Videolar

  • Dersimli kadın çiftçiler: Şehirde hayat bitti artık köylerinize dönün-VİDEO

    Dersimli kadın çiftçiler: Şehirde hayat bitti artık köylerinize dönün-VİDEO

    PİRHA-Dersim’in Pülümür İlçesine bağlı Asgirek (Kocatepe) köyünde yaşayanların tek geçim kaynağı hayvancılık üzerine kurulu. Köylülerden Leyla Keskin ve Beser Aslan, küçükbaş hayvan yetiştiriciliği yapıp elde ettikleri peynir, yağ ve çökeleği çevre köyler ile yurtdışından gelenlere satarak geçim sağladıklarını anlattı.

    Dersim’in Pülümür İlçesine bağlı Asgirek (Kocatepe) köyünde yaşayıp hayvancılık yaparak geçimini sağlayan Leyla Keskin ve Beser Aslan köydeki yaşamlarını anlattı.

    Leyla Keskin, bu zamana kadar hep köyde yaşam sürdüğünü anlatarak tek geçim kaynaklarının ise hayvancılık üzerine kurulu olduğunu belirtti. Köylerinde sadece küçükbaş hayvancılığın yapıldığını söyleyen Keskin, kendisinin aynı zamanda çobanlık yaptığını da anlattı. Ekilir arazilerinin olmadığını belirten Keskin, şöyle devam etti:

    “Gelirimizi hep hayvandan karşılıyoruz. Tarlamız yok. Kendimize göre bostan ekiyoruz. Bütün gelirimizi hayvancılıktan karşılıyoruz. Peynir, yağ yapıp satıyoruz. Kış yaklaştığı için odun temin ediyoruz. Ayrıca hayvanların yem ve otunu da kışa göre hazırlıyoruz. Un ve gıda ihtiyaçlarımızı da alıp içeri koyduk. Zaten kışın şehir merkezine pek gidemiyoruz. Gittiğimiz zamanda sebze, meyve getiriyoruz. İnsanlar, köye gelseler daha iyi olur her şey burada doğal.”

    “ŞUAN SAĞLIKLIYSAM KÖYÜN HAVASINDAN, SUYUNDAN”

    Hayvancılıkla uğraşan bir diğer isim ise Beser Aslan. Keçi, koyun ve tavuk beslediğini anlatan Aslan, “Tavuk beslediğim için yumurta satın almıyorum. Peynir, yağ, çökelek yapıp çevre köyler ve yurtdışından gelenlere satıyoruz” diyerek köyde nasıl ayakta kaldıklarını şu sözlerle anlattı:

    “Hayvan satıp onlardan elde ettiklerimizle geçinip gidiyoruz. Kışın köyde yaşadığımız için zorluklar oluyor. Yollarımız açılmıyor, bazen elektriklerimiz gidiyor. Onun dışında bir sıkıntımız yok. Köyümüz çok güzel; temiz hava, temiz su yani biz şu an sağlıklıysak köyün havasından, suyundan. Tabi ki insanların köye dönmesini istiyoruz, herkes görüyor şehirde hayat bitti.”

    CİHAN BERK/PİRHA

     

     

     

     

     

     

     

     

  • Diyarbakırlı yurttaşlar: Vatandaş çöpten çürük meyve, sebze topluyor-VİDEO

    Diyarbakırlı yurttaşlar: Vatandaş çöpten çürük meyve, sebze topluyor-VİDEO

    PİRHA- Tüm dünyayı etkisi altına alan Covid-19 pandemisi ile birlikte ekonomik gidişattan kaynaklı her geçen gün sıkıntılarının arttığına dikkat çeken Diyarbakırlı yurttaşlar, “İhtiyaçlarımızı karşılayamıyoruz. Doğal gaz, elektrik, su ve kirayı nasıl vereceğiz? Eve ekmek götüremiyoruz” diye konuştu.

    Pandemi ile birlikte gün geçtikçe derinleşen ekonomik krizden etkilenenlerin başında yine yoksullar, emekçiler ve küçük esnaf geliyor. Kriz bir yandan işsizliğin artmasına, diğer yandan ise geçim derdinde olan yurttaşların boğazlarından kısmalarına neden oluyor.

    Krizin kendisini en çok gösterdiği kentlerden birisi olan Diyarbakırlılar, krizden kaynaklı yaşamlarının çekilmez bir hal aldığını dile getiriyor. Koronavirüs (Kovid-19) salgını ve ekonomik kriz koşullarında geçinemediklerinden dert yanan Diyarbakırlı yurttaşlar, yardıma muhtaç olanlara ise devletin sağladığı sosyal yardımların yetersiz olduğunu söyledi.

    Diyarbakır’daki yurttaşlara salgındaki vaka artışları ile gelen kısıtlamalar ile birlikte ekonomik krizin sonuçlarını sorduk.

    “VATANDAŞ ÇÖPTEN MEYVE, SEBZE TOPLUYOR”

    İşlerinin yarı oranında düşmesinden kaynaklı ekonomik olarak giderlere yetişemediklerini belirten Diyarbakırlı bir esnaf, pandeminin fakirleri vurduğunu dile getirdi. Vatandaşların pazarlardaki çöplerden meyve, sebze topladığına tanık olan esnaf yurttaş, hükümetin ekonomiye ilişkin yaptığı açıklamaları da şu sözlerle eleştirdi:

    “Bundan bir, iki sene öncesine baktığında gerçekten bir kriz yaşıyoruz. Pandemi süreci sadece fakir fukaraya, esnaf kesimine mahsus olan bir pandemidir. AKP yandaşları için bir pandemi süreci, ekonomik kriz yoktur. Esnaflara can suyu vereceğiz dediler, esnafa bir şey verilmiyor. Yanımda iki sene önce 100’ün üzerinde çalışan vardı şu anda 70’e düştü. İşsizlik oranları düştü diyorlar. Nasıl düştüğünü ben hala anlamış değilim. Nitekim süreci bu şekilde yürütmek çok mantıklı değil. Devletin anlamı nedir? Vatandaşına güvence vermektir. Biz vergi veriyorsak dara düştüğümüzde devletinde bize sahip çıkması kanısındayız. Mesela Fas’a, Tunus’a 5 milyon dolar hibe ediyor. Bizim vatandaşlarımız pazarlardaki çöplerden çürük meyve, sebze topluyor.”

    “KREDİLERİ ÖDEYEMİYORUZ, HACİZ KAPIMIZDA”

    İsmini söylemek istemeyen Diyarbakırlı bir diğer esnaf ise açıklanan vaka sayılarının gerçeği yansıtmadığına vurgu yaptı. Ayrıca esnaf kredilerini ödeyemediğine değinen yurttaş, şunlara dikkat çekti:

    “Devlet yetkililerinin yüzde yüz tedbir aldığını düşünmüyorum. Özellikle salgın yaşandığı bir süreçte eve kapanmanın olması gerekiyordu. Devlet sadece hafta sonu yasak getiriyor. Koronavirus hafta sonu tatile mi giriyor? Zaten herkes gün boyu dışarıda. Bu sürecin çok olumlu gidebileceğini düşünmüyorum.

    Benim kendi şahsi ödemelerim var. Hafta sonu yasağa girince herhangi bir iş yapamadığımız için toptancılara ödeme yapamıyoruz. Bu konuda devletin herhangi bir desteği yok. 3 ay sonra ben o krediyi ödeyemeyeceğim. Ödeyemeyince ne olacak kapıma haciz basacaklar. Bu yapılanlar halkın sağlığı ile oynamaktır.”

    Kıraathane işleten bir başka esnaf ise, “Bu süreçte yaşantım neredeyse durdu. Gündüzleri zaten sinek avlıyoruz. Devlet, esnaflara kredi desteğinden söz etti. Ona da başvurduk fakat hepsi reddedildi. Psikolojik olarak düşmüş haldeyiz. Aile içerisinde daima ekonomi konuşuyoruz. Artık bir araya geldiğimizde normal hayatımızı konuşamıyoruz. Biraz daha esnaflara esneklik istiyorum. Eve gittiğimde artık parayı konuşmak istemiyorum” şeklinde konuştu.

    “GEÇİM SIKINTISI SALGIN KORKUSUNUN ÖNÜNDE”

    Gündelik yevmiyeci olarak çalışan bir yurttaş da ihtiyaçlarını karşılayamadıklarını ve şu an işsiz olduğuna değinerek, “Giderlerimizi karşılayamıyoruz. Yevmiyecileri hiç düşünmüyorlar. Onlara hiç bir olanak yok mu? Gündelikçi çalışanların dışarı çıkması gerekiyor ama çıkamıyor” dedi.

    Yurttaşlar ertelenen kredilerini ödeyemediklerini belirterek, evlerine ekmek götürmekte dahi zorlandıklarını anlattı. Geçim sıkıntısının salgın korkusunun önüne geçtiği ifade eden Diyarbakırlı bir diğer yurttaş ise şunları söyledi:

    “Sokağa çıkma yasağında mecbur gidip çalışmak zorundayız. Bunun faturası, ev kirası var. Kirayı da zaten veremiyoruz. Doğal gaz, kira, su, elektriği nasıl vereceğiz diye düşünüyoruz. Türkiye geneli bütün AVM’leri kapatın o zaman. Bakalım hastalık kalıyor mu? Kalmaz. AVM’ler açık kıraathaneler kapalı. Küçük esnaflar kapalı, büyük esnafları açık. Küçük esnaf nasıl kira versin?”

    PİRHA/DİYARBAKIR

  • Amanos Dağları zamana güzelliği taşıyor -VİDEO

    Amanos Dağları zamana güzelliği taşıyor -VİDEO

    PİRHA- Amanos Dağları, tüm cömertliği ve rızalığı ile sırtlarındaki köylerde yaşayanlar için kışlıklarını karşılayacakları ve sağlıklarını koruyacakları imkanlar sunup, içinde barındırdığı tüm canlılara da türlerini yaşatacakları alanlar oluştururken, her mevsimde ise farklı bir güzellik sunuyor.

    Hatay, Osmaniye, Maraş ve Antep’e yaslanmış Amanos Dağları, Maraş’ın Sır Baraj Gölü’nden başlayıp Hatay’ın Samandağ kıyılarına doğru yaklaşık 175 kilometre boyunca uzanan dağ silsilesidir.

    Avrupa’nın korumada öncelikli yüz orman alanından bir olan Amanos Dağları, bütünlüğü bozulmamış ormanları, çeşitli yaşam alanları, farklı jeolojik yapıları, sarp kayalıkları ve mağaraları, korunaklı vadileriyle yaban hayatı açısından önemlidir. Bölgenin orta ve güney kesiminde batı yamaçlardan doğarak Akdeniz’e dökülen ve çoğu yazın kuruyan küçük akarsular doğu-batı yönlü pek çok vadiyi, alanda kuzey ve güney bakılı yamaçları ve bu vadi tabanları da kıyıda genişleyerek kıyı ovalarını oluşturur.

    Amanos Dağları, tüm cömertliği ve rızalığı ile sırtlarındaki köylerde yaşayanlar için kışlıklarını karşılayacakları ve sağlıklarını koruyacakları imkanlar sunarken, içinde barındırdığı tüm canlılara da türlerini yaşatacakları alanlar oluşturuyor.

    Amanos Dağları, doğaseverlerin yürüyüş güzergahları ve temiz havanın, dinginliğin ve şehirden uzak kendini doğanın bir parçası haline getirmesini sağlarken, her mevsimde ise farklı bir güzellik sunuyor.

    PİRHA/İSLAHİYE

  • Cumartesi Anneleri 820. haftasında: İnkar ve cezasızlığa son verin – VİDEO

    Cumartesi Anneleri 820. haftasında: İnkar ve cezasızlığa son verin – VİDEO

    PİRHA- Cumartesi Anneleri’nin 820. haftasında 27 yıl önce Siverek’te gözaltına alınan Hüseyin Taşkaya’nın akıbetini sorularak faillerin peşini bırakmayacakları ve mücadelen vazgeçmeyecekleri vurgulandı.

    Cumartesi Anneleri, gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak ve faillerin cezalandırılması için her hafta düzenledikleri eylemlerinin 820. haftasını gerçekleştirdi. Koronavirüs nedeniyle sosyal medya hesapları üzerinden gerçekleştirilen eylemde bu hafta 6 Aralık 1993 tarihinde Siverek Bağlar Mahallesi’ndeki amcasının evinden askerler, polisler ve Bucak aşiretine mensup korucular tarafından gözaltına alınan bir daha haber alınamayan Hüseyin Taşkaya’nın akıbeti soruldu.

     

    Cumartesi Anneleri, 820. haftalarında gözaltında kaybedilen Hüseyin Taşkaya’nın akıbetini sordu, sorumluların cezalandırılmasını istedi.

    TAŞKAYA: DEVLET FAİLLERİ BİLİYOR

    Pandemi nedeniyle sosyal medya hesapları üzerinden yapılan açıklamada ilk olarak Taşkayanın eşi Sultan Taşkaya konuştu. Eşinin 27 yıl önce kardeşinin evinden, aralarında Sedat Bucak’ın kardeşi Ahmet Bucak’ın da olduğu korucular, asker ve polisler tarafından gözaltına alındığını söyleyen Sultan Taşkaya, bu sırada gözaltına engel olmaya çalışan aile bireylerinin darp ve tehdit edildiğini kaydetti. Tehditler nedeniyle ailenin bir kısmının Siverek’i terk etmek zorunda kaldığını aktaran Sultan Taşkaya, “27 yıldır Hüseyin’i arıyoruz, çalmadık kapı bırakmadık ama hiçbir ize rastlamadık. Devlet gözaltına aldı, herkes biliyor. Sağ olmadığını biliyoruz, en azından mezarını istiyoruz” dedi.

    “Çocuklarımız büyüdü, torunlarımız oldu. Şimdi onlar devraldı mücadeleyi. Failler belli, ortada geziyorlar. Devlet de biliyor” diyen Sultan Taşkaya, eşinin mezarını bulana kadar ve sorumlular yargılanana kadar mücadeleyi sürdüreceklerini kaydetti.

    25 yıl boyunca Galatasaray’da oturduklarını ve tüm kayıp yakınlarıyla büyük bir aile olduklarını da vurgulayan Sultan Taşkaya, “Tek kayıp kalmayana kadar, mücadelemizden de Galatasaray’dan da vazgeçmeyeceğiz” diye konuştu.

    “VAZGEÇMEYECEĞİZ, MÜCADELEMİZ NESİLDEN NESİLE SÜRECEK”

    Hüseyin Taşkaya’nın kızı Serpil Taşkaya, babası kaybedildikten sonra annesi ile birlikte geldiği Galatasaray Meydanı’nda büyüdü. Şimdi de kayıplar mücadelesini sürdürüyor.

