Etiket: Zeynel kete

  • Adana DAD, Koçgiri Katliamı’nı lanetledi: İnanca, değerlere yapılmış bir katliam-VİDEO

    Adana DAD, Koçgiri Katliamı’nı lanetledi: İnanca, değerlere yapılmış bir katliam-VİDEO

    PİRHA-Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Adana Şubesi, 100. yılında Koçgiri Katliamı’nda yaşamını yitirenleri anmak için çerağ uyandırdı.

    Demokratik Alevi Dernekleri DAD Adana Şubesi, Koçgiri Katliamı’nın 100. Yılında yaşamını yitirenleri andı. Anma programında ilk olarak katliamda can verenler için dara duruldu.

     “İNANÇ VE ULUSAL DEĞERLERE YAPILMIŞ BİR KATLİAM”

    DAD Adana Şube Eş Başkanı Zeynel Kete, yaptığı açıklamada, “Cumhuriyetin kuruluş aşamasında çeşitli kongrelerde ve tamimlerde dile getirilen ‘eşit yurttaşlık temelinde, kendi kendini yönetme’ modeli ile ilgili verilen sözlerin yerini Türk İslâm anlayışı aldı. Koçgiri, Rêya Hakk Alevî süreğinin direnen inanç ve direnen toplum damarını temsil ediyordu” dedi. Kete, Kürt-Alevi halkının hâk taleplerinin katliam ile karşılık bulduğunu vurguladı.

    Zeynel Kete sözlerine şöyle devam etti:

    “Rêya Hakk Kürt Alevileri, ocak evlatları, analar, gençler, rıza toplumu sürekleri, Alevi kurumları, Koçgiri katliam sürecini bilince çıkarmalı, iyi anlamalıdır. Bu zihniyet geçmişten bugüne devam etmektedir. Bu zihnin devamı Zilan, Sason, Dersim’de devam etti. Çorum, Malatya, Maraş, Sivas ve Gazi’de kendini gösterdi. Mart ayı içinde olmamızdan dolayı 12 Mart Gazi Katliamı’nda yaşananlar hafızamızda hala canlıdır. Bu zihniyet Roboski’de, Şengal’de, Suruç’ta, Ankara Gar Katliamıyla devam etti” diye konuştu.

    Program, çerağların sırlanması, gülbeng okunması ve lokmaların pay edilmesinin ardından son buldu.

    PİRHA/ADANA

  • Adana DAD Eş Başkanı Kete: Veli Yıldız’ın tutuklanması Alevilere gözdağıdır-VİDEO

    Adana DAD Eş Başkanı Kete: Veli Yıldız’ın tutuklanması Alevilere gözdağıdır-VİDEO

    PİRHA- DAD Adana Eş Başkanı Zeynel Kete, Veli Yıldız’ın tutuklanmasını taşımış olduğu değerler şahsında Alevilere dönük bir gözdağı olduğunu söyledi. Kete, “Gelin hep beraber Hızır günlerinde birbirimizin Hızır’ı olalım, Veli canımızın Hızır’ı olalım” dedi.

    Veli Yıldız adlı yurttaş Dersim’de kültürüne bağlı, dervişane bir yaşam sürerken, önceki gün evine yapılan baskında gözaltına alınıp dün tutuklanarak Elazığ Cezaevi’ne gönderildi.

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Adana Eş Başkanı Zeynel Kete, Veli Yıldız’ın taşımış olduğu değerler şahsında Alevilere dönük bir gözdağı olduğunu belirterek, Yıldız’ın tutuklanmasına tepki gösterdi.

    “Alevi inancının en kutsal günü olan ve aynı zamanda bir bayramımız olan Hızır gününde bu inancın rengine boyanmış, ruhsal ve bedensel olarak ikrarlaşmış bir değerimizin hanesine rızasız girilebiliyor” diyen Kete, “Bu kutsal gününüzde sizi derdest edebiliriz deniliyor. Yine Reya Hakk Alevi inancının direnen inanç gerçekliği, kültürel direniş damarıdır” dedi.

    “VELİ YILDIZ KULA MİNNET EYLEYEMEN CANIMIZ”

    Veli Yıldız’ın Alevi inancını ve kültürünü yaşamı, duruşu, dili ile bir bütün olarak içselleştirmiş bir can olduğuna dikkat çeken Kete, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Veli canımız yıllarca Avrupa’da kalmış ama gelinen aşamada kendi yüzünü, cemalini kendi kutsallarına yönelterek, geri dönüş yapmış. Hakk ve hakikati dile getiren bütün etkinliklere katılan Hızır’ın dili olan, ana dili ile konuşan, klam söyleyen, gündüz güneşe, gece aya niyaz olan, ‘ya Meleke sere sibe, ya hiva zeri, ya tija Ana Fatma, ya Düzgün Baba’ diyen, rızkını xudadan bekleyen kula minnet eylemeyen canımızdır. Doğal olarak böyle bir yaşamı da baskı altına alabiliriz deniliyor. Rıza toplumunu içselleştiren bir canımızdır.”

    “VELİ CANIMIZIN HIZIRI OLALIM”

    Veli Yıldız’ın tutuklanmasının özel bir durum olduğunun altını çizen Kete, “Geri dönüşü kutsallarına çeviren canımıza kutsal bir günümüzde yöneliş vardır. Gelinen aşamada Reya Hakk Alevi inancını yaşayanlar baskı altındadır” diyerek şu çağrıda bulundu:

    “Buradan bütün Reya Hakk Alevi ocaklarına sesleniyorum; inancımızı yaşayanlar ikrar ve rızalıklı yaşayanlar baskı altındadır. Bu duruma sessiz kalınmaması gerekiyor. Gelin hep beraber Hızır günlerinde birbirimizin Hızır’ı olalım diyorum. Veli canımızın Hızır’ı olalım. Hakk kelamını söyleme zamanıdır.”

    Diren KESER/ADANA

  • DAD Adana Şubesi, Xızır ayı dolayısıyla çerağ uyandırıp, lokmaları pay etti

    DAD Adana Şubesi, Xızır ayı dolayısıyla çerağ uyandırıp, lokmaları pay etti

    PİRHA- Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Adana Şubesi, Xızır ayı dolayısıyla çerağ uyandırıp lokmaları pay etti, “Zorda ve darda olan canların birbirlerinin Xızırı olma zamanıdır” denildi.

    Xızır ayında olduğumuz bu günlerde Aleviler bulundukları her yerde Xızır lokmalarını pay etti. Xızır Orucu da pandeminin gölgesinde tutuldu, tutulmaya devam ediliyor.

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Adana Şubesi, çerağ uyandırıp, Xızır lokmalarını pay etti.

    “‘YA XIZIR’ ÇOCUKLARIN İLK DUYDUKLARI KELİMEDİR”

    Etkinlikte DAD Eşbaşkanları Sevgi Avcı ve Zeynel Kete birer konuşma yaparak, Xızır’ı anlattı.

    Kete, “Alevi inancında her günün, her ayın, her mevsimin, değişimin bir manası vardır. Binlerce yıllık yaşanmışlık, tecrübe, his, sezgi bu manaya derinlik kazandırmıştır. Xızır da bu kadim kutsallarımızdandır. Xızır toplumumuzun inanç, itikat, kültür yaşamında en önemli günlerdir, en temel değerlerden biridir, toplumsal yaşamımızın canlı bir damarıdır. Çocukların belki de ilk duydukları kelimedir, ‘Ya Xızır’ diyerek ilk yakarıştır” dedi.

    “XIZIR, ZALİMİN ZULMÜNE KARŞI HAKİKAT VE ÖZGÜRLÜK ARAYIŞINI BARINDIRIR”

    Alevi toplumu büyük bir coşku ile bu günleri beklediğinin vurgulayan Kete, “Xızır, zalimin zulmüne karşı hakikat ve özgürlük arayışını barındırır, sürekli canlı tutar. Aleviler en zor şartta umudunu yitirmeden, zulme karşı mücadele ederken,” Ya Xızır ” demişlerdir ve Xızır aklı başlı başına kültürel bir direniştir. Bundan dolayıdır ki Nahak zihniyet Xızır aklını sevmez. Yeniden doğusun ismidir, umuttur, direnmektir. En zor şartlarda kurtuluşun aklıdır. Günümüzde rıza toplumu sürekleri ancak ve ancak Xızır aklı ile kurtulurlar. Bu akıl ikrar ve rızaligi esas alır, zalime biat etmez. Zorda ve darda olan canların birbirlerinin Xızırı olma zamanıdır” diye konuştu.

    Konuşmaların ardından lokmalar pay edilerek, deyişler söylendi.

    PİRHA/ADANA

     

  • Pir Kete: Alevilerin Almanya’daki kazanımı emsal olacak bir kazanıma dönüştürülmeli

    Pir Kete: Alevilerin Almanya’daki kazanımı emsal olacak bir kazanıma dönüştürülmeli

    PİRHA- DAD Genel Sekreteri ve Adana Şube Eş Başkanı Şıx Çoban Ocağı evladı Pir Zeynel Kete, Almanya’da Alevi inancının tanımasına dair yaptığı değerlendirmede, varolan kazanımı maddi kazanıma indirgemeden, piyasa Aleviliğinin önüne geçerek, demokratik ve meşru bir mücadele için bir mevzi olarak düşünülmesi gerektiğinin altını çizdi. Kete, “Bu kazanımı uluslararası hukuk alanında emsal olacak bir kazanıma dönüştürmek için bir komisyon oluşturmalıyız” önerisinde bulundu.

    Almanya’nın Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti Parlamentosu’nun Alevilerin bir inanç topluluğu olarak kabulü kararı sonrasında Aleviler kamu tüzel kişiliği kazandı ve böylece Aleviler Almanya’da bir inanç toplumu olarak en üst seviyeden tanınmış oldu.

    Konuya ilişkin değerlendirmelerde bulunan Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Sekreteri ve Adana Şube Eş Başkanı Şıx Çoban Ocağı evladı Pir Zeynel Kete, devlet dışı olan ahlaki politik toplumu, rıza toplumu süreklerini, farklılıkları tekleştirerek, kontrol ve denetim altına alarak, finanse ederek, egemen ulus kültürü içerisinde eritilmek istendiğini belirtti.

    “‘KAZANIM VEYA KAYIP’ BİZİ DOĞRUDAN ETKİLEDİĞİ GİBİ BİZLERİ DE BAĞLAR”

    70’li yıllarda yoğunlaşarak devam eden göçle birlikte Alevilerin dört kuşaktır Almanya’da yaşadığını ifade eden Kete, bu gerçeklikten hareketle Avrupa’da ve özelde Almanya’da yaşayan Alevilerle ilgili söz söylenmesi gerektiğini dile getirerek, şunları söyledi:

    “Piyasa Alevileri kendilerini kapitalizme göre konumlandırırken, Aleviliği kapitalizme göre tasarlıyorlar. Bu tehlikeyi görmeden yapılacak her girişimin sonucu birçok riskleri gelecekte değiştirmek çok zor olacaktır. Burada Rıza toplumunun ilkesel duruşunu önemsemek ve hak temelinde yapılan uyarı ve eleştirileri de dikkatle okumalıyız. Söylenecek söz ve kavramlar tarihi ve insanlığı ilgilendirir. Kavramlar geçmiş tarihin hafızalarıdır. Her kavramın ve sözün bir hafızası ve tarihi vardır. ‘Kazanım veya kayıp’ bizi doğrudan etkilediği gibi bizleri de bağlar. Alevilerin Max Weber’leri görev başında. İşin başında kapitalist modernist anlayış var. Bu anlayış Avrupa üzerinden Türkiye Alevilerini denetlemeye almaya çalışıyor.”

    Kapitalist modernist anlayışın alternatifi Alman yasaları değil, Rıza toplumumun kemaleti olduğunun altını çizen Kete, “Toplumsal sorunlarımızı çözme yöntemi, toplumsal hafızamızı esas alınarak, öncelikle Alevi sürekleri arasında meydan kurularak çözüme kavuşturmaktır” dedi.

    “SÜRECİ” KAZANIM VE KAYIP” DÜALİZMİNE İNDİRGEMEK DOĞRU MUDUR?”

    “Almanya’da Aleviliğin diğer din ve inanç grupları ile eş düzeyde tanınması ve aynı haklara sahip olması yönünde yeni bir adım atıldı ve “Hak eşitliği anlaşması” imzalandı” şeklinde gündemde yer aldığına dikkat çeken Kete, sözlerine şu soruları sorarak devam etti:

    “Almanya ilk kez mi Aleviliği kabul ediyor? Aleviler Almanya da erkânlarını yürütemiyorlar mıydı? Bu kazanım bütün Alevi süreklerini kapsar mı? Ders kitapları yazılırken kimler görev alacak? Alevilik Almanca mı anlatılacak? Ya da başka bir dille mi? Aleviliğin kendine has binlerce yıllık ağırlıklı Aryenik kökenli kavram ve kuramlar nasıl anlatılacak? “Büyük kazanım” şeklinde tanımlanması Alevi hakikatini ve Avrupa Alevi toplumumun sosyolojisine uygun mudur? Süreci ” kazanım ve kayıp” düalizmine indirgemek doğru mudur? Yaşananları “iyi-kötü, kayıp-kazanım” şeklinde tanımlamak Aleviliğin Xızır aklı ile uyumlu mudur? Mutlak kayıp mutlak kazanım var mı? Farklı süreklerin kutsal günleri tatil edilecek mi? Almanya’da yaşayan Yarsanîler, Ehli Haklar, Kakailer, Türkmen sürekleri, Bektaşiler, Arap Alevileri (Nusayriler), Rêya Haq Kürt Alevileri vs. ya da Alevi inancını yaşayan farklı halklar ve diller kendi dilleri ile okullarda Aleviliği öğrenecekler mi? Türkçe, Kürtçe, Farsça, Arapça ağırlıklı olmak üzere kendi anadilleri ile Aleviliği öğrenmek isterlerse sorun nasıl çözülecek. Bu sorun çözülmezse bu kazanım ne kadar evrensel ve büyük bir kazanımdır?”

    “ALMANYA’DAKİ KAZANIM NE KADAR EVRENSELDİR?”

    Kete, “Rıza toplumu perspektifi bir insanlık perspektifidir, bu yönüyle evrenseldir” diyerek “Almanya’daki kazanım ne kadar evrenseldir? Mevcut kazanımın getirisi götürüsü, meydan kurularak tartışılmadan tek kanal yayın yapılarak şimdiden zafer ilan edilerek tanıtmak, meselenin arka planını hesaba katmamak ve meydana gelecek tartışmaların kurulacak meydanın, söylenecek farklı sözlerin önünü kesmektir ki bu da ilkesel değildir. Rıza toplumu açık bir toplumdur. “Bildiğimin Alimi, bilmediğimin talibiyim” düsturunu esas alır. Şu ana kadar bireysel açıklamalar ve bazı kurumların görüşleri dışında Alevî sürekleri ile, pirleri, yazarları, akademisyenleri, gençleri, kadınları ile bir meydan kurulmamıştır. Yöntem böyle olunca “Hak eşitliği” anlaşması anlaşılamamaktadır” diye konuştu.

    “BU KAZANIMLA İLGİLİ ALEVİ MEYDANLARINDA CİDDİ ORTAKLAŞMAYA GİDİLMELİ”

    30-40 yıllık Almanya’daki Alevilerin mücadelesi sonucunda kazanım elde edildiğini söyleyen Kete, “Bu kazanımla ilgili Alevi meydanlarında, cem erkânlarında, kurumlarda ciddi ortaklaşmaya gidilmeli, ortak dil ve akıl var edilmelidir. İleriki süreçte bunun etkileri nasıl olacak? Tekçi bir anlayışla farklılıklara bakan Türkiye bu kazanımla ilgili ne diyor ya da Türkiye’yi nasıl etkileyecek? Bu kazanımların Türkiye’deki Alevilere katkısı ne olacak? Hukuki olarak Türkiye’yi etkileyecek mi? gibi sorular üzerinde derinlikli, kapsayıcı bir tartışma yapılmalı, bunun zemini oluşmalı, önemsenmelidir” ifadelerine yer verdi.

    “ALEVİLİK DÜN DE VARDI, BUGÜN DE VARDIR, YARIN DA VAR OLACAKTIR”

    Son olarak bu kazanımı maddi kazanıma indirgemeden, piyasa Aleviliğinin önüne geçerek, demokratik ve meşru bir mücadele için bir mevzi olarak düşünülmesi gerektiğini vurgulayan Kete, şunları aktardı:

    “Bu kazanımı uluslararası hukuk alanında emsal olacak bir kazanıma dönüştürmek için bir komisyon oluşturmalıyız. Evet tanınmak, bilinmek, görünür olmak cümle canın hakikatidir. Ama kendi dilimizle, özümüzle hakikatimizle olmak şartı ile. Alevilik dün de vardı, bugün de vardır, yarın da var olacaktır. Birilerinin bizi tanıyıp tanımaması hakikatimizi değiştirmez. Yol belli hakikat belli, Pir belli, cem belli, erkan ve normları belli bunun önüne kimse geçemez de. Rıza toplumun hakikat meydanları ortadadır. Bizim esas alacağımız temel norm bu meydanlar oldu bundan sonra da olmaya devam edecektir. Aslolan evrensel düzeyde Rıza toplumu perspektifidir, tarihsel gerçekliğimizdir, bu gerçeklikte ısrar etmemizdir. En zor durumda bile umutsuzluğa kapılmadan Nahak zihniyetin karşısında dik durmak ve Haq aşkı xızır gayreti ile çark ı pervaz halinde olmaktır. Rıza toplumunda ısrar, insanlıkta ısrardır.”

    Diren KESER/MERSİN

  • ‘Maraş Katliamı ile Alevilerin toplumsal varlığını dağıtmaya çalıştılar’

    ‘Maraş Katliamı ile Alevilerin toplumsal varlığını dağıtmaya çalıştılar’

    PİRHA- Maraş Katliamı’nın Kürt Alevilerinin toplumsal varlığını dağıtarak etkisiz hale getirme ve bu siyasetten hareketle diğer Alevi süreklerine, demokrasi mücadelesi verenlere göz dağı vermek amacıyla yapıldığını belirten DAD Genel Sekreteri Zeynel Kete, “Alevilerin sorunu sadece Alevilerin mücadelesi ile çözülmez. Aleviler, emek, barış, demokrasi, Hakk ve hakikat arayışında olan bütün mazlumlarla bir araya gelmelidir” dedi.

    Maraş Katliamı’nın üzerinden tam 42 yıl geçti ancak katliamın izleri hala dipdiri. 19-26 Aralık 1978’de yaşanan katliamda, sadece bir hafta içerisinde resmi verilere göre 111 kişi, resmi olmayan beyanlara göre ise 500’ün üzerine insan yaşamını yitirdi. Yüzlerce insan yaralandı. 210 ev, 70 iş yeri tahrip edildi.

    Yaşananlar üzerinden 42 yıl geçmesine rağmen etkin bir soruşturma ise yapılmadı.

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Sekreteri ve Adana Şube Eş Başkanı Zeynel Kete, Maraş Katliamı’nın 42. yıl dönümüne ilişkin PİRHA’nın sorularını yanıtladı.

    “ALEVİLER TARİH BOYUNCA ‘YAŞAMINA SON VERİLECEKLER’ LİSTESİNDEDİR”

    Diren Keser: Aleviler tarih boyunca katledildi, inancı yok sayıldı. Aleviler neden hedefteler?

    Zeynel Kete: Bir siyaset tarzı olarak Alevi katliamları imparatorluklar döneminden başlayarak günümüze kadar devam etmiştir. Kullanılan dil ve aktörler farklı olsa da, yöntem, amaçlanan hedef ve zihniyet hep aynıydı. Aleviler imparatorluklardan cumhuriyete kadar her dönemin ötekisidir. Cumhuriyetle beraber özellikle Kürt Alevileri ötekinin ötekisi durumundadır. Selçuklu ve Osmanlılar döneminde Rêya Hakk Alevî sürekleri için “din dışı, kâfir, mulhit, zındık” denilerek katledilmelerine fetva verilirken, günümüzde ise “ya din dışısın ya da dinselleşeceksin” denilerek ulus devlet anlayışının çerçevesini belirlediği Türk İslam anlayışı içine alınmaya çalışılıyor. Alevi sürekleri Osmanlı ve devamında gelişen İslami iktidarlar tarafında sürekli herhangi bir cezai müeyyideye uğramadan rahatlıkla ‘yaşamına son verilecekler’ listesine alınmıştır. Bunu katliama katılanların söylemlerinde ve savunmalarında net olarak görmekteyiz.

    “SORUNLARIN TEMELİNDE TEKÇİ ANLAYIŞ YATIYOR”

    -Cumhuriyet Aleviler cephesinden bir umut olarak görüldü.

