Etiket: rojava

  • ‘Konu Kürtler ve Aleviler olunca birlikte saldırıyorlar’-VİDEO

    ‘Konu Kürtler ve Aleviler olunca birlikte saldırıyorlar’-VİDEO

    PİRHA – Dersim’deki siyasi parti ve kurum temsilcileri, Türkiye’nin Kuzey Suriye’ye yönelik başlattığı operasyona ilişkin PİRHA’ya konuştu. Temsilciler, “Kürt kantonlarına karşı yapılan saldırılar Türkiye için de Kürt sorununun çözümünü de geriye götürecek çatışmalardan başka bir şey değildir. Halkların barış sesini yükseltmesi için çağrı yapıyoruz” ifadelerini kullandılar.

    Haberin Videosu

    Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine yönelik operasyonuna ilişkin PİRHA’ya konuşan siyasi parti ve kurum temsilcileri, halkların barış sesini yükseltmesi gerektiğinin altını çizdiler.

    “HALKLAR, DEMOKRASİYİ İNŞA ETMEYE ÇALIŞTILAR”

    Halkların Demokratik Partisi Dersim İl Eş Başkanı Hıdır Çiçek, “Savaşın hiçbir getirisi yoktur. Hiçbir savaş savunulmaz ve insani değildir. Savaş özellikle çocuklar ve kadınlar başta olmak üzere kıyım getirmiştir, tarih böyle yazmıştır” ifadelerini kullandı.

    Çiçek, sözlerine şöyle devam etti:

    “Son dönemde oradaki halklar demokrasiyi inşa etmeye çalıştılar. Rejim partileri altında olan halklar demokratik yolda çabalar sarf ettiler. Ortadoğu’da toplum mühendisliğine soyunan bazı kesimler burayı dizayn etmeye çalışıyor. En başta Türkiye’nin menfaatine olmadığını kesinlikle söyleyebiliriz. Irak’ta Saddam Hüseyin ne kadar güçlüydü; Yemen’e, İran’a saldırdı, sonuç ne oldu?”

    “VİCDANI OLAN HERKESİN SAVAŞI DURDURMAK İÇİN ÇABA SARF ETMESİ GEREK”

    Türkiye’nin ekonomik, sosyal ve siyasal anlamda gidişatının olumsuz yönde olduğunu belirten Çiçek, şunları kaydetti:

    “Şu anda ruhi bir koğuş yaşanmaktadır. Türkiye’de yaşayan herkesin, milliyetçiyim diyen, vatan millet Sakarya diyenlerin birilerinin oyunlarına geldikleri kesindir. Bu savaşta en çok kaybeden Türkiye olacaktır. Kazanmak orayı işgal etmek değildir, 20 km ilerleseler ne olacak. Büyük devletler böyle düşünmüyor, 100 yıl sonraya yatırım yapıyorlar. Yanıltmayla, manipülasyonla kazandık demek kazanım değildir. Yıllar sonra bu ortaya çıkacaktır.”

    Çiçek, “Vicdanı olan, aklı olan herkesin bu savaşı durdurmak için çaba sarf etmesi gerekiyor. Bu, halkların menfaatine değildir” diyerek çağrıda bulundu.

    “İÇ SIKIŞMIŞLIĞI ÖRTMENİN EVRESİDİR”

    Emek Partisi İl Başkanı Ergin Tekin ise, “Emperyal güçlerin Ortadoğuya, Suriye’ye egemen olmak gibi bir hevesle çıkar anlayışıyla hareket ettiğini ve burada Türkiye’yi bu savaşın içine sokmak istediğini görüyoruz. Yani asıl mesele onların Ortadoğu’da egemen olmak isteği. Ama Türkiye’nin de kendi içerisinde bir yandan baktığımızda iç politikaların sıkışmışlığını örtmenin bir yolu olarak bu savaşı başlattığını düşünebiliriz. Siyasi olarak sıkışmışlık var, ekonomik olarak krizin daha da yükseldiği, işçi sınıfının tepkiler gösterdiği bir dönemde savaşın başlaması; iç sıkışmışlığı örtmenin, seçimler sonrası kaybedilen gücün tekrardan merkezi hale getirmenin evresi olduğunu görebiliyoruz” dedi.

    Tekin, Kürt bölgesine yapılan saldırıların Türkiye’de Kürt sorununun çözümünü de geriye götürecek bir durum olduğunu ifade etti.

    “GÜVENLİKLİ BÖLGENİN YOLU; BARIŞ SESİNİ YÜKSELTMEKTİR”

    “Aynı zamanda Suriye’de giderek zayıflayan, sıkışmış olan IŞİD güruhunun da bu zayıflığına perde olabilecek, bölgede tutmaya çalıştıkları IŞİD’liler nereye gidecekler kesinlik yok. Bu savaşın, operasyonun hiçbir zaman Türkiye halklarına, işçi ve emekçilere bir faydası olmadığını söylemek zorundayız. Parti olarak Türkiye halklarının, işçi ve emekçilerin bu savaşa karşı barış sesini yükseltmeleri çağrısını yapıyoruz” diye konuşan Tekin, sivil ölümlerine değinerek şunları aktardı:

    “Birçok ilçede sivil ölümlerinin ortaya çıktığını gördük. Suriye topraklarında da sivil ölümlerinin artmaya başlayacağını görüyoruz. Savaştan en çok zarar gören halklardır. Kadınlar, çocuklar, gençler, halklar daha çok geleceksizliğe gidecek. Ülkenin kaderi savaşa terk edilmiş olacak. Güvenlikli bölgeyi sağlamanın tek yolu; sınırda, ülke dışında, içinde barışın sesini yükseltmektir.”

    “HALKLAR HER ZAMAN KAZANACAKTIR”

    Partizan Temsilcisi Yusuf Topçu, “Gerekçeleri birtakım şeylere dayanarak söyleniyor ama geçmişten beri Türkiye devletinin söylediği bahanelerle Kürt bölgelerinde hep aynı oyunu oynamışlardır. Geçmişe dayalı olarak politikalarını devam ettirmektedirler” ifadelerini kullandı.

    Operasyonun hem Türkiye’ye hem de halklara bir fayda sağlamayacağını dile getiren Topçu, şunları kaydetti:

    “Getireceği bir şey olmayacak ama götüreceği çok şey olacağı kesindir. Halkların orada birlikte bir güç olması, örgütlü gücü orada çıkarması, orada belki toprakların üzerinde kendi hegemonyasını kurmuş olabilirler ama halklar bir güç birliği oluşturacaktır, her saldırının karşısında bir tepki ortaya çıkacaktır. Ancak beraberinde çok acıyı getirecektir. Acıyı orada kadınlar, çocuklar, sivil halk yaşayacaktır. Onlar oraya girerken birçok şey kazandık diyecekler ama her haksız savaşın, saldırının karşısında halklar her zaman kazanacaktır.

    Her ne kadar emperyalist güçlerle anlaşmış olsalar dahi, emperyalistler her zaman kaybedecektir, emperyalistlerle beraber Türkiye de kaybedecektir. Ekonomi dibe vurmuş, Türkiye devletinin Suriye topraklarına yerleşmesi ve bu ülkenin orada ne kadar ayakta durabileceği önümüzdeki günlerde ortaya çıkacaktır.”

    “BİR TARİH, KÜLTÜR, İNANÇ, DOĞA YOK OLUYOR”

    Yaşanan çatışmalar nedeniyle kültürlerin, inançların bir bütün tarihin yok olacağını ifade eden Topçu, “Halklar orada yaşamışlar, belli inançlar belli kültürler var. Bu savaşta oraların tahrip olmaması mümkün değil. Orada bir tarih, kültür, inanç, doğa yok oluyor. Tarih bir şekilde akıyor; halklar her zaman kazanmışlardır, kazanacaklarına inanıyoruz” diye konuştu.

    Topçu, “Bu, sıkışmışlığın, çöküşün bir sonucudur. Egemenlerin tümünün bir sıkışmışlığı var, gerek ekonomik gerek sosyal anlamda. Bu sıkışmışlığı gidermek için bir çıkış yolu arıyorlar, bu daha kötü sonuçlar doğuracaktır. Türkiye bunu kendi içerisinde yaşıyor. İşçiler, emekçiler, halklar memnun değil; ekonomik bir kıskaç yaşanıyor. Bundan çıkamayan egemenler dışarıda başka ülkenin topraklarına girerek Türkiye halklarını aldatıyor. Türkiye halklarını şoven, milliyetçi damardan girerek, kendisini haklı çıkarmaya çalışıyor. Böyle bir politika izleniyor. Bu hallolmayacaktır, kendilerinden çok şey götürecektir” diyerek aktarımlarda bulundu.

    “CHP; DEVLETİ KUTSAMA SÜRECİNE GİRİYOR”

    Cumhuriyet Halk Partisi’nin tezkereye destek vermesine tepki gösteren Topçu, “Bu bir devlet politikasıdır. Türkiye devleti, kurulduğundan bugüne kadar kendi dışında bütün halkları yok saymıştır. Alevileri asimile etmede, Kürtleri asimile etmede en öndedir. Bu devlet politikasıdır; CHP aynı şeyi yapardı. Biri Amerika’nın biri Avrupa’nın borazanlığını yapıyor. Biri Kemalisttir, biri Liberaldir. CHP, Avrupa emperyalistlerinin borazanlığını yapıyor. Tamamen burjuva sermayesinin borazanlığını yapan Sosyalist Enternasyonal’e bağlı bir kurum, CHP de buna bağlı. Temel amaçlardan bir tanesi; CHP özellikle Rojava konusunda dönem dönem bazı şeyleri dile getirmiş olsa da ciddi anlamda ortaya çıktığında devleti koruma, devleti arkasına alma, devletin bekası, devleti kutsama sürecine giriyor. AKP de CHP de faşist partilerdir” dedi.

