Etiket: kesk

  • KESK TMMOB ve TTB’den Alevi soykırımına dair açıklama: Sorumluluk alınmalı!

    KESK TMMOB ve TTB’den Alevi soykırımına dair açıklama: Sorumluluk alınmalı!

    PİRHA- KESK, TMMOB ve TTB, Suriye’de Alevilere yönelik soykırıma dair açıklama yaparak “Uluslararası toplumun sessizliği, baskı ve soykırımcı eğilimleri cesaretlendirmektedir” dedi.

    Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK), Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) ve Türk Tabipleri Birliği (TTB), Suriye’de devam eden Alevi soykırımına dair yazılı açıklama yaptı.

    “Katliamı kınıyoruz” başlıklı yazıda Türkiye ile HTŞ arasındaki ilişkiye de değinilerek “Türkiye siyasi iktidarının, Suriye’deki rejime verdiği açık veya örtülü destek, cihatçı bir gelenekten gelen HTŞ’yi meşru kılmakta ve bölge barışına zarar vermektedir” denildi.

    “İNSANLIĞA KARŞI İŞLENEN SUÇ!”

    Kurumların yazılı açıklamasında şu ifadelere yer verildi:
    ” Hey’etü’t-Tahrîr eş-Şâm rejiminin Suriye’de Alevi ve diğer inanç/etnik azınlıklara yönelik sistematik katliam, göç ettirme, asimilasyon ve hak ihlallerini kınıyor, bu konudaki tarihsel ve kurumsal sorumluluğumuz gereği kamuoyunu bilgilendirmeyi görev biliyoruz.
    2025 başından itibaren HTŞ ve bağlı gruplar, özellikle Lazkiye ve Tartus gibi kıyı bölgelerinde Alevi topluluklara karşı toplu katliam, zorla yerinden etme, infaz ve sistematik şiddet eylemlerini artırdı. Mart 2025’teki saldırılarda çoğu kadın ve çocuk binlerce sivil hayatını kaybetti. Bağımsız insan hakları kuruluşları, bu durumu etnik-mezhepsel temelli sistematik şiddet ve soykırım riski olarak tanımlamaktadır.
    Uluslararası toplumun sessizliği, baskı ve soykırımcı eğilimleri cesaretlendirmektedir. Bu saldırılar yalnızca Alevileri değil; Dürzileri, Hristiyanları, Kürtleri, Türkmenleri ve diğer tüm azınlıkları hedef alan sistematik bir imha ve asimilasyon politikasının parçasıdır.
    Yaşananlar insanlığa karşı işlenen suçlardır. Sessiz kalmak veya tarafsızlık iddiası, suçun devamına katkı sunar. En temel insan hakkı olan yaşam hakkının bu denli çiğnendiği bir ortamda hiçbir ülke veya kuruluşun sorumluluktan kaçma lüksü yoktur.
    Gerçekten bölge halklarının güvenliği önemseniyor ve barış içinde yaşamaları isteniyorsa, Türkiye’nin tutarlı ve aktif bir dış politika geliştirmesi, HTŞ’nin uluslararası hukuk kurallarına uymasını sağlaması aksi durumda diplomatik ilişkileri sonlandırmak dahil olmak üzere etkili önlemleri gündeme getirmesi gerekmektedir.”

    “MEŞRUİYET İLİŞKİSİ REDDEDİLMELİDİR”

    KESK, TMMOB ve TTB, soykırımın önüne geçmek adına kamuoyuna da şu çağrıyı yaptı:
    “Parlamentoyu, sendikaları, sivil toplumu, siyasi partileri ve demokratik kamuoyunu; Suriye’deki soykırım riskini görünür kılmaya, kınamaya ve uluslararası sorumluluk almaya çağırıyoruz.
    Çağrımız:
    1.       Suriye’de başta Alevilere, Hristiyanlara, Dürzilere ve diğer tüm azınlıklara yönelik katliam, etnik temizlik ve soykırım riski taşıyan saldırılar derhal durdurulmalıdır.
    2.      Birleşmiş Milletler ve uluslararası insan hakları kuruluşları acilen bağımsız soruşturma mekanizmalarını devreye sokmalı, suçlular tespit edilip yargılanmalıdır.
    3.      Baskı ve saldırı altındaki azınlıklar için insani yardım koridorları açılmalı, yerinden edilmiş siviller korunmalı, temel ihtiyaçları uluslararası denetim altında güvence altına alınmalıdır.
    4.      Etnik temizlik siyasetine hizmet eden iç ve dış aktörlerle kurulan her türlü meşruiyet ilişkisi reddedilmelidir.
    Türkiye’de barış ile Ortadoğu’daki barış bir bütündür. Suriye’deki bu vahşet karşısında tarafsız kalmak, insan haklarına ve bölge barışına ihanettir. Halkların kardeşliği, eşitliği ve barışı için mücadele çağrımızı yineliyor; bu suçlardan ve soykırımcı politikalardan hesap sorulmasını talep ediyoruz.”

    PİRHA/ANKARA

     

  • KESK’li Yılmaz’dan Adana ve Samsun mitingine çağrı: Halktan yana bir bütçe için buluşalım- VİDEO

    KESK’li Yılmaz’dan Adana ve Samsun mitingine çağrı: Halktan yana bir bütçe için buluşalım- VİDEO

    PİRHA- KESK Genel Sekreteri Sevgi Yılmaz, emekçilere ağır yük getiren bütçeye karşı uyarıda bulunarak, “2026 bütçesi yoksulluğu derinleştirecek, bu nedenle bütün bölge illerinden Samsun ve Adana’da buluşarak halk için bütçe talebimizi yükselteceğiz” dedi.

    KESK Genel Sekreteri Sevgi Yılmaz, cumartesi günü Samsun ve Adana’da yapılacak bölge mitingi öncesi PİRHA’ya konuştu. Yılmaz, AKP iktidarının 2026 bütçesinin emekçiler için “daha çok vergi, daha az kaynak” anlamına geldiğini vurgulayarak, “Bu bütçe yoksulluğu derinleştiren, şirketleri kollayan bir bütçedir. Halk için bütçe ve demokratik Türkiye talebini büyüteceğiz” dedi.

    2026 BÜTÇESİ: DAHA ÇOK VERGİ, DAHA AZ KAMU HİZMETİ

    Sevgi Yılmaz, bütçe hakkının yüzyıllara yayılan demokratik bir mücadele sonucu kazanıldığını hatırlatarak, tarihsel süreci şöyle aktardı:

    “13. yüzyıldan bu yana, Magna Carta’dan beri bütçe hakkı kabul edilmiş bir haktır. Bu hak, krala ya da padişaha ‘Bizden vergi topluyorsun ama nereye harcadığını bilmiyoruz’ diyerek itiraz eden halkın mücadelesiyle kazanıldı. Yani bütçe hakkı, emekçilerin, işçilerin yüzyıllardır sürdürdüğü demokratik bir mücadelenin ürünüdür.”

    Bugün ise parlamentoda görüşülen bütçenin toplumun gündemine dahi girmediğini belirten Yılmaz, geniş kesimlerin “Meclisten bize dair bir şey çıkmaz” düşüncesiyle bütçe sürecinden uzaklaştırıldığını vurguladı.

    “2026 BÜTÇESİ EMEKÇİLER AÇISINDAN AĞIR SONUÇLAR DOĞURACAK”

    Yılmaz, iktidarın Meclis’e sunduğu 2026 bütçesinin emekçiler açısından ağır sonuçlar içerdiğini ifade ederek, “Siyasi iktidar bize ‘2025’i mumla arayacaksınız’ diyor aslında. Çünkü 2026 bütçesi, bizlerden daha çok vergi toplayıp kamu hizmetlerine daha az kaynak aktaracağını açıkça gösteriyor. ‘Gelirleri artıracağım, giderleri azaltacağım’ diyorlar. Bu kulağa iyi geliyor ama giderleri kimden azaltacaklar? Gençlerden, kadınlardan, işçilerden, kamu hizmetlerinden kesecekler; parayı yine şirketlere aktaracaklar” dedi.

    “BÜTÇE DEMOKRATİK DEĞİLSE ÜLKE DE DEMOKRATİK DEĞİLDİR”

    Vergi yükünün büyük bölümünün emekçilerin sırtına yüklendiğini vurgulayan Yılmaz, şirketlere sağlanan vergi indirimlerine dikkat çekerek, “Dünyanın en yüksek KDV’lerinden birini ödüyoruz. KDV’yi yüzde 47’ye çıkarmayı planlıyorlar. ÖTV’de artış var. Ama şirketlerden aldıkları vergiyi düşürüyorlar. ‘Her 100 liranın 11 lirasını şirketlerden alacağım’ diyor ama o 11 liranın 7 lirasını tekrar teşvik adıyla şirketlere veriyor. Sağlığa yok, eğitime yok, emekçiye yok. Bütçe demokratik değilse ülke de demokratik değildir” ifadelerini kullandı.

    “TÜRKİYE OTORİTERLEŞTİKÇE BÜTÇE DE KEYFİLEŞİYOR”

    Bütçenin kaynak aktarımındaki tercihlerin iktidarın yönetim anlayışını ortaya koyduğunu belirten Yılmaz, “Türkiye giderek otoriterleşen bir yönetim altında. Bu otoriterliğin bütçeye yansıması da çok açık: Kamu kaynakları keyfi biçimde harcanıyor, yandaş şirketlere aktarımlar artıyor. Biz buna karşı halk için bütçe, demokratik Türkiye talebini yükselteceğiz” diye konuştu.
    KESK’in bütçe karşıtı bölge mitinglerinin sürdüğünü belirten Yılmaz, Adana mitinginin programını ve devam edecek çalışmaları şöyle aktardı:

    “Bu hafta sonu cumartesi günü Samsun’da saat 13.00’te Cumhuriyet Meydanı’nda buluştuk. Adana’da ise saat 12.00’de Uğur Mumcu Meydanı’nda olacağız. Önümüzdeki hafta İzmir ve Van mitinglerimiz yapılacak. Daha sonra gençlerle birlikte Marmara Bölgesi’nde büyük bir buluşma planlıyoruz. Ocak ayı itibarıyla mücadelemizi büyüteceğiz; gerekirse iş bırakmaya, greve, hatta genel greve kadar gideceğiz. 2026’da daha çok çalışıp daha az kazanacağız. Yoksulluk artacak, işsizlik zaten tavan yaptı. Sağlıklı beslenme, barınma, nitelikli sağlık hizmetine erişim giderek zorlaşacak. İktidarın planladığı şey tam olarak bir mahrumiyet yılıdır ve biz buna itirazımızı büyüteceğiz.”

    Fatoş SARIKAYA/ MERSİN

  • Erdal Karakuş: Bütçeler kimin neye hizmet ettiğini gösteren politik belgelerdir-VİDEO

    Erdal Karakuş: Bütçeler kimin neye hizmet ettiğini gösteren politik belgelerdir-VİDEO

    PİRHA – Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) Genel Mali Sekreteri Erdal Karakuş, Meclis’e sunulan 2026 bütçesini “faiz, rant ve güvenlik bütçesi” olarak nitelendirdi. Karakuş, “Bütçe, halktan alınan vergilerin kime, neye, nasıl harcandığını gösteren politik bir belgedir. Bu bütçe; eğitime, sağlığa, barınmaya değil, savaşa ve sermayeye ayrılmış bir bütçedir” dedi.

    KESK Genel Mali Sekreteri Erdal Karakuş, 2026 yılı bütçe taslağına ilişkin PİRHA’ya yaptığı değerlendirmede, bütçenin halkın sırtından alınan vergilerin nasıl bölüştürüldüğünü gösteren “en politik belge” olduğunu söyledi.

    “Türkiye’de neo-liberal politikalar, yoksullardan alınan vergilerin sermayeye aktarılması üzerine kurulu,” diyen Karakuş, şöyle devam etti:

    “Yoksullardan azami vergi alınıyor ama temel hizmetler en pahalı hâliyle halka satılıyor. Gelir adaletsizliği büyüyor. AKP, sermayeye vergi affı, faiz indirimi, varlık barışı gibi ayrıcalıklar tanırken, halka sefalet politikası uyguluyor.”

    “FAİZ RANT VE GÜVENLİK BÜTÇESİYLE KARŞI KARŞIYAYIZ”

    Karakuş, 2026 bütçesinin askeri harcamaları artıran, halkın ihtiyaçlarını kısmaya dayalı bir sermaye bütçesi olduğunu vurguladı:

    “Türkiye, hem içeride barışı tesis edemiyor hem de dış politikada sürekli bir güvenlik harcaması yapıyor. Eğitime, sağlığa, yerel yönetimlere ayrılan pay her yıl azalıyor. Uygulanan bütçe, patronaj bütçesidir. Köprüler, otoyollar, şehir hastaneleri, havalimanları… Hepsi Hazine garantili, dolar üzerinden ihale edilen projelerdir.”

    Karakuş, “Bizden alınan bütün vergiler bu sermaye çetelerine gidiyor” diyerek bu projeleri “dördüncü çete” olarak tanımladı.

    “ANTİDEMOKRATİK BİR BÜTÇE HAZIRLANIYOR”

    Karakuş, bütçenin hazırlanış biçiminin tamamen antidemokratik olduğunu söyledi:

    “Bütçeler halkın katılımıyla hazırlanmazsa adaletli olamaz. Ne sendikalar, ne emek örgütleri, ne de halk temsilcileri bu sürece dahil ediliyor. Halk bypass ediliyor. Bu nedenle bu bütçeyi antidemokratik bir bütçe olarak niteliyoruz.”

    KESK olarak AKP’nin bütçe politikalarına karşı ülke genelinde eylemler başlatacaklarını duyuran Karakuş, “Önümüzdeki haftadan itibaren bütün illerde alanlarda olacağız. Bu bütçenin bir rant ve savaş bütçesi olduğunu anlatacağız” dedi.

    Karakuş, bütçe kesinleşmeden önce Hazine ve Maliye Bakanlığı önünde müttefik kurumlarla ortak eylem düzenleyeceklerini de belirtti:

    “Bu bütçenin teşhir edilmesi, sendikal bir zorunluluk ve tarihsel görevimizdir. Halkın kaynaklarını çetelerin cebine aktaran bu politikayı ifşa edeceğiz.”

    “ÜRETİMDEN GELEN GÜCÜMÜZÜ KULLANACAĞIZ”

    Eğer talepleri karşılanmazsa genel greve gideceklerini açıklayan Karakuş, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Ocak ayında genel grevi örgütlemeyi hedefliyoruz. Toplumun tüm kesimlerini ortak bir direnç hattında buluşturacağız. Adı sendika olup da iktidara teslim olan kurumları da teşhir edeceğiz.Bu sefalet bütçesine teslim olmayacağız. Emeğiyle geçinen, yoksullukla boğuşan herkesi bulunduğu yerden ayağa kalkmaya çağırıyoruz.”

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

     

  • KESK’liler Ankara’dan seslendi: KHK’ler iptal edilsin!-VİDEO

    KESK’liler Ankara’dan seslendi: KHK’ler iptal edilsin!-VİDEO

    PİRHA-KHK ile kamu görevlerinden ihraç edilenlerin görevlerine dönmesi talebiyle Ankara’ya yürüyen KESK üyelerinin Meclis’e yürümesine izin verilmezken, KESK’liler Madenci Parkı’nda oturma eylemi başlattı.

    Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile kamu görevinden ihraç edilenlerin işlerine iadesi için Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) tarafından 14 Ekim’de Diyarbakır’dan Ankara’ya başlatılan yürüyüş dün tamamlandı. Ankara’ya ulaşan KESK’liler, Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen) Genel Merkezi’nin önünde toplanarak Meclis’e yürümek istedi. KESK’liler, polis tarafından abluka altına alındı.

    “MÜCADELEYE DEVAM EDECEĞİZ”

    Ablukaya ve gazetecilerin görüntü almasına tepki gösteren ve kendisi de ablukada kalan KESK Eş Genel Başkanı Ahmet Karagöz, “15 Temmuz 2016 yılında OHAL’de KHK’yle ihraç edilen kamu emekçileri, aradan 9 yıl geçmesine rağmen hala görevlerine iadesi edilmediler. Neden iade edilmediklerini ise arkadaşlarımız hala bilmiyor. Son arkadaşımız görevine dönünceye kadar bu mücadeleye devam edeceğiz” dedi. Yapılan görüşmelerin ardından abluka kaldırıldı.

    “NİYE İHRAÇ EDİLDİLER?”

    KESK Eş Genel Başkanı Ayfer Koçak, darbe girişimi sonrası bu ülkede 125 bin kamu emekçisi ihraç edildiğini hatırlatarak, şunları dile getirdi:

    “Hiçbir darbe döneminde, darbelerini başarılı olduğu dönemlerde dahi bu kadar kamu emekçisi ihraç edilmemişti. Darbe süreçlerinde kimse bu kadar etkilenmemişti. Hiçbir darbe süreci 10 sene boyunca kurumların kapatılmasıyla devam etmemişti. 125 bin kamu emekçisi ihraç edildi. Niye ihraç edildiler? İhraç sebepleri, bu ülkede emekçinin hakkını almak için yapmış olduğumuz eylemlere katılmaktı. Bu ülkede barışın tesis edilmesini talep etmekti. 8 Mart’larda kadına yönelik şiddetin son bulmasını talep etmekti. Nitelikli anadilde eğitim talebiydi.

    Barışın inşa edilmesi, o ülkede yaşayan halkların, emekçilerin ortak yaşamı ve gönüllü birlikteliğiyle kurgulanabilir. Bunun için demokratik uygulamaların tekrar tesis edilmesini gerekir. KHK ihraçları dönemi sonrasında bu ülkede seçilmiş belediyelere kayyumlar atandı. KHK ihraçlarıyla başlayan hukuksuzluk kayyumla da durmadı. Dergiler, gazeteler televizyonlar kapatıldı. Haber alma hakkımız ortadan kaldırıldı. Torba yasalarla emeklilik haklarımız elimizden alındı. Bugün emekli olamayışımız tesadüf değil. Bir gecede İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılarak kadına yönelik şiddet meşrutiyet kazandı.”

    Açıklamanın ardından oturma eylemine geçen kitle, eylemlerini saat 17.00’a kadar sürdürecek.

    PİRHA/ANKARA

  • KESK’li emekçiler talepleri için Mersin’de yürüdü- VİDEO

    KESK’li emekçiler talepleri için Mersin’de yürüdü- VİDEO

    PİRHA- KESK Eş Genel Başkanı Ayfer Koçak, Mersin’de düzenlenen yürüyüşte yaptığı konuşmada, barışın ve demokratikleşmenin önündeki en büyük engellerden birinin KHK’ler olduğunu vurgulayarak, “Eğer gerçekten bir barış süreci başlayacaksa, ilk adım KHK’lerin iptali ve arkadaşlarımızın görevlerine iadesi olmalıdır” dedi.

    Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu’nun (KESK), Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilen kamu emekçilerinin görevlerine iade edilmesi talebiyle başlattığı yürüyüş, Mersin’de de kitlesel bir buluşmayla sürdü. “Adalet, Eşitlik ve İşimizi Geri Almak İçin Yürüyoruz” sloganıyla gerçekleştirilen yürüyüş kapsamında KESK üyeleri, sahilde bir araya geldi. Özgecan Aslan Barış Meydanı’na kadar yapılan yürüyüşte “KHK’lar gidecek, biz kalacağız”, “İşimizi geri istiyoruz” ve “Adalet istiyoruz” sloganları atıldı.

    “EMEĞİN DEĞERİ DEMOKRASİ İLE GÖRÜNÜR OLUR”

    Meydanda konuşma yapan KESK Eş Genel Başkanı Ayfer Koçak, emek mücadelesinin demokratikleşme ile mümkün hale geleceğini belirterek, barış sürecinin önemine dikkat çekti. Koçak, “Emeğin mücadelesi, görünürlük kazanması, ancak bir ülkede demokratikleşme varsa mümkündür. Savaş ortamlarında emek değersizleşir, sesi duyulmaz hale gelir” dedi.

    Koçak, 2016 öncesinde kısa süreli de olsa yaşanan barış sürecinin toplumda büyük umutlar yeşerttiğini hatırlatarak, bu sürecin devamı için gösterilen çabalara da değindi: “10 Ekim mitinginde, ‘Gençler ölmesin, çatışmalar olmasın, geleceğimiz kararmasın’ diye alanlardaydık. O günden bugüne çok acıya tanıklık ettik. Bugün yeni bir barış süreci varsa, sonuna kadar zorlamak zorundayız” diye konuştu.

    Barışın ve demokratikleşmenin önündeki en büyük engellerden birinin KHK uygulamaları olduğunu söyleyen Koçak, “KHK hukuksuzluğu bu ülkede hukukun tamamen rafa kalkmasının bir parçasıdır. Bu nedenle yol temizliğine buradan başlamalıyız. Bir ay içinde KHK’ler sonlandırılmalı, arkadaşlarımız tüm haklarıyla görevlerine iade edilmelidir” ifadelerini kullandı.

    PİRHA/ MERSİN

  • Ankara Gar Katliamının 10. yılı: Barışta inadımız ve ısrarımız sürecek-VİDEO

    Ankara Gar Katliamının 10. yılı: Barışta inadımız ve ısrarımız sürecek-VİDEO

    PİRHA-10 Ekim Ankara Gar Katliamı’nın 10. yılında katliamın yapıldığı meydandaki anmada “Adalet” vurgusu öne çıkarken, barışta inadın ve ısrarın sürdürüleceği vurgulandı.

     

    KESK, DİSK, TMMOB ve TTB’nin 10 Ekim 2015’te, Ankara Tren Garı’nda düzenlediği Barış Mitingi’ne IŞİD tarafından bombalı saldırı düzenlendi. 104 kişinin hayatını kaybettiği saldırı, Cumhuriyet tarihinin en kanlı katliamlarından biri olarak tarihe geçti.

    10 Ekim Ankara Gar Katliamı’nın yaşandığı yerde anma yapıldı. Metro önünde bir araya gelen yüzlerce yurttaş, Ankara Gar Meydanı’na yürüdü. Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan ve çeşitli siyasi partilerden milletvekillerinin de yer aldığı anmada adalet talebi ısrarla dile getirildi.

    “ADALET GELMEDEN GERÇEK BARIŞ TESİS EDİLEMEYECEKTİR”

    Saygı duruşuyla başlayan anmada, 10’uncu yılında barışın öneminin bir kez daha ortaya çıktığının vurgulandığı açıklamada, “10 yıllık barış şiarı hala çok güncel ve etkilidir. Adalet gelmeden gerçek barış tesis edilemeyecektir. Adalet umuduyla mücadele yürütmeye devam edeceğiz” denilidi.

    “10 EKİM’İ UNUTMAYACAĞIZ”

    Ortak basın açıklamasını 10 Ekim Barış Derneği Eş Başkanı Mehtap Sakinci okudu. Sakinci, şunları ifade etti:
    “Türkiye’nin 81 ilinden DİSK, KESK, TMMOB, TTB Emek, Barış ve Demokrasi Mitingi için Ankara’ya gelen on binlerce insan tam 10 yıl önce bu noktadaydı. IŞİD’in kan gölüne çevirdiği alanda 104 insan yaşamını yitirirken, 500’e yakın insan da bedenen ve ruhen yaralandı. Geriye kalan bizler için hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Tam 10 yıldır içtiğimiz suyun, yediğimiz yemeğin tadı aynı değil; soluduğumuz hava ciğerlerimizi yakıyor. Türkiye tarihinin en büyük sivil katliamında kaybettiğimiz evlatlarımızı, annelerimizi, babalarımızı, eşlerimizi, arkadaşlarımızı, yoldaşlarımızı ve en sevdiklerimizi 10’uncu yılında, 120’nci ayında sevgi, saygı ve özlemle anıyoruz.
    10 yıl önceki siyasi konjonktürü de düşündüğümüzde, bu alanda on binlerce insanın buluşma sebebini yeniden hatırlamamız ve hatırlatmamız gerekiyor. Barış talebinin 10’uncu yılında hâlâ karşılanmamış olması ve yine Ortadoğu başta olmak üzere tüm dünyada savaş ikliminin hüküm sürmesi karşısında, barış talebinin öneminin daha iyi anlaşılması gereken bir dönemden geçiyoruz. Yıllardır süregelen savaşların, katliamların, ölümlerin; yok olan ve parçalanan hayatların, insanlığın tam da öldüğü noktada göstermelik ateşkeslerle sona erdiği iddia edilse de, bunca zulmün vicdanlardaki karşılığı çok daha büyüktür. Barış diye yollara dökülen, 10 yıl önce Ankara’ya gelen 104 insanın vicdanından da anlıyoruz ki, 10 yıl önceki barış şiarı hâlâ çok güncel ve etkilidir. Bilinmesini isteriz ki, bu ülkede barış; bu uğurda yaşamını yitiren 104 insan ve nicelerine adalet gelmeden gerçek anlamda tesis edilmiş olmayacaktır.”

    “10 YILDIR ADALET VE HAKİKAT MÜCADELESİ VERİYORUZ”

    DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu yaptığı konuşmada, “10 yıl önce bu meydanda toplandık, barış, demokrasi ve özgürlük için. O gün bu meydanda bizlerin sesi, soluğu kesilmek istendi. 10 yıl bu meydanda emeği, barışı, demokrasiyi hedef aldılar. O günden bugüne 10 yıldır adalet ve hakikat mücadelesi veriyoruz. Biliyoruz ki bu katliamlar aydınlatılmadıkça, hesaplaşmadıkça çok daha karanlık günlerin önü açılır. 10 Ekim’in hesabını sormalıyız. Yitirdiğimiz arkadaşlara sözümüzi bu katliamın hesabını tek tek sormaktır. Çünkü faiilleri de, sorumluları da biliyoruz. Biz yan yana omuz omuza durduğumuz sürece barışı ve demokrasiyi hep birlikte kuracağız. Ne pahasına olursa olsun barışı, dmeokrasiyi bu topraklara getireceğiz” sözlerine yer verdi.

    “BARIŞTAKİ ISRARIMIZ VE İNADIMIZ SÜRECEK”

    KESK Eş Genel Başkanı Ayfer Koçak ise, 10 yıl önce bu ülkenin kan gölüne döndürülmeye çalışıldığını hatırlatarak, “Bu coğrafyada çözüm sürecinin sona erdirildiği bir ortamda alanda toplandık. Barış en çokta bizim için zaruriydi. Barış ve emek örgütleri yan yana gelerek barış bloğunu oluşturduk. Masalar tekmelensede ‘barışı biz savunacağız’ diyerek bu meydana geldik. Sorumlulardan bir tanesi dahi yargılamanın bir parçası haline getirilmedi. Bugün de bir barış örülmeye çalışılıyor. Sınırın diğer tarafında IŞİD’in artıkları Kürtleri, Alevileri, Durzileri katlediyor. Bugün biz yine barış demeye devam edeceğiz. Barıştaki ısrarımız ve inadımız sürecek” diye belirtti.

    TMMOB Genel Başkanı Emin Koramaz, TTB İkinci Başkanı Pınar Sayip de yaptıkları konuşmalarda, katliamın hesabını sorana, ülkeye barışı, özgürülüğü getirene kadar mücadele edeceklerini dile getirdiler.

    “KATLİAMLAR UNUTULMAYACAKTIR

    DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan da, anmada konuştu. Bakırhan, 10 yıldır adalet mücadelesini yürütenleri selamlayarak başladığı konuşmasında, şunları ifade etti:

    “Dünyanın neresinde böyle bir katliam olsa yetkililer istifa ederdi. Türkiye’de Gar ve benzeri katliamlarda ihmali olan, yol veren, katliamın olmasını sağlayanlar ne yargılandılar, ne de hesap verdiler. Katliamı yapanlar ve gerçek sorumlular çok iyi bilsinler ki barış ve demokrasiye ulaştığımız zaman sadece tetiği çekenler değil, sorumluluların hesabını sorulacaktır. Bu ülkede çatışma olmasın, ortadoğu kan gölüne dönmesin, barış olsun diye Edirne’den, Rize’den çıkıp gelenlere sözümüz olsun; bu katliamlar unutulmayacaktır. Onların barış davasını başarıya ulaştırmak için mücadele etmeye devam edeceğiz” dedi.

    Anma Sıhhiye Meydanı’na yapılan yürüyüşle sona erdi.

    PİRHA/ANKARA

     

     

     

     

  • ‘Arkadaşlarımızın anısını yaşatmaya, barışı ve özgürlüğü savunmaya devam edeceğiz’-VİDEO

    ‘Arkadaşlarımızın anısını yaşatmaya, barışı ve özgürlüğü savunmaya devam edeceğiz’-VİDEO

    PİRHA-KESK bileşenleri olarak yargılama sürecinin sadece IŞİD bağlantılı sanıklarla sınırlı tutulmaması gerektiğini belirten BES Dersim Şube Başkanı Sinan Ulu, “Soruşturmanın genişletilmesi, istihbarat mensuplarının dinlenmesi, bu olayda sorumluluğu ve ihmali olan kamu personellerinin bu sürece dahil edilmesi, gerekiyorsa cezalandırılması gerekiyor. Sadece tetikçilerin yargılanıp ceza verilmesi bizim için hiçbir şey ifade etmiyor” dedi.

    KESK, DİSK, TMMOB ve TTB’nin 10 Ekim 2015’te, Ankara Tren Garı’nda düzenlediği Barış Mitingi’ne IŞİD tarafından bombalı saldırı düzenlendi. 104 kişinin hayatını kaybettiği saldırı, Cumhuriyet tarihinin en kanlı katliamlarından biri olarak tarihe geçti.

    Yüzlerce yurttaşın da ağır yara aldığı saldırının ardından görülen yargılama süreçlerinde yaşanan usulsüzlüklerin yanı sıra, sanıkların “insanlığa karşı suç” kapsamında yargılanmamaları, toplumun tepkisine neden oldu. Özellikle kamu görevlilerinin sorumluluğunun ortaya çıkarılması talebinin de karşılık bulmamasıyla birlikte bir katliam dosyasının daha üstü örtülmüş oldu.