    Zeynel Kete: Doğrudur. Cumhuriyetle beraber Aleviler nefes alacaklarına inandılar. Cumhuriyet ismi kulağa hoş geldi ve Osmanlı zulmünden kurtulmanın umudunu yaşatıyordu. Ama yeni Türkiye Cumhuriyeti, çok kültürlü bir coğrafyada kurulurken, tekçi ulus devlet anlayışının kodlarını esas alınca bugüne kadar devam eden sorunların da temelini oluşturmuş oldu. Osmanlılarda Araplar için kullanılan “kavmi necip” tanımlaması Cumhuriyetle beraber “Necip Türk Milleti” ne dönüştü ve ulus yaratma projesi bu çerçevede belirlendi. Dolayısıyla Türk etnisitesinin dışındaki farklı yapılar, sürekler, etnisiteler, klanlar, kabileler öteki oldular. 1924 Anayasası ile beraber bu anlayış hukuki bir zemine oturdu. Bu anayasaya göre makul vatandaş “Türk olan, Türkçe konuşan, Müslüman ve Hanifi” olması gerekirdi. Buna laiklikte eklenince; Laik, Sünni, Müslüman, Türk ve Hanifilik muteber vatandaşın kimliğini oluşturuyordu. Bu kimliğe sahip olanlar elit, üstün ve seçkindiler. Osmanlı’da Millet-i Hakime “Sünni İslamı” kapsarken, cumhuriyetle beraber ” Türk-İslam” kimliği şeklinde devam ettirildi. Eşitsizlik etnisite ve din üzerinden yeniden üretildi. Aslında günümüzde Alevilerin yaşadığı sorunların temelini bu bakış açısından aramak lazım.

    “KATLİAMLAR MİLLİ PROJENİN SONUCUDUR”

    -1924 Anayasası ile birlikte Şark Islahat Planı devreye konuyor. Şark Islahat Planı’nın Alevilere yansımasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Zeynel Kete: Cumhuriyetin ilk yıllarında devletin milli siyaset belgesi durumunda olan Şark Islahat Planı, Fırat’ın batısındaki Kürtler ve farklı etnik yapılarla beraber yaşayan Rêya Hakk Alevî Kürtlerin yerinden, yurdundan edilmesi, demografik yapının değiştirilmesi ve asimile edilmesine yönelik millî bir plandır. Bu plana İslamiyet’in farklı sürekleri de tabiydi. Rêya Hakk Alevî Kürtlerin yoğunluklu olarak yaşadıkları havzalardan biri Dersim Koçgiri (Fırat Havzası) iken, diğeri de Maraş merkezli (İç Toroslar) havzasıdır. Bu havzalar binlerce yıldır Rêya Hakk Alevî inancının kadim coğrafyasıdır. Bu coğrafyada Hakk ve hakikat arayışı hiç eksik olmamıştır. Zamanın ve mekânın bir ruhu, bir hafızası vardır. Bu coğrafyanın halkı, yaşananları, bu hafızayı canlı tutmuştur. Bu hatta güçlü bir Türkmen- Alevi, Bektaşi damar da mevcuttur. Pir Sultan’ın dile getirdiği “Bu yıl bu dağların karı erimez/ Eser bahtı sabah yel bozuk bozuk/Türkmen kalkıp yaylasına yürümez/Yıkılmış aşiret il bozuk bozuk ” söylemi bölgenin derin bir kaos yaşadığının, Türkmenlerin toplumsal yapısının bozulduğunun ifadesidir. Bu hatta Baba İshak, Baba İlyas, Hace Bektaş, Pir Sultan, Şahkulu, Kalender Çelebi, Baba Zünnun ve daha nice hakikat arayışçısının yaşadığı mekandır. Osmanlılar bu hatta yaşayan Alevileri “Tashih-i itikat” olarak yani ” inançsızlar, yanlış inananlar, inancı düzeltilecek olanlar” olarak tanımlamış, siyasetini de bunun üzerine inşa etmiştir. Bu hat Rêya Hakk Alevî inancının doğal akademisi gibidir. Kadim Rêya Hakk Alevi ocakları, Alevi filozofları, bilgeleri, ozanları, Hakk aşıkları, pir-talip ilişkisinin en güçlü olduğu, hakikat ve özgürlük arayışının sürekli devriye halinde olduğu bir hattır. Aryenik inanç geleneği günümüze devriye etmiştir. Şark Islahat Planı ile başlayan siyaset anlayışı,1938 Dersim Tertelesi ile devam etmiştir. Devamında 1967 Elbistan,1975 Malatya, 1978 Malatya, Maraş, Sivas’ta meydana gelen katliamlar bu milli projenin sonucudur. Maraş Katliamına da bu anlayışla değerlendirmek gerçekçi olur.

    “BEREKETLİ TOPRAKLARIN KÜRT ALEVİLERİN ELİNDE OLMASI ZAMANIN EGEMENLERİNİ ÜRKÜTTÜ”

    – Niye Maraş?
    Zeynel Kete: 1970’li yıllar Türkiye’de çoklu krizlerin derinlikli yaşandığı dönemlerdir. Doğal olarak bu kriz kendi içinde bir toplumsal muhalefeti de var edecekti. Sistem karşıtı güçler yaşamın birçok alanında ortak mücadele alanları oluşturmuştu. Aynı dönemlerde Maraş, Adıyaman, Sivas, Dersim hattında Rêya Hakk Alevî Kürtlerin resmi ideolojiye karşı, asimilasyona karşı kendi hakikatleri ile inançları ve tarihleri ile bütünleşme arayışına girmişlerdi. Bu hakikat arayışı öz değerlerini içselleştirme, kaybolan hakikatle bütünleşme, bu değerleri yok etmeye çalışan Nahak, otoriter zihniyete karşı kendi olma, irilenme, dirilenme, birlenme çabasıdır. Bu çaba her zaman zulümle karşılık bulmuştur. Bu çabanın karşılığı katliam, sürgün, göz yaşı, taciz, tecavüz olmuştur. Bölgedeki Aleviler emek, barış, demokrasi, insan hakları mücadelesinde örgütlü güç haline gelmişlerdi. Alevilerde bir farkındalık oluşmuştu, bir arayış içindeydiler. Bu arayış tarihsel değerlerine sahip olma arayışına götürmüştü. Özellikle 1970’lerde Maraş’ta Kürt Aleviler ekonomik olarak büyük bir üretici güç durumundaydılar, belirleyici olmuşlardı. Elbistan’da şeker pancarı, pamuk, büyük ve küçük baş hayvancılık, Pazarcık’ta çeltik ve şekerpancarı üretimi başta olmak üzere, Bağdat’a kadar devam eden bir ticaret yolu. Bu bereketli toprakların Kürt Alevilerin elinde olması zamanın egemenlerini, ürkütmüştü.

    “MARAŞ KATLİAMI KÜRT ALEVİLERİNİN TOPLUMSAL VARLIĞINI DAĞITMAK İÇİNDİ”

    Tüm bu nedenlerden kaynaklı Maraş Katliamı Rêya Hakk Alevî hattındaki Kürt Alevilerinin toplumsal varlığını dağıtma, parçalama, varlığını, birliğini etkisiz hale getirme bu siyasetten hareketle diğer Alevi süreklerine, emek, barış, demokrasi mücadelesi verenlere, sol, sosyalist kesime göz dağı vermek içindir. Bu bakımdan son derece profesyonel tertiplenmiş, plânlı, programlı, derinlikli bir alan araştırması, demografik araştırma inceleme yapılarak tertiplenmiştir. Hem alan araştırması, adres tespitleri hem de masa başı çalışma yapılmıştır. Kendini bilmez bir grup meczubun yanacağı iş değildir. İki saatte Kıbrıs’ a asker çıkarmakla övünen, kendine demokrat olan bir yönetimin, hükümet yetkililerinin, resmi çizginin dışına çıkan Kürt Alevilerine neler yapabileceğinin en somut örneğidir. Katliamda kurtulanların söylemlerinde bu gerçeklik net olarak kendisini göstermektedir.

    “ALEVİLER KENDİ TARİHLERİNİ YAZMALIDIR”

    -Aleviler bu katliamı ve diğer birçok katliamı tam olarak bilince çıkardıklarını düşünüyor musunuz?

    Zeynel Kete: Düşünmüyorum. Çünkü katliamları anmak, anlamaktır. Onların darına durmak, yaşananları bilince çıkarmaktır. Maraş Katliamı sadece Alevilerin sorunu olmamalı. ‘Aleviler katledildi bu sorun Alevlerindir’ mantığından kurtulmalı. Bu katliam tüm Alevi sürekleri başta olmak üzere, emek, barış, demokrasi mücadelesi veren bütün sol sosyalist kesimin de sorunudur. Aynı zamanda eşitsizliğin etnisite ve din üzerinden yeniden üretilmesini kabul etmeyen hakikatçi Müslümanların ve Türklerin de sorunu olmalıdır. Bir siyaset tarzı olarak Maraş Katliamı farklılık içinde birlik olarak, ikrar ve rızalıkla bir yaşamın olması gerektiğine inanan her kesimin sorunu olmalı. Alevilerin yaşanan katliamlar karşısında yediden yetmişine kadar kendilerini sorumlu hissetmeleri gerekiyor. Sadece yılda bir defa kurumsal olarak, izin alarak Maraş’a gidip anma etkinliği yapmak, yetmiyor. Her kesim, grup ya da dernek bulunduğu yerde Maraş’ı ve diğer katliamları tanımlarsa bu Nehak zihniyetin işini kolaylaştırır ve Aleviler nesne konumuna gelirler. Aleviler resmi tarih tezini aşan, kendi hakikatini esas alan bir hafızayla olayları açıklamalı. Alevi katliamları denince, sadece imparatorluk dönemleri akla gelmemeli. Bu hakikati saptırma anlayışı, aynı zamanda resmi tarih tezini aşamada durumudur. Bu bakış açısı Alevilerin kendi aralarında ruhsal ve bedensel olarak ikrarlaşmalarının önünde engeldir. Alevilerin kendi tarihlerini yazmaları lazım. Analarımızın söylemlerini hiçe sayamayız. Maraş Katliamı’nda özellikle kadınların söylemleri dikkate alınmalı. Eşine dönüp ” Beni sen öldür, bunlara verme” diyen bir kadının ne demek istediğini bilmek için derinlikli düşünmek lazım.

    “ALEVİLERİN MUTLAKA CUMHURİYET MODERNİTESİNİ SORGULAMALARI GEREKİYOR”

    Alevilerin günümüzde yaşadıkları sorunları, günümüzde olup bitenleri anlayabilmeleri, ve bunların bir daha yaşanmaması için mutlaka Cumhuriyet modernitesini, bu modernitenin zihinsel yapıyı oluşturan tekçi anlayışı ve bu anlayışın zihinlerinde bıraktığı etkileri sorgulamaları gerekiyor. Bunun için önce kendilerine yönelmeleri lazım. Özünü yoklamaları gerekiyor. Alevilerin öncelikli olarak kendilerine ait zamanın ve mekânın ruhuna, bu mekanlarda görünür olan kültürü, konuşulan dili, kendi kavram ve kuramlarının tarihsel izlerini bilmeleri gerekiyor. Bütün bunların olması için resmi ideolojinin izlerinden kurtularak, hakikatleri ile bütünleşmeli. Her Alevi can ocağı ile bütünleşmeli, el ele el hakka diyerek, yola ikrar vermelidir. Türk İslam anlayışını esas alan tarih tezinin dayandığı hakikati içermeyen kirlilikten kurtulmalı.

    “EN TEHLİKESİ ALEVİLERİN İLERİCİLİK ADINA, İNANÇLARINI GERİCİ GÖRMELERİ DURUMUDUR”

    -Katliamlar tarihte mi kaldı?
    Zeynel Kete: Günümüzde katliamlar devam ediyor. Bugün Maraş, Malatya, Adıyaman, Sivas, Dersim gibi Rêya Hakk Alevi coğrafyası uygulanan politikalardan dolayı köyden kente hızlı göç olgusu ile karşı karşıya kalmış, kutsal mekânlar barajlar altında bırakılmış, ekolojik felaketlere uğramış, pir-talip ilişkisi kesintiye uğramış durumdadır. En tehlikesi de Alevilerin bilimcilik adına, ilericilik adına, inançlarını gerici görmeleri durumudur.

    ALEVİLİĞİN BİR SORUNU YOK, ALEVİLERİN SORUNU VAR”

    -Bu sorunlar nasıl çözülür? Hangi yol ve yöntemlere ihtiyaç var?

    Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor. Alevilerin sorunu sadece Alevilerin mücadelesi ile çözülmez. Aleviler, emek, barış, demokrasi, Hakk ve hakikat arayışında olan bütün mazlumlarla bir araya gelmelidir. Alevilerin ‘Rıza Toplumu’ perspektifi bir muhalefet perspektifi değildir, Nahak zihniyete karşı bir alternatiftir. Aleviliğin bir sorunu yok, Alevilerin sorunu vardır. Bu sorunda kendi direnen inanç gerçekliğini ve direnen toplum gerçekliğini esas alarak, bütün rıza toplumu sürekleri ile cem olmalı, gönül belirlemelidir.

    Diren KESER/ADANA

     

  • DAD Adana Şubesi’nden HDP’ye destek ziyareti

    DAD Adana Şubesi’nden HDP’ye destek ziyareti

    PİRHA –Demokratik Aleviler Derneği Adana Şubesi HDP’ye yönelik gözaltı operasyonuna karşı dayanışma amacıyla HDP Adana İl Örgütü’ne destek ziyaretinde bulundu. Destek ziyaretinde son dönemde HDP’ye yönelik yapılan baskılar karşısında HDP’nin yanında olduklarını belirttiler.

    Demokratik Aleviler Derneği Adana Şubesi (DAD) Eş Başkanları Zeynel Kete, Sevgi Avcı ve yürütme kurulu üyeleri Halkların Demokratik Partisi Adana İl Örgütü’nü ziyaret etti.

    DAD Adana Şubesi, son dönemde HDP’ye yönelik yapılan baskıların karşısında olduklarını belirterek, her dönemin ötekileri olan Alevilere ve Kürtlere yönelik baskıların kabul edilmeyeceğinin altını çizdi.

    72 millete bir nazardan bakan inançları gereği mazlumların yanında olunması gerektiğine işaret eden yöneticiler, yaşanan bu kriz ve kaostan, ötekileştirilen dilden kurtulmanın tek yolunun, emek, barış, demokrasi ve insan hakları mücadelesi verenlerin bir arada olması gerekliliğini vurguladı.

    Kim olursa olsun, hangi inanç, kültür, mezhep ve dinde olursa olsun, birlikte ve herkesin birbirini kabul ederek yaşama imkanının çok olduğu belirtilen ziyarette, HDP Adana İl Eş Başkanları Gülseren Tural ve Mehmet Karakiş yapılan ziyaretten memnun kaldıklarını vurgulayarak, ancak bütün demokrasi güçleri ile el ele vererek zorlukların üstesinden gelinebileceğini belirttiler.

    ADANA/PİRHA

     

  • Pir Zeynel Kete: AKP eğitim müfredatıyla yeni bir toplum inşa etmek istemektedir-VİDEO

    Pir Zeynel Kete: AKP eğitim müfredatıyla yeni bir toplum inşa etmek istemektedir-VİDEO

    PİRHA – Pir Zeynel Kete, Milli Eğitim Bakanlığı’nın 11’inci sınıf öğrencilerine dağıttığı Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi kitabında 37 sayfalık üniteden oluşan tabut, cenaze mezarlık ve kefenlemeyle ilgili resimlere ilişkin, “İktidar kendi varlığını devam ettirebilmesi için yaşamımızda ilgili olan her olguyu kendi hizmetine sunuyor” diyerek tepki gösterdi.

    Haberin Videosu

    Milli Eğitim Bakanlığı’nın 11’inci sınıf öğrencilerine dağıttığı Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi kitabında 37 sayfalık üniteden tam 9 tabut ve cenaze mezarlıkla ve kefenlemeden oluşan fotoğraflara ilişkin Demokratik Alevi Dernekleri Genel Sekreteri Pir Zeynel Kete PİRHA’ya değerlendirmelerde bulundu.

    “AKP KENDİ EĞİTİM MÜFREDATIYLA YENİ BİR TOPLUM İNŞA ETMEK İSTEMEKTEDİR”

    “İktidar kendi varlığını devam ettirebilmesi için yaşamımızda ilgili olan her olguyu iktidarın hizmetine kendi hizmetine sunmaktadır” diyen Kete, AKP hükümetinin iktidara geldiği günden bugüne en fazla değişimim eğitim öğretimalanında yaptığına vurgu yaptı.

    AKP’nin müfredat programlarıyla yeni bir birey ve toplum inşa etmeye çalıştığını belirten Kete, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Çünkü müfredat programlarıyla beraber aynı zamanda yeniden birey inşa ediliyor, toplum inşa ediliyor. Kendi düşünceleri doğrultusunda bir davranış değişikliği oluyor, bunun içinde en donanımlı okullar imam hatip okullarına çevrildi ve toplumun talebi olmamasına rağmen iktidar kendi varlığını devam ettirebilmesi için yaşamımızla ilgili olan her olguyu iktidarın hizmetine kendi hizmetine sunmaktadır.

    “YENİ EĞİTİMLE BİREY İKTİDARIN HİZMETİNE SUNULMAK İSTENİYOR”

    Eğitime de böyle bakmaktadır. Buraya bakıldığında eğitim düalisttir. Bireyleri özgürleştirebileceği gibi çok rahatlıkla bireyi iktidarın ve erkin denetimine de sunabiliyor. Toplumsallıkta sorumluluk gerektiriyor, toplumsallık aynı zamanda bir sorumluluktur. Rıza toplumuyla beraber çocuk ana, kadın etrafında, doğa, toplum dengesi ve rızalık üzerinden özgür bir şekilde yaşıyordu, toplumsal kişilik ve rıza toplumun kişiliği bu yönüyle de aynı zamanda özgür bir kişiliktir ve eğitim yoluyla ana kadın tarafından bu yaratılıyordu.

    Devletleşmeyle, iktidarlaşmayla beraber rıza toplumu anadan çalındı, yok edildi.  Baskı ve denetim altına alındı ve bu rahipler eliyle tapınaklarda yakıldı. Bugünde günümüzün rahipleri ve din adamları tarafından ve dini esas alan kurumlar tarafından yapılıyor.”

    “AHLAKİ DEĞERLERDEN YOKSUN BİR DİN YARATILMAK İSTENİYOR”

    Burada asılında anlatmak istediğim dinin içindeki ahlaki olan bölümü değil, ahlaktan yoksun bırakılmış bir dinden bahsediyorum. Özellikle eğitim öğretim döneminin başlamasıyla beraber 9-10 özellikle 11 sınıflarda Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi kitabının programına baktığımızda 37 sayfadan oluşan bu kitabın ünitesinin birisi bir bütün olarak bir insanın ölümü, tabut, cenaze kefenlenmesi ve kabir azabına ayrılmıştır. Cenneti tanımlarken de gümüş kapılarının ve billur kadehlerin olduğu gibi bir tanımlama yapılıyor.

    Yunus Emre’nin de dile getirdiği gibi cennet, cennet dedikleri birkaç melek, birkaç huri isteyene ver, bana seni gerek seni derken burada kendi dönemindeki egemen din anlayışına karşı da çok radikal bir eleştiri vardı. Temelinde ahlakı esas alan ve özgürlük arayışını esas alan bakış açısıdır. Yine ölen insanım daha kabirdeyken azap çektiği söyleniyor. Münkir ne nekir tarafından sorgu sual edildiği söyleniyor. Bu biraz insanın hakikatinden de uzak bir şeydir.

    Halbuki Alevi inancında can bu dünyadayken kendi darını oluşturur hak meydanında, pir divanında, masum darında ölmeden önce olur ve böyle hakka yürür. Bütün bunlardan hareketle çok rahatlıkla şunu diyoruz ki; Türkiye toplumu homojen toplum değildir. Bu çerçevede mevcut müfredatta belirleyen, müfredata uymayan farklı sürekler vardır.”

    “BU MÜFREDAT TAMAMEN TEKÇİ BİR MÜFREDATTIR

    İktidarın okullarda Din Kültürü Ahlak Bilgisi müfredat programlarıyla kendisini hissettirdiğini kaydeden Pir Zeynel Kete, tekçi zihniyetin dini eğitiminin verildiğini, itaat ve teslimiyet esas alınarak topluma karşı bireyler yetiştirildiğinin altını çizdi.