    Babası kaybedildiğinde 7 yaşında olduğunu hatırlatan Serpil Taşkaya, ilk olarak Galatasaray’a babaannesiyle birlikte gittiğini anlattı.

    “Daha sonra annem ve babamı bulacağıma yönelik artan umudumla birlikte ben de bu mücadeleye dahil oldum” diyen Taşkaya, “Kayıplar bulunsun, failler yargılansın talebimizi yıllardır yükseltiyoruz. Tüm kayıplarımızın akıbeti belli olana ve failleri yargılanana kadar bu mücadele nesilden nesile devam edecek. Herkes için adalet arayışımdan, 25 yıl önce çocuk olarak geldiğim, bugün de çocuklarımla sürdürdüğüm kayıplar mücadelemizin mekanı Galatasaray’dan vazgeçmeyeceğiz” şeklinde konuştu.

    Haftanın açıklamasını da Hüseyin Taşkaya’nın Galatasaray’da büyüyen torunu Helin Taşkaya okudu.

    Gözaltında kaybedilen insanlar için hakikat ve adalet arayışının 820. haftasında olduklarını söyleyen Taşkaya, “Kaç yıl geçerse geçsin devlet, gözaltında kaybedilen insanlarımızın  akıbetleriyle ilgili, yakınlarına bilgi vermek, bedenlerinin nerede olduğunu tespit etmek ve adaleti sağlamakla yükümlüdür” ifadelerine yer verdi.

    Ancak devletin bu yükümlülüğünü yerine getirmediğini kaydeden Taşkaya, Hüseyin Taşkaya’nın gözaltında kaybedilişinin 27. yılında bir kez daha iktidarı ve adli makamları göreve çağırarak, “Hüseyin Taşkaya dosyasındaki inkara ve cezasızlığa son verin. Etkin soruşturma ve kovuşturma yaparak Hüseyin Taşkaya’nın akıbetini açıklayın. Onun gözaltında kaybedilmesine neden olanları adil bir biçimde cezalandırın” çağrısında bulundu.

    Taşkaya, tüm kayıplar için adalet istemekten de, 121 haftadır kayıp yakınlarına yasaklanan, kayıplarla buluşma mekanı Galatasaray Meydanı’ndan vazgeçmeyeceklerini vurguladı.

    NE OLMUŞTU?
    42 yaşındaki 4 çocuk babası Hüseyin Taşkaya Siverek’te yaşıyordu. 12 Eylül döneminde beş yıl hapiste kaldı. Hapishaneden çıktıktan sonra inşaat işine girdi. 90’lı yılların başında Siverek’te varlıklı bir müteahhit oldu.

    O dönem tamamen Bucak Aşireti’nin hâkimiyetinde olan Siverek’te ağır hak ihlalleri yaşanıyordu. Bu durum devletin Susurluk Raporu’nda  “aşiretin silahlı mensuplarının ‘devlet içinde devlet’ görünümünde oldukları”  şeklinde yer aldı.

    Çevresinde sözüne itibar edilen Hüseyin Taşkaya, bu ihlalleri eleştirdiği için güvenlik güçlerinin ve Bucak Aşireti’nin hedefindeydi. Adının ölüm listesinde olduğu duyumları gelmeye başlayınca evini İstanbul’a taşıdı. Kendisi de kalan işlerini toparlamak üzere  amcasının evinde kalmaya başladı.

    Hüseyin Taşkaya, 6 Aralık 1993 tarihinde Siverek Bağlar Mahallesi’ndeki amcasının evinden askerler, polisler ve Bucak aşiretine mensup korucular tarafından gözaltına alındı. Gözaltı işlemini gerçekleştiren 30 araçlık konvoya Siverek Jandarma Karakol Komutanı Üsteğmen Ahmet Şentürk komuta ediyordu.

    Ailesi Hüseyin Taşkaya’yı sormak için hemen jandarmaya, emniyete, savcılığa ve valiliğe başvurdu. Askeri yetkililer, gözaltı işleminden kısa bir süre sonra Taşkaya’nın polisler tarafından götürüldüğünü söyledi. Emniyet  ise “Bizde yok Sedat Bucak’a sorun” dedi. DYP milletvekili, aşiret reisi- korucubaşı Sedat Bucak da ” Bizim ekip almış fakat devlete teslim etmiş; bundan sonra haberimiz yoktur, devlet biliyor.” dedi.

    Oğlundan haber alma umuduyla Siverek Emniyeti’ne giden Fatime Taşkaya’ya emniyette “Bir daha bize gelmeyin. Diğer oğullarınla birlikte burayı terk edin, yoksa onlar da kaybolur” denildi. Urfa Valisi Ziyaeddin Akbulut’la görüşen aile, Hüseyin Taşkaya’nın bulunmasını istedi. Gözaltına alındığı inkar edilen Hüseyin Taşkaya’dan bir daha haber alınamadı.

    Olayı soruşturmak, suçu ve suçluyu açığa çıkarmakla görevli Siverek Cumhuriyet Başsavcılığı, Hüseyin Taşkaya’nın gözaltına alınmasını ailenin soyut iddiası olarak değerlendirdi. Yapılan suç duyursunu soruşturmaya yer olmadığı  kararı ile kapattı.

    PİRHA/İSTANBUL

     

     

  • Turgut: Cezaevlerinde sağlığa erişim sorunları had safhada – VİDEO

    Turgut: Cezaevlerinde sağlığa erişim sorunları had safhada – VİDEO

    PİRHA-Hasta Mahpuslara Özgürlük İnisiyatifi, eylemlerinin 327. haftasında İHD Ankara Şubesi’nde açıklama yaptı. Açıklamada, “Binlerce mahpusun, hastalıkları ağırlaşmakta, kronikleşmekte ve geç tedavi nedeniyle ne yazık ki ölümler meydana gelmektedir. Ayrıca pandemi sürecinde sağlık sorunları ve sağlığa erişim engelleri katlanarak büyümektedir. Hastaneye gidiş ve gelişler neredeyse imkansız hale gelmiştir”  denildi.

    Hasta Mahpuslara Özgürlük İnisiyatifi, bu hafta da koronavirüs (Covid-19) salgını nedeniyle İnsan Hakları Derneği’nde basın toplantısı yaptı. İHD Şube YK Üyesi Sevil Turgut tarafından yapılan açıklamada eylemin 327. haftasında Trabzon/Beşikdüzü T Tipi Kapalı Hapishanesi’nde kalan hasta mahpusların durumlarına dikkat çekildi.

    Turgut, “Ceza İnfaz Kurumlarında yaşanan hak ihlallerinin arttığını ve yaşam koşullarının daha da zorlaştığını gözlemlemekteyiz. Bu hak ihlallerinin başında, sağlığa erişimde yaşanan sorunlar gelmektedir.” dedi.

    “HAK İHLALLERİ GİDEREK ARTIYOR”

    “İnsan Hakları haftasında ne yazık ki hala Ceza İnfaz Kurumlarında yaşanan hak ihlallerinin arttığını ve yaşam koşullarının daha da zorlaştığını gözlemlemekteyiz” diyen Turgut,  “Bu hak ihlallerinin başında, sağlığa erişimde yaşanan sorunlar gelmektedir. Binlerce mahpusun, hastalıkları ağırlaşmakta, kronikleşmekte ve geç tedavi nedeniyle ne yazık ki ölümler meydana gelmektedir. Ayrıca pandemi sürecinde sağlık sorunları ve sağlığa erişim engelleri katlanarak büyümektedir. Hastaneye gidiş ve gelişler neredeyse imkansız hale gelmiştir. Ayrıca her hastaneye gidiş ve gelişlerde 14 günlük ağır karantina süreci de büyük bir sorun oluşturmakta, yaşamını tek başına devam ettiremeyecek olan hasta mahpuslar, karantina odalarından kaynaklı hastaneye gitmek istememektedirler” diye konuştu.

    “PANDEMİ NEDENİYLE HASTANELERE SEVKLER YAPILMIYOR”

    Eylemin 327. haftasında Trabzon/Beşikdüzü T Tipi Kapalı Hapishanesinde kalan hasta mahpusların durumlarına dikkat çekeceklerini ifade eden Turgut, şu bilgileri paylaştı:

    “Ferzende Çiçek; Trabzon’a 7 Ocak 2020 tarihinde 3 mahpusla birlikte getirilmiş ve cezaevine ilk girişte çıplak aramayı kabul etmediği için kaba dayak atılmış ve işkenceye maruz kalmıştır. Ocak ayında kendilerine ayakkabılarının, kıyafetlerinin ve battaniyenin verilmediğini, 1 gün boyunca soğuk hücrelerde bekletildiğini aktarmıştır. Kafatasında çökme mevcuttur. Kafasının sol tarafında şarapnel parçaların bulunmakta, sol kulağı duymamakta, kafasındaki çökme nedeniyle baş ağrıları çekmektedir. Şarapnel parçaları nedeniyle Van’da tedavi görmüş ancak Trabzon’da herhangi bir tedavi yapılmamaktadır. Hepatit-B hastasıdır, 6 ayda bir tahlil ve kontrolleri yapılmakta ancak karantina koğuşunda kalmak istemediğinden hastaneye sevk talep etmek istemiyor. 2014 yılında İstanbul ATK’ya sevk edilmiş, “kendi ihtiyaçlarını karşılayabilir” raporu verilmiştir. Oysa tek başına ihtiyaçlarını giderememektedir. 6 yıl süre zarfında sağlık sorunları daha da artmıştır.

    Nevzat Çapkın; Hipertansiyon ve kolestrol hastasıdır. Pandemiden önce çok büyük acılar çektiğini deyim yerindeyse ölümden döndüğünü, önce anestezi yapıldığını, endoskopiden sonra reflü olduğunun söylendiğini ve kendisine ilaçlar yazıldığını aktarmıştır.

    Reşit Uyar; Prostat kanseri hastası ve ayrıca mide ülseri rahatsızlığı bulunmaktadır. Ülser nedeniyle karnında aniden ve şiddetli ağrılar oluşmakta, karnı sertleşmektedir. Ayrıca 2 tane üst dişi kalmış ve takma diş yapılması gerekmektedir. Ancak diş teknikerlerin çalışmadıkları içinde hastaneye sevklerinin yapılmadığını, diş polikliniğinde diş hekiminin olmadığını aktarmıştır.

    Özgür Gürbüz; KOAH hastasıdır. Tüberküloz geçirmiş, akciğerinde Bronşektazi oluşmuştur ve bu hastalığı ilerlemesi durumunda ameliyat olması gerekmektedir.

    İmdat Bingöl; Anemi ve Bronşit tanısı konulmuştur. İklim koşulları sağlığını etkilemekte, nemli havalarda nefes almakta zorluk çekmektedir. Daha kuru bir havaya yere nakledilmek için daha önceleri başvuru yapmış, önce Tekirdağ hapishanesine oradan da Patnos hapishanesine sevk edilmiş, ancak rızası dışında nemli iklime sahip Trabzon Beşikdüzü’ne gönderilmiştir.

    Mahsun Yüksekbağ; İdrar yollarında ve bağırsaklarında yüksek miktarda iltihap bulunmaktadır. Doktor tarafından ilaç verilmiş ancak ilaç etki etmemektedir. Sürekli kustuğunu, kontrol için doktora gitmesi gerektiğini, pandemi sebebiyle sevkinin yapılmadığını; aynı koğuşta bulunan S. T.’nin iltihaptan kaynaklı idrarını dahi tutamayacak duruma geldiğini, hastaneye sevk edildiğini, ilaç tedavisi görmesine rağmen sağlık sorunlarının devam ettiğini, idrar ve bağırsaklarda iltihaplanmanın kurumda genel bir sorun olduğunu, aynı şikayetlere sahip başka mahpusların olduğunu aktarmıştır.”

    PİRHA/ANKARA

     

  • Üreten kadının öyküsü: Başaramayacağımız şey yok – VİDEO

    Üreten kadının öyküsü: Başaramayacağımız şey yok – VİDEO

    PİRHA- Zeycan Kaya, evinde akrabalarına, yakınlarına üreterek başladığı çalışmasını zamanla ‘Zey Gıda Ürünleri’ ile taçlandırmış. Kadınların yapamayacağı şeyin olmadığını belirten Kaya, “Bütün kadınların yapması gerekiyor. Çünkü boş oturmak bence iyi bir şey değil, üretken olmak çok güzel” dedi.

    Zeycan Kaya, üretim serüvenini PİRHA mikrofonlarına anlattı.

    Zeycan Kaya, her yerde hazır gıdaların olduğunu belirterek, buna karşın ‘Ben neden kendim yapmıyorum? diye sormuş ve on yıllık üretim serüveni başlamış.

    Üretime başlarken kimsenin kendisini teşvik etmediğinin altını çizen Kaya, “Zorlukları var ama yaptığım ürünleri görünce o zorlukları hiç umursamıyorum, mutlu oluyorum” dedi.

    ÇAM KOZALAĞI ŞURUBUNU ÖKSÜRÜK, ASTIM, BRONŞİT OLANLARA ÖNERİYORUM

    10 yıldır yaptığı ürünler için markalaşmaya karar verdiğini ve “Zey Gıda Ürünleri” adı altında markalaştığını ifade eden Kaya, şunları dile getirdi:

    “Reçel çeşitlerinden, karışık turşulara, domates salçasından zeytinyağına kadar 13 çeşit ürünümüz var. Özellikle bu zamanda çam kozalağı şurubuna talep çok oluyor. Öksürük, astım, bronşit için çok faydalı. Torunun astım bronşit hastasıydı. Haftada 3-4 gün yoğun bakımda yatıyordu. Eskiden annem sakızını yaralarımızın üzerine koyardı ve tedavi ederdi veya bala katardı, hastalandığımızda, öksürdüğümüzde. Ben de oradan esinlenerek kaynatmaya başladım. Torunuma içirdim, iyileşti. Şimdide müşterilerime yapıyorum.”

    “KADINLARIMIZ HER ŞEYİ YAPABİLİR”

    ‘Çok iyi yapıyorsun böyle devam et’ diyenlerin çoğaldığını söyleyen Kaya, “Benim yaptığımı görünce komşularımda yapmaya başladı. Bütün kadınların yapması gerekiyor çünkü boş oturmak bence iyi bir şey değil, üretken olmak çok güzel. Ben kadınlarımıza güveniyorum. Kadınlarımız her şeyi yapabilir. Yeter ki istesinler. Yerel yönetimlerin de bu konuda kadınlara alan açması gerekiyor” diyerek kadınların daha fazla üretime katılması çağrısında bulundu.