    10 Ekim 2015’te başkente girişlerdeki arama noktalarının kaldırıldığına vurgu yapan avukatlar, katliamı yapan IŞİD militanlarının yolda hiçbir aramaya takılmamasını da şüpheli bulmuşlardı. Mitingin yapılacağı alan olan Sıhhiye Meydanı için 2 bin 44 polis görevlendirilirken, toplanma alanı olan Ankara Gar çevresinde ise yalnızca 129 polisin olması soru işaretlerini arttırmıştı.

    Büro Emekçileri Sendikası (BES) Dersim Şube Başkanı Sinan Ulu, Ankara Gar Katliamı’nın 10. yılında PİRHA’ya konuştu.

    “10 EKİM’İ DEĞERLENDİRİRKEN O DÖNEMDEKİ SİYASİ ATMOSFERİ GÖZ ÖNÜNDE BULUNDURMALIYIZ”

    10 Ekim Gar Katliamı’nı değerlendirirken o dönemdeki siyasi atmosferi göz önünde bulundurulması gerektiğini belirten Sinan Ulu, “2013 yılında başlayan Barış Süreci 2015 yılında sona erdi. 7 Haziran’da seçimler vardı ve iki gün önce Diyarbakır’daki mitingde bomba patladı ve beş kişi hayatını kaybetti. Yıllardır tek başına iktidar olan AK Parti tek başına iktidar olma kabiliyetini o seçimle yitirdi. Ondan sonra da iktidarına devam etmek için sınırlarını bilmediğimiz çeşitli arayışlara girdi. 20 Temmuz’da Suruç’ta bomba patladı ve 33 kişi hayatını kaybetti. Böyle devam eden bir sürecin ardından demokrasi güçleri barışı merkeze alarak bir miting organize etme düşüncesi ile bir araya geldiler ve tüm Türkiye’ye çağrıda bulundular” dedi.

    “IŞİD’İN SALDIRI YAPACAĞI İSTİHBARATI, TERTİP KOMİTESİNDEN GİZLENİYOR”

    IŞİD’in mitingleri hedef alarak katliamlar yapacağı yönünde istihbaratların alındığı ve katliamı yapacak kişilerin de tespit edildiğini söyleyen Sinan Ulu, şunları dile getirdi:

    “Bu bu kişiler teknik takibe takılıyor. Ankara’ya doğru yola çıktıklarında polis noktasına takılıyorlar ama serbest bırakılıyor, yollarına devam ediyorlar. Diğer taraftan da Türkiye’nin dört bir tarafından on binlerce yurttaş bu mitinge katılmak üzere yollara çıkıyor. Burada tabii alınan istihbaratlar ve böyle bir tehlikenin olduğu tertip komitesinde gizleniyor. Ankara’ya giden herkesin dikkatini çeken başka bir husus daha var. Buna benzer merkezi mitinglerde yola çıktıkları kentlerden başlayarak polisler birçok yerde kimlik kontrolleri yaparlardı. Ama bunların hiçbir yapılmıyor.

    Kalabalığın en yoğun olduğu zaman iki bomba patlıyor. Tabii ilk şokun ardından insanlar patlamanın olduğu yere geri dönmeye başlıyorlar ve korkunç manzarayla karşılaşıyorlar. Yerde hayatını kaybetmiş insanlar, uzvunu kaybetmiş insanlar, vücut bütünlüğü bozulanlar, kan gölü, kan deryası ve ilk şok atlattıktan atlatıldıktan sonra insanlara yardım etme süreci başlıyor. Zamanla yarışıyorlar tabii orada. Barış mesajlarının olduğu pankartlar, bayraklar insanların yaralarına sarılıyor, kanları durdurulmaya çalışılıyor. İnsanlar bunlarla taşınmaya başlanıyor. İnsanlar hızlı bir şekilde müdahale etmeye çalışırken, yaralarını sarmaya çalışırken kalabalıkların üzerine gaz bombası atılıyor.”

    “GAR KATLİAMI’NDA YİTİRDİĞİMİZ ARKADAŞLARIMIZI UNUTMADIK, UNUTMAYACAĞIZ”

    KESK bileşenleri olarak yargılama sürecinin sadece IŞİD bağlantılı sanıklarla sınırlı tutulmaması gerektiğini ifade eden Ulu, “Soruşturmanın genişletilmesi, istihbarat mensuplarının dinlenmesi, bu olayda sorumluluğu ve ihmali olan kamu personellerinin bu sürece dahil edilmesi, gerekiyorsa cezalandırılması gerekiyor. Sadece tetikçilerin yargılanıp ceza verilmesi bizim için hiçbir şey ifade etmiyor. Türkiye tarihinin gördüğü en büyük ve en kanlı katliam olan Gar Katliamı’nda yitirdiğimiz arkadaşlarımızı unutmadık, unutmayacağız. Böyle bir görev ve sorumlulukla karşı karşıyayız. Bizler mücadeleci sendikalar olarak arkadaşlarımızın anısını, ideallerini yaşatmaya, barışı ve özgürlüğü savunmaya ve bunun mücadelesini sürdürmeye devam edeceğiz” diye konuştu.

    PİRHA/DERSİM

  • Komşu Anne projesine tepki: Kadını eve hapseden, çocuğu riske atan bir model- VİDEO

    Komşu Anne projesine tepki: Kadını eve hapseden, çocuğu riske atan bir model- VİDEO

    PİRHA- SES Mersin Şube Eş Başkanı Sevgi Başkavak, ‘Komşu Anne’ projesini “Kadını eve hapseden, çocukları denetimsiz ortamlara mahkum eden” bir model olarak değerlendirdi. Başkavak, “Çocuk bakımı devletin sorumluluğundadır” diyerek, kamusal ve nitelikli kreş talebini yineledi.

    Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından İstanbul, Ankara ve İzmir’de pilot olarak hayata geçirilen “Komşu Anne” projesiyle, belirli eğitimlerden geçirilmiş kadınlar evlerini küçük çocuklar için bakım alanına dönüştürüyor. Her “komşu anne”, kendi evinde beş çocuğa kadar bakım hizmeti sunabiliyor. Ancak proje, özellikle kadın örgütleri, sendikalar ve çocuk hakları savunucuları tarafından tepkiyle karşılandı. En temel eleştiri, çocukların güvenliğinin ve gelişim ihtiyaçlarının ev ortamında yeterince karşılanamayacağı, kadınların ise istihdam adı altında yeniden eve hapsedilmesi.

    Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) Mersin Şube Eşbaşkanı ve KESK Dönem Sözcüsü Sevgi Başkavak, Komşu Anne Projesi’ne ilişkin PİRHA’ya konuştu.

    “KADINLAR YENİDEN EVE HAPSEDİLİYOR”

    Sevgi Başkavak, projenin kadın istihdamını artırmak gibi bir amaca hizmet etmediğini, tam tersine kadınları daha fazla eve kapattığını belirterek, “Kadınlar zaten evin içinde hapsedilmiş durumda. Bu projeyle, sözde istihdam adı altında tekrar evin içine hapsediliyorlar. Yıllardır kadın istihdamının artırılması gerektiğini söylüyoruz ama yapılan tam tersi. Bu projeyle kadınlar sosyal hayattan, kamusal alandan uzaklaştırılıyor” dedi.

    Öte yandan Türkiye’de okul öncesi eğitim alanında mezun olmuş, ancak alanı dışında çalışan binlerce kişinin olduğunu ifade eden Başkavak, bu potansiyelin değerlendirilmesi gerektiğini vurgulayarak, “Komşu anne gibi denetimsiz projeler yerine, okul öncesi öğretmenliği mezunları istihdam edilsin. Bu kişiler eğitimini almış, mesleki bilgiye sahip bireyler. Marketlerde çalışmak zorunda kalıyorlar. Bu hem çocuklar için hem de istihdam politikaları açısından büyük bir kayıp” ifadelerini kullandı.

    “ÇOCUKLARIN GÜVENLİĞİ NASIL SAĞLANACAK”

    Başta çocuk güvenliği olmak üzere, birçok konuda ciddi soru işaretleri olduğuna dikkat çeken Başkavak, ailelerin projeye güven duymakta zorlandığını söyledi:

    “Çocuklarını bırakacak olan aileler, ‘Komşu anne kimdir? Adli sicil kaydı yeterli mi? Eve kim girip çıkacak, evde başka çocuk var mı, komşusu gelecek mi?’ gibi sorularla baş başa. Denetimler ne sıklıkla yapılacak, ne kadar şeffaf olacak? Bu belirsizliklerle insanlar çocuklarını nasıl güvenle teslim edebilir?” Çocukların gelişimi açısından önemli olan uyku düzeni, beslenme ve oyun gibi alanlarda da ev ortamının yetersiz kalacaktır. Kreşlerde uyku odaları, oyun alanları, parklar var. Bir ev ortamında beş çocuğun aynı anda uyuyabileceği, oyun oynayabileceği, yeterli beslenme alabileceği koşullar nasıl sağlanacak? Bir kadının beş çocuğa aynı anda ilgilenmesi mümkün değil. Bu, hem çocuklar hem de bakım veren kadın için ciddi bir yük.”

    “KREŞ AÇMAK DEVLETİN SORUMLULUĞUDUR”

    Sendika olarak yıllardır her işyerine kreş açılması talebinde bulunduklarını hatırlatan Başkavak, özellikle sağlık çalışanlarının 24 saat açık kreş ihtiyacını dile getirerek, “Çocuk bakımı devletin asli sorumluluğudur. Kreşlerin bilimsel temelli, nitelikli personel ile donatılmış, 7/24 açık ve herkesin erişimine açık olması gerekiyor. Özellikle sağlık emekçileri gibi nöbetli çalışanlar için gece açık kreşler büyük ihtiyaç. Bu projeyle geçici ve riskli çözümler üretiliyor, oysa ihtiyaç duyulan kalıcı ve kamusal çözümler” diye konuştu.

    Son olarak tüm kadınlara çağrıda bulunan Başkavak, kamusal, ücretsiz ve 7/24 açık kreşler için birlikte mücadele etmenin önemine vurgu yaptı:

    “Çocuklarının güvenliğini düşünen, eşit ve özgür bir yaşam isteyen tüm kadınları, ücretsiz kreş hakkı mücadelesinde birleşmeye çağırıyoruz. Kadınlar birlikte örgütlenirse bu hakkı kazanabiliriz. Biz SES olarak bu mücadeleyi sürdüreceğiz. Birleşerek kazanırız.”

    Fatoş SARIKAYA/ MERSİN

  • ‘Barış, ekmek ve su kadar temel ihtiyaçtır!’-VİDEO

    ‘Barış, ekmek ve su kadar temel ihtiyaçtır!’-VİDEO

    PİRHA- Antalya’da bir araya gelen yüzlerce yurttaş, “Barış ve demokrasi talebi, emek ve demokrasi güçleri için ekmek ve su kadar temel ihtiyaçtır” dedi.

    1 Eylül Dünya Barış günü nedeniyle Antalya Yavuz Özcan Parkı’nda toplanan Antalya Emek ve Demokrasi Güçleri, Cumhuriyet Meydanı’na yürüyüş gerçekleştirdi. Katılımın yoğun olduğu yürüyüşe Alevi kurumları, siyasi partiler ve demokratik kitle örgütü temsilcileri de yerini aldı.

    Açıklamayı Emek ve Demokrasi Güçleri adına KESK Dönem Sözcüsü ve Büro Emekçileri Sendikası (BES) Antalya Şube Başkanı Barış Mol okudu.

    “EMPERYALİST SAVAŞ POLİTİKALARINA KARŞI EMEK, BARIŞ VE DEMOKRASİ MÜCADELESİNİ SAHİPLENİYORUZ!”

    1 Eylül Dünya Barış Günü’nün tarihçesini paylaşan Barış Mol, “Aradan geçen bunca zamana rağmen emperyalistler daha fazla kar elde etme adına sermaye ihracına, tekelleşmeye, silahlanmaya hız kesmeden devam ediyorlar” dedi.

    Savaşın olduğu coğrafyalarda insanlığın tüm kazanımları yok edildiğine dikkat çeken Barış Mol, konuşmasını şöyle sürdürdü:

    “21. yüzyılın ilk çeyreğinde kadınlar ve kız çocukları köle pazarlarında satılmakta, tecavüz, işkence, mal varlıklarına el koyma, talan ve doğa katliamları işgalci güçlerce yaygınlaştırılmaktadır. Savaşın çıkmasında hiçbir rolü olmayan coğrafyanın emekçi yoksul halkları zorla yerlerinden edilerek sürgün yollarında tarifsiz acılar yaşamakta, sığındıkları ülkelerde insanlık dışı şartlar nedeniyle yaşayan ölüler haline gelmektedirler.

    Geldiğimiz aşamada ‘savaş suçları’ dahi dava konusu yapılmamaktadır! Nitekim Gazze’de BM’nin resmen ilan ettiği kıtlık nedeniyle toplu ölümlerin an meselesi olduğu bugünlerde bırakalım savaş suçlarının yargılanmasını Gazze’nin işgal ve ilhak edilmesi “çare” diye sunulur noktaya gelinmiştir. Savaşta dahi hedef olmaması gereken sağlıkçıların, gazetecilerin öldürülmesi ve uluslararası kamuoyunun buna sessiz kalışı nasıl vahim bir tablo ile karşı karşıya olduğumuzun da göstergesidir.

    Suriye’de demokrasi, barış, eşit yurttaşlık, laiklik, kadın ve çocuk hakları, ekoloji mücadelesi veren tüm toplumsal güçlerin reddini temsil eden bir rejimin uygulayıcısı olan HTŞ eliyle Alevilerin, Dürzilerin katledilmesine karşı da aynı kesimlerin ve ideolojik birliktelik yaşayanların ses çıkarmaması katliamların kanıksanmasına ve duyarsızlaşmaya yol açmaktadır.  Ama biliyoruz ki, bu kanlı rejime ve katliamlarına dolaylı dolaysız destek veren, sessiz kalan tüm güçler tarih önünde hesap verecektir.

    Ülkemizde de silahlanmaya ayrılan paylar her yıl katlanarak devam etmekte, alt emperyalist yayılmacı heveslerle ülkemiz sonu belirsiz maceralara sürüklenmek istenmektedir. “Stratejik derinlik” adına girilen bazı kirli ilişkilerin ülkemizin de vekalet savaşı yürüten ülkeler arasına girmesine neden olmaktadır.

    İktidar son yerel seçimler sonrası iyice açığa çıkan meşruiyet krizini siyasal ve ekonomik baskıyla kapatmaya çalışırken, 19 Mart ve sonrasındaki siyasi operasyonlarda olduğu gibi yoğun gözaltı ve tutuklamalarla, halkın iradesini gasp eden kayyum uygulamaları ve tüm anti demokratik uygulamalarla, özellikle de laiklik karşıtı gerici kuşatmayla var olmaya çalışıyor.”

