Etiket: Zeynel kete

  • Zeynel Kete: Aleviliğin geleceği, kutsal coğrafya ile toplumsal hafıza arasındaki bağın güçlendirilmesine bağlıdır!

    Zeynel Kete: Aleviliğin geleceği, kutsal coğrafya ile toplumsal hafıza arasındaki bağın güçlendirilmesine bağlıdır!

    PİRHA-Şıx Çoban Ocağı’ndan Zeynel Kete, Alevi inancında mekanların kutsallığının toplumsallığıyla açıklanabileceğine dikkat çekerek, “Hafızanın taşıyıcı parçaları yok edildiğinde toplumsallıkta parçalanır. Aleviliğin geleceği, kutsal coğrafya ile toplumsal hafıza arasındaki bağın yeniden güçlendirilmesine bağlıdır. Ziyaretgâhların korunması, ocak sisteminin canlandırılması, cemlerin toplumsal işlevlerinin güçlendirilmesi pir ve talibin ikrar tazelemesi ve komünal yaşam değerlerinin yeniden üretilmesi bu nedenle yalnızca kültürel değil, aynı zamanda politik bir görevdir” dedi.

    Alevi toplumu için mekân denilince dağ etekleri, dere boyları, sarp coğrafya parçası, orman içi yerler, kayalıklar, türbeler, dergahlar akla gelir. Mekanlar aynı zamanda Alevi toplumunun tarihsel ve inançsal hafızasını da yarına taşımanın yerleridir. Son 30 yıldır ise Alevilik cemevlerinde yaşatılmaya çalışılıyor. Devletin Alevi inancını ve mekanlarını tanımaması sorunun merkezinde yer alırken, Aleviliğin devlete bağlama girişimleri de mekanlar üzerinden sürdürülüyor.

    DAD Eş Genel Başkanı ve Şıx Çoban Ocağı’ndan Zeynel Kete ile, Alevi inancının ve toplumsallığının içinde ‘mekan’ı konuştuk.

    ALEVİ İNANCINDA GEÇMİŞ VE GELECEK ANDA İKRARLIDIR

    Alevilikte mekansal ortam ile insan ilişkisini nasıl okumak lazım?

    Türkiye’de Alevilik üzerine yürütülen tartışmalar çoğu zaman inanç özgürlüğü, cemevlerinin hukuki statüsü, zorunlu din dersleri veya kimlik siyaseti etrafında şekillenmektedir. Bunlar kuşkusuz önemli başlıklardır. Ama Alevilerin sorunu bu konu başlıklarını da içine alan ama daha kapsamlı bir analize ihtiyaç vardır. Ancak Alevi toplumunun son yüzyılda yaşadığı dönüşümü anlamak için daha derine inmek gerekir. Çünkü Aleviliğin yaşadığı kriz yalnızca bir inanç krizi değildir. Bu aynı zamanda bir mekân krizi, bir hafıza krizi ve bir toplumsallık krizidir.

    Bugün birçok Alevi kurumu genç kuşakların inançtan uzaklaştığını, ziyaret kültürünün zayıfladığını, ocak sisteminin etkisini kaybettiğini ve cemlerin toplumsal işlevlerinin daraldığını tartışmaktadır. Fakat çoğu zaman sonuçlar konuşulurken nedenler yeterince sorgulanmamaktadır. Bu yaşananların tamamı kapitalist modernite sisteminden bağımsız değerlendirilemez.

    Oysa temel soru şudur: Bir inanç sistemi, onu üreten zaman mekânlardan koparıldığında ne olur? Alevi inancında geçmiş ve gelecek anda ikrarlıdır. Günümüzde Aleviliğe ait inançsal hakikat, geçmiş neden anda birleşmiyor. Bir inanç, kültür yada hafıza anda birleşmezse geleceğe taşınır mı? Bir toplumsal hafıza, taşıyıcı coğrafyasından uzaklaştırıldığında nasıl dönüşür? Bir topluluk, kendi kutsal alanlarıyla bağını kaybettiğinde hangi örgütlenme biçimlerine yönelir? Mekandan uzaklaşma ile kültürün aktarımı arasında nasıl bir ilişki vardır? Bu soruların yanıtları bizi doğrudan mekân, hafıza ve iktidar ilişkisine götürmektedir.

    “ALEVİ ZİYARETGAHLARI, OCAK MERKEZLERİ HAFIZANIN MADDİ TAŞIYICILARIDIR”

    Ziyaretgahlar Alevi toplumu için neden önemlidir? Alevi toplumunun kutsal mekanla kurduğu ilişki nedir?

    Fransız düşünür Henri Lefebvre, modern sosyal teorinin en önemli kavramlarından biri olan “mekânın üretimi” yaklaşımını geliştirmiştir. Lefebvre’ye göre mekân nötr değildir. Mekân toplumsal ilişkiler tarafından üretilir. Aynı zamanda toplumsal ilişkileri yeniden üretir. Yani insanlar mekânları yaratırken, mekânlar da insanları ve toplumsal ilişkileri şekillendirir. Mekanın üretimi ile toplumsal ilişkilerin üretimi arasında paralele bir ilişki vardır. Bu perspektiften bakıldığında Alevi ziyaretgâhları olan kutsal mekânlar, yalnızca dini alanlar değildir. Onlar tarih boyunca Alevi toplumsallığının üretildiği alanlardır. Komunalitenin yeniden üretildiği yerleşkelerdir. Bir ziyaretgâhın kutsallığı yalnızca orada bulunan türbeden kaynaklanmaz. Kutsallık toplumsallığı inşa ederse iktidar ilişkisinden uzaklaşır. Asıl kutsallık, yüzyıllar boyunca o mekânda biriken toplumsal ilişkilerden kaynaklanır. Cemler orada yapılmıştır, rızalık orada kurulmuştur, lokmalar orada paylaşılmıştır.

    Ana dili bu mekânlarda yeni kuşaklara aktarılmıştır. Geçmiş ve gelecek bu mekânlarda ikrarlaşmıştır. Bu mekânlarda yeni kuşak ile eski kuşak bir aradadır. Topluma ait bütün değerler bu mekânlarda yeni kuşaklara aktarılır. Dış baskılara karşı bu mekanlar öz savunma mekanlarıdır. Kültürel ve toplumsal direniş bu mekânlarda inşa edilir. Dersim katliamı öncesi Sey Rıza kendisine ikrar veren ocak evlatları ve aşiretlerle Halwori’de bir araya gelip, ikrar verdikleri bilinen bir örnektir. Toplumsal hafıza orada aktarılmıştır. Dolayısıyla ziyaretgâhlar, Alevi toplumunun kendisini yeniden ürettiği mekânsal merkezlerdir. Zaman ve mekan olmadan kültür üretilmez. Bu nedenle bir ziyaretgâhın kaybı , Kutsal mekanın yol edilmesi yalnızca fiziksel bir mekânın kaybı değildir. Kapitalist modernite sisteminin demokratik toplum (Rıza toplumunun) kutsal mekanlarına yönelmesi, Eko-karım politikalarını hayata geçirmesi bu çerçevede değerlendirilmelidir. Bir toplumsal üretim alanının ortadan kaldırılmasıdır. Toplumsallığı, komunalitenin yok edilmesidir.

    Alevi inancında “mekan” sadece bir yer değildir. Halkın görünür, ruhların devriye olduğu mekanlardır. Bu hakikatten dolayı “mekan” mülk olarak kabul edilmez. Toplumsal hafızanın, kolektif hafızanın, tarihsel belleğin görünür olduğu mekanlardır. Kolektif hafıza kuramının kurucusu Maurice Halbwachs’a göre insanlar geçmişi bireysel olarak değil, toplumsal çerçeveler içerisinde hatırlar. İnsanın varoluş hakikati toplumsaldır. Toplumsallıkta insanlığın başlangıç evresi mevcuttur.

    Hatırlamanın da mekânları vardır. Kollektif hafıza merkezleri toplumun evvelini hatırlatır. Ayrıca katliamların yapıldığı mekânlar travmaların, acıların yeniden canlandığı yerlerdir. Bir toplumun hafızası, belirli coğrafyalar( ziyaretler, mezarlar, çeşmeler, ulu ağaçlar, dağlar, ırmaklar, mağaralar…vs )ve semboller içerisinde korunur. Bu açıdan bakıldığında Alevi ziyaretleri, ocak merkezleri, kutsal mekanları ve kutsal dağlar hafızanın maddi taşıyıcılarıdır. Hafızanın taşıyıcı parçaları yol edildiğinde toplumsallıkta parçalanır. Kapitalist modernite sisteminin dünyanın bir çok yerinde Rıza toplumunun hafıza taşıyıcı parçalarını yok etmesi boşuna değildir. Kendisine yönelik kültürel direniş damarını yok etmeye yönelik bir Eko-kırım, kültürel soykırımdır.

    Düzgün Bawa, Ana Fatma, Ana Haskar, Ağuçan, Sultan Hıdır, Kureyşan, Bamasor, Şix Çoban ya da yüzlerce yerel ziyaret yalnızca inanç merkezleri değildir. Onlar aynı zamanda hafıza mekânlarıdır. Bir Alevi ziyaretine gittiğinde sadece dua etmez, gulbank okumaz, niyaz olmaz, lokma dağıtmaz, aynı zamanda geçmiş kuşaklarla yeniden ilişki kurar. Tarih, hafıza tekerrür eder. Kimlik yeniden inşa olur. Kimliğin taşıyıcı parçaları yenilenir, tekrar hatırlanır. Kim olduğunu hatırlar. Nereden geldiğini hatırlar. Topluluğun tarihini hatırlar. Ana dili akışkan olur. Kuşaklar bir birleri ile ruhsal, zihinsel olarak bir olurlar. Bu nedenle kutsal mekânların tahribi aynı zamanda hafızanın tahribidir. Toplumsallığın dağıtılmasıdır, yabancılaşmasıdır, birliğin dağıtılmasıdır. Toplumsal öz savunmanın etkisiz hale getirilmesidir. Bugün birçok genç Alevinin ocak bağlarını ya da ziyaret kültürünü yeterince tanımamasının nedeni sadece eğitim eksikliği değildir.

    “OCAK SİSTEMİ DEVLET DIŞI BİR OTORİTE ÜRETMEKTEDİR”

    Kentlere taşınan Alevilerin kutsallarla kurduğu ilişkide zayıflık yarattı mı? Cemevleri yeni mekanlar olarak nasıl bir kutsallık büründü?

    Hafızanın üretildiği mekânlardan uzaklaşılmasıdır. Mevcut cemevlerinin ve dernek hattının çoğunlukla bu hafızayı yeni kuşaklara aktarmadığı gerçekliği orta yerde duruyor. Foucault’nun mekanın denetlenmesi ile iktidar arasındaki ilişkiye yönelik belirlemeleri son derece önemlidir.

    Kutsal mekanlarımızın bulunduğu yerleşkelerde HES, JES, maden ocakları..vs yapılması sadece enerji elde etmek değildir. Alevi yerleşkelerinde, Kürt halkının ağırlıklı yaşadığı mekânlarda bu faaliyetlerin yapılması merkezi iktisatçı bir aklın siyasetinin sonucudur. Michel Foucault iktidarın yalnızca yasalarla ya da zor kullanarak işlemediğini söyler. İktidar mekânları düzenleyerek de işler. Mekanların ele geçirilmesi ile toplumun kontrol ve denetim altına alınması ile ilişkisine yönelik derinlikli söylemleri son derece önemlidir. Çünkü mekânın kontrolü insanların davranışlarının kontrolünü de beraberinde getirir.

    Bu perspektiften bakıldığında Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan süreçte Alevi kutsal coğrafyalarına yönelik müdahaleleri yalnızca güvenlik ya da modernleşme politikaları olarak okumak eksik kalır. Dersim katliamı öncesi raporlarda Ocak sistemine ve kutsal mekanların dağıtılması, ocak pirlerinin yakılması, katledilmesi bu aklın sonucudur. Aslında yaşanan şey, alternatif bir toplumsallığın denetim altına alınma sürecidir. Devlet dışı oluşumların devlet denetimine alınmasıdır. Ocak sistemi devlet dışı bir otorite üretmektedir. Bu otorite iktidar üretmiyor. Dikey bir ilişkilenme değildir. Pirler devlet dışı bir meşruiyet üretmektedir. Ziyaretgâhlar devlet dışı bir hafıza üretmektedir. Alevi inancının temel ölçüsü ” arsızdan, hırsızdan, nursuzdan, pirsizden uzak durmak ” ilkesidir. Bu ilkenin özü, devletten, iktidardan uzak, hakikate yakın olmaktır” Bu nedenle merkezileşme süreçleri aynı zamanda bu mekânsal ağların çözülmesini hedeflemiştir. Devletin istediği şey yalnızca toprak üzerinde egemenlik kurmak değildir. Hafıza üzerinde de egemenliktir.

    “ZİYARETGAHLARIN ZAYIFLAMASI YALNIZCA İNANÇSAL BİR KAYIP DEĞİLDİR”

    Özellikle kırım, soykırım uygulanan Alevi coğrafyasında mekana da yönelme olduğunu görüyoruz. Dersim Soykırımı bunun en acı örneğidir.

    Elbette, 1937-38 Dersim’de yaşananları yalnızca askeri ya da siyasi bir soykırım olarak değerlendirmek eksik kalır. Bu süreç aynı zamanda hafızanın mekânsal altyapısına yönelik bir müdahaledir. Bu anlayış “Tekke ve zaviyeler yasası” ile 1924 tekçi Ulus devlet anlayışının anayasası ile hukuki bir forma kavusturulmustur. Bu yasa ile Alevi hafızasına ait canlı kaynaklar (pirler, murşitler, rayberler…) denetime alınmış, yok sayılmıştır. Doksanlı dönemlerde başlayan olağanüstü hal, yasaklar, köylerin boşaltılması, ambargolar, sürgünler vs hafızanın, toplumsal yapının yok edilmesine yönelik bir anlayışın sonucudur. Sürgün edilen insanlar yalnızca evlerinden ayrılmamıştır. Ziyaretlerinden ayrılmıştır. Ocaklarından ayrılmıştır. Kültüründen, dilinden, komunalitenin, ekonomik üretimden, topraktan ayrılmıştır. Atalarının mekânlarından ayrılmıştır. Toplumsallıktan uzaklaşmıştır. Tarihsiz, hafızasız, belleksiz ve toplumsuz bırakmaktır. Hafızanın toplumsal çerçevesi dağıtılmıştır. Mekan Nahak anlayışın zihniyetine göre yeniden üretilmiştir. İnsanlar Hakk’a yürüyen yakınlarını köylerine getirip sıralayamadılar. Toplumu, toplumun önderlerini, hakikat ve özgürlük uğrunda Hakk’a yürüyen canları mezarsız bırakmaları basit, sıradan bir olay değildir. Bir mezara sahip olmak bir tarihe, hafızaya, öyküye, direnişe sahip olmaktır. Kendi topraklarınızda bir mezarının olması sizin o topraklara dönmeniz yolunu açar, bir tarihe sahip olursunuz.

    Halbwachs’ın kavramlarıyla ifade edersek, hafızanın toplumsal çerçeveleri parçalanmıştır. Lefebvre’nin kelamı ile söylersek, toplumsal mekân yeniden üretilmiştir. Foucault’nun diliyle söylersek, iktidar yeni bir mekânsal düzen kurmuştur. Bu nedenle Dersim meselesi yalnızca geçmişe ait bir travma değildir. Bugün hâlâ devam eden bir hafıza sorunudur. Bir hafızanın soykırıma ugratılmasıdır.

    Murray Bookchin’in geliştirdiği komünalizm ve ekolojik toplum yaklaşımı, insan topluluklarının tarihsel olarak dayanışma, karşılıklılık ve ortak yaşam ilkeleri etrafında örgütlendiğini savunur. Bu açıdan bakıldığında Alevi toplumsallığı birçok yönüyle komünal özellikler taşımaktadır. Musahiplik bireysel değil toplumsaldır. Lokma bireysel değil ortaktır. Rızalık bireysel değil kolektiftir. Cem bireysel değil topluluk merkezlidir. Komünal toplum modelinin yönetim formudur. Toplumun öz savunmanın inşasıdır. Alevilikte insan ancak toplum içerisinde kemale erer. Birey kemaletini toplumsallık içinde inşa eder. Kemalet ve marifet ehli olmak birbirine bağlıdır. Kemalet marifete yol açar, marifet kemalete. Kutsal mekânlar aynı zamanda kemalet ve marifet edinme yerleridir. Bu nedenle ziyaretgâhlar yalnızca dini mekânlar değil, komünal yaşamın merkezleridir. Toplum burada kendisini yeniden üretir, dayanışmasını örgütler, aidiyetini güçlendirir. Kimliği korur ve yeni kuşaklara aktarır. Dolayısıyla ziyaretgahların zayıflaması yalnızca inançsal bir kayıp değildir. Komünal yaşam biçiminin de zayıflamasıdır.

    “ALEVİLİK PAYLAŞIMI, KOMUNALİTEYİ, NEOLİBERALİZM, KAPİTALİST MODERNİST ANLAYIŞ, TÜKETİMİ BÜYÜTÜR”

    Bütünlüğün ve bir olmanın mekanları olan ziyaretgahların Alevililiğin sosyalitesi anlamında karşılığı?

    1980 sonrasında neoliberal politikalar yalnızca ekonomik alanı dönüştürmedi, mekânı da dönüştürdü. Köyler boşaldı. Mahalleler parçalandı. Kamusal alanlar daraldı. Toplumsal ilişkiler piyasalaştı. İnsanlar giderek daha bireysel yaşam biçimlerine yönlendirildi. Söz konusu Aleviler olunca dernek hattı üzerinden Alevi toplumu kontrol ve denetim altına alındı ve başarılı da olundu. Özellikle 1990’lı yıllarda Kürtlerin demokrasi mücadelesinde ivme kazanması sürecinde, Kürt Alevilerin çoğunun bu mücadeleye ikrar vermesi, politik ve siyasi alanda özne olmaları tekçi ulus devlet anlayışını ürküttü. Sivas Katliamı Baba İlyas hattında bu mücadeleyi engellemeye yönelikti. Yine mekan üzerinde toplum kontrol ve denetim altına alınmak istendi. Kısmi de olsa başarılı da olundu. Alevi toplumu dernek hattına hapsedildi. Dernek hattı geleneksel örgütleme modeli olan Ocak Sistemi’ne adeta alternatif hale getirildi. Söylem boyutunda her ne kadar ki “Devletin Alevisi olmayacağız” denilse de yerel yönetimler “Aleviliğin Yerel Diyaneti” şeklinde hizmet verdi. Dernekler ocaklara alternatif, derneklerin resmi dedeleri pirlere alternatif oldular. Daha çok Türk İslam Aleviliği çoğu dernekte resmi tez olarak ritüel haline getirildi. Bu derneklerin çoğu adeta birer zigurat gibi resmi ideolojinin yerini aldı. Aleviler kendileri ile ilgili stratejik düşünmekten, sistemin “iyi” ve ” kötüsünün” dışında üçüncü alanda varolma mücadelesi vermediler.

    Somut, güncel bir örnekleme olması açısından Kemal Kılıçdaroğlu bunun için bir model oldu. Daha kısa süre öncesinde birçok Alevi kurumunda Kemal Kılıçdaroğlu’nun fotoğrafı, Atatürk ve Hazret-i Ali’nin fotoğrafıyla yan yana duvarlara asılmıştı. Bu dernekler şimdi Kemal Kılıçdaroğlu’nun fotoğraflarını indirdiler. Burada kılıçdaroğlu’nu desteklemek amacıyla böyle bir cümle kurmuyorum. Alevi toplumunun stratejiden uzak, anlık ve sistem içinde sürekli birilerini ön plana getirip birilerini yok sayma hükmündeki bir anlayışları üçüncü alanda buluşmadıklarını, kendi hakikatlerini esas almadıklarını somut bir ifadesidir. Bu anlayışta Alevi toplumunu resmi ideoloji ile ilişkilendirir istem dışı olma anlayışından uzaklaştırır çok rahatlıkla kontrol ve denetime alınır.

    Bu süreç Aleviliğin tarihsel toplumsallığıyla doğrudan çelişmektedir. Çünkü neoliberalizm bireyi merkeze koyar. Alevilik ise topluluğu. Alevilik paylaşımı, komunaliteyi, neoliberalizm, kapitalist modernist anlayış, tüketimi büyütür. Dinci, milliyetçi, cinsiyetçi, endusrriyalizmi esas alır. Alevilik demokratik inancı, cinsiyet özgürlükçü anlayışı, 72 milletin bir araya gelerek 73 milletin oluşturduğu ‘Rıza Toplumu’nu esas alır. Bu topluma Gürühu Naci ve Gürühu Naciye ismini vermiştir. Bu nedenle günümüzde yaşanan inançsal çözülmeyi yalnızca asimilasyon ve devlet politikalarıyla açıklamak yeterli değildir. Kapitalist modernitenin yarattığı toplumsal parçalanmayı da hesaba katmak gerekir.

    “HAFIZA YALNIZCA KİTAPLARDA YAŞAMAZ, MEKÂNLARDA YAŞAR”

    Doğa üzerinde de on yıllara yayılan ve artarak devam eden bir tahakküm söz konusu. Toprağa, ağaca, suya niyaz olan, rızalık isteyen bir toplum olan Aleviler için doğa ne anlama geliyor? Eko-kırım politikalarına karşı nasıl yaklaşılmalı?

    Kapitalist modernite doğayı ekonomik değer üzerinden tanımlar. Alevi inancı ise doğayı canlı ve kutsal bir varoluş alanı olarak görür. Çar anasırda bir libasa bürünen Halkın kendisidir , kelamı güçlü bir ekolojik anlayışı ifade eder. Bu nedenle son yıllarda kutsal dağların, ziyaret alanlarının, ormanların ve vadilerin maden ya da enerji projelerine açılması sadece çevresel bir mesele değildir.