    Pandemiden kaynaklı zorluklar yaşadığını vurgulayan Kaya, son olarak sosyal medyada bulunan ‘Zey Gıda Ürünleri’ üzerinden kendilerine ulaşılabileceğini söyledi.

    Diren Keser-Erol Kamalak/MERSİN

  • Karla kaplı Karer’in Sirnan köyü eşsiz güzellikte-VİDEO

    Karla kaplı Karer’in Sirnan köyü eşsiz güzellikte-VİDEO

    PİRHA- Bingöl Karer’e bağlı Sirnan köyü karla kaplandı. Ağır kış şartlarına karşı yaşam mücadelesi veren köy halkı aynı zamanda karın da tadını çıkarıyor. Üniversite öğrencisi Roni Kal, pandemi nedeniyle köyde kaldığını ve babasına yardım ettiğini söyledi. 

    Bölgede pek çok il karla kaplandı. Bunlardan biri de Bingöl. Karer’e bağlı Sirnan köyünde ağır kış şartlarına karşı yaşam mücadelesi veren köy halkı karın da tadını çıkarıyor. Kar kaplı Sirnan eşsiz güzellikte. Çocuklar da kayarak karın keyfini çıkarıyor.

    Pandemi nedeniyle İstanbul’a dönemeyenler de köyde yaşamlarını sürdürüyor.

    Köyde yaşayan Roni Kal, İzmir’de üniversite okuduğunu belirterek, “Yazları hayvancılık yaptığımız için babama yardım ediyorum. Büyük baş hayvanlarımız var. Hayvanlarımızı aç bırakmıyoruz. Ot veriyoruz. Yemi nadiren veriyoruz” dedi.

    Yaz ayında yaylaya 5-6 ailenin çıktığını söyleyen Roni Kal, şu an pandemi nedeniyle köyde yaklaşık 30 ailenin yaşadığını kaydetti.

     “AKŞAMLARI BAĞLAMA ÇALIP MUHABBET EDİYORUZ”

    Roni, akşamları arkadaşlarıyla evlerde toplanıp bağlama çaldıklarını, muhabbet ettiklerini ifade etti.

    Pandemi nedeniyle okula gitmek istemediğini söyleyen Roni Kal, “Türkiye’de hayat koşulları iyi olmadığı için köyde yaşamayı isterim ama çalışmamız lazım. Köyde yaşamamız pek mümkün değil ama köyden de kopmak istemiyorum” diye konuştu.

    PİRHA/ BİNGÖL

     

  • Kalkanlarla engellenen sağlıkçılar: Her gün birer birer ölüyoruz-VİDEO

    Kalkanlarla engellenen sağlıkçılar: Her gün birer birer ölüyoruz-VİDEO

    PİRHA-Sağlık meslek örgütleri, pandemi sürecinde hayatını kaybeden arkadaşlarını anmak için Sağlık Bakanlığı önündeydi. Polis, yapılmak istenen anmaya kalkanlarla engel oldu.

    Ankara’da çok sayıda sağlık meslek ve emek örgütleri, salgın sürecinde yaşamını yitiren sağlıkçılar için Sağlık Bakanlığı önünde anma yapmak istedi. Emniyet güçleri, açıklama yapmanın yasak olduğunu söylese de sağlıkçılar, polis bariyerleri içerisinde yaşamını yitiren emekçileri andı.

    Yapılan anmaya Halkların Demokratik Partisi ile Cumhuriyet Halk Partisi milletvekilleri de destek verdi.

    Anma, salgında hayatını kaybeden sağlık emekçileri için yapılan bir dakikalık saygı duruşu ile başladı. Programı takip etmek isteyen basın çalışanlarının görüntü alması ise polis kalkanları ile engellendi.

    Ankara tabip odası başkanı Ali Karakoç, “Her gün birer birer ölüyoruz” diyerek şunları dile getirdi:

    “Sağlık emekçilerinin iş yoğunluğu çok fazla. Mesailerimiz gittikçe artıyor. Kanun Hükmünde Kararname ile ihraç olan bir sürü arkadaşımız var. Bunların bir ön bir an önce atamasını yapın. Süreç gittikçe büyüyor. Arkadaşlarımız çocuklarını görmekten mahrum. Taleplerimizi Sağlık Bakanlığı’na iletmek istiyoruz. Bizleri bir türlü duymadılar. En yakınlarına gelip bu taleplerimizi dilekçe ile vermek istedik. Güvenlik kuvvetleri izin vermiyor.”

    “ÖLÜYORUZ, TÜKENİYORUZ, SESİMİZİ DUYAN YOK”

    Karakoç, açıklama yaptığı esnada polisler tarafından müdahale edilerek engellendi. Alanda bulunan sağlıkçılar, “ölüyoruz, tükeniyoruz, sesimizi duyan yok” sözleriyle engellenmelere tepki gösterdi.

    Anma sonrası Ankara Diş Hekimleri Odası, Ankara Tabip Odası, Devrimci Sağlık İşçileri Sendikası, Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası, Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği, Tüm Radyoloji Teknisyenleri ve Teknikerleri Derneği, Türk Hemşireler Derneği’ni temsilen 5 kişilik heyet ile milletvekilleri, taleplerin yazılı olduğu dilekçeleri Sağlık Bakanlığı yetkililerine sundu.

    Bakanlığa sunulan dilekçede şu talepler yer aldı:

    *Salgın süreci bilimsel yöntemlerle, emek ve meslek örgütleri ile birlikte demokratik ve katılımcı bir anlayışla, şeffaf şekilde yönetilmelidir.

    *Covid 19’un iş kazası ve meslek hastalığı olarak kabul edilmesine yönelik düzenlemede illiyet bağı aranmamalı, düzenleme tüm işyerlerini ve tüm sağlık emekçilerini kapsamalıdır.

    *Covid 19’un ileriki dönemde hastaların bedeni üzerinde oluşturacağı hasar seyrinin bilinmemesi nedeniyle ortaya çıkacak ilişkili sorunlar da bu kapsamda değerlendirilmeli, tüm pandemiler bu kapsama alınmalıdır.

    *Covid 19 ile ilgili aşı çalışmaları hakkında doğru ve şeffaf bilgilendirme yapılmalı, halk sağlığı açısından da büyük tehlike oluşturan aşı karşıtlığının önüne geçilmelidir.

    *Sağlıkta şiddetin önlenmesi için çok boyutlu çalışmalar yürütülmeli, yıllardır beklentimiz olan ‘Sağlıkta Şiddet Yasası’ biz emek ve meslek örgütlerinin talepleri doğrultusunda çıkarılmalıdır.

    *Sağlık emekçilerinin ekonomik talepleri, insan onuruna yakışan bir yaşam sürdürmeye yetecek ve emekliliğe yansıyacak güvenceli gelir şeklinde karşılanmalıdır, .

    *Yıllardır ifade ettiğimiz fiili hizmet zammı kapsamı genişletilmelidir.

    *Her sağlık tesisinde 7/24 ücretsiz kreş olanağı sağlanmalıdır.

    *Sağlık hizmetlerinde işçi sağlığı ve güvenliği mevzuatı eksiksiz uygulanmalıdır.

    *Amasız, fakatsız yoğun bakımlarda acil servislerde hizmeti kesintisiz sürdüren bizlerin; sağlıklı, düzenli ve yeterli beslenme ihtiyacı sağlanmalıdır.

    *Sağlık emekçilerinin Anayasal hakları gasp edilmemeli, izin, ücretsiz izin, emeklilik ve istifa hakları önündeki yasaklama kararı kaldırılmalıdır.

    *Göreve başlamak için atama bekleyen, haksız ve hukuksuz şekilde KHK’larla işinden edilen sağlık emekçileri ivedilikle kadrolu olarak istihdam edilmelidir.

    *Şehir Hastaneleri gibi sağlık hizmetleri ile örtüşmeyen projeler yerine ülkenin geneline yayılan ve kapsayıcı sağlık hizmetleri örgütlenmesi sağlanmalı, şehir merkezlerinde kapısına kilit vurup kapatılan hastanelerimiz daha fazla gecikmeden açılmalıdır.

    *Kronik hastalığı olan, engelli ve hamile (24 haftadan küçük hamilelikler de dahil)  sağlık emekçilerine idari izin hakkı tanınmalıdır.

    *Sağlık emekçilerine düzenli olarak Covid 19 taraması yapılmalı, Covid 19 nedeniyle enfekte olan ve yaşamını yitiren sağlık çalışanlarının sayıları ve meslekleri şeffaf bir şekilde açıklanmalıdır.

    *Özellikle filyasyonda görevlendirilen sağlık emekçilerine yeterli sayıda ve nitelikte koruyucu ekipman sağlanmalı, mesai saatleri yeniden gözden geçirilmeli, dinlenme ve hijyen ihtiyacının giderilmesine yönelik düzenlemeler yapılmalıdır.

    *Sağlık emekçilerinin pandemi süresince kendilerini, ailelerini, hastalarını ve toplumu koruma anlamında önemli olan servis hizmetleri ivedilikle ve ücretsiz olacak şekilde sağlanmalıdır.

    PİRHA/ANKARA

  • ‘Hak ve özgürlüklere dayalı uluslararası bir düzen hala kurulamadı’-VİDEO

    ‘Hak ve özgürlüklere dayalı uluslararası bir düzen hala kurulamadı’-VİDEO

    PİRHA – İnsan hakkı savunucuları, 10-17 Aralık İnsan Hakları haftası kapsamında Dersim’de basın açıklaması yaptı. İHD Dersim Şube Başkanı Gürbüz Solmaz “Bugün Dünyada  Evrensel Beyannamede yer alan hak ve özgürlüklere dayalı uluslararası bir düzen hala kurulamamıştır. İnsanların insan olmaktan gelen hakları ve dokunulmazlıkları olduğu temel fikri dünya çapında yeterli koruma bulamamaktadır” dedi.

    Hak savunucuları, 10-17 Aralık İnsan Hakları haftası sebebiyle Dersim’de özgürlük anıtında basın açıklaması yaptı. “İnsan hakları nefes aldırır” sloganının atıldığı eylemde konuşan İHD Dersim Şube Başkanı Gürbüz Solmaz, 10 Aralık İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin kabul ve ilanının 72. Yıldönümü olduğunu hatırlattı.

    “HAK VE ÖZGÜRLÜKLERE DAYALI ULUSLARARASI BİR DÜZEN HALA KURULAMAMIŞTIR”

    Solmaz “Birleşmiş Milletler (BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin kabul ve ilanının 72. Yıldönümüdür. 2. Dünya Savaşı’nın neden olduğu ağır yıkım ve tahribatından ardından benzeri acıların bir daha asla yaşanmadığı ve barışın egemen olduğu bir uluslararası düzen kurmak amacıyla daha savaş sürerken başlayan tartışmalar savaşın hemen akabinde sonuç vermiş ve 26 Haziran 1945 tarihinde Birleşmiş Milletler Kuruluş Antlaşması imzalanmıştır. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, 10 Aralık 1948 günü Paris’te toplanan BM Genel Kurulu’nda kabul edilmiş, daha sonra 4 Aralık 1950 tarihinde ise BM Genel Kurulu, “10 Aralık’ı insan hakları günü olarak ilan etmiştir. Bugün Dünyada Evrensel Beyannamede yer alan hak ve özgürlüklere dayalı uluslararası bir düzen hala kurulamamıştır” dedi.

    “TÜRKİYE’NİN İNSAN HAKLARI SORUNU BÜYÜYOR”

    Solmaz, Türkiye’nin insan hakları ve demokrasi sorununun büyüdüğünü söyleyerek şöyle devam etti:

    “Küresel salgının daha da derinleştirdiği bu kriz hali, maalesef Türkiye’de de tüm yoğunluğu ve ağırlığı ile yaşanmaktadır. 19 Temmuz 2018 tarihinden itibaren de resmen kaldırıldığı söylense de yapılan pek çok düzenleme ile kalıcılık/süreklilik kazandırılan bir OHAL rejimi ile yönetilmektedir. Özellikle bir yönetim tekniği olarak başvurduğu belirsizlik yaratma gücü, siyasal iktidara salgın koşullarını bir fırsata çevirme imkânı vermektedir. Salgının olağanüstü niteliği ile OHAL’i birbiriyle ilişkilendirerek erkini daha da merkezileştirip toplum üzerindeki baskı ve kontrolünü arttırmaktadır. Salgınla mücadeleyi bir önleme ve koruma eylemi olarak değil de bir güvenlik sorunu olarak ele alan siyasal iktidar, böylesi durumlarda hep yaptığı üzere öncelikle insan haklarını iptal etmeye yönelmiştir. Sonuç ise başta bilgi edinme hakkı, yaşam hakkı, sağlığa erişim hakkı, çalışma hakkı, ifade özgürlüğü, toplanma ve örgütlenme özgürlüğü olmak üzere tüm temel hak ve özgürlüklerin sistematik olarak ihlal edilmesi olmaktadır.  Hak temelli bir rejim fikri terk edilmiş; hukuk kurumu, minnet ve rıza göstermeyen toplumsal kesimleri susturma ve sindirme aracı haline getirilmiştir. Bir yandan ülke içinde ve dışında sürdürülen militarist ve savaş yanlısı politikaların etkisiyle diğer yandan uzun yıllardır uygulana gelen ne liberal ekonomi politikalarının bir sonucu olarak ülke siyasal, kültürel ve ekonomik ağır bir kriz içine girmiştir.”

    “YAŞAM HAKKI VE İŞKENCE YASAĞI İHLALİ CİDDİ BOYUTLARA ULAŞMIŞTIR”

    İnsan Hakları Derneği Genel Merkezinin ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın 09 Aralık 2020 günü kamuoyu ile paylaştığı son 1 yıla ilişkin hak ihlalleri ile ilgili veri raporu Türkiye’deki hak ihlallerinin geldiği korkunç boyutlarını göstermektedir. Özellikle yaşam hakkı ve işkence kötü muamele yasağı ihlali ciddi boyutlara ulaşmıştır. Siyasal iktidarın ekonomiden toplum sağlığına kadar ülkenin tüm meselelerini güvenlik sorunu haline getiren, toplumu kutuplaştıran, ülke içinde ve dışında şiddeti esas alan, bilhassa da Kürt sorununun ve uluslararası sorunların çözümünde çatışma ve savaşı tek yöntem haline getiren politikaları sonucunda 2020 yılında ülkede yüksek sayılarda yaşam hakkı ihlalleri yaşanmıştır. Çok faklı toplumsal kesimlerden insanlar ya doğrudan kolluk güçlerinin şiddeti ya da devletin, “önleme ve koruma” yükümlülüğünü yerine getirmemesi sonucu yapısal şiddetin veya üçüncü kişiler tarafından gerçekleştirilen şiddetin sonucu yaşamlarını yitirmişlerdir.”