    “KONU KÜRTLER, ALEVİLER OLUNCA PARTİLER BİRLİKTE SALDIRIYOR”

    Sistem partilerinin tutumuna değinen Topçu, şunları belirtti:

    “Bu partilerin hepsi söz konusu Kürtler, Aleviler, Ermeniler başka halklar olduğu an bir ağızdan saldırıyorlar. Biz komünistlerin böyle bir politikası yoktur. Bu partilerin tümü aynıdır. Kitlelerin nabzını ellerinde tutabilmek için CHP bazı sol söylemlerde bulunuyor. Biz bu anlayışların tümüne reformist anlayışlar diyoruz. CHP’nin bu yaklaşımına inanmamak gerekiyor. Dost aranıyorsa dost halklardır, ezilenlerdir, emekçilerdir, işçilerdir. Bunların gücüyle hareket etmek gerekiyor.”

    PİRHA/DERSİM

  • Kenanoğlu: Rojava aynı zamanda Alevi bölgesidir-VİDEO

    Kenanoğlu: Rojava aynı zamanda Alevi bölgesidir-VİDEO

    PİRHA- HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu, “Türkiye’de Aleviler okul müdürü bile olamazken Afrin’de kantonun eş başkanı bir Alevi idi. Peki, ne oldu?  Oradaki Alevilerin yurtları talan edildi. Şimdi, siz Türkiye’de Alevilere yaşam hakkı vermeyeceksiniz ama gidip Suriye’de Alevileri koruyacaksınız, öyle mi?” dedi.

    HABERİN VİDEOSU 

    HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu meclisteki genel kurul konuşmasında, 10 Ekim Ankara Gar katliamına, Diyanete, Suriye’de başlatılan operasyona, Alevilere ve çevre sorunlarına ilişkin konuştu.

    10 Ekim Ankara Gar katliamı sırasında orada bulunduğunu söyleyen Kenanoğlu, “Nasıl acılar yaşandığını, neler yaşandığını yakından bilen ve iki gün boyunca da Adli Tıpta görev yapan birisiyim. Dolayısıyla orada yaşanılan ve poşetlerle gelen cesetlerin ve o ailelerin yaşadıklarının tarifi mümkün değil. Bütün acılı ailelerin acısını paylaştığımızı ve yaşamını yitiren canları da saygıyla andığımızı ifade ediyor ve katliamcıları da lanetliyorum.” dedi.

    “MUAVİYE İSLAMI ŞU ANDA DİYANET’İN İSLAMIDIR”

    Konuşmasına şöyle devam etti:

    “Bu katliamı IŞİD’in düzenlediği artık tartışılmaz bir gerçek ama netice itibarıyla IŞİD militanları, kilometrelerce uzaktan elini kolunu sallayarak hiçbir arama noktasına uğramadan -hani siz bir ilden başka bir ile giderken kaç kez aracınız durduruluyor ve arama noktalarında aranıyorsunuz gerek trafik polislerince gerekse asayiş güvenlik görevlilerince- Antep’ten yola çıkıyorlar Ankara’ya kadar geliyorlar hiçbir aramaya tabi tutulmadan ve Ankara’da da elini kolunu sallayarak garın orada kendileri patlatarak 103 canımızın katledilmesine, 500 insanımızın da yaralanmasına neden oluyorlar. Bunları gündeme getirdiğimizde de konu başka türlü tartışılıyor. 10 Ekim 680, aynı zamanda Hazreti Hüseyin’in Kerbela’da katledildiği bir gün. Hazreti Hüseyin’i katleden zihniyet siyasal İslamcıların atası olan Muaviye ve Muaviye’nin sistemini yürüten oğlu Yezit’tir. Bir kere bunu çok net bir tanımlayalım, yani Yezit’in kim olduğunu bilelim. Yezit, aynı zamanda, bir İslam halifesidir; bunu da bilelim. Yani ‘Yezit’e lanet’ derken kimi lanetlediğimizi de bilelim. Hazreti Hüseyin Kerbela’da Muaviye İslamı’nı reddetmiş birisidir ve orada çok meşhur bir sözü vardır. Atasının İslam’ını, babasının, dedesinin İslam’ını değiştirenlere, onu siyasallaştırıp bir yönetim tarzı olarak ortaya koyanlara karşı o İslam’la vedalaşmak gerektiğini söyleyen, Muaviye İslam’ını o anlamıyla reddeden birisidir. Muaviye İslamı şu anda Diyanetin İslamıdır. Diyanetin sahiplendiği, uyguladığı İslam Muaviye İslam’ıdır; bunun adını da çok net koyalım.”

    Suriye’ye yönelik operasyona da değinen Kenanoğlu, “Suriye’den, Rojava’dan, buradaki savaştan ve Kürtlere yönelik hedeften bahsediliyor, ben başka bir boyutuna dikkat çekmek istiyorum. Evet, orada Kürtlerin siyasal statüsüne yönelik bir saldırı var ama Rojava bölgesi, aynı zamanda bir Alevi yerleşim bölgesidir.” dedi.

    “TÜRKİYE’DE YAŞAM HAKKI VERMEDİĞİNİZ ALEVİLERİ SURİYE’DE Mİ KORUYACAKSINIZ?”

    Afrin’de Alevilerin yoğunluklu yaşadığına değinen Kenanoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Türkiye’de Aleviler okul müdürü bile olamazken bu meclisin 7 bin 800 tane personeli içerisinde bir elin parmakları, iki elin parmakları kadar Alevi çalışan kalmadığı bir yerde Afrin’de kantonun eş başkanı bir Alevi idi. Peki, ne oldu? Buraya gittiniz, burayı ÖSO çetelerine teslim ettiniz; o bölgede, Afrin bölgesinin dağlarında, köylerinde yaşayan Alevilerin dağlarını, taşlarını, ormanlarını talan ettiler onlar ve burada  İYİ PARTİ’nin ve CHP’nin Balıkesir milletvekili bu kürsüden söyledi. 50 bin ton zeytin türevi çalındı ve bunlar Türkiye üzerinden yurt dışına satıldı. Bir kısım zeytin ağaçları yakıldı. Bu insanların yurtları böyle talan edildi, oradaki Alevilerin yurtları böyle talan edildi. Şimdi, siz Türkiye’de Alevilere yaşam hakkı vermeyeceksiniz ama gidip Suriye’de Alevileri koruyacaksınız, öyle mi? Bırakın bu işleri ya kimse size inanmaz bu konuda. Şimdi, bu anlamıyla samimi olun.”

    “TOPRAĞIMIZI, SUYUMUZU YOK EDİYORLAR”

    Kenanoğlu ayrıca Türkiye’de yapılmak istenen enerji santrallerine değindi ve bunların getireceği zararların ortadan kaldırılmasını talep etti:

    “JES’ler konusunda şunu söyleyeyim: Jeotermal enerji santralleri, atom enerji santralleri, hidroelektrik santralleri bizim toprağımızı, suyumuzu, dağımızı, taşımızı, ormanımızı yok ediyor. Vatanseverlik sizin siyasi hedeflerinize evet demek değildir. Vatanseverlik bu vatanın dağına, taşına, toprağına, suyuna sahip çıkmak demektir ve biz de bu anlamıyla Cumhuriyet Halk Partisi’nin verdiği önergeyi gönlümüzün rahatlığıyla, içimiz yanmadan çok rahatlıkla evet diyoruz ve bunun araştırılmasını talep ediyoruz ve bunun neticesinde buranın getireceği, bu uygulamanın getireceği zararların da ortadan kaldırılmasını talep ediyoruz, destekliyoruz.” (HABER MERKEZİ)

  • ‘Bu toprakların ihtiyacı adalet, demokrasi ve barıştır’

    ‘Bu toprakların ihtiyacı adalet, demokrasi ve barıştır’

    PİRHA- DİSK, KESK, TMMOB, TTB, Suriye operasyonuyla hiçbir sorunun çözülemeyeceğini ifade ederek, “Emperyalist güçlerle girilen pazarlıklarda izin verilen bir kapsamda, onların sattığı ve satacağı silahlarla, hepimizin geleceğini tehdit edebilecek tehlikeli vaatlerde bulunarak, üstelik başka bir ülkenin toprağında askeri bir operasyona girişmenin kimin ihtiyacına yanıt verdiği büyük bir soru işaretidir” dedi.

    DİSK, KESK, TMMOB ve TTB, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yürüttüğü Suriye operasyonu ile mevcut temel sorunların çözülemeyeceğini belirterek yazılı bir açıklama yaptı.

    “Suriye’de girilmek istenen yeni maceranın, daha önce girilen maceralarda olduğu gibi, bu temel sorunları çözmek bir yana daha da derinleştireceği açıktır” ifadelerinin yer aldığı metinde “Tehlikenin farkındayız” denildi.

    Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

    “Bizler bu ülkenin işçileri, kamu emekçileri, mühendisleri, mimarları, şehir plancıları ve hekimleri olarak tehlikenin farkındayız.

    Türkiye’yi yönetenlerin yıllardır tüm uyarılara kulak tıkayarak ve hatta uyarıda bulunanları ‘hain’ ilan ederek Suriye’deki savaşa müdahil olmaları ülkemize ve bölgeye bugüne kadar büyük bedeller ödetti.

    Dört yıl önce bugün, 10 Ekim 2015’te Ankara’da Emek-Barış-Demokrasi mitinginde yaşanan ve 103 insanımızı yitirdiğimiz katliam, bu ağır bedellerden sadece biridir. Ortadoğu’daki savaş politikalarının besleyip, büyüttüğü, Türkiye’de yüzlerce insanımızı aramızdan alan katliamları gerçekleştiren IŞİD’in, dünyanın dört bir yanından gelen ve yurttaşı oldukları hiç bir ülkenin geri almak istemediği binlerce üyesinin ‘gardiyanlığı’ gibi ciddi bir tehlikeyle karşı karşıyayız.

    Emperyalist güçlerin kapışma alanı haline gelen bir bataklıkta, emperyalist güçlerle girilen pazarlıklarda izin verilen bir kapsamda, onların sattığı ve satacağı silahlarla, hepimizin geleceğini tehdit edebilecek tehlikeli vaatlerde bulunarak, üstelik başka bir ülkenin toprağında askeri bir operasyona girişmenin kimin ihtiyacına yanıt verdiği büyük bir soru işaretidir.”