    “BARIŞ VE DEMOKRASİ TALEBİ, EMEK VE DEMOKRASİ GÜÇLERİ İÇİN EKMEK VE SU KADAR TEMEL İHTİYAÇTIR”

    Barış Mol, başta Ortadoğu olmak üzere, savaş ve militarizmin; emperyalizmin tüm yıkıcı işgaline karşı, Osmanlıcılık hayalleri ile değil, ancak tüm ezilen halkların ve emekçilerin kendi özgür iradesini, taleplerini ifade edebileceği, güvence altına alınacağı demokratik düzenlerin, bu coğrafyalarda kalıcı barışı sağlayacağını bildiklerini dile getirerek, “Barış ve demokrasi talebi, emek ve demokrasi güçleri için ekmek ve su kadar temel ihtiyaçtır” diye konuştu.

    Barış sürecinin emek, barış ve demokrasi lehine, halkların kardeşliğini ve bir arada yaşam zeminini güçlendirecek şekilde kalıcı barışla sonuçlanması için çaba göstermeye, süreci sahiplenmeye devam edeceklerini vurgulayan Mol, “Bizler, kalıcı bir barışın halkların doğrudan katılımı ile mümkün olacağını ifade ediyor ve sürecin sadece parlamentoya sıkıştırılmayan, demokratik kitle ve emek-meslek örgütlerinin de sözünü kurabildiği bir demokratik işleyişle; toplumla birlikte açık ve şeffaf şekilde paylaşılarak ilerlemesini önemsiyoruz” şeklinde ifade etti.

    PİRHA/ANTALYA

  • KESK, ASİM-SEN, BASK ve HAK-SEN Sayıştay önünde nöbette-VİDEO

    KESK, ASİM-SEN, BASK ve HAK-SEN Sayıştay önünde nöbette-VİDEO

    PİRHA- KESK, ASİM-SEN, BASK ve HAK-SEN; Hakem Heyeti toplantısının gerçekleştiği Sayıştay önünde kurduğu izleme çadırında nöbet eylemlerine devam ediyor. Sayıştay önünden yapılan açıklamada, Memur Sen’in duyurduğu 58 maddenin 43’ünün; 2023’te Hakem Kurulu Kararındaki Maddeler ile noktasına, virgülüne kadar birebir aynı olduğu vurgulandı.

    Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK), Askeri İş Yerlerinde Görevli Kamu Çalışanları Sendikası (ASİM-SEN), Bağımsız Kamu Görevlileri Sendikaları Konfederasyonu (BASK) ve Kamu Çalışanları Hak Sendikaları Konfederasyonu (HAK-SEN); Hakem Heyeti toplantısının gerçekleştiği Sayıştay önünde kurduğu izleme çadırında 3. gün de nöbet eyleminde.

    Nöbet eyleminde yapılan açıklamada, Memur Sen’in duyurduğu 58 maddenin 43’ünün; 2023’te Hakem Kurulu Kararındaki Maddeler ile noktasına, virgülüne kadar birebir aynı olduğu belirtildi.

    “SADECE 3 MADDE YENİ MADDEDİR”

    Sadece 3 maddenin yeni olduğunun altını çizen KESK Eş Genel Başkanı Ayfer Koçak’ın Sayıştay önündeki açıklamasında şu ifadelere yer verildi:

    “58 maddenin 43’ü; 2023’te Hakem Kurulu Kararındaki Maddeler ile noktasına, virgülüne kadar birebir aynı. Sadece 3 madde yeni maddedir. Bu maddelerde bazı personele verilmekte olan tazminat oranlarının, mali sorumluluk zammının 7, 8 puan arttırılmasından ibarettir. Yani bugünkü rakamlarla bazı personelin maaşlarının sadece 780 ile 890 TL arasında arttırılmasından, söz konusu personel açısından ortalama %1,2 puanlık maaş artışından ibarettir. 58 Maddenin geri kalan 12’si, 2023’te Hakem Kurulu Kararındaki Maddelere küçük rötuşlarla eklenmesinden ibarettir. Bunlar da yine bazı personele verilen ek ödeme oranlarının, sorumluluk zamlarının, tazminat oranlarının 5 ile 15 puan arasında arttırılmasından ibarettir. Söz konusu puanların bugünkü karşılığı 560 TL ile 1670 TL arasında değişmektedir. Ancak her zaman olduğu gibi büyük puanlardan yararlananların büyük bölümü müdür, müdür yardımcısı, daire başkanı, daire başkanı yardımcısı, fakülte sekreteri gibi üst düzey kadrolardır.

    MADDELERDE ZATEN BİR KAZANIM YOKTU

    Koruma ve güvenlik görevlilerine ise buradan sadece 5 puan yani 560 TL düşmektedir. Bir günlük yemek parasına bile yetmeyen bu rakamın Koruma ve güvenlik görevlisi maaşındaki karşılığı sadece %1’dir. Biliyoruz şimdi şunu diyecekler, aynı da olsa bu aynı maddeleri yeni toplu sözleşmede korumak da büyük kazanım. Evet söz konusu maddeler de bir kazanım olsaydı bu elbette doğru olurdu. Ama bu maddeler de zaten bir kazanım yoktu. Bu maddelerin bir kısmı da ‘yapılacak’, ‘edilecek’, ‘ihtimam gösterilecek’ gibi toplu sözleşme maddesi değil, iyi niyet sözleşmesi maddeleriydi. Daha da vahimi Memur Sen’in üzerinde uzlaştık, Hakem Kurulu’nda yok sayılmasın dediği bu maddeler ile MEMUR Sen’in kamuoyu ile paylaştığı talepler arasında uçurum var.

    Memur Sen 11 bin 710 TL’ye çıkarılmasını istediği eş yardımının bunun yaklaşık dörtte birine denk gelen rakama, Çocuk başına 5 bin 850 TL’ye çıkarılmasını istediği çocuk yardımının bunun onda birine bile denk gelmeyen bir tutarda kalmasını kazanım sayıyor.”

    Nöbet eylemi halaylar ile sürüyor.

    PİRHA/ANKARA

  • ‘Din derslerinin kaldırıması ve ana dilinde eğitim, sadece Alevi ve Kürtlerin talebi olmamalı!’-VİDEO

    ‘Din derslerinin kaldırıması ve ana dilinde eğitim, sadece Alevi ve Kürtlerin talebi olmamalı!’-VİDEO

    PİRHA – Eğitim emekçileri, “Yeni Maarif Modeli ve Laik Bilimsel Çağdaş Eğitimin Uygulanması” başlıklı panelde dinsel dayatmalara dikkat çekti. PSAKD Genel Başkanı Cuma Erçe konuşmasında, “Zorunlu din derslerinin kaldırılması meselesini sadece Alevilerin meselesi olarak görmek bizi yanlış bir yere götürüyor. Elbetteki ana dilinde eğitim Kürtlerin de meselesidir ama bu talepler Kürtlerin Alevilerin talebi olmaktan çıkıp toplumun bütün kesimlerini kapsamalıdır” dedi.

    62. Ulusal, 36. Uluslararası Hacı Bektaş Veli Anma Törenleri ve Kültür Sanat Etkinlikleri’nin son gününde “Yeni Maarif Modeli ve Laik Bilimsel Çağdaş Eğitimin Uygulanması” başlıklı panel düzenlendi.

    Hacıbektaş Kültür Merkezi’nde yapılan panelin moderatörlüğünü Ramazan Gürbüz yürüttü. Eğitimin 85 milyonun sorumluluğunda olduğunu söyleyen Gürbüz, “KESK olarak laik, parasız, ana dilinde, bilimsel eğitim için çok büyük bedeller ödedik. Sadece bizim değil, toplumun tüm kesimlerini eğitim konusunda duyarlılığa çağırmaktayız. Laik yaşam olmadan bu ülkede barış olmaz” dedi.

    “AMAÇLANAN DÜŞÜNMEYEN, TARTIŞMAYAN BİR NESİL”

    Panelin konuşmacılarından Eğitim Sen Eş Genel Başkanı Kemal Irmak, iktidarın özellikle 2012 yılından sonra eğitim alanında ciddi değişimler yaptığına işaret etti.

    ‘Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’nin yanlışlarına değinen Irmak, şunları söyledi:

    “İktidarlar, bütün ideolojik tahakkümlerini eğitim üzerinden yapıyor. Örneğin Alevi çocukları halen zorunlu din derslerine maruz kalıyor. AKP iktidarının aslında dini imanı yok. Onların dini imanı para. FETÖ ne istediyse verildi. Şimdi Menzilciler Süleymancılar… Ancak bunlara karşı toplumsal bir itiraz oluşturamadık. Bilimsel bir eğitim yerine her şeyi bir kutsal üzerinden açıklayacak, evrimi ortadan kaldıracak gibi uygulamalar ile düşünmeyen, tartışmayan, bilimi arka plana atan bir proje bu. Ama şöyle bir handikap var, söyledikleri her şey yerini tutmuyor. Yakın zamanda bir öğretmen arkadaşla tanıştım. Bütün ailesinin AKP’li olduğunu belirtti ve genç neslin artık bunlara inanmadığını, tevazu göstermediğini söyledi. Böyle de bir gerçeklik var.

    EĞİTİMDE DİYANETİN ETKİSİ!

    “Diyanet, devlete hükmediyor ve milli eğitim politikalarını belirliyor. Hatta rehberlik eğitimi almış öğretmenleri devre dışı bırakıp, manevi danışmanlık olarak okullara bir takım hoca ve imam gönderilmeye çalışıyor. Bu durum Sağlık Bakanlığında da yapılıyor. O yüzden ismini net koyalım, laik bir ülkede Diyanet İşleri Başkanlığı olamaz. Kaldırılmalı! Laiklik çocuğun özgürlüğüdür. AKP iktidarı laiklik konusunda büyük gedik açtı. CHP’nin altı okundan biri laiklik ama onlar da mücadele konusunda yetersiz kalındı. Osmanlı’da Şeyhülislam neyse Diyanet İşleri Başkanlığı da bugün aynı işlevi görüyor. Laik ve bilimsel eğitim ile kamusal eğitim Eğitim Sen’in iki önemli başlığıdır.”

    “İSTEDİKLERİNE ULAŞTILAR”

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Cuma Erçe de eğitimin AKP öncesinde de “gerici, ırkçı ve tekçi” olduğunu söyledi. Erçe, iktidarın “Kindar, dindar ve itaatkar nesil” yetiştirme konusunda çok planlı olduğunu söyleyerek şunları aktardı:

    “Çocuklarını özel dershanelere, özel kolejlere, kreşlere göndermeyenimiz kalmadı. Bu konuda iktidar istediğine ulaştı malesef. Aleviler, bu süreçte en çok olumsuz etkilenen kesimlerin başında oldu. Laiklik, gericilik meselesi yeterince gündemleşemediği için sorunlar büyüyor.

    Zorunlu din derslerinin kaldırılması meselesini sadece Alevilerin meselesi olarak görmek bizi yanlış bir yere götürüyor. Elbetteki ana dilde eğitim Kürtlerin de meselesidir ama bu talepler Kürtlerin Alevilerin talebi olmaktan çıkıp toplumun bütün kesimlerini kapsamalıdır.

    TARİKATLARI DİKKATE ALMALIYIZ

    ‘Türkiye laiktir laik kalacak’ sloganları atıldığında Türkiye’de zorunlu din dersleri vardı. Laikliğin ne demek olduğu malesef bilinmiyor. AKP dönemi ile bu slogan eskisi kadar sık atılmaz oldu. Laik eğitimde din eğitimi olmaz. Laik eğitimden uzaklaşmanın sonuçlarını bugün görüyoruz. Tarikatları dikkate almıyoruz. Menzil örneğin, Adıyaman’da bir kent kuruyor. Aleviler laik, bilimsel, çağdaş eğitimi sadece kendi çocukları için istemiyorlar.”

    “ÇOCUKLARIN GELECEK HAYALİ YOK”

    KESK Nevşehir Şube Temsilcisi Tarık Kaya da eğitim üzerinde “ciddi oynamalar” yapıldığını anlatarak şunları söyledi:

    “Toplumun büyük kesimi malesef bu süreçlere dahil olmuyor ve eğitim için ciddi harcamalar yapıyor. Çocuklarımıza ‘Hayata dair beklentiniz nedir?’ diye sorduğumuzda ‘Güzel bir ev, güzel bir araba’ diyorlar. Hayata, bilime dair beklentiler sıfırlanmış, teknolojik ürünlerin bol olduğu bir hayal dünyasına sahipler. Bizler okul önlerinde de taleplerimizi, eğitimdeki gidişatı dile getiriyoruz ancak ne yazık ki karşılık bulamıyoruz. Eğitim konusunda toplumun bize vereceği destek çok önemli.

    OLMAZSA OLMAZIMIZ

    Toplumlar tarih boyunca eğitimi yönetme aracı olarak kullanmışlardır. Dolayısıyla laiklik bizim için yaşamsaldır. Eğitim sisteminde laikliği tartıştığınız zaman karşınızda Diyanetle karşı karşıya kalıyorsunuz. Alternatif Milli Eğitim Bakanlığı durumuna gelmiş durumda. Sadece fetva vermek ile kalmıyo, bütün devlet kurumlarını yönlendiren bir konumda. Dolayısıyla biz Diyanet’i bir kurumsal yapı olarak görmeyelim. Diyanet artık bir sistem. Bu alanı iyi tanıyıp mücadele hattı geliştirmek lazım. Örneğin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin dinsel eğitim konusındaki kararları uygulanmadı. Karşılık bulunmamasının sebebi yeterince mücadele verilmiyor olmasından kaynaklı değildi; Diyanet’ti. Laiklik konusunda ödün vermeden mücadeleyi büyütmek gerekir. Olmazsa olmazlarımızdan bir tanesidir laiklik.”

    PİRHA/HACIBEKTAŞ

  • Ayfer Koçak: Savaşlara harcanan bütçe emekçilerin hayatlarından çalınıyor-VİDEO

    Ayfer Koçak: Savaşlara harcanan bütçe emekçilerin hayatlarından çalınıyor-VİDEO

    PİRHA- KESK Eş Genel Başkanı Ayfer Koçak, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne ilişkin, “Savaşlara harcanan bütçe gün geçtikçe artıyor ve bu bütçe yoksul emekçilerin hayatlarından çalınarak harcanıyor. Barışa sahip çıkmak aynı zamanda onun sürdürülebilir olması için bir mücadeleyi büyütmekten geçiyor. Biz emekçiler açısından olmazsa olmaz olan barışın sürdürülebilir olmasının zeminini yaratmak olmalı” dedi.

    Abdullah Öcalan tarafından yapılan 27 Şubat’ta yapılan Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın ardından PKK kendini fes ederek silahları yapılan törenle yaktı.

    Sürece dair Meclis’te de komisyon kurulurken, komisyonun önümüzdeki hafta çalışmalarına başlaması bekleniyor.

    Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) Eş Genel Başkanı Ayfer Koçak, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne ilişkin PİRHA’ya değerlendirmelerde bulundu.

    “SAVAŞIN KAZANANI OLMUYOR”

    Hem Türkiye’de hem de Ortadoğu genelinde çok uzun süredir çatışmalı süreçler yaşandığının altını çizen Ayfer Koçak, “Dünyanın hiçbir yerinde de farklı yürümüyor aslında. Savaşının kazananı olmuyor. En azından kazananı varsa da bu emekçiler olmuyor, belki silah tüccarları kazanıyor. Ama en nihayetinde bütün savaşlarda kaybedenler yoksul emekçilerin çocukları oluyor. Bir tarafıyla da emekçiler açısından ekonomik boyutu var meselenin. Savaşlara harcanan bütçe gün geçtikçe artıyor ve bu bütçe yoksul emekçilerin hayatlarından çalınarak harcanıyor” dedi.