    Bu süreç aynı zamanda kutsal coğrafyanın metalaştırılmasıdır. Bir ziyaret alanının sular altında bırakılması yalnızca taşların yok edilmesi değildir. Orada biriken yüzlerce yıllık hafızanın da silinmesidir. Bu nedenle ekolojik mücadele ile inanç mücadelesi birbirinden ayrı düşünülemez. Özellikle ulus devlet anlayışını aşamayan solcuların,pozitivist ve kaba bilimsel bakış açısını esas alan kesimlerin ekoloji mücadelesinde inanç alanının mücadelesini tali durumda görmesi şirketlerin işini kolaylaştırmaktadır. Kutsal coğrafyanın savunulması aynı zamanda toplumsal hafızanın savunulmasıdır. Başka bir ifade ile: Yol’un geleceği hafızanın geleceğidir.

    Bugün Alevi toplumunun karşı karşıya olduğu temel mesele yalnızca eşit yurttaşlık mücadelesi değildir. Asıl mesele, toplumsal hafızanın yeniden üretilip üretilemeyeceğidir. Çünkü hafıza yalnızca kitaplarda yaşamaz. Mekânlarda yaşar. İlişkilerde yaşar. Ritüellerde yaşar. İkrar ve rızalık ile yürür. Ziyaretlerde yaşar. Pir’in, Ana kadının nefesinde can bulur. Sazın telinde evrene yayılır. Ocaklarda yaşar.

    Aleviliğin geleceği, kutsal coğrafya ile toplumsal hafıza arasındaki bağın yeniden güçlendirilmesine bağlıdır. Ziyaretgâhların korunması, ocak sisteminin canlandırılması, cemlerin toplumsal işlevlerinin güçlendirilmesi pir ve talibin ikrar tazelemesi ve komünal yaşam değerlerinin yeniden üretilmesi bu nedenle yalnızca kültürel değil, aynı zamanda politik bir görevdir. Çünkü hafızasını kaybeden toplumlar zamanla yönlerini de kaybederler.

    Aleviliğin önündeki temel mesele, geçmişe dönmek değil; hafızasını geleceğe taşıyacak yeni mekânlar, yeni ilişkiler ve yeni toplumsallık biçimleri yaratabilmektir. Geçmişi inkar etmeden an ve geleceğin şartlarına göre yeniden inşa edilmesinin yolunu bulmaları gerekiyor. Yol’un sürekliliği de tam burada, hafızanın ve mekânın birlikte savunulmasında yatmaktadır.”

    Diren KESER/MERSİN

     

  • Zeynel Kete: Bir ritüel toplumsal barış üretmiyorsa ahlaki özü eksik kalır!

    Zeynel Kete: Bir ritüel toplumsal barış üretmiyorsa ahlaki özü eksik kalır!

    PİRHA- Kurban, insanlık tarihinin en eski ritüellerinden biri olduğunu dil getiren Pir Zeynel Kete, bugün kurbanın birçok cemaatin ve özellikle Diyanet İşleri Başkanlığı’nın denetiminde finans kapitalin hizmetine sunulmuş bir sermaye ritüeline dönüştürüldüğünü belirterek, ” Oysa kurban özü paylaşmak, yakınlaşmak, bencilliği aşmak, içindeki sahte putları kırmak, toplumsal dayanışmayı güçlendirmek ve zulme karşı durmaktır. Eğer bir ritüel toplumsal barış üretmiyorsa, zamanın zalimine karşı bir direniş hattı oluşturamıyorsa, sizi hakikate yakınlaştırmıyorsa, o zaman ahlaki özü eksik kalır” dedi.

     

    Şıx Çoban Ocağı’ndan Pir Zeynel Kete, Kurban Bayramı ve ‘Kurban’ ritüeline dair sorularımızı yanıtladı.

    “ÇOKLU SEMBOLÜ KENDİ İÇİNDE BARINDIRAN BİR RİTÜELDİR”

    Pirha: Kurban ritüelinin insanlık tarihindeki yeri nedir? Sizce neden bu kadar merkezi bir öneme sahip olmuştur?

    Zeynel Kete: Kurban, insanlık tarihinin en eski ritüellerinden biridir. Kurban ritüelinin geçirmiş olduğu evre aynı zamanda toplumun da ciddi sosyolojik ve düşünsel olarak değişim evrelerini de  içinde barındırır. Yani insanın Tanrı krallara kurban edilmesi demek iradesinin yok edilmesi, elinden alınması yok hükmünde olması anlamına gelir. O aşamadan nihayetinde canlı bir hayvanın kurban edilmesi sürecine girilmesi ciddi bir zihniyet değişimidir. Sadece dini bir ibadet değil; aynı zamanda toplumların korkularını, umutlarını, doğayla ve iktidarla kurduğu ilişkiyi yansıtan sembolik bir pratiktir. Kan, adanmışlık, bereket ve kutsallık gibi unsurların iç içe geçtiği bu ritüel; özellikle Mezopotamya ve Kürdistan coğrafyasında toplumsal hafızanın önemli bir parçası olmuştur. Çoklu sembolü kendi içinde barındıran bir ritüeldir diyebiliriz. En önemli özelliği de sınırlandırma fiilini barındırmasıdır. Tanrı krallara sunulan ve şiddet olan insanın öldürülmesini sınırlandırma o çok önemlidir.

    “TOPLUMUN EN DEĞERLİSİ EN KIYMETLİSİ TANRILARA KURBAN EDİLİYORDU”

    Kurbanın aslında “şiddeti sınırlandırma” arayışıyla bağlantılı olduğunu söylüyorsunuz. Bunu biraz açabilir misiniz?

    Zeynel Kete: Antropolojik açıdan bakıldığında kurban pratiği, insanlığın en temel meselelerinden biri olan şiddeti kontrol etme ihtiyacıyla ilişkilidir. Eski toplumlar doğa felaketlerini, savaşları ya da salgınları tanrıların öfkesi olarak yorumluyordu. İnsanlar bu korkuları yatıştırmak için en değerli olanı feda etmeye yöneldi. Dolayısıyla kurban, bir yönüyle toplumsal kaosu ve korkuyu denetleme çabasıydı. Bir nevi doğa ve toplumda meydana gelen ve kokusu oluşturan kurnaz Tanrı kralların elinde bu gücü almak, bir bütünün toplumun yok edilmesi etkisiz hale getirilmesini engellemek durumu da söz konusudur. Ve genellikle kurban edilenler de gençlerdir tanrı krallara kurban edilenler. Toplumun en değerlisi en kıymetlisi tanrılara kurban ediliyordu.

    “İKTİDARLAR KORKUYU KULLANARAK KENDİ YÖNETİMLERİNİ KUTSALLAŞTIRIYOR”

    İlk kurbanların çoğunun insan kurbanı olduğu yönündeki değerlendirmeler oldukça çarpıcı. Bu uygulamalar neden ortaya çıktı?

    Zeynel Kete: Çünkü eski toplumlarda kurbanın değeri, verilen şeyin kıymetiyle ölçülüyordu. En değerli olan ise çoğu zaman insandı. Ve aynı zamanda da en değerlisi olan genç insandır. Mezopotamya, Fenike ve bazı Anadolu toplumlarında kral çocuklarının, savaş esirlerinin ya da gençlerin tanrılara adandığına dair çok sayıda anlatı var. Bu yalnızca dini değil aynı zamanda siyasal bir işlev taşıyordu. İktidarlar korkuyu kullanarak kendi yönetimlerini kutsallaştırıyordu. Tıpkı günümüzde kapitalist modernist anlayışların en fazla gençlere yönelmesi gibi.

    “KASTİK BAĞLILIĞA” HAYIR DİYEN BİR DİRENİŞ ZİHNİYETİ SÖZ KONUSU

    Yani kurban ritüelleri aynı zamanda politik bir araç mıydı?

    Zeynel Kete: Kesinlikle. Tanrı-kral anlayışının egemen olduğu dönemlerde hükümdarlar kendi iktidarlarını “kutsal” göstermek için kurban ritüellerini kullandı. Tapınak düzeni, rahip sınıfı ve saray sistemi bu ritüeller üzerinden toplumsal itaati yeniden üretiyordu. İnsan kanı, iktidarın devamlılığının sembolüne dönüştürülmüştü. Kanın devamı ile kendi iktidarlarının devamı arasında paralel bir ilişki vardı. Tabii kendi çocuklarını Tanrı krallara kurban vermek aileler ve toplumlar tarafında da ciddi bir duygusal tepkilere de yol açıyordu. Bir aile nasıl isteyerek kendi çocuğunu kurban verir? Bir anne nasıl buna rızalık gösterir? Toplum hangi egemen zihniyetin düşünce kodlarıyla kendi çocuğunu öldürebilecek ve bunu isteyerek yapabilecek bir ortama gelmiştir? Başka bir ifade ile kastik katil avcı kültürünün toplumu nelere muhtaç ettiğini somut bir ifadesidir? Mutlaka bu anlayışa karşı da bir direniş gelişmiştir, özellikle annelerin bir itiraz mücadelesi olmuştur? Bu direniş damarı Ortadoğu ve Mezopotamya’da net olarak görülüyor? Özellikle yılın belirli aylarında yürekli gençlerin tandırları adanması öldürmesi sonucu itibariyle bir itiraza da yol açacaktır. Birer kast olan kutsal ve dokunulmaz olanlara dokunmak şeklinde bir sosyolojik bilinçlenme durumu mutlaka söz konusudur. Bu “kastik bağlılığa” hayır diyen bir direniş zihniyeti söz konusudur.

    “KANSIZ KURBAN ALEVİLİKTE ÖNEMLİ BİR YER TUTAR”

    Buna rağmen Mezopotamya kültürlerinde direniş damarının da geliştiğini söylüyorsunuz. Bunun en güçlü örneği nedir?

    Zeynel Kete: Kürt halk anlatılarındaki Demirci Kawa miti bu açıdan çok önemlidir. Dehak’ın zulmüne karşı halkı örgütleyen Kawa, yalnızca mitolojik bir kahraman değil; kutsallaştırılmış iktidara karşı halk vicdanının sembolüdür. Buradaki ateş yalnızca isyanı değil, yeniden doğuşu da temsil eder. Yani kurban ve acı bazen teslimiyet değil, özgürlüğün bedeli olarak anlam kazanmıştır.

    Ayrıca Zerdüşt peygamberin tümüyle iktidarı endekslenen yönteme karşı rıza toplumunun eşitlikçi, özgürlükçü ve demokratik değerlerini esas alan sorgulayan, bilgeliğe ve ahlaka dayalı yaşam tarzını öne çıkarma felsefesi toplumun kurban edilmesine karşı bir direniştir. Zerdüşt peygamberde hayvanın kurban edilmesini kabul etmemiş ve “kansız kurban” olarak tanımlanan hala Reya Héq Alevi inancında “lokma” olarak tanımlanan, tarımsal ürünlerden elde edilen bir dayanışma kültürü “şiv” hala canlıdır. Kimse görmeden perşembe geceleri ihtiyacı olanın kapısına bırakılan yemek yada tarımsal ürün. Zerdüşti inançta Ahura Mazda’yı memnun etmenin yolunu ” bacası tüten içi tarım hayvanları ve çocuklarla dolu bir çiftçi evini seyretmek kadar Ahura Mazda’yı memnun eden sevindiren hiçbir şey yoktur” şeklinde dile getirilmiştir. Mezopotamya bilgelik geleneğinde bu yönüyle güçlü bir direniş söz konusudur. Bu direniş en son İbrahimi kıssadan net olarak ifade edilmiştir . İbrahim insan kurbanına karşı tarihi bir itirazda bulunmuştur. Bu çerçevede düşünüldüğünde krallara “hayır ” itiraz etmeyi bir ritüel haline getirmiştir.

    İBRAHİMİ DURUŞ!

    İbrahim kıssasını ise “insan kurbanına karşı tarihsel bir itiraz” olarak yorumluyorsunuz. Bu yaklaşımın temelinde ne var?

    Zeynel Kete: İbrahim anlatısı çoğu zaman bireysel bir iman sınavı olarak okunuyor. Oysa tarihsel bağlamda bakıldığında çok daha büyük bir kırılmayı temsil eder. İbrahim peygamberin kurban kıssası bireysel olarak bir babanın bireysel kurtuluş mücadelesi değildir. İbrahim’in oğlunu kurban etmeye yönelmesi fakat sonunda bir koçun kurban edilmesi, insan kurbanlarının yerine hayvan kurbanının geçirilmesini simgeler. Bu aslında şu mesajı verir: “İnsan hayatı kutsaldır ve tanrılara insan kanı gerekmez.” eylemi  teolojik düzeyde de burada bir zihinsel sıçrama söz konusudur. Burada bir İbrahimi duruştan bahsedebiliriz; zamanın  Tanrı krallarına, kastik katillere karşı ideolojik bir duruş söz konusudur, aynı zamanda bir sorgulama.

    “GÖSTERİ TOPLUMUNUN GÖSTERİ RİTÜELİ HALİNE GELMİŞ BİR DURUM SÖZ KONUSU”

    Bu durumda İbrahim anlatısını dönemin egemen düzenine karşı bir ahlaki çıkış olarak mı görüyorsunuz?

    Zeynel Kete: Evet. Çünkü tanrı-kral düzeni insanların ölümünü meşrulaştırıyordu. İbrahim anlatısı ise insanın yaşamasını merkeze koydu. Bu nedenle yalnızca dini değil, etik ve toplumsal bir dönüşümden söz ediyoruz. Burada asıl mesele, insan hayatının kutsallığının ilan edilmesidir. İbrahim’in oğlunu kurban etmesi bir eylemdir. Söz konusu hakikat olunca insanın en çok kıymet verdiği şeyi terk etmesidir, terkin sembolik ifadesidir. Burada sosyolojik bir bilinç durumu söz konusudur. Pasif bir ibadetten ve tanrıyı memnun etmekten çok insanı yaşatmaya yönelik bir bilinç eylemi olarak tanımlamak söz konusudur.

    Evladını kurban etme meselesi çoklu sembolü içinde barındırıyor. Bu anlatıyı sembolik okuduğumuzda, insanın en kıymetli olanı hakikat uğruna ortaya koymasını görüyoruz. Burada mutlak adanmışlık var; hakikate yakın olma durumu söz konusudur. Anlatının sonunda insan korunuyor. Dolayısıyla esas vurgu ölüm değil, yaşamın korunmasıdır. Bugün yaşanan sürece baktığımızda ölüm ve yaşam düalizmi çerçevesinde düşünüldüğünde hala insanlar ölüyor. Her gün can evinden vuruluyoruz, yaşam alanlarımız birer birer yok ediliyor. Modernizm hemen hemen bütün ritüelleri sosyolojik bilincinden uzaklaştırarak gösteri toplumunun kendi egosunu tatmin etme ritüeli haline getirmiştir. Gösteri toplumunun gösteri ritüeli haline gelmiş bir durum söz konusudur.

    “KURBAN RÜTÜELİ DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI’NIN DENETİMİNDE FİNANS KAPİTALİN HİZMETİNE SUNULMUŞ”

    Konuşmanızda modern dünyaya da güçlü bir eleştiri yöneltiyorsunuz. Bugün kurbanın anlamı sizce nasıl değişti?

    Zeynel Kete: Bugün modernizmin ya da Nehak kesimlerin bireyi, toplumu, doğayı, canlıyı korumadan çok “karşıt İslam, iktidar İslami, Emevi İslam anlayışı” esas alınarak birçok ibadetin sosyolojik bilinç çerçevesi karartılmıştır. Bugün kurban çoğu zaman yalnızca hayvan kesimine indirgenmiş, bireysel bir ibadet durumuna getirilmiştir. Kurban rütüeli birçok cemaatin ve özellikle Diyanet İşleri Başkanlığı’nın denetiminde finans kapitalin hizmetine sunulmuş bir sermaye ritüeline dönüşmüştür. Kurban fiyatlarının belirlenmesi, kurban olacak hayvanın satın alımı aşamasından başlanarak, kesilmesi, doğranması, dağıtılması ve uluslararası düzeyde de bunun gerçekleştirilmesi güçlü bir pazar ekonomisi oluşturmuştur.

    Oysa kurbanın özü paylaşmak, yakınlaşmak, bencilliği aşmak, içindeki sahte putları kırmak,toplumsal dayanışmayı güçlendirmek ve zulme karşı durmaktır. Eğer bir ritüel toplumsal barış üretmiyorsa, zamanın zalimine karşı bir direniş hattı oluşturamıyorsa, sizi hakikate yakınlaştırmıyorsa, özgürleştirmiyorsa, toplumla ruhsal, zihinsel ve bedensel olarak ikrarlaşmıyorsanız, insanların acısını azaltmıyorsa, o zaman ahlaki özü eksik kalır. Ritüelde güçlü bir ahlaki damar söz konusu değil ise zamanın “modern tanrılarına” hizmet eder. Modern Tanrı kralları memnun edersiniz onun ötesine gitmez.

    “İNSANLAR HÂLÂ SİSTEM ADINA YOKSULLAŞTIRILIYOR, DİN ADINA SAVAŞLARDA ÖLÜYOR”

    “Modern tanrı kralları” ifadesiyle neyi kastediyorsunuz?

    Zeynel Kete: Bugünün dünyasında iktidar yalnızca siyasi baskıyla değil; kapitalizm, sömürü, kimlik inkârı ve kültürel yok sayma üzerinden de kuruluyor. İnsanlar hâlâ sistem adına yoksullaştırılıyor, din adına savaşlarda ölüyor, haklarından mahrum bırakılıyor. İnsanı insan olmaktan çıkaran her sistem aynı zamanda Modern Tanrı Krallar sistemidir. Dolayısıyla kurban meselesi bugün de güncel; sadece biçim değiştirmiş durumda. Günümüzde bu İbrahimi gelenek bu kültürel direniş damarı hala Kürtler içerisinde güçlü bir şekilde devam etmektedir.

    “İNSANI ÖZGÜRLEŞTİREN BİR BİLİNÇ EYLEMİ HALİNE GELMELİ”

    Kürt halk mücadelesiyle İbrahim anlatısı arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?

    Zeynel Kete: Kürt halkının kolektif hafızasında özgürlük uğruna büyük bedeller verilmiştir. Gençlerin hakikat ve özgürlük için mücadeleye katılması, çoğu zaman “en kıymetliyi verme” düşüncesiyle ilişkilendirilmiştir. Bu yönüyle bazı toplumsal mücadeleler sembolik olarak İbrahim anlatısına benzetilebilir. Burada ölümün kutsanması değil, onurlu yaşam iradesi öne çıkar. Demirci Kawa’nın ateşinin söndürülmemesi bu direnişi, gençlerin yok edilmesi anlayışına karşı, özgür yaşamı inşa etme anlayışının ifadesidir. Kurban ritüellerinin gerçekleştirildi bir ayda olduğumuzdan dolayı şunu da belirteyim; ritüeller toplumu özgürleştirmezse, sosyolojik bir bilinç ortamı yaratmazsa, birey ve toplumun pasif bir ibadet çerçevesine sığdırırsa bir anlam ifade etmez. Asıl olan insanı özgürleştiren bir bilinç eylemi haline gelmesi lazımdır.

    “ALEVİLER ÖZGÜRLÜK ARAYIŞINI BİR İBADET RİTÜELİ HALİNE GETİRİRLER”

    Demirci Kawa’nın ateşiyle bugünün mücadeleleri arasında nasıl bir ilişki görüyorsunuz?

    Zeynel Kete: Kawa’nın ateşi zulme karşı halkların yeniden ayağa kalkmasının simgesidir. Bugün de esas mesele insanların insanca yaşayabildiği, adaletin ve özgürlüğün hâkim olduğu bir düzen kurabilmesidir. Ateş burada yıkımın değil, yeniden doğuşun sembolüdür. Yok edilen hafızanın, özgürlüğün,adaletin, komünalitenin yeniden varoluşunu simgeler. Bu bakımdan Aleviler cem ekranında çerağ (ışık, ateş, nur, güneş) uyandırırlar. Yani özgürlük arayışı bir ibadet ritüeli haline getirirler.

    “BİRLİK VE BERABERLİĞİN İNŞA EDİLDİĞİ RİTÜELLERDE ADAKLAR ADANIR”

    Alevi inancında kurban rütüeli ne anlama geliyor neyi ifade ediyor? Aynı zamanda bir ocak avladı ve bir pir olarak bu konuyu nasıl yorumlarsınız?

    Zeynel Kete: Doğrusunu sorarsanız belki de mevcut inançlar içerisinde kurban ritüelini en fazla yerine getiren inançlardan birisi Alevilik desek hiç de abartı olmaz. Alevi inancında sadece yılın belirli bir takviminde bu ritüel yerine getirilmez. Her ne kadar ki kadim Réya Hêq Alevi inancında kanlı kurbandan çok kansız kurban olarak tanımladığımız, daha çok tarımsal ürünlerden oluşan “lokma” kültürü belirleyici olsa da, günümüzde kurban rütbeli yapılmaktadır. Aleviler özellikle Xizir ayında, Sersal (yeni yıl), Gaxand ve Muharrem Orucu’ndan sonra kurbanlar kesilir. Ayrıca bahar aylarında mevsimin bereketlenmesi gibi çoklu zamanda kurbanlar tığlar. Yine Alevi toplumsal hafızasında toplumsal hafızayı temsil eden kişilerin (pir , mürşit, rayber) hanelere geldiğinde durumu iyi olanlar kurban keserler. Ayrıca ikrar tutma ( musahiplik ) kurbanı, çeşitli cem erkanlarında, birlik ve beraberliğin inşa edildiği ritüellerde adaklar adanır.

