Etiket: nefret suçu

  • ‘Alevi örgütleri nefret saldırılarına karşı ortak tavır geliştirmeli’-VİDEO

    ‘Alevi örgütleri nefret saldırılarına karşı ortak tavır geliştirmeli’-VİDEO

    PİRHA- Yazar- Eski Hakim Mehmet Tural, Alevilere dönük nefret suçunu değerlendirdi. Tural, iktidarın kendisi gibi inanan ve düşünen kişileri konsolide etmek ve farklı düşünen toplum ve kişileri de o konsolidasyonun hedefini göstermek suretiyle, düşmanlaştırarak nefret duygularını yükselttiğine dikkat çekti. Alevi örgütlerinin evrensel hukuk, demokrasi ve eşitlik başlıkları altında demokrasi güçleriyle güçlü bir işbirliği yapması gerektiğini belirtti.

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırılarına maruz kalan toplumlardan biri de Aleviler. Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Devlet tarafından inancı ve ibadethanesi kabul edilmeyen Aleviler, okulda, sokakta, işyerinde, hastane, mahallede, yaşadığı apartmanda aşağılanıyor, hor görülüyor, hakarete uğruyor.

    Türkiye’de nefret suçları ile ilgili kapsamlı bir yasal düzenlemenin eksikliği sistematik bir biçimde bu saldırıların devam etmesine de zemin hazırlıyor.

    Peki nefret suçu kaynağını nereden ve nelerden alıyor? Yargı Alevilere dönük nefret suçuna karşı ne yapıyor? Demokrasiyi ve eşitliği savunan kurum ve kuruluşlar Alevilere dönük nefret suçlarına karşı ne yapıyor? Tüm bu soruları ve daha fazlasını akademisyen, yazar, tarihçi, hukukçu, insan hakları savunucularına sorduk.

    Hukukçu Mehmet Tural, sorularımızı yanıtladı.

    “TOPLUMUN GELECEĞİ AÇISINDAN ÇOK SAKINCALI VE TEHLİKELİ BİR SÜREÇ YAŞANIYOR”

    PİRHA: Türkiye’de ve dünyada nefret söylemi ve buna bağlı olarak da nefret söyleminin ortaya çıkardığı şiddet artıyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?  

    MEHMET TURAL: Dünyada insanlar kendilerini ki yasalar ve hukuk o kadar çaresiz ve korumasız hissettiler ki küçük küçük kümeler oluşturmaya başladılar ve o küçük kümelerin içerisinde kendilerini ifade etmenin yollarını aradılar. Öyle olunca da her küme bir başka kümeyi kendisine düşman olarak görmeye başladı. Bunun sonucu olarak da aşağılama, dışlama şeklinde karşımıza çıkıyor. Ama tabi insan sevgisi yani eşitlik ve kardeşliği bir tarafa bıraktığınız zaman, çıkar ön plana geldiği zaman yani herkes kendi gemisini kurtarmanın çabasına girdiği zaman bu nefret suçlarının olması gayet ‘doğal’. Niye? Çünkü kendi bulunduğunuz hücrede ya da sığındığınız o küçük grupta kendinizi nasıl ifade ediyorsanız, bu grubun içinden ayrılmamanın, bu grup içinde çok daha güçlü bir şekilde birlikteliği sağlayabilmenin yolu, karşınıza başka birisini koymak olacaktır. O karşı bazen etnik açıdan olur, bazen dinsel açıdan olur, bazen memleket açısından olur. Herkes bir diğerini aşağılayarak, horlayarak, kendisinin karşısındakine nefret uyandırmak suretiyle o kendi bulunduğu alanı güçlendirmeye çalışıyor. O bakımdan da ben toplumun geleceği açısından çok sakıncalı ve tehlikeli bir şey olduğunu düşünüyorum.

    İKTİDAR TOPLUMU AYRIŞTIRIP KUTUPLAŞTIRIYOR

    Türkiye’ye baktığınız zaman bunu en büyük ölçüde iktidar yapıyor. Bugün ülkede Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil eden bir cumhurbaşkanının diğer siyasi partilere karşı neler söylediğini hepimiz görüyoruz, biliyoruz. Mesela Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanına ‘cibiliyetsiz’ sözünü geçtiğimiz günlerde söyledi. ‘Cibiliyetsiz’ kelimesinin anlamına baktığımız zaman soyu sopu belli olmayandır. Bunu belki toplum nazarında açıkça Alevi olduğunu söylemekten ziyade bu şekilde kamufle ediyor. Ya da hiç olmamış vakaları olmuş gibi ifade etmek suretiyle toplumun diğer katmanlarını sanki o olayları yaratmışlar onun müsebbibi olmuşlar gibi birtakım söylemlere giriyor. Dolayısıyla bunlar toplumu ayrıştırıp kutuplaştırdığı gibi toplumun bir kesiminin hedef gösterilen kesime karşı nefret duygularını körüklüyor. Bu bilinçli bir amaçla yapılıyor. Kendisi gibi inanan ve düşünen kişileri konsolide etmek farklı düşünen kişileri de o konsolidasyonun hedefini göstermek suretiyle, düşmanlaştırmak nefret duygularını yükseltiyorlar. Ben bunun ne dünya toplumu ne de Türkiye’deki toplumu bir yere getirebileceğini düşünmüyorum.

    “ALEVİLERE ŞİİLİK VE SÜNNİLİK DAYATILIYOR”

    Aleviler, Türkiye’de nefret söylemine en çok maruz kalan toplumsal kesimlerden biri. Alevi toplumuna dönük bu dil sizce kaynağını nereden alıyor?

    Türkiye’de tek bir sistem tek bir yapılanma anlayışı hakim. Türkiye Cumhuriyeti2nin kuruluşundan bu yana bu felsefe gelişmiş durumda. İnanç olarak her ne kadar resmi kayıtlarda devlet dini olarak geçmiyor ise de pratikte fiilen uygulanan Sünnilik egemen. Türkiye’de eğer Sünni İslam inancının dışında bir inanç tarzını bir yaşam tarzını bir felsefeyi ve düşünceyi savunuyorsanız veya inanıyorsanız siz bu toplumun dışındasınız. Nitekim Aleviler ibadet yeri olarak kendine cemevini seçmişlerdir. Ama yıllardır bu ülkeyi yönetenler hiçbir şekilde cemevlerini bir ibadet yeri olarak resmen kabul edip tanımadılar.

    Osmanlı’da, Selçuklu’da fetvalarla çıkarılarak zındık, öldürülmesi gerekenler, ‘çocuklarının katli vaciptir, malı mülkü helaldir’ şeklinde insanlıkla, ahlakla bağdaşmayan, bugünkü bu sistem ile hiç bağdaşmayan bir takım şeyler olmuş. Şimdi bunlar geçmişte açık açık resmi fetvalarla yapılıyordu ama bugün çok açıktan bu resmi fetvalarla yapmamakla birlikte farklı yöntemlerle yapılıyor. Aleviler şuna zorlanıyor; kardeşim ya geleceksin bizim inandığımız gibi Şii ya da Sünni inanç tarzını benimseyeceksin, ya da bunun dışındasın. Dolayısıyla ‘din dışısın, ahlaksızsın,’ gibi bir sürü şeyler söyleniyor.

    “ALEVİ KURUMLARI OTURUP ORTAK BİR STRATEJİ ÇİZMELİLER”

    Peki Aleviler bu konuda yeterli mücadele veriyor mu?

    Alevilerin yeterli mücadele ettikleri kanısında değilim. Yani Alevi örgütleri yapılan bu zulme karşı ortak bir tavır takınmıyor. Kendi toplumunda bir eğitim çalışması yok. Bugün çocuklarımızı götürüp de Aleviliğin temel felsefesi ve inancı konusunda bir eğitim vermiyor. Alevi üst kurumlarının oturup bu konuda ortak bir strateji çizmeleri lazım. Bu konuda devletin ya da devleti yönettiğini iddia eden kişilerin yürütmekte oldukları bu haksız ayrımcı politikalara karşı nasıl bir tavır takılacağını belirlemeliler.

    Bu sadece Alevi meselesi de değil, Sünnilerin, Arapların ve Kürtlerin de meselesidir. Dolayısıyla bizim bu konuda çok ciddi çalışma yapıp, demokrasiye, eşitliğe ve kardeşliğe inanan tüm sivil toplum kurumları ile siyasi yapılarla bir arada ortak mücadele vermemiz lazım.

    Devletler durup dururken kendi siyasal düşünceleri dışına çıkan kitlelere ‘ Ne istiyorsanız yapın’ diyecek bir mantaliteye sahip değiller. Bizim bu hak mücadelesini vermemiz lazım. O bakımdan bizim örgütlerimize bu konuda çok ciddi sorumluluklar çok ciddi çalışmalar düştüğünü düşünüyorum.

    Alevilerin belli kesimlerinin, asimilasyona direniş göstermemekle, örgütlenmemekle kendi inançlarını kendi soylarını ileri götürüp çocuklara öğretmek konusundaki eksikliklerinden dolayı ciddi katkıları olduğunu da düşünüyorum.

    ‘ANAYASAYI BEN TANIMIYORUM, UYGULAMIYORUM’ DİYEN BİR ANLAYIŞ VAR”

    Hukuksal anlamda nefret söylemine ve eylemine dönük yeterli bir mekanizmanın devrede olduğunu düşünüyor musunuz?

    Ülkenin cumhurbaşkanı çıkıp ‘anayasayı ben tanımıyorum, uygulamıyorum’ diyebiliyor, ya da Anayasa Mahkemesi kararlarına uymayan yerel mahkemeler var. Oysa Anayasanın 90. ve 104. maddeleri çok açık ve net bir biçimde diyor ki Anayasa mahkemesinin kararları devleti, yargıyı, kişileri yani herkesi bağlar. Aslında yapması gereken şu; Anayasa Mahkemesi, anayasanın emredici bu kuralına uymayan o yerel mahkeme üyeleriyle ilgili mutlaka bir soruşturma ya da görevi kötüye kullanma suçundan dolayı yargılanmaları lazımdı. En azından bir disiplin soruşturmaları gerekiyordu. Bunların hiçbirisi olmadı ve hatta siyasi iktidar bunun arkasında durdu. En tepedeki insanlar ya da kurumlar bu kurallara uyumadıktan sonra yereller de uygulamaz. Çorum, Sivas, Gazi gibi davalarda bir sonuç olmadı, insanlık suçu olmasına ve zamanaşımı söz konusu olmamasına rağmen. Devletin en tepe noktasındaki kişi Sivas Katliamı’ndaki kesin mahkumiyet giymiş kişilerden birini tutup affederse aşağıdakiler de ona göre karar verecektir.

    “HAKLARIMIZI DAYATMAMIZ LAZIM”

    Ben bunu Alevilerin kendi inancına, kültürüne ve hakkına sahip çıkmaması noktasına bağlıyorum. Yani bunu başkalarının lütfuna bıraktığınız zaman, ‘bugün bu kadarını veririm, yarın hiç vermem ve öbür gün hiç tanımam’ der. Dolayısıyla bizim haklarımızı dayatmamız lazım. Gerekirse sokak eylemlerine geçmemiz lazım. Gerekirse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gitmemiz lazım. Bu ancak demokrasiye, insan haklarına, özgürlüğe inanan toplumların birlikte hareket etmeleri ve tavır almalarıyla mümkün olacaktır.