    Kete, “Farklı etnik yapıların dili, kültürü, inancı unutturulur iktidar en açık bir şekilde hissettirilir. Yani  tekçi zihniyetin dışındaki bütün unsurlar eğitim müfredat programı yoluyla hissettirilir, bu eğitim müfredat programında özgürleştirme yoktur, biz bu eğitim müfredatının tekçi bir müfredat programı olduğuna inanıyoruz, iktidarcı bir müfredat programı olduğuna inanıyoruz” diye konuştu.

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

  • Pir Kete: Koronavirüsün etkisi ile küresel düzeyde bir kuşatılmışlıkla karşı karşıya kaldık-VİDEO

    Pir Kete: Koronavirüsün etkisi ile küresel düzeyde bir kuşatılmışlıkla karşı karşıya kaldık-VİDEO

    PİRHA-Pir Zeynel Kete, koronavirüs salgını sürecine ilişkin, küresel ve toplumsal düzeyde bir kuşatılmışlıkla karşı karşıya kalındığına ve korku yaratmaya çalıştığına dikkat çekerek, “Biz de buna inat bu dönemde duyu organlarımızı daha fazla canlandırdık. Neremize vuruyorlarsa oramızı canlandırmaya çalıştık” dedi.

    Haberin videosu

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Sekreteri ve Şeyh Çoban Ocağı evladı Pir Zeynel Kete, koronavirüs salgını sürecinde yaşamına dair PİRHA’ya açıklamalarda bulundu.

    Kete, küresel ve toplumsal düzeyde bir kuşatılmışlıkla karşı karşıya kalındığını ve kapitalist uygarlık sisteminin kendini yeniden biçimlendirmeye çalıştığını belirterek, şunları ifade etti:

    “Böylesi bir süreç ve korona ile beraber bir korku iklimi yaratıldı. Gerçekten bu korkuyla beraber toplum ve doğa denetlemeye, kontrole gözetim altına alınmaya çalışıldı. Bir bütün toplumu acaba evimize hastalık getirebilir miyiz, iş yerinden eve hastalık taşıyabilir miyim, iş yerinde işinden atılabilir miyim, hakka yürüdüğümüzde cenazemi kendi memleketime, topraklarıma götürebilir miyim, hastalığa bir çare, bir aşı bulunabilirse ben bu aşıya ulaşabilir miyim en önemlisi de mevcut şartlarda ne kadar yaşayabilirim korkusu sardı. Hatta ve hatta izolasyon oldu ve o kadar ileri gidildi ki kendilerine bilim otoritesi diyenler hanenin içerisinde bile, her can bir odada kalsın demeye başladı . Böylesi bir korku atmosferi içerisinde toplum dizayn edilmeye çalışıldı. Duyu organlarımıza çok üst düzeyde vurulmaya çalışıldı.”

    “BU SÜREÇTE BİR İLİŞKİ AĞI OLUŞTURDUK”

    “Biz de buna inat bu dönemde duyu organlarımızı daha fazla canlandırdık. Neremize vuruyorlarsa oramızı canlandırmaya çalıştık” diyen Kete, sözlerine şöyle devam etti:

    “Ne yaptılar önce ellerimize önce dokunmayın dediler. Halbuki uygarlığın gelişmesinde el ile beyin arasında o kadar çok güçlü bir ilişki vardır. Tat almamıza müdahale ettiler, birbirimize yaklaşmamıza müdahale ettiler. Neremize vurdularsa biz bu yönümüzü daha fazla büyütmemiz gerektiğini düşündüm ve organlarımı daha fazla amacına uygun hale getirmek için uğraştım.

    Ne yaptım? Uzun süredir toplanmış, yazmış olduğum notlarımı bir araya getirememiştim, Bundan dolayı da arşivimi gözden geçirdim, düzenledim, topladım. Daha fazla yoğunlaştım, yani organlarımı işin nesnesi değil öznesi haline getirmeye çalıştım. Bol bol derinlikli okudum. Gazetelere, dergilere makaleler gönderdim. Televizyon programları yaptım. Özellikle tarih, felsefe, edebiyat sanat ve inançla ilgili çeşitli sosyal medya gruplarından oluşturulan gruplarla duyular üzerine tartışmalarımız ve yoğunlaşmalarımız oldu. Kütüphanemi düzenledim. Yine zaman bulmaktan kaynaklı olarak hane halkıyla daha çok dar, didar oldum. Birbirimizin eksiğini gördük, birbirimize daha fazla nasıl katkı sunabiliriz konusunda düşündük, bu konu ile ilgili de gerçekten zamanı doya doya yaşadık diyebilirim.”

    Taliplerine de ulaşmaya çalıştığını söyleyen Kete, “Telefonla aradık bu kriz döneminde bu küresel kaos döneminde gerçekten de birbirimizin nefesini, bu enerjiyi sanal alemde de olsa hissetmemiz gerektiğine inandım. Yani bu dönemlerde bir ses, bir ilişki ağı, bir enerji hattı oluşturduk” dedi.

    CEBRAİL ARSLAN/ANKARA

  • Pir Kete: Endüstriyalizm ve Rıza toplumu yapısal olarak birbirleriyle ikrarlaşamazlar

    Pir Kete: Endüstriyalizm ve Rıza toplumu yapısal olarak birbirleriyle ikrarlaşamazlar

    PİRHA- Şıx Çoban Ocağı evlatlarından Pir Zeynel Kete, koronavirüs salgını ve geldiği noktayı değerlendirdi. Kete, oluşturulan bilimin kapitalist sisteme hizmet eder duruma geldiğini belirterek, “Rızalaşmayan doğayı nesne haline getiren, özne nesne ayrımını en üst düzeyde gerçekleştiren bir zihniyetle endüstriyalizme her türlü hizmeti sundu. Bunun sonucunda endüstriyalizm ve Rıza toplumu yapısal olarak birbirleriyle ikrarlaşamazlar” dedi. 

    Koronavirüs salgını etkisini tüm dünyada sürdürmeye devam ediyor. Ülkeler ise salgına karşı çeşitli yöntemler geliştirerek en az hasarla kurtulmaya çalışıyor.

    Konuya dair Şıx Çoban Ocağı evlatlarından Pir Zeynel Kete, sorularımızı yanıtladı.

     DİREN KESER: Dünya koronavirüs salgınıyla mücadele ediyor. Hemen hemen etkilenmeyen ülke kalmadı. Aynı zamanda virüse karşı bilim insanları çalışmalar da yürütüyor. Siz bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

    ZEYNEL KETE: Günümüzde bilim ve modernizm liberalizmin denetiminde, iktidar koltuğunda, nemrudi zihniyetlerin saltanatı için iktidarlaşarak yola devam ediyor. Mevcut rızasız toplum kendi çıkarı ve geleceği için, iktidarlarının devamı için, var olan saltanatlarını devam ettirmek için büyük bir hırsla, aymazlıkla, ahlaksızca bilimi iktidar aracı haline getirdiler. Böyle olunca da iktidarları temsil edenlerin iki dudağı arasında ki söylenecek söze göre rota belirleyen “bilim adamlarının” Sümer zigguratlarındaki rahiplerden, din ve inançtaki ahlak paydasını yok eden “din adamlarından” Hitler Almanya’sında kamplarda insanı öldüren “bilim adamlarından” bir farklı kalmamıştır. Bilim, insan, toplum, doğa dengesinde uzaklaşınca, ar damarı çatlayan “bilim adamları” tarafından iktidarın hizmetine sunulunca çok tehlikeli bir hale geldi. İlaç firmalarının dünya ölçeğindeki çalışmaları ve tekelleşmeleri, sağlığı endüstri haline getirmeleri buna iyi ve güncel bir örnektir. Endüstriyalizmin hizmetinde, küresel düzeyde 4-5 ilaç firmasının tekelinde araştırma ve incelemeler yapar duruma gelmiştir. Bu ilaç firmaları, uluslararası sağlık örgütü onaylamadan, bütçe ayırmadan insanlığın faydasına olabilecek hiçbir bilimsel çalışma görünür olmaz. Küba’da başta kanser hastalıkları olmak üzere birçok alandaki bilimsel çalışmaların sermayenin denetiminden çıkarılıp halkların hizmetine sunulması talebinin kabul edilmemesi bunun bariz bir örneğidir.

    Bunu biraz daha açar mısınız?

    Bilimsel gelişmelerin, devletlerin denetiminde birer yok edici silah haline getirilip, doğa ve toplum nasıl katliama uğratıldığının örnekleri ile doludur. Bir kaç örnekle bunu anlatmakta fayda vardır. 2. Dünya Savaşı’nda dünyada yeniden inşa çalışmaları başlanırken, insanlık, bilim iktidarının yaratmış olduğu bir iki sonuçla karşılaştı. Hitler Almanya’sında Holokost ve Japonya’da Hiroşima/Nagazaki şehirlerinin bombalanması. Almanya’daki soykırım; askerileşmiş devlet gücünün yeni sermayeler elde etmek ve piyasayı ele geçirmek adına, endüstriyel rekabet adına neler yapabileceğinin göstergesi oldu. Gaz odalarında, Alman ulusunun dışındaki bütün farklı toplumlar öldürüldü adeta küle döndüler. Esir aldıkları insanlar üzerinde devlet denetiminde olan ve iktidara hizmet eden sözde bilim adına deneyler yapıldı, laboratuvarlar kuruldu, birçok insan rızasız bir şekilde denek olarak kullandırıldı üzerlerinde deneyler yapıldı. Alman ulus devleti için Hitler’in birçok bilim insanı çalışmalar yürüttü. Bu yaşanmışlık insanlık adına, bilim ahlakı adına yüz karası bir durumdu. Nagazaki ve Hiroşima, emir ve komutanın tek elden toplandığı, askeri mantığın egemen olduğu ve böyle bir devletin himayesindeki “bilim adamlarının” bilim adına neler yapabileceğinin gücünü göstermiştir. Hiroşima ve Nagazaki’de yaşanan katliamları gören Einstein “bunu yapacaklarını bilseydim ayakkabıcı olurdum daha iyi” demek zorunda kalmıştır. Bu bakımdan bilimciliğin, endüstriyalizmin, sermayeye, militarizme, küresel kapitalizme hizmet etmek için, insan, doğa ve topluma karşı yaşatmış olduğu katliam net olarak görülmektedir. Koronavirüse aşı bulma çalışmaları bilimciliğin doğa ve topluma yaptığı katliamları gizleyemeyecektir.

    “OLUŞTURULAN BİLİM KAPİTALİST SİSTEME HİZMET EDER DURUMDADIR”

    Yüzlerce yılın birikimi olan ve değişen insan-doğa ilişkisinin geldiği nokta açısından koronavirüs salgını aslında bir sonuç. Sizce nedenler yeterince ortaya konuyor mu ve bu nedenler nedir?

    İnsan, toplum ve doğa kendisi dışında işleyen kanunların tahakkümü altında kalmaktadır. İnşa edilen bilgi rejimi, oluşturulan bilim kapitalist sisteme hizmet eder durumdadır. Birey, toplum ve doğanın ikrarlık üzerine kurulu olan toplumsallığı esas alan işleyiş kanunları yerine; bireyci, bencil, egoist, ekonomik alanda toplumsallığı merkez alan paylaşımcılık yerine azami karı mantığı, halkların bir arada farklılık içinde birlikteliği ilke edinen anlayışın yerine ulus-devlet zihniyetleri yer almıştır. Günümüzde yaşadığımız birçok temel sorunların temelinde ulus-devlet anlayışlarının bilgi rejimi neden olmaktadır. Koronavirüs sürecinde bilim adına konuşan otoriteler, “bilim kurulu üyeleri” nedenler üzerinden değil daha çok sonuçlar üzerinde ahkam kesmekteler. Hatta o kadar ileri gidenleri vardır ki yaşanan bu sürecin son derece doğal bir durum olduğunu, koronavirüsün insanları öldürmesinin doğasından kaynaklı olduğunu, bu özelliğin Allah tarafından kendisine verildiğini, nüfusun gittikçe arttığını, Allah’ın emri ile nüfus azaltmaya gittiğini söyleyenler bile vardır. Bizler Rıza toplumunun insanları olarak diyoruz ki; “Ahlaksız bir profesörün Rıza şehrinde yeri yoktur.”

    “ENDÜSTRİYALİZM VE RIZA TOPLUMU YAPISAL OLARAK BİRBİRLERİYLE İKRARLAŞAMAZLAR”

    Son yüzyılda bilim alanında farklı dallarda; kimya fizik, tıp, nükleer fizik, antropoloji, sosyal psikoloji, kamu yönetimi, siyaset bilimi, telekomünikasyon, sibernetik, birçok mühendislik alanı, endüstri psikolojisi, iletişim teknolojileri, iktidarların denetiminde barışı, insanca yaşamayı, birey toplum doğa dengesinin gözetilmesine yönelik değil de daha çok savaşlara hizmet eder duruma gelmiştir. İktidarın denetiminde cümle canla Rızalaşmayan doğayı nesne haline getiren, özne nesne ayrımını en üst düzeyde gerçekleştiren bir zihniyetle endüstriyalizme her türlü hizmeti sundu. Bunun sonucunda endüstriyalizm ve Rıza toplumu yapısal olarak birbirleriyle ikrarlaşamazlar. Endüstriyalizm, Rıza toplumuna ait bütün değerleri insanlığın binlerce yıldır yaratmış olduğu demokrasi kültürüne doğaya el koymuş taciz ve tecavüzde bulunmuştur. Bundan dolayı endüstriyalizm, birey toplum ve doğa ikrarlığına karşı, Rıza toplumuna karşı bir sapmadır. Cümle canın üzerinde yaşadığı, varlığını, birliğini, dirliğini devam ettirdiği kutsal olan yaşam alanlarını “mekansız” hale getirmiştir. Hastalık diye tanımlanan birçok olgu aslında doğa dengesinin bozulmasından kaynaklı bir sürecin sonucudur. Milyonlarca yıldır doğanın ve cümle canın ikrarlı birliği ancak ve ancak mekan üzerinde hayat bulur.

    “KORONAVİRÜSÜ GÖRMEK İSTEMESEK DE GÖRÜNTÜLERİ ETKİLERİ KENDİSİNİ SÜREKLİ CANLI TUTUYOR”

    Bugün koronavirüs salgınında da görüldüğü üzere küresel kapitalist güçler insanlığı bir uçurumun kenarına getirdi. Buradan çıkış mümkün mü, mümkünse nasıl?

    İnsanlık adına çoklu kayıpların ve kazanımların en üst düzeyde yaşanacağı bir dönemdeyiz. Yaşamımızın her tarafı endüstriyalizmin denetimi altındadır. Tabiri caizse endüstriyalizmin girmediği bir yer yoktur. Endüstriyalizm büyüdükçe insanlığa ait değerler gittikçe küçülür duruma geldi. Aynı zamanda koronavirüsü var oluşu ile etkileri ile insanların duygularında hislerinde beyninde yarattığı görüntüler son derece önemlidir. Biz koronavirüsü görmek istemesek de görüntüleri etkileri kendisini sürekli canlı tutuyor. Bizler onun görünürlüğünü sadece elektron mikroskopta olduğunu düşünebiliriz. Virüsün insan zihnindeki kaplama alanı, etkileri mikroskoptaki görünür etkisinden daha fazladır. Gözle görünmese de, insan zihnindeki etkisi hacmi büyük olan bütün görünürler den daha fazla iz bırakmıştır. Bir atom bombasının bir füzenin bir tankın görünürlüğünden daha fazla kendisini hissettirmiştir. Koronavirüsü bütün cümle can gibi bugüne kadar yaşadığı mekanla ikrarlı haldeydi. Koronavirüsün bir ekolojisi vardır; doğduğu, yaşamını devam ettirdiği, beslendiği, çoğaldığı cümle canla ilişkilendiği bir mekana sahiptir. Binlerce virüs varoluşlarından beri evrenle ilişkilenmiş, dönem dönem dış müdahalelerden dolayı yaşam çemberleri bozulunca kendilerini geleceğe taşıma adına sürekli yenilenmiş ve mutasyona uğramışlardır. Doğa ile uyumlu haldeyken ne oldu da bu denge bozuldu? Asla Rıza veremeyeceğimiz, milyonlarca insanın ölümüne sebep olabilecek bu süreç hangi nedenlerin sonucuydu? Binlerce yıldır suda akışkan, taşta uyur havada uçucu haldeyken, bugün niye küresel düzeyde öldürücü bir silah haline geldi? İnsanlık için kötü sonuçlara yol açmasının nedeni neydi? Rıza toplumu süreklerinin doğa ile yar olma ilişkisi mi yoksa kapitalist uygarlık sisteminin kar hırsımı bunda etkili oldu? Küresel kapitalist güçler yaşanan bu sonuçlar üzerinde kendilerini yeniden nasıl inşa edecekler? Yaşanan sonuçlardan hareketle elde edilen veriler üzerinden birey toplum doğa yeni bir inşa ile karşı karşıya mıdır? Üçüncü Dünya Savaşı’nın farklı araçlarla, silahlarla devam ettirilmesi midir?

    Biliyoruz ki evrende mutlak iyi mutlak kötü yoktur. Cümle can kendi gayreti ile birbirini tamamlar. Her canın varlığı bir başka canın varlığı ile mevcuttur, cümle can birbirleri ile holistik ve simbiyotik ilişki içindedir. Bütün cümle can, kainat, evren her zerrenin birbiri ile ikrarlaşması, etkileşimi ile oluşmuş, iç içe geçmiş muazzam bir birlik halindedir. Hızır’ı çarkta iyi kötü, dost düşman algısı yoktur. Hızır aklı cümle canın saf ruhudur. Hızır’ı çarkta düzgün doğrusal, başlangıcı ve sonu belli olan bir varoluş yasası yoktur; varoluş çarkı daireseldir. El ele El Hakka hakikati sadece insanlar için değil cümle can için geçerlidir. Doğanın işleyiş kanunları böyle iken, neden bazı canlılar insanlığın geleceği için tehlikeli duruma geldiler? Bildiğimiz gibi bütün öldürücü silahlar bir gücün denetiminde yağda müdahalesi ile öldürücü özelliklerini görünür kılarlar. El tetiğe gitmedikten sonra kurşun namludan çıkmaz.

    “BÜTÜN DÜNYA İLK DEFA ORTAK BİR KABUS GÖRÜYOR”

    Koronavirüs öldürücü biyolojik bir silah haline mi getirildi? Ya da bir laboratuvarda üretilmese bile, sonuçlarından hareketle dünya yeniden mi dizayn ediliyor?

    Düşünsenize bu kadar teknoloji, uzayın derinliklerine gönderilen robotlar, Çar anasırı (hava, su, toprak ve ateş) denetim altına almaya çalışan sömürgeci güçler, milyon dolarlık laboratuvarlar, füzeler, tanklar, toplar, istihbarat çalışmaları, akıllı robotlar, yapay zeka, dünya mezarı olan saraylar, krallar, kraliçeler, okyanusların ortasındaki adalarda ya da yeraltı sığınaklarında kendini tecride tabii tutanlar, dünyanın rantını ele geçiren para babaları ve dünyayı yöneten aileler, dünyanın efendileri, birer Tanrı Kral haline gelen “bilim adamları” hepsi ama hepsi, 100 nanometre büyüklüğündeki bir virüsün gücü karşısında adeta mecalsiz, çaresiz kaldılar, sistemleri çöktü. Bütün dünya ilk defa ortak bir kabus görüyor. Doğanın işleyiş kanunları hiçe sayılarak, sırf kar için, arsız, hırsız, nursuz olan, küresel kapitalist güçlerin doğaya, topluma müdahalesi, toplumsal mühendislik projeleri, endüstriyalizmin bütün faaliyetleri hem müdahale edene hem de müdahale edilene kaos yaratmıştır. Tarih bunun örnekleri ile doludur. 1347- 1352 yılları arasında özellikle Avrupa’da etkili olan veba salgınında nüfusun üçte biri yok oldu. 1492 yılında beyaz adamın (İspanyollar) tarafından işgal edilen Amerika sömürgeleştirilirken, yerli halklara dünyanın en büyük soykırımları yaşatıldı. Bu soykırım sürecinde Amerikalılar çiçek, kızamık, grip, tifüs gibi hastalıkları bilmez vücut ekolojileri bu hastalıkları tanımazdı. İspanyollara karşı öz savunmalarını oluşturma aşamalarında ölenlerin sayısından fazla, Avrupalıların taşıdıkları bu hastalıklardan öldüler.

