını yok etmiş olacaklardır. Kadim tarih buna katliamlarıyla, kanlarıyla, fetvalarıyla tanıklık eder. İnanmayanlar dönüp, 1514, 1826, 1870, 1915, 1937-1938, 1955, 1978, 1980, 1993, 1995 yılları içinde dinsel temelli katliamları inceleyebilir.

    Ve nihayet Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkanlığı’nın yanı sıra, Alevi Bektaşi İnanç Kurulu Başkanlığı görevini yürüten Hüseyin Güzelgül’ün, “Alevîleri yok edemediler, dönüştürmeye çalışıyorlar. Bizim bu iktidardan hiçbir beklentimiz olmamalı” sözlerini kulaklarımıza küpe ederek soru(n)larının radikal/ kalıcı çözümü için “Tüm ezilenlere olduğu gibi, Alevilere de yeni bir dünya, yeni bir cumhuriyet gerekmektedir.”

    Diren KESER-Diren SATI

    İlgili Haberler

    1-Akademisyen Kaya: Alevilere yönelik nefret çok derinlerde, eskiye dayanıyor-VİDEO
    2-Avukat Eren Keskin: Alevilerin hakları birçok kez ihlal edildi-VİDEO
    3-Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın: Nefret suçu doğrudan rejimle bağlantılıdır-VİDEO
    4-‘Alevi örgütleri nefret saldırılarına karşı ortak tavır geliştirmeli’-VİDEO
    5-‘Aleviler, tarih boyunca nefret suçuna maruz kaldı’-VİDEO
    6-‘Alevi düşmanlığı bu toplumun genlerinde var; iflah olmaz’-VİDEO
    7-‘Aleviler kuşatmayı ve tecridi yaşıyor; nefret dili ile düşmanlaştırılıyor’- VİDEO
    8-‘Hak temelli bir anayasal düzenleme yapmadan nefret söylemi azalmaz’-VİDEO
    9-‘Nefrete karşı demokrat Sünniler, Aleviler, Ermeniler bir araya gelebilmeli’-VİDEO
    10-‘Nefret dilinden kurtulmanın tek yolu eşit vatandaşlıktan geçiyor’-VİDEO
    11-‘Nefret dilinin kayda geçmeyen yüzünde Alevi kadınlar var’-VİDEO
    12-CHP’li Başarır: Alevilere yönelik nefrete karşı hukuksal mekanizma işletilmiyor-VİDEO
    13-Orhan Aydın: Nefret söyleminden sevgiyle ve aşkla birlikte çıkacağız-VİDEO
    14-‘Aleviler her türlü ayrımcılığa maruz kalıyor, ötekileştiriliyor’-VİDEO
    15-‘Aleviler her yerde mağdur oluyor, Türkiye’de öteki olarak yaşıyorlar ‘-VİDEO
    16-‘Alevilik, egemen mezhebin yükseldiği zemini sarstığı için hedef haline geliyor’-VİDEO

  • Bugün 8 Nisan Dünya Romanlar Günü!

    Bugün 8 Nisan Dünya Romanlar Günü!

    PİRHA- Bugün 8 Nisan Dünya Romanlar Günü. Roman halkı, sağlıktan eğitime, barınmadan istihdama kadar sorunları çözümsüzken, bugünkü Resmi Gazete’de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla 8 Nisan’ın Romanlar Günü olarak kutlanacağı belirtildi. 

    Vatanları ‘dünya’ olan Roman halkı, savaşsız bir dünya isterken, savaşların ortasında en çok kalan, hedefe konulan ve Nazi Almanya’sında olduğu gibi katledildi, sürgün edildi, ayrımcılığa maruz kaldı.

    Devletlerin görmediği, kimlik vermediği, açlığa, yoksulluğa mahkum ettiği Roman halkı, zaman içerisinde eğlence metasına dönüştürüldü.

    8 Nisan 1971 tarihinde Londra’da toplanan Birinci Uluslararası Roman Kongresi, bu tarihin Dünya Romanlar Günü olarak kutlanmasına karar verse de, bu karar Romanlara yönelik ırkçı ve ayrımcı politikaları ortadan kaldırmadı.

    Avrupa Birliği’nin 2004 ve 2007 yılında genişlemesiyle birlikte milyonlarca Roman AB vatandaşı olurken, AB ülkeleri içinde serbest dolaşım hakkı, Romanlar için işletilmiyor. Fransa’da, İtalya’da ve İskandinav ülkelerinde yaşayan binlerce Roman 2010 yılında zorla sınır dışı edilerek Romanya ve Bulgaristan’a gönderildi.

    Roman halkı, Türkiye’de de ayrımcılığa ve nefret suçuna uğrayan toplulukların başında geliyor. Yaşam alanları bir çok kentte ellerinden alınırken, talepleri ise dikkate alınmıyor.

    Zor koşullarda altında yaşama tutunmaya çalışan Roman halkı, pandemi ile birlikte koşulları daha da ağırlaştı. Ağır sorunlar karşısında, yerel yönetimler geçici çözümler sunmaya çalışırken, devlet nezdinde belli günlerde sözü edilenler olarak kaldı.

    Roman halkı, sağlıktan eğitime, barınmadan istihdama kadar sorunları çözümsüzken, bugünkü Resmi Gazete’de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla 8 Nisan’ın Romanlar Günü olarak kutlanacağı belirtildi.

    Roman halkı ise kutlamadan çok, sorunlarının çözümünü bekliyor.

    (HABER MERKEZİ)

  • ‘Alevilik, egemen mezhebin yükseldiği zemini sarstığı için hedef haline geliyor’-VİDEO

    ‘Alevilik, egemen mezhebin yükseldiği zemini sarstığı için hedef haline geliyor’-VİDEO

    PİRHA- Gazeteci-Yazar Mustafa Kemal Erdemol, Alevilerin, ötekileştirmenin ve giderek artan nefretin hedefi olduğunun altını çizdi. Erdemol, “Alevilik, bir kültürel itiraz tutumudur, siyasal itiraz tutumudur. Bunu bir mezhebin baskısına karşı sürekli yapıyor. Bu itirazı da tabi silahla vb. şekilde yapmıyor, sazıyla sözüyle yapıyor. Bunu yaptığı zaman da tabi egemen inancın hedefi haline geliyor. Çünkü o egemen inancın üzerinde yükselmiş olduğu zemini sarsıyorsunuz. Alevilik bunu yaptı. Özellikle de yapmış değil, anlayışı, inancı bu” dedi. 

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırılarına maruz kalan toplumlardan biri de Aleviler. Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Devlet tarafından inancı ve ibadethanesi kabul edilmeyen Aleviler, okulda, sokakta, işyerinde, hastane, mahallede, yaşadığı apartmanda aşağılanıyor, hor görülüyor, hakarete uğruyor.

    Türkiye’de nefret suçları ile ilgili kapsamlı bir yasal düzenlemenin eksikliği sistematik bir biçimde bu saldırıların devam etmesine de zemin hazırlıyor.

    Peki nefret suçu kaynağını nereden ve nelerden alıyor? Yargı Alevilere dönük nefret suçuna karşı ne yapıyor? Demokrasiyi ve eşitliği savunan kurum ve kuruluşlar Alevilere dönük nefret suçlarına karşı ne yapıyor? Tüm bu soruları ve daha fazlasını akademisyen, yazar, tarihçi, hukukçu, insan hakları savunucularına sorduk.

    Gazeteci-Yazar Mustafa Kemal Erdemol ‘Türkiye’de Alevi Nefreti’ dosyamıza ilişkin sorularımızı yanıtladı.

    “NEFRET, SAĞ POPÜLİZMLE İLİŞKİLİ”

    PİRHA: Türkiye’de ve dünyada nefret söylemi ve buna bağlı olarak da nefret söyleminin ortaya çıkardığı şiddet artıyor. Nefret diline daha fazla sarılarak ötekileştirdikleri halkları, inanç kimliklerini, sınıfları, kadını düşmanlaştırıyorlar. Yine Ortadoğu’da sonu gelmeyen savaşlar, çatışmalar bunun en belirgin örneklerinden biri. Siz bu nefret söylemini neye bağlıyorsunuz?

    MUSTAFA KEMAL ERDEMOL: Tabi bu nefret söyleminin alt başlıkları da var. Yani kültürel nedenleri olan nefret söylemleri var, dinsel nedenleri olan nefret söylemleri, etnik kökenden ötürü geliştirilmiş nefret söylemleri var. Bunları  ayrı ayrı incelemek zaman alır. Ama günümüzde özellikle bu nefretin, sağ popülizm ile ilgisi olduğuna inanıyorum. Çünkü çok uzun ve üzerinde uzun zaman konuşulması gereken alt başlıklar bunlar. Yani sağ popülizm, bir bencillik ideolojisi olan sağcılıkla doğrudan ilgisi var. Bu bencillik başka ulusları ötekileştirerek, kendisini var etme üzerine kurulu bir bencillik. Kültürel zehirlemeden bahsederek bir kültürel ötelemenin var olduğunu söyleyebiliriz. İngiltere’de yaşıyorsanız Hindistanlıyı, Amerika’da yaşıyorsanız İspanyol’u, Meksikalıyı, Koreliyi, son zamanlarda Çinli olduğu düşünülen her çekik gözlüyü kendinize düşman görebilirsiniz. Ama uzun vadede hep var olan nefret, din kaynaklı olan nefret.

    Çeşitli dinlerin, özellikle kitaplı dinlerin ki bizim konumuz bu. Mezhepler arası, inançlar arası ilişkilerde bu nefret dozunun çok fazla arttığını görüyoruz. Özellikle egemen olanın diğerini az imanlı olmakla suçlamasıyla ilgisi var. Bunun örneklerini bizim ülkemizde de görüyoruz. Genel anlamda sağ popülizmin ötekileştirmesi olgusuyla karşı karşıyayız. Sağın vücut bulduğu, yerleştiği her toplumda var. Bunu Amerika’da da yaşıyoruz, Türkiye’de de yaşıyoruz. Dolayısıyla dediğim gibi bir bencillik ideolojisinin yansımaları bu şekilde oluyor. Kültürel anlamda ötekileştirme bu ve buna bağlı nefret dili bu şekilde ortaya çıkıyor.

    “ALEVİLER ÖTEKİLEŞTİRMENİN VE NEFRETİN HEDEFİ OLDU”

    Aleviler, Türkiye’de nefret söylemine en çok maruz kalan toplumsal kesimlerden biri. Evleri işaretleniyor. Zorunlu din derslerinde nefret söylemlerine maruz kalıyorlar. Alevi toplumuna dönük bu dil sizce kaynağını nereden alıyor?

    Bu yeni bir şey değil. Zaman zaman çok artan, zaman zaman azalan şekilde de olsa Alevi düşmanlığı, nefreti zaman zaman ama öfkesi her zaman sürüyor. Selçuklular’da böyleydi, Osmanlı’da böyleydi, Cumhuriyet döneminde de böyle. Dediğim gibi inişli çıkışlı bir çizgi izliyor, bu ötekileştirme ve nefret. Ama her zaman Alevilerin bu ötekileştirmenin ve giderek nefretin hedefi olduğu çok açık.

    Nedeni ne olabilir? sorusu kuşkusuz, çok cevaba muhtaç bir soru. Çeşitli dinlerde egemen olan baskın mezhebin, kendisinden daha az etkili olduğunu düşündüğü inanç üzerinde, onu az imanlı olmakla suçlaması gibi bir durum var. Alevilere yönelik nefrette bunun payı kuşkusuz var. Bu bir suçsa eğer, Alevilerin suçu var. Bana sorarsanız bu olumlu bir suçtur. Şudur: Aleviler verili olanı kolay kabul edebilen bir kültüre sahip değil. Hatta öyle ki İslam Peygamberin ölümünden sonra Kuran’ın değiştirildiğini söyleyerek bir tutum, bir tavır geliştirmiş bir topluluktan bahsediyoruz. Hz. Ali’ye yapılan haksızlığı kendi meselesi haline getirip ve oradan yola çıkarak tüm haksızlıklara karşı bir tutum geliştirmiş bir kesimden söz ediyoruz.

    “ALEVİLİK BİR KÜLTÜREL, SİYASAL İTİRAZ TUTUMUDUR”

    Dolayısıyla bunlar bir toplumu tasarlama amacı güden, Sünni mezhebinin pek hoşuna giden tutumlar değil. Onlara karşı yapılacak en kolay suçlama da, dinden çıkmış olmaları. Bir Alevi kendini nasıl tanımlar, İslam’ın içindedir, dışındadır, bilemem. Hangi sıfatları kullanacağı, kendisinin verebileceği bir karardır, kendisini ilgilendirir. Ama benim bildiğim Alevilik, bir kültürel itiraz tutumudur, siyasal itiraz tutumudur. Yani aslında bunu bir mezhebin baskısına karşı sürekli yapıyor. Bu itirazı da tabi silahla vb. şekilde yapmıyor, sazıyla sözüyle yapıyor. Bunu yaptığı zaman da tabi egemen mezhebin hedefi haline geliyor. Çünkü o egemen mezhebin üzerinde yükselmiş olduğu zemini sarsıyorsunuz. Alevilik bunu yaptı. Özellikle de yapmış değil, anlayışı, inancı bu.

    Bir diğeri Aleviler, Sünni İslam’ın dayattığı yaşam biçimine çok da itibar ediyor değil. Buradan Sünni İslam’ın çok ahlaklı olduğu, Alevilerin çok ahlaksız iş yaptığı anlaşılmasın. Bununla bir ilgisi yok. Tam tersi Alevilerin, dışlanmış ne kadar kesim varsa, bunların arasında dışlanmış cinsiyet olan kadın önemlidir, onu benimsemiş olması olgusu var. Yani Alevilerin kadına verdiği yer, erkekle birlikte değerlendirdikleri bir yerdir. Bu Sünni İslam’da görülmüyor. Sünni İslam, yaradılış gayesine aykırıdır, fıtrata aykırıdır, diyerek kadına bir yer biçiyor. Alevilik ise bir yer biçmiyor, aksine onu erkekle birlikte aynı yerde görüyor.

    Müziğe karşı Sünni İslam’ın yaklaşımının ne olduğunu biliriz. Alevinin evinden saz eksik olmaz. Bütün bunlar, egemen Sünni mezhebin kültürel kodlarına da aykırı. Alevilik, doğası gereği bulunduğu zamanın kodlarını benimsemiş bir kültürel tutum olarak ortaya çıktığı için bu değişime karşı olan Sünni egemen kesimin de ya da mezhebin de hedefi haline geliyor. Tabi bunun siyasal açılımları da var.

    “HUKUKUN PRATİKTE YANSIMASI YOK”

    Hali hazırdaki hukuk sisteminin Alevilerden veya ötekileştirilenlerden yana bir artısından bahsetmek mümkün değil. Hukuksal anlamda nefret söylemine ve eylemine dönük yeterli bir mekanizmanın devrede olduğunu düşünüyor musunuz?

    Tabi ki düşünmüyorum. Hukuka bakarsanız, bütün bunlar hukuken yasak. Yani hukuken kimseyi dışlayamazsınız, hukuken hiçbir etnik topluluğa olumsuz cümle kuramazsınız, söz sarf edemezsiniz vs. Hukukta olumlu anlamda bunların hepsi var. Daha doğrusu, bütün bu olumsuzlukları yasaklar anlamda var. Ama pratikte öyle olmuyor. Tabi kimse pratikte ‘şu Alevidir’ diye onu mahkum ediyor değil. Ya da bir Sünni bir Alevi’ye küfretti, hakaret etti diye onu mahkum ediyor da değil. Pratikte bunların yansımaları yok.

    Hukuk her zaman toplumun gerisindedir, bunu biliriz, söyleriz. Çağı da zamanı da yakalayamayabilir. Yapısı gereği öyledir. Yani modern hukuk dediğimiz şey de çok tartışmalı. Bazen toplumun dinamiklerini göz ardı eder, onları pek dikkate almaz. Mesela hukuki ile meşru olma arasında fark var. Bir Sünni, benim inancıma hakaret etti diye bir Alevi’yi öldürse, Sünni hukuken suçludur. Ama toplumsal açıdan yaptığı meşrudur. Dolayısıyla, ‘Adamın dinine küfretmiş, öldürür’ diye toplumsal bir onaylama var. Yani ülkemizde, hukukun yasakladığı ama toplumun meşru kıldığı bir ortam var. Daha açıklayıcı olarak söylersek, bir erkeğin kendisini aldatıyor diye eşini öldürmesi hukuki açıdan suç, fakat toplumda meşru. Toplum o erkeğe haklılık kazandırır. ‘Aldatılmış, öldürmek hakkıdır’ der, meşrudur. Burada meşru olmak ile hukuki olmak arasındaki farkı anlatmaya çalışıyorum.

    “ASIL SÜNNİ KESİMİN TAHAMMÜL KÜLTÜRÜNE SAHİP KILINMASI İÇİN BİR ŞEYLER YAPILMALI”

    Ceza kanununda çok somut ifadelerle açıklanmış bir şey yok. Öyle olsaydı biz, Sivas Katliamı’nda, Maraş Katliamı’nda sorumluların bu maddeden yargılanmış olmasını görürdük. Böyle bir şey yok. Hukuk kesinlikle önleyici olmuyor. Bu tahammül kültürünün geliştirilmesiyle önlenebilir. Tabi bu tahammül kültürünü de Alevilerden kimse beklememelidir. Zaten Aleviler tahammül etmiyor değil, tahammül etmesin de demiyorum. Burada eşitleyemeyiz. Yani Sünni tutumla Alevi tutumu eşitleyip, ikisi de birbirlerine tahammül etsinler demek de Alevilere karşı büyük haksızlık olur. Çünkü bugüne kadar, yıllarca yakılmış, yıkılmış bu insanlar daha ne kadar tahammül etsinler? Zaten etmeye de devam ediyorlar. Asıl tahammül kültürüne ihtiyaç duyan egemen Sünni mezheptir. Onların en azından bu tahammül kültürüne sahip kılınması için bir şeyler yapılması lazım. Hukuki meselelerle ya da kıstaslarla meselenin çözülemediğini görüyoruz, örnekleri var.

    “DEMOKRATİK KURUMLARIN ÇALIŞMALARI NEFRET DİLİNİ BİRAZ KIRIYOR”

    Nefret söylemine ve suçuna karşı demokratik kurumlar yeterli refleksi ortaya koyuyor mu?

    Tabi demokratik kurumlar derken ayırmak da lazım. Türkiye’de demokratik kurumlar deyince benim aklıma ilerici, çağdaş, solcu gruplar geliyor ve dolayısıyla onlar ellerinden gelen olumlu çabayı gösteriyorlar. Ama toplumun tamamını kapsayan bir sivil toplum, demokratik toplum gibi bir şey kastediliyorsa, öyle bir şey yok. Demokratik kurum, sivil kurum, vs. bunlar sola ait kavramlardır. Yani sağın böyle bir derdi yok. Dolayısıyla bu sorunun ilerici, çağdaş kurumlar için sorulduğunu varsayarak cevaplıyorum, evet olumlu işler yapıyorlar ve etkileri de oluyor.