    “EVRENSEL İNSAN HAKLARI, EŞİTLİK VE KARDEŞLİK KONUSUNDA BİRLİKTELİK SAĞLAMALIYIZ”

    Alevi örgütleriyle, demokratik kurumları yeterli ilişki ortaya koyuyor mu?

    Bence yapılmıyor. Demokratik kitle örgütleri ile yola çıkarken biz sadece ‘Gelin kardeşim Alevilerin hakları yeniyor’ dersek yanlış yaparız ve kimseyi yanımızda bulamayız. Bizim evrensel insan hakları, eşitlik ve kardeşlik konusunda hangi inançtan, mezhepten, ırktan, coğrafi yapıdan olursa olsun haksızlık gördüğümüz zaman hep beraber buna karşı çıkmamız lazım. Böyle yaptığımız zaman toplumun geneli yanımızda olacaktır. O zaman da hiçbir siyasi güç bunun karşısında duramaz. Bunu hep beraber bir eylem birliği içinde yürütemediğimiz sürece herkesi tek tek alıp avlayacaklardır. Herkesin hakları elinden gidecek ve hiç kimsede başarıya ulaşamayacaktır.

    ALEVİ ÖRGÜTLERİ ARTIK CİDDİ BOYUTTA EĞİTİME BAŞLAMALI

    Alevilere yönelik nefret söyleminin ortadan kalkması için ya da en azından azaltılabilmesi için ne yapmalı?

    Alevi örgütlenmesinin kendine bir çeki düzen vermesi lazım. Eğer siz ya da ben bir örgütün yönetimine talip isek biz oradan kendimize dair bir beklenti olmayıp, yola, topluma nasıl hizmet sunacağımızı düşünmemiz gerekiyor. Demokrasi, insan hakları, özgürlük ve eşitlik konusunda tavizsiz oraya gelen insanlarımızı eğitmenimiz lazım. Sivil toplum, demokratik kitle örgütleriyle çok iyi bir diyalog ve temas kurmalıyız. Alevi örgütleri artık ciddi boyutta eğitime başlamalı. Çocuklarımızı sıfırdan alıp eğitmeliyiz. Bugün Alevi kurumlarının hiçbirisinde bir kreş, bir çocuk eğitim merkezi ve yaşlılarının gidip oturup, kalkacakları bir yerleri yok. Bunlar kusurumuz değil mi? Alevi inancında yer alan muhabbet cemlerine ağırlık vermeliyiz.

    Diren KESER-Diren SATI/PİRHA

    İlgili Haberler:

    1-Akademisyen Kaya: Alevilere yönelik nefret çok derinlerde, eskiye dayanıyor-VİDEO
    2-Avukat Eren Keskin: Alevilerin hakları birçok kez ihlal edildi-VİDEO
    3-Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın: Nefret suçu doğrudan rejimle bağlantılıdır-VİDEO
    5-‘Aleviler, tarih boyunca nefret suçuna maruz kaldı’-VİDEO
    6-‘Alevi düşmanlığı bu toplumun genlerinde var; iflah olmaz’-VİDEO

  • Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın: Nefret suçu doğrudan rejimle bağlantılıdır-VİDEO

    Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın: Nefret suçu doğrudan rejimle bağlantılıdır-VİDEO

    PİRHA-Türkiye’de Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Alevilerin uğradığı nefret suçlarına dair konuşan Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın, nefret suçunun ırkçılıkla, ötekileştirme ile ayrımcılıkla doğrudan bağlantılı olduğunun altını çizdi. Aydın, “Sadece ceza hukuku kapsamında ele alınacak bir durum karşısında değiliz. Alevi toplumu örgütlenmesini ne yapıp edip bu konuya dair doğru bir perspektif üretmesi ve kendi dışındaki diğer her kesime sorununu anlatma ve sahiplenmeleri sağlama konusunda daha özel bir çaba, dil ve etkinlikler geliştirmesi zorunludur” dedi.

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırılarına maruz kalan toplumlardan biri de Aleviler. Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Devlet tarafından inancı ve ibadethanesi kabul edilmeyen Aleviler, okulda, sokakta, işyerinde, hastane, mahallede, yaşadığı apartmanda aşağılanıyor, hor görülüyor, hakarete uğruyor.

    Türkiye’de nefret suçları ile ilgili kapsamlı bir yasal düzenlemenin eksikliği sistematik bir biçimde bu saldırıların devam etmesine de zemin hazırlıyor.

    Peki nefret suçu kaynağını nereden ve nelerden alıyor? Yargı Alevilere dönük nefret suçuna karşı ne yapıyor? Demokrasiyi ve eşitliği savunan kurum ve kuruluşlar Alevilere dönük nefret suçlarına karşı ne yapıyor? Tüm bu soruları ve daha fazlasını akademisyen, yazar, tarihçi, hukukçu, insan hakları savunucularına sorduk.

    Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın, sorularımızı yanıtladı.

    “NEFRET SUÇU, IRKÇILIKLA, ÖTEKİLEŞTİRME İLE AYRIMCILIKLA DOĞRUDAN BAĞLANTILI”

    Türkiye’de ve dünyada nefret söylemi ve buna bağlı olarak da nefret söyleminin ortaya çıkardığı şiddet artıyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?

    Dünya’daki artış, dünyanın siyasal ve ekonomik iklimiyle doğrudan ilgili. Genel olarak sosyalizm adına kurulmuş rejimlerin çöküşü sonrasında insanlar dünyayı bir cennete çevirme umutlarını yitirdikleri oranda kendi kimliklerine ve özgün alanlarına doğru savrulmaya başladılar. Yanı sıra kapitalizm koşulları altında, geçmişteki sosyal devlet formu hızla erimeye başladı ve bu da dünya çapında, tüm toplumları kucaklayan bir şekilde insanların kimlik eksenli, cemaat eksenli, inanç eksenli bir alanda kendini tanımlama, sınıfsal reflekslerini kaybetme dünyayı değiştirme özgüvenlerini ve sosyalizm ve ‘Dünya’yı cenneti çevrime’ umutlarını kaybettikleri oranda kaçınılmaz olarak egemenlerin ve dinlerinin bir parçası haline gelip, kendilerini oradan tanımlayan bir pozisyona geçtiler. Hem ideolojik formasyon hem de ekonomik olarak artan eşitsizlik ve çözümsüz kalan insanlık giderek tepkisini yanı başında ama kendisinden farklı özellikler gösteren insanlara toplumlara doğru yöneltmeye başladı.

    Hiç kuşkusuz nefret suçu dediğimiz şey, ırkçılıkla, ötekileştirme ile ayrımcılıkla doğrudan bağlantılı bir şeyden konuşuyoruz. Nefret suçu yeni bir şey değil aslında. Tarihin çok derinliklerine doğru gittiğimizde tarihin her döneminde egemenler özellikle başkalarının birikimlerine el koymak ve bunu kendilerine ideolojik olarak meşru kılmak isteyenler, genellikle bu nefret söylemini ötekini itibarsızlaştırarak, ötekini düzeltilmesi, hidayete erdirmesi, doğru yola getirilmesi gereken insanlar olarak tanımladığı andan itibaren nefret suçunun ana dinamikleri ortaya çıkmış oluyor. O nedenle Haçlı Seferleri’nin motive eden işinde, cihadı, fethi, gazaları motive eden ideolojik argümanlarda aslında insanın daha sonra nefret suçu olarak ve ötekileştirme olarak tanımlayacakları şeyin, insanlık dışı olan ama hep insanlar tarafından yapılan şeyin maddi temellerini oluşturuyor.

    “NEFRET SUÇUNU SADECE ‘İNSAN’ KAVRAMI İLE SINIRLAMAK CİDDİ BİR YANILGI”

    Nefret suçlarında ana faktör ‘insan’ mı?

    Hiç kuşkusuz sadece ‘insan’ kavramı üzerinden sınırlarsak ciddi bir yanılgıya düşeriz. Burada kaçınılmaz olarak egemen sınıfları, kendi iktidarlarını özellikle dinsel ve modern dönemde de milli kimliklerle tanımlayan egemen sınıfları ve bunların çıkarlarını anımsamak lazım. Çünkü çoğu zaman fethe ve haçlı seferine giden, başkalarının topraklarına yönelik veya mahallelerine yönelik katliamlara gidenler zannedildiğinin aksine ellerinde çok az şey kalır. Daha çok ölürler, öldürürler suç işlerler ve esas ganimetin paylaşımı ve sahiplenmesi genel olarak sınıflara kalır. Fakat egemen sınıflar bu suçu organize edebilmek için ciddi ideolojik yatırımlar yaparlar. İnsanları kendileri için ölebilecek, öldürebilecek, başkalarından nefret eder hale getirirler.

    Nefretin bir altyapısı var ama bizim için önemli olan kısmı insanların geleceği dönüştürme umutlarını yitirdikleri oranda kendilerini içe, geriye, ‘mili’ değerlere dönmesi ve bu döndükleri değerlerde kendileri gibi olmayan herkesi düşmanlaştırması söz konusu. Bu özellikle egemen sınıflar tarafından kışkırtılıyor. İşsizlik, yoksulluk, açlık, iyi eğitim alamama, iyi sağlık alamama, evrenselleşme konularında hak yoksunluklarının asıl muhatabı olması gereken egemen sınıflar, toplumları düşman haline getiriyor.

    DÜNYA, İNSANLIK ÇOK CİDDİ BİR PROBLEMLE KARŞI KARŞIYA

    Son dönemde bu durum çok ciddi. Mesela dünyanın eğitim, gelir düzeyi anlamda en gelişkin yerlerinde Avrupa’da, Amerika’da çok yaygın olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla dünya, insanlık çok ciddi bir problemle karşı karşıya. Bu duruma karşı yeni yeni hukuksal tanımlar yapılmaya başlandığını da söylemek lazım.

    Türkiye ve Türkiye gibi ülkelerde de mayasında olan bir durumun olduğunu bize gösteriyor. Kendi topraklarımıza baktığımızda azalacağına zaman zaman artan düzeylerde bir ötekileştirme, nefret suçu, nefret söylemini bizler bu topraklarda yaşıyoruz. Bu toprakların mayasında, gayrimüslimlerin ‘kafir’ olarak nitelenmesi var. Bunlar aslında nefret söylemleridir.

    “ALEVİLER DEVLETİN SİSTEMATİK BASKISIYLA KARŞI KARŞIYA”

    Aleviler, Türkiye’de nefret söylemine en çok maruz kalan toplumsal kesimlerden biri. Alevi toplumuna dönük bu dil sizce kaynağını nereden alıyor?