    Esasında Alevi süreklerinde kurban olmazsa olmaz bir ibadetten çok, kişinin imkanları doğrultusunda yerine getirmeye çalıştığı bir ritüeldir. Bu ritüel yerine getirildiğinde “kesmek” fiili kullanılmaz bunun yerine “tığlamak” kelimesi kullanılır. Tığlamak; kesmek fiilinin anlamına gelmez, kurban öncesi toplumun birlik içinde olması küskünlerin barışması, bir araya gelmeleri birbirleri ile niyazlaşmaları, duyguda ve ruhta birlik içinde olmalarını ifade eder. Halk için, hakikatten yana, iç barışı tesis etmek, paylaşmak, gönül almak manasına da gelir.

    Nefsi tığlamak, bencilliği, kini, kibri, egoyu, korkuyu, iktidarı yok etmektir. “Canım kurban tenim tercüman” diyerek Mansur darında direneceğine ikrar vermek ve ikrarında durmaktır.

    “KASTİK HUKUKA KARŞI ANA- KADININ KEMALETİNE İHTİYAÇ VARDIR”

    Son olarak, sizce bugün insanlığın en çok neye ihtiyacı var?

    Zeynel Kete: Bence insanlığın bugün yeni kurbanlara değil, ortak bir vicdana ihtiyacı var. İnsan hayatını, adaleti, özgürlüğü ve toplumsal barışı yeniden kutsal sayan bir ahlaki zemine ihtiyaç duyuyoruz. Kurban ancak yaşamı savunuyorsa anlamlıdır.  Nefsini tığlamak üryanlaşmaktır. İnsanı insan olmaktan çıkaran günümüzün Nehak sistemleri aynı zamanda anlamsal ve yapısal olarak da derin bir bunalım içindedirler. Derinlikli bir şekilde iflasın eşiğindedirler. Asalakça bir yaşamlarını sürdürmek için her gün toplumu kurban ediyorlar, doğayı kurban ediyorlar.

    Dünyamız bir değişim ve dönüşüm eşiğindedir. Bu değişim ve dönüşüm eşiği toplumu özgürlüğe, barışa ve demokratik topluma doğru götürecektir. Toplumun en fazla barışa ihtiyacı vardır diyebiliriz. Kastik hukuka karşı Ana- Kadının kemaletine ihtiyaç vardır.

    Günümüzde birey, toplum ve doğanın baskı altına alındığı, bireyin ve toplumun iradesinin yok sayıldığı, her türlü şiddet yönteminin kullanıldığı, kastik katil anlayışından algoritmik tahakküme edilen bir sürecin yaşandığı çok kapsayıcı, çok katmanlı bir  biyoiktidar durumu söz konusudur. Belki kadim dönemlerindeki gibi iktidar anlayışları eskide olduğu gibi “öldürme hakkı”nı rahat bir şekilde kullanmayabilirler ama toplumu yönetme, kontrol etme, denetim altına alma, üretme, düzenleme şeklinde bir işleyiş üzerinden kendini var ediyorlar.

    Günümüzde toplumsal yapı sadece savaşlarla, klasik soykırım yöntemleri ve şiddetleri ile değil; psikolojik, sosyal kültürel ahlaki bir biçimde toplum kuşatılmış ve çökertiliyor. Bütün bu yaşanan algoritmik şiddete karşı ancak barış ve demokratik toplum inşası ile karşı durulur. Bütün bu yaşananlara karşı demokratik, komünal ve özgürlükçü bir yaşamın inşası toplumu kurtaracaktır.

    Toplumsal doğadaki eğilimler özgürlükten yanadır. Bütün evrenin semah dönmesi özgürlük arayışını ifade eder.

    Başta kurban ritüeli olmak üzere bütün inançlara ait ritüeller sosyolojik bir bilinçle ve toplumu özgürleştirir pasif hale getirmediği zaman kendi tarihsel hakikatiyle bütünleşir. Bu duygularımla ibadetlerini ve kurban ritüellerini pasif bir ibadet haline getirmeyip hakikati ile bütünleştiren bütün kesimlerin bu bilinçli eylemlerini kutlar saygılar duyarım. Ben de kurbanla ilgili kadimden bugüne kadar yapmış olduğunuz bu tarihsel sosyolojik röpotajdan dolayı teşekkür ediyorum. Nefsini kurban edenlerin kurbanları hak kadında kabul ola.

    Diren KESER/ADANA

  • Zeynel Kete: Asimilatörlere vereceğimiz en iyi cevap ocaklarımızla birleşmektir! -VİDEO

    Zeynel Kete: Asimilatörlere vereceğimiz en iyi cevap ocaklarımızla birleşmektir! -VİDEO

    PİRHA- Demokratik Alevi Dernekleri Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, Alevi Bektaşi Cemevi Başkanlığı’nın Dersim’de kültürel soykırım çalışması yaptığını vurgulayarak, “Barışın konuşulduğu bir dönemde Dersim’in tekrar yeniden koloni bölgesi olarak seçilmesine karşı verilebilecek en güçlü cevap tarihsel hakikatimizle yeniden ikrarlaşmak, ocaklarımızla birleşmektir” dedi.

    Dersim Katliamı’nın 89. yıldönümünde, Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı tarafından Dersim’de 2 gün süren ‘Dedeler Zirvesi’ yapıldı. Yapılan toplantıya 130’a yakın dedenin katıldığı belirtilirken,toplantıya katılan dedelerin, “maaş”, “Diyanet’ten pay verilsin” gibi konuşmalar yaptığı ortaya çıktı.

    Alevi toplumu ve kurumlarının ise, toplantıya tepkiler yükselmeye devam ediyor.

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı ve Şıx Çoban Ocağı evladı Pir Zeynel Kete, ‘Dedeler Zirvesi’ne dair sorularımızı cevapladı.

    “ABDÜLHAMİT’TEN DEVRALINAN BİR MANTIKTIR”

    PİRHA: Dersim’de, katliamın başlangış tarihi olan 4 Mayıs’ta Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı tarafından ‘Dedeler Zirvesi’ yapıldı. Bu ne anlama geliyor?

    Zeynel Kete: 4 Mayıs, Dersim toplumsal hafızasında, Dersimliler tarafında Roja Reş (Kara Gün) olarak tanımlanan bir gündür. Dersimliler buna Tertele demişler. Kavramlar çok önemlidir. Bu yönüyle kavramları kendi hakikatiyle buluşturmak lazım. Sistem de bunu biliyor. Yani Nehak anlayış diye tanımladığımız devletçi anlayış kavramların içeriğini ya boşaltır ya da halkların ulusal düzeydeki belirli günlerin, haftaların içlerini de boşaltmaya çalışıyor.

    Bu mivalde düşündüğümüzde 89 yıl önce alınan kararın yıl dönümünde anma yaptığı bir günde, Dersim’e çıkartma yapmaları öyle kendiliğinden, sıradan bir takvim değil. Yani şu söyleniyor: 89 yıl önce yapmış olduğumuz çalışma hala devam ediyor. Bize bunu söylüyorlar. Hala devam ediyor bu.

    4 Mayıs’ta Kültür Bakanlığı’na bağlı Alevi Bektaşi Cemevi Başkanlığı bünyesinde Dersim’e 81 il ve yurt dışında 130 tane ocaklara kayyum olarak atanacak, toplumsal meşruiyeti olmayan, kendi talibinden ve Reahaq coğrafyası toplumsallığından rıza almayan kesimlerle beraber yeniden bir kültürel soykırım çalışması yapılıyor.

    Aslında bu Abdülhamit’ten devralınan bir mantıktır. Çünkü Abdülhamit’in Kızılbaşları vardı. Abdülhamit kendi döneminde Osmanlı İmparatorluğu’nun son bakiyesini kurtarmak açısından ne yaptı? Reahaq coğrafyasına özel olarak yetiştirdiği, bu inancı bilen, biraz daha halkla diyalog kurmaya çalışan, çok karşıtlık oluşturmayan özel olarak eğitilmiş asimilatörleri gönderdi.

    Bu coğrafyaya gönderilirken bir tarafta Emevi İslam’ı yumuşak bir şekilde anlatılarak işte bir sentez oluşturmaya çalışıyorlardı. Yapılmak istenen şudur. Dersim’de herhangi bir birey ve ocak evladı kendi tarihsel hakikatinden uzaklaştığı anda aslında kendi Kürtlüğünde de uzaklaştı. Bunu nereden biliyoruz? Bunu raporlarda biliyoruz. İster askeri olsun, ister bürokrat olsun, o dönemde çeşitli uzmanların yazmış olduğu raporların hepsi ortak akıl şudur. Reahaq ve Kürtlük birbiriyle bağlıdır. Eğer gerçekten de Reahaq’tan uzaklaşırsa, ana dilini, kültürünü, inancını unutursa, Kürtlüğünü de unutur. Asıl proje budur.  Abdülhamit’ten devir alınan bir proje. 4 Mayıs’a denk gelmesi de bundan dolayıdır. Devlette devamlılık esastır mantığı bu anlama geliyor.

    Ama şu bilinsin Dersim döneminde de halkın ve bu coğrafyada yaşanan binlerce yıllık komünal kültürün dışında hareket eden Nehakla anlaşanlar o günde lanetleniyordu, bugünde lanetleniyor.

    Bizler Reahaq evlatları olarak pirler, mürşidler, ocağımızın toplumsal hafızası cem erkanı yürüttüğü zaman cem meydanında bulunan talip topluluğunda rızalık almadan cem meydanı açılmıyor. Şimdi siz talip topluluğundan rızalık almadınız, ocağınızdan rızalık almadınız, pirinizde, mürşidinizde, rayberinizden, müsahibinizden rızalık aldınız mı? Almadınız. Toplumsal hürriyetiniz var mı? Yok.

    “PİR-TALİP TOPLULUĞU YENİDEN İKRARLAŞMALIDIR”

    -Toplantıya katılanlarda ocak evladı, karşı çıkanlarda. Pir-Talip ilişkisi bu örneğe bakarak yeniden mi güncellenmeli?

    Zeynel Kete: Katılanlara baktığımızda, büyük bir bir kesimi bu inancın takip ettiricisi ocak evlatlarıdır. Dersimli olan var, Adıyamanlı olan var. Reahaq coğrafyasında olanlar vardır. Bunların bir kısmı cemevlerinde zaten hali hazırda cemevi başkanıdırlar. Yıllardır bu asimilasyon anlayışına hizmet etmişlerdir. Fotoğrafta gördüklerimin %90’ı zamanında Cem Vakfı kültüründen gelmiş. Oradan icazet almış. Belki bir kısmı da ocak evladı da olmayabilir. Çünkü o dönem kendilerine bir yazıyla el veriliyordu.

    Pir-Talip topluluğunun yeniden ikrarlaşması, ocak kültürünün yeniden canlanması için ne yapmalıyız? Bu çok önemli bir sorundur. Bütün asimilasyon politikalarına rağmen hala devlet Dersim’de eğer ocağa yöneliyorsa o zaman şunu sormalıyız. Niye ocağa yöneliyor? Demek ki hala çekindiği bir nokta var. Hala ocakta direnen bir damar var. İlerisi için bu damarın emen kesminin bakası için riskli olabileceğini tahmin ettiklerinden dolayıdır ki buna yöneliyorlar. Çünkü hakikat nerede kaybedilmişse oradan aranacak. Hakikat nerede ser verirse de oraya da yöneliyorlar.

    İnşa süreci geçmişin ne olduğu gibi ne de modernizmin içinde boğdurtmak. Ama mümkün mertebe bu hakikati devam ettiren yol evlatlarının hepsi talip topluluğuna gitsinler. Taliplerle görüşsünler. Tekrar yeniden taliplerini kayıt altına alsınlar. Müsahiplik, pirlik, mürşüdlük, rahberlik ikrarlı yeniden tazelesinler. Herkes bulunduğu bölgedeki kutsal hafızalarıyla yeniden ilişkilensin. Ana diliyle cem erkanları yürütülsün. Jiyar diyarlara gidilsin.

    Demokratik Alevi Dernekleri Eş Genel Başkanı ve bir ocak evladı olarak son dönemlerde yapmış olduğumuz geleneksel erkanlarımızda halkımızın kendi tarihsel hafızasına, analarının anılarına, diline müthiş bir ilgisi var. Cemleri yürüttüğümüzde hepsi böyle büyük bir duygu seli içinde. Geçmişle tekrar yeniden ikrarlaşmak, bağ kurmak arayışı vardı. Çünkü modernizm bu konuda ciddi sorun yarattı ve mevcut sistem içileşen dernek hattı da çökmek üzeredir. Bu çerçevede halkta güçlü bir arayış var.

    “OCAK PİRLERİ KENDİ TALİPLERİNİ ARSIZA DÜŞÜRMESİNLER”

    -Fiziksel kırımın yanında bir de inançsal kırım yanı var. Dersim’de ve genelde Alevilikle ilgili nasıl yürütülüyor?

    Buraya katılanlardan basına yansıyan fotoğrafları da gördüğüm kadarıyla ben kadın görmedim. Yani oraya topladıkları o asimülatörler, Yol’un hafızası bunlara düşkün diyor. Yol’un hafızası kendi talibinden, pirinden, mürşidinden rızalık almadan yol adına bu tip çalışmalara katılan Nehak’ın sofrasına gideni, bağdaş kuranı asla ve asla kabul etmez. Pirlerimiz bize diyorlardı “Ey can, yolunu arsıza, hırsıza, nursuza düşürme. Muhannete gitme. Kadı darına varma.”

    Eğer Dersim’deki pirler, mürşidler, rayberler hakikati kendisine yol edinen ve Yol’a ikrar veren canlar tarihsel misyonlarını oynayabilselerdi Reahaq Alevi inancındaki o komünal, demokratik, ahlaki, politik inancı hafızayı güncelleyebilselerdi bugün bunlar olmazdı. Devlet devletliğini yapıyor zaten. Sorunun en büyük nedeni biziz.

    Bir çağrıda bulunuyorum: Ocak pirleri kendi taliplerini arsıza düşürmesinler.

    “VERECEĞİMİZİ CEVAP HAKİKATİMİZLE TEKRAR YENİDEN İKRARLAŞMAK, OCAKLARIMIZLA BİRLEŞMEKTİR”

    -Dersim’in üzerinden bu kadar politika uygulanmasını neye bağlıyorsunuz. Neden Dersim?

    Ulus devlet anlayışı kendisini inşa ederken kendi muteber vatandaşını yaratmış. Bir de muteber olmayan vatandaşını yaratmıştı. Şimdi muteber olmayan vatandaşı Kürt’tür. Kürtçe konuşur. Alevidir, Bektaşi’dir. Dersim etnik yapı olarak tekçi anlayışa uymuyor. Kürt’tür. İnanç olarak, etno-dinsel yapı olarak uymuyor. İnanç olarak da yine bu tekçi anlayışın belirlemiş olduğu inancın çizgisinin dışındadır. Çünkü Hakk inancıdır. Burası Kürt, Reahaq inancının ser çeşmesidir.

    Böylelikle imparatorluklar döneminden Cumhuriyet modernitesine kadar Dersim’e bir yönelim olmuş. Ama en planlı, programlı yönelim ulus-devlet dönemi yani cumhuriyet modernitesi döneminde olmuştur. Bu minvalde Dersim’in çok değerli ozanı Şeyh Gazi’nin konuyla ilgili bir sözü vardır; İmparatorluklar döneminde de, Cumhuriyet döneminde de, Tanzimat döneminde de bize düşen katliamdı, ölümdü. İşte neden Dersim? sorusunun cevabı buradadır.

    Çünkü Dersim’de bu coğrafyada geleneksel damar var. Aryenik damar bu coğrafyada güçlüdür. Kürtlük damarı güçlüdür. Kültürel direniş damarı güçlüdür. Yani bir atom zerresi kadar da olsa bile bu kültürel direniş damarı, bu kaç bin yıllık Aryenik kültür, Reahaq kültürü bu coğrafyada yeniden filizlendiğinde, tarihsel hakikatiyle bütünleştiğinde gerçekten de güçlü bir direniş sergiledi.

    Ezidiler için Lâleş neyse, Müslüman camia için Mekke neyse Kürt Alevi inancının ser çeşmesi Dersim’dir. İç Anadolu’daki bir kesim Bektaşilerin merkezi de Hacı Bektaş’tır.

    Dersim düşürüldüğünde, Dersim hakikatinden uzaklaştırıldığında, Dersim karşıt Alevilikle donatıldığında, Türk İslam Aleviliği Dersim’e egemen olmaya başladığında bir coğrafyada yok edilir. Eğer Dersim’i çökertirlerse, tarihsel hakikatinden uzaklaştırırlarsa, ciddi boyutuyla Malatya, Adıyaman, Sivas, Elazığ, Erzincan gibi yerleşkelerdeki Kürt-Alevi inancı da yok edilir. Hafıza burasıdır. Bu saydığımız çeperdeki illerdeki bütün ocakların yeri de burası. 12 ocağın ziyaretlerinin merkezleri burasıdır. Kadim yer burasıdır. Mekan burasıdır. Siz bir toplumu mekansız bıraktığınızda, hafızasız bıraktığınızda doğal olarak mekansız kaldı mıydı, hafızasız kalır. Hafızasız kaldı mıydı, çok rahatlıkla üzerinde deney yapabilecek bir kadavraya döndürebilirsiniz.

    Barış döneminde, Abdülhamit’ten beri devralınan raporlardaki hareketlerden alınan feyzle bugün Dersim’e yönelimesi ahlaki değil. Bu süreçte Dersim’deki pirler, ocak evlatları kendi enerjilerini rıza toplumuna, ortak vatanda eşit ve özgür yurttaş olarak yaşamaya harcasalar, ikrarlı ve rızalı yaşamı daha rahat inşa edebiliriz.

    Barışın konuşulduğu bir dönemde Dersim’in tekrar yeniden koloni bölgesi olarak seçilmesine karşı da verilebilecek en güçlü cevap tarihsel hakikatimizle tekrar yeniden ikrarlaşmak, ocaklarımızla birleşmektir. Dersim bu konuda doğasıyla, toprağıyla, taşıyla, tarihsel hafızasıyla ve diliyle yeniden ikrarlaşarak bu karşıt çalışmayı boşa çıkara bilmelidir.

    Nuray ATMACA/DERSİM

  • Zeynel Kete: İnsan-doğa ilişkisini ikrar temelinde kuran herkesi 24 Nisan’da Varto’ya bekliyoruz!-VİDEO

    Zeynel Kete: İnsan-doğa ilişkisini ikrar temelinde kuran herkesi 24 Nisan’da Varto’ya bekliyoruz!-VİDEO

    PİRHA-DAD Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, Varto’da yapılmak istenen JES projesinin ciddi bir eko-kırıma yol açacağını vurgulayarak, “Barış ve demokratik toplum çağrısının yapıldığı bu süreçte, savaşın eko-kırım biçiminde sürdürülmesi kabul edilemez. 24 Nisan’da yapılması planlanan büyük ekoloji mitingine; barışı ve demokrasiyi savunan, insan-doğa ilişkisini ikrar temelinde kuran herkesin güçlü bir şekilde destek vermesi gerekmektedir” dedi.

    Muş’un Varto ilçesinde Xwarik (Çallıdere) köyü sınırları içerisinde başlatılacak ve 16 köyü etkileyecek Jeotermal Enerji Santrali’ne (JES) Muş Valiliği İl Komisyon Başkanlığı onay verdi. Muş Valiliği’nden gelen onayın ardından Amerika merkezli IGNIS H2 Enerji Üretim Anonim Şirketi’nin Mayıs ayında ilk sondaj çalışmasına başlayacağı bildirildi.

    Proje bölgedeki hayvancılığı ve tarım alanlarının yanı sıra kültürel ve inanç merkezlerini de olumsuz etkileyecek. Gireboa, Koribava, Nîşaneroj, Kalesipî, Şehidê Merge, Tekaye Kekebava, Ninga Dûndûle, Şehîdê Hopike ziyaretgahları söz konusu projenin hayata geçirilmesi halinde büyük zarar görecek.

    Kendileri için kutsal olan bu alanlara dokunulmasını istemeyen köylüler ve çevreciler projenin iptal edilmesi için mücadele başlattı.

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, Varto’da yapılmak istenen JES’e ilişkin sorularımızı cevapladı.

    “RÉYA HEQ ALEVİ İNANCINDA DOĞAYLA “YAR OLMA” ANLAYIŞI ÖNEMLİ BİR EKOLOJİK BAKIŞ AÇISIDIR”

    PİRHA: Alevi inancından doğanın yeri nedir? Doğa-insan ilişkisi hangi temeller üzerine oturtulmuştur?

    Zeynel Kete: Aslında Varto’da yapılması planlanan jeotermal enerji projesine değinmeden önce; zaman ve mekân üzerinde, evrendeki bütün varlıkların ikrarlı bir yaşamı olduğunu, mekânın toplum için ne ifade ettiğini ve kapitalist uygarlık güçlerinin zaman ile mekâna neden saldırdığını ele almak daha gerçekçi olacaktır.

    Evrendeki bütün canlıların bir zamanı ve mekânı vardır. Varlık, hakikatini zaman ve mekândan bağımsız kuramaz. Bu tarihsel hakikat bilindiği içindir ki, Réya Heq Alevi inancında zaman ve mekân kutsanmış, büyük önem verilmiştir.

    Ekolojik yaşam, yani doğayla ikrarlı yaşam; varlığın farklılaşarak, çoğalarak ve birbirine bağlanarak sürmesini ifade eder. Bu anlamıyla zaman, varlığı oluşturan, yapılandıran ve var eden temel unsurdur. Zaman nasıl kurucu bir unsur ise, varlıkların da bir mekânı vardır. Oluş mekânı; başka bir ifadeyle zaman içerisindeki hafızamızdır. Toplum, coğrafya, iklim, mimari, hayvanlar, kültür, ağaçlar, bitkiler, ırmaklar, dağlar ve taşlar mekânın temel öğeleridir. Bu mekânsal öğelerle toplumsallık kendine bir zemin bulur.