    Örneğin kadın örgütleri, kadın dernekleri müthiş çalışmalar yapıyorlar. Alevi kurumları, sadece kendilerine karşı yapılan ayrımcılığı değil, başka ayrımcılıkların da altını çizerek mücadele veriyorlar. Sadece kendileri için istedikleri bir şey yok. Bunlar çok önemli. Onların varlığı sayesinde kadın derneklerinin, Alevi derneklerinin , LGBTİ kurumlarının kuşkusuz, bütün bunların çalışmaları, nefret dilini biraz kırıyor. Artık kimse kolay kolay LGBTİ bireyini küçümseyemiyor. Söyleyen densizler çıkıyor ama bir Alevi için biçimsiz laflar edilemiyor. Edildiği zaman anında tepki gösterilebiliyor. Yeterli değil ama önemli. Bu tür faaliyetler içinde olan derneklerin olumlu bir işlevi var.

    “VERİLEN MÜCADELE İLE ARTIK MEDYANIN ALEVİLERE YÖNELİK DİLİNİN TÖRPÜLENDİĞİ KANISINDAYIM”

    Nefret dilinin topluma yayılmasında başta rol oynayan güçlerden biri de medya. Gücü, sermayeyi ve zor aygıtını elinde tutan hegemonik odakların ideolojik zehrini kusuyor, toplumu ideolojik bombardımana tutuyor. Medya bu dili neden kullanıyor, kaynağını nereden alıyor?

    Medyanın kamuoyu oluşturucu bir özelliği var ve dolayısıyla medyanın kimin elinde olduğuna bakarak ancak işlevi anlatılabilir. Bizim ülkemizde sermaye medyası var. Can Tv’nin, BirGün’ün, Cumhuriyet’in, Evrensel’in de içinde bulunduğu bir kaç görsel ve yazılı basın var, bütün bunların dışında sermayenin bir medyası oluştu. Tabi sermaye artık nefret dilini eskisi gibi rahat kullanamıyor. Bir önceki soruya bağlı olarak sivil toplum örgütlerinin, demokratik örgütlerin mücadeleleri de etkili oldu. Yani ne kadar öfke duyarlarsa duysunlar, özellikle zaman zaman ağızlarından kaçıranlar oluyor. Yazılarında ya da kalemi sürçenler, bilerek yapanlar oluyor ama onlara tepki ağır oluyor. Medyanın olumsuz bir işlevi hep olagelmiştir, hep olmuştur.

    Medya ‘Kızılbaş’ söyleminden daha yeni kurtuldu. Uzun zamandır bunu yapamıyor. Çünkü ne mutlu ki güçlü bir direniş var. Ama en fazla nefret objesi, LGBTİ bireyleri. Onlara nefret hala devam ediyor ve medyaya yansıyor. İslamcı, paçavra bir gazete var. Bunları en amiyane tabiriyle söylüyor. Bir eşcinsel erkekten bahsederken veya LGBTİ bireyi olan bir kadından bahsederken. Medyada onlara yönelik dil hala korkunç. Ama Aleviliği artık bir mezhep olarak hedef alma cesaretini kolay kolay gösteremiyorlar. Hiç bir şey yok demiyorum. Buradan yola çıkarak medyayı akladığım sanılmasın. Sadece verilen mücadelenin artık medyanın da en azından Alevilere yönelik dili törpülediği kanısındayım. Buna biz siyaseten doğruculuk diyoruz. İnanmasa bile, inanmak zorundasın. Yani içinden Alevilere nefret de kussa, bunu dile getirmemek zorunda. Ona bunu yaptıran güç, demokratik mücadelenin ulaştığı seviyedir.

    Genel olarak medya, elbette ki birçok konuda olduğu gibi bu konuda da olumsuz rol oynuyor. Bunun bir sürü örneği var. Medyanın özellikle kadınlar üzerinden dili çok kötüdür. Kadının fiziksel özellikleri her zaman bir kalem konusu olabiliyor ama herhangi bir erkeğin güzelliğinden ya da yakışıklılığından bahsedilmez. Bu günümüzde hala var.

    “ALEVİLERİN İÇİNDE BULUNDUKLARI DURUMDAN BİR PARÇA KURTULMALARI GEREKİYOR”

    Yeni bir siyaset yapma tarzı oluşturmak, geliştirmek, yaratmak gerekiyor; hatta yeni öznelerin sahaya inmesi, oluşturulması, bu sürece müdahale etmesi gerekiyor. Nefret söyleminin ortadan kalkması için ya da en azından azaltılabilmesi için neler yapılmalı?

    Yapılması gereken en temel şey tahammül kültürünün geliştirilmesi. Fakat bunu egemenlerden beklememek lazım. Bu tahammül kültürüne en çok bu dili kullananların ihtiyacı var. Onları zorlamak durumundayız. Yani toplumda renkliliğin olduğunu anlamak zorundalar. Bunu benimsememiş olanlara kadınlarla yaşamak zorunda olduklarını, kadınlarla yaşamaya alışmak zorunda olduklarını anlatmak durumundayız. LGBTİ bireylerin, onlar gibi bir yaşam tarzımız olmasa bile, yaşam tarzlarına saygılı olmayı öğretmek durumundayız. Bunları dernek kurarak vs. yapmak kolay değil. Bu bir bilinç devrimiyle ilgili bir şey. İşte burada Alevilik ve benzeri öğretiler çok iyi bir zemin hazırlıyor. Yani Alevi kültüründe aynı sofraya kadın erkek oturup hayatın başka alanlarında aynı şeyleri paylaşıyorsa, bu bir toplum oluşturma için de iyi bir modeldir. Böyle bir zemin var en azından. Bunun geliştirilmesi gerekir. Bunun dünya kadar yolu var. En azından bunun eğitimde öğretimde hal yoluna koyulması lazım. Fakat bu bizi çok ciddi sosyal dönüşüme muhtaç hale getiriyor. Bugün ki mevcut düzen içerisinde bunları yapabilmek pek mümkün değil.

    Bir altüst oluş olmadan, bir sosyal değişim yaşamadan bunları yapabilmek kolay değil. Ama belki o sosyal dönüşümün ille olması gerekmiyor. Koşulları uygun değildir, toplum buna hazır değildir vs. En azından o zamana kadar da anlama ve anlatma kültürünün gelişmesi gerekiyor. Bu arada Alevilerin de birbirlerini anlamaları lazım. Sadece Alevilerin anlaşılması değil, kendilerinin de birbirlerini anlamaları lazım.

    “EĞER KABUL EDERLERSE KENDİMİ KÜLTÜREL VE SİYASAL OLARAK ALEVİ GÖREN BİRİYİM”

    Ben bir Alevi değilim. Eğer kabul ederlerse kendisini kültürel ve siyasal olarak Alevi gören birisiyim. Alevilerin içinde bulundukları durumdan bir parça kurtulmaları gerekiyor. Manipüleye çok açık bir kesim gibi duruyor. Soldan uzaklaşmak gibi bir eğilim de var ve bu eğilimi geliştiren egemen bir takım araçlar var. Ben bir Sosyalistim ama kimsenin Sosyalist olması gerekmiyor. Fakat Aleviler doğal olarak eşitlikçi bir kültür üzerine oturuyorlar. Bu eşitlikçi kültürden sağcılık çıkmaz, çıkmamalıdır. Çünkü sağcılık bir bencillik ideolojisidir ve Alevi bencil değildir, olamıyor. Ben Alevilik zemini üzerinde yükselmiş bir takım anlayışların bu ülkenin geleceğinde çok önemli bir rol oynayacağına inandığım için Alevi kültürüne sempati duyuyor ve onlardan beslenmeye çalışıyorum.

    Diren KESER-Diren SATI/PİRHA

    İlgili Haberler

    1-Akademisyen Kaya: Alevilere yönelik nefret çok derinlerde, eskiye dayanıyor-VİDEO
    2-Avukat Eren Keskin: Alevilerin hakları birçok kez ihlal edildi-VİDEO
    3-Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın: Nefret suçu doğrudan rejimle bağlantılıdır-VİDEO
    4-‘Alevi örgütleri nefret saldırılarına karşı ortak tavır geliştirmeli’-VİDEO
    5-‘Aleviler, tarih boyunca nefret suçuna maruz kaldı’-VİDEO
    6-‘Alevi düşmanlığı bu toplumun genlerinde var; iflah olmaz’-VİDEO
    7-‘Aleviler kuşatmayı ve tecridi yaşıyor; nefret dili ile düşmanlaştırılıyor’- VİDEO
    8-‘Hak temelli bir anayasal düzenleme yapmadan nefret söylemi azalmaz’-VİDEO
    9-‘Nefrete karşı demokrat Sünniler, Aleviler, Ermeniler bir araya gelebilmeli’-VİDEO
    10-‘Nefret dilinden kurtulmanın tek yolu eşit vatandaşlıktan geçiyor’-VİDEO
    11-‘Nefret dilinin kayda geçmeyen yüzünde Alevi kadınlar var’-VİDEO
    12-CHP’li Başarır: Alevilere yönelik nefrete karşı hukuksal mekanizma işletilmiyor-VİDEO
    13-Orhan Aydın: Nefret söyleminden sevgiyle ve aşkla birlikte çıkacağız-VİDEO
    14-‘Aleviler her türlü ayrımcılığa maruz kalıyor, ötekileştiriliyor’-VİDEO
    15-‘Aleviler her yerde mağdur oluyor, Türkiye’de öteki olarak yaşıyorlar ‘-VİDEO

  • ‘Aleviler her yerde mağdur oluyor, Türkiye’de öteki olarak yaşıyorlar’-VİDEO

    ‘Aleviler her yerde mağdur oluyor, Türkiye’de öteki olarak yaşıyorlar’-VİDEO

    PİRHA-Avrupa Alevi Kadınlar Birliği’nin Kurucu Başkanı ve Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Eşit Başkanı Nevin Kamilağaoğlu, fiziksel olarak bir şiddet uygulanmasa da Alevilerin psikolojik bir baskı altında kaldığını ifade ederek, “Aleviler Türkiye toplumunda öteki olarak yaşıyor, Aleviler her yerde mağdur oluyor” dedi.

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırılarına maruz kalan toplumlardan biri de Aleviler. Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Devlet tarafından inancı ve ibadethanesi kabul edilmeyen Aleviler, okulda, sokakta, işyerinde, hastane, mahallede, yaşadığı apartmanda aşağılanıyor, hor görülüyor, hakarete uğruyor.

    Türkiye’de nefret suçları ile ilgili kapsamlı bir yasal düzenlemenin eksikliği sistematik bir biçimde bu saldırıların devam etmesine de zemin hazırlıyor.

    Peki nefret suçu kaynağını nereden ve nelerden alıyor? Yargı Alevilere dönük nefret suçuna karşı ne yapıyor? Demokrasiyi ve eşitliği savunan kurum ve kuruluşlar Alevilere dönük nefret suçlarına karşı ne yapıyor? Tüm bu soruları ve daha fazlasını akademisyen, yazar, tarihçi, hukukçu, insan hakları savunucularına sorduk.

    Avrupa Alevi Kadınlar Birliği’nin Kurucu Başkanı ve Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’nun Eşit Başkanı Nevin Kamilağaoğlu sorularımızı yanıtladı.

    “IRKÇILIK KADINLARIN, ÇOCUKLARIN ÖLMESİNE NEDEN OLDU”

    PİRHA: Türkiye’de ve dünyada nefret söylemi ve buna bağlı olarak da nefret söyleminin ortaya çıkardığı şiddet artıyor. Nefret diline daha fazla sarılarak ötekileştirdikleri halkları, inanç kimliklerini, sınıfları, kadını düşmanlaştırıyor. Yine Ortadoğu’da sonu gelmeyen savaşlar bunun en belirgin örneklerinden biri. Siz bu nefret söylemini neye bağlıyorsunuz?

    NEVİN KAMİLAĞAOĞLU: Biz inancı ve kimliklerinden dolayı ötekileştirilen bir toplumun çocuklarıyız, kadınlarıyız. Ortadoğu’daki savaşların en büyük nedenlerinden birisi doğal olarak mezhep savaşıydı. Yani İslam’ın kendi içerisinde Sünni İslam ile Şii arasında bir savaş ve gerçekten de uzun yıllar aldı. Bu savaş herkesi etkiledi. Bunun nedeni zaten tekleştirmeyi, ötekileştirmeyi hakim kılmaktı. Ama hırs, ama hakim olmak, özellikle Müslüman kardeş zihniyetinin Ortadoğu’da hakim olması için son derece öngörüsüz söylemler, toplumlarda çok ciddi yaralar açtı. Bizde de açtı, Türkiye’de de açtı. Suriye Savaşı’nın yansımaları özellikle Hatay’da çok fazla hissedildi. Hatay, kadim kimliklerin, kadim inançların şehri. Orada çok fazla Arap Alevisi var, orada Hristiyanlar var. Herkes harmonik bir şekilde yaşarken bu savaş, tam da o hatlar arasında, binlerce yıldır kardeş kardeş yaşamış insanlar arsında bir bomba etkisi yarattı. Etkiledi, komşuluk ilişkilerini etkiledi. İnsanların devletle olan ilişkilerini çok ciddi bir şekilde etkiledi. Yani herkesi etkiledi.

    Irkçılık, gerici zihniyet, savaşlar, savaşların mağdurları, kimlik mücadelesi veren, inanç mücadelesi veren tüm insanları buna bağlı olarak da kadınları etkiledi, çocukları etkiledi. Daha çok kadınların, çocukların ölmesine neden oldu. Biz Ezidi kadınların İŞİD zihniyetiyle nasıl pazarlarda satıldığını çok iyi biliyoruz. Kürt kadınların yine aynı şekilde pazarlarda nasıl satıldığını biliyoruz. Irkçılık, tekçilik, toplumlar için felaket demek.

    “ALEVİLER HER YERDE MAĞDUR OLUYOR”

    Aleviler, Türkiye’de nefret söylemine en çok maruz kalan toplumsal kesimlerden biri. Evleri işaretleniyor. Zorunlu din derslerinde nefret söylemlerine maruz kalıyorlar. Alevi toplumuna dönük bu dil sizce kaynağını nereden alıyor?

    Gerçekten de Aleviler Türkiye toplumunda öteki olarak yaşıyorlar. Aleviler her yerde mağdur oluyor. Bu mağdurlardan biri de benim. Önce Alevi çocukların okullardaki mağduriyeti son derece ciddi. Özellikle yatılı okullarda okuyan Alevi çocukların nasıl asimile olduklarını ben çok çok iyi biliyorum. Ben Erzurum Yavuz Selim Öğretmen Lisesi’nde okudum. Bizim din dersi öğretmeni yakın köylümüzdü. Bizim Alevi olduğumuzu bildiği için din derslerinde sürekli bizi tahtaya kaldırırdı ve sınıfa hitaben konuşurdu ve şöyle derdi, ‘Çocuklar biliyor musunuz, Nevin din dersinde sureler ezberleme konusunda çok çok becerikli.’ O din dersi öğretmeni bizi sürekli tahtaya kaldırıp bize o soruları sorardı, biz çok mahçup olurduk. Hele ben çok mahcup olurdum. Çocuk aklıyla günlerce ağladığımı biliyorum. Din derslerinde çok fazla gizli gizli ağlardım. Çünkü bilemezdim, beceremezdim.

    O zamanlar anlamadık. Bizim okullarda yaşadığımız travmanın, mobbingin ne kadar ciddi bir sorun olduğunu, çocuk aklımızla o zaman değerlendiremedik. Ama insan yetişkin dönemde değerlendirdiği zaman bunun ne büyük bir kabus olduğunu o zaman hissediyor ve bunun üzerinden okullarda gerçekten Alevi çocukların karşılaştığı sıkıntıyı o kadar derinden hissediyorum ki. Yani bugün 70’lerde Alevi çocuklarının karşılaştığı bu ötekileştirme, bu aşağılanma, bu mobbing eminim günümüzde kat kat daha fazla. Sıkıntılı bir durum. Alevi çocuklarına zorunlu din dersini sınıflarda uygulamaları, namazlar, bunları hepsi gerçekten bizde ve tüm çocuklarımızda travma yaratıyor. Bununla da yetinmiyor. Bizim çocuklarımız, orta öğretim veya lise olsun, hatta üniversite de dahi Alevi oldukları için çok ciddi sıkıntılar çekiyor. Arkadaş edinemiyorsun. Arkadaşlarına Alevi olduğunu söylediğin zaman o arkadaşların seni bırakıyor. Onların kendileriyle birlikte, aileleriyle birlikte çok yanlış algılarını ben kendim yaşadım. Alevilerin pis olduğu, Alevilerin kuyruklarının olduğu, yemeklerinin yenmediği gibi söylemler çok açık bir şekilde dile getiriliyor. Bunlar bitmiyor yani. Çocuklar, gençler, üniversitede de bu tür ötekileştirme söylemleriyle karşılaşıyor. Kaldı ki eğer öğretmenler de Alevi çocuklarının Alevi olduğunu bilirlerse onların uygulamaları da öğrencilerden farklı değil. Onlar da ötekileştiriyor, aşağılıyor.

    Sünni İslam’ın bu kültürü karşımızda kim olursa olsun, eğitim seviyesi ne olursa olsun, Alevilere karşı değişmiyor. Bunu çok somut bir şekilde söyleyebiliriz. Diğer yandan Aleviler, Alevi toplumu çok ciddi bir şekilde kendi yerleşkelerinde, köylerinde yaşıyor. İçinden geldiğimiz Alevi köylerine hizmet gitmiyor. Bunu çok iyi biliyorum, kendi köyümden biliyorum. Sağlık hizmetlerinden Aleviler, çok yakın bir şekilde ulaşamıyorlar. Köylerinde yol yok. Dört beş tane köyün ortak bir okulu oluyor. Bunların hepsi o çocukları, o toplumu etkileyen çok önemli nedenler.

    “ALEVİLERİN TARİHİNİ SÜNNİLER YAZIYOR”

    Şehirleşmeyle birlikte Alevilerin, Alevi ailelerin, mahallelerde yaşadığı sıkıntılar, kendi apartmanında yaşadığı sıkıntılar. Özellikle Ramazan ayları bazı ailelerde çok büyük sıkıntılar yaratıyor. Örneğin apartmanlarda korkunç bir ötekileştirme var, baskı var. Geli kapıyı çalıp ‘Biz Kuran kursuna gidiyoruz, siz ne yapıyorsunuz?’ ve Anneme söyledikleri gibi, ‘Yaşlı başlı kadınsın. Neden namaz kılmıyorsun, yaşından başından utanmıyor musun?’ gibi söylemler kullanıyorlar. Onlar hakaret edecekler, yaşına, başına, saçına hakaret edecekler. Bunlar gerçekten çok sıkıntılı durumlar. Bu son dönem, AKP iktidarı süresi içinde biz, kentsel dönüşümlerle birlikte, Alevilerin yoğun olduğu mahallelerdeki ciddi bir doku değişikliğine de şahit olduk.