    “TEMEL SORUNLAR DERİNLEŞİR”

    “Ülkemize, bu ülkede yaşayan yurttaşlara, temsil ettiğimiz üyelerimize sorumluluğumuzun gereği olarak tarihe not düşmek boynumuzun borcudur: Böylesi bir askeri maceranın hiçbir sorunu çözmeyeceğini, aksine ülkemizin temel sorunlarını derinleştireceğini görenler için, göz göre göre susma zamanı değildir.

    Ülkemizin temel sorunu rekorlar kıran işsizliktir, yağmur gibi yağan zamlardır, yoksullaşan milyonlardır.

    Ülkemizin temel sorunu demokrasinin ve adaletin yıkımıdır.

    Ülkemizin temel sorunu bir arada, barış içerisinde, kardeşçe yaşama umudunun karşına dikilen ayrımcı, kutuplaştırıcı, ötekileştirici politikalardır.

    Suriye’de girilmek istenen yeni maceranın, daha önce girilen maceralarda olduğu gibi, bu temel sorunları çözmek bir yana daha da derinleştireceği açıktır.

    DİSK-KESK-TMMOB ve TTB olarak, 103 arkadaşımızı yitirdiğimiz 10 Ekim Ankara katliamının dördüncü yıldönümünde bir kez daha söz veriyoruz: Emeğin, barışın ve demokrasinin egemen olduğu Türkiye’yi yitirdiğimiz canlara armağan edeceğiz.”

    PİRHA/ANKARA

  • Demirtaş: Leyla Güven barışın inşasında rol alıyor; çağrısına ses verme zamanı

    Demirtaş: Leyla Güven barışın inşasında rol alıyor; çağrısına ses verme zamanı

    PİRHA – Leyla Güven’in 54’üncü gününe giren eylemine ve talebine ilişkin Yeni Yaşam Gazetesi’ne yazan Selahattin Demirtaş, “Leyla’nın çağrısına ses verme zamanıdır” dedi.

    4 Kasım 2016 yılından bu yana Edirne F Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutuklu bulunan Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) önceki dönem Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, 54 gündür açlık grevinde olan Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Eşbaşkanı ve Hakkari Milletvekili Leyla Güven’in eylemine ve talebine dair Yeni Yaşam Gazetesi’ne yazdı.

    Demirtaş’ın gazetedeki yazısı şöyle:

    “Baskı, tehdit, hile, tutuklama ve oyunlara; eşitsiz, adaletsiz seçim yarışına rağmen 67 milletvekiliyle parlamentoya girmeyi başarmış olan HDP’nin Hakkari milletvekili, aynı zamanda DTK’nin Eşbaşkanı Sayın Leyla Güven, 54 gündür açlık grevinde. Milletvekili seçilmesine rağmen Diyarbakır Cezaevi’nde siyasi rehine olarak yasa dışı bir şekilde tutulan Sayın Güven, son derece meşru ve haklı bir taleple bedenini açlığa yatırıyor.

    “YAŞAM HAKKINI SAVUNDUĞUMUZ İÇİN BARIŞ MÜCADELESİ YÜRÜTÜYORUZ”  

    2015 Nisan ayından bu yana sadece bir defa kardeşi ile görüşebilmiş, o günden beri de ne kendisinden ne de İmralı Adası’ndaki diğer tutsaklardan tek bir haber alınamamış olan Sayın Öcalan’a dair oldukça önemli bir çağrının öncülüğünü yapıyor Sayın Leyla Güven. Açlık grevi gibi, tamamen kişinin kendi iradesine bağlı bir sivil itaatsizlik eylemiyle, yaşamsal bir konuya dair hayatını ortaya koyan Sayın Güven’in tavrı her şeyden önce onurlu ve saygın bir tutumdur. Şu husus net olarak bilinmelidir ki, biz hiçbir arkadaşımızın yaşam hakkına zarar gelmesini asla istemeyiz. Tam tersine, arkadaşlarımız da dahil her insanın yaşam hakkını savunduğumuz için barış mücadelesi yürütüyoruz. Ancak bir insanı ne zorla açlık grevine sokabilirsiniz ne de zorla bıraktırabilirsiniz; bu etik olmaz. Arkadaşımızın yaşam hakkını savunmak ve korumak adına bize düşen şey, onun haklı talebinin arkasında en güçlü ve kararlı şekilde durarak bir an önce sonuç alınmasını sağlamaktır. Kaldı ki, ortaya konulan talep ne yasaya ne ahlaka ne de siyasete aykırıdır. Karşılanması ve gerçekleşmesi oldukça basit ve yasal olarak zorunlu olan bir taleptir.

    “KAMOUYUNUN OLUŞMAMASININ NEDENİ AĞIR BASKILAR”

    Sayın Güven her geçen gün ciddi bir riskle karşı karşıyayken bu talebin hak ettiği şekilde gündemleşmediği anlaşılıyor. Bunun nedeni, toplumun konuya olan duyarsızlığı değil elbette. Kürt halkı başta olmak üzere toplumun önemli bir kesiminin, Sayın Öcalan’ın barışçıl çözümlerdeki rolü ve misyonunu çok önemsediğini, kendisinden bu kadar uzun süre tek bir haber dahi alınamamış olmasının sağlığı ve güvenliği konusunda ciddi kaygı yarattığını yakından biliyoruz. Bu kadar önemli ve hayati bir konunun henüz ulusal ve uluslararası kamuoyunun gündemine girememiş olmasının nedeni hükümetin oldukça ağır baskısı, saldırıları ve ambargosudur. Öyle ki, bu gündeme dikkat çekmek isteyen 70-80 yaşındaki analar bile parti binaları yasa dışı bir şekilde basılarak gözaltına alınabiliyor.

    “HUKUKSUZLUKLAR TOPLUMDA KORKULU BİR YAKLAŞIMA YOL AÇTI”

    Temmuz 2015’ten bu yana kesintisiz devam eden olağanüstü boyutlardaki baskılar ve hukuksuzluklar toplumda genel bir geri çekilmeye, kaygılı ve korkulu bir yaklaşıma yol açtı. Medya, yargı, akademi, bürokrasi, siyaset üzerindeki bu kadar da olmaz dedirten baskılar toplumda biriken öfkeyi ve tepkiyi görünmez kıldı. En küçük bir demokratik tepki bile orantısız yargı-polis saldırısı ile bastırılmaya çalışılıyor. Erdoğan rejimi korku salma ve bu korkuyu sürdürülebilir kılma dışında ayakta kalamayacağını bildiğinden kesintisiz bir baskı politikası ile toplum adeta nefessiz, çaresiz bırakılmaya çalışılmaktadır. Faşizmin inşası ve kurumsallaşması başka türlü de mümkün değildir zaten.

    “BU CENDEREDEN ÇIKIŞIN YOLUNU İŞARET EDİYOR”

    Şimdi böylesine zorlu koşullarda, olanakların yok denecek kadar az olduğu bir ortamda Sayın Güven’in çağrısı ve çığlığını gündemleştirmek mümkün değilmiş gibi düşünülebilir. Fakat durum tam tersidir kanımca. Sayın Leyla Güven, bu baskı koşullarının tam da odak noktasına, İmralı’ya, Sayın Öcalan’ın durumuna dikkatleri çekerek bu cendereden çıkışın da yolunu işaret ediyor. Yani Sayın Güven’in haklı talebinin gündemleşmesi için koşulların elverişli hale gelmesini beklemek yerine, bu talebin kendisinin bizatihi koşulları elverişli hale getirme mücadelesi olduğunun çok iyi anlaşılması ve anlatılması gerekiyor.

    “HEBA EDİLEN SÜREÇLER”

    Sayın Öcalan özellikle çözüm süreçlerinde ortaya koyduğu barışçıl yaklaşımları, makul önerileri ve samimi iradesiyle Türkiye toplumunun güvenini önemli ölçüde kazanmıştı. Fakat heba edilen süreçler ve aradan geçen sancılı dönemler nedeniyle bunlar unutulmuş ya da gözardı edilmiş olabilir. Bugün demokratik siyasete, sivil topluma, basına ve bir bütün olarak halkımıza düşen şey uygun yöntem, dil ve üslupla bunun yeniden Türkiye ve dünya kamuoyuna hatırlatılmasıdır.

    Yani Sayın Leyla Güven’in talebinin neden önemli olduğu, neden sadece kendi meselesi olmadığı Karadeniz’den Ege’ye, Marmara’dan Doğu’ya, Akdeniz’e kadar her Türkiye Cumhuriyeti yurttaşını neden yakından ilgilendirdiğini iyi ve doğru bir şekilde anlatabilmek gerekir. Bunun için kapsamlı ve detaylı kampanyalar, planlamalar hep yapılıyordu ama bu dönemde çok daha ciddiyetle ele alıp tüm imkânlarla bu konuya odaklanmak gerekir. Ayrım gözetmeksizin tüm medya kuruluşları, genel yayın yönetmenleri, yazarlar, televizyon programcıları, sendika, parti, meslek odaları, STK’ler tek tek heyetlerce ziyaret edilerek konunun Türkiye için önemi ve hassasiyeti iyi anlatılmalıdır. Halk toplantıları, panel, konferans gibi etkinliklerle kamuoyu bilgilendirilmelidir.

    Hafızaları tazelemek için, yakın geçmişte yaşanan olumlu gelişmeler ve Sayın Öcalan’ın bu gelişmelerdeki rolü üzerine kısa da olsa rapor ve broşürler hazırlanabilir. Kısa videolar ile özellikle sosyal medyada hatırlatmalar yapılabilir. Elbette buna benzer şeyler yapılmıyor da değil ancak çok daha kapsamlı, etkili ve sonuç alıcı yaratıcı yöntemleri acilen devreye sokmak gerekir.