    Réya Heq Alevi inancında doğayla “yar olma” anlayışı önemli bir ekolojik bakış açısıdır ve ikrar vermenin en güçlü ölçülerinden biridir. Mekân, binbir türlü hâlde varlığı barındırır. Farklı mekânlar, farklı hayvanların, bitkilerin ve tüm canlıların yaşam alanıdır. Bu nedenle inancımızda doğa en kutsal olandır; kıblemiz doğadır. Doğa insansız yaşayabilir, ancak insan doğasız ve mekânsız yaşayamaz. Bir anlamda insan doğanın aynasıdır. Dolayısıyla mekân, evrensel oluşun özelliklerini kendi içinde barındırır.

    Mekân aynı zamanda yurt demektir; maddi ve manevi değerlerin yaratım zeminidir. Bu yönüyle hakikatin inşasında belirleyici bir rol oynar.

    Alevi inancında mekâna rızasız girilmez. Nerede olursa olsun, kime ait olursa olsun bir mekâna girerken dikkat edilir. Mekân incitilmez; ondan rızalık alınır, onunla konuşulur, onunla duygusal bir bağ kurulur. Her mekânın bir dili ve ruhu olduğuna inanılır.

    “TÜM CANLILARIN YAŞAM ALANLARI DARALACAKTIR”

    -Anadoğu ve Mezopotamya’nın bir çok yerinde, özelde de Alevi coğrafyasında yoğun bir eko-kırım yaşanıyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?

    Kapitalist (nahak) anlayışın amacı yalnızca kâr elde etmek değildir. Bununla birlikte toplumun kendini yeniden inşa ettiği, milyonlarca yıldır doğayla varlığını sürdürdüğü zemini ortadan kaldırmak; komünaliteyi parçalamak, toplumsallığı dağıtmak, demografik yapıyı değiştirmek, toplumu ayrıştırmak, yapılanlara rıza üretmek, ucuz iş gücünden yararlanmak ve nihayetinde militarizmin anti-ekolojik sürekliliğini sağlamak gibi hedefleri de vardır.

    Jeotermal enerji projeleri, hidroelektrik santraller, maden ocakları ve benzeri ekolojik yıkım faaliyetleri; finans kapitalin güçlenmesiyle birlikte daha da artmıştır. Burada yalnızca sermaye birikimi değil, daha fazlası söz konusudur. Sadece toprak ya da mekân işgal edilmiyor; aynı zamanda hatıralar, anılar, ruhlar, zihniyetler, bedenler, değerler, toplumsallık, kültür, inanç, umutlar ve gelecek hayalleri de işgal ediliyor.

    Toprağın işgali bir anlamda sürekli bir savaş hâlidir. Bu nedenle ekolojik yıkıma karşı mücadele ederken yüzeysel bir çevrecilik anlayışından çıkıp, toplumsal ekoloji bilincini ve bu sürekli savaş hâlini derinlemesine kavramak gerekir. Özellikle barış dönemlerinde doğaya karşı yürütülen savaş daha da hızlanarak sürmektedir. Bu bir tesadüf değildir; barış sürecinde doğaya karşı savaşın devam ettirilmesidir. Bu durum aynı zamanda bir eko-kırım ve eko-savaş hâlidir.

    Bu savaş, sıcak çatışmalardan daha yaygın ve sessizdir. Toplumsal rızalık da üreterek, yerli ve uluslararası yasaların sağladığı güçle ilerleyen bir tahribat zinciri söz konusudur. Başka bir ifadeyle, yeryüzünde savaşın sürdürülebilmesi için yerin altıyla savaşılmaktadır. Yerin altı sömürgeleştirilmeden, ona tahakküm kurulmadan yeryüzündeki düzenlerini kuramazlar.

    Savaş endüstrisinde kullanılan demir, çelik, uranyum gibi ağır elementler yer altından çıkarılır. En ağır silahlar ve cephaneler dahi yerin altında saklanır. Bu nedenle yerin altına yönelik müdahale, doğrudan yaşamın kendisine yönelik bir saldırıdır.

    Özellikle Alevi halklarının yaşadığı yerleşkelerde ve ülkenin birçok bölgesinde olduğu gibi Varto’da planlanan jeotermal enerji projelerini de bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Bu tür projeler ciddi bir eko-kırıma yol açacaktır. Zararlı gazların atmosfere salınması, canlıların bunu soluması, ağır metallerin toprağa karışması, doğal dengenin bozulması, su kaynaklarının zarar görmesi, deprem riskinin artması (ki Varto bir deprem kuşağındadır) gibi sonuçlar doğacaktır. Dağların delinmesiyle birlikte hastalıklar artacak, yer altı suları kesintiye uğrayacak, doğal örtü bozulacak ve tüm canlıların yaşam alanları daralacaktır. Bununla birlikte demografik, sosyal ve kültürel yapıda da ciddi erozyonlar yaşanacaktır.

    “VARTO’DA JEOTERMAL ENERJİYE HAYIR!”

    -Varto’da yapılmak istenen JES projesi de dahil, yapılan projeler orada yaşayan halka sorulmadan başlanıyor. Bir rızasızlık söz konusu. Halka sorulmayan bir proje hayata nasıl geçecek?

    Halktan rızalık alınmaması, yerelin iradesinin yok sayılması, hukuki kararların toplumsal adalet ve etik değerlerden uzak olması; inanç ve kültür mekânlarının yok edilmesi anlamına gelmektedir. Kısacası jeotermal çalışmalar, doğa, yerleşim alanları ve canlı yaşamı üzerinde telafisi imkânsız sorunlara yol açmaktadır.

    Varto, sosyo-kültürel olarak farklılıkların uzun yıllardır barış içinde yaşadığı bir yerleşkedir. Alevisi, Sünnisi, Türkü, Kürdü, Ermenisi birlikte ve rızalık temelinde yaşamıştır. Bu barış ortamı, aynı zamanda Türkiye için bir model niteliğindedir. Ancak rızasız yürütülen jeotermal ve madencilik faaliyetleriyle bu toplumsal yapı yeniden şekillendirilmekte; toplum kontrol altına alınmak istenmektedir. İnsanların nasıl ve kiminle yaşayacağına kendilerinin değil, başkalarının karar verdiği bir düzen dayatılmaktadır. Bu, tam anlamıyla politik bir müdahaledir.

    Eko-kırım niteliği taşıyan HES’ler, jeotermal projeler ve maden ocakları; toplumun ihtiyaçlarını karşılamaktan çok, uluslararası sermaye ile iş birliği içindeki yerel güçlerin çıkarlarına hizmet etmektedir.

    Barış ve demokratik toplum çağrısının yapıldığı bir süreçte, savaşın eko-kırım biçiminde sürdürülmesi kabul edilemez. Bu nedenle, özellikle 24 Nisan’da yapılması planlanan büyük ekoloji mitingine; barışı ve demokrasiyi savunan, eşit ve özgür yurttaşlık temelinde yaşamak isteyen, insan-doğa ilişkisini ikrar temelinde kuran herkesin güçlü bir şekilde destek vermesi gerekmektedir. Varto’da jeotermal enerjiye hayır diyoruz.

    PİRHA/ADANA

  • DAD Eş Genel Başkanı Zeynel Kete: Newroz bir eşiktir, diriliş ve başkaldırıdır!-VİDEO

    DAD Eş Genel Başkanı Zeynel Kete: Newroz bir eşiktir, diriliş ve başkaldırıdır!-VİDEO

    PİRHA-DAD Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, Newroz’un yalnızca mevsimsel bir dönüşüm değil aynı zamanda bir hal değişimi ve toplumsal diriliş olduğunu vurgulayarak, Newroz’un Alevi inancında eşitlik, diriliş ve zulme karşı başkaldırının simgesi olduğunu belirterek, bu günün aynı zamanda bir eşik ve kurtuluş anlamı taşıdığını ifade etti.

    Demokratik Alevi Dernekleri Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, Newroz’un Kürtler ve Aleviler açısından tarihsel, inançsal ve toplumsal anlamına ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

    Zeynel Kete, Newroz’un kimliğini Kürtler ve Alevilerin verdiğini belirterek, “Newroz’a kimliğini veren Kürtler, inanç olarak da Aleviler. Alevilerin içerisinde de Reya Haq Alevileri ve özellikle Dersim merkezi süreği Newroz’u ateşin sırrına varmak olarak tanımlar. Newroz bir eşiktir. Alevi inancında eşik kutsaldır” dedi.

    “21 MART MEVSİMSEL DÖNGÜDÜR”

    Newroz’un bir geçiş ve dönüşüm süreci olduğunu ifade eden Kete, “Bir halden başka bir hale geçmeyi, hal değiştirmeyi, don değiştirmeyi ifade eder. İki boyutlu bir eşik söz konusudur. Biri, artık zemheriler bitiyor. Yavaş yavaş kış bahara doğru geliyor. Sersaldır, cemreler düşüyor. Newrozla beraber iklim bir bütünen artık ısınır. Hava, su, ateş ve toprak birbirleriyle niyaz olurlar. Yeni yaşamı oluştururlar. Bu iklimsel olarak yenidir, bir diriliştir” diye belirtti.

    “ZULME KARŞI BİR DURUŞTUR”

    Newroz’un diriliş ve başkaldırı eşiği olduğunu vurgulayan Zeynel Kete, “Nedir bu diriliş ve başkaldırı eşiği? Zulme karşı bir duruştur. Demirci Kawa’nın zamanın zulümkarlarına karşı bir meşale yakmasıdır. Hallâc-ı Mansur, Ana Sekine, Ana Zarife, Ana Fatma uyandırdı bu delili. Dikkat ederseniz hem kadın hem erkek coğrafyadaki hakikat ve özgürlük mücadelesi verilenler ateşle ilişkilendirilmiş” ifadelerini kullandı.

    “DİRİLMEKTİR!”

    Ateşin bu bağlamda sembolik bir anlam taşıdığını belirten Kete, “O tekçi, sömürgeci, katil anlayışa karşı ateşin uyandırılması demek zihinsel olarak da zulme karşı uykudan uyanmaktır, dirilmektir. Bundan dolayıdır ki Diyarbakır Zindanı’nda Mazlumlar üç çarağı uyandırdılar” dedi.

    “NEWROZ; BARIŞA, BİRLİĞE, ÖZGÜRLÜĞE VESİLE OLSUN”

    Açıklamasının sonunda bu geleneğin cem erkânlarında sürdüğünü vurgulayan Kete, “Kadimden bugüne kadar çağdaş Kawaların uyandırdığı bu delil bizim açımızdan çok önemlidir, kutsaldır ve cem erkanlarımızda bu delil asla ve asla sönmeyecek. Newroz bir yönüyle de barış, birlik ve beraberliktir. Bu yılki Newroz; barışa, birliğe, özgürlüğe vesile olsun” ifadelerini kullandı.

    PİRHA/DERSİM

  • Zeynel Kete: Ortadoğu’daki savaşlar Alevileri ve Kürtleri doğrudan hedef alıyor-VİDEO

    Zeynel Kete: Ortadoğu’daki savaşlar Alevileri ve Kürtleri doğrudan hedef alıyor-VİDEO

    PİRHA- Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, Ortadoğu’da yaşanan savaşların ve saldırı konseptlerinin doğrudan Alevileri ve Kürtleri hedef aldığını vurguladı. Kürtlerin hakikat ve özgürlük mücadelesinin yalnızca kendilerine değil, bölgedeki tüm demokratik topluluklara yönelik olduğunu ifade eden Kete, Alevilerin bu sürecin en önemli bileşenlerinden biri olduğunu belirtti.

    DAD Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, devam eden İran-İsrail-ABD savaşı hakkında konuştu. Kete, Gazze, Lübnan ve Suriye’yle başlayan savaş konseptinin İran ile devam ettiğini belirterek, Ortadoğu’da yaşanan savaşların Merkezi Uygarlık güçlerinin kendi çıkar ve emperyal hedefleri doğrultusunda yürütüldüğünü söyledi.

    Diğer yandan Ortadoğu’da süren savaş ve çatışmaların yalnızca Kürtleri değil, Alevileri de doğrudan hedef aldığını belirten Kete, Kürtlerin hakikat ve özgürlük mücadelesinin bölgedeki tüm demokratik toplulukların ortak geleceğini ilgilendirdiğini vurguladı.

    “ORTADOĞU’DAKİ BÜTÜN HALKLARIN HAKİKAT VE ÖZGÜRLÜK ARAYIŞI BİRBİRİYLE BAĞLANTILIDIR”

    Kete, yaptığı konuşmada Kürt halkının mevcut durumunu değerlendirerek şunları söyledi: “Ortadoğu’da söz konusu Kürtler olunca aslında Kürtlerin Ortadoğu’daki varlığı sadece kendi özgün dinamikleriyle şekillenmiyor. Böyle bir halk gerçekliği vardır. Bir de Kürtlerin Ortadoğu ve Kürdistan’daki hakikat ve özgürlük arayışının sadece kendileriyle ilgili bir arayış” olmadığını söyleyerek şu şekilde devam etti:

    “Yani Kürt’ün hakikat arayışına girdiği her coğrafyada, yine kendisi gibi olan demokratik toplumun en kadim değerlerini bünyesinde taşıyan ve bizim ‘Rıza Toplumu’ olarak tanımladığımız, Dürziler, Aleviler, Êzîdîler, Kakaîler gibi farklı etnik yapılar ve kimliklerdir. Bu hakikat ve özgürlük arayışı onları da birebir ilgilendiriyor” dedi.

    “KÜRT HALKINA İKİNCİ BİR ULUSLARARASI KOMPLO YAŞATILMAK İSTENİYOR”

    Kete, Kürtlere yönelik uluslararası komploların tarihsel boyutlarına değinerek, 1. Dünya Savaşı sonrası kurulan ulus devletlerin homojenleştirici politikaları nedeniyle bölgedeki halkların soykırım ve kültürel asimilasyon süreçleriyle karşı karşıya kaldığını belirtti. Son dönemde Suriye, Irak ve İran’da yürütülen saldırıların bu bağlamda ele alınması gerektiğini söyleyen Kete şöyle devam etti, 

    “Kürtlerin Haşdi Şabi ile karşı karşıya getirilmesi, Arap-Kürt ve Şii-Sünni-Alevi çatışmalarını derinleştirme çabası, ikinci büyük uluslararası komplo girişimidir. Ancak halkın kendi öz gücüyle demokratik siyaset etrafında kenetlenmesiyle bu konsept boşa düşmüştür.”

    Kete, Merkezi Uygarlık güçlerinin önlerinde yeni bir yüz yıllık proje olduğunu belirterek, “Bu güçler inşa ettikleri ulus devletleri ya ortadan kaldırmayı ya da kontrol altına almayı hedefliyor. Skys-Picot Anlaşması’nın 100. yılı doldu ve yeni bir strateji hattı oluşmaya başladı” dedi. Kete,Ortadoğu’da yaşanan güncel gelişmeler hakkında şunlara dikkat çekti:

    ”Suriye’de Arap Alevilerine yönelik başlayan süreç, daha sonra Kürtlere yöneldi. General Mazlum Abdi’nin Ocak’taki diplomasi trafiğini yürütmesinden sonra, Fransa, Britanya, ABD, İsrail ve Türkiye’nin de içinde olduğu bir konsept, Kürtleri Haşdi Şabi ile karşı karşıya getirmeye çalıştı. Bu, hem Arap-Kürt çatışması hem de Şii-Sünni-Alevi çatışmasını derinleştirmeye dönük bir 2. Uluslararası Komplo idi. Ancak halkın öz gücüyle demokratik siyaset etrafında kenetlenmesiyle bu plan boşa düştü” 

    İRAN VE STRATEJİK DENİZ HATTI

    Kete, sistemin krizde olduğunu ve bu krizi aşmak için savaşa başvurduğunu söyleyerek, “Savaş günümüzde Merkezi Uygarlık güçlerinin kendi krizlerini aşma ve ömürlerini uzatma yöntemidir. 2 Mart’ta Hürmüz Boğazı’nın kapatılması ve 4 Mart’ta Sri Lanka açıklarında bir İran gemisinin ABD tarafından batırılması bunun göstergesidir” dedi ve şöyle devam etti:

    “Deniz yolları, insanlığa hizmet etmekten çok hegemonik güçlerin çatışma, rekabet ve istihbarat alanlarına dönüşmüş durumdadır. Bu süreçte Çin ve İran gemilerinin geçişlerine ilişkin yaşananlar da uluslararası şebekelerin oyunlarını gözler önüne sermektedir.”

    “ORTADOĞU’DAKİ SORUNLARIN ÇÖZÜMÜ DEMOKRATİK TOPLUM PERSPEKTİFİDİR”

    Kete, Alevilerin tarihsel komünal yaşam biçimi ve inanç örgütlenmelerinin, barış ve demokratik toplum perspektifine en uygun model olduğunu ifade etti:

    “Bu bölgede Reya Haq Alevileri, Suriye’de, İran’da, Irak’ta bu bahsettiğimiz Alevi süreklere aynı zamanda barış ve demokratik toplum perspektifinin en güçlü bileşenleridirler. Çünkü inanç yapıları itibariyle de komünal özellikleri, demokratik toplum özelliklerini, birey, toplum ve doğayla olan demokratik ilişkileri, ikrar ilişkileri bu perspektife en büyük katkıyı sunacak potansiyeli kendi içinde barındırıyor. Binlerce yıldır özerk yaşamışlar. Ocak sistemi bir komün sistemidir. Her komün özerktir” 

    Alevilerin sorunlarının yalnızca kendi içlerinde çözülemeyeceğini, tüm demokratik ve özgürlükçü yapılarla ortak mücadelenin zorunlu olduğunu vurgulayan Kete, şöyle devam etti:

    “Bu coğrafyada Türkiye’de dahil olmak üzere Kürtlerin demokrasi mücadelesinin dışına itilmesi, kontrol ve denetim altına alınması durumunda Alevilerin çok rahatlıkla yok edilebileceği gerçeği vardır. Bütün Alevi sürekleri bu hakikati bilmelidir. Bu açıdan Ortadoğu’da yaşanan bu savaşlar birebir Alevileri ilgilendiriyor” dedi.

    Kete, Ortadoğu’daki demokratik toplum mücadelesinin, Aleviler başta olmak üzere tüm halkların ortak özgürlük arayışını temsil ettiğini belirterek sözlerini tamamladı.

    Cem EKİNCİ/DERSİM

  • DAD Eş Genel Başkanı Kete: Katliamcılara geri adım arttırmak için Samandağ’da bir araya gelelim! -VİDEO

    DAD Eş Genel Başkanı Kete: Katliamcılara geri adım arttırmak için Samandağ’da bir araya gelelim! -VİDEO

    PİRHA-Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, Suriye’de Alevilere dönük süren soykırımın birinci yılında 7 Mart’ta Samandağ’da yapılacak mitinge katılım çağrısında bulunarak, katliamcılara geri adım arttırmak için hem bu coğrafyada hem de dünyanın birçok yerinde demokratik kamuoyunun, Alevilerin, emek ve barış mücadelesi veren bütün güçlerin bir araya gelmesi gerektiğini vurguladı.

    Suriye’de Alevilere dönük süren soykırımın birinci yılı geride kalıyor. 7 Mart’ta başlayan saldırılarda on binlerce Alevi katledildi, yerinden edildi, kadınlar kaçırılıp tecavüze uğradı, satıldı, çocuklar ailelerinden koparıldı, Alevilerin topraklarına ve mallarına el konuldu, işlerinden atılarak açlığa mahkûm edildi.

    Saldırıların yıl dönümünde birçok coğrafyadan Alevi ve dostları soykırımın durması için çağrıda bulunmaya devam ediyor. 7 Mart’ta birçok merkezde alanlara çıkılacak. Bu merkezlerden biri de Samandağ olacak. 7 Mart’ta Samandağ’da büyün bir miting yapılacak. Alevi kurumları, kadınlar, sanatçılar, yazarlar ve aydınlar mitinge katılım çağrısında bulundu.

    “ALEVİ SOYKIRIMI YAŞANIYOR”

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, Suriye’de Alevilere dönük süren soykırımın birinci yılına dair değerlendirmede bulunarak, 7 Mart’ta Samandağ’da yapılacak mitinge katılım çağrısında bulundu.

    Bir yıl önce Suriye’de uluslararası hemonlik güçlerin de desteklediği cinsiyetçi, milliyetçi, dinci ve çok kültürlülüğü kabul etmeyen selefi bir anlayışı temsil eden HTŞ’nin herkese, özellikle de Arap Alevilerin yoğun olarak yaşadığı bölgede bir katliam başlattığına dikkat çekerek, “Nihayetinde savaşlardan en fazla mağdur olanlar kadınlar, çocuklar ve yaşlılardır” dedi.

    Suriye’de Alevilere dönük katliamı ‘Alevi soykırımı’ olarak tanımlayan Kete, “Bunun adını koymak lazım. Bu soykırım başladığı zaman aklımıza Dersim Soykırımı geldi. Benden özellikleri çok fazlaydı” diye belirtti.

    “DEMOKRATİK ULUSU İNŞA ETMELİYİZ”

    Kendi coğrafyasından alıp uzaklaştırılan, pazarlarda adeta bir meta gibi satılan, taciz ve tecavüze uğrayan kadınların varlığına işaret eden Kete, “Bu ve benzeri anlayışların hakim olmaması için, Orta Doğu’da tek tip anlayış üzerine kendisini inşa eden ulus devletlerin kendi iç dinamiklerine dayalı olarak demokratik bir zeminde yeniden kendilerini inşa etmeleri gerekiyor” şeklinde ifade etti.