    Türkiye’nin, Anadolu’nun, Ortadoğu’nun egemen inançtan olmayan Müslümanlık içinde sayılmayan Alevi, Kızılbaş toplulukları var. Bu insanların 1200-1300 yıllarda bu topraklarda nüfus olarak 5’te 4’lere varan bir çoğunlukta olduklarını biliyoruz. Fakat bu insanlar, devletin sistematik bir şekilde 1; dönüştürme, 2; ölüme, sürgünlere ve fiziki şiddette maruz kalma şeklinde sistematik bir baskısıyla karşı karşıya kalmıştır. Ne yazık ki son 20 yılın son beş yılın sorununa indirgenebilir.

    Bu topraklarda Alevilerin evlerine çarpı işareti konulma, katliamlara uğrama, eğiti, iş vb. alanlarda diğer insanlar gibi faydalanama gibi sorunlarla karşılaşıyoruz. Neredeyse Alevilerin modern dönem tarihin de de çok ciddi katliamlar dizisi karşısındayız. 70’li yıllarda gerçekleşen bütün katliamların Alevi mahallelerinde gerçekleşmiş olması aslında tam da uluslararası hukuk belgelerinde işaret edildiği gibi tipik bir nefret suçunun karşısında olduğumuzu gösteriyor. Aynı durumu 90’lı yıllar içinde söylemek lazım. Toplumu dizayn etmeye çalışan egemen sınıflar, ne yazık ki Alevilere yönelik dışlayıcı söylemi, Alevi mahallelerine ve etkinliklerine yönelik saldırganlığı yol verme, teşvik etme veyahut da, teşvik etmemişse de soruşturmama, peşine düşmeme davranışını beraberinde getirmiştir. Bu nefret suçu Alevilerin sadece siyasal İslamcıların iktidarda kurumsallaştığı son dönemle sınırlı olmamak üzere yaygı, süreğen bir durum ve her dönemde karşımıza çıkıyor.

    “KIBRIS’IN ÜÇTE BİRİNİ ELE GEÇİREBİLEN BİR GÜVENLİK MEKANİZMASI SİVAS’TA NİYE SESSİZ KALDI?”

    Hukuksal anlamda nefret söylemine ve eylemine dönük yeterli bir mekanizmanın devrede olduğunu düşünüyor musunuz?

    Sadece ceza hukuku kapsamında ele alınacak bir durum karşısında değiliz. Sadece aklı karışmış veya insanlıktan yoksun birilerinin gerçekleştirdiği veya istisnai bir durumda gerçekleşmiş bir provokasyon karşısında değiliz. Süreğen bir mekanizma var ve bu süreğen mekanizma Alevilere yönelik başta ‘mum söndürüyorlar’ iftirası olmak üzere, Alevi mahallerine ve Alevi yurttaşlara karşı gerçekleştirilen ötekileştirme ve ayrımcılığın bu kadar rahat sürdürülüyor olmasını sağlıyor. Bu ideolojik atmosfer ve bu siyasal rejim kurgusu, beraberinde belli aralıklarla ve mutlaka her seferinde dışlanan bir kimlik olan Alevilerin yerleşim birimlerine saldırıları beraberinde getiriyor. Yine aynı ideolojik kurum soruşturmaları eksik yürüttüğünü çok net görüyoruz başta Sivas Katliamı olmak üzere. Evet orada 5 bin civarında siyasal İslamcı insanla karşı karşıyayız. ‘Yakın’ diyenler onlar. Fakat ‘bunlar orada nasıl toplandı, kimler yönlendirdi ve gelişine yol verdi? Niye bir günde Kıbrıs’ın üçte birini ele geçirebilen bir güvenlik mekanizması onların karşısında niye sessiz kaldı?’ sorularıyla birlikte düşünüldüğünde Alevilere yönelik toplumda teşvik edilen bu nefret suçlarının aslında bir rejim inşası sorunuyla doğrudan bağlantılı olduğunu, rejimin egemenlerinin nasıl bir Türkiye nasıl bir toplum inşa etme sorunuyla ilgili bir problemle karşı karşıyayız. Bu nedenle Sivas Katliamını sadece şeriatçı softalara, Maraş Katliamını sadece MHP’lilere bağlayacak bir yaklaşım içine girersek, sürecin bütünlüğünü, fotoğrafın gerçeğini görme yeteneğini kaybetmiş oluruz. Böyle bir eksik algı beraberinde sadece olayın yanlış ve eksik yorumu değil, aynı zamanda önlem alma meselesinde de bizi yanılgılara götürür.

    NEFRET SUÇUNUN YAYGIN OLMASININ NEDENİ DEMOKRASİNİN OLMAYIŞIDIR

    Bizim sorunumuz, Türkiye’nin tüm mağdurları açısından aslında bu katliam, nefret söylemi ve soruşturmama hali nasıl bu kadar süreğen olabiliyor. Dolayısıyla dönüp mutlaka, herkesi Kürtleştirme, Müslümanlaştırma ve burjuvazinin çıkarları üzerinden bir ceza hukuku bir eğitim formasyonu yapmaya çalışan egemen sistemle, rejimle doğrudan bağlantılı bir sorgulama yapmak zorundayız. Bunu yapmama halinin Alevi toplumunda bir hayli yaygın olduğunu da görüyorum. Bunu yapmama halinin sorunun düzeltilmesini engellediğini de düşünüyorum. Ortada asıl problem rejiminin otoriter yer yerde totaliter bir zihniyetle toplumu tek tipleştirmesidir. Ortadaki problem ülkeye ve millete kendisinin ülkesi ve milleti olarak bakan bir egemen zihniyete anayasaya ve devlete yansıması olan bir durumla karşı karşıyayız. Oysa demokrasiden, hukuktan, laiklikten, nefret suçlarının aşıldığı ve yapılamaz hale geldiği bir formasyon ancak ve ancak bu topraklarda yaşayan herkesin inancının, kimliğinin, anadilinin, ibadet mekanının tartışılmaz bir şekilde meşru ve eşit şekilde korunması gereken bir tanımlanmasını gerektirir. Yani nefret suçunun bu kadar yaygın olması memlekette demokrasinin, hukuk devletinin, laikliğin olmamasının, devletin vatandaşlara gerçek anlamda vatandaş gözüyle değil tebaa gözüyle bakmaya devam etmesini. Dolayısıyla kendi istediği kadar Türk, kendi istediği kadar Sünni olmayan bir toplumu ne yapıp edip toprağından etme, korkutma, kendini açıkça ifade edemez hale getirme, dönüp komşusuna ‘bizde sizdeniz’ deme zorunda bırakıldığı bir atmosfere tekabül ediyor. O nedenle bu nefret suçu tartışmasını sadece bir ceza hukuku, sadece dönem dönem gerçekleşen bir problem olarak değil tam tersine siyasal, sosyal, ekonomik ve rejimle doğrudan bağlantılı bir sorun olarak görmek gerekiyor. Böyle görmenin beraberinde gelecek refleks de şudur; biz rejimi gerçek bir demokrasiye, laikliğe, hukuk devletine dönüştürmedir. Böyle birşeyi başarabilecek ittifaklar, söylem ve buna uygun bir reflekse sahip kurumlar, dernekler, partiler, basın yayın organları ve kişisel refleksler oluşturmak zorundayız.

    “NEFRET SÖYLEMİNE KARŞI YETERLİ BİR REFLEKS SÖZ KONUSU DEĞİL”

    Buna ilişkin demokratik kurumlar yeterli refleksi ortaya koyuyor mu?

    Elbette yeterli bir refleks söz konusu değil. Toplumun en kapsayıcı hak mücadelesi verenlerinin sosyalistler olduğunu söyleyebiliriz. Ama onların bile sorun burjuvanın içindeki nefret suçları meselesine geldiğinde veya insanların kimliklerinden kaynaklı uğradıkları haksızlıkları sahiplenilmesine geldiğinde çok ciddi bakış açısı eksikliklerinin olduğunu söyleyebilirim. Sorun şu her insanın neresi ağrıyor ve acıyorsa, neresinden yaralıysa, ona o önceliğini gören ve onun öncelikleri arasında bir hiyerarşi dayatmayan bir yaklaşım içinde olmalıyız. Toplumun tüm yaralarını sağaltmaya çalışan bir bileşime ihtiyaç var. Bunun eksikliği beraberinde kimliklerden kaynaklı hak ihlallerinde ve bir burjuva kategorisi olan nefret suçları meselesinde sol kesiminde yeterli duyarlılığı göstermediğini de teslim etmek ve bunu gidermeye dönük siyasal yapılandırma yapmak zorundayız. Türkiye’de demokrasi güçleri, tarihlerinin en zayıf dönemlerini yaşıyor. Eğer Kürt hareketinin dinamizmi, kitleselliği, kısmen Alevi hareketinin dinamizmi olmamış olsa Türkiye’de demokrasi güçlerinin en zayıf olduğu dönemlerden birini yaşıyoruz. Bugün Türkiye çok ciddi bir şekilde sağcılığa, ırkçılığa, siyasal İslamcılığa yatmış ve toplumun ciddi bir kesimini de bir şekilde manipüle edebildiğini görüyoruz. Mevcut iktidara karşı mücadele ettiğini söyleyen muhalif parti bileşenleri ne Alevi sorunu, ne Kürt sorunu, Ermeni sorunu asla gündemlerine gelmiyor, gelirse de çok yüzeysel biçimde kalıyor. Siyasal toplumsal atmosfer böyle olunca, bu dayanışma eksikliğini sadece eleştiriyle çözemeyiz.

    ALEVİ ÖRGÜTLENMESİ DOĞRU BİR PERSPEKTİF ÜRETMELİDİR

    Karşımızdaki sorun aynı zamanda örneğin Alevi toplumu örgütlenmesini ne yapıp edip bu konuya dair doğru bir perspektif üretmesi ve kendi dışındaki diğer her kesime sorununu anlatma ve sahiplenmeleri sağlama konusunda daha özel bir çaba, dil ve etkinlikler geliştirmesi zorunludur. O nedenle problemimizin derinliği kadar, bu problemi çözmek için gösterilecek politik adımları da düşünmemizi gerektiren bir sıkışıklık içindeyiz. Böyle bir genişlilikle bakabilirsek hem bu çok ağır bir insanlık suçunu toplumun tüm kesimlerine anlatma hem de toplumun tüm kesimlerinden dayanışmayı üretme şansına sahip olabiliriz.

    ALEVİLER NEFRET SUÇUNA DAİR BİR KAMPANYA YÜRÜTEBİLİR

    Nefret söyleminin ortadan kalkması için ya da en azından azaltılabilmesi için ne yapmalı?