    Yine Alevlerin, iş yerlerinde karşılaştıkları sıkıntıları çok iyi biliyoruz. Mesela çoğu zaman iş yerlerinde Ramazan ayı sürecince, yemekhanelerde yemek çıkmadığını, su olmadığını biliyoruz. O iş yerindeki Alevi insanlara karşı gerçekten de ötekileştirme, uzun vade de ötekileştirmeden, rencide etmeden dolayı insanın kaldıramayacağı kadar büyük bir yük. Fiziksel olarak şiddet uygulamalarına gerek yok. Yani tüm insanlar, tüm Aleviler psikolojik bir baskı altında kalıyor. Bu sıkıntılı, hepimizin yaşamını etkiliyor ve biliyoruz ki Türkiye’de bunlar eğitimle oluyor, bu Alevilere karşı nefretle, ötekileştirmeyle, kinle oluyor.

    Aleviliği sapık bir inanç olarak gördükleri için Alevileri de söylenebilecek en kötü şeylerle yargılıyorlar. Bu son derece üzücü, son derece sıkıntılı bir durum. Bunun değişeceğini zannetmiyorum. Çünkü Alevilerin tarihini Sünniler yazıyor. Okullarda da öyle, okullarda öğrencilere okutulan kitaplarda Alevilerle ilgili son derece rencide edici hakaretler var. Yani bir gün Aleviler kendi tarihini yazarsa Sünni İslam’a bunu bırakmazlarsa, kendi tarihimizi kendimiz anlatırsak, o zaman hiç olmazsa yobazların dışında daha bir seküler kesim, bu işin böyle olmadığını aileden başlayarak kendi çocuklarına anlatırlar.

    “TÜRKİYE’NİN BÜYÜK BİR HUKUK SORUNU VAR”

    Hali hazırdaki hukuk sisteminin Alevilerden veya ötekileştirilenlerden yana bir artısından bahsetmek mümkün değil. Hukuksal anlamda nefret söylemine ve eylemine dönük yeterli bir mekanizmanın devrede olduğunu düşünüyor musunuz?

    Kesinlikle düşünmüyorum. AKP Hükümeti geldikten sonra önce hukuku ele aldı. Aslında Seyfi Oktay diye Alevi kökenli bir hukukçu vardı. Erdoğan’ın ilk söylemi, ‘Hukuku dedelerden temizleyeceğiz’di. Erdoğan’ın ilk yaptığı şey, hukukta ne kadar Alevi kökenli insan hizmet ettiyse, savcısı, hakimi, avukatı vardıysa bunları temizlemekti ve açık açık söyledi. Sonra da AKP kendi hukukunu yarattı. AKP kendi hukukunu yarattığı zaman boşalttı ve kendi zihniyetinde hukukçuları yerleştirdi. Savcılar öyle, hakimler öyle.

    Çünkü AKP için hukuk önemliydi. Hukuk AKP’nin yapmak istediği, döşemek istediği yolları kolaylaştırıcı bir fonksiyon yükledi. Bunu da gerçekleştirdiler. Bugün kendi hakim kendi savcıları aracılığıyla Türkiye’de demokrasi mücadelesi veren, Türkiye’de insan hakları mücadelesi veren herkes bugün hapishanelerde rehin tutuluyor. Hukuk diye bir şey olmadığı için de siyasileri orada rehin tutuyor ve her seferinde, bu son dönemdeki İnsan Hakları Mahkemesini, özellikle Selahattin Demirtaş hakkında verdiği, derhal serbest bırakılması kararı olsun, yine Alevilerle ilgili zorunlu derslerle ilgili verdiği kararlarda da olsun Erdoğan ve hukukçuları tahliye etme yerine, İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını uygulamak yerine farklı uyduruk suçlar bularak insanların uzun süre içerde kalmasına neden oluyor.

    Türkiye’nin gerçekten büyük bir hukuk sorunu var, demokrasi sorunu var. Türkiye’de bir Kürt sorunu, bir Alevi sorunu var, kadınların sorunu var, eğitim sorunu var. Türkiye, sorunlarının hiç birini çözmüş değil. Bir ülke bu kadar kötü mü yönetilir. Bu ülkede şu anda elle tutabileceğimiz hiçbir kurum yok. Yani tam anlamıyla dışarıdan görünen, şu an Türkiye’de açık tek adam diktatörlüğü ve açık bir faşizm var. Bunun kabul edilebilir hiç bir yanı yok.

    “KURUMLAR, BAZI ORTAK İLKELER ETRAFINDA KESİNLİKLE BİRLEŞMEK ZORUNDALAR”

    Nefret söylemine ve suçuna karşı demokratik kurumlar yeterli refleksi ortaya koyuyor mu?

    Maalesef koymuyorlar. Herkes kendi bahçesiyle uğraşıyor. Yani benim bahçem temiz olsun. Türkiye şu anda öyle bir duruma geldi ki, gerek siyasi partiler, gerek sivil toplum örgütleri, kadın örgütleri, ciddi bir şekilde bazı ilkeler etrafında birleşmeli. Önemli ilkeler nedir, demokrasidir, hukuktur, basın özgürlüğüdür. Yani kadınlar dışarı çıkıyor, coplanıyor. Üstelik kadınların dışarı çıkmaması için de para cezası veriyor. İnsanları susturuyor, insanları baskı altına alıyor. Bugün hiç öne çıkmayan, son yıllarda yüzlerce işçi hayatını kaybetti. Hiç kimse bu sorunlarla ilgili ciddi bir mücadele vermiyor. İşçi ve sendikalar mücadele verse bile onlar da sönük kalıyor.

    Türkiye’deki Siyasi Partiler, Sivil Toplum Örgütleri ve herkes ama herkes ortak bazı ilkeler etrafında kesinlikle birleşmek zorundalar. Yoksa artık bu gidişatın sorumluluğunu herkesin yüklenmesi gerekecek. Eğer belli ilkeler doğrultusunda anlaşamayacaklarsa gün gelecek iş işten geçmiş olacak. Ki bu da bizler için, Türkiye’de yaşayan insanlar için, farklı kimlikler için, farklı inançlar için büyük bir felaket demek.

    “MEDYA, NEFES ALAMAZ DURUMDA”

    Nefret dilinin topluma yayılmasında başta rol oynayan güçlerden biri de medya. Gücü, sermayeyi ve zor aygıtını elinde tutan hegemonik odakların ideolojik zehrini kusuyor, toplumu ideolojik bombardımana tutuyor. Medya bu dili neden kullanıyor, kaynağını nereden alıyor?

    Bugün medyanın %95’i iktidarın güdümünde bir medya. Medya, basın nefes alamaz durumda. Son dönem, sosyal medya üzeri insanlar düşüncelerini ifade etmeye, anlatmaya çalışıyorlar. Bizim seyredebileceğimiz çok az bir iki televizyonun dışında hiçbir şey kalmadı gibi. Biz bunu geçmişte de çok iyi görüyoruz. Hükümetler önemli olan medya gücünü kendi kanalına taşımak. Yani kendilerinin tahakküm edebileceği bir medya yaratmak. Bu tüm iktidarlarda böyle. Geçmişte de böyleydi ama günümüzde katmerli bir şekilde var.

    Geçmişte belki medyanın %50’sine iktidarlar hükmedebiliyordu, elinde tutabiliyordu. Bugün % 95’ini elinde tutuyor ve AKP hükümetine bağlı medyada her şey yazılıyor. İftira atılıyor, yalan haberler yazılıyor, insanlar ötekileştiriliyor, insanlar hedef gösteriliyor. Bunu çok açık bir şekilde biz de gözlemliyoruz, biz de biliyoruz. Yalan haber geçmişte olduğu gibi mesela, özellikle hapishanelerde hayata dönüş operasyonları döneminde iktidarın spikerlerin eline verdiği notlardan biliyoruz. Bugün daha katmerli bir şekilde medya. Irkçı bir dil kullanıyor, medya çok tehlikeli bir dil kullanıyor. Medyanın hedef gösterdiği insanlar içerde. Bunu biz Tahir Elçi’den çok iyi biliyoruz, Bunu yine biz Hrant Dink’ten çok iyi biliyoruz. Medya tetikçilere hedef gösteriyor ve polisin işini kolaylaştırıyor, derin devletin işini kolaylaştırıyor. Onun için çok çok tehlikeli.

    İnsanlar, halk gerçeği öğrenemiyor. Hep algılar var medyada. Haber gerçek anlamıyla yayımlanmıyor. Bu son pandemi döneminde de böyle. Yani devletin, Sağlık Bakanlığı’nın verdiği bilgilerle Türkiye Tabipler Odası’nın verdiği bilgiler arasında dağlar kadar fark var. Ya da bu araştırma şirketlerinin verdiği bilgiler birbiriyle gerçekten uyuşmuyor. Yani medya, Türkiye’de ne olduğu belli olmayan bir döngü içerisinde ve biz tehlikeli görüyoruz. İnsanlar artık bazı değerli gazetecilerin sosyal medya üzerindeki paylaşımlarına ya da onların canlı yayınlarına yöneldi. Bugün diğer medyayı izleyen çok az insan var.

    “MÜCADELEYİ ORTAKLAŞTIRMAMIZ, BÜYÜTMEMİZ GEREKİYOR”

    Yeni bir siyaset yapma tarzı oluşturmak, geliştirmek, yaratmak gerekiyor; hatta yeni öznelerin sahaya inmesi, oluşturulması, bu sürece müdahale etmesi gerekiyor. Nefret söyleminin ortadan kalkması için ya da en azından azaltılabilmesi için neler yapılmalı?

    Bugün dışarıdan bakıldığı zaman Türkiye HDP eksenli verilen bir mücadele var. Yani Kürtler mücadele veriyor, bir de kadınlar mücadele veriyor. Yani dışarıdan görünen bu. İkisi de son derece kıymetli. Kesinlikle bu iki grubun mücadelesini öne taşımak, yanında olmak, desteklemek, birlikte olmak lazım. Tüm kadın örgütleri ciddi mücadele veriyor. Diğer yandan da Kürt halkının verdiği mücadele sorunsuz, koşulsuz desteklenmeli.

    Birleşmek lazım. İnsanlar güçlerini birleştirirlerse ses gelir. Yoksa da tek tek siyasi partilerin, sivil toplum örgütlerinin vereceği mücadele ortaklaşmazsa hiçbir anlam taşımıyor. Mücadeleyi ortaklaştırmamız gerekiyor, büyütmemiz gerekiyor. Zaten düşman ortak. Onun için de bu rejimin bir an önce iktidardan uzaklaştırılması gerekiyor.

    Şu anda Alevilerin şöyle bir çıkmazı var. Türkiye’deki Aleviler, aslında Avrupa’da da öyle iki siyasi partiye oy veriyorlar. Yani Alevilerin örgütsel tabanını iki siyasi parti oluşturuyor. HDP ve CHP’ye oy veriyorlar. Tüm Alevi örgütleri, biz Avrupa’da da zaman zaman siyasi partilerle toplantı yaptığımızda açık açık söylüyoruz, siyasi parti temsilcilerine. Yakın zamanda yaptığımız bir toplantıda HDP’den de bir temsilci vardı, CHP’den de bir temsilci vardı. Biz şöyle bir zorlama getirdik. Sizin açık tavrınız Alevilerin işini de kolaylaştıracak. Yani HDP ile CHP arasında bir işbirliği, utangaç olmayan bir iş birliği, gizli kapılar arkasında olmayan bir işbirliği ya da ortak mücadeleyi dillendirmeleri Alevilerin işini çok kolaylaştıracak. Geçmişte belediye seçimlerinde olduğu gibi İstanbul’da, İzmir’de diğer büyükşehirlerdeki belediye seçimlerinde öyle bir geçişkenlik yaşandı. Bu da çok olumlu.

    “DEMOKRASİ OLURSA ALEVİLER, İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜNÜ YAŞARLAR”

    Aleviler, Alevi örgütleri, Alevi kitlesi binlerce yıldır mağdurdan yana tavır almışız. HDP zor durumda kaldığında CHP içerisinde, ailelerde de öyle. CHP’li ailelerin dört tane oyu varsa bunların iki tanesi HDP’ye gidiyor, ikisi CHP’ye geliyor. Hep öyle yaşandı. Geçmişte HDP mutlaka barajın üzerine çıkmalı ve Aleviler asılıyor aslında. Bu deneyimlerin hepsi Alevilerin ısrarla bir partide bulunma gibi kemikleşmiş bir yapısı yok. Aleviler kim mağduriyet yaşıyorsa geçişken olarak o kişinin, o grubun, o toplumun, o partinin mağduriyetini ayağa kaldırmak için geçişken olarak hemen destekliyor.

    Alevilerin sorunu, bizim sorunumuz demokrasi sorunu, insan hakları, hak, hukuk. Bunların olmadığı bir ülkede biz de nefes alamıyoruz. Yani diğer insanlar gibi Aleviler de nefes almaz. Demokrasi olursa Aleviler, inanç özgürlüğünü yaşarlar. Demokrasi olursa, o anlamda eğitimde bir yenileşme, iyileşme gündeme gelir. Yani her şey eğitimle başlıyor.

    Diren KESER-Diren SATI/PİRHA

    İlgili Haberler

    1-Akademisyen Kaya: Alevilere yönelik nefret çok derinlerde, eskiye dayanıyor-VİDEO
    2-Avukat Eren Keskin: Alevilerin hakları birçok kez ihlal edildi-VİDEO
    3-Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın: Nefret suçu doğrudan rejimle bağlantılıdır-VİDEO
    4-‘Alevi örgütleri nefret saldırılarına karşı ortak tavır geliştirmeli’-VİDEO
    5-‘Aleviler, tarih boyunca nefret suçuna maruz kaldı’-VİDEO
    6-‘Alevi düşmanlığı bu toplumun genlerinde var; iflah olmaz’-VİDEO
    7-‘Aleviler kuşatmayı ve tecridi yaşıyor; nefret dili ile düşmanlaştırılıyor’- VİDEO
    8-‘Hak temelli bir anayasal düzenleme yapmadan nefret söylemi azalmaz’-VİDEO
    9-‘Nefrete karşı demokrat Sünniler, Aleviler, Ermeniler bir araya gelebilmeli’-VİDEO
    10-‘Nefret dilinden kurtulmanın tek yolu eşit vatandaşlıktan geçiyor’-VİDEO
    11-‘Nefret dilinin kayda geçmeyen yüzünde Alevi kadınlar var’-VİDEO
    12-CHP’li Başarır: Alevilere yönelik nefrete karşı hukuksal mekanizma işletilmiyor-VİDEO
    13-Orhan Aydın: Nefret söyleminden sevgiyle ve aşkla birlikte çıkacağız-VİDEO
    14-‘Aleviler her türlü ayrımcılığa maruz kalıyor, ötekileştiriliyor’-VİDEO

  • ‘Aleviler her türlü ayrımcılığa maruz kalıyor, ötekileştiriliyor’-VİDEO

    ‘Aleviler her türlü ayrımcılığa maruz kalıyor, ötekileştiriliyor’-VİDEO

    PİRHA- 24. Dönem CHP İstanbul Milletvekili, Prof. Dr. Binnaz Toprak, Türkiye’de Alevi nefretini değerlendirdi. Alevilerin yoğun bir ötekileştirilmeye maruz kaldığını söyleyen Toprak, Türkiye’de özellikle son yıllarda çoğalan bir kutuplaşmanın olduğuna işaret etti. Toprak, “Türkiye bu şekilde gidemez. Böyle bir baskı rejimi altında uzun süre devam edemez. Türkiye’nin değişmesi lazım ve değişecektir inanıyorum” dedi.

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırılarına maruz kalan toplumlardan biri de Aleviler. Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Devlet tarafından inancı ve ibadethanesi kabul edilmeyen Aleviler, okulda, sokakta, işyerinde, hastane, mahallede, yaşadığı apartmanda aşağılanıyor, hor görülüyor, hakarete uğruyor.

    Türkiye’de nefret suçları ile ilgili kapsamlı bir yasal düzenlemenin eksikliği sistematik bir biçimde bu saldırıların devam etmesine de zemin hazırlıyor.

    Peki nefret suçu kaynağını nereden ve nelerden alıyor? Yargı Alevilere dönük nefret suçuna karşı ne yapıyor? Demokrasiyi ve eşitliği savunan kurum ve kuruluşlar Alevilere dönük nefret suçlarına karşı ne yapıyor? Tüm bu soruları ve daha fazlasını akademisyen, yazar, tarihçi, hukukçu, insan hakları savunucularına sorduk.

    24. Dönem Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul Milletvekili ve Akademisyen Prof. Dr. Binnaz Toprak sorularımızı yanıtladı.

    “TOPLUMDAKİ BU VİCDANSIZLIK OLAMAZ”

    PİRHA: Türkiye’de ve dünyada nefret söylemi ve buna bağlı olarak da nefret söyleminin ortaya çıkardığı şiddet artıyor. Nefret diline daha fazla sarılarak ötekileştirdikleri halkları, inanç kimliklerini, sınıfları, kadını düşmanlaştırıyor. Yine Ortadoğu’da sonu gelmeyen savaşlar bunun en belirgin örneklerinden biri. Siz bu nefret söylemini neye bağlıyorsunuz?

    BİNNAZ TOPRAK: Bunu neye bağladığım aslında ne yapılması gerektiğiyle ilgili diye düşünüyorum. Bu nefretin tarihsel kökenleri de var tabi, bu her toplumda var. Yani Amerika’da ırk meselesi üzerinden özellikle siyahilere karşı, Türkiye’de çeşitli mezheplerle ilgili tarihsel kökenleri olan ayrımcılık var. Başka ülkelerde yine etnik köken, mezhep, din vb. gibi ayrımlar var. Yani çok çeşitli tarihsel kökenleri var. Ama bununla mücadele edilmediği sürece de bu söylem ortadan kalkmıyor. Dolayısıyla da neye bağlamaktan çok nasıl ortadan kaldırılması gerektiği hakkında düşünmemiz lazım.