    “KATLİAMLARI KABUL ETMİYORUZ”

    Bölgenin yoğun bir şekilde Selefi anlayışının etkisi altına alındığının altını çizen Kete, “Önce Arap Alevilerine yönelik bir soykırıma başlayınca peşinde Rojava’da Kürt halkına, Süveyde’de Dürzilere karşı, bir bütün rıza toplumuna karşı bir katliama girişti. Bu katliamlar kabul edilecek bir şey değildir” diye konuştu.

    “SOYKIRIMA HAYIR DEMEK İÇİN SAMANDAĞ’DA BİR ARADAYIZ”

    Katliamcılara geri adım arttırmak için hem bu coğrafyada hem de dünyanın birçok yerinde demokratik kamuoyunun, Alevilerin, emek ve barış mücadelesi veren bütün güçlerin bir araya gelmesi gerektiğini vurgulayan Kete, şunları söyledi:

    “7 Mart’ta  soykırımın yıl dönümünde soykırıma hayır demek için Samandağ’da bir aradayız. Cümle canlara çağrımızdır; gelin soykırıma hayır diyelim.”

    PİRHA/ADANA

     

  • Zeynel Kete: Barış sözle olmaz! – VİDEO

    Zeynel Kete: Barış sözle olmaz! – VİDEO

    PİRHA- Demokratik Alevi Dernekleri Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, Xızır akılının, barış aklı olduğunu vurgulayarak, “Meclis’te yakında bir rapor yayınlanacak. Bu rapordan ortak akıl çıkmalıdır. Halkların, ikrarlı ve rızalı bir şekilde yaşaması, Türkiye’deki bütün farklı kesiminin ihtiyacıdır. Barış sözle olmaz. Barışın toplumsallaşması lazım. Bu yüzden rapor, toplumun hakikatini esas almalı ve somut adımlar atmalıdır” dedi.

    Demokratik Alevi Dernekleri(DAD) Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, Xızır ayından Alevi nefes ve deyişlerinin mafya dizilerinde kullanılmasına, cemevlerinin imar planlarında ‘ibadethane’ olarak tanınmamasından, ‘Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne dair gündemde olan konuları PİRHA için değerlendirdi.

    “XIZIR, BİR ÖZGÜRLÜK BİLİNCİ VE ARAYIŞIDIR”

    PİRHA: Xızır ayındayız, oruçlar tutuluyor ve Xızır Cemleri bağlanmaya devam ediyor. Bu dönemde Xızır’ın anlam ve önemi nedir?

    Zeynel Kete: Xızır ayında olmamızdan kaynaklı, oruç tutan canların oruçları Hakk katında kabul olsun. Genelinde Alevi süreklerinin hepsi için kutsal sayılan Xızır ayı, özelinde de Reya Haq Alevi inancında Xızır en önemli kutsal sembollerden birisidir. Aslında bir nevi Reya Haq Alevi inancının toplumsal hafızasıdır, aklıdır. Xızır inancının bir boyutu iklimle, coğrafyayla ilişkiliyken, diğer bir boyutu da Reya Haq Ocak örgütlemesinin ahlaki, politik, ikrar, dar û didar olma ile bağlantılı, bir bütün olarak toplumun kendisini yeniden inşa etmesinin aklıdır.

    Bütün Alevi sürekleri ve ağırlıklı olarak Reya Haq Aleviler, Xızır ayı içerisinde dar û didar olur. Pirler, taliplerinin hanesine giderek niyaz olurlardı. Pirler, talipleriyle niyaz olurken, bireyin bireyle, talibin taliple, bireyin doğayla ve toplumla varsa bir müşkülatı, bu sorunları çözerdi. Bu açıdan Reya Haq inancında birey, toplum ve doğa ilişkisi çok önemlidir. Yani burada bir barış kültüründen bahsediyoruz. Bu haliyle zorda ve darda olana elini uzatmak sadece ve sadece biyolojik varlığını devam ettirme anlamına gelmez, bu yönüyle Xızır sadece zorda ve darda olana yetişen değildir. İnsanın ruhunda, bilincinde, ruhsal, zihinsel ve bedensel olarak bir özgürlük bilincidir.

    Biz bütün hikayelerden Xızır’ın sürekli bir arayış içerisinde olduğunu anlıyoruz. Bir ölümsüzlük arayışı var. Ama buradaki ölümsüzlük sadece biyolojik bir ölümsüzlük arayışı değildir. Bir özgürlük arayışıdır. Öncelikle bize gaflet uykusundan uyanın diyor. İkincisi, toplumsal barış inşa edildiği zaman bir anlam ifade edeceğini belirtiyor. Bu anlamıyla kendi özünü Hakk’ta görmektir. El ele verip, el Hakk’a diyerek kendi özünü Hakk’ta görmektir. Bu Xızır’ın en önemli akıllarından birisidir ve asla başkasına karşı zulüm etmemektir. Ama diğer yandan zalime karşı da direnmektir.

    BİZİM İNANCIMIZ VE FELSEFEMİZ XIZIR GİBİ DİRENMEKTİR

    Dardan geçmeden, adalet olmadan, toplumsal ahlak olmadan, didare erilmez. Bu bakımdan bugün Rojava’da, Kobanê’de veyahut başka bir coğrafyada zulüm altında olanlara hak aşkı ve Xızır gayretiyle el uzatmak, zalimin zulmüne karşı Xızır gibi direnmek bizim inancımızın felsefesidir. Aslında Xızır, Aryenik toplumların ve Ortadoğu’daki diğer toplumların en zor anlarında dahi umutsuzluğu kabul etmemektir. Bu inançla biri uçurumun kenarına geldiğinde, en zor anında dahi ‘Ya Xızır’ deyip, elini gönlüne götürdüğünde ruhsal olarak ikrarlaşır ve potansiyel bir enerjiye sahip olur. Bir bilinç sıçraması meydana gelir, bir enerji oluşur ve kendisini var eder. Bu yönüyle Xızır, Ortadoğu’da yaşanan zulüm deryasına karşı sürekli direniştir; Umutsuzluğu kabul etmemektir; Toplumsal varoluştur; Kendi özü ile birleşmektir.

    Rojava’da bugün masum çocuklar ölüyor. Bugün yine bir çocuk hakka yürüdü. Colani ve HTŞ benzeri Emevi-İslam anlayışının yaptığı icraatların İslamiyet ile alakası yok. Bunlar cinsiyetçi, dinci, ırkçı, paramiliterist güçlerdir. Bunlara karşı diyoruz ki, zaman sahipsiz, mekan rızasız, mazlum çaresiz değildir. O zaman sadece Aleviler değil, darda kalan bütün canların, bütün mazlumların ‘Ya Hak Ya Xızır’ deyip, bu yönüyle kuşatılmışlığa karşı dayanışma ruhu içinde olması ibadetimizin en önemli ölçüsüdür. Çünkü dar û didar olmak aynı zamanda bir dayanışmadır. Bundan dolayı Xızır Cemlerini bağlarken, herkesin çerağlarını Kobanê’deki canların özgürlüğü için uyandırması lazım. Hak kelamını Kobanê’deki canlar ve dünyanın başka yerinde zulüm gören mazlum halklar için söylemesi lazım. Buradan oraya bir nefes göndermek lazım. Sadece sözle değil. Eğer bir yardımlaşma ortamı olur ve koridorlar açılırsa bir Xızır’ın lokmasını oraya ulaştırmamız lazım. Bu yönüyle de krize karşı güçlü bir bilinç, zulme karşı dirayetli bir direniş diyorum. Öldürülecek bir şey varsa o da nefsimizdir demek istiyorum.

    “SÖZLERİMİZ VE KELAMLARIMIZ TOPLUMSAL HAFIZAMIZDIR”

    -Kapitalist Modernite, toplumu yozlaştırarak, kısa yoldan para kazanan, emekten yoksun bir birey yaratmak istiyor. Bunu da özellikle ana akım medyadaki diziler üzerinden yapmaya çalışıyorlar. Devlet bir taraftan ‘biz çetelerle mücadele ediyoruz’ derken, diğer taraftan da bütün kanallarda mafya dizilerini yayınlayor. Son bir aydır da bu dizilerin neredeyse tamamında, Pir Sultan, Nesimi gibi Alevi ulularının, nefes ve deyişleri kullanılıyor. Bu konu hakkında neler söylemek istersiniz?

    Zeynel Kete: Ulus-devletler toplumların fiziki soykırımla üstesinden gelemeyince, bu defa kültürel soykırım devreye giriyor. Kültürel soykırım daha da inceltilerek ortaya konan bir politikadır. Toplum fiziki soykırımda başına gelenlerin farkındayken, kültürel soykırım pek farkında olmuyor. Bu dizi ve filmler de bu çerçevede ortaya konuyor. Özellikle ‘Barış ve Demokratik Toplum’ sürecinin başladığı günden itibaren televizyondaki diziler, aşiret kültünü öne çıkarıyor. Dikkat ederseniz, bu aşiret içerisinde kadın barışı istemiyor. Sürekli çocuklarını, karşı aşiretten birini öldürmeye yönlendiriyor. Böyle bir hakikat yok. İster Reya Haq Alevi süreklerinde olsun, isterse devletleşmemiş ahlaki-politik toplumlarda olsun; kadın bu toplumsallıklarda barışın temsilidir. Daha dün Kobani’de saçlarını ören kadınlar ‘Jın, jiyan, azadi’ diyerek dünyayı titretmiştir. Şimdi bu hakikati ters yüz etmek için toplumun algısıyla oynuyorlar. Ayrıca bir plan dahilinde, dizilerin hepsinde gayri ahlaki ilişkileri öne çıkararak masa başında kültüre soykırım yaratmaya çalışıyorlar.

    Alevi toplumsallığında nefes ikrardır. Bir can ana rahmine düştüğünde, ilk vücut bulduğunda, bu verdiği birinci ikrardır. İkinci ikrarda da anneden doğduğunda ses vermek zorundadır. Bakın her çocuk ağlamak zorundadır. Eğer ağlamazsa muhtemelen ölürdür. Mutlaka bir şekilde ağlaması lazım ve bu nefestir. Yani kainata bir nefes vermesi lazım. Nefes varoluştur, deyişlerimiz varoluştur; yaşam bulmadır, ikrarlaşmadır. Alevi nefesleri ve deyişleri, binlerce yıldır, binlerce yıldır yaşanan bu pratiğin içerisinde Ebu Vefa’dan, Nesimi’den, Mansur’dan, Alişer’den, Ana Sakine’den, Ana Zarife’den, Baba İshak’tan, Hacı Bektaş’tan ve günümüze kadar süzülerek gelmiştir. Sözlerimiz ve kelamlarımız bizim toplumsal hafızamızdır. Bütün Alevi nefeslerini bir araya getirdiğinizde, bu bütünsellikte çok rahatlıkla bir toplumu inşa edebilirsiniz.

    Şimdi bu yönden baktığımızda, kavramlar bir toplumu özgürleştirebileceği gibi bir toplumu köle de yapabilir. Bundan dolayıdır ki ‘nehaq’ anlayış kendisine muhalif olan toplumsal kesimlerinin nefesleriyle, türküleriyle, deyişleriyle uğraşıyor. Pir nefesi, sözü hak kelamıdır. Nefes yol aldırtır, ayağa kaldırır, diriltir. Zulme karşı mücadele edilirken nefesle gidilmiş. Sazlarımız özgürlük arayışının en büyük aletleridir. Biz nefeslerimizi, deyişlerimizi oturduğumuz yerden, sırça köşklerden iki kelamı bir araya getirmek için yazmadık. Zalimin zulmüne karşı düşündük ve nefesler yazdık.

    Alevi deyiş ve nefeslerinin çarpıtılmasına karşı bir araya gelip direniş hattı oluşturulması gerekiyor. Bunların barışın konuşulduğu bir zamanda başlatılması tesadüf değil. Bir merkezden bilinçli ve programlı şekilde oluşturulmuş. Buna karşı bağlamalarımızı alıp hak nefeslerimizi söylememiz gerekiyor. Bu çerçevede hakkı var eden nefes ve deyişlerimizin, sinema-dizi endüstrisine alet edenlere karşı bir bütünen ‘Ya Haq Ya Xızır’ deyip, bu zulme karşı duracağız.

    “CEMEVLERİ ALEVİ TOPLUMSAL HAKİKATİNİN İNŞA EDİLDİĞİ MEKANLARDIR”

    -Çevre ve Şehircilik, İklim Değişikliği Bakanlığı geçtiğimiz günlerde resmi gazetede bir yönetmelik yayınladı. Bu yönetmeliğe göre cemevlerinin imar planlarındaki statüsü, yaşlı bakım evi, futbol, basketbol gibi sahalarla eş değer kılındı. Buna karşı nasıl bir tutum ortaya koymak lazım? 

    Zeynel Kete: Kentleşme ile beraber bir sosyolojik değişim de geldi. Bu sadece Alevi toplumunda yaşanmadı. Kentleşmenin artmasıyla beraber birçok toplum bu değişimi yaşadı. Aleviliğin köy mekanında en büyük ev, Cemevi olarak kabul edilirdi. Köylerdeki Cemevleri toplum için hakikatin inşa edildiği yerlerdir. Hem eğitim yerleriydi hem de varoluş yerleriydi. Bu sistem, Ocak sistemini esas alıyordu. Bu toplum sistemi, 60’lı ve 70’li yıllarla başlayan, 80’li ve 90’lı yıllarla devam eden süreçte büyük ölçüde yıkıldı. Asla ve asla rıza göstermediğimiz, kabul etmediğimiz bir şekilde 30-40 yıl devam eden savaş gerçekliği ile köy yakmaları toplumsal dokuları bozdu. Aleviler, inanç mekanlarından, kültürel ortamlarından, mezar taşlarından ayrılmak zorunda bırakılarak kentlere göçertildi. Kentlerde de herkesin kendi kültürel, inançsal olarak aynı dokudan insanlarla bir araya gelmesi bir realitedir. Fakat şu vardır ki sistem Aleviliği tanımıyor. Bir sistem sizi tanımadığı zaman sizin üzerinde tasarrufta bulunma hakkını görür. Yani bir kadavra gibi üzerinde deney yapma hakkını görür. Tabi burada en büyük sorumluluk yine Alevi toplumuna ait oluyor. Eğer Alevi toplumu, devletin bu yaklaşımına karşı duruş sergilemezse altında ezilir. Aleviler, devletten beklenti ve taleplerinin çıtasını çok düşürdü. Bugüne kadar Cemevlerinin elektrik ve su parasını talep ediyorlardı. Şimdi bu talepler bir şekilde karşılanıyor. Sistemin kabul ve ret ölçüleri içerisinde bir talepte bulunduğunuzda, doğal olarak sistem de size böyle bir yaptırım yapar. Bakanlığın böyle bir cümle kurması, böyle bir genelge yayınlaması ya da bir metin yayınlaması aslında başka bir ifadeyle ben Aleviliği kabul etmiyorum demektir.

    Cemevleri kendi hakikatiyle ikrarlaştığı zaman orada her talip kendi ocağıyla birleşebilir. Bu şekilde birer akademi haline gelebilirler. Devlet, Cemevi üzerinden toplumun varlığını, birliğini, dirliğini devam ettirdiği cem erkanını kabul etmiyor. Aslında mesele budur. Çünkü cem olmak, Alevi inancında toplumun kendisini yönetmesidir. Toplumun kendi kendisini yönetmesidir. Doğrudan demokrasi kültürüdür. Kendisiyle ilgili bütün kavramları, bütün istemleri o meydanda el ele, el Hakk’a diyerek yürütmesidir. Börtü böceğin, hayvanın, doğanın rızkını ve hakkını da gözeterek, ‘erkek dişi sorulmaz muhabbetin dilinde, Hakk’ın var ettiği her şey yerli yerinde’ diyerek cinsiyetçi olmayan bir yönetim modelidir. Toplumun öz savunma modelidir.

    Bakanlığın bu türden bir söylemi biz, sizin hafızanızı da, toplumsal direniş modelinizi de kabul etmiyoruz demektir. Devlet, evrensel hukuk normlarını esas alarak Aleviliği tanımalıdır. Alevi toplumunun da yapması gereken şudur: Cumhuriyetin demokratik bir çerçeveye kavuşmasıyla beraber, pozitif entegrasyon ve kapsayıcı hukuk normlarını esas alması gerekiyor. Eğer cumhuriyet mevcut tekçilik haliyle devam ederse, demokratikleşmezse, entegrasyon negatif entegrasyon olursa, hukuk tekçilik üzerinde olursa bütün bakanlar Alevilerle ilgili bir tasarrufta bulunabilirler. Çünkü Aleviliği kabul etmeyen bir zihniyetle karşı karşıyayız. Alevi toplumunun kendi sorunlarını çözmesi sadece ve sadece dernek hattıyla yeterli olmuyor. Türkiye’de emek, barış, demokrasi müdahalesi veren ve özellikle pozitif hukuku, kapsayıcı hukuku esas alan bir mücadele anlayışıyla hareket edilmelidir. İnancımızla ilgili tasarruf da Alevilere ait olmalıdır. Alevilerin yol uluları vardır, anaları vardır, pirleri vardır. Yıllardır bu inancı bugüne kadar getiren yol uluları vardır. Bizim mekanlarımızla ilgili söz, karar ve yetki yol ulularımızın olmalıdır.

    “ALEVİLERİN SORUNLARI DEMOKRATİK TOPLUM PERSPEKTİFİYLE ÇÖZÜLECEKTİR”

    -Yakın zamanda Meclis Komisyonu son toplantısını yaparak, sürece dair raporunu yayınlayacak. ‘Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nde şu anda yapılması gerekenler nelerdir? 

    Zeynel Kete: ‘Barış ve Demokratik Toplum’ perspektifi bir taktik değil, bir stratejiydi. Bugüne kadar deniliyordu ki, Kürtler meclise gelsin ve mecliste sorunlarını anlatsınlar. Bundan hareketle silahlar da bırakıldı. Şimdi sıra çözümde. ‘Barış ve Demokratik Toplum’ perspektifi, Türkiye’nin genelinde halklar nezdinde, emekçiler nezdinde, Aleviler nezdinde ciddi bir kabul gördü. Çünkü son birkaç aylık süreç hariç, hiçbir toplumun bu süreçte çıkıp, Barış ve Demokratik Toplum karşıtı cümle kurduğunu görmedik. Bir kesim yürüyüp de “Biz barış istemiyoruz” demedi. Mecliste partisi ve grubu bulunan, bulunmayanlar da sürece karşı çıkmadı. Ama gelin görün ki Rojava’da bir savaş meydana geldi. Rojava’da bir rıza şehiri perspektifi vardı. Orada 72 millet, ikrarlı ve rızalı olarak beraber yaşıyordu. Kadın özgürlükçü bir yapı söz konusuydu. Bu toplumsallığa karşı Paris’te yapılan bir anlaşma devreye sokuldu. Hegemonik güçler Rojava’ya müdahale ederek buradaki devrimi boğmak istedi. Fakat direnişle bu saldırılar boşa çıkarıldı.

    Barış ve Demokratik Toplum perspektifi, Rojava içinde geçerlidir. Mecliste yakında bir rapor yayınlanacak. Bu rapordan ortak akıl çıkmalıdır. Halkların, ikrarlı ve rızalı bir şekilde yaşaması, Türkiye’deki bütün farklı kesiminin ihtiyacıdır. Barış ve Demokratik Toplum perspektifi, sadece Kürtlerin kendilerine yönelik önerdiği bir perspektifi değildir. Aleviler özellikle ‘cümle can’ kavramını kullanırlar. Kainata bir derya gözüyle bakarlar ve cümle canın hakkını kendi dar ve didarlarında gözetirler. Bu yönüyle Alevilerin özellikle binlerce yıldır çektikleri zulüm ve katliamlara karşı, barış sürecine sahip çıkması gerekiyor. Barış sözle olmaz. Barışın toplumsallaşması lazım. Bu yüzden raporun, toplumun hakikatini esas alarak, bir yol haritasının çıkarılması gerekiyor. Toplumun da beklentilerini göz önüne alarak, netleşmelerin sağlanması, somut adımların atılması, yasaların çıkarılması lazım. Türkiye’de Barış ve Demokratik Toplum inşa edildiğinde, Alevilerin de sorunları çözülecektir.

    Fatoş SARIKAYA-Diren KESER/MERSİN

  • DAD Mersin Şubesi Xizir Cemi yürüttü- VİDEO

    DAD Mersin Şubesi Xizir Cemi yürüttü- VİDEO

    PİRHA- DAD Mersin Şubesi, Xizir ayı sebebiyle lokma yapıp, Xizir Cemi yürüttü. Şıx Çoban Ocağı evladı Zeynel Kete, “Xizir, toplumsal varlığımızı buralara kadar getiren en önemli günlerden biridir. Ana kaynağına inersek, genç kuşaklara daha iyi aktarır ve bizler de bunun önemini daha iyi kavrarız” dedi.

    Aleviler, Hızır ayı dolayısıyla dünyanın bir çok yerinde lokmalarını pay etmeye ve Xizir Cemi (Hızır Cemi) tutmaya devam ediyor. Demokratik Alevi Derneği (DAD) Mersin Şubesi Toroslar Cemevi’nde Xizir Cemi yürüttü. Şıx Çoban Ocağı evladı ve DAD Eş Genel Başkanı Zeynel Kete’nin yürüttüğü cemde Zakir Ali Sizer deyiş ve nefesler okudu.

    Toroslar Cemevi Başkanı Hüseyin Değerli, Xızır orucunun yalnızca bir inanç pratiği olarak değil, ne söylediği üzerinden yeniden ele almak gerektiğini ifade etti.