    Küresel kapitalist güçler, bütün doğaya, insana, topluma hükmeder bir duruma gelmiş ve insanlığın binlerce yıldır gayret ederek, biriktirerek getirdiği toplumsal değerlere, demokratik kültüre, savaş açarak etkisiz hale getirmeyi kendi varlık gerekçesi kabul etmiştir. Kendi varlığı ve geleceği için yapamayacağı çılgınlık yoktur. Bu Nahak zihniyetten dolayı hemen hemen her gün binlerce masum-i pak olan çocukların kanları toprağa düşmekte, mürşidi Kamilullah olan analarımızın havarları gökkubbeye ulaşmakta, doğaya her türlü taciz ve tecavüz reva görülmekte, Hakkın görünür olduğu mekanlara rızasız girilmektedir. Yaşanan kaos ve ileride etkileri birçok alanda yoğun bir şekilde hissedilecek bu sürece, 3. Dünya Savaşı’na karşı Alevilerin cümle cana yönelik söyleyecek sözü olmalı. Zamanın ve mekanın ruhuna uygun hak kelamını dile getirmeli meydan kurmalıdır. Alevi dünyası koruna günlerinde adeta sessizliğini yaşıyor.

    “ALEVİLER KÜRESEL RIZA TOPLUMU PERSPEKTİFİNİN İLKELERİNİ ANLATMALILAR”

    Alevi inancının ütopyası da diyebileceğimiz “Rıza toplumu” anlayışı var. Siz Alevi dünyasının sessizliğinden bahsettiniz. Alevi dünyası kendi hakikatini görünür kılmadılarsa, bunun nedenlerinin farkında mıdırlar ve bu süreçte Rıza toplumunun düşünsel ve ruhsal paradigması ve dili ne olmalıdır?

    Parçalı duran, zaman ve mekan ile bütünleşmede sorun yaşayan Alevilerin Rıza toplumu paradigması çerçevesinde; insan, toplum ve doğa ikrarlaşması ile sağlıklı insan, sağlıklı toplum, sağlıklı doğa arasındaki ilişkiye verecekleri cevap sadece kendilerini bağlamayacak bütün cümle cana, Rıza toplumu süreklerine yol gösterecektir. Nahak zihniyet binlerce yıldır insan toplum doğaya hükmetmiş, insanlık bir uçurumun kenarına getirilmiş durumdadır. Çoklu kazanım ve kayıpların yoğunca yaşandığı dönemlerdeyiz. Küresel düzeydeki felaketler, doğanın yok edilmesi, soluduğumuz havanın, içtiğimiz suyun, üzerinde yaşadığımız topraklarımızın kirletildi, enerji kaynaklarımızın bir bir tekelleştirildiği, yaşamla ilgili söz karar ve yetkinin toplumsallaşmadığı, varlığımızın birliğimizi dirliğimizin zulme uğradığı bir dönemde küresel düzeyde cümle cana yönelik söyleyecek sözü olmalı. Alevilerin istemleri, talepleri ve beklentileri günü kurtarmaya yönelik olmamalı. Bütün dünyanın, Rıza toplumu süreklerinin kapitalist merkezlerden almış olduğu kararlar doğrultusunda; insan, toplum, doğa yok oluş sınırına getirilirken, hakikat ve özgürlük arayışına ait ne varsa yok edilirken, Aleviler küresel Rıza toplumu perspektifinin ilkelerini bir bir anlatmalılar. Bilimcilik, endüstriyalizm, dincilik ve eril zihniyet Frankenstein’ler yaratmaya devam ediyor. Zaman Hızır çarkını görünür kılma zamanıdır. Hakyol Rıza toplulukları bu sorumluluğu omuzlarımıza yüklemiştir. Rıza toplumu hakikati bütün dertlere dermandır.

    Diren KESER/ADANA

  • ‘Hak ve hakikat mücadelesine karşı 3. Dünya Savaşı’nın biyolojik alandaki silahın ismidir Coronavirüs’

    ‘Hak ve hakikat mücadelesine karşı 3. Dünya Savaşı’nın biyolojik alandaki silahın ismidir Coronavirüs’

    PİRHA- Pir Zeynel Kete, Koronavirüs hakkında kaleme aldığı yazısında Rızasız toplum olarak tanımladığı kapitalist modernist zihniyetin, salgını ortaya çıkardığını ve bununla da toplumları rızaları dışında bir yaşama mahkum ettiğine dikkat çekti. Kete, Rıza toplumunun kriz yaratmadığını belirtip “Cümle can vardan doğuşunu gerçekleştirdiği andan itibaren birbirleri ile ikrar ve rızalık ilişkisi içerisinde bugüne kadar gelmediler mi? Doğanın, evrenin bir aklı yok muydu? Evren her zaman barış ve özgürlük üzerine çark-ı pervaz hâlinde değil miydi? Kâinatta herkese yetecek kadar hava, su, güneş, toprak varken; Çar Anasır ile vücut bulan yaşam Heq aşkı ve Xızır gayreti herkese yaşama hakkı tanırken, ne oldu da doğum yasası ile doyum yasası arasındaki ikrarlık ve rızalık ilişkisi bozuldu?” diye sordu.

    Alevinet.com internet sitesindeki köşesinde tüm dünyayı etkisi altına alan ve binlerce insanın yaşamını yitirmesine yol açan koronavirüs ile ilgili yazı kaleme alan Şeyh Çoban Ocağı evladı Pir Zeynel Kete,  “Rızasız toplum, halkı korkutarak, tedirgin ederek kendi varlığını, ebet ve ezel olduğunu hissettirerek, itaatkar bir toplum yaratmanın imkanlarını en kaotik ortamlarda bile var ediyor” tespitinde bulunarak, “Bunun için de bütün toplumsal alanlarda sürekli kriz ve kaoslar yaratarak, yeniden yapılandırmaya giderek ömrünü uzatıyor” dedi.

    “NEHAK ZİHNİYET SALGINI AVANTAJA ÇEVİRMEYE ÇALIŞIYOR”

    Kriz, kaos, olağanüstü hal, seferberlik durumlarında yurttaşların tercih hakkı elinden alındığını ve Nahak zihniyet sahiplerinin de koronavirüsünü bir avantaja çevirmeye çalıştığını vurgulayan Kete, yazısına şöyle devam etti;

    “Bundan hareketle, toplumsal, ekonomik, sosyal yaşamı yeniden biçimlendiren, birey, toplum ve doğa dengesinin ikrarlı ilişkisinden ziyade, birçok zor ve ideolojik yaptırımlarla toplumsal ilişkiler yeniden tanımlanarak, tek güç olduğunu, onsuz olunmayacağı algısı inşa ediliyor. Coronavirüsünün yaygın olduğu bütün ülkelerde birey, toplum, doğa dengesinin yerle bir edildiği, zengin fakir ayrımının güçlü bir şekilde görünür olduğu, parası olanın steril alanlara rahatlıkla ulaştığı, hatta çok zengin ailelerin özel hekimleri ile yeraltında inşa ettikleri evlere yerleştikleri, mağazalarda yağma kültürünün televizyonlarda canlı verildiği, komşu hakkının unutulduğu, dinlerde ve inançlardaki toplumsal dayanışma çağrıların çoğu zaman rafa kaldırıldığı, “biz” duygusunun yerini “ben” duygusunun egemen olduğu, bilgi kirliliğinin hat safhaya geldiği, ahlaki erdemlerin ayaklar altına alındığı, paranın en büyük güç olduğunun gösterildiği, bilim kurulu üyelerinin önerilerinin hayat kurtaracağı, bireyin ve düşüncelerinin hiçleştirildiği, her hanenin yarı kapalı cezaevi hâline getirildiği, hareket etmeyen, sürekli tüketen ve geleceği ile ilgili bir günlük öngörüsü bile olmayan bireyler haline getirildiği bir durumla karşı karşıyayız.”

    Kete, yazısında Rıza toplumunun süreklerinin cümle canla ikrarlı ve rızalık ilişkisi içerisinde olduğunu, bundan kaynaklı da kriz yaratmayacağını vurgulayarak, “Nahak zihniyetin insanlık için bir felâket olduğu, bütün kötülüklerin sebebi olduğu rıza toplumu sürekleri tarafından biliniyor ve bunun için Hakikat ve özgürlük mücadelesi veriyor. Bu hak ve hakikat mücadelesine karşı 3. Dünya Savaşı’nın biyolojik alandaki silahın ismidir Coronavirüsü” dedi.

    “HEQ AŞKI VE XIZIR GAYRETİ HERKESE YAŞAMA HAKKI TANIRKEN, NE OLDU DA İKRARLIK VE RIZALIK İLİŞKİSİ BOZULDU?”

    “Savaşlarda, yetersiz beslenmede, kuraklıkta, çalışma koşullarında, bulaşıcı hastalıklardan, bilimsel ve ulaşılabilir sağlık hizmeti alamamaktan her gün yüz binlerce insan ölürken, yüzlerce virüs çeşidi varken, öldürme oranı yüzde 2-3 olan Coronavirüsü bir anda dünyada tanınır duruma gelmesi hayli düşündürücüdür” diyen Kete, şu sorularla yazısını tamamlıyor:

    “Binlerce yıldır doğum yasası ile doyum yasası arasında bir rızalık ilişkisi varken, doğmanın ve doymanın bir hak yasası olduğu bilinirken, bu zincir ikrarlık üzerinde sorunsuz varlığını devam ettirirken, her canlının doğduğu mekânda doyuma ulaşırken ne oldu da bu hakikat ters yüz edildi?

    Neden doğum kapısı olan Hak kapısında vücut bulan canlılar tehlikeli olmaya başlandı?

    Helikopterlerle öldürülür duruma gelindi? Ne oldu da hayvanları öldürmek için avcılar ihalelere katılır duruma geldi? Niye bunlara izin verildi? Bir çok canlının soyu tükenir duruma geldi? Cümle Can vardan doğuşunu gerçekleştirdiği andan itibaren birbirleri ile ikrar ve rızalık ilişkisi içerisinde bugüne kadar gelmediler mi?

    Doğanın, evrenin bir aklı yok muydu? Evren her zaman barış ve özgürlük üzerine çark ı pervaz hâlinde değil miydi? Kâinatta herkese yetecek kadar hava, su, güneş, toprak varken; Çar Anasır ile vücut bulan yaşam Heq aşkı ve Xızır gayreti herkese yaşama hakkı tanırken, ne oldu da doğum yasası ile doyum yasası arasındaki ikrarlık ve rızalık ilişkisi bozuldu?”

    Yazının tamamı; https://alevinet.com/2020/03/18/korona-virusu-ve-toplumsal-kusatma-1/

    PİRHA/ADANA

  • Dersim’de Xızır cemi bağlandı ve lokmalar paylaştırıldı -VİDEO

    Dersim’de Xızır cemi bağlandı ve lokmalar paylaştırıldı -VİDEO

    PİRHA – Dersim’de bulunan Demokratik Alevi Dernekleri Genel Merkezi’nde Xızır Cemi bağlandı, Xızır lokmaları paylaştırıldı.

    Haberin videosu

    Demokratik Alevi Dernekleri Genel Merkezi’nde Pir Baki Aydın’ın verdiği gülbeng ile Xızır oruçları açıldı.

    Kadınlar, Xızır ayında yapılan qavut lokmaları ve niyazlarını getirerek pirlerden lokma gülbengi aldılar.

    Şıx Çoban Ocağı’ndan Pir Zeynel Kete, Celal Abbas Ocağı’ndan Pir Zeynel Batar, Baba Mansur Ocağı’ndan Baki Aydın ve Ana Fidan Demir’in yürüttüğü cemde, Xızır muhabbeti gerçekleşti, semahlar dönüldü.

    “XIZIR EVRENİN DİLİDİR, EVREN DİLİ KADINA AİTTİR”

    Pir Zeynel Kete, Xızır muhabbetinde “Yolun başı anadır. Xızır’ın bütün özellikleri rıza toplumundaki bütün kadının özellikleridir. Ben inanıyorum ki Xızır’a sonradan sakal takılıp ata bindirilmiştir. Evrenin dili kadına aittir. Xızır, evrenin dilidir. Xızır, kainatı var eden kudret demektir. Xızır’ın aklında iktidar yoktur. İktidar güzelliklerle anılır, anlatılır.

    Pir Zeynel Batar‘ın Kırmancki deyişleriyle semahlar dönülen cemden sonra qavut lokmaları ve niyazlar paylaştırıldı.

    “YOLUMUZU KAYBEDERSEK HİÇBİR ŞEYİMİZ KALMAZ”

    Xızır Cemine ilişkin konuşma yapan Demokratik Alevi Dernekleri Eş Genel Başkanı Musa Kulu, “Biz canları meyman ettik, meyman Ali’dir, hepiniz bizim için Ali’siniz. Biz inancımızın, dilimizin, kültürümüzün bitmemesi için bir çaba içindeyiz. İstiyoruz ki evrenin yaradılışından bu yana devam eden inancımız bitmesin. Yolumuz, kültürümüz, hakikatimiz devam etsin. Biz yolumuzu kaybedersek geriye hiçbir şey kalmaz. Biz inancımızı, kültürümüzü yaşatmazsak yok olup gider” diyerek topluma çağrıda bulundu.

    PİRHA/DERSİM

  • ‘Alevi inancını cemevlerinin meşruiyetine indirgemek eksik bir tarzdır’-VİDEO

    ‘Alevi inancını cemevlerinin meşruiyetine indirgemek eksik bir tarzdır’-VİDEO

    PİRHA- Pir Zeynel Kete, Alevilerin varlığının son dönemlerde belediyelerin meclislerinde matematiksel hesaplara indirgenerek, Alevi hakikatinden uzaklaştırmaya çalışıldığına dikkat çekti. Kete, “Tekke ve zaviyeler, 442 Sayılı Köy Kanunu ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılmasını, anayasal ve uluslararası sözleşmelerden doğan eşit yurttaşlık hakkımızı istiyoruz” dedi.

    Haberin videosu;

    Şeyh Çoban Ocağı pirlerinden Zeynel Kete, cemevleri etrafından şekillenen tartışmalara dair PİRHA’ya konuştu.

    Zeynel Kete, “Binlerce yıldır bir toplum el ele el hakka diyerek iktidara bulaşmamış, devletten uzak, deryada ısrar etmiş, kendi edep erkanını, pir, talip, mürşid, rehber, ocak sistemini oluşturup ve aynı zamanda direnen bir inanç gerçekliği ile bugüne kadar gelmiş, ahlaki ve politik toplum özelliklerini taşıyan rıza toplumu olan Alevileri, matematiksel çoğunluğa indirgemek duygusuz ruhsuz parmaklara bağlamak sandığa mahkum etmektir” dedi.

    “En nihayetinde Aleviliği niceliksel ölçülerle yığın haline getirmek gerçekten de nehak bir zihniyettir” diyen Kete şöyle devam etti:

    “Bir toplumun varlığını sadece parmaklara bağlamak o topluma yapılabilecek en büyük zulümdür. Aleviler kendi varlıklarını birilerine kabul ettirmek zorunda değil. Biz Aleviyiz ve bir toplumuz. Biz yeni değiliz ki kendimizi ispat edelim. Alevilikle ilgili söz söylenecekse bilinmelidir ki, sadece bir gruba ait bir söz değildir. Olumlu ya da olumsuz söylenen her söz milyonlarca insanı ilgilendirir. Biz diyoruz ki yedi İklim dört köşe bütün alemde söylenen söz hepimizi ilgilendiriyor. Alevi toplumunun varlığını, kültürünü, dilini, inancını, toplumsal duruşunu, direnen halk gerçekliğini sadece cemevlerinin meşruiyetine, evet veya hayıra indirgemek eksik bir tarzdır.”

    “YASALAR DEĞİŞTİRİLMELİ, DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI KALDIRILMALIDIR”

    Cemevlerinin yasal statüye kavuşturulması önünde engeller olduğunu belirten Kete, “Bunun başında da tekke ve zaviyeler yasası geliyor” diyerek şunları kaydetti:

    “Bu çerçevede bakıldığında yıllarca devrim yasası olarak bize lanse edilen Tekke ve Zaviyeler Yasası başta değiştirilmesi lazım. Şimdi Tekke ve Zaviyeler Yasası üç cümle, bir paragraftır. Ama burada açıkça şunu söylüyor: Pir, Seyit, Dede, Kalender, Çelebi, Şeyh, Üfürükçü gibi… Kurumsallığı olan kavramları üfürükçülükle özdeş tutmuştur. Tekke ve zaviyeler yasasında üç önemli kavram vardır; Pir, Seyit derken Alevileri, Kızılbaşları tanımlıyor. Çelebi derken Bektaşileri tanımlıyor. Onun dışında Şeyh, Seyit derken de Türk-İslam sentezinin Maturi inancı dışında kalanları tanımlıyor. Bu üç oluşumu kabul etmiyor ve bütün değerlerini yok ediyor ve tekleştirmeye çalışıyor. Aleviler adına söz söylediğini iddia edenlerin bu konu üzerinde düşünmesi lazım. Bu yasa ile beraber 442 Sayılı Köy Kanunu’nun değiştirilmesi gerekiyor. Alevilikle ilgili birşey yapılacaksa köy kanunu, Tekke ve Zaviyeler Kanunu ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılması ile ilgili önerge verirsin ve biz Alevi camiası da bunun arkasında dururuz. Yani sorunun çözümü, ağrı kesici, bir antibiyotiklerle değil, esas olarak eşit yurttaş olmamızdan kaynaklı elimizden alınan, çalınan haklarımızın iadesiyle mümkündür. Çünkü Alevilerin ağzı, çiğ söze ve çiğ lokmaya mühürlüdür.”

    ALEVİLİK DÖRT DUVARA SIĞDIRILAMAZ

    “Cemevlerinin Alevilik bağlamında getirdikleri ve götürdükleri mutlaka değerlendirilmeli” diyen Kete, bununla ilgili çalıştay yapılması gerektiğini ifade etti. Kete, “Alevi toplumunun dilini, inancını, pirini, mürşidini, ocağını götürüp sadece ve sadece cemevleriyle özdeş tutmak Alevi hakikati açısından eksiktir. Nasıl ki İslamiyet’in varlığını belirli şartlara ve camiye hapsetmek İslam’ın demokratik anlayışına ciddi bir darbe ise binlerce yıllık Alevi hakikatini cemevlerine, dört duvar arasına koymak, Aleviliği kuşatmak, kontrol altına almak, tek tipleştirmek ve Alevi camiasında istenen davranış değişikliğini meydana getirmektir. Gelinen aşamada Aleviler kendi hakikatlerini esas alacak müsahip kurumlarla özgürlükçü, ekolojik, Alevi inancını esas alan bir hakikati inşa edebilirler” dedi.

    Diren Keser/ADANA

     

  • ‘Kadınlara ve çocuklara saldırılara toplumca rızalık göstermiyoruz’-VİDEO

    ‘Kadınlara ve çocuklara saldırılara toplumca rızalık göstermiyoruz’-VİDEO

    PİRHA – Dersim’de son süreçte açığa çıkan cinsel şiddet vakalarına ve kayıp öğrenci Gülistan Doku’ya ilişkin PİRHA’ya konuşan Menşure Doğan, Rahime Kızılkan ve Zeynel Kete, kadınlara ve masum-u pak olan çocuklara rızasız bir davranışta bulunulmasının kabul edilemeyeceğini belirttiler. 

    Haberin videosu

    Dersim’de son haftalarda açığa çıkan cinsel şiddet olaylarına ve kayıp üniversite öğrencisi Gülistan Doku’ya ilişkin PİRHA’ya konuşan analar ve pirler, duruma tepki göstererek “Nehaq zihniyetin kadına, masum-u pak olan çocuklarımıza rızasız bir davranışta bulunması Hakkın emri rızasına karşı gelmektir. Bunu Hakka yapılmış bir zulüm olarak görüyoruz. Yapılan her taciz tecavüz ve ötekileştirmeyle beraber Hak da bir daha ölüyor. Temelinde Hakka yapılmış bir zulüm olarak görüyoruz” diye konuştular.

    “YAŞANANLARA TOPLUMCA RIZALIK GÖSTERMİYORUZ”

    Derviş Cemal Ocağı’ndan Menşure Doğan, “İnancımızın reddettiği kötülükler, tecavüz, şiddet, istismar ve baskıdır. Eskiden hep kadın bedeni üzerineydi şimdi çocuklar da dahil oldu. Üstünü kapatırlarsa bebeklere kadar uzanan çirkin şeyler ortaya çıkıyor. Pertek’te ve Ovacık’ta çocuklara cinsel istismar vakaları açığa çıktı. Artık Türkiye’nin her yerinde de oluyor, bizde hiç olamaz diye bir gamsızlık göstermemeliyiz. Günümüze yaşanan bu çirkinlikleri eskiye takılarak unutuyor muyuz? Ders almamız gerekiyor. Bütün canları duyarlı olmaya çağırıyoruz. Bu son olsun desek bile korkuyoruz, çocuklara yönelinmiş. Toplumca rızalık göstermiyoruz. Yezitlik denilen şey, geçmişte yaşanan zulüm değildir sadece, yaşanan zulmü görmek zorundayız” dedi.