    “AMASIZ FAKATSIZ ÇATIŞMALARIN SON BULMASI GEREKTİĞİNİ DÜŞÜNÜYORUZ”

    Kapitalist sistemin yapısı itibariyle bütçeyi emeğiyle geçinen kesimler üzerinden merkezileştirmediğini, rant üzerine kurduğunu belirten Koçak, “Çatışmalı süreçler otoriter iktidarların daha da büyüdüğü, otoriterleşme büyüdükçe demokratik alanların daraltıldığı ve demokratik alanda mücadele yürütmekten başka şansı olmayan biz emekçilerin, emek mücadelesinin görünmez olduğu bir sürece doğru götürüyor” diye konuştu.

    Savaşın toplumlar ve emekçiler arasında kutuplaştırmayı arttırdığını vurgulayan Koçak, “Bütün toplumda kutuplaştırma yaratıldığı gibi, emekçilerde de bir kutuplaşmaya sebep oluyor ve bu kutuplaşmanın sonucunda parçalanmış emek ve görünmeyen emek mücadelesi emekçilerin sürekli yoksullaşmasına sebep oluyor. Bu anlamda biz bütünlüklü olarak savaşa karşı bir barış mücadelesinin tarafı olduğumuzu en başından itibaren söyledik. Amasız fakatsız çatışmaların son bulması gerektiğini düşünüyoruz. Ama bir tarafıyla da çatışmalar bir masa etrafındaki görüşmelerden ibaret değil. Çünkü o görüşmelerde imzalar atılsa dahi, savaşan taraflar belli bir anlaşma düzeyini gerçekleştirebilseler dahi en nihayetinde sürdürülebilir olmasının bir koşulu var o da demokratikleşme” diye belirtti.

    “BARIŞA SAHİP ÇIKMAK, SÜRDÜRÜLEBİLİR OLMASI İÇİN BİR MÜCADELEYİ BÜYÜTMEKTEN GEÇİYOR”

    Demokratikleşmenin barış süreçlerinin sürdürülebilir olmasının en temel zemini olduğuna dikkat çeken Ayfer Koçak, şunları ifade etti:

    “Ya böyle yürür ya da otoriterleşmenin daha da büyüdüğü şartlar ortaya çıkar ve bugün olmazsa yarın yeni bir çatışmanın, yeni bir taraflaşmanın zemini oluşmuş olur. Bu anlamda barışa sahip çıkmak aynı zamanda onun sürdürülebilir olması için bir mücadeleyi büyütmekten geçiyor.

    Biz emekçiler açısından olmazsa olmaz olan kısım, barışın sürdürülebilir olmasının zeminini yaratmak olmalı. Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu olarak bu süreci olumlu buluyoruz. Şu ana kadarki gelişmeleri takip ediyoruz ve bunun karşılığında bir tutum almaya çalışıyoruz. Hem tabanımızda hem de üyelerimiz arasında bu sürece dair müdahale yöntemlerini tartışıyoruz.”

    “10 YILA YAKIN BİR SÜREÇTİR İNSANLAR EKMEKLERİNDEN, MESLEKLERİNDEN EDİLDİLER”

    Kanun Hükmünde Kararname (KHK)’lerle ihraç edilmiş üyelerini hatırlatan Ayfer Koçak, şunları kaydetti:

    “10 yıla yakın bir süreçtir bu sorunla uğraşıyoruz. Bu sorunu çözmeye çalışıyoruz. 10 yıla yakın bir süreçtir insanlar ekmeklerinden, mesleklerinden edildiler. Bu çok açık iktidarların otoriter yaklaşımlarıyla yürütülen bir süreçti. Ve özellikle istisnai hukukun uygulanmasının bir sonucuydu. Çünkü arkadaşlarımızın ihraç gerekçelerine baktığımızda birçoğu bizim sendikal faaliyet olarak tanımlamış olduğumuz eylem ve etkinliklere katılmak üzerinden şekillenmiş. Ama aynı eylem ve etkinlikleri birçok başka ilden de bölgeden de katılım var. Başka illerde soruşturma gerekçesi bile olmayan açıklamalarımız, çalışmalarımız Kürt illerinde ihraç, sürgün, açığa alma şeklinde karşımıza çıktı ve bunun sonucunda da ihraçlarımızın çok büyük bir kısmı %80’inden fazlası özellikle Kürdistan illerinde çalışan emekçi arkadaşlarımız üzerinden şekillendi.
    Bu süreci yürütürken bizim de söyleyeceğimiz sözlerin en başında elbette arkadaşlarımızın işlerine geri iadesi yani iltisak irtibat meselesinin bu kadar kolay olmaması. Özellikle mahkeme kararlarına bunun yansımış olması çok ilginçtir. Çünkü hukuki olmayan bir terimdir bu.

    Demokratikleşmeye ihtiyacımız var. Demokratik toplum önce örgütlü toplumdan geçer. Toplumun örgütlenmesi meselesi bizim en temel gündemlerimizin başında olacak. Barış talebimiz üzerinden şekillenecek.”

    “BARIŞ SÜRECİ YÜRÜTECEKSEK, ESAS MESELE DAHA GENİŞ KESİMLERLE BULUŞMANIN YÖNTEMİNİ BULMAKTIR”

    Meclis’te kurulacak olan komisyona ilişkin de konuşan Ayfer Koçak, şunları söyledi:

    “Meclis’in bu süreç içerisinde aktif rol oynuyor olması önemli. Bunu iki boyutlu da değerlendirmek mümkün. Gittikçe yoğunlaşan bir otoriterleşme içerisinde Meclis’in etkisizliğini çokça konuşmaya başlamıştık biliyorsunuz. Artık sadece Meclis’te bir tartışma yürüyor ama yürütme süreci Meclis üzerinden şekillenmiyordu.

    Bu kadar önemli bir meselenin, son 50 yılımızı etkileyen ve bu sonrasında da en az 50 yılımızı belki daha fazlasını etkileyebilecek sürecin Meclis’te değerlendirilebiliyor olmasını önemsiyoruz. Ama yeter mi? Yetmez. Aynı zamanda siyasi partilerin dışında sivil toplum örgütleri, sendikalar, demokratik kitle örgütlerinin de bu sürecin aktif bir parçası olması gerekiyor.
    Bunun yöntemlerini de bulmak mümkün. Birçok ülkede barış süreçleri yürütüldü. Örnekler görmek hiç zor değil. Biz bu sürecin içerisinde üstümüze düşen görevi yerine getirmek isteriz. Barış mücadelesi de ciddiyet istiyor. Gerçek bir barışı istiyorsanız tarafların hakikaten temsilinin gerçek düzeyde olması gerek. Bu ülkede çok farklı kesimler var. Kendisini ötekileştirilmiş hisseden kesimler var, iktidar otoriterleştikçe bu kesimler çok daha fazla büyüyor, genişliyor. Çok daha geniş bir kesim ötekileştiriliyor bu dönemde. Barış süreci yürüteceksek daha geniş kesimlerle buluşmanın yöntemini bulmak zorundayız.”

    “YENİ ÖTEKİLER YARATACAK BİR SÜREÇ BARIŞIN OLUŞTURULABİLECEĞİ BİR ZEMİNİ YARATMAZ”

    “Herkesin rahatlıkla kendisini katabileceği, adım atabileceği bir süreç olarak tanımlanmalı” diyen Ayfer Koçak, “Şu ana kadar tek taraflı yürüyen bir süreç gibi görülüyor. İktidar tarafından doğru herhangi bir gelişim söz konusu değil. Varsa bile çok aslında kamuya açılmış değil. Bunun bir an önce kamuoyuyla da paylaşılması gerekir. Acıları sağaltmak üzerine olmalı, ötekileştirme üzerine değil. Yeni ötekiler yaratacak bir süreç barışın oluşturulabileceği bir zemini yaratmaz. Barış’ın bugün bir ihtiyaç olduğu gerçeği var. Şu an bunu Kürtler daha çok sahipleniyorlar ama bu özellikle bu zaman diliminde bu coğrafyada olan tüm halklar açısından barış elzem, herkesin ihtiyacı var” diye ekledi.

    “SAVAŞ POLİTİKALARININ EN ÖNEMLİ HEDEFİ SÖMÜRÜ SİSTEMİNİN ZEMİNİNİ GÜÇLENDİRMEKTİR”

    Savaş politikalarının en önemli hedefinin sömürü sisteminin zeminini güçlendirmek olduğuna vurgu yapan Koçak, konuşmasında şunları aktardı:

    “Sömürge hukukunun kendisi de aslında emek sömürüsünün güçleneceği bir zemini yaratmak üzerine şekillenir. Dolayısıyla devletler açısından yürütülen savaş politikaları, anti-demokratik politikalar otoriterleşmeyi getirir ve otoriterleşme de emek sömürüsünün zeminini büyütür.
    İktidar ne kadar otoriterleşiyorsa, antidemokratik uygulamalar ne kadar çok büyütülüyorsa emekçilerin hakları da o kadar küçülüyor. Yaşadığımız yoksulluk ve sefalet sistemi aslında bu süreçten hiç bağımsız değil ve tesadüf değil. Bunu değiştirmekte aynı zamanda demokrasi mücadelesinden ve barış mücadelesinden geçiyor. Emek mücadelesinin kazanımı bütünlüklü olarak demokrasi mücadelesinin kazanımlarıyla örtüşüyor.”

    Cebrail ARSLAN-Buse Nehir DEMİR/ANKARA

  • KESK’den Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı önünde TİS açıklaması-VİDEO

    KESK’den Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı önünde TİS açıklaması-VİDEO

    PİRHA-KESK, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı önünde TİS görüşmelerini protesto etti. Yapılan açıklamada, ” KESK olarak bu mücadeleyi daha da büyütmek için, tarafları belli, tek ayaklı masaların değil emekçilerin gerçek taleplerini kararlılıkla savunmaya devam edeceğiz” denildi.

    Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) Toplu İş Sözleşmesi (TİS) taleplerini dile getirmek amacıyla Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı önünde basın açıklaması düzenledi.

    KESK’in, bugün başlayan 8. Dönem TİS görüşmelerini protesto etmek amacıyla yaptığı basını açıklamasında TİS sürecine ve taleplere ilişkin basın metnini KESK Eş Genel Başkanı Ayfer Koçak okudu.

    “İKTİDAR-HAKEM-YANDAŞ YAPIDAN OLUŞAN BERMUDA ŞEYTAN ÜÇGENİN İÇİNE HAPSEDİLMEK İSTENİYORUZ”

    Ayfer Koçak, “Yıllardır yaptığı her yasal düzenlemede, mevzuat değişikliğinde bizlerin taleplerini yok sayan, tüm bunları tek taraflı olarak belirleyen, “ben yaptım oldu” diyen bir iktidarla karşı karşıyayız” diyerek şunları ekledi:

    “Başta derin bir yoksulluk, sefalet, güvencesizlik, angarya çalışma, vergi yükü, kamuya girme ve görevde yükselmede mülakat, torpil ve ayrımcılık gibi yüzlerce sorun ile karşı karşıyayız. Tüm bunlara rağmen çalışanı ve emeklisi ile 6,5 milyonluk devasa bir kitle olarak ‘toplu sözleşme’ adı altında bir kez daha ‘İktidar-Hakem-Yandaş’ yapıdan oluşan ‘Bermuda Şeytan Üçgeni’nin içine hapsedilmek isteniyoruz.

    Dolayısıyla bir kez daha altını çiziyoruz. Gerçek, evrensel, bir toplu pazarlıkla uzaktan yakından hiçbir ilgisi olmayan, tüm haklarımızın işverene ve onun konfederasyonuna-sendikalarına teslim edildiği, bizlerin yok sayıldığı bu oyun devam ettiği sürece yaşadığımız sorunların çözülmesi mümkün değildir. “

    “İNSANCA YAŞAMAYA YETECEK BİR ÜCRET İSTİYORUZ!”

    Gerçek bir toplu sözleşme düzeninin grev hakkı olmadan düşünülemeyeceğini belirten Koçak, taleplerini söyle sıraladı:

    “İnsanca yaşamaya yetecek bir ücret istiyoruz! Bunun için maaşlarımıza altışar aylık zam, enflasyon farkı, seyyanen zam veya kümülatif yalanlar değil, gayet net bir talepte bulunuyoruz. Hiçbir kamu emekçisinin maaşı yoksulluk sınırı altında kalmasın, en düşük maaşı yoksulluk sınırının üzerine çıkarın diyoruz. Bunun için kamu emekçilerinin maaş artışlarına ilişkin talebimizi Temmuz 2025 ve Ocak 2026 olmak üzere ikili sunuyoruz. Buna göre en düşük kamu emekçisi maaşı Temmuz 2025 itibari ile 85 bin TL olan yoksulluk sınırının üzerine çıkarılmalı yani %94 artırılmalıdır. Bu artış oransal olarak tüm kamu emekçilerinin Temmuz 2025 maaşlarına yansıtılmalıdır. İşin özü tüm kamu emekçilerinin Haziran’da aldıkları maaşlarının Temmuz 2025 itibari ile %94 artırılmasını talep ediyoruz.

    “GÜVENCELİ İSTİHDAM, GÜVENLİ GELECEK İSTİYORUZ!”

    İkinci teklifimiz ise 6 ay sonrası için yani Ocak 2026 içindir. Temmuz 2025 itibari ile 50 bin 460 TL olan en düşük kamu emekçisi maaşı Ocak 2026 itibari ile en az 100 bin TL olacağını tahmin ettiğimiz yoksulluk sınırının üzerine çıkarılmalıdır. Yani %98 artırılmalıdır. Bu artış oransal olarak tüm kamu emekçilerinin Ocak 2026 maaşlarına yansıtılmalıdır. Kısacası tüm kamu emekçilerinin Temmuz 2025 itibari ile aldıkları maaşlarının Ocak 2026 itibari ile %98 artırılmasını talep ediyoruz. Her iki durumda da talep ettiğimiz bu tutarların her üç ayda bir yoksulluk sınırındaki artış oranında güncellenmesini istiyoruz. Bunun için 5434 sayılı Emekli Sandığı Kanunu’na tabi kamu emeklileriyle, 2008 sonrası işe girerek 5510 sayılı Kanun kapsamına alınan kamu çalışanları arasındaki emeklilik yaşı, maaş bağlanma oranı ve emekli aylıkları arasındaki uçurum derhal giderilmelidir. Güvenceli istihdam, güvenli gelecek istiyoruz! Demokratik, adil bir çalışma yaşamı istiyoruz! Bizler halkımıza nitelikli, ulaşılabilir, parasız ve anadilinde kamusal hizmet vermek istiyoruz.”