    “BARIŞÇIL ÇALIŞMALAR YÜRÜTÜLMELİDİR”

    İktidar, elindeki yargı gücüyle bütün bu çalışmaları kriminalize etmeye çalışıyor, çalışacaktır da. Ancak bu çalışmalar hem yasaldır hem de barışı savunmak ahlaki bir erdemdir. Bundan geri adım atmak diye bir seçenek asla düşünülmemelidir. Bunun için istenen bedel neyse gerektiğinde ödene ödene bu barışçıl çalışmalar yürütülmelidir.

    Sayın Leyla Güven’in açlık grevi eylemi ABD’nin Suriye’den çekilme kararından öncedir ve bununla bağlantılı değildir elbette. Ama bu gelişme bile başlı başına yeni bir hamle imkânı yaratıyor. Suriye ve Rojava’da askeri müdahale ve savaş dışında hiçbir seçenek yokmuş algısı yaratan AKP-MHP iktidarının söylemine karşı bizim de yüksek sesle “Hayır, başka bir seçenek daha var. Hem de en makul, en doğru seçenektir: O da Sayın Öcalan’dır” dememiz gerekir.

    “ROJAVA VE SURİYE HALKLARI HEDEFE KONULMAMALI”

    Türkiye halkının evlatlarının olası bir Rojava askeri müdahalesinde ve hatalı politikalar uğruna canını yitirmesini de Rojava ve Suriye halklarının hedefe konulmasını da doğru bulmuyoruz, kabul etmiyoruz demek lazım. Sayın Öcalan 2013’te başlayan İmralı Barış Süreci’nde tüm bu olasılıkları, tehdit ve tehlikeleri öngörerek Ortadoğu’da yeni ve büyük bir Türk-Kürt barışını, stratejik birliği öneriyordu. Eğer kendisinin makul ve oldukça yerinde önerileri dikkate alınsaydı ne içeride ne de dışarıda bu kadar acı da çekilmezdi. 15 Temmuz gibi darbe süreçleri de yaşanmazdı. Maalesef bu fırsatlar iyi değerlendirilmedi. Bunun sorumlusu şudur budur diyerek yeni bir polemik başlatmak yerine, bu süreçlerin tıkanıp sonlanmasında sorumluluğu olmayan tek kişi Sayın Öcalan’dır ve maalesef ondan da neredeyse üç yıldır haber alınamıyor demek gerekir.

    Şimdi, ABD Suriye’den çekilirken boşluğu hangi askeri güç doldursun tartışması hiçbir şekilde kalıcı çözüme götürmez. Orada bir boşluk olacaksa da bu boşluğu, stratejik bir halklar ittifakı doldurmalıdır. Türkiye yönetiminin yapacağı en akıllıca iş, yeni bir Türk-Kürt stratejik ittifakı ile bu kaosu aşmaktır. Hem içeride hem dışarıda Türk’e de, Kürt’e de, Türkiye’ye de aynı anda kazandıracak tek seçenek budur. Tarihsel olarak da, aktüel olarak da doğru yol budur. Ahlaki olarak da siyaseten de en akılcı, makul çözüm budur.

    “ŞİMDİ TAM ZAMANI”

    Erdoğan-Bahçeli iktidarı kendi siyasi çıkar ve akıbetleri yerine Türkiye toplumunun ortak çıkarlarını öne almayı politik olarak benimsemiş olsalardı bizden önce onların, bu güçlü seçeneği devreye sokması gerekirdi. Bölgeyi emperyal saldırılardan ve işgallerden korumanın da yolu buradan geçer. İşte hükümetin Öcalan’ı görünmez kılmaya çalışmasının nedeni de budur. Savaşı tek seçenek olarak topluma sunmak ve tehdit algısıyla toplumu baskı altında tutmaya devam edebilmek.

    Erdoğan-Bahçeli zihniyetinin kapsamlı bir politik manevra yapmasını beklemek ve barış süreçlerinin önünü açacaklarını ummak hayalcilik ve saflık olur. Ama bu siyasi klik istemiyor diye de bizim Öcalan’lı barış seçeneğini yok saymamız gerekmiyor. Tam aksine, bu seçeneği ciddi bir alternatif politika olarak toplumun önüne koyabilmeliyiz. İktidarın savaş, çatışma, baskı, gerilim politikalarını bu kadar pervasızca yürütebiliyor olmasının nedeni de toplumun önüne başka bir alternatif konulamıyor olması değil midir zaten?

    O halde şimdi tam da zamanıdır. Leyla’nın sesine ses vermek ve bu talebi doğru bir temelde örgütleyerek hamleye dönüştürmek tam da siyaset yapmanın, siyasi mücadelenin kendisidir. Sayın Öcalan ceza hukukunun, suç biliminin değil siyasetin konusudur. Bu meselenin kriminal bir konu gibi ele alınmasına izin vermemek, buna boyun eğmemek gerekir. Sayın Öcalan’ın siyasi gücünü bizim kadar devlet ve hükümet de çok iyi bilir. Zaten tecridin nedeni budur. Öyleyse bu rehin alma, siyaseti boğma ve savaşı dayatma zihniyetine teslim olmamak gerekir.

    “LEYLA’NIN ÇAĞRISINA SES VERME ZAMANI”

    Son olarak denilebilir ki, neden Öcalan, neden başkası değil? Onlara şunu söyleyin: Barış kurucu liderlikler, tarihsel süreç içerisinde gelişir ve olgunlaşırlar, yapay değildirler. Halkta ve siyasette, uluslararası güç dengelerinde sonuç alıcı karşılıkları vardır. Bu gerçekleri ne göz ardı edebilir ne de değiştirebilirsiniz. Böylesi liderliklerin alternatifini yaratmaya çalışmak da nafile bir çabadır. Ağrı Dağı’nın yanında yeni bir Ağrı Dağı yapılması için TOKİ’ye ihale vermeye benzer. Kaldı ki Sayın Öcalan, 93’ten beri ortaya koyduğu barış arayışları nedeniyle oldukça birikimli, deneyimli ve samimidir. Bütün mesele, ön yargıların yıkılarak aklın devreye girmesiyle ilgilidir. Bizler, yani HDP, HDK, DTK, DBP gibi siyasi oluşumlar ise barışın inşasında rol alabiliriz. Barışın kurucu liderliği ise başka bir şeydir. Bu nedenle Öcalan’sız olmaz, nokta.

    Sayın Leyla Güven barışın inşasında rol alıyor, çabalıyor. Şimdi her türlü kısır tartışmayı bir tarafa bırakarak bu son derece insani, hukuki, ahlaki, meşru talebin karşılanması için görevlerimize yüklenme zamanıdır. Leyla’nın çağrısına ses verme zamanıdır.    (HABER MERKEZİ)

  • MSD: Şam’la müzakereler ve şiddetin sona ermesi üzerine anlaştık

    MSD: Şam’la müzakereler ve şiddetin sona ermesi üzerine anlaştık

    Kuzey Suriye ve Rojava’nın kontrolünü sağlayan Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) siyasi kanadı Demokratik Suriye Meclisi (MSD), Şam yönetimiyle müzakerelerin ilerletilmesi ve şiddetin sona ermesi konusunda anlaştıklarını açıkladı.

    MSD’nin konuya ilişkin açıklamasında, Suriye hükümeti ile Şam’da gerçekleştirilen görüşmede iki taraf arasında diyalog ve müzakerelerin geliştirilmesi amacıyla her alanda ortak komiteler oluşturulmasının kararlaştırıldığı belirtildi.

    Demokratik Suriye Meclisi (MSD), 26 Temmuz’da Suriye hükümeti ile Şam’da yapılan görüşmeye ilişkin yazılı açıklama yaptı. MSD, görüşmenin Suriye krizinin ve tüm sorunların her açıdan çözümü için geniş diyalogların başlamasının temelini oluşturmayı amaçladığını ifade etti.

    TÜM ALANLARDA KOMİTE 

    MSD açıklaması şu şekilde:

    “Suriye hükümetinin talebi üzerine Demokratik Suriye Meclisi ve Suriye hükümeti heyetleri arasında 26. 07. 2018 tarihinde Şam’da görüşme gerçekleşmiştir. Görüşmenin amacı Suriye krizinin ve tüm sorunların her açıdan çözümü için geniş diyalogların başlamasının temelinin oluşturulmasıdır.

    Bu görüşmeden önce Tabka kentinde her iki taraftan yerel komiteler arasında görüşme gerçekleşmiş ve bu görüşmelerde hizmet alanında tartışmalar yürütülmüştür.

    Toplantı sonucunda diyalog ve müzakerelerin geliştirilmesi, Suriye halkı ve toplumunu tehlikeye atan şiddet ve savaşın sona ermesinin sağlanması, merkezi olmayan ve demokratik bir Suriye için yol haritasının oluşturulması amacıyla tüm alanlarda komiteler oluşturulması kararlaştırılmıştır.”

    Cuma günü Şam’a giderek Suriye yönetimiyle görüşmelere başlayan MSD yetkililerinin açıklaması sonrası gözler Şam yönetimine çevrildi. Konuyla ilgili Şam’dan henüz bir resmi açıklama yapılmadı.

    ÖNCEKİ GÜN SURİYE HÜKÜMETİ İLE GÖRÜŞME

    Demokratik Suriye Meclisi, Suriye Gelecek Partisi ve Kuzey Suriye’den farklı siyasal eğilimlere sahip şahsiyetlerden oluşan heyet önceki gün Suriye hükümeti ile görüşmelerde bulunmak üzere Şam’a gitmişti.

    Delegasyona, Demokratik Suriye Meclisi (MSD) Eş Başkanı İlham Ahmed ile Suriye Gelecek Partisi Genel Başkanı İbrahim El-Kaftan başkanlık ediyordu.

    Heyette yer alan Riad Darar, Reuters’a yaptığı açıklamada, görüşmelerin güvenlik konularının yanı sıra siyasi konuları kapsayacak şekilde genişleyebileceğini söylemişti. Darar, AFP’ye yaptığı açıklamada ise görüşmelerin hükümetin daveti üzerine gerçekleştiğini vurgulayarak, “Suriye’nin kuzeyine yönelik bir anlaşma için çalışıyoruz” demişti.