    “GÜLİSTAN’IN ARKADAŞLARINA YAPILAN SALDIRIYI KABUL ETMİYORUZ”

    Doğan, 5 Ocak tarihinden bu yanan haber alınamayan üniversite öğrencisi Gülistan Doku’ya ilişkin ise şunları söyledi:

    “Suçlu olduğu iddia edilen kim olursa olsun, madem bir iddia var onu elde tutması gerekirdi devletin. Evine kadar gitmişler ancak tedbir olarak gözaltına alınabilirdi ama şimdi öyle bir durum yok. Küçücük çocuklar zafer işareti yapsa bu sistem ceza veriyor.
    Arkadaşları kayıp olan öğrenciler tabi ki bu olaya itiraz edecekler. Sıra sana da gelecek, diye bir söz söylediler, ki yaşanıyor. Haklı olan bir duruma polisin bu şekil saldırması, susun konuşmayın demesi kabul edilemez. Arkadaşları kayıp, farklı şekilde telkinde bulunulmalıydı. Bu saldırıyı bir anne, bir kadın, bir insan olarak kınıyorum.”

    “TACİZ, TECAVÜZ, CİNSEL ŞİDDET VAKALARI, BİR POLİTİKA MIDIR?”

    Kureyşan Ocağı’ndan Rahime Kızılkan da son süreçte açığa çıkan cinsel şiddet vakalarına tepki göstererek, “Biz her duyduğumuzda şoke oluyoruz. Kadınlara çocuklara tecavüz, taciz, cinsel istismar bir politika mıdır? Dersim’de de bunların olması gerektiğine inananların yaptığı mıdır? Çok vahimdir. Dersim halkının bir bütün duyarlı olmasını istiyoruz. Ülkenin her yerinde çoğaldı bu” dedi.

    Kızılkan, “Bizim inancımızda düşüncemizde böyle bir şey olamaz. Dersim halkı bunlara gereken cevabı sokaklara inerek veriyor. Pertek’te de aynı şekilde halk sokaklara indi. İzin vermeyeceğiz halk olarak. Devletin her şeyi açığa çıkarması gerekiyor” diye konuştu.

    “YAPILANLARI HAKKA YAPILMIŞ BİR ZULÜM OLARAK GÖRÜYORUZ”

    Şıx Çoban Ocağı’ndan Zeynel Kete, “Yol kadınla başlar. Kadın mürşidi kamilullahtır. Biz bütün evrende bütün canlıda Hakkın varlığını görürüz. Bundan dolayı evrene, canlıya, kadına bütün cümle cana yapılan taciz, tecavüz, baskı, ötekileştirme Hakkın emri rızasına karşı gelen bir tavır davranış olarak görüyoruz. Kadın kainatı var eden kudretin ismidir. Hak en iyi şekilde kadının bedeninde ve ruhunda kendisini görünür kılar. Kadın kainatta kendisine benzeyen bir türü var eder” diyerek Alevilik inancında kadını aktardı.

    “Kimden gelirse gelsin, kimin yaptığı hiç önemli değil, bizim için önemli olan zulmün kendisidir. Zulmün kadına yapılması bizi daha fazla düşündürür. Hak aşkı Xızır gayretiyle bu yapılanlara karşı bir yol bulmamız gerekiyor. Bunlara bir dur dememiz gerekiyor” diyen Kete şöyle devam etti:

    “Kadına karşı yapılan her türlü rızasız eylem ne olursa olsun kadının rızası alınmadan kadına yönelik bir harekette bulunmak bizim için tacizdir, tecavüzdür, ne olursa olsun. Rızalık esastır. Nehaq zihniyetin kadına, masum-u pak olan çocuklarımıza, toprağımıza, dilimize, bizim rızalığımız olmadan bir davranışta bulunması Hakkın emri rızasına karşı gelmektir. Yapılan her taciz tecavüz ve ötekileştirmeyle beraber Hak da bir daha ölüyor. Temelinde Hakka yapılmış bir zulüm olarak görüyoruz.”

    “OLAY AÇIĞA ÇIKSIN, BU DURUMA RIZALIK GÖSTERMİYORUZ”

    Kayıp üniversite öğrencisine ilişkin sözlerine devam eden Kete, şunları kaydetti:

    “Gülistan canımız bu kutsal topraklarda mihmandır. Genç kadın demek inancın, itikatın, güzelliğin, bilgeliğin, barışın yeni kuşaklara aktarılması demektir. Muhtemeldir ki kendi rızası dışında başına bir şey gelmiştir. Kendi iradesi dışında bir sonuçla karşılaşmıştır. Biz bunu kabul etmiyoruz. Buna rıza göstermiyoruz. Bütün kamuoyuna, yol ulularına, pirlere, mürşitlere diyoruz ki; nasıl olmuş, bunun bilinmesi lazım. Gülistan canımız bir öğrenci olmaktan kaynaklı eğitim hakkına, vücut bütünlüğüne, kendi varlığını devam ettirmesi açısından yasal olarak hakları vardır. Bu konuda bir an önce devletin bütün yasama, yürütme, yargı erkinin hakkaniyetli bir akılla gereken neyse yaptırıp bir an önce yaşama sürecinin nasıl, nerede, kiminle olduysa gündeme getirip kamuoyuyla paylaşması gerekiyor ki bir daha benzer şeyler yaşanmasın.”

    PİRHA/DERSİM

  • Zeynel Kete: Kantarma pirlerinin diliyle deyiş söylemek katliama cevap olacaktır

    Zeynel Kete: Kantarma pirlerinin diliyle deyiş söylemek katliama cevap olacaktır

    PİRHA- Maraş Katliamı’na ilişkin kaleme aldığı yazıda, Rıza toplumuna karşı zor ve şiddetin üst düzeyde olduğunu belirterek, Maraş’ta Alevilerin iktidara bulaşmadan zamanın devletçi zihniyetlerine rağmen Rıza toplumu değerleri ile yaşamını devam ettirdiğini hatırlattı. Maraş Katliamı’na bu çerçevede bakılması gerektiğini vurgulayan Kete, “Maraş, Kürt Alevilerin yoğunlukta yaşadığı Rêya Heq Alevi coğrafyasıdır” dedi. Kete ayrıca anmalarda Kantarma pirlerinin, analarının dilinden deyiş, gulbang okunmasının da katliamlara cevap olacağının altını çizdi. 

    Şıx Çoban Ocağı pirlerinden, Demokratik Alevi Derneği Adana Şube Eşbaşkanı Zeynel Kete, Maraş Katliamı 41. Yılında lanetlenirken, katledilenler anılırken bir yazı kaleme aldı.

    Kete, “Alevilere yönelik yapılan katliamlar da katliamın yapıldığı zaman ve mekanı hesaba katmadan yapılan bir tartışma ya da değerlendirme hakikatten uzak, amacından saptırılmış ve katliamı yapanların cesaretlenmesine ortam hazırladığı gibi katliamlara devam etme eğilimlerini canlı tutmasına neden olmuştur” diyerek bir uyarıda bulundu.

    Alevilere yönelik taciz, tecavüz, sürgün, gözyaşı, savaş ve katliamların yeni olmadığını belirten Zeynel Kete, “Söz konusu Alevi sürekli olunca ötekileştirmek için her dönem bir dil geliştirilmiştir” dedi.

    “Günümüzde Rıza toplumlarına karşı zor ve şiddet tekeli en üst düzeyde kendisini göstermektedir. Rıza toplumu mensupları sürekli bir zulüm katliam ile karşı karşıyadırlar. Bu aynı zamanda hak ve hakikat mücadelesine yönelik bir inkar ve imha siyasetidir” diyen Kete, genelde Alevilere, özelde ise Maraş katliamına bu perspektifle bakılması gerektine işaret etti.

    Pir Zeynel Kete’nin yazısı şöyle:

    “Alevilere yönelik yapılan katliamlar da katliamın yapıldığı zaman ve mekanı hesaba katmadan yapılan bir tartışma ya da değerlendirme hakikatten uzak, amacından saptırılmış ve katliamı yapanların cesaretlenmesine ortam hazırladığı gibi katliamlara devam etme eğilimlerini canlı tutmasına neden olmuştur.

    Her insan veya Topluluk üzerinde yaşamını var ettiği, varlığını devam ettiği, üzerinde doğup büyüdüğü, rızkını gayretle temin ettiği, kültürel kimliğini kazandığı mekanlar, kimliğin oluşumunda birinci derecede belirleyicidir. Zaman içerisinde insan bilgi ve becerisi ile beraber kendisini var eden değerlerini kutsamaya başlar. Doğal olarak insanın maddi manevi değerlerinin görünür olduğu mekanın ismidir coğrafya.

    “ALEVİLERE YÖNELİK KATLİAM, TECAVÜZ, SÜRGÜN YENİ DEĞİL”

    Kuşkusuz Alevilere yönelik taciz, tecavüz, sürgün, gözyaşı savaş ve katliamlar yeni değildir. Bizim Nahak toplum diye tanımladığımız (kapitalist uygarlık toplumu) katliamlar, savaşlar, sürgünler tarihidir. Bu Nahak toplum savaş ve zor uygulamalarını çeşitli ideolojik kılıflarla (düşman, Cihat, kafir, zındık,) söylemleri ile meşhur ulaştırır ve kendini var eder. İnkârcı anlayışın tekçi zihniyeti esas alan yapılanması zamana ve mekana uygun söylem ve kılıflarla sürekli ötekilere karşı kendini inşa eder, kendini gösterir bu bakımdan net bir kılığı yoktur kılıksızdır.
    Söz konusu Alevi sürekli olunca ötekileştirmek için her dönem bir dil geliştirilmiştir. İmparatorluklar döneminde mülhit, kafir, zındık denilerek, katli vacip denilerek, günümüzde ise ulus-devlet anlayışlarının sınırını çizdiği dinselleştirme şeklinde ve egemen ulusun kültürü içine alma tarzında katliamlara zemin hazırlanıyor.

    “RIZA TOPLUMUNA KARŞI ZOR VE ŞİDDET ÜST DÜZEYDE KENDİNİ GÖSTERİYOR”

    Genellikle Rıza toplumunun dışında kalanlar ve özelde Aleviler olunca devamlı bir zor tekeli ile karşı karşıya kalınmıştır. Günümüzde Rıza toplumlarına karşı zor ve şiddet tekeli en üst düzeyde kendisini göstermektedir. Zor ve şiddet tekeli devletçi anlayışlar açısından olumludur; gericiliğin önlenmesi modernlik, yenileşme, çağdaşlaşma, uygarlık medenileştirme şeklindedir. Bundan hareketle Rıza toplumu mensupları sürekli bir zulüm, katliam ile karşı karşıyadırlar. Bu aynı zamanda hak ve hakikat mücadelesine yönelik bir inkar ve imha siyasetidir.
    Genelde Alevilere özelde ise Maraş Katliamı’na bu perspektifle bakılırsa sorunları daha bilince çıkarmış olur ve aynı zamanda inkar ve imhaya karşı direnen inanç gerçekliği her zeminde kendini var eder, tarihsel hakikatinden güç alarak kendisini güncelleştirir yani ezeli ve ebedi anda birleştirir.

    “MARAŞ KADİM BİR COĞRAFYADIR”

    Maraş Katliamı’na da bu çerçevede bakmakta fayda vardır. Zaman 70’lerin sonu 80’lerin başı, mekan ise Kürt Alevilerin yoğunlukta yaşadığı Rêya Heq Alevi coğrafyası. Rêya Heq Alevi tarihi açısından Maraş kadim bir coğrafyadır. İktidara bulaşmadan zamanın devletçi zihniyetlere rağmen Rıza toplumu değerleri ile yaşamını devam ettirmiştir. Bu değerlerini zakirleri, ozanları, pirleri, mürşitleri Ana kadınları, dervişleri, Hak ve Hakikat arayışçıları ile dilden dile gönülden gönüle, tambur (bağlama) ile edep Erkan ile Ocak örgütlenmeleri ile aşiret kültürleri ile bugüne kadar getirmişlerdir. Maraş kendine has otantik yapısını koruyarak direnen inanç gerçekliğini bugüne kadar taşıyan önemli halkalardan biridir, bu gerçeklik yaşanan krizi çözebilecek gücü kendi içinde barındırır, asıl korktukları da buydu. Bölge halkı kendi gerçekliği ile bütünleşme gayretini görünür kılıyordu. Süreğin geleneğini takip eden o Sarp dağların filozofları bilgeleri Xızır’ın dili olan Ana dilleri ile yol erkanlarını yürütmüş, cemlerinde haykırmış, duazlarını, avazlarını, gülbanklarını, bu dille bugüne devriye etmişlerdir. Bu kültürü bugüne taşıyan son temsilcileri hala yaşamaktadır, Kantarma pirleri Alevi filozoflardır. Her biri yaşayan bir tarihtir, canlı mushaftır, Bu köylerdeki her hane doğal bir inanç akademisi gibidir, dergahtır, hakkın görünür olduğu mekanlardır. Bu topraklarda yaşayan bilgelerimiz Hak kelamını güncelleyerek günümüzün ozanlarına devriye ettirdiler, bu güçlü kültür havzası tekçi zihniyetleri korkutmuş olmalıdır.

    70’lerden 80’lere doğru bölgede yaşanan gelişmeler karşısında Rêya Heq Alevileri neden? Nasıl? Niçin? Niye? Kim ve ne yapmalı? Nasıl yapmalı? Kiminle yapmalı? gibi sorulara kendi tarihsel gerçeklikleri ile zaman ve mekanın ruhuna uygun çözüm arayışları için gayret içine girdiler. Tarihlerine, kendilerini var eden herdo dervêşe karşı dara durmuşlardı.
    Biliyorlardı ki bir kültür bir Rıza toplumu kültürü bir coğrafyada kök salmış ise kendi varlığını, birliğini, dirliğini Kemaletini oluşturmuşsa, uzun süre yaşamışsa, devletlere rağmen Derya toplumunda ısrar etmişse bu dokuya uymayan bir uygarlık burada kolay kolay kök salmaz.

    “VERİMLİ TOPRAKLAR ALEVİLERİN ELİNDEYDİ”

    Maraş coğrafya olarak stratejik bir noktadadır. ‘Coğrafya kaderdir’ sözü Maraş için de geçerlidir. Bir ayağı Akdeniz’de ovada bir ayağı iç Anadolu’da oradan Karadeniz’e ulaşmakta, Adıyaman, Antep, Mardin hattında başta Bağdat olmak üzere birçok ekonomik pazarla ilişkilenmiş ipek yolu yolcularına mihman olmuş bir mekan. Bölgede başta tarım, hayvancılık, ticaret, tekstil, verimli toprakların bir kısmı Rêya Heq Alevi mensuplarının elindeydi. Özellikle Elbistan ovası ve Pazarcık belirleyiciydi. Ayrıca Adıyaman Antep, Malatya hattı ile Dersim’le ilişkiler sürekli sıcak tutulmuş, yol önderleri, Ocak evlatları, Hak ve hakikat mücadelesinde yol yürüyenler bu hatta devamlı git geller yaşayarak Hak ve Hakikat arayışını canlı tutmuşlardır.

    “MARAŞ KATLİAMI CUMHURİYETİN TÜRK İSLAM SENTEZİNE EVRİLMESİNİN SONUCUDUR”

    Maraş Katliamı Cumhuriyet modernitesinin Türk İslam sentezine evirilmesinin bir sonucudur. Katliam planlanarak yapılmıştır. Dönemin söylemleri, aktörleri değişse de, senaryo aynı senaryo, yönetmen aynı yönetmen sadece aktörler farklı. Katliamdan 15-20 gün önce bir takım kişilerin çeşitli kurumlarda görevli olduklarını söyleyerek Kürt Alevî mahallelerinde nüfus sayımı adı altında demografik yapı kontrol edildiği, adreslerin belirlendiği, evlere yeni numaralar verildiği, hanelerdeki nüfus sayısına varıncaya kadar belirlendiği mahkeme tutanaklarına geçmiştir.

    “MARAŞ KATLİAMI İNSANLIK ADINA KARA BİR LEKEDİR”

    Maraş Katliamı insanlık adına bir kara lekedir. Başta Rêya Heq Alevi inancının mensupları olmak üzere, bölgede emek, barış, demokrasi, insan hakları mücadelesi veren, tüm oluşumların yaşananlara karşı bir duruşu oldu, zulme karşı hakikat ve özgürlük için meşru mücadele yolları denendi. Bundan dolayı yüzlerce tutuklama, gözaltı, mahkumiyet kararları oldu. Biz inanıyoruz ki İslamiyet’in Hak ve Hakikat arayışını esas alan Sünni canlarımız, ayrıca yıllarca bu coğrafyada Karacaoğlan’dan, Dadaloğlu’ndan, Seyrani’den türküler, deyişler söyleyen, kemalet sahibi, “önce insanı yaşat ki yaşayasın” hakikatine rıza gösteren Türk dostlarımız da bu yaşananlardan rahatsızdırlar. Doğru zamanda Hak kelamını söyleme zamanıdır. Zamanın ruhu kendilerinden bir sorumluluk bekliyor, çünkü hakikatin bir tek yüzü vardır. Hangi dinde, hangi inançta, insanı öldürme, taciz, tecavüz hakkın emridir. Masum-i pak olan evlatlarımızın kanları hala kurumadı, Analarımızın havarları gök kubbede yankılanmaktadır.

    “KANTARMA PİRLERİNİN, ANALARININ DİLİYLE DEYİŞ, SÖYLEMEK KATLİAMLARA CEVAP OLACAKTIR”

    Son yıllarda Alevi Bektaşi kurumları her yıl Maraş’a giderek Alevî yol erkanı esas alınarak anma, farkındalık yaratma çalışmaları yapmaktadır. Bu anmalarda doğru bir tarihsel yöntemle ele alındığı konusunda eksikler olduğunu düşünüyorum. Alevî inancı tarihselliği içinde anlaşılabilmesi için öncelikle dili ve etnik yapısı farklı olan sürekleri bilmek, görünür kılmak, o süreğin dili ile erkan yürütmek hakkın emri rızasıdır. Yetmiş iki aleme bir nazarda bakmak için, yetmiş iki alemin diliyle duaz, gulbank, deyiş söylemek çok mu ayrıştırıcı olur. O mahallelerde katledilen analar hangi dille hakkı çağırıyorlardı? Ne zaman düşündüğümüz gibi, anlattığımız gibi, deyişlerdeki hakikati görünür kılacağız. Bilinmelidir ki, Alevi inancının temel kavramlarına bakarak, oluşum süreçlerini, zaman ve mekanını öğrenebiliriz. Sadece ve sadece Alevi deyişlerindeki kavramların manasını bilince çıkarmak bile bir hakikat inşa etmeye yeter de artar bile. Bu manada Kantarma pirlerinin analarının diliyle söyledikleri bir iki deyişi, duazı, gulbangı söylemek katliamlara bir cevap olacaktır.

    Katliamın yapıldığı günden bugüne Maraş yüreklerde kabuk bağlamayan bir yaradır. Maraş Katliamı’nda hakka yürüyen canlarımızın anılarının önünde dardayız.

    (HABER MERKEZİ)

  • Pir Zeynel Kete yazdı: Bir acılı yürek; Sılo Qız

    Pir Zeynel Kete yazdı: Bir acılı yürek; Sılo Qız

    PİRHA – Şıx Çoban Ocağı pirlerinden Zeynel Kete, Dersim Halk Ozanı Sılo Qız için yazı kaleme aldı. Kete, “Yaşadığın demi devranın hem sanığı, hem tanığı hem de mahkumu oldun. Senin dilin Xızır’ın diliydi, bundandı her kelamında bir hakikati bilgelikle, kemaletle dile getirirdin” diyerek andı Apo Sileman’ı. 

    Dersim 38 tanıklarından Sılo Qız, geçtiğimiz günlerde Hakka yürüdü. Dersim’in acısının tarihi olan Sılo Qız’ın Hakka uğurlama erkanına yüzlerce Dersimli katıldı.

    Klamlarıyla, sanatıyla ve insani duruşuyla söz edilen Sılo Qız hakkında bütün Dersimlilerin söylediği, söyleyeceği çok şey var. Bunun en büyük nedeni; 38 katliamında insanların feryadı oldu Sılo Qız.

    Şıx Çoban Ocağı’ndan Zeynel Kete de Sılo Qız’a dair bir yazı kaleme aldı.