    “YENİ BİR NORMAL YARATILMAK İSTENİYOR”

    “Devletlerin insan haklarına yönelik saygısının dolaysız göstergesi olan hapishaneler, yaşam hakkı ihlalinden işkenceye, sağlık hakkına erişime kadar ağır ve ciddi ihlallerinin yaşandığı yerlerdir. Covid-19 salgını açısından en riskli yerlerin başında hapishaneler gelmektedir. Salgın gerekçe gösterilerek mahpusların zaten kısıtlanmış olan hakları daha da kısıtlanarak yeni bir “normal” yaratılmak istenmektedir. Siyasi iktidarın insan hakları ve yargı alanında reform söylemleri ise bu tablo altında gerçekleşebilecek bir vaat olarak görülmemelidir. Gerçekten bir reform yapılmak isteniyorsa kuvvetler ayrılığı ilkesine dayalı yeni ve demokratik bir anayasanın yapılması ve geçmişle yüzleşmeyi sağlayacak gerçek bir çatışma çözüm sürecine girilmesi bir zorunluluktur. Bu adımlar atılmadan yapılacak şey reform değil, ancak uluslararası taleplere cevaben yapılan bir vitrin düzenlemesi olur. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde belirtildiği gibi barış, adalet, eşitlik, özgürlük ve insan onurunun korunmasını ve bunları güvence altına alacak demokrasi mücadelesinin verilmesini savunmaya devam ediyoruz. Çünkü insanlığın varoluşunu tehdit eden bu küresel krizden çıkışın tek yolu söz konusu değerlere sahip çıkmaktır.”

    Basın açıklaması özgürlük anıtına karanfil bırakıldıktan sonra bitirildi.

    PİRHA/DERSİM

  • HDP Sözcüsü: 2015’ten bu yana HDP’li 16 bin kişi gözaltına alındı-VİDEO

    HDP Sözcüsü: 2015’ten bu yana HDP’li 16 bin kişi gözaltına alındı-VİDEO

    PİRHA- HDP Sözcüsü Ebru Günay, partilerine yönelik 24 Haziran 2015’den bu yana yürütülen operasyonlarda 16 bin 490 kişinin gözaltına alındığını, 3 bin 695 kişinin tutuklandığını söyledi. İnsan haklarına yönelik en büyük hak ihlallerinin bölge kentlerinde ilan edilen sokağa çıkma yasakları sırasında yaşandığını dile getiren Günay, “Arkadaşlarımız rehin tutuluyor” dedi. 

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Sözcüsü Ebru Günay, partinin Genel Merkezi’nde düzenlediği basın toplantısıyla gündeme dair değerlendirmede bulundu. Günay, Yahudi halkının kutlayarak sözlerine başladı.

    Günay, Güney Afrika eski Devlet Başkanı Nelson Mandela’nın “İnsan haklarını inkar etmek, insanlığa meydan okumaktır” sözlerini hatırlatarak, “Ne yazık ki Türkiye İnsan Hakları Günü’nü iktidarın topluma karşı sistematik hale gelen saldırıları ve ağır bir insan hakları ihlali tablosu altında karşılıyor. AKP-MHP bloğu insan haklarını katlederek insanlığa, demokrasiye, özgürlük değerlerine meydan okuyor. OHAL ve KHK rejimi ile cezasızlık dosyaları, işkence, infaz, kayyumlarla insanlığa meydan okuyorlar. Tutuklamalar, ihraç ve hasta tutsakları kaderine terk ederek insanlığa meydan okuyorlar” dedi.

    Eşit, özgür ve kardeşçe bir yaşamın temelinin insan hakkı olduğunu belirten Günay, iktidarın bu temel hakları ayaklar altına aldığını söyledi. Günay, “Evrensel insan haklarının yok sayıldığı, ihlal edildiği, insanların helikopterlerden atıldığı, siyasetçilerin, gazetecilerin, aydınların tutuklandığı, mezarlıkların tahrip edildiği, annelere çocuklarının cenazelerinin kargo yoluyla gönderildiği bir dönemden geçiyoruz” diye konuştu.

    16 BİN KİŞİ GÖZALTINA ALINDI

    Partilerine yönelik 24 Haziran 2015’den bu yana yürütülen gözaltı, tutuklama operasyonlarına değinen Günay, şunları söyledi:

    “Siyasi soykırım operasyonlarında Eş Genel Başkanlarımız, milletvekillerimiz, il-ilçe eş başkanlarımız, yöneticilerimiz, üyelerimizin de aralarında olduğu 16 bin 490 kişi gözaltına alındı, 3 bin 695 kişi tutuklandı. Tutuklananlar arasında 93 il eş başkanımız, 194 HDP ilçe eş başkanımız, 18 milletvekilimiz, 23 MYK, 21 PM üyemiz, 800’ü aşkın il ve ilçe yöneticimiz bulunuyor. Halen 7 milletvekilimiz ve 15 MYK üyemiz rehindir. 13 milletvekilimizin milletvekilliği düşürülmüştür. Sadece 19 Ağustos 2019’dan bu yana, 3’ü Büyükşehir, 5’i İl, 33’ü İlçe, 7’si belde belediyesi olmak üzere toplam 48 belediyemizin kayyım darbesiyle gasp edildi. 37 Belediye Eş başkanımız hukuksuz bir şekilde tutuklandı. Halen 18 Belediye eş başkanımız rehin tutulurken, 7 Belediye Eş başkanımıza ev hapsi verildi. 82 Belediye Meclis Üyemiz görevden uzaklaştırıldı, 119 belediye meclis üyemiz gözaltına alındı, 2’si tutuklandı.”

    “YARGI YIKIM VE VAHŞETİN ÜZERİNİ ÖRTMEYE ÇALIŞIYOR”

    İnsan haklarına yönelik en büyük hak ihlallerinin bölge kentlerinde ilan edilen sokağa çıkma yasakları sırasında yaşandığını dile getiren Günay, “14 Aralık kent ablukalarında yaşanan insani, kültürel ve sosyal yıkımın üzerinden 5 yıl geçti. 11 il ve 49 ilçede uygulanan sokağa çıkma yasağı adı altında uygulamaya konulan kent ablukaları dönemi, bu toprakların tarihindeki en büyük hukuksuzluklar, insan hakları ihlalleri ve vahşet tablolarından biri olarak tarihe geçti. Şırnak, Cizre, Silopi, Sur, Nusaybin, Yüksekova, Silvan, İdil ve Dargeçit ilçelerinde aylarca süren ablukaların üzerinden beş yıl geçmesine rağmen işlenen ağır suçlar ilgili açılan davaların hiçbirinde bir ilerleme sağlanamadı, çoğu dava takipsizlikle sonuçlandı, birçok aile cenazesine bile ulaşamadı. Yargı, yaşanan yıkım ve vahşetin üzerini örtmeye çalışıyor her zamanki gibi. İşte bu tablo partimize, halkımıza, seçmenlerimize Türkiye toplumuna karşı yapılmış açık bir siyasi darbenin tablosudur. Bu tablo darbeci bir kliğin demokrasiye, insan haklarına, hukuka karşı açık şekilde savaş ilan etmesidir. Hedef partimiz ve demokrasi güçleridir ama zararını bütün Türkiye yaşıyor” şeklinde konuştu.

    “ARKADAŞLARIMIZ REHİN TUTULUYOR”

    AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın HDP eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ı hedef alan açıklamalarına tepki gösteren Günay, şunları kaydetti.

    “Erdoğan, önceki dönem Eş Genel Başkanımız Selahattin Demirtaş’ın, Yüksekdağ’ın ve rehin arkadaşlarımızın içeride tutulması için bir kez daha yargıya talimat verdi. ‘Demirtaş’ın hakkını koruyacak değiliz, yargımız Demirtaş’a böyle bir imkân tanımaz. Tahliyesinin asla önünün açılmasına yol vermeyiz’ diyerek Demirtaş’ı ve binlerce HDP’linin bizzat kendisinin talimatıyla içeride tutulduğunu bir kez daha itiraf etti. Biz de tam olarak bunu söylüyoruz, arkadaşlarımız, partililerimiz yargı kararlarıyla değil, Erdoğan’ın sarayın siyasi kararlarıyla içeride rehin tutuluyor diyoruz. Erdoğan işte bu gerçeği itiraf ediyor. Zaten hiç gizlemedi bunu, daha dün AİHM kararı sonrası ‘Karşı hamlemizi yapar işi bitiririz’ dediğinde yargıya talimat veriyordu bugün de yargıya talimat veriyor. Biz de diyoruz ki, arkadaşlarımızın özgürleşmesinin de toplumun sizden kurtulmasının yolunu da size rağmen mücadelemizle biz açacağız. Size rağmen bu ülkeyi özgürleştireceğiz.”

    (HABER MERKEZİ)

     

  • ‘Türkiye, Türk etnisitesine dayalı Sünni yönetim anlayışı ile yönetiliyor’-VİDEO

    ‘Türkiye, Türk etnisitesine dayalı Sünni yönetim anlayışı ile yönetiliyor’-VİDEO

    PİRHA-İHD Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin kabul edilişinin 72. yıldönümünde Türkiye’nin hukuk karnesini verdi. Türkdoğan, Türkiye’nin hukuk alanında en az 10 yıl geriye gittiğini ifade ederek, “Bizi koruyacak olan en önemli değer insan hakkıdır” dedi.

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, İnsan Hakları Haftası nedeniyle Türkiye’nin son 10 yılda hukuk alanındaki durumunu yorumladı.

    Türkdoğan, iktidarın 10 yıl önce değiştirdiği Anayasa ile daha da geriye gidildiğini ifade ederek, “Sonradan iyi anlaşıldı ki bu Anayasa değişikliği esasen siyasi iktidarın yargı üzerindeki vesayetini pekiştirmek içindi” dedi.

    TÜRK ETNİSİTESİNE DAYALI SÜNNİ YÖNETİM ANLAYIŞI

    Türkiye’nin Türk etnisitesine dayalı Sünni bir yönetim anlayışı ile yönetildiğini söyleyen Türkdoğan, “Anayasası’nda her ne kadar ‘sosyal hukuk ve laik devlet’ olduğu yazsa da Diyanet İşleri Başkanlığı ile devlet destekli tarikat ve cemaatler eliyle aslında bir devlet dinini hayata geçiren rejime sahip” yorumunu yaptı.

    Türkdoğan, 2011 yılı sonrasında Türkiye’nin ‘orta büyüklükte bir savaş bilançosuna sebep olan yaygın bir silahlı çatışma haline’ girdiğini belirterek sonraki yıllarda hukuk alanında yapılan şu politikaları dile getirdi:

    “Roboski Katliamı sivillerin bilerek ve isteyerek katledildiği bir katliamdı. 1993’te Şırnak köylerinin bombalanması gibi…

    Tabi silahlı çatışmalar da derinleşti. Bir çözümsüzlük söz konusu olduğu için iktidar yeniden Kürt meselesinde çözüm arayışlarına girdi ve 2012’nin sonu ile birlikte Türkiye’de yeni bir süreç başladı.

    2014’te Suriye’deki gelişmeler, yani Kürtlerin statü talepleri iyice açığa çıkınca Türkiye oradaki Kürtlere yardım etmek yerine basmahane bir tutum geliştirdi.

    2015’e geldiğimizde seçimlerin etkisi ile farklı bir süreç gelişti. 28 Şubat 2015 günü Abdullah Öcalan’ın kaleme aldığı 10 maddelik bir demokratikleşme metni ilk defa devlet, hükümet ve siyasi parti temsilcileri huzurunda canlı yayında televizyonlarda okundu. Bu Kürt meselesinin geldiği aşama itibariyle tarihsel bir andı. Ama maalesef Türkiye siyaseti bunu değerlendiremedi ve maalesef süreç bozuldu.”

    “KÜRTLER, ALEVİLER, SOSYALİSTLER KAMUDAN TASFİYE EDİLDİ”

    Öztürk Türkdoğan’ın dikkat çektiği bir diğer gelişme de 2016 yılında yapılan darbe girişimi oldu. Türkdoğan, “İktidar bunu bahane ederek Olağanüstü Hal ilan etti” diyerek şunları söyledi:

    “Devlet içerisinde bir grubu tasfiye etmek isterseniz bunun için olağanüstü hale gerek yok. Özellikle Kürt kültür kurumları, kadın dernekleri kapatıldı. Devlet içerisinde sadece Fethullah Gülen örgütüne mensup olanlar değil; Kürtler, Aleviler, sosyalistler tasfiye edildi. 135 bin civarında kamu görevlisinin işine son verildi. Tahminimize göre bunun 10 bin civarında olanının özellikle iktidara muhalif Kürt ve sol camiadan, Alevilerden oluştuğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.”

    “2017 REFERANDUMU BİR TÜR DARBEDİR”

    Öztürk Türkdoğan, 2017 yılı önemli gelişmelerinin başında ise AKP-MHP ittifakını işaret etti. İktidarın, milliyetçi diğer grupları da arkasına alarak Kürt sorununda şiddete dayanan politikalara imza attığını söyledi.

    Cumhurbaşkanlığı Hükümet Modeli’nin de devreye girdiği 2017 yılına dair Öztürk Türkdoğan, “Otoriter yönetim sistemi başlamış oldu” diyerek şunları dile getirdi:

    “Muhalefet, referandum günü ‘Hayır’ çıkmasına rağmen kitleyi sokağa taşıyacak ve bu kitleyi sokakta tutacak bir pratik sergilemedi. Mevcut siyasi iktidar, istediğini yaptırdı ve ‘Hayır’ çıkan sonuçları ‘Evet’e dönüştürdü.

    Aslında bu bir darbedir. Otoriter başkanlık modeline geçildi. Ve bunlar OHAL koşullarında yapıldı. Bizler 1982 Anayasası’ndan kurtulalım derken şu anda çok daha kötü bir anayasa ile yönetilen noktaya geldik.”

    “AK PARTİ AK OLMAKTAN ÇIKTI”

    Türkdoğan, 2018’de yılında kaldırılan OHAL’in aslında halen yürürlükte olduğunu da ifade etti. AKP’nin ‘insan haklarını iyileştirme’ vaadiyle iktidara geldiğini vurgulayan Türkdoğan, “Artık AK Parti AK olmaktan çıkmış durumda” dedi. Türkiye’nin yayılmacı savaş politikalarına da girdiğini söyleyen İHD başkanı şöyle devam etti:

    “2018’de önce Afrin, 2019’da da Kuzeydoğu Suriye’ye girmesi ile Türkiye aslında askeri varlığını şu anda Suriye topraklarının önemli bir kısmında muhafaza ediyor. Orada çok ciddi anlamda silahlı çatışmalar yaşanıyor. Keza 2020’d

    e de Irak Bölgesel Kürt yönetiminin topraklarında şu anda askeri bir varlık var. Silahlı çatışmalar devam ediyor. Yani Türkiye bir yandan da yayılmacı bir dış politika izliyor. Bu yayılmacılık kendini Libya’ da, Doğu Akdeniz’de, Azerbaycan’da gösteriyor.”