     

  • Suriye yönetimi ile görüşen heyet Rojava’ya döndü

    Suriye yönetimi ile görüşen heyet Rojava’ya döndü

    Önceki gün Suriye yönetimi ile temaslarda bulunan Kuzey Suriye Heyetinin temaslarıyla ilgili bugün resmi bir açıklama yapılması bekleniyor.

    Suriye hükümeti ile görüşen Kuzey Suriye heyeti dün akşam görüşmelerini tamamlayıp Rojava’nın Kamışlo kentine geri döndü.

    Heyetin temaslarıyla ilgili açıklamanın bugün yapılması bekleniyor.

    Demokratik Suriye Meclisi, Suriye Gelecek Partisi ve Kuzey Suriye’den farklı siyasal eğilimlere sahip şahsiyetlerden oluşan heyet önceki gün Suriye hükümeti ile görüşmelerde bulunmak üzere Şam’a gitmişti.

    Delegasyona, Demokratik Suriye Meclisi (MSD) Eş Başkanı İlham Ahmed ile Suriye Gelecek Partisi Genel Başkanı İbrahim El-Kaftan başkanlık ediyordu.

    Heyette yer alan Riad Darar, Reuters’a yaptığı açıklamada, görüşmelerin güvenlik konularının yanı sıra siyasi konuları kapsayacak şekilde genişleyebileceğini söylemişti. Darar, AFP’ye yaptığı açıklamada ise görüşmelerin hükümetin daveti üzerine gerçekleştiğini vurgulayarak, “Suriye’nin kuzeyine yönelik bir anlaşma için çalışıyoruz” demişti.

  • ‘Afrin operasyonu ile ikinci bir Sünni Arap kemeri oluşturulmaya çalışılıyor’-VİDEO

    ‘Afrin operasyonu ile ikinci bir Sünni Arap kemeri oluşturulmaya çalışılıyor’-VİDEO

    PİRHA- Araştırmacı-Yazar Mehmet Bayrak Afrin operasyonuna yönelik, “Bugün Türkiye’de 4 milyona yakın göçmen var deniyor. Bunların büyük çoğunluğu Sünni Araplardan oluşuyor. Buraya mülteci olarak gelen Sünni Arapların yerleştirildiği bölgeye dikkat edelim. Urfa, Maraş, Malatya hattına doğru bir yerleştirme yapıyor. Terolar bunun bir uzantısıdır” dedi. Bayrak, mevcut yönetimin İç Toroslar hattında bir Arap kemeri, Kuzey Suriye hattında bir Sünni Arap kemeri oluşturmaya çalıştığını söyledi.  

    Yazar Mehmet Bayrak, Kürt ve Alevi tarihi üzerine araştırmaları ile tanınıyor. Konuyla ilgili bir çok kitabı mevcut. Özellikle İç Toroslar’da Alevi-Kürt Aşiretler kitabı bölgeyi tanımak açısından önemli bir eser. Konu Rojava, özelde Afrin olunca bölgenin demografik yapısı hakkında başvurulacak kaynaklardan biri de Mehmet Bayrak. Uzun bir dönem birlikte program da yaptığımız Araştırmacı-Yazar Mehmet Bayrak ile Afrin’in demografik yapısı ve göçertilme politikalarını konuştuk.

    Bayrak, Afrin’in yapısını anlamak için bir bütünen Kürt coğrafyasını incelemek gerektiğini düşünüyor ve açıklıyor:

    “Kürdistan dediğimiz coğrafya esas itibarı ile 7 ana bölgeden oluşuyor. 7 Ana bölgenin 5’i doğrudan Kürdistan ana kıtası üzerinde Kuzey, Batı, Doğu, Güney ve Sentral Kürdistan. Bir de Albruz dağları ve Horasan Kürt yerleşim yeridir. 7. Bölge de Orta Anadolu Kürt yerleşkesidir. Bugün üzerinde durduğumuz ve gündemde olan Afrin’i de içinde barındıran Güneybatı Kürdistan ya da Rojava dediğimiz bölge Kürdistan ana kıtasının bir parçasıdır. Tarihten bu yana böyledir. Binlerce yıllık tarihi olan bir Kürt yerleşkesidir. Buranın Kuzey parçasından ayrılması da sanıldığı kadar eski değil, Lozan ile birlikte ortaya çıkan bir durumdur. 1923’de bağıtlanan Lozan antlaşması ile Kürdistan 4’e bölündü. Tabiri caizse Lozan’ın bedeli Kürtlere ödetildi. Çünkü daha önce Osmanlı ve Safevi’ye bağlı Kürt toplumu olmak üzere iki parça halindeyken 4’e bölündü. Nitekim gerek Kuzey, gerek Güneybatı, gerekse Güney Kürdistan bölgeleri, Orta Anadolu Kürt yerleşkesi ve Sentral Kürdistan Osmanlı toprakları içerisindeydi. Bunun dışında sadece Doğu Kürdistan, Albruz Dağları ve Horasan Kürt yerleşkesi İran sınırları içerisindeydi. Bunlar ne zaman bölündü: Esas itibarı ile resmi dağıtılması 1923 Lozan ile oldu. Güney ve Güneybatı Kürdistan son Osmanlı Meclisi Mebusan’nında ve Ankara’daki ilk mecliste kabul edilen Misak-ı Milli sınırları Türklerle Kürtlerin yaşadığı coğrafyayı kapsıyordu. Doğu Kürdistan’ı bunun dışında bırakarak söylüyorum. Kürtlerin bir bölümü bağımsızlık istese de , önemli bir kısmı Türklerle birlikte eşit olarak yaşamayı istiyorlardı.”

    “KÜRTDAĞI KÜRTLERİ ATLARINA ATLAYIP ANKARA’YA GELİYORLAR”

    Bayrak, Afrin coğrafyasının içinde barındırdığı Kürtdağı Kürtlerinin Hakimiyet-i Milliye matbaasında bastırdıkları ve Kürtdağı Mutelebatı adı verilen talepler metninin tarihine vurgu yapıyor. Bu metni bilmeden Rojava tarihinin anlaşılamayacağına dikkat çekiyor ve şöyle açıklıyor:

    “Daha Lozan’a gitmeden önce Ankara’daki hükümetin gerek İngilizlerle, gerek Fransızlarla 1921-1922 yıllarında gizli anlaşmalar yaparak Güney ve Güneybatı Kürdistanı, yani Rojava’yı el altından İngiltere ve Fransa’ya peşkeş çektikleri ortaya çıktı. Bunu haber alan dönemin Kürtdağı Kürtleri ki bugün Afrin o coğrafyaya düşüyor zaten, Çiyayi Kurden denen bölgenin Kürtleri kendi aşiret liderleri öncülüğünde atlarına atlayıp Ankara’ya geliyorlar. Ankara’da Hakimiyet-i Milliye matbaasında bir broşür basıyorlar. Bu broşür Kürt Dağlıların Mutalebatı adını taşıyor. Bu broşürü bilmeden bugünkü Rojava olayını anlamak mümkün değil. Bu muhtıra mektup, bir talepler dilekçesidir. Burada Kürtdağı Kürtleri, Mustafa Kemal Anadolu’ya çıkmadan önce antiemperyalist, antiişgalci bir tutumla Güneybatı’da Fransızlara karşı, güneyde İngilizlere karşı nasıl hareket ettiklerini ve direnişe geçtiklerini anlatıyor. Adeta savaş güncesi tarzında veriyor. Daha Samsun üstü Anadolu’ya çıkılmadan önce, Ankara’da Hakimiyet-i Milliye matbaasında basılarak tüm milletvekillerine dağıtılan bir istekler dilekçesidir.

    “VERİLEN SÖZLERİN TUTULMAMASINA İTİRAZ EDİYORLAR”

    Demin söylediğim etkenlere, Fransızlara ve İngilizlere karşı direndik diyor. Nitekim bu direnişin yoğunlaştığı coğrafyalar, bugün dikkat edin Kahramanmaraş, Gaziantep, Şanlıurfa adı ile anılıyor. Bu ünvanlar oradan geliyor. Bunların tümü Rojava’ya sınır olan Serxet’te kalan vilayetlerdir. Binxet (tren hattının altı) Rojava’ya, Serxet (tren hattının üstü) ise bu vilayetlere tekabül ediyor.

    Antep bölgesinden gelen araştırmacılar, Cahit Tanyol mesela, deniliyor ki antiemperyalist bir yöneliş ile Fransızlara karşı mücadele eden 18 çeteden 14’ü Kürt çetesiydi. “Biz 1918’de başladık” diyorlar, “Siz 1919 ortalarında ortaya çıktınız” diyorlar. “Şimdi haber alıyoruz ki siz bizi şehir şehir, belde belde, köy köy, aşiret aşiret, ev ev ikiye bölmüşsünüz. Verilen sözler bunlar mıydı” diye itiraz ediyorlar. “Eğer bu sorun düzeltilmezse bu coğrafya da onulmaz yaralar açılır” diyorlar. Olayın püf noktası şu: Adeta bugün olabilecekleri o tarihlerde gösteriyor Kürtler. Mutlaka Misakkı Milli’ye uyulmalı, Kürt coğrafyası Kuzey parçasına eklemlenmiş olarak kalmalı. Yoksa bir sürü olumsuzluklar çıkar deniyor.Her tarafta benzer sorunlar yaşanıyor.”