    Kete, şöyle anlatıyor Sılo Qız’ı (Süleyman Doğan):

    “BİR ACILI YÜREK; SILO QIZ”

    “Bir Acılı yürek Sile Qiz (Apo Sileman)
    Tarih ve toplumu, yaşadığı toplumun acılarını Xızır’ ın diliyle, turna avazıyla anlatan, kemanının telinde birleştiren bir dengbejdir Sıle Qiz. Dersim halkı Xızır’ın diliydi klam söyleyen, Dersim Tertelesinin tanığı olan bir derveşini, dengbejini, bir acılı yüreği hakka uğurladı.
    Ape Silaman,

    “SEN VE KEMANIN BİRBİRİNE MUSAHİPTİ”

    Hiç kimse senin kadar, yaşanmışlıkları, acıları, aşkları duygulu bir şekilde anlatmadı. Yaşadığın demi devranın hem sanığı, hem tanığı hem de mahkumu oldun. Senin dilin Xızır’ın diliydi, bundandı her kelamında bir hakikati bilgelikle, kemaletle dile getirirdin. Herda devreşte, teberika zerinde, mekane Duzgun’da yaşanmışlıkları, katliamın acılarını dilden dile, gönülden gönüle, kuşaktan kuşağa yüreğinin en derininde hissederek nağmelere, klamlara döktün. Kemanın da senin gibi bir tarihin taşıyıcısıydı.

    Tertelede neler oldu senden ve kemanından öğrendik. Uzak zamanların çığlığını yakın eyledin. Sen sırrı faş eyledin. Zerdüşt peygamber kendi inancını “Hore” denilen ilahilerle anlatırken sen ise klamlarla, deyişlerle anlattın yaşadıklarını rêya heq Alevi inancının acılarını. Modern çağların bir Zerdüşt bilgesi gibiydin. Hava, su, ateş ve toprak seni bilir, seni dinlerdi. Çar anasır ile ruhsal ve bedensel ikrarlaşmayı her zaman canlı tuttun.

    Tertelede kefensiz yatan canların bedenleri kurtlar, kuşlar tarafından parçalandığı, masum-u pak evlatlarımızın
    cansız ruhsuz kaldığı, sesleri duyulmasın diye nefessiz bırakıldığı, mağaralara sığınmak zorunda kalındığı, ya Xızır ya Düzgün denildiği, Munzur’un kan kırmızı aktığı, anaların havarlarının gök kubbeye ulaştığı demi devranda yaşadın. Kim ne yapmış, nerede yaşamış, hangi aşiret nerede, nasıl davranmış bunların hepsini senin kelamında, kemanın telinden öğrendik. Birbirinize musahiptiniz sen ve keman, yoktu böyle bir aşk, yoktu böyle ikrarına kaim ve daim olan.”

    BİR TÜRLÜ KABUK BAĞLAMAYAN YARALAR

    Sen klam söylediğinde daha berrak, daha duygulu, daha pir u pak ve daha bilgece olurdu zimanê xizir. Senin hakkın Dersim’de cümle canın üzerinde vardı. Sen geçmişi anda birleştiren zamanın derveşiydin. Bu dünya senin için acı ve kederin hanesiydi. Tertelede kurtulan her canın bir hikâyesi vardı. Ama seninkisi bir hikaye değil acı bir yaraydı, bir türlü kabuk bağlamayan. Bütün akrabaların öldürülmüş sıra sana gelirken kemanın xızır olmuş carına yetişmişti. “Bunu öldürmeyelim kemanıyla bizi eğlendirir” demişti Cumhuriyet müfrezesi.
    Halkların rıza göstermediği Kore Savaşı’nda canından can vermiş evladını yitirmiştin. Acı yine senin hanene uğramıştı. Nasıl dayandın bunca acılara dedirttin bize. Seni öldürmeyen yara seni diriltmisti. Yüreğini avuçlarına koyup cümle cana gösterirken, yaşadıklarını, sevdalarını, özlemini de seninle musahip olan kemanın tınısına bırakarak cümle cana dinletirdin.

    “UĞURLAR OLSUN DERSİM’İN ACILI YÜREĞİ”

    Uğurlar olsun Dersim’in acılı yüreği. Uğurlar olsun sana rêya heq Alevi inancının, müziğinin, Xızır’ın dilinin derveşi. Bilesin ki sana karşı dardayız. Sen ağıtlarınla, klamlarınla, geçmişi anda birleştirdin. Kim senden feyz almadıki.
    Hak ve hakikati bilerek yürüdün. Mekanın nur olsun. Xızır haldaşın, Düzgün Baba yoldaşın, Anafatma sırdaşın olsun. Devrin daim olsun. Yaşadıkların şahidin olsun. Sırlandığın Herda devreş incinmesin. Dersim’in evliyalarının, pirlerinin mürşitlerinin hak ve hakikat Yolunda serdengeçenlerin, kefensiz yatanların meydanına pir u pak, yüzün ak varasın. Devrin daim olsun Apo Sileman.”

    (HABER MERKEZİ)

  • DAD Ana Fatma Cemevinde ‘Barışa Çerağ’ uyandırıldı-VİDEO

    DAD Ana Fatma Cemevinde ‘Barışa Çerağ’ uyandırıldı-VİDEO

    PİRHA – Demokratik Alevi Derneği (DAD) Mamak Ana Fatma Cemevi “Barışa Çerağ Uyandırmak” başlığı ile panel düzenledi. Konuşmalarda Alevi inancının yaşadığı coğrafyada savaşın egemen olamayacağına vurgu yapıldı.

    Haberin videosu

    DAD Ankara Ana Fatma Cemevi’nde düzenlenen panele Şıx Çoban Ocağı pirlerinden Zeynel Kete, Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkan Yardımcısı Müslüm Metin ile Siyasetçi Kamil Ateşoğulları katıldı.

    Panel açılışında konuşan DAD Ana Fatma Cemevi Eş Başkanı Hülya Türkmen, “Savaş uzun yıllardır coğrafyamızın bir parçası oldu” diyerek savaşlarda en çok kadın ve çocukların etkilendiğine işaret etti.

    Türkmen ayrıca “Savaş süreçlerinde kadınlar sadece savunmasız korunmasız ve mağdur olarak algılanmamalı, ekonomik, kültürel ve sosyal konularla ilgili barış inşası süreçlerine aktif olarak katılmaları gerekmektedir. Biz kadınlar olarak elimizin hamuruyla barış mücadelesi vermeye devam edeceğiz ve kirli savaşlara hayır diyeceğiz” ifadelerini kullandı.

    “DEMEK Kİ TOPLUMUN BARIŞA İHTİYACI VAR” 

    Moderatör Kamil Ateşoğulları da “Alevilikte barış nedir, hep birlikte neler yapmalıyız?” sorularına açıklık getirdi.

    Tarihçi Herodot’tan alıntı yaparak konuşmasını sürdüren Ateşoğulları şunları söyledi:

    “Barış zamanında oğullar, babalarını, savaşlarda ise babalar, oğulları gömerler. Şimdi öyle bir dönem yaşıyoruz ki binlerce kaybımız var. Yerinden yurdundan edinen insanlar var.

    Sosyal bilimlerde ‘muhteva analizi’ adlı bir yöntem var. Masa başı çalışması yapılır. Belli bir sürede basında haber olarak çıkan kelimeler sıralanır. En çok neler konuşuluyor, kelime olarak neler kullanılıyor o dönemin nabzı ölçülür. Şimdi bizim bu dönemde de savaş, barış, güvenli bölge, işgal, beka ve buna benzer hatta terörist sözleri basında en çok kullanılan sözcükler. Bu da şunu gösteriyor ki eğer barıştan, temel hak ve özgürlüklerden söz ediyorsak demek ki bir yokluk var.”

    “EN ÇOK SUSADIĞIMIZ KELİME BARIŞ”

    ABF Genel Başkan Yardımcısı Müslüm Metin ise “Maalesef ki şu anda bizlere en uzak kelime; barış” diyerek şu konuşmayı yaptı:

    “Toplum olarak doğa ile birlikte her şeyin barışık olması, yaşamakta olduğumuz doğada her şeye saygı duyulması gerektiğini savunuruz. Ve doğada yapılabilecek her türlü tecavüzün, yani ormana, ağaca, suya, bitkiye, yaşam döngüsü ile ilgili yapılan her şeyi biz, barışa yapılmış bir tecavüz olarak kabul ederiz. Bizlerin de toplumun olarak barışık olduğumuzu söyleyemiyorum. Barış da emek istiyor. Biz yaşamaya uğraşırken sürekli ölen bir toplumuz. Bizim en susadığımız kelime, barış.

    Yol sana demiş ki ‘Özünde, sözünde ol. Eline, beline, diline de sahip ol. Üzme, komşu hakkına tecavüz etme, hiç kimsenin hakkını yeme, haksızlık karşısında boyun eğme. Öğreti olarak bunların hepsini söylemiş ama biz maalesef kentleşmenin getirdiği mülk edinme hırsı sebebiyle bunlardan uzaklaştık.

    Savaşta en çok mağdur olan kim? Orada yaşayan insanlar, doğadaki her şey. Özellikle benim de içerisinde olduğum Alevi örgütleri bir söz diyemiyoruz. Savaşın karşıtı barıştır. Başka türlü ‘savaşa hayır’ demedikten sonra savaşı yumuşatmanın hiçbir anlamı yok. 72 Millete bir nazarla bakan toplumuz. Başkaları bize ne nazarda bakarlar önemli değil.”

    “İKTİDAR OLUŞTURAN İNANÇLAR SAVAŞI DA OLUŞTURMUŞLARDIR”

    Panelist Pir Zeynel Kete, günümüzde yaşanan savaş nedenlerinin çok eskilere dayandığını söyleyerek “Eğer hakikatçi bir tarihi yöntem esas alınmaz, geçmiş iyi bir şekilde irdelenmezse şu anda anı yakalayamayız.” dedi.

    Kete sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Ortadoğu özelde de Kürtler ve inanç olarak ta Alevilere baktığımızda geçmişle ilgili kendi tarihini başkası tarafından yazılmış bir halk gerçekliği vardır. Böyle olunca da geçmişimiz bizim dışımızdakiler tarafından yazılmış ve biz bu geçmiş hakikatimizle yeni yeni birleşmeye çalışıyoruz. Yeni yeni keşfetmeye çalışıyoruz. Arkeolojik verilerle, araştırmalarla, 13-14 bin yıl öncesine kadar giden bir gerçeklik vardır. Bir Göbekli Tepe’den bahsediliyor. Kürtçe ismi Xırabe Reş denilen bir coğrafyadan bahsediliyor.

    Şunu diyebiliriz; kaos ve kriz kendi içerisinde bir akıl oluşacaktır. ‘Şer içinde hayır vardır. Seçebilirsen gel beri’ diyen bir düşünce sistematiğimiz vardır. Yaşanan bu sürecin içeresinde bir akıl vardır. Bu akıl kendi çözümünü kendi içinde barındıracaktır. Ama aslolan biz, bu ezel ebet an diyalektiğini sağlam kurmazsak çözümü de bulamayız. Bu yönüyle Ortadoğu’da ne yaşanıyor?  Ortadoğu’da Hakk yol topluluklarının Rıza Şehri kurma gayretleri vardır. Nedir hak yolu toplulukları? İktidara bulaşmayan, devlete bulaşmayan, ulus devlet anlayışlarına bulaşmayan, ahlaki ve politik yaşamış, farklı etnik yapılar, kılanlar, aşiretler, kabileler, tarikatlar bunlar. Rıza toplumunu oluşturuyor yani. İkrar ve ikrar üzerinde yaşamını devam ettirenler…

    Ortadoğu ve Mezopotamya bu Rıza toplumu bileşenleriyle yoğrulmuştu. Bu çerçevede doğaldır ki bu yaşanan sorunun çözümü de oradadır. Çünkü Mezopotamya ve Ortadoğu coğrafyası evrene, kâinata, toplumsallığa ait ilkleri yaratan bir coğrafyadır. İnançlara, teknik yaşama ve kadına yönelik ilkleri var etmiş civat kültürünü geleneksel hale getirmiş bir coğrafyadır. Kök hücre oradadır.

    Kapitalist, modernist, emperyalist anlayış, Ne-Hakk anlayışlar bu kriz içindeki kaosun kurtuluşunun aklını da bu coğrafya olduğunu bildiklerinden dolayı binlerce yıldır bu coğrafya sürekli baskı altındadır. Eski kadim dönemlerinde bu coğrafyada yaşananlar ve savaşlar tanrılar arası savaş olarak tanımlanırdı.

    Toplumu bir arada tutan rıza şehrini inşa eden ikrarlık ve rızalık üzerine yaşamını devam ettiren inançları birbirinden ayırmakta fayda vardır. Bütün inançlar, dinler ilk çıktıkları dönemde ahlaki, politik ve demokrattır. Bir önceki inanca göre sürekli ileridir. Muhammet-i halk İslam anlayışı iktidara bulaşmış Roma Hıristiyanlığına göre bir adım ileridedir. Bu çerçevede iktidarı oluşturan inançlar savaşı da oluşturmuşlardır. Ama rızalığı oluşturan inançlar barışı da oluşturmuşlardır. Alevi inancında yaratılış yoktur, vardan doğuş vardır. Bizim varoluş mitolojimiz daha ekolojik, daha demokratik bir varoluştur. Bu vardan doğuş inancının olduğu bir yerde savaştan bahsedilemez.”

    PİRHA / ANKARA

  • ‘Dede bir kişi değildir, kurumdur; dedeler ağırlıklarını bilmeli’-VİDEO

    ‘Dede bir kişi değildir, kurumdur; dedeler ağırlıklarını bilmeli’-VİDEO

    PİRHA- Pir Zeynel Kete, Diyanet İşleri Başkanı Erbaş ile Eski Başbakan Davutoğlu’nun Alevi inanç merkezlerine yönelik ziyaretlerini değerlendirerek, Alevilik son yüzyılın en büyük asimilasyonunu yaşıyor” dedi. Kete ayrıca, “Dede, bir kişi değildir. Alevi süreğinde dedelik, pirlik, mürşitlik bir kurumdur. Pirler ağırlığını bilmelidir” ifadesini kullandı. 

    Haberin videosu

     Şıx Çoban Ocağı pirlerinden Zeynel Kete, Alevi asimilasyonunun bir tür devlet politikası olduğunu ifade ederek Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş ile Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Alevi inanç merkezlerine yönelik ziyaretlerini değerlendirdi.

    “DEVLET ERKANININ ZİYARETLERİ KARŞISINDA DEĞİLİZ”

    Devlet erkanının, Alevi kurumlarını ziyaret etmesinin karşısında olmadıklarını söyleyen Kete, “Mansur, Nesimi ve Pir Sultan’ın da zamanın hükümetleri ile diplomasisi oldu. Bizlere manifesto, perspektif olacak düzeyde en iyi sözlerini bu diplomasi döneminde söylediler” diyerek şunları aktardı:

    “Mevcut tekçi zihniyet, imparatorluklar döneminden günümüze kadar her kriz ve kaosa girildiğinde kendisi dışındaki inançları ve etnik yapılara yönelik bir siyaset geliştirmiştir. Ve bu son derece riskli olmuştur. Emevi-İslam anlayışının dışında olan rıza toplumunun, yaşayan itikatlara, inançlara hak ve süreklerine yönelik daima bir politikası olmuştur. Bunun peşinde de ciddi olarak kültürel ve fiziksel bir soykırım da yaşanmıştır. Sürece biraz da böyle bakmakta fayda var. Çünkü Alevi tarihinin çok güçlü bir diplomasisi vardır. Belli bir tarafta da Küfe ruhu da var. Yani kendi içinde ikrar ve rızalık verenler, verdikleri rızalığa sadık kalmadılar. Mansur’un da Nesimi’nin de Pir Sultan’ın da zamanın hükümetleri ile diplomasisi oldu. Bize manifesto, perspektif olacak düzeyde en iyi sözlerini bu diplomasi dönemlerinde söylediler.

    “ALEVİ AKLI ESAS ALINMALIDIR”

    Biz ‘Aleviler diplomasi yürütmesin’ demiyoruz. Fakat diplomasinin bir tarzı ve yöntemi olmalıdır. Başta Alevi aklı esas alınmalıdır. Tarihsel hafıza iyi kullanılmalıdır. Son süreçte dernek ve cemevlerimizi her ziyaret sonrasında ‘Mihmandır, Xızırdır’ yaklaşımları aslında kavramlarımızın derinliğinin de yitirilmesi gerçekliğini barındırıyor. İsteriz ki bu diplomasi sürecinde mana derinliğinin farkına varılsın. Yoksa herhangi bir devlet erkanının kurumumuzu ziyaret etmesinin karşısında değiliz. Bizi ziyaret edebilirler. Bu konuda bir sakınca yok. Biz yolumuzun kemaletini, bilgeliğini, tarihsel perspektifini biliyoruz. Buna göre rehak Alevi inancı ve diğer Alevi sürekleri olmak üzere toplumumuzu bu kaostan kurtarabilecek tarihi cümleleri kurmamız lazım. Eğer bir dil tartışmalara, Aleviliğe inananlar arasında ayrıştırmaya, farklı söylemlere yol açıyorsa sorun vardır. Zaman ve mekanın ruhuna uygun söz söylememişiz demek ki. Çünkü bizim inancımızda doğru söz Hak Kelami ibadetten sayılıyor. Ayrıca mekanlarımız kutsaldır. Mekan ve zamanla ikrarlaşmış bir gelenekten geliyoruz. İktidarla olan ilişkilerimizde, inancımız dışında yaşayan bütün cümle canla ilişkilenirken zaman ve mekanın birbirlerine ikrarlı olduğunu ve bunun ruhuna uygun söz söylememiz gerektiğine özellikle inanmak lazım.”

    “İMPARATORLUK DÖNEMİNDE BU KADAR ASİMİLASYON YOKTU”

    Yapılan ziyaretler sonrasında yaşanabileceklerin altını çizen Kete, “Alevilik son yüzyılın en büyük asimilasyonunu yaşıyor” diyerek şunları söyledi:

    “İnsanlık ve Aleviler, kendi kadir kıymetinden vazgeçmediği sürece bu yol, kendine bir yol açacaktır. İnançların toplumsal bir işleyişi vardır. Alevi inancının, Aleviliğe inanan hakların da bir kurumsal işleyişi vardır. Hala bu inanca ikrar verenler vardır. Ama tarihe baktığımızda, mesela imparatorluklar döneminde ilişkilenme olduğunda peşinden ‘zındık, nehak, kafir’ denilerek katlimize vacip kılınmıştır. Cumhuriyetle beraber Alevilerle her ilişkilendiğinde ya ‘din dışısın’ ya da ‘dinselleşeceksin’ şeklinde bize kültürel ve fiziki yok oluşla gelinmiştir. Böyle bir tedirginliğimiz vardır. Gerçekten de Alevilik son yüzyılın en büyük asimilasyonunu yaşıyor imparatorluk döneminde bu kadar asimilasyon yoktu.”

    “ALEVİLİĞE YÖNELİK TOPLUMSAL MÜHENDİSLİK PROJESİ VAR”

    Zeynel Kete, günümüz asimilasyon politikalarına da dikkat çekerek sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Mesela birçok hanede, ziyarette erkan yürütüp kendi inancımızı yaşarken adeta, ‘Hak, Hızır’ gibi bizim kavram ve kuramlarımız unutuldu. Kendi diliyle konuşmayan, kendi erkanını yürütmeyen, dağınık, karmaşık, tarihsel hafızasından kopmuş, ikrarlık, rızalıktan uzaklaşmış; diyarından, pirinden, mürşidinden kopmuş bir Alevilik karşımızda var. Bu çerçevede yoğun bir şekilde kültürel ve fiziksel olarak asimilasyonla karşı karşıyayız. Buna karşı adeta ‘Allah’ kavramı Alevi toplumunu yok edici bir silah haline getirmiştir. Böyle bir gerçeklikle karşı karşıyayız ve Aleviliğe yönelik bir toplumsal mühendislik projesi var. Zorla Alevilik iktidarlaştırılmaya çalışılıyor. Mevcut iktidar, Türk-İslam Aleviliği ile, Hanefi yorumuyla artık bir tıkanıklık yaşıyor. Bu çerçevede, İstanbul seçimlerinde Binali Yıldırım’ın bir sözü vardı; ‘yeni dönemin ittifakı Alevilerdir’ yani Aleviler üzerinden böyle ciddi boyutuyla bir proje var. Alevi toplumu bir rıza toplumu inancıdır. Rıza toplumu inancında bütün baskılara, iktidarcı, devletli yapılara rağmen Alevilik kendi varlığına devam etmiştir. Çünkü bütün inançlarda bir hakikat paydası vardır. Hakk birdir. Bundan dolayı da her kriz ve kaosta kendisini yenileyebilecek gücü kudreti kendinde bulmuştur. Ama zaman ve mekana yayılarak taksitle Alevilik öldürülüyor.”