    “10 YIL ÖNCEKİ İNSAN HAKLARI KARNESİ DAHA İYİYDİ”

    Öztürk Türkdoğan 2020 yılıyla birlikte ülkenin daha da otoriterleştiğini savundu. İktidarın salgınla mücadele yerine algı yönetimine başvurduğunu söyleyen Türkdoğan, mevcut politikalar sonucu en az 10 yıl geriye gidildiğini söyledi. Öztürk Türkdoğan şöyle devam etti:

    “Salgın, enflasyon, işsizlik rakamları ile ilgili gerçekleri sürekli manipüle eden bir iktidar var. Gelinen aşamada bir sıkışmışlık hali var. Çünkü 2015’ten beri uygulanan güvenlik politikaları da istenilen noktaya gelemedi. Çatışmalar bitmedi. Bunun ekonomiye çok ciddi anlamda bir maliyeti var. Uluslararası alanda Türkiye’ye tanınan süre ve hoşgörü neredeyse bitmek üzere. Avrupa Birliği artık Türkiye’nin demokratikleşme konusunda adım atmasını istiyor. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki yönetim değişikliğinin de çok ciddi anlamda etkileri olacağı kanaatindeyim.

    İktidar şimdi yeniden reform ve insan hakları ile yargı alanında adım atacağı taahhüdünde bulunuyor. İktidar, İnsan Hakları Haftasına yeni insan hakları eylem planı ve yargıda vaat ettiği daha somut gelişmeleri açıklayabilirdi. Bunu bile yapamıyor. Hatta kendi içerisinde reform yanlısı olan kişilerin de istifa etmesi durumu yaşanıyor.

    10 yıl önce insan hakları karnesi daha iyiydi. Bugüne baktığımızda, rejimi değişmiş, daha otoriter bir Anayasa var. Tabii şunu da belirtmek gerekiyor; Türkiye’nin siyasal ve toplumsal muhalefeti büyüdü. 2019 yerel seçim zaferi birçok şeyi hatırlatıyor. İlk olarak siyasi muhalefetin, demokrasi ortak paydasında bir araya gelerek, iktidarı erken seçim yapmaya mecbur edecek bir mücadele hattı örmesi gerekir. Bir diğeri ise; çatışma ve savaşın olduğu yerde demokrasi mücadelesi verilmesi çok zordur. Dolayısıyla öncelik akan kanın durmasıdır. Türkiye’nin yeni bir barış süreci inşa edilmesine ihtiyacı vardır. Kürt sorununda yeniden çözüm arayışlarına girilmesi noktasında adım atılması gerekiyor. Bunun başlangıç yolunun da İmralı’da tecridin kaldırılması ve Abdullah Öcalan ile arkadaşlarının yasal haklarının kullandırılması ile başlanabilir. Ayrıca İnfaz Kanunu’ndaki ayrımcılık sona erdirilmelidir.

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Demirtaş ve Kavala kararlarının uygulanması noktasında daha güçlü bir muhalefet pratiğinin sergilenmesi gerekir.”

    “REFORM İSTENİYORSA KÜRT MESELESİ KABUL EDİLMELİ”

    Öztürk Türkdoğan, “Bireyi koruyan en büyük değer insan haklarıdır” diyerek sözlerini şlu cümlelerle sonlandırdı:

    “Bu yılki haftada biz özellikle kovid-19 pandemisi koşullarında ve uzatılmış OHAL rejiminde insan haklarını savunmanın ne kadar kıymetli olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. İnsan haklarını öğrenecek ve savunacağız. Çünkü bizi koruyacak olan en önemli şeyin insan hakları değerlerinin korunması olduğunu, hayata geçirilmesi olduğunu her fırsatta dile getiriyoruz. Bu hafta vesilesiyle ifade edebileceğim şey; iktidar reform yapmak istiyorsa Türkiye’deki temel sorunlarla yüzleşmeli. Yani Kürt meselesini kabul etmeli. Bir çatışma çözüm sürecine imkan tanımalı. Siyasi mahpusları tahliyesine yol açmalı. Muhalif örgütler üzerindeki baskıyı tamamen sona erdirmeli.

    İsmail YILDIRIM-Sabri MERAL/İSTANBUL 

  • TİHV ve İHD: Covid-19 pandemisinde, insan hakları nefes aldırır-VİDEO

    TİHV ve İHD: Covid-19 pandemisinde, insan hakları nefes aldırır-VİDEO

    PİRHA- 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü’nde Sultanahmet’te ortak basın açıklaması yapan İHD ve TİHV İstanbul şubeleri, salgının getirdiği yaşam hakkı ihlallerine ve diğer sorunlara dair önlem çağrısı yaptı. Açıklamada, Türkiye’de insan haklarının sistematik olarak ihlal edildiği vurgulandı. 

    İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) İstanbul Temsilciliği, 10-17 Aralık İnsan Hakları Haftası etkinlikleri çerçevesinde Sultanahmet Meydanı’nda basın açıklaması yaptı.

    Eyleme, İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin, TİHV İstanbul Temsilcisi Ümit Efe, İHD İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri ve çok sayıda hak savunucusu katıldı.

    “Covid-19 pandemisinde insan hakları nefes aldırır” pankartının açıldığı eylemde “Hapishanelerdeki insan hakları ihlallerine son”, “Failler belli kayıplar nerede”, “Hukuk dışı uygulamalara son verilsin” dövizleri taşındı. Sık sık “İnsan haklarıyla insandır” sloganı atıldı.

    KESKİN: BARIŞ, DEMOKRASİ, İNSAN HAKLARI İSTEYENLERE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ YOK

    Burada konuşan TİHV İstanbul Temsilcisi Ümit Efe, insan hakları haftasına pandemi kriziyle girdiklerini belirterek, “İHD 34 yıldır, TİHV 30 yıldır ateşin düştüğü yerde… Başta sağlık çalışanları olmak üzere bu salgında kaybettiğimiz herkesi saygı ile anıyoruz. Ve gerekli önlemlerin alınmasını bir kez daha buradan tekrarlıyoruz” dedi.

    İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin ise şunları söyledi:

    “Gerek evrensel bildirge gerekse bütün uluslararası sözleşmelerin arkasında insan hakları mücadelesi var. İnsanların canlarıyla, bedel ödeyerek hazırlanıyor bu sözleşmeler. Yani masa başında imzalanmıyor. Hepsinin arkasında bir mücadele var. Hayatlarımızın bu kadar ipotek altına alındığı, rehin olduğu başka bir süreç yaşamadık. Kadın katili bir suç örgütü liderinin ifade özgürlüğünün sonsuz olduğu yerde, barış, demokrasi ve insan hakları isteyenlerin ifade özgürlükleri yok. Bence sözün bittiği yer burası. ”

    YOLERİ: HAKLARIMIZA SAHİP ÇIKIYORUZ

    TİHV ve İHD adına ortak açıklamayı İHD İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri yaptı. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin kabul edilişinin 72. yılı olduğunu hatırlatan Yoleri, “Tüm dünyayı etkisi altına alan Covid-19 pandemisinin yol açtığı siyasal, sosyal, ekonomik, etik vb. boyutları olan küresel kriz koşullarında haklarımıza sahip çıkıyoruz. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde belirtildiği gibi barış, adalet, eşitlik, özgürlük ve insan onurunun korunmasını ve bunları güvence altına alacak demokrasi mücadelesinin verilmesini savunmaya devam ediyoruz. Çünkü insanlığın varoluşunu tehdit eden bu küresel krizden çıkışın tek yolu söz konusu değerlere sahip çıkmaktır” dedi.

    “İNSAN HAKLARI SİSTEMATİK OLARAK İHLAL EDİLMİŞTİR”

    Yoleri, “Salgınla mücadeleyi bir önleme ve koruma eylemi olarak değil de bir güvenlik sorunu olarak ele alan siyasal iktidar, böylesi durumlarda hep yaptığı üzere öncelikle insan haklarını iptal etmeye yönelmiştir. Sonuç ise başta bilgi edinme hakkı, yaşam hakkı, sağlığa erişim hakkı, çalışma hakkı, ifade özgürlüğü, toplanma ve örgütlenme özgürlüğü olmak üzere tüm temel hak ve özgürlüklerin sistematik olarak ihlal edilmesi olmaktadır” dedi.

    Yoleri, küresel salgın ve olağanüstü hal koşullarında insan haklarının nefes aldıracağını belirterek, şunları kaydetti:

    “”Türkiye son kırk yılın en ağır ekonomik krizlerinden birini yaşıyor. Yıllardır uygulanan borçlanmaya dayalı neoliberal ekonomi politikalarının sebep olduğu yoksullaşma, güvencesizleşme ve örgütsüzleşme, OHAL uygulamaları ile daha da derinleşmiş ve süreklilik kazanmıştır. Covid-19 salgını ile birlikte bu tablo daha vahim bir görünüm kazanmıştır. İşsizlik ve yoksulluk en çok kadınları, çocukları ve mülteci ve sığınmacıları etkilemektedir.”

    PİRHA/ İSTANBUL

     

  • ‘Küresel salgın ve olağanüstü hal koşullarında insan hakları nefes aldırır’

    ‘Küresel salgın ve olağanüstü hal koşullarında insan hakları nefes aldırır’

    PİRHA- 10-17 Aralık İnsan Hakları Haftası nedeniyle bir açıklama yapan İHD Mersin Şubesi, İnsan haklarıyla insandır. Küresel salgın ve olağanüstü hal koşullarında insan hakları nefes aldırır” dedi. 

    Haberin videosu;

    İnsan Hakları Derneği Mersin Şubesi, 10-17 Aralık İnsan Hakları Haftası nedeniyle bir açıklama yaptı.

    Açıklamada, “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin kabul edilişinin 72. yılındayız” denilerek İnsan hakları Evrensel Bildirgesi’nin 10 Aralık 1948 günü Fransa’nın Başkenti Paris’te toplanan BM Genel Kurulu’nda kabul ve ilan edildiği hatırlatıldı.

    Türkiye’nin, Evrensel Bildirge’yi, 27 Mayıs 1949 tarihli Resmi Gazete’de yayınlayarak yürürlüğe koyduğunu belirten dernek, şunları kaydetti:

    “Küresel salgının daha da derinleştirdiği kriz hali, maalesef Türkiye’de de tüm yoğunluğu ve ağırlığı ile yaşanmaktadır. Ülke, 2016 yılından bu yana önce doğrudan, 19 Temmuz 2018 tarihinden itibaren de resmen kaldırıldığı söylense de yapılan pek çok düzenleme ile kalıcılık/süreklilik kazandırılan bir OHAL rejimi ile yönetilmektedir. Bu durum/süreç, siyasal iktidarın gücünü sınırlandıran anayasacılık ilkesinin terk edilmesine, böylece hem hukukun hem de kurumların baskıcı rejimin birer “aracı” haline getirilerek keyfiyetin ve bilhassa da belirsizliğin kamusal alana hakim kılınmasına yol açmıştır. Rejim, salgının olağanüstü niteliği ile OHAL’i birbiriyle ilişkilendirerek erkini daha da merkezileştirip toplum üzerindeki baskı ve kontrolünü arttırmaya çalışmaktadır.

    “MİLYONLARCA İNSAN AÇLIĞA MAHKUM EDİLDİ”

    OHAL ilanıyla birlikte siyasal iktidarın düşünce ve ifade özgürlüğüne yönelik kısıtlamaları, özellikle de basın üzerindeki kaygı verici boyutta artan baskı ve kontrolü 2020 yılında da sürmüştür. Türkiye’de ifade özgürlüğünün kullanımı siyasi, sanatsal, ticari, akademik, dini ve ahlaki hemen her ifade biçimi bakımından sorunlu olmakla birlikte kısıtlama ve ihlaller asli olarak siyasal nitelikli eleştirilere yöneliktir.

    Türkiye, son kırk yılın en ağır ekonomik krizlerinden birini yaşıyor. Covid-19 salgını ile birlikte bu tablo daha vahim bir görünüm kazanmıştır. Bugün ülkede hem biyolojik hem de sosyal yaşamını sürdürülebilmesi için salgın koşullarında çalışmak zorunda olan milyonlarca insan bulunmaktadır. Yıl içinde yaşanan iş cinayetlerinin toplam sayısı içinde, tüm tespit zorluklarına karşın, Covid-19 nedeniyle yaşamını yitiren işçilerin sayısı azımsanmayacak bir orandadır. Getirilen yasaklar ile milyonlarca insan evlerinde açlığa mahkum edilmiştir. İşsizlik ve yoksulluk en çok kadınları, çocukları ve mültecileri etkilemiştir.

    “MÜLTECİLER NEFRET SÖYLEMLERİNE MARUZ KALIYOR”

    Artık Türkiye toplumunun bir parçası, asli unsuru haline gelen mülteciler, her türlü ayrımcılığa ve istismara, nefret söylemine ve ekonomik sömürüye maruz kalıyorlar. 2020 yılında da yine kolluk güçlerinin yanı sıra sivil insanların da ırkçı ve nefret içerikli şiddetine maruz kalan mülteciler yaşamlarını yitirdiler. İnsan kaçakçıları tarafından para uğruna kandırılıp ölüme sürüklendiler. Salgının fiziksel, ruhsal, sosyal ve ekonomik tüm sonuçlarını en ağır bir şekilde yaşayan mülteciler, ne yazık ki toplumumuz açısından görmezden gelinen, hatta gözden çıkarılan hayatlar oldular.

    “COVİD-19 MESLEK HASTALIĞI OLARAK KABUL EDİLMELİ”

    Bugün, burada en başından beri salgını kontrol altına almak ve halkın sağlığını korumak için olağanüstü bir çaba harcayan ve gerekli önlemlerin yeterince alınmaması sonucu yaşamını yitiren sağlık çalışanlarını özellikle anmak isteriz. Sağlık çalışanlarının Covid-19’un iş kazası ve meslek hastalığı olarak kabul edilmesi talebi derhal kabul edilip yasalaşmalıdır. 