    “TEK AYAKLI MASALARIN DEĞİL EMEKÇİLERİN GERÇEK TALEPLERİNİ KARARLILIKLA SAVUNMAYA DEVAM EDECEĞİZ”

    Tüm kamu emekçilerine seslenen Koçak, şu ifadeleri kullandı:

    “Yıllardır devam eden garabet sistemin bir aparatı olanların çözümün adresi olması mümkün değildir. Sendikacılık sadece talep etmek değildir. Talebin arkasında durmaktır. Yöntemi de bellidir. Emekçiye yüzünü dönmek, üretimden gelen gücün örgütlenmesidir. Talepler kabul edilmediğinde mücadele etmeden bir kenara çekilmek pratiği yetkili konfederasyonun alışkanlığı haline gelmişse, taleplerin arkasında durmuyorsa talepleri de sözde yetkisi de emekçiler açısından hükümsüzdür. Tek çare vardır. O da emek karşıtı bu düzende hangi sendikanın üyesi olursa olsun yıllardır kaybedenlerin yan yana gelmesi, omuz omuza vermesinden geçmektedir.  Biz KESK olarak bu mücadeleyi daha da büyütmek için, tarafları belli, tek ayaklı masaların değil emekçilerin gerçek taleplerini kararlılıkla savunmaya devam edeceğiz.”

    Açıklamanın ardından kitle bakanlığın önünde oturma eylemi yaptı.

    PİRHA/ANKARA

     

  • Emekçiler kayyımları ve tahribatlarını konuştu-VİDEO

    Emekçiler kayyımları ve tahribatlarını konuştu-VİDEO

    PİRHA- Tüm Bel-Sen İzmir Şubesi’nin düzenlediği ve kayyım tahribatlarının konuşulduğu, “Kayyıma karşı mücadelenin neresindeyiz, emekçiler ne yapmalı” panelinde kayyımlar eliyle özel savaş politikaları derinleştirildiği vurgulandı.

    Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu’na (KESK) bağlı Tüm Belediye ve Yerel Yönetim Hizmetleri Emekçileri Sendikası (Tüm Bel-Sen) İzmir Şubesi Kültürpark Gençlik Tiyatrosu’nda “Kayyıma karşı mücadelenin neresindeyiz, emekçiler ne yapmalı” konulu panel düzenledi.

    Panelin düzenlendiği salona “2 Temmuz 1993’ü unutmadık unutmayacağız” ve 1994 yılında İzmir’de katledilen Tüm Bel- Sen eski yöneticisi İkram Mihyaz’ın fotoğrafının olduğu pankartlar asıldı.

    Moderatörlüğünü Tüm Bel-Sen İzmir 2 No’lu Şubesi Başkanı Nihat Filiz’in yaptığı panele yerlerine kayyım atanan Batman Belediyesi Eş Başkanı Gülistan Sönük ile Ovacık Belediyesi Başkanı Mustafa Sarıgül, Akademisyen Levent Dölek ve Tüm Bel-Sen İstanbul 1 No’lu Şube Başkanı Meryem Göktepe Türkmen konuşmacı olarak katıldı.

    Panel 2 Temmuz Madımak Katliamı’nda yaşamını yitirenlerin ve İkram Mihyaz’ın anısına yapılan saygı duruşu ile başladı.

    Panelin açılış konuşmasını yapan Nihat Filiz, İkram Mihyaz’ı andı. Kayyımların 15 Temmuz Darbe girişimi ile yaygınlaştığını anımsatan Filiz, asılsız suçlamalar ile belediye başkanlarının yerine  ile yerlerine kayyım atandığını söyledi. Kayyımların halkın iradesine darbe olduğunu söyleyen Filiz, “Kayyımlara çok fazla itiraz gelişmediği için batıda da birçok belediyeyte kayyımlar atandı. Bunlara topyekün bir karşı koyuş koymak lazım. Kürt illerine atanan kayyımlara sessiz kaldığımı için bunları yaşıyoruz. Bu kayyımlara ses çıkarsaydık belki bunları yaşmaz olurduk. Avrupa’daki sözleşmelerde de bu uygulamanın haksız olduğu görülüyor. Şu anda tekçi bir rejim kurulmak isteniyor” dedi.

    “KAYYIMLAR ELİYLE ÖZEL SAVAŞ POLİTİKALARI DERİNLEŞTİRİLDİ”

    Ardından söz alan Gülistan Sönük, kayyım atmalarının Kürtlerin ve kadınların iradesinin bir kez daha tanınmadığının göstergesi olduğunu ifade etti. Gülistan Sönük, “Batman’ın kayyım gerekçeleri bizim zamanında yürüttüğümüz kadın çalışmaları oldu. Normalde beraat etmemiz gereken dosya kayyıma gerekçe olarak gösterildi. Seçim sürecinde çok sayıda cinsiyetçi saldırılara maruz kaldık. Yenilginin kadın aday tarafından olmasını istemiyorlardı. Ancak Batman halkı buna karşılık verdi. Batman, Kürt özgürlük mücadelesinin kimliğini taşıyor ve Batman halkı da bunu gösterdi. Kayyım tahribatlarını her platformda dile getirdik. 8 yıl boyunca Kürt tarihi ve kültürüne ait tek bir etkinliğe dahi izin vermediler. Yine kadın kurumlarının kapatılması en çok canımızı yakan nokta oldu. Belediyenin bütçesi resmi kurumlara aktarıldı. AKP’li ilçe belediyelerinin çalışmalarını belediyenin bütçesi üzerinden yaptılar. Hem kaba şekilde hem de gizli şekilde ciddi tahribatlar yapıldı. Kayyımlar eliyle özel savaş politikaları derinleştirildi” ifadelerine yer verdi.

    ‘DİLİMİZE VE KÜLTÜRÜMÜZE SAHİP ÇIKMAK KAYYIMA GEREKÇE OLDU”

    Yine yerine kayuyım atanan Ovacık Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül, kayyımların halkın kültürüne ve inancına atandığını söyleyerek, kendi kültürleni yaşamda pratikleştirmeye çalıştıklarını söyledi. Sarıgül, “Biz ne zaman inanç yerlerimizi korumaya çalışsak önümüzde engel olmaya çalıştılar. Kayyumların ideolojik olmayan çevreler ile mücadele ağı kurmamızla onların hedefi olduk. Ancak dilimize ve kültürümüze sahip çıkmamız kayyımın asıl sebebi oldu. Küçük bir ilçeyiz. Halkı sokakta tutmak çok kolay değildi ancak şahsi olarak sahiplendiğimi düşünüyorum. Kayyuma karşı mücadeleyi tüm alanlara yaymak zorundayız. Kayyum sonrası birçok arkadaşımızın işine son verildi. Kayyımla ilçemize yabancı olduk, evimiz gasp edilmiş gibi oldu. Bizim yüreğimizde halkımıza ihanet etme duygusu yok. Biz Dersimliler barışı istiyoruz. Barış isteyenlerin de yanındayız” şeklinde konuştu.

    “MÜCADELE PERSPEKTİFİNDEN UZAKLAŞMAMAK LAZIM”

    Her alanda örgütlü olmanın önemini vurgulayan Levent Dölek de İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne dönük yapılan soruşturma sonrası yapılan protestoları anımsatarak “O protestolarda gençlerin mücadelesi iyiydi. İstanbul Üniversitesi Deniz Gezmişlerin mücadele ettiği yer. Üniversitemizi temsil eden bu mücadelemizdir. Üniversiteler ne kadar bastırılırsa bastırılsın mücadelenin filizlendiği yerlerdir. Karşımızdaki rejim daha baskıcı oluyorsa bu mücadelenin gücünden kaynaklanıyor. Atanan kayyımlar sömürge valilileridir. Bu sadece yerel yönetimler meselesi değil bu aynı zamanda Kürt halkının haklarının verilmemesi meselesi. Biz bütün halklar için eşit yaşamını savunuyoruz. Bunun için mücadele perspektifinden uzaklaşmamak lazım” diye belirtti.

    “MÜCADELEMİZİ SÜRDÜRMEMİZ LAZIM”

    Son olarak konuşan Meryem Göktepe Türkmen, kayyımların kadınların haklarına yönelik birer saldırı olduğunu belirterek, “Biz sendika olarak her kayyuma tepki gösterdik. Biz İstanbul’daki belediyelerde toplu iş sözleşme yapan tek sendikayız. Enseyi karartmamak lazım. Mücadelemizi sürdürmemiz lazım. ‘Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz’ sloganı ülkenin yarısından fazlasının sloganı oldu” şeklinde konuştu.

    PİRHA/İZMİR

  • KESK Dersim: Toplu sözleşme hakkını elde etmek için birlikte mücadele etmek zorundayız-VİDEO

    KESK Dersim: Toplu sözleşme hakkını elde etmek için birlikte mücadele etmek zorundayız-VİDEO

    PİRHA- KESK Dersim Şubeler Platformu, toplu sözleşme taleplerine ilişkin Seyit Rıza Meydanı’nda basın açıklaması yaptı. Yapılan açıklamada, “Grev hakkıyla donatılmış, tahkimle sınırlandırılmamış toplu sözleşme hakkını elde etmek için birlikte mücadele etmek ve örgütlenmek zorundayız” denildi.

    Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) Dersim Şubeler Platformu, toplu sözleşme taleplerine ilişkin Seyit Rıza Meydanı’nda basın açıklaması yaptı. Basın metnini KESK dönem sözcüsü SES Dersim Şube Eş Başkanı Serap Kahraman okudu. Açıklamada, ‘Haklarımız, taleplerimiz ve geleceğimiz için grevli toplu sözleşme istiyoruz’ pankartı açıldı.

    Açıklamaya yerine kayyım atanan Dersim Belediye Eş Başkanı Cevdet Konak ile Dersim’deki siyasi parti ve demokratik kitle örgütlerinin temsilcileri katıldı.

    “KİRA PARAMIZI DAHİ ÖDEYEMEZ HALE GELDİK”

    Tüm emekçilerin derin bir ekonomik çıkmazın içine itildiğini ifade eden Serap Kahraman, “Enflasyon ve vergi yükü altında cüzdanlarımız dolmadan boşalmakta, kira paramızı dahi ödeyemez hâle gelmiş bulunmaktayız. İşçi ve emekçilerin aldığı ücretler, insanca yaşamdan çok, asgari düzeyde yaşamaya mahkûm edilmiştir. Sendikal hareketin başarısının temeli, sahip olduğumuz güçlerdir. Üye sayımız, güç birliğimiz, bağımsız hareket edebilmemiz, toplu sözleşme ve grev hakkımız en önemli güç kaynaklarımızdır. Bizi işlevsiz ve savunmasız bırakan grevsiz toplu sözleşme yerine; grev hakkıyla donatılmış, tahkimle sınırlandırılmamış toplu sözleşme hakkını elde etmek için birlikte mücadele etmek ve örgütlenmek zorundayız” dedi.

    “ÖZGÜR PAZARLIK HAKKI İÇEREN SENDİKA YASASI ÇIKARILSIN”

    Kahraman, taleplerini ise şöyle sıraladı:

    -Performans, ek ödeme, taban, teşvik, ilave zam değil; tüm kamu emekçilerine yoksulluk sınırı üzerinde, emekliliğe yansıyan temel ücret verilsin.

    -Son toplu sözleşmede ilave ek zam olarak verilen, emekliliğe ve emeklilere yansıtılmayan ve emekliliği daha da hayal hâline getiren uygulamaya son verilsin. İlave ek zam, emekliliğe ve tüm kamu emeklilerine yansıtılsın.

    -Grevli toplu sözleşmeli, özgür pazarlık hakkı içeren sendika yasası çıkarılsın.

    -Sağlık hizmetleri ağır ve tehlikeli işler kapsamındadır. Fiili hizmet süresi (yıpranma payı) yıllık 90 gün üzerinden tam olarak tüm emekçilere ödensin ve geçmiş yılları da kapsasın.

    -Çalışma yaşamının demokratikleşmesinin ilk adımı olarak, idarecilerin atanması yönteminden vazgeçilsin. Liyakati uygun olanların aday olacağı ve yöneticilik yapacağı, emekçilerin oylarıyla bir ya da iki yıllığına seçimle belirlensin.

    -Nöbet, icap ve fazla çalışma ücretleri iki kat arttırılsın.

    -Tüm kamu emekçilerine yönelik şiddetin son bulması için “şiddet üreten çalışma sistemi” değiştirilsin.

    -OECD ortalamasında kadrolu, güvenceli personel istihdam edilerek; sözleşmeli tüm çalışanlar 657 4/A kapsamına alınsın.

    -İş yerlerinde işçi sağlığı ve iş güvenliği tedbirlerine uyulsun. Emekçileri temsilen isteyen her sendika, “işçi sağlığı ve güvenliği” kuruluna bir üye versin.

    -Haklarında kesinleşmiş yargı kararı bulunmayan ihraç kamu emekçileri derhal göreve başlatılsın.

    -Kamuya atamalarda ve göreve yükselmelerde liyakat esas alınsın. Mülakata dayalı atamalar son bulsun. Sözleşmeden kadroya geçirilirken yaratılan mağduriyetler giderilsin. 3600 ek gösterge ile ilgili düzenleme, bütün kamu emekçilerini kapsayacak şekilde yapılsın.

    TARIM ORKAM-SEN’DEN YARIN MECLİS’TE GÖRÜŞÜLECEK YASAYA TEPKİ

    KESK Dersim Şubeler Platformu’nun, toplu sözleşme taleplerine ilişkin yaptığı açıklamanın ardından Tarım, Orman Çevre ve Hayvancılık Hizmet Kolu Kamu Emekçileri Sendikası (Tarım Orkam-Sen) Dersim İl Temsilciliği Meclis’te yarın görüşülecek Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi’ne tepki göstererek basın açıklaması yaptı. Açıklamayı Tarım Orkam-Sen Dersim İl Temsilcisi Ayhan Kahraman okudu.

    “BU YASA GEÇERSE YALNIZCA ZEYTİN DEĞİL, GELECEK DE KARARACAK”

    16 Haziran’da kamuoyunda hiçbir tartışma yapılmadan, alelacele Meclis’e sunulan yasanın sermayeden yana olduğunu belirten Ayhan Kahraman, “Yüzeyde “yenilenebilir enerji yatırımlarının önünü açmak” amacıyla hazırlandığı söylenen bu yasa teklifi, gerçekte doğanın, tarımın ve kırsal yaşamın topyekûn tasfiyesini hedefleyen bir yağma planıdır. Bu yalnızca bir enerji meselesi değil; bir demokrasi, bir eşitlik ve bir gelecek meselesidir. Meclis üyelerine sesleniyoruz; Bu ülkenin doğasını, köylüsünü, işçisini yok edecek bir yasaya evet demek; bu suça ortak olmaktır. Vicdanla, halkla, doğayla hareket edin. Bu yasa geçerse yalnızca zeytin değil; gelecek de kararacak. Bu yüzden dur demek zorundayız” diye konuştu.

    PİRHA/DERSİM

  • Kadınlar İzmir’de ‘barışı’ konuştu: Barış sürecinin öznesi olmak istiyoruz- VİDEO

    Kadınlar İzmir’de ‘barışı’ konuştu: Barış sürecinin öznesi olmak istiyoruz- VİDEO

    PİRHA- KESK İzmir Kadın Meclisi’nin “Kadınlar barışı istiyor” panelinde barış ve demokratikleşme sürecinde kadınların özne olması gerektiği mesajı verildi.

    Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) İzmir Kadın Meclisi, Karşıyaka Kültür Merkezi’nde “Kadınlar barışı istiyor” başlıklı panel düzenledi.

    Panel salonuna “Jin, jîyan, azadî”, “İnatla barış, ısrarla kadın mücadelesi”, “Kadınlar barış istiyor” pankartları asıldı.

    Panelde konuşmacı olarak Avukat Türkan Aslan Ağaç, Tevgera Jinen Azad (TJA) Aktivisti Avukat Ruşen Seydaoğlu, KESK Kadın Sekreteri Döne Gevher yer alırken, moderatörlüğünü Sibel Uyan gerçekleştirdi. Panele, siyasi parti ve STK temsilcilerinin yanı sıra çok sayıda kadın katıldı.

    “SÜRECİN OZNESİ OLMAK İSTİYORUZ”

    Türkan Aslan Ağaç, barış talebinin toplumsallaşması gerektiğini de vurgulayarak, “Eğer ‘kadınlar barış istiyor” diyorsak bu yaşamsal bir hakikati açıklıyor. Savaşın ve çatışmanın yükünü en ağır şekilde çeken kadınlar oluyor. Barış bizim için toplumun yeniden inşası anlamına geliyor. Barışın bizim için ne kadar kıymetli olduğunu bölgedeki gelişmelerden görüyoruz. Bu barış talebini toplumsallaştırmak ve Ortadoğu’daki barış özlemini tesis etmemiz gerekiyor. Barışın aslında ne kadar elzem olduğunu tekrar tekrar görüyoruz. Çağrı ile başlayan süreçte barış ve demokrasiyi birlikte konuşuyoruz. Biz kadınlar için barış, pozitif bir inşayı ifade ediyor. Bu da demokratik, kadın özgürlükçü ve ekolojik bir modelle olabilir. Barış ancak böylesi demokratik bir zeminde inşa edilebilir. Bu süreçte barış masasın kurulacağını varsaydığımız dönemde kadınları müzakere sürecinin öznesi olmak zorunda. Bu ülkeye barış gelirse yoksulluğun sona ermesi anlamına gelir. Barış ancak adaletli emek rejimi ile tesis edilir ve bu konuda kadınların buna öncülük etmesi lazım” diye konuştu.

    “MASADA KADINLARIN OLMASI ÖNEMLİ”

    Yıllardır barış için taleplerin değişmediğini söyleyen Ruşen Seydaoğlu ise kadınların varoluşu üzerindeki sistematik saldırılara dikkat çekti. Deniz Poyraz’ın, İzmir için önemine vurgu yapan Ruşen Seydaoğlu, “Biz kendi özgürlüğümüzü inşa ederken bunları, kaybettiklerimizin büyük katkısı var. Sistemsel bir saldırı karşısında barışın mücadelesini vermek toplumların kendilerini nasıl inşa edeceklerinin de anlamına geliyor. Karşımızdaki güç, bütün araçları kullanıyor. Savaş politikalarını süreklileştirmek için sermayedarla çalışıyor. Türkiye’de bu saldırılar Kürtlere yönelik yapılıyor. Savaş bütün yakıcılığı ile devam ederken savaşın adı olmadığı için uluslararası mekanizmalar da devreye girmiyor. Barışı anlamak ve anlamlandırmak gerekiyor. Kadınların barış talebinde birçok sebep var. Masada olmak da var ama masayı sokaklara çekmek de önemli. Toplum içindeki çeşitliliklerin söz kurması lazım. Toplumu oluşturan kesimlerin risk görülmeden inşalarını kurmaları gerekiyor. Masada kadınların olması önemli. Savaş sürecinde kadınların sadece bedenlerine saldırılar yapılmıyor. Kadının mevcut durumda üretim içerisinde ürettiğine yabancı olduğu bir durum var. Bu tartışmaları emek düzleminde de yapılması barışa katkı sunacak. Barış artık herkesin ihtiyacı oldu. Demokratik modernitenin öznesi olarak barışı inşa ediyoruz.” dedi.

    “KADINLARIN BARIŞ MÜCADELESİ HEDEF HALİNE GETİRİLİYOR”

    Ardından konuşan Döne Gevher, Ortadoğu barış konferansında tartışma yürüttüklerini ama Türkiye’nin gündemini yeteri kadar gündeme getirilmediğini ifade etti. Döne Gevher, “Türkiye’de ki emekçilerin bu süreç içerisinde saldırıların yoğunlaştığı, kadın emekçilerin hedef haline getirildiğini barış talebinin nasıl toplumsallaşacağını biraz daha içerden konuşmalıyız. KESK’in kuruluşundan beri dönem dönem temkinli, dönem dönem daha cesur çıkışlar olsa da mücadeleyi bir şeklide götürmeyi başardı. Bugün itibari ile KESK açsından yine 2000’lerin başında yine KESK’e yönelik saldırılar gerçekleşti. 2023’te de KESK kadın sekreterlerine yine aynı şekilde müdahale oldu. Bir kere şunu görelim savaş süreci can kaybıdır ve bu en çok emekçi çocuklar üzerinden olur. Savaş süreçleri emek mücadelesinin kriminalize edildiği bir dönemdir. Tüm bu süreçte barış akademisyenleri kamu emekçilerinin barış talebi kriminalize edildi. Emekçiler için barış mücadelesinde ısrarcı olmak temel bir hat olmak zorunda” dedi.

    Döne Gevher, saldırıların içinde var olma koşullarının kadınların hak temelli mücadeleyi birlikte götüreceği, emeğin toplumsal barış sürecinde yer almasından geçtiğine işaret etti.

    Panel, soru cevap şeklinde son buldu.

    PİRHA/İZMİR

  • KESK, Çalışma Bakanlığı önünde TİS mücadele programını açıkladı -VİDEO

    KESK, Çalışma Bakanlığı önünde TİS mücadele programını açıkladı -VİDEO

    PİRHA- KESK, 8. Dönem Toplu İş Sözleşmesi (TİS) görüşmelerine dair Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı önünde açıklama yaptı. Açıklamada, “İşçisi, kamu emekçisi, emeklisi, asgari ücretlisi ile hepimizi sefalette, yoksullukta eşitlemeye dönük saldırılara karşı tek çare emeğin birleşik mücadelesini örmekten geçmektedir” denildi.

    Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK), 1 Ağustos’ta başlayacak olan, 2026-2027 yıllarını kapsayan 8. Dönem TİS mücadele programını açıklamak üzere Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı önünde basın açıklaması yaptı.

    Açıklamayı, KESK Eş Genel Başkanı Ahmet Karagöz okudu.

    “15-16 HAZİRAN DİRENİŞİNDE HAYATINI KAYBEDENLERİ SAYGIYLA ANIYORUZ”

    Ahmet Karagöz, “55. Yıldönümü. 15-16 Haziran direnişini gerçekleştirenlerin, bu şanlı direnişte, emeğin hak ve özgürlükler mücadelesinde hayatını kaybedenleri saygıyla, şükranla anıyoruz” diyerek 15-16 Haziran direnişini selamladı.

    “KRİZLERİN FATURASI HEP EMEKÇİLERE KESİLİYOR”

    Ülkenin ekonomik, siyasal, sosyal fay hatlarının daha da kırılgan hale geldiğini belirten Ahmet Karagöz, “Vahşi kapitalist sistemin hayat bulduğu her ülkede olduğu gibi ülkemizde de bu bunalımların, krizlerin faturası hep emeğe, emekçilere kesiliyor. Ülkeyi yönetenler yıllardır sözde farklı farklı ekonomi programlarını hayata geçiriyorlar. Derviş Programı, Nebati Programı, Nas Programı… Şimdi en son Şimşek Programı…

    Adları değişse de bu programların tamamı sermayenin, patronların çıkarlarını temel alan programlardır. Dolayısıyla bize göre yıllardır bu ülkeyi yönetenlerin tek bir programı vardır. O da emeği ile geçinenlere dayatılan köleliğe ve yoksulluğa uyum programıdır.

    Yıllardır hayata geçirilen orta vadeli programlar, bütçeler ve ne yazık ki TİS’ler emeği ile geçinenlere dayatılan köleliğe ve yoksulluğa uyum programının araçları haline getirilmiştir” diye konuştu.

    “ORTADA GERÇEK ANLAMDA BİR TİS MASASI YOK”

    2026-2027 yıllarını kapsayan 8. Dönem Toplu Sözleşme sürecinin temmuz ayı ortası itibari ile başlayacağını, 1 Ağustos’ta toplu sözleşme masasının kurulacağını hatırlatan Karagöz, şunları kaydetti:

    “14 senedir  ‘toplu sözleşme’ adı ile sürdürülen bu sistemde kaybeden taraf her zaman hangi sendikanın üyesi olursa olsun tüm kamu emekçileri ve emeklileri olmuştur. Çünkü ortada gerçek anlamda bir TİS masası yoktur.

    Buradan bir kez daha altını çiziyoruz. Mevcut sistemin sadece adı ‘toplu sözleşmedir’. Bu garabet sistemde masada tüm yetki iktidara, uyuşmazlıkta ise iktidarın gölgesi olan Hakem Kuruluna devredilmiştir.

    İktidarın ‘sendikamız’ dediği bir yapının ‘kraldan çok kralcı’ yöneticileri ise 7 milyona yakın kamu emekçisi ve emekli adına masaya tek ‘yetkili’ olarak oturtulmuştur.

    Ülkemizin taraf olduğu ILO sözleşmeleri başta olmak üzere uluslararası sözleşmelerle tanınan grev hakkımız yıllardır yok sayılmaktadır. Bu sözleşmelerin iç hukukun üzerinde olduğunu yazan Anayasa düzenlemesi ihlal edilmektedir.

    Öz olarak ifade edecek olursak; 7 milyonluk bir kitle İktidar-Hakem-Yandaş yapıdan oluşan Bermuda Şeytan Üçgenin içine hapsedilmiş, üstelik haklarını koruyacak en önemli silahtan yani grev hakkından mahrum bırakılmıştır.”

    “EMEKÇİNİN ALIN TERİ HİÇE SAYILMAK İSTENMEKTE”

    Kamu emekçilerinin yüzlerce sorunu olduğunun altını çizen Karagöz, “Tüm bunlara rağmen yıllardır olduğu gibi bu kez de iktidarın himayesinde, halktan, emekten, hakikatten kopmuş yandaş sendikalarla kapalı kapılar ardında sürdürülen göstermelik ‘müzakerelerle’ milyonlarca kamu emekçisinin alın teri hiçe sayılmak istenmektedir. Ancak bilinmelidir ki bu düzene artık geçit yok” dedi.

    “TÜM YURTTA TOPLU SÖZLEŞME MASALARI KURACAĞIZ”

    “Sefalet sözleşmelerini tanımıyoruz, tanımayacağız!” diyen Ahmet Karagöz şunları ekledi:

    “Kamu emekçileriyle birlikte, sokakta, işyerinde, meydanlarda, gerçek ve onurlu bir toplu sözleşme mücadelesi öreceğiz. Bunun için ilk adım olarak bu haftadan itibaren tüm işkollarımız üyelerinin çalıştığı bakanlıklar önünde grev hakkı ile tamamlanmış gerçek toplu sözleşme taleplerini, işkolu taleplerini açıklayacak. Tüm yurtta merkezi işyerlerinde toplu sözleşme masaları kuracağız. Hem bu masalarda hem de web sayfamızdan paylaşacağımız anketimizle kamu emekçilerinin taleplerini toplayacağız. İşyerlerinden topladığımız talepleri, Temmuz ayının ortasına doğru KESK TİS talepleri olarak kamuoyu ile paylaşacağız.

    Yine TİS görüşmelerinde kadın talepleri ayrı bir başlıkta ve gündemle ele alınmalı, mutabakat metninde de aynı şekilde tek başlık altında toplanmalıdır talebi doğrultusunda kadın TİS taleplerimizi kamuoyu ile paylaşacağız. Hem KESK Yürütme Kurulu hem de üye sendikalarımızın MYK üyeleri olarak yurdun dört bir yanında topladığımız taleplerimizi buraya taşıyacağız.

    “MÜCADELESİNİ BÜYÜTMEYE DEVAM EDECEĞİZ”

    İşçisi, kamu emekçisi, emeklisi, asgari ücretlisi ile hepimizi sefalette, yoksullukta eşitlemeye dönük saldırılara karşı tek çare emeğin birleşik mücadelesini örmekten geçmektedir.

    Şimdi, çalışanları, emekçileri karşı karşıya getirmeye dönük böl-parçala-yönet oyunlarını boşa çıkarma, Kurtuluş Yok Tek Başına, Ya Hep Beraber Ya Hiçbirimiz diyerek omuz omuza verme vaktidir. Bunun için sefalette değil, refahta birleşinceye kadar bir paçası olduğumuz işçi sınıfının, açlık sınırının altına itilen asgari ücretlilerin, emeklilerin, gençlerin yanı başında olmaya, emeğin birleşik mücadelesini büyütmeye devam edeceğiz.”

    PİRHA/ANKARA

  • Çalışma Bakanlığı önünde açıklama: Giyim yardımı hakkımız gasp edilemez!-VİDEO

    Çalışma Bakanlığı önünde açıklama: Giyim yardımı hakkımız gasp edilemez!-VİDEO

    PİRHA- KESK Çalışma Bakanlığı önünde eylem yaparak, “Önümüzde yeni bir TİS süreci bulunmaktadır. İktidar ve yandaş sendikalar, fiili olarak yıllardır uygulanan ve kazanılmış hak haline gelen “Giyim Yardımı”nı, tüm kamu çalışanlarını kapsayacak ve günümüz ekonomik şartlarına uygun biçimde TİS’e dahil etmek zorundadır” dedi.

    Sayıştay’ın son kararında, başta DSİ olmak üzere birçok kurumda fiilen yapılan giyim yardımı ödemelerinin hukuka aykırı olduğu belirtildi.
    Bu kararla birlikte, geçmişte yapılan giyim yardımı ödemelerinin kamu emekçilerinden faiziyle birlikte geri alınmasının yolu açılmıştır. Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK), “Giyim yardımı hakkımız gasp edilemez” diyerek Çalışma Bakanlığı önünde basın açıklaması yaptı.

    Eylemde, Enerji Sanayi ve Maden Kamu Emekçileri Sendikası (ESM), Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası (BTS) ve TARIM ORKAM SEN üyeleri de yer aldı. Açıklamayı KESK Eş Genel Başkanı Ahmet Karagöz okudu.

    “KORUYUCU GİYİM YARDIMI, ÇALIŞAN TEKNİK PERSONELE VERİLMEK ZORUNDADIR”

    “TİS hükümlerinde yer alan Koruyucu Giyim Yardımı, Uluslararası Anlaşmalar ve İş Sağlığı Güvenliği Mevzuatı gereğince KİT’lerde çalışan teknik personele verilmek zorundadır” diyen Ahmet Karagöz, “Ancak Memur-Sen, bu hakkı sanki kendi kazanımıymış gibi lanse etmekte, daha da kötüsü bu yardımı kurum yöneticileri ile birlikte keyfi biçimde dağıtarak, adeta bir ‘rüşvet’ aracı haline getirmektedir’ dedi.