    Cem erkanını yürüten Şıx Çoban Ocağı evladı Zeynel Kete, Hızır’ın en önemli toplumsal değerlerden biri olduğunu söyleyerek, “Xizir, toplumsal varlığımızı buralara kadar getiren en önemli günlerden biridir. Ana kaynağına inersek, genç kuşaklara daha iyi aktarır ve bizler de bunun önemini daha iyi kavrarız” diye konuştu. Alevilerin kutsal mekanlarına dönük saldırılara da dikkat çeken Kete, “Bugün, kutsal mekanlarımıza kazma vurulmamış bir yer kalmamıştır. Özellikle Dersim coğrafyası başta olmak üzere Alevi inanç mekanlarının yoğun olduğu bölgelerde HES’lerle, madenlerle kutsal mekanlarımız yok edilmek isteniyor. Ancak kazmayı neremize vuruyorlarsa oradan dirileceğiz. Bunu yapmazsak bizi var eden, bugüne kadar getiren toplumsal hafızamız yok olur. Tekçi, cinsiyetçi, iktidarcı anlayışa karşı durmalıyız” ifadelerini kullandı.

    Ardından Zakir Ali Sizer’in seslendirdiği deyiş ve nefeslerle birlikte hizmetler yerine getirildi, semah dönüldü.

    PİRHA/ MERSİN

  • Zeynel Kete: Suriye’de Kürtler ve Aleviler varlık savaşı veriyor!- VİDEO

    Zeynel Kete: Suriye’de Kürtler ve Aleviler varlık savaşı veriyor!- VİDEO

    PİRHA- “Suriye’de bugün Aleviler ve Kürtler, varlık-yokluk çizgisinde yaşam mücadelesi veriyor” diyen DAD Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, yaşanan krizin halkların iradesine dayanmayan ulus-devlet anlayışından kaynaklandığını söyledi.

    Suriye’de son dönemde derinleşen çatışmalar, özellikle Aleviler ve Kürtler açısından ciddi bir güvenlik ve varlık sorununu yeniden gündeme taşıdı. Halep’te Kürt mahallelerine yönelik saldırılarla başlayan çatışmalar tüm bölgeye yayılırken, Alevi yerleşimlerinde de kaygılar artıyor. Bölgesel ve uluslararası güçlerin müdahaleleriyle şekillenen savaş ortamı, halkların birlikte yaşam umudunu zorlarken, çok kimlikli toplumsal yapı ağır bir baskı altında bulunuyor.

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, Suriye’de yaşanan süreci ve Orta Doğu’daki ulus-devlet krizini PİRHA’ya değerlendirdi.

    “SAVAŞ MEZHEPÇİ VE HEGEMONİK PROJELERLE DERİNLEŞTİ”

    Zeynel Kete, Suriye’de yaşananların yüz yıllık ulus-devlet anlayışının iflasını gözler önüne serdiğini belirterek, Orta Doğu’daki devlet yapılarının halkların iradesiyle değil, Batılı hegemonik güçlerin çıkarları doğrultusunda şekillendirildiğini ifade etti. Kete,
    “Suriye’de yaşananları, yüz yıllık ulus-devlet anlayışının kanlı bir özeti olarak değerlendirmek gerekir. Orta Doğu’daki ulus-devletlerin isminde ‘ulus’ var ama bu devletler halkların demokrasi mücadelesiyle, kendi öz güçlerine dayanarak kurulmuş yapılar değildir. Bunlar Batı’dan Doğu’ya ihraç edilmiş, ithal ulus-devletlerdir. Bugün Suriye’de çöken de tam olarak bu anlayıştır. 2011 sonrası Suriye’de Alevi iktidarına karşı Emevi-Sünni İslam anlayışı üzerinden bir savaş kurgulandı. Türkiye’nin neo-Osmanlıcı politikaları, İran’ın Şii hilali hedefi ve İsrail’in rejim değişikliği beklentisi bu sürecin parçalarıdır. Bu sadece Esad rejimine karşı bir mücadele değildi; aynı zamanda Alevi varlığına yönelik açık bir tehdit oluşturdu. Bugün Aleviler, Suriye’de ciddi bir güvensizlik ve yok sayılma riskiyle karşı karşıyadır” dedi.

    “ROJAVA’DAKİ MODEL HEGEMONİK GÜÇLERİ RAHATSIZ EDİYOR”

    Rojava’da ortaya çıkan demokratik toplum modelinin Orta Doğu açısından tarihsel bir anlam taşıdığını belirten Zeynel Kete, bu deneyimin hegemonik güçleri rahatsız ettiğini söyledi. Kürtlerin Orta Doğu’nun temel dinamiklerinden biri olduğunu kaydeden Kete, “Rojava’da halkların kendi öz gücüne dayanarak, rıza temelinde geliştirdiği bir demokratik toplum modeli ortaya çıktı. Kürtler, Araplar, Süryaniler, Aleviler ve diğer tüm kimlikler bu model içinde kendini ifade edebildi. Bu, dünyada komünal değerlerin neredeyse yok edildiği bir dönemde son derece kıymetli bir deneyimdir. Orta Doğu’da böyle bir modelin görünür hale gelmesi, elbette hegemonik güçlerin çıkarına değildir. Kürt halk gerçekliği Orta Doğu’nun en temel dinamiklerinden biridir. Kürtler, Aleviler, Dürziler ve Süryaniler tarihsel olarak demokratik toplumun ve komünal yaşamın taşıyıcılarıdır. Ne kadar baskı uygulanırsa uygulansın bu halklar kendi öz güçleriyle var olma iradesinden vazgeçmeyecektir” diye konuştu.

    “KAOS POLİTİKALARI BİLİNÇLİ OLARAK DERİNLEŞTİRİLİYOR”

    Kete, kaos ve savaş politikalarının bilinçli olarak derinleştirildiğini söyleyerek bunun hem bölgesel yeniden dizayn projelerine hem de iç siyasette otoriterleşmeye hizmet ettiğini dile getirdi. Kete, değerlendirmesini şu sözlerle sürdürdü:

    “IŞİD’in bölgede gerçekleştirdiği katliamlar ve Türkiye’nin destek verdiği birçok silahlı grubun çatışmalara dâhil olması son derece düşündürücüdür. Kısa süre önce IŞİD’in saldırısı sonucu üç polisimizin hayatını kaybetmesi bunun somut örneğidir. Kendilerine rahmet diliyorum. Buna rağmen bu tür yapılara verilen destek devam ediyorsa, bu güçlerin uluslararası, NATO bağlantılı ve çeşitli küresel paramiliter ağlar tarafından örgütlendiği gerçeğiyle yüzleşmek gerekir. Bu yapıların kontrol edilememesinin nedeni de sıradan örgütler olmamalarıdır.

    Türkiye’de barış ve demokratik toplum perspektifinin tartışıldığı bir dönemde, kaosun ve krizin derinleştirilmesi; içeride otoriterleşmeyi, dışarıda ise “dış tehdit” söylemiyle toplumun denetim altına alınmasını amaçlamaktadır. Bu aynı zamanda yaşanan çok yönlü krizi görünmez kılma ya da buradan bir çıkış üretme çabasıdır.”

    “KADIN ÖZGÜRLÜKÇÜ PARADİGMA HEDEFTE”

    “Barış ve demokratik toplum perspektifinin konuşulması gereken bir dönemde, kaos ve kriz sürekli diri tutuluyor. Dış tehdit söylemleriyle toplum denetim altına alınmak isteniyor. Bu sadece Suriye için değil, bölgedeki tüm halklar için geçerli bir durumdur” değerlendirmesini yapan Kete, kadın özgürlükçü paradigmanın Orta Doğu’da güçlü bir toplumsal karşılığı olduğunu da vurgulayarak, “Jin, jiyan, azadî bu coğrafyanın hakikatidir. Kadın özgürlükçü paradigma ile barış ve demokratik toplum anlayışı, Orta Doğu’da güçlü bir toplumsal meşruiyete sahiptir. Bu paradigmanın halklar tarafından içselleştirilmesini engellemeye dönük uluslararası bir projenin yürütüldüğünü söylemek mümkündür. Bu süreci bu çerçevede değerlendiriyorum” diye konuştu.

    Fatoş SARIKAYA- Diren KESER/ MERSİN

     

  • Alevi örgütlerinden yeni yıl mesajı: 2026 eşitlik ve barış dolu bir yıl olsun- VİDEO

    Alevi örgütlerinden yeni yıl mesajı: 2026 eşitlik ve barış dolu bir yıl olsun- VİDEO

    PİRHA- Alevi kurumlarının yöneticileri, 2025 yılının hak ihlalleri, adaletsizlikler ve katliamlarla geçtiğini belirterek, 2026 yılına barış, eşitlik ve demokratik toplum mücadelesini büyütme çağrısıyla girilmesi gerektiğini vurguladı.

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) ve Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) yöneticileri, 2025 yılına dair değerlendirmelerini paylaşarak 2026 yılına ilişkin beklentilerini açıkladı. Yöneticilerin değerlendirmesinde Suriye’de Alevilere yönelik katliamlar, kadınlara dönük şiddet, hukuksuzluk ve eşit yurttaşlık talepleri öne çıkarken, yeni yılda barış, adalet ve demokratik toplum mücadelesinin kararlılıkla sürdürüleceği vurgulandı.

    “KATLİAMLARI KINIYOR, MÜCADELEYİ BÜYÜTÜYORUZ”

    DAD Eş Genel Başkanı Mercan Gül, geride kalan yılın hem olumlu hem de ağır acılarla geçtiğini belirtti. Suriye’de Dürzi ve Alevilere yönelik saldırılara dikkat çeken Gül, bu katliamları güçlü bir şekilde kınadıklarını söyledi. Kadınlara yönelik şiddet ve katliamların da devam ettiğini hatırlatan Gül, “Geçen yıl hem güzel hem de olumsuz olaylar yaşadık. Suriye’de yaşanan katliamları kınıyoruz. Kadınlar üzerinde gelişen katliamlar da devam etti. Umut ediyoruz ki önümüzdeki yıl güzel şeyler olur. Bunu sadece umut etmiyoruz, aynı zamanda mücadelesini de vereceğimizi belirtmek isterim. Yeni yıl huzur mutluluk ve barış ve eşitlik getirsin” diye konuştu.

    KETE’DEN BİRLİĞİN GÜÇLENDİĞİ BİR YIL DİLEĞİ

    DAD Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, Alevi inancında yeni yılın yalnızca takvimsel bir başlangıç olmadığını belirterek, bunun aynı zamanda bir “eşik” anlamı taşıdığını söyledi. Kete, eşiğin yüzleşme, niyet etme ve hakikat mücadelesinde yeni bir süreci ifade ettiğini dile getirdi.

    2025 yılının Aleviler açısından hak ihlalleri, eşitsizlik ve hukuksuzluklarla geçtiğine dikkat çeken Kete, inançlarının hala hukuki olarak tanınmadığını söyledi. Eğitim müfredatları ve kamusal alanlarda cinsiyetçi ve tekçi anlayışların dayatıldığını belirten Kete, bu gerçekliğin görmezden gelinemeyeceğini vurguladı. “Biz bu topraklarda misafir değiliz, eşit yurttaşız” diyen Kete, barışın Alevi inancının temel bir erdemi olduğunu ifade etti. 2026 yılının Aleviler açısından suskunluğun değil, hakikatin konuşulduğu; ayrışmanın değil, birliğin güçlendiği bir yıl olması temennisinde bulundu.

    “SESSİZLİK KATLİAMLARIN ORTAĞIDIR”

    Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Başkanı Mustafa Aslan ise 2025 yılını özellikle Alevi hareketi açısından değerlendirdi. Demokratik Alevi hareketinin tüm baskılara rağmen hükümetin inkar ve asimilasyon politikalarına karşı mücadele yürüttüğünü vurgulayan Aslan, bu mücadelenin koşullar gereği büyük zorluklarla sürdürüldüğünü söyledi.
    Siyasi tutuklamalar, kayyum uygulamaları ve hukuksuzlukların 2025 yılına damga vurduğunu ifade eden Aslan, Suriye’de yaşanan Alevi katliamlarının yılın en acı başlığı olduğunu dile getirdi. Cihatçı gruplar tarafından gerçekleştirilen saldırıların sürdüğünü belirten Aslan, başta Türkiye olmak üzere uluslararası kamuoyunun sessizliğine tepki gösterdi.
    Aslan, “Başta Türkiye olmak üzere tüm Avrupa ülkeleri ve dünya ülkelerinin sessizliği, üç maymunu oynaması elbette ki canımızı acıtmaya devam ediyor. Herkes şunu bilmeli ki Suriye’de yaşanan katliamlardan, hayatını kaybeden her canın sorumlusu sessiz kalan ülkelerdir” dedi. 2026 yılına dair beklentilerini ise eşitliğin, laikliğin, demokrasinin ve özgürlüğün egemen olduğu bir yıl temennisiyle dile getirdi.

    “HOŞGÖRÜNÜN ÇOĞALDIĞI BİR YIL OLSUN”

    Türkiye Alevi Federasyonu Başkanı Zeynel Abidin Koç ise,“2026 yılı Hakk’ın nurunun yolumuzu aydınlattığı, canların bir olduğu, gönüllerin rızalıkta buluştuğu, darda olanın darına koşulduğu, lokmaların pay edildiği, sevginin, hoşgörünün ve adaletin çoğaldığı bir yıl olsun. Yolumuz hak yolu, muhabbetimiz daim, birliğimiz ve dirliğimiz baki olsun. Tüm canların yeni yılını kutlarım” dedi.

    SEHER ŞENGÜLLÜ YILMAZ: BARIŞIN OLDUĞU BİR YIL OLSUN

    2025’te birçok olumsuzluk yaşandığına değinen Alevi Kültür Dernekleri (AKD) Genel Başkanı Seher Şengüllü Yılmaz da barış vurgusu yaparak, şu ifadeleri kullandı:

    “Bu yıl madencilik adı altında doğa talanlarına, MESEM adı altında çocuk işçiliği ve çocuk katliamlarına, kadın cinayetlerine ve Suriye’de yaşanan soykırıma tanıklık ettik. Suriye’de dünyanın gözünün önünde insanlar inançlarından dolayı, Alevi olduklarından dolayı katlediliyorlar, soykırıma maruz kalıyorlar. Kadınlar kaçırılıyor, köle pazarlarında satılıyor, tecavüz ediliyorlar. Her katliamın her soykırımın, her savaşın en büyük mağdurları kadınlar ve çocuklardır. Bugün Filistin’de, Suriye’de masum insanlar dünyanın gözünün önünde katlediliyorlar. Tüm dünyayı bu soykırımı tanımaya, görmeye, duymaya davet ediyoruz. 2025 yılında hep kötü şeyler de olmadı, güzel şeyler de oldu. Bu memlekette barış konuşulmaya başlandı. Bu memlekete barış gelecekse, demokrasi gelecekse elbette ki Aleviler tam olarak bu barışın yanında, arkasında duracaktır. 2026 yılında tüm dünyaya barışın geldiği, tüm inançların, tüm halkların özgürce, insan onuruna yakışır bir şekilde yaşadığı bir dünya özlemiyle 2026’yı karşılıyoruz. 2026 yılı tüm dünyaya barış, huzur, kardeşlik, sevgi getirsin diliyoruz. Hızır cümle canın elinden tutsun diliyoruz.”

    Fatoş SARIKAYA/ PİRHA

  • Mercan Gül ve Zeynel Kete: Aleviler eşit yurttaşlık ve barış için mücadeleye hazır-VİDEO

    Mercan Gül ve Zeynel Kete: Aleviler eşit yurttaşlık ve barış için mücadeleye hazır-VİDEO

    PİRHA – Demokratik Alevi Dernekleri’nin (DAD) 20 Aralık 2025 tarihinde Dersim’de gerçekleştirdiği 5. Olağan Genel Merkez Kongresi’nde Eş Genel Başkanlığa seçilen Mercan Gül ve Zeynel Kete, kongrenin sonuçlarını ve yeni dönemin yol haritasını PİRHA’ya değerlendirdi. Kongrede “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” vurgusu öne çıktı.

    “AMACIMIZ ALEVİLERİ HAK ETTİĞİ EŞİT YURTTAŞLIKLA BULUŞTURMAKTIR”

    Kongreye ilişkin değerlendirmelerde bulunan Eş Genel Başkan Mercan Gül, Demokratik Alevi Dernekleri’nin 5. Olağan Genel Merkez Kongresi’nin Aleviler açısından yeni bir mücadele dönemine işaret ettiğini söyledi.

    Gül, “Umudumuz odur ki yeni dönemde, Aleviler üzerinde geçmişten beri devam eden katliamı, soykırımı ve inkârı durdurarak, Alevileri hak ettiği eşit statüyle buluşturmaktır” dedi.

    Yeni dönemde çalışmalarını “Barış ve Demokratik Toplum” sürecine uygun şekilde yürüteceklerini belirten Gül, bu sürecin kadınlar ve gençlerle birlikte yürütüleceğini vurguladı. Gül, kongrede ortaya çıkan iradenin bu perspektifi güçlendirdiğini ifade etti.

    “ÖNCELİĞİMİZ KÜLTÜRÜMÜZE DİLİMİZE VE İNANCIMIZA SAHİP ÇIKMAKTIR”

    Yeni dönemde Demokratik Alevi Dernekleri’nin öncelikli gündemlerine değinen Mercan Gül, amaçlarının kültüre, dile, inanca ve topluma sahip çıkmak olduğunu belirtti. Önümüzdeki dönem çalışmalarının bu temel üzerinden yürütüleceğini söyledi.

    Devletin Alevi inancına yaklaşımını da değerlendiren Gül, asimilasyon politikalarının iki temel başlıkta sürdüğünü ifade etti. Gül, “Birincisi dil üzerinde yürütülen asimilasyon politikaları, ikincisi ise inanç üzerinde yürütülen politikalardır. Bu iki politika birbirinden ayrı düşünülemez” dedi.

    Bu politikaların yalnızca Cumhuriyet dönemine değil, son 200 yıla yayıldığını vurgulayan Gül, Kürt Alevi toplumunun bu süreçten yoğun biçimde etkilendiğini belirtti. “Eskiden yaşamımızı ve ibadetlerimizi kendi anadilimizde yapıyorken, şimdi yapamıyoruz. Bunu durdurmanın yolu kültürümüze, dilimize ve inancımıza sahip çıkmaktır” diye konuştu.

    “KADIN VE GENÇLERLE BİRLİKTE YÜRÜYECEĞİZ”

    Kadınlar ve gençlere yönelik planlamalara da değinen Mercan Gül, Demokratik Alevi Dernekleri’nin bu iki kesimi merkeze alan bir anlayışla hareket ettiğini söyledi.

    Gençler üzerinde çeteleşme, uyuşturucu ve fuhuş gibi çok yönlü politikalar yürütüldüğüne dikkat çeken Gül, “Biz buna karşı gençlerimizi derneklerimize ve kurumlarımıza çekerek bu yozlaşma kampanyasını boşa çıkarmak istiyoruz” dedi.

    Yürütülecek çalışmalarla gençlerin sanata, kültüre ve inanca yönlendirilmesini hedeflediklerini ifade eden Gül, kadınların da bu sürecin öznesi olacağını, kadın bilincinin güçlendirilmesi ve kadının toplumda hak ettiği statüyü yeniden kazanmasının temel hedeflerinden biri olduğunu söyledi.

    “BU KONGRE SADECE TEKNİK BİR KONGRE DEĞİLDİ”

    Eş Genel Başkan Zeynel Kete ise kongrenin anlamına ve siyasal-inançsal boyutuna dikkat çekti. Demokratik Alevi Dernekleri’nin, Alevi kurumları içerisinde genel merkezi Dersim’de olan tek kurum olduğunu hatırlatan Kete, kongrenin Reya Heq Kürt Alevi inancının ser çeşmesinde gerçekleştirildiğini vurguladı.

    Kete, “Biz bu kongreyi yaparken sadece teknik olarak bir kongre yapmadık. Aynı zamanda yaşadığımız bu mekânın ruhuna olan ikrarlığımızı bir kez daha yeniledik” dedi.

    Kongreye katılımın güçlü olduğunun altını çizen Kete, hem Dersim’den hem de Reya Heq coğrafyasından delegelerin ve kurumların kongreye katıldığını, bu yönüyle kongrenin güçlü bir sahiplenme yarattığını söyledi.

    “KONGREMİZ ZAMANIN RUHUNA CEVAP OLMALIYDI”

    Kongre öncesinde yapılan değerlendirmelerde temel beklentilerinin kongrenin zamanın ruhuna uygun olması olduğunu ifade eden Kete, Dersim’de son dönemde kadınlara ve gençlere yönelik yürütülen politikalara dikkat çekti.

    “Kadına ve gençliğe yönelik özel bir savaş söz konusu. Bir düşürme siyaseti yürütülüyor” diyen Kete, kongrenin hem kültürel soykırıma karşı hem de yeni sürece cevap olması hedefiyle gerçekleştirildiğini söyledi.

    “BARIŞ VE DEMOKRATİK TOPLUM ALEVİ İNANCIYLA PARALELDİR”

    “Barış ve Demokratik Toplum” sürecini değerlendiren Zeynel Kete, Demokratik Alevi Dernekleri’ni bir talip topluluğu olarak tanımladı. Reya Heq inancının kadim hafızasının yeniden devriye edilmesi gerektiğini vurgulayan Kete, bu perspektifin devlet Aleviliğine alternatif bir inşa süreci olduğunu ifade etti.

    Kete, “Alevi inancı her dönemin hakikatine ikrar vermiştir. Barış ve Demokratik Toplum perspektifi de Alevi inanç dünyasıyla paraleldir” dedi.

    Bu sürecin Alevileri doğrudan ilgilendiren üç temel ayağı olduğunu belirten Kete, bunları kapsayıcı hukuk, pozitif entegrasyon ve komünal demokrasi olarak sıraladı.