    Nefret söylemi dünyada da artıyor olabilir ama Türkiye’de özellikle son yıllarda çok çoğaldı. Çünkü inanılmaz bir kutuplaşma var. Türkiye’de ve bu kutuplaşmadan da yararlanan bir siyasi parti olduğunu düşünüyorum ve özellikle de nefret söylemiyle de bunu gündeme getiren siyasi partiler AKP ve MHP. Dolayısıyla sadece Alevilere karşı değil, farklı cinsel yönelimi olan insanlara karşı, farklı dinden olanlara karşı, farklı ideolojisi, farklı siyasi görüşü olanlara, farklı yaşam tarzı olanlara karşı oluşmuş ve ortalıkta dolaşan müthiş bir kin ve nefret var. Bunun sonunda da insanların vicdanlarını kaybetmeleri söz konusu. Yani bunu Twitter’ı takip eden herkes görüyor aslında. Öylesine insanlar birbirinden nefret eder hale geldi ki. Ben yıllardır Türkiye’de yaşayan bir insan olarak şaşırıyorum. Türk insanı böyle değildi. Böyle olmadığını düşünüyordum. Çok daha vicdanlı insanlardan oluşmuş bir toplum olduğunu düşünüyordum. Derken birden bire hakikaten inanılmaz şeylerle karşılaşıyoruz. Ötekileştirmeyle, karşıdaki insandan nefret etmeyle.

    Toplumdaki bu vicdansızlık olamaz. Dolayısıyla çok yaygınlaşmış bir şey ama bundan tabi ki Aleviler de nasibini alıyor. Maalesef Aleviler aslında bundan en çok nasibini alanlar. Son zamanlarda örneğin, Alevi evlerini işaretleme, bir kaç şehirde oldu bu.

    “ALEVİLER YOĞUN BİR ÖTEKİLEŞTİRMEYLE KARŞI KARŞIYA KALIYOR”

    Aleviler, Türkiye’de nefret söylemine en çok maruz kalan toplumsal kesimlerden biri. Evleri işaretleniyor. Zorunlu din derslerinde nefret söylemlerine maruz kalıyorlar. Alevi toplumuna dönük bu dil sizce kaynağını nereden alıyor?

    Kaynağının tabi tarihsel kökenleri var. Yavuz Sultan Selim dönemine kadar götürülen tarihsel bir arka plan var ve özellikle de o Yavuz Sultan Selim dönemindeki Alevi katliamından sonra çok daha azınlıkta kalmış bir Alevi toplumu var Türkiye’de. Dolayısıyla da Sünni çoğunluğun ortasında yaşayan bir toplum.

    Benim bu konuyla ilgilenmem şöyle oldu. 2008 yılında Boğaziçi Üniversitesi’nde öğretim üyesiyken medyadan daha genç üç arkadaşla birlikte bir araştırma yaptım. Bir yıl boyunca çeşitli Anadolu şehirlerini gezdik ve bu araştırmanın amacı da o zaman iktidarda olan AKP/Fettullah Gülen koalisyonunun dışında kalan ve ayrım gördüğünü düşünen herkesi kapsayan bir araştırmaydı. Yani gittiğimiz kentlerde farklı kimlikteki insanları bulup, bunların içinde laik olanlar var, öğrenciler var, Kürtler, Romanlar, bulabildiğimiz yerlerde Hristiyanlar vardı. Ama en çokta Aleviler vardı. Çünkü Aleviler hakikaten Türkiye’de öteki diye kabul edilen bir grup. Bu araştırma sırasında inanılmaz hikayeler anlatıldı. Karşılaştıkları ayrımcılıkla ilgili inanılmaz hikayeler dinledik. Bir kısmı hakikaten insanın içini parçalayan hikayelerdi.

    “ALEVİ OLDUĞUNU SÖYLEYEMEMEK BİLE KORKUNÇ BİR ŞEY”

    Bir kere her şeyden önce kimlik gizleme meselesi ki bu belki bir miktar azalmış olabilir. Alevi olmadığım ve o toplumun içinde olmadığım için çok bilmiyorum. Ama o araştırmayı yaptığımız dönemde Aleviler tarafından bu çok dile getirildi. Mesela bu kimlik gizleme yüzünden ‘Haydar’ gibi bilinen Alevi isimlerinin artık çocuklara verilmek istenmediği. Şöyle şeylerle karşılaştık, yıllarca aynı şehirde yaşamış, küçük şehirde yaşamış insanların birbirini tanıdığı bir şehirde, yakın mekanlarda bulunmuş, hatta aynı toplantılara katılmış insanlar, mesela biz toplantı yaparken birbirinin Alevi olduğunu öğrendi. O zamana kadar bile kimlik gizlendiği için bu söylenmemiş. Benim çok yakın bir arkadaşım vardı. Sünni bir kız anlatıyor, çok yakındık ancak 10 yıl sonra bana ‘ben Aleviyim’ diyebildi veya komşusuyla iyi ilişkisi olan Sünni ailelere ancak bir yıl iki yıl sonra ‘Biz Aleviyiz ama kimselere bahsetmeyin’ dediğini. Aslında bu bile kendi başına korkunç bir şey. Yani bir insanın yaşadığı toplumda kimliğini gizlemek zorunda olması, kimliğine en yakın bulduğu insanlara, arkadaşlarına, komşularına bile anlatamıyor olması bile kendi başına korkunç bir hikaye.

    Türkiye’de Alevi nüfusunun ne olduğu da tam bilinmiyor. %20 civarı olduğu tahmin ediliyor ama yapılan araştırmalarda pek çok insan Alevi olduğunu söylemiyor. Benimde akademisyenken yaptığım çalışmalarda, bir kısmı ankete dayalı çalışmalardı ve orada dolaylı sorular sorarak bir takım rakamları buluyorduk. Ama yine de bunlar çok düşük rakamlar. Bildiğim kadarıyla devletin yaptığı nüfus sayımlarında da bu bilgiler sorulmamakta. Bunların yanında, geleneksel olarak Alevilere karşı olan söylemlerden çok bahsetti konuştuğumuz Aleviler. Her şehirde bunlar tekrarlıyordu. Hatta bu araştırma şu açıdan eleştirildi ve Türkiye hakkında genelleme yapamazsınız denildi. Ama bir hikaye tekrarlıyorsa, hep aynı hikaye burada anlatılıyor, Kayseri’de anlatılıyor, Erzincan’da, Erzurum’da, Eskişehir’de anlatılıyorsa orada bir sorun var demektir. Alevilerle ilgili anlatılan hikayeler de aynı şeylerdi ve bunlar Alevilerin çok yakından bildikleri şeyler. En korkuncu mesela mum söndü efsanesi. O kadar çok Alevi bunu söyledi ki hayatımızda kaç kere duyduk veya Alevilerin elinden yemek yenmez, aynı kuyudan su içilmez gibi şeyler ve daha da korkunçları. Örneğin bir Alevi öğrencinin üniversiteden atılması, hocasının Alevidir diye ‘bana dokunma mekruh olacağım’ demesi sonucu ona bir tokat atması gibi. Bunların bir kısmı toplum içinde yaygın olan önyargılarla bağlantılı ve tarihsel de kökenleri var.

    ALEVİLERE İŞ VERİLMEMESİ

    Ama bu dönemlerde olanlar da var. Mesela bu dönemde olanlardan bir tanesi iş verilmemesi. Anadolu kentlerinde çok fazla şikayet vardı. Alevi olduğumuzu öğrendikleri anda hiç bir işe alınmıyoruz. Ne devlette, ne belediyelerde alabiliyoruz , yani AKP’ye ait belediyelerden bahsediliyor. Peki nereden anlıyorlar dediğimizde, bazen mahallelerden, oturdukları mahallelerde biliniyor bu şehirlerde ve mesela o mahallelerle ilgili şikayetlerden biri de bu şehirler gelişirken, yolları yapılırken, kanalizasyonu yenilenirken Alevi mahallelerine bu hizmetlerin götürülmediği. Aynı şekilde bir takım devlet dairelerinde eskiden çok sayıda Alevi çalışırken bunların hepsinin işine son verildiği ve hemen hemen artık devlette, devlet bürokrasisinde Alevi kalmadığı hakkında şikayetlerdi. Aynı zamanda müftülerin, ilçe belediyelerinin, belediye başkanlarının vs. Alevi köylerini ziyaret ettiğinde, açıktan açığa bir şey ikram edildiğinde ‘biz içemeyiz bunu, mekruhtur’ gibi söylemleri.

    O süreçte çok hikaye dinledik. AKP başlarda bir Alevi çalıştayı yaptı. Ben çok olumlu karşılamıştım, bir iki toplantısına beni de davet ettiler, gittim. Uzun boylu 7-8 volümlük bir şey ortaya çıktı. Herkes Alevi sorunları gündeme gelecek diye heveslendi ama orada kaldı. Alevi çalıştaylarının raporu çıktı. Ondan sonra da hiçbir yere varmadı. Dolayısıyla bu önyargıların her toplumda geçmişi olabilir. Ama toplumlar bununla mücadele ederek önyargıları ortadan kaldırabiliyorlar.

    “HUKUK SİSTEMİNİN DOĞRU ÇALIŞTIĞI KANAATİNDE DEĞİLİM”

    Hali hazırdaki hukuk sisteminin Alevilerden veya ötekileştirilenlerden yana bir artısından bahsetmek mümkün değil. Hukuksal anlamda nefret söylemine ve eylemine dönük yeterli bir mekanizmanın devrede olduğunu düşünüyor musunuz?

    Tabi ki düşünmüyorum. Hem de hiçbir şekilde düşünmüyorum. Bir kere hukuk sisteminin bırakın nefret söylemine herhangi bir şekilde doğru çalıştığı kanaatinde değilim. Yani artık bugün bağımsız bir yargıdan, hukuk kurallarına, hukuk normlarına göre karar veren bir yargıdan söz etmek mümkün değil. Bunu herkes görüyor, herkes de söylüyor. Dolayısıyla inanılmaz hukuk ihlalleri yapılmakta. İnsanlar bir cümle söylediler, bir cümle yazdılar diye yıllarca soruşturmaya maruz kalıp, hapishaneye atılabiliyorlar, yıllarca aleyhlerinde delil olmadığı halde hapiste yıllarca kalabiliyorlar. Bunların en çok bilinenleri örneğin, Osman Kavala, Ahmet Altan, Selahattin Demirtaş gibi isimler. Sadece sözle, ellerine tüfek alıp kimseyi öldürmüş falan değiller, katil olan, şiddete başvurmuş ya da hırsızlık yapmış insanlar değil bunlar. Sadece söylemlerinden dolayı hapiste olan insanlar ve çok sayıda tabi başkaları da, aydınlar, gazeteciler vb.

    Dolayısıyla Türkiye’de artık hukuk sistemi, bu rejim altında hukukun bağımsız olduğundan ve pek çok insanda artık hukuktan herhangi bir şey beklenebileceği gibi bir ümidin olmadığı kanaatindeyim. Tabi ki hukuk sisteminde de bununla mücadele edilmiyor. Mücadele edilmediği gibi de bu nefret söylemi her gün pompalanıyor.

    “TÜRKİYE ÇOK KÖTÜ BİR YOLA GİRMİŞ VAZİYETTE”

    Nefret söylemine ve suçuna karşı demokratik kurumlar yeterli refleksi ortaya koyuyor mu?

    Türkiye öyle bir ortamda ki hakikaten her yandan sıkışmış vaziyette. Bir kere ekonomi çökmüş vaziyette. Müthiş bir işsizlik var. Özellikle genç işsizlik tavan yapmış durumda. Hukuk sistemi çalışmıyor. Ciddi anlamda bir takım insanın faşizm dediği hadi faşizm demeyelim ona ama çok ciddi otoriter bir sistem altında yaşıyoruz. Yani artık neredeyse demokratik kurumların hepsi dönüştürülmüş vaziyette. Bu hiçbir ülkede örneği bile olmayan, siyaset bilimi literatüründe de örneği olmayan, bize özgü dedikleri Cumhurbaşkanlığı sistemi adı altında kurulan sistem meclisi de etkisiz hale getirdi. Yani bütün bunların olduğu bir ortamda artık bırakın nefret söylemiyle uğraşmayı, demokratik dediğiniz kurumlar neyle uğraşacağını şaşırmış vaziyette. Bende bu platformların bir kısmında çalıştığım için yakından da biliyorum, o kadar çok sorun var ki, hangi sorunla uğraşacağınızı şaşırmış vaziyettesiniz ve de zaten nefret söylemi hakkında bazen biri hakkında nefret sözleri söylendiğinde buna karşı imza kampanyaları falan başlatılıyor. Ama gerçekten de insanlar neyle uğraşacağını şaşırmış durumda. Türkiye çok kötü bir yola girmiş vaziyette ve belki de yeterince uğraşılmıyor.

    Benim milletvekili olduğum 24. Dönemde nefret söylemine karşı pek çok kanun teklifi verildi. Hem CHP hem de HDP tarafından verildi. Hepsi reddedildi. Bunların hiçbiri meclisten geçmedi. Dolayısıyla bu sadece kanunla, yasayla olacak bir iş de değil, başka şeyler yapmak lazım.

    “MEDYA ARTIK KENDİ GÖLGESİNDEN KORKUYOR”

    Nefret dilinin topluma yayılmasında başta rol oynayan güçlerden biri de medya. Gücü, sermayeyi ve zor aygıtını elinde tutan hegemonik odakların ideolojik zehrini kusuyor, toplumu ideolojik bombardımana tutuyor. Medya bu dili neden kullanıyor, kaynağını nereden alıyor?

    Bu dili medya neden kullanıyor, halk neden kullanıyor, hepsi aynı kapıya geliyor. Merkez medyadan bahsediyorsak, artık merkez medyanın daha demokrat, daha liberal, daha hakkaniyetli vb. bir dili herhangi bir konuda kullandığını görmüyorum. Örneğin televizyona çıkan tırnak içindeki uzmanlara bakın, her konuyu bilen uzmanlar ve hep aynı uzmanlar, hep aynı şahıslar. Bunların büyük bir çoğunluğu da erkekler ve de medya da artık kendi gölgesinden korkuyor. Dolayısıyla da kendi kendini sansürlüyor. Tabi merkez medyada herkes kullanmıyor bu dili. Yani alında haberleri verdiklerinde siyasiler bu dili kullandıkları için özellikle hem Cumhurbaşkanı hem Devlet Bahçeli hem de AKP ve MHP’nin diğer yetkilileri. İçişleri Bakanı’ndan tutun bazen başka bakanlara veya yetkililere kadar, kullandıkları için tabi haber olarak verdiklerinde bu dil televizyonlardan da yayınlanıyor.

    Şahsen medyanın sansürlenmesi taraftarı değilim. Başka bir iktidar olsa böyle şeyler sansürlensin demezdim. Çünkü bunun bir çare olduğu kanaatinde değilim. Yani mücadelenin sansür yoluyla değil de başka alanlarda yürütülmesi lazım. Çünkü sansüre bir başladınız mı nerede bitmesi gerektiği de belli olmuyor.

    “HER KONUDA YENİ BİR SİYASET TARZI LAZIM”

    Yeni bir siyaset yapma tarzı oluşturmak, geliştirmek, yaratmak gerekiyor; hatta yeni öznelerin sahaya inmesi, oluşturulması, bu sürece müdahale etmesi gerekiyor. Nefret söyleminin ortadan kalkması için ya da en azından azaltılabilmesi için neler yapılmalı?

    Yeni siyaset tarzı çok uzun bir iş. Her konuda yeni bir siyaset tarzı lazım. Ekonomisinden tutun, bağımsız ve özerk bir merkez bankası olmasına kadar yani neredeyse iki hafta da bir merkez bankası başkanı değiştiriliyor. Doları, Eurosu vs. anında yerlerde sürünmeye başlıyor, cezasını biz vatandaşlar çekiyoruz. Yani oradan, ekonomiden tutun, hukuk devletinin yeniden inşa edilmesi, bu rejimden kurtulup eskisine göre daha iyi, güçlenmiş bir parlamenter sistemin inşa edilmesi, nefret söylemiyle mücadele edilmesi.

    Yeni bir vizyonun çok çeşitli boyutları var. Yeni bir anayasadan tutun ki bu ortamda yapılabileceği kanaatinde değilim, yani bu ortam değiştikten sonra, bu rejim değiştikten sonra ancak sivil bir anayasa yapılabilir. Ama onunla birlikte bütün yasaların, siyasi partiler kanununun, seçim kanununun, dernekler kanununun, bütün bunların demokratikleştirilmesi lazım. Türkiye bu şekilde gidemez. Böyle bir baskı rejimi altında uzun süre devam edemez. Türkiye’nin değişmesi lazım ve değişecektir inanıyorum. Tarihe baktığınızda hiçbir zaman bu tür baskı rejimleri uzun soluklu olmuyor. 2023 yılında seçimler olduğunda değişeceği kanaatindeyim. O değişiklikle birlikte yeni bir Türkiye’nin yaratılma sürecinin başlayacağını ve bu süreçte herkesin yani bütün kimliklerin rolünün olacağını düşünüyorum. İnsanların kendi kimliğiyle, ötekileştirilmeden, dışlanmadan mutlu olarak yaşayabileceği, kendi kimliğinden gurur duyabileceği, aynı şekilde düşüncelerini serbestçe ifade edebileceği, üniversitelerin özgür ve özerk olabileceği, bütün eğitim sisteminin yeniden ele alınıp cidden çağdaş bir eğitim yönünde öğrencilerin yetiştirileceği gibi.

    Bu önyargıların kırılması meselesi eğitim sisteminden başlayarak, medyasından, çekilen filmlerden, yazılan kitaplardan vs. topyekün bir seferberlikle olabiliyor. Dolayısıyla Türkiye’de bununla mücadele edilmesi lazım diye düşünüyorum ve aslında bunu AKP’nin yapması çok tuhaf. Çünkü AKP ve AKP’nin temsil ettiği kitle de tam da bu tür ayrımcılığa zamanında maruz kalmış bir kitle.

    Diren KESER-Diren SATI/PİRHA

    İlgili Haberler

    1-Akademisyen Kaya: Alevilere yönelik nefret çok derinlerde, eskiye dayanıyor-VİDEO
    2-Avukat Eren Keskin: Alevilerin hakları birçok kez ihlal edildi-VİDEO
    3-Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın: Nefret suçu doğrudan rejimle bağlantılıdır-VİDEO
    4-‘Alevi örgütleri nefret saldırılarına karşı ortak tavır geliştirmeli’-VİDEO
    5-‘Aleviler, tarih boyunca nefret suçuna maruz kaldı’-VİDEO
    6-‘Alevi düşmanlığı bu toplumun genlerinde var; iflah olmaz’-VİDEO
    7-‘Aleviler kuşatmayı ve tecridi yaşıyor; nefret dili ile düşmanlaştırılıyor’- VİDEO
    8-‘Hak temelli bir anayasal düzenleme yapmadan nefret söylemi azalmaz’-VİDEO
    9-‘Nefrete karşı demokrat Sünniler, Aleviler, Ermeniler bir araya gelebilmeli’-VİDEO
    10-‘Nefret dilinden kurtulmanın tek yolu eşit vatandaşlıktan geçiyor’-VİDEO
    11-‘Nefret dilinin kayda geçmeyen yüzünde Alevi kadınlar var’-VİDEO
    12-CHP’li Başarır: Alevilere yönelik nefrete karşı hukuksal mekanizma işletilmiyor-VİDEO
    13-Orhan Aydın: Nefret söyleminden sevgiyle ve aşkla birlikte çıkacağız-VİDEO

  • Konya’da evleri yıkılan Abdallara ırkçı yaklaşım-VİDEO

    Konya’da evleri yıkılan Abdallara ırkçı yaklaşım-VİDEO

    PİRHA- Konya’da yaşayan Abdallar bir taraftan konutlarından olurken, diğer taraftan nefret diliyle karşı karşıya kaldılar. PİRHA’ya konuşan bir yurttaş, “Abdal olduğumuz için bize ev vermiyorlar. Toplumda oluşan nefret diliyle, ırkçılıkla karşılaştık. 2 aya yakındır derme çatma yerlerde kalıyoruz” diyerek duyarlılık çağrısında bulundu. 