    “PİRLERİMİZ AĞIRLIKLARINI BİLMELİLER” 

    Gelinen noktada dede ve pirlere düşen görevlere de değinen Kete şunları kaydetti:

    “Dede, bir kişi değildir. Alevi süreğinde dedelik, pirlik, mürşitlik bir kurumdur. Bu inanç toplumsal hafızasını, tarihsel arka planını, edebini, erkanını, kendi içinde barındıran bir kurumu temsil eden bir ocak örgütlenmesidir. Ocak kurumu içerisinde söz, yetki, karar, kemalet sahibi olan insanlardır. Biz, pirlerden felsefe okumalarını, filozof olmalarını, tarih profesörü olmalarını istemiyoruz. Sadece ve sadece Alevi inancının en küçük zerresi dahi bir hakikati inşa edebiliyor.

    “İKTİDAR ALEVİ İNANCININ EN KÜÇÜK ZERRESİNDEN KORKUYOR”

    Zaten şu anda iktidar, zihniyet bütün dünyanın birçok yerinde Alevi inancının en küçük zerresinden korkar duruma gelmiştir. Ocak  örgütlenmesini bilmeli, her pir, talibe gitmeli, kendi mürşidini rayber bilmeli, yolu arsıza, pirsize uğratmamalı, kemalet sahibi olmalı, toplumsal rızalığı esas almalı, diyarına, toprağına, havasına, suyuna ikrar vermeli ve dar didar olmalı. Bunlar olduktan sonra kesinlikle bu sorunu çözeriz. Hakikat hattı esas alınmalıdır. Derneklerin araç ve amaç ilişkisi birbirine karıştırılmış. Kendi talibine gitmeyen, derdi dar olmayan, kentlerde, ocaklarda, cemevlerinde sadece 1 ocak mensubu olduğundan dolayı ‘ben pirim’ diyor ve erkan yürütüyor. Yok böyle bir şey. Biz bunu kabul etmiyoruz. Pirlik bir kurumdur. İnançla, talip arasında bir köprü görevi görüyor Ve bu inancın dik duruşunu kendi bünyesinde barındırıyor. Pirlerimiz, yolumuzu kendi edep erkanından ayırmadan arsıza, pirsize, nursuza düşürmemeliler. Ağırlıklarını bilmeliler.”

    Eren GÜVEN / ANKARA

  • DAD, Dersim’de Alevi kültür merkezi inşası kararını duyurdu-VİDEO

    DAD, Dersim’de Alevi kültür merkezi inşası kararını duyurdu-VİDEO

    PİRHA- Demokratik Alevi Dernekleri Genel Merkezi (DAD), Dersim merkezde Alevi kültür merkezinin bir ihtiyaç hali aldığını vurguladı. “DAD Genel Merkezi yaptığı açıklamada, “Biz de DAD olarak Dersim’de bir Alevi Kültür Merkezi inşasına karar vermiş bulunmaktayız. Bütün Alevi yol evlatlarının katkı ve gayretleriyle bu inşayı gerçekleştireceğimize olan inancımız tamdır” denildi. 

    DAD, Dersim merkezde Alevi kültür merkezi inşa etme kararını aldıklarını duyurdu. Genel merkez binasında yapılan açıklamaya Baba Mansur, Seyit Sabun, Kureyşan, Şıx Çoban, Celal Abbas, Axuçan ocak pirleri ve DAD üye ve yöneticileri katılım gösterdi. Çerağların uyandırıldığı açıklamada basın metnini Şıx Çoban Ocağı pirlerinden Zeynel Kete okudu.

    “KAZANIMLARIN VE KAYIPLARIN YAŞANACAĞI DEMDEN GEÇİYORUZ”

    Yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:

    “Harde Dewreş’te, Xızır’ı uğurlayıp cemreye yol aldığımız vakitlerdeyiz. Bizler yola ikrarlı canlar bu kutsal topraklarda jiyarlarımızın, ocaklarımızın, nişangahlarımızın, evliyalarımızın huzurunda cem u civat ile dar görüp didar olmaya geldik. Hakikat gıdamız olan Munzur suyuna niyaz olup nasiplenmeye geldik. Harde Dewreş’te bugün cem olacağız. Dersim ocakları yaşadığımızı demiş ve toplumumuzun eşiklerine dair kelam edeceğimiz civatımızda. Hakktan cümle cana vicdan nasip etmesini diliyoruz.

    Yaşadığımız demi devranda zor günlerden geçiyoruz. Ama bizler biliyoruz ki Haq aşkı xızır gayreti ile çarka girerek pervane olursak zulmat deryasının zulmünden kurtulacağız. Xızır aklı ve hakikatı görünür kılmak için serden geçen canlarımızın kemaleti bize rayber olacaktır.
    Xızır dar günün dostudur. Dostunun olmadığı bir dünya karanlıktır. Biliriz ki bütün karanlıklar kötüdür, zulmattır. Böyle bir dünyada yaşam olmaz. İnsanlık yaşamsal bir dar boğazdan geçiyor. Çoklu kazanımların ve kayıpların yaşanacağı bir demi devrandan geçiyoruz. Xızır tüm cümle cana yardımcı olsun.

    “ALEVİLİK, ŞİİLİK ÇEMBERİNE DOĞRU SÜRÜKLENİYOR”

    Bugün Hakk Yol Alevilik içerisinde ocaklarımızın hakikati bir saptırılma sürecine sokulmuştur. Talipsiz pir önümüze şecere tuzağını koyarak dinsel elit bir sınıf yaratmak isteniyor. Bu durum Ali nurundan dem bulmuş hakikatimizi, Şiilik çemberine doğru sürüklenmeye çalışılıyor. Bu yolda her can Taliptir. Ocak evlatlarından ricamız bu konuda daha duyarlı Talibe yol bulan hakikati sürmelerdir. Pir, mürşidinden ve talibinden sorulur. Meydan taliple kurulur. Yol ikrarlık üzerinedir. Liyakatın mührü taliptir. İnancımız ikrarlık ve rızalık yoludur. Son dönemlerde ocak evlatlarının kurdukları inanç meclisleri ve kurulları anlamlıdır. Fakat dernek kongresine indirgenmiş gibi başkan seçme yöntemleri doğru değildir. Rızalık ilişkisinin işletildiği yaklaşım esas alınmalıdır. Ocak evlatları kendi aralarında rızalık vereceği bir pirimiz ve Ana temsil makamında posta değil hak döşeğine nişan eder. Kastlaşma değil ikrarlaşma esas alınmalıdır.

    Bu mana ile, yolda birlik için kurumlarımız gayret içerisindedir. Bu gayretleri cümle Alevi halklara çerağ olsun. Yolda birlik önemli bir toparlanma meydanı olacaktır. Fark ediyoruz ki toplumumuzun da böyle bir talebi var. Bir eşik sürecindeyiz. Bu zulmat zamanları ancak birlik içerisinde aşabiliriz. Dünyaya yolun düsturları ışık olacaktır. Fakat; yolda birlik için Yol’un temel kriterleri esas alınmalıdır, Israrlı olunmalıdır. Asıl olan önce meydan kurma gayretidir. Eksiğimizi Hak meydanında konuşalım. Lakin; toplumumuz önemli bir düşünsel birikimi de açığa çıkarmıştır. Birlik meydanında her şey konuşulmalı ve dünyaya yaklaşımımız anlatılmalıdır. Aynı gayret tüm yaşadığımız coğrafyalarda açığa çıkmalıdır. Bu vesile ile Harde Dewreş gelip niyaz olan Yarsan(Kakai) canlarımıza da Hak razı olsun diyoruz. Bizim kök değerlerimiz yaşattılar. Niyazları cümlemize çerağ olsun.

    “DERSİM’DE BİR İNANÇ VE KÜLTÜR MERKEZİ İNŞASI ÖNÜMÜZDE GÖREVDİR”

    Hak yol Alevi sürekleri fiziksel ve kültürel soykırım eşiğindeler. İnancımız bir bütün olarak çarmıha gerilmiş durumdadır. Bizler bütün inançlardaki hakikati ortak paydamız olarak kabul eder ve kendimiz olmak isteriz. Ne başkasına benzemek, nede başka bir inancı kendimize benzetmek isteriz. Bu inançlar bize alternatif de değillerdir. Biliriz ki hakikatin bir yüzü vardır hakikat birdir. 124 bin nebinin hakikati yektir. Hak yol Alevi inancında Kuran, Zebur, Tevrat, İncil bir haktır. Bütün hakikat arayışları hak yola hizmettir. Asıl olan yoldur. Cümle cana karşı bir sorumluluğumuz vardır. Her kuş kendi dilinde okur, her ağaç kendi kökünden yeşerir. Bundan dolayı Harde  Dewreş’te Reye Hak Hak Yol Alevi hafıza merkezinin oluşturması tarihsel bir görev olarak önümüzde durmaktadır. Bizler inancımızın dört duvar arasına sığmayacağını biliriz. İnancımız bir mekana sığmayacak kadar kubbeyi rahman ve kevni mekanı kendisine inanç merkezi yapmıştır. Elbette ki cemhanelerimiz ibadetlerimizi yürütmenin yanında inancımızı öğreneceğimiz mekanlardır. Ancak üzülerek belirtelim ki bu mekanlarda hakikatimiz görülmemektedir.

    Hak ve hakikatin inancı olan Alevilik yüzyıllardır katliam ve asimilasyon ile bitirilmek isteniyor. Yaşadığımız bu demde de insanlığın ilk ayağa kalktığı günden bu yana hakkı ve hakikati yaşamak ve yaşatmak tarihi ve insani bir sorumluluk gerektiriyor. Bu nedenle murat ettiğimiz Dersim’de bir inanç, tarih ve kültür merkezini inşa etmek önümüzde bir görev olarak durmaktadır. Biz de Demokratik Alevi Dernekleri olarak bu sorumluluğun bilincinde olarak Dersim’de bir Alevi Kültür Merkezi inşasına karar vermiş bulunmaktayız. Bütün Alevi yol evlatlarının katkı ve gayretleriyle bu inşayı gerçekleştireceğimize olan inancımız tamdır. Aşağıda banka hesap numarasına halkımızın lokmalarıyla katkı sunmalarını bekliyoruz. Şimdiden yapacağınız katkılar için teşekkürü borç biliyoruz.”

    PİRHA / DERSİM

  • Pir Zeynel Kete: Yol pirsiz, pir talipsiz ise Yol’da birlik mümkün olmaz

    Pir Zeynel Kete: Yol pirsiz, pir talipsiz ise Yol’da birlik mümkün olmaz

    PİRHA – Alevi toplumu belki de tarihinin en sancılı dönemlerinden birini yaşıyor. Kendi içinde yaşadığı tıkanmayı aşmak için son zamanlarda yürüttüğü “Yolda Birlik” tartışmaları çeşitli düzey ve zeminlerde devam ediyor. Demokratik Alevi Dernekleri Adana şube Başkanı Pir Zeynel Kete kendi cephesinde bu tartışmalara katkı sunmak isteyenlerden biri. “Yolda birlik nasıl olmalıdır?” sorusuna cevap arayan Kete “Özümüz darda, yüzümüz yerde, hak divanında, pir huzurunda dara duracak mıyız?” diye soruyor.   

    Alevi toplumu belki de tarihinin en sancılı dönemlerinden birini yaşıyor. Yakın tarihe kadar ağırlıklı olarak fiziki katliamlar ile karşı karşıya kalan Aleviler günümüzde sadece fiziki değil aynı zamanda kültürel soykırım ile de karşı karşıya.

    Büyük kentlere göç ile birlikte bir ihtiyaç olarak ortaya çıkan örgütlenme modelleri Alevi toplumuna günümüze kadar belli bir yol aldırtsa da artık ihtiyaçlara cevap verebilecek durumda değil. Bir tıkanma, bir kaos hali sürüp gitmektedir.

    Üretimden, toplumsallıktan, paylaşım ve dayanışma kültüründen uzaklaşan ve kendi iç sorunlarıyla boğuşarak yorgun düşen Alevi örgütleri tabandan uzaklaşmış, tabela örgütler durumuna, dahası dış müdahalelere, yönlendirmelere açık hale gelmiştir.

    İç karartan bu mevcut durum bir yandan bölünmelere geri çekilmelere ve kan kaybetmelere yol açsa da diğer yandan da bir çıkış arayışına vesile olmaktadır.

    Son aylarda çok sayıda birlik toplantısına, kurultay ve foruma tanıklık ettik. Yolda birlik tartışmaları oldukça yoğunlaştı. Hakikate uygun bir çıkış bulunmadığı müddetçe de bu tartışmalar devam edeceğe benziyor.

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Adana şube Başkanı ve Şıx Çoban Ocağı Pirlerinden Zeynel Kete de bu tartışmalara bulunduğu her ortamda katkı sunmaya çalışanlardan biri.

    Tartışmalara derinlik kazandırmak isteyen Pir Zeynel Kete kaleme aldığı bir yazıyı PİRHA ile paylaştı.

    “Yolda Birlik Nasıl Olmalıdır? Zamanın Ruhu!/Hakikatin Dili Bizden Neler İstiyor?” ana başlığı altında kaleme aldığı yazıyı öneminden dolayı kısaltmadan yayınlıyoruz.

    “HINZIRA SED HEZAR LANET”

    Heq tüm Hak yol Süreklerin omuzuna Boz Atlı Xızır’ın kutsal sorumluluğunu yüklemiştir. Ya bu Xızırlı Yol’dan ikrar birliğine, ya da Hınzırlı Yol’dan ikrarsız, pirsiz, ocax’sız birliğe, yürüyeceğimizi göstermiş olur. Yolumuz Xızır heq yolu olduğuna göre; Hınzıra sed hezar lanet okuyup gerçeğe hu diyeceğiz.!

    Xızır dar günün dostudur. Dostunun olmadığı bir dünya karanlıktır. Karanlık bir dünyada yaşam olmaz. İnsanlık yaşamsal bir dar boğazdan geçiyor.  Xızır tüm insanlara yardımcı olsun!

    “DİLİMİZ HIZIRIN DİLİDİR”

    Kendine doğru sözü ibadet kabul etmiş bir inancın içinde, hemen her gün yalan yanlış sözlerin, Alevilik adına sarf edenlere karşı; ya Xızır demenin zamanı tezden geldi hatta geçmiştir. Tüm kadim sözlerimiz heq Xızır sözleridir. Heqi bilen kendini bilmiştir. Bu kendini bilmeyenlere Xızır delil olsun. Yol ulularımız diyorlardıki – zimanê me zimane xizirê-” Dilimiz Xızırın dilidir”

    Alevi sürekleri bundan kırk- eli yıl önce, “yol ’da birlik” diye bir amaçları olmamıştır. Son eli yıldan sonra böylesi bir noktaya geldilerse dönüp bir geçmişe bakmakta fayda var. Özellikle heq coğrafyasında pir talibinin, talip pirinin yolunu gözler, cem cıvat olup, heq-Xızır-jiyar ve diyarlarıyla niyaz olup, önce kendi hanesiyle, sonra komşuları ile toplumu ile ve kainatla yâr olurlardı. Ne hikmetse, “Kent-şehir” gerçekliği adı altında bu hakikat “modern yaşam” denilerek, geçmişin tümü olmasa da perdelenerek unutturulmaya çalışmaya başlandı. Kent bir gerçeklik, ancak yaşanmış kadim yaşam ise bir hakikatın kendisi olmaktadır.

    “TARİH İNSANDA İNSAN TARİHTE GİZLİDİR”

    Bu hakikat arayışı içinde olan binlerce yıl önce yaşanmış ve yaşatılmıştır. Bu kadim yaşam için, yola serini koyup, şahadet şerbetini içip, dondan dona, deryadan derya delil oldular yol pirleri, evliyaları, enbiyaları, anaları ve liderleri. Geçmişten bugüne, bugünü geçmiş ile buluşturmadıkça, her çaba amacına ve ruhuna ulaşmış olsa bile eksik, parçalı, takatını, maneviyatını ve anlamını yitirerek ulaşmayacaktır. Çünkü “Tarih insanda insan tarihte gizlidir” kelamı kendimize rehber etmiş bir kadim inançtan bundan dolayı Mansur e Hallaç katledilirken “Ben ezelî ve ebedî anda birlestirdim” demiştir.

    “XIZIR KERAMETİNDEN GEÇMEYEN SÖZ ÇİĞDİR”

    Ancak kendisini bilmeyenlerin her gün dahada sesleri yükselmekte, “söz adına”, heq adına, Xızır adına sarf ettikleri sözler; yol adına üzücü olduğu kadar, yüz kızartıcıdır. Heq Xızır kerametinde geçmeyen söz kelam, çiğ sözler olmaktadır. Sözlerimiz kelamlarımız dahi, keramet yüklüdürler ve yücelik doludurlar. Tüm Peygamberle ve kadim insanlığa yol göstermiş Xızır kelamlarımız, bir bir anlam ve yüceliğine gölge düşürmek için de ne kadar bizim olmayan “söz varsa” hepsi yol ve inanç sözleriymiş gibi, “ahlak” bilmektedirler. Biz Xızır olmadığı, güne gün demiyorsak, Xızırın kelamından ve kerametinde pirin himmetinde ve “kırık kap kırk makam”da pişmemiş söz çiğ sözdür diyoruz. Söze tarihi değer biçiyor ve önemsiyoruz. Bunun içinde yol sözü özü pak olmalıdır. Sözü aklı, zihni, dili paklanmadan “Yolda birlik”de, zor olacak yolun önü öncelikle paklanmaktan geçecektir. Yunus Emre boşuna” söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı/söz ola bal ile yağ ede ağulu aşı” dememiştir.

     “PİR DERYASINDAN KOPAN TALİP ÇÜRÜR”

    Kendini bilende, bilmeyende konuşuyor. Eskiden böyle miydik? Sözün söylendiği yerde, cümle can Kaf dağının arkasında olsa da o söz ona iman olup, Xızır gibi hissederdi ve yaşardı. Sözü söyleyenin, gözü pirinin yolunu arzulardı. Şimdi talip Böyle midir? Pir deryasından, kelamından kopan talip, ikrarsız, pirsiz kaldıkça, söylenen sözler, mekansız, zamansız kalmıştır. Söz nerdeyse hükmünü yitirmiş, hatta çürür noktasına gelmiştir.

     “KUTSAL SÖZÜ ÇÜRÜTEN NEFİSTİR”

    Kutsal söz bile can çekişir hale gelmiş ise, dönüp kendi nefsimize dönüp bakacağız. İyinin yollunu da, kötünün yolunu da nefsimizi bilmekle olacak. Kötünün ve iyinin yolu burdan geçiyor. Kutsal sözü çürüten nefistir. Bu nefs dar ve didardan geçmedikçe, yol dardadır? Günümüzde söz çürümüş desek, hakikatı doğru dillendirmiş olacağız. Ruh beden, söz ve kelamsız, pirsiz kalınca sözün de bir ağırlığı ve kutsallığı kalmamıştır. Biz biliriz ki insanın sözü yüzünün cemalidir. Söz ağızdan söylenir ama kalpten gelir. Söylenen söz kalbinin rengidir.

    Söz kelam, manasız, pirsiz, talipsiz kalınca, derelerimiz, ırmaklarımız, sularımız, taşlarımız, jiyarlarımız, kutsal börtü böceğimiz, coğrafyamız feryat-figanları yaşamaktadır. Çünkü coğrafya anadır. Bugün bu ana coğrafyamızın tüm ruhu-bedeni, yüreği, vicdanı çarmıha gerilmiştir. Çarmıha tabi tutulan, kadim insanlığa analık etmiş kutsal heq coğrafyasıdır. Bu hakikatı görmeden, yol almak zor olacaktır. Yol almak yola ikrar vermek, her şeyden önce, hakikat arayışını sürdürebilmişlerdir. Bu arayış sahipleri olanlar; bilgeler, pirler, arifler, keramet sahibi olanlar, melek donunda olanlar, bir deryadan bir deryaya yol alanlar olmuştur.

     “YOL DERYADA DAMLA OLMAKTIR”

    Dilimiz Xızır dilidir. Bu keramet ile sınanmayan, her söz bizden değildir. Söz tarihin geçmiş hafızandan süzülüp gelen kutsal kelimelerdir. Kelimelerin Heq’de karşılığı ise, Pir deryasında dar- didar olup kendini bilmiş sözlerdir. Pir sesinin olmadığı gün, Zulümat günü olmuştur. Bu sesin kelamında ‘piro “Veng dê” demişiz. Pir deryası, heq Xızır deryasında söz, özü bir olan bir olmuştur. Bu söz deryasıdır. Söz deryasında damlada ‘birimiz kırk, kırkımız bir’ isek; Yol bir sürek binbir, diyebiliriz. Yol deryada damla olmaktır. Damla olabilmiş miyiz? Deryaya nasıl yol alabiliriz?