    “DEVLETÇİ ALEVİLİK İLE KONÜNAL ALEVİLİK ARASINDA BİR ÇELİŞKİ VAR”

    Devletin Aleviliği tanıması gerektiğini vurgulayan Kete, “Bu tanıma ancak kapsayıcı hukukla mümkündür. Devlet, kendi kabul ve ret ölçüleriyle değil, bizim tarihsel hakikatimiz üzerinden tanımalıdır” dedi.

    Alevi kurumlarıyla ilişkileri değerlendiren Kete, bu kurumları müsahip kurumlar olarak gördüklerini ifade etti. Alevi inancının hakikatine ikrar veren tüm kurumlarla birlikte yol yürünmesi gerektiğini söyleyen Kete, önümüzdeki dönemde en temel mücadele alanının devletçi Alevilik ile komünal Alevilik arasındaki çelişki olacağını vurguladı.

    Son olarak Alevi kamuoyuna seslenen Zeynel Kete, Aleviliğin bugün tarihinin en zor dönemlerinden birini yaşadığını ifade etti. Devletin kendi Aleviliğini inşa etmeye çalıştığını belirten Kete, buna karşı güçlü bir örgütlenme gerektiğini söyledi.

    Kete, Cem Evlerinin yalnızca sosyal tesisler olarak görülmemesi gerektiğini vurgulayarak, bu mekânların Alevi hakikatinin, barışın, demokratik toplum anlayışının ve komünal Aleviliğin yeniden üretildiği akademiler haline getirilmesi çağrısında bulundu.

    Aleviliğin olmazsa olmazı olan ocak sisteminin binlerce yıllık özel demokratik bir örgütlenme modeli olduğunu hatırlatan Kete, Alevi toplumunun ocaklar üzerinden yeniden ikrarlaşarak bir diriliş sürecine girmesi gerektiğini ifade etti.

    Cem EKİNCİ

  • DAD, cami yapılmak istenen Hakis köyünü ziyaret etti!-VİDEO

    DAD, cami yapılmak istenen Hakis köyünü ziyaret etti!-VİDEO

    PİRHA-Demokratik Alevi Dernekleri Genel Merkezi, cami yapılmak istenen Dersim’in Nazımiye ilçesinin Hakis köyünü ziyaret etti. Yaşananlara tepki gösteren DAD Eş Genel Başkanı Kadriye Doğan, “Alevi köyünde cami yaparak Alevilere o inancı dayatmak hiç kimsenin haddine değildir. DAD olarak bu davayı sonuna kadar takip edeceğiz” dedi.

    Dersim’in Nazımiye ilçesine bağlı Hakis köyünde, İlçe Müftülüğü’nün köylülere ait tapulu araziye cami inşa etme girişimi, bölge sakinlerinin tepkisini çekmiş; cami yerine su, yol ve sağlık ocağı talep eden köylüler dava açmıştı.

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Merkezi, cami yapılmak istenen Dersim’in Nazımiye ilçesinin Hakis köyünü ziyaret etti.

    “CAMİ YERİNE CEMEVİ VE KİLİSE OLSUN”

    Cami yapılmak istenen yerin 1930’lu yıllarda 300 haneye değirmen olarak hizmet verdiğini belirten Hakis köylülerinden Mine Sarıçiçek, “Köyümüzün %99’u Alevidir, diğer kısmı da Ermenilerdir. Alevi olduğumuz için bize bir dayatmada bulunuyorlar. Bunu kabul etmiyoruz” diye belirtti.

    “DAVAYI SONUNA KADAR TAKİP EDECEĞİZ”

    Hakis köyünde yaşananlar ile Dersim’de soykırımın fiziksel olmasa da kültürel ve inançsal olarak devam ettiğine tanıklık ettiklerini ifade eden DAD Eş Genel Başkanı Kadriye Doğan, “Değirmene el koyarak cami yapılmak isteniyor. Burada inançlar arası bir dayatmayı görüyoruz. Hiç kimsenin haddine değildir Alevi köyünde cami yaparak Alevilere o inancı dayatmak. Demokratik Alevi Dernekleri olarak bu davayı sonuna kadar takip edeceğiz” dedi.

    “MEKÂNSIZ BIRAKMA ANLAYIŞI DEVAM EDİYOR”

    Dersim Katliamı öncesinde başlanan mekânsız ve tarihsiz bırakma anlayışının halen devam ettiğini vurgulayan DAD Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, “Söz konusu devletin ötekileri olunca devlette devamlılık esastır mantığı halen fiili olarak hizmet görüyor” diye konuştu.

    PİRHA/DERSİM

    İLGİLİ HABERLER:
    -Cami değil su istiyoruz: Dersim’in Hakis köyünde özel mülkiyete cami dayatması -VİDEO
    -İzmir Dersim Derneği’nden tepki: Hakis’te cami açmak kültürel gaspın adıdır!

  • Alevi kurum başkanları: Demirtaş ve tüm siyasi tutuklular bir an önce serbest bırakılsın!

    Alevi kurum başkanları: Demirtaş ve tüm siyasi tutuklular bir an önce serbest bırakılsın!

    PİRHA-Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Selahattin Demirtaş hakkındaki hak ihlali kararını değerlendiren Alevi kurum başkanları, “Beklentimiz Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği kararın bir an önce uygulanması ve ayaklar altında alınan hukukun bir an önce işlenmesidir” dedi.

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Paneli, Türkiye’nin Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş kararı hakkında AİHM Büyük Daire’de yeniden ele alınması talebiyle geçen ay yaptığı itirazını reddetti. AİHM’in Demirtaş hakkındaki hak ihlali kararı kesinleşmiş oldu.

    Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkanı Mustafa Aslan, Türkiye Alevi Federasyonu (ADFE) Genel Başkanı Zeynel Abidin Koç ve Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Zeynel Kete Selahattin Demirtaş hakkında verilen AİHM kararlarını PİRHA’ya değerlendirdi.

    “AYAKLAR ALTINA ALINAN HUKUK BİR AN ÖNCE UYGULANSIN”

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin doğru bir karar verdiğini belirten Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkanı Mustafa Aslan, “İktidar, şimdiye kadar işine geldiğinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına uyarken işine gelmediğinde de kararlarını dikkate almıyor. Beklentimiz Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği kararın bir an önce uygulanması ve ayaklar altında alınan hukukun bir an önce işlenmesidir. Ayrıca Selahattin Demirtaş ile birlikte bütün siyasi tutukluların serbest bırakılmasını istiyoruz. İktidar Selahattin Demirtaş hakkındaki kararın uygulayarak Türkiye’de barışın sağlanması konusundaki samimiyetlerini de göstermiş olur” dedi.

    “AİHM’İN KARARLARI UYGULANSIN”

    Türkiye Alevi Federasyonu (ADFE) Genel Başkanı Zeynel Abidin Koç ise, şunları ifade etti:

    “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanması, ülkemizin uluslararası yükümlülüklerine saygı göstermesi ve demokrasinin, temel insan haklarının güvence altına alınması açısından acilen gereklidir. Kişisel özgürlükler ve siyasal haklar konusunda yapılan ihlallerin sadece bireysel değil, toplumsal sonuçları vardır. AİHM kararlarının iç hukukta gecikmeden ve tam olarak uygulanması, hem mağdur açısından adaletin hem de toplum açısından huzurun sağlanması açısından elzemdir. Sayın Demirtaş’ın serbest bırakılması ve tüm hak ihlallerine yönelik kamusal sorumluluk mekanizmalarının işletilmesi gerektiğine inanıyoruz. Bu örnek, Türkiye’de demokrasi, çoğulculuk ve hak temelli güven ortamının inşası açısından kritik önemdedir. Bizler, Alevi yurttaşlar olarak; adaletin geciktirilmesinin adaletin reddi olduğunu; özgürlüklerin ertelenmesinin özgürlüğün ihlali anlamına geldiğini biliyoruz. Bu bağlamda, ilgili bütün kurumları, yargı süreçlerini, siyasi aktörleri ve sivil toplumu sorumluluklarını yerine getirmeye, AİHM kararlarının uygulanmasına yönelik gerekli tüm adımları atmaktan kaçınmamaya davet ediyoruz.”

    “SELAHATTİN DEMİRTAŞ VE TÜM SİYASİ TUTUKLULARIN SERBEST BIRAKILMASI GEREKİYOR”

    Türkiye’nin hukuk sistemine göre Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının kapsayıcı olduğunu ifade eden Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, “Sadece Selahattin Demirtaş için değil o dönemde demokratik hak talebinde bulunan herkesin haksız bir biçimde yıllarca cezaevinde olmaları insan hakkı ihlalidir. Demokratik Alevi Derneği olarak barış ikliminin olduğu bir dönemde kapsayıcı hukuk kuralları esas alınarak haksız bir şekilde cezaevlerinde olanların haklarının kendilerine geri verilmesi toplumda barışa yönelik duyguyu güçlendirir. Uluslararası hukuk ve mevcut yasaların bir an önce uygulanarak Selahattin Demirtaş ve tüm siyasi tutukluların bir an önce serbest bırakılması gerekmektedir” diye konuştu.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Pir Zeynel Kete’den komisyona eleştiri: Aleviler dinlenmeliydi- VİDEO

    Pir Zeynel Kete’den komisyona eleştiri: Aleviler dinlenmeliydi- VİDEO

    PİRHA- DAD Eş Genel Başkanı Pir Zeynel Kete, Alevi kurumlarının komisyonda dinlenmemesini eleştirerek, “Alevilerin çağrılmaması büyük bir eksiklik. Aleviler dinlenmeliydi. Aleviler, ülkemizde birlikte yaşamanın tarihsel kök hücrelerini sürekli dile getiren bir topluluktur. Bu nedenle süreçte yer almamaları büyük bir eksiklik olur” diye konuştu.

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Pir Zeynel Kete, PİRHA’ya yaptığı açıklamada Barış ve Demokratik Toplum sürecine ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Kete, mecliste oluşturulan komisyonda Alevi kurumlarının dinlenmemesini önemli bir eksiklik olarak değerlendirirken, barışın kapsayıcı bir hukuk anlayışıyla inşa edilmesi gerektiğini vurguladı.

    “ALEVİLER İÇİN SON DERECE ÖNEMLİ BİR ÇAĞRI”

    Zeynel Kete, 27 Şubat’ta Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla başlayan ve 5–7 Temmuz tarihleri arasında “Barış ve Demokratik Toplum” olarak adlandırılan sürecin tarihsel önemine değindi:

    “Bu süreç Aleviler için de son derece önemli. Çünkü Barış ve Demokratik Toplum çağrısı yapılırken kapsayıcı hukuk, pozitif entegrasyon ve komünaliteden bahsediliyordu. Bu yönüyle de Kürdün, Ezidinin, Türkmenin, Alevinin, Hristiyanın, Sünninin, gençliğin, kadının, emekçinin bir bütünen cümle canın varlığı, birliği, dirliği için çok önemli tarihi bir çağrıydı. Bu çağrı, bir nevi 100 yıllık projenin aslında toplumun sorunlarını çözmediğini, bu İttihatçı anlayışın bir an önce ortadan kaldırılması gerektiğine dair bir çağrıydı. Barış ve Demokratik Toplum çağrısı, Aleviler açısından hem tarihsel hem de toplumsal olarak büyük bir önem taşıyor. Çünkü Aleviler, tarih boyunca en fazla mağduriyet yaşamış inanç topluluklarından biri olarak, barışın ve eşit yurttaşlığın en güçlü savunucularındandır. Üstelik bir kısmı Kürt Alevilerinden oluştuğu için hem kimlikleri hem de inançları nedeniyle çifte bir ayrımcılıkla karşı karşıya kalmışlardır.”

    KOMİSYONA ELEŞTİRİ

    Sürecin kapsayıcı bir demokratikleşme ve toplumsal barış zeminine dönüştürülmesi gerektiğini dile getiren Kete, Meclis’teki komisyonda Alevilerin dinlenmemesini eleştirdi. Kete, Alevilerin barış çağrısında yeterince temsil edilmediğini belirterek, “Meclis’te kurulan komisyonda Alevilerin çağrılmamasını, dinlenmemesini bir eksiklik olarak görüyorum. Hoş karşılamadım, kabul etmedim. Alevi kurumları çağırılmalıydı, Aleviler dinlenmeliydi. Çünkü bu topraklarda yaşanan tüm acılara rağmen Alevi toplumu hâlâ birlik, dirlik ve ortak yaşama kültürünü savunan bir inançtır” diye konuştu.

    Kete, Alevilerin bu süreçte yalnızca bir inanç topluluğu olarak değil, aynı zamanda barışın toplumsallaşması açısından da önemli bir özne olduğuna dikkat çekerek, “Yaşanan tüm katliamlara rağmen Aleviler, ülkemizde birlikte yaşamanın tarihsel kök hücrelerini sürekli dile getiren bir topluluktur. Bu nedenle barış ve demokratik toplum perspektifinde yer almamaları büyük bir eksikliktir” dedi.

    “ALEVİLER BARIŞ SÜRECİNDE DAHA ETKİN OLMALI”

    Alevilerin hem tarihsel hem inançsal temelleriyle barış ve demokrasi mücadelesinin taşıyıcı gücü olduğunu söyleyen Pir Zeynel Kete, “Mağduriyeti olan toplumlar emek, barış ve demokrasi mücadelesinde daha güçlüdür. Mansurlardan, Nesimilerden, Seyit Rıza’lardan, Baba İshaklardan bu yana Aleviler, barışın ve adaletin en güçlü savunucuları olmuştur. Aleviler kapsayıcı hukukun içinde yer aldıklarında Türkiye’nin ve bölgenin demokratikleşmesinde, barışın inşasında büyük bir potansiyele sahiptirler. Barış yukarıdan verilmez, barış talep edilir. Aleviler barış sürecinde daha etkin olmalı, barışı yaşamın her alanında örgütlemelidir. Barışa çerağ uyandırmak, barış lokmaları dağıtmak, barış cemleri tutmak bu inancın özüne uygundur. Kapsayıcı hukuk ve pozitif entegrasyon Alevilerin de Cumhuriyetin ikinci yüzyılında ötekileştirilmeden eşit yurttaşlıkla yaşamasının teminatıdır” ifadelerini kullandı.

    Fatoş SARIKAYA/ ADANA

  • DAD Adıyaman Şubesi kongresini yaptı: Barış sürecini sahiplenelim-VİDEO

    DAD Adıyaman Şubesi kongresini yaptı: Barış sürecini sahiplenelim-VİDEO

    PİRHA-DAD Adıyaman Şubesi’nin kongresinde konuşan DAD Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, Türkiye’de demookrasinin güçlenmesini istediklerini vurgulayarak, “Barışın tek başına masaya getirilmesi yetmiyor. Kapsayıcı hukukla birlikte demokratik normlar esas alınmalıdır. Alevi toplumu bu esasla sürecin başarıya ulaşması için güçlü bir şekilde çalışması gerekiyor” dedi.

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Adıyaman Şubesi kongresine gerçekleştirdi. KESK Adıyaman Şubeleri Konferans Salonu’nda yapılan kongreye DAD Eş Genel Başkanı Pir Zeynel Kete’nin yanı sıra siyasi parti ve demokratik kitle örgütü temsilcileri katıldı.

    Ağuçan Ocağı’nda Abidin Güzel’in çerağ uyandırıp gülbang vermesiyle başlayan kongrede DAD Adıyaman Şube Eş Başkanı  Melek Ruşen açılış konuşması yaptı.

    Melek Ruşen, içinden geçilen zamanın tarihi günler olduğunu belirterek, “3. Dünya savaşının bütün hızıyla sürdüğü bu günlerde barış içinde yaşamak hepimizin ortak arzusudur. İnancımızın gereği olarak, cümle can ile birlik içinde, barış içinde yaşamak, işinde barış mücadele sini toplumsallaştırmak gerekiyor. 4. Olağan Kongremizi tamamladığımız bu günlerde umudumuz ortak vatanda eşit ve özgür yurttaş olarak yaşamaktır” dedi.

    Demokratik Alevi Dernekleri olarak amaçlarının binlerce yıla dayanan Alevi inancını, inanca ait erkanları, dili, kültürü, tarihi, toplumsal değerleri yaşatmak olduğunu vurgulayarak, “72 millete bir nazarda baktığımızda bu topraklarda yaşayan bütün farklı inançlar, kültürler, kimliklerle birbirimizi var ederek yaşamak isteriz. Bundan dolayı inancımıza yönelik bütün asimilasyon politikalarına rıza göstermiyoruz. Ülkemiz bir barış ortamına girmiştir. Bizler Alevi toplumu olarak barışın toplumsallaştırılması, kapsayıcı hukuk temelinde yeni bir yaşamı arzuluyoruz. Barış ve demokratik toplum perspektifi, Aleviler, Kürtler, Türkler ve bütün kimliklerle ortak vatanda eşit olarak yaşamak hepimize güç verecektir. Barış komisyonunda Alevi kurumlarına destek istiyoruz. Barışta selamet vardır” diye konuştu.

    Daha sonra DAD Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, bir konuşma yaptı. DAD Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, Türkiye’de demookrasinin güçlenmesini istediklerini vurgulayarak, “Barışın tek başına masaya getirilmesi yetmiyor. Kapsayıcı hukukla birlikte demokratik normlar esas alınmalıdır. Alevi toplumu bu esasla sürecin başarıya ulaşması için güçlü bir şekilde çalışması gerekiyor” ifadelerine yer verdi.

    PİRHA/ADIYAMAN

  • Zeynel Kete: Yeni anayasa zamanın ruhuna uygun olarak yeniden inşa edilmeli!-VİDEO

    Zeynel Kete: Yeni anayasa zamanın ruhuna uygun olarak yeniden inşa edilmeli!-VİDEO

    PİRHA-Demokratik Alevi Dernekleri ve Demokratik Alevi Federasyonu kamuoyuna Aleviler ve anayasa taslağı ile ilgili bir metin paylaştıklarını belirten DAD Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, “FEDA ve DAD olarak hem Türkiye’de hem de dünyanın birçok yerinde bunu işleyeceğiz. Bu konuda bütün cümle candan da destek bekliyoruz. Alevilerin bu temel konu başlıkları tartışılmalı, konuşulmalı. Amaç bu ülkede barış içerisinde yaşamaktır” dedi.

    Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) ve Demokratik Alevi Dernekleri’nin (DAD), yaşanan gelişmelere ve Barış ve Demokratik Toplum Süreci‘ne dair “Anayasa Tartışmaları ve Aleviler” başlıklı bir bildiri yayınladı.

    DAD Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, ”Anayasa tartışmaları ve Aleviler” başlıklı bildiriye dair sorularımızı cevapladı.

    “TOPLUMSAL SÖZLEŞMELER, O ÜLKEDEKİ YÖNETİMİN NASIL OLDUĞUYLA İLGİLİ GÜÇLÜ VERİLER BARINDIRIYOR”

    PİRHA: Toplumsal sözleşmelerin önemi nedir? Cumhuriyet döneminde nasıl bir anayasa ilkeleri uygulandı?

    Zeynel Kete: Toplumları yöneten toplumsal sözleşmeler vardır. Bu toplumsal sözleşmeler o ülkedeki yönetimin nasıl olduğuyla ilgili de güçlü veriler barındırıyor. Bir nevi toplumsal sözleşmeler ve anayasalar devletin temel felsefesini dile getirir. Türkiye’de özellikle Cumhuriyet döneminde yapılan 1921 yılındaki bir toplumsal sözleşme var. 1921 Anayasası Cumhuriyetin kuruluşuna gidilen yolda bütün farklılıklarla beraber oluşturulmuş belki de en güçlü toplumsal sözleşmedir.

    Fakat zamanla merkezileşme ile beraber Cumhuriyet Modernitesi kendisini ilan ederken tekçi ulus devlet anlayışı üzerinden kendisini inşa etmekten kaynaklı olarak da 1924 Anayasası’yla beraber devletin resmi ideolojisi bir toplumsal sözleşme metni haline geldi. Bu toplumsal sözleşmenin ruhuna baktığımızda daha çok tekçilik üzerine kurulu ve demokratik olmayan bir Cumhuriyet modernitesi ilkeleri üzerindeydi.

    Alevileri ilgilendiren boyutlara baktığımızda 1924 Anayasası’nda makbul vatandaş tanımlaması yapılmıştı. Makbul vatandaş Türk’tür, Türkçe konuşur ve mezhebi de Hanefi’dir. Aleviler, bu tanımlamanın içinde değildi. Devletin resmi inancının dışında olan bütün inançlar da makbul olmayan vatandaşlar statüsündeydiler ve bu makbul olmayan vatandaşlara yönelik de ciddi ciddi yaptırımlar yapılmıştı.

    “YENİ TOPLUMSAL SÖZLEŞMENİN ZAMANIN RUHUNA UYGUN OLARAK YENİDEN İNŞA EDİLMESİ GEREKİYOR”

    -Gelinen aşamada, yeni toplumsal sözleşmede nelerin yapılması gerekiyor?

    An itibariyle geldiğimiz süreçte 1924 yılından bugüne kadar Cumhuriyetin demokratikleşmesi mücadelesi yoğun bir şekilde verildi. Özellikle Kürtlerin hakikat ve özgürlük arayışı ile Alevilerin kurumsallaşması bu toplumsal sözleşmeleri tartışır hale getirmeye başladı. Yeni bir anayasa tartışmaları yapıldığı ve komisyonların oluştuğu bir dönemde özellikle PKK’nin 5-7 Mayıs Kongreleri ve 11 Temmuz’da silahları yakmayla beraber ‘Ortak Vatanda Eşit ve Özgür Yurttaş olarak yaşama Perspektifi’ toplumun farklı kesimleri üzerinde tartışıldı. İşin ucunda devlet ile görüşmeler oluyor ve yeni anayasa, yeni vatandaşlık tanımı ile ilgili yoğun bir tartışma süreci başlandı. Bizler de Demokratik Alevi Dernekleri ve Avrupa’daki Demokratik Alevi Federasyonu ortak olarak kamuoyuna Aleviler ve anayasa taslağı ile ilgili bir metin paylaştık. Bunun üzerinde bir tartışma süreci yaşıyoruz ve oluşturulabilecek bir anayasada ya da meclis komisyonu çalışmaları sırasında bundan sonra Türkiye’de eşit ve özgür yurttaş çalışmaları ile ilgili yapılabilecek bütün tartışmalarda, anayasa forumlarında ve konuşmalarda temel konularımızı göz önüne alınıp yeni toplumsal sözleşmenin zamanın ruhuna uygun olarak yeniden inşa edilmesi gerektiğine inanıyoruz.