    Anadolu kültürel, inançsal ve siyasal tarihine yön veren Abdallar, son yıllarda artarak devam eden nefret söylemine ve saldırılarına maruz kalırken, diğer taraftan yaşam alanları ranta kurban ediliyor.

    Bu durumun yaşandığı merkezlerden biri de Konya. Şehrin imar şekillenmesi sonucu Abdalların konutlarının bulunduğu yaşam alanları ranta kurban ediliyor.

    Adliye, metro, spor ve kongre merkezinin de yer aldığı Karatay ilçesine bağlı Fetih Mahallesi’nde onlarca konut yıkıldı.

    Konuya dair PİRHA’ya konuşan mahalle sakini, kendileriyle bakanlıktan geldiğini iddia edenlerin konuştuğunu ve bir süre sonrada evlerinin yıkıldığını belirterek, “İtiraz ettik ancak elimizden bir şey gelmedi ve evlerimizi yıktılar. Yer göstermek ve konut vermek yerine kira yardım parası verdiler ve bizi kiraya gönderdiler. Abdal olduğumuz için bize ev vermiyorlar. Toplumda oluşan nefret diliyle, ırkçılıkla, mezhepçilikle karşılaştık. 2 aya yakındır derme çatma yerlerde kalıyoruz” diyerek duyarlılık çağrısında bulundu.

    PİRHA/KONYA

  • ‘Nefret dilinin kayda geçmeyen yüzünde Alevi kadınlar var’-VİDEO

    ‘Nefret dilinin kayda geçmeyen yüzünde Alevi kadınlar var’-VİDEO

    PİRHA- Alevi kadın aktivist/gazeteci Çilem Küçükkeleş, Alevilere dönük nefret söyleminden ve suçundan en fazla kadınların etkilendiğini söyledi. Küçükkeleş, “Alevilerin en büyük çağrısı birlik olmadır. Aslında üç beş kişinin bir araya gelmesi ile değil de insanlığın dünyayla, evrenle bir olması çok büyük bir insanlık çağrısıdır. Ama bu çağrıyı öncelikle kendimize söyleyelim” dedi.

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırılarına maruz kalan toplumlardan biri de Aleviler. Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Devlet tarafından inancı ve ibadethanesi kabul edilmeyen Aleviler, okulda, sokakta, işyerinde, hastane, mahallede, yaşadığı apartmanda aşağılanıyor, hor görülüyor, hakarete uğruyor.

    Türkiye’de nefret suçları ile ilgili kapsamlı bir yasal düzenlemenin eksikliği sistematik bir biçimde bu saldırıların devam etmesine de zemin hazırlıyor.

    Peki nefret suçu kaynağını nereden ve nelerden alıyor? Yargı Alevilere dönük nefret suçuna karşı ne yapıyor? Demokrasiyi ve eşitliği savunan kurum ve kuruluşlar Alevilere dönük nefret suçlarına karşı ne yapıyor? Tüm bu soruları ve daha fazlasını akademisyen, yazar, tarihçi, hukukçu, insan hakları savunucularına sorduk.

    Alevi aktivist Çilem Küçükkeleş, sorularımızı yanıtladı.

    PİRHA: Türkiye’de ve dünyada nefret söylemi ve buna bağlı olarak da nefret söyleminin ortaya çıkardığı şiddet artıyor. Nefret diline daha fazla sarılarak ötekileştirdikleri halkları, inanç kimliklerini, sınıfları, kadını düşmanlaştırıyor. Yine Ortadoğu’da sonu gelmeyen mezhep savaşları bunun en belirgin örneklerinden biri. Siz bu nefret söylemini neye bağlıyorsunuz?

    ÇİLEM KÜÇÜKKELEŞ: Tarihi kökenine bakarsak insanlığın doğadan ayrıldığından beridir yaşadığı bir kültür olduğunu düşünüyorum. Bu kadar farklılıklarla çatışma meselesini; eşit bu dünya üzerinde kendini doğanın bir parçası olarak görmekten vazgeçip hükmetmeye, kendine göre şekillendirmeye başladığı anda başlayan bir durum olarak düşünüyorum.

    Yeryüzü koca bir sofraydı ama insanlık sadece kendisi yemek istedi ve o gün bugündür de aslında farklılıkları üzerinden renkler, inançlar, cinsiyetler üzerinden büyük ve derin bir çatışma yaşadığını düşünüyorum. Oysa doğanın bir parçası iken doğa çok eşitti ve hepimiz için ekmek, aş ve hepimiz için bu dünya üzerinde doğru bir yaşam vardı. Fakat bu hükmetme kültürü zamanla yanındakine hükmetme, karşı cinse hükmetme, farklı inancı hükmetme, kendini her şeyin üstünde görme bakış açısı doğadaki eşitlik duygusunu da öldüren kendini hakim sanan bakış açısı, hep bir başkası üzerinden kendine biriktiren, ölümsüzmüş gibi kendi cebini doldurmaya çalışan, kendi sofrasını büyütmeye çalışan insanlık anlayışının birbiriyle gerçekte bir anlamı olmayan ama sanki anlamı varmış gibi çatışma süreçlerine yol açtı. Bu durum neredeyse insanlığın sonunu da getiren en çok kanını da döken bir pozisyona evrilmiş durumda.

    NEFRET SUÇLARI NORMELLEŞTİRİLDİ VE EN ÇOK KADINLAR ÜZERİNDEN YÜRÜTÜLÜYOR

    Aleviler, Türkiye’de nefret söylemine en çok maruz kalan toplumsal kesimlerden biri. Alevilik de biraz önce bahsettiğimiz tahakkümü, cinsiyetçiliği, talanı, sömürüyü, gaspı ve savaşı reddeden bir noktada duruyor. Alevi toplumuna dönük bu dil sizce kaynağını nereden alıyor?

    İnançsal farkların en zulüm gördüğü coğrafyalardan biri Ortadoğu. Savaşların en büyük gerekçesi ya da yaşanan büyük insanlığın vicdanını öldüren katliamların da en çok yaşandığı yerlerden biri. Aleviler de farklı olmaktan kaynaklı bu anlamda çok büyük payını aldı. Tüm diğer doğal inançlarla birlikte iktidar var olduğun sürece iktidarın istediği gibi değil kendi yaşam şeklini tariflediğin için çok büyük zulümle karşı karşıya kalmıştır. İktidar ne ise ona göre inanayım ona göre yaşayım diyen değil tam tersi kendi yaşam felsefesini yaşatmaya çalışan bir topluluk olduğu için tüm iktidarların hedefine dönüşmüş. Yarın Türkiye’de iktidar dönüşebilir ama Aleviler açısından çok şeyin değişeceğini düşünenlerden biri değilim. Çünkü iktidarlar tarif etmek ve belirlemek istiyorlar. Neye inanacağımızı, nasıl yaşayacağınıza cinsel tercihinize ve kaç çocuk doğuracağınıza bile karar vermek istiyorlar ve bunun karşısında duran herkes ciddi zulümle karşı karşıya kalıyor. Alevilik bu anlamda iktidar meselesinin en zıddında durduğu için de en büyük bedelleri ödeyenlerden biri. Devlet kurmamış, iktidar kurmamış bir toplum Aleviler ama temennileri de tam da bulundukları yerde kendi iradeleri ile yaşamak meselesi. İşte buna yönelik çok acı, çok büyük, tarif edilemez muameleler gördü. Bunun en önemli noktalarından biri; Aleviler kendilerini çok anlatamadı ve izin de verilmedi.

    Genel olarak başkaları tarafından tarif edildiler ve bu tarif edilme şekli bugün bile bize hala çok ağır gelen bir durum.  Kadın üzerinden tarif eden, kadın üzerinden ötekileştiren, kadını ahlaksız yapan ve benzeri bir sürü cümle üzerinden dünya kadar nefret suçu ile karşı karşıya kalan bir toplumuz. Bunun en büyük sebebinden biri de kadın erkek ayırmadan yol yürüme kültürü ve inancı olduğu içindir. Çünkü inançları hep erkekler ele geçirdiler ve bir inanç yürüyecekse erkeklerin kontrolünde, onların yürütücülüğünde giderken, Alevilik’te tam tersi kadın, erkek, genç, yaşlı, çocuk ve benzeri hiçbir bileşenini dışında bırakmadan birlikte yürüme kararlılığı, bu dünya üzerinde gerçekten de özellikle kadın üzerinden büyük bir ötekileştirmeye, nefret suçuna, diline maruz kalma ile karşı karşıya bırakmıştır.

    Bu nefret suçu kamu önünde yaşanırken bir de bunun dışında olan kayda geçmeyen çok gizli bir nefret suçu var ki burada en çok bu toplumun kadınları maruz kalıyor. Bir Alevi kadın olarak abdest üzerinden, pişirdiği üzerinden, yaşam şekli üzerinden nefret diline maruz kalmamış tek bir Alevi kadın olduğunu düşünmüyorum. Bunu işte yan komşusu yapınca sanki sıradan bir komşu sohbetiymiş gibi kayda geçiyor ama aslında öyle değil. Yani bu toplumun kadınları her gün yaşadığı her alanda hayatı paylaşması gereken komşusuyla ya da yakın arkadaşıyla ya da iş ilişkilerinde bu nefret suçu ile birebir karşı karşıya kalıyor ve bunun ne kaydı tutuluyor ne de bu suç olarak tabir edilmiyor. Herhangi bir doğal sohbetmiş gibi karşılanıyor. Bu hak mıydı? Birbirimize böyle sorular sorma hakkımız var mıdır? Asla yoktur. Hiç kimsenin hiçbir insanın bir diğerine böyle sorular sorma hakkı yoktur ama o kadar normalleştirildi ki bunu çok rahatlıkla yapabileceğiniz bir eyleme dönüştü.

    “TOPLUMLAR KENDİ ANAYASALARINI YAZMADIĞI SÜRECE DEMOKRATİK BİR YAPI KURULAMAZ”

    Bu dilin kaynağı nedir?

    Bu dilin kaynağı devletler ve sistemlerdir. Elbette ki bugün adını koyarsak kapitalizm. Peygamberli ve kitaplı dinler, aynı zamanda iktidar olan dinler. Yani devletlerin resmi kabulüne dayanmış, devletlerin örgütlü bir şekilde yaşamlarını sürdürmesi için ne gerekiyorsa yaptığı inançlar ve bu kimlik burada birleştirme burada tekleştirme hali toplumda bir başkasını görmeme, mutlaka onun da kendisine benzemesi gerektiğine yönelik müthiş bir devletin örgütlü bir yapısı var.

    Bu sınırlar bu devletler, bu iktidarlar var olduğu sürece nefret suçu da var olmaya devam edecek. Çünkü çatışmalar karmaşalar, toplumu birbirine düşürmeler antidemokratik iktidarların en büyük yaşam gerekçesi. Çünkü toplum birbirine düşmez, döner iktidara bakarsa aslında ne olduğunu görür ve buna bir itiraz geliştirir. Bu itirazın önüne geçmek için de nefret dilinin ve suçunun özel iktidarlar tarafından pompalanan, desteklenen, yürümesi için gayret gösterilen bir şey olduğunu düşünüyorum. Toplumlar kendi anayasalarını yazmadığı sürece demokratik bir yapının da oluşacağını düşünmüyorum.

    “NEFRETE KARŞI EN BÜYÜK GÜVENCE TOPLUMUN VİCDANIDIR”

    Hali hazırdaki hukuk sisteminin Alevilerden veya ötekileştirilenlerden yana bir artısından bahsetmek mümkün değil. Hukuksal anlamda nefret söylemine ve eylemine dönük yeterli bir mekanizmanın devrede olduğunu düşünüyor musunuz?

    Hukuklar kitaplardır. Genellikle topluma bakmak gerektiğini düşünüyorum. Toplumun vicdanı, yaşadığı, biriktirdiği, tecrübe ettiği dünya üzerindeki en büyük güvence odur. Devletlerin yazdıkları hukuk kağıtlardan ibarettir ve en çok kendilerini korumak üzerinedir. Sistem, yöntem değişmeyince körükleme bitmiyor ve bu nefret dili ve suçu işlenmeye devam ediyor. Alevi kurumları hak mücadelesi veriyorlar ve sadece devleti karşısına alıp bir şey talep etmesi bir söz söylemesi buradan anayasaya geçmesi ve benzeri mücadelesinin yeterli görmüyorum. Bu da önemli, bunu da yapalım ama aslında bir Türkiye toplumlarına seslenmek de biraz geri kalıyoruz. Oraya bir şey anlatmada, toplumların vicdanında yer almakta biraz geri kalıyoruz. Çünkü bu 80 darbesinin anayasasını bugün bu coğrafyada yaşanmasına sebep olan Kenan Evren belki Türkiye mahkemelerinde bir ceza bulmadı ama toplum vicdanında önemli bir cezalandırma oldu. Biri suç işlerken anayasaya değil aslında yan komşusuna bakmasını önemseriz. Söylediği sözün kimi kırdığına, bunun devlete göre suç olup olmamasına değil ki Türkiye’de biraz toplum böyle yaşarsa anayasadan çok daha ileri bir şey görebiliriz. Çok daha doğru bir dünya, çok daha doğru bir düzen kurmuş oluruz. Ama hepimiz anayasaya bakarsak insanlığını, farklılığını, tercihlerini anayasadan ölçer de ona göre saygı duyarsak asli duygumuzu kaybederiz.

    “DÜNYANIN EN BÜYÜK SORUNUNU ÇÖZECEK ÇAĞRI DA ALEVİLİĞİN ÇAĞRISIDIR”

    Nefret söylemine ve suçuna karşı demokratik kurumlar yeterli refleksi ortaya koyuyor mu?

    Türkiye’de herkes çok dertli ve çok işi var. Aleviler, kadınlar, Kürtler, Çerkesler, Ermeniler ve benzeri o kadar çok mesele var ki. Özgünde tek bir meseleye yaklaşımda tabii ki çeşitli eksiklikler oluşuyor. Bir bütün Türkiye’de bazı şeylere çok alışılıyor. Yanımızda Alevilere yönelik nefret dili de çok alışılmış, çok sıradan görülen ve çok üzerine gidilen mesele değil maalesef. Aleviler bu dile maruz kaldığında demokratik kitle örgütlerine yansıtan, birlikte bir iş yapmaya çalışan bir noktada değiliz.

    Aslında toplum olarak biz de kanıksadığımız için yaşayıp geçiyoruz. Bunun ne kaydını tutuyoruz ne de buna ilişkin bir diplomasi yürütüyoruz başkaları ile ne yapabiliriz konusunda. Ama şunu söyleyebilirim: Katliamların anmalarında elbette ki Türkiye’deki sol sosyalistler gelirler, yürürler. Ama hem demokratik kitle örgütleri hem de sol sosyalist yapıların ‘Alevlerin meselesi bizim de meselemizdir’ deme konusunda eksiklikleri vardır. O yüzden bir suç varsa hepimizi saran sarmalayan bir şey haline dönüşüyor. Yani ilk Alevinin üzerinde uygulansa da sonra buradaki yeterli refleks verilmediği anda başka toplumlara da mutlaka ulaşan bir şeye dönüşüyor.

    “KARŞILIKLI EKSİKLİK VAR”

    Sorunlar çok ortak. Şu soruyu da sormak gerekiyor: Biz Alevi hak mücadelesini yürüten kurumlar toplumun diğer kesimleri ile nasıl ortaklaşabiliyoruz? Ben karşılıklı bir eksiklik olduğunu düşünüyorum. Biraz da kendi derdine düşüyor ve karşılıklı birbirinin derdini gören, birleşen bir yerde olamıyor. Sorun aslında tam da burada. Alevilerin en büyük çağrısı birlik olmadır. ‘Bir olmak’ çok derin bir felsefedir. Aslında üç beş kişinin bir araya gelmesi değil de insanlığın dünya ile evrenle ile bir olması çok büyük bir insanlık çağrısıdır. Ama bu çağrıyı öncelikle kendimize söyleyelim. Biz Aleviler bile çok büyük yapamıyoruz, çünkü çok bir olamıyoruz. İlk önce bizim bir olma gibi bir sorumluluğumuz var.

    Belli ki dünyanın en büyük sorununu çözecek çağrı da Aleviliğin çağrısıdır. Bir olmak insanın acısını, derdini, sorununu bugüne kadar yaşadığı acıları giderecek bir formülken ve biz bu formülü ‘Büyük insanlık’ çağrısını çok fazla yapamıyoruz.

    “KENDİ MEDYAMIZI BÜYÜTTÜKÇE DE NEFRETİ KÖRÜKLEYEN EKRANLARA İHTİYACIMIZ KALMAYACAK”

    Nefret dilinin topluma yayılmasında başat rol oynayan güçlerden biri de medya. Medya bu dili neden kullanıyor, kaynağını nereden alıyor?

    Bağımsız medya lafını çok kullanıyoruz. Hem Türkiye’deki hem de dünyadaki büyük medya kuruluşlarının hiçbiri devletin dışında bir şey yapma şansı yoktur. Çünkü o ideoloji o ekonomi var etmiştir ve o ideoloji ve ekonomi hep var olsun diye de medya hep çalışmıştır. Ama medya açısından umut veren şudur: CANTV, PİRHA gibi kurumlar bu gidişatı bozmak için değerli bir mücadele veriyorlar. Bu çalışma çok önemli. Çünkü izlettirilenin dışındayız.

    Ana akım medyada yer alanlar topluma ve sorunlarına cevap veren değil, kendilerini var edenlerin sesidirler. Ondan dolayı da bir ekrana, bir mikrofona çok ihtiyaç duyan toplumlardan biri de Alevilerdir ve bu anlamda Alevi medyası çok kıymetli. Ama toplum olarak tam olarak bilmiyoruz, o aşamaya gelmedik.