    Nefret söyleminin ortadan kalkması elbette mümkün. Ama nasıl bir dil kullandığımız meselesi de çok önemli. Mutlaka empatiyi geliştiren kendimizin çok fazlasıyla kanayan, ağrıyan yaralarımızı bizim dışımızdaki kesimlere dayatan rijit bir dille anlatamıyoruz. Dolayısıyla mutlaka her ne kadar çok acı çekenin bağırması kadar meşru bir şey yoksa da, yine de, soğukkanlılıkla bu işi politik bir kampanyaya bizi yönlendirecek bir dil eğitimiyle birlikte yapmak lazım. Medya meselesi de hukuk meselesi gibi siyasetin nasıl kurgulanacağı, muhalefetin nasıl kurgulanacağıyla doğrudan bağlantılı. O nedenle sosyal medya üzerinden çok şey yapılabilir. Diğer medya alanlarına da girebilecek bir dizi şey yapılabilir. Kendimizi nasıl konumlandırdığımız, sorunları nasıl tanımladığımız ve neyi elde etmeye çalıştığımız meselesi üzerine birlikte oturup düşünüp bir şeyleri kendi içimizde de değiştirmek zorundayız diye düşünüyorum. Aksi taktirde kullanılan geleneksel dille, Alevi toplumunun uğradığı mağduriyeti, toplumun diğer çoğunluğuna anlatmak, anlatamayınca da empati geliştirmek mümkün değil. Bunu yapamayınca da Alevilerin mevcut tecridi ve kendilerine yönelik dezenformasyonun kırılması da mümkün değil. Sorunun bir yanı da bizimle ilgili. Bizimle ilgili kısmı düzeltmeği en az bize karşı nefret suçları izleyenleri düzeltme meselesi kadar önemsemeliyiz.

    Diren KESER-Diren SATI/PİRHA

    İlgili Haberler:

    1-Akademisyen Kaya: Alevilere yönelik nefret çok derinlerde, eskiye dayanıyor-VİDEO
    2-Avukat Eren Keskin: Alevilerin hakları birçok kez ihlal edildi-VİDEO
    4-‘Alevi örgütleri nefret saldırılarına karşı ortak tavır geliştirmeli’-VİDEO
    5-‘Aleviler, tarih boyunca nefret suçuna maruz kaldı’-VİDEO
    6-‘Alevi düşmanlığı bu toplumun genlerinde var; iflah olmaz’-VİDEO

  • Avukat Eren Keskin: Alevilerin hakları birçok kez ihlal edildi-VİDEO

    Avukat Eren Keskin: Alevilerin hakları birçok kez ihlal edildi-VİDEO

    PİRHA- Türkiye’de Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Alevilerin bu coğrafyada büyük bir çoğunluğu oluşturmasına rağmen birçok kez haklarının ihlal edildiğini söyleyen İHD Eş Genel Başkanı Avukat Eren Keskin, “Aleviler kendilerini hiçbir yerde rahat anlatamadılar, örgütlenemediler. Büyük bir ötekileştirmeyle karşı karşıya kaldılar” dedi.

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırılarına maruz kalan toplumlardan biri de Aleviler. Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Devlet tarafından inancı ve ibadethanesi kabul edilmeyen Aleviler, okulda, sokakta, işyerinde, hastane, mahallede, yaşadığı apartmanda aşağılanıyor, hor görülüyor, hakarete uğruyor.

    Türkiye’de nefret suçları ile ilgili kapsamlı bir yasal düzenlemenin eksikliği sistematik bir biçimde bu saldırıların devam etmesine de zemin hazırlıyor.

    Peki nefret suçu kaynağını nereden ve nelerden alıyor? Yargı Alevilere dönük nefret suçuna karşı ne yapıyor? Demokrasiyi ve eşitliği savunan kurum ve kuruluşlar Alevilere dönük nefret suçlarına karşı ne yapıyor? Tüm bu soruları ve daha fazlasını akademisyen, yazar, tarihçi, hukukçu, insan hakları savunucularına sorduk.

    İnsan Hakları Savunucusu ve Avukat Eren Keskin, sorularımızı yanıtladı.

    “ALEVİLERE KARŞI YAPILAN ÖTEKİLEŞTİRME BİRÇOK KEZ NEFRET SUÇUNA DÖNÜŞTÜ”

    Aleviler, Türkiye’de nefret söylemine en çok maruz kalan toplumsal kesimlerden biri. Alevi toplumuna dönük bu dil sizce kaynağını nereden alıyor?

    Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin resmi ideolojisi Türk ve Sünni Müslüman kimliği üzerine kurulu. Yaşamın her alanı bu Sünni Müslümanlık ve Türklük üzerinden örgütlenmiş. Eğitimde, ailede, tüm toplumsal ilişkilerde Sünni Müslümanlık temel alınıyor. Oysaki bu coğrafya da yaşayan başka inanç kimliklerine sahip insanlar da var. Örneğin bunlardan biri Aleviler. Aleviler Sünni Müslüman değiller. Ama bu coğrafyada çok büyük bir çoğunluk oluşturuyorlar. Buna rağmen birçok kez hakları ihlal edildi. Hak ihlallerine, yaşam hakkı ihlallerine maruz kaldılar. Kendilerini hiçbir yerde rahat anlatamadılar, örgütlenemediler. Büyük bir ötekileştirmeyle karşı karşıya kaldılar. Aslında bu birçok kez nefret suçuna da dönüştü. Aleviler Dersim’de, Maraş’ta kitlesel katliamlara maruz kaldılar. Özellikle Alevi Kürtler. Yaşamın her alanında kendilerini ifade etmekte hayat onlara hep zorluklar çıkardı.

    “DEVLETİ YÖNETENLER NEFRET SÖYLEMİNİ YASAL DÜZENLEME OLARAK HAYATA GEÇİRMEDİLER”

    Hukuksal anlamda nefret söylemine ve eylemine dönük yeterli bir mekanizmanın devrede olduğunu düşünüyor musunuz?

    Türkiye’de maalesef nefret suçları üzerine bir düzenleme yapılmadı. Türk Ceza Kanunu’nun 122’nci maddesinde ‘Ayrımcılık Suçu’ işlenmiş. Ama bu madde hiçbir zaman ötekileştirilen, nefret diline maruz kalan kesimler için yeterli bir madde değil. Yine Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 14’üncü maddesi var. Bu maddede ayrımcılığı düzenleyen bir madde. Biz genel olarak gerektiği zamanlarda bu maddeyi dayanak yaparak suç duyurularında bulunuyoruz. Ama bu yeterli değil. Bu konu da birçok kez sözler verilmesine rağmen, devleti yönetenler nefret söylemini, yasal düzenleme olarak hiçbir zaman hayata geçirmediler.

    Bu konuda gerçekten mücadeleyi devam ettirmek gerektiğini belirten Keskin,  “Bu mücadelenin en önemli parçalarından biri de inanç kimlikleri üzerinde her zaman büyük baskı yaşamış olan Alevilerdir” dedi.

    Diren KESER-Diren SATI/ PİRHA

    İlgili Haberler:

    1-Akademisyen Kaya: Alevilere yönelik nefret çok derinlerde, eskiye dayanıyor-VİDEO
    3-Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın: Nefret suçu doğrudan rejimle bağlantılıdır-VİDEO
    4-‘Alevi örgütleri nefret saldırılarına karşı ortak tavır geliştirmeli’-VİDEO
    5-‘Aleviler, tarih boyunca nefret suçuna maruz kaldı’-VİDEO
    6-‘Alevi düşmanlığı bu toplumun genlerinde var; iflah olmaz’-VİDEO

  • Akademisyen Kaya: Alevilere yönelik nefret çok derinlerde, eskiye dayanıyor-VİDEO

    Akademisyen Kaya: Alevilere yönelik nefret çok derinlerde, eskiye dayanıyor-VİDEO

    PİRHA- Türkiye’de Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Kanun Hükmünde Kararname ile üniversitedeki görevinden ihraç edilen Barış Akademisyeni Celil Kaya, Alevilere yönelik ayrımcılığın, nefret söyleminin çok derinlerde olduğunu, çok eskiye dayandığını söyledi. Alevilere yapılan nefret saldırılarında yasaların işlemediğini hatırlatan Kaya, özellikle Alevi kurumlarının son 20-30 yıldaki örgütlenmelerinin ayrımcılığın ve nefret söyleminin görünür hale gelmesinde işlev gördüğünü ifade etti. 

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırılarına maruz kalan toplumlardan biri de Aleviler. Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Devlet tarafından inancı ve ibadethanesi kabul edilmeyen Aleviler, okulda, sokakta, işyerinde, hastane, mahallede, yaşadığı apartmanda aşağılanıyor, hor görülüyor, hakarete uğruyor.

    Türkiye’de nefret suçları ile ilgili kapsamlı bir yasal düzenlemenin eksikliği sistematik bir biçimde bu saldırıların devam etmesine de zemin hazırlıyor.

    Peki nefret suçu kaynağını nereden ve nelerden alıyor? Yargı Alevilere dönük nefret suçuna karşı ne yapıyor? Demokrasiyi ve eşitliği savunan kurum ve kuruluşlar Alevilere dönük nefret suçlarına karşı ne yapıyor? Tüm bu soruları ve daha fazlasını akademisyen, yazar, tarihçi, hukukçu, insan hakları savunucularına sorduk.

    Ankara Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi’nde Doktora yapan ve aynı bölümde Öğretim Görevlisi olarak çalışırken 2016 yılında imzaladığı ‘Barış Bildirisi’ gerekçe gösterilerek Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile üniversiteden uzaklaştırılan ve milliyetçilik, ulusal kimlikler, diaspora gibi alanlarda çalışma yürüten Celil Kaya, sorularımızı yanıtladı.

    “SAĞCI FAŞİST HAREKETLERİN NEFRET SÖYLEMİ ÜRETMESİ ŞİDDETİ ARTIRIYOR”

    PİRHA: Türkiye’de ve dünyada nefret söylemi ve buna bağlı olarak da nefret söyleminin ortaya çıkardığı şiddet artıyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?

    CELİL KAYA: Aslında dünyada ayrımcılık, nefret söylemi, nefret söyleminden kaynaklı şiddet ve nefret suçları her zaman olagelmiş olan olgular ve gerçeklerdir. Bu anlamda son yıllarda dünyada da Türkiye’de de bir artış var. Bunun bir kaç nedeni olduğunu düşünüyorum. Bir tanesi dünyada yükselen otoriter sağ popülist yönetimler. Bizim ülkemizde dahil olmak üzere dünyanın birçok yerinde, yönetimde olmasalar bile yükselen sağcı, faşist hareketler var. Yükselen bu tip hareketler zaten nefret söylemi üretmeye, ayrımcılık üretmeye müsait politik hareketler. Yönetimlerde böyle olunca nefret söylemi, ayrımcılık ve şiddet artıyor.

    Bir diğer sebebi de dünyada artan göç trafiği. 2010’larda Ortadoğu’da yaşanan toplumsal hareketler, çatışmalar, savaşlardan dolayı birçok ülkeden Avrupa ülkelerine göç dalgası başladı. Göçler her zaman ayrımcılık ve nefret söylemine müsait olgulardır. Çünkü topluluk, bir yabancı toplulukla karşılaşır ve devletler de buna yönelik iyi bir entegrasyon politikası, demokratik bir yönetim sergilemezse gelen göçmenlere, mültecilere, yabancılara yönelik bir şüphe daha sonra ayrımcılık ve nefrete ardından şiddete varan olgulara sebep oluyor.