    “İÇ TOROS KÜRTLERİ VE ROJAVA KÜRTLERİ ARASINDA SİYASİ, KÜLTÜREL BİR BİRLİKTELİK VARDI”

    Son dönemlerde konuşulan en önemli konulardan biri de Afrin ve çevresinin demografik yapısı. Nüfusun ne kadarının Arap, ne kadarının Kürt olduğuna dair kesin bilgi yok, zira asimilasyon ve göçertilme politikaları neticesinde demografik yapı hakkında net bir şey söylemenin mümkün olmadığını belirtiyor Bayrak. Oradaki göç ve göçertilme dengesini de şöyle anlatıyor:

    “1922’deki anlaşma çerçevesinde gizlice satılan Rojava Kürtleri, 1923 Lozan Antlaşması ile resmen bölünmüş oldu. Unutmayalım ki bizim de içinden geldiğimiz İç Toroslar bölgesinin Maraş, Antep, Urfa, Antakya, Hatay tümüyle Halep’e bağlıydı. Bütün nüfus ilişkileri, ticari, kültürel ilişkileri bölgeyle bağlantılıydı. Rojava Kürtleri ile Serxet’te kalan Kürtler yoğunlukla Alevi, Sünni, Ezidi Kürtler arasında doğal bir birliktelik vardı. Böyle olduğu içindir ki bu iki parçayı birbirinden ayırmak mümkün değil. Aynen hattın kuzeyindekiler gibi, Rojava Kürtlerinin büyük bölümü Ezidi, bir bölümü Alevi Kürttü. Sonradan müslümanlaşan unsurlar var, fakat Müslümanlar o hatta daha azınlıktaydı. Bu kuzeydeki Kürt yapılanmasının bir uzantısıydı. Mardin Ezidi yoğunluklu mesela, keza Urfa, Maraş bölgesi Alevi Kürt yoğunluklu. İç Toros bölgesindeki Kürtlerle, Rojava Kürtleri arasında tarihsel bir demografik, beşeri, siyasi, kültürel birliktelik vardı.

    “İÇ TOROS’TAKİ BAZI AŞİRETLER SURİYE’YE YERLEŞTİRİLİYOR”

    Sonradan göç hareketleri de olmuş. Bir bölümü 19. Yy’ın ortalarında Osmanlı’nın göçebe ya da yarı göçebe aşiretleri iskanı sürecinde gerçekleşmiş. Bunlar sonraki gidişler. Diyelimki İç Toroslar’da göçebe ya da yarı göçebe aşiretler (Bunlar sadece Kürt Alevi aşiretler de değil, Sünni Türk aşiretlerde var. Cerit aşireti, Tecirli aşireti gibi)  Osmanlı Alman müşavir subayların önermesine uyularak yerleşik hayata geçiriliyor. Fakat kendi topraklarında bırakılmıyor, doğrudan Suriye’ye gönderiliyorlar. Osmanlı yönetimi Suriye’yi kendi doğal yerleşim yeri yapmak istiyor. Dolayısıyla bu aşiretler oraya iskan edildiklerinde, (hatta Maraş bölgesinden giden Kılıçlı aşireti var) oradaki sürgün aşiretlerle iletişime geçmek için Türkçe öğreniyorlar ve kendi dillerini unutuyorlar. Bunların bir bölümü topraklarına geri döndü. Osmanlı gösterilen yerde iskan edilmek şartıyla serbest bıraktı. 1925 Hareketi ardından, Ağrı Zilan, ardından Dersim Tertelesi gibi etkenlerle kendi topraklarından ayrılmak zorunda kalan unsurlar var o bölgeye giden.”

    “BÖLGEDEKİ TEMEL ALEVİ OCAKLARINDAN BİRİ LASKİYE’DEDİR”

    Yazar Mehmet Bayrak, bölgede önemli ölçüde Ezidi Kürt varlığından bahsediyor ve Alevi Kürtlerin de bölgede yine önemli bir nüfusu olduğuna dikkat çekiyor. Bu nüfusun büyük bir bölümünün asimile edildiğini, ya da kendilerini korumak adına gizlendiğinin altını çiziyor. Bölgede demokratik bir yaşamın hayata geçmesi halinde baskı altında kalan toplumların kendi kimlikleri ile ortaya çıkacaklarına vurgu yaparak şöyle devam ediyor:

    “Atatürk’ün etnopolitika uzmanı Prof. Hasan Reşit Tankut en temel Alevi Ocaklarını anlatırken birinin de Rojava ve Laskiye bölgesinde olduğunu söylüyor. Üryan Hızır Ocağı bu ocaklardan bir tanesidir. Bu coğrafyadaki temel Alevi Ocaklarından biridir Laskiye. Oradaki ocak çevredeki Alevilere de hitap eden büyük bir ocaktı. Aleviler, Sünni egemenlik içerisinde ya ona benzeşiyor ya da kimliğini kamufle etmek zorunda kalıyor. Nitekim katliamlara maruz kalan Ezidiler de Müslüman görünüyorlar. Onların durumu Alevilerden daha kötüydü. Demokratik bir ortam olduğunda ancak bu unsurlar kendi kimlikleri ile ortaya çıkıyor. Orada bu komünal özerk yaşam hayat bulursa o zaman insanlar gerçek kimlikleri ile ortaya çıkacak. Şimdi Türk ideologlarının Afrin’in yüzde 35’inin Kürt olduğunu söylemelerinin hiç bir kıymeti harbiyesi yok. Kesin bir sayım yapılabilmiş değil. Arap yönetiminde, Baas ırkçılığı döneminde de Kürtler arasında göçertmeler yaşandı. Dolayısıyla bu bizi yanıltmamalı. Demokratik bir ortamda gerçek demografik yapı ortaya çıkabilir. Halk arasındaki adı Çiyayi Kurdan olan yerleşim yerini bile Türk dağı diye sundular. Aynen Antep’in içindeki Kürt isimlerini Türk yapmaları gibi mesela.

    EZİDİ HATTI…

    Özellikle diğer dinlerin etkisinde kalmayan coğrafyada Serxet Binxet olarak nitelendirdiğimiz Kafkasya bölgesi, Gürcistan’tan Ermenistan’a, oradan Azarbeycan’a, oradan Türkiye İran sınır hattından Şengal’e kadar olan coğrafyadan, oradan da Güneybatı yönünden Akdeniz istikametine kadar yaşayan Kürtlerin büyük çoğunluğu yüzyıl önceye kadar Ezidiydi. Bunu bilmek için kahin olmaya da gerek yok, bunu kitabımda da işledim. Bu toplulukların büyük çoğunluğu şimdi Müslüman görünüyor. Afrin bölgesi, Kobane bölgesi de dahil bu söylediklerime.”

    KOCO AĞA’NIN TARİHİ…

    Afrin denince Elbistanlı Koco Ağa’ya değinmeden olmaz. Zira Hatay Kırıkhan’a yerleşen Koco Ağa’nın tarihi o bölgenin göçertilme politikasının da bir parçası aynı zamanda. Nuri Dersimi’yi de saklayan kollayan Koco Ağa’nın o dönemdeki duruşunu da şöyle anlatıyor Bayrak:

    “Afrin denince ilk akla gelen isimlerden biri Nuri Dersimi’dir. Onun Hatıratım kitabını ilk kez yayınlayan bir yazar olarak bende çok şey öğrendim. Nuri Dersim’in iki kitabı var: 1952 Halep basımlı  Kürdistan Tarihinde Dersim, bir tanesi de Hatıratım’dır. Ben Hatıratım kitabını sadeleştirerek, fotoğraf ekleyerek tekrar yayınladım. Afrin’in, Antakya’nın yakın tarihi konusunda yakın bilgiler edindim.

    Bugün Antakya olarak nitelendirdiğimiz bölge İç Toroslar’ın bir uzantısıdır. 1923 Lozan’ı ile sınırlar belirlendikten sonra diğer yerleşim yerleri iskanı belli oldu, fakat Antakya 1938’e kadar muallakta kaldı. Bu konuda önemli bilgileri Nuri Dersimi vermiştir. Aynı zamanda Dersim Soykırımı sırasında Suriye’yi geçtikten sonra Xoybun’un koruma amaçlı Nuri Dersimi’yi götürüp teslim ettiği Koco amca var. O tarihte Hatay Kırıkhan bölgesinde çok önemli bir şahsiyet. Kendisi Elbistanlı. Orada çok saygın bir yer ediniyorlar. Odun kömürü üretimi yapıyorlar. Bu odun kömürünü Fransız mandasına da satıyorlar. Öylesine saygınlık kazanıyor ki, Fransız müsteşarı da Koco amcayı ve çevresini kendi tarafına çekmeye çalışıyor, Ankara’daki yönetimi de çekmeye çalışıyor. Orası muallakta olduğu için bir oy sayımı veya referanduma gidildiğinde toplumda etkin insanlar oldukları için yanına çekmeye çalışıyorlar. Bölge ile ilgili önemli bilgiler veren Nuri Dersimi çarpıcı anekdotlar da anlatıyor. Nuri Dersim’i gittikten sonra Kürt Özgürlük Örgütü gidiyor onu Koco amcaya teslim ediyor. Koco amcanın iki oğlu (Dr. Koco, Avukat Sıtkı Elbistan, sonradan Elbistan soyadını aldılar, 1959’taki 49 Hareketi’nin içinde yer alan Kürt aydınlarıdır)  ve Koco amca koruyor Nuri Dersimi’yi.

    “KOCO AĞA NURİ DERSİMİ’NİN HAYATINI KURTARIYOR”

    Fakat Türk devleti boş durmuyor. Mit Bölge Başkanı çeşitli suçlar işlemiş iki kardeşi Nuri Dersimi’yi Koco amcanın Hatay Kırıkhan’daki evindeyken öldürmekle görevlendiriyor. O tarihte Mit Bölge Başkanı bunlara 500 bin lira da rüşvet öneriyor. Fakat durumu anlayan Nuri Dersimi ile Koco amca bunlarla tartışıyor, Koco amca bunları evden kovuyor, böylece Nuri Dersim’in hayatı kurtuluyor.
    Öyle iddia edildiği gibi büyük mücadele ile alınmadı Hatay. Fransızlar alacağını alıyor bir bakıma bağışlıyorlar Hatay bölgesini.

    Koco amcanın bu bölgeden götürdüğü, Alevi Kürtlerle, Afrin bölgesindeki Kürtlerle nasıl bir yakınlaşma olduğu anlatılıyor kitapta. Bu bloku bölmek için çekilen hatta Demokrat Parti döneminde mayınlama yapıldı. Bundan önceki dönemde geçişler daha kolaydı. Sürü ihracı, ihtiyaçlar, kumaş gibi alışveriş ilişkisi vardı. 1950’li yıllarda oraya mayın döşenmesi ile birlikte ciddi kopuş yaşanmaya başladı. Devletin de istediği buydu zaten.