    “ALEVİ MEDYASI ALEVİLERE ÇOK ŞEY KATTI”

    Kendi dilimiz, kendimizi tarif edemediğimiz için hep yaşadığımız nefret meselesi ve asimilasyonla da en güçlü mücadele edebileceğimiz nokta Alevi medyasıdır. Alevi medyasının Alevilere çok şey kattığını biliyorum ve bu topluma dayatılan ekranlar dışında yeni bir ekran yarattığını önemli derecede verdiğini biliyorum. O ekranlara o mikrofonlara sahip çıkmanın da bizi ne kadar güçlendireceğini de görüyorum. TV10 tam da böyle bir mesele üzerinden kapatıldı. Herkes bulunduğu yerden küçük dar bir Alevi grup olduğunu sanıyordu sonra TV10 mikrofonu bir girdi, Türkiye coğrafyasının her yerinde yaşadığımızı, ne kadar çok olduğumuzu fark ettik ve devlet bu fark etmeye müdahale etti. Medyanın böyle bir gücü var.

    “ANA AKIM MEDYA BİZ YOKMUŞUZ GİBİ YAYIN YAPTI”

    Ana akım medya her zaman iktidar kimse onunla birlikte yürüdü ve hep biz yokmuşuz gibi yayın yaptılar. Hiç haber sebebi olmadık. Tam tersi bize yönelik nefret suçunu ve algısını güçlendirecek, Alevi kadınları ötekileştiren çok sayıda cümle ile milyonların önünde canlı yayınlar da yapıldığına şahit olduk ve karşı karşıya kaldık. Oradan bir beklentim yok. İktidarlar yaşadıkça onların medyaları da yaşayacak ve iktidarlar yaşasın diye çaba gösterecekler. Biz de kendi medyamızı kurduk, emek veriyoruz. Büyüttükçe de hiç o ekranlara ihtiyacımız kalmayacak, birbirimize bakacağız birlikte söyleşeceğiz. Bu medyalardan bu şekilde kurtulacağız.

    “ALEVİLERİN DE PARTİSİ KAPATILMAYA ÇALIŞILIYOR”

    Nefret söyleminin ortadan kalkması için ya da en azından azaltılabilmesi için neler yapılmalı?

    Aleviler nereye giderlerse, ne söylerlerse mutlaka Alevi kimlikleri ile gitmeli ve söylemeli. Siyasete dahil olurken de mutlaka Alevi kimliği ile dahil olmak gerekiyor. Artık saklanılacak gizlenilecek bir kimlik değil. Tam tersi gurur duyulacak bir kimlik. Bunca zora rağmen ayakta kalmış bir kimlik ve bugün Türkiye toplumları içerisinde en az suça bulaşmış, kendini korumuş, vicdanını hiç elden bırakmamış bir toplumun üyeleriyiz.

    Mutlaka yeni bir dil ve siyasete ihtiyaç olduğunu düşünenlerdenim. Bu anlamda HDP Alevilere ilk defa kendi kimlikleriyle siyaset yapma kanalını açan bir parti. Bugün kapatılması konuşulurken herkes ‘Kürtlerin partisi kapanıyor’ diye ifade ediyor. Ben de Alevilerin de partisinin kapatılmaya çalışıldığını düşünüyorum. Çünkü biz orada ilk defa kimliğimizle siyaset yaptık. Yani adımızı söyledik nereden geldiğimizi ifade etti. Alevi kökenliyiz demedik Aleviyiz dedik. Bu baskılamaya karşı özgür düşünce özgür ifade, kimliğinle varolmayı kapatmaya çalışan bir Türkiye’de mutlaka herkes çok daha güçlü ses çıkarmalıdır.

    İLERİSİNİ KURMA KONUSUNDA İDDİA SAHİBİ OLMALIYIZ

    Bu ülkenin yüzde 60’ını mütedeyyin kabul edip bunun üzerinden siyaset yapmanın büyük bir eksiklik olduğunu düşünüyorum. Aleviler olarak azla yetinen değil tam tersi en ilerisini söyleyerek toplumu oraya çeken bir yerde olmamız gerektiğini düşünüyorum. Yeni siyasi aktörler, yeni sözler Türkiye’de çok fazla duyulmuyor maalesef, söyleyen de ciddi engelleniyor. Aleviler açısından söylersek bugün çok kötü ve bizi geçmişteki daha iyiye razı etmeye çalışıldığını hissediyorum. Biz dünü de yaşadık, bugünü de yaşadık; hiçbiri iyi değildi. Bunu bilen toplumlarız. O yüzden daha ilerisini kurma konusunda iddia sahibi olmalıyız.

    Diren KESER-Diren SATI/PİRHA

    İlgili haberler…

    1-Akademisyen Kaya: Alevilere yönelik nefret çok derinlerde, eskiye dayanıyor-VİDEO
    2-Avukat Eren Keskin: Alevilerin hakları birçok kez ihlal edildi-VİDEO
    3-Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın: Nefret suçu doğrudan rejimle bağlantılıdır-VİDEO
    4-‘Alevi örgütleri nefret saldırılarına karşı ortak tavır geliştirmeli’-VİDEO
    5-‘Aleviler, tarih boyunca nefret suçuna maruz kaldı’-VİDEO
    6-‘Alevi düşmanlığı bu toplumun genlerinde var; iflah olmaz’-VİDEO
    7-‘Aleviler kuşatmayı ve tecridi yaşıyor; nefret dili ile düşmanlaştırılıyor’- VİDEO
    8-‘Hak temelli bir anayasal düzenleme yapmadan nefret söylemi azalmaz’-VİDEO
    9-‘Nefrete karşı demokrat Sünniler, Aleviler, Ermeniler bir araya gelebilmeli’-VİDEO
    10-‘Nefret dilinden kurtulmanın tek yolu eşit vatandaşlıktan geçiyor’-VİDEO

     

  • ‘Nefrete karşı demokrat Sünniler, Aleviler, Ermeniler bir araya gelebilmeli’-VİDEO

    ‘Nefrete karşı demokrat Sünniler, Aleviler, Ermeniler bir araya gelebilmeli’-VİDEO

    PİRHA- HDP Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan, Alevilere yönelik nefret saldırılarını PİRHA’ya değerlendirdi. Paylan, son yüzyılda olan cezasızlık yeni suçların kapısını açtığına dikkat çekerek, “Bir kısır döngünün içinde debelenip duruyoruz. İşte bu kısır döngüden çıkmanın tek bir yolu var; çoğulcu bakışa hepimizin saygı göstermesi ve bu çoğulcu anlayışın ülkemizde tahkim olması için yan yana durmamızdır” dedi. 

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırılarına maruz kalan toplumlardan biri de Aleviler. Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Devlet tarafından inancı ve ibadethanesi kabul edilmeyen Aleviler, okulda, sokakta, işyerinde, hastane, mahallede, yaşadığı apartmanda aşağılanıyor, hor görülüyor, hakarete uğruyor.

    Türkiye’de nefret suçları ile ilgili kapsamlı bir yasal düzenlemenin eksikliği sistematik bir biçimde bu saldırıların devam etmesine de zemin hazırlıyor.

    Peki nefret suçu kaynağını nereden ve nelerden alıyor? Yargı Alevilere dönük nefret suçuna karşı ne yapıyor? Demokrasiyi ve eşitliği savunan kurum ve kuruluşlar Alevilere dönük nefret suçlarına karşı ne yapıyor? Tüm bu soruları ve daha fazlasını akademisyen, yazar, tarihçi, hukukçu, insan hakları savunucularına sorduk.

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan, sorularımızı yanıtladı.

    “NEFRET İKLİMİNİ KÖRÜKLEYENLERE KARŞI MÜCADELE EDEN MİLYONLAR VAR”

    PİRHA: Türkiye’de ve dünyada nefret söylemi ve buna bağlı olarak da nefret söyleminin ortaya çıkardığı şiddet artıyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?

    GARO PAYLAN: Nefret dünyada hep var olmuş ve nefrete karşı mücadelede hep var olmuştur. Nefret söylemine maruz kalan kesimler buna karşı ya sessizliğe bürünmüşlerdir ya da itirazlarını yükseltmişlerdir. Ama toplumun büyük kesimleri Türkiye’de dünyada da bu nefret söylemlerini mazur gösteren siyasetçiler tarafından yönlendirmeye maruz bırakılmıştır. Mesela şu anda Kürt halkına karşı olan nefret iklimine baktığımızda çoğunlukta şu isteniyor; biz Kürt halkına karşı bu zulmü yapıyoruz nefret söylemlerine kullanıyoruz ama onlar bunları ‘hak ediyorlar’ duygusu yaratılmaya çalışıldı veya benim halkım Ermeni halkına karşı olan nefret söylemlerinde hep bir ‘hak ediyorlar’ duygusu yaratılmaya çalışıldı. Bu tarih boyunca vardı. İnsanlık tarihine sahip bir şeydir. Çeşitli topluluklara dair nefret söylemlerinin kullanılması ve buna karşı mücadelede. Yakın zamana kadar nefret ikliminden uzaklaştığımız bir dünya ve Türkiye yaşamıştık, Bundan hepimiz faydalandık, Ermeni ve Kürt halkı bundan faydalandı. Bu sessizlik kırılmıştı ama yeniden bir nefret iklimine girdik, bir karanlık iklime girdik. Ama ne mutlu ki nefret iklimine karşı mücadele edenler de var. Nefret iklimini körükleyenler de var. Biz sonuçta nefret ikliminin bitmesi için mücadele eden bir siyasi hareketiz ve buna dair mücadele eden milyonlar var bu ülkede ve eninde sonunda nefret iklimine karşı mücadele edenlerin yeniden kazanacağına eminim.

    “ANADOLU TARİHİNİN EN UZUN NEFRET İKLİMİNİN YAŞANDIĞI BİR YÜZYILI GEÇİRDİK”

    Nefret söyleminin tarihsel bir alt yapısının olduğunu düşünüyor musunuz?

    ‘Osmanlı döneminde ise çoğulcu ve çok kimlikli anlayış vardı ve sonra milliyetçilik geldi, her şey altüst oldu’ diye bir söylem kullanılır ama durum böyle değildir. Osmanlı döneminde de Bizans döneminde de daha önceki dönemlerde de asla çeşitli topluluklara ve toplumlara karşı nefret siyasetini devreye sokmuşlar. Bu dinler arası çatışmalar, mezhepler arası gerilimler veya etnik kimlikler üzerinden olmuş ama belki hiçbir dönem bu kadar kitlesel ve uzun dönemli bir karanlık dönem yaşanmamıştı. Yani belki Anadolu tarihinin en uzun nefret ikliminin yaşandığı bir yüzyılı geçirdik ve Anadolu halkı ilk kez birbirine bu kadar kitlesel anlamda kıydı. Anadolu’nun düşünün nüfusunun bir zamanlar yüzde 60-70’i Hristiyan’dı ama 1915’e kadar yüzde 50’si Hristiyan olan bir Anadolu topraklarından bugün binde bire düşmüş bir Hristiyan halkı var ve Ermeniler Rumlar Süryaniler yok edildi ve tabii ki bunun yanında Yahudi halkı büyük oranda yok edildi, sürüldü ve bu bir nefret siyasetin nefret ikliminin sonucunda gerçekleşti. O açıdan tarih boyunca belki bu nefret siyaseti çeşitli dönemlerde belli suçlara yol açtı ama son yüzyılda yaşadığımız soykırımlar, katliamlar ve cezasız kalan soykırımlar ve katliamlar şeklinde devam etti ve son yüzyılda olan cezasızlık yeni suçların kapısını açtı.  Nefret siyaseti düşük veya yüksek yoğunluklu olarak devam etti ama dediğim gibi ne mutlu ki buna karşı mücadele edenler ve her zaman vardı ama hiçbir zaman o soykırımcı aklı mahkum edemedik hiçbir zaman o soykırımcı aklı yenilgiye uğratamadık ve çoğulcu anlayışı tam anlamıyla tahkim edemedik ama buna karşı da mücadele ettik, etmeye de devam ediyoruz.

    “ANADOLU ÇORAKLAŞMIŞTIR”

    Hukuksal anlamda nefret söylemine ve eylemine dönük yeterli bir mekanizmanın devrede olduğunu düşünüyor musunuz? Tarih boyunca ortada olan cezasızlık politikası nedir?

    Bu ülkede bir ulus inşa süreci yaşandı ve bu inşa çoğulculuk üzerine demokratik bir ulus mantığı çerçevesinde değil tekçi bir ulus yaratma aklı üzerine kuruldu. Çok kimlikli, çok kültürlü bir coğrafya var ve Türk milliyetçisi akıl bu coğrafyanın çok kimlikli, çok kültürlü kalmasına karşı bir konumlanma içine girdi. Asimilasyon politikaları devreye sokuldu. Bu yüzden bu yüzyıllık hikaye, Anadolu’nun çoraklaşması hikâyesidir. Anadolu çoraklaşmıştır. Çok renkli, çok kültürlü, çok dilli ve çok dinli bir Anadolu’dan tek dinli, tek dilli ve tek mezhepli bir Anadolu’ya doğru sürüklenişinin bir yüzyılını yaşadık. Bu da büyük acılarla büyük felaketlerle oldu ve büyük travmalar yaşandı. Geride kalan buna itiraz eden büyük bir topluluk olan Kürt halkının da direnci bu anlamda ‘ben varım, dilimle, kimliğimle bu toprakların bir unsuruyum’ mücadelesini yok etmeye çalışan bir anlayış var. Bu kutuplaşma üzerine, yani Kürt halkının bu taleplerini kriminalize ederek geride kalan Sünni Müslüman veya milliyetçi çoğunluğu da tahkim eden bir anlayışla karşı karşıyayız. Bu kısır döngünün içinde debelenip duruyoruz. İşte bu kısır döngüden çıkmanın tek bir yolu var; çoğulcu bakışı hepimizin saygı göstermesi ve bu çoğulcu anlayışın ülkemizde tahkim olması için yan yana durmamızdır. Biz HDP olarak bunun mücadelesini veriyoruz.

    “DEMOKRAT SÜNNİLER, DEMOKRAT ALEVİLER, DEMOKRAT ERMENİLER BİR ARAYA GELEBİLMELİ”

    Aleviler nefret söylemine karşı ne yapmalı?

    Alevilerle kendi halkımı bu anlamda özdeşleştirebiliyorum. Çünkü biz de çok büyük felaketler yaşadık ve Ermeni halkı olarak büyük oranda yok edildik. Alevi toplumu da yüzyıllardır pek çok tramvayla kaldı. Ancak şu var; ben kendi halkım için de aynı şeyi söyleyebilirim. Soykırımı yaşadık, büyük felaket yaşadık ama orada takılıp kaldık ve hala 1915’in hesabını sormak üzere Ermeni halkı bütün dünyada mücadele veriyor ama yaşanan da bir hayat var. Elbette geçmişle yüzleşmek için mücadele etmeliyiz ama oraya yalnızca takılıp kalmak ve bu travmaların içinde boğulmak gelecek konusundaki enerjimizi sınırlayabiliyor. Biz Türk halkına, Sünnilere karşı önyargı ile bakabiliriz ama bu önyargılarımız bizim yakınlaşmamızı da zorlaştırabilir. Orada yapmamız gereken Türkiye’de her kimlikten demokratlar var ve her kimlikten demokrat olmayanlar var. Önemli olan iyilerin bir araya gelebilmesi. Yani demokrat Sünnilerin, demokrat Alevilerin, demokrat Ermenilerin bir araya gelebilmesi ve geleceği inşa edebilmesidir. Zaten Türkiye’de demokrasi kültürünü geliştirebilirsek geçmişle yüzleşebiliriz. Şuna eminim ancak demokratik bir Türkiye Ermeni Soykırımı yüzleşebilir ancak demokratik bir Türkiye Maraş’la Sivas’la ve geçmiş pek çok katliamla yüzleşebilir. Aksi takdirde bu kısır döngü içinde de boğulmaya devam ederiz. Benim naçizane Alevi toplumuna önerimde budur. Ermeni halkımı da bu yönde ikna etmeye çalışıyorum

    “SON YILLARDA İKTİDAR MEDYAYI KENDİ BORAZANI HALİNE GETİRDİ”

    Nefret dilinin topluma yayılmasında başat rol oynayan güçlerden biri de medya. Medya bu dili neden kullanıyor?

    Medyanın çok büyük bir rolü var. Düşünün ben babaanneleri, dedeleri soykırımda katledilmiş bir halkın torunuyum. Üç kuşak boyunca sessizliğe mahkum olmuşuz ve hep bize küfür edilmiş. Nihayet Hrant Dink çıkmış bununla ilgili konuşmaya başlamış ve bir anda sözümüz topluma yayılmış. Yani bu tabii ki siyasetteki iklimin sayesinde oldu ve aynı zamanda medya sayesinde oldu. Medya bize görünür kıldığında Ermeni meselesi konuşulmaya başlandı veya Alevilerin başına gelen büyük felaketlerde yüzleşmeye konuşmaya başladık. Medya üzerinden konuşmaya başladı toplumla konuşulmaya başlandı veya Kürt halkının yaşadıkları acılar ve bununla yüzleşmesi ve bir çözüme ulaşılması fikri medya üzerinden büyüdü. Medya üzerinden toplumda ilişki kuruldu ve toplum “Evet ya Ermeni meselesi çözülmeli. Aleviler yaşadığı sorunları ben tanışık oldum veya Kürt halkı büyük felaketlere maruz kalmış ben bunu bilmiyordum” düşüncesini aşabilmek medya aracılığı olabiliyor. Ama maalesef son yıllarda iktidar medyayı kendi borazanı haline getirip gazetecilere de artık onlara gazeteci demiyorum yani iktidarın borazanları haline getirdiğinde alan kapanıyor ve tam tersine toplumun belli kesimlerini düşman hukukunun borazanlığı yapmaya başlanıyor. Türkiye’nin barışına, dünya barışına en büyük zararı verenlerde onlar.

    SİVİL TOPLUM KURULUŞLARINI ZAPTURAPT ALTINA ALIRSANIZ TOPLUMUN YAŞAM KANALLARI KOPAR

    Nefret söylemine karşı demokratik kurumlar yeterli refleksi ortaya koyuyor mu?

    Nefret dilinin medya üzerinden yansıtılması bütün sivil toplum kuruluşlarını da, insanları da etkiliyor ve yaratılan algı üzerinden kendi konumlarını belirliyorlar. Korku bulaşıyor ve daha az ses çıkarıyorlar. Bu bir kısır döngüdür yani toplumun yaşam damarlarını kesmek anlamına gelir. Yani siz Meclisi susturursanız, yargıyı sopa haline getirirseniz, basını borazan haline getirirseniz ve sivil toplum kuruluşlarını da zapturapt altına alıp belli bir algı ile atalete sokarsanız toplumun yaşam kanalları kopar. Bu açıdan sivil toplum kuruluşları da sorumluluk alması gereken kuruluşlardır. Ülke büyük bir karanlığa doğru sürükleniyor. Bu açından STK’lerin yeterli sorumluluk alındığını düşünmüyorum.