    Başka bir sebep olarak da dünyadaki ekonomik sıkıntıları gösterebiliriz. Göç trafiğiyle bağlantılı olduğu da söylenebilir. Çünkü göçmenlere, mültecilere karşı ‘bunlar geliyorlar ve bizim ekmeğimizi elimizden alıyorlar’ yani bizim olanın bir kısmını onlar alıyor gibi bir algı ortaya çıkıyor. Ekonomik sıkıntılar, ekonomik krizler derinleştikçe bunun suçlusu olarak gelen göçmenler görülür. Bu çok yanlış ve çarpıtılmış bir algıdır. Ama bu bir olgu bir gerçekliktir.

    Dolayısıyla bu bakış, yani onlara yönelik bu ekonomik bakış ayrımcılığı, nefreti, nefret söylemini ve bundan dolayı nefret söyleminin doğurduğu şiddeti katlayarak devam ettiriyor.

    “ALEVİLERE YÖNELİK AYRIMCILIK HEP VARDI”

    Aleviler, Türkiye’de nefret söylemine en çok maruz kalan toplumsal kesimlerden biri. Alevi toplumuna dönük bu dil sizce kaynağını nereden alıyor?

    Alevilere yönelik ayrımcılığın, nefret söylemi niteliğinin diğer toplumsal gruplardan, kimlik gruplarından, inanç gruplarından farklı olduğunu düşünüyorum. Çünkü kaynağı çok daha derinlerde, çok daha eskiye dayanan bu topraklarda maalesef bir ayrımcılık ve nefret söz konusu. Yüzyıllardır Anadolu coğrafyasında ya da eski Osmanlı coğrafyası diyelim, Alevilere yönelik bir ayrımcılık zaten var. Mesela Kürtlere ya da farklı kimlik gruplarına yönelik ayrımcılığa baktığımız zaman tarihi daha yeni. Daha modern dönemde, ulus kimliğinin inşa edilmesiyle birlikte 100-120 yıllık en fazla 150 yıllık bir tarihi vardır diyebiliriz. Alevilere yönelik ayrımcılığın kökleri çok daha derinlerde.

    Alevilere yönelik nefret söyleminin, Cumhuriyet kurulduktan sonra, laikliğin iyi işlediği dönemlerde kısmen azaldığını söyleyebiliriz. Belki ayrımcılığın değil ama en azından nefret suçlarının biraz azaldığını söyleyebiliriz. Yüzyıllardır Alevilere yönelik şüphe, ayrımcılık ve nefret hep devam etti. Çünkü bu hep devletin tepesinden aşağı doğru yayıldı. Yukarıda bir ayrımcılık, nefret üretildi ve bu aşağı doğru hep yayıldı. Bunun sebebi de önce Osmanlı Devleti’nin sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin de bir Sünni İslam anlayışı üzerine inşa edilmiş olması ve bunun hakim inanç olması.

    Alevilere yönelik ayrımcılık hep vardı ama özellikle de tabi son yıllarda iktidarın Sünni İslam doktrinini neredeyse resmi din olarak kabul etmesi ve bunu hem topluma hem Diyanet kanalıyla, eğitim kanalıyla yani imam hatip okullarının artmasıyla empoze etmesi. Bu nedenle Alevilere yönelik ayrımcılık, nefret maalesef daha da artmış durumda. Özellikle AKP döneminde. Buna aslında bilinçli olarak arttırılan bir ayrımcılık diyebiliriz.

    “ALEVİLERE YÖNELİK NEFRET SÖYLEMİ KULLANILDIĞINDA YASA İŞLEMİYOR”

    Hukuksal anlamda nefret söylemine ve eylemine dönük yeterli bir mekanizmanın devrede olduğunu düşünüyor musunuz?

    Sadece kurallara normlara baktığınızda hem Anayasa’da hem diğer yasalarda ayrımcılığa, nefret söylemine yönelik yeterli olmasa da bir takım düzenlemeler var. Ancak mesele bunların uygulanması ve nasıl uygulandığı. Yani şöyle diyebiliriz: Düzenlemeler, doğrudan yer almasa da bazı kimlik ve inanç gruplarını koruyor. Türkiye’ye baktığımızda bu yasaların Türkleri ve Sünni Müslümanları koruduğunu söyleyebiliriz. Onların inançlarını, onların kimliklerini koruyor. Yasalarda, halkın bir kesimini aşağılamak, halkı kin ve düşmanlığa teşvik etmek gibi düzenlemeler, metinler var. Fakat bunlar kimlere yönelik uygulanıyor. Örneğin Alevilere yönelik nefret söylemi kullanıldığında ya da onların inançları aşağılandığında bu düzenlemeler devreye girmiyor. Bu gayrimüslimlere, LGBT+’lara vb. gibi farklı kimlik gruplarına yönelik nefret söylemlerinde bunlar uygulanmıyor.

    Nefret söylemi hangi kimlik grubuna yönelik olursa olsun, bir suç ve yargılama konusu olmalı. Ancak Türklüğe ve Sünni İslam’a yapılan eleştiriler bile bunun konusu olabiliyor. Yani düzenlemeler var ama yeterli değil. Var olan yasalar bile hakkıyla gereği gibi uygulansa, ayrımcılık, nefret suçu ve bunlardan kaynaklanan psikolojik ve fiziksel şiddet epeyce düşürülebilir. Fakat uygulanmıyor. Yeterli olmayan düzenlemeler bile, ana akım olmayan kimlik ve inanç kurumları için uygulanmıyor. Dolayısıyla hukukun burada kimlik ve inanç kurumlarını koruma konusunda neredeyse hiç işe yaramadığını söyleyebiliriz.

    “ALEVİ KURUMLARININ ÖRGÜTLENMELERİ AYRIMCILIĞI, NEFRET SÖYLEMLERİNİ GÖRÜNÜR KILDI”

    Buna ilişkin demokratik kurumlar yeterli refleksi ortaya koyuyor mu?

    Kısmen evet. Demokratik gruplar yapabildiği kadar buna tepki gösteriyorlar. Buna yönelik refleksler üretiyorlar. Örneğin; Alevilere yönelik nefret söylemi ile ilgili Alevi kurumları konuyla ilgili sık sık açıklamalar, eylemler yapıyorlar, tepki gösteriyorlar. Özellikle Alevi kurumlarının son 20-30 yıldaki örgütlenmeleri ayrımcılığın ve nefret söyleminin görünür hale gelmesinde işlev gördü. Alevi örgütlerinden farklı farklı demokratik kitle örgütleri de tepkiler gösteriyorlar. Ancak bu yeterli olmuyor, yeterli olmamasının sebebi ise onların sesinin yeterince yayılmaması, kitlelere ulaşmasının engellenmesi. Son yıllarda sivil toplum üzerinde, demokratik kitle örgütleri üzerinde büyük baskı mevcut. Çoğu kapatılma tehlikesiyle, devletin en üst noktasıyla tehdit ediliyorlar. Örneğin; Türk Tabipler Birliği ya da bazı barolar, demokratik dernekler, vakıflar sürekli bir kriminalize edilme, kapatılma tehdidi, yöneticilerin, üyelerin tutuklanması tehdidiyle karşı karşıyalar. Dolayısıyla hem yeteri kadar işleyemiyorlar, hem de seslerinin yayılma alanı çok daraltılıyor. Yani bir şeylere tepki verdiklerinde, mücadele ettiklerinde, bunun çok geniş kitlelere yayılması çok mümkün olmuyor. Çünkü bu kanallar devlet tarafından tıkanıyor.

    “NEFRETİ, AYRIMCILIĞI YAYAN ANA AKIM MEDYA VAR”

    Nefret dilinin topluma yayılmasında başta rol oynayan güçlerden biri de medya. Medya bu dili neden kullanıyor?

    Öncelikle ‘Ana Akım Medya’ diyelim. Bütün iktidarlar, özellikle otoriter yönetimler medyayı kendi iktidarlarını sağlamlaştırma aracı olarak kullanırlar. Medya özgür bir medya değilse, iktidarlar tarafından bir rıza üretme mekanizmasına dönüştürülür. Türkiye’de de ana akım medya eskiden beri devletin temel politik siyasal-toplumsal yönelimlerine paralel şekilde hareket eder. Böyle bir çizgi izleye gelmiştir. Türkiye tarihindeki katliamlara, suikastlara baktığınızda hepsinde aslında medyanın bir noktada rolü olduğunu, kışkırttığını, yol verdiğini görürsünüz. AKP döneminde ana akım medyanın neredeyse tamamı iktidarın güdümüne girmiş durumda ve iktidarla tamamen paralel uyumlu bir biçimde bir çizgi izlemeye başladı. Bugün bakıldığında devletin tepesinden aşağı doğru yayılan, bazı topluluklara, bazı kimlik, inanç gruplarına yönelik bir nefret söz konusu. Medya da bunun temel aracı oluyor.

    Ana akım, iktidar yanlısı medyanın yanında bir de özgür medyadan, alternatif medyadan da bahsetmek gerekir. Fakat alternatif ve özgür medyanın şöyle bir dezavantajı var. Yine otoriter dönemlerde sesleri o kadar kısılır ki hem kaynak bulmakta çok zorlanırlar hem de yaygınlık kazanmakta çok büyük zorluk çekerler. Türkiye’de muhalif medya mecraları sık sık kapatılmayla karşı karşıya kalıyor. Bu da ekonomik kaynak demek, insan kaynağı demek, yoğun emek demek vs. Özgür medya bunlarla karşı karşıya kalınca yaygınlaşma imkanı bulamıyor. Dolayısıyla gerçekleri yazacak olan, daha eleştirel bir yerden siyasete, devlete yaklaşacak olan medya mecraları yeterince alan bulamıyor kendine. Devlet bu kanalların da önünü tıkıyor ve tabiri caizse meydan bu nefreti yayan, ayrımcılığı yayan ve iktidar güdümünde işlev gören ana akım medyaya kalıyor.

    “NEFRET SUÇUNA MARUZ KALANLARIN DAYANIŞMA İÇİNDE OLMASI GEREKİYOR”

    Nefret söyleminin ortadan kalkması için ya da en azından azaltılabilmesi için ne yapmalı?

    Bu birkaç boyut olarak ele alınabilir. Birincisi ayrımcılığa, nefret söylemine, nefret suçlarına maruz kalan farklı toplulukların birbiriyle dayanışma içinde olması. Örneğin; Alevilik bir inanç grubu, Kürtlük bir ulusal kimlik grubu, LGBT’ler bir cinsel yönelim grubu, kadınlar bir cinsiyet grubu vs. bakıldığında sanki hepsi birbirinden ayrı şeyler olarak görülüyor. Evet kimliğin içeriği olarak farklı olabilir, fakat bunların hepsi benzer bir yerden ayrımcılığa ve nefret söylemine maruz kalıyor.