    Nuri Dersimi 1973’te vefat ettiğinde Afrin’in bir köyüne gömüldü.

    Bir bütün olarak Rojava, Afrin ile kuzey bölgesinde kalan Kürtler arasında çok yakın bir ilişki var.”

    KIRIKHAN’DA ALEVİ KATLİAMI VE AFRİN’E GÖÇLER…

    Yine 1971 yılında vuku bulan Kırıkhan Olayı da bölgenin tarihini anlamak açısından önemli. Yazar Mehmet Bayrak, Kırıkhan’da yapılmak istenen Alevi katliamını da özetle şöyle aktarıyor:

    “Antakya’nın o bölgesinde çok önemli bir Alevi Kürt nüfusu var.
    1971’de Kırıkhan’da bir Alevi katliamı yaşandı. Yine bu Elbistan bölgesinden giden Koco amcanın katipliğini yapan Mehmetali Göçmen diye bir şahsın çocukları o dönemde bir gazete çıkarıyorlar Kırıkhan’da. Bu devletin işine gelmiyor. Gazeteyi basıyorlar, yakıyorlar, daha sonra Alevi evlerine dağılıyorlar. Alevi katliamı öyle gerçekleşiyor. Elbistan ya da Afrin bölgesinden oraya yerleşen büyük bir Alevi Kürt varlığı var. Onlara dönük yapılıyor. Sınırlar netleşince bir bölümü kalıyor. Bir bölümü tekrar eski topraklarına geçiyor.”

    “AFRİN OPERASYONU İLE İKİNCİ BİR SÜNNİ ARAP KEMERİ OLUŞTURMAK İSTENİYOR”

    Devam eden Afrin operasyonuna tepkiler devam ediyor. TSK orada IŞİD’e karşı da mücadele ettiğini belirtiyor, fakat buna yönelik bir emare henüz ne görüntülendi ne de yansıdı. Afrin operasyonuna yönelik düşünlerini ise Bayrak şöyle açıklıyor:

    “Kendi sınırları dışında kalan Kürtlerin önünü kesmek amacıyla yapılan saldırıları onaylamak mümkün değil. Kürtlerin en büyük talihsizliği sırtını dayayacak bir yerin olmamasıdır. Kendi iradeleri dışında dörde bölündü diyoruz ya: Sırtını Türkiye’ye dayasa Kürt sorunu var, İran’ın, Irak’ın, Suriye’nin Kürt sorunu var. 1925’ten itibaren bu devletler arasında zımni ve daha sonra açık bir ittifak yapıldı.

    Fransa, Suriye topraklarından geçen demiryollarını Türkiye’ye açarak, askeri sevkiyat yapılmasını sağladı. Demiryolları Suriye toprakları içinde geçtiği halde, orası Fransa sömürgesi olduğu halde, Fransa Türkiye’ye açtı demiryollarını. Kürtleri kuşattılar. 1925’teki hareketi bastırmak için Türk devleti 16 filoluk bir uçak kullandı ilk defa. Bir görüşe göre Almanya, diğer görüşe göre İngiltere’den alınan zehirli gaz atmak suretiyle 15.500 civarında Kürt katledildi. Türkiye nüfusu o zaman 12 milyondu. Fransa İngiltere gibi ülkelerle ittifakı olduğu gibi daha sonraki süreçlerde Sadabad Paktı, Bağdat Paktı, daha sonra SENTO’ya evrilen ortak bir örgütlenme var. Bir üye Türkiye, İran, Irak, Suriye Kürt sorunu var, Pakistan’ın Pencap sorunu var. Hami devletler kim Amerika ve İngiltere. Dolayısıyla Türkiye İran rejimini sevmez, Irak’taki Şii yönetimi sevmez, Saddam ile ilişkileri daha iyiydi. Yine Suriye’deki Baas yönetimiyle sıkı fıkıydı. Orada Sünni Arap devleti kurmak istediği için ilişkiler de bozuldu. ABD’de yeşil ışık yakmadı. Türkiye dışa düştü. Oradan toplu göçleri de özendirdi. Bugün 4 milyona yakın göçmen var deniyor. Bunların büyük çoğunluğu Sünni Araplardan oluşuyor. Buraya mülteci olarak gelen Sünni Arapların yerleştirildiği bölgeye dikkat edelim. Urfa, Maraş, Malatya hattına doğru bir yerleştirme yapıyor. Terrolar bunun bir uzantısıdır. Mevcut yönetim İç Toroslar hattında bir Arap kemeri oluşturmaya çalışıyor. Kuzey Suriye hattında bir Arap kemeri oluşturmaya çalışıyor. Halkları bertaraf ederek buraya yerleşmiş olan Sünni Arapları oraya yerleştirerek ikinci bir Sünni Arap kemeri oluşturmaya çalışıyor.
    Bu kabul edilebilir bir olay değildir. Yeni kurulan toplumsal düzen rahatsız ediyor.”

    Elif SONZAMANCI/BONN

  • Ekolojik temelli bir kadın köyü: Jinwar

    Ekolojik temelli bir kadın köyü: Jinwar

    HABER MERKEZİ – Rojava’nın Cizîr Kantonuna bağlı Dirbesiyê yakınlarında ekolojik temelli bir kadın köyünün inşasına başlandı. İnşada yer alan Komite üyesi Rumet “Özgür yaşam alanlarına ihtiyacı olan kadın sayısı binleri hatta milyonları buluyor. Bu modelle aslında şehir yaşam kültürüne karşı doğal ekolojik yaşam kültürünü geliştirmek ve var olanı canlandırmak istiyoruz. Hedefimiz çok büyük, sadece bir köy değil birçok köy inşa etmeyi hedefliyoruz.” ifadelerini kullanıyor.

    Rojava’nın Cizîr Kantonuna bağlı Dirbesiyê yakınlarında ekolojik temelli bir kadın köyünün inşasına başlandı. Gazeteci Sozdar Dersim, Jinwar adını alan köy projesinin içeriğini, yaratmak istediği rol modelini, ekonomik, sosyal, siyasi örgütlenme biçimini, zihinlerde oluşan kaygıları ve inşada gelinen aşamayı İnşa Komitesi Üyesi Rûmet Heval’e sordu. Heval, projeyi sadece Jinwar’la sınırlandırmak istemediklerini, her yerde kadına dayalı yaşam biçimini kendi kökleri üzerinde yeniden canlandırmak istediklerini söyledi.

    Öncelikle bu projenin içeriğini, nasıl bir tartışmadan yola çıkarak bu projeyi oluşturduğunuzu anlatabilir misiniz?

    Bilindiği gibi Rojava devriminin kalıcılaşması ve kadın-toplum-yaşamın iyileştirilmesi ve her türlü devletçi, iktidarcı, baskıcı zihniyetten arındırılması için çok çaba sarf edildi ve edilmeye devam ediyor. Savaşı yaşamış, zulme uğramış, katliamlarla yüz yüze kalmış halkların, kadınların yaralarını sarmak, tekrar yaşamla buluşturmak için kültürel devrime ihtiyaç var.

    Alanımızın kültürel tarihine bakıldığında kadına dair alanlar, köyler, farklı oluşumların günümüze kadar canlılığını koruduğunu görüyoruz. Bu canlı tarihi tekrar kökleri üzerinde inşa etmenin onurunu ve özgür yaşam alanlarına ihtiyacı olan kadınlara destek olmanın heyecanını yaşıyoruz.

    Acil ihtiyaçlar üzerinden özgür kadın köyünün inşa çalışmalarına başlandı. Bu aciliyet kadın kırımına dur demenin cevabı oluyor. Kadınların her türlü baskı, öldürülme, dövülme, kovulma, satılma gibi insanlık dışı uygulamalarla karşı karşıya kaldığını biliyoruz. Bu bilinçle alanımızda kadınların kendi yaşam alternatiflerini oluşturma ve nasıl yaşamalı sorusunu kendilerinin cevap verebileceği yaşam seçeneklerini projelendirme girişiminde bulunduk. Projemizin yansıması ile her alandan kadın seslerini duymaya başladık. Kendi projeleri ile katılmak isteyen, günlük emeği ile destek olmak isteyen, düşünceleri ile dayanışmada bulunmak isteyen kadın şahsiyetleri ve kurumlar oldu.

    Bu düşüncenin ilk nüveleri nerede gelişti sorusuyla çokça karşılaşıyoruz.  İki metreyi bulan karlı bir havada 24 kadın arkadaş oturup ekolojik bir kadın köyü üzerine tartışmalar geliştirdik. Bu tartışma ile yürekler ısındı, zihinler açıldı, gönüller birleşti. Bu tartışma Rojava’da kadınların gündemine girdiği andan itibaren destek buldu. Rojava’da ve dünyanın değişik kentlerinde projemizi anlatmaya başlarken gördük ki aslında aynı süreçlerde farklı alanlarda da kadınlar, kadın köyleri, kadın alanları üzerinde tartışıp proje geliştirmiş. Çok doğal bir dayanışma ağı gelişti. Her kadının hayalinde olan bir ütopyayı sadece dillendirmek yeterli oldu. Mevcut koşulların elverişliliğini gözden geçirerek projeye başlandı. Projeye gönül veren kadınlardan bir hazırlık komitesi oluşturuldu.

    Hangi kurumlar bu çalışma içinde aktif olarak yer alıyor?

    Proje için Mala Jin, Rojava Özgür Kadın Vakfı, Jineoloji Komitesi, Şehit Aile Kurumu, Kongra Star ve Dîplomasiya Rojava ortaklaştı, somut planlamalar çıkardı. Kerpiç yapımından kullanılacak toprak ve samana kadar, dikilecek fidanlardan, çocukların eğitimine kadar her konuda tartışmalar geliştirildi. Komünal yaşamın ortak zihniyeti bu temelde belirlenmiş oldu.