    “HERKESİ SORUMLULUK ALMAYA ÇAĞIRIYORUZ”

    Nefret söyleminin ortadan kalkması için ya da en azından azaltılabilmesi için neler yapılmalı?

    HDP olarak derdimiz partimizi büyütmek değil, ülke elden gidiyor, demokrasimiz elden gidiyor. Buna karşı da biz sorumluluk almaya hazırız. Ortaklaşabileceğimiz bir nokta var. Demokratik siyaseti, basın özgürlüğünü sivil toplumun özgürlüğünü ve meclisin gücünün artırılması gibi sorumluluklarımız var. Bunları başaramazsak zaten geriye demokratik hiçbir zemin kalmayacak ve tek adam rejimi ve faşizmi altında ülke elden gidecek. Bu açıdan biz sorumluluk alıyoruz ve herkesi de sorumluluk almaya çağırıyoruz. Aksi takdirde yarın çok geç olacak.

    Diren KESER-Diren SATI/ PİRHA

    İlgili Haberler:

    1-Akademisyen Kaya: Alevilere yönelik nefret çok derinlerde, eskiye dayanıyor-VİDEO
    2-Avukat Eren Keskin: Alevilerin hakları birçok kez ihlal edildi-VİDEO
    3-Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın: Nefret suçu doğrudan rejimle bağlantılıdır-VİDEO
    4-‘Alevi örgütleri nefret saldırılarına karşı ortak tavır geliştirmeli’-VİDEO
    5-‘Aleviler, tarih boyunca nefret suçuna maruz kaldı’-VİDEO
    6-‘Alevi düşmanlığı bu toplumun genlerinde var; iflah olmaz’-VİDEO
    7-‘Aleviler kuşatmayı ve tecridi yaşıyor; nefret dili ile düşmanlaştırılıyor’- VİDEO
    8-‘Hak temelli bir anayasal düzenleme yapmadan nefret söylemi azalmaz’-VİDEO

  • ‘Hak temelli bir anayasal düzenleme yapmadan nefret söylemi azalmaz’-VİDEO

    ‘Hak temelli bir anayasal düzenleme yapmadan nefret söylemi azalmaz’-VİDEO

    PİRHA- Barış Vakfı Genel Başkanı Hakan Tahmaz, Alevilere yönelik nefret saldırılarını PİRHA’ya değerlendirdi. Tahmaz, nefret söylemine karşı Türkiye’de de, dünyada da hukuksal mekanizmanın olmadığına dikkat çekerek, “Mevcut eğitim sisteminin değişimini vadeden ve uluslararası normlara uygun bir yasal, hukuksal, hak temelli bir anayasal düzenleme yapmadan nefret söylemi azalmaz” dedi.

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırılarına maruz kalan toplumlardan biri de Aleviler. Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Devlet tarafından inancı ve ibadethanesi kabul edilmeyen Aleviler, okulda, sokakta, işyerinde, hastane, mahallede, yaşadığı apartmanda aşağılanıyor, hor görülüyor, hakarete uğruyor.

    Türkiye’de nefret suçları ile ilgili kapsamlı bir yasal düzenlemenin eksikliği sistematik bir biçimde bu saldırıların devam etmesine de zemin hazırlıyor.

    Peki nefret suçu kaynağını nereden ve nelerden alıyor? Yargı Alevilere dönük nefret suçuna karşı ne yapıyor? Demokrasiyi ve eşitliği savunan kurum ve kuruluşlar Alevilere dönük nefret suçlarına karşı ne yapıyor? Tüm bu soruları ve daha fazlasını akademisyen, yazar, tarihçi, hukukçu, insan hakları savunucularına sorduk.

    Barış Vakfı Başkanı Hakan Tahmaz, sorularımızı yanıtladı.

    “NEFRET SÖYLEMİNİN NEDENİ KÜRESELLEŞMENİN YARATTIĞI SORUNLARDAN KAYNAKLI”

    PİRHA: Türkiye’de ve dünyada nefret söylemi ve buna bağlı olarak da nefret söyleminin ortaya çıkardığı şiddet artıyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?

    HAKAN TAHMAZ: Bir nefret söylemi bir de nefret suçu var. Bu ikisini ayırmak lazım. Batı dünyası nefret söyleminin yasaklanması için bir mutabakat sağlamış durumda. Nefret suçu meselesi ülkemizde de, Avrupa’da da tartışıyor. Amerika’da bir suç tanımı yapılmıyor. Nefret söyleminin son dönemde artmasının nedeni küreselleşmenin yarattığı sorunlardan kaynaklı. Ülkelerde bir içe kapanma, otoriterleşme, ulusal duyguları çoğaltma gibi eğilimleri güçlendirdi ve sosyal paylaşımda da kendisini öncelemeye başladı. Amerika’dan Avrupa’ya bu durum giderek çatışmaya ve yaşamın darlaştırmasına yol açtı.

    Şunun altını özellikle çizmek isterim. Nefret suçu ve söylemi yaşam hakkına müdahaledir. Bunun beslendiği ideolojik zemin milliyetçiliktir. Almanya’da Türkler, milliyetçi Alman grupların nefret söylemine maruz kalırken, Türkler de kendi gettolarında nefret söylemini farklı inanç topluluklarına karşı üretebiliyor.

    “ALEVİLERE DÖNÜK NEFRET SÖYLEMİ KAYNAĞINI MEZHEPÇİ SİYASETİNDEN ALIYOR”

    Aleviler, Türkiye’de nefret söylemine en çok maruz kalan toplumsal kesimlerden biri. Alevi toplumuna dönük bu dil sizce kaynağını nereden alıyor?

    Nefret söylemine sadece Aleviler maruz kalmıyor. Ancak Alevilerin özgün bir durumu var. Türkiye Cumhuriyeti 1930’lu yıllardan bu yana kuruluş kodlarından kaynaklı Aleviler, Kürtler, Sünni Müslüman olmayanlar gibi farklı inanç ve etnik topluluklara karşı nefret söylemini şırınga etmiştir. Alevilere dönük kaynağını da mezhepçi siyasetinden kaynaklanıyor. Bu durum bugün daha fazla mezhepçi siyaset iktidarın aracı haline getirdiği için Aleviler daha fazla muhatap oluyor. İkincisi çarpık laiklik anlayışından kaynaklanıyor. Çünkü devlet laizmi hem milliyetçiliği hem de nefret söylemini besleyen güçlü bir damar var. İlk ve ortaokul çağlarındaki çocuklara dil ve din konusunda verilen eğitim örnek olarak verilebilir. Bugün artmasının birinci nedeni; mezhepçiliğin önemli bir faktör haline gelmesidir. İkincisi ise; Alevilerin kalabalık olması ve günlük yaşamda görünür olmalarıdır. Üçüncüsü ise iktidar Alevileri politik olarak yakın tehlike olarak görüyorlar. Çünkü Aleviler, sorgulayan, araştıran, itiraz eden bir yapıya sahip oldukları için hem nefret söylemine hem de nefret suçuyla karşı karşıya kaldılar. Türk toplumunun çimentosunda, eğitiminde, sosyal yaşamında, nefret söylemi her gün yeniden üretiliyor. Aleviler ve Kürtler buna karşı duruyor, ancak bu nefret söylemine karşı susan, ses çıkarmayan azınlıklar var.

    “NEFRET SÖYLEMİNE KARŞI HUKUK YOK”

    Hukuksal anlamda nefret söylemine ve eylemine dönük yeterli bir mekanizmanın devrede olduğunu düşünüyor musunuz?

    Ne yazık ki Türkiye’de de, dünyada da böyle bir mekanizma yok. Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi nefret söylemini yasaklamış olsa da, pozitif hukukta yeri yok. Aynı zamanda bunun barış hakkıyla doğrudan bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Mesela Avrupa İnsan Hakları’nda da, BM’de de ‘barış hakkı’ temel haklardan biridir. Ancak barışı tehdit edenlere karşı herhangi bir yaptırımı var mı? Yok. Nefret söylemine ilişkinde çeşitli tanımlar yapılıyor ancak bir yaptırımı yok.

    Türkiye’de de Türk milliyetçiliğini ve Kemalizmi korumak için, çeşitli yasaları kalkan alarak yapıyor. Yani azınlıklara, ötekilere bu yasaları kullanabilme açısından sıkıntılıdır. Alevileri, Kürtleri, Ermenileri aşağılamadan tek bir suçlu yoktur.

    Avrupa hukukunda nefret söylemi suç kabul edilirken, Türkiye’de bu yok. Aşağılayan, ötekileştiren, yaşam hakkını ortadan kaldırmaya yönelik nefret söylemine yönelik bir video ya da haber suç kapsamına girerken, Türkiye’de böyle bir durum söz konusu. Bu ciddi bir sorun. Türkiye’nin bununla baş etmesi için bir arınmaya ihtiyacı var.

    “NEFRET SÖYLEMİNE MARUZ KALANLAR DA NEFRET SÖYLEMİ ÜRETEBİLİYOR”

    Nefret söylemine karşı demokratik kurumlar yeterli refleksi ortaya koyuyor mu?

    Açıkça konuşmak gerekirse nefret söylemine maruz kalanların da nefret söylemi ürettiğini düşünüyorum. Sivil toplum örgütlerinden siyasetçisine nefret söylemine dair bir muhasebeye ihtiyacı var. Aynayı kendimize tutmamız gerekir. Kendi içimizde bir muhasebe yapamazsak dünyayı değiştiremeyiz. Farklı olanın karşı tehditlerde ses çıkartabilmek ve itiraz etmek bizi nefret söyleminden uzaklaştırır. Bu dilden arınmak için hepimizin kendimizi sorgulamamız gerekiyor.

    Ben Sünni bir Müslüman isem  benim bir başkasına ya da Türk’sem, benim Kürt’e karşı hoşgörüsüzlüğüm, Aleviye karşı hoşgörüsüzlüğüm, onu yaşamıyla tehdit etmem ne kadar nefret suçuysa, ne kadar nefret söylemiyse aynı şekilde hangi gerekçeyle olursa olsun, hangi nedenle olursa olsun öfkeye kapılarak, tepkiye kapılarak, ezilmişlik duygularıyla aynı dili kullanmakta nefret suçudur. Şimdi böyle baktığımız zaman bunların arkasında ne vardır, yine Türk yönetim felsefesi vardır. Yani biz Türk’üz, Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur ideolojisiyle eğitim alan bir toplumuz. Onun için Sivil Toplum Örgütlerinden siyasetçisine ve hepimizin bir muhasebeye ihtiyacı var. En azından böyle söyleyeyim. Aynayı kendimize tutmamız gerekir diye düşünüyorum. Bu muhasebenin bir ayağı da şudur; Ben kendi kimliğimden, sosyalist kimliğimden, barış savunucusu kimliğimden örnek verecek olursam, ‘hala mı sen bu işlerle uğraşıyorsun kardeşim, sende mi teröristlerin peşine takıldın kardeşim, şimdi bunun zamanı değil, dur sende hep Kürtçülük yapıyorsun’ gibi söylemlerle karşı karşıya kalıyorum. İşte bu söylemlerin de tamamı nefret söylemidir. Politik görüş ifade etmek, görüş açıklamak değildir diye düşünüyorum. Bu yandan baktığımızda biz de yan herkesin kendi mahallesine öncelik tehditler, saldırılar karşısındaki duyarlılığı değiştirmeden bu dünyayı değiştiremeyiz. Ötekinin, diğerinin, benim gibi olmayanın, sizin gibi olmayanın, birey olarak, inanç olarak vs. tehditlerde hep birlikte ses çıkarabilmek, itiraz edebilmek, nefret söyleminden bizi uzaklaştırır. Bu kim olursa olsun, mesela yaşlılara karşı ‘moruk’ bizim günlük dilimizin parçasıdır. Bunu söylemek nefret söylemidir. Örneğin ‘ihtiyar’ başkasını inciten bir şeydir. O nedenle hepimizin arınmak için hepimizin kendini sorgulaması gerekir.

    “TÜRKİYE’DE KENDİSİ GİBİ OLMAYANI ÖTEKİLEŞTİRMEYEN BİR MEDYA ORGANI VAR MI?”

    Nefret dilinin topluma yayılmasında başat rol oynayan güçlerden biri de medya. Medya bu dili neden kullanıyor?

    Birincisi sivil toplum yöneticisinin ya da siyasetçinin aynı kumaştakilerin, ikincisi belki şunu sorgulamamız gerek , medya dediğimiz şey ne? ‘Bir beşinci kol olarak çalışan’, zaten bu tanımı benimsemiş olmak, yönetenlerin temel siyasetinin aparatı haline gelmektir. Bence medya tamda böyle bir, yani yanlış temellerde kurulmuş bir Cumhuriyet devleti var, başka ülkelere benzemeyen ve bunun bir medyasından bahsediyoruz. Ne gazeteciliğin etiği açısından, ne evrensel kuramlar açısından yani Türkiye’de bir medyadan, gazetecilikten bahsedebilmek mümkün değil. Mesela örnek verecek olursak Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ‘Gazeteciliğin temel ilkeleri’ diye temel bir çalışma yapmıştır. Avrupa’nın daha bağımsız gazetecilik kuralları vardır, bunların herhangi birine Türkiye’de uyuluyor mu ? Mesela Türkiye’de barış gazeteciliği diye bir şey var mı? Evrensel kurallara göre savaşı, çatışmayı yasaklar.

    Türkiye’de kendisi gibi olmayanı ötekileştirmeyen bir medya organı var mı? Yok.  Çünkü Türkiye Cumhuriyeti devleti kendini iç veya dış düşman olarak ayakta tutmuş. Öyle kurmuş, öyle sürdürüyor. Bunu değiştirmek gerekiyor. Bu açıdan baktığımızda geçmişiyle yüzleşemiyor. Ama bir devlet yönetimi, toplum yönetimi, siyaset olduğu gibi bir medyamız var. Bence Türkiye’de gazetecilik, evrensel gazetecilik açısından hiçbir biçimde, uluslararası normlara uygun bir gazetecilik yapılabildiğini söylemek mümkün değil. Bunun istisnası var mı pek bilemiyorum.

    “TOPLUMSAL DUYARLILIĞA İHTİYAÇ VAR”

    Yeni bir siyaset yapma tarzı oluşturmak, geliştirmek, yaratmak gerekiyor; hatta yeni öznelerin sahaya inmesi, oluşturulması, bu sürece müdahale etmesi gerekiyor. Nefret söyleminin ortadan kalkması için ya da en azından azaltılabilmesi için neler yapılmalı?

    Şimdi kabul etmek gerekir ki mevcut Türk İslam sentezini, biliyorsunuz ki Türk İslam sentezi ideolojisi 12 Eylül rejiminin, Kenan Evren icadıdır. Bugün ki hükümet, bugün ki iktidar aslında bu ideolojik hattı benimsemiş bir yönetimdir. Ki bunu sadece bir hükümet olarak ele almıyoruz. Devletin resmi ideolojisi haline geldiği bir ortamda bunun değişmeden, nefret söylemini besleyen Türk milliyetçiliğinin azalmasını beklemek pek mümkün değil. O zaman yapılabilecek iş, mevcut iktidarın ideolojik yönelimini değiştirecek bir siyasal iradenin şekillenmesi gerekir. Bu şekil siyasal irade ancak ve ancak bu ideolojiyi temel bir problem olarak görürse, yani eğitiminden başlayarak, yasal düzenlemelere kadar, uluslararası evrensel normları, kazanımları benimseyerek hareket etmesi gerekir. Bunun altını çizelim. Kişiyi, toplumları, bireyleri, yaşamını kendi kimliğiyle, kendisi kendini nasıl tanımlıyorsa öyle kabullenmeyi siyasal ilke edinmemiş bir siyasal irade nefret söylemini azaltmaz. O açıdan eğitim devlet nezdinde arasına mesafe koymalı. Mevcut eğitim sisteminin değişimini vadeden ve uluslararası normlara uygun bir yasal, hukuksal, hak temelli bir anayasal düzenleme yapmadan nefret söylemi azalmaz.

    “BARIŞ DİLİNİN İNŞASI İÇİN YOĞUN BİR ENERJİ SARFINA İHTİYAÇ VAR”

    Medyanın bizim gibi kurumların, barış kurumlarının, mesela biz Barış Vakfıyız, bir barış dilinin inşası için çok müthiş yoğun bir enerji sarf etmemiz gerekir. Bunu göze almadan ucuzundan, kolayından hemen halletmek, manipüle etmek. Böyle bir hayat yok. Dünyada bütün değerler, nefret söylemi, başka bütün insanlığın değerleri büyük bedeller ödenerek kazanılmıştır. Bu haklar gökten zembille inmemiştir. Her birinin arkasında güçlü bir çıkış, büyük bir bedel, büyük bir mücadele vardır. Nefret söylemi Avrupa’sında ve Türkiye’sinde gelinen noktada bugün bir tür egemen milliyetçilikle ve milliyetçiliğin bütün yanıyla hesaplaşacak bir sivil topluma ihtiyaç var. Toplumsal duyarlılığa ihtiyaç var. Günlük hayatımızda eşimizle, çocuğumuzla kurduğumuz ilişkiden, annemizle, babamızla, iş arkadaşlarımızla kurduğumuz ilişkilerden başlayarak nefret söylemine karşı duyarlılık geliştirmekle olabilecek bir iştir diye düşünüyorum.

    Diren KESER-Diren SATI/ PİRHA

    İlgili Haberler:

    1-Akademisyen Kaya: Alevilere yönelik nefret çok derinlerde, eskiye dayanıyor-VİDEO
    2-Avukat Eren Keskin: Alevilerin hakları birçok kez ihlal edildi-VİDEO
    3-Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın: Nefret suçu doğrudan rejimle bağlantılıdır-VİDEO
    4-‘Alevi örgütleri nefret saldırılarına karşı ortak tavır geliştirmeli’-VİDEO
    5-‘Aleviler, tarih boyunca nefret suçuna maruz kaldı’-VİDEO
    6-‘Alevi düşmanlığı bu toplumun genlerinde var; iflah olmaz’-VİDEO
    7-‘Aleviler kuşatmayı ve tecridi yaşıyor; nefret dili ile düşmanlaştırılıyor’- VİDEO

  • ‘Alevi düşmanlığı bu toplumun genlerinde var; iflah olmaz’-VİDEO

    ‘Alevi düşmanlığı bu toplumun genlerinde var; iflah olmaz’-VİDEO

    PİRHA- Yazar Doç. Dr. Fikret Başkaya, Türkiye’de Alevilere yönelik nefret saldırılarını PİRHA’ya değerlendirdi. Başkaya, Alevilere yönelik ayrımcılığın ve nefret söyleminin, rejimin niteliğini angaje eden bir mesele olduğunu belirtti. Başkaya, “Bu rejim varlığını korudukça nefret söylemiyle başa çıkma imkanı yok. O açıdan sistemi hedef almak, sistemi dönüştürmeyi hedef almak, sistemle yüzleşmek, bu sorunun çözümü için gerekli olduğunu söyleyebilirim” dedi. 