    Bugün baktığımızda iktidar, hem yöneticiler hem de iktidar destekçileri Kürtlerden de, Alevilerden de, LGBT’lerden de, gayrimüslimlerden de nefret ediyorlar vs. Aslında bu birbiriyle çok ilişkili bir durum. Dolayısıyla bu kesimlerin birbiriyle dayanışma içinde olması, bu dayanışmanın belki bir mücadele birliğine de varması çok önemli. Bu dayanışma ilişkisi iktidara karşı ve çoğunluk tahakkümüne karşı daha güçlü bir direnç yaratacaktır.

    İkincisi ise her ne kadar etkisiz de olsa, uygulamada yetersiz de olsa hukuki düzenlemeler ve hukuki mücadele de önemli. Var olan hukuki düzenlemelerin daha ileriye taşınmasını sağlamak ve bunun için mücadele etmek ve tabi bunların uygulanması için mücadele etmek gerekir. Tek bir kimlik ya da inanç grubu için değil, bütün farklı inançlar, farklı kimlikler, farklı cinsel yönelimler vs. uygulanmasını sağlamaya çalışmak. Bunun için mücadele etmek. En azından nefret suçu işleyen biri, bunun karşılıksız kalmayacağını bilmeli. Kişi bir yaptırımla karşı karşıya kalacağını düşünürse bu durum kısmen azalabilir. Çünkü bunun bir sebebi de cezasızlık politikasıdır. Cezasızlık bu tip şeylerin artmasına sebep oluyor.

    Bir de farklı bir kimliğinin, inancının, cinsel yönelimin diğer gruplar için bir tehlike olmadığını anlatmaya çalışmak ve bunların bir arada yaşayabileceğini, demokratik bir biçimde, barış içinde yaşayabileceğini, ısrarla anlatmak, bunun için mücadele etmek hepsinden en önemlisi diye düşünüyorum.

    Diren KESER-Diren SATI/ PİRHA

    İlgili Haberler:

    2-Avukat Eren Keskin: Alevilerin hakları birçok kez ihlal edildi-VİDEO
    3-Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın: Nefret suçu doğrudan rejimle bağlantılıdır-VİDEO
    4-‘Alevi örgütleri nefret saldırılarına karşı ortak tavır geliştirmeli’-VİDEO
    5-‘Aleviler, tarih boyunca nefret suçuna maruz kaldı’-VİDEO
    6-‘Alevi düşmanlığı bu toplumun genlerinde var; iflah olmaz’-VİDEO

  • Adliye çalışanı Alevi olduğu için CİMER’e şikayet edilmişti; dava açtı

    Adliye çalışanı Alevi olduğu için CİMER’e şikayet edilmişti; dava açtı

    PİRHA- Yalova Adliyesi’nde çalışan Filiz Yıldız, Dersimli ve Alevi olduğu için kendisine karşı nefret suçları işleyen İyi Parti İl Başkan Yardımcısı Fikret Şipal hakkında hem ceza hem de tazminat davası açtı. İlk duruşması 4. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde görülen tazminat davası 10 Şubat’a ertelendi. 

    Yalova’da Alevi olduğu için İyi Parti İl Başkan Yardımcısı Fikret Şipal’in nefret söylemlerine maruz kalan ve CİMER’e şikayet edilen Yalova Adliyesi memurlarından Filiz Yıldız, Şipal hakkında hem ceza hem de tazminat davası açtı.

    Yıldız’ın, Yalova Adliyesi’nde açtığı 20 bin liralık maddi manevi davanın ilk duruşması 4. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde  görüldü.

    Dava edilen Fikret Şipal, duruşmaya katılmadı. İkinci duruşma 20 Şubat saat 11.55’te görülecek.

    Fikret Şipal hakkında açılan ceza davasının duruşması ise 2. Asliye Ceza Mahkemesi’de 2 Mart’ta saat 09.30’da görülecek.

    Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Yalova Şube Başkanı Fikret Demir, “Alevi olan Filiz Yıldız’ın etnik kimliğinden dolayı toplum önünde rencide edilemeyeceğini belirterek, Alevi olmanın suç olamayacağını kaydetti.

    NE OLMUŞTU?

    Dersimli Filiz Yıldız, Yalova Adliyesi’nde memur olarak çalışıyor.

    Aralık 2020’de Yalova İyi Parti İl Başkan Yardımcısı Fikret Şipal, Filiz Yıldız’ı, giyindiği siyah tişört, Sivas Katliamı’yla ilgili yaptığı paylaşımlar, Dersimli bir Alevi olması nedeniyle CİMER’e şikayet edip, savcılığa da suç duyurusunda bulunmuştu. Ancak savcılık kovuşturmaya gerek olmadığına karar vermişti.

    Fikret Şipal’in, Filiz Yıldız için “Tuncelili, Alevi birini nasıl adliyede çalıştırıyorsunuz” şeklinde nefret söylemlerinde de bulunmuştu.

    PİRHA/ YALOVA

  • Alevilere hakaret eden profesörden dolaylı itiraf-VİDEO

    Alevilere hakaret eden profesörden dolaylı itiraf-VİDEO

    PİRHA – Çorlu’dan İstanbul’a tedavi amaçlı gelen Alevi yurttaş İbrahim Kartal’a nefret söyleminde bulunan Prof. Dr. Ahmet Şeref Demirel, bugün hakim karşısına çıktı. İnancına dönük nefret söylemine maruz kaldığını söyleyen Kartal “Yasal hakkımı kullanarak dava ettim” dedi. Demirel ise savunmasında “Ben Kartal’a söylemedim. Başka bir hastaya söyledim” diye beyanda bulunarak dolaylı itiraf etmiş oldu.

    Haberin videosu;

    8 Temmuz 2015 tarihinde yaşadığı yer olan Çorlu’dan İstanbul’a tedavi olmaya gelen şeker hastası İbrahim Kartal, Prof. Dr. Ahmet Şeref Demirel’e muayene olmuş ve doktor tarafından nefret söylemine maruz kalmıştı.

    İbrahim Kartal adlı yurttaş yaşadığı olay sonrasında savcılığa suç duyurusunda bulunup, Başhekimliğe de şikâyet dilekçesi vermişti. Bugün İstanbul Çağlayan 14. Asliye Ceza Mahkemesi’nde davanın üçüncü duruşması görüldü.

    “TANIK HAKARETİ TEYYİT ETTİ”

    Dava sürecine dair ajansımıza konuşan Avukat Efkan Bolaç, davaya ilişkin şunları belirti:

    “İlk duruşma 3 Martta yapıldı. Sonra 9 Haziranda bir duruşma verildi ancak salgın sebebiyle 9 Hazirandaki duruşma yapılamamıştı. Daha önceki duruşmada kendisi bir anlamda söylediklerini inkâr etti ama “Ben İbrahim Kartal’a söylemedim. Bir başka hasta vardı, onunla tartışmama İbrahim Kartal girdi” diyerek beyanda bulunmuştu. Bugünkü duruşmada 3 tanık dinlendi. İkisi sanığın kendi tanığıydı. Sanığın kendi tanıkları olaya birebir şahit değiller. Olaya şahit olanlardan Nazlı hanım vardı. Nazlı hanım, gördüklerini, bildiklerini ve içeride olan tartışmaları anlattı. İçeride sanığın “cemevi cümbüş evidir. Gezide 7 tanesi geberdi gitti” gibi sözleri söylediğini tekrar tanık olarak teyit etti. Mahkeme bir sonraki celseye kaldı. 9 Şubatta savcı mütalaasını açıklayacak ve bu konuyla ilgili değerlendirilmesi gereken başka konu varsa gerekeni yapacağız.”

    “DAVANIN TAKİPÇİSİ OLACAĞIZ”

    İnanç kimliğinden ötürü hakarete maruz kalan ve konuyu yargıya taşıyan İbrahim Kartal da, davanın takipçisi olacağını belirterek şunları söyledi:

    “Prof. Dr. Ahmet Şeref Demirel, Alevi olduğumdan mezhebim üzerinden bana hakaret etti. “Aleviler cem evinde dansöz oynatıyorlar, içki içiyorlar” tarzında sözler söyledi. Ben de yasal hakkımı kullanarak dava açtım. Tartışmada konu gezi davasına Berkin Elvan’ın katil olduğunu, terörist olduğunu söyledi ve söylemleriyle beni tahrik etmeye başladı. Şubatın 9’una kadar bekleyeceğiz ve davanın takipçisi olacağız.”

    “DUYARSIZ KALMADIĞIM İÇİN SÜRGÜN EDİLDİM”

    Mağdur İbrahim Kartal’ı muayeneye götürdüğü için işten atılan olayın tanığı Nazlı Aktaş ise, “Yıllardır emek verdiğim kurumda bir hastayı muayeneye götürdüğümden dolayı bir hocanın 21. yüzyılda bir insana mezhebinden dolayı bu kadar ağır hakaretler etmesine duyarsız kalamazdım. Kalmadığım için de 1 yıl boyunca sürgün yedim ve emekli olmak zorunda kaldım. İnsanları ayrıştıran böyle zihniyetlerin ceza almasını istiyorum” dedi.

    “HAKARET VE NEFRET SUÇLARINININ ÜSTÜ KAPATILMAK İSTENİYOR”

    Duruşmaya katılan HDP İstanbul Milletvekili Züleyha Gülüm de, duruşma sonrası yaptığı açıklamada “Bugünkü duruşma çok nadir rastladığımız davalardan birisi. Çünkü genelde Alevilere yönelik veya farklı din ve mezheplere yönelik kin ve düşmanlığa yönelik hakaret ve nefret suçlarında çok dava açıldığını gözlemleyemiyoruz. Çünkü olayların üstü kapatılmak, örtülmek isteniyor. Bu anlamıyla önemli bir dava” ifadelerine yer verdi.

    Gülüm, sözlerine şöyle devam etti:

    “Bu mesele kişisel bir mesele değil. Sadece burada yargılanan kişinin meselesi de değil. İktidarın yürüttüğü politikaların sonucu gerçekleşen bir durum. Çünkü iktidar sürekli belli kesimleri düşman ilan eden, onlara yönelik nefret söylemini körükleyen bir yerden siyaset üretiyor. Kürtler başta olmak üzere Aleviler, Ermeniler, Romanlar ve farklı kesimlere karşı düşman ve nefret dili kullanılıyor. Bunlar için gerçek anlamda soruşturma ve yaptırım yapılsa bu olayların önüne geçilebilir. İktidarın bu düşmanlaştıran söylemlerden vazgeçmesi gerekiyor ve Alevilerin taleplerini kabul eden, anlayan bir siyasetin üretilmelidir. Günümüzde maalesef böyle bir iktidar göremiyoruz. Alevilere yönelik yapılan bu tür ırkçı, aşağılayıcı, nefret dolu söylemler kabul edilemez. Umarım yargı kararıyla bunun önüne geçilir. İktidarın bu tarz söylemlerden vazgeçmesi, halkların, inançların birlikte barış, içinde, eşit olduğu toplumsal düzenin sağlandığı bir karar alınması gerekiyor.”