    Çalışma hem heyecan verdi, hem çok fazla kesimi kapsadı, kapsamaya da devam ediyor. Belediye, ziraat, ekonomi ve belirlenen kurumlarla yaklaşık 17 toplantı serisinden sonra projenin somutlaşmasına geçildi. Her dilden ve farklı alandan mühendis arkadaşlarla tartışıldı. Resmen proje yarışması yapıldı. 7 mühendisin proje çalışmaları gözden geçirilip ortaklaştırıldı. Bu aşamaya kadar hiç kimsenin ve hiçbir kurumun mali istemi olmadı. Projenin başlangıcından itibaren para diye bir gündem olmadı. Belki de böylesi bir gündem olmadığı için toplumun, kadınların yüreğinde yer buldu, aydınlık bir geleceğin projesi olarak görüldü. Projenin netleşmesi ve genel detaylarda ortaklaşmanın ardından hızla pratik uygulama aşamasına geçildi.

    Bu projeyle bir rol model mi yaratmak istiyorsunuz? 

    Tabii ki… Kadının yaşam-doğa ile bağını güçlendirmeyi amaçlayan bu proje, mevcut aşamada sadece 50 ev inşa etmeyi hedefliyor. Ancak biliyoruz ki özgür yaşam alanlarına ihtiyacı olan kadın sayısı binleri hatta milyonları buluyor. Bu modelle aslında şehir yaşam kültürüne karşı doğal ekolojik yaşam kültürünü geliştirmek ve var olanı canlandırmak istiyoruz. Betonarme ve katlı binalara karşı yaşanılabilir havadar, doğal evler yapmak istiyoruz. Her türlü hormonal üretime karşı kadın eli ve emeği ile tarım ve hayvancılık yapmak istiyoruz. Bu temelde şehir kültürünü ve yaşam tarzını aşmak istiyoruz. Hedefimiz çok büyük, sadece bir köy değil birçok köy inşa etmeyi hedefliyoruz.

    Köyde yaşayacak kadınları nasıl belirlediniz yahut belirleyeceksiniz? Yani sadece savaş ve erkek şiddetinin mağdurları mı bu köyde yaşayacak? Buna ihtiyaç duyan başka kadınlar var mı? Önceliklerinizi neye göre belirliyorsunuz?

    Köyde yaşayacak kadınlar kendi yaşamı, çocukları, ekonomisi, ekolojisi, doğası, sağlığı ve benzeri birçok konuda söz sahibi olacak. İnşa komitesi olarak Rojava’da bu yaşam alanlarına ihtiyacı olan kadınlar tespit edildi. Şehit eşleri ve çocukları öncelikli olmak üzere kendi projesi ve hayali ile köyde emek vermek isteyenler de tespit edildi. Köy, kolektif yaşam anlayışını sergileyebilecek her kadına açıktır.

    En önemlisi de bu köyde yaşam nasıl örgütlenecek?

    Hazırlıklar tamamlandıktan sonra köyün kendi akademisi de olacak. Kadın bilim akademisi ya da orijinal adı ile jineoloji akademisi olacak. Burada kadınların yaşam deneyimleri ve tecrübeleri anı anına yaşama akıtılacak, ürünü alınacak. Aslında kadınların en fazla ilgi ve merak duyduğu konu budur.

    Akademinin yanısıra bölge kadınlarının bilgeliğinin somutlaştığı doğal tıp merkezi olacak. Çocuk eğitim merkezleri, hayvan barınakları ve üretim, ziraat alanları olacak. Diyebiliriz ki bu yılki hasadımız tüm bölgenin en verimli hasadıydı. Şimdiden ziraate başlandı. Bahçecilik, buradaki kadının uzmanlık alanı. Yani tüm imkanlar mevcut ve kadınca duygular ayakta, inşanın heyecanında.

    Her alanın meclisi, komünü, inşacısı olduğu gibi köyümüzün de meclis komün ve idaresi olacak. Bu oluşumlar sürecine kadar inşa komitesi olarak yaşamı örgütleme ve ilk eğitim çalışmalarını üstlenme temelinde çalışmalarımıza devam edeceğiz. Köyün kendi sözleşmesi, meclisi, komünü tamamlanınca kadınlar kendi haklarında karar alabilecek düzeye gelecektir. Genel anlamda yeniliklere, değişim dönüşüme açık bir yaşam tarzı düşünülüyor. Bu temelde ayrılmak isteyen ya da yerleşmek isteyenler köy sakinlerinin ortak kararı temelinde bu taleplerini karşılayacaktır.

    Ekonomi meselesini biraz daha derinleştirirsek, kadınların burada takas ekonomisini geliştireceklerini söylüyorsunuz. Bu bir hedef mi yoksa şimdiden ekonomik yaşamın temeli buna göre mi düzenlenecek?

    Günümüzün ekonomik sorunları ve çıkmazlar genelde kapitalist zihniyet ve çarkları temelinde değerlendiriliyor. Yaşam, ahlak, kültür, gelenek ve görenekler halkların manevi değerleridir. Ekonomi adına günümüzün kapitalist anlayışı bu manevi değerleri gasp ediyor ve parça parça pazarlıyor. Din, kültür, gelenekler, tarih ve tarihi eserler bile ekonomi adına heba ediliyor. Buna karşı takas denilince bir farklılık gibi algılanıyor, halbuki kadının yaşam anlayışında zaten takas geleneği mevcuttur.

    Bu köyde komünal ekonomi sistemi esas alınacak. Herkese ihtiyacı temelinde gelir sağlanacak ama ortak emek temelinde sisteme kavuşturulacak. Bunun için çok geniş yasa, kural ve yasaklara başvurmadan ihtiyaçlar belirlenir ve üretim paylaşılır. Yani artı ürün fazlasını komünal yaşamın ortak emeği olarak düşünmek daha yararlı olacaktır. Ayrıca şimdi civardan Arap, Kürt kadınlar imece usulüyle yardımımıza geliyor. Birlikte yemek yiyor, birlikte çalışıyor, sohbetler geliştiriyoruz. Birçoğumuz birbirimizin dilini bilmiyor ama ruhumuz ortak.

    Köyümüzün bahçesini birlikte yaptık. Sebzesini civar köylerdeki kadınlarla birlikte değerlendireceğiz, örneğin domates, soğan karşılığında kimin gönlünden ne gelirse bize biber ya da patlıcan verecek. Bu, takas için en basit ve kolay yöntem. Şimdiden girişimlerimiz başladı, devam etmeyi düşünüyoruz.

    Projenin kadınlar için bir yaşam alanı olduğunu düşünenler kadar karşıt bir cephe oluşturacağını, toplumsal bütünlüğü parçalayacağını söyleyenler de karşımıza çıkıyor. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?

    Yaşadığımız çağ itibariyle hiçbir kural, yasa, hüküm kadından yana yapılmamış ve işlememiştir. Mevcut yasalar cinsiyetçi ve devletçi zihniyetin gölgesinde yapılan yasalardır. Bu yasalarda cins özgürlüğü, kadın erkek ortak yaşam anlayışı, ekonomik-ekolojik yaşam anlayışı gibi bir sorun görülmüyor. Çünkü tek cins üzerinden erkek zihniyeti üzerinden geliştirilmiş yasalar ve yaşam tarzları vardır. Mesela bir kadın evlenirken hiç kimsenin aklına o kadının nasıl yaşayacağı, neye gereksinimleri olacağı gelmez. Gelse de tartışılmaz, çünkü erkeğin denetimine girecek olan kadının sorumluluğu erkektedir. Toplum için bu çok kolaycı bir yöntem gibi geliyor, toplumsal yapı buna alıştırılmıştır çünkü. Bu anlamda erkeksiz kadın ve yaşam tarzı gibi gündemler gelişince hemen sorular peşpeşe geliyor, ‘acaba kadınlar kendi kendilerine güç getirebilecek mi, acaba kadınların ekonomik, sosyal, kültürel, siyasi ve benzeri durumları nasıl olacak’ gibi… Fakat biz de biliyoruz ki kadın nerede olursa olsun bu ihtiyacını karşılayabilecek güçte ve bilinçtedir. Bu enerjisini ve potansiyelini açığa çıkarabilecek yaşam alanlarından mahrum bırakılmıştır.

    Erkeğin bu yaşam tarzına nasıl katkısı olacak şeklindeki soru daha yerindedir. Kadın kendisini çocuğunu, toprağını, bilgisini koruduğu ve yaşama aktardığı sürece öz bilinci ve öz savunması daha güçlü olacaktır. Buna inanıyoruz. Diğer kaygıların yersiz olduğunu düşünüyoruz. Ayrıca bağımsız yaşam tercihini ortaya koyan kadınlar, erkek zihniyetinin bu kaygılarına kendileri cevap verecek ve çözüm getirecektir.

    Yine kadının toplumdan izole edilmesi ya da farklı kılınması gibi bazı kaygı ve hassasiyetler de gelişebiliyor. Rojava’da kadın savaşçılar devrimin öncülüğünü yaparken izole olmadı, ayrıcalıklı olmadı. Tam tersine her anlamda kitlesel hizmet temelinde daha sağlam örgütlendirildi. Aynı şekilde Jinwar’a yerleşecek kadınlar da toplumla birlikte toplumun değişim dönüşümünde öncülük yapabilecek düzeye gelebilir. Bu en büyük hedeflerimizden biri. Komünal yaşam zaten bir köyün sınırlarında gelişmez ve bir köye sığdırılamaz. Amacımız ilk adımla birlikte bu çalışmamızı daha da zenginleştirip her alanda yaygınlaştırmaktır.

    Temelleri atılan köyün ne zaman bitirilmesi planlanıyor? Proje şimdi hangi aşamada?

    300 dönümlük arazi üzerine yürüttüğümüz çalışmamız en verimli sürecine girdi, evlerin yapımına başlandı. 21 evin kuruluşu tamamlandı, geriye kalan evlerin yapımı ise sürüyor. 2017 yılı sonuna doğru evlerin tamamlanmasını ve alt yapı çalışmalarının buna göre düzenlenmesini hedefliyoruz.

    Çalışmamız her türlü maddi manevi desteğe açıktır. Bunun için iletişim adresimiz www.jinwar.org’dur.