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırılarına maruz kalan toplumlardan biri de Aleviler. Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Devlet tarafından inancı ve ibadethanesi kabul edilmeyen Aleviler, okulda, sokakta, işyerinde, hastane, mahallede, yaşadığı apartmanda aşağılanıyor, hor görülüyor, hakarete uğruyor.

    Türkiye’de nefret suçları ile ilgili kapsamlı bir yasal düzenlemenin eksikliği sistematik bir biçimde bu saldırıların devam etmesine de zemin hazırlıyor.

    Peki nefret suçu kaynağını nereden ve nelerden alıyor? Yargı Alevilere dönük nefret suçuna karşı ne yapıyor? Demokrasiyi ve eşitliği savunan kurum ve kuruluşlar Alevilere dönük nefret suçlarına karşı ne yapıyor? Tüm bu soruları ve daha fazlasını akademisyen, yazar, tarihçi, hukukçu, insan hakları savunucularına sorduk.

    Yazar Doç. Dr. Fikret Başkaya sorularımızı yanıtladı.

    “SİSTEM NE ZAMAN KRİZE GİRSE BİR TAKIM DÜŞMANLAR ÜRETİR”

    Türkiye’de ve dünyada nefret söylemi ve buna bağlı olarak da nefret söyleminin ortaya çıkardığı şiddet artıyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?

    FİKRET BAŞKAYA: Kapitalist dünya sistemi 1975’lerin ortasında krize girdi. Geride kalan yaklaşık 50 yıl da krizden çıkamadı. Şu anda krizden çıkabileceğine dair emareler de bulunmuyor. Bu sistem ne zaman sıkışsa ne zaman krize girse bir takım düşmanlar üretmek, düşmanlar peydahlamak, çatışmalar peydahlamak, çatışmalar çıkarmak, savaşlar çıkarmak, nefret söyleminin yoğunluğunu arttırmak gibi bir takım çarelere başvuruyor. Yani bununla bir zaman kazanmak, durumu kurtarmak için bu nefret söylemine daha çok sıklıkla başvuruyor. Bu sıkışmışlık hali sadece Türkiye’ye mahsus bir şey değil. Dünya ölçeğinde bir çok ülkede neofaşist rejimlerin boy göstermesinin bir nedeni de bu. Fakat Türkiye kriz bakımından çok ön saflarda bulunuyor. Genel olarak diyorlar ki bu kriz koronavirüs nedeniyle bu halde. Öyle bir şey yok. Koronavirüs öncesinde de Türkiye ciddi bir krizle yüzleşmekteydi. Bu virüs sadece onun dozunu arttırdı. Yani görünürlüğünü arttırdı. Yani bu rejimlerin sıkışmışlığı, kendi yarattığı sorunları çözmedeki başarısızlıkları, yeteneksizlikleri düşmanlık yaratarak çatışma yaratarak, nefret söylemiyle toplumun bir kesimini düşmanlaştırarak, bir kesimi öbürüne karşı kullanarak vs. böyle bir rota izleniyor.

    “ALEVİLERE YÖNELİK AYRIMCILIK VE SALDIRI HİÇBİR ZAMAN EKSİK OLMADI”

    Aleviler, Türkiye’de nefret söylemine en çok maruz kalan toplumsal kesimlerden biri. Alevi toplumuna dönük bu dil sizce kaynağını nereden alıyor?

    Tabi Alevilerin, bu nefret söylemine en çok maruz kalan bir kitle olduğunu gayet iyi biliyoruz. Fetih Devellioğlu’nun bir sözlüğü var. Ansiklopedik Osmanlıca-Türkçe sözlük. Orada nefretin karşılığı ürküp kaçma, tiksinme, iğrenme olarak karşılık buluyor. Bu Türkiye’deki rejimin niteliğini angaje eden bir mesele. Ama bu sadece Cumhuriyet dönemine mahsus bir şey de değil. Bunun evveliyatı var. Yani Osmanlı İmparatorluğunda da sürekli Alevilere yönelik ayrımcılık ve saldırı hiçbir zaman eksik değil.

    İmparatorluk çöküş sürecine girdikten sonra, çöküşü durdurmak, devleti kurtarmak için önce iddiadan asır diye  bir şey ortaya atıyorlar. Yani imparatorluk dahilinde yaşayan tüm etnik, dini mezhepsel, kültürel unsurları bir arada yaşatacak bir projeleri var. Fakat bunun imkanı yok, gerçekleşmiyor. Onun ardından II.Abdülhamit ittihad-ı islam diye ikinci bir proje ortaya atıyor. Yani dünyadaki bütün islam halklarını bir araya getirmek için. Onunda tabi gerçekleşmesi mümkün değildi. İttihatçılar çare olarak Türk ırkına dayalı bir milliyetçi, turancı bir çıkış öneriyorlar. Bu cumhuriyette onun ürünü olarak ortaya çıkıyor. Yani orada Türk olmayan, müslüman olmayan, hanefi olmayana hayat hakkı yok. Mesela 90’lara kadar benim nüfus cüzdanımda dini İslam, mezhebi Hanefi yazıyordu. Sonra da diyorlar ki Türkiye Laik vs. ama öyle bir şey yok. Şimdi zaman zaman bazı çevreler, ‘Türkiye Laiktir Laik kalacaktır’ şeklinde sloganlar atıyorlar. Hiçbir zaman Laik olmadı. Dolayısıyla o sloganın bir karşılığı yoktu. Yani rejim, Türk olacak, müslüman olacak, o kadarı da yetmiyor Hanefi olacak gibi ideolojik bir geri plana dayanıyor.

    “ALEVİ DÜŞMANLIĞI BU TOPLUMUN GENLERİNDE VAR”

    Sonuç itibariyle o zaman da Aleviler imparatorluk zamanından farkı olmayan bir saldırıyla, ayrımcılıkla, baskıyla yüz yüze geldiler. Alevilere yönelik bu ayrımcılığın, nefret söyleminin arkasında söylediğim geri plan var. Yani rejimin niteliğini angaje eden bir mesele. Bu rejim özgür düşüncenin, demokrasinin, insan haklarının iflah olmaz düşmanı. Dolayısıyla o tarakta bezi yok. Sürekli toplumu ayrıştırıp, düşmanlaştırıyor. Bu rejim, en değerli sanatçılarını, şairlerini, yazarlarını, gazetecilerini, bilim insanlarını katletmediği zaman hapishanelerde çürütmüştür, aç bırakmıştır, sürgüne zorlamıştır. Yani böyle bir niteliği var. Bu açıdan baktığımızda örneğin Madımak’ta kaç tane insanı katlettiler. Devletin gözetiminde ve denetiminde yapılan bir katliamdı. Tabi bu bir istisna değil. Alevi düşmanlığı bu toplumun genlerinde olan bir şey. Bu rejim var oldukça da iflah olunacağını sanmıyorum.

    “NEFRET SÖYLEMİNİ ETKİSİZLEŞTİRECEK BİR ARKA PLAN YOK”

    Hukuksal anlamda nefret söylemine ve eylemine dönük yeterli bir mekanizmanın devrede olduğunu düşünüyor musunuz?

    Demokrasinin, asgari koşullarının olmadığı bir devlette, nefret söylemine karşı durulmadığı gibi ona karşı yeterli bir mevzuatta yok haddizatında. O tip mekanizmalar devreye girerek yani bu ayrımcılığı bu nefret söylemini etkisizleştirecek bir arka plan yok.

    “TÜRKİYE’DE DEMOKRASİ BİLİNCİ ÇOK ZAYIF”

    Buna ilişkin demokratik kurumlar yeterli refleksi ortaya koyuyor mu?

    Kendilerine pek faydası olmayan demokratik kurumların da özel olarak Alevilere yönelik ayrımcılığı, nefret söylemini yeteri kadar sorun ettiklerini söyleyemeyiz. Türkiye demokrasi standartlarının son derece yetersiz olduğu bir ülke. Demokrasi bilinci çok zayıf. Yani demokrasinin olmayışının bir sürü nedeni sayılabilir ama en önemli nedeni bu ülkenin geçmişinde, tarihinde bir modernite devriminin yaşanmamış olmasıdır. Yani bu eski rejimin, ancien rejimin geleneksel ideolojisiyle cepheden bir hesaplaşma yok. Yenilik hareketlerinden sonra, öyle bir izlenim yaratılsa da, eski rejim ve onun hakim ideolojisiyle, egemen ideolojisiyle cepheden bir hesaplaşma hiçbir zaman olmuyor. Olmadığı için o zaman da demokrasi standartları, hukuk, insan hakları vs. bunların bu kadar yerlerde sürünüyor olmasının en önemli nedenlerinden biri bu. O zaman tabi yurttaş bilinci de az gelişmiş durumda oluyor ve aşağı yukarı böyle bir durum var.

    Demokrasinin araçları gibi görünen şeyler de antidemokratik. Mesela siyasi partilerin demokrasinin olmazsa olmazı olduğunu söylüyorlar ama kendileri antidemokratik. Yani kendilerinin demokrasiyle hiç ilgileri yokken demokrasinin araçları olmaları mümkün mü? Böyle bir ortamda nefret dili de kendine uygun bir ortam bulabiliyor.

    “MEDYA, NEFRET SÖYLEMİNİN YAYGINLAŞMASINDA YANGINA KÖRÜKLE GİDİYOR”

    Nefret dilinin topluma yayılmasında başta rol oynayan güçlerden biri de medya. Medya bu dili neden kullanıyor?

    Bu nefret söyleminin yaygınlaşmasında ırkçı, milliyetçi siyasetçilerin önemli bir payı olmakla beraber asıl medya burada yangına körükle gidiyor. Yani hiçbir fırsatı kaçırmıyor. Her fırsatta, her durumda nefret söylemini ateşliyor. Öyle bir medya var. Zaten medyaya pek benzemeyen bir yapıyken şimdi kıymeti harbiyesi sıfır. Çünkü neredeyse televizyonların, gazetelerin, haber sitelerinin yüzde doksanı tamamen iktidarın hizmetine sokulmuş durumda. Bu artık işin tamamen zıvanadan çıktığı anlamına geliyor. Dolayısıyla medya başlı başına bir problem oluşturuyor bu açıdan.

    “ALEVİLERİN MÜCADELEYİ REJİMİN SINIRLARI ÖTESİNE TAŞIMASI GEREKİYOR”

    Nefret söyleminin ortadan kalkması için ya da en azından azaltılabilmesi için ne yapmalı?

    Bu konuda çok önemli bir mesele var. Bu rejim varlığını korudukça nefret söylemiyle başa çıkma imkanı yok. Bu rejim yerinde durduğu sürece, varlığını bu tip şeylere borçlu olan bir rejim olarak ıslah olması, insafa gelmesi potansiyeli yok. Aleviler bakımından şöyle bir şey var, mücadeleyi rejimin sınırlarının ötesine taşımak gerekiyor. Yani bu, rejimi hedef almak, rejim içinde, rejimden bir takım mevziler kazanmak elbette gerekli demek. Ama orda durmamak lazım. Şunun için; çünkü rejim dahilinde kazanılan mevziler her an geriye alınabiliyor, kaybedilebiliyor. Dolayısıyla Türkiye’deki Alevilerin kültüralist saplantılardan uzaklaşmaları, onların talepleri elbette son derece önemli ama kültüralist sınırların ötesine geçmeleri gerekiyor. Rejimi hedef almaları gerekiyor. Rejim dönüştürülmedikçe kısmi kazanımlar elde edilse bile, teorik olarak mümkün, pratikte de mümkün olabilir ama bunların kalıcı olması mümkün değildir. O açıdan sistemi hedef almak, sistemi dönüştürmeyi hedef almak, sistemle yüzleşmek, bu sorunun çözümü için gerekli olduğunu söyleyebilirim.

    YENİ AKTÖRLERİN, YENİ ÖZNELERİN SAHAYA İNMESİ GEREKİYOR

    Türkiye’de şu anda rejimin muhalefeti bu taşı yerinden oynatma potansiyeline sahip değil. Yeni bir siyaset yapma tarzı oluşturmak, geliştirmek, yaratmak gerekiyor. Yeni özneler yaratmak gerekiyor. Şimdi muhalefet, güçlendirilmiş parlamenter demokrasiye döneceğim diyor, geriye bakıyor. Niye ileriye bakmıyorsunuz da, demokratik bir cumhuriyet kuracağız demiyorsunuz? Neden yapamıyorlar, çünkü ufukları bu kadar. Bu rejimin sınırları dahilinde düşünüyorlar. Parlamenter demokrasiye dönsen ne olacak? 75 yıldır parlamenter demokrasi var. Yani adı var kendi yok. Ona geri dönmek gibi bir kaygıları var. Onun için diyorum ki, bugün ki müesses nizamın partilerinin bu yaklaşımla taşı yerinden oynatmalarının imkanı yok. Yeni aktörlerin, yeni öznelerin sahaya inmesi, oluşturulması, bu sürece müdahale etmesi yani kalıcı bir şekilde verili durumu dönüştürmesi gerekiyor.

    UYGARLIĞIN GELECEĞİNİ KORUMAK İÇİN İNSANLIĞIN ELİNİ ÇABUK TUTMASI GEREK

    Şöyle bir şey daha var, artık insanlığın yüz yüze olduğu durum, geride kalan dönemlerden çok farklı. Çünkü içinde bulunduğumuz konjonktür de sadece ekonomik kriz yok, sadece politik kriz yok, sadece iklim krizi yok, sosyal kriz yok, etik krizi yok vs. Bütün bu krizlerin harmanlandığı bir şeyle karşı karşıyayız. Dolayısıyla artık eski tarz siyaset, eski tarz yaklaşımlar, eski tarz anlayışlarla bugünkü tablodan çıkma imkanı yok. O zaman birincisi paradigmayı değiştirmek lazım. İkincisi ise bunu vakitlice yapmak lazım. Çünkü eğer geç kalınırsa, vakitlice müdahale edilmezse insanlığın ve uygarlığın bir geleceği olmayabilir. Onun için mesele şu; 19.yüzyılın ortasında, 20.yüzyılın başında, daha sonraki dönemde sosyalizm, kapitalizmi aşmak için gerekliydi. Şu anda ikinci bir gereklilik daha ortaya çıkmış bulunuyor. Bu sefer insanlığın ve uygarlığın geleceğini korumak için de insanlığın elini çabuk tutması gereken bir zamandayız. Bu açıdan eski tarz düşünme yöntemlerini bir tarafa bırakmak, ekososyalist bir geçiş sürecini oluşturmak, bir paradigma oluşturmak gerekiyor. Haysiyetli insanlar olarak bu sürece müdahale etmek zorunda olduğumuz bir zamandayız.

    Diren Keser-Diren SATI / PİRHA

    İlgili Haberler:

    1-Akademisyen Kaya: Alevilere yönelik nefret çok derinlerde, eskiye dayanıyor-VİDEO
    2-Avukat Eren Keskin: Alevilerin hakları birçok kez ihlal edildi-VİDEO
    3-Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın: Nefret suçu doğrudan rejimle bağlantılıdır-VİDEO
    4-‘Alevi örgütleri nefret saldırılarına karşı ortak tavır geliştirmeli’-VİDEO
    5-‘Aleviler, tarih boyunca nefret suçuna maruz kaldı’-VİDEO

     

  • Odabaşı: Nefret suçunun zaman aşımı olamaz-VİDEO

    Odabaşı: Nefret suçunun zaman aşımı olamaz-VİDEO

    PİRHA- HBVAKV Ceyhan Şube Başkanı Bahadır Odabaşı, cami imamı A.Ş. nin Alevilere yönelik yaptığı aşağılayıcı hakarette bulunmasına tepki göstererek, “Bu kesinlikle kabul edilebilir değildir. Bu halkı kin ve nefret suçu işleyerek kışkırtmadır. Bunun zaman aşımı olmaz. Kesinlikle bu olay en ağır bir şekilde cezalandırılmalıdır” dedi.

    Amasya’nın Gölcük ilçesi Merkez Camii imamı A.Ş. nin Alevilere yönelik yaptığı aşağılayıcı hakarette bulunmasına Alevilerden sert tepkiler geldi.

    Hacıbektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Ceyhan Şube Başkanı Bahadır Odabaşı bir açıklama yaparak’ “Bu kesinlikle kabul edilebilir değildir. Bu halkı kin ve nefret suçu işleyerek kışkırtmadır. Bunun zaman aşımı olmaz. Kesinlikle bu olay en ağır bir şekilde cezalandırılmalıdır” dedi.

    “HAKARETİN, KİN VE NEFRET SUÇUNUN ZAMAN AŞIMI OLAMAZ”

    Odabaşı, cami imamı A.Ş. nin sözlerinin bir hakaretten öte kin ve nefret suçu olduğunun altını çizerek, “Bu tamamen bir anlayışın eseridir. Bir İnanca bir topluma saldırıdır. Biz bu söylemleri daha dün gibi Sivas’ta, Çorum’da ve Maraş’ta hatırlıyoruz. Bu söylemler kin ve nefret söylemleridir. Bu söylemler halkı kışkırtma söylemleridir. Bu söylemler bir inancı küçük düşürme söylemleridir. Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünden vatandaşlara duyurulan bu haber eğer doğruysa gereği en ağır şekilde yapılmalıdır. Bu hakaretin ve nefret suçunun zaman aşımı olamaz. Bu olay gerçek ise en ağır şekilde cezalandırılmalıdır” diye konuştu.

    “BU ZİHNİYETİ BİZLER İYİ TANIYORUZ”

    Bu zihniyeti iyi tanıdıklarını ifade eden Odabaşı, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Her türlü ahlaksızlığı, hokkabazlığı meslek edinen bu zavallılar, kardeşlik duygularımızı zaafa uğratıyorlar. Böylece kin ve nefret yayıyorlar. Bu hakareti yapmaya kimsenin ne hakkı, ne de haddi vardır. Bu konuda bütün Türkiye halkını, başta Sünni kardeşlerimiz olmak üzere bu saldırıyı göğüslemeye, kınamaya ve protesto etmeye çağırıyoruz. Alevilerin hiçbir zaman bir din hakkında aşağılayıcı ve kötü söz söylemezler. Bizler incitmekten korkan insanlarız. Ama görüyoruz ki bazıları boş durmuyor. Devamlı olarak Alevilere yönelik hakaretlerine devam ediyorlar. Bizler bu kişileri kınıyoruz. Taleplerimize karşılık verilmesini istiyoruz.”

    PİRHA/ADANA