    “ALEVİ KURUMLARI OLARAK İBRAHİM KARTAL’IN YANINDAYIZ”

    Duruşmayı takip eden Esenler Anadolu Canlar Cemevi Başkanı Cemal Özdemir ise şu değerlendirmeyi yaptı:

    “Biz Alevi kurumları olarak bu davanın 5 yıldır takipçisiyiz. Sanık profesör doktor, bugün yalancı şahitleri getirdi. Covid-19 nedeniyle içeri alınmadığımız için izlediğimiz kadarıyla, yalancı şahitlerin yaptığı beyanatı mahkeme heyeti de olumlu karşılamadı. Savcının itirazıyla yine karar çıkmadı. Biz Aleviler olarak bu sürecin takipçisiyiz. Umarım daha önceden mahkemeye yansımayan Alevilerle ilgili hakaretler, söylemler 9 Şubat’ta çıkacak olumlu kararla, son bulacaktır. Kendisine yapılan hakaret için dava açan İbrahim Kartal’ı Alevi kurumları olarak destekliyoruz. Davanın takipçisi olacağız.”

    Sanık Prof. Dr. Ahmet Şeref Demirel’in “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etme” suçuyla yargılandığı dava 9 Şubat 2021 tarihine ertelendi.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Yandaş kanalda korkunç sözler: Liderimizi yedirmeyiz; bizim aile 50 kişiyi götürür

    Yandaş kanalda korkunç sözler: Liderimizi yedirmeyiz; bizim aile 50 kişiyi götürür

    Ülke TV’de Esra Elönü’nün programına katılan Sevda Noyan, programda muhalifleri ve oturduğu sitedeki komşularını tehdit etti.

    AKP hükümetine yakınlığıyla bilinen Ülke TV kanalında Esra Elönü’nün ‘Arafta Sorular’ programına katılan Sevda Noyan, canlı yayında muhalifleri ve komşularını tehdit etti.

    Noyan 15 Temmuz’da kimseyi öldüremedikleri için heveslerinin kursağında kaldığını ima ederek şunları söyledi:

    “15 Temmuz kursağımızda kaldı, yapamadık istediklerimizi. Bizim aile şöyle bir 50 kişiyi götürür. Maddi ve manevi olarak çok donanımlıyız. Bizim sitede var hâlâ 3-5 (komşu), benim listem hazır.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Mersin Emek ve Demokrasi Platformu’ndan Diyanet İşleri Başkanı’na tepki

    Mersin Emek ve Demokrasi Platformu’ndan Diyanet İşleri Başkanı’na tepki

    PİRHA- Mersin Emek ve Demokrasi Platformu, Ramazan ayı hutbesinde tüm kötülük ve salgın hastalıkların eşcinsellikten kaynaklandığını ileri süren Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’a tepki gösterdi. Ankara İHD Şubesi’nin Erbaş hakkında suç duyurusunda bulunduğunu belirten platform, tüm nefret suçlarının sorumlusunun hükümet olduğunu vurguladı. 

    Mersin Emek ve Demokrasi Platformu, yazılı bir açıklama yaparak, iktidarın ötekileştirerek, düşmanlaştırarak toplumun fay hatlarıyla oynamaya devam ettiğini belirtti.

    “HÜKÜMET, EŞCİNSELLERE KARŞI İŞLENEN NEFRET SUÇLARININ SORUMLUSUDUR”

    Diyanet Başkanının Ramazan ayının ilk hutbesinde neredeyse tüm kötülük ve salgın hastalıkların eşcinsellikten kaynaklandığını ileri sürecek kadar akıl ve izandan yoksun bir sorumsuzluğu ortaya koyduğunu ifade eden platform, şunları vurguladı ve hatırlattı:

    “Ülke genelinde bütün camilerde eş zamanlı okunan hutbelerde; “Geliniz bu tür kötülüklerden insanları korumak için birlikte mücadele edelim” çağrısıyla, LGBTİ+’lara yönelik şiddet eylemlerinin yolunun açılmasına, linçlerin meşrulaştırılmasına neden olmuştur. Diyanet bu suçu ilk kez işlemiyor. 5 Temmuz 2019 tarihinde okunan hutbede de eşcinseller için “yaradılışa aykırı bir sapkınlık” diyerek, yine ayrımcılık yapmış ve nefret suçu işlemişti.
    Bugüne kadar Kuran kurslarında, yatılı okullarda, Ensar Vakfı gibi kurumlarda, bazı müftülüklerde çocukları taciz ve istismar eden ve hatta Aileden sorumlu Kadın bir bakanın; “Bir kereyle bir şey olmaz” diyerek, sapkınlıkları savunan zihniyetin geleceği noktanın bu olması kaçınılmazdır.
    Zaten cinsel yönelim ve cinsel kimliğe yönelik saldırıların tek sorumlusu Diyanet değildir. İçişleri Bakanı da benzer nefret söylemini kullanmaktan geri durmamaktadır. İki yıldan uzun süredir gerekçesiz biçimde tüm LGBTİ+ eylem/etkinliklerini süresiz olarak yasaklayan, Diyanetin açıklamalarına karşı yasal işlem başlatmayarak Diyaneti desteklediğini gösteren hükümet, eşcinsellere karşı işlenen nefret suçlarının sorumlusudur.

    “SOSYAL MEDYADAKİ KÖTÜCÜL KAMPANYA TESADÜF DEĞİL”

    İçişleri Bakanının açıklamasından sonra Mersin Yedi Renk LGBTİ derneğinin tabelasının sökülmesinin ve sosyal medyada başlatılan kötücül kampanyanın tesadüf olmadığına dikkat çeken platform, şöyle devam etti.

    “Yetkililerin bu sorumsuz açıklamaları çağdışı zihniyetlere güç vermekte ve LGBTİ+’lara yönelik linç kampanyalarına dönüşmektedir.
    Diyanet, kadınlara yönelik de erkek egemen ideolojisinin savunuculuğunu yapıyor. Diyanet, aile içi sorunları çözme amacıyla kurduğu “Aile ve Dinî Rehberlik” bürolarında şiddete uğrayan kadınlara; “Vurursa tepki vermeyin, odanıza çekilin. ‘Nasıl istiyorsan öyle yapayım’ diye olayı örtmeye çalışın, suçlayıcı dille konuşmayın, sevdiği yemekleri yapın, polisi aramayın, çözersiniz inşallah” tavsiyeleriyle de erkek şiddettinin yanında yer alarak kadın düşmanı tavrını göstermişti.”

    “NEFRET SUÇU İŞLEYEN DİYANET İŞLERİ BAŞKANI ERBAŞ HAKKINDA, İHD SUÇ DUYURUSUNDA BULUNDU”

    “Nefret suçlarını, ayrımcılığı, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini önlemek devletin görevidir denilen açıklamada, “Açıkça nefret suçu işleyen Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş hakkında İHD Ankara şubesi suç duyurusunda bulunmuştur. Suç duyurusunda; Ali Erbaş’ın Diyanet İşleri Başkanlığı görevinden alınarak hakkında soruşturma başlatılması için gerekli tüm kurumları görevlerini yapmaya çağırmıştır” denildi.

    Mersin Emek ve Demokrasi Platformu, her türlü ayrımcı nefret söylemini reddettiklerini belirterek, hükümeti bir an önce bu tutum ve davranışlarından vazgeçmeye davet etti.

    PİRHA/MERSİN

     

  • Kadın stand-up’çının Alevilere yönelik söylemleri tepki çekti-VİDEO

    Kadın stand-up’çının Alevilere yönelik söylemleri tepki çekti-VİDEO

    PİRHA- Pınar Fidan adlı stand up’çı Kadıköy’de bir gösterisinde Alevilere ve cemevlerine yönelik sözleri infiale neden oldu. Kadının, konuşmasının bir bölümünde  “Hepsini bir otele tıkıp yakabilirsin. Geçmişte örnekleri var” demesi tepkilere neden oldu. 

    Tuzbiber stand up adı altında İstanbul Kadıköy’de gösteri yapan Pınar Fidan adlı kadının, Alevilere ve cemevlerine yönelik sözleri tepki çekti.

    Pınar Fidan, “Arada bir haberlerde okuyorum. Cemevine saldırıda bulunulmuş. Okmeydanı’nda falan. Bakın böyle haberler oluyor üçüncü sayfalarda falan. Bilmem nerdeki cemevine. Ama hiç Alevi kaybetmiyoruz. Çünkü boş, yani cemevinde Alevi yok. Bir şey yapmanız gerekmiyor. Saldırganlar cemevlerine Alevilerden daha çok gidiyor. Bunun anlaşılması lazım. Çok istiyorsan meyhaneye falan git. Ya da hepsini bir otele tıkıp yakabilirsin. Geçmişte örnekleri var aaaa…Ya neydi o ha ha” diyor.

    İzleyenlerin de kahkahayla gülmesi dikkat çekiyor.

    Aleviler söz konusu şahsa sert tepki gösterdiler ve hakkında suç duyurusunda bulunacaklarını açıkladılar.

    ALEVİLERDEN SERT TEPKİLER

    Sosyal medyada Alevilerden Pınar Fidan’a tepki yağdı.

    Alevi Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı Celal Fırat: “İnancımıza ve kimliğimize karşı kin kusan Pınar Fidan denen şarlatana gerekli cevabı vereceğiz! Her Alevi canımızın da tepki koymasını arzuluyorum.”

    Bağcılar Cemevi Dedesi Eren Yıldırım: “Dinleyin de alçaklığı görün. Kendini komedyen sanan faşist Pınar Fidan’ı her yerde teşhir edip, hesabını sormalıyız.”

    Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Genel Başkanı Hüseyin Mat: “Dünyanın en tehlikeli virüsü “faşizm” demiştik. Koronavirüsten daha tehlikeli. Bu videoyu izlediğinizde kin, nefret, düşmanlık hepsini bir arada göreceksiniz. Yani faşizmi. Bu alçak insanlık düşmanlarına gereken siyasi ve hukuki yaptırımlar uygulanmazsa, yeni katliamlar kapıda demektir. Barışa, sevgiye, kardeşliğe, bir arada eşit koşullarda yaşamaya olan inancımızla, ırkçılığa, gericiliğe yani faşizme karşı mücadele etmeye devam edeceğiz. Kendini komedyen sanan faşist Pınar Fidan’ı her yerde teşhir edecek ve hesabını soracağız.”

    Sivas Katliamı’nda yaşamını yitiren Serdar Doğan’ın ağabeyi Serdar Doğan: “Tiyatroya, 1992 yılında Altındağ Belediyesi şehir tiyatrosunda başladım. Madımak Katliamı’ndan bir yıl önce. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nde, Ankara deneme sahnesinde; 9 Eylül GSF yazarlıktan mezun oldum. Öğrenciliğim, 15 yıldır kendi tiyatromda devam ediyor. Soytarı ile komedyen arasındaki farkı iyi bilirim. Vicdan, ahlak, akıl yoksunu bu yaratık; onmaz acımızı, 8 saat taşlanarak yakılan çocuk-kadın- sanatçı 33 insanımızın “ateşini”, sevdiklerinin acısını soytarılığına malzeme etmiş. Kendi gibi boş beyinsizler de gülüp- alkışlıyor… Bu tür mikroplar varken, koronadan dünya yıkılsa ne olur? Yarından sonra dünya sana dar olacak. Madımak davasının avukat ordusuyla bu hadsiz- haysiyetsiz duruşunun bedelini suçu- suçluyu övmek ile mahkemede ödeyeceksin. Tanıyan varsa bu vicdan- akıl yoksununa haber versin. Değil sahneye, ekrana, sokağa çıkamayacaksın zavallı ahlaksız.”