    Pirin kutsal nefesi kavlubeladan aldıkları nefesleri talibe yar, fam-guman olmuştur. Bir kez daha Pir Xızırın fam-u, guman-andan rıza alıp ya Xızır ya heq ya ‘homet’deyip, yola revanız.

    ‘Heq ve Xızır’ın gücü ve kerameti, her şeye yeter, dara düşmüşlerin yardımına yetişir’ inancı olsa da kutsalın sesi olan Pir ve diğer yol erenlerince çağrılmadan, bu kutsalların imdada gelmedikleri görülmüştür.

    “YOL PİRSİZ, PİR TALİPSİZ İSE YOLDA BİRLİK MÜMKÜN OLMAZ” 

    Yola nerden başlamalıyız, kelamı ve sözüne cevap bulamasak, “birlik” kavramı amacına ulaşmayacaktır. Yol ulu ise, peki ulu yapan nedir? Bu kutsal sesin demine kim hu demiştir. Bu gerçeğin adını veren kimdir? Ad koymak kutsallık ister. Her kutsalın bir adı bir mekânı varolmuştur. İşte bu yolu ulu yapanın ses ise, Pir Xızır olmuştur. Nasıl ki her Peygamberde tanrısının ‘vahyiyi’ yaşam bulmuş ise; aynı hakikat Alevi inancında Pirler’de yaşam bulmuş ve yaşamak zorundadır. Yol pirsiz, Pir talipsiz kalmışsa; “Yolda birlik” çağrıları nasıl yaşam bulacak, yolda nasıl birlik kurulacaktır?

    Oysaki toplumsal gerçeklikte iş yapan ve her zaman geçerli olan kanun, büyük manevi gücü harekete geçiren kişilerin varlığıdır. Bu kişiler o büyük kutsal manevi ışığın ve gücün bir parçası oldukları iddiasıyla ortaya çıktıkları ve beklenen işaretleri topluma sundukları zaman, cümle canı ve her varlık o güç ile harekete geçmiş olur. Bu tür kutsal kişilikler kitabı elinde tutan bilge gibidirler. Bu bilgeler olmaz ise, bu hak ve kelam kitabı açılıp okunmaz. Pir gerçekliğine bir de böyle bir can gözüyle bakmamızın zamanıdır.

    “OCAKLAR VE PİRLER ALEVİLİĞİN ÖRGÜTLÜ GÜCÜDÜR”

    Kutsal olan yol ise; o zaman bu geleneğin sürdürülmesi ve kutsalların ahlaki anlam deryasını ile var olmaya devam etmesinde, Pirlik ve ocax olmazsa olmaz kurumlarıdır.  Ocaxlar ve pirler Aleviliğin örgütlü gücüdür. Pir hem inançsal hem tarihsel hafızasını temsil etme anlamında Alevi inancının ve dolasıyla toplumun lideridir. Toplum lidersiz yol almamıştır tarihte. Pirler ve Ocaxlara saldırmanın asıl amacı Aleviliğin ve toplumun dağıtılmak istenmesidir. Ocaxlarımız toplumsal hafızamız, pirlerimiz de yaşayan canlı tarihimizdir.

    Alevilik bugün dardaysa, zorda kalmışsa, yol da dardadır. Neden? Aleviliğe yöneltilen saldırıların ilk hedefi neden doğrudan Pirlik ve Ocaxlar olmuştur? Bu hakikate doğru ve yerinde bakamasak, yapacağımız ve temsil edeceğimiz her şey yanlış eksik ve manasız kalacaktır. Bugün her şeyin yıkılışında kutsal mananın yitirilişi bütün evren semah dönerken manaya varmak ister, çarkı pervazdaki aşkın anlamı manaya varmaktır. Hakikat ve özgürlük aşkı olmadan manaya varılmaz.

     “MANEVİYATIN OLMADIĞI YERDE TOPLUM DA OLMAZ”

    Her çalışmanın piri olmak kolay olmamıştır. Bu yolun piri olmak demek, bozulanı, dağılanı, parçalananı, rengi solanı, tümünü bir araya getirip, ruh vermek olmalıdır. Bugün tüm sözlerin cansız, etkisiz, mana gücü olmadığı gibi, manevi gücüde kalmamıştır. Maneviyatın olmadığı bir yerde toplumda toplumsallıkta olmayacaktır. Bunun içinde inancımızın merkezi maneviyat ve ahlaki ilkeleridir. Bunun inancını ve ruhu ise Pirdir. Yolun kutsal kanunu “ne devletli ne dinselleşmiş dogmatik tarikatçılıkla” ayakta tutulmayacağıdır. Toplumsallığı ve birliği ‘diriliği, iriliği’nin doğal ve kadim özü ise, ahlaki ilkeler oluşturulmuştur. Ahlak varsa toplum ve toplumsallık vardır. İnsanlığın tarihsel hafızası ahlak ile maddi ve manevi kültürel değerlerle yaşam haline gelmiştir.

    “RENKLİLİĞİMİZ EVRENSEL DEĞERLERİN BİR SONUCUDUR”

    Toplum ahlaksızlığı kabul etmemiş ve buna rızalık vermemiştir. Bugün biz Alevi halk toplumuna dayatılan, “ahlaksız” olana zorlanmaktır. Nahak zülamatın tekçi, aklı bize biçtikleri don tekçi aklın donu olmaktadır. Bu tekçi akla karşı, “yol bir sürek binbir” diyor ve hakikatın yanında semaha duruyoruz. Toplumsallık inşa edilmeden, ikrarlaşmadan saflaşmadan nasıl semaha dururuz. Semaha duran canlara Gulbank verilirken boşuna mı “semahlar saf ola” denilir. Renkliliğimizle, kadim binbir çeşitliğimizle, evrensel değerlerin bir sonucudur ki; Kendimizi, Rêya heq, Çepni, Yarasan, Tahtacı, Hubyar, Arap, Bektaşi, Ehli heq, Kakailer, Türkmen vb. birçok sürek ile toplumsal kadim küttür ile toplumsal tarihsel varlığımızı korumuş ve insanlığa değer katmış ve almış bir yaşam felsefesi ve inanç kültürleriyiz.

    “PİRİN CEMALİ KIBLEGAHIM”

    Yol ve hakikat arayışın en görünür tezahürleri, Pir ve kutsal ocax-larımızdır. Biz bu iki kurumu Alevi inanç talipleri olarak, göz nurumuz gibi sahiplenmedikçe, nahak zülmatın saldırıları, inkarın önüne geçemeyeceğiz. Yolu savunmak ve yaşatmak istiyorsak, ancak bu iki kutsal kurumu yaşatmakla başlatmalıyız. Pir ve Ocax Alevi inancının kıblegahlarıdır. Bu kıblegahlarda nur sönmüşse, ışık yoksa, mazlum çaresiz kaldığı zamandır. Zamanın ruhu pir ve ocaklarımıza dönelim ve ikrarımızı tazeleyelim. Boşuna mı diyoruz “pirin eşiği secdegahım, cemali ise kıblegâhımdır”

    “YÖNTEM VE HAKİKAT ARAYIŞIMIZ”

    Sorunların çözümünde yöntem ve hakikat arayışımız:

    Yaşadığınız her an bir tarihin zuhurunu içinde barındırmaktadır. Evren dönerken hak aşkı Hızır hikmetini bilenler çarkı pervaz halindedir. Bu çarkı pervaz büyük bir gayretle bizi yeni bir yaşamın eşiğine getirecektir, Yeter ki hak aşkı ve Hızır gayreti olsun. Zamanın çarkı bize durmayı değil Kemalet ile gayret etmeyi, nahak zihniyete karşı Hızır aklında kom olmayı uygun görür. Başta Ortadoğu olmak üzere birçok coğrafyada zulüm katmerleşerek devam etmektedir. İktidara bulaşmayan, hakkın emri rızasına göre yaşayan, ahlaki politik olan Rıza toplumunun bütün komları, klanları, kabileleri, halklar, inançlar, mezhepler, mazlumlar, mağdurlar, rızkını hak aşkı Hızır gayretiyle kazanıp pay edenler, Nahak zihniyetin zulmü ile karşı karşıya kaldıklarını bilmekteyiz. Bizler cümle canı hakkın varlığının delili olarak kabul ettiğimize göre; yaşanan sürece karşı sorumluluğumuzun olduğunu bilmeliyiz.

    “SÜREKLER, KÜLTÜREL VE FİZİKİ SOYKIRIM EŞİĞİNDE”

    Gelinen aşamada binlerce yıldır kom olarak bugüne kadar gelmiş Alevi sürekleri kültürel ve fiziki olarak soykırım eşiğine getirilmektedir. Farklı coğrafyalarda farklı isimlerle anılan Hak yol Alevi sürekleri bir bütün olarak çarmıha gerilmiş durumdadırlar. An yoktur ki herde devreş olan hakkın görünür olduğu topraklarımız, kutsal mekanlarımız, jiyarlarımız, dergahlarımız, nişangahlarımız, mezarlarımız, tarihsel değerlerimiz, Rêya heq Alevi arkeolojisi, Nemrudi zihniyetin tacizine tecavüzüne uğramasın. An yoktur ki masum i pak olan evlatlarımızın kanları toprağa düşmesin, mürşidi Kâmilullah olan analarımızın havarları Gök kubbeye ulaşmasın, hakikat ve özgürlük uğruna Yola revan olan yol ulularımız zindanlara atılmasın, yaşamına son verilmesin, darağaçlarında Serden geçmesin, taciz tecavüz edilmesin, sürgüne gönderilmesin.

    “HIZIR AKLI İLE ÇÖZÜM ARAMALIYIZ”

    Bütün bu yaşananlar bize tarihsel sorumluluklar yüklemektedir. Yaşanan olaylara, olgulara yüzeysel yaklaşmak, derinlikli kavrayamamak, Fam u Gûman sahibi olmamak, yolun Kemaleti ve Hızır aklı ile çözüm üretememek, dolaylı da olsa yaşatılan zülme ortak olmaktır. Bu gerçeklikten hareket edersek yol adına söz söyleyen her canın yola karşı darda olduğudur. Yol taşını yol kuşuna atmadan hak meydanında dara durup hak kelamını söylemek, tarihsel bir görevdir. Yaşanan sorunların karşısında “gelin canlar bir olalım /mazlumun ahını alalım.” “Bir olalım iri olalım diri olalım” demenin zamanıdır. Mevcut daralma, dağınıklık, çözüm üretememe, sorunların karşısında Hızır aklı ile çözüm aramama, yolumuzu pirsize, nursuza, arsıza, hırsıza uğratma, bilerek bilmeyerek buna ortak olma en büyük sorunlarımızdır. Bu yaşanmışlıkları bilipte Hüseyni duruşu göstermemek, zalimin zulmüne sessiz kalmak, doğal düşkün olmaktır.

    “YOLU KENDİMİZE DEĞİL KENDİMİZİ YOLA UYARLAYALIM”

    Bütün bu sorunların farkında olup yolda birlik çalışmalarını edep ve Erkan ile yürütme son derece önemlidir. Yaşanan sorunlara çözüm bulmanın tek yolu yola ikrar bent olmaktır. Yola talip olunursa yolu kendimize değil kendimizi yola uyarlarsak hal bilmez elinde kendimizi kurtarır ve yolda birliği inşa edebiliriz.

    CEVAP BEKLEYEN TEMEL SORULAR

    Yolda birlik nasıl olmalı? Yol ulularımız birliği nasıl başardılar?
    Yolda birlik deyince neyi anlamalıyız?
    Cem erkanında cemin birlenmesi, bütün canların birbirinin omuzuna niyaz olması, birlenmesi yol için ne anlama gelmektedir?
    Evde, işyerinde, sokakta, siyasette, politikada, kurumlarda birlemek ne demektir?
    Bütün cümle can ile yâr olmak bir olmak anlamına gelir mi?
    Birey, toplum ve doğa ile bir olmak, yâr olmak ne demektir?
    Gelinen aşamada yolda birlik için ne yapılmalıdır?
    Birlik çalışmalarının yöntemi ne olmalıdır?
    Yolda birlik çalışmaları sadece bazı kurumların gayreti ile olması yeterli midir?
    Daha önce yapılan Çalıştayları, birlik çalışmaları başarılı oldu mu olmadı mı?
    Başarılı olunmadı ise nedeni niçini tartışılacak mı?
    Başarılı olan yönler nelerdir?
    Sorunların çözümünün önündeki en büyük engel nedir, kimlerdir, hangi zihniyettir?
    Bu zihniyet hangi kaynaklardan besleniyor? gibi sorulara ilişkin derinlikli araştırmalar yapılıp yola uygun cevaplar oluşturulmalıdır.

    Özümüz darda, yüzümüz yerde, hak divanında, pir huzurunda dara duracak mıyız?
    “Alimler özünü yoklar, cahiller kendini paklar” diyebilecek miyiz?
    Xızır aklını kendimize rehber yapabilecek miyiz?
    O Hızır aklı ki Nuh’u Nebiye gemi yaptırdı, Musa’yı kelamullaha denizi ikiye ayırdı, Isa’ya köyü Meryem oldu, İbrahim’e oğlunun ikrarlı duruşu oldu ve koçu gönderdi, Muhammed Mustafa’ya Cebrail donunda Ali Nuru oldu, 124 bin Nebi bu akılla Kemalet kazandı. Bütün peygamberler Hızır aklına bulanmadan peygamber olmadılar.

    Darda ve zorda xelasın (kurtuluşun) aklıdır Xızır. Yolda birlik gayretlerinde birbirimizin Xızırı olabilecek miyiz? Sorunlara yaklaşım yöntemi hakikati inşa etmelidir. Hakikat binlerce yıllık bir arayıştır, bir yöntemdir.

    “BİRLİK OLMAZSAK NAHAKIN İŞİ KOLAYLAŞIR?”

    Yolda birlik nasıl olmalıdır? Zamanın ruhu bizden neler istiyor?

    ‘Yolda birlik nasıl olmalı?’ ile ilgili söyleyecek hak kelamının ve gayretin zamanıdır. Zamanın ruhu bunu bizden istemektedir. Bilinmelidir ki mekân rızasız zaman sahipsiz değildir. Birlik olmazsak Nahak zihniyetin işini kolay kılarız. Nefis deryaları bizleri parçalara ayırarak kendi işlerini kolay kılmışlardır. Ayrışmak, ayrıştırmak zulümattır, hakkın emri rızası değildir. Hak yol Alevi hakikati kalu beladan beri cem olarak, Kom olarak, edep erkan çerçevesinde, Nahaktan uzak, hakka yakın olarak, damla deryanın mayası olmuş, deryadan ısrar ederek bugüne kadar gelmiştir. Nasıl ki cümle can rahîm kapısında birlik içinde sır ise, cümle cana niyaz olan, çerağ uyandıran canlar, Kurumlarımızın yöneticileri, canlarımız bu manaya uygun davranmalıdır. Yolu kendimize değil, kendimizi yola uyarlamalıyız, bilinmelidir ki bizler yolun talibiyiz. Hakk bile yolu var ederken yola ikrar verip, yolun talibi olmuştur. Yolun bir eksiği yoktur. Eksiklik kendimizdendir. Yolda birlik çalışmaları esnasında bu hakikat rayber edilmelidir. Sorun olmak ya da olmamak meselesi midir? Tarihsel sorumluluklarımız nelerdir? Yaşadığımız demi Devranı fam etmek zorundayız famsız ve gümansız kalan nursuz kalır.

    “ASLOLAN XIZIR HAKİKATİNİ BİLİNCE ÇIKARMAKTIR”

    Ya Hêq ya Xızır diyen, Pirin darına duran, özünü dara alan, Erkan yürüten her can yaşananı fark etmek zorundadır, bunun sonucunda hak kelamını söylemelidir. Yola talip olan evlat, yaşananı bilmek zorundadır. Hak kelamını söylemeli doğru raha(yola) gelmelidir. Celladı bile yola davet eden hakikat doğru anlaşılmalıdır. Sorun zayıf ya da güçlü olmak değil, kurumlarda görev alıp almamak değil, cem evlerine, çeşitli kurumlara sahip olmak değil, paşa, Vali, kaymakam olup olmamak değil, Hak bilen ile Haktan cüda olma meselesidir. Aslolan Xızırı gayreti bilince çıkarmaktır. Demi devranda don değiştirip değiştirmeme meselesidir.

    “TARİHSEL SORUMLULUKLARIMIZ BİZE KEMALET KAZANDIRMALI”

    Bilinmelidir ki Hak yola ikrar verip talip olmuş ise, cümle canda yola talip olmalıdır.

    Başka türlü yolda birlik nasıl sağlanır? Cümle canın sorumluluğu vardır omuzlarımızda. Talip ile kul arasındaki mana budur işte. Kul nefsinin peşi ile koşar, zalimin sofrasına oturur, Hızır Paşa olur. Talip ise don değiştirir, kemalet kazanır, dar didar olur, meydanda yerini bilir, gözü yoldadır, pirini arzular. Canların niyaz oldukları, hakkı dile getirdikleri her mekân hak meydandır. Yolda birlik gayretinde olan her canın söyleyecek kelamı vardır kelamını söylemelidir. Yol evlatları ikrar verenler durdukları yeri bilmelidir. Edep Erkan çarkında kelamı mızı söylemeliyiz. Hakkı bilen hak kelamını söyler. Hak meydanında ayağa Kalkan yerini bilir yerini bilen yer gösterir. Her can kelamını söyledi, ama ben bildiğimi söylerim pozisyonunun hak meydanında yeri yoktur. Hükmetmek nefis iktidarlarının işidir. Tarihsel gerçeklik bize göstermiştir ki hükmedenlerin sözü hak edenlerin sözü değildir. Yolda birlik gayretinde Hakikat açığa çıkmalıdır. Bu Hakikat yol evlatlarına kılavuz olmalı, rayberlik yapmalıdır. Tarihsel sorumluluklarımız bize Kemalet kazandırmalıdır.

    “BİRBİRİMİZİN HIZIRI OLMAK ZORUNDAYIZ”

    Mevcut Alevi kurumları, kurum yöneticileri, Alevi canlar, sadece yapılanlara değil yapılması gerekip de yapılmamış olana da bakmak zorundalar. Yaşadığımız demi devran, içinde bulunduğumuz zorluklar her canın kendi darını kurup didar olmasını gerektiriyor. Yol evlatlarının Rıza neferi olması gerektiği senelerden geçiyoruz. Hak meydanında pir huzurunda özünü dara çeken, eksiği kendinden gören, başkasını sorumlu tutmayan, özünü yoklayan, mazeretli, ayak kaydıran, her türlü Nahak aklı kullanan, sorumluluk almayan, hak kelamını söylemeyen, Cem u cıvat erkanında uzaklaşan, yolun hakikatini derneklere kurban eden, yol cümleden uludur hakikatini unutan, pirini, mürşidini, rayberini musahibini bilmeyen bir tarzla yol yürünmez, hakikat inşa edilemez, yolda birlik sağlanamaz.

    Her can özünü dara alıp yola ikrar bent olursa aynı zamanda kendi kendinin Xızırı olur. Zulmat deryasına karşı birbirimizin Xızırı olmak zorundayız. Zamanın ruhu bunu yola talip olandan istemektedir. Zalimin zulmü ne kadar artarsa artsın, şartlar ne olursa olsun, Nahak zihniyetine karşı; Heq aşkı Xızır gayreti ile çarka girmek zorundayız.

    Birbirimizin Xızırı olmak dileğiyle.

    PİRHA/İSTANBUL

     

  • DAD Eyüp Şubesi Xızır (Hızır) cemi yaparak lokmalar pay edecek

    DAD Eyüp Şubesi Xızır (Hızır) cemi yaparak lokmalar pay edecek

    PİRHA – Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eyüp Şubesi Xızır (Hızır) ayı dolayısı ile İstanbul Gazi Cemevi’nde Xızır cemi yaparak lokma pay edecek.  

    DAD İstanbul Eyüp şubesi Pirler Meclisi ve zakirler ile İstanbul Gazi Cemevi’nde Xızır (Hızır) cemi yaparak Xızır (Hızır) lokması pay edecek.

    DAD Eyüp Şubesinin Gazi Cemevi’nde yapacağı Xızır (Hızır) cemine Hüseyin Gazi Metin Dede, Şıx Çoban Ocağı dedelerinden Zeynel Kete, Sanatçı Ayfer Düzdaş ve sanatçı Cengizhan Aslan katılacak.

    İstanbul Gazi Cemevi’nde düzenlenecek olan Xızır (Hızır) cemi 24 Şubat Pazar Günü saat 19:00’da gerçekleşecek.

    PİRHA/İSTANBUL