    Devletlerin ve hükümetlerin insan haklarına yönelik saygısının doğrudan belirleyici göstergesi hapishanelerdir. Yani bir ülkenin insan haklarının gelişmişliğinin doğrudan ölçütü ve mukayese aracı hapishaneleridir. Türkiye’de siyasal iktidarın hukuku, bir baskı ve sindirme aracı olarak kullanması sonucunda maalesef hapishaneler tıka basa dolu durumdadır. Hapishaneler yaşam hakkı ihlalinden işkenceye ve sağlık hakkına erişime kadar ağır ve ciddi ihlallerinin yaşandığı yerlerdir. Covid-19 salgını açısından en riskli yerlerin başında hapishaneler gelmektedir. Salgın gerekçe gösterilerek mahpusların zaten kısıtlanmış olan hakları daha da kısıtlanarak yeni bir “normal” yaratılmak istenmektedir. Salgının ulaştığı boyut göz önüne alındığında yeni kayıplar ve hak ihlalleri yaşanmadan derhal söz konusu otoritelerin uyarı ve çağrılarına uygun yeni düzenlemeler yapılmalıdır.

    “ÜLKENİN TAMAMI İŞKENCEHANE HALİNE GELDİ”

    Türkiye’nin de bir parçası olduğu evrensel hukuk normlarına göre işkence mutlak olarak yasaklanmış ve insanlığa karşı bir suç olarak vasıflandırılmıştır. Bu doğrultuda T.C. Anayasası ve yasalarında işkence ve kötü muamele yasağı güvence altına alınmasına rağmen işkence olgusu 2020 yılında da Türkiye’nin başat insan hakları sorunu olmuştur. Denilebilir ki siyasal iktidarın baskı ve kontrole dayalı yönetme tarzı sonucu günümüzde ülkenin tamamı işkencehane haline gelmiştir.
    Yakın tarihimizin en utanç verici insan hakları ihlallerinden biri olan insanlığa karşı suç niteliğindeki zorla kaçırma/kaybetme vakaları OHAL’in ilan edildiği 2016 yılından bu yana yeniden artmaya başlamıştır. İnsanları kaçırma/kaybetme vakalarının, sonuna doğru geldiğimiz 2020’de hala devam ediyor olmasını son derece endişe verici buluyoruz.

    “ERKEK ŞİDDETİ ARTARAK DEVAM ETTİ”

    2020 yılında kadına yönelik erkek şiddeti de maalesef artarak devam etti. Buna karşın siyasal iktidar, “Türk aile yapısını bozduğu”, “eşcinselliğe yasal zemin hazırladığı” vb. gerekçeler ile kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddeti önleme ve bununla mücadelede temel standartları ve devletlerin bu konudaki yükümlülüklerini belirleyen İstanbul Sözleşmesi’ni hedef haline getirdi.
    Türkiye’de yurttaşlar, toplu olarak bir araya gelip eyleyemedikleri ve düşüncelerini açıklayamadıkları için örgütlenme özgürlüklerini de kullanamamakta, müşterek geleceklerini şekillendirmek üzere sivil ve kamusal alana örgütlü olarak katılamamaktadır. 2020 yılında insan hakları örgütlerinin, dernek, vakıf, emek ve meslek örgütleri ile siyasi partilerin, özellikle HDP’nin çok sayıda üye ve yöneticisi gözaltına alınmış, tutuklanmış, haklarında açılan davalar ile üzerlerinde baskı oluşturulmaya çalışılmıştır. Belediye eşbaşkanları, belediye meclis üyeleri görevden alınmış, yerlerine kayyım atanmıştır. Dokunulmazlıkları kaldırılan milletvekilleri tutuklanmış, siyasi partilerin ve sivil toplum örgütlerinin binalarına saldırılar olmuştur.

    KÜRT SORUNU

    Kürt sorunu, Türkiye’nin demokratikleşmesinin önündeki en temel engellerden biri olarak varlığını korumaktadır. Sorunun barışçıl, demokratik ve adil çözümüne yönelik esas olarak iktidar tarafından içtenlikli, bütünlüklü adımların atılmaması, yanı sıra Ortadoğu’daki gelişmelerin de etkisi ile 7 Haziran 2015 Genel Seçimlerinin hemen ardından başlayan silahlı çatışma ortamı halen sürmekte ve başta yaşam hakkı olmak üzere ağır ve ciddi insan hakları ihlallerine yol açmaktadır.

    “TECRİT SONA ERMELİ”

    Hak savunucuları olarak bizler, Kürt sorununun her zaman demokratik, barışçıl ve adil çözümünü savunduk. Bunda ısrarlıyız. O nedenle, çatışmaların hemen durmasını istiyoruz. Çatışmasızlık ortamının tesisi ile birlikte çatışmasızlık halinin yaşanan olumsuzluklarından da hareketle tahkim edilmiş bir hale getirilerek güçlendirilmesi, izlenmesi ve toplumsal barışın sağlanabilmesi için tüm tarafların içtenlikli, etkin programlar geliştirmesi gerekmektedir. Bu bağlamda yeni barış sürecinin inşası için Selahattin Demirtaş şahsında seçilmiş Kürt siyasetçilerin siyasi rehine durumuna son verilmeli, siyasi mahpusların derhal tahliye edilmesi sağlanmalı, İmralı hapishanesi üzerindeki tecrit sona erdirilmelidir.

    2020’nin son çeyreği biterken siyasi iktidarın ortaya attığı insan hakları ve yargı alanında reform söylemleri ise bu tablo altında gerçekleşebilecek bir vaat olarak görülmemektedir. Gerçekten bir reform yapılmak isteniyorsa kuvvetler ayrılığı ilkesine dayalı yeni ve demokratik bir anayasanın yapılması ve geçmişle yüzleşmeyi sağlayacak gerçek bir çatışma çözüm sürecine girilmesi bir zorunluluktur. Bu adımlar atılmadan yapılacak şey reform değil, ancak uluslararası taleplere cevaben yapılan bir vitrin düzenlemesi olur.

    “İNSAN HAKLARIYLA İNSANDIR”

    Son söz olarak; var oluş nedenleri hak ihlallerinin son bulduğu, adalet, barış ve demokrasinin tesis edildiği bir ülke ve dünyaya ulaşmak olan İHD 34 ve TİHV 30 yaşındadır. Kardeş kuruluşlar olarak bizler, dün olduğu gibi bundan sonra da tüm zorluklara karşın ihlalleri belgeleyip, raporlayarak görünür kılmaya, böylelikle önlemeye, cezasızlıkla mücadele etmeye ve insan haklarına saygıyı yükseltmeye devam edeceğiz.
    İHD 34 yıldır, TİHV 30 yıldır ateşin düştüğü yerde…
    Görüyoruz, susmuyoruz, mücadele ediyoruz…
    İnsan haklarıyla insandır…
    Küresel salgın ve olağanüstü hal koşullarında insan hakları nefes aldırır.”

    PİRHA/ MERSİN

     

     

  • Aleviler Almanya’da ‘Kamu tüzel kişiliği’ elde etti-VİDEO

    Aleviler Almanya’da ‘Kamu tüzel kişiliği’ elde etti-VİDEO

    PİRHA- Aleviler Almanya’da bir inanç toplumu olarak en üst seviyeden tanınmış oldu. Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti Parlamentosu, Alevilik gündemiyle bugün toplandı. Toplantıda alınan kararla Aleviler kamu tüzel kişiliği elde etti. 

    Almanya’nın Kuzey Ren Vestelya Eyaleti Parlamentosu, eyalet bakanlar kurulu tarafından önerilen, eyalet başbakanının onayladığı, Alevilerin bir inanç topluluğu olarak kabulü kararı bugün yapılan toplantıda görüşüldü. Alınan karar parlamentoda okundu. Alevilere kamu tüzel kişiliği verildi. Böylece Aleviler Almanya’da bir inanç toplumu olarak en üst seviyeden tanınmış oldu.

    ANAYASAL OLARAK TALEP EDİLEN TÜM HAKLAR ELDE EDİLDİ

    Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu, Alevilerin bu tarihi kazanımını bir basın açıklamasıyla duyurdu.

    Türkiye saatiyle 13.30’da, Almanya saatiyle 11.30’da NRW Eyaleti Başkenti Dusseldorf’ta Eyalet Parlamentosu önünde Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Eşit Başkanı Hüseyin Mat tarafından yapılan açıklamada, “Bugün tarihi bir gün yaşıyoruz. Biraz önce parlamentoda yapılan oturumda oybirliğiyle Almanya’da yüz binlerce Aleviyi ilgilendiren çok değerli bir karar alındı. Bu karar dünyada ilk olma özelliğini taşıyor. Aleviler hangi ülkede yaşıyorlarsa yaşasınlar elde ettikleri en yetkili bir haktan bahsediyoruz. Bu hak aynı zamanda Almanya’da anayasal olarak talep ettiğimiz bütün haklarımızın aynı zamanda elde edilmesi anlamına geliyor” dedi.

    Almanya’da 30 yıl verilen mücadele sonucu taleplerin elde edildiğini vurgulayan Mat, Alevilerin kutsal sembolleri Alman federal parlamentosunun inançlar odasında hak ettiği yeri aldı. Almanya Radyo Üst Kurulu’nun daimi üyesiyiz. Almanya’nın en güçlü sivil toplum örgütü durumuna kavuştuk” diye konuştu.

    “KİLİSELER HANGİ HAKLARA SAHİPSE ALEVİLER DE AYNI HAKLARA SAHİP OLDU”

    Alevilerin bugün kamu tüzel kişiliği elde ettiğini söyleyen Mat, “Dünyadaki Alevilere hayırlı olsun. Bu bir tarihi kazanımdır. Yeni bir açılımdır. Yeni bir mücadelenin başlangıcıdır. bu statüyle bir çok haklara sahip olacağız” diyerek şunları kaydetti:

    *Bu tarihi kararla kiliseler hangi haklara ve yetkilere sahiplerse, Aleviler de aynı haklara ve yetkilere sahip oldular. 

    *Devletin bir partneri statüsünde olarak, denetiminde olmadan bir statüyü elde etmiş olduk. 

    *Özerkliğimiz ve bağımsızlığımız daha güçlü olacak. 

    *Bu kararla inancımız ve değerlerimiz Almanya’da devletin teminatı altına, anayasal güvenceye alınmış oldu. 

    Bu hakkın sıradan elde edilen bir hak olmadığını ifade eden Mat, “Bu kararın arkasında yüz binlerce canımız var” dedi.

    PİRHA/ ALMANYA

     

  • DAD’dan İstanbul’da tarikat tepkisi: Bugün de başaramayacaklar-VİDEO

    DAD’dan İstanbul’da tarikat tepkisi: Bugün de başaramayacaklar-VİDEO

    PİRHA- DAD İstanbul şubeleri tarafından Dersim’deki tarikat ve cemaat örgütlenmesi ile ilgili basın toplantısı yapıldı. Osmanlıdan bugüne asimilasyon politikalarının devam ettiği belirtilen açıklamada, “Dersim soysuzlaştırma politikalarına karşı ayakta durmaya çalışıyor. Kültüründen, inancından, değerlerinden koparılmaya çalışıldı ama yıllardır yaptıkları seferler karşılıksız kaldı ve başaramadılar, bugün de başaramayacaklar” denildi. 

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) İstanbul şubeleri Dersim’deki tarikat ve cemaat örgütlenmesi ile ilgili basın toplantısı düzenledi.

    Gazi Cemevi Başkanı Hıdır Karataş, Karayolları Cemevi Başkanı Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Başkanı Hıdır Çal, DAD Eş Genel Başkanı Saime Topçu ve HDP Sultangazi ilçe örgütünden Dicle Erdoğan’ın destek verdiği açıklamada konuşan İmam Balsever, cemaat ve tarikat yapılanmalarının asimilasyon yaklaşımlarının yeni bir durum olmadığını belirterek, “Biz çok iyi biliyoruz ki tarih boyunca ataları Abdulhamit’ten bu yara Dersim coğrafyası çeşitli dönemlerde asimile edilmeye, kültüründen, inancından, değerlerinden koparılmaya çalışıldı ama yıllardır yaptıkları seferler karşılıksız kaldı. Bugün de şunu açıkça söylüyoruz tarikatlar ve AKP yapılanmaları Fethullah Gülen’de olduğu gibi kendilerine geri dönecektir. Kendilerini şunu net olarak söylüyoruz; başaramayacaksınız” dedi.

    “DİRENMEYE DEVAM EDECEĞİZ”

    DAD Eş Genel Başkanı Saime Topçu ise, Osmanlıdan bugüne asimilasyon politikalarının devam ettiğinin altını çizerek, “Devletin Dersim’le ilişkisi asimilasyon ve katletme üzerinedir.  Bizi bir cendereye koyup kendilerine itaat etmemizi istiyorlar. Tabi ki biz buna geçmişten günümüze itaat etmedik, etmeyeceğiz. Dersim coğrafyası Reya Hakk inancının son halkasıdır. Bizler inancıyla, kültürüyle direnmeye devam edeceğiz. Tarikat ve cemaatlerin yuvalanmasına izin vermeyeceğiz” diye konuştu.

    “ALEVİ İNANCININ CANLARI BOYUN EĞMEYECEKTİR”

    Bu tür senaryoları seyrettiklerini vurgulayan Gazi Cemevi Başkanı Hıdır Karataş da, “Alevi inancı kendi küllerinden her daima var oldu. İnancımızı yok etmeye, örselemeye kalktılar ama başarılı olamadılar. Biz orman gibiyiz. Ara ara ormanlarımızı yaktılar, kestiler, büyümemesi için elinden geleni yaptılar. Ama o orman toraktan, havadan, sudan aldığı gıdasını büyüterek, günümüze kadar kendisini var ederek ve alabildiğine büyüyerek geldi. Bu inancı tahrip etmeye, değerlerini yok etmeye gücünüz yetmez. Bu inancın çocukları, canları size boyun eğmeyecektir ” ifadelerini kullandı.

    Karayolları Cemevi Başkanı Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Başkanı Hıdır Çal ise, gericilere karşı Alevi kurumları ve yurttaşları olarak mücadele edeceklerini söylerken, HDP Sultangazi ilçesinde Dicle Erdoğan da, Dersim’de tacizcinin, tecavüzcünün ve uyuşturucu satıcısının, ajanının kol gezdiği bir şehir haline getirilmek istendiğine dikkat çekerek, “buna izin vermeyelim” dedi.

    Kurum temsilcilerinin açıklamalarının ardından DAD İstanbul Eş Başkanı Nergiz Güzel, basın metnini okudu.