    “MEHMET ŞİMŞEK’İN EKONOMİK PROGRAMI ÇERÇEVESİNDE UYGULANAN POLİTİKALARIN İFLAS ETTİĞİ AÇIKTIR”

    Önümüzde yeni bir TİS süreci bulunduğunu hatırlatan Ahmet Karagöz, şunları kaydetti:

    “İktidar ve yandaş sendikalar, fiili olarak yıllardır uygulanan ve kazanılmış hak haline gelen “Giyim Yardımı”nı, tüm kamu çalışanlarını kapsayacak ve günümüz ekonomik şartlarına uygun biçimde TİS’e dahil etmek zorundadır. Ayrıca, mevcut TİS’te Koruyucu Giyim Yardımı hakkı bulunan Teknik Hizmetler Sınıfı personeline bu hakkın ödenmesini engelleyen yandaş konfederasyonların bu tutumdan derhal vazgeçmesini, kurum yöneticilerinin ise gecikmeden bu ödemeleri gerçekleştirmesini talep ediyoruz.
    Koruyucu Giyim Yardımı sağlanmadan hiçbir personel, tehlikeli işlerde ve zorlu arazi koşullarında çalışmaya zorlanamaz. Aksi durumda yaşanacak tüm iş kazalarının sorumluluğu kurum idarelerine ait olacaktır.
    Mehmet Şimşek’in ekonomik programı çerçevesinde uygulanan politikaların iflas ettiği açıktır. Giyim yardımı, servis hizmetlerinin kaldırılması, lojmanların satışı gibi bütçeye çok az yük getiren hakların hedef alınması; ekonomik krizin faturasının kamu emekçilerine kesildiğini göstermektedir. TÜİK’in sahte enflasyon verilerine rağmen artan bütçe açığı kapatılamamış; saray ise şatafat ve lüksten vazgeçmemiştir.”

    KESK’İN TALEPLERİ

    Karagöz, KESK’in taleplerini şöyle sıraladı:

    • 4688 Sayılı Sendikalar Kanunu bir an önce değiştirilmelidir.
    • Grev hakkı içeren gerçek bir Toplu Sözleşme süreci tesis edilmelidir.
    • Yoksulluk sınırı üzerinde ücret, güvenceli istihdam ve demokratik bir çalışma yaşamı sağlanmalıdır.
    • Kamu hizmetleri halktan yana olmalı, temel gelir güvencesi sağlanmalıdır.
    • Vergide adalet sağlanmalı, az kazanandan az çok kazanandan çok vergi alınmalıdır.
    • Kamu çalışanların maaşını oluşturan ek ve yan ödemeler temel ücrete dahil edilmelidir.

    PİRHA/ANKARA

  • Emekçiler Kadıköy’den seslendi: Örgütlenerek kazanacağız!-VİDEO

    Emekçiler Kadıköy’den seslendi: Örgütlenerek kazanacağız!-VİDEO

    PİRHA- 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü için on binlerce emekçi, İstanbul’da biraraya geldi. Kadıköy alanına sığmayan kitle, yoğun yağmura rağmen sloganlar ve dövizleriyle taleplerini dile getirdi. Yapılan açıklamada “Ürettiğimiz değeri adaletli bölüştüğümüz, asgari ücrete ve asgari yaşamaya mahkûm kalmadığımız bir hayat mümkün!” denildi.

    Uluslararası birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs için on binler Kadıköy rıhtımda biraraya geldi.

    Emek örgütlerinin yanı sıra siyasi partiler, kadın örgütleri ve Alevi kurumları da bayrak ve dövizleriyle Kadıköy meydanında yerini aldı.

    Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK), Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) ve Türk Tabipleri Birliği (TTB) öncülüğünde “Emek, barış, demokrasi, adalet için biz kazanacağız” şiarıyla toplanan on binlerce yurttaş, “1 Mayıs alanı, Taksim alanı. Her yer direniş her yer Taksim. Bîjî yek Gûlan” sloganlarını attı.

    Saygı duruşu ile başlayan 1 Mayıs programı, yoğun yağmura rağmen coşkuyla kutlandı.

    Ruhi Su Dostlar Korosu’nun seslendirdi ezgilere on binlerce emekçi eşlik etti.

    KESK, DİSK, TMMOB, TTB adına okunan ortak manifestoda:

    “BİZ BU ÜLKENİN DEĞERLERİNİ VE GÜZELLİKLERİNİ ÜRETENLERİZ”

    “Biz bu ülkenin tüm değerlerini ve güzelliklerini üretenleriz. Biz işçiler, kamu emekçileri, mühendisler, mimarlar, şehir plancıları, hekimler, emekliler, gençler, kadınlar…

    Bugün ülkenin dört bir yanında 1 Mayıs meydanlarında buluştuk. İl il, ilçe ilçe, mahalle mahalle, sokak sokak 1 Mayıs meydanlarına aktık. Kendini bu ülkenin sahibi sananlara, halktan büyük bir güç olmadığını bir kez daha gösterdik. Biz tüm renklerimiz ve farklılıklarımızla Türkiye’yiz.

    İŞÇİLERİN EGEMEN OLDUĞU BİR ÜLKE MÜMKÜN

    Ve bugün 1 Mayıs meydanlarında başka bir yaşamın, başka bir Türkiye’nin müjdesini vermek için bir aradayız. Bugün 1 Mayıs alanlarında bir kez daha tanık oluyoruz ki ülkemizde yepyeni bir güneş doğuyor, mutlu bir hayat filizleniyor. 1 Mayıs alanlarından bir kez daha ilan ediyoruz ki: Zorbaların değil işçilerin, emekçilerin, halkın egemen olduğu bir ülke mümkün. Ürettiğimiz değeri adaletli bölüştüğümüz, asgari ücrete ve asgari yaşamaya mahkûm kalmadığımız bir hayat mümkün.

    Demokratik haklarımızı kullanabildiğimiz; sendikalı olabildiğimiz, grevlerin yasaklanmadığı; itiraz edenin, hakkını savunanın kapısına gece yarısı kimsenin dayanmadığı bir ülke mümkün.

    Çalışırken ölmediğimiz, sağlığımızı kaybetmediğimiz, tükenmediğimiz, tacize-şiddete-ayrımcılığa uğramadığımız, 8 saat insanca çalışıp, 8 saat insanca dinlenip, 8 saat insanca yaşadığımız bir hayat mümkün.

    “EMEKLİSİNİ İNSANCA YAŞATAN BİR ÜLKE MÜMKÜN”

    Onlarca yıl çalıştıktan sonra emekli olabildiğimiz, emeklilik hakkımızın gasp edilmediği, emekli olunca çalışmak zorunda kalmadığımız, emeklisini insanca yaşatan bir ülke mümkün.

    Sokaklarda, işyerinde şiddetin, tacizin olmadığı; kadınların güvencesiz ve esnek çalışmaya mahkûm edilmediği, ayrımcılığa uğramadığı, İstanbul Sözleşmesi’nin uygulandığı, 190 sayılı ILO sözleşmesinin onaylandığı bir hayat mümkün! Ülke kaynaklarının sermaye için, rantçılar için, savaş için, siyasi rakipleri tasfiye etmek için değil, bizi, 86 milyonu insanca yaşatmak için kullanıldığı bir ülke mümkün

    ‘BİR AĞAÇ GİBİ TEK VE HÜR VE ORMAN GİBİ’

    Kimsenin ikinci sınıf vatandaş olmadığı; dilimize, inancımıza, kimliğimize, kökenimize bakılmadan hepimizin tüm renklerimizle eşit yurttaşlar olduğumuz; özgürce siyaset yapabildiğimiz ve örgütlenebildiğimiz, bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine yaşadığımız bir hayat mümkün.

    Çocuklarımızın okula aç gitmediği; öğretmenlerin bir gecede sürgün edilmediği, diplomaların tek kişinin emriyle iptal edilmediği bir ülke mümkün. Yıllarca çalışıp, okullar bitirip, en zor sınavları geçip “mülakat” adı verilen tek adama sadakat sınavına maruz kalmadığımız, KHK’larla bir sabah işsiz kalmadığımız; çalışma hakkımız başta olmak üzere kazanılmış haklarımızın korunduğu bir hayat mümkün.

    GENÇLERİ HAPSE ATILMADIĞI BİR ÜLKE MÜMKÜN

    Gazetecilerin, sendikacıların, sanatçıların, akademisyenlerin, belediye başkanlarının/eş başkanlarının, muhalif siyasetçilerin, gençlerin hapse atılmadığı, özgür bir Türkiye mümkün.

    Büyük bölümü deprem bölgesindeki bir ülkede, felaketi çaresizce beklemediğimiz, rantı değil doğayı ve yaşamı korumayı hedefleyen bir ülke mümkün. Herkesin başını sokabileceği bir evi olduğu, depreme dayanıklı, doğaya ve insana saygılı, güvenli şehirlerde yaşadığımız bir Türkiye mümkün.

    Bebeklerin sağlığının para hırsına kurban edilmediği, boğmacadan, kızamıktan çocukların ölmediği, insanları hastalıklardan koruyan, hastalandığında kolayca ulaştığı nitelikli bir sağlık sistemi mümkün. Halkın sağlıklı, hekimlerin ve sağlık çalışanlarının mutlu olduğu bir Türkiye mümkün.

    Tek bir kişinin değil, kayyımcıların değil, halkın söz ve karar sahibi olduğu bir düzen mümkün; gerçek bir demokrasi mümkün!

    İLAN EDİYORUZ: KURTULUŞ İÇİN HEP BERABER OLALIM

    Bugün Türkiye’nin dört bir yanındaki yüzlerce 1 Mayıs alanından aynı anda hep beraber ilan ediyoruz:

    Emeğin, demokrasinin, adaletin, barışın, eşitliğin, laikliğin, özgürlüğün ve kardeşliğin egemen olduğu bir düzeni kuracağız. Yeter ki birlik olalım, yeter ki mücadele edelim. Yeter ki tek başına olmadığımızı bilelim, kurtuluş için hep beraber olalım. Yeter ki hep beraber yürüyenlerin gür sesini duyuralım, birleşik mücadelenin gücünü gösterelim.

    2025 yılında 1 Mayıs meydanlarında milyonlar kendisinin, çocuklarının ve ülkenin geleceği için söz veriyor: Yarından tezi yok, bu meydandan ayrılır ayrılmaz nerede çalışıyorsak, nerede yaşıyorsak, nerede mücadele ediyorsak orada örgütleneceğiz.

    Gücümüzün birliğimizden geldiğini bilecek ve örgütlü olacağız.

    Örgütlenerek kazanacağız, birleşe birleşe kazanacağız, halkın birleşik mücadelesi kazanacak, mutlaka ama mutlaka biz kazanacağız. Biz kazandığımızda, demokrasi kazanacak, adalet kazanacak, barış kazanacak, kardeşlik kazanacak, emek kazanacak, bu ülke, bu halk kazanacak.

    Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz!

    Yaşasın 1 Mayıs!”

    Okunan basın açıklaması ardından siyasi partilerin genel başkanları sahneye çıkarak kitleyi selamladı.

    Tutuklu siyasetçi Selahattin Demirtaş ile Ekrem İmamoğlu’nun gönderdiği 1 Mayıs mesajları da sahneden okundu.

    1 Mayıs kutlamaları çalınan müzikler eşliğinde halaylarla kutlandı.

    PİRHA/İSTANBUL

  • DİSK, KESK, TMMOB, TTB’den iktidara çağrı: Hukuksuzluğa son verin!- VİDEO

    DİSK, KESK, TMMOB, TTB’den iktidara çağrı: Hukuksuzluğa son verin!- VİDEO

    PİRHA- Mersin’de DİSK, KESK, TMMOB ve TTB son zamanlara artan iktidar baskısına tepki gösterek, iktidara hukuksuzluklara son vermesi yönünde çağrı yaptı.

    DİSK, KESK, TMMOB ve TTB “Emeğimiz, haklarımız, geleceğimiz ve demokrasi için ayaktayız” şiarıyla Özgür Çocuk Parkında basın açıklaması yaptı. Açıklamada “Faşizme karşı omuz omuza”, “Kayyım darbedir darbelere hayır” ve Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiç birimiz” sloganları atıldı.

    Basın metnini DİSK, KESK, TMMOB ve TTB adına KESK Dönem Sözcüsü Kemal Göçmen okudu.

    YAŞANAN HUKUKSUZLUKLARA TEPKİ GÖSTERİLDİ

    Kemal Göçmen, AKP iktidarının ülkeyi ittiği derin yoksulluk koşullarının yanı sıra demokratik toplum yapısını da alaşağı ettiğini belirtti. Son dönemde yaşanan gelişmelere değinen Göçmen, “Halkın oylarıyla seçilen yüzlerce belediye başkanı ve meclis üyesi hakkında yeni yeni soruşturmalar açılıyor, yerlerine kayyımlar atanıyor. Özerk, bilimsel, demokratik bir üniversite isteyen öğrencilerinin kampüslerinin önüne TOMA’lardan barikatlar kuruluyor. Yüzlerce üniversite öğrencisi şafak vakti yurtlarına, evlerine yapılan baskınlarla gözaltına alınıyor, tutuklanıyor. Çocuklarımızın eğitim hakkını savunan Eğitim Sen hedef gösteriliyor. 65 bine yakın üyesiyle dünyanın en büyük barolarından biri olan, hukukun ve adaletin yılmaz savunucusu İstanbul Barosu’nun yönetimi görevden alınıyor. Halkın gerçekleri görmesi engellenmek isteniyor. Muhalif basın hedef alınıyor. Gerçeği halka ulaştırmak isteyen gazeteciler tutuklanıyor” diye konuştu.

    “ÜLKE EKONOMİSİ ALT ÜST OLDU”

    Tüm yaşanan baskıların, hukuksuzlukların yurttaşlara daha fazla yoksulluk ve geleceksizlik olarak döndüğünü söyleyen Göçmen, bu gelişmelerin ülke ekonomisini alt üst ettiğini ifade etti.

    “Bu tablo doğrudan hepimizin sofrasına yansıyacak yeni zamların, açlık sınırına dayanmış maaşların, ücretlerin daha da erimesinin habercisidir. Yargıyı sopası olarak kullanan, kamu kaynaklarını, bizlerden alınan vergileri yandaşlara peşkeş çeken yağma düzenlerine itiraz etmememizi istiyorlar. Ancak bizler en temel haklarımızı yok sayan, emeğe kölelik dayatan bu düzeni kabul etmiyoruz” diyen Göçmen iktidara seslenerek şu çağrıyı yaptı:

    “Ülkeyi yönetenlere de buradan çağrıda bulunuyoruz; yeter artık! Barışçıl protesto hakkını engellemekten vazgeçin. Bu hakkı kullanmaktan başka bir şey yapmadığı için gözaltına alınanları, tutuklananları serbest bırakın. Üniversite öğrencilerinin, çocuklarımızın üzerinden ellerinizi çekin. Hukuktan yoksun şafak baskınlarına, gözaltı ve tutuklamalara derhal son verin.”

    PİRHA/ MERSİN