    “YURTTAŞLIK TANIMININ ÖZGÜR VE EŞİT YURTTAŞLIK OLARAK YAPILMASI GEREKİYOR”

    -Anayasa tartışmaları ve Aleviler başlıklı bildirinizde hangi sorunların çözümünü istiyorsunuz?

    Önerilerimiz var, bunlardan birisi eşit ve özgür yurttaştır. Çünkü 1924 Anayasası’nda yurttaşlık tanımı tekçilik üzerinde yapılmıştı. Sadece yurttaşın devlete karşı sorumlulukları esas alınmıştı ve ulus devlet anlayışı içerisinden bir yurttaşlık tanımı yapılmıştı. Her ne kadar anayasada herkes kanun önünde eşittir gibi bir madde olsa bile pratikte uygulamalarına bakıldığında bu eşitliğinin görülmediğini net olarak görüyoruz. Bu yönüyle yurttaşlık tanımı yapılırken özgür ve eşit yurttaşlık olarak tanımlanması gerekiyor. Yurttaşlığın ulus devleti ve etnik ulus üzerinden tanımlanmasını kabul etmiyoruz. Kapsayıcı olması gerektiğine inanıyoruz.

    İkinci önemli konu kutsal mekânlarımızdır. Bütün toplumlar mekân üzerinde var olur. Kültür mekân üzerinde var olur. Biz bundan dolayı zaman ve mekânı kutsuyoruz. Mekânsız kültür olmaz. Gelinen aşamada bütün Alevi mekânları özellikle Şark Islahat Planı ve Takrir-i Sükun Kanunu ile tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla beraber bütün Alevi Bektaşi dünyasına ait mekânlarımıza el konuldu. Kutsal mekânlarımız müze haline getirildi. İnancımızla ilgili kavram ve kuramlar yasaklandı.
    Son dönemlerde mekânlarımız HES’ler, maden projeleri ve Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın yoğun bir kültürel asimilasyonuyla beraber mekânlarımız elimizden hem alınmış hem de işlevsiz hale getirilmiş durumda. Mekânlarımız tarihsel hafızasından, ruhundan uzaklaştırılmıştır. Yeni toplumsal sözleşmede Alevi süreklerine ait bütün mekânların sahiplerine verilmesi gerektiğine inanıyoruz. Bizim inancımız müzelik bir inanç değildir ve biz asla bunu kabul etmiyoruz.

    Yine özgürlükçü laiklik kavramı bizim üzerinde durduğumuz bir kavramdır. Anayasada her ne kadar ki Türkiye Cumhuriyeti devleti laik bir ülkedir denilse bile devlet mevcut inançlara eşit uzaklıkta durmuyor. Son dönemlerde ÇEDES projeleri, imamların okullarda yoğun bir şekilde görev alması, okullarda din derslerinin mecburi olması gibi konular laiklik karşıtı konulardır. Özgürlükçü laiklik perspektifi göz önüne alınarak yeni toplumsal sözleşme yapılması hem barış sürecinde Türkiye’nin demokrasi kültürüne hem de Türkiye’nin demokratikleşmesine de ciddi bir katkı sunar. Özgürlük pedagojisi esas alınarak eğitimin bilimsel, laik, anadilinde olması gerektiğine inanıyoruz. Eğitim emekçileri başta olmak üzere eğitimi bileşenleri olan aileler, okul aile birlikleri bunlar özgür bir şekilde sisteme bağlı olmadan eğitimin yürütülmesi lazım. Türkiye’de eğitim resmi eğitimdir ve resmi eğitimde de ülkenin ötekileri yoktur. Bir an önce eğitimin özgürlük pedagojisi çerçevesinde ele alınması gerektiğini inanıyoruz.

    Yasama, yürütme ve yargıdan tutun birçok yerel yöneticisinden, akademisyeninden, üniversitesine varıncaya kadar Aleviler çoklu baskı politikalarıyla karşı karşıya. Her gün mobbingler uygulanıyor, kutsal mekânlarına gitmekte gerçekten zorlanıyorlar. Sivas, Maraş, Çorum benzeri katliam mekanlarında kendilerini ifade edip orada demokratik bir çerçevede görünür olmaları engellenmeye çalışılıyor. Bu çerçevede düşünüldüğünde daha çok kapsayıcı hukuk çerçevesinde tanımlayabiliriz. Çünkü kapsayıcı hukuk böyle sadece bir kanun metni değildir. Her süreğin, her kesimin kendi tarihsel hakikatini de esas alarak var olur. Eğer bu çerçevede kapsayıcı hukuk, pozitif entegrasyon çerçevesinde Alevilere yönelik bir toplumsal sözleşme metni hazırlanırsa Aleviler hem kendileri kazanırlar hem de bu milyonlarca Alevinin bu potansiyel enerjisi Cumhuriyet’in demokratikleşmesi özgür ortak vatanda eşit ve özgür yurttaş olarak yaşamaya ciddi bir pozitif katkı sunar. Yani bu potansiyel küstürülmemelidir. Bu potansiyel Cumhuriyet’e çok güçlü bir katkı sunar.

    Alevi inancında doğa üzerinde tahakküm kurulacak bir mekân değildir. Biz cümle can kavramını kullanıyoruz. Doğa hakkın varlık deryasıdır. Kainat bir bütündür bizler ise o derya toplumunun birer damlasıyız. Doğamız son dönemlerde yoğun bir şekilde katliama uğramaktadır. Ekolojik bütün değerlerimiz, kültürel değerlerimiz baskı altına alınmıştır. Aleviler doğaya karşı pozitif bir davranış bekliyor. Çünkü doğa kendi başına insansız yaşayabiliyor ama insan doğasız yaşayamıyor. Bu çok önemli bir tespittir. Bu yönüyle doğa katliamlarından bir an önce terk edilmeli ve doğayla diyalektik ikrarlı ve rızalı bir ilişki kurulmalıdır.
    Birey, toplum ve doğa bir bütündür. Bu üçlü dengede birisinin yok edilmesi diğerinin yok edilmesi demektir. Doğa gitti mi kainatta yok olur.

    “DEMKRATİK SİYASET KÖKLEŞİRSE, CUMHURİYET’TE ERKEN DEMOKRATİKLEŞİR”

    -Alevilerin demokratik siyaset yapması için yeni süreçte nelerin yapılması gerekiyor?

    Alevilerin bugün bu hale gelmesinin nedenlerinden birisi hukuki formlardır. Yani siyasetin kuruluş aşamasından itibaren demokratik olmamasıdır. Siyaseti iki türlü tanımlarız. Biri iktidar devletçi eril zihniyet merkezli siyaset anlayışı, biri de demokratik ve toplumsal zeminde toplumsal bir siyaset anlayışıdır. Kuruluş aşamasında siyasetin kodları oluşturulurken kapsayıcı hukuk formunda olmadığından ve demokratik tahammüllere esnek hale gelmediğinden dolayı daha çok elit bir kesimin ulus devlet anlayışının siyaseti dinci, milliyetçi ve cinsiyetçi bir siyaset anlayışı oluştu. Bu yüzden de Aleviler bu siyaset anlayışında en fazla mağdur olan toplumsal kesimleri oluşturuyor. Bu yönüyle demokratik siyaset perspektifi son dönemlerde güçlü bir perspektif olarak gündeme geliyor. Demokratik siyaset perspektifi çerçevesinde hem devletin Alevilere bakışı hem de Alevilerin demokratik siyaset yapmasının önündeki engellerin kaldırılması, Cumhuriyet’in demokratik anlayışlara esnek hale gelmesi gerekiyor. Demokratik siyaset kökleşirse Cumhuriyet’te erken demokratikleşir. Bu minvalde FEDA ve DAD olarak hem Türkiye’de hem de dünyanın birçok yerinde bunu işleyeceğiz. Bu konuda bütün cümle candan da destek bekliyoruz. Alevilerin bu temel konu başlıkları tartışılmalı, konuşulmalı. Amaç bu ülkede barış içerisinde yaşamaktır.

    Cihan BERK-Nuray ATMACA/PİRHA

    İLGİLİ HABERLER:
    -DAD ve FEDA ‘Anayasa tartışmaları ve Aleviler’ başlıklı bildiri yayınladı!

  • GÜNCELLENDİ/Karakoçan’da ‘Demokratik Toplum Çağrısı, İnanç ve Ekoloji’ paneli düzenlendi-VİDEO

    GÜNCELLENDİ/Karakoçan’da ‘Demokratik Toplum Çağrısı, İnanç ve Ekoloji’ paneli düzenlendi-VİDEO

    PİRHA-2’nci Karakoçan Doğa ve Kültür Festivali’nin ikinci gününde “Demokratik Toplum Çağrısı, İnanç ve Ekoloji” paneli gerçekleştirildi. Birey, toplum ve doğa arasındaki ikrarlı ilişkinin aynı zamanda ekolojik bir ilişki olduğunu belirten DAD Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, “Kainat bizim için öteki değil, egemen zihniyetin denetimindeki bir mülk değil bizim bir parçamızdır. İnancımız, pirlerimiz, mürşitlerimiz, rayberlerimiz bireyi, toplumu ve doğayı kendi dışında saymamış ve cümle canla ikrarlı yaşamış” dedi.

    Elazığ’ın Karakoçan ilçesinde düzenlenen 2’nci Karakoçan Doğa ve Kültür Festivali; Karakoçan Belediyesi Belediyesi ve Kiğı-Karakoçan-Adaklı-Yayladere-Yedisu İlçeleri Sosyal Yardımlaşma, Kalkındırma ve Kültür Derneği (KAYY-DER), Karakoçan Dernekler Federasyonu ( KAR-DEF) ve Avrupa Karakoçanlılar Derneği (AV KARDEP) öncülüğünde düzenleniyor.

    Festivalin ikinci gününde Karakoçan Belediyesi Konferans Salonu’nda “Demokratik Toplum Çağrısı, İnanç ve Ekoloji” paneli düzenlendi. Panelin moderatörlüğünü Müjgan Halis yaparken panele Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İstanbul Milletvekili Cengiz Çiçek ve Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Zeynel Kete konuşmacı olarak katıldı.

    “PİRLERİMİZ, CÜMLE CANLA İKRARLI BİRE ŞEKİLDE YAŞAMIŞ”

    Birey, toplum ve doğa arasındaki ikrarlı ilişkinin aynı zamanda ekolojik bir ilişki olduğunu belirten DAD Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, “Kainat bizim için öteki değil, egemen zihniyetin denetimindeki bir mülk değil bizim bir parçamızdır. Rea Haq Alevi inancında ekolojik model dişil evren modeli üzerine kuruludur. Bugün başta Kürdistan’da ve özelinde de yaşadığımız coğrafyada HES’ler ve maden çalışmalarıyla o bölgedeki cümle canın kendi varlığını devam ettirmesi yasası ihlal ediliyor. Ayrıca o coğrafyadaki yaşanan bütün mikroorganizma dahil endemik bitkiler dahil bütün varlığın varoluş yasası da yok ediliyor ve kendi hakikati içerisinde de Hakk’a yürümüyorlar. Dış müdahale ile canlılar yok ediliyor. İnancımız, pirlerimiz, mürşitlerimiz, rayberlerimiz bireyi, toplumu ve doğayı kendi dışında saymamış ve cümle canla ikrarlı yaşamış” dedi.

    “BARIŞI İNŞA SÜRECİ BİR MÜCADELEDİR”

    Barışı inşa sürecinin bir mücadele olduğunu dile getiren DEM Parti İstanbul Milletvekili Cengiz Çiçek, “Demokratik toplum çağrısı sadece devlet ile Kürtler arasındaki ilişkinin tekrardan düzenlenmesi değil aynı zamanda insan insan ilişkilerinin, doğa insan ilişkilerinin ve devlet toplum ilişkilerinin tekrardan özüne uygun bir şekilde düzenlenmesi çabasıdır. Sistemi gerçekten köklü olarak dönüştürmek istiyorsak meseleyi sadece Kürt, Alevi ve kadın meselesine değil bu sorunları ortaya çıkaran sistemle çözümü aramak belki de en kalıcı ve en sağlıklı çözüm arayışlarından birisi olacaktır. Kürt ve Alevi meselesi gibi bütün sorunların inkârı üzerine dayalı sistem bir bütün olarak politika alanını ve siyasal alanı bir yabancılaşma zeminine çekiyor. Bizim çözüm arayışımız aynı zamanda kendi doğasına yabancılaşmaya karşı da bir mücadele olarak değerlendirilmeli” diye konuştu.

    Panel soru-cevap bölümüyle sona erdi.

    PİRHA/KARAKOÇAN

  • Zeynel Kete: 21. yüzyılın en etkili ritüeli gerçekleştirildi, bu bir barış erkanıydı-VİDEO

    Zeynel Kete: 21. yüzyılın en etkili ritüeli gerçekleştirildi, bu bir barış erkanıydı-VİDEO

    PİRHA-PKK’li bir grup, gerçekleştirdiği törenle silahlarını imha etti. Törene katılanlar arasında yer alan DAD Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, “21. yüzyılın belki de en etkili bir ritüeli gerçekleştirildi. Çünkü etkileri sadece yerel düzeyde değil küresel düzeyde. Bundan sonra barış ve demokratik toplum inşasını isteyen bütün toplumsal kesimlere yol gösterecek bir perspektifi kendi içinde barındırıyordu” dedi.

    PKK’li bir grup, gerçekleştirdiği törenle silahlarını imha etti.  “Barış ve Demokratik Toplum Grubu” olarak kendilerini adlandıran grup, Süleymaniye kırsalındaki Şikefta Casenê’de silahları imha etti.

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Zeynel Kete de törene katılanlar arasında yer aldı.

    “ÖZGÜR YURTTAŞ OLARAK YAŞAMANIN ŞEHADETİ YAPILDI”

    Zeynel Kete, silahların imha edilmesinden sonra şunları dile getirdi:

    “21. yüzyılın en etkili ritüeli gerçekleştirildi. Çünkü etkileri sadece yerel düzeyde değil küresel düzeyde. Bundan sonra barış ve demokratik toplum inşasını isteyen bütün toplumsal kesimlere yol gösterecek bir perspektifi kendi içinde barındırıyordu. Dünden beri yollardayız. İnsanlar büyük bir umutla, büyük bir duyguyla, büyük bir coşkuyla o alana geldiler.

    Burada önemli olan birkaç noktayı özellikle de belirtmek lazım. Birincisi yaşadığımız an değildi bir tarihti. İkincisi bu bir taktik değildi, bir stratejiydi. Sayın Abdullah Öcalan’ın kendi video canlı yayında da daha önceki perspektifini de dile getirdiği gibi silahlı mücadeleye başvurmalarının nedeni Kürtlerin ontolojik olarak varlıkları tartışılıyordu. An itibariyle Kürtlerin varlığı kabul edilmiştir bu mücadele ile beraber. Artık silah bir araç olmaktan çıkmıştır. Varlık nedeni kabul edildiğinden dolayı bu yola başvurulmayacak. Bu bir taktikten ziyade bir stratejiydi dedi.

    Bu tip dünya çapında etkisi olabilecek, toplumların kaderini olumlu yönde tayin edebilecek zaman ve mekanında meydana gelen bu tarihsel olaylara şahitlik eden her canın da madem ki bu kadar büyük düzeyde bir şahadeti var. Bizim inancımızda bir olaya yaşanan bir meydan açıldığında meydanda rızalık ve şahitlik kavramı önemlidir.
    Eğer bir can bu sürece şahitlik ediyorsa bizim inancımızda birincisi yaşanan sürecin ve o meydandaki duygunun ruhsal, zihinsel, bedensel olarak onunla ikrarlaşıp kabul eder. Bunun doğru olduğuna ikrar verir. İkincisi ise bu durumu yeni süreci beraber örmeye söz verir. En nihayetinde Sayın Abdullah Öcalan’ın belirlediği gibi 1000 yıllık bir birliktelik ve ortak vatanda eşit ve özgür yurttaş olarak yaşamanın şehadeti yapıldı. Oradaki o duygu yoğunluğunu gerçekten hissetmek lazımdı. Ben eminim ki binlerce insan bu duygu yoğunluğunu bu anı görmek isterdi.

    Bir barış erkanıydı. Bir ritüeldi. Bu yönüyle burada şahitlik yapan bütün canların yaşamlarına geri döndüklerinde de bu uğurda birlik, beraberlik içerisinde artık anaların gözyaşları akmasın. Artık kapsayıcı hukuk çerçevesinde bütün etnik yapılar, kültürler, kimlikler Cumhuriyetin 2. yüzyılında birlik beraberlik içerisinde bir yaşam alanı inşa etsinler. Bu sürecin sabotaj edilmesi hiçbir şekilde hiçbir topluma ya da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne ve diğer kesimlere de daha büyük bir katkı sunmaz.

    Yeni süreçte yeni sorumluluklar gerektiriyor. Bu sürecin öznesi olmak lazım. Demokratik siyaset stratejisinde bu olan duruma şehadet veren herkesin mutlaka ve mutlaka yapacağı bir gerçeklik vardır. Zikir, fikir, eylem zamanıdır diyorum.

    Buraya gelen bütün canları da burada aşkla selamlıyorum. Hayırlı olacağına inanıyorum. Bu bir Rıza Meydanı’dır. Rıza Meydanı’nda ateş yakıldı. Ateş inancımızda itikati manada bir halden bir hale geçmeyi ifade eder. Ateşi yakmak demek yok etmek demek değildir. Enerjinin farklı bir yoludur. Ateş adalettir, temizliktir, arınmadır. Kaç bin yıllık Rea Haq Kürt aryanik damarda da ateşi yakmak yeni bir yaşamın kapısını aralamaktır. Bizde herhangi bir ev yapıldığında, bir hane yapıldığında ocakta ilk ateş yakılır ki süreç bir ritüelle tamamlanır. Bu ortamda barış olsun, birlik olsun, beraberlik olsun, kirlilik def olsun.
    Karanlığa karşı da nehak zihniyete karşı da bir delildir diyorum. Ateşi uyaranlara aşk olsun.

    PİRHA/SÜLEYMANİYE

  • Sırrı Süreyya Önder için Dersim’de taziye kuruldu: Hep mücadele içerisinde yer aldı-VİDEO

    Sırrı Süreyya Önder için Dersim’de taziye kuruldu: Hep mücadele içerisinde yer aldı-VİDEO

    PİRHA-Sırrı Süreyya Önder için Dersim’de kurulan taziyeye ziyaretler bugün de devam etti. Taziyeye Dersim’deki siyasi parti, sivil toplum örgütleri ve inanç kurumlarının temsilcileri ziyaret etti. 

    İstanbul’da tedavi gördüğü hastanede 3 Mayıs’ta hayatını kaybeden ve 4 Mayıs’ta son yolculuğuna uğurlanan Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İmralı Heyeti üyesi ve İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder için Dersim’de kurulan taziyeye ziyaretler bugün de devam etti.

    Taziyeye İnsan Hakları Derneği(İHD) Dersim Şubesi, Ezilenlerim Sosyalist Partisi (ESP) Dersim il yönetimi, MYK üyeleri, Demokratik Alevi Dernekleri (DAD), CHP Dersim il ve ilçe yöneticileri ile çok sayıda yurttaş ziyaret etti.

    Taziyede Şıx Çoban Ocağı Piri İbrahim Kete’nin okuduğu gülbengin ardından lokmalar pay edildi.

    “SANATI VE SİYASİ DURUŞUYLA UZUN BİR MÜCADELE VERDİ”

    Sırrı Süreyya Önder’in büyük mücadeleler verdiğini belirten ESP MYK Üyesi Orhan Çelebi, “Halklar için sanatı ve siyasi duruşuyla uzun bir mücadele verdi. Yaşamı halk için bir yaşamdı, kaybı bizim için büyük bir kayıptı” diye belirtti.

    Mayıs ayının acılarla dolu olduğunu söyleyen yerine kayyım atanan Dersim Belediye Eş Başkanı Cevdet Konak, “4 Mayıs’ta Dersim’de katledilenleri andık, Sırrı Süreyya Önder 50 yıldır halkların kardeşliği için faşizme karşı mücadele ediyor. Sırrı Süreyya Önder hep mücadeleyle yaşamını tamamladı” diye ifade etti.

    “HEP MÜCADELE İÇERİSİNDE YER ALDI”

    Sırrı Süreyya Önder’in hep mücadele içerisinde yer aldığını vurgulayan SMF MYK Üyesi Mustafa Aytaç, “Bütn baskılara, gözaltılara, işkencelere, tutuklamalara karşı baş eğmeyen bir duruşu vardı. Biz de onun anısı önünde saygıyla eğiliyoruz” diye konuştu.

    Sanat ve siyaseti birleştiren ender kişiliklerden olduğunu ifade eden DAD Eş Genel Başkanı Zeynel Kete, “Türkmen kültürünün tarihsel direnişini hayatında sentezlemişti. En son siyaset yaptığı politik anlamda haklar ve inançları da kendi yaşamına evirmiş bir canımızdı. Bir sanatçı, muhalif, entelektüel bir kişilikti. Sırrı Süreyya Önder’in anısı önünde saygıyla eğiliyoruz” dedi.

    PİRHA/DERSİM