    “DERSİM SOYSUZLAŞTIRMA POLİTİKALARINA KARŞI AYAKTA DURMAYA ÇALIŞIYOR”

    Güzel, Dersim’e saldırıların sürdüğünü söyleyerek, şunları aktardı:

    “Dersim soysuzlaştırma politikalarına karşı ayakta durmaya çalışıyor. Dağıyla, taşıyla, kurduyla, kuşuyla ve cümlesini Hakk’ın cemalini gören kadim toplum vicdanı ile yaşamı ikrarlık ve rızalık üzerinde kurulmuş inançsal yaşamımız kendini her candan sorumlu görür. Bu nedenle bu toplumsallık suç üretmez. Kötülüklerini hatırlatan hakikati kökünden yok etmek ister. Bu nedenle asimilasyona hizmet eden üniversite ithal eder. Bu nedenle değerlerini satmış doğa talancılarını ithal eder. Bu nedenle turizm diye en değerlimiz olan inanç coğrafyamıza saygısızca girilir. Bu nedenle dağ keçilerini katletmek için ihale açar. 12 bin yıllık Hasankeyf’i talan nemrutluktan ar etmelidir. Çünkü artık bu nemrutluk Türkiye halklarının geleceğini tehdit eder boyuta gelmiştir. Buradan duyuruyoruz; coğrafyamızdan, inancımızdan elinizi çekiniz. Dersim ismi kadim toplumsalığımızın doğal coğrafik ismidir. Bu hakikati değiştiremezsiniz. Yüzümüzü döndüğümüz niyaz olduğumuz topraklarımıza ve halkımıza sesleniyoruz; bu talancılara itibar etmeyin.”

    PİRHA/İSTANBUL

     

  • Tüm emekliler Sendikası: 2021 bütçesi savaşın bütçesidir-VİDEO

    Tüm emekliler Sendikası: 2021 bütçesi savaşın bütçesidir-VİDEO

    PİRHA-Tüm Emekliler Sendikası, Mecliste görüşmeleri devam eden 2021 bütçesi ve haklarında süren kapatma davasına ilişkin basın açıklaması yaparak, “Açlık düzenine karşı insanca bir yaşam istiyoruz” dedi.

    2021 Bütçe tasarısı görüşmeleri sürerken emekliler de taleplerini dile getirdi. Tüm Emekliler Sendikası, yurt genelinde eş zamanlı basın açıklaması yaptı.

    Ankara’da Genel Merkez binası önünde bir araya gelen sendika üyeleri, “İnsanca yaşamak istiyoruz” sloganı atarken “Emekliye ücretsiz ulaşım hakkı verilsin. Emekliye %5 temel gıdaya %48 zam” dövizleri taşındı.

    Tüm Emekliler Sendikası Genel Sekreteri İshak Kocabıyık, “İnsanca bir yaşam ve savaşa karşı barış için hala taleplerimizle yollardayız” diyerek şunları dile getirdi:

    “2021 bütçe tasarısı sarayın istekleri doğrultusunda hazırlanmaktadır. Bu bütçe ne yazık ki savaşın bütçesidir. Bu bütçe sağlıksızlığın bütçesidir. Bu bütçe yoksulluğun, açlığın bütçesidir. Savaşa karşı barış, halkların eşitliği, insanca bir yaşam şiarıyla sendika olarak 108 şubemizle beraber söz konusu taleplerimizi dile getiriyoruz. Dile getirdiklerimiz sadece yazılı kağıtta olan taleplerimiz değil. Biz anı zamanda doğa ile barışık bir yaşam için mücadelemize devam edeceğiz. Tüm Emekli Sen için çıkarılan ne kadar engel, baskı var ise 25 senelik mücadele tarihimizde olduğu gibi yırtıp bir tarafa atacağız.”

    “GÖRÜŞLERİMİZE BAŞVURULMUYOR”

    Sendika açıklamasını ise Çankaya Şube Yönetim Kurulu Üyesi Halil Özdemir okudu. İktidarın, halkın ihtiyaçları yönünde hiçbir değişikliğe izin vermeyeceğini söyleyen Özdemir, şunları kaydetti:

    “Bu görüşmelerde, bizlerin görüşlerine başvurulmamakta, temsil ettiğimiz kesimler yok sayılmaktadır. Bu sarayın ve TBMM çoğunluğunun siyasi tercihidir. Bu siyasi tercihte yoksullardan, kadınlardan, çalışanlardan, emeklilerden, işçilerden değil, sermayeden, rantiyeden yana kullanılmaktadır.

    Bunun yanı sıra emekliler için uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınan sendika kurma hakkımız mahkemeler vasıtasıyla elimizden alınmaya çalışılmakta, devletin uluslararası sözleşmelere uygun iç hukukta düzenlemeler yapmak yerine emeklilerin 25 yıllık sendikal geçmişini yok saymaya çalışmakta, sendikaları kapatmakla tehdit etmektedir.”

    BU BÜTÇE SAĞLIKSIZLIĞIN BÜTÇESİDİR”

    Açıklamada, salgını önleyici tedbirler içerisinde yaşlılara engel konulmasının “onur kırıcı” olduğuna vurgu yapılarak şöyle devam edildi:

    “Bu tedbirler yerine halk sağlığı önlemlerinin, koruyucu hekimliğin, sağlığın bütünüyle kamusal ve parasız bir hizmet olmasının koşulları yaratılması gerekirken, sağlıkta özelleştirmenin simgesi olan şehir hastaneleri yapımına hız verilmiştir. Oysa çoğu şehirlerde pek çok hastane binası boşaltılmış, işlevsizleştirilmiş, yıkılmaya terk edilmiştir. Bu bütçede de emeklilerin sağlık haklarını iyileştirici ne bir madde ne de böyle bir niyet vardır. Açlığa mahkum edilen emeklilere bir de salgının yükü eklenmiş, sağlık hizmetlerinden parasız olarak yararlanması gereken kesimler adeta para kazanmanın yolu gibi görülmüş ve görülmeye devam edilmektedir.

    Son günlerde devreye giren, güya salgına karşı önlem diye adlandırılan kısıtlamalar ise, tedbir olmaktan daha fazla, halkın yaşam biçimini değiştirmeye ve baskıcı bir sistemi iyice yerleştirmeye, toplumsal muhalefetin her adımını engellemeye yönelik hale gelmiştir.

    “DOĞA KARŞITI VE BİLİMSELLİKTEN UZAK BİR BÜTÇE”

    Son yıllarda artan ölçüde, sel gibi, deprem gibi felaketler yaşanmaktadır. En son İzmir ve civarında yaşanan deprem gerek can kaybı açısından gerekse de kamunun sorumlulukları açısından acı gerçeği bir kez daha gözler önüne sermiştir.

    Ülkenin doğal zenginliklerini sermayeye peşkeş çekmenin bir sonucu olarak yaşanan ve adeta cinayete dönüşen felaketlere karşı bütçede her hangi bir kaynak yoktur. Aksine bu tür felaketleri önleme ve sonrası önlemleri almakla yükümlü kurumlara bütçeden ayrılan pay komik dencek orandadır. Bir örnek olması açısından Diyanet İşleri Başkanlığına 13 milyar lira AFAD’a ise 2 milyar lira ödenek ayrılması söylenebilir.”

    Halil Özdemir, Tüm Emekliler Sendikası’nın taleplerini de şu şekilde sıraladı:

    *Emeklilerin sendikalarına karşı açılmış kapatma davaları geri çekilmeli, Valilikler bu davalara taraf olmamalıdır.

    *Uluslararası sözleşmeler ve 25 yıldır emeklilerin zorluklarla baş ederek sürdürdüğü kazanımlar ve sendikal örgütlenmesi tanınmalı, anayasal güvence altına alınmalıdır.

    *En düşük emekli aylığı brüt asgari ücret tutarına yükseltilmelidir.

    *Emekliler arasındaki ücret dengesizliği bir an önce giderilmeli.

    *Yılda 4 sefer aylık tutarında ikramiye verilmelidir.

    *Sağlık hizmetleri tamamen kamusal olmalı, kamu eliyle yürütülmelidir.

    *Emeklilerden sağlık ve tedavi katkı payları alınmamalıdır.

    *Ekmek, et, su, elektrik, doğalgaz gibi temel ihtiyaç ürünlerine zam yapılmamalıdır.

    *Coronavirüse karşı bulunduğu söylenen aşıların tıbbi olarak onaylanmasından sonra ücretsiz olarak (Sağlık çalışanları ve ardından 65 yaş üstü ve kronik rahatsızlığı olanlardan başlamak üzere) aşılanmasına başlanmalıdır.”

    PİRHA/ANKARA

  • ‘2021 bütçesi eğitime, sağlığa ve işsizlere ayrılsın’-VİDEO

    ‘2021 bütçesi eğitime, sağlığa ve işsizlere ayrılsın’-VİDEO

    PİRHA- Mersin’de yaşayan yurttaşlara, “Ülkenin bütçesi sizin yetkinizde olsa ne yaparsınız?” diye sorduk. Yurttaşlar bütçeyi eğitime ve sağlığa ayıracaklarını belirtirken, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılması gerektiğini ifade ettiler.

    “Ülkenin bütçesi sizin yetkinizde olsa ne yaparsınız?” sorusunu Mersin’de yaşayan yurttaşlara sorduk.

    Mikrofon uzattığımız yurttaşlar eğitim, sağlık ve işsizlere bütçe ayıracaklarını belirttiler. Yurttaşlar ayrıca Diyanet’in kapatılmasını ve bütçesinin de yurttaşların refahını yükseltecek alanlara ayıracaklarını ifade ettiler.

    “ÜRETİCİ KADINLARA ÇOK BÜYÜK DESTEK VERİRDİM”

    Kadın üretici, “Çocuklarımız çok zor durumdalar. Bütçe diye bir şey var mı bilmiyorum. Yani bütçe diye bir şey de kalmadı. Türkiye giderek fakirleşiyor. İnsanlarımız aç aç susuz. İnsanlara yardım etmesi gerekiyor, çok aç insanımız var. Bütçeye sahip çıkmıyoruz. Bütçeyi kendileri yediler” dedi.

    Kadın üretici, bütçe yetkisinin kendinde olması durumunda ise neler yapacağını şöyle açıkladı:

    “Sağlığı daha iyi bir yere getirirdim. Doktorlarımızın, sağlıkçılarımızın durumunu düzeltirdim. Büyük hastaneleri kapatır, herkesin ulaşacağı hastaneler yapardım. Özürlü insanlarımız var, yaşlılarımız var bakıma muhtaç. Onlara bütçe ayırırdım. Cemevlerine hiçbir bütçe ayrılmıyor. Cemevinin elektriği, suyu, çalışan personelin maaşını kim ödeyecek? Türkiye’nin bütçesinin çoğu Diyanet’e ayrılmış. Biraz da cemevlerine ayırsınlar. Üretici kadınlara çok büyük bir destek verirdim. Onlar için pazar yerleri kurardım.”

    “2021 BÜTÇESİ BANA VERİLMİŞ OLSAYDI ÖNCE İŞÇİLERE BAKARDIM”

    Bir esnaf ise, “2021 bütçesi bana verilmiş olsaydı önce işçilere bakardım. Ben 60 yaşındayım, 30 yıl prim ödedim. Bağ-Kur’dan emekli oldum. 2200 lira maaş alıyorum. Bu bütçeden herkesin payına düşeni almasını isterdim. Çünkü bu pandemi belasından tamamen bütün yük işçilerin boyuna bindi” derken, emekli öğretmen de, bütçenin büyük bir kısmını eğitime, sonra sağlık onda sonra adalete ayıracının altını çizdi.

    “DİYANETE SIFIR BÜTÇE AYIRIRDIM”

    “Bir ülkenin kalkınabilmesinin temel ögesi eğitimden geçer” diyen emekli öğretmen, şunları ifade etti:

    “Eğitimin olmadığı bir yerde ülke ne kadar zengin olursa olsun o paranın nasıl ve nereye harcanacağını organize edemeyeceği için kalkınmadan da söz edilemez. Zaten eğitim seviyesi yükseldiği zaman diğer konularda kendiliğinden çözülür. Bence en başta öğretmen eksikliği var. İkincisi de özel okulların tümünün kapatılması gerekir. Hastaneleri bir tarafa toplamaktansa onları şehrin büyüklüğüne göre yayarak, doktor, hemşire ve yardımcı eleman sayısını bulundukları bölgelere göre düzenlerdim. Diyanet’e sıfır bütçe ayırırdım. Çünkü Diyanet’in ülkenin kültürüne de, eğitimine de, kalkınmasına da hiçbir katkısı yok.”

    “40 YILDIR VERGİ VERİYORUM HELAL ETMİYORUM”

    Böyle bütçeyle iş yürüyemeyeceğini belirten bir emekli yurttaş da, “Sağlık da, eğitim de dökülmüş her tarafta. Benim vergimi topluyorlar, hepsine de haram ediyorum. 40 yıldır vergi veriyorum helal etmiyorum. Ben Diyanet’e de helal etmiyorum. Bana başkanlığı verseler Diyanet’i kaldırır atarım. Önce sağlık. Herkes doğuştan sigortalı olacak. 60 yaşın üstü bayanlar, bayların hepsini emekli yaparım” diye konuştu.

    “NE BİR EMEKLİLİĞİM VAR NE BİR GELECEĞİM VAR”

    53 yaşındaki bir yurttaş da “Ne bir emekliliğim var ne bir geleceğim var, ne bir işim var. Hiçbir şeyim yok” serzenişinde bulundu.

    Yurttaş, “Kendi yandaşlarını zengin etmekten başka bir şey yaptığı yok. Sadece kendi yandaşlarını zengin ediyor. Pandemi dönemi dedi ki ben halka biner lira para yardımı yapacağım. Ben almadım. Benim kızım üniversite bitirmiş, şu anda evde yatıyor. İş yok. Ne yapmam lazım. Bir baba olarak ne yapacağım” diye sorarken, bütçenin işsizlere, sağlığa ve eğitime ayrılması gerektiğini vurgulayarak, “Diyanet tümüyle kalkması lazım” dedi.

    Diren KESER/Erol KAMALAK/MERSİN

  • PSAKD Başkanı’ndan maden ocağı tepkisi: Özellikle Alevi köylerine yöneliyorlar-VİDEO

    PSAKD Başkanı’ndan maden ocağı tepkisi: Özellikle Alevi köylerine yöneliyorlar-VİDEO

    PİRHA-PSAKD Genel Başkanı Gani Kaplan, Alevi köylerinde süren maden ocağı ve HES projelerine ilişkin konuştu. Kaplan, “Pandemi döneminde insanı yaşatmanın daha kıymetli olduğunu anladık. Halkı yaşatmak için de doğasının tahrip edilmemesi lazım. Bu nedenle devletin, maden ocakları ve HES gibi projelerden vazgeçmesi gerekiyor” dedi.

    Ülkenin dört bir yanında faaliyet gösteren maden ocakları ve hidroelektrik santrallerine (HES) dair toplumun itirazı sürüyor.

    Yakın zamanda Sivas, Nevşehir ve Maraş’ın Alevi köylerinde yapılmak istenen maden ocakları ile HES projelerine de tepkiler gelmeye devam ediyor.