    Gazeteci Fuat Ateş: “Düpedüz nefret suçu. Bu alçaklığı mizah diye yutturanları da, onu alkışlayanları da Hakk bildiği gibi yapsın. Ama Alevi kurumları olarak hukuki süreci başlattık. Öyle yanına kâr kalmayacak.”

    Sanatçı Tolga Sağ: “Bu soytarıyı iyi tanıyın. Adı Pınar Fidan. Ağzından pislik dökülüyor, aşağılık esprilerini komik sanıyor.”

    HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu: “Bu şahıs Alevilere tepeden ve alaycı bir bakış açısına sahip olduğu her sözünden bellidir.”

    HDP Antalya Milletvekili Kemal Bülbül: “Nefret suçu içeriyor…!!! Bu ‘kadın’ ironi yapıp egemen ırkçı, tekçi zihniyete ‘gönderme’ yapıyorsa bunun yöntemi ve dili bu değil! “İroni yapayım” derken gayya kuyusuna batmış! ‘Standap’ mı yapıyor? Her ne ise acemice ve pespaye ‘mizahına’ kutsallarımızı alet etmesi bir başka rezalet! Hasılı kişinin muradı ne olursa olsun! Sosyal medyadaki bölüm sorundan da öte HAKARET ve NEFRET SUÇU içeriyor! Yargı bu görüntüyü bir SUÇ DUYURUSU kabilinden derhal ve hemen işleme almalı! Kişi hakkında gerekli yargı süreci başlamalıdır!”

    Yazar Turan Eser: “Ezberlenmiş Alevi nefreti, sözde stand-up gösterisinde. Pınar Fidan isimli bu zavallı rezil, Alevilere yönelik ayrımcı ifadeleri ile bir yandan cemevlerine yapılan saldırılara, diğer yandan Madımak oteline gönderme yaparak “Hepsini bir otele tıkıp yakabilirsin” diyor. Sivas Madımak oteli yangını, bir komedi değil, travmadır, insanlık suçu bir katliamdır. Kahkaha değil, ağıttır. Bunu zevzeklikler peşinde koşan vicdansızların anlaması zaten mümkün değildir, vicdansız Pınar Fidan!”

    Yazar Süleyman Zaman: “Kendisini ‘şovmen’ olarak gören; arka arkaya ve birbirleriyle bağıntısı olmayan anlamsız cümleler kurarak ‘komiklik’ yaptığını sanan bir kendini bilmez, Alevilere yönelik gerçek dışı söylemler de bulunmuş ve Sivas Kıyımını da ti’ye almıştır… Aleviliğin A’sından bile haberi olmayan Pınar Fidan adındaki bu zavallı kadın, olanca cahilliğini sergilemiştir. İnsanlık bu kadar mı düştü; yazık! Kendisini kınıyorum.”

    Eski CHP Milletvekili Eren Erdem: “Bu ruh hastası, ırkçı şahsı tanımıyorum. Avukatım yolladı. Ve maalesef izledim. Alevilerle ilgili söyledikleri kabul edilemez. Bizzat suç duyurusunda bulunacağımı bildiririm! Bu ülkede hiçbir görüş ve inançla bu şekilde alay edilemez.”

    Sanatçı Nedim Şahin: “İnsanların diri diri yakıldığı Sivas Katliamı üzerinden rant sağlamaya çalışan kendini bilmez insan görünümlü bir yaratığın derhal yargılanmasını ve o salonda kahkaha atan, insanlıktan nasibini almamış kişilerin de Sivas’ta yanan insanların yaşadıkları acının bin katını yaşamalarını dilerim. Bu olaya tepki göstermek için Alevi olmana gerek yok. Bu dünyada insanım diye yaşıyorsan yakılan insanların ardından dalga geçilmesine sessiz kalma.”

    Gazeteci-Yazar Akın Olgun: “Söylediklerinin ağırlığı konusunda gram fikri yok. Hissetmiyor çünkü. Geçmiş ile bugün arasında kurabileceği hiçbir bilinci, duygusu yok. Acıyı tanımıyor, bir fanus içinde büyümüş çünkü. Dil insanın aynasıdır ve aslında maalesef aynası yok. Daha vahim olanı izleyen gencecik çocukların söylediklerine gülüyor olmaları. İşte bunu dert etmeliyiz kendimize. En acı kısmı burası. Hafızasız büyüyor çocuklar.”

    Özgür Kaplan (PSAKD)- “Siz böyle bir ahlaksızlık, böylesi bir vicdansızlık gördünüz mü? Pir Sultan örgütlülüğü olarak peşini bırakmayacağız!! Ve bu ahlaksızlığa kahkaha atarak alkış tutanlar!! Kirlisiniz, pissiniz, insan değilsiniz!”

    PİRHA/İSTANBUL

  • Arif Sağ: Orhan Gencebay nefret suçu işliyor

    Arif Sağ: Orhan Gencebay nefret suçu işliyor

    Türkiye Musiki Eseri Sahipleri Meslek Birliği’nde (MESAM) Arif Sağ ile  Orhan Gencebay arasındaki kriz devam ediyor. MESAM eski Yönetim Kurulu üyeleri, bakanlık tarafından atanan ve Coşkun Sabah başkanlığındaki geçici yönetim kurulunun antidemokratik uygulamaları olduğu iddiasıyla basın açıklaması yaptı.

    Okmeydanı’ndaki Perpa Ticaret Merkezi Toplantı Salonu’nda düzenlenen basın açıklamasına Arif Sağ, Metin Karataş, Ali Rıza Binboğa, Cahit Berkay ve Ali Haydar Timisi’nin de arasında bulunduğu MESAM üyeleri katıldı.

    Açıklamayı okuyan Ali Haydar Timisi, “Arif Sağ başkanlığındaki eski yöneticileri ve 30’a yakın MESAM üyesini, hukuki dayanağı olmayan gerekçelerle 31 Mayıs’ta yapılacak olan genel kurulda seçme, seçilme haklarını engellemek üzere MESAM Haysiyet Kurulu’na sevk etmiştir. Haysiyet Kurulu’na sevk edilen üyelerin büyük bir bölümüne hak mahrumiyeti yaptırımı uygulanarak, seçimlere katılmaları engellenmeye çalışılmaktadır” dedi.

    “MESAM İNANÇ ÜZERİNDEN FAALİYETTE BULUNACAK KURUM DEĞİLDİR”

    Arif Sağ başkanlığındaki yöneticiler hakkında yapılan şikayetlerdeki iddiaların müfettişler tarafından araştırılıp gerçeği yansıtmadığının tespit edildiğini belirten Timisi şöyle devam etti:

    “Özellikle Orhan Gencebay’ın istifa dilekçesinde yer alan ‘MESAM; siyaset, etnik köken ve inanç üzerinden örgütlenerek faaliyette bulunulacak veya ele geçirilecek bir kurum değildir’ ifadesi ile yapmış olduğu suçlamaların gerçeği yansıtmadığı, sübut bulmadığı yine bu inceleme raporlarında açıkça tespit edilmiştir. Kurumun mevzuatın uygulanmasına yönelik idari ve yönetsel hataları ise kurumsal hiyerarşi içerisinde öncelikli olarak genel sekreterliğin sorumlulukları arasında olup, bunlarla ilgili haftada bir kez toplantı yaparak kurumun genel politikalarını belirleyen üst kurul üyelerinin direkt olarak herhangi bir etkisi bulunmamaktadır.

    “HAKLARIMIZ İÇİN MÜCADELE ETMEYE DEVAM EDECEĞİZ”

    Sonuç olarak; tüm bu yapılan haksız, hukuksuz ve gayri ahlaki iftira ve karalama faaliyetlerine rağmen, hakkımızda en ufak bir şaibe tespit edilememiş, bugüne kadar yapılan tüm asılsız şikayet ve suç duyurularından dolayı hiçbir olumsuz yargı kararına muhatap olmadık ve tam tersi her genel kurul öncesi belli bir grup tarafından yapılan bu ve bunun gibi ahlaksız saldırılara da karşı açtığımız tüm davaları kazandık.

    “TÜM SANATÇILARIN HAKLARI İÇİN MÜCADELEYE DEVAM EDECEĞİZ”

    Gerek genel kurullardaki üyelerimizin desteği, gerek kazandığımız davalar, gerekse yönetim kurullarında verdiğimiz mücadeleyle her defasında yenilgiye uğrayan bu ekip, şimdi de bizleri seçimlere sokmamak amacı ile bu gayriahlaki ve gayri hukuki işlemlerle bizleri seçimlere sokmayarak rakipsiz bir şekilde seçim kazanmanın çabası içindedir. Ancak bizler bu darbeci yönetim anlayışının karşısında durmaya devam ederken, üyelerimizin sağduyusuna güvenerek, sanatın ve sanatçının içinde bulunduğu bu zor koşullarda, inatla ürettikleri ile yaşamını sürdürmeye çalışan ve bu ülkenin kültürüne katkı sunan tüm sanatçılarımızın hakları için mücadele etmeye devam edeceğiz”

    ARİF SAĞ: ORHAN GENCEBAY NEFRET SUÇU İŞLİYOR

    31 Mayıs’ta yapılacak MESAM Başkanlık seçimleri hakkında konuşan Arif Sağ ise, “Bütün bu olumsuzluklara rağmen kimse sesini çıkarmazsa oraya gideceğiz, belki orada engelleyecekler bizi, içeri almayacaklar ama bu oraya gitmeyeceğimiz anlamına gelmez. Hatta içeri girmesem dahi ben ve arkadaşlarım adaylığımızı devam ettireceğiz.

    Hukuksal anlamda ters bir şey çıkarırlarsa, B planını uygulayacağız. Bu bilinmelidir. Ben inanıyorum ki, her koşulda bu ekip kazanacak. Orhan Gencebay’ın bir dilekçesi var, orada karambole getirmeye çalışıyor işi. ‘MESAM, etnik yapıyla yönetilecek bir yer değildir’ diyor. Ne anlayacağım ben bundan? ‘Burası böyle yönetiliyor’ demek istiyor. Nefret suçu işliyor Orhan Gencebay. Orhan Gencebay burada resmen nefret suçu işliyor, ayrımcılık yapıyor. Diğer adıyla ‘Aleviler ele geçirdi burayı’ diyor. Bu ülkede olmasa dahi ben bunu uluslararası mahkemelere taşıyacağım. Böyle bir haltı kimse yiyemez. Böyle bir şey denilemez. Bu ülkede biz 800 senedir birarada yaşıyoruz” şeklinde konuştu.