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Gani Kaplan, devletin özellikle Alevi köylerine yöneldiğini ifade ederek, “Alevi yerleşim bölgelerinde sulama barajları ve HES’ler yaparak köylülerin arazilerini tahrip ediyorlar” dedi.

    “KURULAN BARAJLARDAN ALEVİLER FAYDALANAMIYOR”

    Kaplan, “Madenler çıkarılmasın demiyoruz ancak çevre ve insan sağlığı da düşünülsün” diyerek şunları dile getirdi:

    “Ormanlar, tarım arazileri ve birçok köy köy olmaktan çıkmış durumda. Şu anda Nurhak’ta bir maden arama ruhsatı verilmiş. Bu alan tamamen tarım alanı içerisinde ve Alevi yerleşim bölgesi. Yine Sivas’ta Yıldızeli bölgesinde ciddi anlamda bir tahribat var. Yaklaşık 5 köyün kaldırılması tehlikesi bulunuyor. Yine Malatya’nın Arguvan bölgesinde çok yoğun anlamda maden arama faaliyeti var.

    Tabi ki de ülkenin gelişmesi için yeraltı zenginliklerinin yer üstüne çıkartılıp işletilmesi taraftarıyız. Ancak doğanın tahrip edilmeden, özellikle tarım arazilerine ve yerleşim yerlerine dokunmadan bu madenlerin çıkarılması taraftarıyız. Ancak devletin izlemiş olduğu çok sakıncalı bir politika var. Özellikle barajlar üzerinde bunu yürütüyor. Şu anda Türkiye’de yapılan barajlara baktığınızda Alevi yerleşim bölgelerine barajlar kuruluyor. Sulama alanına ise baktığınız zaman hiçbir Alevi köyü bu sudan faydalanamıyor.”

    “KANSER VAKALARI ARTIYOR”

    Gani Kaplan, maden faaliyetleri nedeniyle artan kanser hastalıklarına da dikkat çekti. Taş ocaklarının işletildiği bölgelerden yoğun şikayet yükseldiğini söyleyen Kaplan, “Şu anda en ciddi hastalık olarak covid-19 gösteriliyor. Ama Devlet, diğer alt hastalıkları ihmal ediyor. Maden bölgelerinde kansere yakalanma oranı gün geçtikçe artıyor” ifadelerini kullandı.

    MADEN FAALİYETLERİ YARGIYA TAŞINDI

    Kaplan, yakın zamanda Nevşehir’in Hacıbektaş ilçesine bağlı köylerde yapılmak istenen taş ocağı projesinin de iptal edildiği bilgisini verdi. Kaplan’ın ilgili açıklaması şöyle:

    “Hacıbektaş’ta sevindirici bir gelişme var. Köyün birinde yeraltı şehri çıkması sebebiyle şu anda maden faaliyeti durmuş vaziyette. Diğerinde ise hem belediye başkanlığı tarafından hem de yöredeki sivil toplum örgütleri tarafından konu idari mahkemeye verilmiş durumda. Mahkeme sonuçları bekleniyor. Biz de seyahat yasağı gevşedikten sonra bölgeye gidip araştırma yapacağız. Birilerini zengin etme pahasına köylerin tahrip edilmesine izin vermeyeceğiz.

    Özellikleri Nurhak ve Hacıbektaş’taki yerleşim yerlerine baktığınızda köylerin ne zaman kurulduğu dahi tarih olarak bilinmiyor. Çok eski olan bu yerleşim yerlerinin tahrip edilmesi kabul edilebilir bir durum değil.”

    Gani Kaplan’ın üzerinde durduğu bir diğer konu ise; köylerini terk etmek durumunda kalanların kente adapte olma durumu oldu. Kaplan, şehirlere göç eden insanların, kültürlerini yaşama konusunda zorluklarla karşı karşıya geldiklerini vurgulayarak “İnsanların, kendilerini idame ettirmek için tüm inançsal durumlarının ikinci planda kaldığını görüyoruz. Çünkü büyük şehirlerde hayatta kalma savaşı veriliyor. Dolayısıyla devletin bu politikalardan vazgeçmesi lazım” dedi.

    YILDIZELİ’NDE 56 KÖY TEHDİT ALTINDA”

    Kaplan, asıl hedefin insanı yaşatmak olması gerektiğini vurguladı:

    “Sivas’ın Yıldızeli Bölgesi’nde özellikle 56 köyü tehdit eden bir maden arama girişimi var. Kendi köyüm de bunun içerisinde. Titanyum ve Uranyum aranıyor. Ormanların yok olma tehlikesi söz konusu. Tabii ki Alevi örgüt ve kurumlarının bu tip faaliyetlerle ilgili mücadeleleri yetmiyor. Yaşayan halkın da bu mücadeleye katkı koyması gerekiyor. Divriği bölgesi büyük ölçüde tahrip edilmiş durumda. Malatya Hekimhan, Arguvan bölgesi de bu anlamda yok olmakla karşı karşıya. Doğa hepimiz için olmazsa olmazımızdır. Özellikle pandemi sürecinde tarım alanlarının ne kadar önemli olduğunu anladık. Salgın hastalık döneminde insanın milliyetinin, inancının çok da önemli olmadığını; insanın yaşamasının daha önemli olduğunu, insanı yaşatmadıktan sonra kaybettiklerinin din ve milletinin pek öneminin olmadığını anladık. Dolayısıyla öncelikli hedef halkı yaşatmak olmalıdır. Halkı yaşatmak için de doğasının tahrip edilmemesi lazım. Devletin bir an önce bu tip girişimlerden vazgeçmesi gerekiyor.”

    PİRHA/ANKARA

     

  • Pir Şanlı: Alevilerin duası, ibadeti kendi hayatıdır, Hakk’a yalvarmak değildir-VİDEO

    Pir Şanlı: Alevilerin duası, ibadeti kendi hayatıdır, Hakk’a yalvarmak değildir-VİDEO

    PİRHA – Dersimli Pir Hasan Hayri Şanlı, bugün uygulanan Aleviliğin Şiilikten farkı olmadığını söyledi. “Eğitim olmadan, dede bilgili olmadan topluma bir şey veremez” diyen Pir Şanlı, “Eksiğimiz Alevi ilkelerini anlatmak. Verdiğimiz ikrar nasıldı, cemde ne yapıyorduk, nasıl musahiplik yapıyorduk, kirvelik, pir, mürşit neydi? Bunları öğretemedik” diye konuştu. 

    Alevi Yol erkanını sürdüren ve Dersim’de yaşayan Derweş Cemal Ocağı’na mensup pirlerden Hasan Hayri Şanlı, Alevi köylerine yapılan camiler, kente göç ile birlikte pir-talip buluşmaları, gri dedeler ve Alevi toplumunda inanca yönelik eğitim eksikliği konularına dair PİRHA’nın sorularını yanıtladı.

    “BUGÜN UYGULANAN ALEVİLİĞİN ŞİİLİKTEN FARKI YOK”

    PİRHA: Alevi köylerine cami yapılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    HAYRİ ŞANLI: Asimilasyon içindir. Bizim köyde de var. Bu camiler zaten asimilasyon içindir. Asimilasyonu zaten yapmışlar, bugün uygulanan Aleviliğin Şiilikten farkı yok. Biz Şii değiliz, biz kızılbaşız. Biz kendimize zor geleni başkasına yapmayız. Bütün insanları hak olarak görürüz. Sabah veya akşam dışarı çıktığım zaman komşumu görürüm ama komşumun Ermeni, Rum, Türk, Kürt, İngiliz olması benim için bir şeyi değiştirmiyor. Biz eşitlik, özgürlük istiyoruz. Kuranda ayet var, biz her millete değişik tapınma biçimleri öğrettik. Herkes bildiği gibi tapınır. Yine Kuranda şöyle bir şey var, ‘biz ahiret isteyene ahiret sevabı, dünyalık isteyene dünyalık sevabı veriyoruz.’ Ahiret isteyene dünyalık haram, dünyalık isteyene de ahiret haram. Biz ne diyoruz? Biz kızılbaşız bize cennette, ahirette haram biz insanca yaşamak istiyoruz.

    “ALEVİLERİN DUASI, İBADETİ KENDİ HAYATIDIR”

    Köylerden kente göç ile birlikte pir-talip buluşmalarını nasıl yorumluyorsunuz?

    Mesela ben 1977 yılında gittim İstanbul’a. Gittiğim vakit kaldığım evin karşısında yaşlı bir kadın vardı. Kadın benden önce burada oturanlara pis kızılbaş diyordu. Kadın tesadüfen bizim eve geldi, sonra namaz vakti geldi, kadın namazını kılıyor. Ben de o an içeri girdim saygımdan arka tarafta durdum. Kadın namazını bitirdikten sonra beni görünce duygulandı. Ondan sonra birisi bize laf söylediği zaman, ‘siz onların ayağının tozu olamazsınız’ dedi. Bizim kente gitmemizde, köyden göçüp giderken, köydeki kültürünü, inancını onu da sırtlayıp beraber götürüyoruz. Bizden başka Yahudiler, Sünniler onlar da öyle yapıyor. Yani her dinden, her inançtan insanlar toplanıyor, o insanlar birbiriyle rahat geçiniyor, birbirleriyle sorunları olmuyor. Birbirinin kültürünü öğreniyor. Ama o kültürlerin bir arada yaşamasını istemeyen yöneticiler var. Birbirine düşmanlaştırıp, böl- yönet politikası. Alevilerin duası, ibadeti kendi hayatıdır, Hakk’a yalvarmak değildir. Çalışmak, öğrenmek ve öğretmektir, bilimdir. Bilimle gidilmeyen yolun sonu karanlıktır. Biz Haktan Hakk’a gidiyoruz.

    “DEDE BİLGİLİ OLMADAN TOPLUMA BİR ŞEY VEREMEZ”

    Alevi toplumunda inanca yönelik eğitimin eksiklikleri nelerdir?

    Eğitim olmadan, dede bilgili olmadan topluma bir şey veremez. Köyden kente giderken örneğin Cem Vakfı kuruldu. Cem Vakfı İslam adı altında, Alevi İslam Din Hizmetleri diye bir sistemle ders vermeye başladı. Dede yetiştirdiler, yetiştirdikleri dedeler hepsi Şia öğretisiyle eğitim aldı. Yani Alevi öğretisi hiç öğretilmedi onlara. Eksiğimiz Alevi ilkelerini anlatmak. Verdiğimiz ikrar nasıldı? Cemde ne yapıyorduk? Nasıl musahiplik yapıyorduk? Kirvelik, pir, mürşit neydi? Bunları öğretemedik. Cem Vakfı meydanı boş buldu ve oradan çıkan dedeler bugün bakıyorum bizim kendi cemevlerimize hakim.

    CİHAN BERK/PİRHA

     

  • Kızartıcı: Demokratik muhalefet Dersim’deki tarikat kuşatmasını kırmalıdır-VİDEO

    Kızartıcı: Demokratik muhalefet Dersim’deki tarikat kuşatmasını kırmalıdır-VİDEO

    PİRHA- HDP PM üyesi Bayram Kızartıcı, Dersim’in tarihten bu yana hem inancın hem de özgürlüğün merkezi işlevi gördüğünün altını çizerek, Dersim’in ideolojik kuşatma altında olduğunu söyledi. Kızartıcı, “Dersim’e karşı geliştirilen kuşatmayı yarmak için demokratik muhalefeti sadece Dersim’de değil Dersim dışında da ortaya çıkarmak gerekiyor” dedi.

    Dersim Araştırmaları Merkezi (DAM) Dersim’de tarikatların örgütlenmesine dair geçen ay saha çalışması yaptı. Söz konusu çalışmaya ilişkin açıklama yapan DAM, tahminlerinin ötesinde bir tarikat örgütlenmesiyle karşılaştıklarını duyurmuştu. Dersim’de tarikat örgütlenmesine dair saha çalışmasının ardından tepkiler gelmeye devam ediyor.

    Konuya ilişkin PİRHA’ya değerlendirmelerde bulunan Halkların Demokratik Partisi (HDP) Parti Meclis (PM) üyesi Bayram Kızartıcı, Dersim’in tarihten bu yana hem inancın hem de özgürlüğün merkezi işlevi gördüğünü, egemenlerin bunu tehdit olarak değerlendirdiğini söyledi.

    Kızartıcı, “Farklı yol ve yöntemlerle direnişi, özgürlüğü, inanç özgürlüğünü burada yok etmeye, bunu zaman zaman askeri yöntemler ve fiziki soykırımlarla, zaman zamanda beyaz soykırım diye nitelendirdiğimiz asimilasyon politikasını ön plana çıkararak yapmaya çalışmıştır” dedi.

    “DERSİM, TARİKATLARIN İDEOLOJİK KUŞATMASI ALTINDA”

    İktidarın kendi paradigması çerçevesinde Dersimle özdeşleşen Alevilik inancını ortadan kaldırmak için farklı tarikatlara her türlü desteği vererek gerçekleştirmeye çalıştığının altını çizen Kızartıcı, “Burada amaçlanan bir yandan Aleviliğin özü ile oynamak, diğer yandan Sünni, Türk-İslam sentezini Dersim’de egemen hale getirmektir. Bunu çok farklı yöntemlerle yapıyor. Bir yandan tarikatların ideolojik kuşatması altına alınırken, diğer yandan farklı toplumsal kesimleri satın alarak, aynı zamanda ekonomik yokluğu ve yoksulluğu da Dersim halkına karşı kullanarak gerçekleştirmeye çalışıyor” diye konuştu.

    “DEMOKRATİK MUHALEFET DERSİM’E SAHİP ÇIKMALIDIR”

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Parti Meclis (PM) üyesi Bayram Kızartıcı, siyasal partilere, demokratik muhalefete ve demokratik kitle örgütlerine düşen görev Dersim’de tarihten bu yana var olan Alevilik inancını ve kültürünü yaşatmak olduğunu ifade ederek, şunları dile getirdi:

    “Elbette bu destek sadece sözle olmaz. Dersim’de tarikatların ideolojik etkinliğini ortadan kaldırmak için demokratik muhalefetin Alevi inancının da kendisini bu mezheplere tarikatlara karşı örgütleyerek egemenlik alanını kısıtlamaya çalışmak lazım. Demokratik muhalefet geri çekildikçe orada iktidar eliyle yerleştirilmeye çalışılan mezheplerin tarikatların yaşam alanı genişleyecek. Dolayısıyla ideolojik bombardımana karşı bir yandan Alevilik inancı orada yaşamsal kılmak, diğer yandan da Dersim’e karşı geliştirilen kuşatmayı yarmak için demokratik muhalefeti sadece Dersim’de değil Dersim dışında da ortaya çıkarmak gerekiyor.”

    Diren KESER/MERSİN